Political relations

83 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Akkoyunlu-Osmanlı diplomasi sürecinde siyasi, dini, sosyal ve kültürel ilişkiler

Osmanlılar ve Akkoyunlular, biri Anadolu'da diğeri İran ve Yakın Doğu coğrafyasında hüküm süren iki Sünnî devlettir. Sünnîlerin hamisi olarak mücadele veren bu iki devlet, soylarını kutlu sayılan Oğuz Han'a dayandırmıştır. İlk başlarda koruyucu tavırlarıyla Osmanlı, Akkoyunluların taht mücadelesinde şehzadelerin sığınağı olmuştur. Bu bağlılık ilişkisi, Akkoyunluların Uzun Hasan Bey döneminde, Karakoyunluları yenip onların geniş topraklarına sahip olmasıyla kendisine rakip olarak Osmanlı'yı görmesi ve Osmanlı topraklarına yapılan saldırılarla, yerini gergin bir ortama bırakmıştır. II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) ile Uzun Hasan Bey arasında yapılan Otlukbeli Savaşı, Akkoyunlular için hezimetle sonuçlanınca, devletin yıkılma süreci başlamıştır. Bazen ılımlı bazen de sıkıntılı süreçler geçiren iki devlet arasında sığınma, evlilik, elçi teatisi, rehin alma, tehdit, ticaret gibi birçok konuda diplomasi kaidesine göre ilişkiler kurulmuştur. Bu ilişkilerin en önemli tanıkları olan mektuplaşmalar ve diğer diplomatik belgeler esas alınarak dönemin kaynak eserleri ışığında iki devletin diplomatik ilişkileri incelenmiştir.

AkkoyunlularKültürel ilişkilerOsmanlı Devleti+6
Selime Demir
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bir siyasetname olarak Kınalızâde Ali Efendi'nin Ahlâk-ı Alâî eserinde yönetim-siyaset ilişkisi

Modern yönetim ve siyaset düşüncesinin belirttiği yönetim ile siyaset ayrılmalıdır görüşünün aksine, siyasetnamelerde bu iki kavramın birlikte ele alındığı bir anlayış hâkimdir. Siyasetname geleneğinin bir ürünü olan Kınalızâde Ali Efendi'nin Ahlâk-ı Alâî isimli eseri de benzer bir anlayışla yazılmıştır. Eser, modern düşüncedeki yönetim ile siyaset arasında ayrımın yapıldığı ve kavramların birbiri ile çatıştırıldığı bir anlayışla değil, birlikte düşünüldüğü bir yönetim ve siyaset düşüncesine sahiptir. Devletin ayakta kalması ve toplumsal adalet ile mutluluğu sağlama yolunda olaylara bütüncül bir bakış açısı ile yaklaşılmış, söz konusu nedenle de yönetim, siyaset, ahlak ve din gibi kavramlar bir bütün olarak birlikte ele alınmıştır. Kınalızâde'nin eserinde bahsettiği kişi, aile ve devlet ahlakı düşüncesi, yönetim ve siyaset açısından varılmak istenen ideal devlet ve toplum yapısının sistematiğini oluşturmaktadır. Ahlâk-ı Alâî'de yönetim ve siyaset anlamında ideal devlete giden yolda kişi ahlakı en önemli uğrağı oluşturmaktadır. Eserde ideal devlet ve toplum yapısının oluşması, hükümdarın erdemli olmasına bağlanmıştır. Ki buradan yönetim ve siyasetin ahlâk temeline dayandırıldığı görülmektedir. Dolayısıyla; Kınalızâde düşüncesinde yönetim ve siyaset, ideal devlet ve toplum yapısının oluşturulması noktasında ahlâki açıdan bir bütün olarak ele alınan kavramlardır. Anahtar kelimeler: Yönetim-Siyaset İlişkisi, Siyasetname(ler), Ahlak, Kınalızâde Ali Efendi, Ahlâk-ı Alâî

Ahlak-ı AlaiKamu yönetimiKınalızade Ali Çelebi+4
Muhammed Enes Zorlu
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kuruluşundan 12 Eylül 1980`e kadar Disk-siyaset ilişkisi

ÖZET Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 1967 yılında kuruldu. DİSK sosyalist bir sendikadır. DİSK, Türk sendikacılığına yeni bir çizgi kazandırdı. Kurulduğu tarihten itibaren büyük bir gelişme gösterecekti. DİSK, 12 Mart Muhtırası'na kadar Türkiye İşçi Partisi'ni (TİP) destekleyecekti. 12 Mart Muhtırası'ndan sonra TİP kapatılacaktı. DİSK'in gelişmesi 12 Mart Muhtırası'ndan sonra daha da arttı. DİSK 12 Mart'tan 12 Eylül'e kadar Cumhuriyet Halk Partisi'ni (CHP) destekleyecekti. Bu dönemde DİSK,CHP'yi hükümete getirmeye çalışacaktı. 12 Mart ortamının bitmesinden sonra DİSK gücünü gösteren büyük eylemler yapacaktı. Sağ hükümetlerin bazı icraatlarına karşı çıktı. 1976 yılından itibaren 1 Mayısların işçi bayramı olarak kutlanmasını sağladı. 12 Mart'tan sonra DİSK içinde Türkiye Komünist Partisi (TKP) yandaşları yer edinmeye çalıştılar. 1977'e kadar önemli mevkileri ele geçirdi ve DİSK'in eylemlerine yön verdiler. Bunlardan en önemlisi de Ulusal Demokratik Cephe (UDC) karan çıkartmak istemeleriydi. Bu karar kabul görmedi. Böylece TKP yandaşları 1978'den itibaren DİSK'ten uzaklaştırılacaktı. 1976 yılından itibaren de CHP'li sendikacılar DİSK içine girmeye başladılar. Bu sendikacılardan Abdullah Baştürk 1977 yılında CHP hükümetinin 1 Mayıs kutlamasına izin vermemesi üzerine DİSK ile CHP arasındaki ilişkiler bu tarihten sonra soğumaya başlayacaktı. 12 Eylül ile birlikte DİSK kapatıldı, mal varlığına el konuldu. Yapılan yargılama sonucu 1991 yılında beraat edecekti. Ancak sanıkların işkence iddiaları, uzun süre gözaltında tutulmaları, davanın uzun sürmesi buna rağmen davanın beraatla sonuçlanması tarihimize kara bir leke bırakacaktı.

DİSKSendikalarSiyaset+1
Hakan Batırhan Kara
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2002
10
Master'sOpen AccessTR

Geç Roma-Batı Roma İmparatorluğu ile Avrupa Hunları arasındaki siyasi ve askeri ilişkiler (375-475)

Batı Roma ve Avrupa Hunları'nın siyasi ve askeri faaliyetlerinin incelendiği bu araştırmada hem Türk hem de Roma Tarihi'nin belirli bir dönemine ışık tutulmaya çalışıldı. Roma İmparatorluğu, Avrupa Hunları'nın tarih sahnesine çıkması ile zor günlerini yaşadı. Roma, önce Kavimler Göçü neticesinde kendisine sığınan kavimlerin isyanlarıyla uğraşdı daha sonra ise Hunlar ile mücadele etti. Avrupa Hunları ve diğer kavimler ile giriştiği mücadeler neticesinde yıpranan Batı Roma'nın siyasi ve askeri durumu incelenmeye çalışıldı. Batı Roma'nın siyasi ve askeri durumun yanında Avrupa Hunları'nın bölgedeki etkin faaliyetlerine, Cermen kavimlerini itaat altına alarak egemen güç olmalarına ve izledikleri politikalar neticesinde hem Doğu Roma'yı hem de Batı Roma'yı kontrol altına almaları üzerinde duruldu. Balamir liderliğinde tarih sahnesine çıkan Avrupa Hunları, Kavimler Göçü'ne sebep oldu. Kavimler Göçü'nün ikinci dalgası ise bu dönemde gerçekleşti. Uldız zamanında ayrıca Hun politikası da şekillenmeye başladı ve güçlüye karşı zayıf desteklendi. Roma ise kendisine sığınan kavimlerden başlangıçta asker olarak faydalansa da daha sonra kontrol edemez bir duruma geldi. Uldız zamanında şekillenen Hun dış politikası, Attila'ya kadar dostane şekilde sürüdürüldü. Attila ise Hun politikasında değişikliğe giderek Doğu Roma'yı itaati altına aldıktan sonra yönünü Batı Roma'ya çevirdi. Batı Roma üzerinde diplomasiyi oldukça iyi kullanan Attila, bu sırada ordusunu da hazırlamayı ihmal etmedi. Batı Roma ise Attila'nın gücünün farkındadır. Bu yüzden Batı Roma, Attila'nın dâhiyane fikirlerine ve askeri başarılana karşılık Aetius adlı komutanı kullandı. Aetius, Hun Kültürü'nü yakından bildiği için Attila'nın savaş taktiklerinin farkındaydı. Bu iki rakip güç Catalaunum Ovası'nda karşı karşıya gelse de birbirlerine üstün gelemediler fakat ordularındaki eksiklikleri gördüler. Bu durum Avrupa Hunları'nın, hızlı bir şekilde orduyu gözden geçirerek yeniden modernize etmesine ve İtalya'yı kuşatarak kendisine tabii hale getirmesine sebep oldu. Tüm bu gelişmeler neticesinde Attila'nın ölümü nasıl ki Avrupa Hunları'nın yıkılış sürecine sebep olduysa; III. Valentinianus'un da Aetius'u öldürmesi Batı Roma'nın yıkılış sürecine girmesine yol açtı.

Askeri ilişkilerAskeri teşkilatAttila+4
Muhammed Kazar
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Bosna-Hersek ile olan siyasi ve iktisadi ilişkileri (1990-2010 dönemi)

Uluslararası arenada devletler birbirleriyle diplomatik ilişkilerini geliştirmeye özen göstermektedir. Birçok ülke karşı tarafla kendi ulusal çıkarı için ilişkiler kurmaktadır. Fakat, Türkiye ve Bosna-Hersek'in ilişkileri bu çıkar ilişkisinden çok ötededir. Türkler ve Boşnaklar uzunca süre aynı kaderi paylaşmışlardır. Birbirlerine kültürel ve dini yönden sıkı sıkıya bağlanmışlardır. Günümüzde ise bu ilişkiler yine aynı özenle devam etmektedir. Bu çalışmada, Türkiye ve Bosna-Hersek'in 1990-2010 tarihleri arasındaki siyasi ve iktisadi ilişkileri ele alınmaktadır. Türklerin ve Boşnakların günümüzdeki ilişkilerini en iyi şekilde anlayabilmek için bu çalışma, Osmanlı Devleti dönemi Bosna'daki durumdan başlanılmıştır. İleriki bölümlerde Yugoslavya Krallığı ve Yugoslavya Federal Cumhuriyeti zamanlarındaki Bosna'da tez çalışmasında yer almaktadır. İki devletin siyasi ve iktisadi ilişkilerini zorlanmadan anlayabilmek için Bosna-Hersek'in idari ve siyasi yapısı detaylı bir şekilde bu çalışmada kendine yer bulmuştur. Tez çalışmasının esas bölümlerini oluşturan başlıklar ''Türkiye ve Bosna-Hersek Arasındaki Siyasi İlişkiler'' ve ''Türkiye ve Bosna-Hersek Arasındaki İktisadi İlişkiler'' olarak belirlenmiştir. Bu bölümlerde iki devletin siyasi ve iktisadi anlaşmaları ile birbirleriyle olan siyasi ve iktisadi işbirlikleri açıklanmaktadır. Bu çalışmanın hipotezi ise Türkiye'nin Bosna-Hersek'e olan yardımları ile Bosna-Hersek'in kendi ayakları üzerinde durabilecek bir devlet durumuna gelebileceği ve yeniden patlak verecek bir savaşı Türkiye'nin bölge ülkelerini diplomatik yöntemlerle bir araya getirme çabasıyla engellemeye çalıştığı ve başarılı olduğu üzerine belirlenmiştir.

Bosna-HersekEkonomik ilişkilerSiyasi ilişkiler+3
Halil Bay
Bursa Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de asker siyaset ilişkisi :28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 süreçleri

Ordu ile siyaset arasındaki ilişki, ilişkinin boyutları ve bunun nasıl olması gerektiği siyaset felsefesi açısından önemli bir konu olduğu bilinmektedir. Türkiye'de çok partili hayata geçişle birlikte ordunun siyaset üzerindeki etkisi ve müdahaleleri görülmüştür. Tezde, asker ve siyaset ilişkisi kavramsal açıdan açıklanmış, Türkiye'de asker ve siyaset ilişkisinin boyutlarına bakılmış, gerçekleşen askeri müdahaleler üzerinde durulmuş ve 28 Şubat ve 27 Nisan süreçlerine klasik askeri müdahalelerin değişen şekli görülmesinden dolayı ayrıntıyla analiz edilmiştir. Tez çalışmasının ilk bölümünde demokrasi, siyasi kültür, askeri darbe, muhtıra, militarizm ve pretoryenizm gibi temel kavramların tanımlarına yer verilerek konu için önemli kavramlar üzerinde durulmuştur. Tezin ikinci bölümünde ise, Türkiye'de asker ve siyaset ilişkisinin açıklanması adına ordunun askeri müdahalelerindeki tarihsel, siyasal, ekonomik ve hukuksal dayanaklar konu edilmiş, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden tarihsel gelişim başlatılıp, sırasıyla 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalelerinin oluşumundaki süreçler ve askeri darbelere değinilmiştir. Üçüncü bölüm; 28 Şubat 1997 askeri darbesinin nedenleri, süreci ve sonrasındaki gelişmeleri konu edinmiştir. Dördüncü ve son bölümde ise, 27 Nisan 2007 tarihli askeri müdahalenin süreç ve nedenlerini, gelişmeleri ve asker siyaset ilişkisi açısından gerçekleştirilen reformlar üzerinde durulmaktadır. Sonuç bölümünde ise, elde edilen verilerin analizi yapılarak bir değerlendirmede bulunulmuştur. Bu tezde araştırma tekniği olarak literatür taraması yapılarak birincil kaynaklara ulaşılmaya çalışılmış, kitap, makale, bildiri ve çeviri yayınlardan yararlanılmış, konuyla benzer çalışmalara sahip yüksek lisans ve doktora tezlerinden yararlanılmıştır. Elde edilen dokümanlar arasında neden sonuç ilişkisine varılarak analizler yapılmış ve metinlerin orijinalliklerini yitirtecek yorumlamalardan kaçınılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Askeri Darbeler, Post-modern Darbe, E-muhtıra, Demokrasi

Askeri müdahaleAskerlerDemokrasi+2
Emre Doğan
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Afganistan ve iran arasındaki ticari ve siyasi ilişkiler

Asya kıtasının kalbine yakın Orta Asya'nın bir parçası olan Afganistan, Kıta'nın doğu ile batı ve kuzey ile güney arasında önemli geçiş noktasıdır. Orta Asya ülkelerin doğal gazı, petrolü ve elektriği Güneydoğu Hindistan boru hattıyla Afganistan üzerinden Pakistan, Hindistan ve uluslararası piyasalara aktarılmaktadır. Afganistan'ın Stratejik önemi, komşu ülkeleriyle mücadele etmesine neden olmuştur. Bu çalışmada Afganistan'ın komşularından İran ile Ticari ve siyasi ilişkileri incelenmiştir. 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezine gerçekleştirilmiş olan terör saldırılarından sonra ABD Afganistanı karşı askeri harekatı başlattı. Taliban rejiminin devrilmesinden sonra, Afganistan'deki yeni yönetim ülkenin kalkınması, ekonomik büyümesi, yeniden yapılandırılması ve muhtelif alanlarında reformlar yapmıştır. İran ekonomisi, büyük ölçüde petrole dayalıdır. İhracat gelirleri %80 petrol ihracatından elde etmektedir. İran'in Irak ile 8 yıllık savaş aynı zamanda ABD ve Avrupa Birliğin İran'a uygulanan ambargoları İran ekonomisine olumsuz etkilemiştir. 2001'dan sonra Afganistan ve İran arasındaki ticari ilişkiler genişlemiştir. 2016 yılında Hindistan, İran ve Afganistan arasında transit konusunda yapılan Çabahar Limanı analşmanın sonucunda, Afganistan denize çıkış alternatif yolu bulmuştur. Etnik, tarihî, kültürel, ekonomik, güvenlik ve dış unsurlar, ABD, Pakistan ve Suudi Arabistan, Afganistan ve İran arasındaki ilişkileri belirleyen unsurlardır. Ayrıca, su ve sınır problemi Afganistan ve İran arasındaki ilişkilere olumsuz etkilemiştir. İran, etnik ve kültürel faktörlerden yararlanarak Afganistan'da nüfuz alanı genişletmiştir. Anahtar Kelimeler: Afganistan, İran, Genel Ekonomi, Afganistan Dış Ticareti, Afganistan Siyasi İlişkiler.

AfganistanEkonomik ilişkilerSiyasi ilişkiler+3
Jan Muhammad Hemat
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Rusya ile olan siyasi ilişkisinin ticari ilişkisine etkisi

Türkiye ile Rusya arasındaki siyasi ilişkilerin, iki ülke arasındaki ticari ilişkilere etkisi, Türk ve Rus devletleri arasında resmi diplomatik ilişkilerin kurulmasına kadar uzanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, 1991 yılından günümüze Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında gerçekleşen siyasi ilişkilere bağlı olarak, bu siyasi ilişkilerin iki ülke arasındaki ticari ilişkilere, özellikle de Türkiye'nin dış ticareti üzerindeki etkilerini incelemektir. 1991 yılında SSCB'nin dağılmasının ardından Türkiye ve Rusya arasında yıllardır süregelen ilişkiler, günümüzde yeni bir boyuta taşınmıştır. Özellikle son yıllarda meydana gelen uçak krizi sonrası yaşanan sorunlar Türkiye'nin dış ticaretini doğrudan etkilemekte olduğundan, akademik anlamda da incelenmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmada son yılların siyasi gelişmeleri (olumlu/olumsuz) incelenmiş ve bu gelişmeler sonrası iki ülke arsındaki ticari ilişkiler rakamlarla ortaya konmuştur. Ortaya konan bu rakamsal verilerden yola çıkarak iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin ticari ilişkiler üzerinde önemli etkileri olduğu saptanmıştır. İki ülke arasındaki siyasi ilişkiler istikrarlı ve olumlu bir şekilde geliştiğinde, bu durum ticari ilişkilere de olumlu yansımakta ve iki ülke arasındaki ticaret hacmi artmaktadır. Ancak, ülkeler arasında bir siyasi kriz yaşandığında, bu durum ticari ilişkileri de olumsuz etkilemektedir. Türkiye ve Rusya arasında yıllar boyunca süregelen inişli çıkışlı ilişkiler sebebiyle iki ülke arasında güven sorununu oluşmuştur. Ayrıca birkaç önemli siyasi konuda fikir ayrılığı da mevcuttur. Bu nedenlerle iki ülke arasında siyasi sorun çıkma olasılığı her zaman yüksektir. Bu sorunların da ülke ekonomilerine olumsuz etkileri göz önünde bulundurularak iki ülke liderleri son yıllarda hassas bir dış politika yürüterek yaşanabilecek krizleri önlemeyi başarmaktadırlar. Anahtar kelimeler: Türkiye, Rusya, ticari ilişkiler, siyasi ilişkiler, dış ticaret

RusyaSiyasi ilişkilerTicari ilişkiler+4
Murad Mammad
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Fırat ve Dicle nehirlerinden su kullanım miktarının Türkiye Cumhuriyeti ve Irak arasındaki siyasi ilişkilere etkisi

Türkiye Cumhuriyeti ve Irak arasındaki siyasi ilişkiler genel olarak suya bağlı olarak gelişmiştir. Fırat ve Dicle Nehirlerindeki su kullanımı ilk yıllarda sorun teşkil etmezken Güneydoğu Anadolu Projesi'nin başlaması, iki ülkenin nüfuslarının artması, kuraklık olması su sorunlarını başlatmıştır. Bu iki ülke arasındaki su kullanım miktarına bağlı olarak yaşanan sorunlar bugüne kadar siyasi müzakereler yoluyla çözülmüştür. Çözüm için aralarında su konusunda anlaşmalar yapılmıştır. Anlaşmalara rağmen Irak'ta her yönetim değişimi, su konusunda yeni talepleri de berberinde getirmiştir. Irak; Türkiye Cumhuriyeti'ne su konusunda tekrardan anlaşma yapma talebinde bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti önceki yapılan anlaşmalarda belirlenen su salım miktarına uyacağını belirtmiştir. Taleplerden dolayı bugüne kadar tam anlamıyla su sorunu çözülememiştir. Sorunun çözülememesini nedeni; Irak tarafının var olan su miktarından daha fazla oranda su talebinde bulunmasıdır. Talebindeki amacı şimdiden gelecekte ihtiyaç duyacağı suyu garantiye almak istemesidir. Türkiye Cumhuriyeti Irak'ın taleplerine rağmen çözüm olarak BM ve Uluslararası Normlara göre Üç Aşamalı Plan'ı hazırlamıştır. Planla Hakça ve Makul Kullanım Doktrini'ni esas alınmış, her iki devletin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak soruna çözüm üretilmeye çalışılmıştır. Çözüm ise Türkiye Cumhuriyeti ve Irak arasında suya bağlı siyasi işbirliğini arttırmaktır. Fırat ve Dicle Nehirlerinde ortak projeler geliştirmelerini sağlamaktır.

Dicle NehriFırat NehriGAP+7
Yasin Çelik
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Osmanlı- Singapur ilişkileri (1864-1923)

Bu araştırmanın konusu ve odak noktası, 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerdir. Singapur'daki ve Türkiye'deki gazeteler, tarihi yazılar ve arşiv gibi geçmiş çalışmalar da dâhil birçok tarihi kayıt bilgi kaynağı olarak kullanılmıştır ve Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu kaynaklar, Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi, ekonomik, sosyal ve din gibi farklı alanları tasvir etmek ve kanıtlamak için kullanılmıştır. Çalışmanın giriş bölümünde çalışmanın konusu, kapsamı ve önemi belirtildikten sonra Singapur'un kısa tarihi ve Endonezya, Tayland ve Malezya gibi Osmanlı ile Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki ilişkilere değinilmiştir. Daha sonra ikinci bölümde, Singapur ve Osmanlı İmparatorluğu'nun hem doğrudan hem de dolaylı siyasi ilişkileri ele alınmıştır. Bu bölümde, Singapur'a Osmanlı Başkonsolosunun atanması, Birinci Dünya Savaşı ve Balkanlar gibi trajik olaylar, Singapur'daki Pan-İslamizm ideolojisinin etkisi gibi konuları da temel edilmiştir. Aynı zamanda, Asya'daki İngiliz ve Hollanda kolonizasyonun tüm dünyayı etkilemesi gibi Avrupa'daki siyasi güç dengesinde meydana gelen değişikliklere de yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki dini, sosyal ve kültürel ilişkilere odaklanılmıştır. Bu bölümde ayrıca Hac ibadeti aracılığıyla gelişen Singapur-Osmanlı ilişkileri ve Singapur'da aylarca kalan Ertuğrul Fırkateyni'ndeki mürettebatının Japonya yolculuklarına devam etmeden önceki Singapur'daki deneyimleri de yer almaktadır.

Dünya Savaşı IErtuğrul FırkateyniKültürel ilişkiler+7
Muhamad Syafıq Bın Mardı Mardı
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye-Gürcistan arasındaki siyasi ve iktisadi ilişkiler

Gürcistan Kafkas ve Karadeniz bölgesinde jeopolitik ve iktisadi bakımından oldukça önemlidir. Türkiye ve Gürcistan'ın tarihi, siyasi ve iktisadi inişli ve çıkışlı olmakla birlikte münasebetleri devamlı olmuştur. Gürcistan'ın Bağımsızlığı ile birlikte Bakü-Tiflis-Kars demiryolu, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz hatlarının katkısıyla ikili ve çoklu ilişkiler artmıştır. Gürcistan, Türkiye'nin Kafkaslara açılan kapısı olarak da oldukça önemlidir. İki ülke arasında pek çok ticari ve siyasi anlaşma imzalanmış olsa da aralarındaki ticaret hâlâ potansiyelin altındadır. Gürcistan'ın iklimi ve doğal kaynakları zengindir ve bölgeden kısmen müspet ayrışır. İkilinin imzaladıkları 1 Kasım 2008 yılında yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması ile Gürcistan Avrupa'ya daha kolay ihracat yapma imkânı elde etmiştir. Gürcistan ile Azerbaycan'ın imzaladıkları "Yüzyılın Anlaşması" ile de iki ülke uluslararası arenada ve kendi aralarında görünürlüklerini arttırmış ve ilişkilerini geliştirmişlerdir. Bu çalışmada, Türkiye ve Gürcistan'ın ithalat-ihracat rakamları, imzaladıkları siyasi, ticari ve kültürel anlaşmalar sayesinde gün geçtikçe büyümektedir. Gürcistan'ın hidroelektrik, tarım, turizm gibi farklı sektörlerde verdiği teşviklerle ülkeye yatırımcı çekmeye çalışılmaktadır. Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde Gürcistan tarihi, ticari ve ikili ilişkileri incelenmiştir. İkinci bölümde Türkiye'nin 1990 sonrasından günümüze kadar ekonomik durumu ve Gürcistan ile ilişkileri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde iste Gürcistan'ın teşvikleri Türkiye ile karşılaşılan sorunlar, olası iş fırsatları ve öneriler ele alınmıştır.

EkonomiEkonomik ilişkilerGürcistan+4
Khatia Khachıdze
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Rusya federasyonu ve Avrupa Birliği ticari ve siyasi ilişkilerinde enerjinin yeri

Her geçen gün küresel enerji tüketimi hızlı bir şekilde artmaktadır. Daralan enerji kaynaklarıyla birlikte enerji rezervleri yetersiz olan ekonomiler, enerji rezervlerine hakim olma mücadelesine girmekte ve enerji ihtiyaçlarını karşılamak için enerji ithal etmek zorunda kalmaktadır. Avrupa Birliği (AB) doğal gaz ve petrol kaynaklı enerji ihtiyacını özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sırasında Rusların ilgili kaynakları diplomatik bir araç olarak kullanmasından rahatsız olmakta ve bağımlılığını azaltmaya gayret etmektedir. Enerji kaynaklarının ihracatından elde edilen gelirle ekonomisi büyüten Rusya Federasyonu (RF), enerji ihracatının sürdürülebilirliğini sağlayacak politikalar yürütürken, bölgedeki ulusal güvenliğini ve çıkarlarını korumayı hedeflemektedir. Bu nedenle enerji ihracatının büyük bölümünün AB ülkeleriyle işbirliği içinde kalmaya çalışarak yakın çevresinde de gücünü kaybetmemek için politakalar izlemektedir. Enerji ticareti, AB ve RF ilişkilerinin uzun süredir devam eden bir koludur. RF, AB'nin petrol, gaz ve katı yakıtlarının ana tedarikçisidir. AB'nin yurtdışından güvenilir enerji kaynakları talebi ve RF'nin geniş fosil yakıt kaynaklarından yararlanma arzusu, enerji sektöründe güçlü bir karşılıklı bağımlılığa yol açmıştır. Araştırma çerçevesinde, RF ve AB arasındaki enerji işbirliği ile ilgili çok çeşitli konular ele alınmıştır. RF ve AB ithalat-ihracat rakamları, sahip oldukları enerji rezervleri, imzaladıkları siyasi, çok çeşitli ticari ve kültürel anlaşmalardır. RF ve AB'nin küresel enerjideki rolü, aralarında enerji diyaloğunun ana yönleri ve eğilimleri, sorunlar ve beklentiler, mevcut aşamada enerji işbirliğinin önemi, enerji verimliliği, enerji güvenliği, işbirliğinin jeopolitik ve jeo-ekonomik yönleri de incelenmiştir. Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde RF'nin tarihi, sahip olduğu enerji kaynakları ve potansiyelinden bahsedilmiştir. İkinci bölümde AB'nin kuruluşu, enerji rezervleri ve politikaları, enerji üzerinden işbirliği yaptığı ve bağımlı olduğu ülkeler incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Rusya-AB ilişkilerin tarihi, onları birbirine bağlayan doğal gaz boru hatları, işbirlikleri, ilişkilerindeki krizler ve öneriler ele alınmıştır. Sonuç bölümünde ise çalışmamızda ulaştığımız neticeler değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: AB, Rusya, Rusya-AB enerji ilişkileri, Doğal Gaz Boru Hatları, Enerji Politikaları.

Avrupa BirliğiDoğal gazDoğal gaz boru hatları+7
Shargiyya Guliyeva
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

1948-1983 dönemi Türkiye-İsrail siyasi ilişkileri

Türkiye, Sevr Anlaşmasını tanımayarak, Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonrası, Lozan Anlaşması ile meşruiyetini elde etmiştir. Türkiye, jeopolitik konumunun kendisine verdiği avantajların farkındadır. Soğuk savaş esnasında bu avantajını kullanma yeteneği fazla yoktu. Bu jeopolitik konum, uluslararası arenada Türkiye'ye çok yönlü politikalar üretme olanağı sunmaktadır. Güçlü Türkiye'nin, Ortadoğu ve Avrasya ekseninde Jeopolitik oyuncu olma ihtimali rakiplerini tedirgin etmektedir. Türkiye büyük jeopolitik oyuncu olabilmek için, gayretlerini ve ittifak arayışlarını iç barışının üzerine bina etmek istemektedir. Türkiye kendine özgü ve yalnız politikasını tüm Sevr komplolarına rağmen sürdürmektedir. İsrail ise siyasetinin kaynağını Tevrat'tan besleyen Siyonizm ile Batı'nın tam desteğini arkasına alarak, Ortadoğu coğrafyasına eklemlendiği günden beri sorunların temel kaynağı olarak dünyayı tedirgin bırakmaya devam etmektedir. Herkese ve her şeye rağmen bildiğini okumak isteyen İsrail kendisine dur denilmesine alışık değildir. Avrasya pazarları Ortadoğu enerji kaynaklarının cazibesinin ötesine geçmeye başladığından beri, İsrail bölgede jeopolitik yalnızlık hissetmekte ve Batı'nın kendisine olan desteğinin devam edip etmediği kuşkusuna kapılmaktan geri duramamaktadır. Bu sorgulamanın Batı'ya dönük bir tepkiye yol açmasından endişe duyulmaktadır. 1948-1983 yılları arası dönemde Türkiye-İsrail arasında kurulan siyasi ilişkilerinin, arabulucularının ve sebeplerinin aranmasına yukarıdaki temel jeopolitik fikirlerden hareketle yola çıkılmıştır.Bu çalışma sonucunda; Türkiye ve İsrail siyasi ilişkilerinin kesintiye uğradığı dönemlerde, istihbarat ve ekonomik ilişkilerin ters ilişkili olarak yoğunluk kazandığı nesnel yargısına varılmıştır.

DiasporaOrta Doğu politikasıSiyasi ilişkiler+6
Ceyhun Demirkollu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin tarihsel gelişimi ve bugünkü durumu

Bu çalışmada yarım yüzyılı kapsayan Türkiye ve AB siyasi ilişkilerinin kapsamlı analiziyle, geçmişte AB ile olan siyasi ilişkilerin Türkiye açısından ne türden sonuçlar doğurduğu ortaya konmaya çalışılmaktadır. Böylece bu araştırmanın en temel hedefi, Türkiye ve AB ilişkilerinin güzergâha bağlı tarihsel açıklamasını yapabilmektir. Tarihsel sosyolojik yaklaşım temelinde gerçekleştirilen bu araştırma, benzerlerinden farklı olarak AB-Türkiye ilişkilerini kesintisiz bir süreç olarak ele almakta, sırasıyla AET öncesi, AET dönemi ve AB dönemi ilişkiler ekseninde analiz etmektedir. Araştırmada verilerin toplanması ve diplomatik süreçlerin yorumlanmasında temel hukuki belgelerin ve AB kurumlarının yayınladıkları raporların incelemesi yoluna gidilmiştir. Araştırmanın sorusuna cevap bulmak amacıyla Ankara Antlaşması, Katma Protokol, AB Zirve Kararları, Avrupa Parlamentosu Kararları, Düzenli Türkiye İlerleme Raporları, Katılım Ortaklığı Belgesi, Müzakere Çerçeve Belgesi gibi temel hukuki belgeler incelenmiştir. Ayrıca konuyla ilgili yayımlanan yerli ve yabancı kaynaklar ile AB konusunda uzmanlaşan gazetecilerin köşe yazıları ve gazete haberleri de kanıt olarak kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, 1959 yılında AET?ye ilk üyelik başvurusundan günümüze uzanan tarihsel kesitte hem AB'nin kendi içinde hem de uluslararası sistemdeki büyük değişikliklere rağmen, Türkiye'nin ekonomik kalkınma ve Batılılaşma yoluyla AB'ye tam üyelik gayesinin hiç değişmediği ve süreklilik gösterdiği görülmektedir. 2005 yılında başlatılan katılım müzakereleri ile gelinen son noktada ise öne sürülen engellerin tarihsel süreç içerisinde kökleştiği; din, kültür, kimlik, nüfus, demokrasi, insan hakları, etnik sorunlar, kalkınmışlık düzeyi ve Kıbrıs sorunu gibi tartışmalı konuların yakın tarihte Türkiye'yi daha da zorlu bir sürece soktuğu görülmüştür. Son tahlilde, Türkiye'nin AB üyeliği sürecinine olumlu ve olumsuz olarak bakan siyasi görüşler çerçevesinde içinde bulunulan durum değerlendirilerek, AB elitlerinin ve hükümetler arası pazarlıkların büyük ölçüde derinleştirdiği tartışmaların sonucunda Türkiye'nin alternatif güzergâhlarda yoluna devam edebileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Avrupa BirliğiSiyaset sosyolojisiSiyasi ilişkiler+4
Türkan Fırıncı
Gazi University · Institute of Educational Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye-Mısır ilişkileri: 1922-1981

Mısır, dünya tarihinde olduğu gibi Türk tarihinde de önemli olay ve olguların yaşandığı stratejik bir bölge olmuştur. Türklerin özellikle Osmanlı hâkimiyeti sonrası Mısır?da hakimiyet kurması ile birlikte Türk-Mısır ilişkilerinin temeli atılmış olmaktaydı. Türk hanedanını temsil eden Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve ailesi, Mısır tarihinde silinmez bir iz bırakacaktı. Hanedanın devamı ile birlikte Mısır'da halk, Türkiye'nin bağımsızlık savaşını örnek alacak ve Türk-Mısır halkları aynı kaderi paylaşacaktı. Türkiye'nin bağımsızlığı sonrasında özellikle hilafetin kaldırılması gibi laik reformların gerçekleştirilmesi, Mısır halkı üzerinde olumsuz etki yaratacaktı. İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesini kısmen 1922'de kazanan Mısır halkı, bu tarihten itibaren her yönüyle bağımsız olmak için Batı'ya karşı uzun bir savaş verecekti. Mısır halkı ve Mısır ordusundaki genç subaylar bu durumdan hoşnut değillerdi. Bu hoşnutsuzluk Hür Subaylar'ın askeri darbesi ile sonuçlanacak ve Ortadoğu'da statükoyu değiştirecek olan Nasır'ın tarih sahnesine girmesine vesile olacaktı. Soğuk Savaş'a kadar özellikle Atatürk döneminde Türk-Mısır ilişkilerinin iyi olmasına ve Türkiye'nin Mısır halkının yanında rağmen, Türkiye'nin özellikle Sovyetler Birliği'nden gelebilecek tehdit algısı nedeniyle, Türkiye Batı'ya yaklaşmıştır. Bu yaklaşma, Türkiye'yi başta Mısır olmak üzere Arap Ortadoğusu'ndan uzaklaştıracaktı. Yahudilerin 1948?de İsrail devletini kurmasının hemen ardından meydana gelen I. Arap-İsrail Savaşı, Ortadoğu'daki dengeleri değiştirmiştir. Değişen bu dengede Türkiye'nin, İsrail'i tanıyan ilk Müslüman devlet olması ve İsrail yanlısı politika izlemesi sonucunda, Mısır ile yolları ayrım noktasına gelecekti. Türkiye, uluslararası politikada özellikle Kıbrıs meselesinde hem Batı'nın hem de Arap ülkelerinin Türkiye aleyhine tutumları nedeniyle, Mısır ve Araplar ilişkilerine önem vermek zorunda olduğunu kavramıştı. Ortadoğu Komutanlığı ve Bağdat Paktı gibi Batı güdümündeki oluşumlar sonrasında Mısır tarafından oldukça tepki gören Türkiye, Ortadoğu politikasında değişim yapacaktı. Süveyş Savaşı'nda temkinli davranışlar ve gerektiğinde Mısır'ı destekleyici kararlar ile Türkiye, bunu somut bir şekilde göstermiştir. Nasır, Türkiye'yi bir yandan Batı yanlısı olmakla suçlamakla beraber, öteki taraftan da Arap Ortadoğusu'nda en güçlü rakibi olarak görmesine rağmen, Enver Sedat'ın rasyonel dış politika izlemesi ile Türk-Mısır ilişkileri daha iyi hale gelecekti. Anahtar Sözcükler 1. Türkiye 2. Mısır 3. Cemal Abdül Nasır 4. Ortadoğu 5. Süveyş Kanalı

Arap-İsrail ilişkileriArap-İsrail savaşlarıSiyasi ilişkiler+4
Tamer Aslan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Başlangıcından M.Ö. 2. binyılın sonuna kadar Kıbrıs Mısır ilişkileri

Akdeniz'in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs, Doğu Akdeniz'de bulunan Mısır, Levant ve Anadolu'ya komşudur. Coğrafi konumundan ötürü geçiş güzergâhı görevi üstlenen Ada, siyasi ve ticari ilişkilerde aktif rol oynamıştır. İlişki içerisinde olduğu kültürleri etkileyen ve onlardan etkilenen Kıbrıs, ticari aktivitenin altın çağını yaşadığı Geç Tunç Çağı'nda bakır, kereste ve keramik gibi aranan birçok hammadde ve işlenmiş ürüne sahip olduğu için kısa zamanda politik ve ekonomik açıdan güç kazanır. M.Ö. 2. Binyıl Ada'nın Mısır, Yakın Doğu ve Ege medeniyetleri ile yakın ilişkiler kurduğu bir dönemdir. Konumuz gereği Kıbrıs Mısır özeline baktığımızda Mısır kralı (Firavunu), Alašia kralı arasındaki yazışmaları gösteren Amarna Mektupları, Geç Tunç Çağı'nda yapılan ticareti gösteren en önemli bulgulardan biri olan Uluburun Batığı, mütevazı yükü ile Gelidonya Batığı, karada birçok noktada ele geçen arkeolojik buluntular ikili ilişkilerin ne denli sık bir dokuya sahip olduğunu gösteren kıymetli kaynaklardır. Bahsi geçen kaynaklar aracılığıyla başlangıcından M.Ö.2. binin sonuna kadar Kıbrıs Mısır ilişkileri ayrıntılı bir şekilde gösterilmeye çalışılmıştır. Coğrafyanın toplumların değişmez kaderi olduğu bilgisinden yola çıkarak Kıbrıs'ın ve Mısır'ın etkileşimde olmasını sağlayan siyasi ve ticari ilişkiler gözler önüne serilmiştir. Anahtar Sözcükler: Kıbrıs, Mısır, Doğu Akdeniz, Amarna Mektupları, Uluburun Batığı.

Doğu AkdenizKıbrısMısır+3
Melda Özargun
Düzce University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Neoklasik realist çerçevede politik ve askerî iş birliğinin incelenmesi: Türk Devletleri Teşkilatı

Bu tezin amacı, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan arasındaki ilişkilerin askerî iş birliği boyutunun gelişimini ve olası iş birliği senaryolarını kurumsal bir yapı altında ve teorik çerçevede incelemektir. Bu doğrultuda "Uluslararası sistemdeki dönüşüm Türk devletlerinin güvenlik tercihlerini nasıl dönüştürmektedir?" sorusu araştırmanın temelini oluşturmaktadır. Araştırma sorusuna neoklasik realist çerçeveden oluşturulacak argüman "Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) Türk devletlerinin "alçak politikalar" oluşturmasında önemli görev üstlendiğini, buna karşılık sistemik kısıtlılıklar yüzünden "yüksek politika" platformuna dönüştürmekte zorlandığı" şeklindedir. Türk devletlerinin jeopolitik konumları tarihten günümüze dek bölgesel ve küresel aktörlerin ilgisini çekmekte ve bu durum her geçen gün Türk Dünyasının önemini ve etkisini de artırmaktadır. Bu kapsamda bu potansiyeli değerlendirmek ve Türk devletlerinin iş birliği imkânlarını derinleştirme arzusunun bir sonucu olarak ortaya çıkan TDT'nin kuruluşuna giden süreç ve kurumsallaşma aşamalarının analizi yapılmaktadır. Bu doğrultuda üye devletlerin askerî ve siyasi iş birlikleri ikili ve çok taraflı olarak ele alınacaktır. Üye devletlerin askerî ve savunma sanayi açısından potansiyelleri belirlenerek iş birliği imkânları üzerine iyileştirme/geliştirme önerilerinde bulunmaktadır. Buradan hareketle tez, TDT çatısı altında ikili ve çok taraflı iş birliği ve ittifak sürecinin neoklasik realizm perspektifinden ele alınmasını incelenmektedir. Neoklasik realizmin analiz düzeyi olarak seçilmesinin nedeni çalışmada askerî birlikteliğin ele alınması yüksek politikayı vurguladığı için realizmi öne çıkarmaktadır. Ayrıca sistemik baskılar ve kısıtlılıkların devlet bazında farklılıklar göstermekte ve iş birliğinin etkisini yansıtmak için neoklasik realizm teorisine dayanmaktadır. Bu itibarla, Türkiye ile TDT üyelerinin karşılıklı ilişkileri ve TDT'nin kurulmasıyla birlikte gerçekleşen kurumsallaşma sürecinin, üye devletlerin arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesine katkı sağladığı ve bu ilişkilerin güvenlik ve askerî boyutunun da geliştirilmesi hatta askerî açıdan kurumsal bir yapıya dönüştürülmesi için 'askerî ittifakın' gerekliliği ileri sürülmektedir.

Askeri ilişkilerNeo-klasik realistSiyasi ilişkiler+5
Ömer Faruk Kocatepe
Ankara Hacı Bayram Veli University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

İran'daki siyasi gelişmeler(1925-1979)

Dünyanın önemli stratejik bölgelerinden biri olan İran, 20. yüzyıla girerken sömürgeci ülkelerin yoğun çıkar çatışmalarına ve rekabetlerine sahne olmaya devam etmişti. 20. yüzyılda; enerjinin en önemli hammaddesi olarak petrolün ön plana çıkması, İran gibi zengin petrol yataklarına sahip bölgelerin jeopolitik değerini arttırmıştı. Emperyalist ülkelerin İran'a bu açıdan bakışı, bölgede meydana gelecek siyasî gelişmelere zemin hazırlamıştı. 20. yüzyıla girerken İran'da meydana gelen siyasî gelişmeler, çağdaş dönemde İran'ın devlet yapılanmasına doğrudan etki etmiştir. İran'ın 20. yüzyıldaki siyasî durumu, geçmişten devralınan siyasî gelişmelerin mevcut döneme bir yansımasıdır. Bu tarihsel süreçte Emperyalist ülkelerin İran'a bakış açısı, bölgede yaşanacak olaylara doğrudan etki etmiştir. Bu süre zarfında I. Dünya Savaşı ve Kaçar Hanedanlığı'nın yıkılışına sahne olan İran, 1925'ten itibaren Pehlevi Hanedanlığı'nın kuruluşu ile yeni bir döneme girmiş bulunmaktadır. Rıza Han'ın liderliğinde Fars milliyetçiliğine dayanan yeni devlet yapılanması, İran'ın sömürgeciliğe gösterdiği yeni direnç noktası olarak tasarlanmıştı. Bu çerçevede Batılı ülkelerle kurulan ilişkiler ve İran'ı kalkındırma programı, II. Dünya Savaşı'nda İran'ın işgaline kadar devam etmişti. 1941 yılına kadar iktidarda kalan Rıza Pehlevi, İran'da sömürgecilik faaliyetleri yürüten İngiltere ve Rusya'ya rakip Almanya ile başta askeri ve ekonomik olmak üzere birçok alanda ilişkiler geliştirdi. II. Dünya Savaşı'nın başlaması ile savaşta tarafsızlığını ilan ederek Almanya ile ilişkilerini sürdüren İran, bu çerçevede resmiyette tarafsız; ancak pratikte Almanya yanlısı bir politika ortaya koymuştu. İran'ın takip ettiği bu politikanın başarısı, II. Dünya Savaşı'nın Almanların zaferiyle sonuçlanmasına bağlıydı. Şah Rıza Pehlevi'nin savaş sürecinde takip ettiği bu riskli politika, II. Dünya Savaşı'nda Almanların yenilgisiyle son bulmuştu. Böylece İran, Müttefikler tarafından işgal edilmiş ve Rıza Pehlevi tahttan indirilerek sürgüne gönderilmişti. II. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkisinin gölgesinde iktidara gelen Pehlevi Hanedanlığı'nın II. Şahı Muhammed Rıza, savaşta İran'ın işgal edilmesi ve babası Rıza Pehlevi'nin sürgüne gönderilmesinden aldığı dersler doğrultusunda, Batı yanlısı bir dış politika benimsemek zorunda kalmıştı. II. Dünya Savaşı sonrasında SSCB'nin İran'ı işgale devam etmesi, buna karşılık ABD liderliğindeki Batılı ülkelerin SSCB'ye karşı İran'ı desteklemesi, SSCB'yi İran topraklarından çıkmak zorunda bırakmıştı. Batılı ülkelerin İran lehine ortaya koyduğu bu tutum, Muhammed Rıza Pehlevi'yi ABD liderliğindeki Batılı ülkelerin himayesine itmişti. Bu çerçevede Pehlevi Hanedanlığı'na yönelen SSCB baskısı, İran'ı başta askeri ve ekonomik olmak üzere birçok alanda ABD ve Batılı ülkelerle iş birliği yapmaya mecbur bırakmıştı. Şah Muhammed Rıza'nın II. Dünya Savaşı'ndan itibaren hanedanlığını korumak ve İran'daki mevcut SSCB faaliyetlerini etkisiz kılmak için ABD ve Batılı müttefiklerine başta petrol olmak üzere birçok alanda ekonomik imtiyazlar vermişti. Şah'ın ABD ve Batılı ülkelerle İran'ın millî ve ekonomik çıkarlarını hiçe sayarak giriştiği bu ilişkiler, İran halkının Şah'a ve Pehlevi Hanedanlığı'na olan muhalefetini arttırmıştı. Bu çerçevede gelişen siyasî olaylar, İran'ın devletler arası ilişkilerinin iç politikasına yansıması olarak değerlendirilmiştir. Şah Muhammed Rıza'ya karşı ülke genelinde artan muhalefete ilk defa güçlü olarak liderlik yapan ve İran petrollerini millîleştirerek ülkedeki bütün yabancı petrol işletmelerini kamulaştıran Başbakan Musaddık olmuştu. Başbakan Musaddık'ın ortaya koyduğu Emperyalizm karşıtı milliyetçi politikaları, İran halkının kendisine olan desteğini arttırmıştı. Böylece Musaddık, Şah'a karşı yükselen muhalefetin kendi döneminde sembolü olmuştu. Bu çerçevede ABD ve İngiliz çıkarlarına karşı millî petrol politikası geliştiren Musaddık, İngiltere ve ABD tarafından hedefe alınmıştı. Bunun sonucunda Musaddık, İngiltere ve ABD'nin ortak olarak yürüttüğü Ajax adlı operasyonla başbakanlıktan indirilmiş ve tutuklanmıştı. Başbakan Musaddık'tan sonra Şah'a ve Pehlevi Hanedanlığı'na yoğunlaşan muhalefet, olgunlaşarak bir siyasî kültür haline dönüşmüştü. İran'daki yönetim karşıtı bu siyasî hareket, ülkede bütün muhalif grupları bir araya getirmişti. Bu nedenle rejime karşı gelişen farklı ideolojilere sahip muhalif gruplar, 1953'ten itibaren meydana gelen siyasal olaylara etki etmiştir. SSCB'nin yoğun desteği ile Şah Muhammed Rıza'ya karşı gelişen söz konusu muhalefet, ülke genelinde büyük toplumsal olayları, gösteri ve protesto mitinglerini düzenliyordu. Etkisi Pehlevi Hanedanlığı'nın siyasal varlığını tehdit edecek düzeye ulaşan bu faaliyetler, Humeyni liderliğinde dini bir karaktere bürünmüştü. Şah'a muhalefette, İran halkının dini hassasiyetlerini bir propaganda unsuru olarak kullanmaktan çekinmeyen Humeyni, bu nedenle söz konusu olayları yatıştırma amacıyla şah tarafından sürgüne gönderilmişti. Sürgün yıllarında da Şah'a muhalefetini sürdüren Humeyni, İran'daki muhalif gösteri ve mitingleri yönlendirmeye devam ediyordu. Bu çerçevede Şah'a karşı muhalefetin yeni lideri olan Humeyni, dini söylemleriyle halk tarafından büyük kabul görmekteydi. Bu nedenle teşvik ettiği bütün gösteri ve mitinler, uluslararası alanda da yankılanıyordu. Humeyni liderliğinde İran'da rejime karşı gerçekleşen söz konusu olaylar, kamu otoritesini sarsmış ülke genelinde asayişsizlik hat safhaya ulaşmıştı. Bu olayların durdurulmasında hükûmet güçlerinin silah kullanması, çok sayıda göstericinin ölümüne neden olmaktaydı. İran'da söz konusu olayların çok sayıda göstericinin ölümüyle sonuçlanması, sürmekte olan gösteri ve protestoları önlenemez boyutlara ulaştırmıştı. İran'da devam eden olayların önlenemez boyutlara ulaşması, bölgede önemli çıkarları olan Batılı ülkeleri harekete geçirdi. Bu kapsamda Karayip Denizi'ndeki Fransız sömürgesi olan Guadealupe Adası'nda; ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın katılımıyla bir konferans düzenlendi. 4-7 Ocak 1979 tarihinde düzenlenen bu konferansta, İran'daki olaylar ele alındı. Konferans sonunda Muhammed Rıza Şah'a ve Pehlevi Hanedanlığı'na verilen Batı desteğin geri çekilmesine karar verildi. Guadealupe Konferansı sonrası, ABD tarafından Şah Muhammed Rıza'ya ülkeyi terk etmesi tavsiye edildi. Nihayetinde Muhammed Rıza Pehlevi, İran'ı terk etti. Böylece 1925 yılında iktidara gelen Pehlevi Hanedanlığı, Muhammed Rıza Şah'ın 1979 yılında İran'ı terk etmesiyle son buldu.

Pehlevi, Muhammed RızaPehleviler DönemiSiyasi gelişmeler+5
Necati Türkay
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hindistan-İran diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkileri (1979-2012)

İki ülke-Hindistan ve İran-dünyanın büyük medeniyetleri arasındadır. İki ülke arasındaki ilişkiler nesillerden nesillere geçen yüzlerce yıllıktır. Hindistan ve İran aralarındaki ilişkilerde birçok iniş ve çıkış yaşadı, bunun sebebi uluslararası ve bölgesel kısıtlamalar ya da iç dinamikler yüzünden olmuştur. Ayrıca Hindistan'ın İngiliz yönetimi, bölünmesi ve Pakistan'ın yaratılmasıyla İran'la olan doğrudan toprak bağlantısını kaybetti. 21.yüzyıla gelindiğinde, Hindistan hızlı büyüyen ekonomiye sahip uluslararası düzeyde umut verici güçlerden biri olarak ortaya çıktıkça ikili ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldı. Küresel düzeyde İran, Hindistan için önemli bir ülkedir. Özellikle İran'ın coğrafi konumu, büyük enerji kaynakları ve Orta Asya ülkelerine ve Afganistan açılan bir kapı olarak yer almaktadır. Ayrıca, İran Orta sınıfı için ucuz ve yüksek kaliteli eğitim fırsatları Hindistan'da mevcuttur. Savunma sektöründe İran, modernizasyonunda Hindistan'dan önemli ölçüde yardım alabilir. Bu nedenle, Hindistan ve İran arasındaki ilişki, karşılıklı ve uzun vadeli bir stratejik ilişki geliştirmek için çok güçlü bir temel sağlayabilecek çıkarlara dayanmaktadır. Hem Hindistan hem de İran dünya siyasetinde önemli ve gelişmekte olan bölgesel güçlerdir ve her ikisi de dünya siyasetinde aktif ve baskın bir küresel güç rolünü oynamayı dört gözle bekliyor. Bu çalışma, uluslararası bir sistemin yapısının önemini ve devlet davranışının birincil belirleyicisi olma rolünü vurgulayan neorealizm teorisine göre Hindistan ve İran arasındaki stratejik ilişkilere odaklanmaktadır. Bu tez, stratejik ilişkilerin şekillenmesinde sistem, güvenlik ve ekonomi gibi en önemli etkileyen faktörleri belirleyerek uluslararası sistemde ülkeler arasında stratejik ilişkiler kurmanın çeşitli bileşenlerini incelemektedir. Hindistan ve İran arasındaki ilişkiler, başta güvenlik, enerji ve Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru olmak üzere birçok konuda derinleşiyor. Ancak, stratejik ilişkilere ulaşmak için iki ülkenin önünde uzun bir yol var. Bu tez, Hindistan-İran arasındaki diploması, siyasi ve ekonomik ilişkilerde küresel ve bölgesel aktörlerin nasıl etkili olduğunu sorusunu açıklamaya amaçlamaktadır.

DiplomasiEkonomik ilişkilerHindistan+3
Sohrab Rasa
Kastamonu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Değişen dünyada dönüşen siyaset: Türkiye'de siyasetin medyatikleşmesi

Medyatikleşme kavramı son on yıldır medya ve iletişim çalışmalarında büyük bir ilgi görmüştür. Bu ilginin en önemli nedeni günümüzde medya yoluyla dolayımlanmış iletişimin insan yaşamının hemen her alanına nüfuz etme açısından büyük bir mesafe kat etmiş olmasıdır. Ancak medyatikleşme kuramının temel ilgi alanı bu dolayımlanmış iletişim biçimleri ile toplumsal ve kültürel değişim arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Medyatikleşme kuramı özellikle son on yılda din, siyaset, hukuk, aile, eğitim, spor, sanat gibi toplumsal alanlardan küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi güncel konulara kadar pek çok alana uzanarak pek çok disiplinden beslenmiştir. Bu çalışma siyasetin medyatikleşmesine odaklanmaktadır. Siyasetin medyatikleşmesi kuramı, siyasetin merkezi fonksiyonlarını yürütme ve siyasal iletişimi sürdürme açısından medyaya bağımlı hale gelmesini ve bu durumun siyaset üzerindeki etkilerini açıklamaya yönelik bir çerçeve çizmektedir. Çalışmanın amacı Türkiye'de siyasetin medyatikleşmesinin kapsamını, temel dinamiklerini ve siyaset açısından doğurduğu sonuçları nitel bir yöntemle kavramaktır. Bu amaca yönelik olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi 27. Dönem milletvekilleri ve gazetecilerden oluşan bir çalışma grubu ile nitel görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Nitel analiz ile elde edilen bulgulardan 2 tema, 17 kategori ve 91 kod elde edilmiştir. Buna göre Türkiye'de siyasetin medyatikleşmesinin yapısal ve kişisel faktörleri ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar Türkiye'de medyanın siyasetin gündemini belirleme konusunda etkili olduğunu, siyasal aktörlerin ise medyayla ilişkilerinde iletişimsel bir özerklik kaybı hissettiklerini ortaya koymuştur. Medyanın haber değeri kriterleri ve ticari kaygıları siyasetle önceliklerinin farklılaşmasına neden olmakta, siyasetçiler ise eylem ve söylemlerinde genellikle medyanın bu önceliklerini dikkate almaktadır. Medya danışmanları siyasetçiler açısından son derece önemli görülmekte ve siyasetçilerin eylem ve söylemleri üzerinde etkili olan bir danışmanlık yürütmektedir. Çalışmanın en önemli bulgularından biri de yeni medya ile ilgilidir. Yeni medya ve özellikle sosyal ağlar siyasetçilerin geleneksel medyaya olan bağımlılığını büyük ölçüde azaltmakta iken, aynı anda gazetecilerin siyasetçilere erişimini kolaylaştırmaktadır. Elde edilen sonuçlar sosyal ağların güçlü rolüne rağmen geleneksel medyanın siyasal aktörler tarafından önemsendiğini göstermiştir. Medya mantığının siyasal alana olan etkisi medyanın siyaset sahnesinin bir aktörü olarak algılanmasını pekiştirmektedir. Yine siyasetçilerin kişisel alanlarını medyaya taşıması siyasetin medyatikleşmesinin göstergelerinden biridir. Medyatikleşmiş bir siyasette tüm milletvekilleri mümkün olduğunca medyada yer almak isterken Türkiye'de siyasi deneyim düzeyinin, siyasetçinin parti içindeki konumunun ve partinin meclis içindeki konumunun bir milletvekilinin taşıdığı haber değeri üzerinde önemli etkileri olduğu sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte, bulgularda medyanın tarafsız ve ekonomik anlamda bağımsız olmasının, demokratik işlevleri açısından öneminin güçlü bir şekilde vurgulandığı görülmüştür.

MedyatikleşmeSiyasal değişmeSiyasal dönüşüm+4
Büşra Sönmez
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Arkeolojik veriler ışığında geç Tunç Çağı'nda Orta Anadolu-Batı Anadolu ilişkileri

Geç Tunç Çağı Anadolu'sunun belirleyici gücü olan Hitit Devleti, yaptıkları askeri ve siyasi hamlelerle çevrelerindeki vasal ülkeleri kendisine bağlarken kültürel olarak da birçok etki bırakmıştır. Bu etkilerin izleri günümüzde arkeolojik verilerle kanıtlanmaktadır. Hitit Devleti'nin erken dönemden beri Batı Anadolu ülkeleri olan ilişkileri yazılı belgelerden anlaşıldığına göre zaman zaman düşmanca zaman zaman dostane bir şekilde ilerlemiştir. Orta Anadolu ve Batı Anadolu'da yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında bulunan bazı eser grupları her iki bölge arasındaki iletişimin kültürel kanıtlarıdır. Yapılan tez çalışması kapsamında bu veriler değerlendirilerek bölgelerin birbirleriyle olan kültürel alış–verişinin sınırları detayları ortaya koyulmaya çalışılmıştır.

ArkeolojiArkeolojik kazılarBatı Anadolu+7
Hasan Umut Kıvrak
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çok partili sistemin ilk dönemlerinde basın ve basın özgürlüğü: 1946-1954

Çok partili sistemin ilk dönemlerinde CHP ve DP'nin uyguladığı basın politikalarının incelendiği ve dönemin önemli gazetelerinin iki parti tarafından uygulanan basın politikalarına nasıl yaklaştığı konu edilen bu tezde; çok partili sisteme geçişte önemli bir adım olan 1946- 1954 yılları arasında iktidarların basına uyguladığı rejim/politika ortaya konulmaya çalışılmıştır.1946-1954 döneminde iktidarda olan iki farklı siyasal çizgideki parti olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin ve Demokrat Parti'nin uyguladığı basın politikalarının benzerlik ve farklılıklarını da belirlemeyi hedefleyen bu çalışmada dönemle ilgili önemli kaynaklar sistematik olarak incelenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde medya demokrasi ilişkisi ve basın özgürlüğü kavramı, içerdiği haklar ve sınırları ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Basın siyaset ilişkisinin çeşitli boyutlarının ortaya konulduğu ikinci bölümde ise CHP ve DP'nin basın rejimleri hakkında geniş bilgiler sunulmuş ve iki dönemin karşılaştırılması yapılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise dönemin basın açısından önemli olaylarının Cumhuriyet, Ulus ve Zafer gazetelerine yansımaları araştırılmış ve örneklerle sunulmuştur.Çalışmanın sonucunda her iktidar döneminde basına farklı politikaların uygulandığı ortaya konulmuştur. Ayrıca demokrasinin sağlıklı işleyişi ile basın özgürlüğü arasında doğrusal bir ilişki olduğu, siyasi partilerin iktidar ve muhalefetteyken basına farklı yaklaştıkları, çok partili siyasi rejime geçişle birlikte basının önceki dönemlerle karşılaştığında özgür bir ortama kavuştukları ve Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle uygulanan basın politikaları dönemin basınını CHP dönemine göre daha fazla özgürleştirdiği görülmüştür.Anahtar Sözcükler: Basın Demokrasi İlişkisi, Basın Özgürlüğü, Basın Siyaset İlişkisi, CHP Dönemi Basın Rejimi, DP Dönemi Basın Rejimi.

BasınBasın tarihiBasın özgürlüğü+9
Yasemin Akşit
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Hulefa-i Raşidin Döneminde Bizans İmparatorluğu ile münasebetler

İslamiyetten önce Araplar düzenli bir devlet yapısına sahip değillerdi. İslamiyetin doğuşundan sonra, Hz. Peygamberin hicretiyle başlayan devletleşme süreci, hızlı bir şekilde gerçekleşmiş ve dönemin iki büyük devleti Bizans ve Sasani İmparatorluklarıyla çok yönlü münasebetler başlamıştır. Bu iki devletten biri olan Bizans ile Hulefa-i Raşidin dönemi münasebetlerini bu çalışmamızda ele alacağız. Hulefa-i Raşidin dönemi, İslam dininin Arap yarımadası dışında hızla yayılmaya başladığı ve Bizans'ın uzun yıllar Sasanilere karşı mücadele verdiği topraklarının, Müslümanlar tarafından fethedilmeye başlandığı dönemdir. Bu çalışma giriş bölümü dahil olmak üzere üç ana bölümden oluşmuştur. Giriş bölümünde, Hulefa-i Raşidin dönemindeki Bizans ile münasebetlerin daha iyi anlaşılabilmesi için, Müslümanlarla Bizans İmparatorluğu arasındaki münasebetlerin başlangıç dönemi kabul edilen, Hz. Peygamber dönemi münasebetleri ele alınmıştır. Hulafa-i Raşidin dönemi ve daha sonraki dönemlerde gerçekleşen münasebetler, Hz. Peygamber dönemindeki münasebetlere göre şekillenmiştir. Birinci bölümde, İslam devletinin teşkilatlanmaya başladığı ve kurumsallaşmasını tamamladığı dönem olan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemi ele alınmıştır. Bu dönemde İslam devleti Bizans hakimiyetinde bulunan bölgelerin önemli bir kısmını ele geçirmiş, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Hz. Peygamberin, Bizans'a karşı olan tutumunu aynı şekilde devam ettirmiştir. İkinci bölümde ise, Hulefa-i Raşidin döneminde, İslam devletinin zirve ve duraklama noktası olan Hz. Osman dönemi ile, münasebetlerin neredeyse tamamen durduğu ve İslam devleti adına gerileme dönemi kabul edilebilecek olan Hz. Ali dönemi ele alınmıştır. Çalışmanın sonuç bölümünde çok yönlü münasebetler ile ilgili genel bir değerlendirme yapılmış ve kronolojik bir sıraya bağlı kalınmaksızın, genellikle önceki bölümlerde üzerinde çok fazla durulamayan dini, ticari ve sosyal münasebetlerden bahsedilmiştir.

Bizans İmparatorluğuDört Halife DönemiSiyasi ilişkiler+2
Cihat Oğuz
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tehcir sırasında ve sonrasında Elazığ ve çevresinde Müslüman-Ermeni ilişkileri

Ermeni Sorununun en önemli nirengi noktası hiç şüphe yok ki Tehcir Kanunu ve sonrasında ortaya çıkan tartışmalardır. Tehcir ve sonrasında yaşanan olaylar Ermeni Diasporası eliyle manipüle edilerek, basit bir iskân faaliyeti abartılı rakamlarla şekillenen bir soykırım safsatasına dönüşmüştür. Tehcir'in genel intibaları üzerinde kapsamlı birçok yayın yapılmasına karşın özele indirgenmiş çalışmaların yetersizliği aşikardır. Günümüze kadar Ermeni Sorunu hakkında ele alınan çalışmalarda geniş coğrafi alanlara yönelen bir bakış açısına karşın, dar çaplı bölge, şehir, köy gibi alanlara dair çalışmalar daha azdır. Yine Ermeni nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bölgeler Tehcir'in üst düzey planlamayla yapıldığı yerlerdir. Bu yerler üzerinde yapılacak detaylı alan çalışmaları yaşanan olayları şüphesiz daha iyi netleştirecek, Ermenilerin haksız tezlerinin çürütülmesinde önemli köşe taşları olacaktır. Tehcir öncesi Ermeni nüfusunun yoğun olduğu Elâzığ Bölgesi bu nedenle konu için önemli bir merkezdir. Elâzığ Bölgesi Tehcir öncesi ve sonrası için Müslüman-Ermeni ilişkileri kapsamında iyi bir şekilde mercek altına alınacak olursa, Ermeni Sorununun bölgedeki yansımalarından yola çıkarak sorunun temeline siyasi, sosyal, ekonomik, sahaya dair yetkin çıkarımlar yapılabilir. Sonuç olarak bu tezde Elâzığ Bölgesinde Tehcir öncesi-sonrası durum verilirken, Tehcir'in yansımalarıyla Ermeni Sorununun şehir bazında önemli bir ayağı netleştirilir.

Cumhuriyet tarihiElazığErmeni sorunu+7
Ela Demirel
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00

Related subjects