Postoperative complications

177 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidektomi olan hastalarda farklı intraoperatif end-tidal karbondioksit değerlerinin postoperatif bulantı ve kusmaya etkileri

Bu çalışmanın amacı, tiroidektomi operasyonu geçiren hastalarda intraoperatif end- tidal karbondioksit (ETCO2) düzeylerinin postoperatif bulantı ve kusma (POBK) gelişimi üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Prospektif gözlemsel çalışmaya 99 hasta dâhil edildi. ETCO2'si 26–30 mmHg arasında tutulanlar Hipokapni, 31–35 mmHg arasında tutulanlar Normokapni grubunu oluşturdu. Demografik veriler, ASA ve Apfel skorları, cerrahi-anestezi süreleri, intraoperatif opioid kullanımı, hemodinamik parametreler ve postoperatif analjezi kaydedildi. POBK insidansı 0–2, 2–6 ve 6–24 saatlik aralıklarda değerlendirildi. POBK toplam insidansı Hipokapni grubunda %60,4, Normokapni grubunda %37,2 idi (p = 0,035). Erken dönemde (0–2 saat) bulantı (%52,1 vs %29,4; p = 0,022) ve kusma (%47,9 vs %27,5; p = 0,035) Hipokapni grubunda anlamlı yüksek bulundu. Hipokapni grubunda kadın oranı, Apfel skoru ve sigara içmeme sıklığı daha fazlaydı; cerrahi süresi de daha uzundu (p = 0,022). Yaş, vücut ağırlığı, intraoperatif opioid dozu ve hemodinamik parametreler POBK üzerindeki farkı açıklamadı. Postoperatif tramadol kullanan hastalarda erken bulantı oranı daha yüksekti (p = 0,044). İntraoperatif hipokapni, özellikle postoperatif ilk iki saatte POBK insidansını artıran modifiye edilebilir bir risk faktörüdür. Ventilasyon stratejilerinin Apfel skoruna dayalı farmakolojik profilaksi yaklaşımlarını tamamlayacak şekilde göz önünde bulundurulması, tiroidektomi hastalarında POBK'nin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Bulantı kusma, ETCO2, POBK, Tiroidektomi

Karbon dioksitKusmaMide bulantısı+3
Ural Baıysh Uulu
Trakya University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ameliyat öncesi cilt hazırlığı ve antibiyotik kullanımının ameliyat sonrası yara yeri enfeksiyon oluşumuna etkisi

Bu araştırmada ameliyat öncesi antiseptik solüsyonunun kullanımı, tüy temizleme şeklinin nerede, ne zaman yapıldığını ve profilaktik antibiyotik seçimini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Merkezinin ameliyathanesinden ve kalp damar cerrahisi servislerinden belirli zaman diliminde veriler toplandı. Hastaların bilgilendirilmesi ve ameliyat sonrası 3. Gün değerlendirilmesi kalp damar cerrahisi servisinde yapıldı. Hastaların tüy temizliği kontrolü ve ameliyat esnasında uygulanan yapışkan örtü, antibiyotik kullanımı ameliyathanede değerlendirildi. Evreni belli gruplarda örneklem seçimine göre örneklemi 60 kişi bulundu. Hastanın yapılacak çalışmaya verdiği onayı gösteren Gönüllü Onam Formu (EK-1), yapılan çalışmayla ilgili soruların bulunduğu Tanıtıcı Bilgi Formu (EK2), Ameliyathanede Bakılacak Değerler Formu (EK-3) ve Ameliyat Yeri Enfeksiyon Değerlendirme Formu (EK-4) ile veriler toplandı. Elde edilen veriler; sayı yüzde, ortalama ile gösterildi ve ki kare testi ve t testi ile istatistiksel anlamlılıklarına bakıldı. Araştırmada açık kalp cerrahisinden 3 gün sonra cerrahi alan enfekiyonu (CAE) %10 düzeyinde tespit edildi. Araştırmada sonuçlar obezite, diabetes mellitus, cerrahi süresi ve kardiyopulmoner bypass, konjestif kalp yetmezliğinin, daha önce kalp ameliyatı geçirmiş olmak, komorbid (bir veya daha fazla bozukluk) koşulların varlığı, kapanma anında kötü hemostaz, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalığının varlığı, sigara kullanmı ve ameliyat öncesi hastanede kalış süresi ile hastalarda ameliyat sonrası cerrahi alan enfeksiyonları varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Hastaların göğsündeki ve safen ven alınacak olan bacağındaki tüy temizliğinde yazılı bir prosedürün olmayışı, clipper, jilet, tüy dökücü krem gibi çeşitli aletlerin kullanılıyor olması, bu aletlerin kullanım gününe yönelik klavuzların olmaması CAE riskini istatistiksel olarak artırmadığı bulundu. Hastaların ameliyat öncesi cilt hazırlığında povidon iyodin kullanılması ve bazı hastalarda drape kullanımının devam etmesi CAE riskini istatiksel olarak etkilemediği tespit edildi (p>0.05). Hastaların kan glikozu regülasyonun yapılıyor olması nedeniyle CAE riski istatiksel olarak artmadı (p>0.05). Hastalara verilen antibiyotik tedavileri ve fizyolojik izlem prosedürleri ilgili literatüre uygun olarak planlanmış olması CAE riskini azaltmış olabilir. Açık kalp ameliyatı öncesi hastalara vii MRSA taramasının yapılmayışı, diş eti iltihabı ve diş çürükleri gibi kontrollerin yaptırtılmamış olması CAE riskini artırmış olabilir. Hastaların ameliyattan önceki günlerde hastaneye yatırılmış olması hastan enfeksiyonu adına CAE oluşumunu etkilemiş olabilir. Hastaların normotermik olması, sıvı volüm değerlerinin ve yaşam bulgularının normal sınırlarda olması, oksijenlenmede problemi olmayan hastaların olması yara yerinde CAE riskini azaltmış olabilir; ancak hastalarda albümin düzeyinin farklı olması CAE'nın varlığını istatistiksel olarak etkilemiştir (p<0.05). Daha büyük örneklemde CAE'nı etkileyecek tüm parametrelerin tekrar araştırılması önerildi. Anahtar Kelimeler: Açık Kalp Cerrahisi; Cerrahi Alan Enfeksiyonları; Hemşirelik.

AntibiyotiklerCerrahi-kardiyovaskülerHemşirelik+6
Fatma Özyıldırım
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere edilmiş olan konjenital/infantil katarakt hastalarında klinik özellikler, zaman içerisinde oküler parametrelerin değişimi, oküler erken ve geç dönem komplikasyonlarının gelişmesinde klinik risk faktörlerinin belirlenmesi

Bu çalışmanın amacı opere tek/çift taraflı konjenital/infantil katarakt olgularında postoperatif dönemde göze ait parametrelerin değişimini, erken ve geç dönem komplikasyonları, bunların klinik özelliklerle ilişkisini ve preoperatif risk faktörlerini belirlemektir. Tek/çift taraflı konjenital/infantil katarakt nedeniyle ameliyat edilmiş ve takibi olan 0-3 yaş arası hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, sistemik tarama sonuçları, preoperatif ve postoperatif oftalmolojik muayene bulguları, oküler biyometrik özellikleri, ameliyat sonrası erken ve geç dönem komplikasyonları, uygulanan ek cerrahiler kaydedildi. Bu çalışmaya 18 kız, 16 erkek toplam 34 hastanın 58 gözü dahil edildi. Yirmi dört hastada çift, 10 hastada tek taraflı katarakt ameliyatı yapıldı. Cerrahi yaş ortalama 12,0 ± 12,2 (1,7-35,6) ve takip süresi ortalama 52,0 ± 24,4 aydı. Postoperatif erken dönemde en sık görülen komplikasyon 9 gözde (%15,6) arka sineşi olup bunu 8 gözde (%13,8) kapsüler fimozis izliyordu. Geç dönemde en sık görülen komplikasyon 10 gözde (%17,2) kapsüler fimozis olup, bunu 6 gözde (%10,3) görme aksı opasifikasyonu izliyordu. Ek cerrahi geçirme oranı %27 olup, en sık neden %13,6 oranında kapsüler fimozise yönelik kapsülektomi prosedürü uygulandı. Aksiyel uzunluk preoperatif ortalama 18,6 ± 2,4 mm; postoperatif ise 21,1 ± 1,3 mm idi (p<0,05). Afak glokom altı hastada (%17,6) ve ortalama 40,9 ± 34,2 (1,1-84,7) ayda gelişti. Afak glokom için risk faktörleri ailede konjenital katarakt öyküsü varlığı, postoperatif ön sineşi gelişimi, kapsüler fimozis varlığı ve preoperatif aksiyel uzunluğun kısa olmasıydı (sırasıyla p=0,010; p=0,014; p=0,025 ve p=0,005). Son kontrolde görmenin değerlendirilebildiği 33 gözde en iyi düzeltilmiş görme keskinliği tek taraflı grupta 7 gözde ortalama 0,11 ± 0,16 (0,1-0,9), çift taraflı grupta 24 gözde 0,41 ± 0,24 (0,01-0,4) idi. Konjenital katarakt, görme kaybı riski nedeniyle erken tanı ve tedavi gerektirmektedir. Afak glokom, cerrahi sonrası görülen en ciddi komplikasyonlardan biridir ve postoperatif erken ve geç dönemde gelişebildiği için risk faktörleri olan hastalar başta olmak üzere tüm hastalarda yakın ve ömür boyu takip gerekmektedir.

BiyometriCerrahi-gözGlokom+6
Pelin Sögüt
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Laparoskopik batın cerrahisi geçiren, sigara içen veya içmeyen hastalarda gelişen solunum sistemi komplikasyonlarının karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Bu araştırma laporaskopik batın cerrahisi geçiren hastalarda, ameliyat sonrası gelişen solunum sistemi komplikasyonlarında sigara içme faktörünün etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak 2018- Aralık 2019 tarihleri arasında İstanbul Acıbadem International Hastanesi'nin genel cerrahi servisine yatışı yapılan ve laparoskopik batın cerrahisi uygulanan 299 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. İstatiksel analiz için "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanıldı". Sigara içme durumuna göre tanımlayıcı özelliklerin dağılımı ki-kare analizi ile test edildi. Sigara içme durumuna göre sürekli değişkenlerin farklılaşma durumu bağımsız grup t-testi ile karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Retrospektif tipteki araştırmada çalışmamıza katılan hasta grubunda sigara içenlerin %22,4'ünde post-operatif solunum sistemi komplikasyonları geliştiği ve sigara içmeyenlerin ise sadece %7,3'ünde solunum sistemi komplikasyonları geliştiği saptanmıştır. Çalışmaya katılan olgularımızda, sigara içmeyenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değeri, sigara içenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değerinden yüksek bulunmuştur. Sonuç: Laparoskopik batın cerrahisi sonrası, hem ameliyatın, hem de karın içi sabit basınçlı havanın oluşturduğu etkiler neticesinde, hastalarda post-operatif solunum sistemi komplikasyonu oluşma riski mevcuttur. Sigara içen hastalardan komplikasyon gelişme riski daha fazladır. Hastalara ameliyat öncesi hemşirelik hizmeti çerçevesinde gerekli eğitim verilmeli ve en iyi koşullarda ameliyata girmesi sağlanmalıdır.

CerrahiCerrahi-abdominalLaparoskopi+4
Nevin Şamdan
İstanbul Arel University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde histopatolojik sonuca etki eden faktörler

Tiroid kanserleri endokrin kanserleri içinde en sık görülen malignitelerdir. Tiroid kanserlerinin tedavisinde tiroidektomi önemli bir yer tutmaktadır. Ameliyat öncesi klinik değerlendirme, radyolojik görüntüleme, moleküler ve biyokimyasal testlere rağmen tiroid kanserlerinin bir kısmına ancak histopatolojik inceleme ile tanı konulabilmektedir. Tiroid cerrahisindeki ilerlemelere, kullanılan inovatif cerrahi enstrümanlara ve tiroid cerrahisinde uzmanlaşmış cerrahlara rağmen tiroidektomi sonrası ciddi komplikasyonlar görülebilmektedir. Bu komplikasyonları azaltmak için günümüzde, total tiroidektomiden, daha konservatif bir cerrahi yaklaşım olan hemitiroidektomi yönünde bir eğilim mevcuttur. Hemitiroidektomi sonrası hangi hastalara tamamlayıcı tiroidektomi yapılması gerektiği hususunda ise tartışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılmış 60 hasta ile aynı dönem içerisinde total tiroidektomi uygulanmış gruptan seçilen 60 ardışık hastanın(TİİAB: BETHESDA-3,4 veya 5) verileri karşılaştırıldı. Bu çalışmada; 01.01.2014-01.10.2019 tarihleri arasında kliniğimizce 1619 hastaya tiroid cerrahisi yapılmış olduğu belirlendi. Bu hastalardan 1191'ine ''Total tiroidektomi'', 321 hastaya ''Hemitiroidektomi'', 60 hastaya ise hemitiroidektomi patoloji sonucu malign olduğu için 2.cerrahi olarak ''Tamamlayıcı tiroidektomi'' uygulanmıştı. Malignite şüphesi nedeniyle ilk cerrahisinde hemitiroidektomi yapılan hastaların %83,5'inin total tiroidektomi ve onun komplikasyonlarından korunduğunu belirledik. Total tiroidektomi yapılan hastaların tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastalara göre hastanede yatış sürelerinin daha uzun olduğu görüldü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Total tiroidektomi grubunda, cerrahi patolojisi malign hastaların %17,7'sinde karşı lobda da malignite olduğu görüldü. Hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastaların %23,3'ünde maligniteye rastlandı. Tamamlayıcı tiroidektomi patoloji sonucunun benign veya malign olması durumunun postop hipokalsemi gelişme oranı üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlendi. İstatistiksel anlamlı olarak, primer cerrahi sonrası 10-90.günler arasında tamamlayıcı tiroidektomi yapılmasının, 90.günden sonra yapılan cerrahiye göre daha yüksek oranda komplikasyona ve daha uzun süre hastanede yatışa neden olduğunu tespit ettik. Hemitiroidektomi yapılan hastalarda, patoloji tipinin, yaşın, tümör çapının ve serum TSH seviyesinin karşı lobda malignite görülmesi üzerine anlamlı ektisinin olmadığı görüldü. Bu çalışma ile hemitiroidektomi yapılan hastalarda karşı lobda malignite durumunu yüksek doğruluk oranıyla tahmin edecek belirteçleri araştırdık. Çalışmamız neticesinde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde malign histopatolojik sonuca etki eden faktörler olarak, erkek cinsiyet ile Papiller tiroid karsinomu(PTC) birlikteliği, 45 yaş üzerinde erkek cinsiyet, ilk cerrahi patolojide ilave risk faktörlerinin erkek cinsiyet ile birlikteliği, tamamlayıcı tiroidektominin sol tarafa uygulanması ve tiroglobulin(TG) düzeyinin 30ng/mL üzerinde olmasını tespit ettik. Yine çalışmamızın sonucunda tamamlayıcı tiroidektominin, total tiroidektomiden daha düşük komplikasyon oranına sahip olduğunu belirledik. Kesin endikasyon olmadıkça, hemitiroidektominin total tiroidektomiye tercih edilebileceğini ve hemitiroidektomi sonrası endikasyon varlığında tamamlayıcı tiroidektominin düşük morbidite ve güvenle yapılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler; Total tiroidektomi, hemitiroidektomi, tamamlayıcı tiroidektomi, zamanlama, komplikasyon.

KomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlarTiroid bezi+2
Ali Riza Karayıl
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mandibuler posterior bölgede immediat implant uygulamalarında apikal ve lingual stabilizasyon alanlarının cerrahi sınırlamalarının incelenmesi

Amaç. Bu radyolojik çalışmanın amacı; Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) incelemeleri ile, mandibuler posterior bölgedeki immediat implant uygulamalarında; planlama, cerrahi sırası veya sonrasındaki olası kompleksite ve/veya komplikasyonların belirlenmesi ve prognoz tayini için, veri toplama ve tanımlamaya yönelik, bölgedeki anatomik oluşumların durumlarının araştırılmasıdır. Gereç ve yöntemler. Toplam 497 hastanın mandibuler bölge için dört yüz doksan yedi KIBT görüntüsü geriye dönük olarak analiz edildi. Mandibuler birinci premolar, ikinci premolar, birinci molar ve ikinci molar bölgelerinin görüntüleri değerlendirildi. Bu tarama çalışmasında; mandibuler posterior bölgenin kret morfolojisi (Gallucci ve Posterior Kret tipi) ve anatomik oluşumları değerlendirildi. Kategorik değişkenler olay sayısı ve yüzde olarak sunuldu. Kategorik değişkenleri karşılaştırmak için ki-kare testi kullanıldı (P=.05). Bulgular. Dört yüz doksan yedi kısmi dişsiz hastanın 293'ü kadın, 204'ü erkekti. Gallucci kret tipi değerlendirmesinde oranlar sırasıyla oblik kret %41,5, S-şekilli kret %25,2, düz kret %19, kum saati kret %10,7, bazal kemik kret %3,7 olarak bulundu. Posterior Kret Tipi sınıflaması değerlendildiğinde sırasıyla U (konkav) tipi kret %35,5, P tipi %34,1, C tipi %30,3 oranında bulundu. İmplant kompleksitesi acısından diğer çalışmalara göre bizim çalışmamızda oblik kret tipinin yüksek ve (U) konkav kret tipi diğer çalışmalara göre düşük bulunmuştur. Sonuçlar. Yaptığımız tarama çalışmasında konkav ( U ) kret tipinin diğer çalışmalara göre düşük bulunması komplikasyon oranın da düşmesi anlamına gelir ve ırksal olarak implant başarısı açısında daha şanslı olduğumuzu gösterir niteliktedir. KIBT görüntülerinin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi, implant yerleştirmeden önce ve yerleştirme esnasında kret şekli ve anatomik oluşumlarla ilgili önemli klinik bilgiler sağlayabilir. Özellikle mandibuler posterior bölgenin kompleks yapısı implant uygulama öncesi ekstra dikkatli inceleme gerektirir. Anahtar Kelimeler: İmmediat implant, mandibula, komplikasyon.

Cerrahi-diş hekimliğiDental implantasyonDental implantlar+4
Orkhan Magsudlu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana bilim dalına preoperatif değerlendirme için konsulte edilen hastaların postoperatif pulmoner komplikasyonlarının öngörülmesi için risk skorlaması

Cerrahi hastaların preoperatif değerlendirilmesi her zaman önemli bir problemdir. Cerrahinin tipine ve hastanın özelliklerine göre potansiyel riskleri öngörüp karar vermek gerekir. Postoperatif dönemde en fazla mortalite ve morbiditeye neden olan durumlardan biri de pulmoner komplikasyonlardır. Postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörmek için bir çok ulusal ve uluslararası çalışma yapılmış olup Canet skorlaması valide edilmiştir. Fakat Türkiye'de Canet risk skorlamasının validasyonu yapılmamıştır. Ayrıca, Canet skorlama sistemi genel hasta popülasyonu üzerinde yapılmıştır. Ancak göğüs hastalıkları bölümüne konsulte edilen hastalarda preoperatif riskleri öngörecek bir skorlama sistemi yoktur. Çalışmanın amacı, göğüs hastalıkları kliniğine preoperatif değerlendirme amacıyla cerrahi branşlardan konsülte edilen hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörecek bir skorlama sistemi geliştirmektir. Çalışma prospektif, tek merkezli olarak yürütülmüştür. Hacettepe Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana bilim dalına preoperatif değerlendirme için cerrahi bölümlerden konsulte edilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif demografik verileri ve pulmoner değerlendirme sonuçları kaydedilip postoperatif taburcu olana kadar hastalar takip edilmiş ve birinci ay sonunda telefonla pulmoner semptom kontrolleri yapılmıştır. Primer sonlanım noktası; solunum yetmezliği, öksürük, balgam, ateş, bronkospazm, solunum yolu enfeksiyonu, atelektazi, plevral efüzyon gibi solunumsal semptom ve komplikasyonların gelişimini değerlendirmektir. Çalışmaya 203 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların % 55.7'si (n¬=113) kadın, % 44.3'ü (n¬=90) erkektir. Yaş ortalamaları 60.59 ± 14.93'tür ( 18-91). Postoperatif ilk bir ay içerisinde hastaların % 36.4'ünde (n=74) en az bir pulmoner komplikasyon gelişmiş fakat birinci ay sonunda pulmoner komplikasyonu devam eden ya da yeni gelişen pulmoner komplikasyonu olan hastaların oranı % 22.7 (n=46) olmuştur. Postoperatif dönemde hastaların bir ay içerisinde % 23.2'sinde (n=47) bronkospazm, % 17.2'sinde (n=35) atelektazi, %12.8'inde (n=26) ateş, % 12.3'ünde (n=25) balgam, % 12.3'ünde (n=25) oksijen ihtiyacı, % 7.9'unda (n=16) pnömoni ve % 7.4'ünde (n=15) plevral effüzyon gelişmiştir. Çalışmada 60 yaş üstü olmak (p=0.022), preoperatif öksürük (p=0.031), balgam (p=0.054) ve dispne (p=0.017) olması, muayenede ronküs olması (p=0.001), VKİ ≤ 24,9 kg/m2 olması (p=0.010), akciğer grafisinde havalanma artışı bulguları olması (p=0.004), exsmoker olmak (p=0.005), primer akciğer dışı malignite (akciğer metastazı ile birlikte ya da değil) (p=0.022), üst abdomen veya toraks cerrahisi geçirmek (p=0.001), cerrahi süresinin 3 saatten uzun olması ((p=0,011) sonbaharda opere olmak (p=0.001) ve preoperatif Hb düşüklüğü (p=0,044) postoperatif pulmoner komplikasyonların gelişimi açısından anlamlı saptanmıştır. Regresyon modellemesinde anlamlı bulunan risk faktörleri; üst abdomen cerrahisi ya da torasik cerrahi, öksürük, dispne ve mevsimdir (p<0,05). Sonuç olarak; çalışmada preoperatif pulmoner değerlendirme amacıyla göğüs hastalıkları kliniğine konsulte edilen hastalarda postoperatif pulmoner komplikasyonları öngörecek bir modelleme oluşturulmuştur. Cerrahi tipi, operasyon öncesi dispne, öksürük olması ve ameliyatın yapıldığı mevsimin modellemede yer alan en önemli değişkenler olduğu gösterilmiştir. Anahtar sözcükler: Preoperatif pulmoner değerlendirme, postoperatif pulmoner komplikasyon.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifPostoperatif dönemPostoperatif komplikasyonlar+3
Ceren Cekeli
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tam düzeltme operasyonu yapılmış olan fallot tetralojili olgularda aritmi komplikasyonunun preoperatif ve postoperatif EKG parametreleri ile değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu çalışmada, opere Fallot tetralojili olgularda EKG bulgularının ve bu bulguların komplikasyonlarla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2006 – Aralık 2014 arasında tam düzeltme operasyonu yapılan Fallot tetralojili 0-18 yaş arasındaki olgular kaydedildi. Bu olguların arşiv dosyalarında kayıtlı veriler retrospektif olarak incelendi. Operasyon raporu, postoperatif ekokardiyografi raporu, kataterizasyon bilgileri, önceki palyatif operasyon bilgileri, preoperatif ve postoperatif elektrokardiyografi ve Holter elektrokardiyogram sonuçları gibi çalışmaya yön verecek bilgileri eksik olanlar çalışma dışı bırakıldı. Bu kriterlere göre dışlandıktan sonra 38 olgu çalışmaya alındı. Olgular telefon numaraları ile arandı ve çağırıldı. Bilgilendirilmiş Olgu Onam Formu eşliğinde ailelerine bilgi verildi. Onam alındıktan sonra demografik ve klinik verileri kaydedildi, EKO verileri, EKG parametreleri kaydedildi. Veriler SPSS 18.0 programıyla analiz edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan olguların ortanca yaşı 9'du (aralık: 4-21) ve 15'i kız, 23'ü erkekti. Tam düzeltme operasyonu öncesinde 16 olguda palyatif modifiye Blalock-Taussing (MBT) şant uygulanmıştı. Düzeltme operasyonunda RVOT genişletilmesi 13 olguda greft, 3 olguda perikardiyal yama, 22 olguda transanuler yamayla yapılmıştı. 3 olguda EKO'da pulmoner gradient <15 mmHg, 28 olguda 15-29 mmHg (hafif), 6 olguda 30-49 mmHg (orta) ve 1 olguda 50 mmHg (ağır) olarak ölçülmüştü. >50 mmHg gradientli hasta saptanmadı. Ayrıca 12 olguda orta, 1 olguda ağır pulmoner yetmezlik (PY) saptandı. Orta-ağır PY saptanan 13 olgunun 5'inde aynı zamanda PS gradientinin ≥30 mmHg olduğu gözlendi. Operasyon tipleri ile PS ya da PY gelişimi arasında ilişki saptanmadı. Tüm olgularda postoperatif dönemde QRS süresinde artış saptandı. QRS süreleri preoperatif dönemde %15,8 olguda >120 msn iken, operasyon sonrası 1. yılda 28,9%, 2. yılda 39,5%, 3. yılda ise 55,3% oranında saptandı. Özellikle postoperatif 3. yılda PY derecesi ile QRS süresi artışı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,03). QRS süresindeki değişimin operasyon tipi ve PS derecesi ile korelasyonu saptanmadı (p>0,05). PR sürelerinin hastaların tümünde izlemde arttığı gözlenirken operasyon tipi, PS ve PY ile aralarında korelasyon saptanmadı (p>0,05). P dispersiyonu normal sınırlarda (<40 msn) bulundu ancak postoperatif dönemde gruplar arasında anlamlı değişiklik saptanmadı. QRS aksının preoperatif ve postoperatif karşılaştırılmasında PY orta-ağır olan olgularda postoperatif dönemde sol aksa kaydığı, PS ≥30 mmHg olan olgularda ise sağ aksın sebat ettiği görüldü. QTc süresi tüm olgularda artarken diğer bulgularla ve aritmi gelişimi ile korelasyonu saptanmadı. Postoperatif dönemde QTd düzenli bir azalma ya da artış göstermedi; operasyon tipleri ve diğer bulgularla korelasyonu saptanmadı. Postoperatif 3.yılda 31 olguda (%81,57) RBBB, 6 olguda (%15,7) inkomplet sağ dal bloğu ve 1 olguda (%2,6) 1. derece AV blok saptandı. Holter elektrokardiyografide 1 olguda VEV (normal ritmin %5'inden az) ve 1 olguda aralıklı ektopik ritm görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda postoperatif PS ve PY gelişim oranları ve QRS artışıyla korelasyonları diğer çalışmalarla benzer şekilde bulunmuştur. QRS süresi >180 msn olan hasta saptanmadı. Ayrıca aritmi gelişimi ve QT dispersiyonunun yapılan diğer çalışmalara göre daha düşük çıkmasının, hasta sayısının ve izlem süresinin diğer çalışmalara görece yetersiz olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Postoperatif komplikasyon ve EKG bulgularının; daha çok sayıda hastanın daha uzun süre izlendiği çalışmalarla değerlendirilmesi gerekliliği aklımızda bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Fallot tetralojisi, tam düzeltme, QRS uzaması, erken dönem izlem, operasyon komplikasyonları, aritmi, EKG

Aritmi-kardiyakElektrokardiyografiFallot tetralojisi+4
Gizem Çakıcı
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hastalarda uygulanan venöz kateter çeşitleri ve oluşan komplikasyonlarının retrospektif değerlendirilmesi

Santral venöz kateterizasyon (SVK) uygulamaları pediatrik hastaların takip ve tedavisinde önemli girişimlerden bir tanesidir. Çocuklarda damar çaplarının küçüklüğü, damar yapılarının tam gelişmemiş olması ve anatomik farklılıklar, uygun çap ve boyutta kateter temininde yaşanan zorluklar nedeniyle SVK uygulamaları erişkin hastalara göre daha güçtür. Bu çalışmada 35, 15 ve 4 yıllık deneyimli ellerde anatomik işaretlerle SVK uygulamaları ve karşılaşılan komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

KateterizasyonKomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlar+3
Shahın Azızov
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Derin nöromüsküler blokaj uygulaması eşliğinde jinekolojik laparoskopik ameliyatlarda düşük basınçlı pnömoperitoneumun postoperatif omuz ağrısı üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı standart basınçlı pnömoperitoneum (12-14 mmHg) ve ilımlı nöromüsküler blokaj (NMB) uygulaması ile karşılaştırdığımızda düşük basınçlı pnömoperitoneum (8-10 mmHg) ve derin nöromüsküler blokaj (NMB) uygulamasının laparoskopik histerektomi ameliyatı sonrası gelişen omuz ağrısını azaltıp azaltmadığını değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma randomize kontrollu prospektif klinik araştırmadır. Çalışmaya benign nedenlerle total laparoskopik histerektomi (TLH) ve bilateral salpenjektomi / total laparoskopik histerektomi ve bilateral salpingooferektomi (TLH ve BSO) operasyonu planlanan 49 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Grup 1'e (düşük basınç ve derin NMB grubu) dahil edilen 25 hastada laparoskopi sırasında düşük basınçlı (8-10 mmHg) pnömoperitoneum ile derin nöromüsküler blokaj (roküronyum infüzyonu 0,3-0,6 mg/kg/h ) şartlarında çalışıldı. Grup 2'ye alınan 24 hastaya ise standart basınçlı (12-14 mmHg) pnömoperitoneum sağlandı ve ilımlı nöromusküler blokaj (gereğinde fraksiyone bolus roküronyum ) uygulandı. Grup1 'deki hastalarda uygulanan derin nöromusküler blokaj cerrahi koşulları optimuma getirmek, yeterli intraabdominal çalışma alan sağlamak amacıyla yapıldı. Bütün hastalara postoperatif analjezi için standart tedavi uygulandı ve gerektiğinde ek analjezik yapıldı ve kaydedildi. Postoperatif 1.; 6; 24.;36. ve 48. saatlerde NRS ve VAS ile omuz ve karın ağrısı ve diğer ikincil sonuçlar kaydedildi. Postoperatif hastanede yatış suresi kaydedildi. Postoperatif 7. gun omuz ağrısı değerlendirildi. Her iki gruptaki hastaların verileri gruplar arası ve grup içi karşılaştırıldı. Bulgular: Ortalama operasyon süresi düşük basınç grubunda 148 dk; standart basınç grubunda ise 155 dk saptandı. Grup 1'de 25 hastadan 13'ünde, grup 2'de 24 hastadan 10'unda takip süresince hiç omuz ağrısı saptanmadı. Grup 2 (standart basınç ve ilımlı NMB grubu) ile karşılaştırıldığında grup 1'de (düşük basınç ve derin NMB grubu ) bakılan tüm zaman dilimlerinde ( 6., 24, 36. ve 48. saatler) her 2 değerlendirme skalasına göre (NRS ve VAS) omuz ağrısında sayısal olarak azalma saptandı. Ancak istatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı fark olmadı, Postoperatif 1. Saatte hiçbir hastada omuz ağrısı saptanmadı. Her 2 grup içinde zamana göre omuz ağrısı değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı fark saptandı. Sonuç: Düşük basınç ve derin NMB grubunda omuz ağrısının sıklığının ve şiddetinin sayısal olarak az olduğu, ancak istatistik farkın anlamlı olmadığı saptandı. Bu sonucun çalışmaya dahil olan hasta sayısının azlığından da kaynaklanabileceği düşünüldü. Her 2 grup içinde zamana göre omuz ağrısı değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı fark saptandı. Her 2 grupta omuz ağrısının özellikle 24. ve 36.saatlerde ortaya çıktığı ve bu saatlerde daha şiddetli olduğu görüldü. Karın ağrısının ise erken postoperatif dönemde daha şiddetli izlendiği, zamanla hafiflediği saptandı. İki grup arasında operasyon süresi açısından istatistik olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Bu da düşük basınçlı pnömoperitoneumun operasyon süresini uzatmadığını gösterdi. Ek olarak çalışmada intraoperatif PETCO2 değerleri de incelendi. PETCO2 değerleri yüksek basınçlı pnömoperitoneum koşullarında sayısal olarak daha yüksek (PETCO2> 40mmHg) bulundu. Bu da yüksek basınçlı pnömoperitoneumun solunum fonksiyonlarını da olumsuz etkilediğini gösterdi. Düşük basınç ve derin NMB grubunda postoperatif hastanede yatış süresi sayısal olarak daha kısa izlendi. Anahtar kelimeler: pnömoperitoneum; nöromusküler blokaj; laparoskopi sonrası omuz ağrısı

AğrıCerrahiCerrahi-kadın doğum+7
Sevınc Memmedova
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postoperatif analjezide ne kadar başarılıyız?

Postoperatif ağrı, ameliyat sonrası kısa ve uzun dönemde morbidite ve mortaliteyi etkiyen önemli bir faktördür. Etkili bir şekilde önlenmesi ve tedavisi önemini koruyan bir tıbbi meseledir. Postoperatif ağrının belirlenmesi ve takibinin yapılması için çeşitli takip yöntemleri ortaya konulmuştur. Uygun yöntem ve ya yöntemlerin kullanılmasıyla tedavi sürecinde de objektif bir yeterlilik takibi sağlanabilir. Çalışmamızda VAS ve NRS ağrı takip yöntemlerini kullanarak kurumumuzdaki postoperatif ağrı tedavilerinde kullanılan yöntemleri ve hastaların bu yöntemlerden memnuniyetlerini inceledik. Ameliyat geçirmiş toplam 519 hasta, postoperatif 1. Ve 120. saatler arasında, toplamda 1044 defa derlenme veya servis odalarında ziyaret edilerek ağrı durumları değerlendirdik, uygulanan tedavi yöntemleri ve hastaların bu tedavilerden memnuniyetleri sorguladık. Çalışmamız sonucunda değerlendirmeye alınan hastalardan VAS ve NRS değerleri 6'dan yüksek olanlar ciddi ağrı çekiyor olarak değerlendirildi. Tüm olgular için ciddi ağrı çekenler VAS ile değerlendirmede %20.3, NRS ile değerlendirmede %19.2 olarak bulundu. Olguların uygulanan tedavilerden memnuniyetleri %51 tam memnun, %33 kısmen memnun ve %16 memnun olmadıkları şeklinde bulundu. Çalışmamızın sonucunda ortaya çıkan veriler dikkate alınarak mevcut eksikliklerin tamamlanması ve daha etkin bir postoperatif ağrı kontrolünün planlanması gerekliliğinin kurumumuz için bir ihtiyaç olduğunun kanısındayız.

AnaljeziAnaljeziklerAğrı+6
Onur Karaosmanoğlu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediyatrik hastalarda preoperatif karbonhidrattan zengin sıvı verilmesinin gastrik volüm ve postoperatif bulantı kusma üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Pediyatrik hastalarda preoperatif açlık stratejileri, uzun açlık süresinin neden olacağı olumsuz durumlardan kaçınmak ve uygunsuz açlık süresinin yol açacağı komplikasyonları önleme amacı taşır. Berrak sıvıların gastrik boşalma süresi partiküllü sıvılara göre daha hızlıdır. Berrak sıvıların gastrik boşalma süresini esas olarak kalori içeriği ve volüm belirlemektedir. Bu çalışmayla elma suyunun mide boşalma süresinin kalori içeriği nedeniyle sudan daha kısa olup olmadığının gastrik ultrasonografi ile araştırılması amaçlandı. Çalışmamızın sekonder amaçlarından biri gastrik volüm bulantı kusma ilişkisini değerlendirmekti. Çalışmaya çocuk cerrahisi tarafından elektif şartlarda operasyon planlanan, dahil edilme kriterlerine uyan ve yaşları 4-18 arasında değişen toplam 70 pediyatrik hasta dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Su grubuna (n=35) ve elma suyu grubuna (n=35) cerrahi operasyondan 2 saat önce oral yoldan 5ml kg-1 su ve elma suyu verildi. Hastalara gastrik ultrasonografi ile volüm ölçümü 6 saatlik açlık sonrası (bazal değer), su veya elma suyu içtikten 1 saat ve 2 saat sonra yapıldı. Perlas skoruna göre aspirasyon riski belirlendi. Bazal volüm değerine göre her iki pozisyonda yapılan ölçümlerde, su ve elma suyunun 1 saat veya 2 saat sonrasında rezidüel gastrik volümü azaltma konusunda birbirine üstünlüğü olmadığını gördük. RLD pozisyon ölçümlerinde preoperatif 5ml kg-1 karbonhidrattan zengin sıvı verilmesinin 2. saat rezidüel gastrik volümü azalttığını gösterdik. Bazal gastrik volüm değerinin yüksek olması veya Perlas skoru 0 oranının düşük olmasını postoperatif kusma ile ilişkili bulduk. Cerrahi süresinin uzamasıyla kusma oranının artışını ilişkili bulduk. Berrak sıvıların anesteziden 1 saat önce verilmesiyle 2 saat önce verilmesinin gastrik volüm açısından anlamlı bir farka neden olmadığını gösterdik. Anahtar kelimeler: Gastrik ultrasonografi, gastrik volüm, pediyatrik anestezi, postoperatif bulantı kusma, oral karbonhidrat

AnesteziBulantıKarbonhidratlar+6
Merve Bilgin
Mersin University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Açık kalp ameliyatı geçiren hastalarda transisyonel bakım modelinin yeniden yatışa neden olan komplikasyonlara etkisi

Bu çalışma, Açık Kalp Ameliyatı geçiren hastalarda Transisyonel Bakım Modeli doğrultusunda multidisipliner ekip iş birliğinde yürütülen hemşirelik bakımının; hastaların taburculuk sonrası izlemlerinin hastaneye tekrar yatışa neden olan komplikasyon gelişmesine etkisini değerlendirmek amacı randomize olmayan gruplarda son test desenli yarı deneysel olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini araştırmanın gerçekleştirileceği dönemde Özel Medikalpark Ordu Hastanesi'nde Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğinde açık kalp ameliyatı geçiren 41 hasta oluşturmuştur. Araştırma verileri SPSS-22 for Windows paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Hastaya ait tanımlayıcı bilgiler ve Hastaların tabuculuk sonrası ev izlem durumlarına göre dağılımı sayı (n), yüzde (%) ile ifade edilerek belirtilmiştir. Taburculuk sonrası tekrar başvuru durumuna göre dağılımlar Fisher's Exact testi ve Ki-Kare testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda açık kalp ameliyatı geçiren 60 yaş üzeri erişkin- yaşlı hastaların izlemlerinde en az bir sağlık sorunu ile karşılaştığı, transisiyonel bakım modeli doğrultusunda multidisipliner işbirliği ile yapılan sağlık bakımının hastaların semptomlarında azaltmaya ve yaşadığı sorunlarla başetmede kolaylık sağladığı görülmüştür. Bakım modeli kapsamına alınan hastaların yaşadıkları sorunların model doğrultusunda bakım alarak geçiş bakım hemşiresi liderliğindeki uygulamalar ile sorunların çözülmesi sağlanmıştır. Açık kalp ameliyatı geçiren ve transisyonel bakım modeli ile takip edilen hastaların yeniden yatışa neden olan komplikasyonlarına bakıldığında %7.32'ünde, standart taburculuk planı yapılan hastaların ise %17.1'inde komplikasyonlara bağlı hastaneye yeniden yatış gerçekleşmiştir

Cerrahi-kardiyovaskülerHasta bakımıHemşireler+3
Büşra Aydın
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kulak burun boğaz ameliyatlarında tiva ve inhalasyon anestezi uygulamalarının postoperatif bulantı kusma gelişimi üzerine etkileri

Postoperatif Bulantı Kusma (POBK) genel anestezi sonrası hastaya verdiği rahatsızlığın yanında hastanede kalış süresini, hastalığın düzelmesini ve derlenme zamanını da uzatan ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Biz çalışmamızda günlük pratikte sıklıkla uygulanan Kulak Burun Boğaz (KBB) girişimlerinde, inhalasyon anestezisi ve Total İntravenöz Anestezi (TİVA) yöntemlerinin, farklı profilaktik antiemetik ajanlar da ekleyerek, POBK üzerine etkilerini araştırdık. Çalışmaya, aydınlatılmış onam formu alındıktan sonra, KBB ameliyatı yapılması planlanan, ASA I-II risk grubu, 18-55 yaş arası, POBK için bilinen risk faktörlerinden en az birinin mevcut olduğu toplam 120 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar randomize edilerek Grup 1 (TİVA), Grup 2 (TİVA-Deksametazon), Grup 3 (TİVA-Ondansetron), Grup 4 (Sevofluran), Grup 5 (Sevofluran-Deksametazon), Grup 6 (Sevofluran-Ondansetron) adıyla altı gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonu 1 mcg/kg Fentanyl, 2 mg/kg Propofol, 0,5 mg/kg Atrakuryum ile gerçekleştirildi. Grup 1, 2 ve 3?te yer alan hastaların anestezi idamesi 0,1 mg/kg/dk Propofol, 0,2 mcg/kg/dk Remifentanil kullanılarak TİVA ile sağlandı. Grup 4, 5 ve 6?da yer alan hastaların anestezi idamesi %2 Sevofluran ile oksijen-hava (%50-%50) ve 0,2 mcg/kg/dk Remifentanil infüzyonu ile sağlandı. Grup 2 ve 5?te yer alan hastalara indüksiyondan hemen sonra 8 mg Deksametazon iv yolla uygulandı. Grup 3 ve 6?da yer alan hastalara ameliyat bitiminden önce 4 mg Ondansetron iv yolla uygulandı. Hastalara cerrahi bitiminde postoperatif analjezinin sağlanması amacıyla opioid türevi ilaçlar uygulanmadı. Deksketoprofen veya Tenoksikam ve gerektiğinde parasetamol tercih edildi. Hastalar postoperatif 0-2 saat, 2-6 saat, 6-24 saat ( taburculuk sonrası ) aralıklarında olmak üzere toplam 24 saat boyunca POBK yönünden değerlendirildi. Taburculuk sonrası tüm hastalara telefon edilerek POBK şiddeti sorgulandı. Olgulardaki POBK şiddeti dört aşamalı verbal deskriptif skala (VDS) ile belirlendi. Çalışmamızda, KBB girişimlerinde, propofol ve remifentanil ile TİVA uygulaması tercih edildiğinde, POBK?nın önlenmesi için profilaktik antiemetik gerekmediği sonucuna vardık. Anestezi idamesinin Sevofluran ile sağlandığı durumlarda ise profilaktik Ondansetron uygulanması ile POBK yeterli ölçüde önlenebilir.

AnesteziAnestezi-inhalasyonAnestezi-intravenöz+7
Merih Dilan Albayrak
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik organ prolapsusu nedeniyle opere edilen hastaların operasyon çeşidinin, postoperatif sonuçlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: POP'un çalışılan toplumlara göre prevalansı ve insidansı değişmekle birlikte, 50 yaş üzeri kadınların yaklaşık %50'sinde POP şikayetlerinden en az biri bulunmaktadır. Yapılan çalışmalara göre kadınların yaklaşık %10'u, yaşamları boyunca prolapsus nedeniyle en az bir kez operasyon geçirmektedir ve operasyon geçiren hastaların ise yaklaşık %30'unda tekrardan operasyon geçirme ihtiyacı oluşmaktadır. Bu çalışmada pelvik organ prolapsusu nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların postoperatif sonuçlarını yapılan operasyon çeşidine göre değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde Ocak 2016-Ocak 2023 tarihleri arasında pelvik organ prolapsusu nedeniyle opere edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalara ait demogratif özelliklere ve operasyona ilişkin bilgilere hastane kayıtlarından cıkarıldı. Çalışmaya 35-80 yaş arası kadın hastalar, gebe olmayanlar, ek hastalığı bulunmayan toplam 97 hasta dahil edildi. Prolapsus nedeniyle sakrokolpopeksi, lateral süspansiyon, pektopeksi gibi abdominal cerrahi uygulananlar (Grup 1), vajinal histerektomi + sistorektosel + sakrospinöz ligament fiksasyonu uygulananlar (Grup 2) ve vajinal histerektomi + sistorektosel operasyonu yapılanlar (Kontrol grubu) şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastaların operasyon öncesi ve operasyon sonrası şikayetleri değerlendirildi. Bulgular: Yaptığımız bu çalışmada pelvik organ prolapsusu sebebiyle opere olan ve çalışmaya dahil edilen hastaların operasyon öncesi %96,9'sında sarkma şikayeti, %7,2'sinde konstipasyon , %5,2'sinde disparoni, %16,5'inde inkontinans ve %29,9'unda ağrı şikayetinin olduğu görülmüştür. Abdominal cerrahi uygulanan grupta operasyon öncesi 3 hastada (%14,3) konstipasyon mevcut iken operasyon sonrası konstipasyonu devam eden hiçbir hasta olmamıştır. Grup 2'de (Vajinal histerektomi+CAP+SSLP) operasyon öncesi konstipasyonu mevcut olan 4 hasta (%16) iken operasyon sonrası 2 hastanın (%8) şikayeti devam etmiş, 2 hastanın ise şikayeti kalmamıştır. Kontrol grubunda ise operasyon öncesi konstipasyonu olan hasta bulunmamaktadır. Operasyon öncesi ağrı şikayeti olan hasta sayısı abdominal grup'ta 7 (%33,3) iken, operasyon sonrası 5 hastanın ağrı şikayeti geçmiş, 2 hastanın(%9,5) ağrı şikayeti devam etmiştir. Grup 2'de ( vajinal histerektomi+CAP+SSLP) ise operasyon öncesi ağrı şikayeti olan hasta sayısı 5(%20) iken operasyon sonrası 1 hastanın (%4) ağrı şikayeti devam etmiş, 4 hastanın ise ağrı şikayeti kalmamıştır. Kontrol grubunda ise ( VAH+CAP) operasyon öncesi 17 hastanın (%33,3) ağrı şikayeti mevcut iken operasyon sonrası sadece 1 hastanın(%2) ağrısı devam etmiş 16 hastanın ise ağrı şikayeti kalmamıştır. Operasyon öncesine göre operasyon sonrası ağrı şikayetindeki azalma sadece kontrol grubunda istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur. Abdominal cerrahi uygulanan hasta grubunda operasyon öncesi 3 hastanın (%14,3) disparonisi mevcut iken operasyon sonrası 2 hastanın(%9,5) disparonisi devam etmiş, 1 hastanın şikayeti kalmamıştır. Grup 2'de (VAH+CAP+SSLP) operasyon öncesi disparonisi mevcut olan hasta bulunmamakla birlikte, operasyon sonrası disparoni gelişen hasta da olmamıştır. Kontrol grubunda (VAH+CAP) operasyon öncesi 2 hastada (%3,9) disparoni mevcut iken operasyon sonrası 1 hastanın (%2) disparonisi devam etmiş, diğer hastanın ise şikayeti kalmamıştır. Postoperatif takiplerde rekürrens oranları abdominal cerrahi uygulanan grupta %28,6 , Grup 2'de %8 , ve kontrol grubunda %2 olarak bulunmuş ve kontrol grubuna göre abdominal cerrahi uygulanan grupta daha fazla rekürrens izlenmiştir. Sonuç: Çalışmamız, prolapsus cerrahisinde abdominal yaklaşımın, vajinal yaklaşıma göre daha fazla nüks ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Pelvik Organ Prolapsusu, Disparoni, Konstipasyon, Üriner İnkontinans

CerrahiCerrahi tedaviDisparoni+5
Öner Mutlu
Balıkesir University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postpartum kanama riski yüksek gebelerin sezaryen ameliyatında transamin'in etkisi

Postpartum kanama sezaryen ameliyatlarında yaşamı tehdit eden bir komplikasyon olmaya devam etmektedir. Traneksamik asit kullanımı postpartum kanama tedavisinde rutin olarak önerilmekle birlikte profilaktik kullanımına dair net bir kanıt yoktur. Bu çalışmada postpartum kanama açısından riskli olan hastalarda transaminin tahmini kan kaybı, postpartum kanama insidansı ve transfüzyon ihtiyacına olan etkisini gözlemlemeyi hedefledik. Etik Kurul onayı ve hasta onamı alındıktan sonra elektif sezaryen planlanmış olan 20-41 yaş arasında ve ASA II fiziksel durumundaki postpartum kanama riski yüksek (çoğul gebelik, geçirilmiş sezaryen öyküsü, gebeliğe bağlı hipertansiyon, makrozomi, PPK öyküsü, doğum sırasında sezaryen, anemi, plasenta previa, plasenta invazyon anomalileri) 83 hasta dahil edildi. Hem genel anestezi hem de spinal anestezideki traneksamik asit etkisini incelemek için kontrollerle birlikte dört grup oluşturuldu. Çalışma gruplarına kord klemplendikten sonra intravenöz 1 gram traneksamik asit uygulandı ve tahmini kan kaybı bir formül ile hesaplandı. Ayrıca hastanın transfüzyon ihtiyacı, postpartum kanama insidansı, hemoglobin ve hemotokrit değişiklikleri, traneksamik asit yan etkileri ve uterotonik kullanımı kaydedildi. Çalışmamızda tahmini kan kaybı traneksamik asit gruplarından Grup 1'de 511 ml, Grup 3'te 579 ml; kontrol gruplarından Grup 2'de 590 ml, Grup 4'te 617 ml olarak hesaplandı. Tahmini kan kaybı, kan transfüzyon ihtiyacı ve postpartum kanama insidansı bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). İkincil sonuçlar incelendiğinde; postoperatif hemoglobin-hematokrit değişiklikleri, yan etkiler ve uterotonik kullanımı açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p>0,05). Traneksamik asit uygulanan hastaların hiçbirinde tromboembolik olay izlenmedi. Sonuç olarak; profilaktik traneksamik asit kullanımının hem genel anestezi hem de spinal altındaki sezaryen operasyonlarında kan kaybı ve kan tranfüzyonunda etkili olmadığı sonucuna varıldı.

GebelikGebelik-yüksek riskliHemorajiler+5
Burçin Öztürk
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek akciğer ventilasyonu ile yapılan akciğer rezeksiyonlarında ventile olmayan akciğerin oksijenasyonunun postoperatif komplikasyonlara etkisi

ÖZET Tek Akciğer Ventilasyonu ile Yapılan Akciğer Rezeksiyonlarında, Ventile Olmayan Taraf Akciğerin Oksijenasyonunun Postoperatif Komplikasyonlara Etkisi Amaç: Bu çalışmada pasif oksijenizasyon sağlanmasının ventile olmayan akciğere göre akciğer rezeksiyonları sırasında oksidatif stresi azaltmadaki etkisi ve bu stratejinin postoperatif komplikasyonlara etkisi araştırılmıştır. Yöntem: 2021-2024 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Göğüs Cerrahisi servisinde opere olan 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 40'ar kişi olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Çalışma grubuna peroperatif non-ventile akciğere PEEP ve pasif oksijenizasyon uygulandı. Hastaların demografik özellikleri, preoperatif solunum fonksiyon testleri, radyolojik bulguları ve laboratuvar sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 80 hasta dahil edildi ve bu hastaların 63 (%83,8) tanesi erkek, 13 (%16,3) tanesi kadındı. Gruplar arası postoperatif solunumsal, kardiak ve kardiorespiratuvar sistem dışı bir komplikasyon görülme oranlarında anlamlı bir fark yoktu. Kontrol ve çalışma grubunda ortalama operasyon süresi sırasıyla 138,37 ± 48,46 dakika ile 123,62 ± 37,52 dakika bulunmuştur. Gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Kontrol grubunda peroperatif 11,37 ± 8,24 dk ortalama çift lümenli ventilasyona geçme ihtiyacı olmuşken, çalışma grubunda çift lümenli ventilasyona geçme ihtiyacı 6,05 ± 5,36 dk olarak kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışmadaki IL-6'nın çalışma grubunda 4 zaman diliminde de azalmış olması, yapılan müdahalenin daha az inflamatuar kaskadı aktiflediği ve daha az doku hasarı ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Doku hasarının daha az olması, azalmış postoperatif komplikasyon riski ve hastanede kalış süresi ile ilişkilidir. Operasyon sırasında çift lümenli ventilasyon ihtiyacındaki azalmanın, operasyon süresini kısaltacağı ve cerrahi konforu belirgin şekilde arttıracağını düşünülmektedir.

Cerrahi-akciğerOksidatif stresPostoperatif komplikasyonlar
Naim Şüküroğlu
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Whipple operasyonun postoperatif komplikasyonlarını değerlendirmede preoperatif olarak kullanılabilecek prediktif parametreler

Pankreas kanseri en malign kanserlerden biridir ve kansere bağlı ölümlerde dördüncü sıradadır. Whipple operasyonu pankreas baş ve boyun kanserleinde tek küratif seçenektir fakat yüksek mortalite ve morbidite oranlarına sahiptir. Postoperatif komplikasyonların önceden saptanması bu mortalite ve morbidite oranlarını azaltacağı düşünülmektedir. Çalışmaya 2016-2021 yılları arasında distal koledok, duedonum, papilla veya pankreas tümörü nedeni ile Whipple operasyonu yapılan 163 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar tek bir cerrah tarafından aynı teknik kullanılarak opere edilmiştir. Postoperatif komplikasyonlar gecikmiş mide boşalması, pankreas fistülü, safra kaçağı ve enfeksiyon olarak sıralanmış ve preoperatif bakılan parametrelerle ilişkileri araştırılmıştır. 22 hastada Postoperatif pankreatik fistül (POPF), 9 hastada safra kaçağı saptanmıştır. POPF ile tümör dansitesi/remnant dansite oranı ve lenf nodu sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla p:0,000 ve p:0,039). Peroperatif bakılan kan gazında asidoz saptanması ile POPF arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır (p:0,011). Pankreatik fistül Whipple operasyonunun en korkulan komplikasyonlarından biridir insidansını en aza indirmek amacıyla birçok teknik geliştirilmiş olsa da hiçbiri mükemmel değildir. Tümör veya remnant pankreas dokusunun dansitesi ile POPF arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu sonucun IV kontrast verildikten sonra görüntü elde edilene kadar geçen sürenin ve kontrast madde dağılımını etkileyen diğer faktörlerin homojen olmaması ile ilgili olduğu düşünülmüş ve bu sorunları ortadan kaldırmak için tümör ve remnant pankreas dansitesi birbirine oranlanarak hesaplama yapılmıştır. Tümör/remnant pankreas dansitesi oranı ile POPF arasında ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Preoperatif olarak bakılabilecek bu parametrenin operasyon kararında etkili olabileceği düşünülmektedir. Whipple operasyonu sonrasında gelişen komplikasyonlar katastrofik seyredebilmekte ve hızlı bir şekilde mortaliteye sebep olabilmektedir. Bu yüzden komplikasyonların erken dönemde saptanması ve gerekli müdahalenin hızlı bir şekilde yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu açıdan biz de Whipple operasyon geçiren hastalarda preoperatif prediktif parametreleri inceleyerek komplikasyon gelişimi konusunda uyarıcı olabilecek parametreleri belirlemeyi amaçladık. Tümör/pankreas dansitesi yüksek olan hastalarda POPF gelişimi açısından diğer risk faktörlerinin de olması durumunda POPF gelişimini engellemek için ek önlemler almak faydalı olabilir.

CerrahiFistülKomplikasyonlar+4
Ulaş Utku Şekerci
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste tüp torakostomi uygulanan hastaların geriye dönük değerlendirilmesi, tüp torakostomi yerleştirme hataları ve komplikasyonlarının incelenmesi

Amaç: Tüp torakostomi plevral kaviteden hava, sıvı, püy, kan, safra boşaltılması amacıyla göğüs cerrahları ve acil hekimlerinin sıklıkla kullandığı cerrahi bir yöntemdir. Çalışmamızda hastanemizin acil servisinde tüp torakostomi uygulanan hastaların; demografik ve klinik özelliklerini, komplikasyonları, morbidite/mortalitelerini, değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: 2019 yılında acil servise başvuran ve tüp tokastomi takılan 111 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızdaki verilerin analizinde pearson ki kare test, Fisher's, Exact testi ve Mann Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: Araştırmamızdaki hastaların %22,5(25)'i ex, %54,1(60)'i taburcu olmuştur. Hastaların ortalama yatış süreleri 8,9±6,3 gündür. Tüp torakostomi uygulanan hastaların %79,3(88)'ünde travmatik, %20,7(23)'sinde spontan pnömotoraks bulunmaktaydı. Araştırmamızdaki 40 yaş altında olan hastalar Pnömotoraks görülme sıklığının 40 yaş üstünde olan hastalardan anlamlı düzeyde daha fazla olduğu tespit edildi (p=0,003). Hastaların %17,1(19)'inde komplikasyon gelişmiştir. En sık görülen komplikasyon malpozisyondur. Sonuçlar: Tüp torakostomi işlemi acil servisimizde sıkça yapılmaktadır. Hayat kurtarıcı bir uygulama olmakla birlikte sık sık komplikasyon görülmekte ve ölümle sonuçlanabilmektedir. Cerrahi steriliteye uyum ve tecrübe ile morbidite ve mortalite azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Tüp torakostomi, komplikasyon, pnömotoraks, acil

Acil servis-hastaneAcil tıpKomplikasyonlar+4
Rebi Duran
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talus kırıklarında cerrahi tedavi sonuçlarımız

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, hala ayak bileği ve ayağın tedavisi en zorlu travmaları arasında olan talus kırıklarında kliniğimizde uygulanan cerrahi tedavinin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını anketlerle ve görüntüleme yöntemleri ile ölçmektir. Gereç ve Yöntem: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Sökmen Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğimizde ocak 2011 – haziran 2021 tarihleri arasında talus kırığı nedeniyle opere edilen 18 yaş üstü 32 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların fonksiyonel, klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilerek çalışmamız gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Değerlendirmeye alınan 32 talus kırığının 17'sinde (%53,12) komplikasyon gelişti. En sık rastlanan iki komplikasyon artroz n=10 (% 31,25) ve avasküler nekrozdur n=6 (% 18,75 ). Komplikasyonlar en sık talus gövde kırıklarında gözlenmiştir. Hastaların ayak fonksiyonelliğini değerlendirmek için uyguladığımız AOFAS testinin ortalaması 80,31 ± 16,37 idi. AFI indeksine göre ise hastalarımızın toplam indeksi 26,13 ± 19,67 idi. Sonuç: Talus kırığı sonrası kliniğimizde opere edilen hastalarımızın sonuçları hem klinik, hem fonksiyonel, hem radyografik olarak memnun edicidir. Anahtar kelimeler: talus kırığı, komplikasyon, cerrahi tedavi

KomplikasyonlarKırıklar-kemikOrtopedi+4
Emre Aşkar
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypas altında koroner arter cerrahisi uygulanan hastalarda Asetilsistein'in solunum fonksiyonları üzerine etkileri

Amaç: KPB postoperatif akciğer fonksiyonlarını etkilemektedir. Koroner cerrahi sonrası gelişebilen akciğer fonksiyon bozukluğu en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden birisidir. Biz çalışmamızda KPB altında koroner cerrahisi uygulanan hastalarda asetilsisteinin postoperatif akciğer fonksiyonları üzerine etkisini araştırdık.Metot: Bu çalışma İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Kasım 2007 - Aralık 2008 tarihleri arasında koroner baypas ameliyatı yapılan 82 hastaya ait veriler prospektif olarak toplanarak düzenlendi. Hastalar kontrol grup (grup 1; n=40) ve aseilsistein uygulanan grup (Grup 2; n=42) olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalara preoperatif ve postoperatif 60.günde solunum fonksiyon testleri; preoperatif, postoperatif 2. gün, 7. gün ve 60. gün oda havasında kan gazı testleri çalışılmıştır.Bulgular: Her iki gruptada postoperatif 2. gün pO2 değeri hem preoperatif hemde postoperatif 7. ve 60.gün değerlerinden istatiksel anlamlı olarak düşük bulundu. Genel hasta popülasyonu solunum fonksiyon testi değerlendirildiğinde her iki hasta grubunda da postoperatif değerleri preoperatif değerlere göre düşmüş olmasına rağmen her iki grubtaki düşüş arasında fark yoktu (p>0,05). Ayrıca asetilsistein alan ve almayan hastaların KOAH'lı alt grubu SFT sonuçları karşılaştırıldığında FEV1 ve FEF25-75postoperatif değerleri asetilsistein alan hasta grubunda preoperatif değerlerle karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı değişiklik saptanmamışken, kontrol grubunda düşüş saptanmıştır (p<0,05).Sonuçlar: KPB altında koroner cerrahisi geçiren hastaların genel populasyonu değerlendirildiğinde belirgin katkı gözlenmemesine rağmen, KOAH'lı hastalarda postoperatif akciğer fonksiyonları üzerine olumlu etkisi olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Akciğer fonksiyonları, koroner arter bypas cerrahisi, asetilsistein

Akciğer hastalıklarıAsetilsisteinCerrahi-kardiyovasküler+7
Tamer Eroğlu
İnönü University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abo kan grubu uyumlu ve uyumsuz karaciğer nakli sonrası görülen enfeksiyonların değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Karaciğer nakli, günümüzde akut karaciğer yetmezliği ve son dönem karaciğer hastalığında tek tedavi seçeneğidir. Yeni immünsüpresif ajanlar, çağdaş cerrahi teknikler, enfeksiyonların tanı, yönetim ve önlenmesindeki gelişmeler sayesinde organ nakli sonrası sağ kalım oranları giderek artmaktadır. Tüm gelişmelere rağmen, enfeksiyonlar nakil sonrası en sık görülen komplikasyonlar olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, organ bağışının az olması sonucu, uygun verici eksikliği bugün için en acil sorun haline gelmiştir. Organ sıkıntısı sebebiyle birçok organ nakli merkezi, ABO uyumsuz vericilerden nakil yapılması gibi, organ kabul kriterlerini genişletme yoluna gitmiştir. ABO uyumsuz karaciğer nakillerinden sonra enfeksiyon, rejeksiyon ve biliyer komplikasyonların sık görülmesine rağmen, acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer nakilleri tartışmalı da olsa yapılmaktadır. Enfeksiyonlar ve sağ kalım açısından karşılaştırma yapmak amacıyla merkezimizdeki ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli alıcıları retrospektif olarak incelendi.Gereç ve yöntem: Organ Nakli Ekibi tarafından, Mart 2002 ile Ocak 2011 arasında nakil yapılmış toplam 16 ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcısı çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak ABO uyumsuz alıcılardan bir önce ve bir sonraki toplam 32 ABO uyumlu karaciğer alıcısı seçildi. Her iki hasta grubunun nakil sonrası bir yıllık süreye ait bilgilerine hasta kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: ABO kan grubu uyumsuz karaciğer nakli alıcılarının 13 (%81,2)'ü erkek, 3 (%18,8)'ü kadın, ABO uyumlu alıcıların ise, 8 (%25)'i kadın 24 (%75)'ü erkekti (p=0,836). ABO uyumsuz alıcıların yaş ortalaması 46,7 ± 14,2 (yaş aralığı: 17-63), ABO uyumlu alıcıların ise 45,9 ± 11,9 (yaş aralığı: 20-71) olarak bulundu (p=0,627).Karaciğer nakli sonrası bir yıllık sürede, ABO uyumsuz hastaların 12 (%75)'sinde, ABO uyumlu hastaların ise 21 (% 65,6)'inde en az bir enfeksiyon atağı saptandı (p=509). Enfeksiyon atak hızı ABO uyumsuz grupta %175; ABO uyumlu grupta ise %113 olarak tespit edildi (p=0,262). Operasyon sonrası bir yıl içinde ABO uyumsuz hastaların 8' i (%50); ABO uyumlu hastaların 9'u (%28,1) kaybedildi (p=0,135). Her iki grupta mortalite ve enfeksiyon oranları yönünden fark saptanmadı. ABO uyumlu ve uyumsuz olan karaciğer nakil alıcılarında en sık Pseudomonas aeruginosa izole edildi.Sonuç: ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcılarında operasyon sonrası komplikasyonlar daha fazla görülebilmektedir. Çalışmamızın sonuçları ise, enfeksiyon oranları ve sağ kalım bakımından ABO uyumsuz nakillerin ABO uyumlularla benzer olduğunu göstermektedir. Merkezler ve hasta grupları arasında komplikasyonlar açısından farklılıklar olmasına rağmen, verici havuzunu arttırmak amacıyla özellikle acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer naklinin enfeksiyöz komplikasyonları artırmadığı sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli, enfeksiyon, sağ kalım.

ABO kan grup sistemiEnfeksiyonlarKan grubu uyuşmazlığı+4
Filiz Sürücü
İnönü University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı donör hepatektomide postoperatif komplikasyonlar: İlk 500 olgu

Amaç: Eylül 2005 ve Ağustos 2011 tarihleri arasında canlı vericili karaciğernakli için yapılan ardışık 500 donör hepatektomi olgusunun postoperatifkomplikasyonları Clavien sınıflamasına göre incelendi.Materyal ve metod: Eylül 2007-Ağustos 2011 tarihleri arasında LDLT içinyapılan 500 donör hepatektomiye ait komplikasyonlar retrospektif olarak incelenerekkaydedildi.Bulgular: Ortalama donör yaşı 32.1±4,ortalama takip süresi 32 ay (3 ile 58 ayarası) dır. 451 donöre sağ hepatektomi (%90.2), 14 donöre sol hepatektomi (segment2,3,4) (%2.8), 30 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (57) yapılmıştır.Toplam 500 donörün 96'sın da (%19.2) toplam 152 komplikasyon tespit edildi.Donör ölümü hiç olmadı. Sağ hepatektomi yapılan 88 donörde (%19.5), sol hepatektomiyapılan 5 donörde (%35.7) ve sol lateral segmentektomi yapılan 3 donörde (%8,5)komplikasyon gelişti.Gelişen 152 komplikasyonun 76 tanesi (%50) grade I ve 9 tanesi (%6) grade IIkomplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 28 tanesi grade IIIa (%18.4), 35tanesi grade IIIb (%23) ve 4 tanesi grade IVa idi. Grade IVb ve grade Vkomplikasyonumuz olmadı. Yüz elli iki komplikasyon arasında en sık görülen, 54(%35.5) komplikasyonla safra yolu komplikasyonlarıydı.Sonuç: Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatiftakiple sağlıklı bireylerden kontrol edilebilir düşük morbiditeyle güvenilebilir şekildekaraciğer grefti elde edilebilir.

Doku ve organ tedariğiHepatektomiKaraciğer+3
Fatih Gönültaş
İnönü University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner hipertansiyonlu olgularda koroner bypass cerrahisi; erken ve geç dönem sonuçları

Amaç: Pulmoner hipertansiyon farklı hastalıklarda gelişebilen hemodinamik ve fizyopatolojik bir durumdur. Açık kalp cerrahisinde mortalite ve morbiditeyi artıran nedenlerden biridir. Bu çalışmada preoperatif pulmoner hipertansiyonun, koroner arter bypass cerrahisi sonrası erken ve geç dönem sonuçları incelenerek koroner arter bypass cerrahisinin pulmoner hipertansiyon üzerine olan etkisi araştırıldı.Yöntem: Etik kurul izni alındıktan sonra retrospektif olarak 69 hasta çalışmaya alındı. Kliniğimiz veri tabanından preoperatif, peroperatif, erken ve geç postoperatif dönem verileri incelendi. Pulmoner arter basıncı, ejeksiyon fraksiyonu, NYHA FS, aritmi gibi parametreler ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası dönemde yapılan son kontrol tarihi itibariyle değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamızda yapılan ortalama bypass sayısı 2.25 ± 0.83 (1-5), ortalama yoğun bakım takip süresi 2.83±1.19 (1-8) gün, ortalama hastanede kalış süresi 7.65 ± 3.26 (6-32) gün hesaplandı. Postoperatif erken (? 30 gün) dönemde ensık rastlanan (%14.4) problem atrial fibrilasyon oldu. Olguların %84'ünün NYHA fonksiyonel sınıflamasında artış yoktu. Preoperatif ve postoperatif ortalama ejeksiyon fraksiyonu 45.28±9.67 (25-65), 46.03±12.4 (20-65) (p=0.447), ortalama pulmoner arter basıncı 36.67±6.81 (30-60) mmHg, 37.81±10.07 (20-70) mmHg (p=0.378) hesaplandı. Olguların %5.79'unda geç dönem mortalite görülürken 33.9 ± 17 (9-100) aylık takip süresinde yaşam beklentisi ortalama %94.7 hesaplandı.Sonuç: Çalışmamızda preoperatif değerlendirme doğrultusunda uygulanan peroperatif ve postoperatif medikal tedavi ile koroner bypass cerrahisi düşük mortalite ve morbiditeyle uygulanabilir sonucuna varılmıştır. Olguların erken dönem sonuçları iyi olup geç dönem sonuçları tatminkardır. Pulmoner hipertansiyonun cerrahi revaskülarizasyon sonrası geç dönemde anlamlı değişiklik göstermediği ve yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkisi olmadığı görüldü.Anahtar Kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, koroner bypass cerrahisi, erken dönem sonuçlar, geç dönem sonuçlar, komplikasyon

Cerrahi-kardiyovaskülerHipertansiyon-pulmonerKomplikasyonlar+2
Barış Akça
İnönü University
2013
30

Related subjects