Security policies
159 theses under this subject heading
Rusya Federasyonu'nun güvenlik anlayışının Neorealist Perspektiften analizi
Bu tezin yazılmasının nedeni, Rusya Federasyonu'nun 2000'li yıllardan itibaren uygulamaya koyduğu saldırgan dış politikasını, devleti temel aktör olarak gören ve uluslararası sistemin yapısını dikkate alan neorealist teori bağlamında incelemektir. Bu çerçevede, Sovyet sonrası dönemde ülke içinde gerçekleşen ideolojik tartışmalara yer verilirken, o zamandan günümüze Rus dış politikasının yol haritaları olan askeri, dış politika ve milli güvenlik belgeleri de sunulmuştur. Ayrıca Rusya Federasyonu'nun agresifleşen dış politikası, Putin döneminde gerçekleşen üç vaka örneğiyle değerlendirilmiştir. Özetle bu tezde, 2000'li yıllar Rus dış politikasının, hayatta kalmak için güç maksimizasyonunu amaçlayan ofansif realizm çerçevesinde kurgulandığı ve uygulandığı savunulmaktadır. Böylece, dış politikanın giderek küreselleştiğinin iddia edildiği bir dönemde, realist uluslararası ilişkiler teorisinin geçerliliğini hala koruduğu gösterilmektedir.
Enerji güvenliği bağlamında kritik enerji altyapı güvenliği, NATO konsepti ve Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı örneği
Güvenlik çalışmaları, Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte uluslararası sistemin boyut değiştirmesi ve böylece tehditlerin de boyut değiştirmesi ile birlikte değişime girmiştir. Böylece tüm devletler güvenlikleri açısından önem verilmesi gereken tek konunun askeri tehdit olmadığını fark etmişlerdir. Enerji güvenliği de bu değişiminden ötürü ve eksikliğinde insan hayatında önemli güvenlik sorunları oluşturması sebebiyle devletlerin ve uluslararası kuruluşların gündemine oturmuş ve güvenlik sorunları arasında yerini almıştır. Bu yüksek lisans tez çalışması, enerji güvenliğinin önemli bir parçasını oluşturan Kritik Enerji Altyapı Güvenliği temel kavramları, tehditleri ve çözümleri incelemiş, Türkiye'deki kritik enerji altyapı güvenliği uygulamaları Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı özelinde analiz edilmiştir. Arz güvenliği konusu enerji güvenliğinin sağlanması açısından önemli yer tutmaktadır. Enerji kaynaklarının çoğunlukla politik olarak istikrarsız olan Doğu'dan tüketici konumdaki Batı'ya güvenli şekilde taşınması hem devletler açısından hem de uluslararası güvenlik açısından yüksek önem arz etmektedir. Enerjinin Doğu'dan Batı'ya veya Uzak Doğu'ya nakledilmesinde pratik, ekonomik ve kontrol edilebilir bir yöntem olması sebebiyle boru hatları ön plana çıkmıştır. Fakat uluslararası anlamda tehditlerin boyut değiştirmesi ve çeşitlenmesi ile birlikte tehditler boru hatlarına da yönelmeye başlamıştır. Uluslararası güvenlik konusunda dünyanın en aktif çalışan organizasyonu olan NATO'nun zaman içerisinde bu konuyu güvenlik tehdidi olarak ajandasına alması konunun analiz edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bu doğrultuda, boru hatlarına yönelen tehditlerin ve bu tehditlere yönelik çözümlerin tespiti, NATO'nun zaman içerisinde ajandasındaki değişiklikler, Bakü- Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı özelinde Türkiye'nin konu ile ilgili mevcut durumunun yansıtılması hedeflenmiştir.
Yirmi birinci yüzyılda deniz güvenliği kavramının Kopenhag Okulu Güvenlikleştirme yaklaşımı çerçevesinde analizi
Bu çalışmada, Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları yazınında sıklıkla dile getirilen, ancak tanımı üzerinde henüz bir konsensüs bulunmayan "Deniz Güvenliği" kavramı, Kopenhag Okulu tarafından ortaya konulan "Güvenlikleştirme" yaklaşımı çerçevesinde analiz edilmektedir. Çalışmada "güvenlikleştirme kuramı kimler tarafından deniz güvenliğine nasıl uygulanmıştır?" araştırma sorusuna odaklanılmıştır. Bu kapsamda, ilk olarak; deniz güvenliği terimi ve tehdit algıları tanımlanmıştır. Ardından 1995 yılında Ole Weaver tarafından ortaya konulan "güvenlikleştirme" kavramı incelenmiş ve analiz için bir çerçeve belirlenmiştir. Son olarak ise güvenlikleştirme yaklaşımının deniz güvenliğine hangi güvenlikleşitirici aktörler tarafından nasıl uygulandığı analiz edilmiştir.
Trump dönemi Amerikan güvenlik politikasında NATO'nun araçsallaştırılması
Bu yüksek lisans tezinde, ABD ve NATO arasındaki ilişki kapsamında, Trump döneminde ABD güvenlik politikasında NATO'nun bir araç olarak kullanılması, Neoklasik Realizm bağlamında incelenmektedir. ABD güvenlik politikasının öncelikleri ve amaçları ile NATO'nun politikaları tahlil edilmiştir. Bu bağlamda, 2017 yılında yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ile 2020 yılında yayınlanan NATO 2030 Raporu karşılaştırılmış ve iki politika belgesi arasındaki benzerlikler ortaya konmuştur. "NATO, Trump Döneminde askeri, siyasi ve ekonomik açıdan Amerikan güvenlik politikasında bir araç olarak kullanılmıştır." görüşü hipotezi oluşturmaktadır. "2017 ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ve NATO 2030 Raporu belgelerinde yer alan temel politika konularından hareketle, Trump Dönemi ABD güvenlik politikasında NATO, askeri, siyasi ve ekonomik açıdan bir araç olarak nasıl kullanılmıştır?" sorusu temel araştırma sorusu olarak belirlenmiştir. Bu tezde, nitel araştırma yöntemlerinden vaka analizi ve süreç takibi yöntemleri kullanılmış ve söz konusu iki belge karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Bunun sonucunda, ABD'nin dış politika sürecinde NATO'yu bir araç olarak kullandığı ve NATO'yu doğrudan etkilediği belirlenmiştir. Öte yandan NATO'nun da ABD ile benzer politikalar benimseyerek ortak hareket etme arzusu içinde olduğu anlaşılmıştır.
Deconstructing Japan's foreign and security policy transformation: Patterns of change and continuity
Based on the presumption that Japan's defense strategy has changed considerably since the end of the Cold War, this thesis explains Japan's rationale for the transformation of its foreign and security policies by using discourse analysis as its method. Due to the deterioration of the security environment surrounding Japan, the Japanese government has improved Japan's military capabilities and formed the Free and Open Indo-Pacific (FOIP) to maintain the rules-based international order. Through the investigation of primary documents and policy statements of political figures, firstly, the thesis aims to show that Japan has made security reforms in response to growing security threats emanating from aggressive powers, which can be best understood with the Balance of Threat theory. On the other hand, while certain aspects of Japan's defense posture can be understood within the framework of Realism, there are also norm-based, inclusive elements in Japan's FOIP that Realist theory falls short of explaining. To that end, secondly, the thesis aims to reveal that the FOIP is inherently consistent with the concept of Security Community as a premise of Constructivism. In the end, through identifying the change in Japan's foreign and security policy as gradual, the thesis aims to demonstrate the consistency rooted in Japan's foreign and security policy discourse.
Uluslararası güvenlikte suyun önemi ve Afganistan analizi
Araştırmada uluslararası güvenlikte suyun önemini baz alarak Afganistan'ın su kaynakları üzerindeki bölge ve komşu ülkelerin hakimiyeti incelenmektedir. BM ve AB'nin azalmakta olan tatlı su kaynakları ile ilgili düzenlemeleri sınıraşan, sınır oluşturan ve ortak sulardan çıkan ve çıkmakta olan uyuşmazlıkların giderilmesi hususunda çalışmalarını anlatmaya gayret gösterilmiştir. Kurak ve yarı kurak bölgelerde sudan anlaşmazlıkların artması ve uluslararası kuruluşların bu düzeyde çalışmaları anlatılmaktadır. Afganistan'ın sınıraşan su kaynakları üzerinden stratejik proje oyunları, bölge ve komşu ülkelerin çıkarı doğrultusundadır. Afganistan'da dış müdahalelerin, istikrarsızlık ve iç savaşın sürdürülmesiyle, altyapı projelerinin engellenmesinin nedenleri açıklanmaktadır. Afganistan'ın komşu ülkeleriyle su'dan anlaşmazlıklarının uluslararası su hukuku çerçevesinde, sınıraşan suların hakça ve makul kullanımı anlatılmaktadır. Afganistan ve bölge ülkeleri arasında sudan savaşın çıkma olasılığı ve hâlihazırda su savaşlarının bölge güvenliği üzerindeki tehdidi ele alınmaktadır. Anahtar Kelimeler: Afganistan, Su, Uluslararası Güvenlik, Su Güvenliği, Sınıraşan Sular.
Rusya'nın güvenlik algısı ve Suriye krizi sonrası Doğu Akdeniz stratejileri
Geçmişte ve günümüzde güvenlik kavramı her ülke ve devlet için gerek içte gerekse de dış politika da en önemli konuların başında gelmiştir. Güvenlik, sadece askeri güvenlik olarak değil, siyasi, kültürel, ekonomik ve benzeri pek çok boyutu bulunan bir kavram olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır. Bu doğrultuda Rusya Federasyonu da gerek geçmiş gerekse de günümüz ve gelecek öngörülerinde güvenlik ve güvenlik stratejilerine oldukça önem vermiştir. Rusya Federasyonu'nun güvenlik algısı kuruluş döneminden günümüze değin çeşitli evreler geçirmiştir. Moskova Knezliği döneminden itibaren Rusya'nın kurulmuş olduğu coğrafya ve tarihi süreç ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerinin oluşmasında ve oluşturulmasında ve bugünkü hale gelmesinde etkili olmuştur. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra yükselen Sovyetler Birliği ile güvenlik kavramının çehresi daha da derinleşmiş ve genişlemiştir. Rusya Federasyonu ile de güvenlik kavramı, özellikle Arap Baharı adı ile başlayan sürecin, Rusya'nın bölgedeki en önemli müttefiki Suriye'de krize dönüşmesi ve hem bölgesel hem de Doğu Akdeniz'deki stratejilerini tehlikeye atması ile boyut değiştirmiştir. Rusya, Sovyetler sonrası Orta Doğu ile ilişkilerinin geliştirmek adına adımlar atmış ve bu süreç Arap Baharı ile önemli bir darbe almıştır. Bölgeye yönelik başta Amerika olmak üzere NATO ve diğer batılı güçlerin ilgi ve etkilileri özellikle Doğu Akdeniz stratejileri ve Akdeniz'i de özellikle son dönemlerde keşfedilen enerji kaynakları ile daha artmıştır. Rusya, bölgedeki en önemli ortağı Suriye ile Akdeniz'deki Tartus Limanını ve bölgedeki etkisini kaybetmek istememiş ve Rusya'nın, Suriye'ye yönelik askeri, ekonomik ve uluslararası arenadaki destekleri artarak devam etmiştir. Bu çalışmada Moskova Knezliği Döneminden başlayarak Rusya Federasyonu Dönemine kadar olan ve devamındaki ulusal ve uluslararası güvenlik algıları hakkında bilgi verilecektir. Aynı zamanda Rusya Suriye ilişkilerinin arka planı ve Suriye krizi ve sonrasındaki ilişkiler ve başta Amerika olmak üzere diğer batılı güçler ve örgütler ile olan ilişkileri ve Rusya'nın, kriz ve sonrasındaki Doğu Akdeniz stratejileri incelenecektir.
Kopenhag Okulu çerçevesinde İsrail güvenlik politikaları: "Başarı mı?" Başarısızlık mı?"
Bu çalışmanın temel amacı, İsrail iç ve dış güvenlik politikalarının, Kopenhag Okulu kavramları ve güvenlik anlayışı çerçevesinde incelenmesidir. Bu bağlamda Kopenhag Okulunun ileri sürdüğü güvenlikleştirme, güvenlik dışılaştırma, bölgesel güvenlik kompleksi ve güvenlik sektörleri gibi kavramlar, İsrail'in güvenlik politikaları ekseninde tarihsel süreçte değerlendirilmiştir. Özellikle 11 Eylül öncesi ve sonrası karşılaştırılarak, Kopenhag Okulunun ana hedefi olan güvenlik dışılaştırma kavramının, İsrail güvenlik stratejileri ekseninde güvenlikleştirme kavramına olan evrilme süreci değerlendirilmiştir. Ek olarak İsrail'in güvenlikleştirme süreçlerinde, hangi kurumların nasıl bir işlev ile rol aldığı üzerinde durulmuştur. Aynı şekilde İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkileri, güvenlik ve 11 Eylül bazlı olarak değerlendirilmiş ve ABD'nin söz konusu güvenlikleştirme sürecindeki etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada ilk olarak güvenlik kavramı ve küreselleşme üzerinde durulmuştur. Geleneksel yaklaşımlara ek olarak Kopenhag Okulunun ortaya çıkışı ve temel kavramları açıklanmıştır. İkinci olarak İsrail güvenlik ve dış politikasında etkili olan unsur ve kurumlar incelenmiştir. Üçüncü olarak, İsrail'in kuruluşundan başlayarak temel olaylar Kopenhag Okulunun kavramları ışığında değerlendirilmiştir. Yine aynı bağlamda İsrail'in Filistin güvenlik duvarı ve demir kubbe hava savunma sistemi gibi güvenlik uygulamaları Kopenhag Okulu kavramları çerçevesinde normatif boyutu değerlendirilmiştir. Sonuç olarak Kopenhag Okulunun güvenlikleştirmenin "bir başarısızlık" olduğu kabulünden yola çıkılarak, İsrail güvenlik politikaları güvenlikleştirme kavramı ışığında değerlendirilerek söz konusu politikaların hangi açılardan "başarılı" ya da "başarısız" olduğu tartışması yapılmıştır.
Türkiye'de uç sağ ve Kürtler, 1945-1980: Güvenlik, kimlik ve kalkınma
Bu tezin amacı, 1945-1980 yılları arasında "güvenlik", "kimlik" ve "kalkınma" kavramları ekseninde uç sağın Kürt meselesine dair söylemini incelemektir. Uç sağ, erken Cumhuriyet döneminin sonuna doğru Nihal Atsız, Necip Fazıl Kısakürek öncülüğünde dergiler üzerinden görünür olmaya başlamış, çok partili hayata geçişle birlikte önce merkez sağ partilerinde hizip olarak var olmuş sonrasında da müstakilleşerek partileşmişlerdir. Ayrıca Soğuk Savaş sürecinde Türk Milliyetçiler Derneği, Millî Türk Talebe Birliği, Akıncılar, Mücadeleciler, Ülkü Ocakları, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Aydınlar Ocağı uç sağın önemli yapıları olmuşlardır. Soğuk Savaş sürecinde uç sağın temel özelliği antikomünizm olmuş ve komünizmle mücadele çerçevesinde devlet nezdinde de meşruiyet elde etmiştir. Ayrıca millî ve dinî değerlere vurgu yapmış ve Türkiye'nin beka meselesini önemsemiştir. Uç sağ, Kürt meselesini erken Cumhuriyet döneminin "yanlış politikaları" sonucu olarak ortaya çıkan bir sorun şeklinde değerlendirmiş, Soğuk Savaş sürecinde de komünistlerin istismar ettiğini öne sürmüştür. Uç sağ Kürt meselesini "beka" sorunu şeklinde ele almış ve komünistlerle ilişkilendirerek konunun komünizmle mücadele çerçevesinde ele alınması gerektiğini söylemiştir. Tezin birinci bölümünde, çalışmanın kavramsal ve tarihsel/siyasal arka planı bağlamında uç sağın ortaya çıkışı, kurumları ve genel özellikleri anlatılacak ve Kürt meselesinin Osmanlı'dan günümüze serencamı ele alınacaktır. Bu çalışmanın diğer bölümlerinde ise Soğuk Savaş sürecinde uç sağın kategorileri olan Seküler Türkçü-Turancılar, Anaakım Milliyetçiler, Anaakım İslâmcılar ve Radikal İslâmcılar'ın sırasıyla "güvenlik", "kimlik" ve "kalkınma" kavramları çerçevesinde Kürt meselesine bakışı ele alınacak ve çözüm önerileri tartışılacaktır. Anahtar Sözcükler Kürt Meselesi, Uç sağ, Milliyetçiler, İslâmcılar, Komünizm
Globalization and the challenges of 3rd world countries: A case study of nigerian security challenges
The crux of the matter in this study piece is to examine the nexus between Globalization and the Challenges of 3rd world Countries focusing on Nigerian security challenges as a case study. Since the twentieth century, intensifying global transformations have being recognized as a condition that has breed struggle for society leadership and cultural leadership which has led to spread of religious extremism of the jihadist, Al-Qaeda, Islamic State in Iraq and Syria (ISIS),Al-Shabaab and Boko Haram Islamic sect movements to name a few. In the United States, there was the Al-Qaeda terrorist attack on the World Trade Centre on September 11, 2001 and similar attacks in Britain, Spain and other parts of Europe within the same period of time which have made the act of terrorism to be having a global awareness. Since 2001 till the period of this work, there has being various form of sectarian clashes across local societies, namely in Iraq, Syria and various parts in Africa, including Nigeria. All connected to the spread of international security challenge around the globe. In Nigeria, the Niger Delta Militants and the Boko Haram have been threatening Nigerian national unity with their own preferences in political system and religious believes, but now all are sharing into thesame ideology of embarking on national and global security threats. In this study, the nexus between the globalization process and the security challenges of Third World Countries will be examined through an explanatory analysis.
Terörle mücadelede güvenlikçi yaklaşımlar; PKK ve IRA terör örgütleri üzerine karşılaştırmalı bir inceleme
Günümüzde uluslararası bir boyut kazanan terör sorunu, dünya gündemini her geçen gün daha fazla meşgul etmeye başlamıştır. Ülkelerin teröre karşı bütünleşik bir mücadele stratejisi üretememesi, terörü daha da büyütmektedir. Terörle mücadelede günümüz koşullarında stratejilerin geliştirilmesi gerekmektedir. Teröre sadece dar bir bakış açısıyla bakılıp, terör ve terörizm kavramları birbirinden ayırmadan yapılan mücadelelerin bir başarı sağlaması olanak dışıdır. Ülkeler, teröre karşı genellikle güvenlik perspektifinden bakarak, kapsamlı bir strateji üretmekte zorlanmaktadır. Terörizm, onu besleyen sosyal dinamizmler, ekonomik, kültürel ve politik alanlarda da incelenip bu bağlamda stratejiler üretilmelidir. Aksi takdirde uygulanan güvenlik stratejileri terör örgütlerine propaganda aracı sağlamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Türkiye, terör örgütlerine karşı mücadelede askeri alanda başarı sağlasa da bu başarıyı diplomasi ile destekleyememektedir. Teröre karşı taktiksel alanda sağlanan başarı sosyal, kültürel ve ekonomik değerler bağlamında pekiştirilmemiştir. Bu nedenle terörle mücadele uzun yıllara yayılmış, günümüzde daha fazla güvenlik ve huzur ortamını bozmaktadır. Yıllar içinde binlerce masum insanın hayatına mal olan terör, Doğu bölgelerinin yaşam koşullarına dolaylı olarak etki etmektedir. Güven ve istikrar ortamının oluşmaması, bölgenin ekonomisine zarar vermekte, işsizlik yüksek seviyelere çıkmıştır. Bu nedenle iş bulmakta zorlanan bölge halkı, batı illerine göç etmek zorunda kalmaktadır. Terör mensupları ile müzakere yollarına girişmek, haince bir hareket sayılmaktadır. Ancak İngiltere'nin IRA'ya karşı uyguladığı güvenlik odaklı politikaları yumuşatarak müzakere sürecine girmesi neticesinde varılan sonuç incelendiğinde gerektiği zaman örgüt üyeleriyle müzakerenin bazen sonuca götürdüğü görülmektedir. Aslında bu müzakereler doğru bir şekilde yapıldığı zaman terörün elini kolunu bağlayabilmektedir. Müzakere olmadan bir sonuca varılamamakta ve terör, masum insanların hayatlarına mal olmaya devam etmektedir. Disiplinli, sağlam iradeli, profesyonel müzakerecilerin çabası, çözüm sürecine giden yolu kısaltmaktadır. Bu müzakereler gizli veya açık olsun, neticede ülkenin faydasına olmalıdır. Teröre karşı mücadele yöntemleri ne kadar doğru ve yapılan stratejik hataların getirdiği sonuçlar nelerdir? Bu tezde bu konulara değinilmiş olup terör ve terörizm ile ilgili kavramlar açıklanmıştır. Terör örgütlerinin stratejileri ve saldırılarda kullandıkları yöntemler araştırılıp özetlenmiştir. Geleneksel Güvenlik Teorileri ve Yeni Güvenlik Teorileri açıklanmış, bu teorilerin getirdiği sonuçlar incelenmiştir. PKK ve IRA karşılaştırılmış olup Türkiye ve İngiliz hükümetinin teröre karşı uyguladıkları güvenlik odaklı politikalar incelenmiş ve karşılaştırılmıştır. Teröre karşı güvenlik odaklı stratejilerin getirdiği sonuçlara değinilmiş ve teröre karşı mücadelenin sosyal, kültürel ve ekonomi politikalarıyla desteklenmesinden sonraki etkiye vurgu yapılmıştır. Anahtar kelimeler: Terör, terörizm, güvenlik, şiddet, strateji, teori
Kopenhag okulu teorik yaklaşımları çerçevesinde Arap Baharı olaylarının Orta Doğu güvenliğine etkisi
Tarih sahnesinde siyasal ve sosyal yapıların inşasında toplumsal hareketlerin rolü oldukça büyüktür. Özellikle egemen güçler toplumu baskı altına almaya çalıştığında, toplum içindeki belli kesimlerin ötekileştirilmeye çalışılmasında, özgürlüklerin baskı altına alındığı anti demokratik durumlarda bu kitle hareketleri daha bir önemli hale geldiği söylemek yanlış olmayacaktır. 2010 yılında önce Tunus ardından Mısır'da başlayan Arap Baharı olarak adlandırılan süreç de toplumsal bir hareket olarak doğmuştur. Ortadoğu halkları yıllarca diktatörler tarafından yönetilmiş, baskı ve sömürüye kalmış, insan haklarından mahrum bırakılmış, yolsuzluk eşitsizlik gibi sebeplerle çağdaş bir yaşamdan uzak bir yaşam sürdürmüşlerdir. Böyle şartlarda uzun yıllar yaşamış bir halk kitlesinin böylesi bir isyana kalkışıp diktatör rejimleri yıkması büyük bir tarihsel olay olarak kayıtlara geçiştir. Ancak bir bahar havası yaratmış olmasına rağmen sonuçları bakımından bölge halkı için çok da iç açıcı sonuçlar doğurmamıştır. Arap Baharı öncesi ve sonrası Ortadoğu güvenliği Kopenhag Okulu teorisi çerçevesinde analiz edilecektir. Böylece isyanların bölgede oluşturduğu insani yıkım boyutuyla beraber güvenlik sorunları da analiz edilmiş olunacaktır. Anahtar Kelimeler: Kopenhag Okulu Yaklaşımları, Sektörel Analiz, Güvenlikleştirme, Bölgesel Güvenlik Kompleksi, Ortadoğu Arap Baharı Olayları
Biyopolitik analiz: Devlet, güvenlik ve Suriyelilerin geleceği meselesi
Suriye'nin içinde bulunduğu savaş ve kargaşa ortamı halen devam ederken yerinden edilen Suriyelilere karşı Türkiye'nin olayların hemen akabinde sergilediği misafir yaklaşımı zamanla yerini politik ve sosyal tedbirlere bırakmıştır. Her ne kadar Türk Devleti olarak insani kaygılarla açık kapı politikası izlenmiş olsa da yıllar süren süreçte çeşitli alternatifler üretilerek Suriyelilerin entegrasyonuna yönelik çareler aranmaya başlanmıştır. Bu çalışmada öncelikle Suriyelilerin Türkiye'ye gelişleri ve Türkiye'deki genel durumları anlatılmıştır. Devamında Suriyelilerin Türkiye'ye etkisi toplumsal, siyasi, ekonomik, sosyal hizmetler ve güvenlik bağlamında değerlendirilmiştir. Ayrıca çalışmada Türkiye'de bulunan kayıtlı Suriyeli sayısı resmi verilere göre araştırılmış, hukuki statüleri, uygulama ve teoride sahip oldukları hak ve yükümlülüklere değinilmiş, Türkiye'nin Suriyelilere yönelik politikası, uluslararası ve ulusal mevzuat ile Michel Foucault'un biyopolitika kavramı üzerinden ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde Suriyelilerin karşılaştıkları problemler ve hükümete yapılan eleştirileri incelenerek Suriyelilerin Türkiye üzerindeki etkilerine değinilmiş, Türkiye'nin Suriyelilere yönelik alması gereken tedbirler ile kısa ve uzun vadeli politikaları hayata geçirmesinin kaçınılmaz olduğu vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Suriyeliler, Biyopolitika, Güvenlik, Göç
Soğuk savaş başlangıcında Türkiye'ye yönelik Sovyetler Birliği tehdidi ve güvenlik politikaları
II. Dünya Savaşı boyunca Türk Dış Politikasının genel eğilimi savaşa girmeme üzerine olmuştur. Türkiye'nin bu politikası savaşın gidişatına göre değişiklikler göstermiştir. Savaşın başında tarafsız ve savaş dışı kalmayı tercih eden Türkiye, savaşın ortalarında bu politikasından ciddi derecede sapmıştır. Bu durumun en belirgin örneği İngiltere ve Fransa'ya karşı yakın davranmaya başlaması ve Üçlü İttifak Antlaşmasına imza atmasıdır. 1939 yılında savaşın başlamasıyla İngiltere, Fransa ve Rusya Türkiye'yi savaşa girmeye ikna etmek için Adana Görüşmesi ve Kazablanka Konferansı yapmalarına rağmen; Türkiye her defasında savaş dışı kalmayı başarmıştır. Savaşın sonucunun belli olmasından sonra Türkiye Müttefiklerin tarafında savaşa girmiştir. Müttefik Devletlerin Yalta Konferansında, Birleşmiş Milletler'e yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya'ya savaş ilan etmiş ülkelerin katılacağını açıklamasıyla Türkiye 23 Şubat 1945'te Almanya'ya savaş ilan etmiştir ve savaşa dâhil olmuştur. İkinci Dünya Savaşı her açıdan Avrupa için bir yıkım olmuştur. Ekonomik, sosyal, siyasi buhranların dışında milyonlarca insan bu savaşta hayatını kaybetmiştir. Savaşın galipleri ABD ve SSCB, Avrupa'nın yeniden inşası için işbirliği yapmayı planlamış fakat savundukları ideolojilerin farklılığı sebebiyle bu hedefe ulaşamamışlardır. Bu tarihten itibaren dünya bu iki yeni gücün etrafında iki blok halinde şekillenmeye başlamıştır. Pek çok ülke kendisini bu iki blok arasında tercih yapmak zorunda olduğunu hissetmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, SSCB'nin kendisinden Kars, Ardahan ve Boğazlardan üs talep etmesinden dolayı tercihini Batı Bloğu yönünde kullanmıştır. Bu sebeple Türkiye'de birçok reform yapılmıştır; çok partili siyasi hayata geçilmiş, ekonomide ve siyasette liberal eğimler hâkim konuma gelmiş ve geleneksel dış politika çizgisinden vazgeçilmiştir. Marshall Planı ve Truman Doktrini ile Türkiye artık ABD'nin müttefiki olmuş ve Demokrat Parti döneminde Kore'ye gönderilen askerler ile 1952'de NATO'ya kabul edilmiştir. NATO üyeliğinden sonra Batı'nın Türk dış politikasındaki önemi ve ağırlığı oldukça artmıştır. Türkiye'nin Batı Bloğunda yer almasının en önemli belirleyicilerden biri şüphesiz II. Dünya Savaşı yıllarından başlayarak savaş sonunda artan SSCB tehditleri olmuştur. Bu çalışma ile II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında artan Sovyet tehditlerinin Türkiye'nin Dış Politikasına nasıl yön verdiği analiz edilecektir. Bu çalışmanın temel sorunsalı; İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet tehditlerinin Türk Dış Politikasını nasıl etkilediğini ortaya koymaktır. Bu sorunsalı analiz ederken soracağımız soru; "Türkiye'nin savaş sonrasında Batı Bloğuna katılmasında SSCB tehditlerinin etkisi var mıdır?" olacaktır. Anahtar Kelimeler: Soğuk Savaş, Güvenlik, Sovyet Rusya, NATO.
Batı Balkanlardaki büyük güç rekabeti
Geçmişten günümüze uluslararası sistemde egemen olma amacı taşıyan devletlerin politikaları ve stratejileri doğrultusunda farklı bölgeler üzerinden güçlerini arttırma ve hakimiyet kurma planları yapılmaktadır. Büyük güç olma iddiası taşıyan devletlerin ise belli başlı bölgelerde birbirlerine karşı rekabet etmeleri de günümüz uluslararası ilişkilerin vazgeçilmez bir gerçeğidir. Soğuk Savaş Dönemi sonrasında rekabetin daha çok çeşitlenmesi sebebiyle de farklı bölgelere verilen önem artmıştır. Bu önemli bölgelerden birisi de Batı Balkanlar olmuştur. Batı Balkanlar, Arnavutluk Cumhuriyeti hariç eski Yugoslavya'dan kopmuş ve bağımsızlığını ilan etmiş ülkelerden oluşmakla birlikte büyük güç rekabeti doğrultusunda önem taşıyan bir bölge haline gelmiştir. Bölgede hem ticari faaliyetleri hem de çıkan çatışmalarla birlikte önleyici planda NATO ile birlikte olmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri, entegrasyon süreciyle birlikte genişleme politikasına bölge ülkelerini de alan Avrupa Birliği, bölge ülkelerine doğrudan etkisiyle bilinen Rusya Federasyonu ve küresel ekonominin lideri olmayı amaçlayan Çin Halk Cumhuriyeti Batı Balkanlar üzerinde önemli bir güç arttırma amacı taşımaktadırlar. Batı Balkanların gerek kendi iç dinamikleri, gerek ise uluslararası güçlerin amaçları doğrultusunda bölge, önemini günden güne arttırmıştır. Batı Balkanlar stratejik açıdan da kiritik konumdadır. Tarihsel, etnik, dini, güvenlik, ekonomik ve jeopolitik faktörlerin de önemli yere sahip olduğu Batı Balkanlar, uluslararası büyük rekabetin kıymetli sahnelerinden birisi haline gelmiştir.
Demokrat Parti döneminde Diyarbakır'da asayiş politikaları
Diyarbakır, tarihin her döneminde kültürel kaynaşmaların geçiş noktası olmuş ve bu durum Diyarbakır'a önemli bir kimlik kazandırmıştır. İlkçağ medeniyetlerine ev sahipliği yapmış ve aynı zamanda kültür alış-verişinin sağladığı avantajla bölgede uzun süre varlığını devam ettirmiştir. Diyarbakır, bu özelliği günümüze kadar sürdürmüş ve günümüzde de önemli bir merkez olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Bu bağlamda Diyarbakır, Demokrat Parti (DP) iktidarı için önemli bir şehir olarak görülmüş ve durum partinin Diyarbakır'daki yapılanma faaliyetlerine ayrıca önem vermiştir. DP, on yıllık iktidarı boyunca Diyarbakır'da önemli çalışmalar gerçekleştirmiştir. Özellikle önceki dönemlerden farklı bir siyaset izleyen DP, bu bölgeleri kazanmanın daha uygun olacağı düşüncesiyle hareket etmiş ve genel olarak parti siyasetinin izlemiş olduğu politika olmuştur. Diyarbakır bağlamında on yıllık süre içinde DP'nin halkın huzur ve güvenliği açısından uygulamış olduğu politikalar partinin uzun bir süre daha varlığını korumasına katkısı olmuştur. Bu çalışmada DP'nin Diyarbakır'daki faaliyetleri ve çalışmaları neticesinde alınan sonuçlar incelenmiştir. Özellikle konunun esas kısmını oluşturan asayişin sağlanması noktasında DP'nin izlemiş olduğu politika sayesinde kendine taraftar toplaması oldukça önemli bir kazanım sağlamıştır. Diyarbakır özelinde DP dönemi güvenliğin sağlanmasına yönelik olarak devletin almış olduğu tedbirlerin halk üzerinde etkisi ve bu etkinin DP'nin bu bölgede aktif bir siyaset izlemesini sağlamıştır. Bu bağlamda cinayet, kaçakçılık, yaralama, uyuşturucu ile mücadele DP'nin en önemli çalışmaları arasında gösterilebilir. Asıl amaç halkın huzur ve güvenliğinin sağlanması olmuştur. Bu çalışmada 1950-1960 yıllarını kapsayan DP iktidarının Diyarbakır üzerindeki etkisi araştırılmış ve dönemin çalışmaları özellikle yerel basının konuya yaklaşımı ışığı altında bu konunun aydınlatılmasına çalışılmıştır.
Ekonomik güvenlik bağlamında Türkiye ile G7 ülkelerinin karşılaştırmalı bir analizi
Günümüzde bir devletin gücü, ilk aşamada ekonomik güç olarak ortaya çıkmaktadır. Yeterli ekonomik güce sahip olan bir devlet, milli güvenliğini, siyasal bağımsızlığını sağlayacak imkânı yaratabilmektedir. Ekonomik gücünü kaybeden, gerekli ekonomik güce sahip olmayan toplumlar, günümüz dünyasında milli güvenliklerini sağlamada ciddi problemler ile karşılaşmaktadırlar. Ekonomik güvenlik, bir devletin güvenliğini ve bütünlüğünü oluşturan en temel unsurlardan olup ulusal güvenlik stratejisinin bir parçasıdır. Dünya üzerindeki ulusal güvenlik kavramının soğuk savaşın bitişinden sonra ekonomik güvenliğe kaydığı görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye ve G7 ülkelerinin ekonomik yapısından kaynaklı ekonomik verilerin 10 yıllık süreçte karşılaştırılarak içinde bulunduğu tehdit ve riskleri belirlemektir. Çalışmanın sonunda elde edilen verilen doğrultusunda ekonomik yönden kuvvetli ülkelerin oluşturduğu G7 topluluğu, ekonomik göstergeler açısından ülkemizden güçlü durumdadır ve ülkemiz ekonomi güvenliği açısından tehdit altındadır.
Hindistan'ın Orta Asya enerji politikası ve Afganistan'ın güvenliğine etkileri
Afganistan, Pakistan ve Hindistan, zaman zaman bu ülkeler arasındaki gergin ilişkilere rağmen uzun bir dini, kültürel ve dilsel yakınlık geçmişini paylaşmaktadır. Türkmenistan - Afganistan - Pakistan - Hindistan (TAPI) Projesi gibi projelerin, komşu ülkelerin ortak bir ekonomik çıkarlatınn etrafında bir araya gelmelerine yardımcı olacağını dair umut vardır. TAPI Projesi kapsamında Türkmenistan'dan Afganistan, Pakistan ve Hindistan'a doğalgaz taşıyacak 1.814 kilometrelik bir boru hattın tasarım, satın alma, inşaat, işletme ve bakım işleri bulunmaktadır. Doğalgaz boru hattın 214 kilometrelik bölümü Türkmenistan'ı geçiyor, Afganistan'a 774 kilometrelik bir bölüm kurulacak ve 826 kilometre'lik bölümü de Pakistandan geçecek. TAPI doğalgaz boru hattının tam olarak devreye geçmesinden sonra, 30 yıl boyunca yıllık 33 milyar metreküp doğalgaz ihraç edilmesi beklenmektedir. Hindistan ve Pakistan, her biri 14 milyar metreküp/yıl alacak, kalan 5 milyar metreküp/yıl ise Afganistan'a tedarik edilecek. TAPI Projesinde, Pakistan ve Hindistan artan enerji ihtiyaçlarını gidericek, Türkmenistan da geniş doğalgaz rezervleri için pazarı genişletirecek, Afganistan da transit ücreti tahsil ediyor. Bir doğalgaz boru hattı olan TAPI Projesi, bölgesel rakipler arasında işbirliğini geliştirme ve bölge genelinde ekonomik kalkınmanın güçlendirme potansiyeline sahip bir "barış boru hattı"dır. Ayrıca, TAPI Projesi Afganistan'daki şiddeti azaltma ve Afganistan'da ve Pakistan ile Hindistan gibi bölgesel rakiplerde, güvenlik ve bölgesel istikrarı sağlama potansiyeline de sahiptir.
Avrupa Birliği güvenlik politikalarının oluşturulmasında göç-güvenlik ilişkisi: Suriye mülteci krizi örneği
Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile birlikte klasik anlamdaki güvenlik anlayışı uluslararası sistemdeki değişimleri analiz etmede yetersiz kaldığı için eleştirilerin odağı haline gelmiştir. Bu sebeple güvenlik ve tehdit kavramlarının kapsamını genişleten yeni teoriler ortaya çıkmıştır. Klasik güvenlik anlayışında konular büyük ölçüde devlet merkezliyken söz konusu dönemden sonra kapsamı genişleyerek birçok farklı parametrenin birlikte değerlendirildiği bir kavram haline dönüşmüştür. Bu kapsamda, Kopenhag Okulu da klasik güvenlik anlayışına eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarak güvenlik kavramının analizine birden fazla disiplini dâhil etmiş ve analizlerini bu temel üzerinde gerçekleştirmiştir. Kopenhag Okulu erken dönem güvenlik çalışmalarında kavramın salt devlet merkezli olması noktasında eleştirilerini ortaya koyarak "güvenlikleştirme" kuramı üzerinden güvenlik kavramının kapsamını genişletmişlerdir. Söz konusu kurama göre, tehdit aktörler tarafından söz edimi yoluyla inşa edilebilen bir kavram olup güvenlik çalışmalarının temelini oluşturmaktadır. Bu noktada göç olgusunu da güvenlikleştirme teorisi kapsamında güvenlik çalışmalarına dâhil etmiştir. Bu tezde Suriye'de yaşanan iç savaşın neden olduğu göç krizinin AB güvenlik ve göç politikalarını ne derece etkilediği ele alınacaktır. Tezde Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme kuramı üzerinden AB'nin yasadışı göçle mücadelesinde oluşturduğu politikaları, AB kurumlarının 2011-2020 yılları arasında hazırladıkları raporlar ve söylemler üzerinden analiz edilecektir. Bu kapsamda AB yaşanan Suriye mülteci krizinin yönetiminde etkili ve sürdürülebilir bir politika izleyip izlemediği analizlerine yer verilecektir.
Doğu Akdeniz'de enerji güvenliğinin güncel dinamikleri
Doğu Akdeniz Bölgesi Kafkaslara ve Orta Doğu'ya olan coğrafi yakınlığı nedeniyle 20. yüzyılın başlarından günümüze kadar küresel ve bölgesel ölçekte birçok güç mücadelesinin ve enerji çekişmelerinin yaşandığı bir yer olmuştur. Özellikle 21. yüzyılın başlarında bölgede hidrokarbon rezervlerinin keşfedilmesi ile birlikte bölgenin jeopolitik önemi artmış ve bu durum bölge ülkeleri adına güvenliği tehdit edici yeni bir kırılgan zeminin oluşmasına neden olmuştur. Doğu Akdeniz'de hidrokarbon rezervlerinin keşfi kıyıdaş ülkeler arasındaki tarihsel anlaşmazlıkların tekrar ortaya çıkmasına ve uluslararası aktörlerin bölgeye yönelik çıkar politikaları takip etmesine neden olmakta ve bu durum bölgesel güvenliğin olumsuz yönde etkilenmesine yol açmaktadır. Ayrıca Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerji rezervleri bölge ülkeleri arasında deniz yetki alanı konusundaki anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmakta ve bu anlaşmazlıklar kıyıdaş ülkeler arasındaki gerilimi arttırarak silahlanma yarışını hızlandırmaktadır. Diğer yandan, küresel aktörlerin Doğu Akdeniz'e yönelik politika ve stratejileri mevcut enerji kaynaklarının geliştirilmesini engellemektedir. Bu bağlamda çalışmada bölgenin enerji rezervlerinin keşfedilmesi ve paylaşılmasına yönelik ortaya çıkan yeni dinamikler ve bu dinamiklerin yol açtığı işbirliği ve çatışma olanakları ele alınmaktadır.
Güvenlik faktörünün Türkiye - AB ilişkilerin etkisi
Bu tezin amacı, güvenlik faktörünün özellikle 1991-2014 döneminde Türkiye – AB ilişkileri üzerindeki etkisini araştırmaktır. Güvenlik kavramı en genel anlamıyla tehditlerden, korkulardan ve tehlikelerden uzak olmak anlamına gelmektedir. SSCB'nin dağılmasıyla birlikte Avrupa Birliği'nin güvenlik odaklı politikalarında değişiklikler yaşanmıştır. 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan ön yargı nedeniyle ABD ve AB ülkelerinde Türkiye'ye karşı olumsuz bir tutum değişikliği yaşanmıştır. Bu durum AB – Türkiye ilişkilerini doğrudan etkilemiş, Türkiye'nin tam üyeliğinin yeniden dini ve kültürel kaygılarla ele alınmasına neden olmuştur. Türkiye'nin coğrafi konumu, dinamik ve sosyo-demografik yapısı da tam üyelik konusundaki çekincelerde önemli bir etkendir. AB'ne tam üyelik için atılması gereken bazı adımlar ise Türkiye'de farklı güvenlik kaygılarıyla karşılanmaktadır. Uyum yasaları düzenlemeleri sonucunda bir bölünme yaşanabileceği, geleneksel bazı değerlerden uzaklaşılması gerekeceği, muhafazakar, milliyetçi ve maneviyatçı çizgiden uzaklaşılacağı endişeleri, Türk toplumunun bazı kesimlerinde yaşanmaktadır. Türkiye, kuruluşundan itibaren gerek İmparatorluktan gelen gerek Cumhuriyet rejiminin yeni edindiği iç güvenlik sorunlarıyla karşılaşmıştır. 1980'lerden itibaren artan muhafazakar devlet politikaları sonucunda radikal irticai örgütler faaliyetlerini artırmış ve tıpkı bölücü terör örgütü PKK gibi ciddi bir iç güvenlik sorunu haline gelmiştir. Jeopolitik ve jeo-enerjik konumu ise Türkiye'nin bu iç güvenlik tehditlerini, dış güvenlik tehditlerinden bağımsız bir şekilde düşünememesi ve çözememesi sonucunu getirmektedir. Düzensiz göç, organize suçlar, ekonomi ve çevre temelli kaygılar ile siber suçlar ve enerji güvenliği ise AB ile Türkiye arasında ortak güvenlik kaygıları barındıran bazı postmodern konulardır. Enerji alanında AB'nin önceliği, kesintisiz enerji güvenliğini sağlamaktır. Jeo-enerjik konumu, Türkiye'yi enerji alanında önemli bir ülke haline getirmektedir. Türkiye de jeo-enerjik konumunun sağladığı avantajla AB ile ilişkilerini tam üyelik sonucuna dönüştürmeyi hedeflemektedir. Türkiye'nin ekonomi güvenliğinin sağlanmasında siyasi istikrarın yanı sıra enerjiden elde edilecek gelir ve enerji ihtiyacı için ayıracağı bütçe önemli rol oynayacaktır. Türkiye enerjide AB'nin politikalarına uyumlu hedefler belirleyerek hem kendi enerji güvenliğini büyük oranda garanti altına almış olacak hem de doğal enerji koridoru olması özelliğinin verdiği avantajla Avrupa'nın sürdürülebilir enerjisine sağladığı katkıyı ilişkilerde lehine kullanabilecektir.
Turkey's 'anomalies' in the nuclear nonproliferation regime
Turkey is in compliance with the global nuclear nonproliferation regime in both legal and verbal terms. It voices support for the norms of nuclear nonproliferation, nuclear disarmament and peaceful use of nuclear technology. It adopts supplementary practices in order to strengthen the regime like export controls and the Additional Protocol to the Comprehensive Safeguard Agreements. It emphasizes the right to exercise peaceful use of nuclear technology based on the Article IV of Treaty of Nonproliferation of the Nuclear Weapons that is granted to Non Nuclear Weapon States in good standing with the IAEA. However, the thesis draws attention to two deviations in Turkey's behavior. Turkey advocates keeping access to proliferation-sensitive technologies such as uranium enrichment and reprocessing of the spent nuclear fuel despite lacking the current nuclear infrastructure for these technologies. Turkey also welcomes the attempts to realize a weapons of mass destruction free zone (WMDFZ) in the Middle East. But also, Turkey continues to host tactical nuclear weapons at İncirlik Airbase that is located in Adana, a city in the southeastern region of the country, with abstention to call for their removal. The thesis argues that despite Turkey's commitment to the nonproliferation regime, Turkey's particular behavior in nuclear nonproliferation regime in those cases stems from its conceptualization of power pertaining to nuclear field. Thus, it is argued that Turkey's anomalies in the regime relate to its hesitance to let go off the subjective 'virtual power' it attributes to nuclear energy and NATO nuclear umbrella.
Çevresel güvenlik ve iklim değişikliği çerçevesinde devletlerin arktik bölgesindeki iddialarının analizi
Bu tezin amacı çevresel güvenlik ve iklim değişikliği çerçevesinde devletlerin Arktik bölgesindeki iddialarını analiz etmektir. Çalışmada elde edilen ilgi ve verilere göre devletlerin Kuzey Kutbu'ndaki fosil enerji kaynaklarına sahip olmak için hak iddia etmelerinin yanında bölge kaynaklarının paylaşımında uzlaşmaya varma durumlarında bile bu fosil enerji kaynaklarının kullanılmasıyla mevcut durumda yüksek olan salınımı daha da fazla arttıracaktır. Dolayısıyla devletlerin hak iddiaları çerçevesinde bir silahlı çatışmaya sürüklenmesi engellense bile, küresel ısınmanın dünya için yıkıcı etkilerinden kurtulmak mümkün olmayacaktır. Çalışmanın ilk bölümünde çevresel güvenlik, Arktik bölge özelinde çevresel güvenlik adına atılan adımlardan biri olan Arktik Konseyi, küresel ısınma ve sera etkisi, buzulların erimesi, küresel ısınma ile ilgili 19.yüzyıldan itibaren yapılmış olan tahminler, bilimsel araştırmalar ve son olarak Arktik bölgesinin ekonomik ve stratejik önemine dair genel çerçeveyi çizen bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde küresel ısınmanın uluslararası bir boyut kazanmasıyla birlikte Birleşmiş Milletler öncülüğünde yapılan Hükümetler Arası İklim Paneli (IPCC) ve ortaya koyduğu raporlar, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi resmi belgelerle incelenmiş, devletlerin bu girişimlere karşı tutumu analiz edilmiştir. Üçüncü bölümde ise Arktik'teki buzulların erimesiyle ekonomik ve ulusal güvelik kaygıları artan beş Arktik ülkesinin (Rusya, ABD, Kanada, Norveç ve Danimarka) bölgedeki hâkimiyet iddiaları yine devletlerin resmi raporları ve basına verdikleri demeçler aracılığıyla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde incelenmiştir. Küresel ısınma Arktik bölgesi başta olmak üzere tüm dünya üzerindeki tüm canlı yaşamını tehdit eden önemli bir sorundur. Ancak bu çalışmada da görüleceği gibi bölge ülkeleri ekonomik çıkarları ve ulusal güvenlik kaygıları adına bu faktörü görmezden gelmektedir. Birleşmiş Milletler'in küresel ısınmayı yavaşlatmak için yaptığı çalışmalar ülkelerin bu isteksiz tutumundan dolayı beklenen etkiyi sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu çalışmada elde edilen bilgi ve verilere göre devletlerin iddia ettikleri bölgeleri ele geçirmeleri ve buradaki fosil kaynakları kullanmaları durumunda küresel ısınmanın daha hızlı bir şekilde artacağı, ekonomik ve siyasi tehditlerin yerini çevresel tehditlerin alacağı ortaya konulmuştur.
Türkiye'de sınır güvenliği politikaları
Sınır güvenliği, ülkelerin maddi ve manevi çıkarını korumak adına yapılan uygulamaların çerçevesini belirleyen ve mevcut egemenlik sahasının güvenliğini sağlamaya yönelik oluşturulan politikaların bütünüdür. Ülkeler kendi idari yapıları ve sınırlarındaki güvenlik tehditlerinden hareketle birbirinden farklı sınır güvenlik politikaları belirlerler. Sınır güvenliği uygulamalarında güncel risk ve tehditler göz önünde bulundurulduğunda yalnızca askeri güvenlik uygulamalarının incelenmesi eksik bir değerlendirme olmaktadır. Kaçakçılık faaliyetleri, düzensiz göç, terörizm, uyuşturucuyla mücadele başta olmak üzere iklim, gıda güvenliği, siber güvenlik gibi yeni konular da sınır güvenliğinin güncel meseleleri haline gelmiştir. Özellikle sınırlardaki uygulamalar üzerinde belirleyici bir faktör olan güvenlik politikalarının tarihsel süreç içerisinde nasıl bir değişim geçirdiği ve günümüzdeki mevcut ihtiyaçlarının neler olduğu çalışma içerisinde incelenmiştir. Güvenlik yaklaşımlarının ışığında Türkiye'nin sınır güvenliği yapısının tarihsel arka planı okunarak güncel kurumsal yapısının nasıl şekillendiğinin ele alındığı çalışmada, öncelikle sınır güvenliği politikaları ve boyutları değerlendirilmiştir. Ardından Türkiye odaklı olarak hem mevzuat hem idari yapı ele alınmıştır. Bu noktalardan hareketle mevcut sınır güvenliği uygulamalarının güçlü yönleri ve olası fırsatları değerlendirilmiş, ayrıca idari kapasite açısından Türkiye'nin yaklaşımı ele alınmıştır. Tez kapsamında, Türkiye'nin sınır güvenliği politikalarının boyutları değil, mevcut politikanın işleyişindeki güçlü ve zayıf yönler, fırsatlar ve tehditler ve bu süreç içerisindeki idari kapasite kurumsal yapı, insan kaynakları, teknik yapı gibi alt kriterler eşliğinde ele alınmıştır.