Surgery-plastic

83 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septorinoplasti talebiyle başvuran hastaların vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından değerlendirilmesi

Amaç: Estetik operasyonlar, özellikle fasyal estetik cerrahiler, son yıllarda popüler hale gelen uygulamalardır. Bu cerrahinin uygulanabilirliğine karar verilirken anatomik uygunlukla birlikte dikkat edilmesi gereken bir diğer parametre de psikiyatrik uygunluktur. Psikiyatrik uygunluğu tespit etmek adına daha geniş bir değerlendirme yapmak üzere biz bu çalışmada, septorinoplasti operasyonu başvurusunda bulunan kişilerde vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi durumunun değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine 2019-2020 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Septorinoplasti operasyonu uygulanan 50 hasta vaka grubuna dahil edildi. Burunda şekil bozukluğu şikayeti dışında herhangi bir şikayeti olan ve estetik operasyon planlanmayan 50 hasta kontrol grubuna dahil edildi. Sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Vücut Algısı Ölçeği, Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği 'nden oluşan çalışma formu tüm gönüllüler tarafından dolduruldu. Bulgular: Uygulanan ölçekler değerlendirildiğinde vaka ve kontrol grubu arasında vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Ölçek sonuçlarının yapılan korelasyon analizinde Beck Depresyon Ölçeği ile Vücut Algısı Ölçeği arasında negatif orta düzey korelasyon, Beck Depresyon Ölçeği ile Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği arasında pozitif orta düzey korelasyon, Vücut Algısı Ölçeği ile Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği arasında negatif orta düzey korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Septorinoplasti talebiyle KBB polikliniğine başvuran hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, vücut algısı, yeti yitimi, depresyon ve sosyal fobi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadığı görüldü. Anahtar sözcükler: Septorinoplasti, Vücut dismorfik bozukluğu, Depresyon, Vücut algısı

Beden algısıCerrahi-plastikDepresyon+5
Beyza Gülmez
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir yaralanmalarında sinir, damar ve kıkırdak greftlerinin kullanıldığı rekonstrüksiyon metodlarının karşılaştırılması ve yeni bir tekniğin analizi

107 ÖZETGenellikle travmaya bağlı olu?an periferik sinir yaralanmaları; tümörler, inflamatuar hastalıklar, konjenital nedenler, enfeksiyon ve cerrahi giri?imler gibi nedenlerle de olu?abilmektedir. Yaralanmadan sonra yapılacak cerrahi i?lem, yaralanmanın etyolojisine, ?ekline ve anatomik bölgesine göre deği?mektedir. Sinir yaralanmalarının tedavisinde ana amaç yaralanmanın distalinde duyu ve motor kayba bağlı olarak olu?an fonksiyon kaybını en aza indirmektir. Yaralanmanın nedeninden bağımsız olarak sinir dokusunda iyile?menin tam olmaması veya sinirin anormal rejenerasyonu, sıklıkla fonksiyonel kayıp ve ağrı ile sonuçlanmaktadır.Periferik sinir yaralanmalarında ideal olan proksimal ve distal uçların kar?ılıklı olarak gerilimsiz ?ekilde yeterli koaptasyonun sağlanması ve nörotrofik faktörlerin onarım hattında korunmasıdır. Sinir defekti olu?an durumlarda altın standart otogreft olmasına rağmen donör alandaki denervasyon, skar ve nöroma olu?umu gibi istenmeyen sonuçlar nedeniyle periferik sinir kayıplarında onarım için morbiditesi daha az, daha kolay ve daha iyi fonksiyonel sonuçlar sağlayacak yöntemler ile ilgili birçok çalı?ma yapılmaktadır.Çalı?mamızda; 1 cm lik defekt olu?turulmu? rat siyatik sinirinde grup-1: otogref, grup-2: allojen aort grefti, grup 3: allojen aort grefti içine doğranmı? kartilaj greft ve grup-4: tübülarize kartilaj kullanılarak onarım yapılmı? ve özellikle kartilaj dokunun sinir iyile?mesi üzerine olan etkileri fonksiyonel ve histomorfolojik yöntemler ile değerlendirilmi?tir.Otogreft kullanılarak onarım yapılan grup 1, kontrol grubuna en yakın grup olarak değerlendirilmi?, allojen aort grefti kullanılan grup 2 deki ve allojen aort grefti içine doğranmı? kıkırdak konulan grup 3 deki miyelinizasyon ve schwan hücre oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamı?tır. Grup 4 de myelinizasyonun ve schwan hücreleri gösterilmesine kar?ın diğer gruplara oranla daha seyrek ve düzensiz olarak değerlendirilmi?, bunun nedeninin özellikle artmı? fibrozis olduğu dü?ünülmü?tür.Tüm gruplarda farklı oranlarda sinir rejenerasyonun olduğu fonksiyonel ve histomorfolojik olarak gösterilmi?tir. Bu çalı?mayla kıkırdak dokunun sinir iyile?mesi üzerinde olumlu etkisi olduğu gösterilmi?tir.

Cerrahi-plastikKıkırdakPeriferik sinirler+3
Yılmaz Geyik
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Grade 3 jinekomastili hastaların postero-inferior pediküllü flep ile onarımı ve nipple areola kompleksinin korunması

Grade III jinekomastinin cerrahi tedavisinde genellikle mastektomi teknikleri ve meme başı-areola kompleksinin serbest transplantasyonu (free nipple) kullanılmaktadır. Ayrıca, artan obezite oranları ve bariatrik cerrahinin gelişmesiyle birlikte, cerrahi yönetimi açısından Grade III jinekomasti ile karıştırılabilir olan psödojinekomasti için cerrahiye olan talep artmaktadır. Postero-inferior pediküllü fasya kutanöz flep ile meme başının nörovasküler fonksiyonunu bozmadan daha az skar bırakarak başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2021-2022 yılları arasında jinekomasti veya psödojinekomasti şikayeti olan Grade 3 jinekomastili 12 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesi ve sonrasını düşünülerek yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği olan 36 soruluk SF36v2 anketi yapıldı. Hastalara postero-inferior pediküllü fasya kutan flebi tekniği ile cerrahi uygulandı. Kısaca, üst kadranların derin dokularının pedikül alanı dışında kalan bölgeye liposuction yapıldı. Postero-inferior pediküllü flebin de-epitelyalizasyonunun ardından alt-iç ve alt-dış meme kadranları rezeke edildi. Daha sonra torasik flep İMF hizasına sütüre edilip areola yeni yerine transpoze edildi. Ocak 2021 ile Ocak 2022 arasında on iki hasta ameliyat edildi ve sonuçları toplandı. Ortalama hasta yaşı 25,5 yıl, ortalama ağırlık 65,42 kg ve ortalama vücut kitle indeksi 29,56 kg/m2 idi. Ayrıca ortalama ameliyat süresi 112,17 dakika, ortalama liposuction hacmi 543,75 mL, eksize edilen ağırlık 618,33 g, ortalama hastanede yatış ve drenaj süreleri 4 gün idi. Hastalara yapılan SF36v2 yaşam kalitesi anketinde operasyon sonrasında operasyon öncesine göre anlamı düzeyde fiziksel işlevlerde artış görüldü. Nörovasküler fonksiyonun korunması bu ameliyatın başlıca avantajı olup meme ucu hassasiyetini korumak isteyen hastalar için öncelikli bir teknik haline gelmektedir. Bu ameliyat güvenilir ve tekrarlanabilirdir. Düşük majör komplikasyon oranı, uygun fonksiyonel ve estetik sonuçları nedeniyle Grade III jinekomasti için ilk basamak tedavi olarak önerilmektedir.

Cerrahi-plastikJinekomastiMeme+3
Ömer Parıldar
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Botulinum toksininin kas hacmi üzerine etkisi: Deneysel çalışma

Estetik cerrahide kırışıklıkları düzeltmek için kullanılan Botulinum Toksin A (BTx-A)'nın klinik uygulamalarda tekrarlayan dozlarda kullanıldığında kas hacmini azalttığı bilinir. Bu etki masseter kas hipetrofisi olan hastalarda kası inaktive ederek kas hacmini azaltmak ve kontur deformitesini düzeltmek amacıyla da kullanılmıştır. Ancak etkisi geçtikten sonra kaybolan hacim geri kazanılmaktadır. Her ne kadar klinik olarak yoğun kullanılan bir tedavi modalitesi olsa da literatürde artan ve tekrarlayan dozlarda BTx-A uygulanmasının kas hacmi üzerine etkisini volumetrik (kantitatif) olarak gösteren bir çalışma bulunamadı. Sıçanlarda gastroknemius kası BTx-A araştırmaları için iyi bir modeldir. Bu çalışmada da gastroknemius kasına yapılan artan ve tekrarlayan dozlardaki BTx-A enjeksiyonu uygulamasının volumetrik MR yardımı ile kas hacmi üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 48 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 6'şar adetlik 8 gruba ayrıldı. BTx-A enjeksiyonundan önce ve öngörülen zaman aralıklarında gastroknemius kas hacmini değerlendirmek için volumetrik MR çekimleri yapıldı. Tüm gruplarda sıçanlarda sağ alt ekstremitede vertikal insizyonu takiben diseksiyonla gastroknemius kasına ulaşıldı. 1. ve 5. gruplarda serum fizyolojik (SF), diğer gruplarda BTx-A enjeksiyonu kas içine enjekte edildi. Kas hacimleri BTx-A uygulamasının yapıldığı 0. günde (uygulamadan önce), BTx-A etkinliğinin maksimum olduğu 36. günde, BTx-A etkisinin sonlandığı 60. günde, tekrar doz yapılan grupların ikinci dozunun etkinliğinin maksimum olduğu 96. günde ve ikinci doz etkisinin sonlandığı 120. günde olmak üzere tüm gruplarda toplam 5 kez MR çekilerek değerlendirildi. Yapılan incelemeler sonucunda tek doz enjeksiyon yapılan gruplara bakıldığında 0. gün-36. gün kas hacimlerinin ortalama değerlerindeki azalma 2., 3. ve 4. gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 0. gün-120. gün kas hacimlerindeki ortalama değişimler karşılaştırıldığında, 2. grupta 120. gün sonunda kas hacminde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmediği halde, 3. ve 4. grupta 120. gün sonunda 0. gündeki kas hacmine göre gastroknemius kasında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu gözlemlendi. 0. gün-36. gün kas hacmi değişim yüzdesini incelediğimizde; Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe; 2., 3. ve 4. gruplarda olduğu gibi doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olması istatistiksel olarak da anlamlı bulundu. 6., 7. ve 8. gruplar, 60. gün tekrar dozları yapıldıktan sonra incelendiğinde ise 96. gündeki kas hacmi yüzdesinin 60. güne göre tüm gruplarda kontrol grubuna kıyasla daha fazla azaldığı ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Bu grupların kendileri arasındaki ilişkilerine baktığımız zaman ise Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 7 ile Grup 8 ve Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü ve bu istatistiksel olarak anlamlı bulundu.

Botulinum toksinleriCerrahi-plastikEstetik+6
Mustafa Ekrem Güleş
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti çekilmelerinin tedavisinde titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF) ve bağ dokusu greftinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Estetiğin sağlanması, dental hassasiyet, çürük ve çürük olmayan servikal lezyonların önlenmesi; dişeti çekilmelerinin tedavisinin temel tedavi hedefleridir. Dişeti çekilmelerinin tedavisinde birçok cerrahi yöntem mevcut olmasına rağmen subepitelyal bağ dokusu grefti (SBDG) altın standart olarak kabul edilmektedir. Titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF); içi cam tüplerde elde edilen trombositten zengin fibrinin (PRF) aktivasyonu sırasında cam içeriğindeki silikadan etkilenebileceği hipotezine dayanılarak titanyum tüplerde geliştirilmiş bir trombosit konsantresidir. Titanyumun kullanılması fibrinin ağının daha sıkı hale gelmesine, rezorpsiyon süresinin uzamasına ve büyüme faktörlerinin daha kontrollü ve uzun süre salınmasına sebep olur. De-epitelize bağ dokusu grefti (DBDG), palatinal bölgeden epitel ile beraber alındıktan sonra, greftin üzerindeki epitelin ekstraoral olarak uzaklaştırılmasıyla elde edilir. Epitele yakın konumda bulunan daha sıkı ve stabil olan lamina proprianın tamamını içermesi sayesinde; DBDG, SBDG'den daha üstün performans gösteren bağ dokusu greftidir. Bugüne kadar, PRF'den daha stabil ve organize olan T-PRF ile kök yüzey kapatmada altın standart olan subepitelyal bağ dokusu greftinden (SBDG) daha stabil olan de-epitelize bağ dokusu greftinin (DBDG) dişeti çekilmelerinin tedavisinde tünel tekniği ile kullanımının etkinliğini ve öngörülebilirliğini karşılaştıran hiçbir klinik çalışma mevcut değildir. Bu randomize klinik çalışmanın amacı, Miller Sınıf I/II dişeti çekilmelerinin tedavisinde farklı otojen greft materyallerininin klinik sonuçlarını (T-PRF&DBDG) karşılaştırmaktır. Kliniğimize başvuran ve toplam 80 dişte Miller Sınıf I/II dişeti çekilmesi gösteren 27 hastanın tedavisi tamamlandı. Dişeti çekilmeleri randomize olarak T-PRF (40 diş) veya DBDG (40 diş) ile modifiye tünel teknikle tedavi edildi. Klinik ölçümler başlangıç, operasyondan sonra 3. ay ve 6. ay olarak kaydedildi. VAS (Vizüel Analog Skala), iyileşme indeksi değerlendirildi ve materyal kalınlıkları kaydedildi. Başlangıç dişeti çekilme derinliği T-PRF grubunda 3,02 ± 1,15 mm iken, DBDG grubunda 2,81 ± 0,86 mm olarak ölçüldü. 6 ay sonra T-PRF grubunda ortalama kök yüzey kapanma oranı %78,33 ve DBDG grubunda 85,28 tam örtülen kök yüzey ortalaması; T-PRF grubunda %62,5 ve DBDG grubunda %70 bulundu. Her iki değer için de gruplar arası istatistiksel anlamda fark bulunmadı. Çalışmada kullanılan T-PRF ve DBDG materyal kalınlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Kullanılan greft materyallerinin her ikisi de tedavi sonunda; keratinize doku genişliği ve dişeti kalınlığını istatistiksel anlamlı olarak arttırmıştır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, Miller I/II dişeti çekilme defektlerinin tedavisinde otojen T-PRF membranın güvenilir ve etkili sonuçlar verdiği gösterilmiştir. T-PRF, DBDG' ye önemli bir alternatif olarak uygulanabilir.

Bağ dokuCerrahi-plastikEstetik-dental+6
Osman Öztürk
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Donör alana trombositten zengin plazma infiltrasyonunun alınan yağ grefti eldesi üzerindeki etkisi

Giriş: Plastik cerrahide, yağ grefti uygulamaları sık yapılan işlemlerdendir. Mevcut yağ greftinin alıcı alandaki sağ kalım oranını arttırmak için yapılan çok sayıda çalışma vardır. Donör alandaki yağ dokusunun alımı öncesinde, bu bölgeden alınacak greftin sağ kalımını arttırmak için, donör alandaki yağ dokusunun biyolojik faktörlerle uyarılması ve ''priming'' sürecinden geçirilmesinin, literatürde yapılmamış olduğunu yaptığımız taramalarla saptadık. Çalışmamızda; sıçanlarda donör alana uygulanan trombositten zengin plazma infiltrasyonunun (TZP) alınan yağ grefti eldesi üzerinde oluşturduğu değişikliklerin ve yağ greftinin sağ kalımına etkisinin çeşitli parametreler kullanılarak ortaya konulması amaçlanmıştır Yöntem: Çalışmaya 30 adet, ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen, erkek Sprague-Dawley tipi sıçanlar her grupta n6 sıçan olacak şekilde random olarak 4 gruba bölündü. 6 sıçan ise TZP hazırlamak için kullanıldı. Kontrol grubuna serum fizyolojik, çalışma grubuna ise TZP uygulaması yapıldı. Uygulama sonrası, kontrol ve TZP grubunun yarısı 1. haftada, diğer yarısı ise 2. haftada olmak üzere sol ingunal yağ yastıkçığından yağ grefti örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Alınan yağ grefti örnekleri üzerinde, histolojik analiz (ışık mikroskopu ve immünohistokimyasal incelemede, yağ dokusu histolojik görünümü, inflamasyon durumu, fibrotik değişiklikler, damar sağlığı ve sayısı açısından) ve biyokimyasal analiz ile (IL-1β, IL-6, TNF-α, EGF, VEGF, CK18-M30, TAS ve TOS düzeylerinin ELISA kitleri ile ölçümü) değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS Windows Version 24.0 paket programında, Shaphiro- Wilk, Student t ve Mann Whitney U testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). VEGF ve EGF seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p<0.05). CK18-M30 seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). Kontrol grubunun TOS değerlerinin, TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla, 1. haftada, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,002). Fakat 2. hafta gözlenen TOS değerlerinin her iki grupta benzer olduğu saptandı (p=0,180). TZP grubunun TAS değerlerinin, kontrol grubunda gözlenen değerlere kıyasla, her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Kontrol grubunun OSI değerlerinin TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Histolojik incelemelerde, 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerinin kontrol grubuna göre daha fazla damar içerdiği görüldü. 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusu alanlarının dışında, kontrol grubuna oranla, daha az dejenere olan yağ doku alanları ve çevresinde nekroze alanlar görüldü. İnflamasyon belirtisi olan, inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Kontrol grubuna göre daha sınırlı ve daha az alanda fibrotik bağ dokusu görüldü. 2. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusunun azaldığı ve nekroze doku alanlarının arttığı dikkati çekti. Fibrotik bağ dokusu olduğu izlendi, ancak 2. hafta kontrol grubu kadar belirgin bir artış yoktu. İnflamasyon belirtisi olan inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Sonuç: Çalışmamızda; bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre istatiksel açıdan TZP grubunda kontrol grubuna göre oksidatif strese daha dayanıklı, apoptozis oranı daha az, neovaskülarizasyon potansiyeli daha yüksek, inflamasyondan daha az etkilenen yağ hücrelerine ait bulgular ortaya çıkması ve özellikle 1. haftadaki değerlerin daha dramatik olması, bizleri ''delay'' süresi için 1 haftanın yeterli olacağı düşüncesine götürdü. Mevcut çalışmamızın ortaya koyduğu verilerin, yağ grefti uygulamalarında farklı bir bakış açısı kazandıracağını ve yağ greftinin sağ kalımı bakımından yeni çalışmaların kapılarını açacağını düşünmekteyiz.

Adipoz dokuCerrahi-plastikDonörler+5
Ufuk Durgun
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplastide high septal ve low septal koruyucu tekniklerin karşılaştırılması

Giriş ve amaç Burun, yüzün en ortasında ve en anteriorunda yer alan yapı olup, hem yüz karakteristiğinin belirlenmesi hem de yüz güzelliğinin değerlendirilmesinde önemli bir yere sahiptir. Son onyıllarda popülerliği iyice artan rinoplasti ameliyatının en çok ilgi gören tekniklerinin başında gelen koruyucu (preservation) rinoplasti, burnun hem yumuşak dokusu hem de tip ve dorsum bölgelerini içeren bir değişimi kapsamasıyla beraber, en büyük değişikliği burun sırtına olan yaklaşımda ortaya çıkarmaktadır. Koruyucu rinoplasti başlığı altında birçok teknik geliştirilmiş olup, bunlar temelde burun dorsumu ve burun septumuna yapılan müdahaleler olarak iki gruba ayrılabilir. Septum manevraları ile septum üzerinde farklı seviyelerde kesiler yapılarak burun dorsumunun hareketlenmesi ve dorsumun yani supratipten radix'e kadar olan hattın tamamının burun içerisine farklı oranlarda düşürülerek, burun sırtının düzleşmesi sağlanır. Bu bağlamda teknikler (burada high ve low) kendi cerrahi mekanizmaları gereği, supratip ve kemer(hump) bölgelerinde farklı miktarlar ve oranlarda düşüşler sağlamakta, bu farklılıklar detaylıca değerlendirilip anlaşılırsa, doğru teknik seçimiyle hem cerrahi sonuçlar hem de karar verme mekanizmaları açısından cerraha büyük kolaylık sağlanacaktır. Bu tez koruyucu rinoplastide en sık kullanılan septal teknikler olan 'high' ve 'low' tekniklerin supratip ve kemer(hump) bölgesi üzerinden burun sırtına olan etkilerini ayrı ayrı değerlendirip karşılaştırmak amacıyla planlanmıştır. Gereçler ve yöntem 2022-2024 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesine başvurmuş ve rinoplasti ameliyatı gerçekleştirilmiş 16-35 yaş aralığındaki hastaların dosya ve fotoğraf kayıtları geçmişe dönük olarak taranmış ve bu hastalardan çalışma kriterlerine uyan 'High septal' grubunda 20, 'Low septal' grubunda 10 hastadan toplamda 30 kişilik çalışma grubu oluşturulmuştur. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası 1. yıl fotoğrafları mavi fon önünde, profilden ve baş pozisyonu Frankfurt horizontal düzlemine paralel olacak şekilde, hasta-kamera mesafesi 70 cm tutularak Redmi Note 10s 26 mm odak uzaklıklı lensi kullanılarak çekildikten sonra bilgisayar ortamına aktarılıp Adobe Photoshop 2025 üzerinde her hastanın ameliyat öncesi ve sonrası fotoğrafları üst üste getirilerek örtüştürülmüştür. Sıfır derece meridyeni alar kıvrıma yerleştirerek ameliyat öncesi supratip ve kemer(hump) noktaları ile ameliyat sonrası sonrası supratip ve kemer noktarı belirlenerek, vertikal alar düzlemden indirilen dikmeler ile bu bölgelerin projeksiyonları metrik olarak ölçülmüştür. Elde edilen bu veriler kullanılarak her iki teknikte de ameliyat öncesi-sonrası burun kemeri yüksekliği ile supratip yüksekliğinin birbiriyle ilişkisini değerlendirmek amaçlı 4 adet parametre oluşturuldu. Supratip farkı / kemer farkı oranı 1.parametre ile, supratip farkı / ameliyat öncesi supratip değeri ÷ kemer farkı / ameliyat öncesi kemer değeri (Normalize oran) 2.parametre ile, ameliyat sonrası burun sırtı eğimlerini hesaplamak amaçlı vertikal alar düzlem-dorsum teğeti ve nazofasyal açı varyasyonları kullanılarak elde edilen değerler 3.parametre olarak ve tertil düzeylerine göre supratip yükseklik farkı ortalamaları arasındaki varyasyon 4.parametre ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 26.0 (IBM Corp. Released 2019. IBM SPSS Statistics for Windows, Version 26.0. Armonk, NY: IBM Corp.) ve MS-Excel 2024 programları kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular Çalışmada, 1. ve 2. parametre ile high septal ve low septal tekniklerin burun dorsumunda oluşturdukları değişikliklerin supratip bölgesine etkisi değerlendirilmiştir. Supratip farkı / kemer(hump) farkı oranı kemer bölgesindeki düşüşe supratip bölgesinin ne ölçüde tepki verdiğini gösteren oransal ölçütü gösterir. Bu parametre için ortalama değerler high septal grupta 1.625, low septal grupta 0.817 hesaplanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkmıştır. High septal hastalarda ortalama değer 1'in üzerinde çıkarken low septal hastalarda 1'in altında çıkması, high septal tekniklerde supratipteki yükseklik değişiminin kemerde gerçekleştirilen değişimden daha büyük olduğunu, low septal tekniklerde ise kemerdeki yükseklik değişiminin supratipe azalarak yansıdığını gösterir. Normalize oran (Supratip farkı / supratip preop) ÷ (kemer farkı / kemer preop), yukarıda bahsedilen oranın hastanın ameliyat öncesi supratip ve kemer değerlerine bölünmesi ile elde edilen orantıdır. Hastaların ameliyat öncesi değerlerinin elde edilecek sonuca etkisinin minimalde tutulması amacıyla kullanılmıştır. Ortalama değerler, high septal grupta 1.098, low septal grupta 0.560 çıkmış olup, iki grup arasında anlamlı fark mevcuttur. İki grup arasında supratip değişimlerinin burun kemeri(hump) değişimine korelasyonlarının farklı olduğunun görülmesinin ardından, bu farklılığın ameliyat sonrası burun dorsumuna yansımasını açısal olarak da karşılaştırma amaçlı 3 farklı açı değeri ölçülmüş olup açı 1 için dorsum teğeti – vertikal alar düzlem açısı, açı 2 için dorsum teğeti – glabella-pogonion açısı, açı 3 için nasion – pronasale – glabella-pogonion açısı (Nazofasyal açı) teğetleri kullanılmıştır. 3 açı için de tüm hastalar dahil edilerek yapılan istatistiksel değerlendirmede iki grup arasında anlamlı fark bulunamamış olup, veri analizinde grup içi homojenliğin sağlanması amacıyla aykırı gözlemler belirlenmiş ve analiz dışında bırakılmıştır. High septal grubundan 45,4° ve low septal grubundan 29,8° açısal değerlere sahip aykırı iki vaka çıkarıldığında, low grup ortalaması 37,04°, high grup ortalaması 33,71° olup istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. Aynı 2 hasta Açı 2 ve Açı 3 değerlendirmeleri için de gruplardan çıkarıldığında ise, Açı 2 ve Açı 3 için ortaya çıkan değerler anlamlılığa ulaşmamıştır. 4. parametre ile supratip bölgesindeki postoperatif değişimin (supratip farkı), dorsal kemer çıkarımı miktarına (hump farkı) bağlı olarak nasıl değiştiği incelenmiştir. Amaç, supratip cevabının yalnızca artıp artmadığını değil, bu artışın şeklinin değerlendirilmesidir. Her iki grupta da hastalar, kemer farkına göre artan sırayla üç eşit gruba (tertil) ayrılmış; bu üç tertildeki supratip farkı ortalamaları ve ortalamalar arası farklar hesaplanmıştır. High septal grubunda supratip farkındaki artış, ilk iki tertilde daha belirgin olup, son tertile geçişte artış hızı azalmaktadır. Bu durum, supratip cevabının belirli bir noktadan sonra doygunluğa ulaştığını düşündürmektedir. Low septal grubunda ise supratip cevabı istikrarlı artmakta olup, kemer(hump)çıkarımına supratip cevabının daha güçlü ve ivmelenen bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Tartışma Hastaların 1. ve 2. parametre ile değerlendirilen ameliyat sonrası supratip yüksekliklerinde gerçekleşen değişimin kemer yüksekliklerinden gerçekleşen değişim ile karşılaştırılması ,bu hastalarda burun kemerinin düşürülmesi sırasında yapılan manevraların supratipi nasıl ve ne ölçüde etkilediğini göstermektedir. High septal grubunda ortalama 1 mm lik kemer (hump) düşüşüne kıyasla 1.625 mm'lik supratip düşüşü gerçekleşmiş olup, low septal gurubunda ortalama 1 mm'lik kemer düşüşüne oranla 0.817 mm'lik supratip düşüşü gerçekleşmiştir. High septal yaklaşımda supratip yüksekliğinde gözlenen değişim, kemer bölgesine (hump) uygulanan rezeksiyon miktarından daha büyük oranda gerçekleşirken; low septal teknikte ise kemer yüksekliğindeki azalma, supratip bölgesine daha düşük bir etkiyle yansımaktadır. High septal tekniklerde dorsum düzleştirilirken, alttaki septal kıkırdağın bir kısmının eksize edilmesiyle elde edilen esneklik ile 'keystone' alanı fleksiyona uğrar, aynı zamanda septumdan subdorsal kıkırdak şeridinin çıkarılmasının ardından oluşan boşluğa dorsumun düşürülmesi ile impaksiyon etkisi meydana gelir. Konveks dorsumların düşürülmesi sırasında 'keystone' alanının açılması, dorsumun açılanma biçimini değiştirerek geometrik olarak daha uzun bir dorsuma sebep olur. Bunun sonucunda ÜLK'lar scroll alana doğru uzayarak projeksiyonunu arttırır ve alt lateral kıkırdağın sefalik segmentiyle üst üste binen bu fazla kıkırdak dokusu cerrahi sırasında eksize edilir. Dolayısıyla kemer (hump) ve supratip altından subdorsal kartilajın çıkarılması ile elde edilen düşüşe ek olarak kaudal ÜLK'nın da eksizyonunun yapılmasının supratipteki bu fazla düşüşe katkı sağlayacağı düşünülebilir. Aynı zamanda bu kaudal fazlalığın çıkarılması sırasında W-noktasında da bir eksizyon gerçekleştirilip W-noktası daha kraniyale çekilmiş olacağından supratip noktasına denk gelen bu bölgenin kraniyale çekilmesi ile de supratip projeksiyonunda düşüş meydana gelecektir. High septal teknikte 'saddle' deformitesi yapabildiği için supratip alanda fazla kartilaj rezeksiyonundan kaçınılması gerektiği literatürde bahsedilmesine rağmen bunun mekanik sebeplerini açıklayan bir çalışma olmayıp, çalışmamızda high septal tekniğin bu mekaniğinden dolayı ameliyat sırasında supratip yüksekliğinin korunmasının ve subdorsal eksizyonun, supratip bölgesinde ortalama düşüşün daha fazla olacağı hesap edilerek planlanmasının daha iyi supratip kontrolü için önemi ortaya koyulmuştur. Low septal tekniklerde ise quadrangular kıkırdak üzerine temelde iki kuvvet uygulanmakta olup, bunlar impaksiyon ve quadriangular kartilajın yeri değiştirilirken uygulanan rotasyon kuvvetidir. Bu rotasyon hareketi septumun kaudalini yukarı kaldırıp supratip bölgesinde dolgunluğa yol açmaktadır. Low septal tekniklerde supratip bölgesinin kemer (hump) bölgesi kadar düşmemesi ve supratip yüksekliğindeki değişimin kemer bölgesindeki değişimden daha az olarak gerçekleşmesi de bu kuvvetlerin etkilerine dayandırılmıştır. Low septal tekniklerde supratip dolgunluğu- 'pollybeak' deformitesinden sakınılması açısından, septum tabanı eksizyonlarının bu değişimler dikkate alınarak gerçekleştirilmesinin faydalı olacağı sonucuna varılabilir. Literatürde low septal teknikte inferior şeridin eksizyonu sırasında ANS'ye yakın bölgelerden az kıkırdak çıkarılmasının septal kıkırdağın yeterli rotasyonu sağlayarak üzerine oturtulabilmesi için ANS'ye yakın alanda daha yüksek olan kıkırdak çıkıntısı elde etme açısından önemli olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda ise low septal tekniklerin supratip dolgunluğu oluşturma riski olduğu için buna sebep olan rotasyon hareketinin kontrollü yapılması gerektiği, ANS'ye yakın kıkırdak septumdan gerektiğinden daha az eksizyon yapılmaması gerektiği ortaya çıkmış, yeterli miktarda alınmazsa da supratipin yüksek kalarak dorsumda istenilen proporsiyonlar elde edilemeyeceği görülmüştür. High septal ve low septal tekniklerin burun dorsumunda meydana getirdiği bu değişiklikler 3. parametre ile değerlendirildiğinde de desteklenmektedir. Aykırı hastalar çıkarıldıktan sonra vertikal alar düzlem ve burun dorsum teğeti (Açı 1) kullanılarak elde edilen burun sırtı eğimi açılarına bakıldığında, high septal grup anlamlı şekilde düşük, low septal grup ise yüksek açı değerlerine sahip olup, ameliyat sonrası supratipteki düşüş oranlarının high septalde daha fazla, low septalde ise daha az olması ile uyumlu izlenmektedir. Açı 2 ve 3 ölçüm tekniklerinde olduğu gibi, nazofasyal açı veya burun dışı yüz sefalometrik noktaları dikkate alınarak yapılan açı ölçümleri burun sırtının gerçek eğimini doğru olarak yansıtmakta yetersiz kalmıştır. Hastaların ameliyat sonrası supratip bölgesindeki değişimin kemer yüksekliği ile korelasyonunun değerlendirilmesi amacıyla ise 4.parametre kullanılmıştır. Bu korelasyon incelendiğinde high septal teknikte kemer düşüşüne karşılık gelen supratip düşüşünün kemer büyüklüğü arttıkça kemer yüksekliğiyle aynı oransal doğrultuda artmadığı, gittikçe artış hızının azaldığı ve doyuma ulaştığı görülmüştür. Yani supratipteki depresyon (saddling) eğilimi gittikçe azalmakta, kemer (hump) büyüdükçe supratip kontrolü görece kolaylaşmaktadır. Bu durum supratipteki çevre yumuşak dokuların geciken uyumunun ve yarattıkları geri tepme (recoil) etkisinin supratipteki düşüşü yavaşlatması olarak yorumlanabilir. Aynı zamanda geometrik olarak değerlendiğinde dorsum kemeri (hump) büyüdükçe kemer yayının uzunluğunun kemer yüksekliğine oranının gittikçe artmasına, yani hump büyüdükçe eksize edilmesi gerekecek olan ÜLK miktarının teorik olarak katlanarak artmasına rağmen 4. parametrede görüldüğü gibi supratip alanına taşan miktar göreceli olarak azalmaktadır. Bunun sebebi kemer (hump) yüksekliği arttıkça ÜLK'ların yatay yayılma (splay) ve bombeleşme eğilimlerinin scroll alana taşma eğilimlerinden daha fazla olmaya başlaması ile açıklanabilir. Bu da literatürde ÜLK'ların bu yatay yayılma ve bombeleşmelerinin önüne geçme amaçlı genellikle low septalde ve bazı yüksek kemerli high septal hastalarda olmak üzere ballerina manevrası önerilmesine açıklama getirerek yüksek kemerli hastalarda LKA disseke edilmesi ve ÜLK'larda oluşan gerilimin düşürülmesinin (Ballerina manevrası) önemini vurgulayan niteliktedir. Low septal teknikte 4. parametre değerlendirildiğinde kemer düşüşüne karşılık gelen supratip düşüşünün kemer büyüklüğü arttıkça kemer yüksekliğiyle daha benzer oranda arttığı ve artış hızının gittikçe ivmelendiği görülmüştür. Yani kemer büyüdükçe supratip düşüşü görece arttığı için, tekniğin supratipte dolgunluk yapma eğiliminin gittikçe azaldığı ortaya çıkmıştır. Supratipi dolduran etkinin rotasyonla elde edildiği göz önüne alındığında, kemer büyüdükçe kemeri düşürmek için impaksiyon etkisiyle elde edilen etkinin rotasyonla elde edilene kıyasla daha fazla öne geçtiğini düşündürmektedir. Low septal tekniklerde quadrangular kartilaja rotasyon ile uygulanan kuvvete karşı burnun uyguladığı ters yönlü yumuşak doku kuvvetleri kemer (hump) tekrarına(relaps) yol açmaktadır. Çalışmada bu parametrenin analizinde bu rotasyonel etkinin kemer büyüdükçe rölatif azaldığının görüldüğü göz önüne alınırsa, daha büyük kemerlerde low septal tekniklerin kullanması cerraha kolaylık sağlayacaktır. Bakıldığında çalışmada her iki tekniğin de daha yüksek kemerli burunlarda kendi teknik altyapılarına has dezavantajlarının azaldığı görülmekte olup, dorsal koruyucu (preservation) tekniklerin yüksek projeksiyonlu burunlar için de uygun nitelikte olduğu sonucu çıkarılabilir. Sonuç Literatürde high septal ve low septal dorsal koruyucu (preservation) rinoplasti teknikleri için yayınlar mevcut olmasına rağmen bu teknikleri birbiriyle karşılaştıracak veya dorsum üzerinde etkilerini değerlendirmiş bir yayın bulunmamaktadır. Çalışmada gerçekleştirilen, high septal ve low septal tekniklerin kemer ve supratip bölgelerinde oluşturdukları etkilerin değerlendirilmesi bu güncel konseptlerin nasıl çalıştığına ışık tutmaktadır. Hastaya uygulanacak dorsal koruyucu rinoplasti tekniği seçerken yalnızca kemer projeksiyonu ve septal-dorsal deviasyon gibi değişkenlerin göz önüne alınmasının ötesinde ameliyat öncesi burun kontürü, kemer ve supratip oranları da hesaba katılarak yapılan teknik seçiminin ameliyat sonrası hedeflenen dorsal kontürü elde etmede faydalı olacağı konusunu gündeme getirmiştir.

Cerrahi-plastik
Reha Furkan Ekici
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı dudak damak yarığında ikincil burun onarımı

İkincil yarık dudak burun def ormitesinin patogenez inde ve onarımında günümüzde halen belli bir görüş oluşturulamamıştır. Bu çalışmamızda Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Kliniğinde 1990-1994 yılları arasında yatarak tedavi gören, adölesan ve erişkin yaş grubundaki ikincil yarık dudak burun deformiteli 15 olguya Millard yöntemi ile onarım uygulanmıştır. Olgular deformite tipleri, yaş, cins, birincil dudak onarım yaşı ve yöntemi uygulanan ek cerrahi girişimler açısından incelenip, burun inferior düzleminden elde ettiğimiz ölçümlerle değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; uygulanan cerrahi yöntem ve ek cerrahi yöntemler hasta grubunun çoğunda beklenen sonucu vermekle beraber, kemik ve yumuşak doku deformitesi çok fazla olan küçük bir hasta grubunda tatminkar sonucun sağlanamadığı görülmüştür. 49

Ağız anomalileriBurunCerrahi-plastik+2
Gül İrik
Çukurova University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek gerilim elektrik yanıklarında fleplerin kullanım alanları

AmaçBu çalışmanın amacı; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan geniş ve vital dokuları açıkta olan defektlerin erken debridmanı ve olası en kısa sürede güvenilir, kanlanması iyi bir fleple rekonstrüksiyonu, anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturmak ve hastada maksimum fonksiyonel kazanç elde edilmesidir. Bu amaca hizmet edecek flebin seçimi istenilen hedefe ulaşmada önemli bir faktördür.Gereç ve YöntemRetrospektif ve klinik olarak yapılan bu çalışmada,1988- 2008 yılları arasında yüksek gerilim elektrik yanığına maruz kalan toplam 633 hastadan fleple onarımı yapılan 103 hasta incelendi. Hastalar cinsiyet, yaş, yanık yüzdesi, ek travma, fasyotomi sayısı, amputasyon seviyesi, yatış süresi, flep çeşitleri ve komplikasyon parametrelerine göre incelendi. Yüz üç hastada toplam 138 fleple onarım yapıldı. Üst ekstremitede defekti olan 88 hastadan 45'ine groin flep, 15'sına pediküllü kas veya kas-deri flebi, 15'ine lokal fasyokutan flep, 5'ine submammarial flep, 2'sine adipofasyal ?turn-over? flebi, 2'sine serbest latissimus dorsi (LD) flebi, 2'sine pediküllü ters akımlı dorsal metakarpal arter (TADMF) flebi, 1'ine pediküllü superfisial eksternal pudental arter (SEPA) flebi uygulandı, 1'ine pediküllü rektus abdominis miyokutan flep. Alt ekstremite defekti olan 29 hastadan 9'una sural flep, 4'üne serbest LD flebi, 10'una lokal fasyokutan flep, 3'üne adipofasyal ?turn-over? flebi, 1'ine faysa flebi, 1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine pediküllü gastroknemius kas flebi uygulandı. Skalp defekti olan 19 hastadan 10' una lokal skalp flebi, 3' üne serbest LD kas veya kas-deri flebi, 2'ne fasya flebi,1'ne serbest transvers rektus abdominis miyokutan (TRAM) flebi,1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine serbest serratus kas flebi, 1'ine pediküllü trapezius miyokutan flebi uygulandı. Penis yokluğu olan 2 hastadan 1' ine serbest fibula osteokutan, diğerine ise serbest radial önkol fasyokutan flebi uygulandı. Bu onarımlar sonucunda anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturuldu.Hastalar postoperatif 1, 3, 6, 12 aylık ve sonra da yıllık periyodlarla takip edildi. Bu takipler sonucu gerekli hastalara fonksiyonel amaçlı girişimler uygulandı.BulgularHastalar ortalama 31 ay takip edildi. Bu süre içinde sekonder girişimleri yapılan hastalarda flep adaptasyonunun iyi olduğu görüldü. Yüz otuz sekiz flepten 3 serbest LD flebinde,1 pediküllü gastroknemius kas flebinde,1 groin flepte ve 2 lokal fasyokutan flebinde tam ve 19 farklı flepte parsiyel nekroz gelişti. Bu fleplerin 6'sında enfeksiyon ve 1'inde hematom olduğu görüldü.SonuçSonuç olarak; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan defektlerin erken seri debridmanı ve debridman sonrası açıkta olan vital yapıların biran önce uygun bir fleple rekonstrüksiyonu önemlidir. Mevcut defektlerin rekonstrüksiyonu için oluşturulan algoritmaya uygun olarak; üst ekstremitedeki defektlerin groin flebiyle, pediküllü LD kas veya kas-deri flebiyle veya defekt etrafında sağlam dokular mevcutsa lokal fasyokutan fleplerle, alt ekstremite defektlerinde sural ve serbest LD kas flebiyle, skalp defektlerinde skalp veya serbest fleplerle ve penis rekonstrüksiyonunda serbest fleplerle onarım yapıldığı hastalarda rekonstrüksiyonun daha başarılı ve uygun olduğu sonucuna varılmıştır.

AlgoritmalarCerrahi fleplerCerrahi-plastik+3
Rauf Kerimov
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde yeni bir cerrahi geciktirme tekniği

Amaç: Yara bakımına dirençli, karmaşık yaraların tedavisinde flep ile rekonstrüksiyon önemli bir seçenektir. Literatürde flep yaşayabilirliğini arttırmaya yönelik pek çok cerrahi geciktirme yöntemi mevcuttur, ancak sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde, flebi çift perforatörlü hazırlayıp, sonra tek perforatöre indirgeyerek uygulanan cerrahi geciktirme yöntemine rastlanmamıştır. Çalışmamızda, cerrahi geciktirme uygulanan ve uygulanmayan sıçanların flep nekroz miktarlarının karşılaştırılması, flep yaşayabilirliğinin bu yeni yöntemle arttırılabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 190-350 gr arasında değişen 23 adet erişkin Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan araştırmada kullanılmıştır. Kontrol grubuna 10, deney grubuna 13 sıçan dahil edilmiştir. Kullanılan flep modeli ?genişletilmiş sırt ada flebi modeli?dir. Kontrol grubundaki sıçanlarda sol derin sirkümfleks ilyak arter korunmuş, ameliyattan 7 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır. Deney grubundakilerde ise sol derin sirkümfleks ilyak arter ve sol lateral torasik arter korunarak çift perforatörlü flep hazırlanmış, 7 gün sonra sol lateral torasik arter kesilerek sol derin sirkümfleks ilyak arter tabanlı, tek perforatörlü flep modeline dönüştürülmüştür. İlk ameliyattan 14 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır.Bulgular: Kontrol grubunda fleplerin ortalama nekroz yüzey alanı 5,4 cm2 (% 7,6) iken deney grubunda 0,17 cm2 (% 0,22) olarak saptanmıştır. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,000).Fleplerde nekrozun, literatürdeki nekroz lokalizasyonlarından farklı olarak flep distalinin tamamında değil, sadece flep sağ üst köşesinde oluştuğu saptanmıştır.Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre fleplere uygulanacak bu yeni cerrahi geciktirme yöntemi ile flep yaşayabilirliği anlamlı şekilde artmaktadır.Fleplerde nekrozun flep sağ üst köşesinde meydana gelmesi, iki lateral torasik arter damarlı bölgeler (anjiozomları) arasında Acartürk ve ark. tarafından tanımlanan ?santral? vene ve bu venin ?ara? bir damarlı bölge olarak davranmasına bağlanabilmektedir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDeri nakli+3
Güllü Korkmaz Solmaz
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde jigantomastili hastalarda uygulanan serbest mem başı ve süperomedial pediküllü meme küçültme tekniklerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmamızın amacı kliniğimizde jigantomastili hastalara uygulanan serbest meme başı greft tekniği ve süperomedial pedikül ile yapılan meme küçültme ameliyatlarını karşılaştırarak hangi hastaya hangi yöntemin kullanılmasının uygun olacağını göstermektir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla retrospektif olarak 2006 ? 2011 Haziran tarihleri arasında yapılmış olan 220 jigantomastili hastanın 118 tanesine ulaşıldı. 67 hasta serbest meme başı greft tekniği ile 51 hasta ise süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği ile ameliyat edildi. Tüm hastaların yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), doğum sayısı, sosyoekonomik - kültürel seviye, meslek, ek sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, preop ölçümlerde elde edilen sağ ve sol sternal çentik areola nipple mesafesi, perop dönemde sağ ve sol memeden çıkarılan dokunun formol kullanılmadan önceki ağırlığı, toplam çıkarılan miktar, postop sternal çentik areola nipple mesafesi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi, komplikasyon varlığı, sekonder girişim yapılıp yapılmaması kaydedildi. Memnuniyet durumları 5 üzerinden derecelendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların % 81,4'ü ev hanımı, % 82,2'si orta ve düşük sosyoekonomik seviyeye sahipti. Grup I hastalarının yaş ortalaması 47,3±10,7, Grup II hastalarının ise 37,4±11,5 bulundu. Grup I hastalarının BMI ortalaması 37,1±6,0 kg/m2, Grup II hastalarının ise 32,1±5,4 kg/m2 bulundu. Ek hastalık oranlarına baktığımızda Grup I`deki hastaların % 38,8'inde, Grup II'deki hastaların ise % 15,7'sinde ek sistemik hastalık varlığı tespit edildi. Bu oranlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup I hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı 3636,2±1038,4 gr, Grup II hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı ise 2324,8±450,6 gr olarak saptandı. Komplikasyon ve memnuniyet oranlarına bakıldığında her iki grupta anlamlı bir fark saptanmadı. Grup II'de dört areola nekrozu meydana geldi. Çalışmaya alınan hiçbir hastada sistemik komplikasyona rastlanmadı.Sonuç: 1000 gr'dan daha fazla doku çıkarılması gereken jigantomastili hastalarda seçilecek yönteme karar verirken hastanın yaşı, BMI'i, ek hastalık varlığı, postmenapozal dönemde olup olmaması göz önünde bulundurulmalıdır. 40 yaş üstü, postmenapozal dönemde bulunan, BMI'i 30'un üzerinde olan ve ek sistemik hastalığı olan kişilerde hiç düşünmeden serbest meme başı küçültme tekniği kullanılmasını klinikçe önermekteyiz. Diğer koşullarda süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği oldukça güvenli bir şekilde uygulanarak uzun dönemde daha kalıcı fonksiyonel ve estetik sonuçlar sağlamaktadır.Anahtar Sözcükler:Meme hipertrofisi, jigantomasti, serbest meme başı greft ile meme küçültme tekniği, süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği.

Cerrahi-plastikMemeMeme uçları
Aysun Bölükbaşı Mamak
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortognatik cerrahide kullanılan otolog kemik grefti ve hayvansal kaynaklı greft materyalinin (Bioteck S.R.L. osteoplant-flex system) postoperatif sefalometrik sonuçlarının stabilite üzerine etkisinin karşılaştırılması

Ortognatik cerrahinin amacı; yüzün iskelet ve diş yapısındaki bozuklukları düzeltmektir. Lefort I osteotomisi ve saggittal split ramus osteotomisi maksillomandibuler deformitelerin düzeltilmesinde en sık kullanılan iki yöntemdir. Son 30 yılda pek çok gelişme görülmesine rağmen günümüzde bu tekniklerin komplikasyonları, karşılaşılan relaps oranları ve bunları azaltmak amacı ile yapılan araştırmalar devam etmektedir.Lefort I osteotomileri sonrası maksillada oluşan kemik defekt' lere otolog kemik grefti veya değişik yapıda greft materyallerinin kullanımının, postoperatif dönemde stabilite üzerine etkilerinin olumlu sonuçlandığı bilinmektedir.Bu çalışmada; Çukurova Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı 'ında 2003-2011 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeni ile ortognatik cerrahi uygulanmış 80 hasta incelendi. Otolog kemik grefti veya hayvansal kaynaklı greft materyali kullanılan hastaların, postoperatif dönemde greft materyallerinin stabilite üzerine etkilerinin sefalometrik sonuçları, retrospektif olarak karşılaştırıldı.Cerrahi öncesi, cerrahiden 1 hafta sonra ve en az 1 yıl sonraki lateral sefalometrik sonuçlar iskeletsel relaps yönünden değerlendirildi.Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksillanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareklerinin sefalometrik analizi yapıldı. Cerrahi sonrası dönemde tespit edilen relaps oranları ve cerrahide kullanılan greft materyalleri arasında bir ilişki olup olmadığı istatiksel olarak değerlendirildi. Operasyon sonrası oluşan relaps oranları literatür verileri ile karşılaştırıldı.

Cerrahi-oralCerrahi-plastikDentofasiyal yapı+7
Mahmut Gökdoğan
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog doku veya implant ile yapılan meme rekonstrüksiyonlarında kullanılan farklı onarım yöntemlerinin karşılaştırılması

Otolog Doku Veya İmplant İle Yapılan Meme Rekonstrüksiyonlarında Kullanılan Farklı Onarım Yöntemlerinin Karşılaştırılması Meme kanseri, dünyada kadınlar arasında deri kanserlerinden sonra en sık görülen kanserdir. Ortalama 70 yaşına kadar yaşayan kadınlarda yaşam boyu meme kanserine yakalanma oranı %12 olarak hesaplanmıştır. Meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda meme dokusunun kısmen veya tamamen çıkarılması sonucu önemli bir uzuv kaybının yarattığı yıkım, meme rekonstrüksiyonu seçeneklerinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla azaltılabilmektedir. Diğer yandan rekonstrüksiyon seçeneklerinin yıllar içerisinde gelişmesi, farklı rekonstrüksiyon yöntemlerinin farklı endikasyonlarla uygulanmasını arttırmış ve bu konuda standardizasyon eksikliğini gözler önüne sermiştir. Bu konuda yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Hasta için en uygun tedavi seçeneğinin tekrarlanabilir ve güvenilir kriterler baz alınarak yapılabilmesi, bu konuda seçim yaparken daha nesnel bir yaklaşımla hastayı değerlendirmeyi ve daha sağlıklı kararlar vermeyi sağlar. Bu çalışmada 2000-2013 yılları arasında kliniğimizde mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu amaçlı uygulanan iki seanslı implant ve otojen doku ile meme onarımı yapılmış 60 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu karşılaştırmada; hastaların yaşı, sigara kullanımı, postoperatif radyoterapi ve kemoterapi öyküsü, mastektomi çeşidi, operasyon süresi, operasyon sayısı, operasyon zamanlaması, hastaların hastanede yatış süresi, günlük hayatlarına dönüş süresi, komplikasyonlar ve hasta memnuniyeti çeşitli parametreler kullanılarak sorgulanmış ve hasta bazlı kullanılabilecek bir tedavi algoritması belirlenmiştir.

Cerrahi-plastikMastektomiMeme+3
Emrah Efe Aslaner
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebi tabanına yerleştirilen doku genişleticinin farklı hacimlerde ekspansiyonuna perforatör damarın cevabı

Amaç: Bu çalışmada tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebine yapılacak ekspansiyonun pedikülden kan akımına ve damar çapına etkisinin renkli Doppler ultrason ile; perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığına etkisinin histopatolojik inceleme ile ve flep vaskülaritesine etkisinin anjiyografi ile araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 12 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ ve sol S1 perforatörlerine renkli Doppler ultrason yapılarak sistol tepe akım hızı, diyastol sonu akım hızı, diyastol ortası akım hızı, ortalama akım hızı, rezistivite indeksi ve pulsatilite indeksi ve damar çapı ölçüldü. Tavşanların sol taraflarına doku genişletici yerleştirildi, sağ tarafları kontrol grubu olarak kullanıldı. 4 tavşana 150cc, 4 tavşana 200cc, 4 tavşana 250cc ekspansiyon yapıldı. 3 haftalık ekpansiyon süresi sonunda tekrar renkli Doppler ultrason yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunun S1 perforatör bazlı flepleri tek parça olarak kaldırıldıktan sonra fleplerin anjiyografisi yapıldı ve vaskülaritedeki değişiklik karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunda perforatörlerden biyopsi alınarak tunika medya ve tunika adventisya tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Deney grubunda daha belirgin olmak üzere deney ve kontrol grubunda ekspansiyonla damar çapının arttığı görülmüştür. Deney grubunda rezistivite indeksi azalırken kontrol grubunda arttığı saptanmıştır. Deney ve kontrol grubunda pulsatilite indekslerinde değişim saptanmamıştır. Anjiyografiler değerlendirildiğinde deney grubunda vaskülarite artışı dikkat çekmektedir. Perforatörlerin tunika medya ve tunika adventisya kalınlıkarında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Perforatör flep tabanına yerleştirilen doku genişleticinin ekspansiyonu ile perforatör damar çapı artar, rezistivite indeksi azalır, pulsatilite indeksi değişmez. Ekspanse edilen flebin komşu anjiyozomunun arterinin damar çapı ve rezistivite indeksi artar. Komşu anjizomda olan bu değişiklik, ekspansiyonla açılan "choke" anastomozlar vasıtasıyla kanı ekpanse edilen anjiyozoma yönlendirmek için meydana gelmiş bir adaptasyon olabilir. Ekpanse edilen perforatör flebin vaskülaritesi artar. Perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığında değişiklik olmaz. Anahtar kelimeler: perforatör flep, doku genişletme, renkli Doppler Ultrason, perforatör çapı, rezistivite indeksi

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDoku büyümesi+3
Ömer Kokaçya
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yarık damak ameliyatından sonra beslenme için nazogastrik sonda kullanımının fistül oluşumuna etkisinin retrospektif incelenmesi

Giriş ve Amaç; Yarık damak ve dudak en sık görülen konjenital anomalilerdendir. Yarık damak ameliyatlarından sonra görülen en önemli komplikasyonlardan biri de fistüllerdir. Bu çalışmada; yarık damak ameliyatından sonra beslenme için NG sonda kullanımının fistül oluşumuna etkisinin olup olmadığının tespiti amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem; Çalışmamız için gerekli izinlerin alınmasının ardından 2005 Mart- 2016 Aralık ayı içerisinde kliniğimizde ameliyat edilmiş 320 hasta dosya kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Yarık damak ameliyatından sonra beslenme için NG sonda kullanılan hastalar Grup 1, NG sonda kullanılmayan hastalar Grup 2 olarak belirlendi. Bulgular; Yarık damak nedeni ile ameliyat edilen hastaların 176'sı (%55) erkek, 144'ü (%45) kadındı. Grup 1'de ameliyat edilen hasta sayısı 138 ve fistül gelişen hasta sayısı 15 (%10,8) idi. Grup 2'de ameliyat edilen hasta sayısı 182 ve fistül gelişen hasta sayısı 42 (%23) idi. Sonuç; Çalışmamız kliniğimizde yarık damak nedeni ile ameliyat edilen hastaların cinsiyetlerini, yarık damak tipini ve fistül oranlarını ortaya koymuştur. Çalışmamızda, yarık damak ameliyatı sonrası NG sonda kullanımının fistül oranlarını anlamlı düşürdüğünü gördük. Fistül oluşumu ile NG sonda kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (P=0,006). Anahtar Kelimeler; Yarık Damak, NG Sonda, Fistül, Orofasyal Yarık, Plastik Cerrahi

BeslenmeCerrahiCerrahi-oral+6
Serdar Kara
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizce tedavi edilen Suriye iç savaşı mağduru pediatrik hastaların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç; Yaşanan iç savaş sonucu sağlık sistemleri çöken Suriyeli hastalar Türkiye sınırını geçerek tıbbi yardım almak amacıyla hastanemize başvurmuşlardır. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğince opere edilen Suriye iç savaşı mağduru çocuk hastaların operasyon nedenlerini, tedavi seçeneklerini ve sonuçlarımızı değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem; Çalışmamız içingerekli izinlerin alınmasının ardından 2012Ocak- 2015 Temmuz ayı içerisinde kliniğimizde ameliyat edilmiş Suriyeli çocuk hastalar dosya kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Araştırmamızda yaş, cinsiyet, etyoloji, operasyon bölgesi ve rekonstrüksiyon seçeneklerimiz tanımlandı. Bulgular; Opere edilen Suriyeli çocuk hasta sayısı 73 olarak saptandı. Bu hastaların 47 tanesi (%64,3) erkek, 26 tanesi (%35,7) kız çocuğu idi. Yaş ortalaması 6,46 olarak bulundu. Suriyeli çocuklar en sık konjenital nedenlerle (n:44) opere edildi, ikinci sırada ise savaş yaralanmaları (n:25) yer aldı. En sık konjenital anomali yarık dudaktı (n:17) ve en sık rekonstrüksiyon seçeneği olarak Millard yöntemi (n:16) ile onarım uygulandı. En sık savaş yaralanması nedenleri ise blast etkisi sonucu oluşan doku defektleri (n:11) ve termal yanıklardı (n:11). Sonuç;Yaşanan iç savaşı sonucu hem kendi kliniğimiz hem de diğer kliniklerde artan travmatik hastalarla ilgilenmek için yara bakım timi kurduk. Kompleks yaralanmaları olan ve zorlayıcı fizyolojiye sahip çocuk hastalarla baş etme konusunda ekipçe deneyim kazandık. En sık başvuru nedeninin konjenital hastalıklar olması savaşın neden olduğu sağlık sorunlarının sadece savaş cerrahisi ile sınırlı kalmadığını göstermiş oldu. Anahtar Kelimeler;Suriye iç savaşı, Yanık,Travma, Flep, Çocuk

CerrahiCerrahi fleplerCerrahi-plastik+7
Berat Çiğdem
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deri eki tümörü olgularının retrospektif analizi

Giriş ve amaç: Deri tümörleri tüm dünya çapında en yaygın olarak gözlenen tümörlerdir. Deri eki tümörleri (DET), farklı yönlerde diferansiye olan, histolojik özellikleri deri eklerine benzeyen neoplazmlardır. Çoğu benign özellikte olup nadiren de olsa malign karakterde olan deri eki tümörleri de gözlenebilmektedir. Deri tümörlerinin genetik, kimyasal, hormonal, beslenme, viral ve çevresel gibi çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bir çok deri eki tümörü her yaş aralığında görülebilmektedir ve bazılarının ekstrakutanöz eş değerleri bulunsa da çoğu deriye özgüdür. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde tedavi edilen deri eki tümörü bulunan hastaların epidemiyolojik özelliklerinin incelenmesi, hastaların cinsiyet ve yaş açısından değerlendirilmesi, tümörlerin boyut, yerleşim yeri ve histolojik tip açısından değerlendirilmesi, hastalarda tedavide kullanılan operasyon tekniklerinin değerlendirilmesi ve malign deri eki tümörü bulunan olguların reeksizyon, nüks, sentinel lenf nodu biyopsisi, lenf nodu diseksiyonu, mortalite durumları ve mortalite süreleri açısından değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışma Mayıs 2010 ve Mayıs 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde tedavi edilen benign ve malign deri eki tümörlü 219 olgu (benign:159, malign:60) üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde yatan hastaların arşiv dosyalarındaki verilerden yararlanılarak oluşturulmuştur. Bulgular: Çalışmamızda 219 olgunun 159'unda (%72,6) benign deri eki tümörü görülürken 60'ında (%27,4) malign deri eki tümörü görülmüştür. Çalışmamızda benign deri eki tümörü bulunan olguların 62'si (%39) kadın hastalardan ve 97'si (%61) erkek hastalardan, malign deri eki tümörü bulunan olguların ise 34'ü (%56,7) kadın hastalardan ve 26'sı (%43,3) erkek hastalardan oluşmuştur. Literatürde yapılan çalışmalarda benign deri eki tümörlerinin malign deri eki tümörlerinden fazla olduğu izlenmiştir (18,85,86). Çalışmamızda yer alan benign deri eki tümörü bulunan olguların yaş ortalaması 45,37±22,68 yıl (min-max: 1-93) olduğu ve malign deri eki tümörü bulunan olguların yaş ortalamasının 72,51±14,13 yıl (min-max: 24-96) olduğu izlenmiştir. Yaş ortalamaları bakımından gruplar arasındaki farkın istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Benign deri eki tümörlerinde erkek olgularda yaş ortalamasının (46,07±23,21 yıl) kadın olgulardan (44,94±22,01 yıl) yüksek olduğu gözlenmiştir. Malign deri eki tümörlerinde kadın olgularda yaş ortalamasının (75,53±12,4 yıl) erkek olgulardan (68,54±15,42 yıl) yüksek olduğu gözlenmiştir. Deri eki tümörlerinin görülme sıklığı açısından değerlendirdiğimiz olgularımızda benign olguların 40'ında (%25,2) sebase nevüs, 29'unda (%18,2) pilomatriksoma bulunurken, malign olguların 17'sinde (%28,3) porokarsinom, 12'sinde (%20) sebase karsinom bulunduğu saptanmıştır. Benign deri eki tümörlerinde kadın olgularda en sık pilomatriksoma (15 hasta, %9,43) ve hidradenoma (13 hasta, %8,18) türleri izlenirken, erkek olgularda sebase nevüs (30 hasta, %18,87) ve pilomatriksoma (14 hasta, %8,81) türleri izlenmiştir. Malign deri eki tümörlerinde kadın olgularda en sık porokarsinom (10 hasta, %16,67), sebase karsinom (8 hasta, %13,33) ve prolifere trikilemmal tümör (8 hasta, %13,33) türleri izlenirken, erkek olgularda porokarsinom (7 hasta, %11,67) ve trikilemmal karsinom (7 hasta, %11,67) türleri izlenmiştir. Çalışmamızda benign deri eki tümörü olgularının 22'sinin (%16,4) skalpte ve 17'sinin (%12,7) malar bölgede bulunduğu, malign deri eki tümörü olgularının 10'unun (%16,67) göz kapağında ve 9'unun (%15) malar bölgede bulunduğu gözlenmiştir. Literatürde yapılan çalışmalarda deri eki tümörü olgularının en sık baş ve boyun bölgesinde olduğu izlenmiştir (87,92,93). Çalışmamızda yer alan benign lezyonların ortalama boyutunun 1,47±1,41 cm olduğu gözlenirken malign lezyonların ortalama boyutunun ise 3,13±2,58 cm olduğu tespit edilmiştir. Benign lezyonlarda, fibrofolliküloma türünde ortalama boyutun (10 cm) ve keratinöz kist (Trikilemmal tip) türünde ortalama boyutun (2,83±2,82 cm) diğer türlerden yüksek olduğu izlenmiştir ve leyzon türüne göre lezyon boyutları arasındaki farkların istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Malign lezyonlarda, prolifere trikilemmal tümör türünde ortalama boyutun (4,65±3,15 cm) ve trikoblastik karsinom türünde ortalama boyutun (4,50±3,57 cm) diğer türlerden yüksek olduğu izlenmiştir ve leyzon türüne göre lezyon boyutları arasındaki farkların istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Benign deri eki tümörüne sahip kadın olgularda lezyonların ortalama boyutunun (1,47±1,51 cm) erkeklerde (1,45±1,34 cm) yüksek olduğu izlenmiştir. Malign deri eki tümörüne sahip kadın olgularda ortalama lezyon boyutunun (3,24±2,69 cm) erkeklerde (3,07±2,55 cm) daha yüksek olduğu izlenmiştir. Çalışmamızda benign deri eki tümörü bulunan olguların 15'ine (%9,43) greft uygulaması, olguların 114'üne (%90,57) primer onarım yapılmıştır. Malign deri eki tümörü bulunan olguların 19'una (%33,93) flep uygulaması, olguların 22'sine (%39,29) greft uygulaması ve olguların 15'ine (%26,79) primer onarım yapılmıştır. Benign olgularda primer onarım en sık sebase nevüs (36 hasta, %22,64) ve pilomatriksoma bulunan hastalara (29 hasta, %18,24) yapılırken greft ile onarım ise en sık sebase nevüs (4 hasta, %2,52) ve hidradenoma bulunan hastalara (4 hasta, %2,52) yapılmıştır. Malign olgularda greft ile onarım en sık porokarsinom (7 hasta, %12,5) ve prolifere trikilemmal tümör (6 hasta, %10,71) bulunan hastalara yapılırken flep ile onarım ise en sık sebase karsinom (5 hasta, %8,93) ve trikoblastik karsinom (5 hasta, %8,93) bulunan hastalara yapılmıştır. Malign hastaların 9'unda (%15) reeksizyon uygulanmıştır ve 8'inde (%13,33) nüks gelişmiştir. Malign hastaların 7'sine (%11,66) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştır ve trikoblastik karsinom tanılı bir hastada sonuç pozitif gelmiştir. Malign hastaların 5'ine (%8,33) lenf nodu diseksiyonu yapılmıştır ve porokarsinom tanılı bir hastada sonuç pozitif gelmiştir. Malign grupta radyoterapi verilen iki (%3,33) olgu yer almaktadır ve kemoterapi alan olgu bulunmamaktadır. Bir (%1,66) olguda sistemik metastaz olduğu tespit edilmiştir. Malign deri eki tümörü tanısı almış olguların 26'sında (%43,33) mortalite gelişmiştir. En çok mortalite gelişen olgular porokarsinom (13 hasta, %21,67) ve trikoblastik karsinom (7 hasta, %11,67) bulunan olgular olmuştur. Mortalite gelişen olguların yaş ortalamasının (75,65±15,88 yıl, min:24 max:96 ) yaşayan olgulardan (70,09±12,34 yıl, min:33 max:90) daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Mortalite gelişen olguların lezyon boyutu ortalamasının (3,27±2,77 cm, min:0,5 max:10) yaşayan olgulardan (2,99±2,533 cm, (min:0,3 max:12) daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Olgularda mortalite gelişimine etki eden değişkenler incelendiğinde yaş, lezyon türü ve lezyon boyutunun etkili faktörler olduğu, cinsiyetin mortalite gelişimine etki etmediği saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda deri eki tümörlerinin çoğunun benign olduğu izlenmiştir. Benign lezyonların erkek hastalarda, malign lezyonların kadın hastalarda fazla olduğu izlenmiştir. Malign lezyonlar yaşlı hastalarda , benign lezyonlar ise daha genç hastalarda izlenmiştir. Benign lezyonların bulunduğu olgularda en sık yerleşim yerlerinin skalp ve malar bölge olduğu, malign lezyonların bulunduğu olgularda ise en sık yerleşim yerlerinin göz kapağı ve malar bölge olduğu izlenmiştir. Benign lezyonu bulunan olgularda en sık sebase nevüs ve pilomatriksoma türlerinin olduğu ve malign lezyonu bulunan olgularda en sık porokarsinom ve sebase karsinom türlerinin olduğu izlenmiştir. Benign lezyonların tedavisinde en sık primer onarım yapılırken, malign lezyonların tedavisinde en sık greft ile onarım yapılmıştır. Malign deri eki tümörleri agresif olabilen, nodal tutulum ile uzak metastaz yapabilen ve mortalite ile seyredebilen tümörlerdir. Deri eki tümörlerinde erken tanı ve nüksün önlenmesi açısından hastaların takiplarinin düzenli aralıklarla yapılması önemlidir. İnsanlara deri kanseri belirtileri ve güneşten korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir. Anahtar Kelimeler: deri eki tümörü, benign tümör, malign tümör

Apokrin bezleriCerrahi-plastikDeri hastalıkları+6
Seçkin İlmaz
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda rekombinant insan epidermal büyüme faktörü ile ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğine olan etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Plastik estetik ve rekonstrüktif cerrahi pratiğinde doku hacminin arttırılmasında, skar düzeltilmesinde, vücut konturlarının şekillendirilmesinde ve vücut gençleştirme gibi alanlarda yağ greftleri sıkça kullanılmaktadır. Otolog yağ grefti uygulamalarının avantajları, kolay elde edilebilir olması, kolay uygulanması, tekrarlanabilir olmasıdır. Otolog doku olması nedeniyle doku yabancı cisim reaksiyonları ile karşılaşılmamaktadır (1,2). Her zaman hedeflenilen hacmin elde edilememesi, öngörülemeyen yağ grefti kayıplarının olması ise en büyük dezavantajlarıdır. Yapılan araştırmalara göre otolog yağ grefti uygulamaları sonrasında değişen oranlarda rezorbsiyonların olduğu izlenmiştir (3,4). Otolog yağ greftindeki adiposit yaşayabilirliğini artırmak için çok sayıda çalışmalar yapılmıştır (5). Fakat plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahi uygulamalarında kabul edilmiş standart bir uygulama henüz yoktur (3). Yağ grefti sağkalımını arttırmak için alıcı sahada neovaskülarizasyonu artırmak gerektiği düşünülmektedir (6). Epidermal büyüme faktörünün (EGF) neovaskülarizasyonu arttırarak otolog yağ grefti sağkalımını arttırdığı bilinmektedir fakat literatürde rekombinant insan epidermal büyüme faktörü (rhEGF) ile yapılacak olan ön koşullandırmanın otolog yağ greft yaşayabilirliğine olan etkisi üzerine çalışma yapılmadığı görülmüştür (6). Bu çalışmada literatürdeki sıçan modellerine uygun olarak yağ grefti uygulamasından 1 hafta önce interskapuler bölge dorsaline rhEGF uygulanarak yapılacak ön koşullandırmanın yağ greftinin yaşayabilirliğine olan etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 24 adet Wistar Albino cinsi olan ve ağırlıkları 300±50 gram olan erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak n=8 olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. 1. gruptaki sıçanların sağ inguinal bölgesinden alınarak hazırlanan tek parça halindeki 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde cilt altında hazırlanan poşa yerleştirildi. 2. gruptaki sıçanların interskapüler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc rhEGF subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölgede cilt altında oluşturulan poşa yerleştirildi. 3. gruptaki sıçanların interskapuler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc %0.9 serum fizyolojik subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde oluşturulan poşa yerleştirildi. 3 grupta yer alan sıçanların yağ greftleri yerleştirildikten 8 hafta sonra cilt altı poşlardan çıkartılıp ağırlık ve hacimleri ölçüldü. Tüm gruplardaki deneklerin yağ greftlerinde normal adiposit varlığı, fibrozis, inflamasyon, vasküler yoğunluk, nekrozis, kist-vakuol oluşumu histopatolojik olarak incelendi. Hacim ve ağırlık karşılaştırması, histopatolojik verilerin değerlendirilmesi istatistiksel olarak yapıldı. Bulgular: 3 grup arasında deneklerden elde edilen yağ greftlerinin ağırlıkları istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p=0,579). Histopatolojik verilerin istatistiksel analizinde kist-vakuol oluşumu, inflamasyon, normal yağ dokusu oran arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk açısından 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma ile yağ greftlerinin yaşayabilirliği değerlendirildiğinde 8. hafta sonunda greft ağırlıkları, normal yağ dokusunun oranı, kist-vakuol şiddeti ve inflamasyon şiddeti açısından anlamlı sonuç bulunmazken, nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk oranları açısından anlamlı sonuçlar bulunmuştur. Çalışmamızda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma sonucunda yağ greftinin vasküler yoğunluk şiddetinin azaldığı, nekrozis ve fibrozis şiddetinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle rhEGF ile yapılacak ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğini arttırmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: yağ grefti, yağ grefti sağkalımı, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü

Adipoz dokuCerrahi-plastikEpidermal büyüme faktörü+4
Aydın Önen
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Süperomedial pediküllü meme küçültme ameliyatında tümesan kullanımının ameliyat sonrası hemoglobin değerleri üzerine etkisi: Retrospektif çalışma

Amaç: Bu çalışmada, süperomedial pedikül ile meme küçültme ameliyatı yapılan hastaların turnike altında tümesan infiltrasyonunun, kanama miktarı üzerine anlamlı etkisi olup olmadığının literatüre katkı sağlamasını hedeflendi. Gereç ve Yöntem: 01.01.2018-01.07.2019 tarihleri arasında wise pattern ile süperomedial pediküllü olacak şekilde planlamış ve küçültme mamoplastisi yapılmış 64 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların 42 kadarında 200 cc tümesan kullanılmış, 22 kadarı ise tümesansız ameliyat edilmiş olarak gözlendi. Anestezi hazırlık işlemleri doğrultusunda istenmiş olan tam kan sayımları sonuçlarından hemoglobin (Hgb), hematokrit (Hct) ve platelet (Plt) sayısal değerleri not edildi. Ameliyat sonrası ilk 3 saat içerisinde alınan tam kan sayımı örneklerinden aynı değerler ayrıca not edildi. Ameliyat öncesi dönemde bakılan hemoglobin değerleri Grup-1'de 12,87 iken, Grup-2'de 13,11'di. Benzer şekilde Grup-1'deki hastaların hematoktrit değerleri ortalama 39,13, Grup-2'deki hastaların ise 39,78'dir. Ameliyat öncesi platelet değerleri Grup-1'de 294.095,24, Grup-2'de 298.136,36 olarak raporlanmış. Ameliyat sonrası dönemde Grup-1 deki hastaların hemoglobin değerleri ortalama 11,27, hematokrit değerleri ortalama 34,52 ve platelet sayıları ortalama 268.261,90 olarak kaydedilmiş. Grup-2'deki hastalar için ise hemoglobin değerleri ortalama 10,90, hematokrit değerleri ortalama 33,51 ve platelet değerleri ortalama 257.454,55 olarak saptanmış. Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemoglobin düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrit farkı p değeri 0,02; platelet için i ise 0,1 olarak hesaplandı. Bulgular: Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemogram düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrik farkı p değeri 0,02; platelet için ise 0,1 olarak hesaplandı. Sonuç: Meme küçültme ameliyatlarında ılımlı derecede kanama meydana gelmektedir. Kanama miktarının azaltılması hastanın erken mobilize olmasına, daha erken taburcu olmasına ve sosyal hayatına daha hızlı dönmesine olanak sağlar. Tümesan kullanımı, uygulaması kolay, ameliyatta kan kaybını anlamlı derecede azaltan ucuz, etkili ve güvenli bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: meme küçültme, süperomedial pedikül, tümesan

AnesteziCerrahi-plastikHemoglobinler+4
Deniz Yıldırım
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gigantomasti nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların serum ve patoloji örneklerinde visfatin düzeylerinin incelenmesi Retrospektif çalışma

Amaç: Çalışmada erişkin ve adölesan yaşta gigantomasti nedeniyle opere edilen hastaların serum visfatin düzeyleri, genç yaşta meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı almadan başka nedenlerle opere edilmiş hastalardaki serum visfatin düzeyleri ile karşılaştırılmıştır. Visfatinin meme hipertrofisine etkisi olabileceği düşünülerek gigantomasti etyopatogenezine ışık tutması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2019 yılında BKİ 20 kg/m² ve üzerinde bilateral meme büyüklüğü veya jüvenil meme hipertrofisi tanısı konarak opere edilmiş 31 adet gönüllü hasta (grup 1) / (çalışma grubu) ve meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı konmamış ancak başka nedenlerle opere edilmiş BKİ 20 kg/m² ve üzerinde olan 7 adet gönüllü hasta (grup 2) / (kontrol grubu) dahil edilerek yapıldı. Hastaların preoperatif hazırlık süreci için alınan biyokimya kan örneklerinin bir kısmı, visfatin düzeyi ölçümü için EDTA'lı tüpte santrifüj edilerek, serum olarak ayrılıp, -80º C derecede saklandı. Bulgular:Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının serum visfatin düzeyleri (Median= 10,38), kontrol grubu serum visfatin düzeylerinden (Median= 5,53) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (U=42,00, p= 0,011). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının beden kitle indeksi (Median= 26,62) ile kontrol grubu beden kitle indeksi (Median= 24,17) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,50 , p= 0,249). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının yaşları (Median= 29) , kontrol grubu yaşları (Median= 30) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,00 , p= 0,438). Pearson korelasyon analizinde, serum visfatin değerleri ile beden kitle indeksi arasında anlamlı ilişki görülmemiştir (r=-0,212, 38, p= 0.2). Bununla beraber, serum visfatin değerleri ve beden kitle endeksi arasındaki ilişki ters yönde bir orantıdır. Sonuç: Yüksek serum visfatin düzeylerinin meme hipertrofisi etyopatogenezinde yer alıyor olabilir. Ancak visfatin; visseral adipoz doku gibi farklı alanlardan da sekrete edilebildiğinden ötürü, serum visfatin düzeylerinin, meme büyüklüğü veya visfatin ilişkili endokrinolojik patolojilerin tanı ve tedavisine katkısının nasıl olacağının tespiti için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca serum visfatin değerlerinin kanser, hormonal parametreler ve kronik inflamasyon gibi süreçlerden etkilenmesi nedeniyle; hastaların menstürel sikluslarını, subklinik enfeksiyonlarını veya tanı almamış kanser olgularını ekarte ederek yapılacak olan yeni kontrollü çalışmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Visfatin, gigantomasti, jüvenil meme hipertrofisi

Cerrahi-plastikHipertrofiMeme+2
Ahmet Aşçıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yağ doku kökenli kök hücre uygulamasının perforatör flep yaşayabilirliği üzerine etkisi

Flep cerrahisi sırasında, defekt bölgesini örten flep dokusu çoğunlukla transfer edilen dokunun en distalidir. Beslenmesinde bozukluk olmaması, yeterli dolaşımının sağlanması yapılan cerrahi girişimin başarılı olması için en önemli kriterdir. Bu amaçla literatürde pek çok farmakolojik ajanın yanı sıra, son yıllarda popülerlik kazanmış olan kök hücreler de kullanılmaktadır. Adipoz kökenli kök hücrelerin neovaskülarizasyonu arttırdığı önceki çalışmalarda kanıtlanmıştır. Bu çalışmada plastik cerrahide günümüzde sıklıkla kullanılmakta olan perforatör fleplerin, yağ doku kökenli kök hücre verilerek yaşayabilirliğinde artışın gözlemlenmesi hedeflendi. Deney için, 18 adet dişi erkek ayrımı gözetilmeksizin Wistar Albino sıçan kullanılarak 3 grup oluşturuldu. Sıçanların dorsal bölgelerinden 3x12cm'lik literatürde daha önce tanımlanmış olan posterior uyluk perforatör flebi kaldırıldı. İlk grup kontrol grubu olarak seçildi. Flep, herhangi bir işlem yapılmadan yerine iade edildi. 2. Grupta flebe 0,3ml subkutan serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. 3. gruba 3x106 ünite kök hücre subkutan olarak enjekte edilerek fleplerin yerlerine iadesi yapıldı. Hayvanların tümü 7. günün sonunda sakrifiye edildi. Sağlıklı zon, geçiş zonu ve nekrozdan olmak üzere 3 adet biyopsi alınarak histopatolojik olarak incelendi. Makroskopik görüntüleri fotoğraflanarak dijital ortamda incelendi. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Sonuç olarak yağ doku kökenli kök hücre uygulaması yapılan fleplerin, kontrol ve sham gruplarına göre yaşayabilen kısmında istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu görüldü. Ayrıca histokimyasal ve immunokimyasal olarak, enjeksiyon bölgesinde kök hücrenin varlığı, kapiller yoğunluğun arttığı, eNOS, iNOS, IL-1 ve IL-6 gibi inflamatuar belirteçlerin, bez ve kıl folikülü sayısında artış olduğu görüldü. Bu olumlu etkilerin, klinik kullanımda perforatör flep nekroz oranlarını azaltmada ve iyileşmeyi hızlandırarak hastane yatış süresinin kısalmasında kullanılabileceği düşünülmektedir. İnsanda perforatör flepler üzerinde uygulanabilecek yağ doku kökenli kök hücrelerin terapötik dozu, olası yan etkileri ve prognoza katkıları için ileri klinik çalışmalar gerekmektedir.

Adipoz dokuCerrahi fleplerCerrahi-plastik+4
Merve Özkaya Ünsal
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan interpolasyon flebi modelinde İnsan Rekombinant Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının neovaskülarizasyon ve pedikül ayrılma süresine etkisi

Amaç:Plastik cerrahi pratiğinde interpolasyon flepleri geniş ve derin defektlerin kapatılmasında sıklıkla tercih edilen flepler arasındadır. Ancak klinik pratikte pedikül ayrılması için en az 2-3 hafta beklenmesi hala ciddi bir problem teşkil etmekte olup bu durum hastaların hastanede kalma sürelerini uzatmakta, çeşitli morbiditelere sebebiyet vermekte ve bunlara bağlı olarak hastane masraflarını artırmaktadır. Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) klinik pratikte yara iyileşmesini artırmak için kullanılan bir ajandır. İnterpolasyon fleplerinde pedikül ayrılma süresinin alıcı yataktan gelişen neovaskülarizasyona bağlı olduğu bilinmektedir ve bu süreç yara iyileşmesi aşamalarını içermektedir. Bu çalışmamızda erken dönemde yapılan pedikül ayrılmasında EGF'nin flep üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmada Wistar albino cinsi olan ve ağırlıkları 200±50 gram arasında değişen 36 adet dişi ve erken sıçan kullanıldı. Sıçanlar ağırlık ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin kontrol ve çalışma grubu olarak 2 ana gruba ayrıldı. Her ana grup kendi içinde 3 alt gruba ayrıldı. Tüm deneklerin sırt bölgesinden 1 adet kranial bazlı 5x5cm boyutunda, derinin tüm katmanlarını ve tabanda panniculus karnosus'u da içeren random cilt flebi eleve edildi. Tabandaki defektin 2,5cm' lik bölümü primer kapatılırken flep, distalde kalan 5x2,5cm' lik defekte inset edildi. Çalışma grubundaki deneklere flep inseti öncesi ¾'ü alıcı tabana,¼'ü de yara dudaklarına olacak şekilde toplamda 20 mikrogram tek doz Epidermal Büyüme Faktörü enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubundaki deneklere herhangi başka bir madde enjeksiyonu yapılmadı. Postoperatif 8., 11. ve 14. günlerde her alt gruptaki 6 adet sıçanın proksimal pediküllerine ayırma işlemi yapıldı. Pedikülü ayrılan her flep ayırma işlemi sonrası yedi gün boyunca takip edildi. Yedinci gün sonrası her flebin fotoğrafları çekildi ve histopatolojik örnekler de yine aynı günde alındı. Fotoğraflar Adobe Acrobat Reader DC 2021 programına aktarılarak her flepteki yaşayan alanlar ve nekroz alanları piksel ve yüzde olarak ölçülerek karşılaştırıldı. Tüm deneklerin flepleri histopatolojik olarak incelenerek reepitelizasyon, yangı, fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu formasyonu ve neovaskülarizasyon parametreleri üzerinden karşılaştırıldı. Bulgular:İstatistiksel sonuçlar değerlendirildiğinde kontrol grubundaki alt grupların kendi içinde yapılan yaşayan flep alanı ve nekroz alanları karşılaştırmaları arasında anlamlı fark olduğu (p=0.009) ancak çalışma grubundaki alt gruplar arasında yaşayan flep alanları arasında anlamlı fark olmadığı izlenmiştir (p=0.115). Histopatolojik sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildiğinde postoperatif 8. günde pedikül ayrılması yapılan çalışma grubunda, aynı gün pedikül ayrılması yapılan kontrol grubuna göre fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu ve neovaskülarizasyonun anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p<0.05), postoperatif 11. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre granülasyon dokusu düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p=0.023) ve postoperatif 14. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre neovaskülarizasyon düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlenmiştir (p=0.027). Sonuç:Çalışmamızın sonucunda interpolasyon fleplerinde Epidermal Büyüme Faktörü uygulanması sonrasında yaşayan flep alanı açısından 11. günde anlamlı sonuçlar alınmışken, histopatolojik değerlendirme sonuçlarında farklı günlerde pedikül ayrılması yapılan tüm gruplarda özellikle neovaskülarizasyon olmak üzere farklı parametrelerde anlamlı sonuçlar alınmıştır. Çalışma Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının yara iyileşmesini hızlandırdığını ve neovaskülarizasyon üzerinde olumlu yönde etkisi bulunduğunu göstermiştir. İnterpolasyon fleplerinin Epidermal Büyüme Faktörü tedavisiyle daha erken dönemde ayrılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler:interpolasyon flebi, pedikül ayrılması, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikEpidermal büyüme faktörü+4
Aziz Parspancı
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda mobil ve immobil bölgenin yağ greft viabilitesine olan etkisinin araştırılması

Giriş ve amaç: Plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahi pratiğinde yağ greftleri, doku augmentasyonunda, vücut konturlarının şekillendirilmesinde ve yüz gençleştirmede , skar revizyonlarında sıkça kullanılmaktadır. Otolog yağ greftlerinin avantajları kolay elde edilebilir olması, tekrarlanabilir olması, kolay uygulanabilir olmasıdır. Otolog doku olması nedeniyle yabancı cisim reaksiyonları ile karşılaşılmamaktadır(1). Her zaman istenilen hacmin elde edilememesi, öngörülemeyen rezorbsiyonların olması en büyük dezavantajlarıdır. Yapılan araştırmalara göre otolog yağ grefti uygulamaları sonrasında değişen oranlarda rezorbsiyonların olduğu izlenmiştir (2,3). Otolog yağ greftinde adiposit yaşayabilirliğini artırmak için çok sayıda çalışmalar yapılmıştır (2). Fakat plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahide rutine girmiş standart bir uygulama henüz bulunmamaktadır (4). Literatürde vücuttaki mobil (hareketli) ve immobil (hareketsiz) bölgenin yağ greft yaşayabilirliğine etkisi üzerine çalışma yapılmadığı görülmüştür. Bu çalışmada yeni bir sıçan modeli oluşturularak sıçanın hareketli ve hareketsiz bölgelerinin yağ greftiyle olan ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada 24 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Hareketli ve hareketsiz bölge olarak sıçanda alıcı saha olarak yeni bir model tanımlandı. 1. deney grubunda sıçanın sağ inguinal bölgesinden alınan yağ grefti, ağırlık ve hacimleri ölçülerek, hareketsiz bölge olarak seçilen skalpte cilt altında açılan poşa tek parça halinde yerleştirildi. 2. deney grubunda sıçanın sağ inguinal bölgesinden elde edilen yağ grefti ağırlık ve hacimleri ölçülerek hareketli bölge olarak seçilen servikal bölge dorsal yüzünde cilt altında oluşturulan poşa tek parça halinde yerleştirildi. Her iki gruptaki yağ greftleri 6 haftanın sonunda yerleştirildikleri poşlardan çıkarılıp ağırlık ve hacimleri ölçüldü. Histopatolojik olarak adiposit varlığı, fibrozis, inflamasyon, vasküler yoğunluk, nekroz , kist -vakuol oluşumu incelendi. İstatistiksel olarak hacim ve ağırlık karşılaştırması ,histopatolojik verilerin değerlendirilmesi yapıldı. ix Bulgular: 1. ve 2. grup arasında yağ greftlerinin ağırlıkları istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı bir fark izlenmedi (p> 0,05). Histopatolojik verilerin istatiksel analizinde kist- vakuol oluşumunda , inflamasyonda, normal yağ dokusunda, nekrotik yağ dokusunda ,fibroziste her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Vasküler yoğunluğun grup 1'de daha fazla olduğu görüldü ve istatiksel olarak yapılan değerlendrimede anlamlı bulundu (p<0,05). Tartışma ve sonuç: Plastik cerrahi pratiğinde yağ grefti yaygın olarak olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda yeni bir sıçan modeli tanımlanarak hareketli ve hareketsiz bölgenin yağ greft yaşayabilirliği üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Hareketli ve hareketsiz bölgede 42 gün beklemenin ardından çıkan yağ greftlerinin ağırlıkları kıyaslandığında anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Histopatolojik olarak yapılan incelemede hareketsiz bölgedeki yağ greftlerinde vasküler yoğunluğun daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Yağ greft sağ kalımını artırmaya yönelik çok sayıda çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalardan bir kısmı sağ kalımı artırmak için yağ greftinin vaskülaritesini artırmaya yönelik olmuştur. Vaskülarite artışı bazı çalışmalarda antioksidan madde kullanımı , neovaskülarzasyonunu tetikleyici ajanlar ile sağlanılmaya çalışılmıştır(3). Bu çalışmaların sonucunda vaskülarite artışında anlamlı bulunan araştırmalar mevcuttur. Fakat rutin prosedürde uygulamaya geçmemiştir. Bizim çalışmamızda vaskülarizasyonu artırmak için yardımcı ajanlara gerek kalmadan hareketiz bölgeye yerleştirilen yağ greftlerinde vasküler yoğunluğun arttığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Vasküler yoğunluk artışı ile birlikte uzun dönem yağ greft sağ kalımlarında artış olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda sıçanlarda yağ greft uygulamaları için hareketli ve hareketsiz bölgelerin kıyaslanması açısından yeni bir sıçan modeli tanımlanarak literatüre kazandırılmıştır.

Adipoz dokuCerrahi-plastikSağkalım+2
Gökçen Çakır Bozkurt
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep; yeni bir deneysel model

Cilt defektlerinin onarımında muskulokutan flepler önemli yer tutmaktadır. Muskulokutan fleplerde kas kitlesinin deri ile birlikte flebe dahil edilmesinin sebebi, çoğu zaman kas kitlesinin derinin beslenmesi için aracı olmasıdır. Dikkatli bir diseksiyon ile deriye ulaşan perforatör kas içinden pediküle kadar izlenip, kas flebe dahil edilmeden sadece cilt flebi kaldırılabilir. Böylece donör sahadaki komplikasyon oranı azaltılmış olup, alıcı sahada da gereksiz hacim oluşumunun önüne geçilebilir(11) . Sıçanlarda birçok flep modeli tanımlanmış olmasına rağmen, perforatör tabanlı flep modellerinin popülaritesi gün geçtikçe artmaktadır(25). Perforatör fleplerin klinik kullanımının artması bizleri sıçanlarda yeni perforatör flep modelleri bulmaya zorlamaktadır(21). Bu çalışmada aksiller arterin lateral torasik dalının cilde ulaşan perforatörü üzerinden cilt flebi kaldırılarak, birinci hafta sonunda yaşayan alan tespit edilmesi planlanmıştır.Çalışmamızda, 400-450 gr ağırlığında wistar albino sıçanlar kullanılmış olup, hayvanlar 7 gruba ayırılmıştır: Grup I: Sham grubu, hiçbir işlem yapılmadı n:6, Grup II: Kontrol grubu, 3x2 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıdı n:6, Grup III: Kontrol grubu, 3x6 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıldı n:6, Grup IV: 3x2 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup V: 3x6 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VI: 3x2 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VII: 3x6 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6. IM 75mg/kg Ketamine-HCL ve 10mg/kg Xylasine-HCL uygulamasıyla anestezi sağlandı ve deney gruplarına cerrahi uygulandı. Postoperatif 7. günün sonunda, anestezi altında, tüm deneklerin flep nekroz ve yaşayan alan ölçümleri yapılıp, canlı flep alanından yaklaşık birer cm2'lik olmak üzere histopatolojik değerlendirme için doku biyopsisi alındı. Hayvanlar anestezi altında sakrifiye edildi. Grup 2 ve grup 3 de, 12 sıçanda da, perforatörü kesilerek kaldırılan tüm cilt adaları nekroza gitti. Grup 4 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm boyutunda ki fleplerin tamamı yaşadı. Grup 5 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm boyutunda fleplerin 3x2 cm lik kısmı yaşadı. Grup 6 da, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm lik fleplerin tamamı yaşadı. Grup 7 de, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm lik fleplerin 3x3 cm lik kısmı yaşadı. Bu çalışmayla, 400-450 gr wistar albino sıçanlarda, lateral torasik arter perforatörünün aynı yerden cilde ulaştığı ve 3x2 cm bir cilt adasını beslediği gösterildi. Böylelikle çeşitli flep çalışmalarında kullanılabilecek yeni bir deneysel model oluşturuldu.

ArterlerCerrahi fleplerCerrahi tedavi+3
Zülfükar Ulaş Bali
Manisa Celal Bayar University
2013
00

Related subjects