Mutation

245 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Trizomi 8 anomalisine sahip AML ve MDS olgularında IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarının araştırılması

Başlık: Trizomi 8 anomalisine sahip AML ve MDS olgularında IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarının araştırılması Amaç: Bu çalışma ile; izole trizomi 8 anomalisi saptanan AML ve MDS tanılı olgularda, IDH1 ve IDH2 genlerindeki mutasyonlar araştırılmıştır. Buna bağlı olarak ilgili genlerin mutasyonel durumunun; görülme sıklığı trizomi 8 ile ilişkisi ve klinik heterojeniteye olan katkısının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Konvansiyonel ve moleküler sitogenetik analizlerle izole trizomi 8 anomalisi saptanan 23'ü AML, 22'si MDS tanılı olmak üzere 45 hastada; IDH1 ve IDH2 genlerinin 4. eksonlarında IDH1 için R132, IDH2 için R140 hotspot mutasyonlarının analizi Real- time PCR yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Akut miyeloid lösemi ve MDS tanılı olgularda IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarına yönelik gerçekleştirilen Real- time PCR çalışmamızın sonucunda; çalışmaya dahil edilen 1 AML ve 1 MDS tanılı olmak üzere 2 hastada yalnızca IDH1, MDS tanılı 1 hasta da ise yalnızca IDH2 geninde heterozigot mutasyon varlığı saptanmıştır. Akut miyeloid lösemi tanılı 1 hastada ise ilgili genlerin her ikisinde de heterozigot mutasyon saptanmıştır. Akut miyeloid lösemi ve MDS tanılı hastalarda +8 anomalisinin IDH1 ve IDH2 mutasyonlarının birlikte saptanması açısından aralarındaki ilişki, mutasyon saptanan hasta sayısının az olması sebebiyle istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. Sonuçlar: Elde edilen veriler AML ve MDS olgularında +8 ile IDH1/2 mutasyonlarının birbirine eşlik etmediğini destekler niteliktedir. Ancak mutasyon saptanan olgular klinik verileriyle birlikte değerlendirildiğinde, ilgili gen mutasyonlarının ağır seyreden prognoz ve AML'de tedavi direnci ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızın sonucunda trizomi 8 saptanan AML ve MDS olgularında IDH1/2 mutasyonlarının olumsuz prognostik etki gösterdiğine dair bilgilerin kesin olarak ortaya koyulabilmesi için daha fazla vakada ilgili gen mutasyonlarının araştırılmasına ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.

AnomalilerGenlerLösemi+6
Tuğçe Pınar Köseoğlu
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk toplumundaki RhD varyantlarının genotiplendirilerek serolojik tanı ile korelasyonunun araştırılması

Güçlü immün yanıt oluşturma potansiyeli nedeniyle "RhD", en önemli eritrosit antijenlerinden biridir. Bazı RHD mutasyonları "varyant D" fenotiplere neden olur. RhD varyasyonları "Zayıf D" ve "Parsiyel D" olmak üzere iki ana gruba ayrılır. RhD varyasyonlarının, bağışçılarda, hastalarda ve gebelerde doğru tiplendirilmesi önemlidir. Hatalı bir şekilde Rh (-) veya Rh (+) olarak saptanmaları anti-D alloimmünizasyonuna, hemolitik transfüzyon reaksiyonlarına ve gebelerde yenidoğanın hemolitik hastalığına (YDHH) yol açabilir. Bu nedenle hastalar ve gebelerde zayıf D/ parsiyel D ayrımının doğru yapılması son derece önemlidir. Zayıf D ve parsiyel D gibi RhD varyasyonlarının belirlenmesinde, genotiplendirme referans yöntem olarak kabul edilir. Ancak D antijeninin farklı epitoplarına karşı üretilmiş monoklonal anti-D antikorlar kullanılarak, serolojik tiplendirme yapılabileceği öne sürülmektedir. Çalışmamızda öncelikle bölgemizde sık görülen "RhD varyasyonlarını genotiplendirme ile belirlemeyi amaçladık. Ayrıca, rutin kan gruplamada "RhD varyant" olarak belirlenen bu örnekler, poliklonal (human) ve çeşitli monoklonal anti-D antikorlar kullanılarak serolojik yöntemle de tiplendirildi. Serolojik yöntemle elde edilen sonuçlar, etkinlik ve güvenilirlik açısından genotiplendirme ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda değerlendirilen varyant D örneklerde "zayıf D" %48,8, parsiyel D ise %51,2 sıklıkta bulunmuştur. En sık görülen varyasyonlar "zayıf D tip 1" ve "zayıf D tip 15" olarak belirlenmiştir. Gerek zayıf D - parsiyel D ayrımı, gerekse RhD varyasyonlarının tiplendirilmesi amacıyla serolojik yöntemle elde edilen sonuçlar, genotiplendirme sonuçları ile karşılaştırıldığında etkin ve güvenilir bulunmamıştır.

AntijenlerGenetik varyasyonGenotip+5
Levent Tufan Kumaş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep ilinde meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının retrospektif olarak klinik ve demografik özelliklerinin araştırılması

Patojenik BRCA1/BRCA2 gen mutasyonu taşıyan bir kadının hayatı boyunca meme ve/veya over kanserine yakalanma ihtimali yüksek olasılıklıdır. Meme kanseri ve/veya over kanseri olgularında BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının türleri klinik ve demografik özelliklerini belirlemektir. Bu çalışmada Gaziantep ilinde iki merkezli meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen analizi kriterlerini karşılayan 104 olgunun dosyaları seçilmiştir. Hastaların; yaş, cinsiyet, komorbidite, BRCA1/BRCA2 mutasyonu, saptanan mutasyonun lokasyonu, değişen proteinin ismi, cDNA change kısmı, tanı tarihi, menopoz durumu, ailede kanser öyküsü, histopatolojik alt tipi, immunhistokimya alt tipleri, hormon reseptör pozitif hastada östrojen reseptör progesteron reseptör düzeyi, Kİ67 indexi, tanı anında evresi, profilaktik mastektomi, profilaktik ooforektomi, exitus tarihi, genetik test sonuçları değerlendirilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu tespit edilen hastaların gen lokasyonlarına bakıldığında en sık genetik mutasyonların ekzon 11'de; n=35 (%31.82) meydana geldiği, ikinci sıklıkla ise ekzon 10'da; n=25 (%22.73) meydana geldiği tespit edilmiştir. Hasta olan veya olmayan genetik mutasyon saptanan hastalarda en fazla tespit edilen protein değişimi c.3318C>G n=6 (%5.8) iken; ikinci sıklıkla görülen protein değişimi c.9317G>A n=4 (%3.8) olarak tespit edilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 genetik mutasyon tespit edilen hastaların tanı anında menopoz durumu açısından postmenopozal grupta yükseklik açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p=0.024*).Kanser tespit edilen 84 BRCA1 ve BRCA2 mutant hastaları histolojik grade açısından değerlendirdiğimizde yüksek grade açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.040*). Yine kanser tespit edilen BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu olan 84 hasta tümör bölgesine göre (bilateral, sağ, sol) sol lokalizasyonu daha fazla saptanmıştır (p=0.001*). Meme kanseri olan hastaların genel sağkalım süresi 153 ay, over kanseri olan hastanın genel sağkalım süresi 43 ay bulunmuştur. Mutasyon pozitif olguların hormon reseptörleriyle ilişkileri, yaşı, evresi, aldığı tedavileri, geçirdiği operasyonlar ve yakınlarındaki pozitiflik yakalandığı zaman mutasyon saptanan kişilerin ileriki yaşlarında hastalığa yakalanma insidansları, profilaktik tedaviler (mastaktomi,ooferektomi gibi), morbidite ve mortaliteyi azaltma, takip süreçleri açısından bizlere yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: BRCA1 geni, BRCA2 geni, meme kanseri, over kanseri

DemografiGaziantepMeme hastalıkları+6
Yunus Emre Özyurtseven
Gaziantep University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

21 hidroksilaz eksikliğine bağlı konjenital adrenal hiperplazide (KAH) koenzim NADPH eksikliğinin araştırılması

CYP21A2 geni tarafından eksprese edilen 21-hidroksilaz enziminin eksikliği, konjenital adrenal hiperplazi vakalarının %95'de görülmektedir. KAH'ın patofizyolojisi 21-hidroksilaz enziminin eksikliğinin derecesi ile ilişkili olduğu için aldosteron sentezinin yetersizliğinden seks steroidlerinin sentezindeki yetersizliğine kadar değişen klinik tablolar ile sonuçlanır. Sitokrom P450 oksidoredüktaz enzimi (POR, CPR; EC 1.6.2.4), endoplazmik retikulumda sitokrom P450'ler tarafından katalize edilen metabolik reaksiyonlara elektron sağlar. POR enzimi CYP21A2 için elektron vericisi olduğu için POR eksikliğinde steroid sentezinde düzensizlik oluşur. POR mutant bireyde CYP21A2 geninin eksprese ettiği 21-hidroksilaz aktivitesi azalmaktadır. Çalışmamızda KAH teşhisi almış çocuklarda POR enzimi ile 21 hidroksilaz enzimi aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı hedefledik. Ülkemizde CYP21A2 enzim aktivitesi üzerinde POR enziminin etkisini inceleyen çalışma yapılmamıştır, genetik çalışmalarda veri tabanı oluşturması açısından önemlidir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrin ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran genetik ve biyokimyasal tetkikler sonrası CYP21A2 gen mutasyonu nedeniyle konjenital 21α-hidroksilaz enzim eksikliği tanısı almış yaşları 0-18 yaş arası 37 hasta ve 17 sağlıklı toplam 54 birey çalışmamıza dahil edilmiştir. Hasta ve sağlıklı serum örneklerinde NADPH redüktaz enzim aktivitesi ELİSA (Enzyme-linked immunosorbent assay) kiti ile ölçülmüştür. Hasta ve kontrol gruplarının enzim konsantrasyonları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Hastaların enzim konsantrasyon seviyesi kontrol grubundan daha düşüktür. Enzim konsantrasyonu için kesim noktası belirlenirken ROC analizinde yararlanılmış ve kesim noktası 0,41 olarak belirlenmiştir (p<0,05; AUC=0,679; Sensitivity= 51,35% (95% CI 34,4-68,1); Specificity=93,75% (95% CI 69,8-99,8). Sitokrom P450 redüktaz enzimindeki mutasyonlar steroid sentezinde bozukluklara yol açacağı için CYP21A2 gen mutasyonu üzerinde de etkili olacaktır. CYP21A2 gen mutasyonu olan KAH hastalarında POR mutasyonunu da değerlendirmek gerekir. Hasta sayısı artırılarak yapılacak çalışmalar bu birlikteliğin klinik önemini gösterebilir.

Adrenal hiperplazi-konjenitalGenlerKarışık fonksiyonlu oksijenazlar+4
Sena Sayın
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörlerde ATRX durumu ve MRG bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Primer SSS tümörleri, SSS içindeki hücrelerden kaynaklanan iyi veya kötü huylu olabilen heterojen bir tümör grubunu ifade eder. Malign primer beyin tümörleri, tedavisi en zor kanserler arasında yer almaktadır. Glial tümörler erişkinlerde en sık görülen malign primer beyin tümörleridir. 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Santral Sinir Sistemi (SSS) tümörleri sınıflamasında moleküler belirteçler daha da ön plana çıkarılarak, gliom sınıflamasında isimlendirme ve derecelendirmede yenilikler getirilmiştir. Çalışmamızın öncelikli hedefi moleküler bir belirteç olan ATRX mutasyon durumunun glial tümörlü hastaların MRG özellikleriyle arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza retrospektif olarak 75 hasta alınmıştır. Glial tümör tanısı almış hastaların ATRX ve IDH mutasyon statüsü immunohistokimya ile belirlenmiştir. 52 hastada ATRX mutasyonu gözlenmedi, 23 hastada ise ATRX mutasyonu pozitif olarak görüldü. Tümörler ATRX mutasyonu pozitif ve negatif olarak iki gruba ayrılıp preoperatif MR görüntüleri (T1A, T2A, T2 FLAIR, DAG-ADC, pre- postkontrast T1, SWI) üzerinden VASARI (Visually AcceSAble Rembrandt Images) skorlamasına dahil olan toplamda 25 MR bulgusu ile değerlendirildi. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların tanı yaşları 26-79 arasında değişmekte olup ortalaması medyan yaş değeri 58 olarak bulundu. 40 hasta kadın (%53,3), 35 hasta erkekti (%46,7). 23 (%30,7) olgunun ATRX mutasyonu pozitif, 52 (%69,3) olgunun ATRX mutasyonu negatifti. ATRX mutasyonu olan olgularda kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.034) ATRX mutasyonu olan olgularda ödem oranının az olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.028) ATRX mutasyonu olan olgularda pial invazyonun olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.018) ATRX mutasyonu olan olgularda derin beyaz cevher tutulumunun olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.022) Hastanın tanı yaşının genç olması (<41) ATRX mutasyon pozitifliği ile ilişkili bulundu. Ayrıca ATRX mutasyonu pozitif olan olgularda IDH mutant olma oranı, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p<0.001) Sonuç: Glial tümörlerin MRG ile değerlendirilmesinde kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ödem oranının az olması, pial invazyonun olmaması ve derin beyaz cevher tutulumunun olması ATRX mutasyonu pozitifliği ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca hastanın genç olması ve IDH mutant olması ATRX mutasyon pozitifliği ili ilişkili bulunmuştur. Preoperatif MRG görüntülemeleri ile ATRX statüsü hakkında bazı öngörüler elde edilebilir.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıDNA mutasyon analizi+5
Engin Can
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alfa talasemili bir ailenin mutasyon tiplerinin moleküler düzeyde incelenmesi

ÖZET a-Talasemi, a-globin zincirindeki delesyon ya da mutasyonlaria oluşmaktadır. Moleküler incelemeler oc-talasemilerin çoğunlukla a-globin gen kümesindeki çeşitli DNA segmentlerinin delesyonlarıyla oluştuğunu göstermektedir. Bu kalıtsal kan hastalığı Akdeniz ülkeleri, Ortadoğu, Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yaygın olarak görülmektedir. Çukurova Bölgesinde a-talasemi sıklığı % 3.3 olarak bildirilmektedir. Bu çalışmada Çukurova Bölgesinde görülen a-talasemilerin moleküler düzeyde incelenmesi amaçlanmıştır. İçel İline bağlı bir köyden alınan örnekler Coulter Counter kan sayacı ile hematolojik yönden incelenmiştir. Daha sonra Hb A2, Hb F düzeyleri ölçülmüş ve hemoglobin elektroforezleri yapılmıştır. Hb A2 düzeyi %3.7'den yüksek ve MCV düzeyi 79 fL'den düşük olgularda p-gen mutasyonları ARMS yöntemi ile incelenmiştir, örneklerin 31 'inde serum ferritini ölçülmüştür. Alfa gen delesyonlan uygun primerler kullanılarak PCR ile incelenmiştir. MCV düzeyi yüksek bulunan örneklerde vitamin B12 ve folat düzeyi çalışılmıştır. MCV düzeyi düşük örneklerden Hb A2 düzeyi %3.7'den yüksek bulunan 5 örnekte p-gen mutasyonu (I VS 1-110) bulunmuştur. MCV düzeyi düşük olup a- ve/veya p-gen mutasyonu bulunmayan örneklerin ferritin düzeyi 36 ng/mL ve altında bulunmuştur. Aynı ailenin sekiz bireyinde delesyonel a-talasemiler bulunmuştur. Dört bireyde a37 delesyon tipi ile olan a-talasemi-2, bir bireyde a205 delesyon tipi ile olan a-talasemi- 1 ve üç bireyde a-talasemi-2 ve a-talasemi-1 bileşik kalıtımı ile olan Hb H hastalığı bulunmuştur. a-Taiasemi-2 saptanan örneklerin birinde p-gen mutasyonu (I VS 1-110) bileşik kalıtımı da bulunmuştur. Bu mutasyon anneden ve a37 delesyonu ise babadan gelmektedir. 75Anahtar Sözcükler: a-talasemi-2, a-talasemi-1, Hb H hastalığı, a-talasemi ve p-talasemi, PCR. 76

GlobinHemoglobinlerMutasyon+1
Gürbüz Polat
Çukurova University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde kistik fibrozis F508 mutasyonunun moleküler düzeyde saptanması

Kistik Fibroz beyaz ırkta en sık gözlenen, ağır seyirli ve otozomal resesif özellik gösteren kalıtımsal bir hastalıktır. Kistik Fibroz'a neden olan gen, 7. kromozomun uzun kolunda, 31.1 bölgesinde yerleşmiştir. Hastalığın esas patalojik mekanizması, ekzokrin bezlerdeki fonksiyon bozukluğu olup çok değişken klinik bulgular ve komplikasyonlarla seyreder. Kistik Fibroz'a neden olan AF508 mutasyonu tüm mutasyonların yaklaşık %70'inden sorumluysa da, bugüne kadar gen üzerinde 400'e yakın baz değişimleri saptanmıştır. Pediatri kliniğinden elde edilen kanların hematolojik değerlendirmesi Coulter Counter ile yapıldı. Daha sonra, tam kandan izole edilen DNA'lar uygun primerler kullanılarak polimeraz zincir reaksiyonu ile çoğaltıldı ve ürün, poliakrilamid jel elektroforezinde yürütüldü. Jel, etidium bromidde boyandıktan sonra oluşan bantlar ultraviyole ışık altında gözlendi. Klinik bulguları ve ter testi sonuçlarına göre Kistik Fibroz tanısı konmuş hastalardan elde edilen toplam 51 kromozomda AF508 mutasyonu tarandı. 51 kromozomun 8' inde bu mutasyona rastlandı ve sıklık %15.7 olarak belirlendi. Ayrıca, sağlıklı kişilerden elde edilen 50 kromozom üzerinde AF508 taşıyıcılık sıklığı araştırıldı. Taranan hiç bir kromozomda AF508 taşıyıcılığına rastlanmadı. Anahtar Sözcükler: Kistik Fibroz, heteroduplex, PCR, AF508, taşıyıcılık sıklığı, poliakrilamid jel elektroforezi.

Kistik fibrozMutasyonÇukurova bölgesi
Tamer Cevat İnal
Çukurova University
1997
00
Master'sOpen AccessEN

The correlation between catalase enzyme activity and ferroptosis in patients with β-thalassemia major aged (5-15 years)

Worldwide, the thalassemia gene mutation is the most common. Patients with b- thalassemia major who have prolonged anemia and severe iron overload may benefit from blood transfusion therapy, particularly those who have undergone just blood transfusion therapy. The formation of lipid peroxidation products caused by iron- catalyzed oxidation of polyunsaturated fatty acids is known as ferroptosis, and it may be treated pharmacologically using iron chelators and lipid peroxidation inhibitors. This research comprised 150 male children with beta- thalassemia major. Malondialdehyde, hemoglobin, ferritin, catalase activity, ROS, protein-carbon group, total antioxidant capacity, total thiols, and glutathione peroxidase 4 levels were tested in the serum. The findings were compared to 150 healthy male youngsters (males). When compared to the control group, there was a significant increase in the levels of Malondialdehyde (3.7844), ferritin (3337.0±1475), hemoglobin (7.5 ±1.0), catalase activity (0.2716), ROS (5.5559), protein carbonyl group (1.3975), and a significant decrease in the levels of glutathione peroxidase 4 (5.3741), total antioxidant capacity (700.9567), and total thiols This suggests that oxidative stress and a reduction in the antioxidant defense system play a key role in the etiology of beta-thalassemia major.

AntioxidantsEnzymesFerroptosis+6
Omer Ghenı Abbood Al-janabı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Frajil X sendromu ön tanısı alan çocuklarda sitogenetik değişiklikler ve FMR 1 geni trinükleotid tekrar sayılarının araştırılması

Bu çalışmada; FXS ön tanısı ile gelen çocuklarda sitogenetik ve moleküler analizler ile hastalık oranını tayin etmek ve her iki analiz arasındaki uyumu göstermek amaçlandı.

Frajil x sendromuGenlerMutasyon+5
Onur Özer
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital işitme kayıplarında genetik tarama

Bu çalışma nonsendromik kalıtsal işitme kaybı olan hastalarda işitme kaybına en sık neden olan Cx26 ve Cx30 proteinlerini kodlayan genlerde genetik mutasyon olup olmadığını saptamak amacıyla yapılmıştır.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda teşhis edilip Halil Avcı İşitme Engelliler Merkezi'nde eğitim alan konjenital, nonsendromik bilateral çok ileri derecede sensörinöral işitme kaybı olan 65 hasta seçildi.Çalışmaya dahil edilen hastalardan 37'sinin (%56,9) anne ve babası arasında akraba evliliği, 27'sinde ( %41,5) ise ailede işitme kaybı bulunan birey olduğu saptandı.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilen laboratuar çalışmasında mutasyonların değerlendirmesinde Pronto ® Konnexin kiti kullanılarak ELİSA prosedürü ile genotiplendirme yapıldı.Çalışma sonucunda toplam 65 hastada yapılan genetik taramada 11 hastada( %16,9) Cx26 geninde en sık rastlanan mutasyon olan 35 delG mutasyonu saptandı. Saptanan mutasyonların 9 tanesinin homozigot (%13,8), 2 tanesinin heterozigot (%3,07) mutasyonlar olduğu tespit edildi.Çalışmamızda Cx26 geninde görülebilen bir diğer mutasyon olan 167delT ve Cx30 geninde en sık görülen mutasyon olan del(GJB6-D13S1830) mutasyonuna rastlanmadı.Sonuç olarak konjenital nonsendromik işitme kayıplarında en sık görülen mutasyonun Cx26 geninde görülen 35delG mutasyonu olduğu saptanmıştır. Bu çalışma Çukurova Bölgesi'ne ait mutasyon oranlarını göstermektedir. İşitme kayıplı ailelerde yapılacak genetik değerlendirme ile gelecek nesillere işitme kaybının aktarılma riski konusunda genetik danışmanlık yapılması mümkün olacak, işitme kayıplı bireylerin erken saptanması ile daha başarılı tedavi şansı doğacaktır.Anahtar sözcükler: Konjenital işitme kaybı, konneksin 26, 35 delG

GenetikKulak hastalıklarıMalformasyonlar+4
Pelin Arıcı
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit C enfeksiyonunda mannoz bağlayan lektin düzeylerinin ve mannoz bağlayan lektin polimorfizmlerinin tedavi cevabına etkisi

Amaç: Hepatit C virüsü kronik karaciğer hastalığının en sık nedenidir. Dünyada yaklaşık 170 milyon kişinin hepatit C virüsü ile enfekte olduğu tahmin edilmektedir. Hepatit C enfeksiyonunun doğal seyir ve klinik gidişi virüs ve konağın immün cevabının etkileşimi ile ilişkilidir. Bağışıklık sisteminin önemli bir öğesi olan mannoz bağlayan lektin genetik polimorfizme sahiptir ve belirli genotiplere sahip bireylerin daha ciddi ve uzun süreli enfeksiyonlara yatkınlığı bilinmektedir. Mannoz bağlayan lektinin hepatit C virüsü enfeksiyonundaki rolü mannoz bağlayan lektin seviyeleri ve polimorfizmlerinin hastalık seyiri ve tedavi cevabını inceleyen az sayıda çalışmada gösterilmiştir. Biz bu çalışmada mannoz bağlayıcı lektin düzeyi ve mannoz bağlayan lektin geni polimorfizmleri ile tedavi cevabı arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada kronik hepatit C hastaları ve kontrol grubunda serum mannoz bağlayan lektin düzeyleri ELİSA yöntemi ölçüldü ve kodon 54 mutasyon varlığı PCR-RFLP tekniği ile araştırıldı. Çalışmaya pegile interferon ve ribavirin kombinasyonu ile tedavi edilmiş 50 kronik hepatit C hastası ve 75 sağlıklı kontrol alındı.Bulgular: Kodon 54 mutasyonu hepatit C hastalarında kontrol grubuna oranla daha sıktı fakat aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Hasta ve kontrol gruplarında kodon 54 mutasyonu olanlarda serum mannoz bağlayan lektin düzeyleri belirgin olarak düşük bulundu. Hepatit C hastalarında mannoz bağlayan lektin düzeyi kontrol grubuna göre daha düşük olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca tedavi yanıtı saptanan ve saptanmayan hastalarda serum mannoz bağlayıcı serum düzeyleri ve mutasyon sıklığı oranları benzerdi.Sonuç: Düşük mannoz bağlayan lektin düzeyleri hepatit C enfeksiyonuna duyarlılığı artırmamaktadır ve mannoz bağlayan lektin düzeyinin hastalığın seyiri ve tedavi cevabı üzerine belirgin bir etkisi saptanmamış olmakla birlikte daha net sonuçlar ortaya koyabilmak için daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hepatit CHepatit C virüsüLektinler+4
Süheyla Kömür
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak sağlik kurumuna mikropenis nedeniyle başvuran olgularin etiyolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 3. basamak sağlık kurumuna 1 yıl içinde mikropenis nedeniyle başvuran veya sevk edilen hastaların etiyolojiye yönelik değerlendirilmesi ve sınıflandırılması ve bu sınıflandırma sonucunda hipogonadotropik hipogonadizm olduğu düşünülen olgularda moleküler genetik inceleme yapılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Ekim 2009 - Ekim 2010 tarihleri arasında mikropenis tanısıyla başvuran veya sevk edilen tüm olgularda mikropenis etiyolojisi çalışma formu doldurularak ayrıntılı öykü ve fizik muayene sonrasında gerilmiş penis uzunluğu ölçüldü. Her hasta ayrı ayrı değerlendirilerek gerekli laboratuvar testleri yapıldı. Hipogonadotropik hipogonadizm olduğu düşünülen olgularda ek olarak moleküler genetik analizler yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 65 hastanın 45'inde mikropenis (% 69) varlığı doğrulandı. Yirmi (% 31) hastada ise yapılan gerilmiş penis uzunluğu ölçümü mikropenis tanımı ile uyumsuzdu. Bu çalışmadaki hastalar 3 ana grupta değerlendirildi. Grup 1 a ve b ve Grup 2 a, b ve c olmak üzere alt gruba ayrıldı. Bu gruplar; Grup 1: Mikropenis saptanmayan hastalar (20 hasta, % 31); Grup 2: Mikropenis saptanan ve etiyolojik nedeni bulunabilen hastalar; (29 hasta, % 44); Grup 3: Mikropenis saptanan ve etiyolojik nedeni bulunamayan hastalar (16 hasta, % 25). Grup 2'deki hastalardan hipogonadotropik hipogonadizm olduğu düşünülen 14 hastada moleküler genetik inceleme yapıldı. Bir hastada TACR3 geninde daha önce bildirilmemiş bir mutasyon (T177K) saptandı.Sonuç: Mikropenis nedeniyle incelenen hastaların yaklaşık üçte birinde gerçekte mikropenis bulunmamaktadır. Obeziteye bağlı olarak gömülü penis ve penisin uzunluğunun doğru ölçülmemesi ve/veya penis uzunluğu standartlarının bilinmemesi en sık hata nedenleridir. Gerçek olarak değerlendirilen mikropenis etiyolojisi oldukça heterojendir. Çeşitli incelemelere rağmen olguların yaklaşık dörtte birinde neden bulunamamıştır. Doğru ölçüm ve uluslararası kabul görmüş standartların kullanımıyla mikropenisin erken saptanması zamanında tanı konabilmesi ve doğru yönetimi için çok önemlidir.Anahtar sözcükler: Mikropenis, hipogonadotropik hipogonadizm, obezite, kromozom anomalisi, mutasyon

AndrojenlerCinsel bozukluklarFetal gelişim+7
Tuğba Bilmez Aslan
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diferansiye Tiroid Kanserlerinde Phosphatase and tensin homolog (PTEN), Phosphoinositide-3 kinase (PI3K), mammalian target of rapamycin (mTOR), KRAS ekspresyonlarının değerlendirilmesi ve klinik prognostik önemi

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri endokrin malignensiler içerisinde en sık gözlenen malignensidir. Çoğunluğu tiroid folliküler hücrelerden köken alan, iyi diferansiye folliküler ve papiller tiroid kanserlerinden oluşur. Tiroid kanserinin patogenezinde diğer kanserlerde olduğu gibi genetik değişimler, özelliklede önemli sinyal yolaklarının anahtar elemanlarını kodlayan genlerde olan değişimler temel rol oynamaktadır. PTEN, mTOR, PI3K-p85, K-Ras bu sinyal yolaklarının temel faktörleridir. Biz çalışmamızda diferansiye tiroid kanserlerinde PTEN, PI3K, mTOR K-Ras ekspresyonlarının klinik ve prognostik rolünü araştırdık.Gereç ve Yöntem: İkibinbeş-ikibinon yılları arasında patolojik olarak diferansiye tiroid kanseri tanısı konmuş hastalar çalışmaya alındı. Parafin bloklardan doku örnekleri elde edildi. PTEN, PI3K-p85, mTOR ekspresyonları immunohistokimyasal olarak K-Ras mutasyonu PCR yöntemi ile incelendi. Elde edilen bulgular hastaların klinikopatolojik özellikleri ile karşılaştırıldı. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare testi kullanıldı. Hastalıksız sağkalım süresinin saptamada Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı.Bulgular: Çalışmada 101 diferansiye tiroid karsinomu değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 46,3±12,1'idi.. Hastaların %78,2'si kadın ve geri kalanı erkekti. Tümör dokusunda çeşitli düzeylerde PTEN, mTOR, PI3K-p85 ekspresyonu saptadık. Tümör dokusunda PTEN, mTOR, PI3K-p85, K-ras ekspresyonları ile hastaların yaş, cinsiyet, histolojik subtip, evre, lenfovasküler ve kapsüler invazyon, multifokalite gibi parametreleri karşılaştırdık. p85 ile lenfovasküler invazyon, PTEN ekspresyonu ile multifokalite arasında anlamlı ilişki saptanırken (sırayla p=0,048, p=0,04), p85 ile kapsüler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak sınırlı düzeyde anlamlı saptandı.(P=0,056). K-ras mutasyonu 101 hastanın 66'sında (% 57,4) çalışıldı.. K-ras mutasyonun %17,4 oranında saptandı. Mutasyon saptanan hastaların tümü kadındı, erkek hastalarda mutasyon gözlenmedi gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p=0,047). Hastalıksız sağkalım p85'in orta derecede eksprese olduğu grupta düşük saptandı (37,1 ay %95 güven aralığı 32,8-41,5) p=0,043. Tüm hastalar yaşadığı için genel sağkalım verisi verilemedi.Sonuç: Tümörün bazı patolojik özellikleri ile PTEN, mTOR, PI3K-p85 ekspresyonları arasında ilişki saptandı. K-ras mutasyonları ile cinsiyet arasnda anlamlı ilişki saptandı.. Tümör dokusunda bu ekspresyonların saptanması gelecekte yeni hedefe yönelik tedaviler için prediktif ve hastalık için prognostik bir faktör olabilir. Bu bilgiler ışığında gelecekte yeni tedavi hedefleri belirlenebilir. Hastaların daha uzun süre izlenmesiyle elde edilebilecek veriler bu markırların önemini daha iyi bir şekilde ortaya koyabilir.

GenlerMutasyonPolimeraz zincirleme reaksiyonu+2
Berna Bozkurt Duman
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid kanserleri ile e-kaderin ß-katenin arasındaki ilişki ve e-kaderin ß-katenin düzeyi ile metastaz ilişkisi

Amaç: Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %1 kadarını oluşturmasına karşın endokrin sistemde en fazla görülen kanserdir. Çalışmamızda 100 tiroid kanseri olgusu değerlendirildi. Bunlardan 33'ü papiller kanser, 42'i papiller kanser foliküler varyant, 20'i foliküler karsinom, 5'i az diferansiye tümörlü hastalardı. Foliküler kanserli olan hastaları minimal invaziv ve yaygın invaziv olarak ayrıldı. Foliküler kanserlerden 12 minimal invaziv, 8 hasta yaygın invazivdi. Tüm olgular PCR ve immünohistokimyasal metodlar kullanılarak incelendi. PCR da ß-katenin mutasyonu olup olmadığı araştırıldı.Materyal ve Metod: İmmünuhistokimyasal incelemede tüm preparatlar E kadherin ve ?? -katenin boyaları ile boyandı. Az diferansiye tümörler incelenirken aynı preparatın iyi diferansiye alanların da güçlü boyanma gözlenirken, kötü diferansiye alanlarda hiç boyanma gözlemlenmemiştir.Bulgular: ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu tüm olguların 44 (% 44,0) tanesinde pozitif bulunmuştur. Kanser çeşidi ile PCR'da bulunan mutasyonu arsında bir korelasyon saptanmamıştır. Boyun diseksiyonu yapılmış olan hastaların 4 (% 40,0)'nüde ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu pozitif olup, yapılmayan hastaların 40 (% 44,4)'ında pozitiftir. Bunlar arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştirİyi diferansiye tümörlerden kötü diferansiye tümörlere doğru gidildikçe E-kaderin ekspresyonunun azaldığı gözlenmiştir. E-kaderin ve ß-katenin kompleksinde gelişen dengesizlik iyi diferansiye tümörlerin az diferansiye tümörlere dönüşümünde rol oynamakta ve aynı zamanda bölgesel lenf nodu metastazı gelişimine katkıda bulunmaktadır.(p=0,0001)Sonuç: E-kaderin/ ß katenin kompleksini spesifik olarak hedefleyen antikanser ajanlar geliştirilmektedir ve bu ajanlar az diferansiye tiroid kanseri tedavisi için de araştırılmalıdır. Böylelikle ölümcül malignitesi olan hastalar için bir tedavi umudu olabilir.Anahtar Kelimeler: E-kaderin, ß katenin, Tiroid Kanseri, CTNNB1 gen mutasyonu

Beta kateninCadherinlerMutasyon+4
Şahin Fahrettin Gündoğdu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastomlarda metil guanin metil transferas promoter bölgesinde metilasyonun polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle gösterilmesi, klinik ve histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, glioblastomlarda Metil Guanin Metil Transferaz (MGMT) geninin promoter bölgesindeki mutasyonu araştırmak, tümör oluşumunda oynadığı rolü ortaya koymak ve bu bulguların histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca uygulanacak tedavide özellikle temozolomid gibi alkilleyici ajan seçiminde beklenen yararı ortaya koymak hedeflenmiştir.Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2008-2011 yılları arasında tanı alan glioblastom olguları retrospektif olarak gözden geçirildi, 55 olgu çalışma için seçildi. Hastaların yaş, cinsiyet ve sağ kalım süreleri araştırıldı. Tümörün lokalizasyonu, alt tipi, histomorfolojik özellikleri: nekroz, vasküler endotelyal proliferasyonu ve immüno histokimyasal olarak p53, Epidermal growth factor receptor (EGFR), Ki-67 boyanma sonuçları değerlendirildi. Polymerase chain reaction (PCR) yöntemi ile MGMT promoter bölgesinde metilasyon varlığı araştırıldı. Sonuçlar istatiksel olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatislik Anabilim Dalı'nda değerlendirildi.Bulgular: Yaş, cinsiyet, lokalizasyon, histomorfolojik özellikler ve immüno histokimyasal parametreler: Ki-67, EGFR ile sağkalım süresi arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p> 0,05). p53 boyanma derecesi ile survey arasında pozitif bir korelasyon belirlendi (p=0,003). Olguların 32 (% 58,2)'sinde metile MGMT, 23 (% 41,8)'inde unmetile MGMT DNA'sı saptandı. Unmetile olguların metilize olanlara göre daha uzun süre yaşadığı gözlendi (p=0,002).Sonuç: Bu çalışmada alkilleyici kemoterapötik ajan verilecek glioblastom hastalarında beklenen prediktif ve prognostik faktörü ortaya koymak için PCR ile MGMT promoter bölgesinin metilasyon durumuna bakılmasının faydalı ve yardımcı bir yöntem olabileceği sonucuna varıldı.

GenlerGlioblastomaMetilasyon+4
Fatma Bayram
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş-boyun mukoepidermoid karsinomlarında prognostik faktörler

Amaç: Bu çalışmada baş-boyun mukoepidermoid karsinomlarında hastaların demografik özelliklerinin ve mutant p53, mdm-2, survivin ekspresyonunun yaşam süresi, hastalıksız sağkalım üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2002 ve 2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında mukoepidermoid karsinom tanısıyla takip edilen 39 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve immunohistokimyasal yöntemle mutant p53, mdm-2 ve survivin ekspresyonu incelenip bunların yaşam süresi ve hastalıksız sağkalım sürelerine olan etkisine bakıldı. Bunlara ek olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında pleomorfik adenom tanısıyla opere edilen 39 hastada mutant p53, mdm-2 ve survivin ekspresyonu değerlendirildi. Mukoepidermoid karsinom ve pleomorfik adenom arasındaki mutant p53, mdm-2, survivin ekspresyonları karşılaştırıldı. Ayrıca mutant p53, mdm-2 ve survivinin koekspresyonu ve birbiriyle olan korelasyonu incelendi.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 39 hastanın yaş ortalaması 47,8 (8-78), ortalama takip süresi 60,3 ay (24-122 ay) idi. En sık gözlenen lokalizasyon parotis (%56,4) idi. T ve N evresi, tümörün yerleşim yeri, histolojik grade, perinöral invazyon ve metastaz gelişimi yaşam süresi ve hastalıksız sağkalım süresi üzerinde, cerrahi sınır pozitifliği, nüks ve yaşın da yaşam süresi üzerinde etkisi olduğu izlendi. Mutant p53 ekspresyonu; histolojik grade, ölüm oranı, yaşam süresi ile ilişkili bulundu. Survivin ekspresyonu; histolojik grade ile ilişkili iken, mdm-2 ekspresyonunun prognostik etkisi izlenmedi. Pleomorfik adenomlarda mukoepidermoid karsinomlara göre mutant p53 ekspresyonu daha az, survivin ekspresyonu daha fazla, mdm-2 ekspresyonu açısından fark izlenmedi.Sonuç: Yaş, T, N evresi, histolojik grade, cerrahi sınır pozitifliği, perinöral invazyon, nüks, metastaz gelişimi, tümörün yerleşim yeri, mutant p53 ve survivin ekspresyonu mukoepidermoid karsinom prognozuna etkili olduğu gözlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Mukoepidermoid karsinom, prognoz, p53, mdm-2, survivin.

Biyobelirteçler-tümörGenler-P53Kafa ve boyun neoplazmları+5
Murat Doğrusöz
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tüylü hücreli lösemi hastalarında kalretikülin gen mutasyonu saptanması ve prognozla ilişkisi

Amaç: Tüylü hücreli lösemi nadir görülen bir lenfoproliferatif hastalıktır. Hastalığın patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Hücre içi birçok homeostazi mekanizmasında rolü olan kalretikülin proteininin, kalretikülin gen mutasyonu sonucunda patolojik olarak sentezlendiği ve JAK/STAT sinyal yolağında aktivasyona neden olduğu anlaşılmıştır. Kalretikülin mutasyonu sonucu çeşitli homeostazi bozuklukları ve kanserlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Bu çalışmadaki amacımız Tüylü hücreli lösemi hastalığında Kalretikülin gen mutasyon varlığını belirlemekti. Buna ek olarak hastalığın bazı klinik verilerini ve bunların prognoz ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda tek merkezli olarak 2005-2015 yılları arasında Tüylü hücreli lösemi tanısı almış 33 hastanın kemik iliği biyopsi doku örnekleri kullanılmıştır. Hastaların klinik ve labaratuar bulguları retrospektif olarak tarandı. Genetik materyalin izolasyonu sonrası PCR yöntemi ve gen sekans analizi ile Kalretikülin gen mutasyon varlığı değerlendirildi. Hastalara ait yaş, cinsiyet, laboratuvar parametreleri ve hayatta kalma süresi istatistiksel yöntem ile değerlendirildi. Bulgular: 33 hastanın 21 'inde gen sekans analizi yapılabildi ve hiçbirinde mutasyon tespit edilemedi. Hastaların 26' sı (%78.8) erkek olup ortalama yaşı 55.3 ± 13.3 olarak saptandı. Kladribin tedavisi uygulanan yirmi üç hastanın 13'ü (%56.5) tam remisyon, 3'ü (%13) parsiyel remisyonu başarabildi. Monositopenisi olmayanlarda splenomegali görülme sıklığı anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.05). Tedavi uygulanan (H=23) ve uygulanmayan (H=10) hastalar arası sağ kalımda fark olduğu saptandı (p=0.001). Tedavi uygulanan hastaların sağ kalım süreleri almayanlara göre belirgin olarak uzundu. Dahası, remisyona giren hastaların median Hgb değeri (10.1 g/dL), remisyona girmeyen hastaların median Hgb değerinden (8.5 g/dL) daha yüksek olduğu tespit edilmiş olup aralarında istatistik olarak anlamlı fark vardı (p=0.047). Sonuç: Bu çalışma literatürde Tüylü Hücreli Lösemide kalretikülin gen mutasyonu ile ilgili olarak yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda hastalığın klinik, histopatolojik ve prognostik özellikleriyle ilgili önemli bilgiler elde edilmiş, monositepeni olmayanlarda dalak büyüklüğünün varlığı ve remisyona giren hastalarda hemoglobin değerlerinin yüksekliğinin girmeyenlere göre yüksekliği anlamlı bulunmuştur. Bu sonuç Tüylü Hücreli Lösemi hastalarında tedavi zamanlaması açısından önemli bir bulgu olabilir.

GenlerKalretikülinLösemi+4
Salih Subari
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer hiperlipidemi ile takipli hastalarda lizozomal asit lipaz eksikliği araştırması

Kolesterol ester depo hastalığı (KEDH); LIPA genindeki (lizozomal asit lipaz geni mutasyondan kaynaklanan lizozomal asit lipaz enziminin (LAL) aktivitesinde belirgin azalmanın görüldüğü, dislipidemi tablosu ile seyreden ve hepatosteatozdan karaciğer fibrozisine kadar geniş bir klinik tabloyu kapsayan, sıklıkla tanısı atlanan bir hastalıktır. Lizozomal asit lipaz eksikliği; obezite veya metabolik sendrom olmadan hepatosplenomegali ve/veya yüksek transaminaz düzeyleri, yüksek LDL ve/veya düşük HDL düzeyi olan hastalarda düşünülmelidir. Bizim çalışmamızda, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde takipli ve Genel Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine başvuran toplam 75 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 35'i sekonder hiperlipidemi nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Onbeş hasta ailesel olmayan hiperlipidemi, 25 hasta ailesel hiperlipidemi tanısı aldı. Hastalar kendi aralarında tip 2a, tip 3 ve tip 5 fenotipleriyle 3 gruba, bununla birlikte lipit aferezine giren, diyetle birlikte lipit düşürücü ajan kullanan ve sadece diyet yapan olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Cinsiyet, yaş, boy, kilo, boy standart deviasyon skoru, kilo standart deviasyon skoru, izlem süresi, başvuru şikayetleri, relatif vücut ağırlıkları kaydedildi. Hastaların lipit profilleri, transaminazları, hemogramları, hormon profilleri, kemik dansitometreleri (DEXA), ekokardiografileri (EKO), LAL enzim profilleri değerlendirildi. Frederickson sınıflandırması ile ailesel hiperlipideminin dışlandığı 15 hastadan sadece LAL aktivitesi için filtre kağıdına kan alındı. Onbeşi primer hiperlipidemi, 25'i ailesel hiperlipidemi olmak üzere toplam 40 hastadan filtre kağıdıyla LAL düzeyi gönderildi. Çalışmamızda LAL eksikliği araştırdığımız primer hiperlipidemili toplam 40 hastanın tümünde enzim düzeyini normal referans aralığında bulduk. Çalışmamızda ailesel hiperlipidemi ile LAL düzeyi arasında ilişki olmadığı görülmekle beraber mevcut sonuçları daha geniş hasta sayısıyla değerlendirmek uygun olacaktır.

GenlerKolesterol ester depo hastalığıLipazlar+4
Ahmet Rauf Göktepe
Gaziantep University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Hepatit B virus ilaç direnci mutasyonlarının pyrosequencing metodu ile tespiti

Kronik hepatit B virus (HBV) enfeksiyonun uzun süreli tedavisi sırasında nükleoz(t)id analoglarına karşı ilaç direnci mutasyonlarının gelişmesi tedavi başarısızlığına yol açan önemli bir sorundur. Bu çalışmanın amacı kronik hepatit B enfeksiyonu olan hastalarda HBV ilaç direnci gen mutasyonlarının pyrosequencing metodu ile araştırılmasıdır. Kasım 2013 ve Mayıs 2014 tarihleri arasında kronik hepatit B enfeksiyonu olan 89'u tedavi almayan (naif) ve 48'i tedavi alan toplam 137 hastaya ait serum örnekleri lamivudin (LAM), adefovir (ADV), telbivudin (TEL), entecavir (ETV) ve tenofovir (TDF) ile ilişkili ilaç direnç mutasyonlarının tespiti için real-time PCR testi sonrası pyrosequencing metodu (PyroStar HBV Drug Resistance Test, Altona Diagnostics, Germany) ile analiz edilmiştir. Tedavi almayan 89 hastada TDF'e duyarlılığı azaltan rtA194T mutasyonu 1(%1.1) vakada bulunmuştur. Tedavi edilen 48 hastada LAM ve TEL'e ilaç direnci ve ETV'e karşı da çapraz dirence sebep olan rtM204I mutasyonu 1 (%2.1) vakada tespit edilmiştir. Kompensatuvar mutasyon olan rtL180M 2 (%4.2) hastada gözlenmiştir. ETV direncini gösteren rtT184S mutasyonu ile birlikte rtM204V'in varlığı 1 (%2.1) hastada tespit edilmiştir. Sonuç olarak, ilaç direnci mutasyonlarının insidansı tedavi alan hasta grubunda %8.3 ve tedavi almayan grupta %1.1 olarak bulunmuştur. Kronik hepatit B enfeksiyonu olan hastalarda tedavi öncesi ve sırasında pyrosequencing metodu ile ilaç direnci mutasyonlarının erken tanısı uygun antiviral ilaç seçimine katkıda bulunacaktır. Anahtar Sözcükler: Hepatit B virus ilaç direnci, pyrosequencing metodu, lamivudin, adefovir, telbivudin, entecavir, tenofovir.

EntekavirGenomHepatit B+7
Mehmet Çimentepe
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Konjenital işitme kaybı olan hastalarda GJB2 gen mutasyonlarının araştırılması

İşitme kaybı bireyin konuşma, ifade etme, algılama ve sosyal hayatın gelişiminde ciddi aksaklıklara neden olabilen en yaygın algılama bozukluklarından biridir. Yaklaşık 1000 doğumda 1 gözlenip bu vakaların %50'sinde genetik diğer %50'sinde ise çevresel faktörler etkili olmaktadır. GJB2 (Konneksin26, Cx26) geninde meydana gelen mutasyonlar sendromik olmayan, otozomal resesif geçiş gösteren işitme kaybı bulunan vakaların yaklaşık %70'inde gözlenmiştir. Vaka rapor çalışmamıza Adana ilinin Kozan ilçesinde yaşayan ve konjenital işitme kaybı gözlenen 2 farklı aile dahil edildi. İşitme kaybı olan bireylerin yanı sıra herhangi bir mutasyon ya da polimorfzim söz konusu olduğunda hastalığa ne kadar etkisi olduğunu daha net anlayabilmek için işitme kaybı gözlenmeyen kardeşler ve ebeveynler de kontrol olarak ele alındı. 1. ailemizde 5 hasta ve 2 kontrol, 2. ailemizde ise 4 hasta ve 5 kontrol olmak üzere toplam 16 birey araştırıldı. Toplanan kanlardan tuzla çöktürme yöntemi ile DNA'lar izole edilip ve PZR yöntemi kullanılarak GJB2 geninin tüm bölgeleri çoğaltılıp, sekanslama yöntemi ile tüm nükleotid dizisi belirlenerek mutasyonlar ve polimorfizmler tespit edildi. Çalışmamız sonuçlarına göre bulduğumuz mutasyonların ve polimorfizmlerin bazılarının işitme kaybı şiddetine bazılarının ise hastalığın oluşumuna dolaylı yoldan etki ettiği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: GJB2, işitme kaybı, mutasyon, polimorfizm, PZR

GenlerGenler-GJB2Malformasyonlar+4
Turan Tufan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Miyelodisplastik sendrom ve miyeloproliferatif bozukluğu olan hastalarda TET-2 mutasyonu ve prognostik parametrelerle ilişkisi

Amaç: Miyelodisplastik sendrom hematopoetik kök hücrelerinin etkilendiği klonal, edinsel bir hastalıktır. M genelde bir yaşlılık hastalığıdır. Medyan tanı yaşı 65-70'dir. Miyelodisplastik sendrom patofizyolojisinde pluripotent kök hücrelerinin neoplastik transformasyonu ile sonuçlanan bir dizi genetik değişikliğin rol oynadığı düşünülmektedir. Literatürde Miyelodisplastik sendrom ile ilgili çok sayıda mutasyon ve kromozomal aberasyon saptanmıştır. Miyelodisplazide tanı, çevresel kanda sitopeni kadar kemik iliğinde karakteristik dismorfik tablonun da tespitine bağlıdır. TET2 geni epigenetik programlamada önemli rolleri olan bir gen ailesinin üyesidir. TET-2 mutasyonları lenfoid veya miyeloid serinin tümörlerinde saptanmıştır. Bu tez çalışmasında kliniğimizdeki Miyelodisplastik sendrom olgularında TET-2 Mutasyon sıklığının saptanması ve bu mutasyonların prognostik göstergelerle korelasyonunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Hematoloji Kliniğin'de yapılmıştır. İlk kez kliniğimizde tanı alan ve halen takip ve tedavileri kliniğimizce yapılan Miyelodisplastik sendrom'lu olgular çalışma için seçilmiştir. Kliniğimizde bu tanı ile takip edilmekte olan toplam 19 hasta saptanmıştır. KRAS geni kodon 12 ve 13 mutasyonları için PCR ve minisekanslama ve TET2 geni tüm ekzonlar ve BCL geni ekzon 8 ve ekzon 9 için PCR ve DNA dizi analizi yapılmıştır. Bulgular: Olguların hiçbirinde KRAS veya BCL Gen mutasyonu saptanmamıştır. Çalışma kapsamında incelenen 19 olgunun 14'ünde TET-2 geninde mutasyonu saptanmıştır. 4 olguda tek mutasyon ve 10 olguda birden fazla ekzonda mutasyon saptanmıştır. 19 olgunun 5'inde (% 26) protein yapı ve fonksiyonunu etkilemesi muhtemel TET-2 gen mutasyonu saptanmıştır. Sonuç: Miyelodisplastik sendrom olgularımızda TET-2 mutasyon oranı literatür ile uyumludur. Saptanan mutasyonların tamamı heterozigottur. Hasta sayımızın az olması nedeniyle bu çalışmada TET-2 ile Miyelodisplastik sendrom' da prognostik göstergeler arasında ilişki araştırılamamıştır. Ancak şüphesiz böyle bir ilişkinin varlığı ve yokluğu ile ilgili araştırmalara ihtiyaç vardır.

GenlerMiyelodisplastik sendromlarMiyeloproliferatif hastalıklar+2
Dicle İskender
Çukurova University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Çeşitli meme kanseri hücre hatlarında apobec3b ve apobec3g genlerinin ifade düzeyinin analizi ve mutasyon taraması

APOBEC enzimleri bağışıklıkta önemli oyunculardır ve kanserleşmeye katkıda bulunabilir. APOBEC3B ve APOBEC3G, sitidini üridine dönüştürerek DNA ve RNA'da mutasyona yol açan sitidin deaminazlara mensuptur. Biz bu çalışmada dört meme kanseri hücre hattında (SK-BR-3, MCF-7, MDA-MB-231 ve CRL-2329) qRT-PCR kullanarak APOBEC3B ve APOBEC3G ifadelenme seviyelerini araştırdık ve gen dizileme kullanarak mutasyon analizi gerçekleştirdik. APOBEC3B MDA-MB-231'de yüksek derecede ifadelenmesine rağmen istatiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). APOBEC3G CRL-2329' da yüksek derecede ifadelenmiştir ancak o da istatiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Ayrıca MDA-MB hücre hattında (c.239A> G) ve SK-BR hücre hattında (c. 492A> C) olmak üzere APOBEC3B geninde iki yer değiştirme mutasyonu tespit edilmiştir. APOBEC3G'de mutasyon bulunmamıştır. APOBEC3B ve APOBEC3G'nin moleküler mekanizmasının anlaşılması hastalıkların moleküler özellikleri hakkında kesin bilgi verebilir ve meme kanserlerindeki mutasyonun yeni kaynakları hakkında önemli bilgiler elde edilmesini sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: APOBEC3B-3G, meme kanseri, QRT-PCR, RT-PCR, mutasyon tarama

Gen ifadesiHücre dizisiMeme neoplazmları+3
Shako Hasan Mohammad Mohammad
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myoma uterili hastalarda fokal MED12 gen ekzon 2 mutasyonu ve fokal microrna 124 ekspresyonunun farklılıklarının araştırılması

Myoma uteri reprodüktif çağdaki kadınların hastalıgı olup, kadınlarda gözlenen tüm tümörler içerisindeki en çok rastlanan tümörlerdir. Haliyle kadınlarda morbidite yaratan en önemli faktörlerden biri olarak klinikte karşımıza çıkmaktadır. Her yıl çok sayıda hasta bu nedenle tedavi edilmeye çalışılmakta birçok yöntem denensede birçok hastada cerrahi tedavi uygulanmaktadır. Myomlar kadınlarda başlıca vajinal kanama, infertilite, pelvik agrı, pelvik basınç hissiyle karşımıza gelmektedir. Bu semptomların görülmedigi çok büyük bir kesim kadında da asemptomatik olarak myom bulunmaktadır. Myomlar genellikle hormonal etkilerle büyür. Özellikle östrojen salgısından myomlar etkilenmektedir. Bu nedenle gebelikte ve reprodüktif cagda myomlar büyümekte ve semptom vermektedir. Myomların birçok hormonal uyarımdan etkilenmelerine karşın tam oluşum mekanizmaları çok açık değildir. Bu hormonların etkisi olmadan da myom oluşumu gözlenmiş olup birçok faktörden etkilendiği yapılan çalışmalarda gözlenmiştir. Myomlarda birçok risk faktörü belirtilmiştir. Bunlar başlıca; fertilite öyküsü, diyet, ırk, menstrüel öykü, kilo alımı, hormon tedavisi, sigara kullanımı, klamidya ve çok sayıda pelvik enfeksiyon öyküsü, fiziksel aktivite, aile öyküsü, tüp ligasyon öyküsü, hipertansiyon'dur. Genetik alt yapıda myomlarda söz konusu olmuş birçok çalışma yapılmış fakat belli başlı bir gen sorumlu tutulamamıştır. Bu durumda bize multifaktöryel bir etyolojiyi düşünmektedir. Myomlar yerleşimleri itibariyle birçok farklı şekilde karşımıza çıkabilmektedirler. Ayrıca myomlarda görülen semptomlarda yerleşimleri büyüklüklerine göre çok farklı şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Myomlar vajene doğan saplı myomlardan uterus dışına yerleşene parazitik myomlara kadar ve hatta damar içerisinde yerleşerek intravenöz olarak bile görülebilir. Moymların tanısı ise günümüzde oldukca hızlı bir şekilde yapılabilmektedir. En önemli tanı aracı TVUSG 'dir. Birçok farklı yöntem myomların tanısında kullanılmaktaysada en sık ve en hızlı tanıya götüren yöntem TVUSG 'dir. Myomlarda tedavide ise medikal tedavi uygulanabilsede hastalarda asıl tedavi cerrahidir. Bu hastalarda en sık kullanılan cerrahi tedavi total histerektomiyken fertilite düşünen ya da uterusun alınmasını istemeyen hastalarda myomektomi uygulanabilir bir tedavidir. Bizim çalışmamız ise myomların oluşum mekanizmalarını açıklamaya çalışmaya yönelik bir çalışma olup myom nedeniyle histerektomi yapılan hastalarda hastaların kendi normal myometrium dokularıyla hastaların kendi myom dokularının parafin bloklarından alınan örneklerde fokal MED12 geni Ekzon 2 mutasyonu ve microRNA-124 ekspresyon farklılıkları araştırılmıştır. Bu çalışmada myomların oluşumu, yerleşimi ve sayısı üzerindeki hastanın genetik yapının fokal degişikliklerinin etkisinin araştırılması hedeflenmiştir.

Gen ifadesiGenlerLeiomyom+4
Çağdaş Demiroğlu
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel hiperlipidemili olgularda fenotip genotip ilişkisi

Amaç: Primer ailesel hiperlipidemi tanılı hastaların; genetik mutasyonlarının incelenerek, hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri ve verilen tedavilerle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrin ve Metabolizma Polikliniğinde; primer ailesel hiperlipidemi tanısıyla takibe alınan ve bu çalışmanın yapıldığı 01.08.2016 ile 01.02.2017 tarihleri arasında poliklinik takibine gelen, çocuk ve adölesan 33 hastanın demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş özellikleri, klinik bulguları ve laboratuar verileri ve aldıkları tedaviler incelendi. Frederickson ve ailevi hiperkolesterolemi sınıflandırması (Simon-Broome Kriterleri) kullanılarak hastaların kesin tanısı konuldu. LDLR, Apo-B100, LDLRAP1 ve PCSK9 genleri için sık görülen mutasyonlar tarandı. LDRL geni 18 ekzon, Apo-B geni 29 ekzon, LDLRAP1 geni 15 ekzon ve PCSK9 geni 13 ekzon 5 UTR ve 3 UTR bölgeleri(intronik bölgeler hariç) taranmıştır. Bulgular: Toplam 33 hastanın 20'si (%60,6) kız, 13 (%39.4) erkekti. Olguların 16'sında (%48,5) mutasyon saptanmış olup, bunların 13'ü (%39,4) heterozigot ve 3'ü (%9,1) homozigottur. Bunlardan 14'ü LDLR mutasyonu, 2'si ise APO-B mutasyonu olarak saptandı. Familyal hiperkolesterolemili hasta grubumuzda literatürle benzer şekilde en sık mutasyon saptanan gen LDLR olarak bulunmuştur. PCSK-9 ve LDLRAP-1 mutasyonları saptanmadı. LDLR incelenmesinde; iki adet 4. ekzondaki homozigot D129V, bir adet 12. ekzondaki homozigot W577R, iki adet 4. ekzondaki heterozigot D129V, üç adet 10. ekzondaki heterozigot 492, dört adet 12. ekzondaki heterozigot W577R, iki adet 9.ekzondaki heterozigot V429M mutasyonları saptandı. APO-B incelemesinde ise; bir adet 22. ekzondaki heterozigot R1128C, bir adet 26. ekzondaki heterozigot S3279G mutasyonları saptandı. Çalışmaya dâhil edilen, mutasyon pozitif saptanan hastaların; tanı anında ortalama lipid düzeyleri değerlendirildiğinde; T-K; 323,5, LDL-K; 256, HDL-K; 43, TG; 93 mg/dl olarak tespit edildi. Aynı hastaların son bakılan ortalama lipid düzeyleri ise T-K; 263, LDL-K; 151, HDL-K; 42, TG; 140 mg/dl olarak tespit edildi. Mutasyon pozitif saptanan 16 hastanın; 5'inde (%31) hipertansiyon, 1'inde (%6.6) insülin direnci, 10'unda (%48) vitamin d eksikliği, 9'unda (%56.2) osteopeni ve 2'sinde (%12.5) osteoporoz vardı. Sonuç: Ailesel hiperlipidemili hastalarda genetik etyoloji araştırılırken LDL-R, ApoB-100, PCSK9 ve LDLRAP1 genlerinin tamamını içeren sekans analizlerine ihtiyaç vardır. Farklı genetik mutasyonlar, hastalığın klinik tablosunu ve tedaviye yanıtını değişen derecelerde etkide bulunabilir. Bu nedenle geniş toplum kesimlerini içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Ailevi hiperlipidemi, LDLR, PCSK9, Apo-B100, LDLRAP1

AileFenotipGenetik+3
Yusuf Duranay
Gaziantep University
2017
00

Related subjects