
611
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Acil serviste değerlendirilen gebe travma hastalarının beş yıllık retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesi acil servisinde değerlendirilen gebe travma hastalarını inceleyerek, bu hasta grubu hakkında tespitler yapmak ve yönetimleri konusunda önerilerde bulunmaktır. Materyal ve Metot: Kesitsel ve retrospektif olarak planlanan çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda 01.05.2018 – 30.04.2023 tarihleri arasında travma nedeniyle değerlendirilen gebe hastaların demografik, klinik, laboratuvar, görüntüleme, tedavi verileri ile anne ve bebek sonlanımları incelendi. Bulgular: Çalışmaya 237 gebe travma hastası alınmıştır. En sık görülen travma mekanizması darp (% 36,3), sonra düşme (% 28,3) ve motorlu taşıt kazasıydı (% 23,2). En sık yaralanma bölgesi baş-boyun (% 36,7), üst ekstremite (% 30,4) ve alt ekstremiteydi (% 24,9). Yatış oranı % 13,1 diğer bölüm servislerine ve % 0,8 yoğun bakımaydı, doğum oranı ise % 2,1'di (% 60'ı C/S). <20 hafta gebelerde darp sıklığı daha yüksek (p=0,001), ≥20 hafta gebelerde ise araç içi motorlu taşıt kazası daha yüksekti (p=0,004). Acil serviste yatışı olanlarda darp sıklığı (p=0,041), dış servislerde yatışı olanlarda diğer travma mekanizmalarının sıklığı (p=0,035) daha yüksekti. Travma mekanizmaları ile anne ve bebek sonlanımı arasında ilişki bulunmamaktaydı (p>0,05). Sonuç: Darp, gebe travma hastalarında önemli bir yaralanma mekanizmasıdır. Özellikle <20 hafta gebelerde darp sık görülmekteydi. Darp görülen gebe travma hastalarında yakın partner darbının oranı yüksek olarak görülmüştür. Bu durum ciddi bir sağlık ve sosyal sorundur. Gebe travmaları multidisipliner yaklaşım gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: Gebelik, travma, acil servis
Acil serviste değerlendirilen supraventriküler taşikardili hastaların beş yıllık retrospektif analizi
Acil Serviste Değerlendirilen Supraventriküler Taşikardili Hastaların Beş Yıllık Retrospektif Analizi Amaç: Bu çalışma acil serviste supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan hastaların klinik ve demografik özelliklerini retrospektif olarak incelemeyi, farmakolojik ve farmakolojik olmayan tedavilerin başarı oranlarını değerlendirmeyi ve SVT yönetim algoritmasını iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmamız, 01.01.2019 ile 30.06.2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan yetişkin hastaların demografik, klinik, laboratuvar, tedavi verileri ile sonlanımlarını retrospektif olarak incelemiştir. Bulgular: Çalışmaya, 01.01.2019-30.06.2024 tarihleri arasında acil serviste supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan 108 yetişkin hasta dahil edildi. Hastaların % 52,8'i erkek, % 47,2'si kadın olup yaş ortalaması 58,4±17,4 yıldı. En sık başvuru şikayeti çarpıntı (% 67,6), ardından göğüs ağrısı ve nefes darlığı (% 25) idi. Eşlik eden hastalıkları arasında SVT (% 35,2), hipertansiyon (% 30,8) ve koroner arter hastalığı/kalp yetmezliği (% 25) öne çıktı. En sık kullanılan ilaçlar beta-blokör (% 23,1), aspirin (% 13,9) ve kalsiyum kanal blokörü (% 9,3) idi. Fizik muayenede en sık ral (%20,4) ve pretibial ödem (% 9,3) saptandı. Kardiyak USG'de hastaların % 80,8'inde ejeksiyon fraksiyonu normaldi. Tedavi olarak hastaların %95,4'üne 1. doz adenozin, % 40,7'sine 2. doz adenozin, % 16,7'sine 3. doz adenozin uygulandı. Beta-blokör (% 20,4), kalsiyum kanal blokörü (% 13,9) ve elektriksel kardiyoversiyon (% 4,6) diğer tedavilerdi. Hastaların % 78,7'si acil servisten taburcu edilirken, % 19,4'ü yoğun bakıma yatırıldı. Cinsiyetler arasında yaş, vital bulgular ve başvuru şikayetleri açısından anlamlı fark saptanmadı; ancak erkeklerde malignite sıklığı (% 38,6 vs. % 3,9, p<0,001), kadınlarda serum glukoz, kreatinin ve ferritin düzeyleri farklıydı (p<0,05). Adenozin ile tedavi edilen (Grup 1) ve ek tedaviler alan (Grup 2) hastalar karşılaştırıldığında, Grup 2'de nefes darlığı (% 35,1 vs. % 17,4, p=0,04), koroner arter hastalığı/kalp yetmezliği, diyabetes mellitus sıklığı ve troponin, CK-MB, laktat düzeyleri daha yüksekti (p<0,05). Grup 2'de 2. ve 3. doz adenozin kullanımı ile taburculuk reçetesi oranı da daha yüksekti (p<0,05). Tedavi sonrası EKG'de hastaların % 94,2'si sinüs ritmine döndü. Sonuç: Bu retrospektif çalışmamızda, acil serviste SVT tanısı alan hastalarda adenozin tedavisinin oldukça yüksek bir başarı oranına sahip olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ek tedavi gereksinimi olan hastalarda (Grup 2) koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve diyabet gibi komorbid durumların yanı sıra troponin, CK-MB ve laktat düzeylerinde anormalliklerin daha sık saptanması, bu grubun daha yakın klinik izlem gerektirdiğini düşündürmektedir. Acil serviste SVT yönetiminde, hastanın hemodinamik durumuna dayalı bir tedavi algoritmasının benimsenmesi, vagal manevralar ve adenozinin öncelikli olarak uygulanmasıyla birlikte taburculuk oranlarını artırabilir ve yoğun bakım ihtiyacını azaltabilir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda, kateter ablasyonu gibi uzun dönem tedavi seçeneklerinin acil servis yönetimine entegrasyonu üzerinde durulması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, supraventriküler taşikardi, çarpıntı, adenozin, elektrokardiyografi
Acil servise başvuran HIV pozitif hastaların retrospektif analizi
Amaç: Çalışmamızda 2020 Ocak ayından 2024 Aralık ayına kadar acil servise başvuran HIV ile enfekte hastaların demografik ve klinik özelliklerini inceleyerek; başvuran hasta profilleri, sık karşılaşılan şikayetler ve tanılar, acil serviste kalış süreleri, taburculuk ve yatış durumlarının belirlenmesi, acil serviste çalışan hekimlere mevcut hasta profilleri, hastaların sık başvuru şikayetleri ve konulan tanılarla ilgili klinik bir öngörü oluşturmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Retrospektif kesitsel bir çalışma olup Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'nde gerçekleştirildi. 2020 Ocak ayından 2024 Aralık ayına kadar acil servise başvuran 18 yaşından büyük HIV ile enfekte tüm hastalar dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri karşılaştırılarak SPSS 27.0 (Released 2020) istatistik paket programı ile analiz edildi. Bulgular: 2020-2024 tarihleri arasında acil servise başvuran HIV ile nefekte 18 yaştan büyük 252 hastanın 456 başvurusu çalışmaya dahil edildi. Olguların 224'ünün (%88.9) erkek cinsiyette olduğu görüldü. yaş ortalaması ise 41.6 ±12.9 olarak saptandı. 5 yıllık süreç içerisindeki 456 başvuru incelendiğinde acil servise 5 kezden daha az başvuruda bulunanların oranı %89.9 idi. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniği başvuruları incelendiğinde 162 (%64.2) hastanın 10 kezden daha fazla başvurduğu görülmektedir. Acil servis başvuru sayısı ile enfeksiyon polikliniği başvuru sayısı arasında Spearman korelasyon katsayısı anlamlı bulunmamıştır (rho = 0.050, p = 0.430). Çalışmamıza dahil edilen HIV ile enfekte bireylerde 115 (%45.6) kişinin kronik hastalığı olmadığı görülmüş olup, en sık görülen kronik hastalık, endokrinolojik hastalıklar (n:25, %9.9) olarak saptanmıştır. Olguların başvuru sırasında antiretroviral tedavi kullanım oranı %71 (n:179) olarak görülmüştür. olguların 50 (%11) tanesi kırmızı alan, 219 (%48) tanesi sarı alan, 187 (%41) tanesi yeşil alanda (%41) tedavi almıştır. Hastalar en sık (%18.9) solunum sistemi semptomları (öksürük, nefes darlığı, burun akıntısı, boğaz ağrısı, kanlı balgam) ile acil servise başvurmuştur. Acilde en sık enfeksiyöz hastalıklar (n:224, %49.1) ve solunum yolu hastalıkları (n:112, %24.6) tanıları konulduğu görüldü. Hastalar minimum 10 dakikada maksimum 119 saat acil serviste takip edilmiş olup ortalama kalış süreleri 398±771 dakika idi. hastaların büyük çoğunluğunun (%72.4) yatış ihtiyacı olmadığı ve taburcu edildiği, 98'inde (%21.5) servis yatış ihtiyacı, 9'unda (%6.4) yoğun bakım yatış ihtiyacı olduğu tesbit edilmiştir. Başvurularda 16 (%3.5) hastanın exitus kabul edildiği bu hastalardan sadece 1'inin acil serviste ex olduğu saptandı. Hastaların antivretroviral ilaç kullanımı ve servis yatış oranları karşılaştırıldığında antiretroviral tedavi altındaki 336 başvurunun 62'si (%18.5) servis yatışı gerektirirken, tedavi altında olmayan 120 başvurunun 36'sında (%30) servis yatış ihtiyacı olduğu görüldü. İstatistik sonuçlarımıza (x2 testi, p:0.008 ) göre hastaların antiretroviral tedavi kullanımının yatış ihtiyacını azalttığı saptandı. Yoğun bakım yatışı olan hastalarda acil serviste medyan kalış süresi 360 dakika (min: 3, maks: 5760), servis yatışı yapılan hastalarda 186 dakika (min: 1, maks: 7196) olarak bulundu. Kruskal–Wallis testi sonucunda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (χ²=5.75, sd=2, p=0.056). Sonuç: HIV ile yaşayan bireylerde acil servis başvuruları çoğunlukla orta acil düzeyde olup, tedavi uyumsuzluğu ve komorbidite yükü acil başvuru riskini artırmaktadır. Antiretroviral tedaviye düzenli devam eden bireylerde hastaneye yatış ve yoğun bakım gereksinimi anlamlı biçimde azalmaktadır. Bu sonuçlar, HIV bakım zincirinde tedavi sürekliliğinin sağlanmasının ve acil servislerin HIV yönetiminde erken müdahale ve yeniden temas noktası olarak değerlendirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: Acil servis, Triaj, HIV, AIDS, Antiretroviral tedavi
Acil servislerde meydana gelen tekrarlayan başvuruların araştırılması
AMAÇ: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne(AS) 1 Ocak 2007-31 Aralık 2017 tarihleri arasında başvuru yapmış hastaların verilerini inceleyerek başvuru sıklığını ve acil servisi uygunsuz kullanan hastaların oranını saptamayı amaçladık. Bu sayede çalışma sonunda elde ettiğimiz bulgular değerlendirilerek acil servis yoğunluğuna yönelik önlemler almak mümkün olabilecektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kesitsel çalışma 01.01.2007-31.21.2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis'inde yapıldı. Hastalara ait veriler Hastane Bilgi Yönetim Sistemi'nden(HBYS) alınarak excel dosyasına kaydedildi. Veriler Statistical Package for Social Sciences-20(SPSS-20) ve Joinpoint yazılımının 4.7.0 versiyonu kullanarak analiz edildi. Tüm karşılaştırmalarda P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. AS'ye 1 yıllık bir süre içerisinde 4 veya daha fazla başvuru yapan hastalar sık kullanıcı olarak tanımlandı. Yıllık 4 veya daha fazla başvurusu olup bu başvuruların %50 veya daha fazlası taburculukla sonuçlanan hastalaruygunsuz kullanıcı olarak tanımlanmıştır. BULGULAR: Çalışmanın kapsadığı 2007-2017yılları arasında acil servisimize 1.266.535 hasta başvurusu oldu. Bu başvuruların %52.22'sini kadın hastalar,47.78'ini erkek hastalar tarafından yapıldı. Kadın hastalar son 11 yılda erkek hastalardan daha sık başvurdu ve bu oran istatiksel olarak anlamlı bulundu. Başvuru sayısındaki artış oranı yıllık %22 oldu. Kadın ve erkek hastalarda artış oranları sırasıyla %22 ve %23 bulundu. Hastaların %12.5'i sık kullanıcı olarak tanımlandı ve bu hastalar tüm başvuruların %38'ini oluşturdu. AS'yi uygunsuz kullanan hastalar tüm hastaların %9.8 'ini oluşturdu ve bu hastalar tüm başvuruların %30'undan sorumludur. Komorbiditesi olan hastalar acil servisi daha az sıklıkta kullanmıştır(%11) ve bu hastalar acil servisi daha az oranda suistimal etmiştir(%8).Tüm hastalarla karşılaştırıldığında bu oranlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. TARTIŞMA VE SONUÇ: Türkiye'de acil servislerdeki yoğunluk artarak devam etmektedir. Bu yoğunluğun çeşitli sebepleri bulunmaktadır. AS'ye sık başvuru yapan hastalar acil servislerdeki yoğunluğun önemli bir kısmından sorumlu tutulmaktadır. Bu hasta grubunda acil servisi uygunsuz kullanım oranı çok yüksektir. Politika yapıcıların ve sağlık sunucuların acil servislerdeki yoğunluğa yönelik çözüm oluştururken sık başvuru yapan hasta grubunu gözönünde bulundurmalarını önermekteyiz. Literatürde bu hasta grubuna yönelik birtakım çözümler sunulmaktadır. İlk çözüm, daha rasyonel kararlar almalarına yardımcı olmak için sağlık hizmetlerinin uygun kullanımı ile ilgili hasta eğitimi idi. İkinci öneri, düzenli çalışma saatleri dışındaki bakımın sürekliliğini artırarak sağlık sistemini yeniden düzenlemekti. Üçüncü öneri, AS'ye, hastaların birinci basamak polikliniklerden (BBP) sevk zinciri ile yönlendirilmesi. Son olarak, önerilen AS'lerin yakınında BBP yapıları kurmaktı. Bu şekilde hastalar AS triyajından sonra veya doğrudan BBP'lere erişebilirler. Hekim sayısının artırılması, hastaların kalış sürelerinin kısaltılması gibi hastane politikalarının geliştirilmesi ve yardımcı sağlık personeli sayısının artırılması da ek öneriler arasındadır. ANAHTAR KELİMELER: Acil servis, Sık başvuru, Uygunsuz kullanım
Genel durum bozukluğu ile acil servise başvuran hastaların değerlendirilmesi ve hotel, WPS, REMS skorlarının bu hastalarda mortaliteyi öngörme düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Genel durum bozukluğu triyaj sürecinde sık görülen bir şikayettir. Genel durum bozukluğu, sağlık ve esenlikte spesifik olmayan bir düşüşü tanımlar ve acil servisteki yaşlı hastalarda yaygındır. Bu çalışmada, acil servise genel durum bozukluğu şikayeti ile başvuran hastaların genel değerlendirilmesinin yapılması ve bu hastaların mortalitelerini öngörebilecek skorlama sistemlerinin prognostik değerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi acil servisine 01.03.2021-01.06.2021 tarihleri arasında genel durum bozukluğu şikayeti ile başvuran ve çalışmaya gönüllü olarak katılan 137 hasta üzerinde tek merkezli ve prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Acil servise genel durum bozukluğu şikayeti ile gelen hastaların ateş, nabız, tansiyon, ortalama arter basıncı, oksijen satürasyonu, solunum sayısı, EKG, bağımsız ayakta duramama, GKS, yaş ve cinsiyeti sorgulanmıştır. Hastaların vital bulgularının yanı sıra tanımlayıcı demografik özellikleri de not edilmiştir. Bunun yanında hastanın; Glasgow Koma Skalası (GKS), HOTEL skoru, Hızlı Acil Tıp Skoru (REMS), Worthing Fizyolojik Skorlama Sistemi (WPS) değerlendirilmiştir. GDB ile başvuran hastaların 1 aylık mortalite durumları, MV ihtiyaçları ve YBÜ ihtiyaçları not edildi. İstatistiksel değerlendirmede Pearson Ki Kare Testi, Yates Düzeltmesi, Fisher's Exact Testi, Bağımsız Örnekler T Testi, Mann Whitney U Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Kruskal Wallis H Testi, Univariate ve Multivariate model olarak binary lojistik regresyon analizi uygulanmıştır ve HOTEL, REMS, WPS skorlarının mortaliteyi belirlemedeki değerini ölçmek için Receiver Operating Characteristic (ROC) eğrileri çizilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan toplamda 137 hastanın yaş ortalaması 75,13 ± 13,99 olarak tespit edilmiş olup hastaların %50,4'ü (n=69) erkektir. Genel durum bozukluğu şikayetiyle olan başvuruların; %64,2'si (n=88) hafta içi, %88,3'ü (n=121) ambulans ile ve %67,2'si (n=92) kırmızı triyaj şeklinde olmuştur. Exitus durumlarına göre sonlanım değişkeni farklılık göstermektedir (p=0,039). Exitus olanların %33,3'ü (n=24) taburcu olurken exitus olmayanların %47,7'si (n=31) taburcu olmuştur. Mortalite durumlarına göre HOTEL skorları farklılık göstermektedir (p=0,004). 1 ay içerisinde mortalite gerçekleşenlerde HOTEL skoru ortanca değeri 2 iken, yaşayanlarda 2 olarak bulunmuştur. 1 ay içerisinde mortalite gerçekleşenlerin REMS skoru yaşayanların skorundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,007). Mortalite durumuna göre WPS skorları açısından farklılık görülmemiştir (p=0,425). Exitus durumlarına etki eden risk faktörleri univariate ve multivariate model olarak binary lojistik regresyon analizi ile incelenmiştir. Univariate analiz sonucunda Exitus durumlarında hiçbir faktörün, bağımsız risk faktörü olmadığı elde edilmiştir (p>0,005). Exitus olma durumuna göre HOTEL değeri üzerinden yapılan ROC analizine göre kesme değeri (cut-off) 1 olarak bulunmuştur. Bu cut-off değerindeki duyarlılık %78,08, özgüllük ise %43,75 olarak bulunmuştur. Exitus olma durumuna göre REMS değeri üzerinden yapılan ROC analizine göre cut-off değeri 8 olarak bulunmuştur. Bu cut-off değerindeki duyarlılık %47,95, özgüllük ise %71,87 olarak bulunmuştur. HOTEL skorunun öngörme düzeyinin (AUC=0,644), REMS skorunun (AUC=0,635) düzeyinden yüksek olduğu görülmüştür. Aynı zamanda exitus olma durumuna göre WPS değeri üzerinden yapılan ROC analizinde anlamlı farklılık görülmemiştir (p=0,337; AUC=0,547). Sonuç: Bu çalışma, genel durum bozukluğu ile başvuran hastaların ölüm riskinin yüksek olduğunu göstermektedir. Acil serviste triyaj planlanırken bu durum dikkate alınmalıdır. Aynı zamanda genel durum bozukluğu olan hastalarda mortalitenin tahmininde hem HOTEL hem de REMS skorlama sistemlerinin iyi prognostik değere sahip olduğu gösterilmiştir. Her ne kadar HOTEL skorunun AUC değeri REMS skorunun AUC değerinden daha fazla olsa da bu farklılığın çok az olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Genel durum bozukluğu, acil servis, HOTEL, WPS, REMS
Koroner arter hastalığı tanısı olup acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran hastalara "hastane anksiyete ve depresyon ölçeği" uygulaması
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda 01.10.2018-01.01.2019 tarihleri arasında kardiyovasküler hastalık (KVH) nedeniyle Perkütan Koroner Girişim (PKG) öyküsü olan ve acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastaların hayat kalitesini etkileyen anksiyete ve depresyon durumlarını incelemeyi amaçladık. Bu sayede benzer öyküleri olan ve psikolojik durumları etkilenmiş hastalar hakkında önleyici çalışmalar yapılması ve bu konuda hizmet veren hekimler ile hastaların farkındalığının arttırılması mümkün olabilecektir. Materyal ve Metod: Acil Tıp Anabilim Dalı'na bağlı olarak çalışan Erişkin Acil Servisi'ne 01.10.2018 ile 01.01.2019 tarihleri arasında göğüs ağrısı nedeni ile başvuran ve daha önce akut koroner sendrom hikayesi olan ve/veya koroner anjiyografi öyküsü olan 200 hasta çalışmaya alındı. Hastalara 2 sayfadan oluşan anket (HAD ölçeği) yapıldı. Her ankette toplam 14 soru ve her sorunun içerisinde 4 farklı seçenek vardı. Hastalardan; bu seçeneklerden kendilerine en uygun olan yalnızca bir seçeneği işaretlemeleri istendi. Başvuru esnasında alınan kan troponin değerleri de kayıt altına alındı. Tetkik sonuçları SPSS 18.0 programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Acil Servisimize 01.10.2018 ile 01.01.2019 tarihleri başvuran 200 hasta çalışmaya alındı. Hastalara 2 sayfadan oluşan anket (HAD ölçeği) yapıldı. Başvuru esnasında alınan kan troponin sonuçları kayıt altına alındı. Hastaların yaş ortalaması 60,91 ± 14,13, 138'i erkek 62'si kadındı. Hastaların anksiyete/depresyon skorları ile troponin sonuçları veya sonuç durumu (taburcu, kardiyoloji servis/koroner YBÜ, ölüm) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Tartışma ve Sonuç: Koroner arter hastalığı (KAH) tanılı hastaların göğüs ağrısı yaşaması durumunda başvuru merkezleri Acil Servisler olmaktadır. Bu nedenle Acil Servis hekimlerinin de hastaların ruhsal durumlarına yönelik bilgi ve farkındalığının olması önem taşımaktadır. Özellikle de tetkik sonuçlarında kardiyak patoloji saptanmadığı ancak hastanın şikayetlerinin devam ettiği durumlarda kişinin anksiyete/depresyon duygudurumu içerisinde olabilme ihtimali akla gelmelidir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Koroner Arter Hastalığı, Anksiyete, Depresyon.
Akut karın ağrısı ile acile başvuran ve akut apandisit düşünülen hastalarda acil tıp hekimi tarafından yapılan termal kamera ölçümlerinin analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı acile akut karın ağrısı ile başvuran ve Akut Apandisit tanısı alan hastaların ınfrared (termal kamera) görüntülerinin analizi ve yapay hafıza oluşturmasını sağlayıp, tanıda kullanımını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalısmaya acil servise karın ağrısı sikayetiyle başvuran ve akut apandisit nedeniyle ile opere edilen hastalar ile herhangi bir kronik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Hasta grupta ameliyat öncesi sağ alt kadran, sol alt kadran ayna görüntüsü üzerinden termal görüntüler alındı. Sağlıklı gönüllüler için de aynı işlemler tekrarlandı. Bu görüntülerin analizi sonucu hasta ve sağlıklı gönüllülerin sağ alt kadran sıcaklık farkı anlamlı bulundu (p=0.01). Daha sonra bu görüntülerle denetimli makine öğrenme yöntemi olan doğrusal destek vektör makinesiyle model (sınıflayıcı) oluşturuldu. Eğittiğimiz bu modele sonradan test amacıyla çalışmaya daha önceden almadığımız hasta ve sağlıklı gönüllü görüntüleri yükleyip doğruluğunu, duyarlılığını ve özgüllüğünü bulduk. Bulgular: Hasta grubunda termal görüntülemede sağ ald kadran ve sol alt kadran sıcaklık farkları sağlıklı grupla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık bulundu (p<0.005). Bu hastalarla eğittiğimiz doğrusal destek makinasına (yapay hafıza modeli) daha sonra test amaçlı yüklediğimiz hasta ve sağlıklı görüntülerin analizi sonucunda yapay hafızanın doğruluk oranını %82.5, duyarlılığını %96.15, özgüllüğünü %57.14 olarak bulduk. Sonuç: Bu çalışmada termal kamera görüntüleriyle oluşturduğumuz yapay hafıza modelinin akut apandisit tanısında acilde geleneksel yöntemlere yardımcı olabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Termal görüntüleme, yapay hafıza, apandisit, karın ağrısı, acil servis.
Sağlık çalışanlarına yönelik yapılan hasta ve yakınlarının şikayetlerinin analizi
AMAÇ: İyi sağlık hizmeti verebilmek için alınan hizmetin kalitesinin ölçülmesi gerekmektedir; bu da memnuniyet araştırmaları ve hasta şikayetlerinin değerlendirilmesi ile mümkündür. Bu çalışmanın amacı; hastaların şikâyetlerini tanımlayarak hasta hakları birimlerinin kullanılma durumunun araştırılması, birime başvuru yapan hastaların veya yakınlarının demografik özelliklerinin ortaya çıkarılması, şikâyet konularının belirlenmesi ve bu değerlendirmeler neticesinde şikâyet konusu olan yetersizliklerin tespit edilmesi, gerekli olan konular hakkında çözüm fikirleri ortaya çıkarılması ve böylece bu hususlarda özel tedbirler alınabilmesidir. MATERYAL VE METOD: Çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde yapılmıştır. Hasta hakları birimine 2018 yılından itibaren 2019 yılı sonuna kadar yapılan başvuru kayıtlarının geriye dönük analizi yapılarak başvurulara ve başvuranlara ait özellikler incelenmiştir. Başvuranların, yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu gibi demografik özellikleri incelenmiştir. Başvuruları analiz ederken ise, başvuru yapılmasına sebep olan birim, başvuru yapılmasına sebep olan meslek grubu ve şikâyet konuları hakkındaki tüm veriler incelenmiştir. BULGULAR: Araştırma için 1385 başvuruya ait veriler toplanmıştır. Başvuranların cinsiyete göre ayrımı yapıldığında erkek cinsiyetin daha fazla başvuru yaptığı görülmektedir. En sık Lise mezunları şikâyet başvurusu yapmışlardır. En sık başvuru yapan yaş aralığı 20-40 yaş aralığıdır. En çok pediatri kliniği ile ilgili şikâyet başvurusu yapılmıştır. Hakkında en sık başvuru yapılan meslek grubu ise hekim ve sekreter olmuştur. SONUÇ: Hasta hakları birimlerinin çok önemli oldukları, hasta memnuniyetinin arttırılmasının yanında kurumların kalitelerinin değerlendirilmesi ve mevcut olan aksaklıkların belirlenmesinde önemli rolleri olduğu sonucu elde edilmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Hasta Hakları; Hasta Hakları Birimi; Şikâyet Analizi; Sağlık Yönetimi
Acil tıp stajının intern doktorlara mesleki bilgi ve beceri açısından katkısının değerlendirilmesi
AMAÇ: Çalışmamızda acil servis stajı alan intörn doktorların KPR konusunda bilgi düzeylerini ölçmek ve acil servis stajının intörn doktorların KPR bilgi düzeylerine etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. MATERYAL VE METOD: 01 Mayıs 2019 - 30 Nisan 2020 tarihleri arasında acil serviste stajyer olarak çalışan intörn doktorlar araştırmaya dâhil edildi. Acil servis stajı öncesinde ve staj sonunda olmak üzere aynı sorulardan oluşan 30 soruluk çoktan seçmeli test yapıldı. İlk ve son test sınavı arasında hem sorular arasında hem de genel başarı oranları kıyaslandı. İstatiksel değerlendirme için SPSS 22,0 paket programı kullanıldı ve tüm karşılaştırmalarda P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Araştırmamıza toplam 202 intörn doktor dahil edildi. Çalışma sonucunda Genel KPR bilgi düzeyinde %8,97'lik anlamlı bir artış tespit edildi. Temel yaşam desteği, ileri yaşam desteği ve pediatrik ileri yaşam desteği ayrı ayrı değerlendirildiğinde ise staj öncesine göre sırasıyla %7,24, %8,19 ve %3,84'lük başarı artışı sağlandı. TARTIŞMA VE SONUÇ: Acil servis stajı alan intörn doktorların temel öğrenim hedeflerin bir tanesi KPR eğitimidir. Kliniğimizde eğitim gören intörn doktorların hem staj başında hem de staj sonunda KPR genel bilgi düzeyleri ölçülmüştür. Çalışmamız sonucunda acil servis stajı eğitimi alan intörn doktorların KPR bilgi düzeylerinde anlamlı bir artış saptanmış olup çalışmamız amacına ulaşmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Kardiyopulmoner resüsitasyon, CPR, Temel Yaşam Desteği, TYD, İleri Yaşam Desteği, İYD
2012-2019 yılları arasında ülkemizde acil servis çalışanları hakkında ve acil servis çalışanları tarafından açılmış ve yargıtay tarafından karara bağlanmış davalar ve sonuçlarının incelenmesi
AIM: In this study, we examined the malpractice and white code cases faced by emergency service workers between 2012 and 2019 and investigated how these cases were concluded by the Supreme Court. MATERIAL AND METHOD: In order to examine the results of the cases opened by Emergency Service Employees and against Emergency Service Employees between 01.01.2012 and 31.12.2019, the results of the lawsuits were reached through the link of 'yargıtay.gov.tr' and the results were analyzed retrospectively. FINDINGS: In this regard, 37 court results were submitted to the Supreme Court and concluded. Under the title of malpractice, the most frequent lawsuit was filed for misconduct (77.8%) and 77.8% of the lawsuits were filed against physicians. When the content of the case was read, the healthcare workers were mostly (55.6%) accused of causing death. 77.7 % of the malpractice cases were reversed by the Supreme Court and the remaining 22.2% was approved by the Supreme Court. In the lawsuits filed due to violence against healthcare professionals, the most common subject was the resistance (46.4%). It was followed by insulting healthcare workers (25%), damage to public property (17.9%) and deliberate injury (7.1%), and threatening employees (3.6%) was the subject of lawsuit. While the patient himself (64.3%) used violence the most, his relatives (35.7%) used violence in the second place. The healthcare workers who activated the white code system were determined as physicians (64.3%), security guards (21.4%), assistant health personnel (7.1%) and nurses (7.1%), respectively. 46.4% of these cases were sent back to the first court after being deemed incorrect in terms of procedure; 42.9% was repaired and 10.7% was deteriorated. RESULTS: Most of the lawsuits brought against healthcare professionals are under the title of misconduct. The most important reason for giving a white code is "resistance to duty" Approximately half of the cases in this group are deemed incorrect by the Court of Cassation in terms of procedure and are sent back to local courts. KEYWORDS: White code, Healthcare workers, Violence, Malpractice, Emergency department
Acil servise baş ağrısı ile başvuran hastalarda yatak başı ultrasonografi ile optik sinir çapı ölçümü
AMAÇ: Çalışmamıza acil servise baş ağrısı şikâyeti ile başvuran 18 yaş üstü hastalar dahil edilmiştir. Baş ağrısı ile başvuran hastalara yatakbaşı yapılabilen ve non invaziv bir yöntem olan ultrasonografi ile bakılarak, bilateral optik sinir çapı ölçümleri yapılıp BT bulguları ile kıyaslanarak arada benzerlik olup olmadığının tespiti amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı, Acil Tıp Kliniği'nde yapıldı. Acil servise baş ağrısı nedeni ile başvuran 18 yaş üzeri şuuru açık, koopere ve oryante erişkin hastalar çalışmaya alınmıştır.6.0- 13.0 MHz frekans aralığına sahip lineer prob kullanılarak her iki göz optik sinir çapı ölçüldü. Her iki göz kapatılarak göz kapağı üzerine jel sürüldü; ardından lineer prob ile kısa aks süpürme şeklinde görüntü alındı. Optik diskin arkasından 3 mm gerisinden optik sinir çapı ölçüldü. Çapı 5 mm'den yüksek olan ölçümler patolojik olarak kabul edildi. Klinik pratikte USG uygulamaları temel ve ileri USG kursu almış acil asistanı Dr. Tutku Tek tarafından yapıldı. Çalışma 1 (bir) yıl içinde tamamlandı. Çalışma, istatistiksel olarak power analiz yapıldıktan sonra belirlenen sayı olan; 64 baş ağrılı ve 64 baş ağrısız hasta çalışmaya alındı. Çalışma verileri SPSS 22.0 Windows versiyon paket programıkullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR:Çalışmaya katılan 64 adet baş ağrılı 64 adet baş ağrısı olmayan 18 yaş üstü hastanın bilateral optik sinir çap ölçümü değerlendirmesi sonucunda; optik sinir çap ölçüm değerlerinin cinsiyetlere bağlı olmadığı, aynı yaş grubundaki baş ağrılı grup ve baş ağrısız grup kıyaslandığında baş ağrılı grupta optik sinir çap ölçüm değerlerinin yüksek olduğu, intrakranyal patolojilerin olduğu tarafta, kataraktın olduğu tarafta, eski SVO sekelinin, posttravmatik eksternal hematomun olduğu tarafta optik sinir çap ölçüm değerinin sağlıklı olan tarafa kıyasla artmış olduğu saptandı. Çalışmaya alınmaya karar verilen 35 yaşında baş ağrısı şikâyeti ile başvuran komorbid hiçbir hastalığı olmayan bir kişide insidental retina dekolmanı saptandı. SONUÇ:Baş ağrısı acil servise sık başvuran şikayetlerdendir. Altta yatan patoloji çok geniş bir yelpazede olabileceği için hızlı ve doğru tanı koyabilmek bazı hayatı tehdit edecek durumların önlenmesi için çok önemlidir. Ultrasonografi; yatak başı yapılabilmesi, noninvaziv olması ve maliyeti düşük olması nedeniyle son yıllarda acil serviste sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda optik sinir çap ölçümünün BT ile aynı doğrultuda sonuçlar çıkartmış olması ultrasonografi ile hastaların ilk değerlendirmesinin yapılabileceğini gösterebilir. Optik sinir çap ölçümünün ultrasonografi ile yapılmasının yaygınlaşıp standardize edilebilmesi için daha birçok çalışmaya ihtiyaç olduğu aşikardır. ANAHTAR KELİMELER: Acil servis, Baş ağrısı, Optik sinir, Ultrasonografi, Oküler Ultrasonografi, İntrakranyal Basınç
Acil serviste hasta memnuniyeti
ÖZETACİL SERVİSTE HASTA MEMNUNİYETİİsmail TOĞUNUzmanlık Tezi, Acil Tıp Anabilim DalıTez Danışmanı: Doç. Dr. Cuma YILDIRIMAralık 2007, 71 sayfaBu çalışmanın amacı; Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisine başvuran hastaların demografik karakterlerini ortaya çıkarmak, hasta memnuniyetini etkileyen faktörleri ve hasta memnuniyet-memnuniyetsizliği ile ilişkili faktörleri belirlemektir.Bu çalışma 1 Kasım 2006 ile 31 ocak 2007 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisine başvuran 16 yaşından büyük 1454 hasta çalışmaya alınmıştır. İletişim kurulabilen hastaların demografik bilgileri, bakım özellikleri ve memnuniyetleri hakkında bilgi toplandı. Acil Servise geliş sebebi, acil serviste kimin tarafından karşılandığı, doktor ve hemşirelerin, tecrübe ve davranış memnuniyeti, hastanenin teknik donanım ve temizlik durumu memnuniyeti, acil serviste tedavi tamamlanıncaya kadar geçen süre ile ilgili memnuniyeti, acil serviste tetkik ve tedavisi sürerken hastalığı ve yapılan işlemler hakkında bilgi verilmesi ile tetkikler için bekleme süresi hakkındaki algılama memnuniyeti, acil serviste gördüğü tüm bakım ile ilgili memnuniyeti, acil servisten memnun kalmamışsa memnuniyetsizliğin nedenleri, acil servisten taburcu olduktan sonra izlem konusunda kendisine bilgi verilip verilmediği ve bu konudaki memnuniyeti, ileride hastanemiz acil servisini tekrar tercih edip etmeyeceği ve yakınlarına tavsiye edip etmeyeceği ve kendisine reçete verilip verilmediği hususlarında hastaya sorular soruldu. İstatistiksel analiz SSPS 13.0 istatistiksel yazılım programı kullanarak yapıldı.Çalışma dönemi boyunca acil servise başvuran 1454 hasta çalışmaya alındı. Hastaların acil servisteki tüm bakımları hakkında genel memnuniyetleri 1021'i (%70.2) memnun, 308'i (%21.2) kısmen memnun, 125'nin (%8.6) ise memnun olmadığı bulunmuştur. Doktor tecrübe ve davranışı, hemşire tecrübe ve davranışı, hastane temizlik ve teknik donanım durumu, acil serviste bilgilendirme, acil serviste algılanan zaman, tetkikleri bekleme zamanı, hastaya reçete verme, başvuru zamanı, acil servis içine alınma şeklinin genel memnuniyet üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastaların genel memnuniyeti ile gelecekte aynı kuruluşu tercih etme ve tavsiye etme isteği korelasyon göstermiştir. Diğer parametrelerin genel memnuniyet üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi.Sonuç olarak; hasta memnuniyetini en fazla etkileyen faktörün doktor davranışı olduğu tespit edilmiştir. Hasta memnuniyetini etkileyen diğer önemli faktörler ise; hemşire davranışı, acil serviste tetkik ve tedavi sürerken hastalara işlemler hakkında bilgi verme, hastane temizlik durumu ve taburcu olduğunda bilgi verme olarak tespit edildi. Genel memnuniyeti negatif yönden etkileyen en önemli faktör hastanenin teknik donanım ve ekipman durumu olarak bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Acil servis, Hasta memnuniyeti, Memnuniyetsizlik
Organofosfat zehirlenmesinde kardiyak hasarlanmanın belirlenmesi ve bu hasarlanmaya bazı ilaçların etkilerinin araştırılması
Mevcut çalışmanın amacı, sıçanlarda diklorvosa bağlı zehirlemede kardiyak oksidatif stres parametreleri ve mortaliteyi araştırmaktır. Kontrol grubu (n=8) mısır yağı verilen grup, diklorvos grubu (n=15) diklorvos (30 mg/kg) verilen grup, magnezyum grubu (Mg, n=10) diklorvostan önce MgSO4 (200 mg/kg) verilen grup, atropin grubu (A, n=10) diklorvostan önce atropin (10 mg/kg) verilen grup, pralidoksim grubu (PAM, n=10) diklorvostan önce pralidoksim (40 mg/kg) verilen grup ve A-PAM grubu (n=10) diklorvostan önce atropin (10 mg/kg) ve pralidoksim (40 mg/kg) verilen gruptan oluştu. Bütün ilaçlar ve araçlar intraperitonal olarak verildi ve enjeksiyondan 6 saat sonra venöz kan numuneleri, tiyopental anestezisinin altında direkt kalpten alındı. Daha sonra kalple ilgili doku numuneleri elde edildi. Biyokimyasal analiz, kolinesteraz, kreatin kinaz, kreatin kinaz-MB, kardiyak troponin I, miyoglobin, NT-proBNP ve NO serum düzeylerini ölçmek ve malondialdehid, glutatyon ve NO'in doku düzeylerini belirlemek için yapıldı, Histopatolojik olarak, immunohistokimyasal analizleri, kardiyak dokuda indüklenebilir NO sentaz ve apoptosis için boyama yapıldı. Diklorvos grubunda serum kolinesteraz düzeyi, kontrol grubundan daha düşük olmasına rağmen atropin ve pralidoksim veya bu iki ilacın kombinasyonun verilmesi serum kolinesteraz düzeylerini değiştirmedi. Yine de, serum kolinesteraz düzeyleri Mg tedavisi ile daha fazla baskılandı. Diklorvos ve Mg gruplarında serum NO düzeylerini kontrol grubundan daha düşük göstermemize rağmen kardiyak dokuda NO düzeyleri Mg grubunda diğer iki gruptan daha yüksektir. Grupların arasında bütün diğer parametreler, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İndüklenebilir NO sentaz ve apoptosis boyamasında herhangi bir değişiklik gözlenmedi. Mortalite oranı, diklorvos grubunda %47 ve bu oran Mg grubunda %20 ve tüm diğer gruplar için %0 olarak tespit edildi (p<0.05). Serum kolinesteraz düzeyleri diklorvos ile azaldı ve bu azalmalar atropin, pralidoksim ve atropin-pralidoksim tedavileri ile ortadan kalktı. Malondialdehid ve glutatyon düzeyleri değişmeden kaldığı için diklorvosa bağlı artmış oksidatif stres için hiçbir kanıt yoktu. Bizim sonuçlarımız, organofosfat zehirlenmesi ile lipid peroksidasyonun artmış olduğunu düşündürmemektedir. Sonuç olarak, diklorvosa bağlı zehirlenmede kardiyak hasarı belirlemek için, geleneksel kardiyak belirteçler, oksidatif stres ve NT-proBNP belirgin katkı sağlamamış ve tartışmalı olan Mg tedavisinin akut organofosfat zehirlenmesinin yönetiminde bariz olumlu katkılar sağlamamıştır diyebiliriz.Anahtar kelimeler: Organofosfatlar, Kardiyak hasar, Antioksidan enzimler, Apoptozis, Nitrik oksit
Klor gazı zehirlenmesi oluşturulan ratlarda nebülize sodyum bikarbonat tedavisinin akciğerlerdeki erken ve geç dönem etkilerinin histopatolojik olarak araştırılması
Halk arasında çamaşır suyu ve tuz ruhu olarak bilinen sodyum hipoklorit ve hidroklorik asit, geleneksel olarak temizlik amacı ile kullanılırlar. Bu iki sıvının karıştırılması sonucu klor gazı ortaya çıkar. Klor gazı zehirlenmeleri acil servise sık başvuru nedenlerinden birisidir. Bu hastaların tedavisinde ana yaklaşım semptomatik ve destekleyici tedavidir. Ortaya çıkan akciğer hasarını azaltmaya yönelik kabul görmüş spesifik bir tedavi yaklaşımı yoktur.Çalışmamızda, klor gazı inhalasyonu ile oluşturulan akciğer hasarının tedavisinde, kullanımı literatürde de tartışmalı olan, nebülize sodyum bikarbonatın etkisini araştırdık.Ratlar randomize olarak 5 gruba ayrıldı, toplam 48 adet rat kullanıldı. Grup 1 (n=8) ratlara deney süresince hiçbir şey verilmedi. Grup 2 (n=8), Grup 3 (n=8), Grup 4 (n=12), ve Grup 5 (n=12)'teki ratlara 5 dakika süreyle 155 ppm klor gazı inhale ettirildi. Grup 3 ve Grup 5'teki ratlara ek olarak klor gazı inhalasyonu sonrası nebülize sodyum bikarbonat verildi. Grup 2 ve Grup 3'teki ratlar klor gazı inhalasyonundan 30 dakika sonra, Grup 4 ve Grup 5'teki ratlar inhalasyondan 45 gün sonra histopatolojik değerlendirilme için sakrifiye edildiler.Akciğerlerin histopatolojik değerlendirilmesinde Grup 2 ve Grup 3'teki ratlarda akut zararlanma görüldü. Grup 3'teki zararlanma Grup 2'den daha şiddetli idi. Grup 4 ve Grup 5'te benzer olarak bazılarında interstisyel fibrozis ve alveolar amfizematöz değişiklikler görüldü.Sonuç olarak, nebülize sodyum bikarbonat erken dönemde akciğer hasarını arttırır. Geç dönemde ise hasar üzerine herhangi bir etkisi yoktur.Anahtar kelimeler: Klor gazı, Maruziyet, Sodyum bikarbonat, Rat
Selektif RHO kinaz inhibitörü, Y-27632'nin organofosfata bağlı kardiyak toksisite ve mortalite üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması
Bu çalışma selektif Rho kinaz inhibitörü olan Y-27632'nin ratlarda organofosfata bağlı kardiyak toksite ve mortalitede etkilerini değerlendirmek için tasarlandı. Ratlar kontrol grubu (mısır yağı), diklorvos grubu (30 mg/kg i.p), 1 ve 10 mg/kg Y-27632+diklorvos verilen grup olarak randomize olarak dört gruba ayrıldı. Bütün ilaç ve araçlar intraperitonal olarak verildi ve enjeksiyondan 6 saat sonra venöz kan numuneleri, tiyopental anestezisinin altında direkt kalpten alındı. Daha sonra kalple ilgili doku numuneleri elde edildi. Biyokimyasal ve immunohistokimyasal analizleri yapıldı. Serum kolinesteraz düzeyleri diklorvos ile baskılandı ve bu azalmalar Y-27632 tedavisi ile ortadan kalktı. Serum CK, CK-MB, miyoglobin ve Nt-proBNP düzeylerinde gruplar (Y-27632 ve zehirlenmede) arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Kardiyak troponin I düzeyleri diklorvos ile anlamlı şekilde artmıştır ve bu artış Y-27632 ile değişikliğe uğramamıştır. Serum nitrik oksit düzeyleri diklorvos ile değişmemesine rağmen, kardiyak nitrik oksit düzeyleri Y-27632 tedavisi ile belirgin olarak artmıştır. Kardiyak glutatyon düzeyleri de 1 mg/kg Y-27632 artmıştır. Grupların tümünde kardiyak dokuda indüklenebilir nitrik oksit sentaz ve apoptozis boyamasında herhangi bir değişiklik gözlenmedi. Y-27632'nin her iki dozları (1 ve 10 mg/kg) akut diklorvos maruziyeti olan ratlarda mortaliteyi engellemiştir (%100 hayatta kalma). Sonuç olarak, Rho-kinaz yolu organofosfat zehirlenmesinde yer almaktadır ve Rho-kinaz inhibitörünün verilmesi ratlarda diklorvos zehirlenmesine karşın koruyucu etkiler oluşturabilir. Bu bulgular organofosfat zehirlenmesinin tedavisi için yeni olasılıklar sağlayabilir.Anahtar kelimeler: Kardiyak toksisite, Zehirlenme, Diklorvos, Rho-kinaz, Y-27632
Yılan ısırmaları ve akrep sokmalarında klinik değerlendirme ile beraber tedavi öncesi ve sonrası total antioksidan status, total oksidan status ve oksidatif stres indeksinin karşılaştırılması
Mayıs 2009, Ekim 2010 tarihleri arasında servisimize başvuran, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, diabetes mellitus, malignensi ve ilaç kullanma hikâyesi olmayan 44 akrep sokması, 47 yılan ısırması ve 20 kişilik sağlıklı kontrol grubu prospektif olarak incelemeye alındı. Başvuruda ve bir ay sonraki kontrollerde klinik takip bilgileri ve kan örnekleri sonuçları; sağlıklı kontrol grubunda ise kan örnekleri ve EKG değerlendirmeleri kayıt altına alındı. Analizde SPSS 13,0 programı kullanıldı. P<0,05 değerleri anlamlı kabul edildi.Hem akrep sokmalarında, hem de yılan ısırıklarında geliş TAS, TOS, OSİ değerleri; bir ay sonraki kontrol değerlerinden; TOS ve OSİ değerleri ise sağlıklı kontrol grubu değerlerinden anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Birden fazla sayıda akrep sokmasıyla gelenlerde TOS, OSİ geliş değerleri daha yüksek tespit edildi (p<0,05). Ancak bu fark yılan ısırıklarında gözlenmedi. Kan alma zamanı akrep sokması ve yılan ısırıklarının geliş değerlerini istatistiksel olarak etkilememişti (p<0,05). Hem akrep sokmalarında, hem de yılan ısırıklarında EKG değişikliği ile geliş değerleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p<0,05). Akrep sokmalarında TOS ve OSİ değerleri ile EKG'lerdeki değişiklikler arsında anlamlı bir korelasyon saptanmazken; yılan ısırıklarında anlamlı bir korelasyon tespit edildi (p<0,05). Yılan serumu ve plazmaferez yapılanlarda TAS, TOS, OSİ geliş değerleri kıyaslandığında anlamlı sonuç bulunamadı (p>0,05). Akrep sokmaları ve yılan ısırmalarında hesaplanan PR, UQTc, QTd, QpTc değerleri sağlıklı kontrol grubu değerlerinden yüksek ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05).Anahtar Kelimeler: TAS, TOS, OSİ, Yılan ısırıkları, Akrep sokmaları,
Ankaferd Blood Stopper'in (ABS) intraabdominal yapışıklıklarını önlemede makroskobik, mikroskobik ve biyokimyasal olarak etkinliğinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada amaç abdominal operasyon yapılan sıçanlarda, operasyon sonrası meydana gelebilecek batın içi yapışıklıkları önlemede Ankaferd Blood Stopper'in (ABS) etkinliğini histopatolojik, biyokimyasal ve klinik olarak araştırmaktır.Metod: Çalışmada, yaşları sekiz-on ay arası ve ağırlıkları 300±30 gram olan 40 adet Wistar albino cinsi dişi rat rastgele dört ayrı gruba ayrıldı. Sedasyon için Ketamin HCL (70 mg/kg iM) kullanıldı. Çekum antimezenterik ön yüzü steril spanç ile serozal hemorajik peteşiler oluşuncaya kadar travmatize edildi. Peteşi bölgesine kontrol grubu için serum fizyolojik 1 ml, ikinci gruba 0,5 ml, üçüncü gruba 1 ml ve dördüncü gruba 2 ml Ankaferd Blood Stopper (ABS) püskürtülerek uygulandı. On gün standart sıçan diyeti uygulandı ve onbirinci günde sıçanlar sakrifiye edildi. Makroskobik değerlendirme için `Blauer'in Makroskopik skalası', mikroskobik değerlendirme için `Zühlke Mikroskobik adezyon klasifikasyonu' kullanıldı. Biyokimyasal olarak total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS) ve oksidan status indeksi (OSI) çalışıldı. İstatistiksel analizler Tukey ve ANOVA testi ile değerlendirildi.Bulgular: Kullanılan ABS miktarı arttıkça, mikroskopik olarak fibroblast ve damarlanmada anlamlı bir artış görüldü (p<0,05 ). Serum fizyolojik verilen grupta adezyon derecesi diğer gruplara göre daha az idi. Gruplarda kullanılan ABS miktarı arttıkça, makroskopik olarak adezyon kalınlığı ve yaygınlığı artmıştır. Grup 1'de evre 1'de ratların %88,9'u bulunurken; Grup 4'te evre 3 ve 4'de ratların %50'si yer almıştır. Grup 1'de evre 4'te hiç rat bulunmaz iken; Grup 4'te evre 1'de %12,5 rat bulunmuştur. Grupların TAS, TOS, OSİ değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05).Sonuç: Çalışmamızda ABS'nin intraabdominal yapışıklıkları önlemede etkin olmadığı, aksine kullanılan ABS miktarı arttıkça yapışıklıkların arttığı saptanmıştır.Anahtar kelimeler: Ankaferd Blood Stopper (ABS), Abdominal Operasyon, Adezyon, Albino Wistar Rat, Serum Fizyolojik
GO-FAR 2, CASPRI skorları ve end-tidal karbondioksit düzeylerinin hastane içi kardiyak arrest hastalarının nörolojik sağkalım sonuçları üzerindeki yordayıcı etkisinin incelenmesi
Kardiyopulmoner arrest (KPA), yüksek mortalite oranı ve nörolojik sekel riski ile acil serviste sık karşılaşılan, kritik bir durumdur. Nörolojik sağkalımı öngörmek, hem kaynak kullanımının etkinliğini artırmak hem de etik tedavi kararlarını desteklemek açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, hastane içi kardiyak arrest geçiren hastalarda, nörolojik sağkalımı tahmin etmede kullanılan Resüsitasyon Girişiminin Ardından İyi Sonuç (GO-FAR)-2 ve Hastane İçi Resüsitasyon Sonrası Kardiyak Arrest Sağkalımı (CASPRI) skorlarının, end-tidal karbondioksit (ETCO₂) düzeyi ile birlikte kullanıldığında tahmin başarısını artırıp artırmadığını değerlendirmektir. Bu prospektif gözlemsel çalışma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'nde, 01.01.2024 - 31.12.2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. Hastane içinde kardiyak arrest geçiren toplam 98 hasta çalışmaya dahil edildi. EMMA® ana akım kapnograf ile entübasyon sonrası 0, 10 ve 20. dakikada ETCO₂ düzeyleri ölçülerek kayıt altına alındı. Serebral Performans Skalası (CPC) ile nörolojik sağkalım düzeyi belirlendi. Hastaların medyan yaşı 75 (IQR: 64,50-83,25) olup, %51'i (n=50) erkekti. %82,7'si (n=81) hastanede hayatını kaybetti. Yalnızca 10 (%10.2) hasta iyi nörolojik sağkalım ile taburcu edildi. GO-FAR 2 ve CASPRI skorları, tek başlarına iyi ve çok iyi düzeyde tahmin gücüne sahipken (GO-FAR 2: AUC = 0,76; CASPRI: AUC = 0,86), bu skorlara ETCO₂ 0-20 dk farkı >5,5 mmHg parametresi eklendiğinde mükemmel düzeyde tahmin başarısı (AUC değerleri sırasıyla 0,94 ve 0,96) göstermiştir. Bu çalışmada, ETCO₂ düzeyi 0-20. dakika farkının >5,5 mmHg olmasının, GO-FAR 2 ve CASPRI gibi mevcut skorlama sistemlerine entegre edilmesiyle nörolojik sağkalım tahmin başarısının anlamlı şekilde arttığı gösterilmiştir. Karar alma süreçlerinde, özellikle resüsitasyon yapmayın (DNR) kararlarında bu entegrasyonun kullanılması faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: CASPRI, GO-FAR, ETCO2, Kardiyopulmoner Arrest, Nörolojik Sağkalım
Mangal başında çalışan kebapçı ustalarında kronik Karbon Monoksit maruziyetinin etkileri
Bu çalışmamızda daha önceden araştırılmamış kronik karbon monoksit maruziyeti ile ateroskleroz ilişkisini; karotis intima media kalınlığı ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein ölçümleri ile araştırmayı, kronik karbon monoksit maruziyetinin N-terminal proBrain Natriüretik Peptid değerleri üzerine etkisini ve bu kişilerde hava yolu obstrüksiyonunun oluşup oluşmadığını belirlemeyi amaçladık.En az 3 yıl boyunca bir restoranda mekân içerisinde barbekü yapan, sağlıklı, sigara içmeyen 40 erkek işçi ve yaşça uyuşan 48 sağlıklı erkek çalışmaya alındı. Kebapçı ve kontrol gruplarının yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol, karotis intima media kalınlığı, karboksihemoglobin, yüksek sensiviteli C-reaktif protein, N-terminal proBrain Natriüretik Peptid, ekspiratuvar tepe akım hızı değerleri ölçülüp SSPS 13.0 yazılım programı kullanılarak istatistiksel analizi yapıldı.Grupların klinik özellikleri, yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol değerleri birbirleriyle benzer bulundu. Bununla birlikte karboksihemoglobin (%6.5±1.5/2.0±1.1), yüksek sensiviteli C-reaktif protein (2.7±2.0/1.1±0.8 mg/L), karotis intima media kalınlığı (1.10±0.31/0.91±0.11 mm) değerlerinin kebapçılarda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Kebapçılarda; karboksihemoglobin ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p<0.001), karboksihemoglobin ve karotis intima media kalınlığı (p=0.014), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve karotis intima media kalınlığı (p=0.025), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve çalışma yılı (p<0.001), karotis intima media kalınlığı ve çalışma yılı ( p=0.035) arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilirken, kontrol grubunda karboksihemoglobin ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p=0.002) arasında anlamlı ilişki bulundu. N-terminal proBrain Natriüretik Peptid değerleri her iki grupta da normal (<60 µg/L) sınırlarda bulundu ve istatistiksel olarak (p>0.05) anlamsız kabul edildi. Ekspiratuvar tepe akım hızı değerlerindeki düşmenin (ortalama; 65.1/7.1 L/dakika) kebapçılarda kontrol grubuna göre daha fazla olduğu görüldü.Bu çalışmayla kronik karbon monoksit maruziyetinin zamanla yüksek sensiviteli C-reaktif protein ve karotis intima media kalınlığı arttırarak ve ateroskleroz oluşumuna zemin hazırladığı, ayrıca hava yollarında daralma yaparak; ekspiratuvar tepe akım hızında azalmaya neden olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Karotis intima media kalınlığı, Yüksek sensiviteli C-reaktif protein, Ateroskleroz, Ekspiratuvar tepe akım hızı
Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi hastane afet planı
Marmara depreminin ardından sıkça yapılan bir hata, afet denildiğinde sadece deprem olgusunun algılanmasıdır. Deprem, çok önemli bir konudur. Ancak sel, yangın, her gün ortalama 20 kişinin hayatını yitirdiği trafik kazaları ve terörist saldırılar da afet konusu ve afet tıbbı içerisinde yer almaktadır. Afetler birçoğu engellenemediği, sonuç olarak çok sayıda can ve mal kaybına yol açtığı için gündemdeki yerini ve önemini hala korumaktadır. Çağdaş bir toplum olmak, afetlerde zarar görenlerin, mağdur olanların mağduriyetini gidermeyi, yaralarını sarmayı gerekli kılmaktadır.Bir tıbbı afet anında hastanelerde başlangıçta yaygın olarak konfüzyon ve kargaşa durumu yaşanır. Ancak bu negatif etkiler planlı ve olaya odaklanmış, organize bir şekilde yapılırsa azaltılabilir.Bu çalışmada bir hastane içi ve dışı afet anında, hastaneye gönderilen hasta ve yaralıların teşhis ve tedavisinde başarılı ve organize olmak, afet nedeniyle hastane içinde oluşan panik ve kargaşayı önleyerek, ortaya çıkabilecek sorunları en aza indirmek, planda yer alan her birim görevlisini ve görevlerini önceden belirlemek ve birimler arasında iyi bir organizasyon sağlamaktır. Bu amaçla dünyada en çok kullanılan ve afetlerdeki etkinliği ve başarısı kanıtlanmış bir afetle mücadele sistemi; orijinal ismi Hospital Incident Command System (HICS) olan ve temelleri 1980'lerin sonunda Kaliforniya da atılan, Türkçe karşılığı Hastane Olay Yönetim Sistemi hastanemize uyarlanmıştır.Hastane Olay Yönetim Sistemi (HOYS) mantıksal yönetim yapısı, tanımlanmış sorumluluklar, kolay raporlama kanalları ve diğer hastanelerle çalışanlarını birleştirmeye çalışan ortak terminolojiye sahip bir acil yönetim sistemidir. .Sonuç olarak amaç Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinin uluslar arası standartlara uygun bir hastane afet planı hazırlamaktır. Bu şekilde hastanelerin afetle mücadele için izleyebileceği yöntemler, bunların önemi ve sonuçları tartışılmıştır.Anahtar Kelime: Afet, Afetle mücadele, Hastane afet planı
Acile başvuran kalp yetmezlikli, plevral/ perikardiyal efüzyon tespit edilen ve edilmeyen hasta gruplarının risk faktörleri, demografik özellikleri, prognoz, Ca 125 seviyesi Ve NT-ProBNP seviyesi açısından karşılaştırılması
Bu çalışmamızda Akut dekompanse kalp yetmezliğinde (DKY) eşlik eden plevral effüzyonun hastanede kalma süresi ve takip eden 6 ay içinde prognoz üzerine etkisi ve CA-125 ve NT-proBNP düzeyleri ile ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Dekompanze kalp yetmezliği olan 100 hasta çalışmaya alındı. CA 125 ve NT- proBNP düzeyleri ölçüldü. Hastalar plevral efüzyon varlığına göre ayrıldılar. Hastanede kalma süresi 6 ay boyunca tekrar hospitalizasyon ve mortalite kaydedildi. 6 aylık takip eden süreçte 27 ölüm meydana geldi. Plevral efüzyonlu hastalarda CA-125 düzeylerinde anlamlı olmayan bir yükseliş trendi tespit edildi. Tek değişkenli Cox Regresyon modeline göre plevral efüzyonun hastane içi akıbet ve takip eden 6 ay içinde ölüm üzerine herhangi bir etkisi bulunmadığı gösterildi (p=0.4). CA 125 mortaliteyi 1.29 (1.13-1.47) olarak, (p<0.001); NT-proBNP ise mortaliteyi 1.08 (1.03-1.14) olarak öngörmüştür, (p=0.004). Çok değişkenli Cox regresyon analizi yalnızca CA 125'in takip eden 6 ayda prognoz ile bağımsız ilişkili olduğunu göstermiştir [RR: 1.2 (1.04-1.4); p=0.001].Dekompanze kalp yetmezliği hastalarda, 6 aylık bir takip periyodunda mortalite ve rehospitalizasyonda eşlik eden plevral efüzyonun rolü yoktu. CA 125in plevral effüzyona bakılmaksızın prognozun bağımsız bir göstergesi olduğu bulundu.Anahtar Kelimeler: Dekompanse kalp yetmezliği, Plevral effüzyon; CA 125; NT-proBNP, Prognoz.
Acil servise başvurusunda geçici iskemik atak düşünülen hastaların rosıer, ABCD2 skorları ile Whiteley Indeksi ve Bradford Bedensel Belirti Envanteri sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada inme ve Geçici İskemik Atakta görülebilen semptomlarla acil servise başvuran hastalarda tanısal değerlendirmeye ilaveten hastalara uygulanan skorlamalar ve hastaların klinik sonlanımlarla olan ilişkileri incelenmiştir. Elde edilen verilerin Geçici İskemi Atak ve inme hastalarıyla inme taklitçilerinin ayırıcı tanısında kullanılması hedeflenmiştir. Metod: Prospektif olarak planlanan bu çalışma Düzce Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na 01/03/2024 ile 01/02/2025 arasında başvuran hastalarda son 24 saat içinde geçirilmiş senkop, konvülziyon, fokal nörolojik semptom tarifleyen hastalarda tanısal değerlendirmeye ilaveten ABCD2, ROSIER, WI-7, BBBE-44 skorlamaları hesaplanmış ve hastaların klinik sonlanımları arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak incelenmiştir. Verilerin analizinde SPSS 25 kullanıldı. 24 saat içinde kafa travması geçiren, kanser ve epilepsi tanısı olan, ileri derece afazisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular: İnme şüphesiyle takip edilen 115 hastanın %28.7'si (n=33) nörovasküler hastalık tanısı alırken %71,3'ü (n=82) inme taklitçisi olarak değerlendirilmiştir. Başvurular içinde en sık görülen semptom baş dönmesidir(%33,9). Nörovasküler hastalık tanısı alan hastaların içinde baş dönmesi semptomu olanların oranı (%15.2) tanı almayan hastaların içindeki baş dönmesi semptomu olanların oranından (%41.5) anlamlı şekilde düşüktü(p=0.007). Nörovasküler hastalık tanısı alanlar ve inme taklitçileri karşılaştırıldığında; afazi (p<0.001), üst kstremitede parestezisi (p=0.009), alt ekstremitede pleji (p=0.001) bulguları ve ABCD2 skoru (p<0.001), ROSIER skoru (p<0.001) anlamlı olarak yüksek bulundu. Nörovasküler hastalık tanısı alan hastaların içinde WI7 skoru orta-yüksek olanların oranı %30.3, tanı almayan hastaların içindeki WI7 skoru orta-yüksek olanların oranı ise %34.1 şeklinde daha düşük olsa da aralarında anlamlı bir fark yoktu (p=0.692). Hasta semptomlarının ve skorlama sistemlerinin inme tanısı açısından lojistik regresyon analizi yapıldığında modelin; duyarlılığı (sensitivite) %66.7, özgüllüğü (spesifisite) ise %95.1 olarak hesaplandı ve %87 doğruluğa sahip olduğu görüldü. Sonuç: Duyarlılığın %66.7 olması, modelin nörovasküler hastalık tanısı konan hastaların üçte ikisini doğru şekilde belirleyebildiğini gösterirken, %95.1 özgüllük, modelin nörovasküler hastalığı olmayan bireyleri büyük oranda doğru şekilde dışladığını göstermektedir. %87 doğruluk oranı, modelin genel olarak başarılı bir performans sergilediğini desteklemektedir. Yaptığımız regresyon analizlerindeki sonuçlarda; inmeyi taklit eden patolojileri tarayan skorlamalar ile inmeyi ön gören skorlamaların birlikte kullanımının tanısal performansta daha güvenilir sonuçlar elde edilebileceğini gördük. Modelin özellikle yüksek özgüllüğe sahip olarak yanlış pozitif tanı oranının düşük olması inme taklitçilerini ayırt etme açısından klinik kullanımda umut vadetmiştir. Anahtar Kelimeler: inme, ABCD2, ROSIER, Bradford, sağlık anksiyetesi, whiteley indeksi
Kalorifer yakan apartman görevlilerinde kronik karbon monoksit maruziyetinin etkileri
Bu çalışmamızda kronik karbon monoksite maruz kalan kişilerde ateroskleroz, karotis intima media kalınlığı, yüksek sensiviteli C-reaktif protein ve hava yolu obstrüksiyonun ilişkisini inceledik.En az 10 yıl boyunca apartmanlarda çalışan sağlıklı, sigara içmeyen 47 kalorifer yakan erkek apartman görevlisi (çalışma grubu) ve yaşça uyuşan 48 sağlıklı erkek (kontrol grubu) çalışmaya alındı. Kalorifer yakan apartman görevlileri ve kontrol gruplarının yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol, karotis intima media kalınlığı, karboksihemoglobin, yüksek sensiviteli C-reaktif protein, ekspiratuvar tepe akım hızı değerleri ölçülüp SSPS 13.0 yazılım programı kullanılarak istatistiksel analizi yapıldı.Her iki grubun klinik özellikleri, yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol değerleri birbirleriyle benzer bulundu. Bunun yanında kalorifer yakan apartman görevlilerinde karboksihemoglobin (%4.5±1.5/2.0±1.1), yüksek sensiviteli C-reaktif protein (3.2±2.1/1.1±0.8 mg/L), karotis intima media kalınlığı (1.11±0.32/0.91±0.11 mm) değerlerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Gruplar arasında; karboksihemoglobin (p<0.001), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p<0.001), karotis intima media kalınlığı (p<0.001) karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kalorifer yakan apartman görevlilerinde yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve çalışma yılı (p<0.001), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve karboksihemoglobin seviyesi(p<0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edildi. Kontrol grubunda ise sadece karboksihemoglobin ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p=0.002) arasında anlamlı ilişki bulundu. Ekspiratuvar tepe akım hızı değerlerindeki düşmenin kalorifer yakan apartman görevlilerinde (ortalama; 38.2/7.1 L/dakika) kontrol grubuna göre daha fazla olduğu tespit edildi.Bu çalışmayla kronik karbon monoksit maruziyetinin zamanla yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesini arttırdığını, karotis intima media kalınlığını artırarak ateroskleroz oluşumuna zemin hazırlayan bir faktör olduğunu ayrıca hava yollarında daralma yaparak ekspiratuvar tepe akım hızında azalmaya neden olduğu sonucuna varılmıştır.
Gaziantep ili 112 acil ambulanslarının 3 yıllık çalışma sonuçları
Bu çalışmamızda Gaziantep ilinde 2006?2008 yılları arasındaki 3 yıllık dönemde ambulans çalışma düzenini inceledik.Çalışmada 112 ambulanslarında çalışan personel sayısı, acil hastalar için günlük yapılan çıkış sayıları, hastaya ulaşma ve en yakın sağlık kurumuna ulaştırma süreleri, hastaların hastalıklarına göre dağılımı, vakaların cinsiyet ve yaşa göre dağılımı istasyon başına düşen nüfus ve 112 acil komuta merkezi ile hastaneler arasındaki otomasyon incelendi. Elde edilen veriler Microsoft Office Excel programı kullanılarak analiz edildi.Cinsiyete göre erkek vakalar bayan vakalardan fazla bulundu. 65 yaşın üzerinde bayan vaka sayısı erkek vaka sayısından fazla bulundu. En fazla vaka erkeklerde 16-25 yaş grubunda, bayanlarda 65 yaş üzeri grupta bulundu. Vaka sayısının her yıl arttığı tespit edildi. Çağrı nedenlerine vakaların %54.6'sı medikal vakalar, %16.3'ü trafik kazaları olarak tespit edildi. Ön tanılara göre travma vakalarının giderek azalmakta olduğu, buna karşılık kardiyovasküler sistemle ilgili vakaların ise artmakta olduğu tespit edildi. Vakaların büyük çoğunluğunun sağlık bakanlığı hastanelerine nakledildiği tespit edildi. Vakaların büyük çoğunluğuna ilk 20 dakika içerisinde ulaşıldığı görüldü. Ambulans çıkışlarının %62.5'i hastaneye nakil, %13.5'i yerinde müdahele ve %9.5'i hastaneler arası nakille sonuçlandığı görüldü. Ambulans çıkış sayılarının her geçen yıl artmakta olduğu tespit edildi.Bu çalışmayla ambulans kullanım oranının giderek artması nedeniyle acil vakaya ulaşımda gecikmeye neden olmamak için planlamaya gidilmesi gerektiği, bununla birlikte hastanelere nakil sırasında bekleme süresini en aza indirmek için komuta merkezi ile hastaneler arası iletişim üst düzeyde olması gerektiği ve hastanelerin dolu ve boş yatak listelerini sık güncellemeleri gerektiği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Ambulans, 112, Otomasyon
Acil servise düşme ile başvuran 65 yaş üstü hastaların maksillofasial yaralanmalara eğilimi
Amaç: Düşme geriatrik hasta grubunda sık görülen bir hastane başvuru sebebidir. Bu çalışmada acil servise kendi seviyesinden düşme nedeniyle başvuran geriatrik hastaların maksillofasyal yaralanma sıklığı, yaş ve cinsiyet, mortalite oranları incelenmiştir. Çalışmanın amacı, yaşlı hasta grubunda düşmeye bağlı maksillofasiyal yaralanmaların klinik özelliklerini tanımlamak, önlenebilir risk faktörlerini belirlemek, elde edilen veriler doğrultusunda literatüre katkı sunmaktır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2014 ile 31.12.2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi acil servisine basit düşme şikayeti ile başvuran 65 yaş ve üzeri 1677 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1677 hastanın yaş ortancası 78(IQR:71-85)'dir. Büyük çoğunluğunda (%82,5) en az bir komorbidite mevcut olup, en sık kardiyak hastalıklar (%73,3) ve diyabet (%29) görülmüştür. Hastaların %63,6 sı iki ve daha az komorbiditeye sahipken, %18,2 si üç ve daha fazla komorbiditeye sahip bulunmuştur. Çalışmamızda, 65 yaş üstü kişilerde düşmeler travmatik (%87,1) ve medikal (%12,9) nedenlerle gerçekleşmektedir. En sık evde (%79,5) olmak üzere, dış mekanda (%17,1) ve huzurevinde (%3,4) meydana gelir. Maksillofasyal travmalar incelendiğinde nasal fraktür, 65-79 yaş grubunda 10 hastada (%1,1) ve 80 yaş üstü grupta 18 hastada (%2,4) saptanmış olup, bu fark anlamlı bulunmuştur. Sonuç: 80 yaş üstü bireylerde komorbiditelerin (%87,5) ve çoklu ilaç (%24) kullanımının düşme riskini artırdığı ve yaşla birlikte mortalite (10,8) oranlarının yükseldiği belirlenmiştir. Sonuç olarak, ileri yaş ve komorbidite yükünün düşmeye bağlı travma riskini artırdığı; ev içi ve dış mekan güvenlik önlemlerinin ise bu riski azaltmada önemli olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Düşme, Maksillofasiyal Yaralanmalar, Yaşlı Nüfus, Komorbiditeler, Polifarmasi, Mortalite, Yaşlı Bakımı
Plazma elektrolit düzeylerinin nöbet tanısında prediktif değerleri
ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı, acil servise bilinç kaybı ile başvuran erişkin hastalarda plazma elektrolit düzeyleri ve biyokimyasal parametrelerin nöbet tanısındaki prediktif değerini araştırmaktır. Yöntem: Retrospektif ve tek merkezli bu çalışma, 01 Ocak 2021 – 01 Ocak 2024 tarihleri arasında üçüncü basamak bir üniversite hastanesinin acil servisine başvuran ve senkop/bayılma (R55), konvulsiyon (R56), inme (I61) veya serebrovasküler hastalık (I67) tanısı alan 1816 erişkin hastayı kapsamaktadır. Hastalar nöbet geçiren (n=418) ve geçirmeyen (n=1398) olarak iki grupta değerlendirildi. Demografik veriler, elektrolit düzeyleri, laktat, kreatin kinaz ve ürik asit değerleri karşılaştırıldı. Risk analizi, lojistik regresyon ve ROC eğrisi analizleri uygulandı. Bulgular: Nöbet geçiren hastalar, nöbet geçirmeyenlere kıyasla daha gençti (56 [35–71] vs. 68 [53–78], p<0,001). Laktat düzeyi (3,30 [1,90–6,50] vs. 2,00 [1,50–2,70], p<0,001) ve kreatin kinaz nöbet grubunda daha yüksekti. Elektrolit bozuklukları açısından hipokalsemi, hiperkalsemi, hipofosfatemi, hiperfosfatemi ve hiperürisemi nöbetlerle ilişkili bulunurken, hiperkloremi nöbet geçirme ile ters orantılı olarak saptandı. Çok değişkenli regresyon analizinde yalnızca laktat bağımsız prediktör olarak öne çıktı (OR: 1,383, %95 CI: 1,280–1,494; p<0,001). ROC analizinde laktat en yüksek ayırt edici güce sahip parametreydi (AUC=0,705). Regresyon modelinin genel AUC değeri 0,720 idi. Sonuç: Acil serviste bilinç kaybı ile başvuran hastalarda laktat düzeyleri, nöbet tanısında güçlü bir biyobelirteç olarak öne çıkmaktadır. Elektrolit bozuklukları bazı alt gruplarda nöbetle ilişkili olmakla birlikte, çok değişkenli analizlerde bağımsız prediktör değillerdir. Bulgular, klinik pratikte laktat ölçümünün nöbet tanısında değerli bir destek aracı olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Nöbet, Elektrolit Dengesizlikleri, Laktat, Acil Servis, Biyobelirteç
Künt toraks ve batın travmalı hastalarda cilt lezyonlarının intratorakal ve intraabdominal yaralanmalar açısından prediktif değeri
Amaç Bu çalışmada, künt gövde travması sonrası değerlendirilen erişkin hastalarda toraks ve batın cilt lezyonlarının, toraks ve batın bilgisayarlı tomografisinde (BT) saptanan intratorasik ve intraabdominal organ yaralanmalarını öngörmedeki gücünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem Bu retrospektif ve tek merkezli gözlemsel çalışmaya, 01.06.2014–01.06.2024 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne künt toraks ve/veya batın travması ile başvuran, adli vaka olarak kaydedilen, 18 yaş ve üzeri ve başvuru sürecinde hem toraks hem de kontrastlı batın BT çekilmiş 1523 hasta dahil edildi. Demografik veriler, vital bulgular, travma mekanizması, travma bölgeleri, toraks ve batın cilt lezyonlarının varlığı ve anatomik lokalizasyonu ile BT bulguları hastane kayıtlarından geriye dönük olarak incelendi. Toraks ve batın için BT'de patolojik bulgu varlığı bağımlı değişken, cilt lezyonları ise bağımsız değişken olarak tanımlanarak tek değişkenli lojistik regresyon ve ROC analizleri yapıldı. Bulgular Çalışma popülasyonunun yaş medyanı 42 (27–59) yıl olup, hastaların %69,7'si erkektir. Travma mekanizmaları içinde en sık neden trafik kazası (%45,9), ardından basit düşme (%28,6) ve yüksekten düşme (%17,7) olarak saptandı. Hastaların %24,8'inde toraks BT'de, %10,6'sında batın BT'de en az bir patolojik bulgu mevcuttu. Toraks cildinde herhangi bir lezyon bulunan olgularda toraks BT'de patolojik bulgu oranı %52,6 iken, lezyon olmayanlarda %19,7 olup, "herhangi toraks cilt lezyonu" için odds oranı 4,52 (%95 GA, 3,38–6,04) ve AUC 0,615 bulundu. Batın cildinde herhangi bir lezyon olan hastalarda batın BT'de patolojik bulgu oranı %33,9 iken, lezyon olmayanlarda %7,6 olup, "herhangi batın cilt lezyonu" için odds oranı 6,22 (%95 GA, 4,28–9,06) ve AUC 0,639 olarak hesaplandı. Buna karşın, toraks ve batının anatomik alt bölgelerine ait bölgesel lezyon modellerinde AUC değerleri çoğunlukla 0,50–0,55 aralığında kalarak düşük ayırt edicilik gösterdi. v Sonuç Toraks ve batın cildinde travmaya bağlı herhangi bir lezyon varlığı, ilgili bölgede intratorasik ve intraabdominal yaralanma olasılığını anlamlı olarak artırmakta ve önemli bir klinik "uyarı işareti" sunmaktadır. Ancak hem tek değişkenli hem de ikili modellerde elde edilen AUC değerlerinin düşük–orta düzeyde kalması, cilt lezyonlarının tek başına güvenilir bir tarama veya dışlama aracı olarak kullanılamayacağını göstermektedir. Bu nedenle toraks ve batın cilt lezyonları, özellikle yüksek enerjili travma mekanizması ve çoklu travma varlığında, BT endikasyonunu güçlendiren yardımcı bir parametre olarak değerlendirilmelidir; görüntüleme kararı ise her zaman klinik tablo ve diğer bulgularla birlikte bütüncül olarak verilmelidir. Anahtar Kelimeler Künt travma; Cilt lezyonu; Toraks bilgisayarlı tomografi; Batın bilgisayarlı tomografi; İntratorasik yaralanma; İntraabdominal yaralanma.
Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı erişkin acil servisi maliyet analizi
Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Acil Servisinin 2011 yılı idari, mali ve tıbbi verilerinin kullanılarak acil servis birim hasta maliyetini hesaplamayı amaçladık.Acil Tıp Anabilim Dalı'na bağlı olarak çalışan erişkin acil serviste 01.01.2011 ile 31.12.2011 tarihleri arasında faturalandırılan tüm hizmetler ve bu süre içinde belgelenmiş olan tüm gelirler ve giderler çalışmaya alındı. Verilerin analizinde Geleneksel Maliyet Analizi yöntemi kullanılarak; acil servis birim hasta maliyeti hesaplandı. Veriler Microsoft Office Excel programı kullanılarak analiz edildi.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Acil Servis'in 2011 yılı personel brüt maaş dâhil toplam gideri 4.026.436,70 TL, toplam geliri 3.682.551,21 TL olarak hesaplandı. Aynı yıla ait toplam zarar 343.885,49 TL olarak tespit edilmiştir. Toplam maliyetlerin % 46,15 i gibi yüksek bir oranını personel giderleri oluşturmaktadır. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından hasta başına hastaneye ödenen ortalama birim gelir (muayene ücreti ve hastalara yapılan tüm girişimsel işlem ücretleri dâhil) 49,47 TL olarak hesaplanmıştır. Acil servis personel brüt maaş dâhil birim hasta maliyeti 54,09 TL olarak hesaplanmıştır. Personel maaşları merkezi bütçeden ödendiğinden brüt maaşların dâhil edilmediği maliyet hesaplamasında 403.655,12 TL kâr elde edilmiştir. Acil servis personel brüt maaş hariç birim hasta maliyeti 44,05 TL olarak hesaplanmıştır. Birim hasta başına düşen personel brüt maaş maliyeti 10,04 TL olarak bulunmuştur. Birim hasta başına düşen personel brüt maaş+katkı payı maliyeti 24,96 TL olarak tespit edilmiştir. SGK tarafından 2011 yılında ödenen acil birim muayene fiyatı 15,50 TL'dir.Kamu hastaneleri kâr amacı gütmeyen sağlık işletmeleridir ve asli görevi vatandaşların sağlık ihtiyaçlarının en iyi şekilde karşılanmasıdır. Bununla birlikte kaliteli ve sürekli hizmet sunabilmek için kurumun gelir-gider dengesinin kâr lehine gözetilmesi gereklidir. Bu bağlamda sağlık hizmeti sunan bu kurumların ayrıca bir işletme olarak dikkate alınması ve değerlendirilmesi gereklidir. Özellikle kamu hastanelerinde maliyet analizinde en önemli soru genel bütçeden ödenen personel maaşlarının maliyet analizine dâhil edilip edilmeyeceğidir. Kuruma ödenen eşit birim hasta muayene ücretinden ziyade, hastanın tıbbi ağırlığına, triyaj koduna ve-veya acil serviste geçireceği tahmini süreye göre ücretlendirilmesi daha uygun olacaktır.
Acil servise başvuran geriatrik hastalardaki anormal elektrolit değerlerinin ve taburculuk sonrası sonuçlarının incelenmesi
Geriatrik popülasyonun artışıyla birlikte acil servislere başvuran yaşlı hasta oranı giderek yükselmektedir. Yaşlanmayla beraber ortaya çıkan fizyolojik değişiklikler, renal rezervin azalması, polifarmasi ve komorbiditeler elektrolit dengesizliklerine yatkınlığı artırmakta; bu durum, klinik sonuçlar üzerinde belirgin etkiler yaratmaktadır. Özellikle yaşlı bireylerde "sınırda" kabul edilen ve rutin tedavi önerilmeyen elektrolit değerlerinin bile mortalite, morbidite ve kısa dönem başvurular üzerindeki etkisi tam olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışmanın amacı, acil servise başvuran geriatrik hastalarda sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, klor ve fosfor düzeylerindeki anormalliklerin sıklığını ve özellikle sınırda (borderline) değerlerin taburculuk sonrası 72 saat içinde tekrar başvuru, hospitalizasyon ve mortalite üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Bu retrospektif tanımlayıcı araştırma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'nde belirlenen süre içerisinde başvuran 65 yaş ve üzeri hastalar üzerinde yürütülmüştür. Hastalar, laboratuvar referans aralıkları temel alınarak elektrolit düzeylerine göre sınıflandırılmış; elde edilen klinik sonuçlar istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, geriatrik hastalarda "sınırda" elektrolit değerlerinin dahi 72 saat içinde tekrar başvuru ve yatış oranlarını anlamlı düzeyde artırdığını göstermiştir. Özellikle sodyum, potasyum ve fosfor parametrelerindeki minimal sapmaların bile kısa dönem klinik sonuçları olumsuz etkileyebildiği saptanmıştır. Sonuç olarak, geriatrik hastalarda elektrolit bozukluklarının değerlendirilmesi yalnızca belirgin anormalliklere odaklanmamalı; "sınırda" değerlerin de klinik önem taşıyabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bulgular, yaşlı hastaların acil servis yönetiminde erken farkındalık, uygun izlem ve risk sınıflaması açısından önemli katkılar sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Geriatri, Elektrolit Dengesizlikleri, Sınırda Değerler, Acil Servis, Morbidite, Mortalitenin Tahmini
Acil servise alkol alımı sonrası başvuran hastalarda ana şikayetler ve sonuçlar: Retrospektif tanımlayıcı çalışma
Amaç: Akut alkol intoksikasyonu, acil servis başvurularının sık görülen nedenlerinden biri olmasına rağmen, bu hastalarda klinik ciddiyeti belirlemede kullanılan parametreler konusundaki tartışmalar sürmektedir. Bu çalışmanın amacı, akut alkol alımı sonrası acil servise başvuran geniş bir hasta kohortunda klinik sonlanımı etkileyen bağımsız risk faktörlerini belirlemek; serum etanol düzeyi ile metabolik belirteçlerin (laktat, baz açığı, glukoz) prognostik değerini karşılaştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif tanımlayıcı çalışma, 2014–2024 yılları arasında üçüncü basamak bir acil servise başvuran ve kan etanol düzeyi >10,10 mg/dL saptanan 18 yaş ve üzeri 2.460 hastayı kapsamaktadır. Hastaların demografik verileri, triyaj kategorileri, başvuru şikayetleri, bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları ve laboratuvar parametreleri kaydedilmiştir. Çalışmanın birleşik primer sonlanım noktası "kötü sonlanım" (YBÜ ve/veya 30 gün-6 ay mortalite) olarak tanımlanmıştır. Kötü sonlanımı öngören bağımsız değişkenler çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile belirlenmiştir. Bulgular: Toplam 2460 hasta değerlendirildi. Kötü sonlanım 90 hastada (%3,7) gözlendi; popülasyonun büyük kısmı erkekti (%85,4). Kötü sonlanım olan ve olmayan gruplar arasında etanol düzeyi anlamlı farklılık göstermedi (medyan 149,0'a karşı 173,8 mg/dL; p=0,391). Kategorik değişkenlerde tek değişkenli analizde kırmızı triyaj kötü sonlanım için güçlü bir öngördürücüdür (OR 9,88; %95 GA 6,38–15,30) ve kötü sonlanım grubunda kırmızı triyaj oranı yüksekti (%58,9'a karşı %12,7; p<0,001). Sürekli değişken ROC analizinde serum etanol düzeyinin ayırt ediciliği düşüktü (AUC 0,527), buna karşın baz açığı (BE) (AUC 0,783) ve laktat (AUC 0,730) daha yüksek ayırt edicilik sergiledi. Çok değişkenli lojistik regresyonda kırmızı triyaj varlığı anlamlı ilişki göstermeyi sürdürdü (β=1,850; OR=6,36; %95 GA 2,40–16,89; p<0,001). Sonuç: Akut alkol alımı ile başvuran hastalarda serum etanol düzeyi, klinik ciddiyeti ve prognozu öngörmede yetersiz bir parametredir. Buna karşılık fizyolojik instabiliteyi yansıtan kırmızı triyaj kategorisi, artmış laktat, derinleşmiş baz açığı ve hiperglisemi kötü sonlanımın güçlü ve bağımsız öngördürücüleridir. Bu hasta grubunun yönetiminde odak noktası toksikolojik düzeyden ziyade; metabolik, fizyolojik ve travmatik risklerin bütüncül değerlendirmesine odaklanmalıdır. Anahtar Sözcükler: Alkol intoksikasyonu, acil servis, prognoz, laktat, triyaj
Altmış beş yaş üstü düşmeye bağlı travma hastalarında barthel indeksi ve yaralanma ciddiyet skoru (ISS) kullanılarak mortalite ve morbiditenin değerlendirilmesi
Giriş: Türkiye ve dünya populasyonu yaşlanmaktadır.²,³ Acil servis başvurularının %12?24'ünü yaşlılar oluşturur.? Düşme, özellikle yaşlı hasta grubunda önleyici uygulamalara rağmen, yaygın ve önemli bir halk sağlığı problemidir.?¯¹³ Yaşlılarda artan, düşmenin hem nedeni hem de sonucu olan disabilite bazı ölçeklerle değerlendirilir. Bunlardan biri de Barthel indeksidir. ISS yaralanmaları anatomik değişikliklere göre sınıflandıran anatomik bir skor sistemidir.Bu çalışmada düşme nedeni ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastaların düşme risk faktörlerinin; (BI ve ISS verileri kullanılıp) fonksiyonel bağımlılık düzeyleri ile düşmeye bağlı travma ciddiyetlerinin ilişkisinin ve düşmeye bağlı mortalite, morbidite ve yatış oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel klinik bir çalışma olarak dizayn edilmiş, acil servisimizde 01.07.2011-31.12.2011 tarihleri arasında yapılmıştır. Hastaların risk faktörleri sorgulanmış, SIS testi ile bilinç durumları, ED-DSI ile depresyon varlığı, BI ile bağımlılık düzeyleri ve ISS ile yaralanma ciddiyetleri belirlenmiş ve bağımlılık düzeyi ile yaralanma ciddiyeti arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.Bulgular: AS başvurularının %10'unu düşen hastalar oluşturmaktadır. Bunların %8'i altmışbeş yaş üzerindedir. SIS testi pozitif olan hastalar negatif olan hastalardan daha yaşlı ve bağımlıdırlar(Mann-Whitney U testi sırasıyla p=0.011,p=0.003). yatan hastaların ISS ve yaşları taburcu olanlardan daha yüksektir(Mann-Whitney U testi sırasıyla p<0.001,p=0.003). Kadınlar erkeklerden daha fazla oranda depresif, osteoporotik, duldular.(Pearson ?² sırasıyla p=0.028,p=0.002,p<0.001). 12-18 saatleri arasında başvuranların ISS'si 18-00 arasında başvuranlardan daha yüksektir (Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U testi ile p=0.011). seksen yaş üstü olan gruptakiler 65-70 yaş aralığındakilerden daha bağımlı (p=0,004 Kruskall-Wallis) ve kognitif disfonksiyonedirler (p=0,001 Pearson ?² test). Ev içinde düşenler ev dışında düşenlerden daha yaşlıdırlar (p=0,019 Mann-Whitney U). Komorbidite sayısı ile BI arasında düşük derecede negatif korelasyon (Spearman's ?= ? 0.238, p=0.043, ?²=0.056) saptanmıştır. Yaşla ISS arasında düşük derecede pozitif korelasyon (Spearman's ?=0.231, p=0.05, ?²=0.053) saptanmıştır. Tüm hastaların BI ile ISS değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır.(Spearman's test p=0,662)Sonuç: Hastaların bağımlılık düzeyleri ile travma ciddiyetleri arasında ilişki yoktur. Ancak yaş arttıkça travma ciddiyeti, bağımlılık düzeyi ve kognitif disfonksiyon artmaktadır.
İskemik inme ile hava koşulları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
İnme, önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve ölüm nedenleri arasında üçüncü sıradadır. İnmelerin çoğunluğunu iskemik inmeler oluşturur. İnme ile hava koşulları ilişkisi, birçok hekimin ilgisini çeken bir konudur.Bu çalışmamızda iskemik inme ile hava basıncı, sıcaklık, bağıl nem, rüzgar hızı ve yönü gibi hava koşulları arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza 01.01.2010 ? 31.12.2010 tarihleri arasında hastanemize yatırılan 128 iskemik inme olgusu alındı. Olgular, hastanemiz otomasyon sistemindeki epikrizleri ve görüntüleme raporları incelenerek belirlendi. Aylık olgu sayıları ile hava koşullarının aylık ortalama değerleri arasındaki ilişki, günlük olgu sayıları ile hem aynı güne ait hem de 1, 2 ve 3 gün öncesine ait hava koşulları ve bu hava koşullarındaki değişiklikler arasındaki ilişki değerlendirildi. İstatistiksel yöntem olarak ANOVA analizi, ki-kare, Sidak ve LSD testleri, kullanıldı. P?0,05 olması, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Olgularımızın %53,9'u kadındı. Yaş ortalaması 72±10 yıl idi. Çalışmamızda aylık olgu sayıları ile aylık hava koşulları ortalamaları arasında ve günlük olgu sayıları ile aynı güne ait hava koşulları arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Önceki günlere ait hava koşulları ile ilişki değerlendirildiğinde; 3 gün önceki Maksimum Rüzgar Hızı ile olgu sayıları arasında anlamlı bir negatif korelasyon vardı. Hava koşullarında aynı gün içindeki değişiklikler ile günlük olgu sayıları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Hava koşullarında ardışık günlerdeki değişiklikler ile ilişki değerlendirildiğinde ise son 24 saatteki basınç değişimi ile olgu sayıları arasında anlamlı bir negatif korelasyon olduğu görüldü.Sonuç olarak, Maksimum Rüzgar Hızının düşük olması 3 gün sonra ve hava basıncı değişiminin düşük olması da 24 saat içinde iskemik inme görülme olasılığını artırır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: İskemik inme, hava koşulları, hava basıncı, sıcaklık, bağıl nem, rüzgar hızı, rüzgar yönü
Acil servise kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH) atağı ile gelen hastalarda depresyon değerlendirilmesi
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), tüm dünya ülkelerinde önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Kronik solunum sistemi hastalıklarında kaygı ve depresyon en yaygın görülen ruhsal bozukluklardır. Çalışmamızın amacı acil servise KOAH atağıyla gelen hastalarda depresyonun şiddetinin değerlendirilmesidir. KOAH atağıyla gelen hastaların atak sayısı, solunum fonsiyonları ve kan gazının depresyon üzerine olan etkisi araştırılmıştır.Temmuz 2011-Mart 2012 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği'ne ambulansla ve ayaktan KOAH alevlenmesiyle başvuran daha önce KOAH tanısı almış ardışık 67 KOAH'lı hasta çalışmaya alındı. Vakaların atak sayısı değerlendirildi. Portabl solunum fonksiyon cihazı ile FEV1, PEF değerlerine bakıldı. Her vakanın radial arterden alınan kan örneğinden kan gazı çalıştırıldı. KOAH alevlenme tedavisi takibi ikinci saat sonunda ise Beck Depresyon Ölçeği uygulandı.Çalışmamızda ki hastaların atak sayıları 1-2, 3-4 ve ?5 olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Atak sayısı 3-4 olanlarda orta ve şiddetli depresyon oranı 25 (%37) hasta ile en yüksek seviyede idi. Orta depresyon şiddetine ait 35 hastada FEV1 değeri ortalaması 0,92, şiddetli depresyon değerine ait 15 hastada PEF değeri 1,28 ile en iyi değer olarak bulundu. pH, SO2, PCO2, PO2 değerleri baz alınarak depresyon şiddeti ile kıyaslandı ancak anlamlı bir ilişki saptanmadı.Literatürde yer alan poliklinik ve servis şartlarında gerçekleştirilmiş olan benzer çalışmaların aksine çalışmamızda ki sonuçlar istatiksel olarak anlamlı değerlendirilmemiştir. Alevlenme tedavisinden hemen sonra acil serviste gerçekleştirdiğimiz solunum fonksiyon testlerini ve yine hasta bağımlı olan depresyon ölçek yanıtlamasının hastalar tarafından etkili bir şekilde gerçekleştirilememiş olabileceğini düşünmekteyiz. Beck depresyon ölçeğinin acil şartlarda hemen tedavi sonrası uygulanması sonuçları olumsuz etkilemektedir; bu nedenledir ki acil serviste KOAH atak tedavisi takiben 2 saat sonra gerçekleştirilen beck depresyon ölçeğinin daha ileri saatlerde yapılmasının sonuçları daha anlamlı olarak yansıtacağı kanaatindeyiz.
Co2 retansiyonu olan hastalarda NSE ve S100-ß düzeylerinin araştırılması
CO2 RETANSİYONU OLAN HASTALARDA NSE VE S100-ß DÜZEYLERİNİN ARAŞTIRILMASI Giriş ve Amaç: Karbondioksit (CO2) retansiyonu vücuttan fazla CO2'nin akciğerler yardımıyla atılımının birtakım nedenlerle azalması olarak tanımlanan fizyopatolojik bir süreçtir. Başta solunum sistemi olmak üzere birçok majör sistemin akut ve kronik hastalıklarında vücutta CO2 retansiyonu meydana gelebilir. Bu gibi durumlarda CO2 retansiyonu vücudun dengeleyici mekanizmaları tarafından düzenlenmeye çalışılır. Bu düzenlemenin başlıca kontrolcüsü olan santral sinir sistemi (SSS), solunum sisteminin düzenlenmesinde CO2 seviyelerini temel belirteç olarak kullanır. Fakat CO2 düzeyleri ileri derecede arttığında SSS bu duruma uygun tam bir düzenleyici yanıt veremez. Bu uygunsuz yanıt zararlı bir zinciri başlatır ve SSS bir dizi hasara neden olur. Bu tehlikeli durumu ön görmede klinisyene yardımcı olabilecek ve ona yön verebilecek birtakım belirteçlere ihtiyaç vardır. Son yıllarda GFAP, NMDA, APO C1-C3, PARK7, NDKA, IGF-1, adiponektin, oreksin A, NSE, S100-ß gibi biyobelirteçler, beyin hasarını göstermede özellikli bir belirteç bulabilmek amacıyla araştırılmaktadır. Bizim çalışmamızda ise nöron hücresinin sitoplazmasında yer alan iki protein yapıda bileşik olan NSE ve S100-ß düzeyleri araştırılmıştır. CO2 retansiyonu olan hastalarda NSE ve S100-ß düzeylerini inceleyen çalışmamızın amacı, sinir sisteminin hasar göüp görmediğini tespit etmede birer biyobelirteç olarak NSE ve S100-ß'nın kullanılıp kullanılamayacağını tespit etmektir. Gerekçe ve Yöntem: Acil servise başvuru anında PaCO2?45 mmHg olduğu tespit edilen 100 kişi hasta grubu ve gönüllü 48 kişi ise kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastalardan alınan venöz kan örneklerinde temel biyokimyasal değerler, NSE ve S100-ß düzeyleri incelenmiştir. CO2 miktarıyla NSE ve S100-ß düzeyleri arasında bir ilişki olup olmadığı bir istatistik programı yardımıyla yorumlanmıştır. Sonuçlar: Hastalarda tespit edilen PaCO2 düzeyleri 64,40±14,73 mmHg (min:46, mak:110 mmHg) ölçülmüştür. NSE miktarı 69,45±363,96 ng/ml (min:0, mak:3320 ng/ml). S100-ß miktarı ise160,57±540,55 pg/ml (min:0, mak:3453,07 pg/ml). PaCO2 ve NSE düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir (p=0,580). PaCO2 ve S100-ß düzeyleri arasındaki ilişki de istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,706). PaCO2 seviyeleri ile acile başvuru anındaki, bir hafta, bir ay ve altı ay sonraki sağ kalımların istatistiksel olarak ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0.05). Hastaların özgeçmişleri ile NSE ve S100-ß düeyleri arasındaki ilişki de anlamsız bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda hastalardaki PaCO2 düzeyi ile NSE ve S100-ß düeyleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Çalışmamızdaki kısıtlamaların aşılacağı başka araştırmalarda bu biyokimyasal değerlerin aralarında bir ilişki tespit edilebilir. CO2 retansiyonunda meydana gelen SSS hasarında NSE ve S100-ß düzeylerinin kullanışlı birer biyobelirteç olup olmadığının anlaşılması için daha birçok çalışmanın yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Karbon dioksit retansiyonu, Nöron Spesifik Enolaz, S100-ß
Sepsisli hastalarda nöron spesifik enolaz (NSE) ve S-100 β belirteçlerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Sepsis enfeksiyona sekonder vücut savunma mekanizmaları tarafından oluşturulan sistemik inflamatuvar yanıttır. Bu yanıt erken safhada savunma mekanizmalarına mikroorganizmalar ile mücadelede kolaylık sağlarken ilerleyen süreçte immün sistem yanıtı konakçı sistemlerinde hasar oluşturmaya başlar. Sepsis dünya çapında önemli mortalite nedenidir. ABD Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi (National Center for Health Statistics) verilerine göre sepsis koroner dışı yoğun bakım ünitelerinde mortalitenin en sık ikinci sebebidir; tüm toplumdaki ölüm nedenleri arasında 10. sıradadır (1). Nöron Spesifik Enolaz (NSE) ve S-100 β santral sinir sistemi hasarını ortaya koymada kullanılabilirliği araştırılan popüler biyobelirteçlerdir. NSE, beyindeki nöronlara lokalize bir enzim olup glikolizde önemli role sahiptir (2). S-100 β, hücre içi kalsiyum bağlayıcı bir protein dimeridir (3). NSE ve S-100 β düzeylerinin nöronal hasarlanma oluşturan durumlarda yükseldiği bilinmektedir. Sepsiste santral sinir sistemi (SSS) etkilenmesinin gösterilmesinde ve prognozun tayininde işe yarayabilecek bir biyobelirteç ihtiyacı vardır. Bu çalışmanın amacı sepsisli hastalarda bozulan metabolik durumdan olası SSS hasarının tespit edilmesinde NSE ve S-100 β biyobelirteçlerinin kullanılabilir ve klinisyene prognoz açısından yol gösterici birer biyobelirteç olup olmadıklarını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2014 ila 31.12.2014 tarihleri arasında başvuran ve 1992 The ACCP (American College of Chest Physicians) ve SCCM (Society of Critical Care Medicine) Sepsis ve Organ Yetmezliği Uzlaşı Konferansı'nda kabul edilen evrensel sepsis kriterlerine göre sepsis tanısı alan toplam 70 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Prospektif bir vaka kontrol çalışması olarak tasarlanmıştır. Hastalardan alınan venöz kan örneklerinde NSE ve S-100 β düzeyleri ile temel biyokimyasal değerler incelenmiştir. Veriler kontrol grubu ile kıyaslanarak çeşitli istatistiksel testler ile anlamlılığı değerlendirilmiştir. Bulgular: Sepsis hastalarında NSE düzeyi 0,1210 μg/L (min:0,001; mak:1,781 μg/L) ve S-100 β düzeyi 0,4735 μg/L (min:0,158; mak:2,372 μg/L) olarak saptanmıştır. 6 aylık takipte eksitus olmuş hastalardaki NSE düzeyi 0,1100 μg/L (min:0,00; mak:0,66 μg/L) ve S-100 β düzeyi 0,5800 μg/L (min:0,16; mak:1,11) olarak bulunmuştur. Sepsis hastalarında NSE ve S-100 β düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak düşük saptanmıştır. 6 aylık takipte sepsis nedeniyle eksitus olan hastalarda eksitus olmayan gruba göre NSE ve S-100 β düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Çalışmamızdaki sepsis tanılı hastaların albümin ve S-100 β düzeyleri arasında sınırda bir istatistiksel anlamlılık mevcut olup diğer laboratuvar testleri açısından istatistiksel bir ilişki gösterilememiştir. Sepsis tanısı alarak 6 aylık takipte eksitus olmuş hastalarda GKS değerleri ile NSE ve S-100 β düzeyleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışma, mortalite oranı son derece yüksek olan sepsis klinik sendromunda olası SSS hasarları belirlemek ve prognozu tahmin etmede kullanılabilir bir biyobelirteç bulabilmek amacıyla bilim insanlarına ilham kaynağı olabilecektir. Sepsis ile NSE ve S-100 β ilişkisini daha doğru ortaya koymak üzere çalışmamızdaki sınırlılıkların da giderildiği daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Böylece daha anlamlı sonuçlara ulaşılabilecektir. Anahtar kelimeler: Sepsis, Nöron Spesifik Enolaz, S-100 β
Düzce Üniversitesi Tıp fakültesi acil servisine başvuran acı bal (GRAYANOTOKSİN) olgularının analizi
Acı bal, Rhododendron (Rh.) familyası bitkilerden beslenen arıların ürettiği ve grayanotoksin (GTX) içeren bala verilen addır. Aynı zamanda deli bal olarak da anılmaktadır. Türkiye'de yaygın görülen Rh familyasının İspanya, Portekiz, Japonya, Brezilya gibi dünyanın çeşitli bölgelerinde 750'den fazla türü bulunmaktadır. Rh familyasının GTX içeren türlerinin en önemlileri Türkiye'de Karadeniz kıyısı boyunca uzanan dağların denize bakan kesimlerinde bulunan Rh. ponticum ve Rh. Flavum'dur. Günümüzde deli bal, alternatif tıp ilacı olarak kullanılmaktadır. Bu balın bir çay kaşığından fazla alınması zehirlenme bulgularına neden olabilmektedir. Bu zehirlenme, şuur kayıplarına, kaslarda gevşemelere neden olabilmekte; belirgin kan basıncı ve nabız düşüşlerine bağlı ölüme kadar varabilen sonuçlar doğurabilmektedir. Bu amaçla acı bal yedikten sonra rahatsızlanan ve acil servisimize başvuran hastalar değerlendirilmiştir. Bu çalışmayla GTX zehirlenmesi sonucu acil servise başvuran olguların ayrıntılı bir analizi yapılarak; günlük acil tıp pratiğinde hekime tanı, tedavi, takip ve prognoz tahmininde yardımcı olabilmek amaçlanmıştır. Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'ne 01.03.2015 ile 01.03.2016 tarihleri arasında deli bal yeme sonucu semptom ve bulgu gelişen toplam 36 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Kontrol grubuna da 10 olgu dâhil edilmiştir. Çalışmamız prospektif bir olgu kontrol çalışması olarak tasarlanmıştır. Hastalardan alınan venöz kan örneklerinde GTX ile temel biyokimyasal değerler incelenmiştir. Veriler kontrol grubu ile kıyaslanarak çeşitli istatistiksel testler ile anlamlılığı değerlendirilmiştir. Deli bal yiyen hastaların (çalışma grubu) ortalama GTX düzeyi 7.88 ng/ml (min:0,00; mak:30.47 ng/ml) olarak saptanmıştır. Kontrol grubu hastalarında GTX düzeyi 0 ng/ml olarak saptanmıştır. Çalışma grubu GTX düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır. Baş dönmesi, bulantı, kusma, halsizlik, fenalaşma ve boğazda yanma semptomları ile GTX düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmemiştir. Çalışmamızda, çalışma grubu böbrek fonksiyon testlerinin (üre, BUN, kreatinin), troponin ve kontrol troponin değerleri ile ilişkili olduğu görülmüştür. Belirgin kan basıncı ve nabız düşüşleri ile acil servise başvuran hastalarda, acil hekimleri tarafından mutlaka deli bal hatta genel anlamda bal yeme öyküsü sorgulanmalıdır, çünkü bazı durumlarda hastalar yedikleri balın deli bal olmadığını iddia ettikleri halde GTX zehirlenmesi bulguları ortaya çıkabilmektedir. Sadece alınan balın miktarı ile semptomlar ilişkilendirilmemeli, arının beslendiği bitki ve mevsim özellikleri de göz önünde bulundurularak, çok az miktarda alınan balın ciddi zehirlenme bulgularına neden olabileceği unutulmamalıdır. Sepmtomlar ile GTX ilişkisini daha doğru ortaya koymak üzere çalışmamızdaki sınırlılıkların da giderildiği daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Böylece daha anlamlı sonuçlara ulaşılabilecektir.
0-18 yaş arası minör kafa travması nedeniyle acil servise başvuran hastaların araştırılması
Günümüzde artan acil servis başvurularının beraberinde kafa travmalı hastaların sıklığında da artış dikkat çekmektedir. Kafa travmalı hastalardaki artış beraberinde bilgisayarlı beyin tomografisi çekimindeki artışı da getirmektedir. Bu çalışmada spesifik olarak ele aldığımız 0-18 yaş minör kafa travmalı hastaların semptomlarından yola çıkarak Acil Servis hekimlerine tanı, takip ve prognoz ile ilgili yardımcı olabilecek veriler derlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2015 ile 01.01.2016 tarihleri arasında başvuran 0-18 yaş minör kafa travmalı 370 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmamız prospektif bir olgu kontrol çalışması olarak tasarlanmıştır. Bilgisayarlı beyin tomografisi taramaları deneyimli bir radyolog tarafından yorumlanmış ve raporlar kaydedilmiştir. Veriler SPSS v 15.0 analiz programı ile değerlendirildi. Bulgular: 0-18 yaş arası minör kafa travması ile acil servise başvuran hastalardan BBT çekim kararı verilenlerin hiçbirisinde cerrahi girişim gerekmemiştir. Hastaların küçük bir kısmında epidural hematom, lineer fraktür, pnömosefali, sütur ayrışması gibi hayatı tehdit edebilecek bulgular saptanmıştır. Baş ağrısı şikayetiyle başvuruların amnezi, bulantı-kusma, baş dönmesi gibi bulgulara göre daha sık görüldüğü saptanmıştır. Ek yaralanması olan hasta grubu ile ek yaralanması olmayan hasta grubu arasında anormal BBT bulguları açısından belirgin bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Kafa travması nedeniyle acil servise başvuran 0-18 yaş grubundaki hastalara BBT çekilmeden önce semptomları sorgulanmalı, Glasgow Koma Skoru hesaplanmalı ve ek yaralanma olup olmadığı belirlenmelidir. Aktif şikayeti olmayan ve Glasgow Koma Skalası skoru 15 olan hastalar, acil serviste bir süre gözlendikten sonra poliklinik kontrolüne gelmek üzere önerilerle taburcu edilebilir. Bu şekilde hem hastalar BBT'nin radyasyona bağlı yan etkilerinden korunmuş hem de tomografi çekimine bağlı ekstra maliyet azaltılmış olacaktır. Artan hasta sayısı ile birlikte 0-18 yaş minör kafa travmalı hastaların tanısında önemli bir yer tutan BBT'nin, kullanım sıklığı artmıştır. BBT, direkt grafiye oranla çok fazla radyasyon içerdiğinden, endikasyon dahilinde BBT çekilmesi ve hastaların malignite, radyasyon gibi yan etkilerden korunması amaçlanmıştır.
Senkop ile gelen olgularda elektrokardiyografik ve ekokardiyografik özelliklerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Senkop, serebral perfüzyonun geçici olarak bozulması sonucu kısa sürede gelişen, spontan iyileşme ile sonuçlanan, ani bilinç ve postural tonusun kaybıdır(1). Senkop acil serviste sık karşılaşılan tıbbi bir problem olup acil servise başvuruların %3 ile %5'ini oluşturmaktadır(1). Hastaneye yatışların ise % l-6'sını oluşturmaktadır(1). Oldukça benign etyolojilerden hayatı tehdit edebilecek ciddi aritmilere kadar geniş bir yelpazede yer alan birçok hastalık senkop ile sonuçlanabilir(2). Senkop olgusunun değerlendirilmesi için birçok tanısal test vardır. Kardiyak nedenlere bağlı senkopun prognozu diğer nedenlere bağlı senkopa göre daha kötüdür(3). Günümüzde elektrokardiyografi ve ekokardiyografi senkop hastalarının kardiyak nedenli olan kısmını araştırmak için kullanılmaktadır. Bu gereçler senkop hastalarının bir kısmında nedene yönelik bilgi vermektedir, tanı koymayı sağlamaktadır. Acil servise senkop nedeni ile gelen hastalarda çoğu kez etyoloji tam olarak aydınlatılamamakla beraber riskli hasta grubu da belirlenememektedir. Bu çalışmanın amacı senkop ile acil sevise gelen hastalarda, elektrokardiyografi(EKG) ve ekokardiyografi(EKO) bulguları ile senkop nedenini ve senkop özelliklerini ortaya koymak, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik parametrelerle ilşsini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2016 ila 31.12.2016 tarihleri arasında senkop nedeniyle başvuran 18 yaş üstü toplam 90 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Prospektif bir vaka kontrol çalışması olarak tasarlanmıştır. Hastalara gelişinde ve 6. saatinde EKG ve ekokardiyografi(EKO) tetkikleri yapılmış ve sonuçları incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastaların yaşları ile ejeksiyon fraksiyonu(EF) arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Yaş ile senkop süresi(SS) arasında düşük derecede pozitif bir ilişki saptanmıştır. Yaş ile pulmoner arter basıncı ve QT ve QT6 arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. SS ile hastanın başvuru sırasındaki kalp hızı arasında düşük derecede negatif bir ilişki saptanmıştır. SS ile EKO basınç ölçümleri arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Yatış olan hastalar ile EF arasında negatif, PAB(pulmoner arter basıncı) ile pozitif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Senkop nedeniyle acil servise başvuran hastalarda, acil hekimleri tarafından mutlaka yüksek riskli hasta grubu saptanmalıdır. Senkop nedeniyle başvuran tüm hastalara EKG ve EKO uygulanması kardiyak kökenli senkop hastalarını ayırt etmek, senkopa neden olan hastalığın tanısını koymak ve riskli hasta grubunu saptamakta oldukça faydalıdır. Çalışmamızdaki sınırlılıkların da giderildiği daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Böylece daha anlamlı sonuçlara ulaşılabilecektir. Anahtar kelimeler: Senkop, Elektrokardiyografi, Ekokardiyografi
Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi acil servisine başvuran mantar zehirlenmesi olgularının analizi
Dünyada yaklaşık olarak 5000 dolayında mantar sınıflandırılmış olup, bunlardan 100 dolayında türün zehirli olduğu tespit edilmiştir. Bunlar arasında yaklaşık 10 türün ölümcül zehirlenmelere neden olduğu bilinmektedir. Zehirli mantarlar arasında en iyi bilineni Amanita phalloides türüdür. Bu mantar içinde birçok toksin tanımlanmıştır. Genel olarak bu toksinler amanitinler (amatoksinler, amanotoksinler) ve fallotoksinler olarak 2 sınıfa ayrılırlar. Ulusal Zehir Danışma Merkezi 2008 verilerine göre gıda kaynaklı intoksikasyonlar tüm intoksikasyonların %3,3‟ünü, mantar intoksikasyonları ise gıda kaynaklı intoksikasyonların %43,5‟ini oluşturmaktadır. Mantar zehirlenmeleri bitkisel kaynaklı zehirlenmelerin neden olduğu ölümlerin %50„sini oluşturmaktadır. Düzce ili bol yağış alması sebebiyle çok sayıda mantar türü yetişmekte ve acil servislere mantar yeme ile ilişkili olabilecek şikayetler nedeniyle başvurular da sıkça görülmektedir. Bu çalışmada mantar yedikten sonra rahatsızlanan ve acil servisimize başvuran 33 hastanın demografik, klinik ve laboratuar özelliklerini inceleyerek elde edilen veriler ışığında günlük acil tıp pratiğinde hekime tanı, tedavi, takip ve prognoz tahmininde yardımcı olabilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi‟ne 01.09.2015-30.06.2016 tarihleri arasında mantar yeme sonucu semptom ve bulgular gelişmesi nedeniyle başvuran 18 yaşından büyük toplam 33 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Mantar yeme öyküsü olmayan 33 olgu da kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmamız prospektif bir olgu kontrol çalışması olarak tasarlanmıştır. Hastaların demografik özellikleri, acil servise başvuru semptomları, mantarın acil servise başvurudan ne kadar süre önce alındığı, acil serviste takip süreci ve aldığı tedaviler değerlendirilmiştir. Hastalardan alınan venöz kan örneklerinde temel biyokimyasal değerler incelenmiştir. Ayrıca hastalardan alınan serum ve idrarda alfa amanitin düzeyi de ELİSA ile kitlerde belirtilen standart yöntem ile çalışılmıştır. Veriler kontrol grubu ile kıyaslanarak istatistiksel değerlendirmeler, Statistical Package for the Social Science (SPSS v22) programında yapılmıştır. Bulgular: Mantar alan hastalarda ve kontrol grubundan alınan kan ve idrar örneklerinde alfa amanitin saptanmamıştır. Erkek kadın oranı 5/6 idi. Hastaların yaşları 20 ile 80 arasında değişmekte olup, ortanca yaş 50 olarak bulundu. En sık görülen semptomlar bulantı (%94) ve kusma (%85) idi. Mantar alımından sonra acil servise başvuru zamanı ortanca 11 (min:2 – max:25) saatti. Mantar zehirlenmesi sonucu başvuran bireylerin %67 (n= 22) ‟sine mide lavajı yapılmıştır ve %88 (n= 29) ‟ine aktif kömür tedavisi verilmiştir. Hastaların tamamına intravenöz sıvı tedavisi uygulanmıştır. Hastaların %75,8 (n= 25)‟i acil servisten taburcu olurken, %24,2 (n= 8)‟sinin servise yatışı yapılmıştır. Sonuç: Bu çalışma, tanısı konamadığında ciddi komplikasyonlar hatta ölüme yol açabilen mantar zehirlenmeleri hakkında bilim insanlarına katkı sağlayacaktır. Acil servise bulantı ve kusma ile başvuran hastalarda, acil hekimi tarafından mantar yeme öyküsü mutlaka sorgulanmalıdır. Batı Karadeniz Bölgesinde mantar tüketimine bağlı zehirlenmeler oldukça sık görülmektedir. Özellikle kırsal kesimde doğadan toplanan yabani mantarların tüketimine bağlı zehirlenme olgularının sıklığı nedeniyle bölge halkı eğitilmelidir. Pazarlarda kontrolsüz satılan yabani mantarlara karşı halk sağlığı birimleri koruyucu önlemler almalıdır. Mantar zehirlenmeleri konusunda sağlık çalışanlarının eğitimi hasta yönetimi konusunda faydalı olacaktır. Mantar zehirlenmesi önlenebilir bir sağlık sorunu ve ölüm nedenidir. Mantar zehirlenmesi nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvuruların sayısını azaltarak sağlık sistemi üzerindeki yükü hafifletmek ve can kayıplarını da azaltmak için doğadan toplanan yabani mantarların yenmemesi konusunda toplum bilinçlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Mantar zehirlenmesi, alfa amanitin, Amanita phalloides.
Akut iskemik strok hastalarında cavalieri prensibi ve klasik yöntem ile ölçülen strok hacimlerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Serebral iskemi, beynin belli bir alanında kan akımının normal beyin fonksiyonlarını sürdürmek için ihtiyaç duyulan düzeyin altına düşmesi sonucu oluşan, tanısı klinik ve görüntüleme ile konulan bir tablodur. Radyolojik görüntülemelerde birçok hacim ölçüm yöntemi kullanılmaktadır, bu yöntemlerden en sık kullanılan Klasik Yöntem olarak bilinen formülle hacim ölçümü yöntemidir. Bu çalışmada daha çok deneysel çalışmalarda kullanılan, klinik kullanımı az olan Cavalieri prensibi ile ölçülen hacim ve Klasik Yöntem'le ölçülen hacim karşılaştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran 18 yaş üstü, difüzyon MRG çekilen ve akut iskemik strok tanısı konmuş toplam 44 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız prospektif bir kesitsel çalışma olarak tasarlanmıştır. Akut iskemik strok tanısı alanlarda Hitachi Echelon 1,5 Tesla marka MR cihazıyla gapsiz ve devamlı T2 sekansında difüzyon görüntüleme alınmıştır. Elde edilen görüntülerden hem Cavalieri Prensibi ve Klasik Yöntem'le yapılan enfarkt hacmi ölçümleri, hem de hastanın klinik durumu ile enfarkt hacminin büyüklüğü karşılaştırılıp analiz edilmiştir. Bulgular: Bilinci açık olan hastaların Klasik Yöntem'le ölçülen enfarkt hacmi ortalaması (1,06±1,40 cm³) Cavalieri Prensibi ile ölçülen ortalamadan (0,97 ±1,33 cm³) anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p< 0,001). Hem sağ hem de sol güç kaybı olan hastalarda Klasik Yöntem'le hesaplanan enfarkt hacminin ortalaması (sağ: 2,50 ±3,98 cm³; sol: 1,61 ±2,35 cm³) Cavalieri Prensibi ile hesaplanan ortalamadan (sağ: 2,41 ±4,08; sol: 1,51±2,24) anlamlı şekilde yüksektir (p< 0,005). Sağ hemiplejik hastalarda yaş ile Klasik Yöntem arasında pozitif yönde zayıf bir korrelasyon olduğu iii görülmüştür (r: 0,406). Hastaların tamamında GKS ile NIHS skoru arasında negatif yönde kuvvetli bir ilişki saptanmıştır(r:-0,705). İnfarkt hacmi Cavalieri Yöntemi'nde Klasik Yöntem'e kıyasla daha düşük çıkmıştır. Bilinci kapalı olanlarda ve uykuya meyilli olanlarda infarkt hacmi, bilinci açık olanlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. İleri yaşlarda (80 yaş ve üstü) infarkt alanı daha genç hastalara göre daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda Cavalieri yönteminin hastalar için daha iyimser sonuçlar verdiği saptanmıştır. Bu tür yöntemlerin hangisinin daha doğru ölçümler yaptığının saptanması için kadavra çalışmaları, hayvan deneyleri ya da klinik olarak yapılacak uzun dönemli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Cavalieri Yöntemi, Klasik Yöntem, İnfarkt, Beyin, İnme
Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi acil servisine başvuran pnömotoraks tanılı hastaların analizi
DÜZCE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ACİL SERVİSİNE BAŞVURAN PNÖMOTORAKS TANILI HASTALARIN ANALİZİ Giriş ve Amaç: Pnömotoraks (PNX) akciğerin pariyetal ve visseral zarları arasındaki boşlukta serbest hava artışı oluşması ve buna bağlı akciğer kollapsı olarak tanımlanır. Acil servise nefes darlığı, göğüs ağrısı gibi şikayetlerle başvuran hastalarda ayrıcı tanıda önemli bir yere sahip olan pnömotoraks, hayatı tehdit edebilecek sonuçlara yol açabilir. Acil servise başvuran pnömotorakslı olguların geriye dönük olarak ayrıntılı bir analizi yapılarak; günlük acil tıp pratiğinde hekime tanı, tedavi, takip ve prognoz tahmininde yardımcı olabilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 01.04.2014 – 01.04.2017 tarihleri arasında başvuran pnömotoraks tanısı alan 18 yaş ve üstü tüm olgular çalışmaya dâhil edilmiş olup toplamda 147 olgu incelenmiştir. Çalışmamız retroprospektif bir kesitsel çalışma olarak tasarlanmıştır. Hastalara ait fizik muayene ve anamnez bulguları, elektrokardiyografi örnekleri, rutin kan tetkikleri, direkt grafi ve tomoğrafi verileri, uygulanan tedaviler, hastanede yatış ve takip süreleri hastane bilgi işlem-işletim sisteminden, hasta dosyalarından, arşivdeki verilerden yararlanılarak, incelenmiştir. Elde edilen verilerin çeşitli istatiksel testler ile anlamlılığı değerlendirilmiştir. iii Bulgular: Araştırmaya katılan 147 kişinin %84,4'ü (n=130) erkektir. Katılımcıların %32,7'si (n=48) trafik kazası, %25,9'u (n=38) spontan pnömotoraks, %23,1'i (n=34) düşme ve %18,4'ü diğer bir sebeple acile başvurmuştur. Hastaların PAAC grafileri %16,3'ü (n=24) normal sınırlarda, %32,0'ı (n=47) sağ hemitoraksta, %16,3'ü (n=24) sol hemitoraksta pnömotoraks saptanmıştır. Toraks BT sonuçlarında ise sağ hemitoraksta %48,2 (n=71), sol hemitoraksta %42,8 (n=63), her iki hemitoraksta %8,8 (n=13) pnömotoraks saptanmıştır. Spontan pnömotoraks ile başvuran hastalarda pnömotoraks boyutunun >%20 olma oranı anlamlı şekilde daha fazladır (p<0,001). Acil servise başvuru anında çekilen EKG'de anormal bulgular tespit edilme oranı pnömotoraks boyutu >%20 olan hastalarda anlamlı şekilde daha fazladır (p=0,004). Sonuç: Pnömotoraks tüm hekimlerin karşılaşabileceği, acil hekimlerinin gözden kaçırmaması gereken ve acil müdahale gerektiren bir patolojidir. Pnömotoraks tedavisinde oksijen ile gözlem, iğne aspirasyonu, perkütan aspirasyon kateteri, tüp torakostomi, VATS ve torakotomi gibi geniş yelpazede tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Pnömotoraks tedavisinde etiyoloji, pnömotoraks boyutu ve kliniğe göre karar verilmelidir. Tedavide hedeflenen akciğerin tam reekspansiyonunun sağlanması, semptomların ortadan kaldırılması, komplikasyonların önlenmesi ve nüksleri önlemektir. Anahtar kelimeler: Pnömotoraks, Boyut, EKG, PAAC, Tedavi
Karbonmonoksit zehirlenmesinde oksidatif stres yanıtı ve bu yanıta normobarik ve hiperbarik oksijen tedavisinin etkisi
Karbon monoksit (CO) gazı karbon bazlı maddelerin tam yanmamasıyla açığa çıkan renksiz kokusuz ve tatsız bir üründür. CO dünya çapında zehirlenmeye bağlı ölümlerin en önde gelen nedenidir. Ayrıca morbidite oranı mortalite oranından yüksektir. Bulgu veren akut CO zehirlenmelerinin (COZ) en ağır komplikasyonu %50 hastada görülen uzamış ve kalıcı bilişsel bozukluktur. Bu gecikmiş nörolojik sekellerde oksidatif stres?lipid peroksidasyonunun yakın rol oynadığını düşündüren bulgular mevcuttur. COZ?inde başlıca tedavi NBO?dir, HBO tedavisinin yeri hala tartışmalıdır. Özellikle gecikmiş nörolojik sekelleri önlemede HBO kullanımını öneren çok sayıda makale bulunmaktadır. Bu çalışmada COZ?nde oksidatif stres ve buna bağlı lipit peroksidasyonu oluşumu, HBO ve NBO tedavisinin bunun üzerine etkisinin ve HBO tedavisinin gerekliliğinin belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Yöntem Çalışma Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servis?inde 01.01.2012-30.06.2012 tarihleri arasında COZ tanısı konulan hastalarla yapıldı. Çalışma prospektif ?müdahale araştırması? olarak planlandı. Hastalar HBO veya NBO tedavisine göre 2 gruba ayrıldı. NBO grubundaki hastalara rezervuarlı maskeyle minimum 4-6 saat O2 verildi. HBO endikasyonu olan hastalara en kısa sürede 2.4 ATA?da 2 saat süreyle, günde bir kez 5 seans HBO uygulandı. Kontrol grubu olarak acil servise minör travma şikayeti ile gelen sağlıklı gönüllüler kullanıldı. Tüm hastalardan tanı konulduğunda, NBO veya 1. HBO sonrasında (1.gün) ve 5. günde kan örneği alındı. Bu örneklerden oksidan olarak NOS aktivitesi, lipid peroksidasyonu göstergesi olarak TBARS seviyesi ve antioksidan olarak SOD, CAT, GST aktivitesi çalışıldı. Bulgular Çalışma süresince başvuran 25 666 hastanın 95?inde COZ tespit edildi. Çalışma kriterlerini karşılayan 81 hasta ve kontrol grubunda 24 gönüllü çalışmaya alındı. Hastaların 56?sı NBO, 25?i HBO grubunu oluşturdu. Geliş kan örneklerinde, TBARS ve NOS ta istatistiksel anlamlı artma, CAT, GST, SOD?ta azalma tespit edildi. TBARS düzeylerinde yükseklik 1. ve 5. günde devam etti. Ancak NOS düzeyleri tedavinin 1 (istatistiksel anlamlı) ve 5. günü tedavi öncesine göre daha düşüktü. SOD ve CAT düzeyleri tedaviyle artma eğilimindeydi ancak istatistiksel anlamlı değildi. Tedaviyle GST düzeyinde önemli bir değişiklik olmadı. Sonuç Çalışmada elde edilen veriler CO zehirlenmesinde oksidatif stres ve lipit peroksidasyonunun varlığını göstermekle birlikte, HBO tedavisinin bu parametreler üzerindeki etkinliğinin üstünlüğünü gösterememiştir.
Acil serviste entübasyon yerini hızlı doğrulama: Ultrasonografi
Çalışmanın amacı: Acil servislerde USG'nin hızlı tanı ve tedavide kullanımı gittikçe artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, endotrakeal entübasyon tüp (ETT) yerini doğrulamada USG'nin rolü, tanı ve tedaviye katkılarını araştırmaktır. Metot: Gazi Üniversitesi Hastanesi Acil Servisinde 01.04.2012 ile 31.01.2013 tarihleri arasında yapılan prospektif, tek merkezli, gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya acil serviste entübe edilen 18 yaş üstü, travması, boyun ve göğüs bölgesinde deformitesi, bilinen pnömotoraksı olmayan hastalar dahil edildi. Entübasyon yeri doğrulama yöntemi olarak End Tidal CO2 ve akciğer grafisi kullanıldı. Entübasyon sırasında yatak başı eş zamanlı USG ile larenksten geçiş ve akciğer havalanmasına; oskültasyon ile de akciğer ve mide havalanmasına bakıldı. İki yöntemin tanı koyma süreleri ölçüldü. Bulgular: Kabul kriterlerine uygun 36 (%39,1) kadın, 56 (%60,1) erkek ve ortanca yaşı 69 (min. 20- max. 94) olan 92 hasta alındı. 36 (%39,1) hasta arrest, 56 (%60,9) hasta diğer nedenlerle entübe edildi. Komorbid hastalıklar arasında en sık kardiak hastalıklar 41 (%44,6) yer aldı. Entübasyon yerini doğrulamada USG ve oskültasyon arasında fark anlamsızken (p= 0.083), USG anlamlı şekilde hızlıydı (p<0.05), ancak 2 hastada yanlış pozitif sonuç verdi. Ultrasonografinin sensitivitesi kapnometreye göre hesaplandığında %98,7, spesifitesi %93,8, pozitif prediktif değeri %98,7, negatif prediktif değeri %93,8 olarak saptandı. Ultrasonografinin ? değeri 0,924 olarak saptandı. Sonuç: Ultrasonografi kullanıcı bağımlı bir tetkik olmasına rağmen; hızlı olması, doğrulamada yüksek oranlara ulaşması ve özefagus entübasyonlarını erken saptaması gibi avantajları nedeniyle ETT yerini doğrulamada ikincil test olarak kullanılabilir.
Nargile içimine bağlı karboksihemoglobin seviyelerinin değerlendirilmesi
Nargile İçimine Bağlı Karboksihemoglobin Seviyelerinin Değerlendirilmesi ? Giriş Karbon monoksit (CO) zehirlenmesi; sık karşılaşılan, önlenmesi ve tedavisi mümkün olan, ihmal edildiğinde sonu ölümle sonuçlanabilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. CO, tüm dünyada zehirlenmeye bağlı ölümlerin önde gelen ajanıdır. Gelişmiş ülkelerde zehirlenme nedenleri daha çok yangın ve intihar iken; ülkemizde genellikle soba, şofben, kombi gibi ısıtma sistemlerinde kullanılan yakıtlardır. Nargile dumanı, yüksek yoğunlukta CO, nikotin, katran ve ağır metaller içerir. Bir nargile içicisi tek bir nargile içimi süresince 0.15-1.0 litre arası duman inhale etmekte ve bu değer ortalama bir sigara içimindeki duman miktarının yaklaşık 100 katı olmaktadır. Çalışmanın amacı; nargile içicilerinde, nargile içimi sonrası karboksihemoglobin (COHb) değerlerini bazal COHb değerleri ile karşılaştırmak ve ortaya çıkan semptomları belirleyerek elde edilen sonuçlarla nargilenin potansiyel CO zehirlenmesi kaynağı olup olmadığını ortaya koyabilmektir. ? Gereç ve Yöntem Çalışma Ankara?da Çankaya ilçesinde Bahçelievler semtinde bulunan ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) çevresindeki bir nargile kafede Aralık 2012- Ocak 2013 tarihleri arasında yapıldı. Çalışma ?prospektif kesitsel? bir çalışma olarak planlandı. Gönüllülerden nargile içiminin 1. saatinde venöz kan gazı örneği alındı. Nargile içimi sonrası semptomların sorgulandı. Kan gazı örneğinden COHb, pH ve laktat değerleri çalışıldı. Aynı zamanda vital bulgulara da bakıldı. Çalışmaya alınan gönüllülerden, nargile içimi üzerinden en az 24 saat geçtikten sonra ve son 6 saat içinde sigara içmemiş olmak kaydı iletekrar venöz kan gazı alındı. 24 saat sonra alınan kandaki COHb, pH ve laktat değerleri ile vital bulguları, nargile içimi sonrasındaki değerler ile karşılaştırıldı. ? Bulgular Çalışmaya 45 gönüllü katıldı. Sigara içen 24 kişi, içmeyen 21 kişi mevcuttu. Gönüllülerin nargile sonrası ve bazal venöz kan gazı değerleri karşılaştırıldığında nargile içimine bağlı COHb seviyeleri istatistiksel anlamlı yüksek bulundu. Aynı zamanda sistolik kan basıncı ve nabız değerlerindeki nargile içim sonrası yükseklik de istatistiksel olarak anlamlıydı. Sigara içen gönüllü grubunda, nargile içimi sonrası COHb değerleri içmeyen gruba göre anlamlı yüksek bulundu. ? Sonuç Nergile içimi COHb seviyelerinde belirgin yükselmeye neden olmaktadır. Bu yükseklik sigara içen bireylerde daha belirgindir. Anahatar Kelimeler: Nargile, karbonmonoksit zehirlenmesi
Acil serviste pulmoner tromboemboli tanılı hastalarda high sensitif troponin t değerinin otuz günlük mortalite üzerindeki tahmin gücünün değerlendirilmesi
Giriş: Pulmoner Tromboemboli (PTE); %90'nın üzerinde bir sıklıkla derin ven trombozunun (DVT) bir komplikasyonu olarak derin bacak venlerinden kopan trombüs veya trombüs parçasına bağlı gelişmektedir.PTE ayaktan hastaneye başvuran hastalarda aniden ve beklenmeden gelişen travmatik olmayan ikinci en sık ölüm sebebidir. Kardiyak troponin değerleri ise miyokard hücre hasarını göstermesi açısından yüksek sensitif ve spesifisiteye sahip olmakla birlikte PTE hastalarında, yükselmesi ventilasyon perfüzyon uyumsuzluğu ve hipoperfüzyon nedeni ile azalmış koroner kan akımına ve sağ ventriküldeki akut dilatasyon sonucu görülen hücre hasarına bağlanmıştır.Bu çalışmada Acil Serviste PTE tanısı alan hsTnT düzeyi ile 30 günlük mortalite açısından tahmin gücünün değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif kesitsel bir çalışma olarak tasarlanan 01 Nisan 2012?31 Mart 2013 tarihleri arasında Acil Servisimizde akut PTE kliniği ile başvuran, klinik ve görüntüleme ile pulmoner emboli tanısı desteklenmiş toplam 107 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalardan başvuru anında hsTnT kan değeri çalışılmıştır. Bulgular: PTE tanısı konan hastaların 30 gün içinde motalite görülen gruptaki hastalarda, taşikardi, takipne, saturasyon düşüklüğü ve kanser varlığı istatistiksel olarak anlamlı saptandı (Mann Whitney U testi, sırasıyla p:0,041, p:0,002, p:0,027 ve p:0,011). Hastaların bakılan 30 günlük mortalite oranları ile hsTnT limit değeri olarak alınan 0,014 ng/mL değeri ile korelasyonuna bakıldığında iyi derecede korelasyon olduğu gözlendi (Korelasyon katsayısı: rho: + 0,567). HsTnT'nin limit değerinden yüksek olan hastalarda 30 günlük mortalite açısından duyarlılığı %88, özgüllüğü ise %28 olarak saptanmıştır. Sonuç: PTE tanısı konan hastalarda Sağ Ventrikül Yetmezliğini göstermesi açısından hsTnT'nin EKO'nun yanınında acil tıp hekimlerine bilgi verebileceği sonucuna varılabilir. Testin hastalardan ek kan almadan laboratuvar ortamında yarım saatte çalışılabilmesi, tedaviyi yönlendirebileceği ve özellikle EKO'ya ulaşılamayan durumlarda AS'de PTE tanısı konan hastalarda prognozun tahmininde kullanılması uygun görünmektedir.
Acil servise solunum sıkıntısı nedeni ile başvuran hastalarda akut dispne nedeni olarak, konjestif kalp yetmezliğine bağlı akciğer ödemi ile pulmoner hastalıkların ayrımında akciğer ultrasonu, ekokardiyografi ve vena kava inferior ölçümlerinin kullanımı
Giriş ve Amaç: Dispne acil servise en sık başvuru nedenlerindendir ve dispne ayırıcı tanısı acil tıp hekimleri için zorlayıcı olabilmektedir. Bu çalışmada acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalarda akciğer ödemi ve pulmoner hastalıkların ayrımında akciğer USG, ekokardiyografi ve IVC ölçümlerinin tanısal değerlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda acil servise dispne şikâyeti ile başvuran 96 hasta değerlendirildi. Hastaların akut tanı ve tedavi süreci aksamayacak şekilde ilk başvuru anında araştırmacı tarafından USG yapıldı. Hastalara BLUE protokolüne uygun şekilde her iki akciğerde toplam altı noktadan akciğer USG yapıldı. Daha sonra ekokardiyografi ile kardiyak fonksiyonları değerlendirildi. Son olarak IVC'nin inspiryum ve ekspiryumda maksimum çapı ölçülerek kaval indeks hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya toplam 96 hasta katıldı. Hastaların 42'si (% 43,8) kadın, 54'ü (% 56,3) erkekti ve yaş ortalaması 69,8 olarak bulundu. Akciğer USG sonuçları değerlendirildiğinde pnömoni tanısı alanlarda A profili, B' profili, konsolidasyon ve hava bronkogramı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek çıkmıştır (sırasıyla p=0,026, p<0,001, p<0,001, p<0,001). Akciğer ödemi tanısı alanlarda B profili ve plevral efüzyon istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek çıkmıştır (sırasıyla p<0,001, p<0,001). Astım/KOAH tanısı alanlarda A profili istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek çıkmıştır (p=0,025). Ekokardiyografi bulguları değerlendirildiğinde pnömoni tanısı alanlarda EF ortalaması % 51,08, diğer hastalarda % 44,21 olarak bulunmuştur. Pnömoni tanısı alanların EF ortalaması istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (p=0,017). Akciğer ödemi tanısı alanlarda EF ortalaması % 34,47, diğer hastalarda % 52,59 olarak bulunmuştur. Akciğer ödemi tanısı alan hastaların EF ortalaması istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktür (p<0,001). IVC bulgular değerlendirildiğinde pnömoni tanısı alanların kaval indeks ortalaması 51,11 ve diğer hastaların kaval indeks ortalaması 24,9 olarak bulunmuştur. Pnömoni tanısı alanlarda kaval indeks anlamlı derecede yüksektir (p<0,001). Akciğer ödemi tanısı alanların kaval indeks ortalaması 22,07 ve diğer hastaların kaval indeks ortalaması 41,28 olarak bulunmuştur. Akciğer ödemi tanısı alanlarda kaval indeks anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda dispne ayırıcı tanısında akciğer USG, ekokardiyografi ve IVC bulguları literatürle uyumlu şekilde anlamlı bulundu. Acil servise nefes darlığı şikâyeti ile başvuran hastalarda akciğer USG, ekokardiyografi ve IVC ölçümü kullanılabilir. Ek olarak başta BLUE protokolü olmak üzere akciğer USG'de kullanılan protokollerin ekokardiyografi ve IVC ölçümleri ile birleştirilerek daha kapsamlı bir USG protokolü oluşturulabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Dispne, Akciğer ultrasonu, Ekokardiyografi, Vena Kava Inferior, Ayırıcı Tanı
Pulmoner tromboemboli hastalarında d-dimer,elabela ve asprosin düzeylerinin araştırılması
Bu çalışmada, acil serviste pulmoner emboli tanısı alan hastalarda, Elabela ve Asprosin düzeylerinin diagnostik tanıya katkısı ve klinikteki olası kullanımları araştırılmıştır. Çalışmamız, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Kliniği'nde acil servise nefes darlığı şikâyetiyle gelip, pulmoner emboli tanısı konarak, göğüs hastalıkları servisine yatışı yapılan 34 hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan gönüllü kişilerden oluşan 33 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 67 kişi üzerinde yapılmıştır. Plazma Elabela ve Asprosin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Hasta grubunda D-Dimer, Elabela ve Asprosin değerlerinin yaş gruplarına göre karşılaştırılmasında, Elabela değerleri 40 yaş ve altında 694 (583,76-2219,23), 41-60 yaş grubunda 473,21 (290,07-684,93), 60 yaş üzeri grupta 529,02 olarak (178,72-2765,31) bulunmuş ve yaş gruplarına göre farklılık anlamlı çıkmıştır (p=0,040). Çalışma verilerine göre; yapılan ROC analizinde D-Dimer için; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %96,3 olarak ve özgüllük oranı da %93,9 olarak bulunmuştur. Elabela için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %82,4 olarak ve özgüllük oranı da%42,4 olarak bulunmuştur. Asprosin için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 38,015 olarak, duyarlılık oranı %85,3 olarak ve özgüllük oranı da %27,3 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, pulmoner emboli tanılı olgularda 41-60 yaş grubunun Elabela değerlerinin diğer yaş gruplarına göre farkı anlamlı çıkmış olup, daha geniş çaplı bir çalışmada pulmoner emboli teşhisinde, Elabelanın yeni bir parametre olabileceği düşünülmektedir.
Comparison of echocardiyography, doppler ultrasonography and manual methods to control pulse in cardiopulmonary arrest patients
OBJECTIVE: To compare the efficiency of echocardiography (ECHO), Doppler ultrasonography (USG) and manual methods to control pulse in cardiopulmonary arrest (CPA) patients. MATERIAL AND METHOD: The study was a prospective study conducted between 25.07.2016 and 20.09.2017 at Gaziantep University Emergency Medicine Department Service. The study included 137 CPA patients older than 16 years of age and whom can be performed ECHO, Doppler USG and manual pulse check which can be performed within 10 seconds and at the same time as suggested in the relevant guidelines. ECHO and Doppler USG application was performed by 2 senior physicians who had seen the USG course, received the certificate and practiced at least 50 patients before the study. The doctor who performed ECHO also directed Cardiopulmonary Resuscitation (CPR). Philips (Affiniti 50G, 2016) USG device for Doppler USG was used while Logiq P6 (GE Healthcare, 2008) was used for ECHO. ECHO, Doppler ultrasonography and by-hand pulse check and monitor findings of the patients were recorded at the first minute, 15th minute and at ending of the CPR. SPSS 18.0 program was used for statistical analysis. FINDINGS: 137 patients were included in the study. 58,4% of the patients were male (n=80) and 41,6% were female (n=57). The average of age was 63.4 ± 16.8 (age range 20-100). 72.3% (n = 99) of the cases were out-of-hospital and 27.7% (n = 38) were in-hospital CPA. 91.2% (n =125) of the cases had CPA due to non-traumatic causes. Twenty-two percent of patients (n = 29) received return of spontaneous circulation (ROSC). The mean duration of CPR in all patients was 37.2 ± 13.2 minutes. The mean duration of CPR in ROSC patients was 22.9 ± 17.1 minutes. At first rhythms, 62.7% were found to be asystole, 10.2% were ventricular fibrillation /pulseless ventricular tachycardia (VF / PVT) and 27% were pulseless electrical activity (PEA). ECHO (4,76 ± 2,19, 4,33 ± 2,17, 3,68 ± 2,14, respectively), Doppler USG (9,59 ± 2,37,8, 22 ± 2.86, 7.60 ± 2.83 respectively) and by-hand pulse measurements of first, second and last examinations (10,76 ± 1,03, 9,72 ± 3,01, 9,29 ± 3,36, respectively) were calculated in term of seconds. The false negative rates (28.5%, 12%, 10.3%, respectively) and false positivity rates (0.7%, 2.6%, 0% 9, respectively) of Doppler USG in first, second and last examinations were calculated. CONCLUSION: ECO is more effective in the management of CPR and in the detection of heart rate than manual pulse check and Doppler USG. As well as helping to identify secondary causes of arrest, ECHO is also helpful to reduce pauses in CPR. KEYWORDS: Emergency Service, Cardiopulmonary Arrest, Cardiopulmonary Resuscitation, Doppler, Ultrasonography, Echocardiography, Pulse Check
Akut koroner sendrom şüpheli hastalarda tromboelastografinin tanısal değeri
Amaç: Akut koroner sendrom hayatı tehdit eden acil servis başvurularının önemli nedenlerinden biridir. Akut koroner sendromun klinik spektrumunun geniş olması nedeniyle bazı hastalarda tanı geç konmakta, atlanabilmekte veya ölümle sonuçlanabilmektedir. Tanıda; hastanın hikâyesi, elektrokardiyografisi, biyomarkerler ve kardiyak kateterizasyon birlikte kullanılmaktadır. Tromboelastografi hiperkoagulabl durumların gösterilmesinde kullanılabilmektedir. Çalışmamızın amacı acil servise başvuran ve akut koroner sendrom şüphesi olan hastalarda tromboelastografinin akut koroner sendrom tanısındaki etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde 01.07.2019-31.12.2019 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya hastanemiz acil servisine başvuran ve akut koroner sendrom düşündürecek kliniğe sahip 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Bu hastalardan alınan kan örneklerinde tromboelastografi cihazı ile ilişkili parametreler değerlendirildi. Veriler SAS 9.4 istatistik programlarında analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların %65,3 (n=64)'ü erkektir. En genç hasta 19 yaşında ve en yaşlı hasta 90 yaşında olup yaş ortalaması 58 ± 15,8 idi. Çalışmaya katılan hastaların %66,3 (n=65)'ü akut koroner sendrom tanısı almıştır. Reaksiyon zamanındaki her birimlik azalışın, akut koroner sendrom tanısı alma ihtimalini %5 arttırdığı bulunmuştur. Sonuçlar: Akut koroner sendromun erken tanısında tromboelastografi parametrelerinin kullanımı ile ilgili birkaç çalışmadan biri olan bu çalışmamızda, literatürdeki diğer çalışmalarla uyumlu veriler elde edilmemiştir. Hasta sayımız yetersiz olduğu için tromboelastografinin akut koroner sendrom tanısındaki etkinliği ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Acil serviste akut koroner sendrom tanısı alan hastalarda plazma spexin'in diagnostik değeri
Acil serviste myokard enfarktüsü (MI) tanısı konulan hastalarda serum speksin düzeylerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza acil bölümüne göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran 50 ST elevasyonlu myokard enfarktüsü (STEMI) ve 50 non ST elevasyonlu myokard enfarktüsü (NSTEMI) olmak üzere 100 MI hastası, 50 atipik göğüs ağrısı olan hasta ve 50 sağlıklı ve gönüllü kontrol grubu olmak üzere toplamda 200 kişi dahil edildi. Çalışmamıza katılan STEMI hastalarının ortalama spexin düzeyi (562,78±325,87 pg/ml) atipik göğüs ağrısı (821,60±513,87 pg/ml) ve kontrol grubuna (812,10±476,17 pg/ml) göre anlamlı daha düşüktü (sırası ile p<0.001, p<0.001). Benzer şekilde NSTEMI hastalarının ortalama spexin düzeyi (574,38±393,24 pg/ml) atipik göğüs ağrısı ve kontrol grubuna göre anlamlı daha düşük idi (sırası ile p<0.001, p<0.001). STEMI ve NSTEMI tanısı alan hastaların spexin düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,829). ROC Curve analizinde STEMI tanısında speksinin cut-off değerini ≤532 pg/mL olarak aldığımızda sensitivitesi %60, spesivitesi %76, pozitif prediktif değeri (PPV) %63.7, negatif prediktif değeri (NPV) ise %63.9 (AUC=0,703, p<0.001, %95 CI: 0,603- 0,790) bulundu. NSTEMI tanısında ise speksinin cut-off değerini ≤520 pg/mL olarak aldığımızda sensitivite %56, spesifite %78, PPV %71,8, NPV %63,9 (AUC=0,704, p<0.001, %95 CI: 0,604- 0,791) idi. MI hastalarında Speksin düzeyi ile HEART ve TIMI skorları ile anlamlı korelasyon bulunmadı. Sonuç olarak; STEMI ve NSTEMI hastalarında speksin düzeyi anlamlı oranda azalmaktadır. Fakat NSTMI ile STEMI hastalarının spexin düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Myokard infarktüsü, acil servis, spexin