
40
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Çipura ve levrek yavrularında görülen hastalıklarda histopatolojik incelemeler
Bu çalışma kapsamında büyük ölçekli bir kuluçkahane ve yavru adaptasyon işletmesinde Mart 2011-Ağustos 2012 ayları arasında hastalık belirtisi gösteren çipura ve levrek yavruları incelemeye alındı. Materyal olarak, ağırlıkları 0,1-3,3 gr, boyları 2,0-8,0 cm arasında değişen 480 adet levrek (D. labrax) ve 240 adet çipura (S. auratus) olmak üzere toplamda 720 adet yavru balık kullanıldı. Disseksiyon işlemine geçilmeden önce 25 mg/L dozunda MS-222 ile bayıltılan balıkların total boy ve canlı ağırlıkları ölçüldü. Daha sonra patolojik, mikrobiyolojik ve parazitolojik rutin analizler için üçerli gruplara ayrıldı. İncelemeler sonucunda yavru balıklarda iki bakteriyel (Vibrio anguillarum, Photobacterium damselae subsp. piscicida), bir viral (Iridovirüs) ve iki paraziter (Dactylogyrus spp., Trichodina spp.) hastalık saptandı. Bu hastalıklardan, Vibriozis, Daktilogirozis, Trikodiniazis levrek yavrularında, Lenfokistis çipura yavrularında, Fotobakteriyozis ise hem çipura hem levrek yavrularında belirlendi. Vibrioziste incelenen 75 adet levrek yavrusunda; makroskopik olarak unilateral-bilateral ekzoftalmus, organ ve dokularda kanama, anüste prolapsus ve uzayan dışkı, mikroskobik olarak ise organ ve dokularda hiperemi ve bakteri kümeleri, kalpte makrofaj aktivasyonu ve makrofajların içerisinde bakteri kümeleri görüldü. Fotobakterioziste incelenen 55 adet levrek, 63 adet çipura yavrularında; hiperpigmentasyon, pullarda dökülme, nekropside dalakta beyaz milier odaklar, mikroskobik olarak tüm organ ve dokularda hiperemi ve yoğun bakteri kümeleri, böbrek ve dalakta granulomlar saptandı. Paraziter enfestasyonlarda operculum kapaklarını sürekli açık tutma, su yüzeyine çıkma gibi solunum güçlüklerine işaret eden klinik bulgular tipikti. Daktilogiroziste (65 adet) levrek yavrusunda; kaşeksi, solungaçlarda ödem ve kanamalar, mikroskobik olarak solungaç filamentlerine adheze olmuş parazitler, travmatik yıkımlanmalar ve goblet hücre hiperplazisi görüldü. Trikodiniazisli yavru balıklarda (59 adet) 10x?luk büyütmede 4-13 adet parazit sayıldı. Doku kesitlerinde siliatalı trikodinaların tipik kubbe şekli seçilebildi, primer lamellerde hiperemi, sekunder lamellerde dejenerasyon ve dökülmeler görüldü. Lenfokistis, (80 adet) 100-120 günlük yavrularda kronik formda görüldü. Kafeslere sevk edilen balıklarda mortalite % 30-40 seviyelerine ulaştı. Yavru çipuraların tüm deri yüzeyi böğürtlen salkımına benzeyen nodüllerle kaplıydı. Büyüklükleri 1,0-3,0 mm arasında olan nodüller 3-25?li gruplar halindeydi. Mikroskobik incelemesinde multiple kistlerin merkezinde tipik bazofilik inkluzyonlar saptandı. Kistlerin etrafları lenfoid hücreler ile kuşatılmıştı. Deformasyon için 0,1-3,0 gr?lık, yedi adet tanktan 300?er adet çipura yavrusu, floresan lamba ile aydınlatılmış deformasyon masasında makroskopik ve sistematik olarak değerlendirildi. İncelenen 2100 adet çipura yavrusunda % 2,95 vertebral kompresyon, % 2,09 lordozis, % 8,14 çene, % 3,90 hava kesesi, % 1,57 solungaç, % 1,19 dorsal yüzgeç, % 0,38 kaudal yüzgeç deformasyonu tesbit edildi. Salgınlar özellikle yaz aylarında artış göstermiş ve her iki tür arasında önemli duyarlılık farklılıkları dikkat çekmiştir. Paraziter enfestasyonun ve hastalık çeşitliliğin az oluşu işletmedeki koruma kontrol önlemlerine verilen önem ve kaynak su sıcaklıklarında önemli dalgalanmalar yaşanmamasıyla ilişkilendirilmiştir. Çipuralarda yüksek düzeyde tesbit edilen (% 20,22) deformasyonlar ve tekrarlayan Fotobakteriozisin (% 36), ile levreklerde % 40 oranında mortaliteye neden olan Vibriozisin yavru balık yetiştiriciliğinde önemli bir problem olduğu tesbit edilmiştir. Hastalıkların teşhisinde etiyolojik incelemelerin patolojik bulgularla desteklenmesinin önemi bu çalışmada bir kez daha ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yavru çipura, yavru levrek, vibriozis, fotobakteriozis, lenfokistis deformasyon, patoloji.
Kuzu ve oğlaklardaki miyokardiyal hasarın belirlenmesinde kardiyak troponinlerin etkinliğinin araştırılması
Çalışma materyalini Aydın ili ve çevresinde 2011 yılında ortaya çıkan Şap hastalığı salgını sırasında ölen 18 adet çalışma grubu hayvanı ve 10 adet kontrol grubu hayvanı oluşturdu. Bu çalışma kapsamında kuzu ve oğlaklarda miyokarditise bağlı ortaya çıkan miyokardiyal hasarın klinik, biyokimyasal ve patolojik değerlendirmeler ile bu testler arasındaki korelasyon değerlendirmeleri gösterildi. Nekropside, Şap Hastalığı'nın karakteristik lezyonları olguların 3 tanesinde oluşurken, olguların 15 tanesinde nonkarakteristik olgular görüldü. Histopatolojik incelemelerde, çalışma grubu hayvanların 3 tanesinde ağız ve mukozası, diş etleri ile tırnak arasında epidermiste epitelyum hücrelerinde vakuoler ve hidropik dejenerasyonu, hücreler arası ödem, vezikül oluşumları dikkati çekti. Kalpte dejenerasyon ve nekrozun görüldüğü alanlarda bazı hücrelerin tamamen çekirdeklerini kaybettiği ya da piknoz ve karyoreksise uğramış çekirdeklere sahip olduğu görüldü. Kas demetleri ve kas telleri arasındaki intersitisyumda çoğunluğu lenfosit, makrofaj ve plazma hücrelerinden oluşan yangısal hücre infiltrasyonları görüldü. Şiddetli lezyonlarda ise kas telleri şişkin ve bantlaşma özelliklerini kaybetmişti. Myositlerin periferinde uydu hücreleri yer almaktaydı. İmmunohistokimyasal incelemelerde miyokardiyal hücre dejenerasyonu ve nekrozu görülen alanlarda cTnI expresyonunun azaldığı ya da tamamen ortadan kalktığı görüldü. Miyokardiyal hasarın şiddeti ile immunohistokimyasal boyanma skoru arasında negatif korelasyonun bulunduğu ortaya konuldu. Ayrıca histolojik ve biyokimyasal verilerin karşılaştırılmasıyla cTn I serum konsantrasyonları ve histolojik skor değerleri arasında pozitif bir kolerasyon olduğu tespit edildi. Biyokimyasal, histolojik ve immunohistokimyasal incelemeler sonucunda serumdaki yüksek cTnI seviyelerinin kuzu ve oğlaklarda oluşan miyokardiyal hasar için bir sonuç sağladığı görülmüştür. Ayrıca CK, CK-MB, AST, ALT, LDH ve CRP değerlerinin de cTnI ile birlikte doğru bir korelasyon gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak Miyokardiyal hasar olan hayvanlarda, serum cTnI ölçümleri kardiyak miyosit hasarı için oldukça hassas ve spesifik bir markır olarak kullanılabilecekleri tespit edilmiştir. Ve şap hastalığından kaynaklanan miyokarditisin tanısında ilk adım olarak kullanılabilir.
Sığır herpesvirüs-5 ile doğal enfekte buzağılarda nöropatolojik bulgular ve virüsün apoptozis ile ilişkisi
BHV-5 (Bovine herpesvirus-5; Sığır herpesvirüs-5) sığırlarda ve özellikle de buzağılarda genellikle ölümcül nonprurulent meningoensefalitise neden olan Herpesviridae ailesinden Alphaherpesvirinae alt ailesinde yer alan Varicellovirus cinsinde sınıflandırılan viral patojendir. Bu çalışmada, merkezi sinir sisteminde (MSS) BHV-5 enfekte hücreler ile apoptozis arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmada, yaşları 1 gün ile 5 ay arasında değişen BHV-5 ile doğal enfekte toplam 21 adet buzağıda öncelikle klinik, makroskobik, histopatolojik bulgular tanımlandı. BHV-5 viral antijenin MSS'de dağılımı Avidin-Biotin Peroksidaz Kompleks (ABC) metot ile tesbit edildi. Enfekte dokularda apoptozise uğramış hücreler TUNEL (Terminal Deoxynucleotidyl Transferase-Mediated dUTP Nick End-Labeling) metot ile belirlendi. Apoptotik yolaklar ise anti-aktif kaspaz-3,-8,-9 antikorları kullanarak ABC metot ile sap-tandı. Klinik olarak; çene kaslarında kasılmalar, diş gıcırdatma, nistagmus ve opistotonus görüldü. Ayağa kalkamama, yatalak durum ile bacak kaslarında tremor, tetanik kasılmalar ve inkoordinasyon dikkat çekti. Nekropside, spesifik makroskobik bulgu görülmedi. MSS'nin histopatolojik incelemesinde, nöronlarda dejenerasyon ve nekroz, diffuz ya da fokal gliozis, perivasküler mononüklear hücre infiltrasyonu, meningitis ve demyelinizasyon görüldü. BHV-5'e yönelik monoklonal antikor kullanılarak, ABC metot ile yapılan immunohistokimyasal incelemelerde; immunpozitif reaksiyonlar yoğunluk sırasına göre; beyin kökü, serebral hemisferler, medulla spinalis, ve serebellumda nöronlar ve glial hücrelerde belirlendi. MSS'de virüs enfekte hücreler ile apoptozis ilişkisini ortaya koymak için yapılan incelemelerde, DNA kırılmalarını işaret eden TUNEL pozitif reaksiyonlar genel olarak BHV-5 antijen pozitif immunreaksiyonların lokalize olduğu alanlardaki nöronlarda ve glial hücrelerde dağılım gösterdi. Bununla birlikte, apoptotik hücre ölüm yolaklarını belirlemek için yapılan immunohistokimyasal uygulamalarda nöronlarda ve glial hücrelerde saptanan kaspaz-3, kaspaz-8 ve kaspaz-9'a ilişkin pozitif reaksiyonlar; BHV-5 enfeksiyonunda MSS'de apoptozisin hem içsel hem de dışsal yolla indüklenebileceğini ortaya koydu. Diğer yandan, antiapoptotik belirteç olan Bcl-2 immunreaksiyonlarının özellikle nöronlarda görülmesi; BHV-5 enfekte nöronların, enfeksiyonun devamlılığında ve latent enfeksiyonunun kurulumunda önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmüştür.
Köpeklerde derinin yuvarlak hücreli tümörlerinin tanısında immun markırların kullanımı
Köpeklerde deride yerleşim gösteren yuvarlak hücreli tümörler yuvarlak histomorfolojilerinden dolayı üst sınıflandırmada bu isimle anılır. Yuvarlak hücreli tümörler "mastositoma, histoyositoma, bulaşıcı venereal tümör, lenfoma, melanoma, plazmasitoma ve nöroendokrin hücre tümörleri" inden oluşur. Sunulan çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde tanımlanmış köpeklerin yuvarlak hücreli tümörlerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenerek alt tiplerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na 1999-2015 yılları arasında kayda alınan 24 köpeğe ait derinin yuvarlak hücreli tümörü, çalışmanın materyalini oluşturdu. Bu örneklerden hazırlanan kesitlere hematoksilen-eozin ve giemsa boyamalar uygulandı. İmmun markırları (c-KIT, triptaz, CD1a, MHC-II ve vimentin) belirlemek için de avidin-biotin peroxidase complex metodundan yararlanıldı. Sonuçlar WHO-AFIP (World Health Organiztion–Armed Forces Institute of Pathology) tarafından kullanılan sınıflandırmaya göre değerlendirildi. Yapılan bu değerlendirmede dört olgu TVT, on üç olgu mast hücre tümörü ve on bir olgu histiyositom olarak tanımlandı. İmmunohistokimyasal olarak mast hücrelerini triptaz ve c-KIT; histiyositik hücreleri triptaz, MHC-II; TVT'ye ait hücreleri triptaz, MHC-II ve vimentin eksprese ederken insan kökenli monoklonal CD1a hiçbir hücre tarafından eksprese edilmedi. Sonuç olarak histomorfolojik bulguların yuvarlak hücreli tümörlerin diferensiyasyonunda yetersiz kaldığı; kesin tanının histokimyasal boyamalar ve immun markırlar ile desteklenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Endometriyal karsinomlarda MMP-2, Survivin, PTEN ekspresyonlarının araştırılması
Amaç ve hipotez: Bu çalışmada, endometrioid ve nonendometriod adenokarsinomlarda MMP-2, survivin ve PTEN ekspresyonlarının prognostik faktörler, lokal vajinal nüks ve 5 yıllık hastalıksız sağkalım ile ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 1984-2006 yılları arasında, endometriyum karsinomu nedeniyle radikal operasyon uygulanmış veya tanısal amaçlı fraksiyone küretaj yapılmış 95 olguya ait biyopsilere immünohistokimyasal yöntemle MMP-2, survivin ve PTEN uygulanmıştır. Bu antikorların ekspresyonlarının tümörün evresi ve histolojik/nükleer derece, 5 yıllık hastalıksız sağkalımla olan ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Endometrial karsinomlu olguların 21(%22.1)'i Tip 2 endometrial karsinom iken, 74(%77.9)'ü Tip1 endometrial karsinomdu. Bu çalışmada olguların ortalama yaşı 61 ( medyan yaş 61) idi. Olguların %76.8'i evre 1, geri kalanı evre 2 ve 3 idi. MMP-2 sitoplazmik immünoreaktivitesinin tümörün evresi, histolojik ve nükleer derecesi ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. Survivinin nükleer boyanma ile nükleer derece arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmuştur. Survivinin, sitoplazmik boyanma ile nükleer/histolojik derece arasında ilişki saptanmamıştır. PTEN'in ileri evre tümörlerde, daha az oranda eksprese edildiği saptanmıştır. MMP-2, survivin ve PTEN ile 5 yıllık hastalıksız ve genel sağkalım, lokal vajinal cuff nüksü arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır.Sonuç: Çalışmamızda, endometriyum karsinomlarında immünhistokimyasal olarak uygulanan survivin, MMP-2 ve PTEN'in genel ve hastalıksız sağkalımla ilişkisi bulunmaması nedeniyle, rutin uygulamada kullanımları tartışmalıdır.Bu bulgular ışığında, geniş serilerde, uzun dönem takipleri olan olgularda, farklı prognostik faktörlerin ele alındığı çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Endometriyal karsinom, prognoz, sağkalım, PTEN, survivin, MMP-2.
Deneysel renal ablasyon modelinde doksisiklinin glomeruloskleroza etkisi
Matriks metalloproteinazlar (MMP) ve doğal doku inhibitörleri (TIMP) ekstrasellüler matriksin yapısının korunmasında önemli rol oynarlar. Pek çok hastalık sonucu skarlanma ekstraselüler matriksin sentezi ile yıkımı arasındaki dengesizlikle ilişkilidir. MMP inhibitörlerinin renal hastalıklarda iyileştirici ya da hasarlanmayı azaltıcı etkisi bildirilmiştir. Oysa segmental skleroz durumundaki etkileri bilinmemektedir. Doksisiklin bir antibiyotiktir ve MMP inhibitörüdür. Bu çalışmada, renal ablasyon nefropatisi modelinde doksisiklin uygulamasının glomeruloskleroz üzerindeki etkisinin araştırılması ve MMP2, MMP 9, TIMP I ve II ve Kollajen TipIV düzeyleri değerlendirilmesi ile mekanizmaya ışık tutulması amaçlanmıştır.Çalışmamızda 28 adet dişi Wistar albino sıçanın 14'üne 5/6 nefrektomi uygulanmış bunların ve nefrektomi uygulanmayanların yarısına oral doksisiklin verilmiştir (40mg/kg/gün-toplam 28gün). Sakrifikasyon sonrası Hematoksilen&Eozin ve `periodic acid methenamin silver' (PAMS) histokimyasal boyaları ile glomerüllerdeki sklerotik değişiklikler yanı sıra, immünfloresans ile MMP-9 düzeyleri ve immünhistokimyasal olarak TIMP-2 ekspresyonu değerlendirilmiştir. Ayrıca ELİSA ile, TIMP-1 ve TIMP-2 düzeyleri; jelatin zimografiyle pro ve aktifMMP?2 ve MMP-9 ölçülmüştür.Araştırma sonucunda 5/6 nefrektomi modelinde doksisiklinin glomerulosklerozu azaltıcı etkisi saptanmıştır. Glomeruloskleroz artan gruplarda kollajen tip IV azalmıştır. Kontrol grubuna göre doksisklin alanlarda MMP?9 doksisiklin ile artmış, oysa proMMP9 ve 2 azalmıştır. 5/6 nefrektomi olup Doksisiklin alan ve almayanlar karşılaştırıldığında Doksisiklinle glomeruloskleroz, TIMP-2 ekspresyonu azalmış, aktif ve pro MMP-2 belirgin şekilde artmış, proMMP-9 ve MMP-9'da değişiklik olmamıştır. TipIV kollajen daha fazla düzeyde saptanmıştır.Bu bulgular Doksisiklinin glomeruloskleroz üzerine azaltıcı etkisini vurgulamakta, ancak bunun MMP-2 ve 9 inhibisyonuyla ilişkisi açıklanamamaktadır. Mekanizma açıklanamadığı için diğer MMP, TIMP ve kollajenlerin de doksisiklin ilişkili azalan glomerulosklerozla ilişkisi araştırılabilir.Anahtar Kelimeler: Matriks metaolloproteinazlar, Matriks metaolloproteinazların doku inhibitörleri, Doksisiklin, Renal Ablasyon Nefropatisi, Glomeruloskleroz
Pilositik astrositomlarda doku mikroarray yöntemi ile nöral kök hücre immunofenotipik kompozisyonunun ve nüks yönünden riskli grupların araştırılması
Amaç ve hipotez: Günümüzde birincil beyin tümörlerinin kök hücrelerden kaynaklandıgıhipotezi güçlenmektedir. Çalısmamızda nöral kök hücre belirleyicilerinin pilositikastrositomlardaki ekspresyonunu ve sonuçların prognostik açıdan degerini arastırmakamaçlanmıstır. Kök hücre belirleyicilerinden CD133, CD34, p75NTR, Sox-2 antikorlarıpilositik astrositom olgularına immunohistokimyasal yöntemle uygulanmıs, ekspresyonlarglial belirleyicilerin (olig-2, GFAP, vimentin) ve nöronal belirleyicilerin (Nörofilamen, Neu-N, sinaptofizin) ekspresyonları ile karsılastırmalı olarak incelenmistir. Bu tümörlerde ayrıcaEGFR, p53, bcl-2, Ki-67 gibi tümör iliskili antijenler arastırılmıstır. Moleküler degisiklikleryanısıra olguların klinik özellikleri de tümörün biyolojik davranısını aydınlatmak içinincelenmistir.Yöntem: 1990-2005 yılları arasında tanı alan 62 pilositik astrositom olgusundan dokumikroarray blok ve kesitleri hazırlanmıstır. Otopsi vakalarına ait fetal ve eriskin normalserebral korteks, serebellum dokuları kontrol amaçlı kullanılmıstır. Kesitlereimmunohistokimyasal yöntemle CD133, CD34, p75NTR, bcl-2, EGFR, Nörofilamen, GFAP,vimentin, sinaptofizin, Sox-2, Olig-2, p53, Ki-67, NeuN antikorları uygulanmıs, floresan insitu hibridizasyon yöntemi ile de 15 olguda 1p/19q delesyonu incelenmistir.Bulgular: Olguların yas ortanca degeri 84 aydır (aralık 14-193 ay). Kız/erkek oranı esittir.Olguların %68'i (n=42) arka çukur, %29'u (n=18) supratentoryal bölge, %3'ü (n=2) medullaspinalis yerlesimlidir. 32 olguya (%52) total, 30 olguya (%48) subtotal eksizyonuygulanmıstır. Olguların %15'inde (n=9) ortalama 12 ay içerisinde nüks saptanmıstır.Vimentin tüm olgularda, GFAP ise fokal boyanma gösteren dört olgu (%10) dısında yaygıneksprese edilmistir. Sinaptofizin immunoreaktivitesi 40 olgunun 25'inde (%62), Nörofilamen57 olgunun %21'inde (n=12), NeuN 50 olgunun %4'ünde (n=2) pozitiftir. EGFR ve p53pozitifligi olguların hiçbirinde izlenmemistir. Bcl-2 antikoru ile 39 olgunun %16'sında (n=6)ekspresyon saptanmıstır. Ki-67 41 olguda ortalama %2 (aralık %0-8) oranında pozitiftir.CD133 bir olgu dısında olguların hiçbirinde, CD34, p75NTR de hiçbir olguda pozitifsaptanmamıstır. Sox-2, 48 olguda ortalama %45 (aralık %0-90) oranında, Olig-2 ise 50olguda ortalama %35 (aralık %0-90) oranında pozitiftir.statistiksel inceleme sonucunda nüks gelisimi cerrahi eksizyon derecesi ve yas ile tersyönde, Ki-67 boyanma indeksi ile pozitif yönde iliskili bulunmustur. Yası 5'ten küçükolguların hem tüm olgular hem de sadece subtotal eksizyon uygulanan olgular arasındanükssüz sagkalım süreleri daha kısadır. Ki-67 boyanma indeksi %2'den yüksek olgulardanükssüz sagkalım süreleri daha kısadır. mmunohistokimyasal belirleyiciler ile nüks gelisimiarasında istatistiksel olarak anlamlı iliski saptanmamıstır. Floresan in situ hibridizasyonyöntemi uygulanan 15 olguda 1p/19q delesyonu saptanmamıstır.Sonuç: Pilositik astrositom olgularında glial belirleyiciler yanı sıra daha düsük oranlarda olsada nöronal belirleyicilerin eksprese edilmesi tanısal yaklasım için önemlidir. Özgül olmayanbir nöral kök hücre belirleyicisi Sox-2'nin pilositik astrositomlarda varlıgı kök hücrehipotezini desteklemektedir. Olig-2'de izlenen immunoreaktivite sonuçları, GFAP vevimentin sonuçları ile birlikte pilositik astrositomlardaki glial diferansiasyonu göstermekte,1p/19q delesyonunun saptanmaması oligodendroglial diferansiasyon olasılıgındanuzaklastırmaktadır. Subtotal eksizyon uygulanan, 5 yas altında tanı alan ve Ki-67 boyanmaindeksi %2'den yüksek olgular nüks yönünden riskli gruplardır. Bazı kök hücrelerde venadiren yüksek dereceli glial tümörlerinde izlenebilen CD133, p75NTR antijenleri pilositikastrositomlarda gözlenmemistir. Yüksek dereceli glial tümörlerde görülen p53 mutasyonu,EGFR amplifikasyonu pilositik astrositomlarda nüks gelisimi ile iliskili degildir. Çalısmadakullanılan doku mikroarray yöntemi genis immunohistokimyasal panel ve in situhibridizasyon incelemesini kolaylastırmıstır.Anahtar kelimeler: Pilositik astrositom, nöral kök hücre, nüks, doku mikroarray yöntemi
Nöroblastomlarda telomeraz, matriks metalloproteinaz ve doku matriks metalloproteinaz inhibitör aktivitesi
Amaç: Nöroblastomların farklı klinik davranış ve prognoz göstermelerinin altında yatan mekanizmalar henüz net olarak ortaya konmamıştır. Çalışmamızda bu biyolojik farklılıkta rol oynayan anlamlı parametereleri ortaya koymak amacıyla, nöroblastomlarda matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2), doku matriks metalloproteinaz inhibitörü-3 (TIMP-3) ekspresyonları yanısıra, telomeraz aktivitesini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen, Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Ulusal Tedavi Protokolü ile tedavi alan, 50 primer tümör dokusundan hazırlanan Hematoksilen & Eosin (H&E) boyalı kesitlerde, hücresel differansiyasyon ve mitotik karyotik indeks (MKİ) değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ile birlikte, hasta yaşı ve NMYC amplifikasyon durumu da göz önünde tutularak, tüm olgularda Shimada sınıflandırmasına göre risk kategorizasyonu yapılmıştır. Olgulara ait kayıtlardan ulaşılabildiği ölçüde 1p delesyonu, evre, sağ kalım, metastaz ve nüks durumları belirlenmiştir. Daha sonra tümör dokularından hazırlanan kesitlere, immunohistokimyasal olarak MMP-2, TIMP-3 ve telomeraz antikorları uygulanmış ve skorlama yapılmıştır. İmmunohistokimyasal bulgular ile diğer parametreler arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Çalışma kapsamına alınan olguların tanı anındaki yaş ortanca değeri 48 aydır (Aralık: 40 gün-16 yıl). Olguların 21'i (%42'si) kız, 29'u (%58'i) ise erkektir. Histolojik olarak değerlendirilen olguların 19'u (%38) andifferansiye, 14'ü (%28) az differansiye ve 17'si (%34) differansiye nöroblastom olarak saptanmıştır. Olguların 23'ü (%46) düşük, 13'ü (%26) orta, 14'ü (%28) yüksek mitotik karyotik indekse sahiptir. Tüm hastalar arasında 25 olgu (%50) 18 aydan küçük, 16 olgu (%32) 18 ay- beş yaş arası ve dokuz olgu (%18) beş yaş üzeri olarak saptanmıştır. Bu bulgulara göre yapılan Shimada klasifikasyonunda 34 olgu (%68) kötü histoloji ve 16 olgu (%32) iyi histolojili gruba dahil olmuştur. 16 olguda (%32) MYCN amplifikasyonu (>10 kopya) saptanmış, 34 olguda (%68) ise amplifikasyon bulunamamıştır. 1p delesyonu dört olguda teknik nedenlerle değerlendirilememiş, 16 olguda (% 34.7) pozitif olarak saptanmıştır. Kalan olgularda ise 1p delesyonuna rastlanmamıştır. Tüm parametreler değerlendirildikten sonra, standart takip edilen olgularda risk sınıflamasına göre 12 olgu (%41,3) düşük riskli, üç olgu (%10,3) orta riskli ve 14 olgu (%48,4) yüksek riskli grupta yer almıştır. MMP-2 antikoru ile olguların 22'sinde (%44) ise tümör stromasında pozitif immureaktivite var iken, 28'inde (%56) boyanma olmamıştır. MMP-2 aktivitesi ile hücresel differansiyasyonda azalma, kötü histoloji grubu, ileri tümör evresi ve metastatik hastalık arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Buna karşın diğer parametreler ile arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. TIMP-3 ile 46 (%92) olguda tümör stroması ve hücrelerde pozitif immunreaktivite gözlenmiş, geri kalan dört (%8) tanesinde boyanma olmamıştır. TIMP-3 aktivitesi ile hiçbir parametre arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tüm olguların 31'inde (%62) yüksek telomeraz aktivitesi (% 90'ın üzerinde tümör hücresi pozitif), geri kalan 19'unda (%38) düşük telomeraz aktivitesi saptanmıştır. Telomeraz aktivitesi ile artmış MKİ ve ileri hastalık evresi arasında da anlamlı ilişki bulunmuş, diğer parametreler ile arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır.Sonuç: Nöroblastomlarda MMP-2 aktivitesinin andifferansiye tümörlerde artmış olması, kötü histoloji ile arasında olan ilişkiyi, olası anjiogenik rolü ise ileri tümör evresi ve metastatik hastalık riskini açıklamaktadır. Ayrıca çalışmamızda ileri evre nöroblastomlarda telomeraz aktivitesinin anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Bu nedenle MMP-2 ve telomeraz aktivitesinin, nöroblastomlarda önemli bir kötü prognostik gösterge olabileceğini düşünmekteyiz. Buna karşın çalışmamızda, TIMP-3 aktivitesinin nöroblastomlardaki biyolojik davranış üzerine etkisi konusunda, herhangi bir anlamlı sonuç bulunmamıştır.Anahtar kelimeler: Doku matriks metalloproteinaz inhibitörü, matriks metalloproteinaz, MMP-2, nöroblastom, telomeraz, TİMP-3
Dietilnitrozaminle karaciğer hasarı oluşturulan ratlardaembelin'in etkilerinin araştırılması
Dietilnitrozamin (DEN), güçlü teratojenik, mutajenik ve karsinojenik etkilere sahiptir. Embelin, Embelia ribes (Vidanga-sahte karabiber) bitkilerinin kurutulmuş meyvelerinden izole edilen bileşendir. Bu çalışmada, DEN verilerek karaciğer hasarı oluşturulan ratlarda embelinin (E) biyokimyasal ve histopatolojik parametreler ile gen ekspresyon düzeyleri üzerindeki olası etkileri araştırıldı. Üç aylık 28 adet Wistar albino erkek rat; sham, E, DEN ve DEN + E grubu olmak üzere dört gruba ayrıldı. DEN gruplarına tek doz 200 mg/kg DEN, E ve DEN + E gruplarına 14 gün boyunca 1,2 mg/kg embelin intraperitonel olarak enjekte edildi. Serum örneklerinden karaciğer enzimleri ve lipit profili ile total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) düzeylerine bakıldı. Karaciğer dokusunda ise RT-PCR yöntemi kullanılarak sonic hedgehog (Shh, Ptch, Smo, Gli1), inflamatuvar (Tnfa, Il6, Il1b) ve apoptotik (Tp53, Casp3, Bcl2, Bax), genlerin analizi yapıldı. Hematoksilen eosin ile boyanan karaciğer doku örnekleri ışık mikroskobunda incelendi. Ratlara DEN verilmesi, serum karaciğer enzim, lipid ve oksidan kapasite düzeyleri ile inflamatuvar, apoptotik ve Shh sinyal yolağındaki genlerin ekspresyonunun artmasına neden oldu. Ayrıca DEN grubunda konjesyon, dejeneresyon, fibrozis, inflamasyon, apoptozis, kupffer hücre sayısı ve safra pigment birikiminde artış gözlendi ve bu histopatolojik değişiklikler embelin ile tedavide anlamlı olarak azaldı. Embelin, karaciğer enzim ve lipid düzeylerini azalttı, antioksidan kapasite olan TAS'ın aktivitesini arttırdı, proinflamatuar sitokinler Tnfa, Il6 ve Il1b gen ekspresyon seviyelerini ile Shh sinyal yolunun aktivasyonunu azalttı. Ayrıca Bcl2 ekspresyonunu artırıp, Tp53, Casp3 ve Bax gen ekspresyon seviyelerini azaltarak karaciğer apoptozunu inhibe etti. Sonuç olarak, embelinin oksidatif stresi, inflamatuar ve apoptoz yanıtı, Shh yolunun düzenlenmesini inhibe ederek, karaciğer fonksiyonlarını düzenleyerek ve karaciğerde dejeneratif bozuklukları önleyerek DEN'in neden olduğu karaciğer hasarında tedavi edici etkisi olabilir.
The investigation of some microenvironmental markers in canine mast cell tumors
Mast cells are sentinel cells reside in the tissues. Early differentiation of mast cell takes place from hematopoietic stem cells. The alternative and late differentiation of mast cells takes place from the monocyte granulocyte progenitor. Mast cells are found around blood vessels in many different tumors and also at the edges of tumors. Mast cells play proinflammatory and antitumorigenic role in the tumor microenvironment. After activation and degranulation, they recruit neutrophils, eosinophils and macrophages and the cells of acquired immune system to manage antitumoral role. However, mast cells also release angiogenic compounds that facilitate tumor vascularization and invasiveness. They also produce matrix metallopeptidase 9 (MMP-9) that degrade extracellular matrix and helps in the metastasis of tumor cells. Mast cells are the origin of mast cell tumors (MCTs). In animals, MCTs are found quite commonly in dogs, less commonly in cats and are rarely found in horses, cattle, goats and pigs, similar to that in humans. Canine MCTs are the most common tumors in domestic dogs accounting for almost 20% of all skin tumors in dogs. Location of MCTs is commonly cutaneous, less commonly subcutaneous and rarely extracutaneous. Although no live animals were included, ethics committee approval was obtained from Afyon Kocatepe University Animal Experiments Local Ethics Committee with the number AKUHADYEK-22-21 for the confirmation of this study. Sixty samples of MCTs from the archive of Department of Pathology were selected for this study. The MCT samples were taken from 33 female and 27 male dogs. Eighteen different dog breeds were presented in this study. Twenty-three Golden Retrievers, 5 Dogo Argentinos, 3 Labradors, 3 Pugs, 2 French Bulldogs, 2 Siberian Huskies, 2 Cane Corso, 2 Jack Russel Terrier, 2 Dachshund, 1 Samoyed, 1 German Shepherd, 1 American Pitbull Terrier, 1 Cocker Spaniel, English Pointer 1, Terrier 1, American Bulldog 1, Boxer 1 and 8 dogs of mix breeds were also included in this study. Tumor samples arrived at the laboratory in 10% buffered formalin solution. After the routine procedures of histopathological laboratory, the tissues were stained with hematoxylin and eosin (HE) for the diagnosis via grading, evaluation of necrosis and counting of mitotic figures (MC). For the evaluation of microenvironmental markers, the MCTs were stained with C-kit, Ki67, VEGF, OPN, Oct-3/4, and TNF-α markers by immunohistochemical method. The correlation between markers and other histopathological variables (grades of MCTs, presence of necrosis and MC) was also investigated with the use of Chi-square test. The mean age of dogs was 9.25 years for the development of canine cutaneous MCTs. The Golden Retriever and mixed breeds of dogs showed high incidence of cutaneous MCTs. All the tumors were diagnosed and graded according to the Patnaik and Kiupel grading systems for the cutaneous MCTs. According to the Patnaik system, 17 dogs were diagnosed as grade 1, 33 dogs as grade 2 and 10 dogs as grade 3 MCTs. The percentages of grades were as follows, grade 1 (28.33%), grade 2 (55%) and grade 3 (16.67%). After that, the classification of tumors was done according to the Kiupel grading system. All the grade 3 tumors were high grade tumors and all the grade 1 tumors were low grade tumors. Twenty-five tumors from the grade 2 MCTs were graded as low grade and 8 tumors were graded as high grade MCTs. According to the Kiupel grading system, 70% tumors were graded as low grade and 30% were graded as high-grade canine cutaneous MCTs. Then, the comparison of 3-tier and 2-tier grading system was done and it was found that 2-tier grading system has more inter-observer consistency for the diagnosis and prognostication of canine cutaneous MCTs. The percentage of clean margins of canine cutaneous MCTs was 70% and 20% MCTs showed dirty margins. Other 10% MCTs were not clear because of the incomplete information provided by the clinicians. The depth of all the tumors was checked to confirm the cutaneous MCTs. Tumors were present in three areas including epidermis, superficial dermis and deep dermis. Thirty-two (53.33%) MCTs revealed membranous immunopositivity, 22 (36.67%) MCTs revealed stippled cytoplasmic immunopositivity and 6 (10%) MCTs revealed diffused cytoplasmic immunopositivity via KIT antibody. The relation of KIT immunopositivity with the other histopathological variables was investigated with Chi-square test and significant (P<0.05) correlations were evaluated between KIT and grades of MCTs, mitotic count (MC) and the presence of necrosis in this study. Intensity of OPN, TNF-α, VEGF, Ki67, and Oct-3/4 antibody expressions was graded as nonspecific positivity (-), mild positivity (+), moderate positivity (++), diffuse positivity (+++). Eighteen MCTs showed (+), 17 MCTs showed (++) and 25 MCTs showed (+++) immunopositivity with OPN. Thirty-three MCTs showed (+), 17 MCTs showed (++) and 10 MCTs showed (+++) immunopositivity with TNF-α. Twenty-six MCTs showed (+), 22 MCTs showed (++) and 12 MCTs showed (+++) immunopositivity with VEGF. Twenty-eight MCTs showed (+), 16 MCTs showed (++) and 16 MCTs showed (+++) immunopositivity with Ki67. Eighteen MCTs showed (+), 16 MCTs showed (++) and 26 MCTs showed (+++) immunopositivity with Oct-3/4. The correlation between the markers (KIT, Ki67, VEGF, OPN, Oct-3/4 and TNF-α) and other histopathological variables (presence of necrosis and MC) was considered significant. A significant correlation was found between KIT and all other markers (Ki67, VEGF, OPN, Oct-3/4 and TNF-α). High expression of proliferation markers and expression of KIT pattern II and III were the indicators of less survival time in dogs. Tyrosine kinase inhibitors therapy was preferred in the MCTs showing expression of KIT pattern II and III. Margin evaluation plays important role in the diagnosis and prognostication of canine cutaneous MCTs. KIT, Ki67, and VEGF were found to be reliable markers for differentiation, diagnosis, prognostication, and selection of chemotherapy in canine cutaneous MCTs, as identified in previous studies and confirmed in our study. In our study, after evaluating the immunohistochemical and statistical results, it was concluded that OPN, Oct-3/4 and TNF-α, which we used for the first time in this study, may be good microenvironmental markers for the differentiation, diagnosis and prognostication of canine cutaneous MCTs.
Renal hücreli karsinomlarda survıvın, P53 ve PGP'nin prognostik değeri
ÖZET?Renal Hücreli Karsinomlarda Survivin, p53 ve PGP'nin Prognostik Değeri?Dr. Halil Fırat BAYTEK NDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.D.nciraltı/ ZM RAmaç ve hipotez: Tüm kanserlerin yaklaşık % 3'ünü oluşturan renal hücreli karsinom (RHK),standart kriterlere göre düşük risk grubuna girmesine karşın, metastaz ve/veya nüks gelişenhastaların erken tanınması RHK için tanımlanan standart prognostik parametrelerden fazlasınıgerektirir. Bu amaçla, dünya çapında bir çok merkezde, çok sayıda farklı molekülün RHK'daprognostik değeri araştırılmaktadır. Biz çalışmamızda apopitoz mekanizmalarında ve hücre siklusdüzenlenmesinde görev yapan survivin ve p53 ile çoklu ilaç direncinde rol aldığı bilinen P-glikoproteinin (PGP) renal hücreli karsinomdaki prognostik değerini araştırdık.Yöntem: 1986-2004 yılları arasında nefrektomi yapılan ve RHK tanısı alan 104 hastanın tümörlübloklarına ait hematoksilen-eozin boyalı kesitleri ile raporları incelenmiş T evresi, nükleer derecesi,histolojik alt türleri listelenmiş ve güncel bilgilerle gerekli değişiklikler yapılmıştır. Tümör venormal böbrek parankimini bir arada içeren kesitler survivin, p53 ve PGP antikorları ile standartstreptavidin-biotin yöntemi uygulanarak boyanmıştır. mmunhistokimyasal değerlendirmesemikantitatif olarak yapılmış ve sonuçların tümör evresi, Furhman nükleer derecesi, histolojik tür vesağ kalımla ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Pozitif kontrolün sağlanabildiği 34 olgunun yalnızca üçü PGP ile boyanmıştır. p53 ile eşikdeğerinin üzerinde boyanan tümör sayısı 14 (%13.5) olup, p53 pozitifliği tümör evresi ile ilişkili(p=0.014) bulunmuştur. Survivin 49 olguda (%52.9) değişen yoğunluk ve yaygınlıkta, nükleer ya dasitoplazmik boyanma göstermiştir. PGP pozitifliği tüm klinik-patolojik değişkenlerle ilişkisiz olaraksaptanmıştır. p53'ün tümör evre ve derecesi ile ilişkili ancak sağ kalımla ilişkili olmadığı sonucunavarılmıştır. Survivin pozitifliğinin klinik ve patolojik değişkenler ve sağ kalımla ilişkili olmadığı,buna karşın tanı anında metastazı bulunan ve tanı anında metastazı olmayıp da sonradan metastatikhastalık saptanan olgularda benzerlik olduğu bulunmuştur. Ayrıca metastaz gelişen ve gelişmeyenolgular arasında survivin ekspresyonu arasında anlamlı fark saptanmıştır (p=0.02 ).Sonuç: p53'ün prognozla ilişkisinin dolaylı olduğu, prognostik faktör olmadığı gözlenmiştir.Survivin pozitifliğinin metastatik potansiyeli olan RHK'ları belirlemede faydalı olabileceği ancaktek başına özgüllük ve duyarlılığının düşük olduğu, bağımsız prognostik faktör olmadığısaptanmıştır. Kemoterapiye büyük oranda dirençli RHK'da bu dirençten sorumlu mekanizmanın tekbaşına PGP olmadığı söylenebilir.
Diffüz büyük b hücreli lenfoma alt tiplerinde COX-2, survivin, Ki-67, BCL-2, CD3 ekspresyonu ve prognoz üzerine etkileri
?Diffüz büyük B hücreli lenfoma alt tiplerinde COX-2, survivin, Ki-67, bcl-2, CD3ekspresyonu ve prognoz üzerine etkileri?Dr Ülkü KüçükDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.D.nciraltı/ ZM RAmaç ve hipotez: Son zamanlarda diffüz büyük B hücreli lenfomalarda COX-2 vesurvivin ekspresyonunun kötü prognostik faktör olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmadaDBBHL'ların germinal merkez kaynaklı, nongerminal merkez kaynaklı vesınıflandırılamayan alt tiplerinde CD3, bcl-2, Ki-67, COX-2 ve survivin proteinlerininekspresyonları ve bu ekspresyonların prognoz üzerine etkisi araştırılmıştır.Yöntem: 1990-2006 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesihastanesi'nde diffüz büyük B hücreli lenfoma tanısı almış ve klinik takipleri olan 50hasta araştırmaya alınmıştır. Olgularda B hücre fenotipi immünohistokimyasalyöntemle CD20 pozitivitesi gösterilerek doğrulanmıştır. Bu olgular arasındanimmünohistokimyasal yöntemle CD10 ve/veya bcl-6 ile olumlu, MUM-1 ile olumsuzboyananlar, germinal merkez kaynaklı olarak, CD10 ve bcl-6 ile olumsuz, MUM 1 ileolumlu boyanan olgular yanı sıra CD10 olumsuz, bcl-6 ve MUM-1 olumlu olgularnongerminal merkez kaynaklı olarak kabul edilmiştir. Bu üç belirleyicinin hiç biri ileboyanma göstermeyen olgular ise sınıflandırılamayan gruba alınmıştır. Böyleceolgular germinal merkez kaynaklı (n.16), nongerminal merkez kaynaklı (n:26) vesınıflandırılamayan (8) olmak üzere üç ana alttipe ayrılmıştır. Daha sonra belirlenenalt gruplarda immünohistomiyasal yöntemle CD3, COX-2, survivin, Ki-67 ve bcl-2ekspresyonu ve bunların prognozla ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Araştırmada 27 erkek (%54) ve 23 kadın (%46) hasta değerlendirilmiştir.Hastaların genel yaş ortalaması 57.6 dır (17-95). Yaşayan olguların ortalama takipsüresi 52 aydır (median: 39 ay, aralık:10-160 ay).Hastalığın prognozunu etkilediği bildirilen etmenlerin tek tek değerlendirildiğiLog Rank Analizi sonuçlarına göre, yaşı 65 altında olanlarda ve kadın hastalardasağkalım anlamlı olarak daha fazladır (p=0.03 ve p=0.05). Diğer değişkenlerinsağkalım üzerine anlamlı etkisi saptanmamıştır.Olası karıştırıcı etmenlerin etkisini düzeltmek için yapılan Cox regresyonanalizine göre ileri yaş (p=0.001), cinsiyet (p=0.017) ve diffüz büyük B hücrelilenfoma alttipleri'nin (p=0.005) sağkalım üzerine anlamlı etkisinin olduğusaptanmıştır.Diffüz büyük B hücreli lenfoma alttipleri arasında COX-2, survivin, bcl-2, Ki-67ve CD3 ekspresyonu açısından fark olup olmadığını belirlemek için kullandığımız ÇokGözlü Düzlemlerde Ki-Kare analizine göre diffüz büyük B hücreli lenfoma alttipleriarasında COX-2, survivin, bcl-2, Ki-67 ve CD3 ekspresyonları açısından anlamlı farkolmadığı saptanmıştır.Sonuç: Bu araştırmada diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında yaş,cinsiyet ve DBBHL alttiplerinin sağkalım üzerinde etkili olduğu saptanmıştır. Tümörzemininde eşlik eden inflamatuar yanıtın yoğunluğunun, istatistiksel olarak anlamlıolmasa da, toplam sağkalım üzerine etkisinin olabileceği düşünülmüştür. Bununlabirlikte belirlenen diffüz büyük B hücreli lenfoma alttipleri arasındaki (germinal merkezkaynaklı, nongerminal merkez kaynaklı, sınıflandırılamayan grup) bu belirgin prognozfarkını açıklayabilmek için alttipler arasında COX-2, survivin, Ki-67, bcl-2 ve CD3ekspresyonu açısından fark olup olmadığına bakıldığında gruplar arasında anlamlıfark izlenmemiştir. Bu da bize alttipler arasındaki prognoz farkının nedeniniaçıklayabilmek için apopitoz, proliferasyon hızı ve inflamatuar cevap dışında farklımekanizmaların olabileceğini ve bunları saptamak için daha fazla araştırmagerektiğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, germinal merkez kaynaklı,nongerminal merkez kaynaklı, COX-2, survivin, bcl 2, ki-67, CD3
Kolon karsinogenezisinde siklooksijenazların rolü
KOLON KARS NOGENEZ S NDE S KLOOKS JENAZLARINROLÜDr. NEV N TOPAKÖZETKolorektal karsinomlar Amerika Birleşik Devletlerinde görülen ikinci en sık karsinomolup karsinom ölümlerinin de ikinci en sık nedenidir. Kolorektal karsinomların çoğuadenomlardan gelişir. Bu potansiyel olarak premalign lezyonların juvenil polip, hamartom veinflamatuar polip gibi karsinoma ilerlemeyen poliplerden ayrımının yapılması gereklidir. Sonzamanlardaki bulgular serrated adenom, hiperplastik polip ve mikst poliplerin klasikadenomatöz poliplerden farklı olarak ?mismatch? tamir anormalliği yoluyla geliştiğinidüşündürmektedir. Histolojik tipi ne olursa olsun 1 cm'den büyük poliplerin kanser içermeolasılıkları daha fazladır.Çok sayıda epidemiyolojik çalışma aspirini de içeren nonsteroid antiinflamatuar ilaçkullanımının kolorektal polip ve kolorektal karsinom insidansında ve kolorektal karsinommortalitesinde azalmaya yol açtığını göstermiştir. Bir çok tedavi Familyal AdenomatözPolipozis Sendromunda kolorektal karsinom gelişme riskini azaltmıştır. Sulindak adenomsayısını ve büyüklüğünü azaltır. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar siklooksijenazı (COX:Prostoglandin Endoperoksit Sentaz) ve prostoglandin sentezini inhibe eder. Deneyselçalışmalarda nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar karsinojene maruz bırakılmış hayvanlardakolon karsinom oluşumunu azaltmıştır. Memeli hücrelerinde yapısal olarak benzer fakatbirbiri ile ilişkisiz COX 1 ve COX 2 olarak adlandırılan iki izoformu vardır. Bu iki proteinfarklı genler tarafından kodlanır. ki izoformun ekspresyonlarının düzenlenmesi farklıdır.Siklooksijenaz 1 (COX 1) bir çok dokuda eksprese edilir ve prostaglandin üretimi yolu ilenormal homeostazın sürdürülmesinde etkilidir. Siklooksijenaz 2 (COX 2) sitokin, mitojen,büyüme faktörlerini içeren bir çok stimulus tarafından indüklenir inflamatuar bölgelerdeprostaglandin üretiminden sorumludur. Son çalışmalar COX-2'nin hücre proliferasyonu,apopitoz, anjioneogenezis, immun sistem modülasyonu ve ekstrasellüler matriksadezyonunuiçeren bir çok farklı mekanizma yoluyla karsinogenezisi etkilediğini göstermiştir.Bu çalışmada 32 adet kolorektal karsinom ve 35 adet kolorektal adenomda COX 1 veCOX 2 immunoreaktivitesi ve COX 2 ekspresyonu ile p53, Bcl 2α, VEGF, MMP 7 veTUNEL ile apopitotik indeks ilişkisi incelenmiştir.Kolorektal karsinomların büyük bir kısmı (%96,9) COX 2 ile pozitif boyanırken %75oranında MMP 7 ve VEGF ile pozitiflik tespit edilmiştir. p53 ve Siklin D1 pozitifliği sırasıyla%96,9 ve %84,4'tür. COX 1 sadece tümörlerin %31,2'sinde saptanmıştır. Kolorektaladenomlarda artmış COX 2 ( %97,1), VEGF (%25,7), MMP 7 (%57,1), Siklin D1 (%85,7),p53 (%77,1) ekspresyonu gözlendi. Normal mukozada p53 ve Siklin D1 ile boyanmaizlenmedi.Kolorektal karsinomlar adenom ve normal mukozaya kıyasla MMP 7 ile daha yüksekboyandı.Kolorektal karsinomlardaki COX 2 ekspresyonu normal mukozadan anlamlı derecedefarklıydı.Kolorektal adenom ve karsinomlarda COX 2 ekspresyonu ve p53, Bcl 2α, VEGF, MMP 7immunoreaktivitesi arasında korelasyon yoktu. Tümörlerde VEGF ekspresyonu ile p53immunoreaktivitesi arasında negatif korelasyon vardı (r: -0,30 p: 0,05).Bu sonuçlar ve daha önceki incelemeler kolorektal karsinom gelişimiyle COX 2arasında bir ilişki olduğunu düşündürmekle birlikte COX 2'nin kolorektal karsinomgelişimindeki rolü henüz tam anlaşılamamıştır.
İntraduktal ve invaziv duktal meme karsinomlarında pten, survivin ekspresyonu ve apopitozis ile ilişkisi
Meme kanserleri, kadınlarda en sık görülen kanser tipi olup tüm kanserlerden ölüm nedenleri arasında 2. sıradadır. Pek çok malign neoplazide görüldügü gibi meme karsinomlarında da görülen genetik anomaliler onkogenleri ilgilendiren kromozom translokasyonları, tümör supresör genlerindeki delesyonlar ve mutasyonlar, degisik sayısal kromozomal anomaliler ve diger çesitli genetik kusurlardır. Patogenezden sorumlu olası moleküler genetik defektlerin tespiti, diger malignitelerde görüldügü gibi, meme karsinomlarının da daha iyi anlasılması ve daha etkili tedavi yöntemlerinin gelistirilmesi için gereklidir. PTEN kromozom 10q23 lokusunda lokalize bir tümör süpresör gen olup, hücre büyümesi ve apopitoz için gerekli sinyalleri düzenlemede (fosfoinozitid 3- kinaz- Akt yolu antagonisti) önemli rol oynar. PTEN yoklugu veya mutasyonunda lipid sinyal transdüksiyonu yoluyla tümör hücreleri apopitozdan korunabilir. Çesitli insan kanserlerinde PTEN gen mutasyonu görülür ve çogu kanserde ileri evre ve kötü prognozla iliskilidir. Meme kanserlerinde de PTEN ekspresyonunda azalmanın kötü prognozla iliskili oldugu ve yeni bir prognostik belirleyici olabilecegi ileri sürülmektedir. Survivin, apopitoz inhibitör protein ailesinin bir üyesi olup apopitoz, angiogenez ve hücre bölünmesinin düzenlenmesinde rol oynar. Survivin çogu kanserlerde eksprese edilir ve kemoterapi rezistansı, artmıs tümör rekürrensi ve kısa yasam süresi ile iliskilidir. Bu çalısmada 39 invaziv duktal meme karsinomlu olguda immunohistokimyasal yöntemle PTEN ve survivin ekspresyonunun klinikopatolojik prognostik parametreler ve apopitozis ile iliskisi incelendi. invaziv duktal karsinomların büyük kısmında (%71.77) PTEN ekspresyonunda kayıp ya da azalma izlendi. PTEN ekspresyonu ile sadece hafif-orta dereceli ve siddetli epitelyal hiperplazi (r:0,724 p:0,007) arasında negatif bir korelasyon saptanırken yas, tümör boyutu, grade, lenf nodu metastazı, vasküler invazyon, Paget hastalıgı, ER,PR, c-erbB2 durumu, fibrokistik degisiklikler gibi klinikopatolojik parametreler arasında iliski saptanmadı. invaziv duktal karsinom olgularında, survivin ile %33.3'ünde güçlü boyanma, %61.6'sında zayıf boyanma görülürken %5.1'inde boyanma gözlenmedi. Survivin ekspresyonuyla klinikopatolojik prognostik parametreler arasında herhangi bir iliski tespit edilmedi. nvaziv duktal karsinomda survivin ekspresyonu (1,28±0,56), DK (1,53±0,51), epitelyal hiperplazi (1,57±0,51) ve fibrokistik degisikliklerdeki (1,55±0,51) survivin ekspresyonundan az olmakla birlikte aralarında boyanma ortalamaları açısından fark saptanmad invaziv duktal karsinom ve DK grubunda TUNEL ile diger gruplara göre daha fazla pozitif boyanma izlendi. Klinikopatolojik parametrelerden tümör boyutu (r:0,636 p:0,007) ve vasküler invazyon (r:0,455 p:0,0016) ile apopitoz arasında pozitif bir korelasyon saptandı. invaziv duktal karsinomlarda apopitoz ile PTEN ve survivin arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Bu sonuçlar invaziv duktal karsinoma progresyonunda PTEN ekspresyonunda azalma ve apopitozisteki artısın önemli olabilecegini göstermektedir. Survivin ekspresyonu invaziv duktal karsinomda in situ karsinom ve benign lezyonlardan düsük olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı degildir. Apopitozis ile PTEN ve survivin ekspresyonu arasında herhangi bir iliski bulunamamıstır. PTEN ve survivin'in duktal karsinogenezis sürecindeki yerini ve apopitozis ile iliskilerini tam olarak açıga kavusturabilmek için daha genis serilerde ileri çalısmalara gereksinim vardır.
Gastrik karsinomlar ile lenf nodu metastazlarinda COX-2, VEGF ekspresyonu ve anjiogenezisle ilişkisi
Amaç:Siklooksijenazlar, prostaglandin biyosentezinde anahtar enzim olarak rol alırlar. COX-2 sitokin, mitojen, büyüme faktörlerini içeren bir çok stimulus tarafından indüklenir ve inflamatuar bölgelerde prostagandin üretiminden sorumludur. Son çalışmalar COX-2'nin hücre proliferasyonu, apopitoz, anjiogenez, immun sistem modülasyonu ve ekstraselüler matriks adezyonunu içeren birçok farklı mekanizma yoluyla karsinogenezisi etkilediğini göstermiştir.VEGF tümör vaskülarizasyonu ile ilişkili endotelyal hücreye spesifik en güçlü mitojendir. Hipoksi, pH'da azalma, büyüme faktörleri ve tümör süpressör gen kaybı gibi çeşitli faktörler VEGF'nin artmasında rol oynar. VEGF, endotel hücre diferansiasyonu, proliferasyonu, migrasyonu, ekstravazasyonu ve tüp formasyonu gibi anjiogenezisin hemen tüm basamaklarında rol alan endotelyal büyüme faktörüdür. Meme, kolon, over, serviks, böbrek, mide ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomu gibi pek çok solid tümörde VEGF ve reseptörlerinin ekspresyonunun arttığı ve kötü prognozla ilişkili olduğu kabul edilmektedir.Son yıllarda mide karsinomlarında anjiogenezisin de önemli bir prognostik parametre olduğu saptanmştır. Anjiogenez üreme, gelişme ve onarımda temel bir süreçtir. Fizyolojik anjiogenez sıkı kontrol altında tutulur. Neoplastik olaylarda görülen patolojik anjiogenez kan damarlarının sürekli büyümesi, yani kontrolden çıkmış bir neovaskülarizasyondur. MVD anjiogenezisi tayin eden bir marker olarak kabul edilir ve tümör prognozunu belirlemede kullanılabilir.Materyal ve Metod:Bu çalışmada 33 gastrik karsinomlu olguda immünhistokimyasal yöntemlerle COX-2, VEGF ekspresyonu ve CD34 ile belirlenen MVD derecesi incelendi. Elde edilen bulguların klinikopatolojik parametreler ve prognoz ile ilişkisi araştırıldı.Bulgular:COX-2 ile normal mukoza %96,9, karsinom grubu %87,8 oranında pozitif boyandı. Tümördeki COX-2 boyanma derecesi ile mukozadaki COX-2 boyanma derecesi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Damar invazyonu pozitif olguların COX-2 ile lenf nodu boyanma derecesi daha yüksek idi. Aralarındaki bu korelasyon istatiksel olarak da anlamlıydı (p<0,01).VEGF ile normal mukoza %100, karsinom grubu %93,9 oranında pozitif boyandı. Normal mukoza karsinom grubuna kıyasla VEGF ile daha yüksek oranda pozitiflik gösterdi. Aralarındaki bu fark istatiksel olarak da anlamlıydı (p=0,05).MVD derecesi tümöre kıyasla mukozada daha fazla idi. Aralarındaki bu fark istatiksel olarak da anlamlıydı (p<0,01). Kötü diferansiye karsinomlar, iyi ve orta derecede diferansiye karsinomlara göre anlamlı olarak daha yüksek MVD derecesine sahipti (p<0,05).COX-2 boyanma derecesi, VEGF boyanma derecesi ve MVD derecesi arasında herhangi bir ilişki tespit edilmedi. COX-2, VEGF ve MVD derecesinin yaş, damar invazyonu, tümör çapı, tümör derecesi, tümörün invazyon derinliği, metastatik lenf nodu sayısı ve komşu mukoza değişiklikleri gibi parametrelerle ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Metastatik lenf nodlarında COX-2, VEGF ve MVD derecesi arasında herhangi bir ilişki tespit edilmedi.Sonuç:Bu sonuçlara göre gastrik karsinomlarda MVD derecesi artarken, tümör diferansiasyonu azalıyor olabilir, fakat COX-2 ve VEGF' nin gastrik karsinom gelişimindeki rolü henüz tam olarak anlaşılamamıştır. COX-2, VEGF ve MVD derecesinin gastrik karsinogenezis sürecindeki yerini ve birbirleriyle ilişkilerini tam olarak açığa kavuşturabilmek için daha geniş serilerle ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Arşivimizde bulunan kolesistektomi materyallerinin histopatolojik olarak yeniden değerlendirilmesi
AmaçSafra taşları dünya nüfusunun %10-20'sinde izlenmekte olup yaşla birlikte sıklığı artmaktadır. Aynı zamanda herhangi bir yaş grubunda kadınlarda erkeklerden daha sık görülmekte olan safra taşı hastalığı en sık cerrahi müdahele gerektiren medikal problemlerden biridir. Safra taşları Kuzey ve Güney Amerika'daki Hintli nüfuslarda epidemik oranlara uzanmaktadır. Safra taşı en sık görülen beşinci gastrointestinal karsinom olan safra kesesi karsinomlarının %65?90'ında bulunmaktadır. Safra kesesi karsinomları bir araştırmaya göre dünyada en sık yerli Amerikan, Güney Amerika, Polonya ve Kuzey Hindistan halklarında görüldüğü bildirilmekle birlikte başka bir araştırmada dünya çapında en yüksek kese kanseri insidansı Hindistan, Pakistan ve Ekvator olarak bildirilmiştir.Sonuçta safra kesesinin benign ve malign hastalıklarının insidansı coğrafi ve toplumsal farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. Ülkemizde bu konuda çok az çalışma vardır. Bu çalışmamızdaki amacımız hastanemizde sekiz yılı aşkın bir süre içinde yapılan tüm kolesistektomi materyallerini histopatolojik olarak yeniden değerlendirip literatür eşliğinde tartışarak bölgesel profilimizi oluşturmaktır.Gereç ve yöntemBu çalışmada Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Ocak 2000- Nisan 2008 yılları arasında kolelitiyazis, akut kolesistit, polip, malignite ve başka nedenlerden dolayı yapılan tüm kolesistektomi olguları arşivden tarandı. 1500 adet kolesistektomi olgusu tespit edildi. Kolesistektomi materyallerine ait preparatlar retrospektif olarak gerektiğinde yeni kesitler alınıp Hematoksilen&Eosin boyanarak epitel durumu, inflamasyon, kolesterolozis, atrofi, hiperplazi, metaplazi, polip, adenom, displazi, karsinoma in situ, karsinom, karsinom tipi, karsinom derecesi, karsinomların lenfovasküler ve perinöral invazyon durumları açısından yeniden değerlendirildi. Ayrıca bu vakaların patoloji raporları incelenerek hastaların yaş cinsiyet, operasyon şekli, makroskopik tariflere dayanılarak safra kesesi duvar kalınlığı, safra taşı olup olmadığı, safra taşının tek ya da birden fazla oluşu ve muhtemel safra taşı tipi belirlendi.BulgularBu 1500 olgunun tamamı raporlarımız ve histopatolojik bulgularımız ışığında değerlendirdiğinde; Olguların 1049'u (%69,9) kadın, 451'i erkek, Yaş aralığı 13-97, yaş ortalaması 52.9 olarak bulundu Histopatolojik olarak yeniden yapılan inceleme sonucunda; 14 (% 0,93) primer safra kesesi karsinomu, 4 (%0.3) karsinoma in situ, 2 (%0.1) adenom (2 pilorik gland adenomu), 24 (%1.6) displazi (20 hafif displazi, 4 şiddetli displazi), 37 (%2.5) polip (22 kolesterol polibi, 8 adenomyom, 4 hiperplastik polip, 3 inflamatuvar polip), 174 (%11.6) metaplazi (113 pilorik metaplazi, 25 pilorik metaplazi ve hiperplazi, 15 intestinal metaplazi, 12 pilorik metaplazi ve intestinal metaplazi, 5 pilorik metaplazi ve atrofi, 2 intestinal metaplazi ve hiperplazi, 2 pilorik metaplazi, intestinal metaplazi ve hiperplazi), 47(%3) hiperplazi, 2 (%0.1) atrofi, 200 (%13.3) kolestrolozis, 1473 (%98.2) kolesistit (1338 kronik kolesistit, 91 akut kolesistit, 25 aktif kronik kolesistit, 6 eozinofilik kolesistit, 6 ksantogranülomatöz kolesistit, 7 folliküler kolesistit ) ve 1344 (%89'6) taşlı kese tespit edildi.SonuçÇalışmamızda; kolesterolozisin cinsiyet ile ilişkisi (P<0.001), kolesterolozis ve safra taşı ilişkisi (P< 0.001), polip ve kolesistitler arasındaki ilişki (P< 0.05),metaplazi ve safra taşı arasındaki ilişki (P<0.05), hiperplazi ve kolesterolozis arasındaki ilişki (P<0.001) ve displazi ve metaplazi arasındaki ilişki (P<0.001) istatistiksel açıdan anlamlı bulundu. Ayrıca karsinomlardaki safra taşı görülme oranımız, pilorik metaplazi ve intestinal metaplazi görülme oranlarımız, polip görülme oranımız, displazi olgularındaki pilorik ve intestinal metaplazi oranlarımız ve eozinofilik kolesistit görülme oranımız literatürden daha az bulundu. Adenom ve poliplerdeki safra taşı görülme oranımız literatürden daha fazlaydı. Epitel dejenerasyonu ile operasyon şeklinin açık kolesistektomi veya laparoskopik kolesistektomi olması arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.Afyonkarahisar yöresine ait olan bu veriler küçük farklılıklar göstermekle birlikte Batı ülkeleri ile paralellik göstermektedir. Özellikle metaplastik değişikliklerdeki düşük oranlarımızın literatürde bahsedildiği gibi örnekleme sayısının artırılması ile daha yüksek oranlara çıkabileceği öngörülebilir. Ancak bunun bölgesel bir farklılık olabileceğide akılda tutulmalıdır.
Mesane ürotelyal karsinomlarında laminin-5, matriks metlloproteinaz 9, E-kaderin, beta katenin, VEGF ekspresyonunun invazyon ile ilişkisi
Amaç: Mesane karsinomları tüm malign tümörler arasında %3-7 oranında görülmektedir ve üriner sistemde en sık izlenen tümörlerdir. Mesane ürotelyal karsinomlarında kas invazyonu yapma olasılığı yüksek tümörlerin önceden saptanması hastaya uygulanacak tedavi yaklaşımında, takip sürelerinin belirlenmesinde ve hasta yaşam sürelerinin tahmininde büyük önem taşımaktadır. Mesane ürotelyal karsinomlarının tedavi planında grade (tümör derecesi), önemli bir gösterge olmasına rağmen tümör progresyon olasılığı ve prognozu saptamada kesin bir prognostik gösterge bugün için yoktur. Çalışmamızda, mesane tümörlerinde laminin-5, matriks metalloproteinaz 9, E-kaderin, ß katenin, VEGF immünreaktivitesinin tümörde invazyona progresyon ile ilişkisinin ortaya konması amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2000-2008 yılları arasında ürotelyal karsinom tanısı alan 86 ürotelyal karsinom olgusu ve 15 otopsiye ait normal histomorfolojiye sahip mesane doku örneği kullanıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, nüks varlığı ve nüks sayısı patoloji rapor kayıtlarından retrospektif olarak elde edildi. Olgulara ait arşivden çıkarılan HE boyalı preparatlar tekrar incelenerek tümörde invazyon olup olmadığı, varsa invazyon derinliği, lenfatik vasküler invazyon, komşu mukoza değişikliği değerlendirildi. Tüm olgular Dünya Sağlık Örgütü'nün 1973, 1998 ve 1999 yıllarında yaptığı derecelendirme sistemlerine göre tekrar derecelendirildi. Olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünohistokimyasal olarak beta katenin, E- kaderin, laminin-5, MMP-9, VEGF uygulandı. Boyanma bulguları yaygınlık ve yoğunluğa göre skorlanarak değerlendirildi.Bulgular: Tümör derecesi arttıkça invazyon ve lenfatik vasküler invazyonun arttığı ve invaziv tümörlerde lenfatik vasküler invazyon olasılığının daha fazla olduğu görüldü.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ile benzer şekilde E-kaderin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde E-kaderin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon, invazyon derinliği ve tümör derecesi ile laminin boyanması arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Laminin boyanma skoru yüksek olan tümörlerin daha fazla lenfatik vasküler invazyon yaptığı görüldü.İnvazyon gösteren ve yüksek dereceli tümörlerde VEGF ekspresyonun arttığı görüldü. VEGF boyanma skoru ile invazyon derinliği ve lenfatik vasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.İnvazyon ve invazyon derinliği ile MMP-9 boyanma skoru arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı,ancak yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde MMP-9 ekspresyon kaybı görüldü.Sonuç: E-kaderin, beta katenin ekspresyon kaybı olan, VEGF ekspresyonu yüksek olan tümörlerde invazyona progresyon olasılığının daha fazla olabileceğini düşündük. Laminin 5 gama 2 zinciri ekspresyonu invaziv olan tümörlerde artmış olmasına karşın invazyon göstermeyen tümörlerle arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı ancak artış lenfatik vasküler invazyon ile ilişkili bulundu. Laminin 5 gama 2 zinciri ve MMP-9' un invazyon ile ilişkisini ortaya koymada daha çok sayıda ve daha fazla olgunun ele alındığı çalışmalara gereksinim olduğu sonucuna varıldı.ÖZETAmaç: Mesane karsinomları tüm malign tümörler arasında %3-7 oranında görülmektedir ve üriner sistemde en sık izlenen tümörlerdir. Mesane ürotelyal karsinomlarında kas invazyonu yapma olasılığı yüksek tümörlerin önceden saptanması hastaya uygulanacak tedavi yaklaşımında, takip sürelerinin belirlenmesinde ve hasta yaşam sürelerinin tahmininde büyük önem taşımaktadır. Mesane ürotelyal karsinomlarının tedavi planında grade (tümör derecesi), önemli bir gösterge olmasına rağmen tümör progresyon olasılığı ve prognozu saptamada kesin bir prognostik gösterge bugün için yoktur. Çalışmamızda, mesane tümörlerinde laminin-5, matriks metalloproteinaz 9, E-kaderin, ß katenin, VEGF immünreaktivitesinin tümörde invazyona progresyon ile ilişkisinin ortaya konması amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2000-2008 yılları arasında ürotelyal karsinom tanısı alan 86 ürotelyal karsinom olgusu ve 15 otopsiye ait normal histomorfolojiye sahip mesane doku örneği kullanıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, nüks varlığı ve nüks sayısı patoloji rapor kayıtlarından retrospektif olarak elde edildi. Olgulara ait arşivden çıkarılan HE boyalı preparatlar tekrar incelenerek tümörde invazyon olup olmadığı, varsa invazyon derinliği, lenfatik vasküler invazyon, komşu mukoza değişikliği değerlendirildi. Tüm olgular Dünya Sağlık Örgütü'nün 1973, 1998 ve 1999 yıllarında yaptığı derecelendirme sistemlerine göre tekrar derecelendirildi. Olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünohistokimyasal olarak beta katenin, E- kaderin, laminin-5, MMP-9, VEGF uygulandı. Boyanma bulguları yaygınlık ve yoğunluğa göre skorlanarak değerlendirildi.Bulgular: Tümör derecesi arttıkça invazyon ve lenfatik vasküler invazyonun arttığı ve invaziv tümörlerde lenfatik vasküler invazyon olasılığının daha fazla olduğu görüldü.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ile benzer şekilde E-kaderin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde E-kaderin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon, invazyon derinliği ve tümör derecesi ile laminin boyanması arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Laminin boyanma skoru yüksek olan tümörlerin daha fazla lenfatik vasküler invazyon yaptığı görüldü.İnvazyon gösteren ve yüksek dereceli tümörlerde VEGF ekspresyonun arttığı görüldü. VEGF boyanma skoru ile invazyon derinliği ve lenfatik vasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.İnvazyon ve invazyon derinliği ile MMP-9 boyanma skoru arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı,ancak yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde MMP-9 ekspresyon kaybı görüldü.Sonuç: E-kaderin, beta katenin ekspresyon kaybı olan, VEGF ekspresyonu yüksek olan tümörlerde invazyona progresyon olasılığının daha fazla olabileceğini düşündük. Laminin 5 gama 2 zinciri ekspresyonu invaziv olan tümörlerde artmış olmasına karşın invazyon göstermeyen tümörlerle arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı ancak artış lenfatik vasküler invazyon ile ilişkili bulundu. Laminin 5 gama 2 zinciri ve MMP-9' un invazyon ile ilişkisini ortaya koymada daha çok sayıda ve daha fazla olgunun ele alındığı çalışmalara gereksinim olduğu sonucuna varıldı.SUMMARYPurpose: Bladder carcinomas are seen at 3-7 % of all malign tumors and constitute the most frequently observed tumors in urinary system. It is critical to diagnose early those urinary bladder carcinomas that have got a high risk of muscle invasion in determining treatment methods, and life expectancy. Although degree of tumors is an important indicator for the treatment , there is no certain prognostic indicator to determine the probability of tumor progression and prognosis. Given these facts, the present study aims to display the relationship between the immunoreactivity of Laminin-5, matrix metalloproteinase 9 (MMP- 9), E-cadherin, ß catenin, and VEGF at bladder tumors and invasion progression.Material and Method: Our study has used samples of bladder tissue derived from 86 cases diagnosed as urinary carcinoma and samples of bladder tissue with normal histomorphology derived from 15 autopsies made at the Hospital of Medicine Faculty, Afyon Kocatepe University, Turkey, for the period of 2000 ? 2008. The following variables are determined through the retrospective examination of pathology reports: age and gender of the patients, availability and number of relapse. By re-examination of the related preparations taken from the archive, stained with hematoxylin - eosin, the following points are evaluated: presence of invasion at the tumor, if so, depth of invasion, lenfovascular invasion, and mucosal change. All samples are re-graded in accordance with the grading systems used by the World Health Organization in 1973, 1998 and 1999. Laminin-5, matrix metalloproteinase 9, E-cadherin, ß catenin, and VEGF are stained as immunocytochemical to the sections. The findings as a result of the immünohistochemical stain are evaluated on the basis of scores given according to prevalence and intensity.Results: It is seen that invasion, lenfovascular invasion, and the probability of lenfovascular invasion at invasive tumors increase as the grading of tumor. Loss of ß catenin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of ß catenin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade. Similarly, loss of E-cadherin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of E-cadherin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade.On the other hand, there is no statistically significant relationship between the laminin staining and invasion, depth of invasion, and grade of tumor. However, it is seen that tumors with a high score of laminin staining make more lenfovascular invasion.As regards VEGF expression, it increases at invasive tumors with high grade, but there is no statistically significant relationship between the score of VEGF staining and depth of invasion as well as presence of lenfovascular invasion.Similarly, there is no statistically significant relationship between the score of MMP-9 staining and invasion as well as depth of invasion. However, loss of MMP-9 expression is found at lenfovascular invasive tumors with high grade.Conclusion: In the light of above given findings, it may be possible to think a higher probability of invasion progression at tumors with loss of E-cadherin expression and of ß catenin expression but with high VEGF expression. Although an increase is found in Laminin 5 gamma 2 chain expression at invasive tumors, this is not statistically significant at noninvasive tumors. However, the increase is found to be in relation with lenfovascular invasion. The study comes to the conclusion that we need further studies with more samples to display the relationship between invasion on the one hand and Laminin 5 gamma 2 chain and MMP-9 on the other.SUMMARYPurpose: Bladder carcinomas are seen at 3-7 % of all malign tumors and constitute the most frequently observed tumors in urinary system. It is critical to diagnose early those urinary bladder carcinomas that have got a high risk of muscle invasion in determining treatment methods, and life expectancy. Although degree of tumors is an important indicator for the treatment , there is no certain prognostic indicator to determine the probability of tumor progression and prognosis. Given these facts, the present study aims to display the relationship between the immunoreactivity of Laminin-5, matrix metalloproteinase 9 (MMP- 9), E-cadherin, ß catenin, and VEGF at bladder tumors and invasion progression.Material and Method: Our study has used samples of bladder tissue derived from 86 cases diagnosed as urinary carcinoma and samples of bladder tissue with normal histomorphology derived from 15 autopsies made at the Hospital of Medicine Faculty, Afyon Kocatepe University, Turkey, for the period of 2000 ? 2008. The following variables are determined through the retrospective examination of pathology reports: age and gender of the patients, availability and number of relapse. By re-examination of the related preparations taken from the archive, stained with hematoxylin - eosin, the following points are evaluated: presence of invasion at the tumor, if so, depth of invasion, lenfovascular invasion, and mucosal change. All samples are re-graded in accordance with the grading systems used by the World Health Organization in 1973, 1998 and 1999. Laminin-5, matrix metalloproteinase 9, E-cadherin, ß catenin, and VEGF are stained as immunocytochemical to the sections. The findings as a result of the immünohistochemical stain are evaluated on the basis of scores given according to prevalence and intensity.Results: It is seen that invasion, lenfovascular invasion, and the probability of lenfovascular invasion at invasive tumors increase as the grading of tumor. Loss of ß catenin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of ß catenin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade. Similarly, loss of E-cadherin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of E-cadherin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade.On the other hand, there is no statistically significant relationship between the laminin staining and invasion, depth of invasion, and grade of tumor. However, it is seen that tumors with a high score of laminin staining make more lenfovascular invasion.As regards VEGF expression, it increases at invasive tumors with high grade, but there is no statistically significant relationship between the score of VEGF staining and depth of invasion as well as presence of lenfovascular invasion.Similarly, there is no statistically significant relationship between the score of MMP-9 staining and invasion as well as depth of invasion. However, loss of MMP-9 expression is found at lenfovascular invasive tumors with high grade.Conclusion: In the light of above given findings, it may be possible to think a higher probability of invasion progression at tumors with loss of E-cadherin expression and of ß catenin expression but with high VEGF expression. Although an increase is found in Laminin 5 gamma 2 chain expression at invasive tumors, this is not statistically significant at noninvasive tumors. However, the increase is found to be in relation with lenfovascular invasion. The study comes to the conclusion that we need further studies with more samples to display the relationship between invasion on the one hand and Laminin 5 gamma 2 chain and MMP-9 on the other.
Dişi fetüs ve infantlarda östrojen ve progesteron reseptör aktivitesinin araştırılması
ÖZET Bu çalışma, 37 dişi fetüs ve 10 dişi infanta ait postmortem incelemeyi kapsamaktadır. Çalışmada, postmortem inceleme sırasında çıkarılan; serviks, vajen, korpus uteri, meme, hipofiz, ovaryum, karaciğer, böbrek, çizgili kas, myokard ve plasenta dokularına ait kesitlere, östrojen ve progesteroh reseptör varlığım araştırmak amacıyla immünohistokimyasal teknik uygulanmıştır. Bu amaçla 503 kesitte reseptör varlığı araştın 1 mı ştır. Ayrıca reseptör aktivitesi pozitif ve negatif olguların; doğum kilosu, ayak uzunluğu, oturma yüksekliği, doğum kilosu-plasenta ağırlık oranı ve beyin -karaciğer ağırlık oram gibi, intrauterin gelişmeyi gösteren parametrelerle ilişkisi, istatistiksel olarak değerlendirmiştir. Sonuç olarak; vajen, serviks, korpus uteri, meme, ovaryum ve hipofiz dokularında, 3. trimestrden itibaren reseptör aktivitesi saptanmış ve bu aktivitenin doğum soması da devam ettiği gözlenmiştir. Diğer dokularda (karaciğer, böbrek, çizgili kas, myokard, plasenta) ise böyle bir aktivite saptanmamıştır. Reseptör aktivitesi negatif olan olgularda aynı gestasyonel yaştaki pozitif olgulara oranla, doğum kilosu-plasenta ağırlık oram ve beyin-karaciğer ağırlık oram istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Doğum kilosu reseptör aktivitesinin negatif olduğu olgularda daha düşük olmakla beraber, bu bulgunun istatistiksel olarak önemi görülmemiştir. Reseptör aktivitesi negatif ve pozitif olan olgularda, ayak uzunluğu ve oturma yüksekliği değerlerinden kaynaklanan bir farklılık saptanmamıştır. 32
Akciğer kanserlerinde, heterojenite, nöroendokrin ayrımlaşma, p53 proteini ve PCNA olumluluğunun tümör evresi ile ilişkisinin araştırılması (60 olgu)
OZ ET ? Akciğer kanseri, gelişmiş ülkelerde kansere bağlı ölümlerin başında gelmektedir. Akciğer kanserleri 1982' de yeni şekli ile yayınlanan Dünya Sağlık örgütü sınıflamasına göre histopatolojik olarak 7 alt türe ( Skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom, büyük hücreli karsinom, bronşial bez karsinomu, karsinoid tümör, küçük hücreli karsinom ve adenoskuamöz karsinom) ayrılırlar. Klinisyenler sağaltım ve prognozdaki farklılık yüzünden, bronş karsinomlarını küçük hücreli karsinomlar (KHK) ve küçük hücreli olmayan karsinomlar (KHOK) olarak iki alt türe ayırmayı tercih etmektedirler. KHK ' larda sağaltım kemoterapi iken, KHOK ' larda tümör evresine göre, seçilen olgulara cerrahi sağaltım uygulanabilmektedir. Tümörler uluslararası TNM evrelendirme sistemine göre klinik olarak evrelendirilmektedir. Akciğer karsinomlarında ışık mikroskobu, elektron mikroskobik ya da immunhistokimyasal olarak ortaya konabilen ve çalışmalarda % 13-63 arasında değişen oranlarda saptanan heterojen histolojik yapının giderek sıklıkla gözlenmesi, akciğer karsinomlarının histogenezi ile ilgili görüşlerin değişmesine yol açmıştır. Akciğerin nöroendokrin (NE) tümörlerinin NE hücrelerden köken aldığı savına karşın, NE olmayan tümörlerde yapılan çalışmalarda gösterildiği gibi % 3-50 oranlarında NE özellikteki hücrelerin bulunuşu, nöroendokrin olan ve olmayan kanserlerin ortak bir stem hücreden geliştiği fikrini desteklemektedir. Heterojen ve NE ayrımlaşma gösteren tümörlerin biolojik davranışı konusunda yapılan çalışmalarda birbiri ile çelişen sonuçlar alınmıştır. Akciğer tümörlü hastalarının yaşam oranlarının tanı ve sağaltımdaki yeniliklere rağmen yıllar içinde önemli değişiklik göstermemesi, akciğer tümörlerinin karsinogenezisinin anlaşılması için yeni atılımlara sebep olmuştur. Bu konuda moleküler biyolojik düzeyde yapılan çalışmalarda karsinogenezisin genler tarafından kontrol edildiği saptanmıştır. Bir tümör süpresör geni olan p53 genindeki mutasyonlar, akciğer kanserlerinde en sık görülen genetik anormalliklerdir. Mutant p53 geninin kodladığı anormal nükleer protein immünohistokimyasal yöntemler ile saptanabilmektedir. Literatürde akciğer kanserlerinin tüm histolojik tiplerinde % 37 - 80 arasında immünohistokimyasal yöntemler ile de saptanabilen p53 mutasyonlarının olduğu bildirilmektedir. Mutasyonun hastalığın hangi evresinde ortaya çıktığı ve prognoz ve tümör çoğalma hızını nasıl etkilediği konusu açıklık kazanmamıştır. 34Akciğer tümörlerinde tümör biyolojisinin anlaşılması amacıyla hücre kinetik çalışmaları son yıllarda önem kazanmıştır. Bu amaçla immunohistokimyasal yöntem ile hücre siklusu belirleyicileri kullanılmaktadır. Bunlardan biri anti - PCNA antikorudur. Akciğer kanserlerinde immunohistokimyasal yöntemler ile yüksek oranda PCNA olumluluğu saptanmaktadır. Ancak PCNA olumluluğu ile evre ve prognoz arasındaki ilişki belirli değildir. Bu çalışmada amaç, 60 bronş karsinomu olgusunda akciğer tümörlerinin biyolojik davranışlarında etkileri tartışmalı olan heterojenite, NE ayrımlaşma, p53 ve PCNA aktivitelerinin birbirleri ve tümör evreleri ile ilişkilerini araştırmaktır. Bu amaçla 60 olguya NE ayrımlaşmayı belirlemek için NSE, kromogranin A, kalsitonin ve serotonin NE belirleyicileri ; p53 mutasyonlarını saptamak amacı ile p53 antikoru ; tümör çoğalma aktivitesini belirlemek için ise PCNA antikoru immunohistokimyasal yöntem ile uygulanmıştır. Sonuçta KHOK' larda % 12.28 oranda, 3 KHK' nin ise 1'inde heterojen görüntü saptanmış, heterojen olan ve olmayan tümörler arasında evre, tümör çoğalma hızı ve p53 olumluluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. 57 KHOK olgusunun % 5.26 ' sında ( 3 olgu ) iki NE belirleyici ile % 42. 1 1 ' inde ise ( 24 olgu ) bir NE belirleyici ile olumlu boyanma saptanmıştır. 30 olgu ise NE belirleyiciler ile olumlu boyanma göstermemiştir. Bir ya da iki NE belirleyici ile olumlu boyanan olgular ile olumsuz boyanan olgular arasında evre, tümör çoğalma hızı ve p53 olumluluğu açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Olgularımızda p53 ile olumlu boyanan KHOK ' ların oranı %70.91 'dir. P53 ifadesi ile evre ve PCNA ifadesi arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. Değerlendirilebilen tüm KHOK olguları PCNA ile olumlu boyanmıştır. PCNA ortalama indeksi bu olgular için % 61. 65' dir. PCNA ifadesi ile olguların tanıları ve evreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda NE ayrımlaşma ve heterojen histolojik yapı gösteren ve göstermeyen KHOK* lerin evre, hücre kinetiği ve tümör onkogenezisi yönünden farklılık göstermediği görülmüş, baskın histolojik özelliğin prognozu belirlediği sonucuna ulaşılmıştır. Buna rağmen prognostik önemi tartışmalı olan bu özelliklerin bazı çalışmacıların önerdiği gibi raporda belirtilmesi, ileride prognoz verilerini de içeren geniş serilerde yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır. 35
Larinksin preinvaziv epiteliyal lezyonlarında uygulanan Dünya Sağlık Örgütü (1991) ve Ljubljana (1997) sınıflandırmalarının immundokukimyasal işaretleyiciler (Ki-67, p53, CD34) kullanılarak karşılaştırılması (54 olgu)
Giriş ve amaç: Larinksin invaziv karsinoma ilerleyebilen epiteliyal hiperplastik- displastik lezyonları en sık olarak kord vokal ve interaritenoid alanda izlenir. Bu lezyonlar daha çok orta-yaşlı sigara içen erkeklerde ortaya çıkmaktadır. Laringeal epiteliyal hiperplastik-displastik lezyonlar A farklı risk gruplarına göre derecelendirilmektedir. Ancak bu lezyonların histolojik özellikleri ve biyolojik davranışları arasındaki ilişkinin her zaman uyumlu olmamasına bağlı olarak bazı zorluklar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, kaynaklarda laringeal epiteliyal hiperplastik-displastik lezyonlarla ilişkili 20'den fazla sınıflandırma önerilmiştir. Çeşitli araştırmacılar farklı histomorfolojik ölçütleri kullanarak bu lezyonları sınıflandırmışlardır. Bu lezyonlar, DSÖ (1991) sınıflamasında hafif, orta, şiddetli displazi ve in situ karsinom olarak derecelendirilirken, 1997 yılında Ljubljana'da önerilen yeni sınıflamaya göre basit, anormal, atipik hiperplazi ve in situ karsinom olarak derecelendirilmiştir. Laringeal displastik lezyonların malign transformasyon oranı % 1.5 ile % 52.9 arasında değişmektedir. Displazinin yalnızca mikroskopik olarak derecelendirilmesi bazı yanlış pozitif ve daha çok da yanlış negatif sonuçlara yol açmaktadır. Daha nesnel bir değerlendirmeye ve lezyonların neoplastik potansiyelinin tahmin etmeye yardımcı olabilecek yeni histolojik belirleyicilere gereksinim vardır. Bu çalışmada laringeal epiteliyal hiperplastik-displastik lezyonlarda uygulanan başlıca sınıflamalar olan DSÖ ve Ljubljana sınıflandırmalarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışma kapsamındaki hiperplastik ve displastik lezyonlarda anti Ki-67, p53 ve CD34 immundokukimyasal belirleyicileri kullanılarak proliferatif aktivite, genetik değişiklikler ve anjiogenezis hakkında nesnel verilerin sağlanması ve söz konusu sınıflandırmalardaki histolojik ölçütlerin geçerliliğinin bu nesnel verilerle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemi DEÜTF Patoloji Anabilim Dalında 1990-2000 yılları arasında laringeal epiteliyal hiperplastik-displastik lezyon tanısı almış 108 olgudan 54'ü çalışma kapsamına alınmıştır. Bu olgulara ait H&E preparatların tümü 54yeniden gözden geçirilip, her bir olgu DSÖ ve Ljubljana sınıflamalarına göre yeniden derecelendirilmiştir. Daha sonra olgulara Ki-67, p53 ve CD34 antijenleri için immunhistokimya uygulanmıştır. Ki-67 antijeni için pozitif boyanan hücre yüzdesi, 1000 hücre sayılarak hesaplanmıştır. p53 antijeni için nükleer boyanma gösteren hücrelerin epitelin içindeki dağılımına göre skorlanma yapılmıştır. CD34 antijeni içinse subepiteliyal alandaki endotelyal hücreler görülebilir hale getirildikten sonra, her olgu için üç alandaki damar sayılarının ortalaması hesaplanmıştır. İstatistik: DSÖ ve Ljubljana sınıflamasına göre derecelendirilen olguların Ki-67 ve CD34 ekspresyonları artan histolojik dereceler bazında Kruskal Wallis testi ile karşılaştırılmıştır. Ki-67, p53 ve CD34 ekspresyqnlan ile her iki sınıflamadaki artan histolojik dereceler arasındaki korelasyon Spearman korelasyon testi ile araştırılmıştır. Ayrıca basit hiperplazi olguları kontrol grubu olarak ele alınıp, hiperplazi olgularındaki immundokukimyasal ekspresyonlar DSÖ sınıflamasındaki hafif displazi ve orta dereceli displazi olgularının immundokukimyasal ekspresyonları ile; ayrıca yine kontrol grubunun verileri Ljubljana sınıflamasındaki anormal hiperplazi olgularının immundokukimyasal verileri ile Mann-Whitney U ve Chi-Square testleri kullanılarak karşılaştırılmıştır. Ayrıca DSÖ sınıflamasındaki hafif displazi olguları ile orta dereceli displazi olgularının immundokukimyasal verileri aynı istatistik testler kullanılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan 54 olgunun 48'i (% 88.8) erkek, 6'sı (% 11.1) kadındır. Genel yaş ortalaması 52±12 (27-76) yıldır. DSÖ sınıflamasına göre 6 olgu basit hiperplazi, 22 olgu hafif displazi, 8 olgu orta derecede displazi, 12 olgu şiddetli displazi ve 6 olgu karsinoma in situ tanısı almıştır. Ljubljana sınıflamasına göre ise 6 olgu basit hiperplazi, 26 olgu anormal hiperplazi, 15 olgu atipik hiperplazi ve 7 olgu karsinoma in situ tanısı almıştır. Her iki sınıflamada olguların artan histolojik dereceleri ile Ki-67 ve CD34 ekspresyonları arasında anlamlı sonuç elde edilmiştir. Yine her iki sınıflamada olguların histolojik dereceleri ile Ki-67, p53 ve CD34 ekspresyonları arasında pozitif yönlü korelasyon saptanmıştır. Basit hiperplazi olguları kontrol grubu olarak ele alındığında, DSÖ sınıflamasına göre derecelendirilen hafif displazi ile basit hiperplazi olguları; orta derecede displazi ile basit hiperplazi olguları ve hafif displazi ile orta derecede displazi olguları Ki-67 ekspresyonları açısından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark elde edilmiştir. Benzer sonuçlar Ljubljana sınıflamasına göre derecelendirilen anormal hiperplazi ile basit hiperplazi olguları arasında da elde edilmiştir. CD34 ile boyanan damar sayıları açısından, DSÖ sınıflamasına göre derecelendirilen hafif displazi olguları ile basit hiperplazi olguları; orta derece displazi olguları ile basit hiperplazi olguları karşılaştırıldığında anlamlı bir fark elde edilirken, hafif displazi olguları ile orta derece displazi olguları karşılaştırıldığında anlamlı bir fark elde edilmemiştir. Ljubljana sınıflamasına göre derecelendirilen anormal hiperplazi olguları ile basit hiperplazi olguları karşılaştırıldığında yine anlamlı bir fark elde edilmiştir. DSÖ sınıflamasına göre derecelendirilen orta dereceli displazi olguları ile basit hiperplazi olguları p53 ekspresyonları açısından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark elde edilirken, hafif displazi olguları ile basit hiperplazi olguları ve hafif displazi olguları ile orta dereceli displazi olguları arasında anlamlı bir fark elde edilememiştir. Ljubljana sınıflamasına göre derecelendirilen anormal hiperplazi olguları ile basit hiperplazi olguları p53 ekspresyonu açısından karşılaştırıldığında ise anlamlı bir fark elde edilmiştir. Tartışma ve sonuç: Her iki sınıflamada da Ki-67, p53 ve CD34 ekspresyonları artan histolojik dereceler ile olumlu korelasyon göstermektedir. Ancak, p53 ve 1 CD34 ekspresyonları ile ilgili verilerimiz DSÖ sınıflamasından çok Ljubljana sınıflamasmdaki derecelerin daha nesnel ölçütlere dayandığı tezini desteklemektedir. Ortaya çıkan verilere göre, DSÖ sınıflamasında lezyonların hafif ve orta derece displazi şeklinde ayrılması p53 ve CD34 ekspresyonları ile tam bir paralellik göstermemektedir. DSÖ sınıflamasmdaki bu kategorilerin, Ljubljana sınıflamasında olduğu gibi tek bir başlık altında toplanması makul görünmektedir. Ancak çalışmamızda kullandığımız olgu serisinin çok geniş olmaması ve sınırlı sayıda belirleyicilerin kullanılmış olması nedeniyle, DSÖ ve Ljubljana sınıflamalarının yeterliliği ve nesnelliğini test etrne açısından daha geniş serilerde yapılan çalışmalara gereksinim vardır.
Kolorektal adenomlardaki müsin değişikliklerinin kolorektal karsinom gelişimindeki yeri ve dokukimyasal ve immün dokukimyasal özelliklerinin araştırılması (54 Olgu)
ÖZET Kolorektal adenomlar, adenom-karsinom silsilesinde öncü lezyonlaf olarak kabul edilen neoplazmlardır. Adenomlardaki bazı değişiklikler atipi derecelerini belirlemede önemlidir. Bunlardan biri adenomatöz kriptlerdeki müsin değişiklikleridir. Adenomlarda atipinin derecesi arttıkça, normal kolorektal mukozanın kriptlerinde dominant olan sülfomüsin, sialomüsin yönüne kaymaktadır. Müsinlerdeki bu değişiklikler dokukimyasal olarak HİD-AB yöntemi ile ortaya konulmaktadır. Dokukimyasal yöntemlerin yanısıra, adenomlardaki müsin değişikliklerini belirlemede son yıllarda kullanılan ağırlıklı yöntem müsine yönelik antikorlar kullanılarak uygulanan immün dokukimyasal yöntemdir. HGM ilk defa endoservikal tür over müsinöz kist sıvısı içeriğinden izole edilen gastrik fukomüsindir. Normalde mide mukozası ile fetal intestinal mukozada eksprese edilirken, erişkin intestinal mukozada eksprese edilmemektedir. Aynı zamanda HGM prekanseröz ve kanseröz kolon lezyonlarında eksprese edilirken, normal kolon mukozasında eksprese edilmemektedir. Bu özellik de HGM' nin onkofetal bir protein olduğunu göstermektedir. MUC2 normal intestinal epitelde bulunan dominant müsin genidir. MUC2, glikosilasyon gibi moleküler değişikliklerin etkisiyle kolon lezyonlarında farklı ekspresyonlar göstermektedir. Bu değişiklikler, artmış, azalmış ya da aberan ekspresyon şeklindedir. Prekanseröz ve kanseröz intestinal lezyonlardaki MUC2 müsin gen ekspresyonlarındaki değişiklikler dikkat çekicidir. Bu çalışmada değişik atipi derecelerinde 54 kolorektal adenom olgusundaki müsin değişiklikleri, HİD-AB ve PAS-AB dokukimyasal yöntemleri ve MUC2 ile HGM antikorları kullanılarak yapılan immün dokukimyasal yöntemleri kullanılarak semikantitatif olarak değerlendirilmiş ve bu değişikliklerin atipi dereceleri ile ilişkileri araştırılmıştır. Adenomlardaki epitelyal atipi dereceleri ile adenomun boyutu, histopatolojik türü, hastanın yaşı ile olan istatistiksel ilişkisi de araştırılmıştır. Hafif derecede atipili adenomlardaki HGM ekspresyonu, şiddetli derecede atipili olanlardan belirgin olarak düşüktür. MUC2 hafif derecede atipili adenomlarda diffüz olarak izlenirken, şiddetli derecede atipili adenomlarda çok az eksprese edilmekte ya da hiç eksprese edilmemektedir. Atipi derecesi, HGM ve MUC2 ekspresyonları ile ilişkili bulunmuştur. Atipi derecesi arttıkça, HGM ekspresyonu artmakta, MUC2 ekspresyonu azalmaktadır. Atipi derecesi arttıkça HİD ile boyanan sülfomüsinler, AB ile boyanan sialomüsinler yönüne kaymıştır ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Kolorektal adenomlardaki müsin değişikliklerinin HİD-AB gibi histokimyasal yöntemleri ile saptanması, MUC2 ve HGM gibi müsin gen proteinleri ekspresyonlarının adenomlardaki epitelyal atipi derecesi ile ilişkisinin araştırılması, kolorektal karsinom gelişiminde bir basamak olan adenom-karsinom silsilesini belirlemede önemli yer tutacaktır.
Prostat adenokarsinomlarında proliferatif aktivite, anjiogenez ve pS2 reaktivitesinin prognostik önemi
ÖZET Prostat adenokarsinomlan erkeklerdeki en sık non-kutanöz malignite ve kanser ölümlerinin ikinci nedenidir. PK'lannda bağımsız bir prognostik faktör olan GD'lemesi günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır. GD'lemesi kadar önemli görülmeyen fakat prognostik önemi olan DSÖ derecesi, bugüne kadar, PK'larmı derecelendirirken gözardı edilen bir parametre olarak kalmıştır. Bir çok çalışmaya konu olan anjiogenez, proliferatif aktivite ve pS2 reaktivitesi de yoğun olarak çalışılan ve araştırma konusu olan parametreler arasındadır. Bu çalışmada 57 PK olgusunda anjiogenez, proliferatif aktivite ve pS2 reaktivitesinin prognostik değerleri araştırılmış ve bu parametrelerin, prognostik önemleri bilinen mikroskopik dereceleme (GD), DSÖ derecesi, evre ve birbirleriyle olan ilişkileri araştırılmıştır. Bu parametrelerden var ise bağımsız olanlar belirlenmeye çalışılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: DEÜTF- Patoloji Anabilim Dalında PK tanısı almış 63 adet olgudan 57 'si.çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulara ait H-E preparatlar yeniden.gözden geçirilerek histopatolojik tamları doğrulanmıştır. Olguların GD'lemesi, DSÖ derecesi ve TH'leri hesaplanmış, olguların TNM evreleri patoloji arşivinden elde edilmiştir. Bunun yamsıra olguların klinik izlemleri DEÜTF-Üroloji kliniğinden sağlanmıştır. Bundan sonra, tüm olgulara CD31, Ki-67 ve pS2 antijenleri İHK'sal olarak uygulanmıştır. CD31 antijeni ile endotelyal hücreler görülebilir duruma getirildikten sonra VSD ve NVES değerleri hesaplanmıştır. Ki-67 antijeni ile pozitif boyanan hücrelerin yüzdesi, ortalama 500-1000 hücre sayılarak hesaplanmıştır. pS2 reaktivitesi ise pozif boyanma gösteren bezlerin yoğunluğuna göre (l+)-(4+) olarak değerlendirilmiştir. İstatistik: Ki-67, pS2, TH, GD'si, NVES, VSD, DSÖ derecesi ile evre arasındaki ilişki Oneway- ANOVA ile araştırılmıştır. İki değişken arasındaki doğrusal iliski Spearman Korelasyon testi ile yapılmıştır. Çok değişkenli.analiz ise "Lojistik Jlegresyon Analizi" ile yapılmıştır. BULGULAR: Bu çalışmada incelenen 57 adet PK olgusunda yaş ortalaması 64.3 'tür. Olguların 13'ü GD=2-4, 35'i GD=5-7, 9'u GD=8-10 arasındadır. Bunların 11 'i DSÖ derece 1, 42'si derece 2, 4'ü derece 3 'tür. 2 olgu TNM evre 1, 23 olgu evre 2, 28 olgu evre 3 ve 4 olgu evre 4'tür. GD=2-4 arasında PSA değeri; 12.8 ng/ml ve TH; 2.16 cc, GD=5-7 arasında 26.1 ng/ml ve 7.36 cc, GD=8-10 arasında 18.8 ng/ml ve 7.78 cc'dir. Olguların Ki-67, pS2, TH ile evre arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmazken, GD, NVES, VSD, DSÖ derecesi ile evre arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Ki-67 skoru ile TH, evre ile DSÖ derecesi ve GD'si arasında zayıf- orta derecede ilişki saptanmıştır. NVES ile VSD, DSÖ derecesi ile GD'si arasında iyi derecede doğrusal ilişki saptanmıştır. Ayrıca VSD ve DSÖ derecesi, GD'si ve VSD, evre ile iyi derecede ilişkili bulunmuştur. 54
Lösemi tanı ve tiplendirilmesinde kemik iliği biyopsisi ve akım sitometrik inceleme
Deneysel karaciğer fibrogenezi boyunca hipoksi ile indüklenebilen faktör 1/Alfa (HIF-1α), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), trombospondin-1 (TSP-1), c-RAS ekspresyonu ile anjiyogenez arasındaki ilişki
Pankreas kanserlerinde epitelyal mezenkimal geçiş ilişkili morfoloji ile GATA-6 ve LOXl2 ekspresyonunun prognostik önemi
Pankreas duktal adenokarsinomu (PDAC), dünyada en sık görülen malignitelerden biridir ve kötü prognoz, zayıf etkili tedavi seçenekleri ve erken teşhis yöntemlerinin eksikliği ile giden agresif bir hastalıktır. Çalışmalarda, pankreas kanserinin biyolojik davranışında etkili olduğu gösterilen epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT), transkripsiyon faktörlerinin aktive olması ile tümör hücrelerinin mezenkimal fenotipe dönüşerek ana tümörden ayrıldığı bir süreci tanımlamaktadır. EMT sürecinde hücreler spesifik epitelyal belirteçlerin kaybı (keratin) ve mezenkimal belirteçlerin (vimentin) kazanılmasıyla farklı morfolojik ve immünfenotipik özellikler kazanır. Ayrıca tümör hücrelerinde, E-cadherin ekspresyon kaybı ile gözlenen adezyon kaybı, tümör tomurcuklanması olarak adlandırılmış, tümörün infiltratif kenarında hücrelerin tek tek ya da 5 hücreden az küçük gruplar halinde ana tümör kitlesinden ayrı olarak gözlemlenmesi, EMT'nin bir göstergesi olarak düşünülmektedir. Epitelyal mezenkimal geçiş (EMT) sürecinde çok sayıda düzenleyici mekanizmadan biri GATA6 transkripsiyon faktörü ve LOX-like 2 (LOXL2) enzimidir. Pek çok çalışmada LOXL2'nin, hücre adezyonunu sağlayan E-cadherin ekspresyonunu azalttığı ve çeşitli kanserlerde epitelyal-mezenkimal geçişi (EMT) desteklediği gösterilmiştir. GATA6'nın ise PDAK'ın kötü prognozlu ve kemoterapiye dirençli olduğu bilinen bazal benzeri alt türünde, düşük ekspresyon gösterdiği ve bu özelliği ile klasik PDAK'den ayırt edilebileceği düşünülmektedir. Biz, bu çalışmada pankreas adenokarsinomlarında başta tümör tomurcuklanması olmak üzere literatürde EMT ile ilişkili olduğu düşünülen morfolojik bulguların, tümör biyolojik davranışını predikte etmedeki rolünü ve EMT'nin regülasyonunda rol oynayan LOXL2 ekspresyonun bu morfolojiler ve prognozla ilişkisini araştırmayı planladık. Buna ek olarak in-silico yöntemlerle PDAC 'da GATA-6 alterasyonlarında görülen EMT ilişkili gen değişikliklerini araştırarak; EMT yolaklarının gelişimsel süreçlerini aydınlatmayı hedeflemekteyiz. Bu çalışmada 2011-2021 yılları arasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda Pankreatik Duktal adenokarsinom (PDAK) tanısı almış 100 olguya ait belirlenen tümörlü doku kesitlerinde, patolojik parametreler değerlendirilmiş, klinik parametreler kayıt altına alınmıştır. İmmnuhistokimyasal olarak Keratin, Vimentin, E-kadherin, LOXL2 ekspresyonu incelenmiş, elde edilen bulguların prognostik faktörlerle ilişkisi araştırılmıştır. Cbioportal.org sitesindeki erişime açık veri tabanlarından PDAK'lı olgulardaki GATA6 kopya sayısı değişiklikleri tespit edilmiş, ilişkili olduğu genler ve mRNA ekspresyonları değerlendirilmiştir. Morfolojik parametrelerden tümör tomurcuklanması (TT), tomurcuklanmadan büyük hücre grupları (TBHG), mezenkimal fenotip (MF) ve nekroz sağ kalım ile ilişkili bulunmuştur ve birlikte değerlendirildiğinde EMT'yi yansıtan bulgulardır (p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Nekroz varlığı hem genel sağkalım hem de hastalıksız sağkalım açısından bağımsız negatif prognostik faktör olarak saptanmıştır (p=0.023, p=0.015). Diferansiasyon derecesi yüksek (log rank. p=0.002), cerrahi sınırı pozitif (log rank, p<0.001), lenfovasküler invazyonu olan (p=0.037) ve E-Cadherin kaybı (p=0.028) görülen olgularda sağkalım süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır. LOXL2 epitelyal ve stromal boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmamıştır. Tümörde vimentin pozitifliği ve LOXL2 stromal boyanması ile pT evresi arasında anlamlı ilişki vardır ve pozitif tümörlerin pT evresinin daha düşük olduğu gözlenmiştir (p=0.027, p=0.011). GATA6 kopya sayısı değişiklikleri insiliko olarak yapılan araştırmada 916 hastanın 52 (%6)'sinde görülmüştür. Kopya sayısı artışı ile ilişkili 313 gen izlenmiş bunlardan 4'ü (ROCK1, RALBP1, LINC00668, GRB2) EMT ilişkili yolaklarda görev almaktadır. Log2 oranı 1'in üstünde olan FEG(farklı eksprese edilen genler)'lerde yapılan yolak ve ontolojik zenginleştirme analizinde, "pankreas kanserinde klasik ve bazal alt tiplendirme"; biyolojik süreç ise "epitelyal tabakanın korunması" istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İlgili 4 morfolojik bulgunun birlikte değerlendirilmesinin EMT süreçlerini yansıttığı düşünülmektedir. PDAK'ta nekroz bağımsız negatif prognostik faktördür ve patoloji raporlarında belirtilmesi önemlidir. LOXL2'nin EMT ve sağ kalımla ilişkisi bu çalışmada görülmemiştir. GATA6 ekspresyonu 18q kazancıyla ilişkilidir, çeşitli mRNA ekspresyonları ve gen değişiklikleri aracılığıyla EMT süreçlerini düzenlemektedir.
Grad 2 ve Grad 3 astrositomlarda CDKN2A/B ve EGFR FİSH inceleme bulguları ile morfolojik özelliklerin prognozla ilişkisi
Amaç: Grad 2 ve grad 3 astrositomlar MSS'de özellikle frontal lob yerleşimi gösteren erişkin ve genç erişkinlerde görülen tümörlerdir. Astrositomların sınıflandırılmasında eskiden beri kullanılan histopatolojik özelliklere dayanan derecelendirme sistemi hem patologlar arasında uyumsuzluğa neden olmuş, hem de hastaların tedavisini ve sağkalımını öngörmede anlamlı farklılıklar oluşturmamıştır. Son yıllarda özellikle tümörlerin histopatolojik özellikleri yanında başta İDH mutasyonu olmak üzere genetik özelliklerine de dayanan sınıflandırma biçimleri hız kazanmış ve hastaların sağkalımını öngörmede başarılı sonuçlar elde edilmiştir. CDKN2A/B dokuzuncu kromozomun kısa kolunda yer alan, p16, p14, p15 gibi siklin bağımlı kinazları inhibe ederek hücre bölünmesini durduran proteinlerin sentezlenmesinde görev alan bir gendir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda CDNK2A/B geninde meydana gelen homozigot delesyonların kötü klinik seyirle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bunun yanında İDH mutasyonu göstermeyen astrositomlarda EGFR gen amplifikasyonlarının kötü klinik seyirle ilişkili olduğu belirlenmiş olup, İDH mutant astrositomlarda bu konu hakkında veri sınırlıdır. Amacımız bahsedilen gen mutasyonlarıyla beraber 10 BBA'ya (2,37mm2) düşen mitoz sayılarını belirleyerek grad 2 ve grad 3 astrositomları daha objektif bir şekilde sınıflandırmak, hasta sağkalımını daha iyi bir şekilde öngörmektir. Gereç ve yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2016-2020 yılları arasında astrositom tanısı almış İDH mutasyonu gösteren, ATRX ekspresyon kaybı ve/veya P53 mutasyonu gösteren 39 vaka çalışmaya alındı. Hastaların sağkalım verilerine ve radyoloji bilgilerine ulaşıldı. HE boyalı preparatlarda 10 BBA'ya (2,37mm2) düşen mitoz sayısı belirlendi, tümör yoğunluğu fazla olan alanlar işaretlendi. Doku microarray yöntemiyle dörder doku içeren bloklar oluşturuldu. Bloklar üzerinde CDKN2A/B, EGFR FİSH incelemeleri ve ATRX immünhistokimyasal incelemesi gerçekleştirildi. CDNK2A/B geninde delesyon varlığı-oranı, EGFR gen amplifikasyonu ve immünhistokimyasal olarak ATRX nükleer ekspresyon kayıpları belirlendi. Bulgular: Tüm olgularda 10 BBA'ya (2,37mm2 ) düşen mitoz sayısı 0 ile 3 arasında değişmekteydi. Mitoz sayısının genel sağkalıma ve hastalıksız sağkalıma anlamlı etkisi bulunmadı. Grad 2 ve grad 3 tümörlerin benzer yaş gruplarında görüldüğü, benzer genelsağkalım ve hastalıksız sağkalıma sahip oldukları belirlendi. İki vakada grad 4 astrositoma progresyon mevcuttu. CDKN2A/B FİSH incelemesinde 2 vakada yüksek oranda homozigot delesyon saptandı ancak hastalarda kötü klinik seyri düşündürecek bulgu yoktu. EGFR FİSH incelemesinde amplifikasyon saptanmadı. Sonuç: Tümör gradının ve mitoz sayısının genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım üzerine etkisi olmadığı anlaşıldı. İki vakada CDKN2A/B geninde saptanan yüksek oranda delesyon saptandı ancak sağkalım konusunda yorum yapmak için takip süreleri yetersiz bulundu. EGFR geninde amplifikasyon belirlenmedi, İDH mutant tümörlerin patogenezinde etken bir genetik mekanizma olmadığı düşünüldü.
Larenksin skuamöz hücreli karsinomlarında tümör tomurcuklanması ve hücre grup büyüklüğü ile histopatolojik ve prognostik kriterlerin ilişkisinin araştırılması ve yeni derecelendirme sistemine göre değerlendirilmesi
Amaç: Larengeal skuamöz hücreli karsinomlarda prognozun belirlenmesi ve tedavi planlanmasında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Amerikan Ortak Kanser Komitesi (AJCC) tarafından belirlenen tümör evreleme sistemleri kullanılmaktadır. Ancak bu sistemlerin patologlar arası tekrarlanabilirliği düşüktür ve prognozu öngörmede kısıtlılıkları olduğu düşünülmektedir. Yerleşim bölgesinden bağımsız olarak tüm skuamöz hücreli karsinomlarda son yıllarda önem kazanan parametreler olan tümör tomurcuklanması ve hücre grup büyüklüğünün tümörün evresi ve prognoz ile yakından ilişkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda bu parametreler kullanılarak yapılan yeni derecelendirme sisteminin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi, klinikopatolojik ve histomorfolojik parametrelerle ilişkisininin belirlenmesi ve prognozun öngörülmesindeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 2006-2016 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenmiş ve total larenjektomi materyalinde skuamöz hücreli karsinom tanısı almış 152 vaka retrospektif olarak değerlendirildi. Hematoksilen-Eozin kesitler üzerinde tümör tomucuklanması ve hücre grup büyüklüğü değerlendirilerek skorlandı ve bu skorların toplamıyla vakalar önerilen yeni derecelendirme sistemine göre yeni grad 1 (yG1), yeni grad 2 (yG2) ve yeni grad 3 (yG3) olarak gruplandı. Ayrıca bu üç parametrenin DSÖ derecelendirme sistemi, T, N, AJCC evreleri, stromal komponent, lenfositik infiltrasyon, keratinizasyon derecesi, nükleer grad, mitotik aktivite, kıkırdak invazyonu, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lokal nüks, uzak metastaz ve sağkalım süreleri ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Vakaların 137'sinde (%90,1) tümör tomurcuklanması görülmüştür. Bu vakaların 85'inde (%55,9) düşük tomurcuklanma aktivitesi (<15/10 büyük büyütme alanı), 52'sinde (%34,2) yüksek tomurcuklanma aktivitesi (≥15/10 büyük büyütme alanı) izlenmiştir. Hücre grup büyüklüğü değerlendirildiğinde 76 vakada (%50) tek hücre invazyonu görülürken, 60 vakada (%39,4) küçük küme, 15 vakada (%9,9) orta büyüklükte küme, 1 vakada (%0,7) ise büyük küme izlenmiştir. Boxberg ve arkadaşları tarafından önerilen yeni derecelendirme sistemine göre 15 vaka (%9,9) Grade 1 (yG1), 90 vaka (%59,2) Grade 2 (yG2), 47 vaka (%30,9) Grade 3 (yG3) olarak yeniden sınıflandırılmıştır. Tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü ve yeni derecelendirme sistemi hastalık rekürrensi (lokal nüks ve/veya uzak metastaz) ile ilişkili bulunmuş olup hastalıksız sağkalım süresinin yüksek tomurcuklanma aktivitesi ile tek hücre invazyonu saptanan ve yG3 olan vakalarda kısaldığı belirlenmiştir. Ancak genel sağkalımla anlamlı ilişki tespit edilememiştir. Yüksek tomurcuklanma aktivitesi ile tek hücre invazyonu saptanan ve yG3 olan vakalarda nükleer grad yüksek, keratinizasyon düşük olup perinöral invazyon görülme sıklığı artmıştır. Ayrıca metastatik lenf gangliyonundaki metastazın boyutu ve kapsül dışı yayılım görülme sıklığı da bu hastalarda daha yüksektir. Tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü ve yeni derecelendirme sistemi ile tümörün içerdiği stromal komponent, lenfositik yanıt, mitotik aktivite ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Yalnızca histomorfolojik değerlendirme ile belirlenebilecek olan tümör tomurcuklanması ve hücre grup büyüklüğüne dayanan yeni derecelendirme sistemi daha objektif bir değerlendirme yapılmasına olanak sağlar. Gradlar arasında daha homojen bir dağılım sağlayarak hastaların prognozunu öngörmede yol gösterici olabilir.
Böbrek transplanti indikasyon biyopsilerinde antikor aracili rejeksiyon tanisinda inflamatuvar hücre alt tiplerinin klinik ve elektron mikroskopik bulgularla korelasyonu
Amaç: Böbrek transplantasyonunda T hücre aracılı rejeksiyon (THAR) ve antikor aracılı rejeksiyon (AAR) olmak üzere iki tip rejeksiyon görülür. Rejeksiyon tanısı Banff sınıflandırma sistemine göre belirlenir. Doğal immünitenin bir parçası olan doğal öldürücü (NK) hücreler ve makrofajların graft disfonksiyonu ve rejeksiyon patogenezindeki rolü çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Değerlendirmede ışık mikroskopiye yansımayan erken lezyonların tanısında elektron mikroskopik inceleme önemli rol oynamaktadır. Banff sınıflamasında elektron mikroskopi transplant glomerülopatisinde cg1a gibi erken lezyonların skorlanmasında ve peritubuler bazal membran multilamellasyonun (ptcml) belirlenmesinde yer alır. Bu çalışmada amacımız CD163 ekspresyonu gösteren monosit/makrofajlar ile CD56 ekspresyonu gösteren NK hücrelerin böbrek transplant biyopsilerinde, AAR olgularında glomerüler kapillerler ve peritubuler kapiller lümenleri içinde yer alan inflamatuvar hücre infiltrasyonundaki oranının/miktarının rejeksiyon, histolojik parametreler ve prognoz ile ilişkisini araştırmak ve elektron mikroskopik olarak belirlenen glomerülit, cg1a ve ptcml varlığını değerlendirmek ve bu verileri histopatolojik ve prognostik veriler ile karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: 2013-2018 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda AAR ve/veya THAR tanısı almış 85 hastaya ait 161 transplante böbrek indikasyon biyopsisinde intraluminal ve interstisyel inflamatuvar hücre infiltrasyonu immünhistokimyasal olarak CD56/CD34 ve CD163/CD34 dual belirteçleri ile araştırıldı. Elektron mikroskobik olarak glomerülit, cg, ptcml ve bu lezyonlarla ilişkili parametrelerin varlığı ve derecesi değerlendirilerek bu veriler histopatolojik ve prognostik verilerle karşılaştırıldı. Tüm biyopsiler yeniden değerlendirilerek lezyonlar güncel Banff 2019 sınıflamasına göre yeniden skorlandı. Bulgular: Hastaların 53'ü (%62,3) erkek, 32'si (%37,6) kadındı. Transplantasyonların 69'u (%80,2) canlı donörlerden gerçekleştirilmiş olup biyopsilerin %83'ü transplantasyon sonrası ≥12. ayda yapılmıştı. Biyopsi sonrası takip süresi 25 (0-93) aydı (medyan). Otuz üç (%48,5) hastada graft kaybı görüldü. Banff lezyon skorlarının ortalamaları 0,16 ile 1,78 arasındaydı. Olguların %61,6'sında DSA, %60,7'sinde PRA pozitifti. Olguların 31'inde (%19,7) rejeksiyon saptanmadı. Rejeksiyon tanısı alan 126 olgunun 56'sı (%35,7) AAR ve AAR şüphesi, 38'i (%24,2) THAR, 32'si (%20,4) mikst rejeksiyon tanısı aldı. CD163 immünhistokimyasal incelemesi 131 (%18,6) biyopsiye uygulandı. CD163 antikoru ile interstisyel boyanma skoru 30 vakada (%22,9) skor 0, 58 vakada (%44,3) skor 1, 29 vakada (%22,1) skor 2, 14 vakada (%10,7) skor 3 olarak değerlendirildi. CD163 ile interstisyel boyanma skoru≥ 2 olan olgularda skor<2 olanlara göre i, ti, ct, ci ve t-IFTA skorları daha yüksek bulundu (p<0,05). Glomerüllerde izlenen CD163 pozitif hücrelerin sayısı rejeksiyon izlenmeyen grup ile AAR grubu, rejeksiyon izlenmeyen grup ile mikst rejeksiyon grubu ve AAR grubu ile THAR grubu arasında anlamlı derecede farklı bulundu (p<0,05). AAR ve mikst rejeksiyon gruplarında glomerüllerin tümünde ve mezengiyumda daha yüksek CD163 pozitif hücre saptandı (p<0,001). Büyük büyütme alanı (BBA) başına düşen peritubuler kapiller intrakapiller CD163 pozitif hücre sayısı ve lümen içindeki maksimum pozitif hücre sayısı akut AAR'de kronik AAR'ye kıyasla yüksek bulundu (p <0,05). Glomerülde saptanan toplam ve mezengiyal CD163 pozitif hücre sayısı ile g, ptc ve cg arasında korelasyon saptandı (rho >0,3 ve p <0,005). CD56 immünhistokimyasal incelemesi 117 olguda gerçekleştirildi. İnterstisyel alanda CD56 pozitivitesi 16 (%13,4) biyopside saptandı. i skoru ≥2 olan biyopsilerde interstisyel hücrelerde CD56 pozitifliği saptanırken, mm≥1 olan grupta CD56 pozitifliği düşük oranlarda izlendi (p<0,05). CD163 ile saptanan sonuçlar ile CD56 ile interstisyel alanda pozitif hücre varlığı arasında herhangi bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Elektron mikroskopide 33 hastaya ait 53 adet (%32,9) biyopsi değerlendirildi. Otuz iki (%71,1) biyopside glomerülit, bunların 26'sında kapiller lümenlerde oklüzyon görüldü. 29 (%64,4) biyopside endotelde şişme, 35 (%77,8) biyopside lamina rara internada lusensi artışı, 21 (%46,7) biyopside subendotelyal tüyümsü materyal varlığı, 38 (%84,4) biyopside fenestrasyon kaybı, 22 (%28,8) mezengiyal interpozisyon, 10 (%22,2) biyopside ≥1 peritubuler kapillerde ≥7 multilamellasyon, 18 (%40) biyopside ≥1 peritubuler kapillerde ≥5 multilamellasyon saptandı. Banff lezyon skorları g, cg, ptc ve CD163 pozitif glomerüler hücreler ile elektron mikroskopik bulgular arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Banff lezyon skorları cg0, cg1a ve ≥cg1b olan olguların CD163 immünhistokimyası ile glomerül başına mezengiyal, intrakapiller ve toplam makrofaj sayısı, peritubuler kapillerlerde BBA başına intrakapiller CD163 pozitif makrofaj sayısı gruplar arasında anlamlı ölçüde farklı bulundu (p<0,05). DSA sonucu ile en şiddetli multilamellasyon gösteren peritubuler kapillerdeki lamel sayısı ve ptcml skoru arasında korelasyon bulundu (rho ve p değerleri sırasıyla: 0,658 ve 0,010; 0,523 ve 0,055). Banff lezyon skorları ah, mm ve i graft kaybı izlenen hastalarda daha yüksek saptandı (p<0,05). CD163 immünhistokimyası ile interstisyel inflamasyon skoru 2-3 olan olgularda graft kaybı, skor 0-1 olan olgulara kıyasla daha yüksek bulundu (p=0,04) (Odds oranı: 7,08 [1,68-29,76]). Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamızda rejeksiyon alt gruplarının histopatolojik olarak farklı grupları oluşturduğu gösterildi ve CD163 antikorunun bu alanda farklı amaçlar ile kullanımı açısından yeni bir bakış açısı ortaya atıldı. CD56 antikor pozitifliğinin rejeksiyonlarda dokuda beklendiği kadar yüksek sayılarda olmadığı, bu verinin serilere göre değişkenlik gösterebileceği görüldü. Rejeksiyon gelişiminde tüm kompartmanlardaki inflamatuvar reaksiyonun fibrotik süreçleri tetiklediği ve graft kaybına yol açtığı görüldü. Bu nokta tedavi kararı verirken kar-zarar dengesi gözetilerek dikkate alınmalıdır.
Triple negatif meme karsinomlarında CCR5,HS1 ve SMM ekspresyon profili ve prognoz ilişkisi
Amaç: İnvaziv meme karsinomu, tüm kanserler içinde 2. sıklıkta olup kadınlarda görülen en sık kanser türüdür. Tüm dünyada kansere bağlı ölüm nedenleri arasında 4. sırada yer almaktadır. Histopatolojik değerlendirme sonucu elde edilen bilgiler ışığında tedavi seçimi yapılmakta olup bu değerlendirme histolojik alt tip, histolojik grad, tümör boyutu, vasküler invazyon ve lenf nodlarının durumunun yanı sıra östrojen reseptörü (ÖR), progesteron reseptörü (PR), insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2/cerbB2) ekspresyonları ve Ki-67 proliferasyon indeksine yönelik yapılan immünhistokimyasal çalışma sonuçlarını içermektedir. Meme karsinomları genel olarak reseptör (ÖR, PR) ve cerbB2 ekspresyonu göstermelerine göre sınıflandırılmaktadır. ÖR, PR ve cerbB2 ekspresyonu göstermeyen grup triple negatif meme karsinomları (TNMK) olarak adlandırılmaktadır. TNMK, hem morfolojik hem de moleküler özellikleri ile heterojen olmakla birlikte çoğunlukla yüksek gradlı ve agresif gidişli tümörleri içermektedir. Standart tedavide sitotoksik kemoterapötikler kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan genetik çalışmalar çerçevesinde yeni moleküler sınıflamalarla birlikte prognoz ve tedavide önem taşıyabilecek, hem tümör hücrelerinde hem de tümör mikroçevresinde ekspresyonu saptanan biyobelirteçler ortaya konmuş ve hedefe yönelik tedaviler önerilmiştir. C-C kemokin ligand 5 (CCL5) ilişkili reseptör (CCR5) ve ligandlarının yüksek ekspresyonunun, tümör gelişim ve yayılım mekanizmasında etkili olması nedeniyle CCR5 bağımlı kemokin yolağı, prognostik belirteç ve potansiyel terapötik hedef olarak dikkat çekmektedir. Hematopoetik kökenli hücrelerde tanımlanmış, kortaktin homoloğu bir protein olan hematopoetik kökenli hücreye spesifik protein-1 (HS1) ve ilişkili proteininin (HAX-1) aşırı ekspresyonu, hematopoetik kökenli malignitelerin yanında over ve larinks karsinomlarında da kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Myoepitelyal diferansiyasyon gösteren tümörlerin göstermeyenlere göre daha kötü, bazal fenotipe göre ise daha iyi prognozlu olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda heterojen bir grup olan TNMK'de CCR5, HS1 ve düz kas miyozini (SMM) ekspresyonlarının prognoz ile ilişkisini belirlemek ve bu belirteçleri kullanarak prognozu öngörmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ve İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Genel Cerrahi Anabilim Dalı arşiv kayıtlarından, Ocak 2000-Mayıs 2018 tarihleri arasında meme tümörü nedeniyle opere olmuş hasta kayıtlarına ulaşıldı. Oluşturulan listeler İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'na ait bilgisayar ortamında oluşturulmuş arşiv kayıtları ile karşılaştırıldı. Bu kayıtlar içerisinden TNMK grubunda yer alan olgular seçildi. Bloklarına ulaşılan toplam 304 hastaya ait 310 adet tümörden elde edilen dokulardan 39 adet doku microarray bloğu oluşturuldu. Bu bloklardan hazırlanan kesitler üzerinde CCR5, HS1 ve SMM antikorları ile immünhistokimyasal incelemeler gerçekleştirildi. Çalışma grubuna dahil edilen olgulara ait klinikopatolojik özellikler, arşiv kayıtları üzerinden kaydedildi. Uzun süredir muayeneye gelmediği belirlenen hastalara telefon ile ulaşılmaya çalışıldı. Hastaların şikayetleri, evreleri, nüks ve metastaz durumları, aldıkları tedaviler ve sağkalımlarıyla ilgili güncel bilgiler elde edildi. Bulgular: Takip süresi minimum 5 ay, maksimum 239 ay olup ortalama takip süresi 72,61 (medyan 65) ay olan hasta grubunda, hastaların 200'ünün (%65,8) sağ, 104'ünün (%34,2) ölü olduğu belirlendi. Yüz altı (%34,9) olguda lokal nüks ya da sistemik metastaz ile prezante olan hastalık nüksü saptandı. Hastalardan 53'ü (%17) neoadjuvan tedavi almış olup tedaviye minimal yanıtlı ya da yanıtsız olgulardır. Tüm olgularda, 5 ve 10 yıllık genel sağkalım (GS) değerleri, sırasıyla %75,1 ve %58; 5 ve 10 yıllık hastalıksız sağkalım (HS) değerleri ise, sırasıyla %67,1 ve %60,7 olarak belirlendi. GS ve HS değerleri büyük boyutlu tümörlerde, küçük boyutlu tümörlere göre daha düşük olarak belirlendi. GS ve HS değerleri lenf nodu metastazı saptanan olgularda, saptanmayanlara göre daha düşük olarak belirlendi. TNM evresi sağkalımla ilişkili bulunmuş olup evre arttıkça genel sağkalım azalmaktadır. CCR5 pozitifliği ile lenfovasküler invazyon ve lenf nodu metastazı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. CCR5 ekspresyonu ile lokal nüks, sistemik metastaz, GS ve HS arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. CCR5 ekspresyonu gösteren olgularda daha yüksek oranda lokal nüks ve sistemik metastaz saptandı. Bu olgularda GS ve HS değerleri, ekspresyon saptanmayan olgulara göre daha düşük izlendi. HS1 immünhistokimyasal incelemesinde, HS1 pozitif olgularda, negatif olgulara göre daha düşük oranda sistemik metastaz saptanmıştır. HS1 pozitif olgularda daha yüksek GS ve HS değerleri saptandı. SMM immünhistokimyasal incelemesinin pozitif-negatifliğinin, boyanan hücre oranının, boyanma yüzdesinin ve H skorunun, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, lokal nüks, sistemik metastaz, GS ve HS ile ilişkileri değerlendirilmiş; SMM immünhistokimyasal incelemesi ile bu veriler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilememiştir. Sonuç: Neoadjuvan tedaviye yanıtsızlık agresif klinik gidişle ilişkili bulunmuştur. Tümör boyutu, lenf nodu metastazı, evre gibi bilinen prognostik parametrelerin yanı sıra GS ve HS değerleri CCR5 pozitif olgularda, CCR5 negatif olgulara göre daha düşük olarak belirlenmiştir. Neoadjuvan tedavisiz olgularda tümör boyutu (>30,26 mm), lenf nodu metastazı ve CCR5 pozitifliği çok değişkenli analizde değerlendirildiğinde her üçü de genel sağkalımı öngörmede bağımsız faktör olarak belirlenmiştir. GS ve HS değerleri HS1 pozitif olgularda, negatif olgulara göre daha yüksek olarak saptanmıştır. SMM immünhistokimyasal incelemesinde, SMM pozitifliği ile prognostik parametreler arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır.
Farklı kaynaklı Skualen'in in vivo podosit hasarı üzerine etkisi
Amaç: Podositler glomerüllerin visseral epitelyal hücreleri olup, süzme işlevinde önemli rolleri vardır. Podosit hasarı; minimal değişiklik hastalığı, fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) ve diyabetik nefropati gibi proteinürik glomerülopatiler için ana mekanizmadır. Türkiye'de primer glomerüler hastalıkların ve nefrotik sendromun en sık nedenleri arasında; membranöz nefritin ardından, ikinci sırada yer alan FSGS tedavisinde tüm hastalarda remisyon sağlayabilen bir tedavi rejimi olmadığı gibi, remisyon sağlanan hastalarda tekrarlama oranı %40'lara kadar çıkabilmektedir. Skualen isoprenoid bir bileşik olup, köpek balığı karaciğeri ile zeytinyağı en önemli kaynaklarındandır. Skualen ile ilgili yapılan çalışmalar antioksidan ve antitümöral etkilerine odaklı olup; aşılarda adjuvan olarak, bazı hastalıklarda koruyucu ve önleyici etkileri nedeniyle, ayrıca ilaç ve gen taşıyıcısı olarak da çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Bu çalışma, köpek balığı karaciğer ve zeytinyağı kaynaklı skualenin, deneysel hayvan modelinde, podosit hasarı üzerindeki etkilerini biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde araştırmayı hedeflemektedir. Gereç ve yöntem: Benzer ağırlıklara (300-350 gr) sahip Wistar sıçanlar ile; kontrol, adriyamisin (ADR), zeytinyağı kaynaklı skualen (SQ-Z), köpek balığı kaynaklı skualen (SQ-KK), ADR ile birlikte SQ-Z ve ADR ile birlikte SQ-KK uygulanan toplam altı adet deneysel grup oluşturuldu. Sıçanlara intravenöz ADR (7,5 mg/kg) uygulamasından 1 hafta önce başlanıp, toplam 14 gün boyunca 0.4 ml/gün dozunda SQ (zeytinyağı veya köpek balığı kaynaklı) uygulandı. Adriyamisin uygulamasının yapıldığı gün deney 1. gün olarak kabul edilip, 14. günde ve sakrifizasyondan 1 gün önce 24 saatlik idrarları toplanarak idrar proteinüri, kreatinin ve üre; sakrifizasyon sırasında alınan kan örneklerinde ise kreatinin, kan üre nitrojeni (BUN), total protein ve albümin değerleri analiz edildi. Sıçanlar 23. günde sakrifiye edilerek, böbrek dokularından elde edilen kesitler, hematoksilen eozin (H&E), Periodik asit schiff (PAS), Masson Trikrom, Gümüş metanamin (PAMS) histokimya ve Wilms tümör 1 proteini (WT-1) immünhistokimya boyaları uygulanarak, ışık mikroskopisi ile değerlendirildi. Tüm glomerüller incelenerek, segmental skleroz skor ortalamaları, en yüksek segmental skor değerleri, tübüler atrofi, interstisyel fibrozis ve enflamasyon, tübüler hasar bulguları, TMA bulguları, WT-1 ortalamaları, en yüksek / en düşük WT-1 değerleri araştırıldı. Morfometrik olarak analiz programı yardımı ile 50 adet glomerülün Bowman ve glomerüler yumak alan ölçümleri yapılarak, en yüksek alana sahip %25 glomerülün ortalama değerleri hesaplandı. Gruplar arası sonuçlar istatiksel olarak değerlendirilerek, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Adriyamisin uygulamasına eklenen SQ-KK ve SQ-Z ile, sıçanların ishal bulgularının şiddetinde ve süresinde azalma, genel durumlarında iyileşme, hareketliliklerinde artma olduğu izlendi. Skualen eklenen sıçanların, serum kreatinin ve idrar proteinüri değerlerinde zeytinyağı kaynaklı skualen ile daha belirgin olmak üzere azalma gözlenirken; idrarda üre ve kreatinin atılımının arttığı, glomerüler segmental skleroz şiddeti / yaygınlığı, tübüler hasar ve interstisyel enflamasyon bulgularının varlığı/ şiddeti ile Bowman ve glomerüler yumak alanlarındaki küçülme miktarının azaldığı saptandı. Adriyamisin uygulamasına eklenen her iki kaynaklı skualen uygulaması ile, yine zeytinyağı kaynaklı skualen ile anlamlı olmak üzere (p=0.031); glomerüllerde podosit farklılaşma belirteci olan WT-1 pozitif hücre sayısında artış olduğu gösterildi. Ayrıca SQ uygulanan gruplarda daha az sayıda sıçanda tubuler atrofi ve interstisyel fibrozis gözlendi. Adriyamisin ile SQ-KK'nın birlikte uygulandığı sıçanların yarısında, yaygın ve şiddetli akut TMA bulguları ve erken ölüm dikkati çekti. Sonuç: Çalışmamızda SQ-KK ve SQ-Z uygulanan sıçanlarda, biyokimyasal ve histopatolojik böbrek hasar bulgularının önemli kısmında iyileşme olduğu saptanmıştır. Ayrıca podositopatinin temel hasar mekanizması olduğu FSGS'de, son yıllarda podosit farklılaşması ve korunmasına yönelik yoğunlaşan çalışmalarla paralel şekilde, mevcut araştırmamızda skualen uygulaması ile spesifik podosit belirteci olan WT-1 pozitif hücre sayısında anlamlı düzeyde fazlalık saptanmış olması skualenin podosit hasarını azaltıyor olabileceğini desteklemektedir.
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalı arşivindeki 8 yıllık (2002-2010) tümör olgularının genel değerlendirmesi
GİRİŞ: Kanser çağımızda tüm ülkelerde en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Bu nedenle kanserin önlenmesine yönelik çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Kanserle savaşta öncelikle hastalığın kimliği, boyutları ve yaygınlığının bilinmesi temel noktayı oluşturur. Böylece kanserin özellikleri ve davranışının belirlenebilmesi, koruyucu önlemlerin alınması, erken tanı, tedavi, takip ve araştırmaların planlanmasına ışık tutacaktır.Bu çalışmada kesin tanı almış tümör vakalarının raporları değerlendirilerek Bolu civarındaki tümör sıklığının saptanması, sık görülen kanser tiplerinin belirlenmesi ve bu bulguların Türkiye ve Dünya geneline göre farklılıklarının bulunarak detaylı çalışmaların yapılmasına yardımcı olmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEMLER: 20 Aralık 2002 yılı ile 31 Aralık 2010 yılı arası 8 yıllık dönem içerisinde Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda kesin benign veya malign tümör tanısı alan hastalara ait raporların retrospektif olarak incelendiği bir araştırmadır. Bu raporlar yıl, yaş, cinsiyet ve sistemlere göre gruplandırdı, benign ve malign dağılımları incelendi. Veriler Open Office 3.1 programına girilerek aynı isimlere ait benzer sistemlerdeki aynı tümör tipine ait birden fazla veri tek veri haline dönüştürüldü. Sonuçlar sayılar ve yüzde oranları şeklinde verildi.BULGULAR: Toplam 18654 adet biyopsiye ait rapor geriye yönelik olarak tarandı. Benign ve malign tümör tanısı alan 4510 (% 24.18) olgudan 1984'ü (% 43.99) erkek, 2526'sı (%56.01) kadındır. Tümör tanısı alan olguların 1504 (% 33.35) tanesi malign olup, bunların 1020 (% 67.81) `si erkek, 484 (% 32.19) `ü kadındı. Her iki cins birlikte değerlendirildiğinde, tümör olguları en sık; malignlerde 60-69 yaş arasında, benign ve malignlerde ise 50-59 yaş aralığında görülmekteydi. Erkek hastalarda kanserler en sık 60-69 yaş arasında kadınlarda ise en fazla 40-49 yaş aralığında kanser bulundu. Çalışmamızda sistemlere göre benign ve malign tümörlere bakıldığında ilk 3 sırayı deri (%30.15), kadın genital sistem (% 21.57), sindirim sistemi (%12.92) almaktadır. Sadece malign olgularımız dikkate alındığında ise bu sıralama deri (% 21.07), erkek genital sistem (% 17.82), sindirim sistemi (% 14.96) olarak değişmektedir. Erkeklerde 1. deri (% 31.29), 2. sindirim sistemi (% 17.69), 3. erkek genital sistem (% 14.81) tümörleri, kadınlarda ise 1. kadın genital sistem (% 38.50) , 2. deri (% 29.3), 3. sindirim sistemi (% 9.20) tümörleri görülmüştürSONUÇ: Çalışmadan elde ettiğimiz sonuçların, Türkiye ve Dünyadaki benzer çalışmalarla kıyaslandığında benzerlik gösterdiği dikkati çekmektedir. Dünyada ve ülkemizde sık görülen akciğer tümörleri gibi bazı tümörlerin az görülmesi de yeni kurulan tıp fakültesi olmamız ve eleman ile teknik donanım eksikliğine bağlanabilir.
Gastrointestinal sistem karsinomlarında ezh2'nin e-kaderin, ki67 ve p53 ekspresyonları ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
İleri tetkik ve tedavi olanaklarına rağmen gastrointestinal sistem (GİS) karsinomları, en sık öldüren malign tümörler arasında yer almaları dolayısıyla önemlerini ve güncelliklerini korumaktadırlar. GİS karsinomlarında en önemli prognostik faktör invazyon derinliği ve metastazın bulunup bulunmamasıdır. Bu prognostik faktörlere ilave olarak başka pek çok farklı bağımsız prognostik faktörlerde tanımlanmıştır. Bir gen transkripsiyon repressörü olan EZH2'nin (enhancer of zeste homolog) aşırı ekspresyonunun, pek çok malign tümörde biyolojik malignensi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. EZH2'nin p53, Ki67 ve E-kaderin gibi tümör gelişimi ile ilişkili diğer genlerle de ilişkisinin olduğu iddia edilmektedir.Biz çalışmamızda GİS karsinomlarında EZH2 ekspresyonunun, E-kaderin, Ki67 ve p53 ekspresyonları ile klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırarak bu yolla, EZH2'nin GİS karsinomlarında prognostik bir markır olarak kullanılıp kullanılamayacağını ortaya koymayı amaçladık.Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilimdalı arşivinden seçilen 2002?2012 yıllarına ait 90 adet mide ve kolorektal karsinom olgusu retrospektif olarak değerlendirmeye alındı. Karsinomların 30 tanesi mide, 60 tanesi kolorektal yerleşimliydi. Olguların ana tümör dokusu ile metastatik tümör dokusuna ait parafin bloklarından uygun olanlarına immünohistokimyasal olarak EZH2, p53, Ki67 ve E-kaderin çalışıldı.Mide ve kolorektal karsinomlarda EZH2 boyanma yaygınlığı ve yoğunluğunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi incelediğinde hem yaygınlığın hemde yoğunluğun ileri evre, metastatik ve kötü differansiye olgularda artmış olduğu görüldü. EZH2'nin diğer immunohistokimyasal markırlarla olan ilişksi incelediğinde ise p53 ve Ki67 ile aralarında pozitif bir korelasyon mevcuttu. EZH2 ile E-kaderin arasında korelasyon negatifti ancak oldukça zayıftı. Çalışmamızda ayrıca mide ve kolorektal karsinomlarda ana tümör dokusu ile metastatik tümör dokusunda EZH2, p53, Ki67 ve E-kaderin boyanma yaygınlığı ve yoğunluğu araştırıldı. Hem mide hem de kolorektal karsinomlarda E-kaderin boyanma yaygınlığı ve yoğunluğunun ana tümör dokusunda daha fazla olduğu görüldü. EZH2, p53 ve Ki67 boyanma yaygınlığı ve yoğunluğu ise metastatik tümör dokusunda daha belirgindi.Çalışma sonunda EZH2'nin klinikopatolojik parametrelerle ve diğer immunohistokimyasal markırlarla olan ilişkisi dikkate alındığında bu markırın prognozun belirlenmesinde kullanılabileceği görüldü. Aynı zamanda EZH2, diğer immunohistokimyasal markırlarla birlikte tümör progresyonunun geldiği aşama hakkında da bize bir fikir vermektedir.
İnvaziv meme karsinomlarında immünohistokimyasal yöntemle moleküler subtiplendirme ve prognostik değerlendirme
Meme kanseri oldukça sık görülen bir hastalıktır ve farklı biyolojik davranışlar sergileyen heterojen bir tümördür. Yaş, histolojik derece, tümör boyutu, östrojen reseptör (ER) durumu gibi klinik ve patolojik prognostik faktörler hastaların adjuvan hormon tedavisi, radyoterapi ve kemoterapiye ihtiyaçları olup olmadıklarını belirlemek için kullanılmaktadır. Fakat bu geleneksel prognostik faktörler, bireysel farklılıklar ve meme tümörlerinde gözlenen heterojenite nedeniyle her hastada prognozu belirlemede, tedaviyi yönlendirmede, lokal rekürrens ve mortaliteyi önlemede yeterli başarıyı gösterememektedir. Henüz kabul edilmiş kesin sınırlar olmamakla birlikte çalışmalarda en sık kullanılan moleküler sınıflama 5 alttipi içerir. Bunlar 'lüminal A, lüminal B, human epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2) eksprese eden, bazal-like ve null tip'dir. Bu çalışmada, kliniğimize gelen invaziv meme karsinom tanısı almış 79 olgunun retrospektif olarak immünohistokimyasal boyanma profillerinin analizini yapmak yolu ile moleküler alt tiplerinin belirlenmesi ve bu subtiplerin prognostik faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tüm olgulara ait seçilmiş tümör bloklarında immünohistokimyasal olarak, ER, PR, HER2 ve CK5/6 ekspresyonları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, en sık görülen histolojik tip İnvaziv Duktal Karsinomdu. Lüminal A, en sık moleküler subtipti. Lüminal A'ların çoğunun grade'i II iken, bazal-like tümörlerin tamamı grade III olarak bulundu. Grade I olguların çoğu lüminal A tipindeydi. Olguların yarısına yakınında tanı anında tümör çapı 2-5 cm arasındaydı. İstatiksel olarak moleküler subtipler ve prognostik faktörlerle anlamlı ilişki saptanamamıştır. Ancak literatürle uyumlu olarak, 2 cm'den küçük tümör oranı lüminal A tipte fazlaydı. 2 adet medüller karsinom olgusu literatürle uyumlu olarak bazal-like tip olarak bulundu. Bazal-like grupta tümör grade'inin diğer tiplere göre daha yüksek olduğunu gözlemledik.
Kısa ardışık tekrar bölgelerinin ("short tandem repeats" - STR) analizi doku karışıklığına çözüm olabilir mi ve aynı hastada non-neoplastik ve neoplastik bölgeler arası str profilinin karşılaştırılması - Ön çalışma
Bazen patolog, "floater" (bulaş) olarak bilinen, preparat üzerinde morfolojik olarak mevcut dokuya uymayan doku fragmanlarının yorumlanmasında zorluklarla yüzleşebilir. Bu bulaşlar Patoloji laboratuarında spesmenin makroskopik incelenmesi sırasında ve rutin teknik sürecinde doku kalıntılarının çapraz taşınması ile oluşabilir. Ayrıca hastaların doku karışıklığı dokuların kanser veya başka önemli lezyon içerdiği durumlarda belirgin medikal ve yasal güçlük yaratabilir. Patoloji laboratuarlarında formalinle fikse dokuların STR ("short tandem repeats") analizi bu doku karışımları ve bulaşlarını çözmek için bir metod olarak ortaya çıkmaktadır. STR veya mikrosatellitler genom boyunca rastgele dağılmış, çoklu tekrarlanan 2-7 bazlık DNA dizileridir. Bu dizilerin tekrarlanma sayısının farklı olduğu allel sayısı toplumda fazla olduğundan STR lokusları polimorfik niteliktedir. Çoklu STR lokusu bir arada incelenerek gerçekleştirilen STR analizinin iki farklı DNA örneğini ayırım gücü yüksektir. Yapılan çalışmalarla tümör dokularında yaygın genetik instabilite ve formaldehidin sebep olduğu DNA hasarı ortaya konmuştur. Bundan dolayı doku karışımında çözüm için kullanılacak STR lokuslarında da genetik alterasyonlar mümkündür. Ayrıca bazen patolojik spesmenler başka materyalin bulunmadığı durumlarda adli kimlik tespitinde ve babalık testinde başvurulan kaynak olabilmektedir. Bu çalışmada tümör dokularında genetik instabilite ve formalinin sebep olduğu DNA hasarının STR analizini nasıl etkilediğini değerlendirilmek için 10 tümör hastası seçilmiştir. Formalinin sebep olduğu etkileri değerlendirmek için hastaların formalinle fikse olmuş normal dokuları kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Tümör dokularındaki genetik instabilitenin STR lokuslarında sebep olabilecek etkilerini incelemk için ise her vakanın normal ve neoplastik alanları kendi içinde karşılaştırılmıştır. Seçilmiş olan tüm vakaların STR profilleri birbirinden farklı saptandı. Neoplastik ve non-neoplastik dokular arasında bir alelin kısmi kaybı, mevcut alellere ek bir alelin ortaya çıkması ve mevcut alelin yerine yeni bir alelin ortaya çıkması şeklinde 3 çeşit değişiklik saptadık. 4 vakada neoplastik dokunun STR lokuslarında bir alelin kısmı kaybı görülmesine karşın tam kayıp izlenmemiştir. 9 vakanın neoplastik dokusunda yeni alel görülmesi yanısıra bunlardan ikisinde yeni aleller normal dokuda bulunan alellerle yer değiştirmiştir. Bu STR değişiklikleri STR analizinin yorumlanmasında zaman zaman güçlük oluşturabilse de alelik paternlerin dikkatli incelenmesi ile STR temelli doku kimlik testi formalinle fikse normal dokular ve tümörlü dokulara karışıklıklarının çözümü için uygulanabilir. Bu test kendine Patoloji laboratuarlarında kalite kontrol iyileştirmelerinde önemli uygulama alanı bulabilir. Anahtar kelimeler: Doku karışıklığı, doku kimlik tespiti, STR analizi, kalite kontrol.
Testis tümörlerinde histolojik tiplerin prognostik parametrelerle ilişkisi
Testis tümörleri nadir olup erkeklerdeki malign tümörlerin %1-2'sini oluşturur. Başlıca genç erkeklerde görülmekte ve dördüncü dekatta pik yapmaktadır. Germ hücreli tümörler bu bölgenin en sık ve en önemli tümörleridir. Yaşlara göre alt tiplerin dağılım ve sıklığı değişmektedir. Genellikle testiste tek taraflı ağrısız kitle şeklinde ortaya çıkarlar. Çalışmamızda, 2005-2016 yılları arasında kurumumuzda testiküler neoplazinedeniyle orşektomi yapılan 92 olgu dahil edildi. Yaş, tümör boyutu, tümör histolojisi, histolojik tip, intratubuler germ hücreli neoplazi varlığı, tümör yayılımı, patolojik tümör evresi ve cerrahi sınır incelendi. Olguların klinik bulguları patoloji arşivi raporlarından elde edildi. Tümörler, Testiküler Tümörlerin 2016 Dünya Sağlık Örgütü Sınıflamasına göre tekrar sınıflandırıldı. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu bölgedeki ilk epidemiyolojik çalışmaydı. Her bir bölgenin kendi profilini yansıtan istatistiksel bilgilerin analizi de önemlidir. Testiküler neoplazi tipleri ile prognostik parametreler arasındaki ilişki, hastalığın bölgedeki prognozu hakkında fikir verebilir. Bu çalışmada, bölgemizdeki testiküler neoplazmların yeni sınıflandırmaya göre dağılımının belirlenmesine katkıda bulunulması da amaçlanmıştır. Tümör gruplarının sıklık sıralaması literatürle uyumlu olmakla birlikte yüzdesel dağılımında farklılıklar görüldü. Germ hücreli tümörler içerisinde en sık görülen seminom (%41), 2. sıklıkta mikst germ hücreli tümör (%35) olup görülme oranları literatüre göre daha düşük olarak değerlendirildi. Literatürde saf form germ hücreli tümörler içerisinde seminomdan sonra 2. sıklıkta görülen tümör embriyonal karsinom olmasına karşın bizim serimizde 2. sıklıkta izlenen pür germ hücreli tümör prepubertal tip teratom olarak tespit edildi. Seminom ile mikst germ hücreli tümör tanılı olgular, bütün parametrelerde kıyaslama yapılarak anlamlı farklılıkların olup olmadığı değerlendirildi. Yapılan incelemelerde hasta yaşı, perihiler yağ doku invazyonu, lenfovasküler invazyon ve nekroz parametrelerinde anlamlı farklılıklar tespit edildi. Seminom tanısı alan olguların yaş ortalaması 35,5 ve mikst germ hücreli tümör tanısı alan olguların ise 28 olduğu, seminom tanısı almış olguların mikst germ hücreli tümör tanısı alan olgulara göre daha ileri yaşlarda oldukları belirlendi (p:0,024). Perihiler yağ doku invazyonu, lenfovasküler invazyon ve nekroz parametrelerinde ise mikst germ hücreli tümör grubunda seminom grubuna göre daha fazla olduğu dikkati çekti. Serimizde bulunan olguların genel özelliklerinin büyük oranda literatür bulguları ile uyumlu olduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler: testis tümörü; epidemiyoloji; histopatoloji; 2016 Dünya Sağlık Örgütü Testis Tümörlerinin Sınıflaması
Meningiomlarda immün kontrol noktası moleküllerinin klinikopatolojik parametreler ve mikrosatellit instabilite ile ilişkisi
Meningiomlar beyin ve medulla spinalisteki meningotelyal hücrelerden köken alan, genelde yavaş büyüme gösteren, benign neoplazmlardır. Tüm beyin tümörlerinin %39,7'sini oluşturan, santral sinir sisteminde en sık görülen primer beyin tümörüdür. Mevcut terapötik yaklaşımlarla, derece 1, 2 ve 3 tümörlerin 10 yıllık genel sağkalım oranları sırasıyla %84, %53 ve %0'dır. Semptomatik meningiomlarda cerrahi rezeksiyon birincil tedavi yaklaşımıdır. Ancak cerrahi veya radyasyon tedavisine yanıt vermeyen progresif seyirli vakalarda önerilebilecek etkili sistemik tedaviler bulunmamaktadır. Kanser immünoterapisi, kanserle mücadele eden immün sistemi güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Özgüllüğü, uzun süreli etkileri ve iyileşmeye olan katkıları sayesinde, kanser tedavisindeki yerini sağlamlaştırmaya devam etmektedir. Meningiomların da immün kontrol noktası moleküllerini eksprese etmesi sayesinde hedefe yönelik tedavi açısından potansiyel aday olarak görülmektedir. Bu nedenle meningiomlarda immün kontrol noktasında yer alan PD-1 ve PD-L1 moleküllerinin tümör hücrelerinde ve immün hücrelerdeki ekspresyonlarının, klinikopatolojik veriler ve mikrosatellit instabilite ile ilişkisini incelemeyi amaçlamaktayız. Çalışmamıza 2007-2021 yılları arasında bölümümüzde tanı alan 200 adet meningiom (derece 1 ve derece 2) olgusu dahil edilmiştir. Seçilen uygun bloklardan doku microarray yöntemiyle yeni bloklar elde edilmiştir. Hazırlanan yeni kesitler PD-1, PD-L1, MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 immünhistokimya antikorları ile boyanmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel analizler yardımıyla değerlendirilmiştir. Tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonu görülme oranı %29'dur. Histopatolojik derece artışı, spontan nekroz varlığı, beyin invazyonu, boyut artışı ve 10 BBA'da değerlendirilen artmış mitoz sayısı ile membranöz PD-L1 ekspresyon oranında anlamlı artış saptanmıştır. Tümör içi lenfositlerde PD-L1 boyanma oranı %19,5'tur. Tümör derecesinin artması ve spontan nekroz varlığı PD-L1 pozitif immün hücre görülme oranını arttırmaktadır. PD-L1 pozitif immün hücre saptanan vakalarda sağkalım oranı düşmektedir. Tümör içi lenfositlerde PD-1 boyanma oranı ise %12'dir. Beyin invazyonu bulunan vakalarda PD-1 pozitif immün hücre oranı ve sayısı istatistiksel olarak anlamlı oranda artmaktadır. Mikrosatellit instabilite ile PD-L1 ve PD-1 pozitifliği arasında ististiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. PD-L1 ve PD-1 ekspresyonu meningiomlarda tümör agresifliği ile yakından ilişkilidir ve kötü prognostik faktör olarak yorumlanmıştır. İmmünkontrol noktası moleküllerinin meningiomlardaki durumunun rutinde araştırılması, klinik deneyimlerin artmasıyla immünoterapinin umut verici bir tedavi yöntemi olabileceği öngörülebilir.
Köpeklerde derinin yuvarlak hücreli tümörlerinin tanısında immun markırların kullanımı
Köpeklerde deride yerleşim gösteren yuvarlak hücreli tümörler yuvarlak histomorfolojilerinden dolayı üst sınıflandırmada bu isimle anılır. Yuvarlak hücreli tümörler "mastositoma, histoyositoma, bulaşıcı venereal tümör, lenfoma, melanoma, plazmasitoma ve nöroendokrin hücre tümörleri" inden oluşur. Sunulan çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde tanımlanmış köpeklerin yuvarlak hücreli tümörlerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenerek alt tiplerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na 1999-2015 yılları arasında kayda alınan 24 köpeğe ait derinin yuvarlak hücreli tümörü, çalışmanın materyalini oluşturdu. Bu örneklerden hazırlanan kesitlere hematoksilen-eozin ve giemsa boyamalar uygulandı. İmmun markırları (c-KIT, triptaz, CD1a, MHC-II ve vimentin) belirlemek için de avidin-biotin peroxidase complex metodundan yararlanıldı. Sonuçlar WHO-AFIP (World Health Organiztion–Armed Forces Institute of Pathology) tarafından kullanılan sınıflandırmaya göre değerlendirildi. Yapılan bu değerlendirmede dört olgu TVT, on üç olgu mast hücre tümörü ve on bir olgu histiyositom olarak tanımlandı. İmmunohistokimyasal olarak mast hücrelerini triptaz ve c-KIT; histiyositik hücreleri triptaz, MHC-II; TVT'ye ait hücreleri triptaz, MHC-II ve vimentin eksprese ederken insan kökenli monoklonal CD1a hiçbir hücre tarafından eksprese edilmedi. Sonuç olarak histomorfolojik bulguların yuvarlak hücreli tümörlerin diferensiyasyonunda yetersiz kaldığı; kesin tanının histokimyasal boyamalar ve immun markırlar ile desteklenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Çipura ve levrek yavrularında görülen hastalıklarda histopatolojik incelemeler
Bu çalışma kapsamında büyük ölçekli bir kuluçkahane ve yavru adaptasyon işletmesinde Mart 2011-Ağustos 2012 ayları arasında hastalık belirtisi gösteren çipura ve levrek yavruları incelemeye alındı. Materyal olarak, ağırlıkları 0,1-3,3 gr, boyları 2,0-8,0 cm arasında değişen 480 adet levrek (D. labrax) ve 240 adet çipura (S. auratus) olmak üzere toplamda 720 adet yavru balık kullanıldı. Disseksiyon işlemine geçilmeden önce 25 mg/L dozunda MS-222 ile bayıltılan balıkların total boy ve canlı ağırlıkları ölçüldü. Daha sonra patolojik, mikrobiyolojik ve parazitolojik rutin analizler için üçerli gruplara ayrıldı. İncelemeler sonucunda yavru balıklarda iki bakteriyel (Vibrio anguillarum, Photobacterium damselae subsp. piscicida), bir viral (Iridovirüs) ve iki paraziter (Dactylogyrus spp., Trichodina spp.) hastalık saptandı. Bu hastalıklardan, Vibriozis, Daktilogirozis, Trikodiniazis levrek yavrularında, Lenfokistis çipura yavrularında, Fotobakteriyozis ise hem çipura hem levrek yavrularında belirlendi. Vibrioziste incelenen 75 adet levrek yavrusunda; makroskopik olarak unilateral-bilateral ekzoftalmus, organ ve dokularda kanama, anüste prolapsus ve uzayan dışkı, mikroskobik olarak ise organ ve dokularda hiperemi ve bakteri kümeleri, kalpte makrofaj aktivasyonu ve makrofajların içerisinde bakteri kümeleri görüldü. Fotobakterioziste incelenen 55 adet levrek, 63 adet çipura yavrularında; hiperpigmentasyon, pullarda dökülme, nekropside dalakta beyaz milier odaklar, mikroskobik olarak tüm organ ve dokularda hiperemi ve yoğun bakteri kümeleri, böbrek ve dalakta granulomlar saptandı. Paraziter enfestasyonlarda operculum kapaklarını sürekli açık tutma, su yüzeyine çıkma gibi solunum güçlüklerine işaret eden klinik bulgular tipikti. Daktilogiroziste (65 adet) levrek yavrusunda; kaşeksi, solungaçlarda ödem ve kanamalar, mikroskobik olarak solungaç filamentlerine adheze olmuş parazitler, travmatik yıkımlanmalar ve goblet hücre hiperplazisi görüldü. Trikodiniazisli yavru balıklarda (59 adet) 10x?luk büyütmede 4-13 adet parazit sayıldı. Doku kesitlerinde siliatalı trikodinaların tipik kubbe şekli seçilebildi, primer lamellerde hiperemi, sekunder lamellerde dejenerasyon ve dökülmeler görüldü. Lenfokistis, (80 adet) 100-120 günlük yavrularda kronik formda görüldü. Kafeslere sevk edilen balıklarda mortalite % 30-40 seviyelerine ulaştı. Yavru çipuraların tüm deri yüzeyi böğürtlen salkımına benzeyen nodüllerle kaplıydı. Büyüklükleri 1,0-3,0 mm arasında olan nodüller 3-25?li gruplar halindeydi. Mikroskobik incelemesinde multiple kistlerin merkezinde tipik bazofilik inkluzyonlar saptandı. Kistlerin etrafları lenfoid hücreler ile kuşatılmıştı. Deformasyon için 0,1-3,0 gr?lık, yedi adet tanktan 300?er adet çipura yavrusu, floresan lamba ile aydınlatılmış deformasyon masasında makroskopik ve sistematik olarak değerlendirildi. İncelenen 2100 adet çipura yavrusunda % 2,95 vertebral kompresyon, % 2,09 lordozis, % 8,14 çene, % 3,90 hava kesesi, % 1,57 solungaç, % 1,19 dorsal yüzgeç, % 0,38 kaudal yüzgeç deformasyonu tesbit edildi. Salgınlar özellikle yaz aylarında artış göstermiş ve her iki tür arasında önemli duyarlılık farklılıkları dikkat çekmiştir. Paraziter enfestasyonun ve hastalık çeşitliliğin az oluşu işletmedeki koruma kontrol önlemlerine verilen önem ve kaynak su sıcaklıklarında önemli dalgalanmalar yaşanmamasıyla ilişkilendirilmiştir. Çipuralarda yüksek düzeyde tesbit edilen (% 20,22) deformasyonlar ve tekrarlayan Fotobakteriozisin (% 36), ile levreklerde % 40 oranında mortaliteye neden olan Vibriozisin yavru balık yetiştiriciliğinde önemli bir problem olduğu tesbit edilmiştir. Hastalıkların teşhisinde etiyolojik incelemelerin patolojik bulgularla desteklenmesinin önemi bu çalışmada bir kez daha ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yavru çipura, yavru levrek, vibriozis, fotobakteriozis, lenfokistis deformasyon, patoloji.
Akciğer adenokarsinomlarında epidermal büyüme faktör reseptörü (EGFR) exon 19, exon 21 ve k-ras mutasyonunun polimeraz zincir reaksiyonu ile, EGFR gen amplifikasyonunun floresan insutu hibridizasyon yöntemi ile biyopsi ve lobektomi materyallerinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Epidermal Büyüme Faktör Reseptörü (EGFR) ve tirozin kinaz enzimini bloke eden ajanlar (Gefitinib, Erlotinib) akciğer adenokarsinomlarıda hedefe yönelik tedavide çok önemlidir. Ayrıca EGFR ekspresyonunun artması ileri evre hastalık, metastaz gelişimi, sağkalım süresinde azalma, kötü prognozla ilişkilidir. K-ras mutasyonuna sahip olgular EGFR mutasyonu olanlardan daha kötü prognoza sahiptir. Floresan InSutu Hibridizasyon (FISH) analizi tedavi öncesi değerlendirme için çok iyi bir yöntemdir. EGFR gen amplifikasyonunu değerlendirmek için kullanılır. İmmünhistokimyadan daha spesifik ve hassastır. FISH kantitatif sonuçlar verir, yani farklı laboratuarlar arasındaki çeşitliliğe ve özel yorumlara yer vermez. Ayrıca FISH prognozu ve ilaca yanıtı immünhistokimyadan daha doğru bir şekilde değerlendirir. Çalışmada toplam 29 olguya ait akciğer adenokarsinomu tanısı alan biyopsi ve bunlara ait rezeksiyon materyalleri değerlendirilmiştir. Tüm materyallerde PCR yöntemle EGFR exon 19, 21, K-Ras, FISH yöntemiyle EGFR gen amplifikasyonu bakılmıştır. değerlendirmeye alınan 23 lobektominin %26,1?inde EGFR exon 19?da, 26 lobektominin %3,8?inde EGFR exon 21?de mutasyon saptanırken 29 lobektomide K-ras mutasyonu görülmemiştir. Aynı olguların biyopsilerinde mutasyon varlığı görülmemiştir. Ayrıca FISH ile gen amplifikasyonu değerlendirilmiş 23 lobektominin %4,3?ünde amplifikasyon görülürken biyopsilerde görülmemiştir. Elde edilen sonuçlara göre Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) ve FISH yöntemlerinin lobektomilerde biyopsilerden daha efektif olduğu ve EGFR gen mutasyonu ile FISH ile değerlendirilen amplifikasyonu arasında anlamlı ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akciğer adenokarsinomu, EGFR Exon 19, Exon 21, K-ras, PCR, FISH, biyopsi , lobektomi
Renal hücreli karsinomlarda proliferasyon, apoptozis ve anjiogenezin prognostik faktörlere ve survi üzerine etkisi
Renal Hücreli Karsinom (RCC) erişkinlerde en sık görülen renal tümörlerdir. Patolojik evre ve nükleer derecenin en önemli prognostik belirleyiciler olduğu bilinmekle birlikte, RCC'lerde izlenen yaygın heterojenite nedeniyle, aynı evreye sahip hastaların sürvileri arasında bile önemli farklılıklar bildirilmektedir. Bu nedenle RCC'lerde yeni prognostik göstergelerin bilinmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda RCC'lerde proliferasyon, apoptozis ve anjiogenezis gibi çeşitli faktörlerin bilinen prognostik faktörlerle ve birbirleriyle ilişkisi araştırılmıştır.Toplam 40 RCC olgusuna ait parafin bloklara gömülmüş doku örnekleri çalışmaya alındı. Olgulara ait, yaş, cins, histolojik tip, Fuhrman derecesi, TNM evresi, bilgileri kaydedildi. İmmunhistokimyasal yöntemle p53, Ki-67, CD34, bcl-2, EGFR, VEGF ve NF-?B boyaları uygulandı. Tüm immunhistokimyasal göstergelerin bilinen prognostik faktörler, survi ve birbirleri ile olan ilişkileri istatistiksel olarak değerlendirildi.Sonuçlarımıza göre; 40 olgunun 32 tanesi berrak hücreli, 6 tanesi papiller, 2 tanesi kromofob hücreli RCC idi. Hastaların ortanca izlem süresi 12,5 aydı. NF-?B (r: 0.448, p=0.004) ile p53 (r: 0.410, p=0.009) bcl-2 (r: 0.509, p=0.001), VEGF (r=0,516, p=0,001), EGFR (r: 0.410, p=0.009) arasında anlamlı ilişki saptandı. Kullanılan immunhistokimyasal göstergelerden hiçbirinin surviyi göstermede etkili olmadığı, çalışılan parametrelerden sadece tümör boyutunun bağımsız prognostik faktör olduğu bulundu.Yaptığımız çalışma sonucunda, yüksek damarlanma özelliğine sahip olan ve kemoterapötik direnci bilinen RCC'lerde surviyi gösteren yeni prognostik bir faktör belirlenememiştir. Ama çalışmamız, NF-?B gibi son yıllarda yoğun bir şekilde araştırılmaya başlanılan bir molekülün RCC'lerdeki fonksiyonu konusunda yeni bilgiler vermiştir. RCC'lerde üzerinde az bilgi bulunan NF-?B gibi çeşitli moleküllerin bu tümörlerdeki etkilerinin belirlenmesi ve çeşitli faktörlerle ilişkilerinin gösterilmesi RCC tedavisinde yaşam süresini etkileyen prognostik bir faktör olarak yeni gelişimler sağlayacaktır.