Thyroid gland

112 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda kemik yıkım belirteçlerinin değerlendirilmesi

Normokalsemik hiperparatiroidizm, parathormon yüksekliğine yol açabilecek böbrek yetmezliği, D vitamini eksikliği, tiyazid ve loop diüretik kullanımı, lityum kullanımı ve maligniteler gibi sekonder nedenler dışlandıktan sonra, serum total ve iyonize kalsiyum düzeyi normal olduğu halde yüksek parathormon düzeyinin görüldüğü durumdur. Osteoporoz, normokalsemik hiperparatiroidizmin sık görülen bir klinik prezentasyonudur. Bu çalışmada 44 normokalsemik hiperparatiroidizmli ve 17 hiperkalsemik hiperparatiroidizmli hastada femur boyun, lomber vertebra ve distal radius kemik mineral dansitesi ölçümleri ile 24 saatlik idrarda tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri karşılaştırılarak, normokalsemik hiperparatiroidizmli hastalardaki osteoporoz derecesi ile deoksipiridinolin ve tip 1 kollajen N-telopeptidin osteoporoz erken tanısındaki yerinin saptanması amaçlandı. Her iki grupta ölçülen 24 saatlik idrar tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri, 24 saatlik idrar kreatinine oranlanarak düzeltildiğinde; hiperkalsemik grupta tip 1 kollajen N-telopeptid/kreatinin ortanca düzeyi 2.39 (0.65-5.12) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ortanca düzeyi 1.82 (0.41-4.65) nmol/mmol/l bulundu. Deoksipiridinolin/kreatinin ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta 16.7 (3.4-25.8) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise 12.2 (1.6-32.6) nmol/mmol/l bulundu. İki grup karşılaştırıldığında tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ve deoksipiridinolin/kreatinin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Femur boyun kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.3 SS ve 0.7 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.72 g/cm² saptandı. Lomber vertebra kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.9 SS ve 0.9 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.94 g/cm² bulundu. Radius distal kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -3 SS ve 0.54 g/cm², normokalsemik grupta -2.5 SS ve 0.56 g/cm² bulundu. 2 grup karşılaştırıldığında her 3 parametre arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Normokalsemik hiperparatiroidizm, neredeyse hiperkalsemik hiperparatiroidizm kadar kemik etkilenimine sebep olmaktaktadır ve takibi ihmal edilecek masum bir durum değildir. Osteoporoz açısından takibinde kemik döngü belirteçlerinin yanında lomber vertebra, femur boyun ve distal radius kemik mineral dansitesi takibinin mutlaka yapılması gereklidir. Normokalsemik hiperparatiroidizmin diğer klinik prezentasyonları ve uzun vadeli seyrinin daha net anlaşılabilmesi için ileriye dönük daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

BiyobelirteçlerDeoksipiridinolinHipoparatiroidizm+7
Gaye Kübra Emeksiz
Tekirdağ Namık Kemal University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumamış bireylerin kanındaki tiroid stimülan hormon düzeyinin, aynı bireylerin sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumuş durumları arasındaki değişimin karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Halsizlik şikayeti ile iç hastalıkları polikinliğine başvuran hastaların etiyolojisinde hipotirodi mevcuttur. Hastalardan hipotiroidi taranması amacıyla TSH rutin işleyişde tarama amaçlı olarak istenir. Hastanın TSH değeri normalin üzerinde tespit edilir ise ve aynı gün içerisinde yapılan kontrol TSH değerininde yüksek tespit edilmesi halinde, hastaya hipotiroidi ön tanısı konmakta ve hipotiroidi etiyolojisi açısından ileri tetkiklere geçilmektedir. Ancak hastanın TSH yüksekliğinin nedenin sirkadiyen ritme uygunsuz uyku alışkanlığı olabiliceği genel olarak atlanabilmektedir. Çalışmamızda sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumamış bireylerin kanındaki TSH düzeyinin, aynı bireylerin sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumuş durumları arasındaki değişimin karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamız, TSH düzeyinin değerlendirilmesinde uyku durumumunun gerekliliği üzerine yoğunlaşmıştır. Çalışmamıza halsizlik şikayeti ile başvuran, yapılan tetkiklerde TSH normal sınırın üzerinde tespit edilen ve uykusuzluk anamnezi veren 100 hasta alınmıştır. Çalışmamızda uykusuz erkeklerdeki ve kadınlardaki TSH seviyesi ile aynı erkeklerin ve kadınların sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş halleri arasındaki TSH seviyesi karşılaştırılmıştır. Sonuçlar anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçları analiz edildiğinde uykusuz kadınlarda, aynı kadınların sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş hallerine göre TSH seviyesinin daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Benzer şekilde uykusuz erkeklerde TSH seviyesinin, aynı erkeklerin sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş hallerine göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Yapılan değerlendirmeler ışığında halsizlik şikayeti ile başvuran hastalarda TSH yüksekliği tespit edilmesi durumunda öncelikle sirkadiyen ritme uygun şekilde uyuyup, uyumadığı sorgulanmalıdır. Kişinin sirkadiyen ritme uygunsuz uyku durumu tespit edilmesi halinde öncelikle sirkadiyen ritme uygun olarak uyuması sonrası TSH tetkiği tekrar edilmelidir. Bu şekilde hem gereksiz ileri tetkik yapılması önlenmiş olacak hem de yanlış hipotiroidi ön tanısı almasının önüne geçilmesi sağlanacaktır.

Sirkadiyen ritimTiroid beziTiroid hormonları+1
Metehan Ümit
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

25 hidroksi vitamin D3 ve tiroid antikorlarının tiroid benign-malign neoplazmlarıyla ilişkisi

Tiroid kanserleri endokrin sistemin en yaygın malign tümörlerindendir. Tüm malignitelerin yaklaşık % 1'ini kapsar ve yıllık insidans yükselmeye devam etmektedir. Bazı retrospektif ve metaanaliz çalışmalar; düşük D vitamin düzeylerinin, bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) oluşma riskini artırabiliceğini göstermiştir. Ayrıca, D vitamini yetersizliğinin ileri evre kolorektal, meme ve prostat kanserinde metastaz ve rekürrens insidansında artış ile ilişkisi gösterilmiştir. Pozitif tiroid antikorları insidansı, tiroid karsinomlarındagenel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Ayrıca tiroid antikorlarının preoperatif değerlendirmesi tiroid nodüllerinde malignite öngörüsü ve papiller tiroid karsinomu şiddetinin öngörülmesi açısından önerilmektedir. Çalışmamızda bölgemizde tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış olan hastalarda D vitamini düzeyi, tiroid antikorların benign-malign neoplazmlarla ilişkinin araştırılması amaçlandı. METOD: Bu çalışmayı; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi (YYÜ) Hastanesi endokrinoloji polikliniğine başvuran ve tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış 179 hastadan oluşturduk. Etik kabul yüzüncü yıl üniversitesi tıp fakültesi etik kuruldan alındı. Hastalar için çalışmaya alınma kriterleri; yakın zamanda kan transfüzyonu yapılmamış olmaması, tedavi amaçlı herhangi bir ilaç ve mineral takviyesi almamış olması, kronik böbrek yetmezliği olmaması ve totale tamamlayıcı tiroidektomi olmuş hastalarda eski patoloji sonucunun bilinmesi olarak belirlendi. Hastaların tiroidektomi yapıldığı tarihteki D vitamini ve tiroid antikorları retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya tiroid nodülü tanısı konulan ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavileri yapılan toplam 179 olgu alındı. D vitamini düzeyleri ortalama 15.016±5.3579 ng/ml saptandı. Hastaların yaş ortalaması 44.97±14.139 olarak saptandı. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 179 hastadan toplam 95 hastada Antitiroglobülin antikor, 58 hastada Antitiroid peroksidaz antikorları tetkik edilmişti. Çalışmamızda tiroid benign-malign neoplazmlarıyla D vitamini düzeyi, tiroid antikorları arasında anlamlı ilişki yoktu. Çeşitli tiroid patolojileri D vitamini düzeyi açısından karşılaştırıldığında anlamlı sonuç olmamakla birlikte (p:0.056) en düşük D vitamini düzeyi foliküler tiroid kanseri (ort:9.967 ng/ml) grubunda tespit edildi. SONUÇLAR: Düşük D vitamin düzeylerinin bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) görülme riskini arttıdığı bilnmektedir. Bizim çalışmamızda da D vitamini eksikliği tiroid kanseri hastalarının neredeyse tamamında mevcuttu. D vitamini düzeyi ile benign-malign neoplazm arasında herheangi bir ilişki saptamadık. Yalnız vaka sayısı az olmakla birlikte foliküler tiroid kanseri hastalarının en düşük D vitamini konsantrasyonlarına sahip olduğunu gördük. Pozitif tiroid antikoru insidansı, diferansiye tiroid kanseri hastalarında genel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Tiroid nodüllerinde tiroid antikor varlığının, şüpheli veya malign sitoloji için bir risk faktörü olabileceği önerilmiştir. Çalışmamızda tiroid antikorlarıyla benign-malign neoplazm arasında da herhangi bir ilişki saptamadık. D vitamini, tiroid antikorları ve tiroid benign-malign neoplazmaları arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterebilmek için daha kapsamlı ve prospektif dizayn edilmiş çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntikorlarKolekalsiferolNeoplazmlar+5
Osman Ekinci
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van YYÜ endokrinoloji kliniğinde haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid kanseri en sık görülen endokrin bez malignitesidir ve tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) tiroid nodülü değerlendirmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır (1). Biz çalışmamızda; TİİAB patoloji sonuçlarını yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodülün boyutu ve lokalizasyona göre değerlendirmeyi, tekrarlayan TİİAB ın sonuçlara etkisi olup olmadığını araştırmayı ve opere olan hastalarda cerrahi tanı ile TİİAB sonuçlarının uyumunu, merkezimizdeki malignite oranını belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğinde tiroidde nodül nedeniyle TİİAB yapılmış, yaşları 18-80 arasında olan 631 hastanın hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodül boyutu, lokalizasyonu, TİİAB patoloji sonuçları, tekrarlayan TİİAB varlığı ve tekrarlayan TİİAB patoloji sonuçları, ameliyat geçiren hastaların cerrahi patolojik tanısı ve nodüllerin tek mi yoksa multinodüler mi olduğu gibi parametreleri analiz ettik. Bulgular: Çalışmamızda 559'u (%88,6) kadın, 72'si (%11,4) erkek olmak üzere yaş ortalaması 45,5±12,8 olan toplamda 631 hasta yer almıştır. Ortalama nodül boyutu 2,09±1 cm, ortalama TSH değeri 1,34±1,46 mU/mL olarak bulundu. Yaş ile nodül boyutu arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,040, r:0,08). TSH ile benign, malign ve atipik TİİAB patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0,012). Benign, malign ve atipik patolojisi olan hastalarda ortalama TSH değeri sırasıyla 1.19 ± 1.09 mU / mL, 1.4 ± 0.83 mU / mL ve 1.727 ± 2.6196 mU / mL idi. Buna göre, TSH malign ve atipik sitolojisi olan hastalarda daha yüksek bulundu. Total tiroidektomi yapılan 84 hastanın tiroid patoloji sonuçlarının 50'si (%59,5) malign, 34'ü (%40,5) benign olarak raporlandı. Malign patoloji tanısı alan 50 hastanın 39'u (%78) multinodüler (MNG), 11'i (%22) tek nodül içermekteydi. Cerrahi sonrası malignite tanısı III almış hastalarda multinodülerite soliter nodüle kıyasla daha fazla görülmüştür (p=0,031). Cerrahi yapılmış ve sonucu malignite çıkmış 50 hastanın 31'i en son TİİAB da malignite (%62), 13 atipik, 3 ü benign 3 ü yetersiz olarak rapor edilmiştir. Tekrarlayan biyopsiler merkezimizin malignite oranı yetersiz olan hastalar dışlandıktan sonra %11, tüm hastalar dahil edildiğinde ise %7,7 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda TİİAB duyarlılığı %91,2, özgünlüğü %60, Pozitif Prediktif Değeri (PPD) %83,8, Negatif Prediktif Değeri (NPD) %75, Yanlış Negatiflik Oranı %8, Yanlış Pozitiflik Oranı %40 olarak saptanmıştır. Sonuç: Cinsiyet, yaş, nodül yeri, nodül boyutu ile malign ve benign patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Çalışmamızın duyarlılığı, PPD, yanlış negatiflik oranı literatüre uygun bulunurken, özgüllük ve NPD'nin literatüre göre biraz düşük olduğu ve yanlış pozitiflik oranın ise yüksek olduğu görülmüştür.

Biyopsi-iğneTeşhisTiroid bezi+4
Esra Akkuş Duyan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde histopatolojik sonuca etki eden faktörler

Tiroid kanserleri endokrin kanserleri içinde en sık görülen malignitelerdir. Tiroid kanserlerinin tedavisinde tiroidektomi önemli bir yer tutmaktadır. Ameliyat öncesi klinik değerlendirme, radyolojik görüntüleme, moleküler ve biyokimyasal testlere rağmen tiroid kanserlerinin bir kısmına ancak histopatolojik inceleme ile tanı konulabilmektedir. Tiroid cerrahisindeki ilerlemelere, kullanılan inovatif cerrahi enstrümanlara ve tiroid cerrahisinde uzmanlaşmış cerrahlara rağmen tiroidektomi sonrası ciddi komplikasyonlar görülebilmektedir. Bu komplikasyonları azaltmak için günümüzde, total tiroidektomiden, daha konservatif bir cerrahi yaklaşım olan hemitiroidektomi yönünde bir eğilim mevcuttur. Hemitiroidektomi sonrası hangi hastalara tamamlayıcı tiroidektomi yapılması gerektiği hususunda ise tartışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılmış 60 hasta ile aynı dönem içerisinde total tiroidektomi uygulanmış gruptan seçilen 60 ardışık hastanın(TİİAB: BETHESDA-3,4 veya 5) verileri karşılaştırıldı. Bu çalışmada; 01.01.2014-01.10.2019 tarihleri arasında kliniğimizce 1619 hastaya tiroid cerrahisi yapılmış olduğu belirlendi. Bu hastalardan 1191'ine ''Total tiroidektomi'', 321 hastaya ''Hemitiroidektomi'', 60 hastaya ise hemitiroidektomi patoloji sonucu malign olduğu için 2.cerrahi olarak ''Tamamlayıcı tiroidektomi'' uygulanmıştı. Malignite şüphesi nedeniyle ilk cerrahisinde hemitiroidektomi yapılan hastaların %83,5'inin total tiroidektomi ve onun komplikasyonlarından korunduğunu belirledik. Total tiroidektomi yapılan hastaların tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastalara göre hastanede yatış sürelerinin daha uzun olduğu görüldü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Total tiroidektomi grubunda, cerrahi patolojisi malign hastaların %17,7'sinde karşı lobda da malignite olduğu görüldü. Hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastaların %23,3'ünde maligniteye rastlandı. Tamamlayıcı tiroidektomi patoloji sonucunun benign veya malign olması durumunun postop hipokalsemi gelişme oranı üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlendi. İstatistiksel anlamlı olarak, primer cerrahi sonrası 10-90.günler arasında tamamlayıcı tiroidektomi yapılmasının, 90.günden sonra yapılan cerrahiye göre daha yüksek oranda komplikasyona ve daha uzun süre hastanede yatışa neden olduğunu tespit ettik. Hemitiroidektomi yapılan hastalarda, patoloji tipinin, yaşın, tümör çapının ve serum TSH seviyesinin karşı lobda malignite görülmesi üzerine anlamlı ektisinin olmadığı görüldü. Bu çalışma ile hemitiroidektomi yapılan hastalarda karşı lobda malignite durumunu yüksek doğruluk oranıyla tahmin edecek belirteçleri araştırdık. Çalışmamız neticesinde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde malign histopatolojik sonuca etki eden faktörler olarak, erkek cinsiyet ile Papiller tiroid karsinomu(PTC) birlikteliği, 45 yaş üzerinde erkek cinsiyet, ilk cerrahi patolojide ilave risk faktörlerinin erkek cinsiyet ile birlikteliği, tamamlayıcı tiroidektominin sol tarafa uygulanması ve tiroglobulin(TG) düzeyinin 30ng/mL üzerinde olmasını tespit ettik. Yine çalışmamızın sonucunda tamamlayıcı tiroidektominin, total tiroidektomiden daha düşük komplikasyon oranına sahip olduğunu belirledik. Kesin endikasyon olmadıkça, hemitiroidektominin total tiroidektomiye tercih edilebileceğini ve hemitiroidektomi sonrası endikasyon varlığında tamamlayıcı tiroidektominin düşük morbidite ve güvenle yapılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler; Total tiroidektomi, hemitiroidektomi, tamamlayıcı tiroidektomi, zamanlama, komplikasyon.

KomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlarTiroid bezi+2
Ali Riza Karayıl
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Bir grup tiroid hastasının panoramik görüntülerinde laringeal kartilaj kalsifikasyon varlığının değerlendirilmesi

Yumuşak doku kalsifikasyon/ossifikasyonları; normalde kemikte biriken minerallerin yumuşak dokuda birikmesi şeklinde tanımlanır. Diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan panoramik görüntülerde laringeal kartilaj kalsifikasyonu, karotid arter kalsifikasyonu, tonsilolit, sialolit, lenf nodu kalsifikasyonu ve stilohiyoid ligament kalsifikasyonu en sık karşılaşılan yumuşak doku kalsifikasyonlarıdır. Tiroid ve tritiseöz kıkırdaklar larinks kıkırdakları içinde en fazla kalsifikasyon gösteren kıkırdaklardır. Hiyalin kıkırdak yapısında olduklarından yaş ilerledikçe kalsifiye olma eğilimi gösterirler. Tiroid kıkırdağın kalsifikasyonu hayat boyu devam edip yaşla birlikte artmaktadır. Tiroid hastalıkları toplumda çok sık karşılaşılan hastalıklar olup kemik metabolizması dahil birçok sistemi etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı tiroid hastalarının panoramik görüntülerinde tiroid ve tritiseöz kıkırdak kalsifikasyon varlığının araştırılmasıdır. Çalışmamızda Ocak 2019 ile Mart 2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na başvuran 18 yaş ve üzeri 173 bireyin (82 çalışma grubu, 91 kontrol grubu) panoramik görüntüleri incelenmiştir. Çalışma grubu ve kontrol grubu arasında kalsifikasyon görülme yaşı benzer bulunmuştur. Bununla birlikte tiroid hastalarında sağlıklı gruba göre tiroid ve tritiseöz kartilaj kalsifikasyon görülme sıklığı anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p=0,000). Bu sonucun sebebi olarak tiroid bezindeki mekanik ve hormonal değişimlerin kalsifikasyonları etkileyebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kalsifikasyon, laringeal kıkırdak, panoramik radyografi, tiroid hastalıkları

Kalsifikasyon-fizyolojikLaringeal kıkırdaklarLarinks+3
Şeyda İriağaç
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Tiroid hücrelerinde bisfenol a'nın toksik etkileri ve selenyum bileşiklerinin koruyucu rolünün değerlendirilmesi

Bisfenol A (BPA) polikarbonatların ve epoksi reçinelerinin üretiminde kullanılan bir kimyasal maddedir. İnsanlar, bu maddeye gündelik yaşamda oral, inhalasyon ve dermal yolla yaygın olarak maruz kalır. Östrojenik etkileri olduğu; endokrin bozucu bir madde olarak değerlendirildiği bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda BPA'nın tiroid bezinin homeostazını ve tiroid hormon üretimini etkileyebildiği ve tiroid hormon reseptörleriyle etkileşebildiği belirlenmiştir. Tiroid, birim ağırlık başına böbrekle birlikte selenyum içeriği en yüksek olan dokudur. Selenyum başlıca diyetle alınan esansiyel bir eser elementtir. Tiroid hormon sentezinde görev alan deiyodinazların yapısında bulunur. Ayrıca, yapısında bulunduğu antioksidan selenoproteinler ile tiroid bezini oksidatif strese karşı korur. Organik ve inorganik formdaki selenyum bileşiklerinin fizyolojik dozlarda alımı, organizmada birçok kimyasalın oluşturduğu zararlı etkilere karşı koruyucu olabilir. Sunulan bu tez çalışmasında, BPA'nın insan papiller tiroid kanseri hücre hattı (B-CPAP) üzerindeki toksik etkileri ve BPA toksisitesi üzerinde selenyumun suplemantasyonunun modifiye edici etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oluşturduğu sitopatolojik değişiklikler, sitototoksisite, oksidan/antioksidan parametreler ve apoptoz değerlendirilmiş; BPA ile birlikte inorganik selenyum (sodyum selenit, SS) ve organik selenyum (selenometionin, SM) uygulamasının olası koruyucu rolü belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oksidatif stres oluşumuna, hücre içi ROS düzeylerinde ve lipit peroksidasyonda artışa ve total glutatyon (GSH) düzeylerinde azalmaya yol açtığını göstermektedir. Ayrıca, BPA'nın bu hücrelerde sitopatolojik değişimlere ve apoptoza neden olduğu belirlenmiştir. Selenyum bileşiklerinin ise, bu hücrelerde BPA ile indüklenen sitopatolojik değişikleri, oksidan/antiosidan statü değişimlerini ve apoptozu azaltabileceği yönünde bulgular elde edilmiştir. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde yol açtığı oksidatif stresin, bu hücrelerde BPA toksisitesi altında yatan mekanizmalardan biri olduğu sonucuna varılmıştır. İnorganik ve organik selenyum bileşiklerinin ise, tiroid hücrelerinde antioksidan işlevleriyle BPA toksisitesine karşı kısmi olarak koruyucu etkilerinin olabileceği gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, selenyum, oksidatif stres, apoptoz, B-CPAP hücre hattı

ApoptozisBisfenol AHücre dizisi+7
Erhan Tan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid fonksiyon bozukluğu olan gebe hastaların demografik özelliklerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Tiroid hastalıkları maternal ve fetal olumsuzluklara sebep olabileceği için bunların gebelik sırasında doğru tanı, takip ve tedavisi özel önem gerektirmektedir. Gebelikte tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde öncelikli olarak TSH beraberinde FT4 kullanılmaktadır. Hipotiroidizm, hipertiroidizm ve tiroid otoimmünitesi, sırasıyla %2-%3, %0,1-%0,4 ve %17 oranlarında görülmektedir. Tiroid nodüllerinin prevalansı %3 ile %21 arasında değişmektedir. Yaş ve gebelik sayısı arttıkca nodül sayısında artış olduğu görülmektedir. Aynı zamanda TSH yüksekliği ile nodül sayısında artış olduğu tespit edilmiştir. ANTİ-TPO pozitif olan hipotiroidisi olan gebe kadınlarda prematüre doğum riskinin artırdığı görülmektedir. Biz de çalışmamızda gebe kadınlarda tiroid hastalıkları sıklığını, nodül sıklığını, otoimmuniteyi, otoimmunite ile prematüre doğum arasında ilişkisini araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem : Çalışmamız: 11 kasım 2017 ve 3 mayıs 2017 tarihleri arasında 100 gebe hasta ile yapılan prospektif bir çalışmadır. 18 yaş üstü, önceden tiroid hastalığı olmayan, polikliniğimizde yeni tanı alan 100 gebe hasta değerlendirildi. Tiroid antikorları ve tiroid fonksiyon testleri değerlendirildi. Çalışma hastalarına tiroid ultrasonografi yapılarak özellikler kaydedildi. Tüm sonuçlar çalışma verilerine kaydedilerek SPPS versiyon 22.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmada gebe hastaların yaş ortalaması (29+/-5.97) saptandı.100 gebe hastanın %56'si 1. trimester, %17'si 2. trimester, %27'si 3.trimesterde olan hastalar idi. Hastaların otoantikor düzeylerinden ANTİ-TPO %16'sı pozitif, ANTİ-TG %5'i pozitif saptandı. Hastaların 24'ünde (%24) nodül izlendi. Hipertiroidisi olan hastaların 1'inde(%8.3) TRAb pozitif görüldü. Hastalarda yaşla nodül sıklığı arasında ilişkiye bakıldı ve anlamlı fark bulunamadı(p> 0.05). TSH yüksekliği ve yaş ile nodül arasında ilişki değerlendirildi, anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların 1 'i (%1) Graves, 81'i (%81) subklinik hipotiroidi, 7 'si (%7) klinik hipotiroidi, 11 'i (%11) gestasyonel tirotoksikoz idi. Doğum yapan 45 gebe hastanın verilerine ulaşılarak prematüre doğum sıklığı 7 hastada (%15.6 ) saptandı. ANTİTPO pozitif ile prematüre doğum arasında ilişki değerlendirildi ve anlamlı fark saptan madı(p>0.05). xi Sonuç: Bizim çalışmamızda gebelerde tiroid hastalıkları ile nodül sıklığı, otoimmunite ve prematüre doğum arasında ilişki değerlendirilmiş olup, istatiksel anlamlı sonuç bulunamamıştır. Ancak hasta sayısının kısıtlı olması nedeniyle daha geniş kapsamlı çalışma serilerine ihtiyaç olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: gebelik, tiroid hastalıkları, nodül, prematüre doğum, otoimmunite

DemografiDoğum-prematürGebelik+5
Gunel Bayramova
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının etkinliğinin araştırılması

TİROİD NODÜLLERİNDE TIRADS SKORLAMASININ ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI AMAÇ: Çalışmamızın amacı TIRADS skorlama sisteminin tiroidin nodüler büyümelerinde malign ya da benign etiyolojinin ortaya konulmasındaki etkinliğinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmaya 155 olgudaki 172 tiroid nodülü dahil edildi. Olguların 131'i kadın 41'i erkekti.Tüm olgularda nodüller dijital radyoloji arşivindeki görüntüler tiroid ultrasonografisi konusunda 10 yıldan fazla deneyimi olan bir radyolog ya da 4 yıl deneyimli diğer radyolog tarafından retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm olgularda nodüllerin lokalizasyonu, solid ya da parsiyel kistik oluşu, boyutu, ekojenitesi, kenar özelliği, mikrokalsifikasyon varlığı, yüksekliğin genişlikten büyük olup olmaması değerlendirildi. Bu değerlendirmelerin sonucunda nodüllerin ekojenite, kenar özelliği, mikrokalsifikasyon varlığı, yüksekliğin genişlikten büyük olması özellikleri ile yapılan bir skorlama sistemi olan TIRADS skorları hesaplandı. Bu skorlamaya göre; normal tiroid bezi TIRADS 1; kistik nodüller, geniş santral kistik komponent içeren nodüller, spongioform morfolojideki nodüller, Hashimato tiroiditi zeminindeki hiperekoik nodüller TİRADS 2 (benign); solid komponent varlığı dışında kuşkulu özellik barındırmayan izo ve hiperekoik nodüller TİRADS 3 (olası benign); solid ve hipoekoik özellikte olan nodüller TİRADS 4a (düşük riskli), solid komponenti olup, hipoekojenite dışındaki malignite kriterlerinden birini içeren nodüller 4b(orta derecede riskli), hipoekojenite dışındaki herhangi iki veya üç kuşkulu kriter içeren nodüller TİRADS 4c(yüksek riskli), dört kuşkulu özellik içeren nodüller TİRADS 5(yüksek olasılıkla malign) olarak sınıflandırıldı. Tüm olguların sitolojik ve histopatolojik tanısı elde edildi. Tüm nodüllerin TİRADS skorları sitolojik ve histopatolojik tanı ile karşılaştırıldı. BULGULAR: 155 olguda bulunan 172 tiroid nodülü değerlendirildi. Bu nodüllerden 142'si benign, 30'u maligndi. Bu malign nodüllerden 26'sı papiller karsinom (23'ü klasik tip, 2'si foliküler varyant, 1'i onkositik varyant) iken 3 nodül medüller tiroid karsinomu, 1 nodül ise folliküler karsinom tanısı aldı. Tek değişkenli analizler sonucunda; belirgin hipoekojenite, kenar düzensizliği, mikrokalsifikasyon ve yüksekliğin genişlikten büyük olması gibi kuşkulu sonografik özellikler ile II nodülün malignitesi arasında anlamlı ilişki saptandı. Yapılan çok değişkenli analizde kuşkulu sonografik özellik sayısı arttıkça nodülün malignite riskinin arttığı görüldü. Bu değerlere göre malignite riskini en fazla arttıran özellik mikrokalsifikasyon varlığı oldu. Nodüllerin hangi TIRADS skorundan itibaren doku tanısı gerekliliği, üç ayrı cut-off değeri belirlenerek incelendi. Birinci grupta 1.5 cm den büyük TIRADS 3 nodüller ve daha yüksek TIRADS skorlu tüm nodüller yer aldı. Malignite açısından duyarlılık, ve negatif öngörü değeri yüzdeleri sırasıyla %100 ve %100 olarak hesaplandı. İkinci gruba TIRADS 4a ve daha yüksek skorlu tüm nodüller dahil edildi. Malignite açısından duyarlılık ve negatif öngörü değeri değeri yüzdeleri sırasıyla %90 ve %96,6 olarak hesaplandı. 3.gruba TIRADS 4b ve daha yüksek skorlu tüm nodüller dahil edildi. Malignite açısından duyarlılık ve negatif öngörü değeri yüzdeleri sırasıyla %76,7 ve %93,9 olarak hesaplandı. SONUÇ: Kuşkulu sonografik bulguların sayısına dayanan TIRADS skorlama sistemi tiroid nodüllerine yaklaşımda, nodüllerin malignite riskinin öngörüsünde ve İİAB kararının verilmesinde etkili bir skorlama sistemidir. Anahtar kelimeler: Ultrasonografi; TIRADS; tiroid.

ElastografiTiroid beziTiroid hastalıkları+3
Fatih Gülpınar
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde Ocak 2005 ile Mayıs 2014 yılları arasında tiroid operasyonu olan basedow-gravesli,hashimoto tiroiditli ve nodüler guatrlı hastalarda tiroid kanseri görülme sıklığının retrospektif olarak değerlendirilmesi

TİROİD KANSERİ ENDOKRİN SİSTEMDE EN FAZLA GÖRÜLEN KANSER TÜRÜDÜR. BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ EN SIK GÖRÜLEN OTOİMMUN TİROİD HASTALIKLARIDIR. BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ HASTALIKLARININ TİROİD KANSERİ İLE OLAN İLŞKİLERİ TARTIŞMALI BİR KONUDUR. ÇALIŞMANIN AMACI TİROİD OPERASYONU OLMUŞ,TİROİD BEZİNDE NODÜL BULUNAN BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ HASTALARININ PATOLOJİ SONUÇLARINI İNCELEYEREK,BU HASTALIKLARIN TİROİD KANSERİ GELİŞİMİ ÜZERİNE OLAN ETKİLERİNİ DEĞERLENDİRMEKTİR.

Graves hastalığıGuatrGuatr-nodüler+5
Şahin Bedir
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidin kapsüllü folliküler paternli tümörlerinde EZH1 ekspresyonunun ve kapsül özelliklerinin ayırıcı tanıya katkısının araştırılması

Tiroidin folliküler paternli tümörleri; folliküler adenom, folliküler karsinom, papiller karsinomun folliküler ve enkapsüle varyantları, hurthle hücreli adenom ve hurhtle hücreli karsinomdur. Bu antitelerin tanıları histopatolojik inceleme ile mümkündür, tedavi ve prognozları ise farklılık gösterir. Histopatolojik tanıda bazen teknik sebepler bazen de gözlemciler arası farklılıklar zorluk yaratabilir. Bu sebepten bu antitelerin ayırımlarını daha objektif bir temele oturtacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Enhancer of zeste homolog 1 geni (EZH-1), histon H3 trimetilasyonunda görev alan polycomb kompleksinin subuniti olarak görev yapar ve hücre proliferasyonunda etkili olur. EZH-1 mutasyonlarının malign tümörlere kıyasla benign tiroid tümörlerinde daha çok izlendiğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalar referans alınarak folliküler paternli tiroid tümörlerinde EZH1 ekspresyonu hem immünohistokimyasal hem de real time PCR yöntemi ile araştırılacak bu ekspresyonun klinik ve histopatolojik verilerle ilişkisi değerlendirilecek ve sonucuna göre günlük pratikte kullanım imkanlar ve ayırıcı tanıya katkısı araştırılacaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da bu tümörlerin kapsüllerinin nitelik ve nicelik özelliklerinin yine ayırıcı tanıya katkısının araştırılmasıdır.

Gen ifadesiMutasyonTeşhis+5
Fadime Eda Gökalp Satıcı
Mersin University
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Modeling the dynamics of thyroid hormones and related disorders

In this study, a dynamic simulation model for thyroid hormone system is constructed. The objective of this work is to first generate the dynamics of the hormones involved in thyroid hormone system in healthy body, and then to adapt the model to portray the dynamics of certain common thyroid disorders. The ultimate aim is to provide a platform for scenario analysis to support medical education, training and research, without risking patients? health. Initially, the model structure is tested by standard structure validity tests. After the validation part, four common thyroid disorders are simulated. Firstly, Graves? disease, the most common source of hyperthyroidism, is addressed. Goiter formation, effect of iodine availability on the severity of the disease, and increased T3/T4 ?a commonly used diagnostic measure in hyperthyroidism? are all well captured by the model. Other typical behaviour of hormones and glands are also well mimicked by simulations. Secondly, iodine deficiency, one prevailing cause of hypothyroidism, is discussed for two different levels of daily iodine intake. The model was able to depict all the characteristic changes including the goiter formation and increase in T3/T4 in these two scenarios, both independently and comparatively. Thirdly, the transient inhibitory effect of excessive iodine intake on thyroid gland is discussed. The model is able to demonstrate the enlargement in thyroid volume and the mild decline in thyroid hormones. Lastly, a condition called subacute thyroiditis, a common disorder in which thyroid gland is exposed to inflammation, is analysed. The typical triphasic clinical course of subacute thyroiditis, comprised of thyrotoxicosis, hypothyroidism and normal thyroid functioning is well represented by the model. In conclusion, with respect to both qualitative and quantitative information in literature, and interviews with the medical doctors, the model exhibits an acceptable degree of validity and is able to cover a wide range of thyroid-related disorders.

Simulation modelSystem dynamicsThyroid gland+3
Oylum Şeker
Boğaziçi University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türkiye'de zorunlu iyodinizasyon sonrası yaşlılarda fonksiyonel tiroid hastalıkları ve iyot düzeyi: 25. yıl sonuçları

Giriş ve Amaç: İyot, tiroid hormonlarının üretilmesi için gerekli olan bir mikrobesindir. İyot eksikliği; hipotiroidi, hipertiroidi, tiroid nodülü ve guatr gibi iyot eksikliği hastalıklarına sebep olur. Türkiye' de sofra tuzlarının zorunlu iyodinizasyonuna yönelik yasal düzenlemeler 1999' da tamamlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de zorunlu iyodinizasyonun 25.yılında yaşlılarda iyot yeterliliğini değerlendirmek ve geriatrik popülasyonda tiroid hastalıklarının sıklığını araştırmaktır. Materyal/Metot: Bu çalışma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Geriatri Bilim Dalı'na 01.01.2022 ile 30.06.2023 tarihleri arasında başvurmuş olan, Ankara'da yaşayan ve idrar iyot düzeyi istenmiş hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Çalışmaya 417 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm hastaların yaş, cinsiyet, tiroid hastalık öyküleri, idrar iyot düzeyi, tiroid fonksiyon testleri ve tiroid otoantikor (TOA) sonuçları; ultrasonografi istenmiş olan hastaların tiroid hacmi, tiroid nodülü ve parankim tipi verileri kaydedildi. Bulgular: Hastaların Üriner İyot Konsantrasyonu (ÜİK) medyan değeri 87 µg/L bulundu. ÜİK 50 µg/L' nin altındaki hastaların oranı %29,2 bulundu. Guatr tespit edilen hastaların oranı %16,8 (n:59) bulundu. Tiroid nodülü olan hasta oranı %70,8 (n:252), birden fazla nodülü olanların oranı %37,6 (n:134) bulundu. Ultrasonografi yapılan hastalarda heterojen parankim oranı %61.5 (n:219) bulundu. TOA pozitifliği oranı %19,2 (n:77) olup olup; Anti-Tiroid Peroksidaz (Anti-TPO) pozitifliği %13,2 iken Anti-Tiroglobulin ( Anti-TG) pozitifliği %11,9 oranında bulundu. 75-84 yaş grubunda ÜİK düzeyi, 65-74 yaş grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. (p=0,030) Bu gruplar arasında sonografik bulgular açısından fark yoktu. İyot eksikliği olan grupta izoekoik nodül ve parankim heterojenitesi oranı anlamlı olarak fazlaydı. (Sırasıyla p=0,028 ve p=0,007) Tartışma ve Sonuç: 1999 yılı öncesinde hafif-orta iyot eksikliği olan Ankara ilinde, iyodinizasyonun 25.yılında yaşlılarda iyot düzeyi hala yetersizdir. Guatr sıklığını 1999 yılına göre azalmış, 2009 yılına göre artmış bulduk. Daha yaşlı olan grupta iyot eksikliği daha belirginken, gruplar arasında tiroid hastalıkları açısından fark yoktu. Çalışmamızda iyot eksikliği olan grupta izoekoik nodül ve heterojenite anlamlı olarak fazla iken, guatr ve tiroid nodülü oranı anlamlı farklı değildi. Bu konuda daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Guatr-nodülerTiroid beziTiroid hastalıkları+5
Tolga Yıldırım
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterferon tedavisi uygulanan kronik hepatit hastalarında tiroid fonksiyon bozukluğu sıklığı

Giriş ve AmaçBu çalışmamızda, kronik hepatit B ve kronik hepatit C hastalarına uygulanmış interferon-alfa tedavisine bağlı gelişen tiroid fonksiyon bozukluklarının retrospektif olarak incelenmesini amaçladık.Gereç ve YöntemÇalışmamıza, kronik hepatit B'li 80 hasta ve kronik hepatit C'li 40 hasta alındı. Kronik hepatit B'li hastalar IFN-? + lamivudin veya adefovir dipivoksil tedavisi ve kronik hepatit C'li hastalar IFN-? + ribavirin tedavisi uygulanmış hastalardı. Çalışma öncesinde, hastaların tamamında tiroid fonksiyon testleri normaldi. Hastaların başlangıç, 3. ay, 6. ay ve 12. aydaki fT3, fT4 ve TSH değerleri incelendi.BulgularHem hepatit B'li hem de hepatit C'li hasta grubunda, cinsiyetin tiroid disfonksiyonu gelişimi için anlamlı olmadığı bulundu. Ancak her iki grupta da tiroid disfonksiyonu gelişen hastaların çoğunluğu kadındı. Hepatit B'li grupta, daha küçük yaştaki hastalarda tiroid disfonksiyonunun geliştiği görüldü. IFN-? tedavisi ile her çeşit tiroid disfonksiyonunun gelişebildiği tespit edildi. Kronik hepatit B'li hastalara göre kronik hepatit C'li hastalarda, tiroid fonksiyon bozukluğunun daha sık geliştiği bulundu.SonuçIFN-? tedavisi verilen hastalarda, tiroid fonksiyon bozukluğu gelişebileceği her zaman akılda tutulmalıdır. Kadın cinsiyet, kronik hepatit C hastalığı ve antitiroid otoantikor pozitifliği tiroid fonksiyon bozukuluğu gelişimi için en önemli risk faktörleridir. IFN-? tedavisine başlamadan önce tüm hastaların TSH ve antitiroid otoantikorlarının kontrol edilmesini ve riskli olan hastalarda daha sık olmak üzere tedavi süresince (gerekirse tedaviden sonra da) her 3 ayda bir fT3, fT4, TSH ve antitiroid otoantikorlarına bakılmasını önermekteyiz.Anahtar kelimelerKronik hepatit B, Kronik hepatit C, İnterferon- alfa, Tiroid fonksiyon bozukluğu

HepatitHepatit BHepatit C+5
Fatih Eskin
İnönü University
2009
10
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde DNA onarım proteinlerinin yeri

Tiroid Nodüllerinin Değerlendirilmesinde DNA Onarım Proteinlerinin Yeri Giriş ve Amaç: Benign ve malign tiroid lezyonları, endokrin bezlerin en sık görülen patolojileridir ancak zaman zaman bu lezyonların ayırımı histopatolojik olarak bile güç olabilir. Son yıllarda bazı moleküler göstergelerin bu amaçla kullanılabileceği bildirilmiştir. Mut-S-Homolog-2 (MSH2) ve Mut-L-Homolog-1 (MLH1) gibi bazı DNA onarım proteinleri [?Mismatch Repair? (MMR) proteinleri] ve metil guanin?DNA-metil transferaz (MGMT) gibi DNA onarım enzimleri üzerinde tartışılan moleküllerdir. Bu çalışmada; patolojik olarak papiller tiroid kanseri (PTK), kronik lenfositik tiroidit (KLT) ve multinodüler kolloidal guatr (MNG) tanısı konulmuş hastalarda MSH2, MLH1, MGMT düzeylerinin belirlenmesi ve bu lezyonların ayırıcı tanısında kullanılabilir olup olmayacakları araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Total ya da subtotal tiroidektomi yapılmış ve PTK (n=29, yaş; 50,07±16,42), MNG (n=26; 52,96 ±17,09) ve KLT (n=29; 46,21±11,80) tanısı almış 90 olguya ait doku örnekleri retrospektif olarak değerlendirildi. Parafin bloklardan elde edilen örnekler MGMT, MSH2, MLH1 proteinleri ile boyanarak immunhistokimyasal olarak değerlendirildi. Verilerin analizi için tanımlayıcı istatistiksel metotlar, ANOVA ve Pearson Ki-Kare testleri kullanıldı. Bulgular: MGMT, MSH2 ve MLH1 gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı fark olmasa da PTK grubunda daha yüksek oranda foliküler hücre pozitifliği gösterdi. Gruplar MGMT ve MSH2 boyanma yoğunluğu ve immunreaktivite açısından benzerdi ancak PTK grubu lehine daha belirgindi. MGMT boyanma şekilleri açısından istatistiki fark olmamasına karşın, PTK olguları çoğunlukla nükleer ve stoplazmik; MNG olguları çoğunlukla nükleer boyanma paterni gösterdi. MSH2 % 50?den az ve %50 ve üzeri foliküler hücre pozitifliği şeklinde yapılan değerlendirmede KLT ve MNG grupları arasındaki fark anlamlı idi (p=0,023). MSH2 boyanma yoğunluğu ve immunreaktivite açısından KLT ve MNG grupları arasında farklı bulundu (sırasıyla p=0,001 ve p=0,044). MLH1 foliküler hücre pozitifliği PTK ile MNG grupları arasında farklı (p=0,032), immunreaktivitesi ise KLT ve MNG arasında farklı idi (p=0,012). Sonuç: DNA tamir genleri malign tümörlerde benign tümörlere oranla daha yüksek seviyelerde eksprese olur. Bu artış malign dönüşüm nedeniyle gelişen hasara cevaben DNA onarım genlerindeki fonksiyonel aktivasyona bağlanmaktadır. Bizim II çalışmamızda da DNA tamir genlerinden MGMT, MSH2 ve MLH1 düzeyleri değerlendirildiğinde papiller karsinom ve kolloidal guatr arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen papiller karsinom olgularının daha yüksek boyanma gösterdiği görülmüştür. Papiller karsinom ve kronik lenfositik tiroidit ayırımının bazen histopatolojik incelemede bile zor olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada incelediğimiz moleküler göstergelerin de bu ayırımda yeterince aydınlatıcı olmadığı görülmüştür. Bu moleküllerin rutin pratikte kullanılabilir hale gelmesi için daha fazla veriye ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Tiroid, Papiller karsinom, Kronik tiroidit, Kolloidal guatr , DNA, MGMT, MMR, MSH2, MLH1.

DNADNA onarımıGuatr+5
Bahri Evren
İnönü University
2013
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Anneksin A1Anneksin A2Antijenler+6
Zübeyir Turan
Gaziantep University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Toraks bilgisayarlı tomografi taraması yapılan hastalarda tiroid gland ve orbitaların maruz kaldığı yüzey dozlarının iki farklı cihazda dozimetrik yöntemlerle belirlenmesi ve karşılaştırılması

Bu çalışmada iki farklı bilgisayarlı tomografi cihazında, her bir cihazda 50 hasta olmak üzere toplamda 100 hastada tiroid gland, sağ göz ve sol göz yüzeyinden doz ölçümleri alınmıştır. Dozimetrik ölçümlerde TLD-100 dozimetreleri kullanılmıştır. Toraks tomografi taraması yapılan hastalar üzerinde üç farklı noktadan alınan ölçüm sonuçlarına göre, 128-kesit BT cihazında ölçülen yüzey dozlarının 16-kesit BT cihazında ölçülen yüzey dozlarından anlamlı derecede yüksek olduğu gözlenmiştir. Aynı zamanda tarama elde edilen ve radyasyon dozunun değerlendirilmesinde kullanılan doz ölçüm göstergelerinden CTDIvol, DLP, total DLP, kV, mAs, ışınlama süresi, kesit kalınlığı, pitch ve kesit sayısı gibi çekim parametreleri ve yaş, kilo, boy değişkenleride çalışmaya eklenmiştir. CTDIvol, DLP, total DLP, kesit sayısı, yaş, kilo ve boy değişkenlerinin dağılımı her iki cihazda benzer olarak bulunmuştur. Ancak kV, mAs, ışınlama süresi, kesit kalınlığı ve pitch değerleri farklılık göstermektedir. CTDIvol, DLP ve total DLP değerlerinin 16-kesit BT cihazında daha yüksek olmasına karşın ölçülen yüzey dozlarının 128-kesit BT cihazında daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bilgisayarlı tomografi, CTDIvol, DLP, TLD-100 dozimetre, yüzey dozu

Doz-cevap ilişkisi-radyasyonGöğüsOrbita+5
Semra Arslan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı hashimoto hastalığında tedavi alan ve almayan gruplardaki tiroid otoantikor düzeylerinin seyri

Giriş ve Amaç: Hashimoto Tiroiditi (HT), (kronik otoimmün tiroidit) iyot yetersizliği görülmeyen bölgelerdeki hipotiroidizmin en sık görülen nedenidir. HT tanısı ile izlenmekte olan hastaların yaklaşık %20-30'luk kısmında bireyin genetik yatkınlığından bahsetmek olasıdır. HT otoimmün saldırıya karşı tiroid bezinin immünolojik toleransının kaybolması olarak karşımıza çıkmaktadır. Hashimoto tiroiditi patogenezi; kademeli olarak ilerleyici, guatrın eşlik ettiği ya da etmediği otoimmün yanıtın tiroid bezi hücrelerini apoptozise sürüklediği bir hastalık olarak tanımlanabilir. Çalışmamızda çocukluk çağında hashimoto hastalığı tanısı alan hastalar, tedavi verilen ve tedavisiz izlenen gruplar olarak ayrılmıştır. Tedavi verilen ve tedavisiz izlenen grupların otoantikor seyri, hastanın klinik ve laboratuvar bulgularıyla birlikte karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem : Ankara Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde hashimoto tiroiditi tanısı alan hastaların dosya kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir. Belirlenen sürede 249 hasta dosyası tetkik edilmiştir. Hormon tedavisi alan ve tedavisiz izlenen hastalar karşılaştırılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, klinik ya da biyokimyasal olarak hipotiroidi, ötroidi ya da hipertiroidi dönemleri, hormon tedavisi alıp almaması, kullandığı hormon replasman tedavisi dozu, kullanım süresi, hastaların süreç içerisindeki kliniği, tiroid bezi değişiklikleri, ek sistem bulguları, antiTG, antiTPO, sT3, sT4 ve TSH düzeyleri kaydedilmiştir. İlgili hastaya ait geriye dönük birden fazla kayda ulaşılması durumunda ilaç kullanımı sonrası en son kaydı çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular : Çalışmaya toplamda 249 hasta dâhil edilmiştir. Bu hastaların 116'sı hormon replasman tedavisi alan 133'ü ise tedavisiz izlenen hastalardan oluşmaktadır. Tüm hastaların yaşları ortalama 13,91±3,71, ortanca yaş 14,8, en küçük yaş 3,56, en büyük yaş ise 19,95 yıldır. Tanı aldıkları yaşlar ise ortalama 11,51±3,79, ortanca tanı yaşı 12, en küçük tanı yaşı 1, en büyük tanı yaşı ise 17'dir. Toplam 249 hastanın 74'ünün (%29,7) özgeçmişinde bir hastalık öyküsü bulunmaktadır. Bu hastalarının 77'sinin (%30,9) ise soy geçmişinde bir hastalık öyküsü bulunmaktadır. Otoimmün yanıtın verdiği hasarın erken hormon replasman tedavisi ile önüne geçilebileceği verisini litaratüre sunmayı amaçladığımız çalışmamızda, ilk ölçülen anti TPO iii değerleri ile 12. ay sonra ölçülen anti TPO değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Tedavi almayan HT tanılı hastalarda, anti TPO değerlerinin istatistiki olarak anlamlı bir şekilde artış eğiliminde olduğu çalışmamızda gösterilmiştir. Klinik bulgular değerlendirildiğinde de tedavi alan gruptaki gerilemenin ise istatistiki olarak anlamlı olduğunu bulduk. Sonuç: Çocukluk çağında hipotiroidinin en sık sebebi olan hashimoto tiroiditidir. Guatr ya da atrofik tiroidit olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Bu süreç antikor aracılı lenfositik infiltrasyonlara ikincil olarak gelişen tiroid foliküllerinin harabiyeti ile karakterize olarak tanımlanmaktadır. Hastalığın tanısı antikorların gösterilmesine dayanmakla birlikte hastaların bir kısmında tanı anında antikor titreleri normal seviyelerde de olabilmektedir. Hashimoto tiroiditinde bezin aldığı hasara ve işlevselliğinin etkilenme seviyesine bağlı olarak, farklı kliniklerle hastalar karşımıza çıkabilmektedir. Çalışmamızda hormon replasman tedavisi alan ve tedavisiz izlenen hastaların otoantikor düzeylerininin retrospektif olarak incelenmesiyle klinik bulgularının laboratuvar ile ilişkisini daha erken yakalayabilmek amaçlanmıştır. Klinik bulgularda gerileme durumu da tedavi alan grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olarak bulunmuştur. (p=0,044) (Tablo 10). Böylelikle hashimoto tiroiditi gibi otoimmün bir hastalığın seyrinde başlanılan erken hormon replasman tedavisinin otoimmünitenin verdiği hasarı azaltıp, hastanın konforu ve klinik şikayetlerini yatıştırma açısından ne kadar değerli olduğunu gözler önüne sermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hashimoto Tiroiditi, Pediatri , Hormon Replasman Tedavisi

Hashimoto hastalığıHormon replasman tedavisiHormonlar+5
Başak Alan Tehçi
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojilerinde sıvı bazlı sitoloji yönteminin yararlılığı: Thin prep, sitospin ve hücre bloğu yöntemlerinin karşılaştırılması

Tiroid karsinomları en yaygın görülen endokrin malignitelerdir. Tiroid ince iğne aspirasyonu (İİA), tiroid lezyonlarının değerlendirilmesinde ve tanısında çok yaygın bir prosedürdür. Basit, güvenilir ve maliyet etkin bir yöntem olması nedeniyle tiroid lezyonlarının değerlendirilmesinde ilk sırada yer alır.Bu çalışmada, tiroid İİA'ları için yeni bir metod olan ThinPrep (TP) yönteminin yararlılığını araştırmak amaçlanmıştır. Tiroid İİA materyallerinden sırasıyla TP, sitospin ve hücre bloğu (HB) preparatı hazırlanan 135 olgu yeniden incelenmiş ve sitolojik sonuçlar aynı olguların histolojik tiroidektomi sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır.TP preparatlarının %94.8'i (128/135) tanısalken, sitospin preparatlarının %77.6'sı (104/135), HB preparatlarının %57.7'si (78/135) tanısaldır. TP, sitospin ve HB metodları birlikte kullanıldığında duyarlılık %100, özgüllük %98.8'dir. Yöntemler ayrı ayrı değerlendirildiğinde, TP ve sitospin için duyarlılık %100, özgüllük %100 iken HB için duyarlılık %95.8, özgüllük %97.7 olarak bulunmuştur.Tiroid İİA'larında, TP yöntemi yararlı bir metoddur ve ek olarak diğer metodlar için materyal sağlar. Aynı zamanda TP yöntemi tanı için daha fazla selülarite oranı sağladığından ve hücre detayları daha net değerlendirildiğinden sitospin ve HB yöntemlerinden daha yararlıdır. Sonuç olarak, her üç yöntemin birlikte kullanılması doğru tanıya ulaşmada en iyi yoldur.

AspirasyonBiyopsi-iğneSitoloji+3
Sibel Arslan
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda serum prokalsitonin düzeyi ve tedavi ile değişimi

Tiroid bezi, tiroid hormonunu sentezinde görev alan folliküler hücrelerden ve kalsitonin sentezleyen parafolliküler hücrelerden oluşmaktadır. Prohormon olan prokalsitonin (PCT) bazı hücre içi proteolitik olaylar sonucu tiroid bezinin parafolliküler hürelerinde aktif hormon olan kalsitonine dönüşür. Bu çalışmada, tiroid disfonksiyonu (hipertiroidi veya hipotiroidi) durumunda saptanan serum prokalsitonin düzeyi ve tedavi sonrası ötiroid halde iken saptanan serum prokalsitonin düzeyi karşılaştırıldı. Bu şekilde tiroid disfonksiyonu ile serum prokalsitonin düzeyi arasında bir ilişki olup olmadığını saptamayı amaçladık Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı?nda tiroid disfonksiyonu tanısı alan 40 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların 7 (%17,5)?si erkek, 33 (%82,5)?ü kadındı. Çalışmaya alınan hastalar tiroid fonksiyonları bakımından ikiye ayrıldığında,19 (%47,5) hipertiroidi tanılı hasta ve 21 (52,5) hipotiroidi tanılı hasta mevcuttu. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre serum tiroid hormon düzeyi ile serum prokalsitonin düzeyinde anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Tiroid hastalıkları ile serum prokalsitonin düzeyi arasında ilişkinin saptanmaması, tiroid hastalığı olan hastalarda sistemik inflamasyon, enfeksiyon ve sepsis gibi hastalıkların tanılarının konulmasında ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde serum prokalsitonin düzeyinin kullanılabilmesini sağlayabilir.

HipertiroidizmHipotiroidizmKalsitonin+3
Haşim Erdinç Yeter
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller tiroit kanserli hastalarda siklin D1 (CCND1) A870G polimorfizminin araştırılması

Hücre siklusunda G1'den S fazına geçişte siklin proteinleri önemli görevler almaktadır. Bu siklin proteinlerini kodlayan genlerde bulunan polimorfizmler sonucunda hücre siklusu etkilenip normal hücre kontrolsüz çoğalan kanser hücresi haline gelebilir. Siklin proteinlerinden Siklin D1'i kodlayan CCND1 geni A870G polimorfizminin birçok farklı kanser türü ile ilişkili olduğu yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir. Bu çalışmada Türk popülasyonundaki papiller tiroit kanserli hastalarda CCND1 geni A870G polimorfizmi araştırılmıştır. Çalışma kapsamında, papiller tiroit kanserli 102 hasta ile sağlıklı 174 bireye ait periferik kan örnekleri incelenmiştir. Toplanan kan örneklerinden elde edilen DNA'larda CCND1 A870G polimorfizmi PCR-RFLP tekniği kullanılarak analiz edilmiş, allel ve genotip frekansları belirlenmiştir. Çalışmanın sonucunda allel frekansları açısından hasta ile kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenirken (p=0.042), genotip dağılımlarında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p=0.085). Lojistik regresyon analizi sonucu kurulan yaşa, cinsiyete, alkol ve sigara kullanımına göre düzeltilmiş modelde; GG genotipine kıyasla AA genotipine sahip bireylerde 2,036 kat (%95 GA, 0.854-4.852), AG genotipli bireylerde ise 1.662 kat (%95 GA, 0.738-3.747) papiller tiroit kanser için yüksek risk saptanmıştır fakat bu veriler istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p˃0.05). Papiller tiroit kanser için G alleli referans olarak alındığında A alleline sahip 45 yaş üstü bireylerde (OR=1.91, %95 GA, 1.09-3.349, p=0.024) ve A alleline sahip kadınlarda (OR=1.731, %95 GA, 1.056-2.838, p=0.029) yüksek risk istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. GG+AG kombine genotipine kıyasla AA genotipine sahip 45 yaş üstü bireylerde (OR=2.281, %95 GA, 1.015-5.126, p=0.046) papiller tiroit kansere yakalanma riskinin anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada Türk popülasyonunda CCND1 A870G polimorfizminin papiller tiroit kansere yakalanma riski ile ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır.

Hücre döngüsüNeoplazmlarPolimorfizm-genetik+3
Alper Aytekin
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anabilim dalımızda iyot-131 ile tedavi edilen hipertiroidi hastalarına ait klinik ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi

Hipertiroidi, tiroid bezinde fazla hormon yapılarak dolaşıma salınmasını ifade eden bir terimdir. Sık karşılaşılan bir endokrionolojik rahatsızlıktır. Hipertiroidi tedavisinde üç farklı yöntem kullanılmaktadır. Bunlar; antitiroidal ilaç kullanımı, radyoaktif iyot-131 (RAİ) tedavisi ve cerrahidir. Bu çalışmada laboratuvar sonuçları ve klinik tabloların ışığında hipertiroidili hastalarda RAİ tedavisinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza hipertiroidi nedeniyle kliniğimizde RAİ tedavisi gören, en az altı ay takip edilen 276 (ort. yaş: 50.9, yaş aralığı: 18 -82) hasta dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların 71' i erkek (ort. yaş: 51.2, yaş aralığı: 18-80), 205' i ise kadındı (ort. yaş: 50.7, yaş aralığı: 18-82). Tiroid ultrasonografi veya palpasyon bulgularına göre hastaların 102'sinde diffüz, 174'ünde ise nondiffüz (nodüler veya multinodüler) hiperplazik tiroid bezi mevcuttu. Hastalara 1, 2 veya gerekiyorsa 3 kez RAİ verildi. İlk uygulamada ortalama 13,1 mCi, ikinci uygulamada ortalama 16,6 mCi, üçüncü uygulamada ise ortalama 25 mCi iyot-131 verildi. Ötiroidi veya hipotiroidiye giren hastalarda tedavi başarılı kabul edildi. Tedavi başarısı % 76 olarak bulundu. Sonuç literatürde verilen başarı oranları ile yaklaşık olarak benzerlik gösterdi. En yüksek başarı oranı toksik diffüz guatrlı (Graves hastalığı) hastalarda elde edildi. Hastalarımızda ciddi hiç bir yan etki görülmedi. Sonuç olarak kliniğimizde RAİ ile yapılan hipertiroidi tedavilerinde başarı oranının literatürde verilen başarı oranları ile yaklaşık olarak benzerlik gösterdiği ve aynı zamanda yan etkilerin çok düşük olduğu belirlendi. Uygulama kolaylığı ve yan etkilerinin çok az olması nedeniyle RAİ ile hipertiroidi tedavisinin seçilmiş hastalarda ilk tedavi yöntemi olarak tercih edilmesi gerektiği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Hipertiroidi, Radyoaktif İyot-131, Tedavi

HipertiroidizmRadyoaktif iyotTedavi+2
Mustafa Başıbüyük
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İyi diferansiye tiroid kanserlerinde nötrofil lenfosit oranının ilişkisi

Giriş: Tiroid kanseri en sık görülen endokrin malignitedir. Tiroid kanserlerini çoğunlukla epitel hücrelerinden oluşan iyi diferansiye alt tipleri olan papiller veya folliküler kanserler oluşturur. Tiroid kanseri inflamasyon ile yakın ilişki gösterir. Amaç: İnflamasyon; tümör gelişimi, ilerleyişi, kliniğin oluşması ve prognozu gibi birçok kanser özeliklerinde kritik rol oynar. Son zamanlarda nötrofil lenfosit oranı (NLO) basit ve geçerli bir sistematik inflamatuar cevap markerı olarak değerlendirilmiştir. Nötrofil lenfosit oranındaki artış malignitelerde prognostik faktördür. Bu çalışmanın amacı, ameliyat öncesi nötrofil / lenfosit oranının prognostik değeri olup olmadığını tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalında 2008-2014 tarihleri arasında iyi diferansiye papiller tiroid kanserleri tanısı ile izlenen 259 erişkin hastanın arşiv dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların nötrofil ve lenfosit değerleri dosyalarından elde edildi. Nötrofil/lenfosit oranı preoperatif nötrofil miktarının lenfosit miktarına bölünmesi ile elde edildi. Nötrofil/lenfosit oranı ile papiller tiroid kanseri arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için istatistiksel analiz değerlendirmesinde SPSS 22.0, Kolmogorov Smirnov testi, Mann Whitney U Testi, Kruskal Wallis ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanılmıştır. Bulgular: Artmış nötrofil/lenfosit oranı ile T evrelemesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0.001). Tümörün lenf nodu tutulumu ile nötrofil/lenfosit oranı arasında istatiksiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.001). Tümörün uzak metastazıyla nötrofil/lenfosit oranı arasında istatiksiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.021). TNM evrelerine göre evre ilerdikçe nötrofil/lenfosit oranı arasında istatiksiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.001). Papiller mikrokarsinomlar ile 1 cm'den büyük kanser nötrofil/lenfosit oranı arasında istatiksiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=<0.001). Kesme değerleri sırasıyla >1,644 >2,0906 >1,644 alındığında 1 cm'den büyük papiller tiroid kanserlerini, lenf nodu metastazı ve uzak metastazı öngörme duyarlılıkları sırasıyla %85.4, %73.8, %96 özgüllüğü sırasıyla %46.9, %56.6, %26.9 bulundu. Sonuç: Nötrofil/lenfosit oranı tümörün boyutu, lenf nodu metastazı, uzak metastazı, evresi arttıkça yükselmektedir. Nötfofil/lenfosit oranının tümorün boyutunu, lenf nodu tutulumunu, uzak metastazını ön görebilmemizde yardımcı olabileceği düşünülmektedir.

LenfositlerNeoplazmlarNötrofiller+4
Osman Hakan Demir
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kimliklendirmede tiroid kartilaj ossifikasyon süreçlerinin bilgisayarlı tomografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Yaş ile tiroid kıkırdağın ossifikasyon derecesi arasında bir ilişkinin varlığı konusunda farklı görüşler savunulmaktadır; bazı makaleler bu ilişkinin geçerli olduğunu savunurken, diğerleri yaşam tarzı, beslenme ve genetiğin tiroid kıkırdağın kemikleşme süreçleri üzerindeki etkisinin daha önemli olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede, adli tıp uygulamalarında yaşın doğru tahmini için birkaç yöntemin kombinasyonunun gerekli olduğu değerlendirilmekte ise de, bütün yöntemler arasında, tiroid kartilaj ossifikasyonunun radyografik özellikler kullanılarak incelenmesinin de geçerli bir yöntem olarak uygulanıp uygulanamayacağının netleştirilmesi önemlidir. Bu çalışmada, Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyon değerlerinin temelde bilgisayarlı tomografi yöntemi ile ölçümü, elde edilen verilerin istatiksel analizi sonucu yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve böylece kimliklendirmede kullanılabilecek Türk toplumunda tiroid kartilaj ossifikasyonu veri havuzuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Yöntem: 29/12/2020 tarih 22/438 sayılı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayının alınmış olmasının yanı sıra; bu çalışmanın retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen tüm prosedürlerinde, devamındaki geliştirici versiyonları ile birlikte 1964 Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygun hareket edildi. Örneklem grubu, 01/01/2015 ve 01/01/2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Anabilim Dalında tiroid kartilajı kapsayacak şekilde boyun bölgesi kontrastsız BT çekilen hastalarla oluşturuldu. Kontrastsız BT çekilen 11-29 yaş arası 540 olgu normal popülasyon dağılımını simüle edebilmek üzere kayıtlardan randomize şekilde tespit edildi. Ancak, randomize olarak seçilmiş bu olgular, anormal Ca-P değerleri veya BT çekilme zamanında geçmişe yönelik tespit edilebilen ve doğrudan Ca-P metabolizması ile ilişkili herhangi bir kronik hastalık varlığı nedeniyle bias potansiyeli taşıyıp taşımadıklarını görmek için klinik verilerine göre değerlendirildi. 11 olgunun BT grafisi öncesi neoplazi tanısının olduğu ancak bunlardan sadece birinde BT grafisinden bir yıl önce Ca düzeyinde 0,2-0,7 oranında düşüş olduğu ve BT grafi gününden önceki diğer Ca-P düzeylerinin hep normal değerler arasında olduğu görüldü. 11 neoplazi olgusundan diğer ikisinin de dosyasında Ca-P testleri bulunmadığı; toplam üç olgu dışında, kalan sekiz neoplazi olgusunun BT grafi gününden önce hep normal Ca-P değerlerine sahip olduğu görüldü. Geriye kalan 529 olgudan 373'ünün dosyasında Ca-P testlerinin bulunduğu, hepsinin normal sonuçlar ve ayrıca BT sevki için akut nedenler (284'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı; 164'ünün dosyasında Ca-P testi olmadığı ancak BT sevki için yine akut nedenler (154'ü yaralanma olmak üzere) taşıdığı tespit edildi. Bias potansiyeli taşıyan, yukarıda bahsedilmiş üç neoplazi olgusu ve daha düşük bias riski taşıyan geri kalan sekiz neoplazi olgusunun -zaten kesin olmayan- olası bias risklerinin ihmal edilmesine karar verildi. Olguların belirlenmesinde yaş gruplarının eşit dağılımına dikkat edilerek, yaşa göre olgular 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28 ve 29 olacak şekilde toplam 19 gruba ayrıldı. Olguların belirlenmesinde her iki cinsiyetin de 15 kadın ve 15 erkek olarak eşit dağılımına özen gösterildi. Bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak Synapse sistemi kullanımı PACS (Picture Archiving and Communication System, Synaps Fujifilm, Japan) sistemi kullanımı ile retrospektif olarak tarandı, çalışma olguları Syngo.via (software version syngo.via VB30A_HF06, Siemens, Germany) iş istasyonuna yüklendi. Tüm olgular iş istasyonunda açılarak her bir olgu için tiroid kartilajda sağda ve solda ossifikasyon mevcut olan alanların sayıları ile sağda ve solda ossifiye olmuş hacmi cm3 birimi ile hesaplandı. Ölçümlerden elde edilen veriler 2013 Microsoft Office Exel programına kaydedildi. Kaydedilen değerler IBM SPSS 22.0 (Statistical Package for the Social Sciences, Armonk, NY, USA) programına aktarılarak, ossifikasyon başlangıç yaşı, ossifikasyon başlama yeri, yaş gruplarına göre ossifiye olmuş alan sayısı, ossifiye olmuş alan sayısının cinsiyete göre dağılımı ve ossifikasyon hacminin yaşlara göre dağılımı, tüm olgular total ossifikasyon hacminin cinsiyete göre dağılımı parametrelerinin analizleri yapıldı. Veri analizleri öncesi gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum testleri gerçekleştirildi; tanımlayıcı istatistik uygulamaların yanı sıra Ki kare, Mann Whitney U, Kruskal-Wallis, Post-hoc testlerinden Dunn ve non-parametrik korelasyon testleri kullanıldı. Gözlemciler arası değerlendirmeler için Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Ossifikasyonun en erken görüldüğü yaş kadınlarda 13, erkeklerde ise 15 olarak tespit edildi. Ossifikasyon başlangıcının en sık olarak kadınlarda tiroid kartilaj sağ tarafta arka üçgen ile inferior boynuz üst yarısında, sol tarafta ise arka üçgen ile posterior lamina orta kısmında; erkeklerde sağ tarafta inferior boynuz üst yarısı, alt yarısı, arka üçgende, sol tarafta ise arka üçgen, alt boynuz üst yarısı, posterior lamina orta kısımda olduğu görüldü. Buna göre kadınlardaki ossifikasyon başlangıç odağının erkeklerden daha üst seviyede meydana geldiği, simetri durumu değerlendirildiğinde ise her iki cinsiyet için sol tarafta sağa göre daha üst seviyede oluştuğu değerlendirildi. Beklenmedik bir bulgu olarak her iki cinsiyette de, kadınlarda daha belirgin olmak üzere, 21 ve 28 yaş gruplarında, ve sadece kadınlarda 24 ve 26 yaş gruplarında görülen daha düşük ossifiye olmuş bölge sayısı değerleri dışında, genel anlamda yaş ile ossifiye olmuş bölge sayısının artış gösterdiği; ayrıca ossifiye olmuş bölge sayısı artış hızının 17 yaş civarına kadar kadınlarda fazlayken bu yaştan sonra ve ilerleyen yaşlarda daha da artmak üzere erkeklerde daha fazla olduğu belirlendi. Toplam ossifikasyon bölge sayılarının 19 yaşında eşitlendiği, sonrasında ise artış hızı ile doğru orantılı olarak erkeklerde daha da arttığı görüldü. Tiroid kartilaj laminasının ön orta hattının üst yarısında ilk ossifikasyonun kadınlarda 16, erkelerde 19 yaşında, alt yarısında ise kadınlarda 25, erkeklerde ise 17 yaşında olduğu tespit edildi. 29 yaş öncesi ve bir yaş farklarla gruplar değerlendirildiğinden ossifikasyon bölge sayısına göre ilerleme paterni ile ilgili radyolusen pencere ve tam ossifikasyona varma gibi parametreler ve dosyalarda verisine ulaşılamayan gebelik ve doğum parametreleri değerlendirilmedi. Tiroid kartilaj her iki tarafta, cinsiyetten bağımsız olarak artan yaş ile ölçülen ossifikasyon hacmi arasında anlamlı pozitif ve orta derecede korelasyon gösteren bir ilişki olduğu görüldü (p˂0,001, r=0,622(sağda), r=0,589(solda)); yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azaldığı tespit edildi, bu durumun istatistik analizi yapılmadı. Ayrıca, toplam ossifikasyon hacminin her iki tarafta anlamlı şekilde, erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p˂0,001(sağda), p˂0,001(solda)) Sonuç: Bu çalışmada, ulaşılabilen literatürde bulunan ağırlıklı bilgisinin aksine ossifikasyonun kadınlarda 13 erkeklerde 15 yaş gibi erken bir yaşta başladığı tespit edilmiştir. Ossifiye olan bölge artış hızının 17 yaşına kadar kadınlarda, sonrasında ise erkeklerde daha fazla olması; toplam süreçte de erkeklerde ossifikasyon hacminin daha fazla olması ve yaş arttıkça sonraki yaşlar ile olan ossifikasyon hacim farkının azalmakta olması dikkat çekici bulgulardır. Daha da önemlisi, cinsiyetten bağımsız şekilde yaş artışı ile artan ossifiye hacim arasında bulunan anlamlı pozitif ve orta dereceli korelasyon içeren ilişki, normalde ossifikasyon hacmini ölçmenin yaş tespiti için kimliklendirmede bir kullanım sağlayabileceğini düşündürmekte olsa da, grupların tek tek iç ve dış dağılım farkları incelendiğinde, bireyler arası değişkenliğin, yaş ile doğrudan ve kuvvetli bir korelasyonun desteklenemeyeceği kadar büyük olduğu görülmüştür. Bu nedenle, zaten istatistik anlamda yüksek değil orta dereceli bir korelasyona ulaşılmış olduğundan, tiroid kartilaj ossifikasyonunun, yaş tayininde bugün için yardımcı ek bir yöntem olma yerinin bu çalışmanın sonuçlarına göre de korunduğu söylenebilir. Üç boyutlu tetkikler, elektriksel doku direnci ölçümü ve biyoinformatik gücü yüksek meta-analizler gibi ileri incelemelerle tiroid kartilaj ossifikasyonu için yeni yorumlar mümkün olacaktır.

Kemik ve kemiklerKimliklendirmeTiroid bezi+2
Tellı Ismaılova
Bezmialem Vakıf University
2021
00

Related subjects