Adnan Menderes University
Discipline

Medical Biochemistry

Adnan Menderes University

265

Archived Theses

4

DOIs Assigned

2%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu olgularda plazma asimetrik dimetilarjinin düzeyleri

BAŞLIK: POL K ST K OVER SENDROMLU OLGULARDA PLAZMAAS METR K D MET LARJ N N DÜZEYLERYAZAR: Dr. M NE YAVUZ TAŞLIPINARÖZETOldukça geniş bir kadın populasyonu etkileyen ve metabolik sendromla olan ilişkisinedeniyle gelecekteki ciddi endokrin, metabolik ve kardiyovasküler klinik tablolar için zeminhazırlayan PKOS'un hasta için oluşturduğu risklerin belirlenmesi ve özellikle koruyucuönlemler başta olmak üzere tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi önemli bir sorundur. Burisklerin erken dönemde engellenebilir ve böylelikle uzun vadede hasta morbidite vemortalitesini azaltabilecek oluşu konuyla ilgili çalışmaların gerekliliğini vurgulamaktadır. Budüşünceden yola çıkarak bu çalışmada PKOS'lu hastalarda kardiyovasküler risk belirteciolabilecek plazma ADMA düzeylerini çalıştık.PKOS'lu olgu grubunun plazma ADMA düzeyleri benzer yaş ve ağırlıktaki sağlıklıkontrol grubunun ADMA düzeylerine göre anlamlı olarak yüksek bulundu.Plazma ADMA düzeylerine ek olarak çalışılan serum NO düzeyleri de olgu grubundakontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulundu.nsülin direnci parametresi olarak kabul edilen HOMA değerleri de beklenilen doğrultudaolgu grubunda daha yüksek bulundu.Olgu grubunun VK 'si ile kontrol grubunun VK 'si arasında anlamlı bir fark olmayışı veher iki grupta da dislipidemi, hipertansiyon, bozulmuş glukoz toleransı ve/veya diyabet vesigara içiciliği gibi kardiyovasküler risk faktörlerinin dışlanmış olması bu faktörlerin çalışılanparametrelerle interferans vermesini engelleyerek sonuçların güvenilirliğini artırmaktadır.Sonuç olarak PKOS'lu hastalarda, bu hastalarda daha önce hiç çalışılmamış olan, plazmaADMA düzeylerinin yüksek bulunmuş olması PKOS'ta plazma ADMA düzeyleri ve rolü ileilgili yapılacak yeni çalışmalar için bir ön çalışma niteliği taşıyabilir.

Mine Yavuz Taşlıpınar
Gazi University
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda beyin L-arginin metabolizması üzerine kafeinin etkileri

Çalışmamızda, kafeinin rat beyninde L-arginin metabolizmasına olan etkilerini kısa süreli veoral yolla 30mg/kg ve 100 mg/kg (toksik olmayan yüksek doz) olmak üzere iki farklı dozdainceledik. Çalışmamızda, kafein verilen grupların beyin dokusu arginaz aktivitelerinin, kafeinverilmeyen kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı azalmalar gösterdiğini tespit ettik.Kafein verilen gruplarını da kendi aralarında karşılaştırdığımızda istatistiksel önemli farkbulunmadı.Kafein verilen grupların beyin dokusu ve serum MDA seviyeleri, kafein verilmeyen kontrolgrubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı azalmalar göstermiştir. Kafein grupları arasında dokuMDA düzeyleri karşılaştırıldığında; 100 mg/kg kafein grubu değerleri, 30mg/kg kafein grubudeğerlerine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı azalmalar göstermiştir. Ancak serum MDA düzeyleriiçin kafein grupları arasında anlamlı istatistiksel fark tespit edilmemiştir.Çalışmamızda beyin dokusu ve serum NO düzeyleri incelendiğinde, doku ve serum NOdüzeyleri kafein ile birlikte yükselmiştir. Ancak kafein grupları karşılaştırıldığında, aralarındaanlamlı istatistiksel fark bulunamamıştır.Çalışmamızdaki ratların serum TNF-α düzeyleri incelendiğinde ise kontrol grubuyla kafeinverilen gruplar arasında herhangi bir istatistiksel fark bulunamamıştır.Sonuç olarak çalışmamız, kısa süreli 30mg/kg ve 100mg/kg kafein uygulamasının beyinarginaz aktivitesini azalttığını göstermektedir. Kafein alınımıyla, arginaz aktivitesinin azaldığı veazalan arginaz aktivitesiyle, arginin seviyelerinin arttığı ve bunun sonucunda da arginininorganizmada NO üretimi için yönlendiğini söyleyebiliriz. Çalışmamızın sonuçları, kafeinin olasıantioksidan etkilerine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır.

Fatma Ebru Ofluoğlu
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Tiroid hormonlarının diabetik rat karaciğer glukokinaz enzimi üzerine olası etkileri

Çalışmamızda, streptozotosin ile diabet oluşturulmuş ve tiroidektomi yapılanratların karaciğer dokularında glukokinaz enzim aktivitesi incelendi.Beş haftalık diabetik ratların karaciğer dokusunda, glukokinaz enzimaktivitesinde kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş gözlendi.( p<0,05) nsülin tedavisinden sonrabu değişikliklerin bir miktar düzeldiği izlendi.Beş haftalık tiroidektomili diabetik ratların karaciğer dokusunda insülintedavisinin glukokinaz enzim aktivitesini regüle etmediği gözlendi. Ancak insülin verilmiştiroidektomili diabetik ratlara farklı dozlarda (5µg/kg ve 2,5 µg/kg) tiroid hormonuuygulanmasıyla enzim aktivitesinin regüle edildiği saptandı.Sonuç olarak bu çalışmada, diabetik rat karaciğer dokusunda, glukokinaz enzimaktivitesinde meydana gelen değişikliklerin insülin tedavisi ile normale dönüşünde tiroidhormonlarının olası etkilerinin olabileceği düşünüldü.

Duygu Şahin
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nöroloji yoğun bakım ünitesinde yatan iskemik inme olgularında serum glutamin düzeyinin ve oksidatif stres parametrelerinin inme şiddeti ile ilişkisinin incelenmesi

İnme; vasküler nedenler dışında görünür bir neden olmadan fokal (veya global) serebral disfonksiyonun hızla gelişen klinik belirtileri ile karakterize bir durumdur. İnme risk faktörlerinin bilinmesi ve fizyopatolojisinin iyi anlaşılması, önleyici ve etkin iyileştirici stratejilerin geliştirilmesi için oldukça önemlidir. İskemik inme fizyopatolojisinde oksidatif stresin rolü bilinmektedir. Fakat oksidatif stresin inme şiddetini ne düzeyde etkilediği çok açık değildir. Bu sebeple çalışmamızda iskemik inme hastalarında oksidatif stres parametrelerinden TAS ve TOS düzeylerinin inme şiddeti ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. İnme hastalarında akut stres cevabının bir bileşeni olarak kan dolaşımında glukagon, katekolamin, kortizol gibi hormon seviyeleri yükselir, interlökinler ve akut faz proteinleri artar. Bu stres yanıtı kas ve yağ dokusunun katabolik yıkımına neden olur. Sonuçta artan proteoliz ile kas dokusundan glutamin gibi çeşitli aminoasitler salınır ve ihtiyacı olan diğer dokular tarafından hızla kandan alınır. Sentez hızı artan talebi karşılayamadığı için de kritik hastalarda glutamin eksikliği oluşabilir. Bu nedenle çalışmamızda iskemik inme tanılı hastalarımızda glutamin düzeylerini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya Haziran 2023 ile Kasım.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi'ne iskemik inme tanısı ile yatırılan 50 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalardan yoğun bakıma kabul sırasında, yatışın 4. ve 10. günlerinde olmak üzere üçer kez kan numunesi toplandı. Numunelerden glutamin, TAS ve TOS düzeyi analizi yapıldı. Her hasta için inme şiddetini belirlemek amacıyla yoğun bakıma kabul sırasında NIHSS skoru hesaplanarak kaydedildi. Yoğun bakıma kabulde hastaların ortalama glutamin düzeyi 611.0 (±155.7) μmol/L olup normal aralıktaydı. Ancak hastaların %14'ünde (n=7) glutamin düzeyi düşük (<420 μmol/L), %2'sinde (n=1) ise yüksekti (> 930 μmol/L). Kritik hastalarda, hiperkatabolizmanın seyri neticesinde yoğun bakıma kabulden ziyade 4. ve 10. günlerde ölçülen glutamin düzeylerindeki düşüklük oldukça değerlidir. Hastaların %22'sinde (n=11) 4. ve/veya 10. günde glutamin seviyesi düşüktü (<420 μmol/L). Glutamin seviyesi düşük gelen hastaların %72.7'si ağır inme kategorisindeydi. Cinsiyet ve glutamin düzeyleri arasında anlamlı bir fark tespit edilemedi. Yoğun bakıma kabul sırasında ve yatışın 10. gününde ölçülen glutamin düzeyi ölen hastalarda, hayatta kalan hastalara göre anlamlı ölçüde daha düşüktü (sırasıyla p değerleri 0.020, 0.004). Glutamin düzeyleri ve NIHSS skorları arasında anlamlı bir ilişki yoktu. TOS düzeyi ortalaması 23.0 (±17.2) µmol Eq/L olup normal düzeyinin oldukça üzerindeydi. TAS düzeyi ortalaması 1.22 (±0.51) mmol Eq/L olup referans aralığında idi. TAS ve TOS düzeyleri ile NIHSS skoru arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak bir kısım iskemik inme hastasında glutamin seviyesinin düştüğü görülmüştür. Glutamin seviyesi düşen iskemik inme hastalarının %72.7'sinin ağır inme kategorisinde olduğu saptanmıştır. Bu sebeple, özellikle ağır inme kategorisindeki hastalarda glutamin eksikliği bulunabileceği akılda tutulmalıdır. Ayrıca düşük glutamin seviyelerinin mortalite ile anlamlı bir ilişkisinin olduğunun tespit edilmesi nedeniyle, glutamin seviyesi düşük hastalara glutamin takviyesi verilmesinin hayat kurtarıcı olabileceği düşüncesindeyiz. Bu nedenle iskemik inme hastalarında glutamin düzeylerini değerlendirecek daha büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır. Ek olarak TOS değerlerinin hastalarda yüksek olması iskemik inme hastalarında oksidatif stresin varlığını göstermektedir. TAS ve TOS düzeyleri ile inme şiddeti arasında anlamlı bir ilişkinin bulunmaması oksidan ve antioksidan düzeylerinin inme şiddetini belirlemede etkili olmadığını düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: İskemik inme, Glutamin, İnme Şiddeti, Oksidatif Stres, Total Antioksidan Seviyesi (TAS), Total Oksidan Seviyesi (TOS)

Kübra Kurtoğlu
Dicle University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş ratlarda stobadinin karaciğer dokusu protein oksidasyonuna etkisinin araştırılması

Serbest radikalerle gercekle§en oksidatif protein hasan diyabet gibi gibi patolojik olaylann gelisjminde onemli bir rol oynar. Proteinler oksijen ve nitrojen radikaleri ie hasara ugrayabilir bu da proteinlerde enzimatik aktivite kaybi ve amino asiterin karbonil kahntanna donu§mesine neden olabilir. Aynca serbest radikalerin proteinlerin -SH (Tiyol) gruplannin oksidasyonuna neden oldugu bilinmektedir. Proteinlehn redoks potansiyelerinin varligi temel hucre onksiyaonlannm devami icin onemlidir. Dolayisiyla proteinlerdeki yapisal degisjmere bagh geli§en yeni molekuer mekanizmalar diyabetik komplikasyonlann gelismesine liderlik etmektedir. Bu cahsmada streptozotozin ie diyabet olusturulan ve kontrol ratarda pridoindol stobadin (STB; 24,7 mg/kg/gun) edavisinin karaciger dokusunda protein oksidasyonu belirtecleri zerine etkisini ara§trdk. Qah§mamzda ratar pehton igi streptozotosin (55/mg/kg) enjeksiyonu ie diyabet yapidi ve rastgele secien denekler, kontrol (n=7), kontrol+stobadin (n=7), diyabet (n=7), diyabet+stobadin (n=7) olmak zere dort gruba aynd. Karaciger homojenatannda, nitrotirozin seviyeleri ELiSA kiti ie, ieri oksidasyon protein runleri (AOPP) ve tiyol dzeyleri spektrofotometrik yontemerle, protein karbonil seviyeleri ise kolorimetrik deney kiti ie olcud. Tiyol seviyelerinin diyabetik ratarda dstugu, ancak AOPP ve karbonil dzeylerinin ise kontrole kiyasla arttgi (p<0,05) gozlemendi. Bununla birlikte diyabetik ratarda stobadin edavisi, tiyol dzeylerinde art§a, AOPP ve protein karbonil bakiyelerinde istatistiksel olarak anlamh derecede azah§a (p<0,05) neden olmustur. Ancak 3-nitrotirozin seviyelerinde turn gruplarda anlamh degisim belirlenmedi. Wistar-Abino ratann doku protein oksidasyon belirtegleri bakimmdan dort grup arasmda ki istatistiksel karsiastrma Mann-Whitney U esti kulaniarak yapidi ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamh kabul edidi. Bu cahsmanm sonuclanna gore, diyabetin geli§imine neden olabiecek oksidatif protein hasannm onlenmesine, stobadin tedavisinin oksidatif stresi azalarak katkida bulunabiecegi vurgulanmaktadr.

Diabetes mellitusOksidatif stres
Ahmet Cumaoğlu
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Serebral iskemi oluşturulan sıçanlarda EGF, TNF-&#945; düzeylerinin ve tiyoredoksin sisteminin incelenmesi

Serebral iskemi enerji substratlarının tükenmesine, hücre içi kalsiyum artışına ve inflamatuvar değişikliklere sebep olur. İskeminin şiddet ve süresine bağlı olarak endonöronal ödem, demiyelinizasyon, sinaptik membranların depolarizasyonu ve sinir dejenerasyonu gibi bozukluklar görülür. Bu çalışmada, kalıcı serebral iskemi oluşturulan ve taklit operasyonu yapılan sıçanlarda iskemik bölgede ve periiskemik normal dokuda TrxR (tiyoredoksin redüktaz) aktivitesi, EGF (epidermal büyüme faktörü) ve TNF-? Tümör nekrozis faktör-?) düzeylerini inceledik. Ayrıca aynı yönde çalışan Trx (tiyoredoksin) sistem ve EGF ile zıt yönde etki gösteren TNF-? düzeylerini iskeminin uzak saatlerinde karşılaştırarak incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda, iskemik hasarla oluşturulan oksidatif stres ile TrxR aktivitesinde kontrol grubuna göre, iskeminin 48. saatinde istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edildi. İskeminin 96. saatinde, 48. saate göre anlamlı bir istatistiksel artış gözlendi. Sol beyinlerde EGF düzeyleri kontrol grubuna göre, iskeminin 96. saatinde istatistiksel olarak yüksek bulundu. TNF-? düzeyleri için, iskemi grubu kontrol ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Fakat iskeminin 96. saatinde 48. saate göre anlamlı bir artış tespit edildi. Sonuç olarak çalışmamız, beyin iskemisi ile oluşturulan oksidatif stresin TrxR'yi azalttığını göstermektedir. EGF düzeyleri artmış ve TNF-? düzeyleri değişmemiştir. TrxR enzim aktivitesinin oluşan oksidatif stres ile azaldığını, diğer yandan EGF'nin nörotrofik ve nöroprotektif etki göstermek amacıyla arttığını düşünmekteyiz.

Beyin iskemisiEpidermal büyüme faktörüTümör nekroz faktörleri
Melike Erol Demirbilek
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda farklı dozlarda uygulanan çinkonun çeşitli dokularda oksidan-antioksidan sisteme etkileri

Çalısmamızda çinkonun oksidatif stres yoklugunda doza baglı olarak rat karaciger, böbrek ve beyin dokularında oksidan-antioksidan sistem üzerine etkilerini ve histolojik bulguları inceledik. 49 saglıklı rat 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna sadece standart rat diyeti, düsük doz çinko grubuna ilaveten 3 mg/kg oral çinko sülfat, orta doz çinko grubuna ilaveten 12 mg/kg oral çinko sülfat ve yüksek doz çinko grubuna ilaveten 25 mg/kg çinko sülfat 13 gün boyunca uygulanmıstır. 13 gün sonra ratlar sakrifiye edildi ve beyin, böbrek ve karaciger dokuları ayrıldı. MDA, AOPP, SOD, GPx, GR düzeyleri ölçüldü. Karaciger dokusunda kontrolle karsılastırıldıgında düsük ve yüksek doz çinko uygulamasında MDA düzeyi artmıs, çinko uygulanan tüm gruplarda AOPP düzeyi azalmıs, SOD ile GSH-Px aktiviteleri artmıs, GST aktivitesi azalmıs ve orta doz çinko uygulamasında GR aktivitesi artmıs olarak bulunmustur (p<0,05). Böbrek dokusunda kontrolle karsılastırıldıgında düsük çinko uygulamasında AOPP düzeyi azalmıs, yüksek doz çinko uygulamasında artmıs, orta ve yüksek doz çinko uygulamasında SOD aktivitesi azalmıs, çinko uygulanan tüm gruplarda GR aktivitesi artmıs olarak bulunmustur (p<0,05). MDA düzeyi ile GSH-Px ve GST aktiviteleri çinko uygulanan tüm gruplarda kontrole göre anlamlı degisiklik göstermemistir. Beyin dokusunda kontrolle karsılastırıldıgında çinko uygulanan tüm gruplarda AOPP düzeyi ile GSH-Px ve GR aktiviteleri azalmıs, orta doz çinko uygulamasında SOD aktivitesi artmıs, düsük doz çinko uygulamasında GST azalmıs olarak bulunmustur (p<0,05). MDA düzeyi çinko uygulanan tüm gruplarda kontrole göre anlamlı degisiklik göstermemistir. Sonuçlarımıza göre, kısa sürede çinko uygulamasının hem antioksidan hem de oksidan etkileri nedeniyle ve bu etkilerin dokudan dokuya degisebilmesinden dolayı çinko preparatlarının saglıklı insanlarda daha dikkatli kullanılması gerektigini düsünmekteyiz.

Antioksidan enzimlerMalondialdehitÇinko
Özlem Özbaş Demirel
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetes mellitusta insülin ile tiroid hormonlarının antioksidan enzimler ve lipid peroksidasyon ürünleri üzerine etkileri

Çalısmamızda, tiroidektomi yapılan ve streptozotosin (stz) ile kimyasal olarak diyabet olusturulan ratların böbrek dokularında lipid peroksidasyon ürünleri (MDA ve FOX) ve süperoksitdismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) gibi antioksidan enzimlerde meydana gelen degisiklikler ve insülinin bu degisiklikler üzerindeki düzeltici etkisine tiroid hormonunun olası katkısının olup olmadıgı incelendi. Bes haftalık diyabetik ratların böbrek dokusunda, kontrol grubuna göre MDA aktivitelerini yükseldigi ve FOX aktivitelerinin degismedigi görülmüstür. nsülin tedavisiyle de MDA daki bu degisiklikler normale dönmüstür. Buna karsın, tiroidektomili diyabet olusturulmus rat böbrek dokularının bozulmus MDA düzeyleri ise insülinle kontrol edilememistir. Bunlara ilave olarak insülinle beraber, farklı dozlarda tedavi amaçlı verilmis tiroid hormon düzeyleriyle de serbest radikal seviyeleri kontrol edilememistir. Bu nedenle, sonuçlar insülinin diyabette bozulan serbest radikal düzeylerini düzeltici etkisinde tiroid hormonlarının olası bir rolünün olmadıgını düsündürmektedir. Çalısmamızda bes haftalık diyabetik ratların böbrek dokusunda SOD aktivitesi diyabetik grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak degismedigi, GPx aktivitesi ise diyabetik grupta kontrol grubuna göre anlamlı sekilde artmıs oldugu görülmüstür. GPx enzim aktivitesindeki degisiklikler gruplar arasında belirgin farklılıklar göstermemektedir. Bu nedenle sonuçlar, diyabette bozulmus antioksidan enzim aktivitesinin insülinle regüle edilmesinde tiroid hormonlarının olası rolünün böbrekte (karaciger ve kalptekinin aksine) görülmemesinin nedeninin büyük bir olasılıkla diyabetin süresiyle ilintili olabilecegini düsündürmektedir.

Antioksidan enzimlerDiabetes mellitus-deneyselOksidatif stres+2
Sibel Çiğdem Öztürk
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozotosin ile diabet oluşturulan rat karaciğer dokusunda oksidatif stres, paraoksonaz-1 aktivitesi ve stobadin'in koruyucu etkisinin araştırılması

Bu çalısmada, streptozotosinle diyabet olusturulmus rat karaciğer dokularında oksidatif stres ve lipid peroksidasyonunu incelemek için, malondialdehit (MDA) seviyeleri ve serbest radikal metabolizmasında etkin olan enzimlerden ksantin oksidaz (XO), nitrik oksit sentaz (NOS), glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PDH), glutatyon-S-transferaz (GST), paraoksonaz (PON) aktiviteleri çalısılarak, Stobadin'in koruyucu etkisi arastırıldı. Çalısmada ağırlıkları yaklasık 250-300 gr olan, 3 aylık erkek Wistar tipi ratlar kullanıldı. Kontrol grubu (K), Stobadin grubu (STB), Diyabet grubu (D) ve Stobadinle tedavi edilen diyabet grubu (D+STB) olmak üzere ratlar dört esit gruba bölündü. Diyabet periton içi streptozotosin (55 mg/kg) enjeksiyonu ile yapıldı. Stobadin tedavisi ise, 16 hafta süre ile oral olarak 24.7 mg/kg/gün stobadin verilerek olusturuldu. Tüm parametreler spektrofotometrik olarak çalısıldı. Çalısmamız sonucunda streptozotosinle diyabet olusturulmus ratlarda kontrol grubu ile karsılastırıldıklarında XO, NOS enzim aktiviteleri ve MDA seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı derecede artarken (p<0.01), G6PDH, GST, PON(p) ve PON (fa) enzim aktiviteleri anlamlı derecede azalmıstır (p<0.05, p<0.05, p<0.01, p<0.01 sırası ile). Bununla birlikte diabetik ratlarda 16 hafta STB tedavisi sonrası, doku MDA seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlenirken, G6PDH ve PON (fa) enzim aktivitelerinde anlamlı bir artıs gözlenmistir (p<0.01). Aynı karsılastırma NOS enzim aktivitelerinin istatistiksel analizinde anlamlı bir azalma gösterirken,(p<0.01), XO aktivitelerinde anlamlı bir değisiklik olusturmamıstır. Yine PON(p) ve GST enzim aktivitelerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamamıstır (p>0.05).

AntioksidanlarDiabetes mellitusOksidatif stres
Nilhan Nurlu Ayan
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Taurin'in endotoksemide lökosit fonksiyonları üzerine etkisi

ÖZETBu çalışmadaki amacımız in vitro olarak endotoksinin stimüle ettiği nötrofillerdeki respirator burstaktivitesini incelemek ayrıca endotoksin ile birlikte antioksidan bir aminoasit olan taurinuyguladıktan sonra taurinin nötrofillerin antibakterisidal ve antiinflamatuar fonksiyonları üzerineetkisini incelemektir. Çalışmamızın bir diğer amacı da taurinin bu etkilerinin nötrofillerde hangikonsantrasyonlarda yaptığını belirlemektir.Bu amaçla her bir grupta 10 adet olacak şekilde 4 ayrı kobay grubu oluşturuldu. Endotoksinuygulamasından sonra (4 mg/kg) nötrofil MPO-H2O2-Halid sistem aktivitesinin arttığını ve bununlailgili olarak nötrofil taurin miktarının azalmasına bağlı olarak Tau-CI miktarının yükseldiği, NO2.- veNO3.- seviyesinin aynı şekilde artığını gözledik. Bir antioksidan olarak kullanmayı düşündüğümüztaurinin etkisi karşımıza çelişkili sonuçlar şeklinde çıkmıştır. Tek başına taurin verdiğimizde (300mg/kg) hücrede taurin artışı beklerken taurin transporterlerinin inhibe olmasına bağlı olarak taurinmiktarı azaldı ve buna bağlı olarak MPO-H2O2-Halid sistemin aktivitesi endotoksin grubunki ile aynıidi. Tek başına taurin, NO2.- miktarı üzerinde etkili değildi. Ancak taurin, endotoksin ile birlikteverildiğinde MPO-H2O2-Halid sisteminin aktivitesini kontrol grubuna göre azalttı. Buna bağlı olarakda Tau-CI miktarı da paralel olarak azaldı.Sonuç olarak taurinin enfeksiyon durumunda uygulamasının etkili olduğunu, ancak enfekte olmamışsağlıklı deneklerde bir antioksidan olarak kullanılabilirliğinin uygun olamadığını düşünüyoruz. Ayrıcataurinin etkisinin doza bağlı olarak in vivo şartlarda in vitro şartlardan farklı olabileceğineinanıyoruz.

Hüsamettin Erdamar
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign paroksismal pozisyonel vertigo hastalarında indirgenmiş/oksitlenmiş glutatyon ve tiyol/disülfid dengeleri

Amaç: Benign pozisyonel paroksismal vertigo (BPPV) vertigonun dünyadaki en yaygın nedenidir. BPPV patofizyolojisinde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Canlılarda tiyol (sülfidril, SH) gruplarının birçok fonksiyonunun yanında önemli antioksidan özellikleri bulunmaktadır. Tiyol-disülfit homeostazis sistemleri, tiyol seviyeleri ile antioksidan kapasiteyi ve disülfit (SS) formu ile oksidatif durumu yansıtan hücre içi ve hücre dışında önemli oksidatif stres belirteçlerindendir. Bu çalışmada; BPPV tanısı almış hastaların hücre içi yükseltgenmiş- indirgenmiş glutatyon (GSSG-GSH) ve hücre dışı tiyol-disülfit (SH-SS) dengeleri parametrelerinin sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel araştırma olarak tasarlanan bu çalışmaya baş dönmesi şikayeti ile hastaneye başvurup BPPV tanısı alan hastalar ve sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu) dahil edildi. Tüm gönüllülerden tam kan örneği ve serum örneği alındı. Alınan tam kan örneklerinden GSSG-GSH dengesi parametreleri olan GSH, Total GSH, GSSG ve GSSG/GSH yüzdesi belirlendi ve alınan serum örneklerinden SH-SS dengesi parametreleri olan SH, Total SH, SS ve SS/SH yüzdesi değerleri belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 43 hasta ve 43 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta grubu ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p > 0,05). Hasta grubunda antioksidan parametre düzeylerinin (GSH, SH) kontrol grubuna göre düşük, oksidan parametre düzeylerinin (GSSG, SS) ve oksidan/antioksidan oranlarının (GSSG/GSH, SS/SH) ise kontrol grubuna göre yüksek olduğu tespit edildi (hepsi için p < 0,05). Sonuç: Bu çalışmada BPPV'li hastalarda hücre içi GSSG-GSH ve hücre dışı SH-SS denge parametrelerinin okside formlar yönüne kaydığı görülmüştür ve bu durum BPPV patofizyolojisinde oksidatif stresin rol aldığını düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BPPV, oksidatif stres, tiyol, disülfit, glutatyon

Oksidatif stres
Utku Görkem Erdoğan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siemens Sysmex CS–2500 ve Abbott CP–3000 cihazlarının analitik performans değerlendirmesi

Amaç: Hemostaz testleri tarama, tanı, ilaç izlemi gibi birçok amaçla klinisyenler tarafından istenmektedir. Otomatik koagülasyon cihazları son 50 yıl içinde kullanılmaya başlanmış ve ciddi şekilde geliştirilmiştir. Kullanılan yöntemlerin, kitlerin ve cihazların çeşitliliği, preanalitik birçok faktörden etkilenmesi bu testlerde standardizasyonu zorlaştırmıştır. Standardizasyon için en temel yöntemlerden biri metot karşılaştırmadır. Bu çalışmada CS–2500 ve CP–3000 cihazlarının analitik performanslarının değerlendirilmesi ve metot karşılaştırması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: APTT, PT ve D–dimer testleri için referans aralık doğrulama çalışması, her iki cihazda kesinlik, doğruluk değerlendirilmesi ve metot karşılaştırma çalışması yapılmıştır. Kesinlik değerlendirilmesi için iç kalite kontrol materyali, doğruluk değerlendirilmesi için dış kalite kontrol örnekleri kullanılmıştır. Referans aralık doğrulama ve metot karşılaştırma çalışması için toplam 220 hastanın örnekleri kullanılmıştır. Kesinlik ve doğruluk değerlendirilmesinde %CV ve % bias değerleri hesaplanmıştır. Cihaz karşılaştırma çalışmasında Blant – Altman, Passing – Bablok regresyon analizi ve korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Tüm çalışmalar CLSI protokollerine uygun şekilde yapılmıştır. Bulgular: Her iki cihazda da APTT ve PT için hesaplanan %CV değerleri CLSI önerisi olan %5'in altında bulunmuştur. D–dimer kitleri CLSI'nın önerdiği kalite ölçütlerini karşılamaktadır. Her iki cihazda da doğruluk kabul edilebilir sınırlardadır. Üretici firmanın önerdiği referans aralıklar doğrulanmıştır. APTT, PT ve D–dimer için regresyon denklemleri sırasıyla y = –3,313 + 1,188, y = –0,0399+ 1,048 x, y = 0,155 + 0,655 x şeklinde ve r değerleri sırasıyla 0,904, 0,978 ve 0,974 bulunmuştur. Sonuç: CS–2500 ve CP–3000 cihazları yeterli doğruluk ve kesinlikte ölçüm yapmaktadır. Metot karşılaştırma çalışmasında cihazlar arasında farklı kitler kullanıldığı için ölçüm farklılıkları vardır ancak genel olarak kabul edilebilir düzeydedir. Her iki cihaz da rutin koagülasyon için laboratuvarlarda kullanıma uygundur. Koagülasyon testleri için sonuçların standardize edilmesi önemlidir. CP–3000 cihazı ülkemizde yeni kullanıma girdiği için karşılaştırma çalışmalarıyla desteklenmesi gerekmektedir.

Analitik kimyaD-dimerHemostaz+5
Mine Büşra Pehlivan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner kalp hastalığında serum afamin, E vitamini ve OX-LDL düzeylerinin incelenmesi

Koroner arter hastalığı çağımızın en önemli hastalıklarındandır. Gelişmiş batı ülkelerinde ölümlerin en az yarısı kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle olmaktadır. Koroner arter hastalığı ateroskleroz sonucu oluşmaktadır. Arteriyel intimada lipidlerin toplanmasıyla ateroskleroz meydana gelmektedir. Oksidatif modifikasyon hipotezi kültüre makrofajların kimyasal olarak modifiye olmuş LDL(Ox-LDL) varlığında lipit yüklü hücrelere dönüştüğü sonucuyla ortaya çıkmıştır. Modifiye LDL`nin in vitro düz kas hücresi ve endotel hücrelerinde monosit kemotaktik protein-1`in sentezini arttırdığı gösterilmiştir. Ox-LDL monosit ve lenfositler için kemotaktiktir. Ox-LDL`düz kas hücrelerinin çoğalttığı gösterilmiştir. Ox-LDL endotel disfonksiyonu ve hasarına yol açar. E vitamini LDL`yi oksidatif hasardan korumaktadır. LDL`ye yüksek oranda bağlanma özelliğine sahiptir. Afamin de E vitaminini bağlayıp kanda taşıma özelliğine sahip bir proteindir. Bu yüzden çalışmamızdaki amaç afamin, E vitamini ve ox-LDL ilişkisini incelemek olacaktır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, kardiyoloji klinik ve polikliniklerde takip edilen 50 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcılardan numune toplandı. Serum afamin, E vitamini ve ox-LDL düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Hasta ile kontrol grupları arasında serum afamin, E vitamini ve ox-LDL konsantrasyonları arasında anlamlı bir fark tesbit edildi. Hasta grubunda afamin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. E vitamini hastalarda yüksek bulundu. Ox LDL düzeyleri hastalarda düşük bulundu. Afamin ile E vitamini arasında güçlü pozitif korelasyon tesbit edildi. Sonuç olarak koroner arter hastalarında afamin, ox-LDL ve E vitamini düzeylerindeki değişmeler hastalığın patogenezinde oksidatif stresin rol aldığını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, Afamin, E vitamini, okside LDL

AfaminKalp hastalıklarıKoroner hastalık+2
Mehmet Çetinkaya
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan beyin tümörlerinde karnitin ve lipid peroksidasyon düzeyleri

86 6. ÖZET Çalışmamızda beyin tümör dokularında, lipid peroksidasyonu ve çeşitli karnitin yapılarının değişimini incelemeyi amaçladık. Peritümöral doku, glioblastoma multiforme tümörlerde, yüksek ve düşük grade astrositomalarda, malign, atipik ve klasik menenjiyomalarda doku MDA, serbest karnitin, C2, C3, C4, C5, C6, C8, CIO, C12, C14:l, C14, C16:l, C16, C18:l, C18, C20:4 karnitin değerlerini ölçtük. Peritümöral doku grubu ile tümör grupları kıyaslandığında; malign menenjiyom ve klasik menenjiyom tümör gruplarının MDA düzeyleri, peritümöral doku grubuna göre düşüktü. Ayrıca GBM ile menenjiyomlar karşılaştırıldığında, MDA düzeylerinin klasik menenjiyom tümör grubunda GBM ye göre daha düşük olduğu gözlendi. Bunun dışındaki grupların MDA düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar görülmedi. Karnitin düzeylerinde ise; peritümöral dokuya göre GBM grubu, serbest karnitin düzeyi açısından istatistiksel olarak önemsiz bir yükselme gösterirken C3, C4, C5, C14:l, C16:l, C16, C18:l, C18 karnitin düzeylerinde önemli artışlar gösterdi. Yüksek grade astrositomlarda, C16:l, C16, C18:l, C18 karnitin düzeyleri peritümöral dokuya göre artış gösterirken, genelde diğer karnitin düzeyleri düşme gösterdi. Düşük grade astrositomlarda genel olarak kısa ve orta zincirli karnitin düzeylerinde peritümöral dokuya göre azalmalar görüldü. C14:l, C16:l, C16, C18:l karnitin düzeylerinde önemli değişmeler görülmedi. Yüksek grade astrositomlarla düşük grade astrositomlar arasındaki fark incelendiğinde ise düşük grade astrositomlarda C2, C18 ve C18:l karnitin düzeyleri anlamlı derecede düşme gösterdi, C16:l karnitin düzeyi arttı, diğerlerinde önemli bir fark yoktu.87 GBM ve astrositom grubu karşılaştırdığında, astrositomlarda GBM'ye göre (yüksek grade astrositomalarda C16:l hariç) çoğu karnitin düzeyinde azalma görüldü Çalışmamızda menenjiyomlarda peritümöral dokuya göre daha düşük karnitin düzeyleri tespit edildi. Malign menenjiyomalar ve klasik menenjiyomalar arasında C2, C3, C5, C16, C18, C20:4 karnitin düzeylerinin malign menenjiyomalarda klasik menenjiyomalara göre azaldığı görüldü. GBM ve menenjiyomalar karşılaştırıldığında, menenjiyomalarda (klasik menenjiyomlarda C2 karnitin düzeyi hariç) daha düşük karnitin düzeyleri tespit edildi. Yüksek grade astrositomalar ile klasik-malign menenjiyomalar karşılaştırıldığında, klasik menenjiyomalarda C2, C3 karnitinlerde önemli ve önemsiz yükselmeler, uzun zincirlilerde (C14:l, C14, C16:l, C16, C18:l, C18) ise düşme görüldü. Düşük grade astrositomalar ile menenjiyomalar karşılaştırıldığında ise özellikle uzun zincirli karnitinlerin (C14:l, C14, C16:l, C16, C18:l) tüm menenjiyomalarda düşme gösterdiği bulundu. Klasik menenjiyomlarda ise serbest karnitin, C2, C3, C4 karnitin düzeyleri, düşük grade astrositomalara göre artarken, orta zincirli karnitin düzeylerinde önemli bir farka rastlanmadı. Dokuların karnitin ve MDA düzeylerinin korelesyonu incelendiğinde: GBM'de MDA düzeyleri ile C20:4 karnitin düzeyleri korele bir şekilde artma gösterdi. Klasik menenjiyomalarda da C4 karnitin düzeyi azalırken, MDA düzeyleri arttı. Sonuç olarak, aynı tip tümör dokularında MDA düzeylerinde belli bir farklılık görülmezken değişik tip tümörler arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Karnitin yönünden değerlendirildiğinde ise tümör tiplerine göre uzun.orta ve kısa zincirli karnitin değerlerinde glial tümörlerde ve menenjiyomalarda farklı değerler elde edilmiştir. Karnitin-MDA ilişkisinin, her tümör tipinde tek basma bir anlam ifade etmediği görülmüştür.

Nilüfer Bayraktar
Gazi University
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsülin ve tiroid hormonlarının antioksidan enzimler üzerine etkileri

6.QZET Çalışmamızda, streptozotosin ile diabet oluşturulmuş ratların kalp dokularında, titoidektomiden önce ve sonra olmak üzere, süperoksit dismutaz (SOD, Mn-SOD, Cu-Zn SOD), katalaz (KAT), glutatyon peroksidaz (Gpx) enzim aktiviteleri, Malondialdehit (MDA), Fox ( H2O2 ölçümü) tayinleri ile de lipit peroksidasyon ürünleri incelendi. Beş haftalık diabetik ratların kalp dokusunda, kontrol grubuna göre KAT, GPx enzim aktivitelerinin Fox ve MDA değerlerinin yükseldiği SOD, Mn-SOD, Cu-Zn SOD aktivitelerinin ise azaldığı saptandı. İnsülin tedavisi ile bu değişikliklerin düzeldiği izlendi. Beş haftalık tiroidektomili diabetik ratların kalp dokusu antioksidan enzim aktivitelerindeki değişiklerin insülin verilişinden sonra normale dönmediği görüldü. Bu gruptaki artmış lipit peroksidasyon ürünlerinin ise insülin tedavisi ile normale döndüğü izlendi. Çalışmamızda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm grupların serum leptin düzeylerinde anlamlı azalma gözlendi Her iki ana grupta (diabet ve tiroidektomi + diabet ), insülin tedavisi ile leptin düzeylerinde artış saptandı. Sonuç olarak, bu çalışmada diabetik kalp doku ve serumlarında meydana gelen değişikliklerin insülin tedavisi ile normale dönüşümünde tiroid hormonlarının olası etkileri görüldü. 82

Funda Kosova
Gazi University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Rat beyin dokusunda etanolle indüklenen oksidatif strese antioksidan olan karnozinin etkileri

Etanol birçok mekanizma aracılığıyla ROS üretimini arttırabilir. Etanol çeşitli organlarda oksidatif strese indükleyebilir. Etanol ile indüklenen oksidatif strese beyin ve sinir sistemi, diğer organlardan daha hassasta. Beyin yüksek oksidatif metabolik aktivite, düşük antioksidan kapasite, membran/sitoplazma oranının yüksek oluşu, geçiş metal iyonlarının yüksek konsantrasyonu ve yenilenemeyen nöronal hücrelerden dolayı oksidatif strese elverişlidir. Endojen olarak sentezlenen karnozin p-alanin ve histidinden oluşmaktadır. Karnozin ve histidin içeren dipeptitler iskelet kası ve beyin gibi uyarılabilen dokularda yüksek konsantrasyonda bulunmaktadırlar. Karaozinin esas biyolojik rolü tam olarak anlaşılamamış olmasına rağmen, yapılan çeşitli deneysel çalışmalarda karnozinin; antioksidan, tamponlayıcı aktivite, nörotransmitter, yara iyileştirici bir ajan ve savunma sistemini güçlendiren bir etkiye sahip olduğu rapor edilmiştir. Karaozinin antioksidan etkilerini metal iyonlarına karşı şelatasyon, SOD benzeri aktivite ve reaktif oksijen radikallerini süpürücü etkisi olarak sayabiliriz. Çalışmamızda, rat beyininde etanolle indüklenen oksidatif strese antioksidan olan karaozinin etkilerini ve histolojik bulguları inceledik. Bir lipit peroksidasyon markın olan MDA'nın, etanol uygulanan gruptaki düzeyleri diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı bir artış bulunmuştur (p<0,001). Karnozin uygulanan grubun MDA düzeyleri ise, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanmıştır (p<0,05). Karnozin+etanol uygulanan gruptaki MDA düzeyleri ise kontrol grubunun MDA düzeylerine yakın bulunmuştur. SOD aktivite düzeylerindeki değişiklik sadece karnozin+etanol uygulanan grupta gözlenmiştir. Bu grupta aktivite düzeyleri kontrole göre anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Etanol grubundaki PCO düzeyleri ise diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı bir artış görülmüştür. Diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır.-56- Diyet karnozinin endojen karnozin üzerine etkileri, etanol, kamozin ve karnozin+etanol gruplannda gözlenmiştir. Kontrol grubuna göre doku karnozin düzeylerinin etanol (p<0,05), karnozin (p<0,005) ve karnozin+etanol (p<0,001) gruplannda belirgin olarak arttığı bulunmuştur. Karnozin grubundaki doku karnozin düzeyleri de etanol grubuna göre anlamlı bir artış göstermiştir (p<0,005). Karnozin+etanol uygulanan grubun karnozin düzeyleri ise diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmıştır. Etanol ve karnozinin dokulardaki etkilerini histolojik olarak inceledik. Etanol grubu kontrol ve diğer gruplarla karşılaştırıldığında damar duvarlarında son derece belirgin bir ödem ve piramidal hücrelerde vakuolizasyon görülmüştür. Karnozin grundaki histolojik bulgular kontrole yakın olamsına karşın damar duvarlarında hafif ödem saptanmıştır ve glial hücreler normaldir. Karnozin+etanol grubu ise etanol grubu kadar dejenerasyon görülmeyip bulgular karnozin grubuna yakındır. Çalışmamızın biyokimyasal ve histolojik bulguları etanolun oksidatif strese neden olduğunu göstermektedir. Bulgularımıza göre karnozinin etanole bağlı beyin hasarı üzerinde iyileştici bir etki gösterdiği ve bu etkiyi beyinde oksidatif stresi azaltarak yaptığı söyleyebiliriz.

Ümmühani Özel
Gazi University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Yüksek sukroz içerikli diyetle beslenmiş beyin kaynaklı nörotrofik faktör heterozigot farelerin yağ dokusunda oksidatif stresin incelenmesi

Sukroz içerikli gıdaların aşırı tüketiminin insülin direnci, hiperglisemi ve obezite gibi metabolik bozukluklara yol açtığı bilinmektedir. Obezitede yağ dokusundaki oksidan-antioksidan dengenin bozulmasıyla oksidatif stres (OS) artar ve adipositlerin fonksiyonu bozulur. Yağ dokularının heterojenliğinden dolayı adipokin profilleri farklıdır ve bunların fonksiyonları OS ile değişir. BDNF beyin, karaciğer, kas ve yağ dokusu gibi enerji metabolizmasıyla ilişkili dokularda sentezlenen bir nörotrofindir. BDNF, nöronlarda çeşitli yollarla OS'yi azaltır. Çalışmamızda yüksek sukroz içerikli diyetle beslenen transgenik farelerin epididimal ve subkutan yağ dokularındaki OS üzerine BDNF'nin etkisi incelendi. Standart ve yüksek sukroz içerikli diyetlerle dört ay beslenen wild tip ve BDNF (+/-) farelerden dört grup oluşturuldu. Serum 4-hidroksinonenal (4-HNE), 3-nitrotirozin (3-NT), leptin, rezistin, adiponektin, insülin ve BDNF seviyeleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Subkutan ve epididimal yağ dokudan elde edilen protein fraksiyonlarda SOD, CAT, GPx aktiviteleri ile MDA seviyesi ölçüldü. Bu dokularda SOD2, GPx3 ve CAT ekspresyonları SYBR Green I boyası kullanılarak RT-PCR'da belirlendi. Yüksek sukroz içerikli diyet ile beslenen transgenik farelerde serum leptin, 4-HNE ve 3-NT seviyeleri yüksek iken BDNF ve adiponektin seviyeleri düşük bulundu. Yüksek sukroz içerikli diyet ile beslenen transgenik farelerin subkutan yağ dokularında MDA seviyesi düşük bulundu. Tüm transgenik farelerin subkutan yağ dokularındaki SOD, CAT ve GPx aktiviteleri yüksek bulundu. Her iki tür diyet ile beslenen transgenik farelerin epididimal yağ dokusunda SOD2 ekspresyonları düşük bulundu. Her iki tür diyetle beslenen transgenik farelerin subkutan yağ dokularındaki CAT ekspresyonu düşük bulundu. Ancak aynı dokuda sadece standart diyetle beslenen transgenik farelerin GPx3 ekspresyonu düşük bulundu (p<0.05). Epididimal yağ dokudaki OS'ye karşı BDNF'nin koruyucu etkisinin olabileceği ancak subkutan yağ dokudaki verilerimizin bu değerlendirme için yetersiz kaldığı kanaatine varıldı.

Akın Bodur
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) heterozigot farelerde yüksek yağlı diyetin bazı adipokinlerin gen ekspresyonları üzerine etkisinin incelenmesi

Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF), enerji metabolizmasının merkezi kontrolünde görev alan bir nörotrofindir. BDNF ekspresyonunun az olduğu hayvanlarda hiperfaji, obezite ve diyabet görülmektedir. Yağ dokusu, salgıladığı adipokinler vasıtasıyla besin alımı, insülin direnci, inflamasyon gibi birçok fizyolojik olayda fonksiyon gösterir. Yağ kütlesinin arttığı durumlarda, adipokinlerin sentezinde değişiklikler meydana gelmekte ve bu da obeziteyle ilgili birçok komplikasyonu beraberinde getirmektedir. Periferde etkileri çok iyi bilinmeyen BDNF'nin yağ dokusunda sentezi olmakta ve reseptörü bulunmaktadır. Çalışmamızda bu proteinin standart ve yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde yağ dokusundan adipokin sentezine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Farklı metabolik etkileri olduğundan subkutan ve viseral yağ dokularının her ikisinde de belirlenen adipokinlerin ekspresyonları araştırıldı. C57BL/6J ırkı wild tip ve BDNF (+/-) farelerden 4 grup oluşturuldu. Bu gruplar standart ve yüksek yağlı diyetle 4 ay boyunca beslendi. Beslenme periyodunun sonunda alınan serumlarda insülin, BDNF, leptin, rezistin, PAI-1 seviyeleri ELISA kitleriyle ölçüldü. Yağ dokularında ise leptin, rezistin, adiponektin ve PAI-1 gen ekspresyonlarına bakıldı. Serum leptin, insülin seviyeleri yüksek yağlı ve standart diyetle beslenen BDNF (+/-) gruplarında yüksek, adiponektin seviyeleri ise bu gruplarda düşük bulundu. Serum rezistin seviyeleri yüksek yağlı diyetle beslenen gruplarda yüksek bulundu. Epididimal yağ dokusunda leptin ve PAI-1 ekspresyonları kontrole göre yüksek, rezistin ekspresyonu ise düşük bulundu. Adiponektin ekspresyonu yüksek yağlı diyetle beslenen BDNF(+/-) grubunda düşük bulundu. Subkutan yağ dokusunda leptin ve PAI-1 ekspresyonları yüksek bulundu (p<0.05). BDNF'nin bazı adipokinlerin sentezini ve salgılanmasını düzenleyerek yağ dokusu fonksiyonunu etkileyebileceği ve obezitede koruyucu rol oynayabileceği kanaatine varıldı.

AdipokinlerAdipoz dokuDiyet yağları+7
İmran İnce
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Metabolik sendromlu hastalarda postprandiyal lipemi ile eritrosit membran kolesterol düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Postprandiyal lipemi kavramı yağlı bir öğün sonrasında lipidlerin sindirim ve emilim süreçlerini içeren dönemde meydana gelen metabolik olayları tanımlamaktadır. Postprandiyal dönemde artan aterojenik lipoproteinler ateroskleroz gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Eritrosit membranında bulunan serbest kolesterolün aterosklerotik plak gelişiminde ve plağın stabilitesi üzerinde önemli etkileri olduğu düşünülmektedir. Metabolik sendrom (MetS), klinik olarak artmış plazma açlık trigliserid (TG) ve glukoz, azalmış yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesteol (HDL - K) seviyeleri, hipertansiyon ve abdominal obezite ile karakterizedir. Postprandiyal hiperlipidemi ve eritrosit membran kolesterol (EMK) içeriğinin kardiyovasküler hastalıklar (KVH) ile ilişkisini gösteren literatür çalışmaları mevcuttur. Ancak, MetS'li bireylerde postprandiyal lipemi ile EMK içeriği arasındaki ilişki birarada değerlendirilmemiştir. Bu çalışmada, MetS'li bireylerde postprandiyal lipemi ile EMK düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanlandı. Çalışma grubu, yaşları 25 ile 68 arasında değişen 27 sağlıklı ve 48 MetS'li toplam 75 erkek bireyle oluşturuldu. Bu bireylere oral trigliserid tolerans testi (OTTT) uygulandı ve bireylerin açlık ve OTTT sonrası 4. saatteki TG seviyeleri kullanılarak Eğri Altındaki Alan (EAA) değerleri hesaplandı. OTTT cevabı belirlenen iki grubun antropometrik, lipid ve EMK değerleri karşılaştırıldı. MetS'li bireylerde sağlıklı bireylere göre; TK, TG, EAA, LDL - K ve EMK değerleri istatistiksel olarak anlamlı yüksekken, HDL - K değeri istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p< 0.05). Sonuç olarak, postprandiyal lipeminin MetS'li bireylerde ateroskleroz riski açısından etkisi incelenerek, artan EMK düzeylerinin aterosklerotik yönden bağımsız bir risk faktörü olarak değerlendirebileceği düşünülmektedir.

Tuğba Mazlum Şen
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında plazma vitamin D konsantrasyonları

Behçet Hastalığı (BH) otoimmün, nüksedici ve multisistemik vaskülit olarak tanımlanmaktadır. D vitamini immün sistemde immünmodülatör olarak rol oynamaktadır. Dolayısıyla bazı otoimmün hastalıklarda D vitamini eksikliği bildirilmiştir. Türkiye dünyada en yüksek BH prevalansına sahip ülkedir. Bu çalışmada Behçet hastalarında ve sağlıklı kontrollerde plazma D vitamini konsantrasyonlarının tespit edilmesi amaçlandı. Dicle Üniversitesi Hastaneleri Dermatoloji ve Fizik Tedavi polikliniklerine başvuran 30 Behçet hastası ve 30 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcılar için eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, serum kalsiyum, serum fosfor, serum alkalen fosfataz ve plazma D vitamini seviyeleri Dicle Üniversitesi Hastaneleri Merkez Laboratuvarı'nda çalışıldı. D vitamini seviyelerini belirlemek için plazma 25-hidroksivitamin D [25(OH)D] düzeyleri ölçüldü. Plazma 25(OH)D düzeyleri yüksek performanslı sıvı kromatografisi/HPLC ile saptandı. Hasta ile kontrol grubu arasında demografik veriler açısından anlamlı fark saptanmadı. Plazma 25(OH)D konsantrasyonları hasta ve kontrol grubu için sırasıyla 14,2 ± 8,8 ve 20,8 ± 13,1 g/L olarak tespit edildi. 25(OH)D düzeyleri Behçet hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (p=0,027). 25(OH)D düzeyleri ile hiçbir demografik, klinik ve laboratuvar değeri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Hem hasta hem kontrol grubunda erkek ile kadın 25(OH)D düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Plazma D vitamini konsantrasyonları açısından; hastaların % 43'ünde ciddi eksiklik (<10 ng/ml), % 47'sinde yetersizlik/eksiklik (10-30 ng/ml) ve % 10'unda yeterli (>30 ng/ml); kontrol grubunun % 20'sinde ciddi eksiklik, %63'ünde yetersizlik/eksiklik ve % 17'sinde yeterli olarak tespit edildi. Sonuç olarak, plazma D vitamini düzeyleri Behçet hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Anahtar Sözcükler: Behçet hastalığı, D vitamini, 25-hidroksivitamin D, etyopatogenez, HPLC

Behçet hastalığıEtyopatogenezKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+3
Cahit Tekin
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyalizin kardiyovasküler belirteçler üzerine etkisi

Kronik böbrek hastalığı (KBH), böbrek parankiminde kronik inflamatuar ve dejeneratif değişikliklerin ortaya çıktığı bir hastalık grubudur. Kronik böbrek yetmezliği (KBY) ise, kronik böbrek hastalıklarının ilerlemesiyle ortaya çıkan bir tablodur. KBY tedavisinde konservatif tedavi ve renal replasman tedavilerinden faydalanılmaktadır. Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), KBH'ın tüm evrelerinde ve renal replasman tedavisi alan hastalarda en önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Çalışmamızda; hemodiyaliz (HD) öncesi ve sonrası plazma NT-proBNP, TnI, CK-MB düzeylerini değerlendirerek tek bir HD seansının sık kullanılan kardiyovasküler belirteçler üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışmaya 78 hemodiyaliz hastası ve 30 sağlıklı kontrol dahil edildi. Çalışmaya başlamadan önce hastaların demografik verileri ve diyaliz bilgileri kaydedildi. Tüm katılımcılar için kan örnekleri lityum heparinli tüpe alındı ve plazma NT-proBNP, TnI, CK-MB düzeyleri immünassay yöntemlerle ölçüldü. Hasta ile kontrol grubu arasında demografik veriler açısından anlamlı fark saptanmadı. Plazma NT-proBNP, TnI, CK-MB düzeyleri kontrol grubunda sırasıyla (x̄ ± SD) 80.40±24.92 ng/L, 0.005±0.06 ng/ml, 2.21±1.24 ng/ml olarak bulundu. Hasta grubunda diyaliz öncesi plazma NT-proBNP, TnI, CK-MB düzeyleri sırasıyla 10765.71±8525.20 ng/l, 0.0142±0.0174 ng/ml, 2,21±1,24 ng/ml olarak bulunurken; diyaliz sonrasında sırasıyla 8816.58±7715.65 ng/l, 0.0278±0.0304 ng/ml, 2.41±1.69 ng/ml olarak bulundu. Plazma NT-proBNP ve TnI düzeyleri, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05) Plazma CK-MB düzeylerinde kontrol ve hasta grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Diyaliz sonrasında diyaliz öncesine göre; plazma NT-proBNP düzeylerinde anlamlı azalma (p<0,05), TnI düzeylerinde anlamlı artış bulunurken (p<0,05), CK-MB konsantrasyonlarında anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak, hemodiyaliz işleminin; miyokardın perfüzyonunda azalmaya neden olarak, mikroinfarktlar oluşmasına ve kardiyak troponin seviyelerinin yuksek seyretmesine neden olduğunu düşünmekteyiz. HD sonrası, öncesine gore TnI değeri yükselen özellikle KVH için ek risk faktörüne sahip olan hastaların yakın ve uzun dönem KVH açısından daha sıkı takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Sözcükler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Kardiyovasküler Hastalık, NT-proBNP, TnI, CK-MB

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikKardiyovasküler hastalıklar+5
Rahile Arslan
Dicle University
2016
00
DoctorateOpen AccessEN

The level of high mobility group box 1 (HMG B1) protein in peritoneal washing fluids in gynecologic pathologies

High mobility group box (HMGB) proteins are multifunctional nuclear proteins. In the eukaryotic cells, HMG B1 is located in the nucleus, cytoplasm and extracellular space. It modifies gene transcription, DNA replication, repair and recombination. The presence of HMG B1 has been studied in various cancers. It performs different pathogenic roles in malign tumor occurrence, tumor spread and angiogenesis. In this study, we hypothesized that, a research which show the levels of HMG B1, in peritoneal washing fluids in gynecologic pathologies obtained during procedure of tumor surgery, may be important to prediction of determining the malignancy. In this study, it was evaluated concentration of HMG B1 in peritoneal washing fluids in malign and benign gynecologic pathologies as a biochemical marker. A total of 67 patients who had been admitted in gynecology clinic were evaluated. Patients with gynecologic tumoral pathologies were grouped as benign and malign group, according to pathological data. HMG B1 concentrations were measured in samples by using a commercial ELISA. Concentrations of HMG B1 proteins in peritoneal washing fluids were compared between these two groups. In conclusion, these findings demonstrate that levels of HMG B1 protein in peritoneal washing fluids obtained during tumor surgery in the patient with malign gynecologic pathologies are statistically higher than benign group (p<0,05).

Biomarkers-tumorSurgery-abdominalHMGB 1+4
Özlem Demirpençe
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilit hastalarında güncel inflamatuar sitokinlerin incelenmesi

Ankilozan spondilit(AS), erken evrede sakroiliyak eklemlerde inflamasyona yol açan ve hastalık ilerledikçe aksiyel omurgayı da etkileyebilen, inflamatuvar bel ağrısı, artrit, entezit ve sistemik tutuluma sebep olabilen, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalık genç erişkinleri hayatın 3. dekatında etkiler ve erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Hastalığın patogenezinde başta genetik faktörler ve inflamatuvar sitokinler olmak üzere birçok faktör suçlanmasına rağmen hala hastalığın patogenezi net değildir. Bu çalışmamızda patogenezi tam olarak bilinmeyen AS hastalığında serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeylerini incelemeyi amaçladık. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniklerinde takip edilen; Modifiye New York Kriterleri'ne göre AS tanısı konan 59 gönüllü hasta ve 30 gönüllü sağlıklı dahil edildi. Tüm hastaların hastalık aktiviteleri BASDAI, ASDAS-CRP ve ASDAS-ESH indeksleri kullanılarak hesaplandı. Tüm katılımcılar için ESH, CRP, hemogram parametreleri, serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri Dicle Üniversitesi Hastaneleri Merkez Laboratuarı'nda çalışıldı. Serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Hasta ile kontrol grubunun demografik verileri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β konsantrasyonları bakımından anlamlı fark bulunmadı. BASDAI, ASDAS-CRP ve ASDAS-ESH ile serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri arasında korelasyon bulunmadı. TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β konsantrasyonları arasındaki korelasyona bakıldı ve sadece IL-36α ve IL-36β konsantrasyonları arasında hem hasta grubunda hem de kontrol grubunda çok güçlü korelasyon bulundu(Hasta: r=0,904, p=0.000; Kontrol: r=0.865, p=0.000). Sonuç olarak, Ankilozan spondilit hastalarıyla kontrol grubu arasında serum TNF-α, IL-33, IL-36α ve IL-36β düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Anahtar kelimeler:Ankilozan spondilit, TNF-α, IL-33, IL-36α, IL-36β ,ELISA

Enzime bağlı immünosorbent testiSitokinlerSpondilit-ankilozan+5
İsmail Gaser
Dicle University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendromlu hastalarda paraoksonaz aktivitesi ve gen polimorfizmi

Amaç: Metabolik Sendrom birçok risk faktörünün bir arada bulunması olarak tanımlanmaktadır. Hem kardiyovasküler hastalıklar hem de tip 2 diyabetin en önemli ve en sık nedenleri arasında yer alır. Paraoksonaz (PON1) insan serumunda HDL'ye bağlı olarak bulunan önemli bir karaciğer enzimidir. PON1'in enzimatik aktivitesi bireysel farklılıklar göstermektedir. PON1 aktivitesindeki bu değişimler bu enzimi kodlayan gen bölgesindeki polimorfizimler nedeniyledir. Paraoksonaz gen ailesi üç gen içermektedir. PON1 geni kodlama bölgesi iki polimorfik bölgesinde aminoasit değişikliğine uğrar. Bunlar Lösin→Metiyonin (55. kodon L/M) ve Glutamin→ Arjinin (192. kodon Q/R) aminoasit değişimleridir. 192. pozisyonda glutamin bulunan homozigot bireylerde paraoksonaz aktivitesi düşük, arginin bulunan homozigot bireylerde aktivite yüksek görülmüştür. Metabolik sendrom özelliklerini taşıyan bireylerde serum PON1 aktivitesi ölçümünün rutin laboratuvar çalışmaları arasında olabilirliğini ve paraoksonaz gen polimorfizmi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Endokrinoloji Klinik ve Polikliniğine başvuran, MS tanı kriterlerinden en az üçünü gösteren ve MS tanısı almış 101 hasta ile 59 sağlıklı kontrol grubu ile yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 101 MS 'lu hastada PON 55 ve PON 192 gen polimorfizmlerinin dağılımı polimeraz zincir reaksiyonu-restriksiyon fragmanı uzunluk polimorfizmi (PCR RFLP) yöntemi ile incelenmiş, serum PON aktivite düzeyleri ölçülmüş ve 59 sağlıklı kontrol grubu bireyi ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Serum PON aktivite düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak azalma göstermektedir(p<0,01). PON1 QQ genotipe sahip bireyler düşük enzim aktivitesi gösterirken, PON1 MM genotipe sahip bireylerde hasta ve kontrol grubunda istatistiksel olarak fark bulunmamıştır. Sonuç: MS'da PON aktivitesinin azaldığını gözlemledik. Genetik polimorfizm açısından da genotip frekanslarının bu değişimleri destekler nitelikte olduğunu bulduk. Anahtar Kelimeler: Paraoksonaz, Metabolik sendrom, Polimorfizm, Diyabet, Obezite.

Diabetes mellitusMetabolik sendromObezite+2
Nurdagül Şerife Nurani Çulcu
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Laboratuar hasta verileri kullanılarak bazı hemogram değerlerinde yaş grupları arasında farklılıkların araştırılması

Amaç: Tam kan analizi (hemogram), kan hücrelerinin sayı, şekil ve yapısal özellikleri hakkında bilgiler veren, bir çok hastalığın tanı, takip ve taramasında yaygın olarak kullanılan çok önemli bir testtir. Bu çalışmanın amacı; hastane bilgi otomasyon sistemine kayıtlı hasta sonuçlarını kullanarak non-parametrik yöntemlerle tam kan analizlerinde ölçülen parametrelerden; Lökosit (WBC), Lenfosit (LYM), Monosit (MONO), Eozinofil (EOS), Nötrofil (NEU) ve Bazofil (BASO) değerlerinin değişik yaş grupları arasında farklılıkların varlığı ve referans aralığına uygunluğunu araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerinde 1 Ocak-31 Mart 2016 tarihleri arasında Biyokimya laboratuvarında CELL-DYN Ruby 48-3853/R1(Abbott-USA) otoanalizoründe, çalışılan 24178 hastanın hemogram test sonuçları, çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya kattığımız hastaların yaş gruplandırması; 0-1yaş (1. grup), 2-9 yaş (2. grup), 10-17yaş (3. grup), 18-60 yaş (4. grup) ve 61 ve üstü yaş (5.grup) şeklinde düzenlenmiştir. Gruplar birbiri ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada tanımlayıcı istatistik olarak ortalama ve standart sapma değerleri verilmiş olup, sürekli değişkenlerin normallik dağılım varsayımına uygunluğu Kolmogorov-Simirnow testi, homojenliği ise Levene testi ile değerlendirilmiştir. Bağımsız gruplara ait ortalamalar arası farkların karşılaştırılmasında parametrik analiz testlerinden tek yönlü ANOVA, çoklu karşılaştırmalarda, Tukey HSD testi kullanılmıştır. İstatistik analiz testlerinde %95'lik güven aralığı uygulanmış olup tanımlayıcı istatistikler ve analizler R version 3.2.3 (2015-12-10). Copyriht (C) 2015 The R Foundation for Statistical Computing free software bilgisayar paket programı kullanılarak yapılmıştır. p< 0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular ve Sonuç: Bu çalışmada seçilmiş altı hemogram parametresi için beş ayrı grup oluşturulmuş ve bu gruplar birbiri ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir (p<0,05). Özellikle pediatrik yaş gruplarının yetişkin yaş gruplarından ayrı bir şekilde referans aralığı belirlenmesinin faydalı olacağı kanaati oluşmuştur. Anahtar kelimeler: Hemogram, yaş, referans aralığı

Kan sayımıLaboratuvarlarLaboratuvarlar-hastane+2
Ümit Gördük
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartriti tanılı kadın hastalarda serum interlökin-38 düzeylerinin incelenmesi

Osteoartrit (OA), özellikle sinoviyal eklemleri tutan dejeneratif bir hastalıktır. En sık diz eklemini tutar. Gonartroz olarak da adlandırılan diz osteoartriti toplumda ortalama yaşam süreleri ve yaşama şekillerinin değişmesiyle beraber giderek artan sıklıkta görülmektedir. OA tanısı Amerikan Romatoloji Derneği(ACR) tanı kriterlerine göre klinik olarak konur. Kellgren-Lawrence sınıflaması ile hastalık 5 evreye ayrılır. Hastalığın patogenezinde inflamasyonun oynadığı rol tartışmalıdır. Çalışmamızda diz osteoartriti tanılı kadın hastalarda IL-1 ailesinin üyesi olan sitokinlerden IL-1β, IL-1Ra, IL-36, IL-38 düzeyleri ve akut faz reaktanı olan yüksek duyarlılıklı CRP (hsCRP) düzeylerini inceleyerek değişikliklerin ortaya konması amaçlanmaktadır. Ayrıca osteoartrit patogenezinde inflamasyon ve IL-1 ailesinin üyesi olan sitokin ilişkilerinin ortaya konması amaçlanmaktadır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniklerinde takip edilen; ACR Kriterleri' ne göre diz OA tanısı konan 50 yaş üzeri kadınlardan oluşan 80 gönüllü hasta ve 60 gönüllü sağlıklı çalışmamıza dahil edildi. Hasta grup Kellgren-Lawrence evreleme sistemine göre 4 evreye ayrıldı. Ayrıca ilk 2 evre erken dönem, son iki evre ise geç dönem olarak tanımlandı. Tüm katılımcılar için serum hsCRP, IL-1β, IL-1Ra, IL-36, IL-38 düzeyleri Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Ana Bilim Dalı'nda incelendi. Hasta grup ile kontrol grubunun demografik verileri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Hasta ve kontrol grubu arasında serum hsCRP ve IL-36 düzeyleri bakımından anlamlı fark bulunmadı. Hasta grubunda IL-1β ve IL-1Ra değerleri anlamlı olarak yüksek bulunurken IL-38 değerleri düşük bulundu. Hastalığın 4 evresi ve 2 dönemi için bakılan parametreler için anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak, diz osteoartritinde evrelerden bağımsız şekilde IL-1β,IL-1Ra ve IL-38 değerlerindeki değişimler hastalığın patogenezinde inflamatuar yolakların rol oynadığı iddiasını desteklemektedir.

C reaktif proteinEklem hastalıklarıKadınlar+6
Baver Akcan Duman
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren hastalarında dekorin, matriks metalloproteinaz 2 (mMP-2), matriks metalloproteinaz 3 (MMP-3) düzeylerinin incelenmesi

Migren, nörolojik, gastrointestinal ve otonom değişikliklerin eşlik ettiği, primer epizodik bir başağrısı bozukluğudur. Matriks metalloproteinazlar (MMP) kan beyin bariyer geçirgenliğini arttırmakta ve ağrı hassasiyetine neden olmaktadırlar. Yapılan çalışmalarda MMP-2'in migreni olan hastalarda yüksek olduğu bulunmuş ve başka bir çalışmada ise MMP- 3'ün düştüğü rapor edilmiştir. Dekorin( DCN) ekstrasellüler matriks elemanı olan ve MMP'ler (2,3,7) tarafından kırılan bir proteoglikandır. DCN'in migren hastalığı ile ilişkisinin olup olmadığını incelemek ve hastalık patogenezi ile ilişkisi tespit edilen MMP 2 ve MMP 3 ile bağlantısını bulmak için bu çalışmayı amaçladık. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Nöroloji polikliniklerinde takip edilen; Uluslararası Baş Ağrısı Sınıflaması 3. Baskı (Beta Sürüm)'e göre Migren tanısı konulan 50 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Demografik verileri kaydedilen kişilerden sabah aç karnına alınan kan numulerinde ESR, CRP, hemogram parametreleri ile serum MMP-2, MMP-3 ve Dekorin düzeyleri analiz edildi. Serum MMP-2, MMP-3 ve Dekorin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Hasta ile kontrol grubunun demografik verileri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Hasta grubun serum MMP-3 değerleri (33.8 ng/ml ± 40.8), kontrol grubunun serum MMP-3 değerlerinden (50.4 ng/ml ± 36.4) anlamlı olarak düşük bulundu(p:0,032). Hasta grubun serum MMP-2 düzeyleri (9.5 ng/ml ± 8.9) ile kontrol grubunun serum MMP-2 düzeyleri (11.5 ng/ml ± 7.5) arasında anlamlı bir fark bulunmadı(p:0,322). Hasta grubun serum dekorin düzeyleri (18.7 ng/ml ± 18.7) kontrol grubunun serum dekorin düzeyleri (26.0 ng/ml ± 17.1)'ne göre daha düşüktü. Ancak bu düşüklük istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p:0,096). MMP-2, MMP-3 ve Dekorin parametrelerinin biribirleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar bulundu. Sonuç olarak, atak döneminde kanları alınan migren hastalarında sadece MMP-3 düzeylerindeki düşüklük anlamlı bulundu. Matriks metalloproteinazlar tarafından yıkıma uğratılan bir molekül olan Dekorin'in migren patogenezindeki rolünün anlaşılması için, söz konusu parametrelerin etkiledikleri yolaklar dikkate alınarak daha geniş hasta grubunda atak olan ve olmayan dönemlerde moleküler düzeyde daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Migren, Dekorin (DCN), Matriks Metalloproteinaz-2 (MMP-2), Matriks Metalloproteinaz-3 (MMP-3)

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıDekorin+4
Ömer Kenanoğlu
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik biyokimya laboratuvarlarında kritik değer bildirimi

Amaç ve Hipotez: Klinik laboratuvarların hastalıkların tanı, tedavi ve izleminde önemli rolleri bulunmaktadır. Laboratuvar test sonuçları, insan sağlığını direkt olarak etkilemekte, sonuçların hasta yararına kullanılması hasta güvenliği açısından önem kazanmaktadır. Laboratuvar test sonuçlarının doğruluğu, testlerin belirtilen sürede sonuçlandırılarak raporlanması ayrıca kalite standartları açısından da oldukça önemlidir. Laboratuvarlarda uygulanan kalite iyileştirme çalışmalarından biri olarak ele alınan kritik değerler, gerekli müdahaleler hemen yapılmadıkça yaşamı tehdit eden ve düzeltici bazı işlemlerin mutlaka yapılmasının zorunlu olduğu normalden sapma gösteren sonuçlar olarak tanımlanır. Bu nedenle en kısa zamanda ilgili klinisyene bildirimi hasta bakımı ve güvenliği açısından önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, Merkez Laboratuvarında kritik değer bildirimlerinin sayı, özellik ve dağılımlarının belirlenerek iş yükü açısından değerlendirilmesi ve kritik değer bildirim sürecini iyileştirmeye yönelik önerilerde bulunulmasıdır. Yöntem: DEÜ Merkez Laboratuvarı Biyokimya birimlerinde Ocak 2013 - Aralık 2013 tarihleri arasında acil ve rutin biyokimya, kan gazı, hemogram-sedimentasyon, koagulasyon ve idrar analizlerinden kritik değer etiketli sonuçlar kullanıldı. Veriler onay-bildirim süresi, çalışma-bildirim süresi, bildirim tipi dağılımı, bildirilen kişi, bildiren kişi, testlere göre dağılımı, laboratuvar birimlerine göre dağılımı ve servislere göre dağılımı baz alınarak değerlendirildi ve sonuçlar sayı ve % oran olarak ifade edildi. Bulgular: Ocak 2013 - Aralık 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Laboratuvarının Biyokimya Bölümü birimlerinde, biyokimya grubunda 4.837.920, kan gazı grubunda 435.618, hemogram - sedimantasyon grubunda 5.715.088, koagülasyon grubunda 222.965 ve idrar grubunda 777.050 test çalışılmıştır. Toplam kritik sonuç sayısı ise 28.974 adet bulunmuştur. 1 gün içinde bildirilmesi gereken ortalama kritik değer sayısı 79'dur. Kritik değerli sonuçların %74'ü yatan hastalara, %7'si poliklinik hastalarına, %20'si ise acil servis hastalarına aittir. . Kritik değerli sonuçların %42'si aynı hastada tekrarlayan değerler olduğundan bildirime gerek olmayan sonuçlardır. %18'i ilgili klinisyene bildirilmiş, %36'si ise bildirim herhangi bir kişiye ulaşılamamış sonuçlardır. Bildirimlerin %77'si sonuç onaylandıktan sonra 30 dakika içinde yapılmış ve %90 oranında laboratuvar uzman veya uzmanlık öğrencisi tarafından %94 oranında ilgili doktora bildirilmiştir. Sonuç: Kritik değer aralığındaki test sonuçları hasta için risk taşımaktadır. Bu testlerin tespiti ile hastaya erken müdahale edilerek hasta tedavi işlemlerinin hızlandırılması sağlanır. Kritik değer listesindeki testler ve bildirim değerlerinin klinisyenlerle birlikte tanımlanması ve süreç boyunca karşılıklı iletişimin devam etmesi işleyişin etkin yürütülebilmesinde önemlidir. Gerek laboratuvarın, gerekse de kliniklerdeki iş yükünün azaltılabilmesi için de teste ve servise özel kritik değer aralıkları ile bildirim süreleri tanımlanabilir. Ayrıca özellikle işleyişin yerleştirilmesi sırasında ve yine süreç içinde hem klinisyenler hem de laboratuvar çalışanları için kritik değer bildirimine ilişkin eğitimlerin gerçekleştirilmesi işleyişin benimsenmesi ve düzgün şekilde sürdürülebilmesi için yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: kritik değer, klinik laboratuvar, kalite, akreditasyon, hasta güvenliği.

AkreditasyonBiyokimyaKalite+5
Muhammed Emre Demiray
Dokuz Eylül University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperprolaktinemili hastalarda makroprolaktin ölçümünün değerlendirilmesi

Bu çalışma ile endokrinoloji polikliniğine başvuran idiopatik hiperprolaktinemili hastaların serumunda, makroprolaktin ölçümünün PEG çöktürme yöntemini kullanarak değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya 38 kadın 5 erkek toplam 43 hasta dahil edildi. PRL miktarı ECLİA yöntemi ile ölçüldü. % 25'lik PEG 6000, distile su ve fosfat tamponu olmak üzere iki farklı şekilde hazırlandı. PEG ile çöktürme sonrası süpernatanda PRL öçümü yapıldı.Geri kazanım oranı % 40'ın altında olanlar makroprolaktinemi olarak değerlendirildi. 43 hastanın 6`sında makroprolaktin pozitif bulundu. Makroprolaktini pozitif bulunan hastaların total PRL değerleri 100 ng/ml nin altındaydı. İki farklı PEG çözelti ile çöktürme işlemi sonrası ölçülen monomerik PRL seviyeleri arasında güçlü pozitif korelasyon görüldü. PRL ölçümünün doğruluğunu ortaya koymak için kontrol numunelerinde yaptığımız çalışma içi CV kontrol 1'de % 1, kontrol 2'de % 1.3; günler arası serum 1'de % 3.4, serum 2'de % 2.5 bulundu.Hiperprolaktinemili hastalarda makroprolaktinemi varlığı akla getirilmesi gereken önemli bir sebeptir. Fosfat veya su ile hazırlanabilen PEG çöktürme yönteminin her ikisininde kullanılabileceği ve her laboratuvarınmakroprolaktinemiyi tespit etmek için bir stratejisinin olması gerektiği kanaatine varıldı.

HiperprolaktinemiProlaktinProlaktinoma
Ayşegül Turan
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailevi akdeniz ateşi hastalarında serum Amiloid-A, hepsidin ve osteopontin düzeyleri

Bu çalışmada, DÜTF Biyokimya ABD moleküler tanı laboratuvarına Ailevi Akdeniz Ateşi(FMF) ön tanısı ile FMF gen mutasyon analizi için başvuran 100 hasta ve 25 sağlıklı kontrol grubunda plazma Osteopontin, serum Hepsidin, Serum Amiloid A düzeyleri incelendi. Hastalar FMF mutasyon analizinin sonucuna göre 63 kişiden oluşan FMF mutasyon pozitif ve 37 kişiden oluşan FMF mutasyon negatif olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışma sonucunda plazma Osteopontin düzeyleri FMF mutasyon pozitif grupta sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Gruplar arasında serum Hepsidin ve Serum Amiloid A düzeyleri bakımından anlamlı bir fark bulunmadı.Bu bulgular Osteopontinin FMF'teki inflamatuvar olaylarda rolü olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: FMF, Osteopontin, Hepsidin

Ailevi akdeniz ateşiAmiloid protein SAAHepsidin+2
Eyüp Özer
Dicle University
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Homosisteinin yağ dokusunda okside LDL (OxLDL) reseptörü gen ekspresyonu üzerine etkisi

CD 36 (Cluster of Differentiation 36) adipositler, monositler/makrofajlar, plateletler, mikrovasküler endotel hücreler gibi çeşitli hücre ve dokularda sentezlenen sınıf B çöpçü reseptör ailesinin bir üyesidir. CD 36 yağ hücreleri tarafından Okside LDL (OxLDL)'nin alınması ve azaltılmasında önemli bir rol oynar.Homosistein kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörüdür. Homosisteinin endotelyal fonksiyon bozukluğu, vasküler düz kas hücrelerinin proliferasyonu, lipoprotein oksidasyonunun artışı, platelet aktivasyonu gibi olaylarda rol oynadığı ifade edilmiştir. Ayrıca obez insanlarda serum Hyc seviyelerinin arttığı çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak Hcy ile yağ dokusundaki CD 36 arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma yapılmamıştır. Yaptığımız bu çalışmada birçok patolojik olayla ilişkisi olan Hcy'nin 3T3-L1 hücre serisinde adiposit farklılaşması ve yağ dokusuna OxLDL alınımını düzenleyen CD 36 ekspresyonuna etkisi hücre kültürlerinde incelenmesi amaçlanmıştır.Hcy'nin 3T3-L1 hücrelerinde adiposit farklılaşmasına ve CD 36 ekspresyonuna etkisinin icelendiği çalışmamızda,Hcy uygulan hücrelerde farklılaşmanın istatistiksel olarak anlamlı seviyede azaldığı tespit edildi (p<0,05).CD 36 gen ekpresyonunda az miktarda bir artış görülmesine rağmen bu artışın istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (p>0,05).Sonuç olarak Hcy'nin 3T3-L1 hücrelerinde adiposit farklılaşmasını azalttığı ancak yağ dokusunda CD 36 ekspresyonuna etkisinin olmadığı kanaatine varıldı.

Adipoz dokuGen ifadesiHomosistein+2
Ahmet Menteşe
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kongenital kataraktlı hastalarda galaktoz-1-fosfat üridil transferaz enzim mutasyonunun araştırılması

Galaktoz; yapısında aldehit grubu içeren altı karbon atomlu, glukozun 4. karbon epimeri olan bir monosakkarittir. Galaktozun ana kaynakları süt ve süt ürünleridir ve ince barsaklardan emildikten sonra karaciğerde metabolize edilir. Galaktoz metabolizması için Leloir yolağında dört enzim bulunmaktadır: Galaktoz mutarotaz (GALM), Galaktokinaz (GALK), Galaktoz-1-fosfat üridil transferaz (GALT) ve Üridin difosfat galaktoz-4-epimeraz (GALE). GALT enzimindeki yetersizlik klasik galaktozemi olarak adlandırılan; sarılık, kusma, gelişme geriliği, katarakt, koma, sepsis ve ölümle sonuçlanabilen otozomal resesif bir hastalıktır. GALT geni 9. kromozomun kısa kolu üzerinde, p13 bölgesinde lokalize ve 11 eksondan meydana gelmektedir. GALT geninde baz değişimiyle oluşan 180'den fazla mutasyon bildirilmiştir. Q188R, arginin amino asidinin glutaminle yer değiştirdiği bir mutasyondur, Avrupalı ve Avrupa kökenli kişilerde en sık görülen mutasyondur.Konjenital katarakt çocuklardaki tedavi edilebilir körlüğün en önemli nedenidir. İnfantil katarakt genel olarak genetik veya metabolik hastalıklara, intrauterin enfeksiyonlara ve travmaya sekonder gelişir. GALT enzim eksikliğinde kanda yüksek miktarda Gal-1-P birikir ve galaktitole dönüşerek başta reversibl olan katarakt formasyonuna neden olur. GALT yetersizliği katarakt oluşumu için bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Galaktozemi tanısı konulup galaktoz diyetten çıkarıldığında semptomlar gerilemeye başlar.Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğinde konjenital katarakt tanısı almış ve bu nedenle opere edilmiş 33 çocuk ile aynı sayıdaki sağlıklı çocukta GALT enzim mutasyonunu araştırdık. Çalışma sonucunda konjenital katarakt grubundaki iki çocukta (% 6 oranında) GALT geninde homozigot Q188R mutasyonu saptadık.Q188R mutasyonu saptanan çocuklarda yenidoğan döneminde galaktozemi tanısı konulamadığından, katarakt gelişmiştir ve gerekli olan galaktoz kısıtlı diyet uygulanamadığından katarakt oluşumu irreversible hale dönüşmüştür. Bu nedenle göz hekimlerinin de konjenital kataraktlı hastalarda metabolik hastalık varlığını akla getirmeleri gerekir. Bu bilgiler ışığında yenidoğan döneminde diğer metabolik hastalıklar (fenilketonüri, biyotinidaz eksikliği) gibi galaktozemi taramasının da yapılmasının toplum sağlığı için faydalı olacağını düşünmekteyiz.

GalaktozGöz hastalıklarıKatarakt+3
Beri Hocaoğlu Bozarslan
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdrarda total protein ve albümin düzeyinin tayininde kullanılan yöntemlerin performans özelliklerinin belirlenmesi

İdrarda total protein ve albümin ölçümü, klinik laboratuvar¬larda yaygın olarak kullanılan, ancak mevcut yöntemle¬rin birbirinden farklı avantaj ve dezavantajları nedeniyle hangi yöntemin kullanılacağı hakkında üzerinde fikir birliğine varılamamış bir konudur. Amacımız, idrarda total protein ölçümü için, biyokimya laboratuvarımızda kullanılan türbidimetrik metodu ile, Modifiye Purdy, Lowry, Bradford metodunu ve idrarda albümin ölçümü için,biyokimya laboratuvarımızda kullanılan immünotürbidimetrik metod ile, immünonefelometrik yöntemin analitik performanslarını karşılaştırmaktır. Retrospektif çalışmamızda KTÜ Tıp Fakültesi Biyokimya Laboratuvarından çeşitli klinikler tarafından laboratuarımızdan eşzamanlı idrarda total protein ve albümin ölçümü istenen ve ölçümleri gerçekleştirilen 977 hasta çalışmaya alınmıştır. Prospektif çalışmamızda, KTÜ Tıp Fakültesi Biyokimya Laboratuvarında idrarda total protein düzeyi rutin olarak türbidimetrik yöntemle, belirlenen idrarlar Modifiye Purdy, Lowry, Bradford yöntemiyle çalışıldı. İdrarda albümin ölçümü için gelen ve rutin olarak immünotürbidimetrik yöntemle çalışılan örnekler immünonefelometrik yöntemle çalışıldı. Retrospektif çalışmamızda eşzamanlı idrarda total protein ve albümin değeleri arasında istatistiksel olarak güçlü (+) korelasyon (r=0,86) bulundu. Prospektif çalışmamızda Modifiye Purdy, Lowry, Bradford, türbidimetrik yöntemler karşılaştırıldığında p=0,001 olduğundan yöntemler arasında arasında anlamlı fark bulundu. Modifiye Purdy, Lowry, Bradford ve türbidimetrik yöntemler arasında türbidimetrik yöntemin analitik hassasiyetinin diğer yöntemlere göre oldukça iyi olduğu belirlendi. İdrarda albümin için yapılan prospektif çalışmamızda, immünonefelometrik yöntem, ile immünotürbidimetrik yöntem arasında p=0,024 olduğundan istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İmmünonefelometrik ve İmmünotürbidimetrik metodlarla idrarda albümin ölçümleri arasında çok kuvvetli (+) korelasyon (r=0,992) bulundu. Böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek için idrarda eş zamanlı total protein ve albümin tayinlerinin yapılması gerektiği sonucuna varıldı.

AlbüminlerBöbrekBöbrek fonksiyon testleri+3
Tuba Esen
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli ve osteoporozlu hastalarda RANKL, OPG, kemik alkalen fosfataz ve Katepsin K düzeylerinin karşılaştırılması

AMAÇ: Romatoid artritli ve osteoporozlu hastalarda Osteoprotegerin (OPG), Nükleer faktör kappa B reseptör aktivatörü ligandı (RANKL), kemik alkalen fosfataz (BAP), katepsin K düzeylerini ve bunların BMD (Kemik mineral yoğunluğu) ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya postmenopoz (n:30), postmenopoz osteoporozlu (n:30; DEXA cihazı ile ölçülen lomber vertebra ve/veya femur boynu T skoru -2,5' un altında olan), premenopoz (n:27), postmenopoz RA'lı (n:30) ve premenopoz RA'lı (n:30) olmak üzere toplam 147 olgu alındı. Serum RANKL, OPG, katepsin K ve kemik alkalen fosfataz (BAP) ELİSA yöntemiyle çalışıldı.BULGULAR: Postmenopoz osteoporozlu hastaların serum RANKL, OPG düzeyi ve RANKL/OPG oranı postmenopoz hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. RA'lı hastaların serum RANKL düzeyi ve RANKL/OPG oranı postmenopoz ve premenopoz kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, serum OPG düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Osteoporozu olan ve olmayan postmenopoz gruplar arasında katepsin K düzeyi açısından anlamlı fark bulunmadı. Postmenopoz RA ve premenopoz RA grupları arasında katepsin K düzeyi açısından anlamlı fark bulunmadı. BMD ile OPG arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunurken RANKL düzeyi ile korelasyon bulunmadı.SONUÇ: Bu sonuçlar RANKL/RANK/OPG sisteminin osteoporoz ve romatoid artrit patogenezinde rol aldığını ve OPG'nin kemik dansitesinin önemli belirleyicisi olabileceğini desteklemekle beraber daha çok sayıda ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.ANAHTAR KELİMELER: Osteoporoz, Romatoid artrit, RANKL, OPG, Katepsin K

Alkalen fosfatazArtrit-romatoidKatepsinler+2
Gökhan Çakırca
Dicle University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Testis torsiyonu ile oluşturulan doku hasarına karşı N-asetil sistein'in uzun dönemde etkisinin incelenmesi

Testis torsiyonu yenidoğanlar, adölesanlar ve çocuklarda görülebilen ürolojik bir vakadır. Testis torsiyonu tedavisinde testislerde kalıcı hasar oluşmasını engellemek amacıyla testisler cerrahi müdahale ile detorsiyone edilmektedir. Bazı çalışmalarda NAC'ın testis torsiyonu ile oluşan iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. İpsilateral ve kontralateral testislerde uzun dönemde oluşan değişimlerin etkileri ele alındığında, bu etkilerin testislerdeki fonksiyon kaybı sonucunda fertiliteyi etkilediği görülmüştür. Bu çalışmada, torsiyonu takiben uygulanan NAC'ın uzun dönemde testisler üzerine etkisinin olup olmadığını antioksidan enzim aktivitelerini ölçerek ve histopatolojik olarak araştırıldı. Çalışmada 18 adet Sprague-Dawley ırkı ratlar üç gruba ayrılarak kullanıldı. Birinci gruba sadece laparatomi yapıldı ve iki ay sonra grubun doku örnekleri alındı. İkinci grupta, sol testis 720o torsiyone edildi, dört saat sonra detorsiyone edildi ve iki ay sonra grubun doku örnekleri alındı. Üçüncü grupta, sol testis 720o torsiyone edildi, dört saat sonra detorsiyone edildi, detorsiyondan 30 dk önce ve takip eden beş gün boyunca 20 mg/kg dozunda NAC uygulandı, reperfüzyondan iki ay sonra grubun doku örnekleri alındı. İki ay sonunda her çıkarılan sol ve sağ testis dokularının MDA, GSH miktarı ve SOD, CAT ve GPx aktivite ölçümleri yapıldı. Alınan doku örneklerinde histopatolojik incelemeler de yapıldı. Sol testisteki MDA konsantrasyonu kontrol grubuna göre iskemi ve NAC gruplarında daha düşük bulundu (p<0.05). Sol testisteki iskemi ve NAC gruplarında CAT aktivitelerinde yükseklik gözlendi (p<0.05). Ayrıca sağ testiste GPx aktivitesi yüksek bulundu (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmelerde NAC uygulamasının doku hasarının engellenmesinde başarılı olduğu gözlendi.Sonuç olarak testis torsiyonu ile oluşan doku hasarının uzun dönemdeki etkilerini değerlendirmede antioksidan enzim aktivitelerinin tek başına yeterli olmadığına ve NAC uygulamasının da bu aktiviteler üzerinde bir etkisi bulunmadığı kanaatine varıldı.

AntioksidanlarEnzimlerGlütatyon+6
Akın Bodur
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Türk propolis ekstraktlarının iyonizan (y-Gama) radyasyonla uyarılmış insan lenfositleri üzerine olası radyoprotektif etkisinin değerlendirilmesi

Propolis, polifenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin, toplandığı bölgenin coğrafyasına ve iklimine göre kompozisyonu değişebilen, antibakteriyel, antitümöral, antiinflamatuar, antioksidatif, antimutajenik ve diğer faydalı aktiviteleri ile doğal bir ilaç olarak kullanılan önemli bir arı ürünüdür. Propolisin biyolojik etkisi, çoğunlukla flavonoidlerin varlığına atfedilmektedir. İyonlaştırıcı radyasyona maruziyet canlılarda doğrudan ve dolaylı genotoksik hasara yol açar. Doğrudan etki DNA üzerinde tek ve çift zincir kırkları şeklinde olurken; dolaylı etki iyonlaştırıcı radyasyonun su ile etkileşimi sonucu meydana gelen serbest radikaller üzerinden gerçekleşir. Oluşan bu serbest radikaller DNA, protein, lipid, karbonhidratlar gibi biyomoleküllerle etkileşime girebilir ve oksidatif DNA hasarı sonucu mutajenik ve karsinojenik etki oluşturabilirler. Günümüzde genotoksisite çalışmalarında birçok yöntem kullanılmakla birlikte; basit, ucuz ve tekrarlanabilir bir metot olan comet analizi diğer yöntemlerden bir adım öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Türk propolisinin farklı konsantrasyonlarda hazırlanmış etanolik ekstraktlarının 3 Gy gama radyasyon (30cGy/dak.) ile uyarılmış fibroblast hücre serileri üzerindeki olası radyoprotektif etkisi comet yöntemi ile incelenmiştir. Hücrelerin ışınlanmadan önce 100, 200 ve 300 ?g/mL'lik konsantrasyonlardaki etanolik propolis ekstraktı ile 15 ve 30 dakikalık ön muameleleri sonrasında elde comet skorları ile sadece 3 Gy hasarlı hücrelerden elde edilen değerler arasında anlamlı fark görüldü (p<0.001). Pozitif kontrol grubu oluşturmak için radyasyona karşı koruyucu etkinliği bilinen sentetik bir aminotiyol bileşiği olan amifostin kullanıldı. Sonuç olarak Türk propolisinin etanolik ekstraktlarının; fibroblast hücre serilerinde, 3 Gy gama radyasyon kaynaklı DNA hasarını engellediği ve radyoprotektif etkinliğe sahip olabileceği neticesine varıldı.

Comet tekniğiFibroblastlarFlavonoidler+5
Can Özgür Yalçın
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Türk propolisinin ticari bitkisel yağlarda çözünürlüğünün incelenmesi

Propolis, bal arıları tarafından toplanan reçinemsi bir maddedir. Flavonoidler gibi, fenolik bileşikler propolisin biyolojik aktivitesinden başlıca sorumlu yapılardır. Farklı yapısal özelliklere sahip olan flavonoidler, biyolojik aktivitelerinde önemli çeşitlilikler gösterirler. Propolis ham halde kullanılamaz, bu nedenle çözücülerle yapılan ekstraksiyon ile saflaştırılmalıdır. Farklı çözücüler, farklı bileşenleri çözüp ekstrakte edeceği için propolis ekstraksiyon metodları, propolisin aktivitesini etkileyebilmektedir. İlaç ve kozmetik sanayinde propolis etanol, gliserol, propilen glikol ve yağ olarak dört tip çözücü ile hazırlanarak kullanılır. Yenilebilir bitkisel yağlar, trigliseridler ve yağ asitlerinin propolis için ekstraksiyon çözücüleri olarak kullanılabileceği belirtilmiştir, fakat propolisin yağ ekstraklarının kimyasal kompozisyonu ve biyolojik aktivitesi ile ilgili veriler çok azdır. Bu çalışmada, çeşitli bölgelerden toplanan Türk propolisinin, Türkiye'de ağırlıklı olarak kullanılan bazı bitkisel yağlar ile ekstraktları hazırlanarak toplam polifenol içerik, toplam flavonoid içerik ve demir indirgeyici güç tayinleri yapılarak, propolisin hangi yağ çeşidinde en iyi çözündüğünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Propolisi ekstrakte etmek için ayçiçek yağı, fındık yağı, mısır yağı ve zeytin yağı olmak üzere dört çeşit bitkisel yağ seçilmiştir. Çalışmanın sonucunda propolisin en iyi zeytin yağı içinde çözündüğü, daha sonra sırasıyla mısır yağı, fındık yağı ve ayçiçek yağında çözündüğü sonucuna varılmıştır.

Ayçiçek yağıFlavonoidlerFındık yağı+5
Sibel Karakaş
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Postprandial lipemide serum paraoksonaz 1 (PON1) aktivitesinin incelenmesi

Kardiyovasküler hastalıklar için bir risk faktörü olarak değerlendirilen postprandiyal dislipidemi (PPD) pek çok biyokimyasal parametrenin değişimi ile sonuçlanır. Özellikle artmış trigliserid (TG) düzeyleri, azalmış yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) düzeyleri PPD'ye eşlik etmektedir. Paraoksonaz-1 (PON1) HDL yapısında bulunur. PON1, HDL ve LDL'yi oksidasyondan koruyarak aterosklerotik lezyonlardaki oksidatif stresi azaltır. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı kişilerin oral trigliserid tolerans testine (OTTT) verdikleri cevap göz önünde bulundurularak PON1 enziminin paraoksonaz, arilesteraz ve laktonaz aktivitelerini değerlendirmektir. Çalışma grubu yaşları 18-55 arasında değişen 45 kadın ve 51 erkek olmak üzere toplam 96 sağlıklı bireyden oluşmaktadır. Çalışma grubu, açlık ve yüksek yağlı diyet (OTTT) sonrası 2, 4 ve 6'ncı saatlerdeki TG seviyeleri kullanılarak hesaplanan eğri altındaki alan (AUC) değerlerine göre üç gruba ayrıldı. PON1 enzim aktiviteleri ve diğer parametreler OTTT cevabı düşük olan grup ile yüksek olan grup arasında karşılaştırıldı. Erkeklerde üst grup ile alt grup karşılaştırıldığında, aterojenik lipid profili; artmış total kolesterol ve LDL-K ile azalmış HDL-K düzeyleri gözlemlendi. PON1 enzim aktiviteleri spektrofotometrik metodlarla belirlendi. PON1 laktonaz aktivitesi erkeklerde kadınlara göre anlamlı düşük bulundu (P<0.05). Öte yandan PON1 laktonaz aktivitesi her iki cinste de OTTT süresince zamana bağlı olarak artış gösterdi. Kadınlarda üst grupta PON1 arilesteraz aktivitesi alt gruba göre anlamlı yüksek bulundu (P<0.022).OTTT cevabı yüksek olan gruptaki kişilerin aterojenik lipid profiline sahip oldukları sonucuna varıldı. PON1 enzim aktiviteleri genel olarak postprandial dönemde OTTT boyunca artarak farklı cevaplar gösterdi. Bu artış bu dönemde artan oksidan stres ile ilişkili olabilir. Gözlenen tüm bu değişiklikler, özellikle OTTT cevabı bozulmuş erkeklerde, aterojenik eğilimin artışı ile ilgili olabilir.

ArilesterazDislipidemiDiyet+4
Yahya Altınkaynak
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik apelin uygulamasının karaciğer antioksidan (CAT, SOD, GSH-Px) üzerine etkisinin incelenmesi

Apelin çeşitli fizyolojik fonksiyonları bulunan, adipoz dokudan salgılanan peptit yapılı bir bileşiktir. Apelin; immün, kardiyovasküler ve nöroendokrin sistem başta olmak üzere birçok biyolojik sistemi etkilemektedir. Bu peptidin kardiyomiyositlerde bazı antioksidan enzimler üzerine etkisi araştırılmış ve katalaz aktivitesini arttırdığı bulunmuştur.Bu çalışmada, detoksifikasyon, sentez, sindirim ve çeşitli maddeler için depo yeri olan karaciğer dokusunda, apelin-13'ün antioksidan sistem aktivitesine olan etkisi incelendi. Çalışmada 32 adet Sprague-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrıldı. 1. grup kontrol (1 ml/kg/gün serum fizyolojik ), 2. grup 30 µg/kg/gün, 3. grup 100 µg/kg/gün ve 4. grup ise 300 µg/kg/gün olmak üzere, 15 gün süreyle tek doz intraperitoneal apelin-13 enjeksiyonu yapıldı. 15. günde alınan karaciğer dokularında, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ve bu enzimlerin gen ekspresyonları ölçüldü. SOD aktivitelerinde AP 30 kontrol grubuna göre daha düşük (p<0.05), CAT aktivitelerinde AP 30 ve AP 100 kontrol grubuna göre daha düşük (p<0.05), GSH-Px aktivitelerinde ise AP 100 ve AP 300 kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0.05). SOD ve CAT gen ekspresyonu ölçümlerinde değişiklik gözlenmezken, GSH-Px ekspresyonlarında AP 300 kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0.05). MDA konsantrasyonu kontrol grubuna göre AP 100 ve AP 300 grupları daha düşük bulundu (p<0.05).Sonuç olarak apelinin karaciğer dokusunda oksidatif süreci, GSH-Px aktivitesi ve ekspresyonunu artırarak bazal seviyede baskıladığı kanaatine varıldı.

AntioksidanlarApelinGlütatyon peroksidaz+3
İmran İnce
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Hipotiroidili ve hipertiroidili hastalarda Ca I ve Ca II otoantikorları ile oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Organizmanın kendi doku antijenlerine karşı immün cevap oluşturmasına otoimmünite, otoimmünizasyonun rol oynadığı hastalıklara otoimmün hastalıklar denilmektedir. Oluş mekanizması kesin olarak bilinmeyen bu tür hastalıkların tanısında organizmanın kendi dokularına karşı oluşan otoantikorların belirlenmesinden yararlanılmaktadır. Karbonik anhidraz, CA, (E.C.4.2.1.1) organizmalarda yaygın olarak bulunan, aktif bölgesinde Zn+2 iyonu içeren bir metaloenzimdir. CA otoantikorlarının varlığı birçok otoimmün temelli hastalıkta ortaya çıkarılmıştır. Reaktif oksijen türlerinin biyomoleküllerle reaksiyonu sonucunda oluşan patolojik duruma oksidatif stres denir. Oksidatif stres ile otoimmün hastalıklar arasında önemli bir ilişki vardır.Çalışmamızda tiroid hastalarında oksidatif stres belirteçleri ile anti-CA I ve anti-CA II düzeylerini ölçüp, bu parametreler arasında bir korelasyon olup olmadığının ve bu parametrelerden tiroid hastalığının tanısında kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 39 hipotiroidili ve 69 hipertiroidili toplam 108 hasta ile 52 sağlıklı kişi alındı. Gruplara ait serum örneklerinde anti-CA I, anti-CA II, total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), protein karbonil grubu ve eritrosit paketlerinde SOD, katalaz düzeyleri ölçüldü.Hipotiroidi ve hipertiroidili hastalarda anti-CA I, anti-CA II, TOS, OSI, SOD kontrol grubuna göre yüksek düzeyde tespit edildi ve aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Ayrıca, hem hipotiroidili hem de hipertiroidili hasta grubunda anti-CA I ve anti-CA II arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon bulundu (p=0.0001). Hipertiroidili hasta grubunda ise anti-CA I ve anti-CA II ile protein karbonil grubu düzeyleri arasında negatif bir korelasyon görüldü. Sonuç olarak anti-CA I ve anti-CA II değerleri tiroid hastalığının erken teşhisisinde belirteç olarak kullanılabileceği, ancak oksidatif stres parametrelerinin bu amaçla kullanılamayacağı sonucuna varılmıştır.

AntikorlarHipertiroidizmHipotiroidizm+4
Fazilet Yalduz
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talasemi majörlü hasta ve ebeveyninde mutasyon analizi

Bu çalışmada, bölgemizde beta talasemi majör tanısı almış hasta ve ebeveynlerinde; tanıyı kesinleştirmek için, hematolojik analiz ve hemoglobin varyant analizi yapıldı. Altın standart DNA dizi analizi yöntemi ile de mutasyon çeşitliliği saptandı. Hastanemizin Pediatrik Hematoloji Bölümünde takip ve tedavisi yapılan 30 beta talasemi majör hasta ve ebeveynlerden (30 anne ve 30 baba) olmak üzere toplam 90 kişi çalışmaya dahil edildi. EDTA' lı tüplere kan örnekleri alındı. Hematolojik analiz flow sitometrik yöntemle, hemoglobin varyant düzeyi HPLC ile aynı gün çalışıldı. Mutasyon çeşitliğini saptamak için DNA dizi analizi yapıldı. Sıklık sırasına göre: IVS-I-110 (G->A) % 46.67, Kodon 8 (-AA) % 16.67, IVS-II-1 (G->A) % 11.67, Kodon 44 (-C) % 10.00, IVS-II-745 (C->G) % 5.00, IVS-I-1 (G->A) % 3.33, IVS-I-5 (G->T) % 3.33 ve -30 (T->A) % 3.33 olmak üzere 8 çeşit mutasyon tespit edildi. Bunlara ek olarak önceden tanımlanmış dört sessiz nokta mutasyon görüldü. Hastalar düzenli olarak transfüzyon tedavisi aldıkları için hemoglobin konsantrasyonu 9.20±1.32 g/dL düzeyi ile beklenen düşüklükte değildi. HbA 86.32 ±12.09, HbF 10.95±11.94 olarak saptandı. Ebeveynlerde ise taşıyıcılarda olması baklenen hemogram sayımı ve Hb varyant düzeyleri görüldü. Beta talasemi mutasyon çeşitliliği açısından Türkiye geneline benzer bir dağılım tespit edildi. 9.20±1.32 g/dL olarak saptanan Hb düzeyi ise hastaların takip-tedavilerinin etkin sürdürüldüğünü düşündürmektedir. Bu çalışma, DNA dizi analizi yönteminin kullanımına bağlı olarak Diyarbakır'da saptanamayan mutasyonların belirlenmesine imkan tanımıştır. Bundan sonra daha geniş çaplı taramaların yapılarak mutasyonların saptanması gerçek bölgesel verilerin elde edilmesini sağlayacaktır. Taşıyıcı sıklığının yaygın olduğu bölgemizde bilinmeyen mutasyonların saptanması, prenatal tanı ile hasta çocuk doğumunun önlenmesine önemli katkı sunacaktır.

Ana-babaHastalarHücre dizisi+4
Cemal Polat
Dicle University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Türk propolisinin farklı çözücülerdeki eksraktlarının radikal yakalama ve demir şelatlama aktivitesinin incelenmesi

Propolis, polifenolik bileşikler ve flavonoidler açısından zengin, toplandığı bölgenin coğrafyasına ve iklimine göre içeriği değişebilen, antitümoral, antioksidatif, antimutajenik, antibakteriyal ve diğer faydalı aktiviteleri olan önemli bir arı ürünüdür. Flavonoidler; meyvelerde, sebzelerde, çay, şarap, meyve suyu gibi içeceklerde doğal olarak bulunan polifenolik bileşiklerdir. Bu bileşikler ikincil bitki metabolitleridir ve insanlar tarafından sentezlenemedikleri için, insan diyetinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Flavonoidlerce zengin olan propolis biyolojik aktivitesini ağır metal iyonlarını, biyolojik polimerleri bağlayarak, elektron transportunu katalizleyerek ve serbest radikalleri yok ederek gösterir. Serbest radikaller biyomoleküller üzerinde oksidatif hasara neden olurlar. Bu çalışmada yöremizden elde edilen propolisin farklı çözücülerle hazırlanan eksraktlarının demir şelatlama aktivitesi, serbest radikalleri yakalama kapasitesi incelendi. Yaptığımız bu çalışmada propolisin etanol, metanol, DMSO `lu ekstraktlarının 25 mg/mL ve üzerindeki konsantrasyonlarda % 90'ın üzerinde metal şelatlama etkisi olduğu bulundu. DPPH tayiniyle propolisin radikal süpürücü aktivitesi çalışıldı. Etanol ve metanollü ekstraktlarda 125?g/mL ve üzerindeki konsantrasyonlarda %90 üzerinde süpürücü etki gözlendi. Propolisin DMSO ile hazırlanmış ekstraktlarının radikal süpürücü aktivitesi 125?g/mL ve üzerindeki konsantrasyonlarda %73 olarak bulundu. Daha önce yapılan çalışmalarda propolisin antioksidan özelliği ortaya konulmuştur. Bu tez çalışmasıyla propolisin ortaya konmuş olan antioksidan özelliğinin muhtemel mekanizmalarından olan metal şelatlama ya da serbest radikalleri yakalama kapasitesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı in vitro ROS ölçümü yapılarak ortaya koyuldu. 300?M t-BHP ile hasarlanmış fibroblast hücrelerinde 4 saatlik iyileşme süresi sonunda 200?g/mL propolisin pozitif kontrole göre oluşan ROS miktarını azalttığı,bununda radikal süpürücü etki ve etkin olarak metal şelatlama üzerinden gerçekleşmiş olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Propolis, Metal Şelatlama, Serbest Radikal, CM-H2DCFDA, Fibroblast

FibroblastlarPropolisRadikaller+2
Sema Mısır
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Psöriazisli hastaların eritrosit membran omega-6/omega-3 yağ asidi oranı ve bu oranın hastalık aktivitesiyle ilişkisinin incelenmesi

Psöriazis oksidatif stres, anormal plazma lipid metabolizması ve yüksek sıklıkta kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili kronik, tekrarlayan inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Bu hastalıkta, omega-6 (?-6) yağ asidi olan araşidonik asitten (AA) türevlieikosanoid metabolitlerinin artışının inflamasyonda önemli rol oynadığı gözlenmektedir. Diyetle alınan omega-6/omega-3 yağ asidi oranının inflamatuvar hastalıklarda önemli etkisi olduğu düşünülmektedir. Fazla miktarda omega-3 (?-3) yağ asidi tüketilmesiyle hücre membranlarında bulunan ?-6/?-3 yağ asitleri oranının, ?-3 yağ asitleri lehine değiştiği gözlemlenmiştir. Böylece, inflamasyonda ?-3 yağ asitlerinden üretilen eikosanoid metabolitlerinin düşük inflamatuvar etki gösterdikleri görülmektedir. Bu verilere dayanarak çalışma grubunun eritrosit membranlarında ?-6/?-3 yağ asidi oranını ve bu oranın hastalığın şiddetiyle ilişkisini bulmak amaçlandı.Çalışma grubu 30 psöriazisli hasta ve 36 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. Eritrosit membranlarında yağ asidi analizi gaz kromatografisi ve alev iyonizasyon dedektörü kullanılarak tespit edildi. Çalışma grubunun lipid profilleri ve inflamasyon parametreleri de analiz edildi. Sağlıklı kontrol grubuna göre ?-6/?-3 yağ asidi oranı psöriazisli hastalarda önemli derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). PASI (Psöriazis Alan Şiddet İndeksi) skoru ile bu oran arasında bir korelasyon bulunamamıştır (p>0.05). Psöriazisli hasta grubunda yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-K) değeri düşük, trigliserid (TG), C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) değerleri yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, psöriazisli hasta grubunda gözlenen artmış ?-6/?-3 yağ asidi oranıhastalığın inflamatuvar sürecinde önemli bir rol oynayabilir.Anahtar Kelimeler: C reaktif protein, Eritrosit membranı ?-6/?-3 yağ asitleri oranı, İnflamasyon, PASI skoru, Psoriasis2

C reaktif proteinEritrositlerPsoriyazis+2
Serap Özer
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tam kanda siklosporin A düzeyi ölçümünde sıvı kromatografi sıralı kütle spektrometre yönteminin, antikor bağlı manyetik immunassay yöntemle karşılaştırılması

Siklosporin A (CsA) 11 amino asit içeren halkasal yapıda bir polipeptittir ve güçlü bir immünsüpresif ilaçtır. Organ ve kemik iliği transplantasyonu sonrası red reaksiyonunun önlenmesinde kullanılır. Ayrıca otoimmün hastalıklar ile graft-versus-host hastalığı tedavisinde de kullanılır. Siklosporin A etkinlik ve toksisite arasında dar bir terapötik aralık sergiler. Siklosporin A renal, hepatik ve immünolojik komplikasyonlara neden olabilir ve bunlardan bazıları ciddi yan etkilerdir. Böbrek yetmezliği ve lenfoma gibi artmış malignite riski önemli yan etkilerdendir. Ek olarak, CsA'nın bireyler ve etnik gruplar arasındaki farmakodinamik ve farmakokinetik çeşitliliği geniştir. Siklosporin A kan düzeyi izlenimi bu yüzden zorunlu bir gerekliliktir. Biyolojik numunelerde CsA ilaç düzeyi izlemi için immünassay, yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) ile kombine edilmiş ultraviyole dedektör (HPLC-UV) ve HPLC ile kombine edilmiş kütle dedektör (LC/MS/MS) gibi analitik teknikler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı kan CsA ilaç düzeyinin belirlenmesinde kullanılan bir immünassay yöntem olan antibody conjugate magnetic immünassay (ACMIA) yöntemini immünsüpresif ilaç izlenimi için daha sensitif ve daha selektif bir metot olan sıvı kromatografi-tandem mass spektrometre (LC/MS/MS) ile karşılaştırmaktır. Çeşitli hastalıklardan dolayı CsA ilacı kullanan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hastadan 2 tam kan tüpü alındı ve ACMIA ile LC/MS/MS yöntemi ile analiz edildi. Çalışmada iki yöntem arasında korelasyon katsayısı 0.857 olarak bulundu. Regresyon analizinde ise iki yöntem arasındaki denklemde [LC/MS/MS metodu (x) ve ACMIA (y) ekseni] eğim 1.437 kesim noktası 25.66 ve R2 0.735 olarak bulundu. İki yöntem arasında sistematik bir hata bulundu ve genel olarak LC/MS/MS yönteminin ACMIA yöntemine göre %42 oranında daha düşük okuma yaptığı gözlendi. Tandem mass spektrometre yöntemi çeşitli immünsüpresif ilaçları birlikte analiz edebilmektedir ve bu durum ilaç izlemi için gereken maliyeti düşürmektedir. Tandem mass spektrometre yöntemi daha önce kullanılan immunassay yönteme göre immünsüpresif ilaçlar için daha sensitif, daha selektif ve daha geniş bir lineer aralığa sahiptir. Sonuç olarak bu yöntem tam kanda immünsüpresif ilaç düzeyi izlemi için immünassay yöntemlere alternatif olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Siklosporin A, sıvı kromatografi-tandem mass spektrometre, antikor bağlı manyetik immunassay, terapötik ilaç düzeyi izlemi

Doz-cevap ilişkisi-ilaçKromatografiKromatografi-sıvı+5
Murat Ar
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik biyokimya otoanalizörlerinde hemoliz indeks kullanımı

BiyokimyaHemolizKalite yönetimi+1
Sabiha Kamburoğlu
Karadeniz Technical University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyetle indüklenmiş obezitede yağ dokusundaki oksidan-antioksidan dengenin incelenmesi

Obezite ile birlikte yağ dokusunda oksidan-antioksidan denge değişiklikleri meydana gelmektedir. Ancak, vücudun farklı bölgelerindeki yağ dokularında bu değişikliklerin hangi düzeyde gerçekleştiği, oksidan-antioksidan denge değişikliği ile adipokin salgılanması arasında nasıl bir ilişki olduğu net bir şekilde ortaya konulmamıştır. Çalışmamızda, yüksek yağlı diyetle sıçanlarda oluşturulan obezite modelinde, vücudun farklı bölgelerindeki yağ dokularında oksidan-antioksidan denge değişikliği, bu denge değişikliği ile adipokin salgılanması arasındaki ilişki ve antioksidan kullanımının bu ilişkiyi hangi yönde etkilediğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her birinde 6 adet Sprague Dawley ırkı sıçan bulunan kontrol, obez ve obez + 2 g/L N-asetilsistein alan gruplar oluşturuldu. Kontrol grubu standart sıçan yemiyle, obez ve NAC grubu yüksek yağ içerikli yemle toplam 85 gün beslendi. Serum numuneleri, subkutan (derialtı), visseral ve böbrek etrafındaki yağ dokusu örnekleri alındı. Serum numunelerinde leptin, adiponektin, rezistin, apelin, insülin, interlökin-6, tümör nekrozis faktör-? ve retinol bağlayıcı protein-4 miktarları ölçüldü. Doku örneklerinde leptin, adiponektin, rezistin, apelin, beta aktin ve nikotinamit adenin dinükleotid fosfat oksidaz enziminin ribonükleik asit seviyeleri real time polymerase chain reaction ile belirlendi. Dokularda malondialdehit, protein karbonil grubu, glutatyon miktarı belirlenip, süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalaz aktiviteleri ölçüldü. Serum leptin, perirenal malondialdehit ve subkutan glutatyon seviyeleri obez grupta artmıştı (sırasıyla, p=0.003, p=0.004, p=0.032). Visseral süperoksit dismutaz, visseral katalaz, perirenal katalaz, visseral glutatyon peroksidaz aktiviteleri obez grupta azalmıştı (sırasıyla, p=0.009, p=0.009, p=0.002, p=0.002). Leptin ve apelin gen ekspresyonları subkutan yağ dokusunda obez grupta kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0.04, p=0.03). Yüksek yağ içerikli diyetle beslenen sıçanlarda, yağ dokuları arasında oksidatif strese cevapta ve adipokin ekspresyon profillerinde fark olduğu kanaatine varıldı.

Adipoz dokuLeptinObezite+2
Cemil Kahraman
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bozulmuş glukoz toleransı ve tip 2 diyabetes mellitus' u olan bireylerde magnezyum ve oksidatif stresin değerlendirilmesi

BOZULMUŞ GLUKOZ TOLERANSI VE TİP 2 DİYABETES MELLİTUS' U OLAN BİREYLERDE MAGNEZYUM VE OKSİDATİF STRESİN DEĞERLENDİRİLMESİ Çalışmamızın amacı laboratuvarımıza oral glukoz tolerens testi (OGTT) için başvuran hastalardan oluşturulan gruplardan, Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) olan kişilerde, hipergliseminin magnezyum (Mg) seviyesine ve oksidatif strese etkisini incelemektir. Çalışma grubu 181 kadın, 99 erkek olmak üzere toplam 280 kişi içermektedir. Grubun yaş ortalaması 45±13' tür. Hastalar ADA kriterlerine göre 3 gruba ayrıldı. Açlık plazma glukozu <100 mg/dL ve OGTT 2. saat plazma glukozu <140 mg/dL olanlar normal glukoz toleransı grubuna (NGT), OGTT 2. saat plazma glukozu 140-199 mg/dL olanlar BGT grubuna, ≥200 mg/dL olanlar T2DM grubuna dahil edildi. Hastaların açlık plazma örneklerinden glukoz, Mg, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), düşük yoğunluklu lipoprotein- kolesterol (LDL-K), yüksek yoğunluklu lipoprotein- kolesterol (HDL-K) seviyeleri ile lipid peroksidasyonunun göstergesi olarak malondialdehit (MDA) ve protein oksidasyonunun göstergesi olarak ileri okside protein ürünleri (AOPP) düzeyleri ölçüldü. Yapılan ölçümler sonucunda, Mg seviyelerinde T2DM grubunda BGT grubuna göre anlamlı azalma gözlendi (p<0.05). TK, TG ve LDL-K seviyelerinde T2DM ve BGT grubunda NGT grubuna göre anlamlı artış gözlendi (sırasıyla, p<0.05, p<0.001, p<0.001, p<0.05, p<0.05, p<0.001). HDL-K seviyelerinde T2DM grubunda NGT grubuna göre anlamlı azalma gözlendi (p<0.05). MDA düzeyinde T2DM ve BGT grubunda NGT grubuna göre anlamlı artış gözlendi (sırasıyla, p<0.001, p<0.001). AOPP düzeyinde BGT grubunda NGT grubuna göre anlamlı artış (p<0.001), ancak T2DM grubunda BGT grubuna göre anlamlı azalma gözlendi (p<0.05). Çalışmamızda, BGT'li hastalarda görülen hipergliseminin, oksidatif stres ve aterojenik lipid profiline yatkınlıkla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu açıdan BGT' li hastaların, T2DM' li hastaların patogenezine benzer derecede etkilendiği düşünülmektedir. Mg seviyelerinde ise BGT grubunda T2DM grubunda gözlenen azalma gözlenmemiştir. Bu durumun T2DM ve IGT gruplarında gözlenen fizyopatolojik değişiklilerin derecesi ile ilişkili olduğu söylenebilir.

Diabetes mellitus-tip 2GlükozGlükoz tolerans testi+4
Ayşegül Yılmaz
Karadeniz Technical University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer'lı hastalarda plazma Aß1-40 ve Aß1-42'nin dolaşımdaki sRAGE, esRAGE, sLRP1, Aß oligomer ve neprilizinle ilişkilerinin araştırılması

Amiloid plakların esas bileşeni olan amiloid beta (Aß), Alzheimer hastalığı (AH)'nın patogenezinde merkezi bir role sahiptir. Günümüzde yaygın olarak kabul gören görüşe göre hastalığın oluşumundan sorumlu esas Aß formları, Aß oligomerleridir. Alzheimer hastalarının %99'unu oluşturan sporadik tip AH'nda beyindeki artmış Aß düzeylerinin nedeni henüz netleştirebilmiş değildir. Ailesel tip AH'dan farklı olarak sporadik tip AH'nda, Aß üretiminin arttığına dair direkt kanıtlar bulunmaması nedeniyle beyindeki artmış Aß düzeylerinden sorumlu olan esas mekanizmanın, Aß yıkımında veya beyinden kana doğru olan taşınmasında ortaya çıkan bozulmanın olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, plazma Aß1-40, Aß1-42 ve Aß oligomer düzeylerininin yanı sıra beyindeki Aß'nın yıkılmasından sorumlu esas enzim olan neprilizinin, Aß'nın beyinden dolaşıma doğru temizlenmesini sağlayan düşük-yoğunluklu lipoprotein reseptör ilişkili protein (LRP)'in ve LRP'in tam tersi olarak Aß'yı dolaşımdan beyine doğru taşıyan ileri glikasyon son ürünleri reseptörü (RAGE)'ne ait sekrete edilen formlar olan çözünebilir RAGE (sRAGE) ve endojen olan sekrete edilen RAGE (esRAGE)'nin serum düzeylerini belirlemektir.Çalışmaya 50 Alzheimer hastası ve 50 sağlıklı yaşlı kontrol olmak üzere toplam 100 kişi dahil edildi. Alzheimer hastaları klinik demans evreleme ölçeği (CDR) kullanılarak hafif (CDR:1), orta (CDR:2) ve ağır (CDR:3) olarak evrelere ayrıldı. Dolaşımdaki Aß1-40, Aß1-42, Aß oligomer, sRAGE, esRAGE, sLRP ve neprilizinin düzeyleri, ELISA ile saptandı. Eş zamanlı olarak rutin biyokimyasal (karaciğer enzimleri, lipid profili, börek fonksiyon testleri) ve hematolojik (eritrosit, lökosit, trombosit, hemoglobin, hematokrit) parametreler otoanalizör ile ölçüldü. Elde edilen sonuçların, çeşitli değişkenler (yaş, cinsiyet, kısa mental durum muayenesi, rutin biyokimyasal ve hematolojik parametreler) ile olan ilişkisi değerlendirildi.AH ve kontrol grupları arasında dolaşımdaki Aß1-40, Aß1-42, Aß oligomer, sRAGE, esRAGE, sLRP ve neprilizin seviyeleri için anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların evrelere ayrılmasından sonra Aß oligomer düzeyleri, ağır evrede hafif evre ve kontrole göre anlamlı düşük saptandı. Aß oligomerlerin, ağır evre hastaları saptamada %69 duyarlılık ve %84 özgüllüğe sahip olduğu görüldü. sRAGE, ağır evrede orta evreye göre belirgin olarak düşük seviyede belirlendi. esRAGE düzeyleri ise ağır evrede hafif evreye göre anlamlı olarak düşük bulundu. Alzheimer hastalarında esRAGE düzeylerinin, galantamin kullananlara göre donepezil ve rivastigmin kullananlarda, belirgin olarak yüksek olduğu tespit edildi. Hem AH hem de kontrol grubunda Aß1-42 ile sRAGE arasında ve sRAGE ile esRAGE arasında korelasyon bulundu. Her iki grupta da esRAGE/sRAGE oranı, 1:3 olarak belirlendi. Ayrıca Alzheimer hastalarında, yaş ile Aß1-42 arasında ve MMSE ile Aß oligomer, sRAGE ve esRAGE arasında korelasyon olduğu görüldü. Bunlara ek olarak Alzheimer hastalarında Aß1-42, sRAGE ve sLRP ile böbrek fonksiyon testleri arasında ve sağlıklı kontrollerde ise Aß1-40 ile eritrosit sayısı arasında korelasyon saptandı.Sonuç olarak dolaşımdaki Aß1-40, Aß1-42, sRAGE, esRAGE, sLRP ve neprilizinin düzeylerini ölçmenin AH tanısında kullanılamayacağını, ancak özellikle ağır evrelerin saptanması amacıyla Aß oligomerlerin kullanılabileceğini düşünmekteyiz. esRAGE ve neprilizin düzeylerinin çalışmamız ile ilk kez değerlendirilmiş olmasının yanı sıra Aß oligomer ve sLRP düzeyleri için çalışmamız da dahil olmak üzere yalnızca iki çalışmanın bulunması nedeniyle bu parametrelerin AH tanısında kullanılmasına dair ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinBiyobelirteçler+5
Funda Uysal
Dokuz Eylül University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı ve fenilketonürili çocuklarda fonksiyonel B12 vitamin eksikliğinin plazma metilmalonik asit ve homosistein düzeyleri ile araştırılması

Giriş ve amaç: Fenilketonüri (FKÜ) hastaları fenilalaninden zengin doğal proteinlerden kısıtlı diyetleri nedeniyle fonksiyonel B12 vitamin eksikliği riski altındadırlar. B12 vitamin eksikliğinin belirlenmesinde B12 vitamin konsantrasyonlarından daha duyarlı fonksiyonel belirteçler olan metilmalonik asitin (MMA) ve/veya homosisteinin (Hcy) kandaki yüksek konsantrasyonları bozulmuş hücre içi B12 vitamin durumunun göstergesi olarak kabul edilmektedir. Ancak, literatürde bu parametrelerin tanı değeri ile ilgili yapılmış yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; kısıtlı diyet alan FKÜ hastalarının fonksiyonel B12 vitamin eksikliği açısından sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması ve B12 vitamin eksikliğinde MMA ölçümünün B12 vitamini ölçümüne göre tanı değerinin ortaya konmasıdır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 5-18 yaşları arasındaki fenilalaninden kısıtlı diyet alan 31 FKÜ hastası ve 26 sağlıklı çocuk dahil edildi. Serum B12 vitamini, ferritin ve folik asit düzeyleri kemilüminesans immünoassay yöntemiyle, fenilalanin düzeyi fluorimetrik bir yöntemle belirlendi. MCV değerleri hemogram cihazında çalışıldı. Plazma Hcy düzeyi ise HPLC ile ölçüldü. Plazma MMA düzeyi stabil izotop dilüsyon-çoklu reaksiyon izleme sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi (SID-MRM LC-MS/MS) yöntemi ile belirlendi. MMA yönteminin analitik performansının değerlendirilmesinde doğruluk, doğrusallık, gün içi ve günler arası kesinlik, tespit limiti, kantitasyon limiti ve geri kazanım çalışmaları yapıldı. Verilerin istatistiksel analizlerinde SPSS 15.0 programı kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: 0.05-2.5 ?mol/L aralığındaki kalibrasyon standartları ile değerlendirilen MMA yönteminin doğruluğu %100 ± 4 olarak bulundu. Yöntem 100 ?mol/L'ye kadar doğrusaldı. Gün içi ve günler arası %CV sırasıyla 4.0 ve 6.0'dan küçük bulundu. Plazma MMA ölçümü için tespit ve kantitasyon limitleri sırasıyla 0.021 ?mol/L ve 0.085 ?mol/L olarak belirlendi. Düşük ve yüksek konsantrasyonda MMA içeren plazma örneklerine eklenen MMA'nın geri kazanımı sırasıyla %87.6 ve %86.4 bulundu. FKÜ ve kontrol grupları karşılaştırıldığında; iki grup arasında serum B12 vitamini, plazma MMA ve Hcy düzeyleri açısından anlamlı fark bulunamadı. FKÜ'li olgular arasında, serum B12 vitamini düşük olanlar grubun %12.9'unu, plazma MMA ve Hcy düzeyleri yüksek olanlar ise sırasıyla %29'unu ve %9.7'sini oluşturmaktaydı. Kontrol grubunun ise %30.7'sinde ve %11.5'inde sırasıyla plazma MMA ve Hcy konsantrasyonları yüksek bulundu. Folik asit ve MCV düzeylerinin FKÜ grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu belirlendi (p<0.01). İncelenen parametreler arasındaki korelasyonlar değerlendirildiğinde; FKÜ grubunda plazma Hcy ile fenilalanin ve MCV düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar, folik asit ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Kontrol grubunda ise plazma MMA ile Hcy konsantrasyonları arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (p<0.05). FKÜ ve kontrol gruplarının verileri birlikte ele alındığında, serum B12 vitamin konsantrasyonları ile plazma MMA ve MCV düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyonlar belirlendi (p<0.01). Yukarıdaki bulgulara ek olarak, B12 vitamin eksikliği tanısının konmasında, plazma MMA ölçümünün serum B12 ölçümüne göre 5.33 kat (%95 GA=1.62-17.49) daha fazla tanı koydurucu olduğu bulundu.Sonuç: Çalışmamız, hem sağlıklı kontrollerde hem de potansiyel B12 vitamin eksikliği riski olan FKÜ grubunda, B12 vitamin düzeyleri referans değerler içinde olsa da fonksiyonel B12 vitamin eksikliğinin olabileceğini göstermektedir. Ayrıca bu çalışma ile FKÜ'li olgularda ve sağlıklı çocuklarda MMA'nın B12 vitaminine göre daha yüksek tanı değeri ilk kez ortaya konmuştur.Anahtar kelimeler: B12 vitamini, metilmalonik asit, homosistein, fonksiyonel B12 vitamin eksikliği, fenilketonüri, çoklu reaksiyon izleme-sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi (MRM-LC-MS/MS)

FenilketonüriHomosisteinKromatografi+4
Merve Akış
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Pro-apoptotik ve anti-apoptotik proteinlerin EGCG ile tetiklenen apoptoz mekanizmasındaki rollerinin HCT-116 kolon kanser hücrelerinde incelenmesi

Yeşil çay ekstraktı olan EGCG kolay elde edilebilen, ucuz ve toksik olmayan katekin türevi bir polifenol bileşiğidir. Çeşitli kanser hücrelerinde programlı hücre ölümünü tetikleyebildiğinden kemoterapötik ajan olarak kullanımı yoğun olarak araştırılmaktadır. Buna rağmen EGCG'nin etkisi hücre tipine göre değişkenlik göstermektedir ve apoptoz mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Özellikle kolon karsinoma üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar oldukça kısıtlıdır ve henüz EGCG'nin kolon kanserinde pro- ve anti-apoptotik genlerin ekspresyon profiline etkisini gösteren bir çalışma mevcut değildir. Bu bilgiler ışığında bu çalışmada, kolon karsinoma hücrelerinde apoptozu tetikleyen dozda EGCG'nin pro- ve anti-apoptotik genlerin ekspresyonlarına etkisi, artış gösteren ve apoptotik süreçte önemli rol oynayan proteinlerin mRNA düzeyinde susturulması ile bu proteinlerin apoptotik süreç açısından öneminin incelenmesi amaçlanmıştır. Bunun yanısıra EGCG'nin prooksidan özelliği ile hücrede oluşturduğu oksidatif etkinin hücre içi reaktif oksijen düzeyinin ölçülmesi ile incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaç doğrultusunda çalışmada HCT-116Bax+/+ ve HCT116Bax-/- insan kolorektal tümör hücre hatları kullanıldı. EGCG'nin hücre canlılığı üzerine etkisi MTT yöntemi ile, hücre ölüm tipi ve yüzdesi akış sitometrik analiz ile belirlendi. İntrensek ve ekstrinsik apoptotik yolakta görevli kazpazların protein ekspresyon değişimleri western-blot analizi ile incelendi. EGCG'nin pro- ve anti-apoptotik gen ekspresyon düzeylerine etkisi Real-Time PZR yöntemi ile belirlendi. İntrensek ve ekstrinsik apoptoz yolaklarının başlatıcı kaspazları olan kaspaz-8 ve kaspaz-9 genleri susturulmak üzere seçildi ve EGCG'nin etkinliğinde kaspaz-8 ve -9'un önemi incelendi. EGCG'nin hücrede oluşturduğu oksidatif etki oluşan reaktif oksijen türevlerinin akış sitometrik analizi ile saptandı.Elde edilen gen ve protein ekspresyon analiz verileri değerlendirildiğinde EGCG'nin apoptotik etkisini ağırlıklı olarak kaspaz 8 enzim aracılı ekstrinsik yolak ile gösterdiği ancak kaspaz 9 enzim aracılı intrinsik yolağın dolaylı olarak apoptotik etkiyi güçlendirdiği ve etkide EGCG'nin oluşturduğu hücre içi ROT'ların da etkin olduğu öngörülmektedir.Anahtar Sözcükler: EGCG, Kolon kanseri, İntrinsik apoptoz, Ekstrinsik apoptoz

ApoptozisEpigallokateşinEpigallokateşin gallat+2
Ayşenur Çataler Karakuş
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2013
00