Signal transduction
121 theses under this subject heading
İnsan glioblastoma hücre hatlarında AKT/FOXO3A/BIM yolağı üzerine moringa oleifera'nın etkilerinin araştırılması
Gliomlar arasında en yaygın görülen glioblastom, WHO tarafından da hala evre 4 olarak kabul edilen, mevcut tedavilere rağmen mortal bir tümördür. Moringa oleifera birçok kanser türünde glioblastom ile ortak tümorogenez yolağı üzerinde antikanser ve apoptoz indükleyici etkileri keşfedilmiş bir bitkidir. Bu çalışmada Moringa oleifera'nın, glioblastomun tedavi seçeneklerine katkı sağlamak üzere patogenezinde bilinen AKT/FOXO3a/Bim yolağı üzerine etkisi araştırıldı. U87-MG ve T98-G glioblastom hücreleri in vitro ortamda kültüre edildi. U87-MG ve T98-G hücre hatlarına sitotoksik aktivite tespiti için Moringa oleifera uygulandı. U87-MG ve T98-G kontrol ve deney gruplarında Image J yazılımı kullanılarak immuositokimyasal optik dansite ölçümleri karşılaştırıldı. Ayrıca U87-MG ve T98-G kontrol ve deney gruplarında koloni oluşum yüzdeleri Colony Count J yazılımı ile değerlendirildi. U87-MG ve T98-G deney gruplarında kontrol grubuna göre AKT'nin azalışı, FOXO3a ve Bim'in artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. U87-MG ve T98-G deney gruplarında kontrol grubuna göre koloni oluşum yüzdelerindeki azalma da anlamlıydı. Sonuç olarak Moringa oleifera'nın U87-MG ve T98-G glioblastom hücre hatlarında apoptozu AKT/FOXO3a/Bim yolağı üzerinden tetiklediği tespit edildi. Anahtar Kelimeler: U87-MG ve T98-G, AKT/FOXO3a/ Bim Yolağı, Moringa oleifera.
Kurkuminin insan glioblastoma hücre hatlarında akt, fOXO3A ve bim yolağı üzerine etkilerinin araştırılması
Glioblastoma Multiforme (GBM), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından grade 4 olarak kabul edilen, beyin kanserleri içinde en yaygın olan ve en kötü prognozlu primer intrakraniyel tümördür. Zerdaçal bitkisinden elde edilen kurkumin, antikanser potansiyeli en çok tanımlanan ve hala araştırılmakta olan biyolojik tıbbi bir maddedir. FOXO transkripsiyon gen ailesi apoptoz, hücre döngüsü ilerlemesi, oksidatif stres direnci, ilaçlara direnç gibi önemli hücresel süreçleri düzenlemektedir. Bu çalışmada U87-MG ve T98-G hücre hatlarına kurkumin uygulayarak, tümorogenesizde rol oynayan AKT, FOXO3a ve Bim yolağındaki moleküllerin durumunu immünositokimyasal boyama, koloni oluşum deneyi ve qRT-PCR genetik analizlerle göstermeyi hedefledik. U87-MG ve T98-G hücre hatlarına ilk olarak koloni oluşum deneyi uygulandı. Bu deneyde MTT ile belirlenen kurkumin dozunun hücre hatlarındaki koloni oluşumu üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Kurkumin uygulandıktan sonra hücre hatlarının mikroskop görüntüleri İmage J yazılımında değerlendirildi. Daha sonra U87-MG ve T98-G kontrol ve deney gruplarında AKT, FOXO3a ve Bim proteinleri immunositokimyasal boyama yöntemi ile boyandı. Boyama sonrasında ise mikroskop görüntüleri optik dansite ölçümlerinin karşılaştırılması için İmage J programına yüklendi. Kontrol ve deney grubundaki hücrelerde AKT, FOXO3a ve Bim'in mRNA seviyelerini karşılaştırmak için ise qRT-PCR yöntemi kullanıldı. U87-MG ve T98-G kontrol ve deney gruplarında koloni oluşum yüzdeleri karşılaştırıldığında, deney grubunda kontrol grubuna göre koloni oluşum yüzdelerinde azalma mevcuttu. İmmünositokimyasal boyama sonuçlarında deney gruplarında kontrol grubuna göre AKT'nin azalışı, FOXO3a ve Bim'in artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. qRT-PCR sonuçlarına göre ise kurkumin uygulanan deney grubunda AKT mRNA'nın azalması; FOXO3a ve Bim'in mRNA seviyelerinin artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç olarak kurkuminin U87-MG ve T98-G glioblastom hücre hatlarında apoptozu AKT/FOXO3a/Bim yolağı üzerinden tetiklediği tespit edildi.
Sisplatinle indüklenen periferal nöropati modelinde mitokondriyal ATP duyarlı potasyum kanal agonisti diazoksitin etkisinin araştırılması
Kanser tedavisinde platin ilaçların, özellikle sisplatinin, en etkili tedaviler arasında yer aldığı gösterilmiştir. Bununla birlikte, ilacın ciddi yan etkileri vardır. Sisplatinin sitotoksik etkileri nedeniyle kullanımı sınırlıdır. Kanser kemoterapisinde en kısıtlayıcı faktörlerden biri nörotoksisitedir. Bu çalışmada, bir periferal nöropati modelini indüklemek için kronik sisplatinuygulaması 3 mg/kg olarak 5 hafta boyunca haftada bir kez intraperitoneal (i.p) olarak uygulanmıştır. Diazoksit, mitokondriyal ATP'ye duyarlı potasyum kanalının seçici bir aktivatörüdür. Diazoksitin sisplatin nöropatisi üzerindeki olası etkilerini belirlemek için bu çalışmada 5 mg/kg ve 35 mg/kg dozlarında 5 hafta boyunca her gün i.p olarak uygulanarak davranışsal nosiseptif deneyler, sinir iletim hızı değerlendirmeleri, oksidatif stres belirteçleri ve proinflamatuar sitokin düzeylerinin yanı sıra hematoksilen-eozin ve masson trikrom boyama ve immunoblot çalışması yapılmıştır. Ek olarak, diazoksit ile sisplatinin birlikte uygulanmasının, sisplatinin antitümöral aktivitesi üzerindeki olası etkisi, sitotoksisite deneyleri ile in vitro olarak değerlendirilmiştir. Sisplatine maruz kalan hayvanlarda mekanik allodini (p<0.001), termal hipoaljezi (p<0.001), motor disfonksiyon (p<0.01) bulunmuştur. Ayrıca siyatik sinirin motorik ileti hızını azaltmıştır (p<0.05) ve CMAP latens süresini (p<0.01) uzatmıştır. Biyokimyasal olarak oksidatif stres belirteçlerinden TOK (p<0.001) ve proinflamatuar sitokin belirteçlerinden TNF-alfa (p<0.001) ve IL-6 (p<0.001) seviyesinin kontrol grubuna kıyasla yüksek olduğu bulunmuştur. Histopatolojik değerlendirmede akson dejenerasyonu, ödem ve fibrozis saptanmıştır. Diazoksit tedavisi ile, sisplatinin neden olduğu bu yan etkilerin hafiflediği tespit edilmiştir. In vitro deneylerde, diazoksitin, sisplatinin antitümöral etkinliğini azaltmadan iyileştirici etkilere sahip olduğu bulunmuştur (p<0.0001). Sonuç olarak, diazoksitin sisplatin nöropatisinin semptomlarını davranışsal, elektrofizyolojik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak iyileştirdiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sisplatin nöropatisi, diazoksit, ATP duyarlı potasyum kanalları, sinir ileti hızı, in vivo deneyler
Plasenta akreata'lı hastaların serumlarında Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin 2 ve oksidatif stresin araştırılması
Amaç: Plasenta akreata spektrumu (PAS), plasenta akreata, inkreata ve perkreata olmak üzere plasentanın uterus myometriumuna patolojik yapışmasını ifade eden, sezaryen oranlarında artış ile birlikte insidansı artış gösteren maternal kanama, histerektomi ve ölüm gibi risklere sahip bir önemli bir hastalık grubudur. PAS'taki artmış anjiyogenezin oksidan ve antioksidan mekanizmalar arasındaki bir dengesizlikle ilişkili olabileceği hipotezine dayanarak plasenta akreatalı gebelerde maternal serum Nrf2-Keap-1 yolağı, sestrin-2 ve bazı oksidan/antioksidan sistem parametrelerinin düzeylerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 38 plasenta perkreata, 3 plasenta inkreata ve 16 plasenta akreata hastası olmak üzere 57 PAS hastası ve 26 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum Sestrin 2, Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL, SOD ve GSH-Px değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarında yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan PAS ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklıydı. Hasta grubunda MDA-LDL değerleri yüksek tespit edilirken, Nrf2, Keap1, GSK-3ß seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri kontrol grubunda anlamlı derecede yükseklik vardı. Sestrin 2 değerleri hasta grubunun değerlerinden sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ayrıca invazyon derecesine göre gruplandırdığımızda Nrf2 seviyesinin daha düşük Keap1 seviyesinin daha yüksek olduğunu tespit ettik. Sonuç: Sonuç olarak PAS bozukluğunda oksidan/antioksidan dengenin oksidatif stres artışı yönünde bozulduğunu tespit ettik ve plasental invazyon derecesinin tayininde Nrf2 ve Keap1 parametrelerinin faydalı olabileceğini düşündük. PAS etyopatogenezinde ve invazyon derecesinin tespitinde oksidatif stresin rolünü ortaya koyacak daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Plasenta akreata spektrum, oksidatif stres, Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin2
KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde NRF2/KEAP1 yolağının rolü
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hava akım kısıtlanması ve artmış kronik inflamatuar yanıt ile karakterize yaygın bir akciğer hastalığıdır. Başta sigara olmak üzere, genetik ve çevresel birçok risk faktörü hastalık patogenezinde rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde Nrf2/Keap1 yolağının rolünün araştırılması, altta yatan patofizyolojinin daha net anlaşılması ve sigara ilişkili KOAH' ta yeni destekleyici belirteçlerin (Nrf2, Keap1, Gsk-3β, Malondialdehit, Peroksinitrit) kullanılıp kullanılmayacağının belirlenmesidir. Çalışmamıza kliniğimize başvuran 31 KOAH hastası, 31 sigara içicisi olup KOAH tanısı almamış olan kişiler ve 34 sigara içmeyen gönüllüler dahil edildi. KOAH hastalarının rutin kan tetkikleri yapıldı. KOAH hastaları ve sigara içen kişilere solunum fonksiyon testi yapıldı. Her üç grubun periferik venöz kan örneklerinde Nrf2, Keap-1, Gsk-3β, Peroksinitrit ve Malondialdehit çalışıldı. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. Çalışmaya katılan KOAH hastaları, sigara içen kişiler ve sigara içmeyen gönüllüler arasında yapılan karşılaştırmada; Nrf2 düzeyi sigara içen kontrol grubunda diğer iki gruba göre anlamlı düzeyde düşük saptandı. Keap1 düzeyi KOAH grubunda her iki kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşüktü. GSK-3β düzeyi KOAH grubunda daha yüksek düzeydeydi fakat bu fark istatistik olarak anlamlı değildi. KOAH hastaları aldıkları tedaviler yönünden değerlendirildiğinde LABA kullanan hastalarda ise peroksinitrit düşük saptandı (p=0,012). Peroksinitrit düzeyleri KOAH grubunda anlamlı düzeyde yüksekti. Verilerimiz Nrf2, Keap1, Gsk-3β, MDA düzeyleri ile KOAH ve sigara kullanımı arasında anlamlı ilişki olmadığını göstermektedir. KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinin açıklanmasında daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Polikistik over sendromlu hastalarda Nrf2/Keap1 yolağının ve antioksidanların bazı düzenleyici faktörlerinin araştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS) dünya genelinde kadınların yaklaşık %10'unda görülen bir endokrin bozukluktur. Reaktif oksijen türlerinin (ROT) granüloza hücrelerinde neden olduğu oksidatif stres (OS) PKOS patogonezinde önemli rol oynamaktadır. Bu amaçla oksidatif stres oluşumunda ve antioksidan savunma mekanizmasında rol alan belirteçlerin düzeylerini incelendi. Çalışmamızda PKOS tanısı alan 55 hasta ile yaş uyumlu 45 sağlıklı gönüllüden kan örnekleri alınıp serumları ayrıldı. Serumlarda Nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2), Kelch benzeri ECH ile ilişkili protein-1 (Keap1), Glikojen sentaz kinaz 3 beta (GSK-3β), NAD(P)H kinon oksidoredüktaz (NQO1), Glutatyon-S-transferaz (GSTPi), Glutatyon peroksidaz (GSH-Px), Glutatyon (GSH) ve Sestrin-2 düzeyleri enzime bağlı immünosorbent testi (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Hasta ve sağlıklıların demografik verileri incelendiğinde yaş, boy, kilo, vücut kütle indeksi (VKİ) ve bel çevresi açısından istatistiksel olarak herhangi bir fark yoktu (p>0.05). Yapılan istatiksel analizde NQO1, GSTPi, GSH ve Sestrin 2 (Sesn2) düzeyleri PKOS ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). GSH-Px ve Nrf-2 düzeyleri PKOS grubunda kontrol grubuna göre istatiksel olarak önemli derecede yüksek bulundu. Keap1 ve GSK-3β düzeyleri PKOS grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli derecede düşük bulundu (p<0,05). Çalışmamızda özellikle Nrf2/Keap1sinyal yolunun PKOS hastalarında etkili olduğu ve antioksidan savunma sistemini uyardığı görülmüştür. Ayrıca Sesn2 de Nrf2/Keap1 yolağını uyararak antioksidan mekanizmaya katkı sağlamaktadır. Antioksidan savunma siteminde görevli bu sinyal elemanlarının gen ekspresyonlarının ölçülmesiyle yapılacak ileri çalışmalar ile hastalık patogonezi daha iyi aydınlatılmış olacaktır.
Nöroblastomalarda PI3-K sağkalım sinyal iletimini değiştirerek oluşan apoptozis sensitizasyonu
Nöroblastomalar, genellikle bebeklerde, çocuklarda, genç yetişkinlerde rastlanan malign tümörlerdir. Bu tümörlerin sinir sistemi gelişmeden kalan primitif (farklılaşmamış) sinir hücreleri olduğu düşünülmektedir. Nöroblastomanın düzenleyici hücre ölüm yolaklarını daha iyi anlamak, moleküler hedefli tedavilerin tasarımı için yeni fırsatlar sağlayacaktır. En önemli hücre ölüm yolağı apoptozistir. Bu çalışmadaki amaç, PI3-K sinyallerinin apoptozis mekanizmaları üzerindeki etkisini araştırmaktır. PI3-K mekanizmaları, apoptozis mekanizmasıyla ilişkili sağkalım sinyal iletimi yolağı ailesidir. PI3-K sinyalleri, tümör formasyonu ve tümör progresyonunda merkezi bir rol oynamaktadır. PI3-K sinyallerinin iletim yolaklarının araştırılması nörolastoma hastalarının klinik gelişiminde umut verici bir hedef olacaktır. Elde edilecek sonuçlar özellikle hücre siklusunda tanımlanan noktalara yönelik yeni hedeflenmiş tedavi yöntemleri geliştirilebilmesi için olanak sağlayacaktır.Bu çalışmada apoptozisin düzenlenmesinde PI3-K sinyallerinin rolü SH-EP, lan 5, kelly nöroblastoma hücre hatlarında in vitro olarak araştırılmıştır. İnhibitör olarak spesifik sinyal moleküllerini içeren BGT 226, BEZ 235 ve BKM 120 kullanılmıştır. Kombine tedavi deneylerinde sitotoksik ajan olarak doksorubisin kullanılmıştır. Spesifik proteinleri bulmak için western blotting, apoptotik hücrelerin nicel yüzdesini ölçmek için nicoletti prosedürü uygulanmıştır. Veriler excel programında ortalamaları ve standart sapmaları alınarak grafiklere aktarılmış, MANN WHİTNEY U testi ile değerlendirilmiştir.Çalışmanın sonucunda farklı zamanlı tedavi (12 saat fark) deneylerinin sonucunda 3 farklı PI3-K inhibitöründe de kontrol grubuyla olan fark anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Genetik özellikleri farklı olan nöroblastoma hücrelerinin PI3-K inhibitörlerine tepkisi farklı bulunmuştur. Lan 5 hücreleri bu inhibitörlere en duyarlı hücreler, SH-EP hücreleri PI3-K inhibitörlerine en az duyarlı hücreler olarak bulunmuştur. SH-EP hücrelerinin PI3-K inhibitörlerinin temel hedefi olduğu bulunmuştur. PI3-K inhibitörlerinin farklı konsantrasyonlarının tek ajan olarak denendiği değerlerde hücrelerin tepkisi farklı bulunmuştur. 24 saat, 48 saat, 72 saat zaman aralıklarında lan 5 hücreleri haricinde anlamlı fark bulunmamıştır. Nöroblastoma hücrelerinde gerçekleşen apoptozisin kaspaz bağımlı olarak gerçekleştiği ispat edilmiştir. PI3-K inhibitörleri etkilerine göre BGT 226>BKM 120>BEZ 235 şeklindedir. p53 ve Bcl-2 geninin bu döngülerdeki etkileri incelenmiştir. Bu çalışma için unutulmaması gereken şudur ki; toksik maddelerin yüksek konsantrasyonları apoptozis haricinde nekroza da yol açmaktadır. Bu çalışmada nicoletti yöntemiyle facs analizleri yapılarak nicel apoptozis yüzdelerine bakılmıştır. Çalışmanın ilerleyen aşamalarında propidium iodide boyasıyla apoptotik veya nekrotik hücreler saptanabilir. Ayrıca dapi yöntemi, Anneksin 5 metoduyla apoptotik, nekrotik ve canlı hücreler ayırt edilebilir. Bu çalışmanın benzeri kanser olmayan insan hücrelerinde in vitro ortamda denenmeli sonuçlar karşılaştırılmalıdır.
Fare alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde RHO-RHO kinaz sinyal ileti yolunun incelenmesi
ÖZET Fare Alt Ekstremite İskemi-Reperfüzyon Modelinde Rho-Rho Kinaz Sinyal İleti Yolunun İncelenmesi Giriş ve Amaç: İskemi ve reperfüzyon (İ/R) hasarı, enfeksiyon veya kanser gibi çok sayıda klinik durumu ilgilendiren; klinik veya moleküler düzeyde pek çok basamağı tam olarak aydınlatılmamış geniş fizyopatolojik bir süreçtir. Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskemi-reperfüzyon hasarı ile ilişkili olduğu; serebral, renal, myokardiyal ve hepatik sistemlerde gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, fare alt ekstremisinde oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarında, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun iskelet kası dokusunda gerek enzim aktivitesi gerek protein düzeyleri anlamında uğradığı değişikliklerin irdelenmesidir. Bu sayede, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasına yönelik yeni stratejiler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, Rho Kinaz inhibitörlerinin, plastik cerrahinin klinik uygulamalarında kullanılabileceği alanlar tartışılmıştır. Materyal ve Metod: Ağırlıkları 20-30g arasında değişen, swiss albino cinsi fareler, kontrol ve deney grubu olarak 12'şer fareden oluşan iki gruba ayrıldı. Deney grubu, ksilazin ve ketamin anestezisi altında, alt ekstremitesine "trochanter majus" düzeyinden uygulanan turnike ile, 4 saat iskemiye maruz bırakıldı. Dört saatin sonunda turnike çözüldü ve 4 saat reperfüzyon dönemine bırakıldı. Toplam 8 saatin sonunda "biceps femoris" kasından kas örneği alınarak ELISA yöntemi ile RhoA proteini, Rho Kinaz enzimi düzeyi ve Rho Kinaz enzim aktivitesi ölçüldü. Kontrol grubunda ise turnike uygulanmaksızın, 8 saat anestezi sonrası kas biyosisi alındı ve ELISA ile sonuçlar karşılıştırıldı. İskemi reperfüzyon hasarını göstermek amacı ile histopatolojik inceleme için, kas dokusundan örnekler alındı. Bulgular: Rho kinaz aktivitesi İ/R grubunda kontrole göre anlamlı olarak artmıştır. Rho Kinaz düzeylerinde fark bulunmazken, RhoA düzeyleri İ/R grubunda anlamlı olarak azalmıştır. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçları, Rho-Rho Kinaz sinyal ileti yolunun, iskelet kası iskemi-reperfüzyonu ile, kinaz aktivitesi düzeyinde uyarıldığını göstermektedir. Rho Kinaz inhibitörleri, özellikle serbest kas dokusu transferlerinde, gerek nekrozun gerek apoptozun azalmasına katkı sağlayarak, ameliyat başarısına olumlu etkilerde bulunabilirler. Anahtar Kelimeler: İskemi-reperfüzyon, iskelet kası, Rho, Rho Kinaz
Malign plevral ve peritoneal mezotelyomalı olgularda C-MET EGFR, pten,PDGFR-alfa, PI3k/AKT ve MTOR markerlarının incelenmesi; klinik ve prognostik önemi
Amaç: Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F. Balcalı Hastanesi Onkoloji Polikliniği'nde takip edilen malign plevral ve peritoneal mezotelyoma olgularında retrospektif olarak c- Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR moleküllerinin incelenmesi ve bu moleküllerin klinik ve sağkalımla ilişkisinin gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2004-2015 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne başvuran ve malign mezotelyoma tanısı alan 53 hasta dahil edildi. Olgular demografik özellikleri, asbest maruziyeti, sigara kullanımı, tümörün yerleşim yeri, histopatolojik tipi, evresi yönünden incelendi. Plevral ve peritoneal olarak iki gruba ayrılan olgularda uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri, radyoterapi ve kemoterapi protokolleri değerlendirildi. Olguların demografik özelliklerinin, aldıkları tedavilerin ve parafin bloklarından immünohistokimyasal olarak saptanan c-met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR ekspresyon düzeylerinin genel sağkalım ve hastalıksız sağkalıma etkileri incelendi. Verilerin istastistiksel analizinde IBM SPSS versiyon 20.0 yazılımı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 53 olgunun 39'u (%73,6) plevral mezotelyoma, kalan 14'ü (%26,4) ise peritoneal mezotelyoma tanısı almıştı. Plevral mezotelyoma olgularının ortanca genel sağkalımı 15 ay, peritoneal mezotelyoma olgularının ise 12 ay bulunmuş olup genel sağkalım açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,559). c-Met ve mTOR ekspresyonuna göre hastalıksız ve genel sağkalım incelendiğinde peritoneal olgularda (2+ ; 3+) olan grubun sağkalımının , (0 ; 1+) olan gruptan üstün olduğu görüldü (p<0,05). Plevral olgularda PDGFR-alfa ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalım değerlendirildiğinde; (0 ; 1+) olan grubun (2+ ; 3+) olan gruba göre anlamlı genel ve hastalıksız sağkalım üstünlüğü mevcuttu (p<0,05). Yine plevral MM olgularında EGFR ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda (2+) olan grubun (0) olan gruba üstünlüğü saptandı (p<0,05). Çalışmada hem plevral hem de peritoneal olgularda PTEN ve PI3K/AKT ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda gruplar arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Sonuç: c-Met, EGFR, PDGFR-alfa ve mTOR ekspresyonunun mezotelyoma olgularının biyopsi veya ameliyat materyallerinde incelenmesi prognozun belirlenmesi ve buna yönelik yeni tedavi modalitelerinin oluşturulmasında önemli olabilir. Bu hususta fazla sayıda hasta içeren daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Malign Mezotelyoma, c-Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT, mTOR, sağkalım
Barrett özefagus ve özefagus adenokarsinomlarında SOX9, BMP4, betakatenin, CERB2 ve Kİ67 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Özefagial adenokarsinomun Avrupa ve Amerika'da insidansı giderek artmaktadır. Özefagial adenokarsinom mortalitesi, morbiditesi yüksek ve tedavi seçenekleri oldukça kısıtlı bir tümördür. Barrett özefagus, özefagial adenokarsinomun öncül lezyonudur. Ancak Barrett özefagusun gelişim mekanizması ve özefagial adenokarsinoma malign transformasyonunun mekanizması halen aydınlatılamamıştır. Güncel çalışmalar WNT, HH, BMP, RA gibi embriyolojik sinyal yolaklarının aberan reaktivasyonu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmada; displazi içermeyen, düşük derecede displazi içeren, yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom vakalarına WNT, HH ve BMP sinyal yolaklarına ait belirteçler uygulanmış, metaplazi gelişimi ve karsinogenez aşamalarına katkıları değerlendirilerek Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom tedavisinde hedef olabilecek yolak veya moleküller belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2010- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 242 Barrett özefagus vakası ve 2005- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 17 özefageal adenokarsinom vakası dahil edilmiştir. Olgulara SOX9, BMP4, Betakatenin, CerbB2, Ki67 belirteçleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanmış ve Grade'lerine göre gruplanmış, Barrett özefagus ve özefageal adenokarsinom vakalarındaki ekspresyon durumları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda betakatenin ve SOX9; displazi içermeyen Barrett özefagus olgularında, displazi içeren Barrett özefagus olguları ve özefagial adenokarsinomlara oranla anlamlı oranda düşük nükleer immünreaktivite göstermiştir. BMP4 displazi içermeyen Barrett özefaguslarda stromal fibroblastlarda pozitif boyanma gösterirken, displazi içeren Barrett özefagus grupları ve adenokarsinomlarda boyanma izlenmemiştir. CerbB2 ekspresyonu ise yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinomlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ki67 ekspresyonu displaziye geçişte anlamlı artış göstermiş, bu noktada cut-off değeri % 30 olarak belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada Betakatenin ve SOX9'un metaplazi gelişimini etkilemediği ancak displazi gelişiminde rol aldığı görülmüş, bunun aksine BMP4'ün ise metaplazi gelişiminde rol aldığı ve displazi - karsinom sekansına katılmadığı değerlendirilmiştir. CerbB2 ise displazinin ileri aşamalarında özefageal adenokarsinom progresyonuna katkıda bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Barrett Özefagus, Özefagus Adenokarsinomu, Betakatenin, SOX9, BMP4, CerbB2, Ki67
Kohlear çekirdekte bulunan yıldız ve çalı nöronlarında asite duyarlı iyon kanallarının (ASIC) incelenmesi
Asit duyarlı iyon kanalları (ASIC); proton kapılı, voltajdan bağımsız, merkezi sinir sistemi ve periferik sinir sisteminde yaygın olarak bulunan hidrojen iyonuna duyarlı iyon kanallarıdır. Bu tez çalışmasında ASIC'lerin kohlear çekirdek nöronlarının uyarılabilirliğini etkileyerek, işitme sinyallerinin işlenmesinde önemli rol alacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada albino BALB/c ırkı fareler kullanılarak, kohlear çekirdek dokusunda Real time-polimeraz zincir reaksiyon tekniğiyle ASIC gen ekspresyonları mRNA düzeyinde ve kohlear çekirdekteki yıldız ve çalı hücrelerinin ASIC akımları yama kenetleme (patch clamp) tekniği ile karakterize edildi. Real-time PZR analizi ile 16 günlük, 75 günlük ve 2 yaşındaki fare kohlear çekirdek dokularında ASIC1, ASIC2 ve ASIC3 genlerinin ifadesi gösterildi. Voltaj kenetleme çalışmalarında kohlear çekirdek nöronlarına, asidik solüsyon uygulanmasıyla içe doğru (inward) akımlar oluştu. Kaydedilen ASIC akımlarının yarı aktivasyon pH değeri (pH50) yıldız hücreleri için 5,84, çalı hücreleri için 5,81 olarak bulundu. ASIC blokeri amilorid bu akımları doza bağımlı olarak inhibe etti. Amiloridin yarı maksimum inhibisyon değeri (IC50) yıldız hücrelerinde 32,5± 0,4 µM (n=30), çalı hücrelerinde ise 32,1 ± 0,2 µM (n=12) olarak bulundu. Sodyum içermeyen solüsyonda düşük pH ile indüklenen ASIC akımı büyük oranda azaldı (%87,5, p<0.05) (n=13), bu da kaydedilen ASIC akımlarının esas olarak Na+ iyonu tarafından taşındığını göstermektedir. Asit uygulamasıyla oluşan ASIC akımının hücre dışı Ca2+ ve Pb2+ (10 µM) tarafından inhibe edilmesi, bu hücrelerde ASIC1a altbiriminin varlığına işaret etmektedir. Zn2+ (300 µM)'nun ekstraselüler olarak uygulanması sonucu ASIC akımları %20 (n=13) oranında artmıştır. Bu da fonksiyonel ASIC2a alt birimini içeren homomerik kanalların varlığına işaret etmektedir. Sodyum salisilat (1 mM) ASIC akımlarını istatistiki olarak anlamlı düzeyde etkilemedi (p>0.05 n= 13). Bu da ASIC3 kanallarının bulunmadığını göstermektedir. Akım kenetleme çalışmalarında ise asidik solüsyon uygulanmasının kohlear çekirdek yıldız ve çalı nöronlarında depolarizasyona neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak elde edilen veriler kohlear çekirdek hücrelerindeki ASIC akımının ASIC1a ve ASIC2a kanalları tarafından taşındığını göstermektedir. ASIC kanallarının merkezi işitsel sistemdeki nöronların uyarılabilirliklerini etkilediğini ve dolayısıyla bunların işitsel bilgiyi işlemede rolünün olabileceğini ve /veya patolojik süreçlerde olası rolü bulunacağına işaret etmektedir.
Çukurova bölgesinde aplastik anemili hastaların T hücre reseptör sinyal yolundaki gen ifadelerindeki değişimlerin incelenmesi
Bu çalışma ile aplastik anemili hastaların T hücre reseptör sinyal yolundaki gen ifadelerindeki değişimlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda CD-28 ve CTLA-4 genlerinin ekspresyon düzeyleri Real Time PCR metoduyla belirlenmiş ve istatistiksel analizleri yapılmıştır. Çalışmamız Eylül 2017- Ağustos 2018 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma için Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalında Aplastik Anemi (AA) tanısı konulmuş 18 yaş altı 31 çocuk hastadan oluşan grup ve aynı yaş grubunda 30 sağlıklı kontrol grubunun tam kan numuneleri kullanılmıştır. Alınan kan numunelerinin kırmızı kan hücrelerinden arındırılması işlemleri Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı Laboratuvarında yapılmıştır. Ardından Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında Roche LightCycler 480 Real Time- PCR Cihazında gen ekspresyon düzeyleri çalışılmıştır. Tüm verilerin istatistiksel analizleri Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik Anabilim Dalı'nda Statistical Package for the Social Sciences (SPSS, version 20.0) programı yardımıyla yapılmıştır. Çalışma sonunda bölgemizdeki Aplastik Anemili (AA'lı) çocukların CD28 ve CTLA-4 gen ekpresyon düzeylerinin kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildiği ve istatistiksel analizin anlamlı (p değeri ≤ 0.05) olduğu görülmüştür. T hücre reseptör sinyal yolundaki gen ifadeleri ile ilgili elde ettiğimiz verilerin, çocuk hematoloji kliniği hastalarına tanı, takip ve tedavi süreçlerinde fayda sağlayabilir.
Sağlıklı erişkinlerde seks steroid hormon düzeylerinin sinir ileti hızı, reaksiyon zamanı, kognitif fonksiyonlar ve serebral lateralizasyon üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, sağlıklı erkeklerin ve menstrüel siklus fazlarına göre gruplandırılan kadınların, seks steroid hormon düzeylerinin, beynin kognitif becerileri, sinir ileti hızı ve sağ-sol el asimetrisi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 18-25 yaş arasındaki sağlıklı ve gönüllü, 30 kadın ve 30 erkek birey üzerinde gerçekleştirildi. Her bir kadının menstrüel siklusunun foliküler (3-4.gün), östrojen (12-15.gün) ve luteal fazında (21-22. gün) üç kere, erkeklerin ise herhangi bir zamanında bir kere venöz kandan serum estradiol (E2), progesteron, total serum testosteron, seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest testosteron (erkeklerde) ve ELİSA yöntemi ile serum östrojen alfa ve beta düzeyleri ölçülmüştür. Erkekler ve kadınlara (üç fazda), sağ el ve sol el medyan sinirden elektromiyografi (EMG) ölçümü yapılmış ve motor sinir ileti hızları hesaplanmıştır. Kognitif beceri testlerinden reaksiyon zamanı testi (RTms), stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT-DTsüre ms), muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), görsel algı-dikkat testi (LVT) ve görsel hafıza testi (TAVT) uygulanmıştır. Ayrıca duygu durumunu belirleyen anketlerden BECK depresyon ölçeği, STAI1 (durumluluk kaygı), STAI2 (sürekli kaygı) ölçekleri uygulanmıştır. Tüm veriler SPSS 15.0 ve MİNİTAB 18 istatistik programları ile analiz yapılmıştır. Bulgular: Kadınların (n=25) luteal dönemindeki DT ve DTsüre ms, SPMIQ ve TAVT ortalamaları ovulasyon ve foliküler dönemine göre yüksekti (p<0,05). Sağlak-solak kadın ve erkeklerin dominant ellerinin iletim hızları dominant olmayan ellerine göre yüksekti(p<0,05). Kadınların foliküler fazındaki sinir iletim hızı ortalamaları luteal faza göre yüksekti ve latansı daha kısaydı(p>0,05). Sonuçlar: Seks steroid hormon düzeylerinin serebral asimetri, beyin fonksiyonları ve periferal sinir sistemi üzerinde nöromodülatör etkisi olabileceği görüşüne varılmıştır.
Melanoma hücre hattında (B16F10) bazı kanser kök hücre tiplerinin kanserleşmedeki rolü ile antiparaziter özellikteki etken maddelerin hedgehog sinyal yolağı üzerinden kanserleşme üzerine etkilerinin araştırılması
Melanoma, nöral yarıklardan köken alan ve melanin pigmenti üreten melanositlerin transformasyonu sonucu meydana gelen malignant bir tümördür. Kanser ilişkili ölümlerin %90'ı, metastatik kanser durumlarında ortaya çıkmaktadır ve melanoma bilinen en ölümcül kanserlerden bir tanesidir. Genel olarak, melanom tüm malign tümörlerin % 1-3'ünü oluşturur ve insidansı her yıl % 6-7 oranında artmaktadır. Melanoma olgularında konvansiyonel tedavilere karşı direncin çok sık meydana gelmesi; Melanoma-spesifik KKH'lerini, KKH'lerini düzenleyici mekanizmaları, sinyal yolaklarını spesifik olarak hedef alan yeni etkili ve seçici terapötik kimyasalların geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Çalışmamızda potansiyel olarak daha etkili tedavi yöntemlerinin belirlenmesi ve geliştirilmesi amacıyla melanoma kanser hücre hattından (B16F10) CD133+ ve CD133- yüzey belirteçlerine sahip hücreler sorting edilerek farelerde cilt kanseri oluşturulup, kanser ve kanser kök hücrelerini ortadan kaldırma yeteneği olan yeni bileşiklerin ortaya çıkarılması ve tespit edilmesini amaçladık. Çalışmalarımızın bir sonucu olarak Ornidazol ile tedavi edilen deney gruplarımızda Ornidazol'ün fare melanom B16 hücre proliferasyonunu ve göçünü in vitro zaman ve doza bağlı olarak kontrol gruplarına göre inhibe ettiğini ve ayrıca, Ornidazole tedavisinin DNA hasarlarını şiddetlendirdiğini gözlemledik. Dahası fare melanom modeli tümör analizi ile, Ornidazol'ün melanom hacmini düşürdüğünü gözlemledik. Bulgularımız birlikte ele alındığında, Ornidazole'ün melanom ilerlemesini hafiflettiğini ve eşzamanlı olarak Hedhegog sinyal yolağını ve otofaji ekspresyonunu bastırdığını ve apopitozisi indüklediğini gösterdi. Ek olarak Ornidozole'un ER stres aracılı apopitozisi ekpresyonunu indüklediği ve otofaji ekspresyonunu inhibe ettiği görüldü. Elde ettiğimiz bulgular Ornidazole'un tümör büyümesi inhibisyonunda rol oynayabileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Melanoma, Kanser Kök Hücresi, Ornidazole, CD133, Hedgehog sinyal yolağı, ER stresi.
Miyokardiyal iskemi/reperfüzyon hasarının indüklediği apoptozda HMGB-1/TLR2 aksının hücre içi sinyal yolağının belirlenmesi
Kalp krizi olarak bilinen miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı (MI/R) yaygın bir sağlık problemidir. Miyokardiyal hasarın mekanizması yoğun bir araştırma konusu olmasına karşın, henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Hızlı hareket eden grup kutu-1 olarak adlandırılan (HMGB-1) protein histon olmayan bir proteindir ve strese giren ve ölmekte olan hücrelerden pasif olarak salgılanan bir alarm proteinidir. Bu protein hücreler arasına salgılandığında, TLR ya da RAGE reseptörlerine bağlanmaktadır. TLR2 ve TLR4 kalpte en fazla bulunan tiplerdir. TLR2'nin miktarı dilate kalp yetmezliğinde TLR4'e oranla daha fazla değişmektedir. HMGB-1/TLR4 aksının miyokardiyal iskemi ve reperfüzyon hasarındaki rolü, literatürde detaylı bir şekilde araştırılmış olmasına karşın, HMGB-1/TLR2/gp96-PF5 aksının tetiklediği apoptotik hücre ölümleri hakkında ki bilgilerimiz kısıtlıdır. Çalışmamızda test edeceğimiz hipotez şu şekildedir: Kalp krizinin tetiklediği oksidatif modifikasyon ile oluşan DHMGB1 (HMGB1'in disülfid formu), TLR2 reseptörünün yer aldığı yolak ile apoptozisi tetikler. Bu hipotezimizi test etmek için yalancı operasyonun yapıldığı sham, sham operasyonunun ardından DHMGB1 verdiğimiz grup, kalp krizi oluşturduğumuz grup ve son olarak kalp krizi ile birlikte DHMGB1 verdiğimiz grup olmak üzere toplam 4 deney grubu oluşturuldu. 24 saatlik reperfüzyon süresinin dolmasının ardından, sol ventrikül ve kan basınçları, EKG kayıtları alındıktan sonra kalp dokusu alındı. Kalplerden bazı proteinlerin analizlerinde ve biyokimyasal ölçümlerde kullanıldı. MIR kalp hasarına neden oldu, bu da aritmilere ve fonksiyon kayıplarının gelişmesine aracı oldu. İskemiden önce DHMGB1 uygulanması kas hasarında iyileşme ve bu da kalp fonksiyonlarında iyileşmeye aracı oldu, fakat aritmiler düzeltmede başarısız oldu. MIR, HMGB1'in, TLR2 ve TLR4'ün sitozolik miktarlarında azalma yaparken, plazmadaki HMGB1'in miktarını arttırdı. DMIR'de bu değerlerde düzelme oldu. MIR TLR2 ve TLR4'ün protein ifadesini azaltırken, DMIR da MIR'a göre TLR4' ün protein ifadesi arterken TLR2'ü azaldı. MIR gp96, JNK ve ERK1/2'in protein ifadesini azaltırken, DMIR JNK'ın protein ifadesini daha da azaltırken, ERK1/2'in değerini arttırdı. PF5' in protein ifadesi DMIR'da daha yüksekti. Sonuç olarak DHMGB1'in MIR hasarına koruyucu etkisinde TLR2/gp96-PF5 aks yolağı önemlidir.
İnvaziv meme karsinomlarında hücresel sinyal düzenleyici tetraspanin ailesinden CD151 ve TSPAN8'in rutin histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler yanı sıra sağkalım ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada invaziv meme karsinomlarında, metastaz ilişkili tetraspaninler olan CD151 ve TSPAN8'in ekspresyonlarının rutin parametreler ve klinik veriler ile karşılaştırılarak bu iki belirtecin meme karsinomlarındaki rolü yanı sıra yeni sağaltım yöntemleri açısından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2008–2011 yılları arasında tanı alan ve Manisa CBÜ Tıp Fakültesi'inde opere olan, neoadjuvan kemoterapi görmemiş, unilateral invaziv meme karsinomu olguları değerlendirildi. Yeterli tümör dokusu bulunan ve klinik verilerine ulaşılabilen 98 primer meme karsinomu olgusu çalışmaya alındı. Olguların hem primer tümör dokularına, hem de aksiller lenf düğümü ve uzak metastaz dokularına immünohistokimyasal olarak CD151 ve TSPAN8 uygulandı. Elde edilen sonuçların birbirleriyle, klinik ve rutin histopatolojik verilerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Olguların primer tümör dokusunda CD151 %37,9 (36/95), TSPAN8 %26,5 (26/98) oranında pozitif saptandı. Her iki belirteç için primer tümör ile lenf düğümü metastazı, primer tümör ile in situ lezyon ekpresyonlarının karşılaştırılmasında istatistiksel anlamlılık saptandı. CD151'in TİL durumu ve cerb-B2 ile, TSPAN8'in ER, Ki-67 ve p53 ile korelasyon gösterdiği saptandı. Sağkalım ile hiçbir parametre arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Sonuçlar: Meme karsinomlarında CD151'in prognostik ve prediktif değeri yapılan çalışmalarca bilinirken, bir diğer metastaz teşvik edici tetraspanin olan TSPAN8'in meme karsinomlarındaki işlevi gündeme gelmektedir. Bu iki molekülü aynı olgu grubunda, primer ve metastatik tümör dokularında immünohistokimyasal olarak değerlendiren çalışmamızın sonuçlarının, özellikle TSPAN8'in meme karsinomlarındaki overekspresyonunun ve ER, Ki-67 ve p53 gibi rutin parametrelerle ilişkisinin saptanması açısından yeni çalışmalara ve fikirlere kaynak oluşturabilecek bir katkıda bulunabileceği sonucuna varılmıştır.
FSH'nın fare granüloza hücrelerine etkisinin hippo sinyal yolağı proteinleri (YAP, TEAD ve p73) ve mikroRNA'ları (miR129-5p ve miR145-5p) ile değerlendirilmesi
Rekombinant gonadotropinler aynı anda birden fazla folikülün gelişiminin uyarılması için yardımlı üreme tekniklerinde yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Ancak FSH'nın (folikül stimülan hormon) aşırı kullanımının folikül gelişimini bozduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Hormonlar, büyüme faktörleri ve miRNA'lar overdeki hücre proliferasyonunu ve homeostazisi Hippo yolağı aracılığıyla düzenlemektedirler. Bu yolağın üyelerinden YAP/TEAD hücrelerin hayatta kalması ve proliferasyonu yönünde etki ederken; YAP/p73 apoptoza gidişi kontrol eder. Bu çalışmada YAP1/TEAD3 immunreaktivitesi ve bununla ilişkili miR-129-5p ve p73 immunreaktivitesi ve bununla ilişkili miR-145-5p düzeyleri incelenmiştir. Doğrulama amacıyla kaspaz-3 ve bax immunreaktiviteleri değerlendirilmiştir. Yüksek doz FSH uygulamasının granüloza hücreleri üzerindeki etkisinin Hippo sinyal yolağı üzerinden değerlendirilmesi ve bahsi geçen miRNA'lar ile ilişkisinin açıklanması amaçlanmıştır. Balb/c cinsi, 18 adet, 6-8 haftalık dişi fareler kontrol, sham ve deney grubu olarak üçe ayrılmıştır. Deney grubuna her 12 saatte bir sırasıyla 10-10-5-5 IU/ml olmak üzere toplam 4 doz FSH intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Sham grubuna deney grubuna verilen FSH hacmine eşit miktarda eş zamanlı olarak %0.09 SF yapılmıştır. Fareler son enjeksiyondan 12 sa. sonra sakrifiye edilmiştir. Over dokuları ve kan örnekleri alınarak RT-PCR ve immunohistokimya teknikleriyle analiz edilmiştir. Over doku kesitlerinin immunohistokimya ile analizinde, granüloza hücrelerinde YAP1 ve TEAD3 immunreaaktivitesi artarken p73 ve kaspaz-3 immunreaktivitelerinde değişiklik gözlenmedi. Gruplar arasında Bax immunreaktivitesinde anlamlı farklılık yoktu. MiR-129-5p ve miR-145-5p, FSH uygulaması sonrası downregüle oldu. P73, Kaspaz3 ve Bax'ın granüloza hücrelerinde değişmeyen immunreaktivitesi yüksek doz FSH sonrası atreziye gidiş olmadığını göstermektedir. YAP1 ve TEAD3 immunreaktivitesinde artış ile miR-129-5p ve miR-145-5p düzeylerinde görülen azalma overde proliferatif sürecin baskın olduğunu ve yüksek doz FSH'ın bu etkiyi Hippo sinyal yolağı üzerinden açığa çıkarttığını göstermektedir.
Major depresif bozukluk tanılı ergenlerde inflamasyon ile ilişkili neopterin- tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit düzeyleri
Amaç: Major depresif bozukluğun patofizyolojisine katkıda bulunan biyolojik mekanizmalar ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır ve yapılmaktadır ve MDB'nin patofizyolojisi hala net değildir. Bizim araştırmamızda major depresif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin neopterin-tetrahdirobiopterin yolağındaki serum neopterin, tetrahdirobiopterin, serotonin, triptofan, NO düzeyleri ve bu yolağı uyardığı düşünülen IL-2 düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca neopterin yolağı ve sitokin ilişkisi değerlendirilecektir. Yöntem: Çalışmaya major depresif bozukluğu olan ve psikotrop ilaç kullanmayan 40 hasta ile 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Serum neopterin, tetrahidrobiopterin, serotonin, triptofan, NO, IL-2 düzeyleri ELİSA (enzymelinked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: Araştırmamızda MDB ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar sonucunda; neopterin düzeyinin depresyonu olan hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşük olduğu (p<0,001); IL-2 düzeyi MDB'li hastalarda kontrollere kıyasla düşük olduğu fakat istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı (p değeri istatistiksel olarak anlamlı duruma oldukça yakındır. p=0,051), tetrahidrobiopterin düzeyinin MDB grubunda sağlıklı kontrollere göre düşük olduğu (p=0,042), serotonin (p=0,403), triptofan (p=0,062) ve NO (p=0,617) düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadığı saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlara bakıldığında ergenlerde depresyonun patofizyolojisinde neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı rol almıyor gibi görünmektedir. Bulgular ergen depresyonu ile HPA aksının ilişkisini destekler niteliktedir. Ergenlerdeki depresyon patofizyolojisinin aydınlatılması için hem neopterin-tetrahdirobiopterin hem de HPA aksı ile depresyon ilişkisi ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: neopterin, serotonin, sitokin, inflamasyon, NO, depresyon
Normal endometriyum, endometriyal hiperplazi ve endometriyum kanserlerinde EZH2 proteininin moleküler yöntemlerle değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, malignite açısından iki farklı insan endometriyum kanser hücre hatları ile normal endometriyum, endometriyal hiperplazi ve endometriyum kanserlerinde Enhancer of Zeste Homolog-2 (EZH2)'nin rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnsan endometriyum kanseri hücre hatları Ishikawa ve MFE-319 (ACC-423) ile; normal endometriyum (proliferasyon ve sekresyon evresi); endometriyal hiperplazi (basit atipisiz ve kompleks atipili) ve endometriyal adenokarsinom (Tip I ve Tip II) örneklerinde EZH2 proteininin indirek immunohistokimyasal ve Western blotting yöntemleri ile değerlendirilmesi yapılmıştır. TUNEL yöntemi ile % apoptotik indeksler belirlenmiştir. EZH2 proteininin immunoreaktivite boyanmaları hafif (1), orta (2), şiddetli (3) ve çok şiddetli (4) olarak belirlenmiştir. Boyanan hücre sayıları % olarak sayılıp, boyanma şiddetleri ile H–skor elde edilerek, sonuçlar One-way ANOVA istatistiksel testi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada, malignite açısından farklı iki insan endometriyum kanser hücre hattı EZH2 immunoreaktivitesi açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde; agresif olan MFE-319 insan endometriyum hücre hattında çok şiddetli (4) gözlenirken, Ishikawa hücrelerinde hafif/orta (1/2) olarak izlenmiştir (p<0,05). Histopatolojik değerlendirmenin ardından endometriyum örneklerinde EZH2 immunoreaktivitesi değerlendirildiğinde, normal endometriyumdan hiperplaziye geçiş ve endometriyal hiperplaziden karsinogeneze geçiş süreçlerinde istatistiksel olarak anlamlı artmış EZH2 immunoreaktivitesi izlenmiştir. % TUNEL indeksleri değerlendirildiğinde kanser gelişiminin ileri evrelerinde TUNEL pozitif hücre sayılarında istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu belirlenmiştir. Western Blotting yöntemi ile EZH2 proteini varlığı insan endometriyum kanser hücre hatlarında saptanmıştır. Sonuç: Malignite yönünden farklı iki farklı insan endometriyum kanser hattında ve normal endometriyumdan, endometriyal hiperplaziye ve karsinogenez sürecinde EZH2 proteininin prognostik faktör ve kanser tedavisinde hedef molekül olarak önemi ortaya konulmuştur.
İnsan fallop tüplerinde WNT sinyali ekspresyon paternlerinin incelenmesi
Fallop tüpü, uterus ve ovaryumlar arasında uzanan, dört farklı anatomik bölümde incelenen bir çift tüptür. Her bir anatomik bölgenin farklı yapısal özelliklere ve hücre dağılımlarına sahip olduğu bilinmektedir. Gelişimsel olayların, kök hücrelerin ve hücre davranışının kontrolünde önemli olan Wnt sinyal yolağı ligandları fallop tüplerinden fizyolojik ve patolojik koşullar altında salınmaktadır. Bu çalışmada insan fallop tüplerinin farklı anatomik bölgelerinde, kanonik Wnt yolağı ligandlarının kantitatif analizinin yapılması ve Wnt3a ligandının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ile bu farklı bölgelerin patolojilerden etkilenmediğinin gösterilmesi için ışık mikroskobik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 5 hastadan sekretuar fazda alınan unilateral fallop tüpü dokuları proksimal, distal ve ampullar olmak üzere üç bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Reverse transkriptaz kantitatif PCR yöntemi ile 8 farklı kanonik Wnt yolağı ligandının 7 tanesinin ekspresyonu fallop tüplerinde saptanmıştır. Wnt1, Wnt3, Wnt3a, Wnt8b, Wnt10a ve Wnt10b ligandları fimbrialarda daha yüksek ekspresyon seviyesi gösterirken Wnt3a ekspresyonunun proksimal kısımda distal ve ampullar kısımlara göre anlamlı derecede daha düşük ekspresyon gösterdiği ortaya koyulmuştur. Wnt3a ligandı immünohistokimyasal olarak değerlendirildiğinde tüp epiteli ve lamina propriasında yoğun bir şekilde lokalize olduğu gözlenmiştir. Çalışma ile sekretuar fazda baskılanan Wnt ligandlarının varlığının fallop tüplerinde gösterilmesi bu yolağın tüp homeostazında önemini göstermektedir. Ayrıca Wnt ligandlarının fallop tüplerinde köklülüğü koruyucu faktörler olarak değerlendirilebileceği gösterilmiştir.
HCT-116 ve HT-29 kolon kanseri hücre hattında kuersetinin hücre ölüm yolakları üzerine etkisinin incelenmesi
Kanser çok basamaklı, uzun süreli bir süreçtir ve sağlıksız bir hücrenin kontrolsüz bölünüp büyümesinin ardından tümör üreten hücre ölümünün yokluğu ile karakterizedir. Kolorektal kanserler dünyada en sık görülen kanserlerdendir Literatüre kalın bağırsağın iç yüzeyindeki hücrelerin kontrolsüz bölünmesiyle karakterize, yaygın gastrointestinal malign tümör olarak geçmiştir. Ülkemizde oluşan kanser türleri arasında ilk beşte yer alır ve görülme sıklığı giderek artmaktadır. Kanser araştırmalarındaki önemli zorluklardan biri sağlıklı hücreler bozulmadan, kanser hücrelerinin etkili bir şekilde nasıl öldürüleceğidir ve bu noktada kanserli hücreleri tedavi etmek için ölüm yolaklarının bilinmesi kritik bir önem taşır. Son yıllarda keşfedilmiş olan ferroptoz, demir bağımlılığı ile ortaya çıkan yeni bir programlanmış hücre ölümü türü olarak bilinir ve kanser hücreleri büyümeyi sağlamak için normal hücrelere kıyasla daha fazla demir talebi sergilediğinden kanser hücrelerinde ferroptozun indüklenmesinin çoklu kemoterapötiklerin direncini tersine çevirdiği ve kanser direncini azalttığı doğrulanmıştır. Bu çalışmalar ferroptozun tömör oluşumunda, gelişmesinde önemli bir düzenleyici olarak rol oynadığını göstermiştir. Flavonoidlerden kuersetin kanser önleme, ilerlemesini durdurma ve geleneksel kanser tedavilerinin yan etkilerini azaltılmasında başarılı olduğu bilinen metabolittir. Kuersetinin kolon kanserini engelleyici etkilerinin hücre ölüm yolakları üzerine etkilerinin ortaya çıkarılabilmesi için yapılan bu çalışmada kuersetin molekülünün kolon kanseri hücre hatlarında kemoterapik ajan ile kombine kullanımlarına ve tek kullanımlarının hücre canlılığı üzerindeki etkilerinin belirlenerek hücre ölüm mekanizmalarından apoptoz ve ferroptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamızda öncelikle kuersetin ve kemoterapik ajan sitotoksik konsantrasyonları 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)- 2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) testi ile HT-29 ve HCT-116 hücrelerinde 14 belirlendi. Daha sonra sitotoksik kuersetin ve kemoterapik ajan ile 24 saat inkübe edilen HCT-116 ve HT-29 hücreleri Apoptotik Proteaz Aktive Edici Faktör-1 (APAF-1), İnsan Kaspaz-3 Proteini (CASP-3), Uzun Zincirli Yağ Asidi-KoA Ligaz (ACSL4) ve Glutatyon Peroksidaz 4 (GPx4) seviyeleri enzime bağlı immünosorbent testi yöntemiyle (ELİSA) belirlendi. Çalışmada kuersetin molekülünün her iki kolon kanseri hücresinde tek başına APAF-1 ve CASP-3 biyobelirteçlerini kontrol grubuna göre arttırarak apoptotik yolağı aktive ettiği belirlenmiştir. GPx4 ve ACSL4 biyobelirteçlerinde ise kombine uygulamanın ACSL4'ü arttırıp GPx4'ü azaltarak ferroptotik yolağı indükleyip kanserli hücrede sinerjik etki yaptığı belirlenmiştir. Yapılan bu çalışma sonucundaki veriler kolon kanserine karşı kombine veya diğer alternatif yaklaşımlarına temel veri sağlayıp kanser tedavisi için ferroptoz sinyal yolağının daha detaylı araştırılmasında etken maddenin kullanımına yönelik çalışmalara katkı sağlayabilir.
Sıçan duyusal sinir hücrelerinde kisspeptinin hücre içi kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisi
Bir hipotalamik nöropeptid olan kisspeptin, kemirgenlerde ağrı duyarlılığını değiştirdiği bilinen RF-amid ailesinin bir üyesidir. Ağrının hücresel modeli olan dorsal kök ganglionu (DKG) nöronlarında kisspeptin ve G protein-bağlı reseptör (GPR54)'ün eksprese edildiği ve kisspeptinin kemirgenlerde ağrı modülasyonu ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Buna rağmen, kisspeptinin duyusal nöronlar üzerindeki etkileri ve mekanizmaları üzerine yapılmış bir çalışma henüz yoktur. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, kisspeptinin sıçan DKG nöron kültüründe hücre içi serbest kalsiyum ([Ca+2]i) seviyeleri üzerindeki nosiseptif/antinosiseptif etkilerini ve mekanizmasını araştırmaktır. Bu tez çalışmasında DKG nöronları primer hücre kültürü, 1-2 günlük Spraque- Dawley sıçanlar (n=20) kullanılarak hazırlanmıştır. DKG nöronları, 1 μmol Fura-2 asetoksi metil ester (AM) ile boyanmış ve [Ca+2]i yanıtları, 340 nm ve 380 nm'de eksitasyon ve 510 nm'de emisyon ile dijital görüntüleme mikroskobu kullanılarak 340 nm /380 nm oranındaki değişikliklerle ölçülmüştür. Farklı dozlarda (100 nM, 300 nM ve 1000 nM, en az 3 tekrar) kisspeptin-10 uygulamasının [Ca+2]i seviyelerine etkisi gözlenmiştir. Ayrıca hücre dışı kalsiyum yokluğunda, kisspeptinin, [Ca+2]i üzerine etkilerini ve bu etkileri Protein Kinaz C (PKC) yolağı üzerinden gösterip göstermediğini belirlemek için PKC inhibitörü şeletrin klorit (ChCl) ön muamelesi ile de etkileri gözlenmiştir. Kisspeptin-10'un, DKG nöronlarına uygulanması [Ca+2]i seviyesini doza bağımlı ve anlamlı olarak arttırmıştır. 340 nm/ 380 nm oranları sırasıyla (bazal 100,0±0.0 % vs kisspeptin): % 118,4±4,6 (100 nM kisspeptin, n=41, p<0.01), % 126,6±4,1 (300 nM kisspeptin, n=36, p<0.001) ve % 140,2±4,9 (1000 nM kisspeptin, n=44, p<0.001) olarak ölçülmüştür. Hücre dışı Ca+2'un yokluğunda, kisspeptin, [Ca+2]i seviyelerinde çok güçlü olmasa da önemli bir artışa neden olmuştur. [Ca+2]i yanıtları, PKC inhibitörü varlığında da devam etmiştir. Sonuç olarak, kisspeptin-10' un, kültüre edilmiş sıçan duyusal nöronlarda PKC'den bağımsız olarak [Ca+2]i sinyalini aktive ettiği ortaya konulmuş olup, bu sonuçlar kisspeptinin ağrının modüle edici etkisinde periferal bölgenin de rol alabileceğini göstermektedir.
Prostat kanseri olgularında KRAS, BRAF ve PIK3CA mutasyon analizi ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Prostat kanseri (PKa), dünyada erkeklerde en sık görülen kanserlerdendir ve kanser mortalitesinde beşinci sıradadır. KRAS, BRAF vb. hedeflerin mutasyonlarıyla RAS/RAF/MAPK yolu aktivasyonunun, çeşitli malignitelere neden olduğu bilinmektedir. Ayrıca fosfotidilinozitol-3-kinaz (PI3K) sinyal yolağı, kanserde regülasyonu sık bozulan yollardan biridir. Çalışmamızda; bölümümüzde tanı alan 24 prostatik asiner adenokarsinom olgusunda BRAF, KRAS, PIK3CA genlerindeki mutasyon oranlarını ve klinikopatolojik özelliklerle ilişkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji ABD'de 2012-2018 yılları arasında PKa tanısı alan 24 ardışık prostatektomi olgusu dâhil edilmiştir. Olgular Gleason skoru düşük ve yüksek olarak iki gruba ayrılmıştır. Tüm olguların prostatektomi materyallerine ait formalin fikse parafine gömülü (FFPG) bloklarından mikroarray hibridizasyon yöntemi ile mutasyon analizi yapılmıştır. Mutasyon sıklıkları, hastaların demografik, histopatolojik ve klinik bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Olguların 3/24 (%12.5)'ünde KRAS mutasyonu (G12S, G12D-G12S, Q12R) saptanmış olup, hiçbirinde BRAF ve PIK3CA mutasyonları gözlenmemiştir. Gruplar arasında KRAS mutasyon sıklığı açısından anlamlı fark bulunmamıştır. KRAS mutasyon pozitifliği ile yaş (p=0.240), preop PSA (p=0.085), Gleason skoru (p=0.075), pT (p=0.250), AJCC evre (p=0.050), lenf nodu metastazı (p=0.999), uzak metastaz (p=0.999), vasküler invazyon (p=0.999), perinöral invazyon (p=0.550), periprostatik yayılım (p=0.530), seminal vezikül invazyonu (p=0.546), cerrahi sınır pozitifliği (p=0.550), biyokimyasal rekürrens (p=0.999) ve aile öyküsü (p=0.209) arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tartışma: Çalışmamızda KRAS mutasyon sıklığı oranlarımız (%12.5), Asya popülasyonlarında yapılan çalışmalar ile benzerdir (Kore: %7.3, Çin: %9.1, İran: %5.7). Türkiye'de yapılan farklı iki çalışmada PKa'da KRAS mutasyon sıklığı %8.8 ve %40 oranında bildirilmiştir. Literatürde BRAF ve PIK3CA mutasyon sıklıkları, çalışmamızla (%0) uyumlu olarak sırasıyla %0-15 ve %0-10,4 aralığında bildirilmiştir. Sonuç: Bu çalışma Türkiye'de PKa'da BRAF ve PIK3CA mutasyon analizinin yapıldığı ilk, KRAS mutasyon analizinin yapıldığı üçüncü çalışmadır. Söz konusu mutasyonların PKa'daki rolünü daha net belirlemek ve tedavi yaklaşımları geliştirmek için ileri evre olguların ağırlıkta olduğu geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hipospadias genetiğinde SHH (Sonic hedgehog) yolağının araştırılması
ÖZET Hipospadias, genital sistemin en sık görülen konjenital anomalilerinden biridir. Hipospadiasın potansiyel olarak bozulmuş gen ekspresyonları ile ilişkili olduğu gösterilmiş olsa da nedeni büyük ölçüde bilinmezliğini korumaktadır. Bu çalışmamızda hipospadiaslı çocuklardan elde edilen kan ve penil dokularda Sonic Hedgehog yolağının etyolojideki rolünü araştırdık. Haziran 2007 ile Haziran 2017 tarihleri arasında hipospadias tanısıyla ameliyat edilen, takip ve tedavileri sürdürülen 0-16 yaş arası 200 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan Haziran 2016 ile Haziran 2017 tarihleri arasında ameliyata alınan 48 inden doku örnekleride toplandı. Kontrol grubu olarakta; Haziran 2016 ile Haziran 2017 tarihleri arasında sünnet talebi ile başvuran sağlıklı ve fizik muayenesinde ek patoloji saptanmayan 0-16 yaş arası 200 çocuk çalışmaya alındı. Bu çocukların 48 inden de yine doku örnekleri toplandı. Fazla (artık) prepüsyal doku (sünnet dokusu), hiçbir periüretral doku alınmadan elektif cerrahi sırasında elde edildi. Hipospadias hastalarından alınan penil dokulardan mRNA kat değişimleri, kanlardan DNA polimorfizmleri çalışıldı. Bu çalışmada, hipospadiak dokularında çalışılan Sonic Hedgehog yolağı genlerinin mRNA kat değişimlerinde önemli farklılıklar bulduk. Hipospadias tamiri için cerrahi operasyon geçiren 48 hastadan ve elektif şartlarda sünnet olan 48 çocuktan doku örnekleri alınarak yapılan çalışmada, hipospadias grubunda Sonic Hedgehog yolağında görevli genlerden, Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1 ve Glioma-Associated Oncogene Homolog 2 genlerinin ekspresyonlarındaki azalma gösterildi (p<0,05). Hipospadias tamiri için cerrahi operasyon geçiren 200 hastadan ve elektif şartlarda sünnet olan 200 çocuktan kan örnekleri alınarak yapılan çalışmada Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1 ve Glioma-Associated Oncogene Homolog 2 genlerinin DNA polimorfizmlerinde kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir farklılık bulamadık. Son yıllarda hipospadias insidansındaki artış, hipospadias gelişim mekanizmalarının açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. Yapılan moleküler çalışmalar hipospadiasa neden olan eksojen hormonların rolünü açıklamamıza yardımcı olacak ve başka erkek gelişim bozukluklarının iç yüzünü kavramamızı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1, Glioma-Associated Oncogene Homolog 2, Hipospadias, Moleküler, Genetik