Pancreatic diseases
89 theses under this subject heading
Ratlarda cerulein ile indüklenen akut pankreatit üzerine verapamil, dantrolen ve 2-aminoetoksidifenil borat'ın etkilerinin incelenmesi
Akut pankreatit, çeşitli yakın ve uzak organ sistemlerini etkileyebilen pankreasın akut inflamasyon hastalığıdır. Safra taşları ve alkol en sık görülen sebepleridir. Akut pankreatitin etiyolojik faktörlerinin bilinmesine rağmen hastalığın patofizyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Sindirimde görev alan zimojenlerin, duodenuma ulaşmadan önce asiner hücrelerde erken aktive olması, pankreatit patogenezinde merkezi bir rol oynamaktadır. Patolojik intraasiner zimojen aktivasyonu, anormal intrasellüler Ca+2 artışı ile ilişkilidir.Ratlarda IP3R, RyR ve L-tipi voltaj kapılı kalsiyum kanalları için sırasıyla 2-APB, Dantrolen ve Verapamil gibi kalsiyum kanal blokörlerinin cerulein ile indüklenen akut pankreatiti iyileştirebileceği hipotezi üzerine yoğunlaştık. Bu amaçla, serumda amilaz ve lipaz seviyeleri, pankreatik dokuda ise tripsin, tripsinojen, TAP, PSTI ve Katepsin B seviyelerini ölçtük. Bu biyokimyasal ölçümler, histopatolojik gözlemler ile desteklendi. Sonuçlarımızda, cerulein grubunda artan amilaz, lipaz, tripsin ve TAP seviyelerinin kalsiyum kanal blokörleri ile anlamlı olarak azaldığını bulduk. Buna ek olarak, bütün gruplar arasında PSTI ve tripsinojen seviyeleri düşerken Katepsin B düzeylerinde önemli bir fark bulunmadı.Sonuç olarak, bulgularımız, cerulein indüklü akut pankreatit üzerine kalsiyum kanal blokörlerinin tedavi edici etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Ancak, akut pankreatitte, intrasellüler kalsiyum konsantrasyonundaki anormal yükseliş ile ilişkili patofizyolojik mekanizmaların aydınlatılması için daha gelişmiş moleküler analizlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Akut pankreatitte serum prolidaz enzim aktivitesinin önemi
Akut PankreatitteSerum Prolidaz Enzim Aktivitesinin Önemi Amaç:Akut pankreatit tüm dünyada hastanede yatış gerektiren, mortalitesi şiddetli olan grupta %10-20'lere kadar yükselebilen en yaygın hastalıklardan birisidir.Akut pankreatithastalarının mortalite ve morbidite riski göz önüne alındığında hastaların prognozunun önceden tahmin edilebilmesioldukçaönemlidir.Yapılan çalışmalardainflamatuar vekollajenturnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada serum prolidaz enzim aktivitesininakut pankreatiti öngörmedekiönemini, akut pankreatit şiddet skorlamalarıylaarasındaki ilişkiyi,akut pankreatittanısındaki yerini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza akut pankreatit tanısı almış 84 hasta ve53 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların yatışı esnasında (0.saat) ve tedavileri sonrasında (yatışın 48. saatinde) serum prolidaz enzim aktiviteleri ve diğer laboratuvar değerlerine bakıldı. Hastaların Glaskow Koma Skoru, APACHE-2, Ranson, BISAP, EPIC,Balthazar, Atlanta skorlamalarıhesaplandı ve SIRS, organ yetmezliği bulguları not edildi.Skorlama sistemlerine göre hastalar hafif ve şiddetli olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri ve şiddet skorlamaları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farkı yoktu (sırasıyla P=0,102 ve P= 0,858).Serum prolidaz enzim aktivitesi hastagrupta sağlıklı kontrol grubunagöre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (P<0,001).Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatiti öngörmede kullanılıp kullanılamayacağına yönelik ROCcurve analizi yapıldı ve AUC=0,766 saptandı. Balthazar skoru şiddetli olan grupta serum prolidaz enzim aktivitesi hafif olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu(P=0,047). Diğer skorlama sistemlerinde grupların serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Hastaların 48. saat laktatdehidrogenaz değeri ile 48. saat serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptandı(r=0,355, P=0,001). Diğer laboratuvar değerleri ve skorlama sistemleriyle 0. ve 48. saat serum prolidaz enzim aktivite değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Sonuç:Akut pankreatit ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde birilişki olduğu saptandı. Ancak akut pankreatit şiddet skorlamalarıyla serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı derecede ilişki bulunamadı. Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatit tanısında yer alabileceği düşünüldü. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile akut pankreatit ilişkisine yönelik daha kapsamlı ve hasta sayısı daha fazla olan çalışmalar bu durumu daha net ortaya koyabilir. Böylelikle ilerleyen süreçte serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatitteki önemini aydınlatmak daha mümkün olacaktır. Anahtar kelimeler:Akut pankreatitte tanı, Balthazar skoru, Prolidaz.
Beta talasemi major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Beta Talasemi Major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliği varlığının Fekal Elastaz-1 düzeyi ile değerlendirilmesi ve sonuçların klinik ve laboratuvar verileri ile korele edilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji ve Gastroenteroloji polikliniklerine 02 Ağustos 2021-15 Eylül 2021 tarihleri arasında başvuran 40 beta talasemi majör tanılı hasta ve 42 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışma prospektif çalışma niteliğindedir. Çalışmamızda; hasta ve gönüllülerden kan ve taze gaita örnekleri alınmış olup, kontrol grubu ile hasta grubu arasında biyokimya, hemogram, demir parametreleri ve Fekal elastaz-1 düzeyi karşılaştırıldı. Bulgular: PEY tanısında, Fe-1 düzeyi temel alındığındaFe-1>200 normal, 100-199 arası hafif-orta PEY, <100 ise şiddetli PEY olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda BTM grubunda; 15'i (%37,5) normal, 5'i (%12,5) hafif-orta PEY, 20'si (%50) şiddetli PEY olarak saptandı. Kontrol grubunda; 33'i (%78,57) normal, 3'ü (%7,14) hafif-orta PEY, 6'sı (%14,29) şiddetli PEY olarak saptandı. Fe-1 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Laboratuvar parametreleri incelendiğinde üre, BUN,total protein, total bilirubin, direk bilirubin, indirek bilirubin, AST, ALP, GGT, LDH, trigliserid,serum demir, ferritin, lökosit, nötrofil, trombosit ve lenfosit değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,05).Aksine, kreatinin, total kolesterol, LDL kolesterol ve HDL kolesterol, UIBC, TIBC, MCV ve Hb değerleri ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmadatransfüzyon bağımlı BTM hastalarının demir birikimi ile PEY arasındaki ilişki araştırılmış ve gösterilmiştir. Transfüzyon bağımlı BTM hastalarında Fe-1 düzeyi düşük saptanmıştır. Bu sonuçlar, Fe-1 ölçümünün BTM hastalarında PEY tanısında kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Beta talasemi majör, fekal elastaz, ekzokrin pankreas yetmezliği
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarında karaciğer yağlanmasının ve pankreas yağlanmasının sıklığının araştırılması
Amaç: Merkezimizde tedavi gören kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarının pankreas ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hepatoloji polikliniğinde takipli non-sirotik Wilson Hastalığı, kronik hepatit B, kronik hepatit C tanısı almış hastalar alınmıştır. Hepatoloji polikliniğinde takipli 3660 hasta retrospektif olarak taranmış olup 1622 kronik hepatit B hastası, 679 kronik hepatit C hastası, 78 Wilson hastalığı olan hasta olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine göre bilgisayarlı tomografi görüntüleri olan 218 kronik hepatit B hastasından 48'ine, 202 kronik hepatit C hastasından 56'sına, 37 Wilson hastasının 35'ine çalışmada yer verildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 55'ti. Pankreas ortalama (tomografik olarak pankreas baş, gövde ve kuyruk bölümlerinin dansitelerinin ortalaması) değerine göre kronik hepatit C (KHC) tanısı olan hastalarda pankreas yağlanması kronik hepatit B (KHB) ve Wilson hastalığı (WH) tanılı hastalara göre anlamlı şekilde artmış saptandı (p:0,003). Hastalar pankreas ortalama, pankreas dalak farkı (pankreas ortalama değerinden dalak dansitesinin çıkarılmasıyla elde edilen dansite değeri) ve pankreas dalak oranına (pankreas ortalama dansitesi ve dalak dansitesi oranı) göre değerlendirildiğinde sırasıyla üç parametrede de karaciğer yağlanması ile aralarında anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,389)(p:0,277)(p:0,590). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta yağlanma olmayanlara göre eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p:0,025). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta olmayanlara göre üre anlamlı şekilde düşük bulundu (p:0,024)(p:0,011). Pankreas dalak farkına göre bakıldığında yağlanma olan grupta olmayanlara göre globulin anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0,043). Pankreas yağlanması için ortalama, dalak farkı ve dalak oranına göre her üç değerlendirmede de pankreas yağlanması olmayan grubun yaş ortalaması daha düşük bulunmuştur (p:0,001)(p:0,023)(p:0,001). Sonuç: Genel sonuçlara bakıldığında KHC hastalarında diğer iki hastalık grubuna göre anlamlı şekilde pankreas yağlanması olduğu saptandı (pankreas ortalama ve pankreas dalak oranına göre) ( p=0,003 p=0,039). Her üç değerlendirme metoduna göre pankreas yağlanması ile; yaş arasında anlamlı ilişki saptanmışken (p<0,05), karaciğer yağlanması ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Pankreas ortalama metoduna göre pankreas yağlanması ile VKİ arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,029). Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit C, kronik hepatit B, Wilson hastalığı, karaciğer yağlanması, pankreas yağlanması
Pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik ve sağkalım özelliklerinin retrospektif incelenmesi
Merkezimizde tedavi gören pankreas kanseri tanılı hastaların klinik, patolojik özelliklerinin hastaların sağkalım süreleri ile ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'nde Ocak 2012-Mart 2021 arasında tanı ve tedavi alan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir.Genel sağkalım (GS) ve hastalıksız sağkalım (HS) analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile analiz edilmiştir. Gruplararası karşılaştırmalarda ise Logrank testi kullanılmıştır. Hastaların ortanca yaşı 60,5 (20 -87 ) idi. Hastaların% 59,5'i erkek ve % 40,5'i kadındı. Patolojik alt tiplere göre; 178 hasta (%89) adenokarsinom, 15 hasta (%7,5) nöroendokrin, 7 hasta (%3,5) psödopapiller tip olarak tespit edildi. Tanı anında 146 hasta (%73) evre IV idi. Hastaların 146'sında (%73) tanı anında metastaz mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca GS süresi 7 ay (%95 GA (5,34-8,65)) ve HS süresi 13 ay (%95 GA (9,39-16,60)) olarak hesaplandı. Adjuvan kemoterapi (KT) alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (33,9 vs 20,1 ay) (p:0,001). Palyatif KT alan hastalarda almayan hastalara göre GS süresi anlamlı olarak daha uzun bulundu (36,8 vs 15,2 ay) (p:0,005). Kanser gelişiminde önemli rol oynayan sigara tüketimi konusunda toplum bilgilendirilmelidir. Uygun hastaları operasyona yönlendirmek sağkalım açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Adjuvan kemoterapi, pankreas kanseri, sağkalım
Pankreas kanseri hücre hattında arum dioscoridis bitki ekstraktının anti-kanserojenik etkilerinin araştırılması
Malign özelliği yüksek olan pankreas kanseri, erken tanısının zor olması ve hızlı metastaz riskiyle ölüm oranı yüksek olan ciddi bir hastalıktır. Fenolik bileşikler kanserin başlama, ilerleme, anjiyogenez ve metastaz aşamalarında pek çok yolakta etkili olabilmektedir. Çalışmamızda Arum dioscoridis etanol ekstraktının (ADEE) pankreas kanseri üzerindeki anti-kanserojenik etkilerinin, in vitro kültür ortamında PANC-1 hücreleriyle belirlenmesi hedeflendi. A. dioscoridis bitkisinin etanol ekstraksiyonu yapılmıştır. ADEE'nin toplam fenolik madde içeriği 2,4732±0,05 μg GAE/mg ekstrakt olarak saptanmıştır. Anti-oksidan aktiviteyi tanımlamak amacıyla yapılan 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) serbest radikal yakalama yöntemiyle IC50 değeri 76,494 μg/ml olarak saptanmıştır. LC-MS/MS'le ekstrakta en fazla miktarda bulunan fenolik bileşik sinarosid (4,948 mg/kg) olarak tespit edilmiştir. PANC-1 ve HEK293 hücre hatlarında hücre canlılığına etkisi MTT'yle belirlenerek, hücrelere IC50 dozlarında 48 saat ADEE uygulaması yapılmıştır. Western blot, qRT-PCR yöntemiyle kantitatif ekspresyon analizi ve inflamasyon tespitine ilişkin immünoreaktivite çalışmaları yapılmıştır. Sonuç olarak, A. dioscoridis'in, PANC-1 hücre hattında anti-proliferatif ve anti-enflamatuar etkilerinin tespit edilmesine rağmen, anti-kanser etkisinin olmadığı gözlenmiştir.
Poli laktik-ko-glikolik asit nanopartikülleri kullanarak hedefli hücrelerde RNA interferans ile gen susturma yöntemi geliştirilmesi
Pankreas kanseri hem dünyada hem de Türkiye'de mortalite insidans oranı en yüksek kanser türleri arasında sayılmaktadır. Bu veri var olan tedavi stratejilerinin yeterince etkili olmadığını göstermektedir. Modern yöntemlere rağmen henüz etkili bir ilaç tedavisi geliştirilememiştir. Ayrıca tedavi amaçlı kullanılan kemoterapi ilaçlarının tümörü hedef alamaması ve sağlıklı dokular üzerinde etkili olması; tedavi amaçlı kullanılan radyoterapinin ise radyasyona maruz kalan sağlıklı dokuda fonksiyon kaybı oluşturması gibi bu yöntemlerin çeşitli dezavantajları vardır. Kanser tedavisinde geleneksel tedavi yöntemlerinin yerini, tümöre özgü hedeflenmiş yeni nesil tedaviler almaktadır. Hedefe yönelik tedaviler sağlıklı hücrelere zarar vermediği ve yüksek seçiciliğe sahip oldukları için oldukça ilgi görmektedir. RNA interferans (RNAi) tekniği, çekirdekte DNA tarafından kodlanan çift iplikli mi-RNA'nın tek sarmalının sitoplazmada komplementeri olan spesifik mRNA moleküllerini yıkıma uğratması sonucu, gen ekspresyonunun inhibe edildiği doğal, biyolojik bir süreçtir. Antisense etki gösteren moleküllerin hedef mRNA'ya bağlanması, genin eksprese olmasını engellemektedir. RNAi mekanizmasında, antisens etki gösteren mikroRNA (miRNA), küçük engelleyici RNA (siRNA) gibi çeşitli moleküller kullanılmaktadır. Poli (laktik-ko-glikolik asit) (PLGA) nanopartiküller; biyobozunurluk, yüksek biyouyumluluk, düşük toksisite gibi özellikleriyle kanser teşhis ve tedavisinde kullanılmaktadır. PLGA nanopartiküllerin içerisine yüklenen siRNA ile mRNA düzeyinde etkili gen susturulması mümkündür. GPR87 (G-protein bağımlı reseptör 87) geni, GPCR (G protein-bağlantılı hücre yüzeyi reseptörleri) ailesine dahil hücre yüzey reseptörünü kodlayan gendir. Pankreas kanserinde aşırı eksprese olan GPR87 geni hücrelerin canlılığını devam ettirmede önemli rol oynamaktadır. GPR87 geni, siRNA yüklü PLGA nanopartikülleri kullanılarak genin susturulması hücrelerin yaşam süresini önemli derecede etkilemektedir. Bu çalışmada farklı hücrelerde GPR87 geni PLGA nanopartikülleriyle hedeflenerek, genin RNAi mekanizmasıyla post transkipsiyonel susturulması hedeflenmiştir. Bu amaçla ilk olarak GPR87 geni HEK293T hücre hattından izole edilmiş, izole edilen gene özgü tasarlanan primerler ile genin polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) amplifikasyonu gerçekleştirilmiştir. PCR ürünü ve psiCHECK™-2 vektörü XhoI ile kesilerek ligasyonu gerçekleştirilmiştir. GPR87-psiCHECK™-2 rekombinant vektörü E. coli One Shot® Mach1™-T1R hücrelerine transforme edilmiştir. Transformasyon kontrolü PCR, agaroz jel elektroforezi ve biyoinformatik araçlarla kontrol edilmiştir. Daha sonra GPR87 gen dizisine özgü siRNA üretimi gerçekleştirilmiştir. siRNA üretimi ilk önce oligonükleotit template tasarımı gerçekleştirilmiştir. Tasarlanan bu template T7 promoter primer ile hibridizasyonu sağlandıktan sonra Klenow DNA polimeraz ile polimerizasyonu gerçekleştirilerek dsRNA elde edilmiştir. Tezin ikinci aşamasında PLGA nanopartiküllerinin sentezlenmesi, karakterizasyonu, optimum salım süresi ve toksisitesi tespit edilmiştir. Bu amaçla ilk önce water-oil-water (W1/O/W2) çift emülsiyon çözücü buharlaştırılması yöntemiyle PLGA nanopartikülleri hazırlanmıştır. Üç farklı formülasyonda nanopartiküller hazırlanmış ve bu nanopartiküllere siRNA yüklenmiştir. Elde edilen siRNA-PLGA nanopartiküllerinin karakterizasyonları gerçekleştirilmiş, enkapsülasyon veriminin (%EE) ve yükleme veriminin (LE) hesaplanmıştır. Ayrıca oluşturulan nanopartiküllerin in vitro salım süreci optimize edilmiş ve sitotoksisitesi ölçülmüştür. Son aşamada ise üretilen nanopartiküller insan embriyonik böbrek hücre hattı HEK293T ve pankreas hücre hattı 1.1B4 hücrelerinde gen susturma oranları lusiferaz aktivitesi ile tespit edilmiştir. Üç farklı protokol kullanarak hazırlanan siRNA-PLGA nannopartiküllerin gen susturma oranlarının farklı olduğu, yüksek enkapsülasyon ve yükleme verimliliğine sahip olduğu, in vitro salım süresinin istenilen düzeyde olduğu ve ayrıca hazrılanan siRNA-PLGA nanopartiküllerinin genin post transkripsiyonel susturulmasını sağlayarak hücre ölümüne neden olduğu belirlenmiştir.
Pankreas duktal adenokarsinomlarında kök hücre belirteci CD133 ve CXCR4/CXCL12 kompleksinin kötü prognoz ile ilişkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Ekzokrin pankreas duktal adenokarsinomu (PDAK) tüm pankreas malignitelerinin yaklaşık %90`nını oluşturmaktadır. PDAK yüksek mortalite oranına sahip olup 5 yıllık sağ kalım oranı %7`dir. 2030 yılına gelindiğinde, kansere bağlı ölümlerin ikinci nedeni haline gelmesi beklenmektedir. Bu agresif malignite için primer tedavi cerrahi rezeksiyondur. Ne yazık ki erken tanı oranının düşük olması nedeniyle hastaların sadece %10-20`si rezeke edilebilir durumdadır. Opere edilebilen olgularda bile 5 yıllık sağ kalım düşüktür. Bu kötü prognozun sebeplerinden biri de PDAK`un kemoterapiye yüksek direncidir. Kemoterapi direnci altında yatan nedenlerden biri kanser kök hücreleri (KKH) ve kemokinlerdir. KKH`leri; tümörün başlatılması, kendini yenileme kapasitesi, hızlı büyüme, tedaviye direnç, metastaz oluşumu ve adjuvan tedavinin tamamlanmasından sonra tümör nüksünden sorumlu kabul edilir. KKH, pankreas kanseri de dahil olmak üzere birçok malign tümörde bulunmuştur. Pankreas KKH`lerinde CD133 ekspresyonu tanımlanmıştır. Kemokinler çeşitli fizyolojik ve immün süreçleri düzenleyen ve aynı zamanda tümör hücrelerinin büyüme, proliferasyon ve metastazını da artıran bir grup sitokindir. Kemokinler yukarıda sözü edilen fonksiyonlarını hücre membranındaki kemokin reseptörlerine bağlanarak ve onları aktive ederek gösterirler. Kemokin reseptör tip 4 (CXCR4), kemokin ligand 12 için uygun reseptördür. CXCL12/CXCR4 kompleksi, tümör mikro çevresini oluşturan en belirgin kemokin moderatörlerinden biridir. CXCR4/CXCL12 kemokin kompleksinin, pankreas kanseri gelişiminde, invazyonunda, metastazında ve tedaviye direncinde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012-Aralık 2019 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesinde, radikal cerrahi ile tedavi edilen pankreas kanserli 80 olgu dahil edildi. Olgulara ait arşiv dosyaları incelendi. Olguların 56`sı erkek, 24`ü kadın olup yaş ortalaması 65,3 (38-84) idi. 80 olgu arasından 70 olguda tümör, pankreas başında ve geri kalan 10 olguda ise pankreasın gövde/kuyruk xii kısmında yerleşimli idi. Tüm olgular pankraes duktal adenokarsinom tanılıydı. Olgular 2017 AJCC 8. baskısına dayanarak iki gruba ayrıldı. I. grup lenf nodülü metastazı göstermeyen IA, IB ve IIA evresindeki 22 olgudan, II. grup lenf nodu metastazı mevcut olan IIB ve III evreli 58 olgudan oluşmakta idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133 arasındaki korelasyon değerlendirilmesi için veriler İBM SPSS istatistik 22,0 paket program ile analiz edildi. Kategorik değişikliklerin dağılımına Ki-kare testi ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak medyan (min-mak), frekans ve yüzde değerleri verildi. p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olgulara ait immünhistokimya boyalı preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Her iki grupta CXCR4 ve CXCL12 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas stromasında; CD133 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas dokusunda boyanma saptanmadı. Tümör stromasında ve metastazlı lenf nodu stromasında CXCR4 ve CXCL12 antikoru ile sitoplazmik ve sitomembranöz boyanmaya sahip hücreler pozitif olarak tanımlandı. Tümör ve metastazlı lenf nodundaki tümör hücrelerinde CD133 ile sitomembranöz ve sitoplazmik boyanma varlığı da pozitif olarak kabul edildi. I. grupta 22 olguda tümör stromasında değerlendirilen CXCR4 ve CXCL12 %41 oranda birlikte ekspresyon gösterdi. Olguların %13,6`sında ise her üç biyobelirteç de (CXCR4, CXCL12, CD133) pozitif idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133`ün tek başına eksprese olmadıkları gözlendi. Olguların %45,5`unda ise hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta 58 olguda değerlendirilen tümör stromasında ve tümörde %1,7 oranda CD133; %3,4 oranda CXCL12; %5,2 olguda CXCR4; %17 olguda CXCL12+CXCR4; %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4; %10,3 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. Olguların %26,2`sinde hiçbir boyanma izlenmedi. I. ve II. grup karşılaştırıldığında CD133, CXCL12 ve CXCR4 biyobelirteçlerin tek başlarına eksprese olma durumlarında ve CD133/CXCR4 birlikte ekspresyonunda istatiksel olarak fark görülmedi. Ancak CXCL12/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada eksprese olmaları açısından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. xiii II. grupta metastazlı lenf nodlarında ve metastazlı lenf nodların stromasında %12 olguda CXCL12, %1,7 olguda CXCR4, %27,6 olguda CXCL12+CXCR4, %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4, %6,9 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. %15,6 olguda hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta tümör ile metastazlı lenf nodu karşılaştırıldığında CD133 ve CXCL12`ün tek başına ekspresyonunda istatiksel olarak fark saptanmadı. Ancak CXCR4`un yalnız ekspresyonunda, CXCL12/CXCR4; CD133/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Sonuç: Bu bulgular CD133, CXCL12 ve CXCR4 ekseninin bir prognostik belirteç olabileceğini ve PDAK tedavisinde kombine tedaviler için yeni hedefler sağlayabileceğini düşündürmektedir.
Çölyak hastalarında hepatopankreatobiliyer patolojilerin sorgulanması
Giriş Çölyak hastalığı genetik olarak yatkın bireylerde, diyetle alınan glutene karşı kalıcı bir intoleransla karakterize bir enteropatidir. Hastalığın ana hedefi barsaklar olmasına rağmen, hastalığın günümüzde otoimmün bir hastalık olduğu ve sinir sistemi, cilt, kemikler, pankreas ve karaciğer gibi organları etkileyebildiği anlaşılmıştır. Tedavi rehberlerinde çölyak hastalarında karaciğer fonksiyon testlerinin rutin olarak taranması önerilmektedir. Ancak çölyak hastalarında karaciğer ve pankreas enzim yükseklikleri hakkındaki veriler sınırlıdır. Bu çalışmada çölyak hastalarında karaciğer ve pankreas enzim yüksekliklerinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem Bu çalışma serolojik ve/veya histolojik olarak çölyak tanısı koyulan 222 hasta ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti kaydedildi. Karaciğer fonksiyon testleri içerisinden alanin aminotransaminaz (ALT), aspartat aminotransaminaz (AST), gama glutamil transferaz (GGT) ve alkalen fosfataz (ALP) çalışmaya dahil edildi. Pankreatik enzimler içerisinden amilaz ve lipaz enzimleri dikkate alındı. Serolojik testler içerisinden doku transglutaminaz IgA (IgA-TTG), endomisyal IgA (IgA-EMA) sonuçları değerlendirildi. Karaciğer fonksiyon testleri ve pankreas enzimleri çölyak tanısı için istenen serolojik testler ile eş zamanlı olarak istenmişti. Primer karaciğer hastalığı olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Abdominal ultrasonografi (USG) ile hastalar hepatosteatoz açısından değerlendirildi. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 37,1 ± 11,0 yıldı. Hastaların %77,9'u kadındı (173/222). Hastaların sırasıyla %14,9 (33/222), %6,3 (14/222), %2,9 (6/205) ve %1,5'inde (3/204) AST, ALT, GGT ve ALP seviyelerinde yükseklik izlendi. Çölyak hastalarının %15,8'inde (33/222) aminotransferaz yüksekliği mevcuttu. Amilaz ve lipaz seviyelerinde yükseklik ise hastaların sırasıyla sadece %1,3 (2/156) ve %2,6'sında (4/152) izlendi. Abdominal USG'de hastaların %16,1'inde hepatosteatoz izlendi. Hepatosteatoz izlenen hastalar dışlandığında, çölyak hastalarının %16,1'inde 32/199) aminotransferaz yüksekliği vardı. Erkek hastaların AST, ALT, GGT ve ALP seviyeleri kadınlardan daha yüksekti (tüm analizlerde p<0,05). Aminotransferaz yüksekliği IgA-TTG (p=0,035) ve IgA-EMA (p=0,036) pozitif çölyak hastalarında daha belirgindi. Sonuç Bilinen primer karaciğer hastalığı olmayan yeni tanı almış çölyak hastalarında hipertransaminazemi sıklığı yüksektir. Hepatosteatoz olan hastalar dışlandığında dahi aminotransferaz yüksekliği olan hasta oranı yüksek kalmaktadır. Tedavi edilmemiş çölyak hastalarında aminotransferaz yüksekliği her zaman karaciğer hastalığına işaret etmemektedir. Anahtar kelimeler: Çölyak hastalığı, Karaciğer fonksiyonları, Hipertransaminazemi, Egzokrin pankreas enzimleri
Akut pankreatitte radyolojik skorlama ile CRP/albümin indeksinin hastalığın mortalite ve morbiditesi açısından retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit (AP) hayatı tehdit eden bir hastalık olduğundan hastalığın şiddetinin belirlenmesi, prognostik takibi, morbiditeyi ve mortaliteyi öngörmek kritik öneme sahiptir. Başvuru sırasında ciddiyetin doğru tahmini ile en uygun acil tedavinin başlanması ölüm riskini ve sağlık sisteminin giderlerini azaltmaktadır. Yöntem: Çalışmaya AP tanılı 632 hasta dahil edildi. Verileri hastanemizin otomasyon sistemi olan Nukleus'tan alındı. Çalışmada AP tanısı aldıktan sonra çekilen Bilgisayar Tomografi (BT) sonuçlarına uygu Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (CTSİ skoru) skorlamsı yapıldı. Hastaların hastanede yatış süresi, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ünitesine yatışı, atak sayıları, ölüm oranı, invaziv işlem gerekliliği kaydedildi. İlk yatışta C-reaktif protein (CRP) (mg/l) ,albümin (Alb) (mg/dl), CRP/albümin indeksi ve 48. saatte bakılan CRP, Albümin, CRP/Alb oranı hesaplandı. Hastalar AP'nin şiddetine göre hafif, orta şiddetli ve şiddetli şeklinde gruplara ayrıldıktan sonrasında her grupta ayrı ayrı CRP/Alb indeksi hesaplandı. CRP/Alb indeksinin hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmesi açısından değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Hastanemizde AP tanısı alan hastalarla yapılan bu retrospektif çalışmamızda CRP/Alb indeksinin hastalığın şiddetini öngörmede radyolojik skorlama sistemi olan CTSİ ile korele olduğu saptandı. Çalışmamızda CRP/Alb oranı hem ilk yatişta hem de 48.saatte orta şiddetli ve şiddetli AP'de hafif AP'den anlamlı (p < 0.05) olarak yüksek bulundu. Komplikasyon gelişimini öngörmede komplikasyon olan hafif ve şiddetli AP hastalarında komplikasyon olmayanlardan hem ilk yatiş hemde 48.saat düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Orta şiddetli pankreatitte 48.saat CRP/Alb düzeyi komplikasyonu öngörmede anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Yoğun bakım ünitesine yatışı öngörmede hafif ve orta şiddetli pankreatitte 48.Saat CRP/Alb düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Hastande yatiş süresini öngörme açısndan bakıldığında hafif ve orta şiddetli AP olan hastalarda 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olanların hastanede yatış süresi ortalma 7 günden fazla olduğu saptandı. Şiddetli AP olan hastalarda hem ilk yatiş hem de 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olan hastalarda hastanede yatış süresi ortalama 7 günden fazla olduğu saptandı. CRP/Alb oranının hafif, orta şiddetli ve şiddetli AP olan (CTSİ skorlarına uygun) hastalarında invaziv işlem gerekliliği ve ölümü öngörmede yetersiz olduğu görüldü. Sonuç: CRP/Albümin oranın hızlı sonuçlanması, kolay yapılabilir olması, ucuz olması AP'nin şiddetini, morbidite ve mortalitesini öngörmede yardımcı bir parametre olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir. Anahtar sözcükler: Akut pankreatit, CTSİ skoru, CRP/albümin indeksi, Mortalite, Morbidite
Akut pankreatitte kolesistektominin pankreatit atakları üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit tüm dünyada giderek artan sıklıkta görülmekte ve mortalite riski nedeniyle tedavisi ve tekrar atak gelişmesinin önlenmesi önem arz etmektedir. Güncel kılavuzlar rekürensi önlemek için akut biliyer pankreatitli (ABP) hastalarda kolesistektomi (KS) önermektedir. İdiyopatik akut pankreatitli (İAP) hastaların ise önemli bir kısmının okkult biliyer hastalıktan kaynaklandığı ve KS'nin yararlı olabileceği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada pankreatit rekürrensini önlemede KS'nin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniğinde Akut Pankreatit tanısı ile takip ve tedavi edilen 18 yaş üstü hastalar retrospektif olarak incelenmiş ve biliyer ve idiyopatik hastalar analize dahil edilmiştir. Hastalar biliyer ve idiyopatik gruplara ayrılarak, KS geçirme öyküsüne göre atak sıklıkları değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların demografik verileri, eşlik eden ek hastalıkları ve ERCP yapılma durumları sorgulanarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 500 hasta dahil edildi (300 hasta ABP, 200 hasta idiyopatik). Hastalar 3 farklı gruba ayrıldı; ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenler, ilk atakta safra kesesi in situ olup sonrasında KS geçirenler ve ilk atakta safra kesesi in situ olup KS geçirmeyenler. ABP grubunda, ilk pankreatit atağını KS sonrası geçirenlerde atak sıklığının diğer iki gruptan daha yüksek olduğu görüldü (p = 0.018). İdiyopatik grupta ise gruplar arasında atak sıklığı açısından anlamlı fark görülmedi (p = 0.999). İlk atak sırasında safra kesesi in situ olan hastalar KS öyküsüne göre karşılaştırıldığında KS olanlar ve olmayanlar arasında hem biliyer hem de idiyopatik grupta atak sıklığında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0.05). Hastalar KS öykülerine ilaveten ERCP yapılma durumlarına göre de farklı gruplarda karşılaştırılmıştır. ABPli grupta ERCP yapılması ilk pankreatit atağı sonrasında KS yapılan grupta atak sayısını azaltırken (p = 0.008), diğer iki grupta anlamlı bulunmadı. İAP'li hastalarda ise ERCP yapılması grupların hiçbirinde atak sayısını azaltmadığı görüldü. Sonuç: Biliyer akut pankreatitde ilk pankreatit atağını KS sonrası geçiren hastalarda atak rekürrensi yüksek iken, safra kesesi in situ olanlarda atak sonrası KS'nin tek başına yararlı olmadığı, ERCP ile birlikte riski azalttığı bulundu. İAP'li hastalarda ise KS ve ERCP'nin atak rekürrensini azaltmada etkili olmadığı bulundu. Anahtar kelimeler: Akut biliyer pankreatit, idiyopatik akut pankreatit, kolesistektomi, endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi, rekürrens
Pankreas hastalıklarım tahmin etmek için makine öğreniminsı tabanlı bir yaklaşım
Bu çalışma, pankreatit ve pankreas kanseri dahil olmak üzere pankreatik bozuklukların erken teşhisindeki kritik zorluğu, tanı doğruluğunu artırmayı amaçlayan bir topluluk makine öğrenme modeli oluşturarak ele almaktadır. Mevcut tanı yöntemlerinin sınırlılıklarını kabul ederek, ileri düzey makine öğrenme tekniklerinden yararlanmaya odaklandık. Çalışma, ANOVA, Ki-Kare, Genetik Algoritmalar, Yapay Arı Kolonisi ve Parçacık Sürü Optimizasyonu gibi çeşitli özellik seçimi yöntemlerini kullanarak Pankreas Kanseri için İdrar Biyomarkerleri veri setinin oluşturulması ve ön işlenmesini içeriyordu. Lojistik Regresyonun meta öğrenici olarak kullanıldığı ve temel modellerin (Karar Ağacı, Rastgele Orman ve Destek Vektör Makinesi) güçlü yönlerini birleştiren Süper Öğrenici modelimiz, %99,1 doğruluk ile olağanüstü performans sergiledi. Süper Öğrenici modelinin üstün performansı, model doğruluğunu ve genellenebilirliğini artırmak için topluluk yaklaşımlarının gerekliliğini vurgulamaktadır. Özellikle Parçacık Sürü Optimizasyonu (PSO) olmak üzere özellik seçimi yöntemlerinin entegrasyonu, veri kalitesini daha da iyileştirerek Süper Öğrenici modelinin etkinliğini artırdı. Bu bulgulara dayanarak, özellikle PSO olmak üzere gelişmiş özellik seçimi tekniklerine öncelik verilmesini ve öngörü modellerini iyileştirmek için topluluk öğrenme yöntemlerinden yararlanılmasını öneriyoruz. Gelecekteki araştırmalar, daha çeşitli biyomarkerleri ve daha büyük veri setlerini içermelidir ve geliştirilen modellerin klinik olarak geçerli olmasını sağlamak için makine öğrenme uzmanları ve tıp profesyonelleri arasındaki işbirliği gereklidir. Gerçek dünya koşullarında devam eden doğrulama, bu modellerin iyileştirilmesi ve erken teşhisteki etkinliklerinin onaylanması için çok önemlidir, nihayetinde hasta sonuçlarını iyileştirecektir.
Diyabetes mellitus tanılı hastalarda kardiyak otonom nöropati ve pankreas ekzokrin yetmezliği arasındaki ilişki
Amaç: Otonom nöropati, diyabetesmellitusta (DM) görülen ciddi bir komplikasyondur. Diyabetik hastalarda meydana gelen gastrointestinal semptomların pankreas ekzokrin yetmezliğine (PEY) bağlı olması muhtemeldir. Diyabetik otonom nöropatienteropankreatik refleksleri bozarak PEY'e neden olabilir. Diyabetik otonom nöropatinin farklı bir türü olan kardiyak otonom nöropati (KON) ile PEY arasındaki ilişki bilinmemektedir. Bu çalışmada amacımız PEY ile KON birlikteliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem ve Materyal: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları, Gastroenteroloji ve Geriatri Polikliniğine başvuran DM tanılı, persistangastrointestinal şikayetleri olan, 17 yaş ve üzeri, dışlama kriterlerine sahip olmayan 110 hasta ve 40 kişilik sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların DM tipi, yaşı, hastalık yaşı, vücut kitle indeksi, şikayeti, hipoglisemi atağı varlığı, insülin pompası kullanım durumu, c-peptid, insülin, LDL kolesterol, HbA1C ve D vitamini düzeyi, hepatosteatoz varlığı ve komplikasyonları kayıt edildi. Hastalara Ewing ve Clarke's kriterleri kullanılarak KON testleri yapıldı ve kardiyak disotonominin şiddeti saptandı. Hastalardan fekal elastaz-1 (FE-1) ölçümü için 100 mg gaita örnekleri alındı. Bulgular: Hasta grubunda ortalama FE-1 değeri 179,67±74,95 μg/gram, kontrol grubunda ortalama FE-1 değeri 262,40±94,98 μg/gram saptandı. Hasta grubunda 67 hastada (%69,1) PEY saptandı, 34 hastada (%30,9) saptanmadı, kontrol grubunda 3 kişide (%7,5) PEY saptandı, 37 kişide (%92,5) saptanmadı. Kardiyak disotonomi 72 hastada (%65,5) saptandı, 38 hastada (%34,5) saptanmadı. Kontrol grubunda kardiyak disotonomi saptanmadı. Hasta ve kontrol grubu arasında FE-1 düzeyi ve KON açısından anlamlı fark saptandı (sırası ile; p= 0,001, p= 0,001). Kardiyak disotonomi derecesi ile FE-1 düzeyi arasında da anlamlı ilişki saptandı (p= 0,001). Sonuç: Çalışmamızda KON ile PEY arasında bir ilişki olduğu ve birlikte görülebilecekleri gösterilmiştir. Bu iki durumun birlikte görülmesinin diyabetik hastaların hayat kalitesini ve yaşam süresini olumsuz yönde etkileyebileceği kanısındayız. Tedaviye cevapsız persistangastrointestinal şikayetleri olan hastalarda diyabetik otonom nöropati gelişmiş olabileceğinin, bu tabloya PEY eklenebileceğinin ve KON ile birlikte seyredebileceğinin akılda tutulması gerektiğini ve hastaların tedavi planlamasının buna göre yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
Akut pankreatitli hastalarda INOS geni Rs2297518 polimorfizmi bir risk faktörü mü?
Amaç: Akut pankreatit genellikle hafif seyretmesine rağmen hastaların %15-20'sinde şiddetli seyretmektedir. Etyolojisindeki nedenleri ağırlıklı olarak safra kesesi taşları ve alkoldür. Patogenezi net aydınlatılamamıştır. Nitrik Oksit Sentetaz geni ekspresyonu sonucu oluşan Nitrik Oksit inflamatuvar olaylarda önemli bir role sahiptir. Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni polimorfizmi farklı ırklarda farklı hastalıklarla ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı akut pankreatit ve Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi arasındaki ilişkiyi ve akut pankreatitte risk faktörü olup olmadığını araştırmaktı. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde vaka-kontrol çalışması olarak 99 akut pankreatitli hasta ve 99 sağlıklı bireyde Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz gen polimorfizmi real time polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile araştırıldı. Bulgular: Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi A allel veya AA genotip taşıyan hastalar G alel veya GG taşıyan hastalar ile kıyaslandığında daha yüksek akut pankreatit riskine sahipti, fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (P=0.06, OR=1.57 %95 (0.98-2.50) ve P=0.08, OR=2.96 %95 (0.88-9.98)). Ayrıca erkeklerde A allelini taşıyanlar anlamlı bir akut pankreatit riskine sahipti (OR =2.41; 95% 1.07-5.41, P=0.03). Ek olarak, AA genotipi taşıyan bireylerde PDW değeri diğer genotipleri taşıyanlara göre daha düşük olarak saptandı (P=0.03). Sonuç: Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi A alleli ve AA genotipi akut pankreatit riskini arttırmaktadır. Indüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz geni rs2297518 polimorfizmi ile akut pankreatit arasındaki ilişkinin aydınlatılması için bağımsız çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Kurutulmuş incir yağı'(Oleum ficus carica L.) nın pankreas kanseri hücrelerinde hücre ölümü üzerinde etkisinin in vitro araştırılması
Amaç: Bu araştırma Oleum Ficus Carica L.`deki antosiyaninlerin pankreas kanseri hücrelerine olan etkisinin değerlendirilmesi amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Adnan Menderes Universitesi'nde yapılmıştır. Araştırmaya Eylül 2020 tarihinde literatür taraması ile başlanmış olup, araştırma proje materyelleri Mart 2021 tarihinde tamamlanmıştır. Mart 2021-Haziran 2021 tarihleri arasında deney grupları oluşturularak elde edilen örneklerden MTS/PMS, Muse Analyzer ve Klonojenik analizleri yapılmıştır. Bulgular: İncir Yağı, Gemcitabine ve Kombine (Gem+İncir) gruplarında IC50 değerlerini belirlemek için MTS/PMS deneyi yapıldı. Muse Analyzer deneyinde annexinV kiti kullanılarak kontrol, gemcitabine, incir, kombine (gemcitabine+incir) gruplarında apoptotik değerlendirme için yapıldı. Tüm gruplarda canlılık ve apoptoz sonuçları yüzdelik oranla gösterildi. Son olarak Klonojenik Deney yapılarak, kontrol grubunda hücrelerin koloni oluşturduğu, ancak ilaç uygulanan kuyucuklarda ( incir yağı, gemcitabine, gemcitabine+incir) koloni oluşturmadığı gözlemlendi. Sonuç: Yaptığımız çalışmanın sonucuna göre kurutulmuş incir yağının pankreas kanseri hücrelerinde hücre ölümünü tetiklediği kanısına varıldı. Çalışmanın pankreas kanseri tedavisi için gelecekte yeni araştırmalara işık tutabileceği, incir yağının tümordeki hücre ölümünü tetikleyen bir ilaç/kimyasal olabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Antosiyanin, Apoptoz, Ficus Carica L , Flavonoid, Pankreas Kanser Hücresi.
Pankreas duktal adenokarsinomunda (PDAC) yeni tümör baskılayıcı genlerin araştırılması
Amaç: Metilasyon reaksiyonları için ana metil donörünü sağlayan endositoz ve metiyonin yolağı, kanser patogenezinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu yolaklarda yer alan genler insanlarda sporadik mutasyonlara sahiptir ve in silico analizlere göre bu genlerin bazıları tümör baskılayıcı olarak rol oynayabilir. Bu çalışmanın temel amacı endositoz ve metiyonin döngüsünde rol alan Metiyonin Adenoziltransferaz 2A (Mat2a), Protein arjinine metiltransferaz 6 (Prmt6), Protein arjinin metiltransferaz 5 (Prmt5), Protein arjinin metiltransferaz 7 (Prmt7), SET ve MYND domeinini içeren protein 4 (Smyd4), DNA metiltransferaz 1 (Dnmt1) Ras ilişkili protein 11b (Rab11b), Ras ilişkili protein 4b (Rab4b), Selenoprotein I (SelenoI), Selenoprotein N (SelenoN) genlerinin hangilerinin, in vivo Kras kaynaklı PDAC gelişimi için tümör baskılayıcı gen olduğunu belirlemektir. Bunun yanında ikinci bir amaç ise, listelenen genlerden Smyd 4'ün PDAC gelişiminde tümör baskılayıcı olarak davrandığını in vitro ve in vivo olarak ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, bahsedilen yolaklarda yer alan 10 gen arasından tümör baskılayıcıları taramak için somatik CRISPR/Cas9 genom mühendisliği yönteminden yararlanıldı. Bulgular: Bu gen setlerinde tanımlanan tümör baskılayıcılardan biri, meme kanserinde lizin metiltransferaz Smyd4'tür. Çalışmamızda fare pankreas hücre hatlarında CRISPR/Cas9 aracılı Smyd4 delesyonu ortotopik fare modelinde hücre proliferasyonunu, yumuşak agarda koloni oluşumunu ve tümör oluşumunu arttırmıştır. Sonuçlar: Mekanizma olarak SMYD4 delesyonu, histon H3K9m2'nin spesifik bir aşağı yolak regülasyonuna yol açmıştır. Bu durum histon H3K9me3'ün SMYD4 demetilaz aktivitesi için spesifik bir substrat olduğunu düşündürdü. Ayrıca, in silico analizler ve hücre kültürü deneyleri ile Smyd4 delesyonu glikoz metabolizmasındaki değişikliklerle ilişkilendirildi. Sonuç olarak, lizin metiltransferaz Smyd4, PDAC için yeni bir tümör baskılayıcı olarak bu çalışmada tanımlanmıştır. Bunun yanında SMYD4'ün histon H3K9me3'ü spesifik olarak demetile ettiği ve glikoz metabolizmasını düzenlediği altta yatan bir mekanizma ortaya konulmuştur.
Acil servise karın ağrısı şikayetiyle başvurup akut pankreatit tanısı alan hastalarda geliş lipaz/amilaz oranı ve immatür granülosit yüzdesinin balthazar şiddet skoru ile ilişkisi
Arka plan-hedef: Akut Pankreatit (AP) tanısı alan hastalarda hastalığın ağırlığını, prognozunu belirlemek için çeşitli kriterler belirlenip skorlamalar ve sınıflamalar yapılmaktadır. Tüm skorlamalara ve çalışmalara rağmen özellikle şiddetli vakaları öngörmek zor olabilmektedir. Çalışmamızda acil servise karın ağrısı şikâyetiyle başvurup AP tanısı alan hastaların klinik seyrinin, elde ettiğimiz laboratuvar parametreleri Balthazar Şiddet Skorlaması arasında ilişkinin olup olmadığını değerlendirmeyi ve özellikle şiddetli olan vakaları daha erken yakalayabilmeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Araştırmamız retrospektif bir çalışma olup Ocak 2018-Ağustos 2021 arası Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi acil servisine başvuran karın ağrısı şikayetiyle başvurup ''Akut Pankreatit'' tanısı alan 300 hastadan 250 hasta çalışma kriterlerine uygun bulunup 18 yaş üstü erişkin hastalar dahil edilmiştir. Hastaların tüm parametreleri Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS), hasta dosyaları üzerinden taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 250 olgudan 135(%54) si kadındı ve yaş ortalamalası 56,11±16,70, ağrı skorlarının VAS'a göre hesaplanan ortalama değeri 5,71±1,515, hesaplanan Balthazar Şiddet Skorlarının ortalaması 2,43±1,525. Hastalara etiyolojik olarak bakıldığında biliyer nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 171(%68,4), alkolik nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 10 (%4).Hastaların sonlanmalarına baktığımızda ise 215 (%86) hasta servis yatmıştır. Kronik hastalığı olan 56'sı(%22,4) diyabet, 90'ı(%36) hipertansiyon ek hastalığı vardı. Çalışmamız sonucunda VAS ağrı skoruna göre yaptığımız gruplamalara göre kadın ve erkek hastalar arasında ağrı grupları bakımından fark bulunmamaktadır (p=0,202). Hesapladığımız Balthazar Şiddet Skorlarına göre hafif grupta 194(%77,6), orta grupta 52(%20,8), ağır grupta 4(%1,6) hasta tespit edilmiştir. Biliyer ve non biliyer olarak ayırdığımız gruplar arasındaki istatiksel ilişkiye baktığımızda iki grup arasında Hgb ve Htc açısından anlamlı fark bulunmakta olup ayrıca iki grup arasında nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ve platelet/lenfosit oranı (PLO) bakımından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda hasta sonlanımları ile tam kan sayımı parametreleri arasındaki ilişkiyi incelediğimizde IG% açısından yoğun bakıma yatırılanlar ile hem servis yatışı hem de taburcu olan grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0,006). Lipaz değeri açısından ise servis yatışları ile taburcu olan ve yoğun bakıma yatan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur ( p< 0,001). Balthazar Şiddet Skoruna göre ayırdığımız şiddet gruplarını laboratuar değerlerine göre karşılaştırdığımızda hafif ile orta-ağır şiddetli gruplar arasında tam kan sayımı parametrelerinden WBC, nötrofil, lenfosit, NLO ve PLO ayrıca LDH, Lipaz/Amilaz oranı açısından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p değerleri sırasıyla <0.001 ve 0.001). CRP açısından ise sonuçlar sınırda anlamlı sayılabilir (p= 0.051). NLO için cut-off 14,9082 alındığında %46,4 sensitivite, %85 spesifite, %47,2 PPV ve %84,6 NPV saptanmıştır. Lipaz/amilaz oranı için cut-off 2,2773 alındığında %69,6 sensitivite, %57,2 spesifite, %26,3 PPV ve %86,7 NPV saptanmıştır. Sonuç: Kronik hastalığı olanların çoğunluğunun hipertansiyon ve diyabet hastaları olduğu görülmüştür. Lipaz değerlerinin servis ve yoğun bakım yatışında önemli parametre olduğu tespit edilmiştir. Balthazar Şiddet Skoruna göre hafif ile orta-ağır şiddetli gruplar arasında WBC, nötrofil, lenfosit, NLO ve PLO, LDH ve Lipaz/Amilaz oranı açısından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. IG% değerlerinin akut pankreatit şiddetini belirlemedeki gücü istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. AP tanısında görüntülemeye ek laboratuvar bulgularını birleştirerek hastaları değerlendirmenin AP prognozu hakkında yol gösterici olabileceği görülmüştür. Anahtar kelimeler: akut pankreatit, Balthazar Şiddet Skoru, Immatür granülosit yüzdesi, lipaz amilaz oran
Diyabetes mellitus tanılı hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda diyabetes mellitus tanılı hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığı, diyabetin süresi ve glisemik kontrolün düzeyi ve diyabetin diğer komplikasyonları ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya, 15 Eylül 2021 ve 20 Eylül 2022 tarihleri arasında, 21'i tip 1 diyabetes mellitus, 2'si MODY ve kalan 226'sı tip 2 diyabetes mellitus tanılı olmak üzere toplam 249 diyabetik hasta alınmıştır. Ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığı spot gaitada fekal elastaz-1 ölçümleri kullanılarak araştırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmeler T test, ki-kare testi ve Kruskal Wallis testi ile yapılmıştır. Bulgular: 20 hastada fekal elastaz-1 düzeyleri 100 mcg/mL'nin altındadır ve bu durum ağır ekzokrin pankreas yetmezliği olarak değerlendirilmiştir. 57 hastada ise fekal elastaz-1 düzeyleri 100-200 mcg/mL arasında saptanmış hafif-orta ekzokrin pankreas yetmezliği olarak değerlendirilmiştir. Toplamda ise 77 hastada (%30.9) ekzokrin pankreas yetmezlik saptanmıştır. Ekzokrin pankreas yetmezliği olan 77 hastanın diyabetes mellitus süresi 11.34±9.42 yıl iken, fekal elastaz düzeyi normal saptanan 172 hastanın ortalama hastalık süresi 9.06±7.81 yıl bulunmuştur. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.047). Glisemik kontrol ve diyabetes mellitusun süresi ile ekzokrin pankreas yetmezliği değerlendirildiğinde HbA1c düzeyi %8.5 üzerinde olan hastalarda (p=0.007) ve 15 yıldan daha uzun süreli diyabetes mellitusu olan hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği daha sık saptanmıştır (p=0.018). Ayrıca diyabetes mellitus komplikasyonları ve ekzokrin pankreas yetmezliği değerlendirildiğinde, diyabetik retinopatisi olan hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği daha sık saptanmıştır (p=0.033). Nöropati, nefropati ve koroner arter hastalığı ile arasında ise ilişki saptanamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda diyabet süresi uzadıkça, glisemik kontrol kötüleştikçe ekzokrin pankreas yetmezliğine daha sık rastlandığı ortaya konulmuştur. Diyabetik retinopatisi olan hastalarda yine ekzokrin pankreas yetmezliği daha sık bulunmuştur. Ekzokrin pankreas yetmezliğinin diyabetes mellitusun kronik komplikasyonlarından biri olabileceği düşünülmekle birlikte daha çok hasta ile yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Acil servise başvuran ve akut pankreatit tanısı alan hastalarda farklı 3 pankreatit ağırlık skorlama sisteminin prospektif olarak karşılaştırılması
Arkaplan: Ciddi akut pankreatit (severe acute pancreatitis [SAP])'i erken tanımak mortaliteyi azaltmak için çok gerekli ve önemlidir. Akut Pankreatit (AP)'in ciddiyetini ve prognozunu belirlemek için yatak başı akut pankreatit şiddet indeksi (Bedside Index Severity Acute Pancreatitis [BISAP]), Glasgow prognoz skoru (Glasgow Prognostic Score [Imrie]) ve bilgisayarlı tomografi şiddet indeksi (Computed Tomography Severity Index [Balthazar]) gibi birçok skorlama sistemi mevcuttur. Ancak bu skorlama sistemlerinin acil serviste kullanımları için elimizdeki mevcut veriler yeterli değildir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, AP tanısı alan hastalarda yukarıda bahsi geçen üç skorlama sistemini hesaplamak, karşılaştırmak ve hangisinin SAP'i daha iyi öngördüğünü bulmaktır. Materyal ve Metod: Bu ileriye dönük, gözlemsel, tek merkezli ve kesitsel olarak yapılan çalışma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi acil servisinde 1 Nisan 2014 ve 31 Temmuz 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastaların demografik ve klinik parametreleriyle birlikte klinik sonlanımları kaydedildi. 18 yaş üstü bütün erişkin hastalar başvurudan sonraki 30 güne kadar takip edildi. Birincil sonlanım SAP gelişmesidir. İkincil sonlanım ise hastaneye yatış, yoğun bakıma yatış, hastanede kalış süresi ve tüm nedenlere bağlı ölümdür. Skorlama sistemlerinin SAP'i öngörme gücü alıcı işletim karakteristiği (Receiver-Operating Curve [ROC]) eğrisi altında kalan alan (Area Under the Curve [AUC]) ölçülerek yapıldı. Bulgular: AP tanılı toplam 150 hasta (ortalama yaş 66.7 ± 15.8; %66.1 erkek) çalışmaya dahil edildi. Bu 150 hastanın 25 tanesi (%16.6) SAP olarak sınıflandırıldı. Eğri altında kalan alan BISAP, Imrie ve Balthazar için sırasıyla 0.868, 0.801, 0.568 olarak bulundu. BISAP skorlama sistemi için en iyi kesme değeri 2'dir (AUC 0.868, %95 confidence interval [CI], 0.784-0.952, P<.001). Imrie skorlama sistemi için en iyi kesme değeri 2'dir (AUC 0.801, %95 [CI], 0.701- 0.901, P<.001). Sonuç: BISAP ve Imrie skorlama sistemlerinin SAP'i değerlendirmede iyi bir öngörme değeri vardır, bundan dolayı bu skorlama sistemleri acil servis başvurusunun erken dönemlerinde AP'in şiddetini değerlendirmek için daha kullanışlıdır. Bununla birlikte SAP'i değerlendirmede Balthazar skorlama sistemi düşük duyarlılık ve özgüllük göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Akut pankreatit, ciddi akut pankreatit, acil servis, skorlama sistemleri
Akut pankreatitte difüzyon ağırlıklı görüntüleme; BT ile korelasyon
Akut pankreatit, ödematöz yada nekrotizan pankreatit şeklinde geniş bir klinik spektrumda ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Tanıda BT hala altın standard olarak kabul görmektedir ve hastalık seyri ile ilgili BTŞİ yaygın olrak kullnılmaktadır. Bu nedenle hasta yatışı sırasında ve sonrasında, yani tanıda ve takipte çok sayıda BT çekimine ihtiyaç duyulmaktadır. Akut pankreatit tanısında çoğu merkezde olduğu gibi bizim merkezimizde de pankreasa yönelik ince kesit, i.v kontrastlı BT protokolu uygulanmaktadır. Ancak BT çekimlerinin radyasyon içermesi ve radyasyonun biyolojik dokulardaki olumsuz etkileri herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca gerek gebelerde, gerekse kontrast madde alerjisi olan ya da kontrast madde kullanımının kontrendike olduğu olgularda BT tanıda kullanılamamaktadır. Bilinen bu klasik bilgilerin yanı sıra literatürde, i.v iyotlu kontrast maddelerin pankreas dokusunun perfüzyonunu bozarak akut pankreatitli parankimde nekroza gidişi kolaylaştırdığı yönünde çalışma ve veriler bulunmaktadır. Bu bulgular ışığında akut pankreatit tanısında alternatif bir tanı aracı gerekliliği var gibi gözükmektedir. Son zamanlarda bir çok konuda yetkinliği ve yeterliliği çalışmalara konu olmuş ve olan DAG ile akut pankreatit tanısının koyulabilirliğini araştırma konusu olara seçtik.Hasta grubu olarak akut ödematöz pankreatitli 20 hasta seçildi. Nekrotizan pankreatitli hastaları çalışma dışı bırakıldı. Klinik ve laboratuar tetkikleri ile akut pankreatitten şüphelenilerek BT çekilmiş olgulardan oluşan bu hasta grubunda, BT büyük oranda akut pankreatit tanısı koydururken, çok az bir grupta (3 kişide) BT negatif olarak saptanmıştır. Tüm hastalarda konvansiyonel MR sekanslarına ilave olarak b=800 lü DAG ile görüntüler elde ettik ve ADC haritaları ile pankreas baş-gövde-kuyruk bölümlerinden ayrı ayrı ölçümler yaptık. Pankreas patolojisi olmayan 20 olguyu da kontrol grubu seçerek, bu gruba da DAG yapıldı. Elde ettiğimiz hasta ve kontrol grubu ADC verileri istatistiki olarak karşılaştırıldı ancak anlamlı bir sonuca ulaşılamadı, dolayısıyla bu konuda herhangi bir eşik ADC değeri verememekteyiz. Bunun dışında, hasta grubunun ranson skorları, amilaz ve lipaz değerleri, konvansiyonel MR sekansları ile saptanabilirliği ve Balthazarın belirlemiş olduğu BTŞI verileri, teker teker ADC değerleri ile karşılaştırıldı ve istatistiki olarak anlamlı sonuçlara ulaşılamadı. Verilerin dağlım homojenitesinin sağlaması açısından BTŞI grade E olan 6 hastanın verileri çıkarılarak yapılan istatistiki değerlendirmede anlamlı ilişki tesbit edildi. Literatürde grade E olarak belirtilen grupta nekroz gelişiminin netlikle belirlenemediği yönünde olan bilgilerin varlığı, bu durumu açıklayıcı bir bilgi olarak düşünüldü.Literatürde akut ödematöz pankreatitli hastalarda DAG nin tanısal değerine değinen çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalarda, genelde görsel değerlendirme ile difüzyon kısıtlılığından bahsedilmektedir, herhangi bir eşik ADC değeri verilmemektedir. Geniş bir spektrum içerisinde, abdominal patolojilerde, ADC ölçümlerine yer veren bir çalışmada, akut pankreatitli 3 olguda ADC verileri belirtilmiştir. Ancak bu çalışmada da diğer literatür örneklerinde olduğu gibi, daha çok pankreas kitlelerinde difüzyon kısıtlığı ve ADC ölçümleri değerlendirilmiştir.Sonuç olark DAG dan elde edilen ADC verileri ile akut pankraetit için tanısal olabililecek herhangibir eşik değer bulunmadı. Ancak E grubu dışlanarak yapılan BTŞİ- ADC kıyaslaması anlamlı bulundu. DAG ın AP kliniğinde ilk tercih edilecek görüntüleme yöntemi olmamakla birlikte seçilmiş olgularda tanıyı ve prognozu öngörebilecek alternatif bir görüntüleme yöntemi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu konuda daha geniş olgu grupları ile yapılacak çalışmalar DAG ın enfektif pankreas patalojilerinde kullanımı ile ilgili yeni bilgiler sunacaktır.
Pankreas kanserlerinde D vitamini reseptör polimorfizmi ve ekspresyonu
Bu çalışmadaki amacımız, pankreas kanserli vakalarda tümöral dokulardaki vitamin D reseptör geninin ekspresyonu ve polimorfizmini ortaya koyarak VDR geni polimorfizmleri ile pankreas kanseri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Ayrıca, VDR geninin ekspresyon seviyesinin normal dokuda ve tümör dokusunda belirlenerek bu genin ekspresyon seviyesi ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişkinin ortaya konulması hedeflenmektedir.Bu çalışmaya, pankreas kanseri nedeniyle operasyona alınan hastalar (n=31) ve polimorfizm karşılaştırması için, kontrol grubu olarak kendinde ve birinci derece akrabalarında kanser hastalığı olmayan, sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu, n=31) alınmıştır. Hastalardan alınan dokular ve kontrol grubundan alınan kan örneklerinden DNA ve RNA izolasyonları yapılarak, floresan PCR yöntemi kullanılarak erime eğrisi analizi yapılmıştır.Pankreas kanserli grupla kontrol grubu VDR gen BSM I polimorfizmi için G/G, G/A, A/A genotip frekanslarına ve G ve A allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Pankreas kanserli grupla kontrol grubu VDR gen Fok I polimorfizmi için C/C, C/T, T/T genotip frekanslarına ve C ve T allel frekanslarına göre karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastalardan operasyon sırasında çıkarılan materyallerinden alınan normal ve tümörlü dokulardan VDR gen ekspresyon düzeyi çalışıldı. Referans aralığı, Yüksek<1.25, Düşük>0.75, 0.75Anahtar Kelime: Neoplazmlar = Neoplasms ; Pankreas = Pancreas ; Pankreas hastalıkları = Pancreatic diseases ; Pankreas neoplazmları = Pancreatic neoplasms ; Polimorfizm-genetik = Polymorphism-genetic ; Vitamin D = Vitamin D ; Vitamin D eksikliği = Vitamin D deficiency
Akut pankreatitli hastalarda sitokeratin 18 düzeyinin önemi ve apopitozisin bir göstergesi olan sitokeratin 18 düzeyi ile akut pankreatitin klinik seyri arasındaki korelasyon
Akut pankreatitin patogenez ve prognozunda pankreas asiner hücre apopitozisin önemli bir rol oynadığı yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan çok az sayıdaki hayvan deneylerinde pankreas asiner hücre apopitozisinde sitokeratin 18 (CK18)'in salınımının önemli olduğu gözlenmiştir. Biz de bu çalışmamızda daha önceden insanlar üzerinde araştırılmamış olan CK18 düzeyi ile akut pankreatit kliniğinin seyri arasındaki korelasyonu ortaya koyabilmeyi ve CK18 düzeyinin akut pankreatitin kliniğinde olumlu bir parametre olup olamayacağını göstermeyi amaçladık.Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'nde akut pankreatit tanısı ile takip edilmiş olan toplam 58 hasta alındı. Hastalar Ranson kriterleri göz önüne alınarak klinik olarak hafif seyirli pankreatit ve ağır seyirli pankreatit olarak 2 gruba ayrıldı. Ranson skoru 6 ve üzerinde olan hastalar klinik olarak ağır seyirli pankreatit ve Ranson skoru 6'nın altında olan hastalar klinik olarak hafif seyirli pankreatit olarak sınıflandırıldı. Tüm hastalardan hastaneye yatışlarının ilk gününde sitokeratin 18 bakılmak üzere kan örnekleri alındı ve serumları ayrılıp -80°C'de saklandı. Toplanan veriler sonucu klinik olarak hafif ve ağır seyirli olarak sınıflandırılan akut pankreatitli hastaların -80°C'de saklanan serum örneklerinden sitokeratin 18 düzeyleri çalışıldı. Hemolizli ve lipofilik kan örnekleri olan 4 hasta serumu araştıma kapsamından çıkarıldı.Hastaların 36'sı (%66,7) klinik olarak hafif seyirli, 18'i (%33,3) klinik olarak ağır seyirli akut pankreatit olan hastalar olarak belirlendi. Hastaların serum CK18 düzeylerinin gruplar arasındaki karşılaştırmasında hafif seyirli akut pankreatit grubundaki hastalarda serum CK18 düzeylerinin, ağır seyirli pankreatit grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001).Sonuç olarak, apopitozisin göstergesi olan CK18 ile akut pankreatit klinik seyri arasında korelasyon tespit edilmiş ve klinik olarak hafif seyirli akut pankreatit vakalarında apopitotik sürecin baskın olduğunu gösteren CK18 düzeyleri yüksek bulunmuşken, klinik olarak ağır seyirli olanlarda CK18 düzeyleri düşük bulunmuştur. Bu da CK18 düzeylerinin akut pankreatit seyrini önceden belirlemede bir parametre olarak kullanılabileceğini göstermektedirAnahtar kelimeler: Sitokeratin 18, Hafif seyirli pankreatit, Ağır seyirli pankreatit
Post ERCP pankreatit gelişiminde metabolik faktörlerin ve P22PHOX gen ekspresyonunun önemi
Pankreatit, ERCP'nin en sık karşılaşılan komplikasyonudur. Yapılan çalışmalarda hasta ve işlem kaynaklı risk faktörlerinin pankreatit oluşumunu artırdığı ve pankreatit seyrini etkilediği gösterilmiştir. Bu çalışmada diyabet, obesite ve dislipidemi gibi metabolik bozuklukların ve genetik faktörlerden p22phox gen ekspresyonunun post ERCP pankreatit ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 2009 - 2010 tarihleri arasında tanı ve tedavi amaçlı ERCP yapılan hastalar alındı. Post ERCP pankreatit tanımı ve derecelendirmesi ASGE (American Society of Gastrointestinal Endoscopy) kriterlerine göre yapıldı. Çalışma süresince 1329 hasta çalışmaya dahil edildi ve 51'inde (% 3,8) post ERCP pankreatit gelişti. Çalışmada açlık kan şekeri 126 mg/ dl'nin üzerinde olan hastalar diyabetik kabul edildi. Diyabetik hastaların 16'sında (% 7,5), diyabetik olmayan hastaların 35'inde (% 3) post ERCP pankreatit gelişti ve diyabet ile post ERCP pankreatit gelişimi arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.002). Hastalar işlem öncesi bakılan lipid profillerine göre iki gruba ayrıldı. Dislipidemik hastaların 22'sinde (% 5,4), dislipidemik olmayan hastaların 29'unda (% 3,2) post ERCP pankreatit gelişti. Dislipidemi olan grupta post ERCP pankreatit oranı daha fazla olmasına rağmen, istatistiksel olarak bakıldığında dislipidemi ile post ERCP pankreatit arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.08). Hastalar ayrıca vücut kitle indeksi (VKİ) durumlarına göre değerlendirildi. Obez olan grupta (VKİ > 30), obez olmayan gruba göre (VKİ < 30) post ERCP pankreatit oranı daha fazla olmasına rağmen, istatistiksel olarak değerlendirildiğinde hastaların VKİ'leri ile post ERCP pankreatit arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (% 5,5 ve % 3,4 p=0.46).Çalışmanın genetik kısmında ise ERCP işlemi yapılıp pankreatit gelişen ve gelişmeyen hastalar ile tamamen sağlıklı insanlardaki p22phox gen ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak bakıldığında p22phox gen ekspresyonu ile her üç grup arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p=0.003). Alt grup analizinde ERCP sonrası pankreatit gelişen grupta p22phox gen ekspresyonu, pankreatit gelişmeyen gruba göre düşük saptandı fakat istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p=0.98). P22phox gen ekspresyonu, sağlıklı grupta pankreatit gelişen ve gelişmeyen gruba göre düşüktü ve gen ekspresyonu açısından aralarında istatistiksel anlamlı fark olduğu saptandı (p=0.009 ve p=0.006).Bu çalışma post ERCP pankreatit gelişiminde metabolik ve genetik faktörlerin etkisini araştıran literatürdeki ilk araştırmadır ve diyabet ile post ERCP pankreatit arasında yakın bir ilişki olabileceği gösterilmiştir. Dislipidemi ve obezite bu çalışmaya göre post ERCP pankreatit riskini bir miktar artırmıştır, ancak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. P22phox gen ekspresyonunun post ERCP pankreatit gelişiminde rol oynamadığı görülmüştür. Diyabetik, dislipidemik ve obez hastalar post ERCP pankreatit için işlem sonrası daha yakın takip edilmelidir.Anahtar kelimeler: Pankreatit, Diyabet, Dislipidemi, Obesite, P22phox
Kronik pankreatit hastalarında serum amfiregülin düzeyi tayini
Kronik pankreatit, progresif parankimal fibrozis, maldijesyon, diyabetes mellitus ve ağrı ile karakterize olan pankreasın inflamatuar sendromudur. Kronik pankreatit, pankreas karsinomu için premalign bir hastalıktır ve efektif tarama metodu yoktur. Amfiregülin, epidermal growth faktör ailesi üyesidir ve EGFR?ye bağlanarak mitojenik etki gösterir. Pankreas karsinomunda da amfiregülin ekpresyonunun arttığı bilimektedir. Çalışmamızda pankreas karsinomunda, premalign lezyon olan kr pankreatitte, malignite belirteci olan serum amfiregülin düzeyinin tayini ve yüksek riskli hastalarda pankreas karsinomunun ön görülmesi amaçlanmıştır. Sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda, kronik pankreatit hastalarında(p: 0.007) , kronik pankreatit hasta grubunda da psödokist ile komplike olan grupta, serum amfiregülin düzeyinin(p: 0.006) ve Ca 19-9 (p: 0.03) düzeyinin yüksek olduğunu tespit ettik. Ayrıca komplike olan kronik pankreatit grubunda psödokistin uzun çapı ile serum amfiregülin düzeyi (p: 0.01) ilişkisinin istatiksel olarak anlamlı olduğu saptadık. Kronik pankreatit hastalarıyla beraber, psödokist ile komplike olan kronik pankreatit grubunda, serum amfiregülin düzeyinin ve Ca 19-9 düzeyinin yüksek bulunması ve psödokistin uzun çapı ile serum amfiregülin düzeyi ilişkisinin istatiksel olarak anlamlı olması nedeniyle bu hasta gruplarının pankreas kanseri açısından daha yakın takibi gerekmektedir.