Reperfusion injury
160 theses under this subject heading
Ratlarda karaciğer iskemi reperfüzyon hasarına deksmedetomidinin etkisi
Amaç: Karaciğer İR hasarı hepatik doku ve hücrelerde bir seri hasara sebep olabilir. Bu da hastaların prognozunu, operasyonun başarısını etkileyen temel faktörlerden biridir. Karaciğer nakli sonrası kötü fonksiyon gören greftin yaygın görülen bir sebebidir. İskemi-reperfüzyon hasarının mekanizması tam olarak açıklanamamıştır ancak kanıtlar hasarda anahtar rolün serbest oksijen radikalleri olduğuna işaret etmektedir.Deksmedetomidin çok güçlü ve ileri derecede selektif bir ?2 reseptör agonistidir. Artan klinik kullanımına karşın karaciğer iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin etkileri bilinmemektedir.Çalışmamızda ratlarda, karaciğer İR ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin koruyucu etkisi olup olmadığını inceledik.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet ağırlıkları 250-350 g arasında değişen Sprague-Dawley genç, erkek rat randomize olarak 10'arlı 4 gruba ayrıldı.Grup 1: Batın açıldı ancak oklüzyon uygulanmadı.Grup 2: Batın açıldıktan sonra segmental hepatik iskemi modeli ile 60 dakika iskemi ve 60 dakika reperfüzyon uygulandı.Grup 3: İskemiden 30 dakika önce deksmedetomidin 10 µg/kg periton içine (ip) uygulandı.Grup 4: İskemiden 30 dakika önce deksmedetomidin 100 µg/kg i.p uygulandı.Deney tamamlandıktan sonra ratlar kalpten kanatılarak sakrifiye edildi. Çıkarılan karaciğer dokuları alüminyum folyoya sarılarak biyokimyasal analizler yapılıncaya kadar -80°C'de derin dondurucuda saklandı.Bulgular: Doku MDA düzeyi Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı yüksek idi (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 3 ve 4'te MDA düzeylerinde ki düşüş anlamlı idi (p<0.05).Doku SOD ve KAT düzeyleri Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 4'de anlamlı artış olduğu görüldü (p<0.05).Karaciğer dokusundaki GSH düzeyi Grup 1'e göre Grup 2'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 2'ye göre Grup 3 ve 4'de GSH düzeylerinde anlamlı artış saptandı (p<0.05).Doku GSH-Px düzeyi Grup 1'e göre Grup 2 ve Grup 3'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 3 ve 4 arasında da GSH-Px aktivitesi açısından anlamlı fark vardı (p<0.05).Sonuç: Ratlarda yapılan deneysel karaciğer İR modelinde deksmedetomidinin doza bağlı olarak karaciğer oksidatif hasarını azalttığı görülmüştür. Araştırmamızın sonuçları, deksmedetomidinin karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarındaki muhtemel koruyucu rolünün daha geniş deneysel ve klinik çalışmalarla desteklenmesi gerektiği kanaatini doğurmuştur.
Sıçanlarda böbrek iskemi reperfüzyonu ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin etkisi
Amaç: Alfa-2 adrenerjik reseptör agonisti olan deksmedetomidinin iki farklı dozunun sıçanlarda böbrek iskemi-reperfüzyonu sırasında oluşan oksidatif hasara karşı koruyucu etkisi olup olmadığını bulmaya çalıştık. Aynı zamanda böbrek fonksiyon testlerinden olan kan üre azotu (BUN) ve kreatinin (Cre) düzeyleri ile proinflamatuar sitokinlerden olan TNF-? düzeyine etkilerini araştırdık.Materyal ve Metod: Erkek Sprague Dawley sıçanlar herbirinde 10 hayvan olmak üzere 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (kontrol), grup 2 (iskemi-reperfüzyon), grup 3 (deksmedetomidin 100 µg/kg) ve grup 4 (deksmedetomidin 10 µg/kg). Sıçanların sağ böbreği alındıktan sonra sol böbreğe 40 dakika iskemi ve sonra 3 saat reperfüzyon uygulandı. Deney sonunda alınan kan ve sol böbrek dokusunda biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: Kontrol grubuna göre Grup 2'de serumda ölçülen BUN ve Cre düzeyleri ile böbrek dokusu malondialdehit (MDA) düzeyi belirgin artarken (p<0.05), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitesi ve glutatyon (GSH) seviyesi belirgin azaldı (p<0.05). Grup 2'ye göre grup 3'te BUN ve Cre düzeyleri belirgin azalırken (p<0.05), SOD enzim aktivitesinde belirgin artış görüldü (p<0.05). Tüm ölçümlerde grup 3 ile grup 4 arasında anlamlı fark bulunmadı ve tüm ölçümlerde grup 2'ye göre grup 4'teki değişiklikler, grup 3'teki değişikliklere benzer bulundu. TNF-? yönünden grup 2'ye göre grup 4'te belirgin azalma saptandı (p<0.05).Sonuç: Böbrek iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin 100 µg/kg ve 10 µg/kg dozlarda belirgin antioksidan etkiler göstermektedir.Anahtar kelimeler: Sıçan, böbrek, iskemi-reperfüzyon, oksidatif stres, deksmedetomidin.
Testis iskemi/reperfüzyonu oluşturulmuş ratlarda apocyninin testis dokusu üzerine koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması
Amaç: Testis torsiyonu çocuklarda ve adelosanlarda sık görülen, kısa zamanda müdahale gerektiren ürolojik acillerden biridir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu sonrası dokudaki oksidatif stresi biyokimyasal, histopatolojik olarak belirlemek ve apocynin tedavisinin bu hasar üzerindeki etkilerini incelemektir. Materyal metod: 250-350 gr ağırlığında 32 adet wistar albino rat gelişi güzel olarak 4 gruba ayrıldı. 1.grup sham grubu olarak belirlendi. 2. grupta torsiyon + detorsiyon oluşturuldu, 3. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak torsiyonun (iskemi) 210. dk?sında tek doz salin tedavisi intraperitoneal uygulandı (10ml/kg ). 4. grupta 2. gruba uygulanan prosedüre ek olarak iskeminin 210. dk?sında tek doz apocynin tedavisi intraperitoneal uygulandı. (20 mg/kg ). Sham grubu hariç diğer gruplara 240 dk `lık torsiyon sonrasında 60 dk detorsiyon (reperfüzyon) uygulandıktan sonra sol orşiektomi yapılıp ratlardan kan örnekleri alınarak ötenazi uygulandı ve işleme son verildi. Bulgular: MDA, TOS ve OSİ değerleri I/R ve I/R+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak artmış izlendi. Süperoksit dismutaz, CAT, GPX ve GSH değerleri IR ve IR+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak azalmış izlendi. Malonoldialdehit, TOS ve OSİ değerleri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre anlamlı olarak azalmış, SOD ve CAT değerleri ise anlamlı olarak artmış izlendi. Myeloperoksidaz değeri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre azalmış, TAK değeri ise I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre artmış izlensede tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. İskemi reperfüzyon yapılan gruplarda tübül çapının azaldığı, ancak apocynin tedavisi verilen grupta seminifer tübüllerinin ortalama çapının I/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptandı. Sonuç: Torsiyon sonrasında oksidatif enzimlerde, lipid peroksidasyonda artış testis dokusunda oksidatif stresin geliştiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızın bulguları ışığında apocyninin testisteki oksidatif stresi azalttığını gözlemledik. Bu tedavi modalitesinin insanlarda rutin kullanıma dahil edilebilmesi için randomize, prospektif, geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri
AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon
Adenozin A2A reseptör agonist ve antagonistinin sıçanlarda over iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması
Over torsiyonu kadınlarda sık görülen ve ameliyat gerektiren en tehlikeli jinekolojik acil durumlardan biridir. Over torsiyonu görülen hastalarda klinik bulguların spesifik olmaması tanıda ve tedavide gecikmeye neden olmaktadır. Over torsiyonunda doku hasarını irreversibl hale getiren başlıca patoloji iskemidir. Detorsiyondan dolayı over reperfüze olmaya başladığında iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı riski oluşur. Çalışmamızda, over İ/R hasarı ile selektif adenozin A2A reseptör agonisti Regadenoson ve selektif adenozin A2A reseptör antagonisti İstradefilin arasındaki ilişki ve bunların over İ/R hasarına karşı biyokimyasal ve histopatolojik düzeylerde koruyucu etkilerine aracılık etmede rolü olup olmadığı araştırıldı. Bu çalışmada toplam 80 adet Wistar albino dişi sıçan kullanıldı ve her bir grupta 8 sıçan olmak üzere 10 gruba ayrıldı. Ayrıca, daha önce çalışılmamış İstradefilin nanoformülasyonunun over İ/R modelinde etkisinin ortaya koyulması amaçlandı. Bundan dolayı da boş ve İstradefilin yüklü nanosüspansiyon formülasyonları hazırlanarak bunların SEM analiziyle görüntüleri incelendi. Biyokimyasal analizler, kanda NO, MDA, tiyol/disülfit dengesi, 3-NT düzeylerinin araştırılmasını; dokuda ise, NO, SOD1, tiyol/disülfit dengesi ve 3-NT analizlerini kapsamaktadır. Elde edilen sonuçların korelasyon analizleri yapıldı. Adenozin A2A reseptör agonisti Regadenosonun oksidatif ve nitrozatif stresi azaltıcı etkileri gözlendi. Yüksek doz Regadenoson uygulaması ile serum doğal tiyol düzeyi ve serum doğal tiyol/total tiyol oranında belirgin artış gözlendi (sırasıyla P<0.01, P<0.01). Ayrıca, serum disülfit düzeyi, serum disülfit/total tiyol oranı, serum disülfit/doğal tiyol oranı, serum 3-NT düzeyi, doku 3-NT ve serum NO düzeyinde ise Regadenoson ile azalma saptanmıştır (sırasıyla P<0.05, P<0.001, P<0.01, P<0.05, P<0.05, P<0.05). Bu çalışma, sıçan over İ/R hasarına karşı Regadenoson ve İstradefilin ile yapılan ilk çalışmadır.
İskemik perfüzyon defektlerinde iki farklı bt perfüzyon işleme metodunun karşılaştırılması
Amaç İnme tanısı ile gelen olgu grubunda iki farklı BT perfüzyon işleme metodunun görsel ve ölçümsel farklılıkları ve kritik darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmıştır. Gereç ve yöntem Kırk yedi inme olgusının 45'i çalışmaya dahil edildi. Olguların perfüzyon ham veriler gecikmeye duyarlı (delay sensitive) (SVD) ve gecikmeye duyarsız (delay insensitive) (SVD+) iki farklı yöntemle işlendi. Olguların CBV, CBF, MTT haritaları değerlendirildi. Parametrelerin karşı normal hemisfer ile oranı ve farklılıkları hesaplandı (rCBV, rCBF, rMTT ve dMTT). Olgular her iki metodun penumbra değerlendirmedeki görsel üstünlüklerine göre 5 gruba kategorize edildi. Her bir grubun kritik darlık lokalizasyonları ve oranları saptandı ve gruplar arası karşılaştırıldı. Her iki metod ile penumbra alanlarından ölçülen perfüzyon değerleri arasında farklılık Wilcoxon Signed Ranks Test ile değerlendirildi. Ayrıca her iki metodla elde edilen ölçümsel parametrelerin gruplararası ve grup içi değişkenlikleri One Way ANOVA ve Post Hoc TUKEY testleri ile analiz edildi. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık değeri p ≤ 0,005 olarak alındı. Bulgular Penumbra threshold değerlerinde MTT'de karşı hemisfere göre > %145 uzama izlendi ve CBV değeri > 1,9 ml/ 100 gr olarak bulundu. rCBF değerinde SVD'de SVD+'a göre 1,5 kat azalma izlenirken, SVD'de MTT uzaması SVD+'a göre 1,3 kat daha belirgin izlendi. İki yöntem arasındaki farklılığın en belirgin ortaya konduğu parametre dMTT idi, SVD'de ölçülen MTT farklılığının, SVD+'a göre 3 kat daha belirgin olduğu izlendi. Birinci grup (N:3) SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yalancı hiperperfüzyonun izlendiği, 2. grup (N:22) penumbranın SVD'de SVD+'a göre daha iyi, 3. grup (N:9) penumbranın SVD'de SVD+'a göre kısmen iyi izlendiği, 4. (N:9) grup penumbranın her iki metodda benzer izlendiği ve 5. Grup (N:2) penumbranın SVD+'da daha iyi izlendiği gruptu. Grup 1 ve grup 5 kritik distal darlık oranlarının %100 olduğu gruplardı. Grup 2, grup 3 ve grup 4 ise sırasıyla giderek azalan oranda kritik proksimal darlık oranlarının yüksek izlendiği gruplardı (%90, %87, %77). 2 Parametrelerden rCBV ölçümlerinde her iki yöntem arasında grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arası değerlendirmede her iki metodda rCBF, rMTT ve dMTT değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi. Grup içi analizde ise ise tüm gruplarda rMTT ve ek olarak grup 5 hariç diğer gruplarda dMTT değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılıkta idi (p ≤ 0,005). Sonuç İki perfüzyon işleme metodu arasında perfüzyon parametreleri arasında ölçümsel farklılık en çok dMTT değerinde saptanmıstır. Proksimal darlıklarda SVD'de, distal darlıklarda da SVD+'da penumbra görsel daha kolay ayırt edilebilmektedir. İpsilateral proksimal ve distal kritik darlığın izlendiği olgularda SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yönteminde yalancı hiperperfüzyon izlendi. Literatürde BTP post-processing metodlarının penumbra değerlendirilmesinde darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmamıştır. Bu bulgu özellikle proksimal darlıkların eşlik ettiği distal darlıklarda SVD+ methodunda kontrast gecikmesinin çıkarılması hatalı sonuçlara neden olduğunu düşündürmektedir.
Fosfodiesteraz ıv inhibitörü olan rolipramın renal reperfüzyon hasarı üzerine etkisi
Amaç: Böbrek iskemisi; böbrek transplantasyonu, parsiyel nefrektomi, sepsis, çeşitli ürolojik girişimler ve hidronefroz gibi çeşitli klinik durumlarda sık görülen bir tablodur. Bu yüzden nefron koruyucu cerrahinin önemi zamanla daha da artmaktadır. Böbrek iskemisine bağlı böbrek dokusunda meydana gelen hasarı en aza indirmek için çeşitli farmakolojik alanlar deneysel olarak çalışılmaktadır. Bunlar içinde çeşitli fosfodiesteraz inhibitörleri mevcuttur. Bizde bu çalışmamızda fosfodiesteraz 4 inhibitoru olan Rolipram adlı ajanın renal reperfüzyon hasarı üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem ve Gereçler: Çalışmamızda 30 adet sıçan altışarlı 5 ayrı gruba ayrılması planlandı. 1.gruba herhangi bir şey yapılmadı, 2.gruba 30 dk boyunca renal pediküle klemp konuldu. 3.gruba klemp konulmadan 30 dk önce, 4.gruba klemp konulduğu esnada, 5.gruba klemp açıldıktan 30 dk sonra 1mg/kg intraperitoneal rolipram verildi. Klempleme süresi 30 dakika olarak belirlenmiştir. Bu grupların hepsine 24 saat sonra nefrektomi uygulandı. Alınan her böbrek dokusunun yarısının histopatolojik incelenmesiyle enflamasyon, tubuler nekroz ve apoptosize bakıldı. Diğer yarısının biokimyasal yöntemlerle malondialdehit, süperoksit dismutaz, katalaz seviyeleri ölçüldü.Bulgular: Çalışmada Rolipram verilmesiyle, sıçanlarda renal İ/R hasarı belirgin azaldı. Oksidatif hasarda serbest radikallerin neden olduğu lipit peroksidasyonunun stabil metaboliti olan malondialdehid seviyeleri; 2.(İ/R) grupta özellikle 5 gruptan belirgin olarak daha yüksekti. Aynı zamanda antioksidan enzim olan Superoksit Dismutaz ve Katalaz seviyesi 5.grupta 2.gruptan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Histopatolojik olarak enflamasyon açısından Rolipram verilen gruplarla 1.( kontrol) ve 2.(İ/R ) gruplar arasında istatistiksel çok anlamlı fark olmamasına rağmen,5 grupta tubuler nekroz ve apoptosis 1.( kontrol ) grup hariç diğer gruplardan anlamlı derecede düşük bulunmuşturSonuç: Rolipram, renal İ/R hasarına yol açabilecek cerrahi girişimlerde kullanılarak, oluşabilecek oksidatif renal doku hasarı azaltılabilir ve renal fonksiyonun ileri derecede bozulması engellenebilir kanısındayız.Anahtar Sözcükler: Rolipram, renal iskemi, iskemi reperfuzyon hasarı ( İ /R )
Fare alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde RHO-RHO kinaz sinyal ileti yolunun incelenmesi
ÖZET Fare Alt Ekstremite İskemi-Reperfüzyon Modelinde Rho-Rho Kinaz Sinyal İleti Yolunun İncelenmesi Giriş ve Amaç: İskemi ve reperfüzyon (İ/R) hasarı, enfeksiyon veya kanser gibi çok sayıda klinik durumu ilgilendiren; klinik veya moleküler düzeyde pek çok basamağı tam olarak aydınlatılmamış geniş fizyopatolojik bir süreçtir. Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskemi-reperfüzyon hasarı ile ilişkili olduğu; serebral, renal, myokardiyal ve hepatik sistemlerde gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, fare alt ekstremisinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarında, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskelet kası dokusunda gerek enzim aktivitesi gerek protein düzeyleri anlamında uğradığı değişikliklerin irdelenmesidir. Bu sayede, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasına yönelik yeni stratejiler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, Rho Kinaz inhibitörlerinin, plastik cerrahinin klinik uygulamalarında kullanılabileceği alanlar tartışılmıştır. Materyal ve Metod: Ağırlıkları 20-30g arasında değişen, swiss albino cinsi fareler, kontrol ve deney grubu olarak 12'şer fareden oluşan iki gruba ayrıldı. Deney grubu, ksilazin ve ketamin anestezisi altında, alt ekstremitesine "trochanter majus" düzeyinden uygulanan turnike ile, 4 saat iskemiye maruz bırakıldı. Dört saatin sonunda turnike çözüldü ve 4 saat reperfüzyon dönemine bırakıldı. Toplam 8 saatin sonunda "biceps femoris" kasından kas örneği alınarak ELISA yöntemi ile RhoA proteini, Rho Kinaz enzimi düzeyi ve Rho Kinaz enzim aktivitesi ölçüldü. Kontrol grubunda ise turnike uygulanmaksızın, 8 saat anestezi sonrası kas biyosisi alındı ve ELISA ile sonuçlar karşılıştırıldı. İskemi reperfüzyon hasarını göstermek amacı ile histopatolojik inceleme için, kas dokusundan örnekler alındı. Bulgular: Rho kinaz aktivitesi İ/R grubunda kontrole göre anlamlı olarak artmıştır. Rho Kinaz düzeylerinde fark bulunmazken, RhoA düzeyleri İ/R grubunda anlamlı olarak azalmıştır. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçları, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun, iskelet kası iskemi-reperfüzyonu ile, kinaz aktivitesi düzeyinde uyarıldığını göstermektedir. Rho Kinaz inhibitörleri, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, gerek nekrozun gerek apoptozun azalmasına katkı sağlayarak, ameliyat başarısına olumlu etkilerde bulunabilirler. Anahtar Kelimeler: İskemi-reperfüzyon, iskelet kası, Rho, Rho Kinaz
Deneysel olarak oluşturulan diyabet ve iskemi-reperfüzyonda liraglutidin testis üzerine etkileri
Testiküler torsiyon, neonatal ve ergenlik döneminde sıklıkla görülen ürolojik bir problemdir. Testiküler torsiyondaki temel patoloji, torsiyonu takiben serbest oksijen radikalleri tarafından oluşturulan doku hasarı ile birlikte ortaya çıkan biyokimyasal ve yapısal değişikliklerdir. Diyabetes Mellitus; insülin eksikliği ve/veya insülin direnci sonucu kanda glukoz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak gelişen, akut ve kronik komplikasyonlara neden olabilen, sistemik bir hastalıktır. Literatürde glisemik kontrol için liraglutid uygulaması rapor edilmiştir. Ayrıca son yıllarda özellikle tip 2 diyabet hastalarında böbrek, kalp, mide, bağırsak, beyin, pankreas, over, karaciğer ve adipoz doku gibi, çeşitli organ ve dokularda da deneysel araştırmalar yapılmıştır. Erkek üreme sistemi üzerine liraglutidin etkisiyle ilgili çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Sunulan çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan ve iskemi/reperfüzyon uygulanan sıçanlarda testiste, liraglutidin antidiyabetik, antioksidatif ve antiapopitotik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda Wistar albino cinsi toplam 36 adet erkek sıçan kullanıldı. Kontrol grubu (Grup 1, n=6), diyabet grubu (Grup 2, n=12), torsiyon grubu (Grup 3, n=18) olmak üzere denekler 3 gruba ayrıldı. 2.grup sıçanlarda, 50 mg/kg streptozosin uygulamasından 72 saat sonra kan glukoz seviyeleri ölçüldü, > 300 mg/dL olan sıçanlar diyabetik olarak kabul edildi. Diyabetik sıçanlar da kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. 2a grubu sıçanlar, 14 gün boyunca normal koşullarda yaşatılırken, 2b grubuna 14 gün boyunca 0,3 mg/kg liraglutid günde 2 kez subkutan olarak uygulandı. 3. grup sıçanların sol testisleri 720° döndürülerek torsiyon gerçekleştirildi. Torsiyon yapılan bu grup sıçanlar da kendi içerisinde 3 alt gruba ayrıldı. 3a grubu denekler, 3 saatlik torsiyondan sonra sakrifiye edildi. 3b grubundaki sıçanların ise testislerine 3 saatlik torsiyon sürecinden sonra detorsiyon yapıldı ve 14 gün yaşatıldı. 3c grubuna torsiyonun 2. saatinde subkutan olarak 0,3 mg/kg liraglutid enjekte edildikten 1 saat sonra detorsiyon yapıldı ve ardından 14 gün boyunca, günde 2 kez liraglutid enjeksiyonuna devam edildi. Sakrifikasyondan önce sıçanlardan alınan kan örneklerinde MDA, SOD ve testosteron ölçümleri yapıldı. Elde edilen testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Ayrıca testis doku kesitlerinde, apopitotik marker olan kaspaz-3 ekspresyonu immunohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmamızda; ışık mikroskobik olarak diyabet (Grup 2a), torsiyon (Grup 3a) ve torsiyon/detorsiyon (Grup 3b) gruplarında seminiferöz tübüllerde dejenerasyon ve interstisyumda ödem gözlenirken, ince yapı düzeyinde elektron dens Sertoli hücre sitoplazmasında dev lipid damlacıkları, SER vakuolizasyonu ve dejenere mitokondriyonlar dikkati çekti. Ayrıca spermatojenik hücrelerde büzüşmeler ve apopitotik değişiklikler izlendi. Liraglutid uygulanan gruplarda ise, ışık mikroskobik düzeyde nispeten normale yakın bir morfoloji gözlenirken, ince yapı düzeyinde; bazı tübüllerde çift çekirdekli anormal spermatidlere, lümende immatür, fagositik ve apopitotik hücrelere rastlandı. İmmünohistokimyasal bulgularda 2a, 3a ve 3b gruplarında, kaspaz-3 ekspresyonu belirgin olarak gözlenirken, 2b ve 3c gruplarında, kontrol grubuna benzer ekspresyon elde edildi. Biyokimyasal analizlerde; 2a, 3a ve 3b gruplarında MDA seviyelerinde artış, SOD ve testosteron düzeylerinde azalma görüldü. 2b ve 3c gruplarında; SOD, MDA ve testosteron seviyelerinin kontrol grubuna yakın olduğu dikkati çekti. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; liraglutidin diyabet ve torsiyon/detorsiyon gruplarında meydana gelen yapısal değişiklikler ile hormon seviyeleri üzerine olumlu etkilerinin, uzun süreli kullanımda daha etkin olabileceği düşünüldü. Liraglutidin, testise etkileri ile ilgili ileri araştırmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla, gelecekte diyabet hastalarında ve/veya torsiyon/detorsiyon vakalarında, testis yapısı ve fonksiyonunun korunmasında, alternatif bir tedavi ajanı olabileceği kanaatine varıldı.
Sıçanlarda Ganoderma lucidumun mezenter iskemi- reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri
Giriş: İntestinal iskemi reperfüzyon hasarı ciddi bir klinik problem olup, yüksek morbidite ve mortalite riski taşır. Barsak tıkanıklığı, şiddetli travma ve aort by-pass işlemleri gibi çeşitli klinik olaylar, barsak iskemi reperfüzyon hasarına neden olabilir. Erken tanı için güvenilir bir parametre ve etkin tedavi için güvenilir bir ajan yoktur. Ganoderma lucidum immun modülatör, antioksidan ve anti inflamatuar etkileriyle bilinen bir mantar türüdür. Bu deneysel çalışmamızın amacı ganoderma lucidum'un ratlarda barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine iyileştirici etkilerini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 24 erkek Wistar-Albino rat (250-300g ağırlığında) kullanıldı. Bu ratlar randomize olarak üç gruba ayrıldı: Grup I, kontrol grup; Grup II, I/R grubu; Grup III, I/R öncesi 7 gün oral ganoderma lucidum alan tedavi grubudur. Laparotomi sonrası, kontrol grubu dışındaki tüm ratlarda sırasıyla 30 dk ve 90 dk iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Barsak ve karaciğer dokusu örnekleri rutin histolojik yöntemlerle boyandı ve ışık mikroskopu altında incelendi. Serum, barsak ve karaciğer dokuları Malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) düzeyleri ölçüldü. Sonuç SPSS Windows 18 programı kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: I/R grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında, lökosit, trombosit, serum MDA, intestinal doku MDA ve hepatik doku MDA düzeylerinde anlamlı artış vardı. I/R grubunun, serum SOD, Serum GSH-Px, intestinal doku SOD, hepatik doku SOD ve hepatik doku GSH-Px düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde azaldığı görüldü. İskemi reperfüzyon yaralanması, barsak dokusundaki villus yapısında bozulmayı ve hepatik doku hasarını tetiklemektedir. Daha önce ganoderma lucidum'un uygulanması bu olumsuz değişiklikleri etkili bir şekilde azaltmaktadır. Sonuç: Deneysel çalışmamız intestinal iskemi reperfüzyon hasarının barsak ve karaciğer dokularında serbest oksijen radikallerini indükleyerek belirgin oksidatif strese neden olduğunu göstermiştir. Serum ve doku MDA, SOD ve GSH-Px seviyeleri, oksidatif stresin belirlenmesinde önemli ölçüde yardımcı laboratuvar parametreleridir. Ganoderma lucidum'un intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri, bu parametreler ışığında umut vericidir.
Koroner arter hastalarında bypass greft cerrahisi öncesi ve sonrasında iskemi/reperfüzyon ile ilişkili mikroRNA ekspresyon düzeylerinin araştırılması
Koroner arter hastalığı, koroner damarların tıkanması ile karakterize kardiyovasküler bir hastalıktır. Koroner damarların tıkanmasına bağlı olarak gelişen iskemik hasar kardiyak remodelling adı verilen hücresel ve moleküler birtakım olayların başlamasına neden olmaktadır. Pekçok organizmada post-transkripsiyonel olarak gen ifadesini düzenleyen mikroRNA(miRNA)'lar bu süreçte önemli role sahiptir. MikroRNA'ların miyokard enfarktüsü ve kalp hasarının önlenmesinde kardiyak belirteç olarak değerlendirilebileceği bildirilmektedir. Bu çalışmada koroner arter hastalarında bypass greft cerrahisi öncesi ve sonrasında iskemi/reperfüzyon ile ilişkili hsa-miR-21-5p, hsa-miR-199a-5p, hsa-miR-199b-5p, hsa-miR-320a-5p ve hsa-miR-181a-5p miRNA düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya 46 hasta ve 48 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalardan koroner bypass greft öncesinde ve bypass greftten 1 ve 24 saat sonra kan örnekleri alındı. MikroRNA düzeyleri real-time PCR ile saptandı ve delta Ct metoduna göre hesaplandı. Hasta grubundaki tüm miRNA düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.001). Hasta grubundaki miRNA düzeyleri zamana bağlı olarak değerlendirildiğinde sadece 1. ve 24. saat sonra ölçülen miR-199a-5p düzeyleri arasında anlamlılık bulundu (p<0.044). Sonuç olarak, miR-199a koroner bypass cerahisi sonrası iskemi/reperfüzyon ile ilişkili olabilir. Ayrıca miR-199b-5p, miR-320a-5p ve miR-181a-5p'nin düşük seviyelerde bulunması, koroner arter hastalığı patogenezinde inflamasyonla ilişikili yolakların aktive edilmesinde rolü olabilir. Bu bulguların güçlendirilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bypass greft cerrahi, İnflamasyon, İskemi/Reperfüzyon, MikroRNA, Koroner arter hastalığı,
Hidrojen sülfürün rat cilt fleplerinde iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: İskemi reperfüzyon hasarı; kanser, enfeksiyon, cerrahi klempleme ve damar oklüzyon bozuklukları gibi birçok durumda ortaya çıkabilen patofizyolojik olarak karmaşık bir süreçtir. Hidrojen sülfürün iskemi reperfüzyon hasarına etkisini inceleyen çalışmalar; serebral, renal, yağ dokusu, intestinal sistem ve hepatik sistemde yapılmış ve olumlu etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, rat kasık bölgesinden hazırlanan vasküler saplı ada flebinde iskemi reperfüzyon hasarı oluşturarak hidrojen sülfürün etkisi gözlemlemektir. Hidrojen sülfürün bu etkisinin incelendiği parametreler; doku nötrofil sayımı, biyokimyasal lipid peroksidasyon ürünü olan MDA (malondialdehit), elektron mikroskobunda apopitoz ve hücresel aktivitelerin incelenmesidir. Bu sayede hidrojen sülfürün klinik kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 'wistar albino' sıçanlar; sham kontrol grubu, serum fizyolojik kontrol grubu, iskemi gurubu ve hidrojen sülfür grubu olarak ayrıldı. Tüm sıçanlar ksilazin ve ketamin anestezi altında işleme tabi tutuldu. Sham kontrol grubunda kasık bölgesinden 6x4 cm cilt flebi yüzeyel epigastrik arter pediküllü ada flep olarak yapıldı ve iskemi yapılmadan yerine sütüre edildi. Diğer gruplarda, kasık bölgesinden yüzeyel epigastrik arter pediküllü 6x4 cm'lik cilt flepleri eleve edildi. İskemi grubuna iskemi öncesi ek müdahalede bulunulmadı. Serum fizyolojik kontrol grubuna iskemiden 20 dakika öncesi 1 mg/kg serum fizyolojik kuyruk veninden verildi. Hidrojen sülfür grubuna ise iskemiden 20 dakika önce kuyruk veninden final konsantrasyonu 10μM olacak şekilde hidrojen sülfür sıvı halde verildi. Femoral arter ve ven kan akımı ayrı ayrı mikroklipsler yardımıyla engellendi. Flepler yerine suture edildi. 6 saat sonra flepler eleve edilerek mikroklipsler alındı ve akım sağlandı. Flepler yerine suture edilerek 12 saat sonra servikal dislokasyonla ile sıçanlarlar sakrifiye edilerek örnekler alındı. Alınan örneklerden; iskemik dokudaki nötrofil sayımı, biyokimyasal olarak lipid peroksidasyonunun son ürünlerinden olan MDA (malondialdehit) ölçümü ve elektron mikroskop altında dokudaki iskemi reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Bulgular: Doku nötrofil sayımı ve doku MDA ölçümünde, sham kontrol grubu ile diğer gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark görüldü. Hidrojen sülfür, SF kontrol ve iskemi grupları arasında istatistiksel anlamlı fark bulunamadı. Elektron mikroskobik incelemede hidrojen sülfür grubunun iskemi reperfüzyon hasarı ve apopitoza karşı hücresel düzeyde korunmuş olduğu görüldü Sonuçlar: Bu çalışma sonucunda hidrojen sülfürün, hücresel düzeyde iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkileri, elektron mikroskobik olarak görülmüş fakat iskemi süresinin uzunluğu (6 saat) dolayısıyla doku nötrofil sayımında ve lipid peroksidasyonunun son ürünü olan MDA düzeylerine etkisi olmadığı görülmüştür. Hidrojen sülfür ile farklı iskemi sürelerini içeren yeni çalışamalar yapıldığı takdirde, serbest flep cerrahisinde klinik kullanıma girebileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Hidrojen sülfür, iskemi reperfüzyon
İncir (ficus carica) çekirdeği yağının deneysel mezenterik arter oklüzyonuna bağlı ince barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası etkileri
Akut mezenterik iskemi neticesinde gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki histopatolojik bozulmanın temel sorumlusu serbest oksijen radikalleri ve proinflamatuar sitokinlerin artışıdır. Ficus carica ve çeşitli kısımlarının antioksidan ve antiinflamatuar özellikler gösterdiği geçmiş çalışmalarda bildirilmiştir. Bu çalışmada da Ficus carica çekirdek yağının, sıçanlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemek amaçlandı. Çalışmamızda 50 adet Wistar albino sıçan 5 eşit gruba bölündü: Negatif control (NC), sham operasyon (Sham), iskemi ve reperfüzyon (IR), 3ml/kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC3), 6ml/ kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC6). IR, FC3 ve FC6 gruplarına iskemi ve reperfüzyon prosedürü 45 + 120 dakika boyunca uygulandı. Sham grubu sıçanlara 10 gün boyunca 6ml/kg serum fizyolojik verilip, yalnızca abdominal orta hat laparotominin ardından 165 dakika boyunca anestezi altında bekletildi. IR grubuna kıyasla, doku IL-1β düzeyi FC3 ve FC6 gruplarının her ikisinde de düşük bulundu (p≤0,001). TNFα seviyesi FC6 grubunda IR grubuna gore anlamlı derecede düşük saptandı (p≤0,01). FC3 grubunun doku MPO ve MDA düzeyi IR grubuna kıyasla düşük bulundu (sırasıyla; p≤0,01, p≤0,05). Benzer şekilde FC6 grubunun doku MPO ve MDA düzeyinin de IR grubuna kıyasla düşük olduğu gösterildi (p≤0,001). Hem MPO hem MDA için FC6 grubundaki düşüş FC3 grubundaki düşüşten fazlaydı (p≤0,05). FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de SOD ve GSH seviyeleri IR grubuna kıyasla düşük olup (p≤0,001), FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı fark gösterilemedi. Doku CAT düzeyi FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de IR grubundan yüksek saptandı (p≤0,05). CAT düzeyi açısından FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı bir fark gösterilemedi. Histopatolojik olarak FC3 ve FC6 gruplarının her ikisi de IR grubundan düşük (p≤0,001), FC6 grubu ise FC3 grubundan daha düşük bir skorla evrelendi (p≤0,05). Sonuç olarak, incir çekirdeği yağının oral kullanımının, olasılıkla antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri sebebiyle, sıçanlarda akut mezenterik iskemi modeline bağlı gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik bulguları tersine çevirdiğini söyleyebiliriz. Çalışmamız bulguları ışığında; insanlarda da incir çekirdeği yağının oral kullanımının iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik sonuçları olumlu yönde değiştirebileceğini düşünmekteyiz.
Hidrojen sülfürün iskemik sıçan cilt fleplerinde zamana karşı koruyucu etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: İskemi reperfüzyon (İ/R) hasarı, üzerinde birçok çalışma yapılmasına rağmen fizyopatalojik etkileri henüz tam olarak aydınlatılamamış, oldukça karmaşık bir süreçtir. Bu durum vücutta farklı bölgelerde ve dokularda karşımıza çıkmaktadır. Travma, replantasyon ve mikrovasküler flep cerrahisinde, şok, sepsis, organ transplantasyonu, pankreatit, stent uygulamaları, anjioplasti, abdominal aort anevrizması cerrahisi, flep cerrahisi, testis torsiyonu, bağırsak strangülasyonu gibi nedenlerle meydana gelebilir. Hidrojen sülfür (H2S) üzerinde çokca çalışılan bir gazotransmitter olup yapılan çalışmalarda iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, sıçan kasık bölgesinden hazırlanan vasküler saplı ada flebinde iskemi reperfüzyon hasarı oluşturarak hidrojen sülfürün etkisini zamana göre incelemektir. Hidrojen sülfürün (H2S) zamana göre etkisinin incelendiği parametreler; doku nötrofil sayımı, biyokimyasal lipid peroksidasyon ürünü olan malondialdehit (MDA), elektron mikroskobunda apopitoz ve hücresel aktivitelerin incelenmesidir. Bu çalışmayla hidrojen sülfürün Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğinde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 'wistar albino' sıçanlar; 4 gruba (grup 1, grup 2, grup 3, grup 4) ayrıldı. Her grup kendi içinde 2 subgruba ayrıldı; grup a(kontrol), grup b(H2S). Her grupta cilt flepleri kasık bölgesinden 6x4 cm olacak şekilde yüzeyel epigastrik arter pediküllü ada flep olarak eleve edildi. A gruplarına (kontrol grubu) iskemi öncesi ek müdahalede bulunulmadı. B gruplarına (H2S grubu) ise iskemiden 20 dakika önce kuyruk veninden final konsantrasyonu 10µM olacak şekilde hidrojen sülfür sıvı halde enjekte edildi. Flepler iskemi saatlerine göre; grup 1(1 saat), grup2(2 saat), grup3(3 saat), grup4(6 saat), femoral arter ve ven kan akımları ayrı ayrı mikroklipslerle durdurularak iskemide bırakıldı. Daha sonra flepler iskemi saatlerine (1, 2, 3, 6 saat) göre eleve edilerek mikroklipsler alındı ve kan akımı tekrar sağlandı. 12 saatlik reperfüzyon sonrası, sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edilerek doku örnekleri alındı. Alınan örneklerden; iskemik dokudaki nötrofil sayımı, biyokimyasal olarak lipid peroksidasyonunun son ürünlerinden olan MDA (malondialdehit) ölçümü ve elektron mikroskobisi ile dokudaki iskemi reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Bulgular: Tüm saatlerde (1, 2, 3 ve 6) elektron mikroskobisi incelemesinde; hidrojen sülfürün iskemi reperfüzyon hasarına ve apoptozise karşı hücresel düzeyde koruma sağladığı görüldü. Birinci, 2. ve 3. saatlerde doku nötrofil sayısında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,035) düşüş saptandı. Doku MDA ölçümünde ise hidrojen sülfürün 1. saatte istatistiksel olarak anlamlı (p= 0,026) düşüş saptandı. Altıncı saat doku nötrofil sayımı ve doku MDA ölçümünde ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Sonuçlar: Literatürde H2S'in cilt fleplerine I/R hasarına karşı koruyucu etki mekanizması ve yarılanma süresi hakkında çok az veri olup çalışmamızda bu konu detaylı şekilde irdelenmiştir. Çalışma sonucunda cilt fleplerinde hidrojen sülfürün reperfüzyon hasarına elektron mikroskobik bulgularda tüm saatlerde antiapoptotik etkilerinin olduğu görülmüştür. Buna karşın erken dönemde sitoprotektif ve antiinflamatuar etkisinin olduğu (iskemi sonrası 1., 2., 3. saatlerde) ancak geç dönemde (6.saat) bu etkisinin olmadığı görülmüştür. Bu bulgularla H2S'in I/R hasarına karşı yeterli koruyucu etkiyi sağlamak için, tekrarlayan uygulamalarla veya farklı dozlarda verilmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Daha geniş çalışmalarda H2S'in cilt flepleri üzerinde etkilerinin detaylı incelenmesinden sonra Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğine girebileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Cilt flebi, Hidrojen Sülfür, İskemi, Reperfüzyon, Sıçan
Pulslu elektromanyetik alanın sıçan kas dokusu iskemi reperfüzyon hasarına etkisi
Giriş ve Amaç: iskemi, bir dokuya gelen kan akıĢının azalması veya durması olarak tariflenir. Reperfüzyon ise dokuya tekrar kan akıĢı sağlanmasına verilen isimdir. Dokulara gelen kan akımındaki bu değiĢiklikler, dokuda bir hasar bırakır. Bu hasar; oluĢan iskeminin nedenine, süresine ve Ģiddetine, ayrıca reperfüzyona bağlı olarak geliĢmektedir. OluĢan bu hasara iskemi reperfüzyon(Ġ-R) hasarı adı verilir. Ġ-R hasarı birçok mekanizmanın eĢlik ettiği kompleks bir patofizyolojik süreci barındırmakla birlikte, bu mekanizmaların aydınlatılması, hasarın önüne geçebilecek çözümler için bir arayıĢ doğurmuĢtur. Cerrahi ve farmakolojik olarak çok sayıda çalıĢma yapılmasına rağmen, Ġ-R hasarını geri döndürebilecek güvenli bir tedavi günümüzde halen bulunamamıĢtır. Pulslu elektromanyetik alan (PEMA) tedavisi, uzun yıllardır kullanılan, baĢta kemik iyileĢmesi olmak üzere yara iyileĢmesi, doku rejenerasyonu ve antiinflamatuar özellikleri kanıtlanmıĢ bir tedavi modalitesidir. ÇalıĢmamız, sıçan alt ekstremitesinde oluĢturulan Ġ-R hasarı sonrası PEMA uygulamasının iskelet kasındaki hasara olan etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: YaĢları 4-6 ay arasında olan, baĢlangıç ağırlıkları 250-350 g arasında değiĢen 40 adet Wistar-Albino türü erkek sıçan, 4 farklı gruba ayrıldı. Grup 1, kontrol grubu olup hiçbir uygulama yapılmamıĢtır (n=10). Grup 2, 3 ve 4'teki sıçanların alt ekstremitelerinde hindlimb iskemi yöntemine uygun olarak femoral arter-ven sistemindeki kan akıĢı mikroklipsler ile durdurularak 4 saat iskemi oluĢturulmuĢtur. 4 saat sonra reperfüzyon sağlanmıĢtır. Grup 2'ye herhangi bir tedavi uygulanmamıĢtır (n=10). Grup 3'te Ġ-R hasarı oluĢturulduktan sonra 30 gün boyunca günde 1 saat PEMA tedavisi uygulanmıĢtır (n=10). Grup 4'te Ġ-R hasarı oluĢturulduktan sonra 30 gün boyunca günde 2 saat PEMA tedavisi uygulanmıĢtır (n=10). 30 gün sonra sıçanların alt ekstremiteleri makroskopik olarak Ġskemi Skoru ile değerlendirilmiĢtir. Kuyruk veninden indosiyanin yeĢili (ICG) uygulaması sonrası SPY cihazı ile alt ekstremite perfüzyonu görüntülenmiĢ ve haritalanmıĢtır. Değerlendirme sonrası sıçanlar sakrifiye edilerek gastroknemius kaslarından örnekler alınmıĢtır. Alınan örnekler ıĢık mikroskobu ve elektron mikroskobunda incelenmiĢtir. Ayrıca kas fonksiyonlarını biyofiziksel olarak incelemek için izole organ banyosuna alınarak kasların izometrik kasılma güçleri değerlendirilmiĢtir. Bulgular: Ġskemi Skoru'na göre yapılan makroskopik değerlendirme sonucu tüm gruplar Normal olarak değerlendirilmiĢtir. SPY cihazında yapılan görüntülemelerde yüzdesel olarak haritalandırma yapıldığında Grup 3 ve Grup 4'teki perfüzyonun Grup 2'den daha iyi olduğu, Grup 1'e benzediği izlendi. IĢık mikroskobunda lökosit yoğunluğunun, Grup 3 ve Grup 4'te azaldığı, bu gruplar arasındaki karĢılaĢtırmada Grup 3'teki azalmanın daha çok olduğu izlendi. Lenfosit yoğunluğunun Ġ-R oluĢturulan tüm gruplarda arttığı izlendi. Neovaskülarizasyon kapiller yoğunluğu ile değerlendirilmiĢ olup, PEMA uygulanan Grup 3 ve Grup 4'te anlamlı derecede arttığı gözlenmiĢtir. Elektron mikroskobunda yapılan incelemede Grup 3 ve Grup 4'teki kas dejenerasyonlarında geri dönüĢ olduğu gözlenmiĢ olup, Grup 4'teki morfolojinin Grup 1 ile benzer olduğu izlenmiĢtir. Ġzometrik kas kasılması değerlendirmesinde kasılma XI kuvvetleri karĢılaĢtırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0.01). Grup 1 ve Grup 4 benzer kuvvetlere sahip olarak izlendi. Kasılma süreleri karĢılaĢtırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.024). GevĢeme süreleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Sonuçlar: Literatürde PEMA uygulamasının etkileri üzerine birçok çalıĢma mevcut olup, baĢta kemik olmak üzere dokuların iyileĢmesi ve antiinflamatuar etkileri gösterilmiĢtir. Fakat Ġ-R hasarı üzerine yapılmıĢ az sayıda çalıĢma olması ve bu çalıĢmalarda Ġ-R hasarı sonrasındaki fonksiyon kaybının değerlendirilmemesi, bizim çalıĢmamızı farklı kılmaktadır. PEMA uygulaması, Ġ-R hasarı mekanizmasında yer alan birçok yolak üzerinde etkisi olması, hasar oluĢtuktan sonraki iyileĢme sürecinde hızlandırıcı etkileri olması ve sistemik yan etkilerinin olmaması nedeniyle tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Ġ-R hasarı sonrası iskelet kasında geliĢen güç kaybının restore edilmesinde etkili olması, PEMA tedavisini diğer tüm tedavi modalitelerinden farklı bir yere taĢımaktadır.
İskemi-reperfüzyon hasarına uğratılan ratlarda antimüllerian hormon ile over rezervinin değerlendirilmesi ve over hasarının azaltılmasında selenyumun etkisi
Amaç: Over torsiyonunun ve detorsiyonunun over rezervine ektisinin araştırılması, AMH'nin over rezervi ile ilişkisi ve iskemi reperfüzyon hasarının biyokimyasal ve histolojik parametreler ile tespit edilmesi ve hasarın azaltılmasında antioksidan olan selenyumun etkisnin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurul'unun onayı alındıktan sonra yapılmıştır. Çalışmada 50 adet, 200-250 gr. ağırlığında, genç erişkin, dişi Wistar Albino sıçan (rat) kullanılmıştır. Grup1:Kontrol(Sham grubu), Grup2(3T/D), Grup3(3T/D+Se), Grup4(24T/D), Grup5(24T/D+Se) olmak üzere 5 gruptan oluşmaktadır. İntraperitoneal yol ile Selenyum, Grup3 ve 5' e detorsiyon işleminden 20 dk önce uygulanmıştır. Overler iskemi-reperfüzyon hasarsı açısından, biyokimyasal parametrelerden; MDA, SOD, GSH-Px ve immunohistokimyasal apoptozis parametrelerinden eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL ile değerlendirilmiştir. Ayrıca over rezervini değerlendirmek amacıyla follikül sayıları, histolojik grade ve AMH kullanılmıştır.Bulgular: İskemi-reperfüzyon uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; over hasarı biyokimyasal (MDA, SOD, GSH-Px) ve immunohistokimyasal (eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL) ile tespit edilmiş ve elde edilen veriler artan iskemi-reperfüzyon süresi ile artan over hasarını desteklemektedir (p<0,01). Over hasarının önlenmesinde Selenyum tedavisinin etkinliği ise Fas-L (3 saatlik uygulamada), SOD (3 ve 24 saatlik uygulamada) (p>0,05) verileri hariç diğer tüm veriler değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı p<0,01 bulunmuştur. AMH' nin gruplar arasındaki değişimi over hasar derecesine ve artan iskemi-reperfüzyon sürelerine göre değerlendirildiğinde p>0,05 bulunmuştur.Sonuç: Over hasarının, artan iskemi-reperfüzyon sürelerine bağlı olarak arttığı ve Selenyum uygulamasının over hasarını önlemede etkin olduğu bulunmuştur. Ayrıca AntiMüllerian Hormonun, artan over hasarını göstermede anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: AntiMüllerian Hormon, Over Rezervi, İskemi-Reperfüzyon
İskemik priapizm modelinde hiperbarik oksijen tedavisinin iskemi reperfüzyon hasarına etkileri: Deneysel çalışma
Amaç: Biz bu çalışmada ratlarda deneysel bir iskemik priapism modeli oluşturarak hiperbarik oksijen tedavisinin (HBO) histopatolojik ve biyokimyasal parametreldeki etkisini gözlemlemeyi ve iskemik priapizm hastalığında bir tedavi alternatifi olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 4 grup olmak üzere toplam 34 adet Wistar-Albino cinsi erkek rat kullanıldı. Grup 1 (n:7) sham grubu olarak belirlendi.Grup 2 (I/R) 'de (n:10) priapizm modeli oluşturularak 4.saatin sonunda konstrüktör bant çıkarıldı ve reperfüzyon aşamasında ratlar 1 hafta boyunca bekletildi. Grup 3 (I/R+HBO) 'te (n:10) yine priapizm modeli oluşturulan ratlara reperfüzyon aşamasında denek hayvanları için özel olarak yapılmış oksijen tankında 7 gün boyunca günde 1 seans HBO tedavisi verildi. Grup 4 (HBO) 'te (n:7) ise model oluşturulmadan sağlıklı ratlara 7 gün HBO tedavisi verildi. Tüm gruplara işlemler sonunda penektomi yapıldı ve abdominal aortadan 3ml kan alındı. Penil doku örneklerinin yarısı histopatolojik olarak incelendi. Diğer yarısı homojenize edilerek biyokimyasal incelemeye alındı. Alınan homojenize doku ve kan örneklerinden katalaz (CAT) , glutatyon peroksidaz (GPX), endotelyal nitrik oksit sentetaz (eNOS) ve hipoksi ile indüklenebilir faktör 1a (HIF1A) çalışıldı. Gruplardan elde edilen veriler uygun istatiksel yöntemlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 2 'de polimorf nüveli lokositlerin (PMNL) aktivasyonu ve kronik inflamasyon açısından Grup 1 ve 4'e göre istatistiksel anlamlı yükseklik saptandı. Ayrıca Grup 3 'teki kronik inflamasyon seviyeleri Grup 2 'ye göre istatistiksel anlamlı daha düşük saptandı.(p<0,05) Grup 2 ile Grup 3 arasında hem sistemik kanda hem de penil dokuda eNOS, GPX, CAT ve HIF1A seviyeleri bakımından anlamlı fark saptanmadı. Tüm bulgulara bakıldığında HBO tedavisinin; priapizme bağlı oluşan kavernozal dokudaki iskemi reperfüzyon hasarında ne biyokimayasal ne de histopatolojik olarak hiçbir parametrede hasarı arttırmadığı saptandı. Sonuçlar: HBO tedavisi; kronik inflamasyonu azaltarak priapism hastalığının özellikle kronik sürecindeki etkilerini azaltmada alternatif ya da yardımcı bir tedavi seçeneği olabilir. Ancak bu konuda neredeyse hiç hayvan deneyinin olmamasından dolayı daha fazla denek sayısı ile yapılan daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:Priapizm, iskemi reperfüzyon hasarı , hiperbarik oksijen
İskemik önkoşullamanın sıçan testisinin iskemi ve reperfüzyon yaralanması üzerine etkisi: 5-hidroksidekanoik asit ve y-27632'nin rolü
Amaç: Testisin torsiyon ve detorsiyonu organda iskemi-reperfüzyon (İR) yaralanmasına yol açar. Kısa süreli iskemik periyotların, daha uzun süreli iskemik dönemlerde organ, doku ve hücrelerde nekroz gelişmesine karşı belirgin bir direnç oluşturması iskemik önkuşullama olarak adlandırılır. Bu çalışma iskemik önkoşullamanın sıçan testisinin İR yaralanması üzerindeki etkilerini ve selektif bir KATP kanal inhibitörü olan 5-hidroksi dekanoik asit (5-HD) ve selektif bir Rho kinaz inhibitörü olan Y-27632'nin testisin iskemik önkoşullamasındaki rolünü araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.Gereç ve yöntem: Testis iskemisi testis pedikülünün bir atarvamatik damar klipsi ile geçici olarak tutularak oluşturuldu. Testisin İR hasarı organın 180 dk iskemisi ve ardından 60 dk reperfüzyonuyla gerçekleştirildi. İskemik önkoşullamanın her bir siklüsü testisin 5 dk iskemi ve 5 dk reperfüzyonuyla gerçekleştirildi. Kırk erkek Wistar albino türü sıçan 5 eşit gruba ayrıldı. Deneyler sağ testis üzerinde gerçekleştirildi. Grup 1'de yalnızca sham operasyonu yapıldı. Grup 2'de yer alan sıçanlarda yalnızca testis İR uygulandı. Grup 3'te İR öncesi testiste 3 siklüslü iskemik önkoşullama yapıldı. Grup 4 ve grup 5'de yer alan deneklere iskemik önkoşullama ve İR öncesi sırasıyla 0.3 mg/kg Y-27632 ve 10 mg/kg 5-HD intraperitoneal yoldan verildi. Deney sonunda hayvanlar öldürüldü ve testis dokusu histopatolojik ve biyokimyasal incelemler için alındı. Dokular histopatolojik olarak germinal epitelin incelenmesiyle yapılan modifiye Johnson skoru (MJS) ile değerlendirildi. Biyokimyasal incelemelerde lipidperoksit (LOOH) düzeyi, myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi, toplam antioksidatif kapasite (TAK), toplam oksidatif seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) ölçüldü.Sonuçlar: İR hasarı, sıçan testisinde spermatozoaların, spermatid ve geç spermatidlerin kaybı gibi histopatolojik lezyonlara yol açarak MJS'nin sham grubuna göre anlamlı olarak düşmesinin yanısıra, LOOH düzeyinde ve MPO aktivitesinde yükselmeye, TAK, TOS ve OSİ'de anlamlı artışa neden oldu. İR hasarı öncesinde uygulanan iskemik önkoşullama MJS'de anlamlı yükselme ve MDA, MPO, TAK, TOS ve OSİ değerlerinde anlamlı düşme meydana getirdi. Grup 3 ile karşılaştırıldığında Y-27632 tedavisi MPO aktivitesindeki anlamlı azalma dışında MJS ve çalışılan diğer parametrelerde anlamlı değişikliğe yol açmadı. 5HD tedavisi uygulanan grup, grup 3 ile karşılaştırıldığında, MJS anlamlı olarak düşük, TOS dışında çalışılan biyokimyasal parametreler anlamlı olarak yüksek bulundu.Yorum: Bu çalışmada uygulanan iskemik önkoşullama, sıçan testisinde İR'nin yol açtığı doku zedelenmesi üzerinde olumlu etki göstermiştir. Bu olumlu etkinin 5-HD uygulamasından sonra anlamlı olarak azalması, KATP kanallarının testisin iskemik önkoşullamasının oluşum mekanizmasında rolü olduğunu göstermiştir. Y-27632 tedavisi iskemik önkoşullamanın etkilerini değiştirmemiştir.ANAHTAR KELİMELER: İskemik önkoşullama, testis, sıçan, Y-27632, 5-hidroksi dekanoik asit
İzole sıçan kalbinde kardiyopleji sonrasındaki iskemi reperfüzyon hasarında renin anjiyotensin sisteminin rolünün incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; angiyotensin reseptör blokörü kandesartanın izole sıçan kalbinde uygulanan kardiyoplejik arrest modelinde, iskemi reperfüzyon (İ/R) hasarına etkisinin incelenmesidir.İ/R hasarının oluşturulması için, izole sıçan kalbine 40 dk global iskemi-30 dk reperfüzyon protokolü uygulanmıştır. Deney boyunca kalpler, sabit basınçlı Langendorff düzeneğinde perfüze edilmiştir. Kardiyoplejik solüsyon tek başına ve ilaçla birlikte kalplere, iskemi öncesi ve iskeminin 20. dakikasında uygulanmıştır. Post-iskemik kontraktil fonksiyonda düzelme, sol ventrikül gelişen basıncı (SVGB), sol ventrikül diyastol sonu basıncı (SVDSB), kasılma ve gevşeme hızlarının (±dp/dt) ölçülmesiyle değerlendirilmiştir.Bu çalışmada, kardiyak cerrahi sırasında rutin olarak uygulanan kardiyoplejik arrest protokolüne angiyotensin reseptör blokeri olan kandesartanın ilave edilmesinin İ/R hasarına karşı korunmada sadece kardiyoplejik solüsyon uygulanmasına karşı bir üstünlük sağlamadığı gösterilmiştir.
Sıçan ince barsak iskemi/reperfüzyon hasarında ileum ve akciğer dokusunda görülen damar dışına protein kaçışının, kanabinoid 2 reseptör agonisti (am-1241) ile kontrolü
?skemi/Reperfüzyon (?/R) hasarı modelinde, kılcal damarlardan dokuya protein kaçı?ının inflamatuar süreçlerin bir payda?ı olduğu çe?itli çalı?malarla gösterilmi?tir. Evans mavisi doku proteinlerine yüksek derecede bağlanma eğilimigösterir. Kılcal damarlardan doku sıvısına proteinler geçerken evans mavisine bağlanarak dokularda protein birikmesine neden olur. Bu dokulardaki evans mavisi spektrofotometre ile ölçülerek ne kadar protein kaçı?ının olduğunu kanıtlamak mümkündür. Ara?tırmamızda; sıçanlarda barsak iskemi ve reperfüzyon modeli oluturuldu. Kanabinoid 2 reseptör agonisti (AM-1241), iskemi ve reperfüzyon oluturmadan hemen önce abdominal venden verildi. Sonrasında evans mavisi iv infusion olarak uygulandı. Barsak iskemi ve reperfüzyon modelinde akciğer ve ileum dokusunda evans mavisi ölçüldü. Gruplar kendi arasında kar?ılatırıldı. am- kontrol ile /R arasında anlamlı fark olu?tu (P<0.01). ?/R ile ?/R+CB2 Agonisti arasında da (P<0.05) anlamlı fark olumutur. ?am-kontrol ile ?/R+CB2 Agonisti arasında ise önemli fark görülmedi (P>0.05). Sonuç olarak; kanabinoid 2 resptör agonistinin, hem ileum dokusunda ve hem de uzak organda (akciğer) kılcal damarlardan dokuya protein kaçıını engellediği ve dolayısıyla ileum ?/R hasarında antiinflamatuar etki gösterdiği görülmütür. Anahtar kelimeler: Kanabinoid, ?skemi ve reperfüzyon, Evans mavisi, Plazma protein kaçı?ı.
Ratlarda deneysel çekum-assenden kolon volvulusunda detorsiyondan sonra iskemi-reperfüzyon hasarının önlenmesinde atorvastatin ve N-asetil sisteinin etkileri
AMAÇ VE GİRİŞ: Çalışmamızda Çekum-Assenden kolon volvulusunun detorsiyonundan sonra iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında atorvastatin ve asetilsisteinin etkileri araştırıldı. YÖNTEM: Çalışmada yaklaşık 250-30 0 gr.ağırlığında değişen erkek ve dişi karışık 28 adet,7 li 4 grupta Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Çekum-assendan kolon volvulusu, barsakları saat yönünde 7200 döndürülerek oluşturuldu.Bir saat volvulus süresinin sonunda barsaklar detorsiyone edildi. Sham grubu (yalnızca laparotomi,n=7), kontrol grubu (tedavi uygulanmayan, volvulus yapılıp detorsiyone edilen,n=7) pozitif kontrol grubu (Detorsiyondan yarım saat önce Asetil Sistein 300 mg/kg İ.P. tek doz verilen,n=7) Tedavi grubu (Detorsiyondan yarım saat önce Atorvastatin enjektabl 30 mg/kg İ.P. verilen, n=7). Gruplardaki deneklerin hepsinden detorsiyondan bir saat sonra, periferik damarlardan kan numuneleri alındı. Santrifüj edildi. Serumda malondialdehit, glutatyon peroxidaz, katalaz, süperoksit dismutaz gibi iskemi parametrelerine bakıldı. 24 saat sonra relaparotomi yapıldı. Histopatolojik tetkik için numuneler alındı. İntrakardiak kan alınarak ratlar sacrifiye edildi. BULGULAR: Yapılan histopatolojik incelemede, atorvastatin verilen grupta ve asetil sistein verilen grupta organ lezyonlarının belirgin azaldığı tespit edildi. Fakat istatiksel olarak sham harici, nekroz ortancaları bakımından anlamlı farklılık görülmemiştir.İskemi parametrelerinde,malondialdehit ve superoksit dizmutaz kontrol grubunda yükselirken,pozitif kontrol ve tedavi grubunda düşmüştür (p=0,005; p=0,008). Glutatyon peroxidaz ortalamaları bakımından anlamlı fark olmadığı (p>0,05),pozitif kontrol grubunun katalaz ortalaması diğer gruplardan yüksek çıkmıştır.(her biri için p<0,001) SONUÇ: Volvulusdaki detorsiyon sonrası iskemi-perfüzyon hasarına yönelik olarak deneysel olarak atorvastatin kullanımının sonuçlarının,asetil sistein kullanımına benzer sonuçlar olduğu görüldü.Deneylerin daha kapsamlı olarak diğer statinlerle ve maddelerle yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: atorvastatin, asetil sistein, iskemi-perfüzyon hasarı, volvulus
Serebral iskemi reperfüzyon hasarında uzak iskemik ardkoşullanmanın infarkt alanı, asprosin, nükleer faktör eritroidle ilişkili faktör 2, MİRNA-93 ve MİRA-27B düzeylerine etkileri
İskemi-reperfüzyon (IR) hasarı, oksijensiz dokunun yeniden sirkülasyonu sonucu oluşan patofizyolojik değişiklikler serisidir. Beynin subletal dozda beklenmeyen olaylara adapte olabildiği ve hücre dayanıklılığını geliştirebildiği bilinmektedir. Uzak iskemik ardkoşullanma (RePostC) uzak organlardaki girişimlerle iskemiye duyarlı vital organları koruyan noninvaziv bir metoddur. Bu çalışmada serebral IR hasarında uzak iskemik ardkoşullanmanın; IR'ye bağlı infarkt alanı, oksidatif stres kaynaklı apoptoz ve nekrozdan korunmayı sağlayan, enerji modülatörü, Asprosin, serebral iskemide antioksidan genleri düzenleyerek nöroproteksiyona aracılık eden Nükleer Faktör Eritroidle İlişkili Faktör 2 (Nrf2), inflamasyon, oksidatif stres ve apoptozu azaltabilen mikroRNA (miRNA)-93 ve inhibisyonu aktive edilmiş protein kinazı düzenleyerek iskemik inmeden sonra iyileşmeyi destekleyebileceği düşünülen miRNA-27b düzeylerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda sıçanlar 3 gruba ayrıldı. Orta serebral artere (OSA) 90 dakika iskemi-24 saat reperfüzyon uygulandı. RePostC sağ arka bacağa 5'er dakika 3 siklus IR şeklinde iskemiden sonra uygulandı. İnfarkt alanı, Tetrazolyum Klorid boyama ile belirlendi. Nrf2 protein ekspresyon düzeyleri Western Blot, miRNA düzeyleri PCR ve Asprosin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. İnfarkt alanı, miRNA-93 ve miRNA-27b düzeyleri IR'de artarken, tedavi ile anlamlı azaldı. Asprosin ve Nrf2 düzeyleri ise IR'de azalırken, RePostC ile anlamlı arttı. Asprosin, Nrf2, miRNA-93 ve miRNA-27b düzeyleri IR hasarının teşhisinde ve tedavinin değerlendirilmesinde biyobelirteç olabilir. RePostC; asprosin ve Nrf2 düzeylerini etkileyerek, IR'ye bağlı oksidatif stresi, inflamasyonu, apoptozu ve nekrozu azaltabilir. Bu etkilerine miRNA-93 ve miRNA-27b aracılık edebilir. Noninvaziv, güvenli ve kolay uygulanabilir bir yöntem olan RePostC için ileri çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte, serebral IR hasarında tedavi yaklaşımı olarak değerlendirilebilir ve klinik olarak test edilebilir.
Deksmedotimidinin sıçan böbreğinde iskemi reperfüzyon hasarı sonrası TRPM2, TRPA1 kanalları ve oksidan, antioksidan sistem üzerine etkisinin incelenmesi
Böbrek iskemi ve reperfüzyon(İ/R) hasarı renal arterlerde tromboz sonrası trombolitik tedavi, organ nakli, total sirkülatuar arrest ve kardiyopulmoner bypass gibi çeşitli tıbbi ve cerrahi girişimler sırasında görülen potansiyel olarak ciddi bir sorundur. İ/R hasarında temel patofizyoloji, iskemik dokuların reperfüzyonu sonrası gelişen mikrovasküler disfonksiyona bağlı oksidatif bir süreçtir. Bu durum sık görülmesi ve yüksek mortalite oranına sahip olması açısından klinik öneme sahiptir. Bu çalışmada böbrek İ/R modeli oluşturulmuş ratlarda dexmedotimidin(DEX) kullanılarak oksidatif stresle aktive edilen TRPM2, TRPA1 kanaların ekspresyonu, oksidan, antioksidan sistem üzerine etkisini ve TUNEL yöntem kullanılarak hesaplanan apoptotik indeksi üzerinden etkileri incelemek amaçlanmıştır. Çalışmada, 35 adet 8-10 haftalık Wistar Albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Denekler her grupta 7 hayvan olacak biçimde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresince bir uygulama yapılmadı. Sham grubunda genel anestezi eşliğinde batın açıldı, sağ böbrek alınarak sol böbrek pedikülü açığa çıkarıldı; ancak renal klemp uygulanmadı. Deksmedetomidin alan grup(DEX), Grup 2'deki ile aynı cerrahi prosedürle deksmedetomidin (100 μg/kg) genel anestezi başlangıç zamanında uygulandı. İ/R gruplarında ise sıçanlar, yukarda açıklanan cerrahi prosedürlere tabi tutularak sol böbrek pedinkülüne renal klemp uygulanarak 30 dakika süreyle sol böbrek iskemisine, ardından 45 dakika süreyle reperfüzyona tabi tutuldu. İ/R4 grubuna deksmedetomidin verilmeyip İ/R5 grubuna reperfüzyon başlangıcında deksmedetomidin hidroklorür verildi. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında serum numuneleri ve böbrek dokuları alınarak dekapite edildi. Sıçanlardan alınan hem serum hemde böbrek dokusundan TAS ve TOS değerleri, TRPM2, TRPA1 ekspresyonu çalışıldı. Alınan böbrek dokusundan immünohistokimyasal yöntemle TRPM2, TRPA1 ekspresyonu ve TUNEL yöntem çalışıldı. İ/R uygulanan grupta uygulanmayan gruplara göre alınan tüm serum ve dokularda TRPM2, TRPA1 ekspresyonunda ve TOS değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artış gözlenirken, TAS değerinde ise azalma gözlendi. İ/R5 gubunda İ/R4 grubuna göre alınan tüm serum ve dokularda TRPM2, TRPA1 ekspresyonunda ve TOS değerlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma gözlenirken, TAS değerinde ise artış gözlendi. İ/R5 grubu ile iskemi reperfüzyon uygulanmayan gruplar arasında çalışılan tüm değerlerde istatiksel açıdan anlamlı bir fark görülmedi. Anahtar kelimeler: İskemi/reperfüzyon, Dexmedotimidin, Böbrek, TRPM2, TRPA1,
Vasküler endoteliyal büyüme faktörü ve adrenomedullinin ratlarda iskelet kası iskemi reperfüzyon hasarına koruyucu etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) ve adrenomedullinin etkilerini araştırmaktır.Metod: Otuzaltı Wistar rat randomize olarak altı gruba ayrıldı (n=6). Tüm gruplara genel anestezi altında laparotomi uygulandı. Grup S (Sham)'de başka bir işlem yapılmadı. İskemi reperfüzyon grubuna (Grup IR) infrarenal abdominal aortaya sırayla klemp konup kaldırılması ile 2 saatlik periyodlar haline iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Grup VGEF ve Grup ADM'ye iskemi ve reperfüzyon uygulanmaksızın sırasıyla intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) infüzyonu verildi. Grup IR+VEGF ve Grup IR+ADM'ye 2 saatlik iskemi periyodunun hemen ardından sırasıyla VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) intravenöz olarak uygulandı. Reperfüzyon dönemi bitiminde alt ekstremite iskelet kasından biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için örnekler alındı.Bulgular: IR grubundaki malondialdehid (MDA), superoksit dismutaz (SOD), nitrik oksit (NO) ve hipoksi ile indüklenen faktör 1 alfa (HIF 1 alfa) doku düzeyleri kontrol grubundaki düzeylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p < 0.05). IR+ADM grubundaki MDA, SOD, NO ve HIF 1 alfa doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı olarak düşüktü (p < 0.05). IR+VEGF grubundaki MDA ve NO doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı düşüktü (p < 0.05). Her bir gruba ait katalaz doku düzeyleri birbiri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik olarak incelendiğinde; IR grubunda, nekrozun kasın santral bölgesinde perifere göre daha büyük olduğu, kapiller lümeninde kırmızı kan hücrelerinin olduğu, kas fibrillerinin küçüldüğü ve yuvarlaklaştığı ya da ovalleştiği görüldü. IR+ADM ve IR+VEGF gruplarında bu değişikliklerde istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü.Sonuç: Bu sonuçlar ADM ve VEGF'nin ratlarda iskelet kası iskemi-reperfüzyon hasarında koruyucu etkiye sahip olduğunu göstermektedir.