
161
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
COVID-19 geçiren ve iyileşen hastalarda sarkopeni sıklığı ve sarkopeninin COVID-19 klinik seyri üzerine etkisi
Bu çalışmada Covid-19 geçirenlerde sarkopeni sıklığı ve sarkopeninin Covid-19 un klinik seyrine etkisi araştırıldı. Çalışmaya PCR testi pozitif olup Covid-19 tanısı aldıktan sonra en az 45 gün geçmiş 50 yaş ve üzeri 92 kişi, Covid-19 geçirmemiş 92 sağlıklı gönüllü olmak üzere 184 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubun yaş ortalaması 62,8, kontrol grubun yaş ortalaması 61,7 di. Cinsiyet dağılımı olarak hasta grubun; 43ü kadın, 49u erkek, kontrol grubunun 46 sı kadın, 46 sı erkekti. Çalışmaya katılan tüm bireylere sarkopeni için sarc-f anketi, el kavrama gücü ölçümü, kas kütle ölçümü, yürüme hızı, yorgunluk için VAS, dispne için BORG skalası, yaşam kalitesi için Sf-36 anketi, komorbidite için Charlson komorbidite indeksi, sigara alışkanlığı, vücut kompozisyon ölçümleri yapıldı ve kaydedildi. Hasta gruba Covid-19 sırasında klinik seyri, ateş ve öksürük varlığı, hastanede yatış süresi, kas ağrısı sorgulandı. Hasta grubunda sarkopeni görülen kişi 38 (41,3)'iken, sağlıklı kontrol grubunda sarkopeni görülen 3 (%3,26) kişiydi. Hasta grupta sarkopeni görülme sıklığı sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). 50-65 yaş grubunda hasta grubun %32,65'nde, kontrol grubunun %1,39'nda sarkopeni görülmüştür. 65 yaş üzerinde ise hasta grubunun %51,16'sında,kontrol grubunun %10'nda sarkopeni görülmüştür. VAS, BORG ve Charlson komorbidite ortalaması hasta grupta kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek, kas kuvveti, yürüme hızı, sf-36 ortalaması istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü. (p<0,05).Hasta grupta kas ağrısı semptomu, ayaktan ve yatarak tedavi şekli, hastanede yatış günü, sigara kullanımı ve sarkopeni ilişkisinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Bu çalışmanın sonuçları, Covid-19 enfeksiyonunu takiben sarkopeni sıklığının arttığını gösterdi. Komorbidite indeksi, sigara, yüksek BMI ve düşük yaşam kalitesi Covid-19 klinik seyrini olumsuz etkilediği düşünüldü. Covid-19 enfeksiyonu ile sarkopeni arasındaki nedensellik ilişkisini değerlendirmek için daha fazla popülasyon tabanlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimler: BMI, Covid-19,Kas ağrısı, Sarkopeni, Sigara
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerde serum magnezyum düzeyleri ve kardiyak komorbid hastalıkların üzerindeki etkisi
Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı (KOAH) kronik inflamasyon sonucu solunum yolunda hava akışını bozan ve sistemik yan etkilere sebep olan ilerleyici akciğer hastalığıdır. KOAH varlığında hiperekspande amfizematöz akciğerlerin varlığı ve hipoksik pulmoner vazokonstriksiyonun kalbin sağ tarafına uzun süreli etkileri pulmoner hipertansiyona ve daha sonra sağ atriyal, sağ ventrikül hipertrofisine yol açarak EKG değişimlerine ve kardiyak komorbiditelere neden olur. Magnezyum (Mg) elektrolitlerin iletilmesinde rol oynayan, hücre membran potansiyelini değiştirebilen bir iyondur ve ayrıca bronkodilatatör etkisi ile akciğer fonksiyonlarında iyileşme gösteren Mg, günümüzde KOAH için tanı, tetkik ve tedavi yönergelerinde bulunmamaktadır. Bu çalışmada evre 3 (%30 ≤FEV1<%50) ve evre 4 (FEV1<%30 veya FEV1<%50 ve kronik solunum yetmezliği) KOAH ile sağlıklı gönüllülerden hemogram, biyokimya, kardiyak enzimler ve EKG alınmıştır. KOAH olanlarda fosfor, laktat dehidrogenaz, total kolesterol, kırmızı hücre dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi, vitamin B12, antistroptolizin O, tiroid uyarıcı hormon, sedimentasyon, kütle CK-MB, troponin ile kalp atım hızı, V1'de P amplitüdü, QTc Mesafesi, V1'de R amplitüdü, V6'de S amplitüdü, V1'de R/S oranı, P dalga aksı sağlıklı gönüllülere göre anlamlı yüksek ve kreatinin, glomerular filtrasyon hızı, Mg, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, total protein, albümin, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu, demir, total demir bağlama kapasitesi, serbest T3, QRS amplitüdü, V1'de S amplitüdü, V6'de R amplitüdü, V6'de R/S oranı anlamlı düşüktü. KOAH olanlarda hipertansiyon ve hiperlipideminin KVH için risk faktörü olduğu görüldü. Mg seviyesinin KOAH olanlarda <2 mg/dl olduğu, ayrıca troponin ve kütle CK-MB değerleri ile korelasyonu olmadığı; bu nedenle Mg seviyelerindeki değişimlerin KVH oluşma riskini arttırmadığı söylenebilir.
Pulslu elektromanyetik alanın rejenere olan sıçan siyatik sinir demetinde potasyum kanallarına etkisinin sukroz-gap yöntemi ile incelenmesi
ÖZET Pulslu Elektromanyetik Alanın Rejenere Olan Sıçan Siyatik Sinir Demetinde Potasyum Kanallarına Etkisinin Sukroz-Gap Yöntemi İle İncelenmesi Periferik sinir sisteminde, sinir yaralamasının ardından yeniden miyelinlenme sinir iletim fonksiyonlarının tam olarak düzelmesi için çok önemlidir. Araştırmalar pulslu elektromanyetik alanın (PEMA) rejenerasyonu hızlandırabileceğini göstermiş, fakat PEMA'nm sinir rejenerasy onunu hızlandırma mekanizması çözümlenememiştir. Bu nedenle, bu çalışmanın esas amacı yaralanma sonrası PEMA etkisinde rejenere olan siyatik sinirlerde elektrofizyolojik ve yapısal değişikliklerin olup olmadığını belirlemektir. Yaralanma sonrasında sıçan siyatik sinirlerinin elektrofizyolojik fonksiyonlarına iyon kanallarının katkılarını göstermek için sukroz-gap tekniğini kullandık. Yeniden miyelinlenme sırasında ve sonrasında K* kanal duyarlılığını belirlemek için 4-Aminopiridinin (Ap) ve Tetraetilamonyum (TEA) kullanıldı. Ayrıca, sinirlerin iletim hızlarını ölçtük ve elektron mikroskobu ile sinirlerdeki yapısal değişiklikleri araştırdık. Bulgular, PEMA nm sinir rejenerasyonu üzerindeki etkisinin yaralanmadan 38 gün sonra ortaya çıktığını gösterdi. PEMA özellikle 4-Ap'nin etkilerini değiştirdi. Delayed depolarizasyonun genliği düştü, süresi uzadı ve hiperpolarize edici ard potansiyel aktivitesi azaldı. Bunların dışında, PEMA iletim hızında bir artışa neden oldu. Bu araştırmanın sonuçları, sinirlerin elektriksel iletim özellikleri ile miyelin oluşması arasında çok önemli ilişkinin varlığını gösterdi. Miyelinli bölgelerdeki küçücük hasarlar bile iyon kanallarının fonksiyonlarında önemli değişikliklere neden olabilir. Yaralanma öncesiyle karşılaştırıldığında, rejenere olan sinir liflerinin elektrofizyolojik özellikleri ve yapılarında çeşitli farkların bulunduğu belirlendi. Siniri yaralanmış sıçanlara uzun süreli PEMA uygulandığı zaman, miyelinizasyon sürecinin PEMA tarafından hızlandırılabildiği belirlendi. Anahtar Sözcükler: Pulslu elektromanyetik alan, Sinir rejenerasyonu, Sinir ezilme yaralanması, Bileşik aksiyon potansiyeli, Sıçan Siyatik sinir
Sıcak ve soğuk kanlı iskelet kaslarının biyoelektrik ve biyomekanik parametrelerine ketaminin etkisi
I» ______ ÖZET Bu çalışmada soğuk ve sıcak kanlı deney hayvanlardan kurbağa ve sıçanın siyatik sinir-sartorius kas ve frenik sinir-hemidiyaf- ragma sinir-kas preparatlarmın biyoelektrik ve biyomekanik parametreleri ve bu parametrelere ketaminin etkisi incelenmiştir. Çalışmada ağırlıkları 80-100 g arasında değişen Rana-pipien türü kurbağadan disekte edilen 18 adet siyatik sinir-sartorious kas preperatı ile, ağırlıkları 200-230 g arasında değişen Albino-wistar türü sıçandan disekte edilen 13 adet frenik sinir-hemidiyaf ragma kas preperatı kullanılmıştır. Bu preparatlarm normal ve ketamin dozuna bağlı mekanogram değerleri, izole organ banyosunda izometrik çevirec ile ölçüldü. Her iki preperatta da nöromüsküler iletimin blokaj miktarları artan ketamin dozu ile artmakta, fakat iletimi bloke eden ketamin konsantrasyonları farklı olmaktadır. Bununla birlikte, ketamin etkisinin ortadan kalkma süresi, yani yıkandıktan sonra geriye dönüş süreleri aynıdır. Kullanılan preperatlarının biyoelektriksel parametreleri mikroelektot yöntemiyle ölçüldü. Her iki preperatm biyoelektriksel parametrelerinin normal değerlerinin farklı olduğu, fakat zar ve aksiyon potansiyeli parametrelerinin ketaminin dozuna bağlı olarak değiştiği bulundu. Soğuk ve sıcak kanlı iskelet kaslarının biyomekaniksel ve biyoelektriksel özelliklerinin farklı olduğu ve bu kaslarda ketaminin doza bağlı etki derecelerin de farklı olduğu belirlendi. Literatürde soğuk ve sıcak kanlı kasların biyoelektrik ve biyomeka nik parametrelerine (BBP) ait çok sayıda bilgi bulunmaktadır. Bu çalışmada laboratuvarımızda kullanılan Rana-pipien türü kurbağanın sartorius sinir-kas preperatlarının BBP'nin normal değerleri ile Albino-wistar türü sıçanın diyafragma sinir-kas preparatlarmın BBP'nin normal değerlerini saptamak ve karşılaştırmak da amaçlan mıştır. Klinikte genel anestezik olarak kullanılan ketamin, lokal anestezikler gibi davranıp sinir-kas preparatlarmda nöromüskülerkavşağı etkileyerek iletimi bloke eder. Düşük ketamin konsantras yonları zarı depolarize, yüksek konsantrasyonları ise zarı hiperpolarize eder. Sıcak kanlı sıçan frenik sinir-hemidiyaf ragma kas preparatında nöromüsküler iletimi bloke eden ketamin konsant rasyonu, soğuk kanlı kurbağa siyatik sinir-sartorius kas prepara tında nöromüsküler iletimi zayıflatır, yani bloke edemez, ancak daha yüksek ketamin konsantrasyonlarında nöromüsküler iletim bloke olur. Ketaminin doza bağlı olarak oluşturduğu etkinin farklı olması, kullanılan preparatlarm yapısı, işlevleri ve ortam sıcaklığının farklı olmasından ileri gelmektedir.
Biyolojik sinyallerin bilgisayar ile kayıtlanmaları ve analizleri
oz BİYOLOJİK SİNYALLERİN BİLGİSAYAR İLE KAYITLANMALARI VE ANALİZLERİ Bu çalışmada biyolojik sinyallerin digital formda kayıtlanma ve analizinde kullanılabilecek iki veri alma sistemi önerilmektedir. Birincisi Digital storage osiloskoplu (DSO) veri alma sistemi ve ikincisi Analog to Digital Converterli (ADC) veri alma sistemidir. Birinci sistemde analog sinyaller DSO'un kendi ADC'si tarafından digitale çevrilip 1 kvvord'lük bir data olarak saklanmakta ve bu datalar BİSİP Programı ile bilgisayara aktarılmakta, burada görüntülenmekte ve üzerinde çeşitli işlemler yapılabilmektedir. Bu sistemde DSO hem digitale çeviren hem de görüntüleyen alet olarak kullanılmaktadır. İkinci veri alma sisteminde ADC bulunmaktadır. Osiloskop yalnız görüntüleyen bir alet görevini yüklenmiştir. Bilgisayara ASCII formatında kayıtlanmış bilgiler geliştirilen BİSİP Programıyla bilgisayar ekranında çizilmekte ve üzerinde kürsörlerle ölçümler yapılabilmektedir. BİSİP Programıyla bir ekrana çok sayıda eğrinin çizdirilmesi, kürsörlerle zaman ve genlik bilgilerinin okunabilmesi, türev, integral, Fourier Frekans analizi ve Averajlama gibi işlemlerin yapılması mümkündür. BİSİP programıyla verileri DSO'dan veya ADC'den okunabilir, print screen komutuyla kağıda aktarılabilir ve save komutu ile manyetik ortamda "file" olarak saklanabilir. Analog biyolojiksinyallerin digitale çevrilip bilgisayarla analizlenmeleri sonucu, biyolojik sinyallerden biyolojik sistem hakkında daha fazla bilgi elde etmek mümkün olmaktadır. Anahtar kelimeler: Veri alma sistemi, biyolojik sinyal, hafızalı osiloskop, analog- digital çevirici. vıı
Lokal anesteziklerin tonik ve fazik etkilerinin sukroz-gap tekniği ile incelenmesi
oz LOKAL ANESTEZİKLERİN TONİK VE FAZİK ETKİLERİNİN SUKROZ-GAP TEKNİĞİ İLE İNCELENMESİ Lokal anesteziklerin zar ve aksiyon potansiyeli üzerine etkileri intrasellüler ve ekstrasellüler olarak çeşitli tekniklerle belirlenebilmektedir. Bu çalışmada, sukroz-gap tekniğiyle lokal anesteziklerden prokain ve lidokainin, kurbağa siyatik sinir demetlerinin bileşik dinlenim potansiyeli (BDP) ve bileşik aksiyon potansiyeli (BAP) parametreleri (genlik (V), latans (TJ, depolarizasyon zamanı (TDE), yarı-repolarizasyon zamanı (1/2TRE)) üzerine olan etkileri arıştırıldı. BDP ve BAPları kayıtlamak için beş bölümlü ve her bölümü perfüze edilebilen bir sukroz-gap aparatı geliştirildi. Kayıtlanan DC ve AC potansiyele perfüzyonun ve asimetrinin etkileri belirlendi. Ayrıca ekstrasellüler KCl'ün konsantrasyonlarına bağlı olarak zarda oluşan depolarizasyon da ölçüldü. Çalışmada ağırlıkları 70-80 gram arasında değişen kurbağalardan (Rana cameranoi) çıkarılan 5-7 cm uzunluğundaki siyatik sinir demetleri kullanıldı. Sukroz-gap tekniğiyle bu sinirlerin BAP parametreleri ve BDP'leri kontrol, 1, 2.1, 4.2, 8.4 mM Prokain ve 1, 2.1, 4.2 mM lidokain konsantrasyonlarında, tek uyarımla uyarılarılarak ve tonik ve frekansa bağlı uyarılarılarak kayıtlandı. Sonuç olarak, tek puis uyarımlarında prokain ve lidokain konsantrasyona bağlı olarak BAP'nin genliğini düşürdüğü, latans, depolarizasyon zamanı ve yarı- repolarizasyon zamanını arttırdığı ve bileşik dinlenim potansiyelini çok az hiperpolarize ettiği belirlendi. 2.1 mM prokain ve lidokain konsantrasyonlarının frekansa bağlı uyarımlarda genliği daha fazla düşürdüğü belirlendi. Anahtar Kelimeler: Bileşik Dinlenim Potansiyeli, Bileşik Aksiyon Potansiyeli, Sukroz-Gap Tekniği, Prokain, Lidokain. vııı
AC manyetik alana maruz bırakılan deneysel olarak oluşturulan diyabetli sıçanların extensor digitorum longus ve soleus kasının biyoelektrik, biyomekanik, biyokimyasal ve histolojik özellikleri
ÖZETAC Manyetik Alana Maruz Bırakılan Deneysel Olarak Oluşturulan Diyabetli SıçanlarınExtensor Digitorum Longus ve Soleus Kasının Biyoelektrik, Biyomekanik,Biyokimyasal ve Histolojik ÖzellikleriÇalışmada ağırlıkları ortalama 250 ile 350 g arasında değişen Wistar türü,albino, erkek sıçanlar kullanıldı (n=80). Sıçanların yarısında, juguler venden 0,1 Msoğuk sitrat tampon çözeltisi (pH =4,5) içinde çözülmüş streptozotosin (STZ) 45mg/kg verilerek diyabet oluşturuldu. Sıçanların diğer yarısına ise aynı hacimde 0,1 Msoğuk sitrat tampon enjeksiyonu i.v. yoldan enjekte edildi. Kontrol (sitrat tamponenjekte edilmiş) grubunun yarısı ile diyabetli grubun yarısı her gün aynı saatlerde165 dakika boyunca 1,5 mT şiddetinde, 50 Hz frekanslı düzgün modülasyonlumanyetik alan içinde tutuldular. Bir aylık süre sonrasında intrakardiak kan alınarakkan biyokimya değerleri ölçüldü, dekapite edildikten sonra Soleus ve ExtensorDigitorum Longus (EDL) kaslarından biyomekanik ve biyoelektriksel ölçümlerkayıtlandı, Soleus ve EDL kası histolojik özellikleri elektron mikroskobu (EM) ileincelendi.Biyoelektrik ölçümlerden dinlenim zar potansiyelleri, Kas AksiyonPotansiyelleri, Depolarizasyon ve repolarizasyon süreleri, Kas Aksiyon PotansiyelAlanı, Depolarizasyon hızı ve repolarizasyon hızı ölçüldü. Deney gruplarına aitparametreler istatistik testleri ile analiz edildi.Sonuç olarak, manyetik alan diyabetli sıçanlarda kilo kayıplarını dolaylı olarakazalttığı, yorgunluk öncesi azalan kas kuvvetlerinde artma fakat yorgunluk sonrasıazalan kas kuvvetlerinde ise düzelme sağlamadığı görüldü. Dinlenim zar ve aksiyonpotansiyeli değerlerinde ise sayısal olarak çok az bir düzeltme sağladı ve budüzeltme istatiksel açıdan anlamlıdır. Kan glikoz, total kolesterol, HDL ve LDLkolesterol, trigliserid değerlerindeki artmayı da azalttı. Modülasyonlu manyetik alandiyabetin bozduğu tabloyu nispeten normalleştirdi. Ancak kontrol değerlerineyaklaştıramadı. Manyetik alanını şiddeti, frekansı, biçimi ve uygulama sürelerideğiştirilerek diyabet tablosuna etkileri araştırılabilir.ANAHTAR KELİMELER: AC manyetik alan, soleus, extensor digitorum longus, sıçan,streptozotosin
Roziglitazonun diyabetik sıçan papiller kalp kasının mekanik ve elektriksel aktiviteleri üzerine etkisi
Diyabette, yüksek kan glikozu ve serbest yağ asitlerinin artması kalbin fonksiyonlarında çeşitli bozukluklara neden olduğu bilinmektedir. Diyabetik kardiyomiyopati olarak bilinen ve diyabet sebepli ölümlerin en temel nedeni olarak gösterilen patolojik durum, uzun süreli diyabete maruz kalan hastalarda gözlenen doğal bir sonuçtur. Bu çalışmanın amacı, diyabetik sıçan modelinde sol ventrikül papiller kasında mekanik ve elektriksel değişimlerden sorumlu olası mekanizmaları araştırmaktır.Çalışma için ağırlıkları 270 ile 300 g arasında değişen Wistar türü, albino, erkek sıçanlar kullanıldı (n=120). Sıçanlar; Kontrol (K) grubu, Roziglitazon (RZG) verilmiş konrol (K+RZG) grubu, sıçanların kuyruk veninden 0,1 M soğuk sitrat tampon çözeltisi (pH =4,5) içinde çözülmüş streptozotosin (STZ: 45 mg/kg) verilerek oluşturulan diyabet (D) grubu, RZG ve insülin (İNS) ile tedavi edilen diyabetik gruplardan (D+RZG, D+RZG+İNS ve D+İNS) oluşan toplam altı gruba ayrıldı.Tedavi edilen üç gruba günlük kilogram başına 4 mg/kg/gün RZG gavaj yoluyla ve insülin (İNS) diyabetin şiddetine bağlı olarak, günde 1 IU insülin, subkutan yoldan enjeksiyon ile sabah akşam olmak üzere günde iki defa verildi.Diyabetik süreçte, kas kasılmalarının tepe değerinde anlamlı düşüş saptanmıştır (p<0,05). Kasılma süresinde anlamlı uzamanın altında, kasılma sırasında Ca+2 salınım ve geri alınımındaki uzamadan diyabetin neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca tedavi uygulanmış grupların kasılma parametreleri tedavi sayesinde, sağlıklı sıçanların papiller kas kasılma parametrelerine yaklaşmıştır.Klasik mikroelektrot kayıt tekniği ile kayıtlanan aksiyon potansiyeli sürelerinin, diyabet grubunda kontrole göre anlamlı derecede uzamış olmasının altında yatan iyonik mekanizmanın, potasyum kanal akım yoğunluğundaki azalma olduğu sonucuna varılmıştır.Bir antidiyabetik ajan olan RZG'nin deneysel diyabetik sıçanlara verildikten sonra hayvanların genel durumuna ilişkin (vücut ağırlığı, kan şekeri vs.) bazı parametreleri sağlıklı deneklerden elde edilen veriler yönünde iyileşmiştir. Bu çalışmada tedavi uygulanan gruplarının, diyabetin neden olduğu uzamış aksiyon potansiyeli süresinin yanında kasılma sürelerinde de düzelmelere neden olduğu gözlenmiştir.Hemoglobin Alc, homosistein, total kolesterol, HDL ve LDL kolesterol, trigliserid değerlerinin diyabetle artığı ve tedavi uygulanmış gruplarda ise kan plazmasındaki bu değerlerin azaldığı gözlenmiştir.Sonuç olarak, bu çalışma, miligramlar düzeyinde verilen RZG nin, STZ kullanılarak yapılan diyabet sonrası uyarılma-kasılma çiftleniminde gözlenen değişimleri, sağlıklı deneklerin değerlerine yaklaştırılarak terapötik etki yaptığını açıkça göstermektedir.ANAHTAR KELİMELER: Diyabet, Sıçan papiller kalp kası, Roziglitazon, Kasılma, Aksiyon potansiyeli, Dinlenim zar potansiyeli.
Sıçan siyatik sinir rejenerasyonuna pulslu manyetik alanın makrofaj aracılı etkisinin lokal clodranate uygulamasıyla araştırılması
Periferik sinir yaralanmaları, mekanik travma, termal, kimyasal, doğuşsal veya patolojik etiyolojilerden kaynaklanabilir. Hasar görmüş sinirlerin restorasyonu sağlanmazsa, kas fonksiyonlarının kaybına, duysal bozukluklara ve ağrılı nöropatilere neden olabilir. Periferik Sinir Sisteminde (PNS) yaralanma sonrasında, yerleşik ve sistemik dolaşımdaki monositler hızlı bir şekilde yaralanma bölgesine infiltre olurlar, bir süre sonra, yaralanmanın distalinde kalan hasarlı kısım Wallerian Dejenerasyona (WD) uğrar. WD sırasında makrofajların rolü birçok deneysel çalışmaya konu olmuştur. Aksonal rejenerasyon sırasında, makrofajların sitokinler, büyüme faktörleri ve proteolitik enzimler gibi 100 den fazla faktörü sekrete ettiği bilinmektedir. Bu faktörlerin dokuların büyümesini, yara iyileşmesini ve fagositozu modüle edebileceği ileri sürülmektedir.Çalışmamızda, wistar türü sıçanların sağ siyatik sinirleri ezilerek travmatik mononöropati modeli oluşturuldu ve Pulslu Manyetik Alanın (PMA) sinir iyileşmesine etkileri incelendi. Ayrıca, bu çalışmada PMA uygulamasının makrofaj aracılı etkileri belirlendi ve diğer gruplarla karşılaştırıldı.Deneylerden elde edilen veriler siyatik sinirin distal dalları olan tibial (yüksek oranda motor) ve sural (duysal) sinirlerden elde edildi. Yerleşik ve sistemik makrofajları baskılamak için lipozomla kaplanmış clodronate (LEC) kullanıldı. Travmatik mononöropati deneylerinde Ezilme, PMA, LEC ve Kombine gruplara ait veri elde etmek için, in vitro elektrofizyolojik yöntem (sukroz-gap), fonksiyon test, elektron ve ışık mikroskobik, histomorfometrik incelemeler yapıldı. Yaralanma sonrası yeniden miyelin oluşmasında hızlı ve yavaş K+ kanal gelişimini ve lokalizasyonunu belirlemek için 4-Aminopiridin (4-Ap) ve Tetraetilamonyum (TEA) kullanıldı. Siyatik sinir hasarı sonrası sıçanlar 5 farklı gruba ayrılarak PMA'ya maruz bırakıldılar (1 saat/gün, şiddeti; 1,5 mT, puls frekansı; 1-10-20-40 Hz).Bulgularımız, PMA'nın periferik sinir hasarı sonrası yeniden miyelin oluşması sürecinde fonksiyonel iyileştirici etkisi olabileceğini göstermektedir. Makrofajlar wallerian dejenerasyon sürecinin en önemli elemanlarından biridir. Makrofajların önemli iki temel fonksiyonu vardır: dejenerasyona uğramış myelin yapıyı fagosite etmek, nörotropik faktörleri ve sitokinleri üretmektir. PMA makrofajları stimüle ederek miyelin yapımını ve aksonal büyümeyi destekleyen bir faktör salgılanmasını sağlayabilir. Bu bilinmeyen faktörde, sinir iyileşmesini hızlandırıp rejenerasyon sürecini hızlandırabilir. Sonuç olarak elde ettiğimiz bulgulara göre PMA periferik sinir hasarı sonrası fonksiyonel iyileşme için potansiyel tedavi edici etkisi olabilir.Anahtar Sözcükler: Pulslu Elektromanyetik Alan, Periferik sinir hasarı ve rejenerasyonu, Makrofajlar, Lipozomla kaplanmış clodronate, K+ kanalları.
Radyasyona maruz bırakılan ratlarda meydana getirilen doku hasarına karşı ısırgan otu tohumu ekstraktının koruyucu etkinliğinin araştırılması
Kanser tanısı alan hastaların yaklaşık %50-60'ına radyoterapi tedavisi uygulandığından, radyoterapi alan hastalarda radyasyona bağlı istenmeyen yan etkilerin meydana geldiği bilinmektedir. Çalışmamızda, radyasyona bağlı doku hasarı ve oksidatif strese karşı ısırgan otu tohumu ekstraktı (IOTE)'nın koruyucu etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda, 8 haftalık 32 adet Wistar albino türü erkek rat kullanıldı ve 4 gruba ayrıldı (n=8). Birinci grup, kontrol grubu (K) olarak seçildi ve 10 gün süreyle pelet yem ile beslendi. İkinci gruba (R), tek doz 5 Gy radyasyon verildikten sonra 10 gün süreyle pelet yem ile beslendi. Üçüncü gruba (R+IOTE) tek doz 5 Gy radyasyon verildi ve 10 gün süreyle IOTE + pelet yem ile beslendi. Dördüncü grup (IOTE) ise 10 gün süreyle IOTE + pelet yem ile beslendi. Ketamin (50 mg/kg IP) anestezisi altında sakrifiye edilen ratların; serum, karaciğer ve beyin dokularında MDA, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerleri ile birlikte serumdaki AST ve ALT değerleri ölçüldü. Ayrıca karaciğer ve beyin dokularında histopatolojik bulgular incelendi. Çalışma sonunda; R grubunun serumdaki AST, ALT, MDA düzeyleri diğer gruplara göre yüksek iken, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px düzeylerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). R+IOTE grubunun serumdaki AST, ALT, MDA düzeyleri R grubuna göre düşük iken; SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerlerinin yüksek olduğu gözlendi (p<0.05). Ayrıca R+IOTE grubunun karaciğer dokusundaki MDA değerleri R grubuna göre düşük iken, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerleri yüksek bulundu (p<0.05). K grubu ve IOTE gruptaki ratların karaciğer dokularında herhangi bir histolojik farklılık bulunmadığı, ancak radyasyon uygulanan R grupdaki ratların hepatositlerinde hidropik dejenerasyon olduğu gözlendi. R+IOTE grubu ratların karaciğer dokularındaki dejeneratif değişiklikler ise R grubuna göre daha az bulundu. Grupların beyin dokularında histopatolojik olarak herhangi bir değişiklik gözlenmedi. Bu sonuçlara göre radyasyonun; oksidatif stresi arttırdığı, antioksidan kapasiteyi azalttığı ve karaciğer dokusunda dejeneratif değişiklikleri meydana getirdiği gözlenmiştir. Ancak, radyasyon uygulamasından sonra IOTE tüketilmesinin, oksidatif stres artışını engellediği, antioksidan kapasiteyi koruduğu ve karaciğer dokusunda dejeneratif değişiklikleri azalttığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Radyasyon, ısırgan otu tohumu, oksidatif stres, antioksidan, lipid peroksidasyonu.
Torasik aorta uygulanan pulslu manyetik alanın apoptotik etkilerinin kasılma parametreleri üzerinden incelenmesi
Programlı hücre ölümü (apoptozis) canlının kendisi tarafından programlı bir şekilde yaşlanmış, zararlı ve istenmeyen hücrelerinin enerji kullanılarak yok edilmesidir. Hücre ölümü düzenli ve kontrollü bir şekilde olmalıdır çünkü hücre ölüm bozukluğu, otoimmün hastalıkları, nörodejeneratif hastalıklar, iskemiye bağlı hastalıklar, insüline bağımlı tip diyabet, hepatit C infeksiyonu ve AIDS gibi bir takım hastalıklara neden olur. Biyolojik sistemleri etkileyen farklı şiddet ve frekanslardaki manyetik alan kuvvetlerinin etkilerini anlamak için yapılan çalışmalarda pulslu manyetik alanın (PMA) hücrenin proliferasyonuna, büyüme faktörlerinin sentez ve salınımına, apoptoza etkisi gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında, deney hayvanlarına (rat) uygulanan PMA'nın vasküler sistemdeki olası apoptotik etkilerinin hücre içi Ca+2 konsantrasyon değişimi ve düz kas kasılma yanıtları üzerinden incelenmesi amaçlanmıştır. İki gruba ayrılan deney hayvanlarının birinci grubu günde bir defa ve her gün aynı saatte, 1 saat boyunca PMA'ya (1,5 mT ve 40 Hz) maruz bırakıldı. İkinci grup ise kontrol grubu olarak ayrıldı. İki gruptan alınan dokular endotelli ve endotelsiz olarak organ banyosu sistemine asıldı. Dokulara elektriksel uyaran KCl, kimyasal uyaran fenilefrin ve H2O2 akut ve kısa dönem (40 dakika inkübasyon) şeklinde uygulanıp, kasılma yanıtlarını ölçerek hücrede moleküler düzeyde gerçekleşebilecek apoptotik değişikliklerin kasılma üzerine etkisi kontrol edildi. Ayrıca sıçanlardan alınan torasik aorta dokularından elde edilen hücre kültürü hücreleri Fura-2am floresans boya ile yüklenerek floresans mikroskopunda Ca+2 konsantrasyonu gözlendi. PMA'nın etkileri bir apoptoz indükleyici H2O2 ile test edilerek Ca+2 düzeyinin PMA grubunda daha yüksek olduğu bulundu. Hem KCl hem de Fenilefrin için % kasılma değerlerinin endotelsizler de daha büyük olduğu bulundu. H2O2'nin 40 dakikalık inkübasyonu sonucu erken apoptoz yapılan dokularda elde edilen fenilefrin kasılma yanıtlarında da PMA grubunda artış gözlendi. Yine H2O2 ile 40 dakikalık erken apoptoz oluşturulan dokularda KCl uyarısında kontrol grupları için endotel varlığında kasılabilirliğin daha fazla olduğu görüldü. Fenilefrin yanıtının bir parçasını oluşturan Inositol 1,4,5-trifosfat reseptörlerinin apoptozun kritik düzenleyicisi olabileceğini ve ilaç araştırmalarında önemli bir hedef olabileceği düşünülmektedir.
5 Hz ve 15 Hz düşük frekanslı pulslu manyetik alanların streptozotosinin indüklediği sıçanlarda periferal diyabetik nöropatiyi tedavi edici etkilerinin araştırılması
Diabetes Mellitus (DM) cinsiyet farkı gözetmeksizin populasyonda yaygın olarak görülen ve gittikçe artan makrovasküler (kardiyovasküler) ve mikrovasküler (retinopati, nefropative nöropati) komplikasyonlara sebep olan otoimmün bir hastalıktır. Diyabetle birlikte gelişen periferal diyabetik nöropatinin (DPN) tedavisinde düşük frekanslı pulslu manyetik alan (PMA) uygulamalarının periferal kan mono nükleer hücreleri uyardığı, anjiyogenez ve diyabetik ayak ülserlerinde kullanıldığı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı 5 Hz ve 15 Hz düşük frekanslı pulslu manyetik alanların streptozotosinin indüklediği periferal diyabetik nöropatinin tedavisinde etkililerini belirlemektir. Çalışmada Wistar Albino türü 60 adet sıçan kullanıldı. Sıçanlar control (K), diyabet (D), 5 Hz ve 15 Hz PMA uygulama grupları olmak üzeri toplam 6 grupa ayrıldı. PMA grubunda bulunan sıçanlar, haftada 5 gün, günde 1 saat, 8 hafta boyunca 5 ve 15 Hz düşük frekanslı PMA etkisine bırakıldılar. Deney süresi boyunca haftada bir kez sıçanların kan glukoz seviyeleri ve ağırlıkları ölçüldü. Mekanik ve termal plantar testler yapıldı ve deney süresinin sonunda sıçanların kalplerinden kanları alındı, serum insülin (INS), tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), interlökin- 2 (IL-2), interlökin-6 (IL-6) ölçüldü. Çalışmamızda, K ve K-PMA gruplarında bulunan sıçanların 8 hafta sonunda, deney başlangıcındaki ilk değerlerine göre ağırlıklarının arttığı ve kan glukoz seviyelerinin azaldığı; D ve D-PMA gruplarında bulunan sıçanların ağırlıklarının ve kan glukoz seviyelerinin azaldığı görüldü. Fakat bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sekiz hafta sonunda tüm gruplarda bulunan sıçanların kan örneklerinden INS seviyeleri ve IL-2, IL-6 ve TNF-α ölçüldü. K ve D alt gruplarında değerler PMA ile bir miktar değişmektedir, fakat dalgalanma çok yüksek olduğundan bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildir. Termal latans ve mekanik eşik değerlerinde D-PMA grubu ile D grubu arasında anlamlı fark vardır, PMA uyarımı, diyabetik sıçanlarda termal ve mekanik uyarana karşı hipersensitivite gelişimini önemli ölçüde engelledi. Bugünkü çalışmamızın sonuçları, PMA ile yapılan tedavinin DPN için hayvan modellerinde gözlenen anormalliklerin gelişmesini engelleyebileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, PMA'nin DPN üzerindeki spesifik mekanizmalarını aydınlatmak ve PMA'nin klinik uygulama için uygulanabilirliğini teyit etmek için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
Streptozotosin ile indüklenmiş diyabetik sıçanlarda pterostilben ve resveratrolün gastroknemius kasının biyomekanik, biyokimyasal ve histolojik özellikleri üzerine etkileri
Diyabetin iskelet kasları üzerine olumsuz etkilerinin olduğu; kas kontraktilitesini değiştirdiği ve kasılma kuvvetinde azalma meydana getirdiği görülmüştür. Diyabetik sıçanlarda, antioksidan özellikli resveratrol ve pterostilben uygulamalarının metabolik parametreleri iyileştirdiği birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı streptozotosinin (STZ) indüklediği diyabetik miyopatinin tedavisinde farklı dozlarda pterostilben (PTS) (trans-3,5-dimethoxy-4-hydroxystilbene) ve resveratrol (RSV) (trans-3,5,4'-trihydroxystilbene) uygulamasının karşılaştırmalı etkilerini araştırmaktır. Çalışmada ağırlıkları 250-300 g arasında değişen Wistar Albino türü 80 adet erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar; Kontrol, Diyabet, Diyabet+10 mg/kg PTS, Diyabet+20 mg/kg PTS, Diyabet+40 mg/kg PTS, Diyabet+10 mg/kg RSV, Diyabet+20 mg/kg RSV ve Diyabet+(10+10) mg/kg PTS/RSV olmak üzere toplam 8 gruba ayrıldı. Diyabet grubunda bulunan sıçanlara, intravenöz olarak kuyruk veninden 45 mg/dl/ml streptozotosin enjekte edildi. 5 haftalık deney süresinin sonunda gastroknemius kas preparatları çıkarıldı ve biyomekanik kayıtların alınmasına geçildi. Daha sonra iskelet kası dokularının elektron mikroskobik görüntüleri incelendi. Sıçanlardan alınan kanlardan kan glikoz, serum insülin ve malondialdehit seviyeleri analiz edildi. Sonuç olarak diyabetle birlikte azalma gösteren iskelet kası izometrik kasılma kuvvetleri PTS antioksidan uygulamalarıyla RSV antioksidan uygulamalarına göre daha fazla artış gösterdi. Ayrıca kan glikoz, serum insülin ve malondialdehit düzeylerinin PTS uygulamalarında daha çok normale yaklaştığı görüldü. Antioksidan tedavisi uygulanan diyabetik sıçanların elektron mikroskobik görüntülerine bakıldığı zaman, Mix grubunun Tip-1 DM'deki iyileştirici etkisinin diğer gruplara nispeten daha iyi olduğu gözlendi.
Prostat kanseri hücre dizininde fotodinamik ve sonodinamik tedavilerin etkisi
Bu çalışmanın amacı, prostat kanseri tedavisinde metilen mavisi veya fiyorbid a-aracılı sonodinamik, fotodinamik ve sonofotodinamik tedavilerin olası antitümör etkilerinin ve etki mekanizmalarının in vitro incelenmesidir. Sonodinamik ve sonofotodinamik tedaviler yeni tür noninvaziv yöntemler olup kanser tedavisinde önemli bir yere sahip olacağı düşünülmektedir. Bu bağlamda, tedavilerin hücre canlılığı üzerine etkileri MTT testi ile apoptotik morfolojik değişimler hoechst/propidiyum iyodid boyamayla, apoptotik yolakta ve wnt sinyal yolağında bulunan proteinlerin miktarları western blot yöntemiyle ve bu yolaklardaki proteinlerin gen düzeyindeki ekspresyonlarına etkileri RT-PCR analizi ile incelenmiştir. Ayrıca, tedavi sonrası hücrelerdeki reaktif oksijen türlerinin miktarı ile antioksidan sistemlerdeki değişimler biyokimyasal yöntemlerle incelenmiştir. Sonuçlara göre tek başına ışık veya ultrases uygulamasının kontrole nazaran hücre canlılığına etkisi yokken, uygulanan tedavilerin hücre canlılığını azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca, kontrol hücrelerine nazaran tedavi gruplarında apoptotik hücrelerin sayısının önemli oranlarda arttığı gözlenmiştir. Uygulanan tedavilerin hücrelerde kaspaz-8, kaspaz-3, Parp ve Bax proteinlerinin seviyelerinde artışa, kaspaz-9 ve bcl2 protein seviyelerinde azalmalara yol açtığı gözlenmiştir. RT-PCR sonuçlarına göre wnt sinyal yolağındaki proteinlerin gen düzeyinde ekspresyonlarının uygulanan tedavilerle değiştiği gözlenmiştir. Ayrıca, uygulanan tedavilerin prostat kanser hücrelerinde ROS ve MDA seviyelerinde artış, GSH, CAT ve SOD seviyelerinde azalmaya neden olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak prostat kanseri tedavisinde sonodinamik, fotodinamik ve sonofotodinamik tedavilerin umut verici etkilere sahip olduğu ve bu etkilerin hücre içi ROS miktarı ile indüklenen apoptoz ve wnt yolağı ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir.
Elektriksel stimülasyon ve schwann-benzeri hücrelerin periferik sinir hasarına etkileri
Schwann-benzeri hücreler, in vitro ortamda kök hücrelerin farklılaştırılması ile elde edilen, morfolojik ve genetik açıdan gerçek schwann hücrelerine ait özellikleri sınırlı olarak gösteren hücrelerdir. Gerçek schwann hücrelerinin in vitro ortamda düşük proliferasyon göstermesi ve elde edilmesinin önündeki etik problemler sebebiyle terapötik amaçla kullanılmak üzere üretilmektedirler. Çalışmamızda 20 Hz frekansında düşük şiddetli elektrik akımı ve schwann-benzeri hücrelerin periferik sinir hasarı üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bu amaçla 6'şar wistar-albino sıçandan oluşan 7 deney grubu kullanılmıştır. Çalışmanın ilk aşamasında sıçan adipoz dokusundan elde edilen kök hücrelere farklılaştırma protokolü uygulanarak schwann-benzeri fenotip kazanmaları sağlanmıştır. Elde edilen hücre fenotipi in vitro ortamda yapılan morfolojik inceleme ve RT-PCR analizleri ile teyit edilmiştir. Ardından sham grubu dışında bütün sıçanlarda siyatik sinir hasarı oluşturularak sırayla sinir hasarı, elektriksel stimülasyon, adipoz kök hücre, adipoz kök hücre + elektriksel stimülasyon, schwann-benzeri hücre ve schwann-benzeri hücre + elektriksel stimülasyon uygulamaları yapılmıştır. Hayvan deneylerin başlamasının ardından 6 haftalık periyotta yapılan uygulamaların sinir hasarı üzerindeki olası olumlu etkileri haftalık siyatik fonksiyon indeksi (SFI) ve deney sonunda sinir ileti hızı, bileşik kas aksiyon potansiyeli, ıslak kas ağırlığı ve histolojik olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre tek başına elektriksel stimülasyon sinir ileti hızında sınırlı bir artış sağlamış olsa da adipoz kök hücre veya schwann benzeri kök hücrelerin ekimiyle daha başarılı olduğu bulunmuştur. Adipoz kök hücre ekimi ve elektriksel stimülasyonun kombine olarak kullanılmasıyla tek başına elektriksel stimülasyona oranla bir artış sağlanmış olsa da istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Ancak aynı protkolde schwann benzeri hücrelerin kullanılmasıyla beraber sinir ileti hızlarındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Özellikle elektriksel stimülasyon ile birlikte sinir ileti hızında bulunan artış yüksek derecede anlamlıdır. Yapılan histolojik incelemelerde ise schwann benzeri hücre ekimi ve elektriksel stimülasyonun kombine olarak kullanılması en kalın miyelin kılıf ve ortamala akson yarıçapı elde edilmesini sağlamıştır. Bu sonuçlara göre sinir iyileşmesinde hücre terapisi uygulamasının elektriksel stimülasyonun iyileşme kapasitesini arttırabileceği gösterilmiştir.
Sono-kemoterapi amaçlı üretilen mikrokabarcıkların kanser hücresi ile etkileşimi
Günümüzde kemoterapi, kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri dahil pek çok kanser türü için en sık uygulanan tedavilerden biridir. Fakat kemoterapinin sistemik yan etkileri ve kullanılan ilaçlara karşı sıkça gelişen ilaç direnci nedeniyle pek çok araştırmacı tedavinin daha etkin hale getirilmesi için alternatifler üzerinde çalışmaktadır. Mikrokabarcıkların eşliğinde verilen bir kemoterapi ilacı ve ultrasesle kimyasal olarak aktif hale gelerek ROS oluşturabilen bir sonosensitif ajanın, uygulanan ultrasesin etkisiyle kanser hücrelerine daha etkin biçimde hasar vermesini amaçlayan sono-kemoterapi yaklaşımı da bu alternatif uygulamalardan birisidir. Ultrason tepkili mikrokabarcıkların, bir sonosensitif ajan ve bir kemoterapötik ilaç ile kombinasyonu, mikrokabarcıkların ultrases ile patlatılmasıyla, hem hücrelerin bulunduğu alanda gelişmiş sonodinamik aktivasyon sağlama hem de kemoterapi ilacının kanser hücresi içerisine invazif olmayan bir şekilde verilmesi imkânı sunmaktadır. Bu amaçla bu çalışmada insan meme kanseri hücre hattı MCF-7 hücrelerinin bulunduğu kültür ortamına mikrokabarcıklarla birlikte kemoterapi ilacı dosetaksel ve sonosensitif ajan Chlorin e6 verilmiş, ardından mikrokabarcıklar ultrases dalgasıyla patlatılarak hücre canlılıkları, apoptoz oranları, ROS üretimi ve mitokondri potansiyellerindeki değişimler incelenmiştir. Elde edilen bulgulara göre sono-kemoterapi uygulaması hücre canlılığını önemli oranda azaltmakta, hücrelerde apoptozu tetiklemekte, ROS oluşumunu arttırarak hücrelere hasar vermekte ve mitokondri membran potansiyelini de bozup hücresel hasarı derinleştirmektedir.
Streptozotosin ile indüklenmiş yavaş ve hızlı iskelet kasları atrofisinde pulslu manyetik alan ve antioksidan etkilerinin araştırılması
İskelet kas atrofisi, uzun süreli hareketsizlik, yetersiz beslenme, sarkopeni, kronik kalp yetmezliği ve özellikle tip-1 diyabetle birlikte gözlenen kas kütlesinde ve kasılma gücünde azalma olarak ifade edilir. Bu çalışmada diyabetik sıçanların yavaş ve hızlı kasılan iskelet kaslarında meydana gelen atrofide, pulslu manyetik alan (PMA) ve antioksidan (pterostilben (P), trans-3,5-dimethoxy-4-hydroxystilbene; resveratrol (R), trans-3,5,4'-trihydroxystilbene) uygulamalarının etkileri çeşitli yönlerden değerlendirildi. Gruplar, kontrol (K, n=10), diyabet (DM, n=10), DM+P (n=10), DM+R (n=10), DM+PMA (n=10), DM+PMA+P (n=10), DM+PMA+R (n=10) olarak oluşturuldu. Sıçanlar her gün 2 saat boyunca 10 Hz frekansında 1.5 mT şiddetinde PMA'ya maruz bırakıldı. P ve R antioksidanları günlük 20 mg/kg dozda uygulandı. 5 haftalık deney sürecinde haftada bir kez sıçanların kan glikoz seviyeleri ve ağırlıkları ölçüldü. Sıçan iskelet kası performansları koşu bandı testi ile gerçekleştirildi. Soleus ve ekstensor digitorum longus kas preparatlarından biyomekanik kayıtlar alındı. Dokuların histolojik incelemeleri için immünohistokimya (anti-MuRF1, anti-Atrogin1, anti-Foxo3a) ve ışık mikroskopi görüntüleri elde edildi. İskelet kas dokularında bulunan p-AKT, mTOR, myostatin (MSTN), kalpain-3 (CAPN-3), TNF-alfa, GLUT-4, MyHC IIb, FOXO3a ve insülin konsantrasyon miktarları ELISA yöntemiyle tayin edildi. Toplam protein tayini için Bradford yöntemi kullanıldı. Miyofibriler proteinlerin degradasyonunda etkin olduğu düşünülen 4E-BP1, FOXO3a, MuRF-1 ve MAFbx gen ekspresyon analizleri gerçek zamanlı PCR ile yapıldı. Elde edilen bulgular, diyabetle birlikte bozulan protein sentez yolaklarının antioksidan ve PMA uygulamalarıyla iyileştiği ve atrofinin azaldığını gösterdi. PMA+P uygulamasının diğer gruplardan daha çok iyileştirici etki gösterdiği belirlendi.
Miyokardiyal iskemi/reperfüzyon hasarının indüklediği apoptozda HMGB-1/TLR2 aksının hücre içi sinyal yolağının belirlenmesi
Kalp krizi olarak bilinen miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı (MI/R) yaygın bir sağlık problemidir. Miyokardiyal hasarın mekanizması yoğun bir araştırma konusu olmasına karşın, henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Hızlı hareket eden grup kutu-1 olarak adlandırılan (HMGB-1) protein histon olmayan bir proteindir ve strese giren ve ölmekte olan hücrelerden pasif olarak salgılanan bir alarm proteinidir. Bu protein hücreler arasına salgılandığında, TLR ya da RAGE reseptörlerine bağlanmaktadır. TLR2 ve TLR4 kalpte en fazla bulunan tiplerdir. TLR2'nin miktarı dilate kalp yetmezliğinde TLR4'e oranla daha fazla değişmektedir. HMGB-1/TLR4 aksının miyokardiyal iskemi ve reperfüzyon hasarındaki rolü, literatürde detaylı bir şekilde araştırılmış olmasına karşın, HMGB-1/TLR2/gp96-PF5 aksının tetiklediği apoptotik hücre ölümleri hakkında ki bilgilerimiz kısıtlıdır. Çalışmamızda test edeceğimiz hipotez şu şekildedir: Kalp krizinin tetiklediği oksidatif modifikasyon ile oluşan DHMGB1 (HMGB1'in disülfid formu), TLR2 reseptörünün yer aldığı yolak ile apoptozisi tetikler. Bu hipotezimizi test etmek için yalancı operasyonun yapıldığı sham, sham operasyonunun ardından DHMGB1 verdiğimiz grup, kalp krizi oluşturduğumuz grup ve son olarak kalp krizi ile birlikte DHMGB1 verdiğimiz grup olmak üzere toplam 4 deney grubu oluşturuldu. 24 saatlik reperfüzyon süresinin dolmasının ardından, sol ventrikül ve kan basınçları, EKG kayıtları alındıktan sonra kalp dokusu alındı. Kalplerden bazı proteinlerin analizlerinde ve biyokimyasal ölçümlerde kullanıldı. MIR kalp hasarına neden oldu, bu da aritmilere ve fonksiyon kayıplarının gelişmesine aracı oldu. İskemiden önce DHMGB1 uygulanması kas hasarında iyileşme ve bu da kalp fonksiyonlarında iyileşmeye aracı oldu, fakat aritmiler düzeltmede başarısız oldu. MIR, HMGB1'in, TLR2 ve TLR4'ün sitozolik miktarlarında azalma yaparken, plazmadaki HMGB1'in miktarını arttırdı. DMIR'de bu değerlerde düzelme oldu. MIR TLR2 ve TLR4'ün protein ifadesini azaltırken, DMIR da MIR'a göre TLR4' ün protein ifadesi arterken TLR2'ü azaldı. MIR gp96, JNK ve ERK1/2'in protein ifadesini azaltırken, DMIR JNK'ın protein ifadesini daha da azaltırken, ERK1/2'in değerini arttırdı. PF5' in protein ifadesi DMIR'da daha yüksekti. Sonuç olarak DHMGB1'in MIR hasarına koruyucu etkisinde TLR2/gp96-PF5 aks yolağı önemlidir.
İnsan diz eklem kıkırdak hasarlanmasında (osteoartrit) apoptozun rolünün diyabet ve mekanik yüklenme üzerinden incelenmesi
İnsan Diz Eklem Kıkırdak Hasarlanmasında (Osteoartrit) Apoptozun Rolünün Diyabet ve Mekanik Yüklenme Üzerinden İncelenmesi İnsanlarda en sık görülen ve özellikle yaşlılarda en büyük kronik sakatlık sebebi olan osteoartirit, eklem dokusunun parçalanması ve onarımı arasındaki denge bozulduğunda oluşur. Kondrosit apoptozunun osteoartrit'in (OA) ilerlemesinde merkezi bir rolü olduğu bilinmekle birlikte, mekanizması tam olarak aydınlatılmamıştır. Dolayısıyla bu tez çalışmasının amacı insan eklem kıkırdağında diyabet ve mekanik yüklenme (obezite) nedeniyle oluşan osteoartrit'teki apoptotik sinyal yolaklarını biyomoleküller aracılığı ile inceleyerek, apoptoz ile osteoartrit arasındaki bağlantıyı kıkırdağa gelen yük miktarı üzerinden tanımlamak olmuştur. Çalışmada total diz protezi ameliyatlarından eksizyon materyali olan örnekler kullanıldı. OA'lı hastalar Vücut Kitle İndekslerine (VKİ) göre gruplara ayrıldı. Ayrıca çalışmamızda diyabetli (DM) hastaların da örnekleri alınarak, apoptoz için pozitif kontrol grubu oluşturuldu. Ardından diyabetli hastalar da yine VKİ'lerine göre ayrılarak dört farklı araştırma grubu elde edildi: Hafif Kilolu (HK), DM+HK, Obez ve DM+Obez. Çalışmada dokulardan lizatlar hazırlandı ve Bcl-2, kaspaz-3 ve CAMK II protein aktivasyonları western blot yöntemi ile ölçüldü. CAMK II proteinini kodlayan gen ekspresyon seviyelerindeki değişimler ise gerçek zamanlı PCR yöntemi ile belirlendi. Tez çalışmamızda kaspaz-3 protein ekspresyonunun HK grubuna göre bütün gruplarda arttığı gözlendi. Bununla beraber Bcl-2 ve CAMK proteinlerinin de tüm gruplarda arttığı (DM, DM+Obez, Obez), ancak Obez ve DM+Obez gruplarında artışın daha fazla olduğu görüldü. Bu veriler ışığında, insan diz kıkırdağında gelişen OA'da, metabolik hastalıkların kondrosit apoptozunu arttırdığını gözlemledik. Bununla birlikte Bcl-2 ve CAMKII aktivasyonundaki artış, DM ve obezite gibi hastalıklarda apoptoza karşı olan anabolik süreçlerin, katabolik süreçlere rağmen hala devam ettiğini göstermiştir. Bcl-2 ve CAMKII aktivasyonunun obezitede DM'ye göre daha fazla olması ise, mekanik yüklenme sonucu oluşan OA'da daha aktif bir anabolik sürecin olduğunu işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler: Apoptoz, CAMK, Kondrosit, Obezite, Osteoartrit
Investigation of the effect of next generation 5G radiofrequency radiation on rat cytokine levels and bone development
At the present time, technological systems show are developing at an incredible speed and continuously. Since the new technological devices consider the adaptation in the mid band range 5G, 6 GHz RF-EMF were used in the present study. Our study consists of two stages. First stage we aimed to investigate the possible effects of 6 GHz (0.083 W/kg SAR) RF-EMF on the immune system. This stage 10 Wistar Albino male rats were used weights range between 250-300g. Before RF-EMF applications, blood samples were collected from all rats by cardiac puncture method (2cc). These rats were selected as the control groups (0.day). The same rats, after 4 day adaptation period by placing in the special application cage were exposed to the 6 GHz RF-EMF application for 4 hour/day during 6 weeks. After RF-EMF applications, blood samples (2cc) were re-collected from the same rats. These rats were selected as the radiofrequency radiation (RFR) groups (42.day). Blood samples both of the groups worked at the same day. Flow cytometric analysis in which annexin-V kit used, was performed to determine the percentage the ratio of viable cell, the early apoptotic cell, the late apoptotic and necrotic cell. Plasma was separated of the blood samples. Pro-inflammatory (TNF-, IFN-) and anti-inflammatory (IL-10, IL-4) cytokine levels were measured by using the ELISA method. In the second stage of our study, 10 Wistar Albino adult female and 8 male rats were used for bone development. Study rats were divided into control and three exposure groups that consist of 2 male and 2/3 female. The control was not RF-EMF exposure. 6 GHz (0.054 W/kg SAR) RF-EMF was applied to the exposure groups for 4 hours/day during 6 weeks. At the end of 6 weeks, all groups were performed pregnancy procedures. On the 18 th days of the gestational period, two pregnant rats from each of groups were sacrificed under anesthesia and taken all fetus. parietal-parietal, occipital-frontal, head-tail lengths were measured in all fetus. Morever, all bones of the anterior and posterior extremities were calculated by using Imagej program in 20 fetus in each of group to evaluate ossification. The ratio of % viable cells were increased this difference was statistically significant. The ratio of % cells in the early apoptotic and necrotic decreased statistically significant and the ratio of % cells in the late apoptotic were no statistically meaningful differences by compared to between groups. In addition to after RF-EMF application, there was a statistically significant increase in plasma levels of TNF- and IFN-, while were not detected statistically significant increase in plasma levels IL-4 and were no statistically significant decrease on plasma levels IL-10. Bone development in all fetus was increased statistically significantly in the groups exposed to RF-EMF application compared to the control group. Consequently, 6 GHz RF-EMF emitted from new generation 5G systems, which is likely to enter our lives in the near future, were detected a positive effects on the immune system and bone development. Key words: 6 GHz RF- EMF, rat, blood, cytokine, fetus, bone.
Deneysel obezite modelinde egzersizin hipokampus PPAR gamma gen ifadesi ve öğrenme ile ilişkisi
Obezite dünya popülasyonunda prevelansı artan, kompleks, multifaktoriyel ancak önlenebilen bir hastalıktır. Obezite oksidatif stresin artmasına, mitokondriyel fonksiyon bozukluğuna ve insülin direncine neden olarak öğrenme ve hafıza gibi kognitif fonksiyonlarda bozulmalara neden olmaktadır. PPAR γ aktivasyonu inflamatuvar aracılarının gen ifadesini ve proinflamatuvar sitokinlerin üretilmesini azaltarak inflamasyonun düzenlenmesine dahil olur. Ayrıca, PPAR γ doğrudan oksidatif stres ile ilgili antioksidan ve prooksidan genlerin ifadesini düzenlenmesine katılır. Uygun ligand agonistler kullanılarak obezitede PPAR γ' nın aktivasyonunu sağlayarak insülin duyarlılığını geliştirmektedir. PPAR γ bu işlevlerinin kognitif fonksiyonu iyileştirdiği bilinmektedir. Çalışmamızda otuz iki adet wistar albino sıçan kullanıldı. Deneysel obezite oluşturmak ve deney sonuna kadar obezite durumunu devam ettirmek amacıyla obez grubu ve obez+egzersiz grubu yüksek yağlı diyetle 16 hafta süre ile beslendi. Obeziteyi tedavi edici yöntem olarak, kontrol+egzersiz ve obez+egzersiz grubuna çalışmanın dokuzuncu haftasında başalayan egzersiz uygulandı. Deneyin son haftası tüm gruplara Morris su tankında uzamsal referans hafıza testi yapıldı. Tüm hayvanlar sakrifiye edilerek hipokampus dokusu izole edildi. Real- Time PCR ile hipokampusta PPAR γ geni ifade düzeyine bakıldı. Hafıza testinde, egzersiz uygulanan gruplar ile uygulanmayan grupların ortalama platforma kaçış süreleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (P<0.05) Bunun sonucunda egzersiz yapılan grupların kognitif fonksiyon testinde daha iyi olduğu sonucuna varılmıştır. Moleküler analiz sonucunda, egzersiz uygulanan gruplarda PPAR γ geni ifade düzeyinde egzersiz uygulanmayan gruplara göre arttığı ancak gruplar arası gen ifade düzeyi karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamı farklılık saptanmamıştır (P>0.05). Sonuç olarak, egzersiz uygulanan grupların PPAR γ gen ifade düzeylerinde artış bulunmuştur aynı zamanda bu artışa bağlı olarak egzersiz gruplarının kognitif fonksiyonlarında da anlamlı fark saptanmıştır. Bu sonuç obeziteye bağlı kognitif fonksiyondaki performans farklılıklarında egzersizin etkinliğine moleküler düzeyde ip uçları vermektedir.
Yüksek gerilim hattında çalışan ve yakınında yaşayan bireylerin eritrosit membran proteinlerinin SDS poliakrilamid jel disk elektroforezi yöntemi ile araştırılması
ÖZET Yüksek Lisans Tezi YÜKSEK GERİLİM HATTINDA ÇALIŞAN VE YAKININDA YAŞAYAN BİREYLERİN ERİTROSİT MEMBRAN PROTEİNLERİNİN SDS POLİAKRİLAMİD JEL DİSK ELEKTROFOREZ YÖNTEMİ İLE ARAŞTIRILMASI Can PAKSU Gaziantep Üniversitesi-Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyofizik Anabilim Dalı Danışman: Yrd. Doç. Dr. Nurten ERDAL Haziran 1997-60 Sayfa Yüksek gerilim hattında çalışan ve yakınında yaşayan bireylerde, sürekli maruz kaldıkları elektromagnetik alanın eritrosit membran proteinlerine etkilerini araştırmak amacı ile; Gaziantep ve Erzin bölgesi 380 kV'luk şant sahasında çalışan 30 erkek, bu şant sahasının içindeki lojmanlarda yaşayan 30 kadın ve herhangi bir sağlık problemi olmayan 30 kadın ile 30 erkek bireyden alınan heparinli kanlar kullanıldı. Bu kanlardan elde edilen eritrosit membran proteinleri "SDS Poliakrilamid Jel Disk Elektroforezi" kullanılarak sağlıklı bireylerin eritrosit membran proteinleriyle karşılaştırıldı. Erkek bireylerin eritrosit membran proteinlerinden Spektirin l-ll, Protein Band 3, Protein Band 4.2, Protein Band 7, Protein Band 6, yüzdelerinde anlamlı bir artış, Ankrin, Protein Band 4.1, ve Hemoglobin bantları yüzdelerinde anlamlı bir azalış bulundu. Protein Band 4.9 ve Aktin bant yüzdelerinde ise anlamlı bir fark bulunamadı. Kadın bireylerde; Protein Band 4.2, Aktin ve Protein Band 6 ve yüzdelerinde anlamlı bir artış, Hemoglobin bantları yüzdelerinde anlamlı bir azalış bulundu. Spektirin l-ll, Ankrin, Protein Band 3, Protein Band 4.1, Protein Band 4.9, ve Protein Band 7, yüzdelerinde ise anlamlı bir fark bulunamadı. Anahtar Kelimeler: Elektromagnetik Alan, Elektroforez, Eritrosit Membran Proteinleri
Tepe amplitüdü çocuklar için uyarlanmış transkütanöz kas stimülatörünün serebral palsi hastalarında kullanım etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Serebral palsi hemipleji hastalarda üst ekstremitede nöromusküler elektriksel uyarımın spasite ve kas gücü üzerine etkilerini araştırmak.Gereç ve yöntem: Çalışmaya, gönüllü 20 SP hemipleji hastası alındı. Hastalar rastlantısal olarak iki gruba ayrıldı: Egzersiz+NMES (n=10) I. gruba, haftada 5 gün, günde 40 dakika olacak şekilde 60 seans, II. gruba ise sadece egzersiz (n=10) uygulandı. El bileği manuel kas testi, Modifiye Ashworth Skalası, değerlendirmeleri tedaviden önce ve tedavi bitiminde fizyoterapist tarafından yapıldı. Kullanılan NMES tepe genliği 35 mA olacak şekilde çocuk hastalar için geliştirildi.Bulgular: Egzersiz+NMES uygulanan I. grup, yalnızca egzersiz uygulanan II. grup ile karşılaştırıldığında el bileği kas gücü artışı istatistiksel olarak daha fazlaydı (p<0.05). Aynı şekilde egzersiz+NMES uygulanan I. grup, yalnızca egzersiz uygulanan II. grup ile karşılaştırıldığında spasitedeki azalma istatistiksel olarak daha fazlaydı (p<0.05). Aynı zamanda tepe genliği 35 mA olacak şekilde geliştirilen elektriksel uyarım cihazı (NMES) hiçbir hasta üzerinde tahriş veya yanık oluşturmadı.Sonuç: Sadece egzersiz yerine egzersiz+NMES uygulamak, SP hemipleji hastalarda üst ekstremitede spasitenin daha fazla azalması, el bileği kas gücünün ise daha fazla artmasını sağlar. Tepe genliği 35 mA olacak şekilde geliştirilen NMES çocukların tedavisinde güvenle kullanılabilir.Anahtar Sözcükler: Serebral palsi (SP), el rehabilitasyonu, transkütanöz kas stimülatörü (TENS).
Gama radyasyonla hasarlanmış kemiklerde melatonin'in biyomekanik parametreler üzerine etkileri
Bu çalışmada radyasyonla hasarlanmış kemiklerde Kemik mineral yoğunluğu, kemik mineral içeriği ve kortikal kemik kesit alanı gibi geometrik ve maksimum deformasyon miktarı, maksimum kuvvet, sertlik, kemikte depolanan enerji, elastik modül, dayanıklılık, maksimum zor ve maksimum zorlama gibi biyomekanik parametrelere melatoninin radyoprotektif etkisi amifostinle karşılaştırmalı olarak araştırıldı.Bu amaçla 40 adet dişi Sprague Dawley sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar beş gruba, kontrol grubu (K, n=8, serum fizyolojik, 1 ml i.p), radyasyon (R, n=8, serum fizyolojik, 1 ml i.p), radyasyon+melatonin 25 (R+M25, n=8, 25 mg/kg i.p), radyasyon+melatonin 50 (R+M50, n=8, 50 mg/kg i.p) ve radyasyon+amifostin (R+WR, n=8, 200 mg/kg i.p) şeklinde ayrılmıştır. R, R+M25, R+M50 ve R+WR gruplarına ait sıçanların sol bacaklarına tek doz 50 Gy gamma radyasyon uygulandı.Hayvanların haftalık canlı ağırlık artışlarına bakıldığında radyasyon gruplarında (R, R+M25, R+M50 ve R+WR) canlı ağırlık önemli ölçüde azalma göstermiştir. Deney süresince kontrol grubu sıçanlarda femur bölgesinde herhangi bir değişim görülmediği halde, radyasyona maruz kalan sıçanlarda çok fazla kıl dökülmesi ve deri lezyonları tespit edildi.Dört haftalık deney süresinin sonunda her sıçanın sol femurları alınarak dansitometrik ve biyomekanik yöntemler kullanılarak ölçümler gerçekleştirildi. Kemik mineral yoğunluğu çift enerjili X ışınları absorbsiyometrisi ile kortikal femurun kesit alanı ise bilgisayarlı tomografiyle ölçüldü.Yapılan ölçümlerde, R grubunun KMY değeri K grubuna göre azalış (P<0.05), R+M25 grubunun KMY değerleri ise hem R hem de K grubuna göre artış (P<0.05) gösterdi. R+M50 ve R+WR gruplarıyla K grubu arasında KMY değeri bakımından fark saptanmadı. R+M25, R+M50 gruplarının KMİ değerlerinin ile K ve R grupları arasında istatistiksel olarak fark saptanmamakla birlikte, R+WR grubunda R grubuna göre artış (P<0.05) istatistiksel olarak önemli bulundu.Biyomekanik analizler sonucunda, R grubunda elastik modülü hariç bütün parametrelerde K grubuna göre azalma saptandı (P<0.05). R+M25 ve R+M50 gruplarında maksimum deformasyon, maksimum kuvvet, dayanıklılık, zor ve zorlama parametreleri K grubuna göre istatistiksel olarak önemli azalma, ancak R+M25 gurubunun maksimum deformasyon, maksimum kuvvet, sertlik ve depolanan enerji parametreleri R grubuna göre ise artış gösterdi (P<0.05). Bütün parametrelerde 50 mg/kg melatonin uygulamasının 25 mg/kg melatonin uygulamasına göre daha az etki gösterdiği saptandı. R+WR gurubunda maksimum deformasyon, maksimum kuvvet, enerji ve dayanıklık parametreleri R grubuna göre artma gösterdi. Ancak, elastik modül ve dayanıklılık parametreleri K grubuna artma, maksimum kuvvet ve sertlikte ise azalma görüldü ( P<0.05).Bu sonuçlara göre, radyasyon uygulanmasının sıçanlarda kemik kalitesini düşürdüğü, melatonin ve amifostinin ise kemik kalitesini yükseltilmesinde olumlu katkılarda bulunduğu saptandı.
Gama radyasyonla hasarlanmış kemiklerde n- asetil sistein'in biyomekanik parametreler üzerine etkileri
Bu çalışmada radyasyonla hasarlanmış kemiklerde Kemik mineral yoğunluğu, kemik mineral içeriği ve kortikal kemik kesit alanı gibi geometrik ve maksimum deformasyon miktarı, maksimum kuvvet, sertlik, kemikte depolanan enerji, elastik modül, dayanıklılık, maksimum zor ve maksimum zorlama gibi biyomekanik parametrelere N-Asetil Sistein'in (NAS) radyoprotektif etkisi amifostinle karşılaştırmalı olarak araştırıldı.Bu amaçla 32 sıçan, Kontrol (K, n=8), Radyasyon (R, n=8), Radyasyon+NAS (R+NAS, 100 mg/kg i.p, n=8) Radyasyon+Amifostin (R+WR, 200mg/kg i.p, n=8) gruplarına ayrılarak kullanıldı. R, R+NAS, R+WR grupları Kobalt-60 cihazı kullanılarak 50 Gy tek doz sol bacak ışımasına maruz bırakıldı. Dört haftalık deney süresinin sonunda her sıçanın sol femurları alınarak dansitometrik ve biyomekanik yöntemler kullanılarak ölçümler gerçekleştirildi. Kemik mineral yoğunluğu çift enerjili X ışınları absorbsiyometrisi ile kortikal femurun kesit alanı ise bilgisayarlı tomografiyle ölçüldü. Kemik Mineral Yoğunluğu (BMD, g/cm2) ve Kemik Mineral İçeriği (BMC, g) Dual Energy X Ray Absorsiyometre (DEXA) ile ölçüldü. 3-nokta eğme testi uygulanarak grupların, deformasyon, kırılma kuvveti, sertlik, kemikte depolanan enerji, zorlanma, zor, elastik modülü, dayanıklılık gibi biyomekanik parametreleri saptandı. Sonuçlar tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Kruskal-Wallis testiyle değerlendirildi.Yapılan ölçümlerde KMY ve KMİ değerleri R grubunda K grubuna göre azalırken (P<0.05), bu parametreler için R+NAS ve R+WR gruplarıyla K grubu arasında fark saptanmadı. Biyomekanik analizler sonucunda R grubundaki femurların deformasyon miktarı, kırılma kuvveti, sertlik, depolanan enerji, zorlanma parametrelerindeki azalış K grubundan (P<0.05), R+NAS grubunun zor ve dayanıklılık değerlerindeki artış R grubundan istatistiksel farklıydı (P<0.05). R+WR grubunun deformasyon miktarı parametresindeki artış R grubuna göre istatistiksel anlamlıydı (P<0.05). R+NAS grubunun deformasyon miktarı, depolanan enerji, zorlanma ve dayanıklılık değerlerinin K grubuyla karşılaştırılmasında ve R+WR grubunun kırılma kuvveti, depolanan enerji, zorlanma, elastik modülü, dayanıklılık değerlerinin K grubuyla karşılaştırılmasında istatistiksel fark yoktu.Radyasyonun kemik kalitesini ve dayanıklılığını azalttığı ve düşük doz NAS uygulamasının kemik mineral yoğunluğunu koruduğu, yapılan biyomekanik analizler sonucunda NAS'ın radyasyon hasarına karşı koruyucu etkisinin Amifostinle benzer olduğu söylenebilir.Anahtar Kelimeler: İyonizan radyasyon, N-Asetil Sistein, 3-nokta eğme testi, Kemik Mineral Yoğunluğu, Amifostin.
2.1 GHz frekanslı mikrodalga radyasyonun meme fibroblast hücrelerine etkileri
Bu çalışmada Wideband Code Division Multiple Access (W-CDMA) modülasyonlu Mikrodalga (MW) radyasyonun meme fibroblast hücreleri hücre canlılığı ve apoptotik aktivite üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçladı. Hücreler 4 ve 24 saat sürelerince 2.1 GHz W-CDMA modülasyonlu MW radyasyona maruz bırakıldılar. Hücre canlılığı MTT [3-(4, 5-dimethylthiazol?2-yl)-2, 5-diphenyltetrazolium bromide] methodu ile belirlendi. Apoptotik hücre yüzdeleri ise akım sitometri cihazı yardımı ile Annexin V-FITC ve PI boyaması yapılarak analiz edildi. Mitokondri Membran Potansiyeli?nde (??m) meydana gelebilecek olası değişimler JC?1 boyaması yapılarak akım sitometri ve florasan mikroskobu yardımı ile saptandı. Fas, FasL, p53 ve sitokrom-c değerleri ise Eliza methodu ile ölçüldü. Hücre canlılıkları uygulanan MW radyasyon etkisinde azalış gösterdi. Annexin V-FITC pozitif hücre yüzdeleri ise her iki maruziyet süresinde de artış gösterdi. Bu sonuçların yanı sıra ??m?de azalma tespit edildi. Fas, FasL ve p53 miktarlarında herhangi bir değişme gözlemlenmezken sitokrom-c düzeylerinde istatiksel olarak anlamı bir artış görüldü. Bu sonuçlar 2.1 GHz W-CDMA modülasyonlu MW radyasyonun meme fibroblast hücrelerinde hücre proliferasyonunu inhibe ederek mitokondri yollu apoptozise neden olabileceğini göstermektedir.
Sıçan duyusal sinir hücrelerinde kisspeptinin hücre içi kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisi
Bir hipotalamik nöropeptid olan kisspeptin, kemirgenlerde ağrı duyarlılığını değiştirdiği bilinen RF-amid ailesinin bir üyesidir. Ağrının hücresel modeli olan dorsal kök ganglionu (DKG) nöronlarında kisspeptin ve G protein-bağlı reseptör (GPR54)'ün eksprese edildiği ve kisspeptinin kemirgenlerde ağrı modülasyonu ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Buna rağmen, kisspeptinin duyusal nöronlar üzerindeki etkileri ve mekanizmaları üzerine yapılmış bir çalışma henüz yoktur. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, kisspeptinin sıçan DKG nöron kültüründe hücre içi serbest kalsiyum ([Ca+2]i) seviyeleri üzerindeki nosiseptif/antinosiseptif etkilerini ve mekanizmasını araştırmaktır. Bu tez çalışmasında DKG nöronları primer hücre kültürü, 1-2 günlük Spraque- Dawley sıçanlar (n=20) kullanılarak hazırlanmıştır. DKG nöronları, 1 μmol Fura-2 asetoksi metil ester (AM) ile boyanmış ve [Ca+2]i yanıtları, 340 nm ve 380 nm'de eksitasyon ve 510 nm'de emisyon ile dijital görüntüleme mikroskobu kullanılarak 340 nm /380 nm oranındaki değişikliklerle ölçülmüştür. Farklı dozlarda (100 nM, 300 nM ve 1000 nM, en az 3 tekrar) kisspeptin-10 uygulamasının [Ca+2]i seviyelerine etkisi gözlenmiştir. Ayrıca hücre dışı kalsiyum yokluğunda, kisspeptinin, [Ca+2]i üzerine etkilerini ve bu etkileri Protein Kinaz C (PKC) yolağı üzerinden gösterip göstermediğini belirlemek için PKC inhibitörü şeletrin klorit (ChCl) ön muamelesi ile de etkileri gözlenmiştir. Kisspeptin-10'un, DKG nöronlarına uygulanması [Ca+2]i seviyesini doza bağımlı ve anlamlı olarak arttırmıştır. 340 nm/ 380 nm oranları sırasıyla (bazal 100,0±0.0 % vs kisspeptin): % 118,4±4,6 (100 nM kisspeptin, n=41, p<0.01), % 126,6±4,1 (300 nM kisspeptin, n=36, p<0.001) ve % 140,2±4,9 (1000 nM kisspeptin, n=44, p<0.001) olarak ölçülmüştür. Hücre dışı Ca+2'un yokluğunda, kisspeptin, [Ca+2]i seviyelerinde çok güçlü olmasa da önemli bir artışa neden olmuştur. [Ca+2]i yanıtları, PKC inhibitörü varlığında da devam etmiştir. Sonuç olarak, kisspeptin-10' un, kültüre edilmiş sıçan duyusal nöronlarda PKC'den bağımsız olarak [Ca+2]i sinyalini aktive ettiği ortaya konulmuş olup, bu sonuçlar kisspeptinin ağrının modüle edici etkisinde periferal bölgenin de rol alabileceğini göstermektedir.
Deneysel diyabetik nöropati modelinde humaninin hücre canlılığı üzerine etkisinin incelenmesi
Diyabetik nöropati (DN) bozulmuş glukoz metabolizması nedeniyle hem merkezi hem periferik sinirleri etkileyen ve mitokondri disfonksiyonuna neden olabilen multifaktöriyel bir hastalıktır. Ayrıca DN, nosiseptif sinyallerin merkezi sinir sistemine taşınmasında başlıca rol oynayan dorsal kök gangliyonu (DKG) nöronlarının fonksiyonlarında değişiklik meydana getirmektedir. Nöropatide mitokondri kökenli olarak keşfedilen ilk peptit olan humaninin antiapoptotik özellik gösterdiği bilinmektedir. Ancak uzun süreli humanin uygulamasının DN'nin in vivo modelinde serum kaspaz 3 ve kaspaz 9 seviyesini, in vitro modelinde hücre canlılığını nasıl ve hangi yolak üzerinden etkilediği bilinmemektedir. Bu tez çalışmasının amacı, humaninin DN'nin in vivo ve in vitro modellerinde apoptoz ve hücre canlılığı üzerine olası etkilerini ve mekanizmasını araştırmaktır. DN'nin in vivo modelinde, diyabet oluşumundan 21 gün sonra 15 gün boyunca humanin (4 mg/kg, i.p.) uygulandı. Sonrasında farelerin serum kaspaz 3 ve kaspaz 9 seviyeleri ölçüldü. DN'nin in vitro modeli, DKG nöronlarının 24 saat yüksek glukoza (YG) (45 mmol/L) maruz bırakılması ile gerçekleştirildi. DN'nin in vivo modelinde humaninin kaspaz 3 ve kaspaz 9 seviyelerini anlamlı ölçüde azalttığı bulunmuştur (p<0.05). DN'nin in vitro modelinde ise humaninin (10 nM, 30 nM, 100 nM ve 300 nM) hücre canlılığını doz bağımlı olarak anlamlı ölçüde arttırdığı ve bu etkinin JAK2/STAT3 yolağı üzerinden olduğu tespit edildi. Sonuç olarak humaninin, DN'ye bağlı gelişen apoptotik süreçlerde ve duyusal sinir hücrelerinde hücre canlılığını koruyucu bir etkiye sahip olduğu ve bu etkiyi JAK2/STAT3 yolağı üzerinden gerçekleştirdiği ilk defa bu tez çalışması ile gösterilmiştir. Bu tez çalışmasının sonuçları humaninin önemli bir halk sağlığı sorunu olan diyabet sonucu ortaya çıkan DN'de teröpatik bir hedef olabileceğini düşündürmektedir.
Nöropatik davranışsal ağrı modellerinde humaninin ağrı eşiği, oksidatif stres ve inflamatuar sitokinler üzerine etkilerinin incelenmesi
Nöropatik ağrının siyataljiye, diyabete ve kemoterapik ajan kullanımına bağlı gelişebileceği bilinmektedir ve bunlara bağlı gelişen ağrılı nöropatilerin patofizyolojisinde mitokondriyal disfonksiyonun, reaktif oksijen türlerindeki (ROS) ve inflamatuar sitokinlerdeki artışın rolü olabileceği yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Ancak mitokondriyal türevli bir peptid olan humaninin nöropatik ağrıda etkisi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında başlıca amaç, metabolik (streptozotosin/STZ), toksik (oksaliplatin/OXA) ve travmatik (siyatik sinir kronik konstriksiyon hasarı/SKH) olmak üzere 3 farklı tip nöropatik ağrı oluşturulmuş fare modelinde humanin ağrı davranışı üzerine etkisini incelemekti. Bu tez çalışmasının bir diğer amacı ise nöropatik ağrı patofizyolojisinde rol oynayan oksidatif hasar ve inflamatuar sitokin seviyeleri üzerine humaninin etkisinin olup olmadığının irdelenmesi idi. Ayrıca STZ indüklü nöropatik ağrı modelinde humaninin etkisinin endojen opioid sistem aracılığıyla olup olmadığıda araştırıldı. Bu tez çalışmasında 3 farklı etiyolojiye sahip nöropatik ağrı oluşturulmuş farelere 15 gün boyunca humanin (4 mg/kg) uygulandı ve ağrı eşiğini değerleri hot plate, cold plate ve Von Frey testleri ile birer gün aralıklarla sıra ile ölçüldü. Bu ölçümler 30 dakika aralıklarla 240 dakika boyunca gerçekleştirildi. Humanin uygulamaları takiben hayvanlar dekapite edildi ve serumda total antioksidan (TAS), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA), nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH), total oksidan (TOS), interlökin-1β (IL-1β) , interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-10 (IL-10) seviyeleri enzime bağlı immünosorbent testi (ELISA) ile incelendi. STZ, OXA ve SKH ile nöropatik ağrı oluşturulmuş hayvanlarda yapılan 3 farklı ağrı davranışı testinde, humaninin 15 gün boyunca ağrı eşiğini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı tespit edildi (P<0.05). Aynı zamanda humanin antioksidan enzim seviyeleri (TAS, SOD, CAT, GSH ve NADPH) artırırken (P<0.01), oksidan enzim seviyelerini (TOS ve MDA) azalttığı belirlendi (P<0.01). Humanin bu çalışmada ölçülen proinflmatuar sitokinleri azaltırken, anti inflamatuar sitokini artırdı (P<0.01). Bunun yanı sıra STZ indüklü nöropatik ağrıda humaninin antihipersensitif etkisine endojen opioid sistemin aracılık ettiği belirlendi. Bu tez çalışmasının sonuçları, STZ, OXA ve SKH kaynaklı nöropatik ağrıda mitokondriyal türevli peptid olan humaninin terapötik potansiyelini göstermektedir ve ayrıca bu potansiyel etkide oksidatif stres ile inflamatuar sitokinlerin rolünün anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
Duyusal sinir hücrelerinde agomelatinin hücre içi kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisi
Valdoksan ticari ismiyle 2009 yılında Avrupa Birliği İlaç Ajansı tarafından onaylanan yeni bir antidepresan olan agomelatinin, ağrı üzerindeki etkinliği son zamanlarda yapılan çalışmalar ile ortaya konmuştur. Ancak analjezik etkinliğini hangi mekanizma ile meydana getirdiği bilinmemektedir. Bu çalışmada, agomelatinin periferal nosisepsiyondaki etki mekanizması incelendi. Bu amaçla izole edilmiş sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) nöronlarında agomelatinin hücre içi kalsiyum ([Ca+2]i) düzeyine etkilerine bakıldı. İzole edilmiş DKG nöronları, 1 μmol fura-2 AM ile yüklendi ve Ca+2 cevapları, oransal ölçüm kullanılarak değerlendirildi. Fura-2 AM ile yüklenmiş DKG nöronları, dijital mikroskop kalsiyum görüntüleme sistemi kullanılarak, 340 nm/380 nm'de eksitasyon ve 510 nm'de emisyon kayıt edildi. [Ca+2]i konsantrasyonundaki değişim, DKG nöronlarındaki 340 nm/380 nm floresan oranındaki değişimle belirlendi. Agomelatin, doz bağımlı olarak [Ca+2]i miktarının artmasına neden oldu. 340 nm/380 nm oranları, (bazal 100,0±0.0 % vs agomelatin): % 103,4±2,7 (1 μM agomelatin, n=43), % 113,8±4,2 (10 μM agomelatin, n=62) ve % 161,2±6,1 (100 μM agomelatin, n=48) tespit edildi. G protein inhibitörü pertusis toksin (PTX), agomelatinin [Ca+2]i düzeyinde meydana getirdiği artışı baskılamaktadır (% 100,0±0.0'dan % 7,9±3,6'a, n=61). Fosfolipaz C (PLC) inhibitörü U-73122 muamelesi sonrasında ve protein kinaz C (PKC) inhibitörü şeletrin klorit muamelesi sonrasında agomelatin uygulandığında, agomelatinin meydana getirdiği artış önemli ölçüde azalmaktadır ((% 100,0±0.0'dan 12,3±3,5'e, n=39) 100,0±0.0'dan 28,6±4,2'e, n=27). Bu çalışma ile ilk kez DKG hücre kültüründe agomelatinin [Ca+2]i miktarında meydana getirdiği değişimin, periferal nosiseptif sinyalde rol oynayan G protein, PLC ve PKC bağımlı mekanizma aracılığıyla olduğu gösterildi. Yüksek afiniteli melatonerjik (MT1 ve MT2) reseptör agonisti (MT1: pKi=9.92; MT2: pKi=9.24) ve düşük duyarlılıkta serotoninerjik 5-HT 2C (pKi=6.2) reseptör antagonisti özelliğine sahip bir antidepresan olan agomelatinin, artı olarak ağrı algılama sürecinde de rol aldığı düşünülmektedir.
Yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketen sıçanlarda olası davranış değişikliklerinin görüntü işleme teknikleriyle analizi
Bu tez calışmasında, Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu (YFMŞ) tüketiminin, strese bağlı olarak meydana gelen davranış değişiklikleri arasındaki olası ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca depresyon ve anksiyete benzeri davranışların tespitinde kullanılan aydınlık karanlık, açık alan ve kuyruktan asma testlerinden elde edilen verileri otomatik olarak değerlendirebilmek için kullanılacak yeni bir yazılım tasarlanmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda 32 adet Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol, %20' lik YFMŞ (F20), %40' lık YFMŞ (F40) ve stres uygulanan 4 eşit gruba ayrılmıştır. 14 günlük çalışma periyodunda hayvanlara içme suyuna %20 ve %40' lık YFMŞ karıştırılmış çözelti verilmiş, stres grubundaki hayvanlara ise ilk hafta 3 saat, 2. hafta 6 saat süren kısıtlama stresi uygulanmıştır. Çalışma süresince günlük olarak hayvanların yem, su ve ağırlıkları ölçülerek kaydedilmiştir. Çalışmanın 10., 12. ve 14. günlerinde sırasıyla aydınlık-karanlık, açık alan ve kuyruktan asma testleri uygulanmıştır. Çalışma sonunda sıçanlardan alınan kan örnekleri ile çeşitli biyokimyasal parametrelerin ölçümü yapılmış, beyin dokularında imminohistokimyasal yöntemler kullanılarak TRPM2 kanal aktivitesi belirlenmiştir. LabVIEW Vision geliştirme ortamı kullanılarak anksiyete ve stres testlerinde kaydedilen video verilerinin otomotik olarak değerlendirilmesinde kullanılabilecek bir yazılım tasarlanmıştır. Çalışma sonucunda F20 grubunda sıvı tüketiminin ve canlı ağırlığının diğer gruplara göre önemli ölçüde arttığı, F40 grubunda ise istatistiksel anlam olmamasına rağmen sıvı tüketimi ve gıda tüketimi kontrole göre azalmışken canlı ağırlığın arttığı belirlenmiştir. Davranış testleri değerlendirildiğinde; kuyruktan asma testinde, stres grubunda hareketsiz kalma süresi kotrole göre anlamlı ölçüde artmıştır. Benzer artış F20 ve F40 gruplarında da görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlam bulunamamıştır. Aydınlık karalık testinde, karanlıkta kalma süresi F20, F40 ve stres gruplarında kontrole göre anlamlı olarak artmıştır. Aydınlıktan karanlığa ilk geçiş anı azalmış fakat istatistiksel olarak anlam bulunamamıştır. Açık alan testinde ise geçilen çizgi sayısı F20, F40 ve stres gruplarında azalma görülürken sadece stres grubunda kontrole göre anlam bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelere bakıldığında; serum glikoz, insülin, LDL, VLDL, trigliserit, total kolesterol, TOS, Kortikosteron düzeyleri F20 ve F40 gruplarında artış gösterirken TAS düzeyi değişmemiş, HDL düzeyi ise azalmıştır. Bu sonuçlar genel olarak stres grubu verileri ile benzer bulunmuştur. Yapılan imminohistokimyasal ölçümlerde F20, F40 ve stres gruplarında TRPM2 immünoreaktivitesinin hipokampus, prefontal korteks, nucleus accumbens ve amigdala bölgesinde kontrol grubuna göre anlamlı şekilde arttığı görülmüştür. Sonuç olarak, bu tez çalışması ile YFMŞ tüketen hayvanların davranış testleri, immünohistokimyasal ve biyokimyasal verileri strese maruz bırakılan hayvanların verileri ile benzer bulunmuştur. Çeşitli beyin bölgelerinde immünohistokimyasal olarak YFMŞ'nin TRPM2 kanal aktivitesini artırdığı ilk defa bu çalışma ile gösterilmiştir. Çalışmada kullanılan davranış testlerinden elde edilen video görüntülerinin değerlendirilmesinde tamamen yenilikçi bir yazılım tasarlanarak bu yazılım verilerin analizinde kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Fruktoz, Stres, Davranış, TRPM2, İmmünohistokimya
Keratin içeren biyolojik örneklerin değişik tür ve enerjilerdeki radyasyon maruziyetinde dozimetre olarak kullanım potansiyellerinin araştırılması
Cep telefonları ve baz istasyonları ile non-iyonize radyasyona, nükleer enerji ve tıbbi uygulamalar ile iyonize radyasyona maruziyetin arttığı günümüzde, kişilerin soğurduğu radyasyonun belirlenebilmesi hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle çalışmamızda 900 MHz cep telefonu radyasyonuna maruz kalmış ve Co-60 Cs-137 gama radyasyonu ile ışınlanmış saç kökü ve saç teli örneklerinin biyolojik dozimetre malzemesi olarak kullanım potansiyelleri ESR ve Comet assay teknikleri ile araştırıldı.Non iyonize radyasyon maruziyeti çalışma frekansı 900 MHz GSM, maksimum soğurma güç değeri 2 W ve üretici tarafından belirtilen kafa SAR değeri 0.974 W/kg olan cep telefonunun günlük hayatta kullanımı taklit edilerek gerçekleşti. 8 Gönüllü cep telefonu ile 15 ve 30 dakika konuştu. Konuşma öncesi ve sonrası , cep telefonu kullanılan sağ kulak arkası bölgeden çektikleri saç kökü örneklerini verdiler. Bu örnekler Comet assay tekniğinde cep telefonu konuşma süresine bağlı olası DNA tek zincir kırıkları tespit edilmesinde kullanıldı. Sonuçlar konuşma öncesi duruma göre, 15 ve 30 dakika süreyle 900 MHz-cep telefonu radyasyonuna maruziyet sonrası telefon kullanılan kulak arkası bölgeden alınan saç kökü hücrelerinde DNA tek zincir kırıkları oluştuğunu gösterdi. Paired t-test kullanılarak yapılan karşılaştırmada 30 dakika sonrası elde edilen hasar verileri, 15 dakika konuşma süresi sonrası verilere göre istatistiksel oranda anlamlı artış gösterdi (p< .001). Birbirine yakın yerden çekilmiş saç köklerinde cep telefonu radyasyon maruziyeti olmaksızın DNA hasarı oluşup oluşmadığı da irdelendi. 5 ve 15 dakika aralıklarla iki gönüllüden alınmış saç kökleri DNA hasarı miktarında, kontrol verilerine göre anlamlı farklılık gözlenmedi. Böylece, oluşan DNA tek zincir kırıklarının saç derisi tahrişi gibi nedenlerden oluşmadığı görüldü. Literatürde comet assay tekniğinin saç köklerine uygulandığı bir çalışma yoktur. Bu anlamda bu çalışma comet tekniğinin saç köklerine modifiye edildiği ilk çalışmadır. Seri denemeler sonucu; en net ve yeterli hücrenin görüntülenebildiği ortam koşulları; saç kökü örneklerinin 0.03 ml solüsyon içinde 30 dakika bekletilmesi olarak belirlendi.İyonize radyasyona maruziyet durumunlarında dozimetrik potansiyelini değerlendirmek üzere, saç kökleri Cs-137 kaynağında ışınlandı. 5 gönüllü, kafanın rastgele bölgesinden çektikleri saç örneklerini verdi ve bu örneklerden toplanan saç köklerinin yarısı kontrol grubunu oluşturdu, ve diğer yarısı ise 1-5 Gy doz aralığında ışınlandı. Bu örnekler Comet assay tekniğinde iyonize radyasyon dozuna bağlı DNA hasarı tespit edilmesinde kullanıldı. Elde edilen görüntülerden kuyruk uzunluğu, kuyruk momenti değerleri belirlendi, doz-cevap eğrileri oluşturuldu. Bu eğrilere göre, yaklaşık 2 Gy doz değerine kadar kuyruk momenti ve kuyruk uzunluğu değerleri çizgisel artış gösterdi, fakat daha yüksek dozda artış ritmi azaldı. Radyasyona maruz kalmış kişilerden toplanan saç köklerinin comet assay tekniğinde uygulanmasıyla doz tarama yapılabileceği görüldü.İyonize radyasyona maruziyet durumlarında dozimetrik özellikleri incelenecek diğer örnek olan saç teli örnekleri (kök kısmı içermeyen) Co-60 radyasyon kaynağında ışınlandı. Temiz saç teli örnekleri gönüllülerden toplandı, renge, doğal boyalı oluşuna göre gruplandırıldı. Örneklerin yarısı kontrol grubunu oluşturdu, diğer yarısı paketlere aktarılıp düşük doz (5-50 Gy) ve yüksek doz (75-750 Gy) değerlerinde ışınlandı. Bu örnekler ESR tekniğinde doza bağlı oluşan serbest radikal miktarı tespitinde kullanıldı. Tüm örneklerde doz-cevap eğrilerinin düşük dozlarda lineer olduğu, ~300 Gy sonrası doyuma gittiği tespit edildi.Işınlanmamış ve ışınlanmış örneklerin çalışılan minimum doz değerinde dahi (5 Gy) ayırt edilebildikleri belirlendi. Farklı kişilerden alınmış siyah saç örneklerinde spektrum yapısı ve sinyal şiddetlerinde farklılık gözlenmedi. Oda sıcaklığında 22 gün boyunca bekletilen örneklerin ESR sinyal şiddetleri yarı değerlerine DS'de 44 saatte, sarı ve kumral renklerde 41 saatte, BS de 35 saat ve kızıl saç örneğinde 17 saatte düştü. Sinyal şiddeti sönüm verilerine en iyi uyan kuramsal fonksiyonlar araştırıldı ve bu yolla spektruma doğal saçlarda iki, boyalı saçlarda üç radikal türünün katkı getirdiği ve bunların oda sıcaklığındaki sönüm sabitleri belirlendi. Yüksek sıcaklıklarda değişik sürelerle tavlanan örneklerin sinyal şiddetlerinde gözlenen azalmalar dikkate alınarak deneysel spektrumun oluşumuna katkı getiren radikal türlerinin sönüm aktivasyon enerjileri hesaplandı. Bulunan oda sıcaklığındaki sönüm sabiti değerleri ve aktivasyon enerji değerlerinin literatürde elde edilen değerlerle uyumlu olduğu belirlendi. Tüm bu incelemeler ile, saç teli örneklerinin biyolojik dozimetre malzemesi olarak kullanılabileceği koşullar tespit edildi. ESR tekniğinde saç teli örnekleri ile doz tahmin çalışmalarının ışınlama sonrası 1-2 gün içinde yapılması gerektiği sonucuna varıldı.
GSM-EDGE modülasyonlu radyo frekans alanların hepatosellüler karsinom hücrelerine etkileri
Dünya çapında artan kanser oranları ve cep telefonu, baz istasyonu gibi insan eliyle üretilen RF alan kaynaklarının artışı arasında ilişki olup olmadığı bilim dünyası kadar halk tarafından da merak edilen konular arasındadır. Bu çalışmada, 15 dakikalık aralıklarla, kesikli şekilde uygulanan GSM-EDGE (Global Mobil İletişim Evrimi için Genişletilmiş Veri Aktarım Oranları) modülasyonlu 900 MHz ve 1800 MHz frekanslı RF (Radyo Frekans) alanların (10 V/m, uzak alan) 1 saat, 2 saat, 3 saat ve 4 saat süresinde HepG2 (Hepatosellüler Karsinom) hücrelerinin canlılığına etkisi araştırıldı. Hep G2 hücre canlılığı, tetrazolum tuzu WST-1'in mitokondriyal dehidrogenaz enzim aktivitesi sonucunda formazana dönüşmesi ilkesine dayanan spektrofotometrik test ile saptandı. Hücre hasarı göstergesi olan LDH ve glukoz seviyesi hücre süpernatantlarında kalorimetrik analiz kiti kullanılarak saptandı. Morfolojik incelemeler mavi floresan 4',6-diamidino-2-phenylindole (DAPI) nükleik asit boyası ile 400 kat büyütülen floresan mikroskop altında incelendi. Hücre canlılık testleri sonucunda, 1800 MHz RF alanın 1 saat süreyle 15 dakikalık aralıklarla uygulanmasının hücre canlılığında artışa neden olduğu görüldü (p<0,05). Buna karşın, 4 saat sonunda hem 900 MHz hem de 1800 MHz RF alan uygulaması sonrasında HepG2 hücrelerinin canlılıklarında azalma gözlendi (p<0,05). Supernatant LDH ve glukoz seviyelerinin bu sonuçlar ile uyumlu olarak, 4. saat sonunda istatistiksel olarak arttığı saptandı (p<0,05). Morfolojik incelemeler biyokimyasal bulguları doğruladı. 4. saat uygulama sonrasında alınan görüntülerde geç dönem apoptosiz göstergesi olan çekirdek örüntüsünde düzensizlikler saptandı. İlerki çalışmalarda farklı frekans bantlarında RF alanlar kullanılarak, farklı sürelerde uygulamalar yapılarak RF alanların HepG2 kanser hücrelerini yok edici etkisi araştırılacaktır.
Leptinin hücre içi kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisinin sıçan dorsal kök gangliyon hücrelerinde incelenmesi
Leptinin santral ve periferal olarak uygulanmasının, nosiseptif davranışda önemli rol oynadığı bilindiği halde hücresel mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada leptinin periferal nosisepsiyondaki etki mekanizmasını araştırmak amacıyla, izole edilmiş sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) nöronlarında leptinin hücre içi kalsiyum ([Ca+2]i) düzeyine etkileri incelendi.İzole edilmiş DKG nöronları, 1 ?mol fura-2 AM ile yüklendi ve Ca+2 cevapları, oransal ölçüm kullanılarak değerlendirildi. Fura-2 AM ile yüklenmiş DKG nöronları, dijital mikroskop kalsiyum görüntüleme sistemi kullanılarak, 340 nm/380 nm'de eksitasyon ve 510 nm'de emisyon kaydedildi. [Ca+2]i konsantrasyonundaki değişim, DKG nöronlarındaki 340 nm/380 nm floresan oranındaki değişimle belirlendi. Leptin, doz bağımlı olarak [Ca+2]i miktarında artış meydana getirdi. 340 nm/380 nm oranları, (bazal 100.0±0.0 % vs leptin): % 104.6±0.4 (0.1 ?M leptin, n=42), % 119.5±3.9 (1 ?M leptin, n=31), % 129.4±4.2 (10 ?M leptin, n=29) ve % 187.5±7.6 (100 ?M leptin, n=35) konsantrasyonlarının eklenmesiyle takip edildi. Protein kinaz C (PKC) inhibitörü şeletrin klorit 1 ?M leptinin [Ca+2]i düzeyinde meydana getirdiği artışı baskılamaktadır (% 100.0±0.0'dan % 56.7±6.4'e, n=27). Hücre içi depoların tapsigarjin (TG) ile muamelesi sonrasında boşaltılmasını takiben leptin uygulandığında, leptinin meydana getirdiği artış önemli ölçüde azalmaktadır. (TG + 1?M leptin = 106.1±2.4 %, n=18).Bu çalışma ile ilk kez DKG hücre kültüründe leptinin [Ca+2]i miktarında meydana getirdiği değişimin, periferal nosiseptif sinyalde rol oynayan PKC-bağımlı mekanizma aracılığıyla olduğu gösterildi. Vücutta enerji dengesi üzerinde etkili olduğu bilinen leptinin, aynı zamanda ağrı algılama sürecinde de rol oynadığı düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Leptin, Kalsiyum Görüntüleme, Dorsal Kök Gangliyonu, Ağrı, Protein Kinaz C.
Antrenmanlı bireylerde artan egzersiz testi sırasında kardiyorespiratuvar ve metabolik sistemlerin aerobik ve anaerobik egzersiz bölgeleri cevaplarının karşılaştırılarak belirlenmesi
Aerobik fitnesin belirlenmesi klinik tıp bilimlerinde önemli bir konudur. Bu çalışmanın amacı; şiddeti düzenli olarak artan egzersiz testi sırasında, aerobik ve anaerobik bölgedeki cevapların kardiyorespiratuar ve metabolik sistemlerde karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir.Etik kurul tarafından onaylanan imzalı bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra 24 antrenmanlı erkek denek elektromanyetik bisiklet ergometre kullanarak tolerans edebilecekleri yüke kadar şiddeti düzenli olarak artan yüke karşı yapılan egzersiz testini (15 W/dk) gerçekleştirdi. Solunum gaz değişim parametreleri; gaz analizör sistemi kullanılarak solunumdan solunuma tespit edildi. Solunum parametreleri türbin hacimli transdüser kullanılarak değerlendirildi. Kardiyak cevabı değerlendirmek için 12 derivasyonlu EKG (elektrokardiyografi) kullanıldı. Anaerobik eşik (AE) V-slope methodu kullanılarak tespit edildi. Veriler eşleştirilmiş t testi kullanılarak analiz edildi.Maksimal egzersiz kapasitesi, AE'de iş gücü, maksimal oksijen (O2) alınımı (VO2max) ve vücut ağırlığı için VO2max sırasıyla; 232.7±30 W, 156.2±24 W, 2931±317 ml/dk ve 42.8±6.6 ml/kg/dk olarak bulundu. Şiddeti düzenli olarak artan yüke karşı yapılan egzersiz testi sırasında aerobik bölge cevabında; egzersiz kapasitesi ve her kilogram başına VO2, anaerobik bölgeden anlamlı olarak yüksek bulundu: 136.2 ? 25 W ve 21 ml/dk/kg buna karşılık 76.4 ? 19 W ve 11 ml/dk/kg (p<0.05).Şiddeti düzenli olarak artan egzersiz testi sırasında kardiyorespiratuvar ve metabolik cevabın belirlenmesi; sistemlerin kapasitesi hakkında önemli bilgiler sağlayabilir. Bununla birlikte şiddeti düzenli olarak artan egzersiz testinin aerobik ve anaerobik bölgelerinin değerlendirilmesi çok daha hassas bilgiler sağlayacaktır. Sonuç olarak, antrenmanlı bireylerden elde edilen veriler; hastalar, sedanter ve yüksek antrenmanlı bireyler ile ilgili gelecek çalışmalar için referans değerleri olacaktır.Anahtar Kelimeler: Egzersiz Testi, VO2, Kalp Atım Hızı, Anaerobik Eşik, Aerobik Fitnes.
Valproik asit, zikonotid ve spinorfinin sıçan dorsal kök gangliyon sinir hücre kültürlerine etkilerinin moleküler ve elktrofizyolojik olarak incelenmesi
Bu çalısmanın amacı sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) sinir hücrelerindevalproik asit, zikonotid ve spinorfinin etkilerini flüoresan kalsiyum görüntülemeyöntemleri ile belirlemektir. Valproik asitin etkileri patch kenetleme yöntemi ile deirdelenmistir. Dorsal kök gangliyonları diseke edildi ve enzimatik ve fizikselislemlerle izole tek hücrelere ayrıstırılarak %5 CO2 içeren inkübatörde 37 oC'detutuldu. Tüm hücre diyaliz patch kenetleme tekniginin akım kenetleme formu ile buhücrelerden aksiyon potansiyelleri kaydedildi. Fluoresan kalsiyum görüntülemedeneyleri için, önceden yüzeyi kaplanmıs lamellere ekilen DKG hücreleri kalsiyumaduyarlı boya olan Fura-2 AM (1 ?M) ile yüklendi. Ters mikroskopa (40X, 1,3 NAobjektif) baglantılı CCD kamera ve yazılım programından olusan kalsiyumgörüntüleme sistemi kullanılarak her bir DKG sinir hücresinde hücre içi serbestkalsiyum düzeyi ([Ca2+]i) 340/380 nm oranındaki degisikliklerden yararlanılarakbelirlendi. Veriler eslestirilmemis t testi ile analiz edildi ve P <.05 anlamlı kabuledildi. Patch kenetleme deneyleri sadece valproik asit için yapıldı ve valproik asituygulaması (30 ?M, 100 ?M ve 300 ?M) aksiyon potansiyeli parametreleri üzerineanlamlı bir etki etmedi (n=16). lave olarak valproik asit (100 ?M, n=10; 300?M,n=22 ve 1 mM, n=56) kalsiyum görüntüleme deneylerinde de yüksek K+ (KCl, 30mM) ile indüklenen [Ca2+]i cevaplarında bir degisiklik meydana getirmedi. Kalsiyumgörüntüleme deneylerinde zikonotid (1nM, n=12; 10 nM, n=18 ve 1?M, n=14) KClile olusturulan [Ca2+]i artıslarını doz bagımlı ve güçlü bir sekilde inhibe etti. Yineaynı sekilde spinorfin de doz bagımlı olarak ama daha çok küçük çaplı DKG nöronalt tiplerinde (10?M, n= 22; 100 ?M, n= 25 ve 300 ?M, n=35) yüksek K+ ileindüklenen [Ca2+]i cevaplarını inhibe etti. lave olarak, spinorfin ile ön muameleuygulanması sonrasında küçük çaplı nosiseptif özellikteki DKG hücreleri yüksek K+ile depolarizasyona cevapsızlık ortaya çıkarken, büyük çaplı non-nosiseptifhücrelerde yüksek K+ ile indüklenen yüzde [Ca2+]i cevapları etkilenmedi.Bu çalısmanın bulguları zikonotid ve spinorfinin, hücre zarı uyarılabilirligi venörotransmitter salıverilmesinde anahtar rol oynayan kalsiyum sinyallesmesini vehücre içi serbest kalsiyumdaki degisiklikleri inhibe ettigini ve etkin analjezik olmapotansiyeli arz ettiklerini ama valproik asidin bu baglamda etkisiz oldugunugöstermektedir. Spinorfin ve zikonotidin bu duyusal hücrelerde hücre içi kalsiyumsinyallerine etkileri ilk defa bu tez çalısması ile ortaya konmustur.Anahtar kelimeler: Aksiyon potansiyeli, valproik asit, zikonotid, spinorfin,hücre kültürü, patch kenetleme, iyon kanalları.
Sedanter deneklerin "Kritik egzersiz gücünün" belirlenmesinde "Anaerobik eşik" ve "Solunum kompanzasyon noktası" parametrelerinin etkinliğinin karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı egzersiz sırasında ?Anaerobik Eşik? (AE), solunum kompanzasyon noktası (SKN) ve ?Kritik Güç? (KG) arasındaki ilişkiyi belirleyerek, klinik ve spor bilimleri için en uygun egzersiz protokolünün belirlenmesiydi.Sedanter 25 erkek deneğe yükleme testi ve sabit yük egzersiz testleri uygulandı. Yükleme testi sırasında, AE ve SKN, solunumdan-solunuma ölçülen akciğer gaz değişim parametreleri ile belirlendi. Sabit yük egzersiz testleri AE değerine göre (% 25'lik değişimlerle) 7 farklı iş gücünde uygulandı ve deneklerin egzersizi bitirme süreleri her test için kaydedildi. Bu testlerden elde edilen değerler ile lineer (güç-(1/zaman)) matematiksel modellemeyle KG hesaplandı. Hesaplanan KG değerlerinin istatistiksel olarak anlamlığı lineer regrasyon analiziyle, bağımlı grupların karşılaştırılması ise eşleştirilmiş t-testi analiziyle tespit edildi.İş gücü değerleri AE'de 117.2 ? 22.6 W, SKN'de 132.8 ? 27.0 W olarak bulundu. Üçlü-modelleme ile yapılan analizde KG değeri 141.0 ? 31.3 W, dörtlü-modelleme ile yapılan analizde ise KG değeri 133.2 ? 27.2 W olarak hesaplandı. Bulunan KG değerleri ile SKN'deki değerler arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı (R=0.986 p<0.0001). Üçlü-modelleme ile yapılan KG hesaplamasında SKN'den farklı sonuçlar elde edilirken, dörtlü-modelleme ile yapılan KG hesaplamasında KG değerlerinin SKN ile benzer olduğu belirlendi.Sonuç olarak bu çalışmada;1)KG'nin SKN'ye eşit olduğu ve akciğer gaz değişim parametreleri aracılığı ile kolaylıkla ve doğru olarak hesaplanabileceği ilk defa gösterildi.2)KG ve AE farklı egzersiz bölgelerini göstermektedir.3)KG'nin ölçümünde kullanılan matematiksel modellemelerdeki testin sayısı ve uygulanan sabit yük egzersiz testlerindeki seçilen iş güçlerinin SKN'ye olan uzaklığı KG hesaplamasını etkileyebilecek önemli faktörlerdir. Dörtlü matematiksel modellemelerin altındaki test sayıları ve seçilen iş gücünün SKN'den uzaklığı KG hesaplanmasında hatalı sonuçlara neden olabilir.
Effects of radiofrequency radiation on thyroid gland functions
In the present study we aimed to investigate possible functional effects of modulated Radiofrequency fields on thyroid gland using light microscopy, electron microscopy and immunohistochemical methods. Two months old male Wistar rats were exposed to 900 MHz pulse modulated Radiofrequency Radiation at an average power density of 0.424 mW/ cm² 20 min/day for three weeks. The RF signals were pulse modulated by rectangular pulses with a repetition frequency of 217 Hz and a duty cycle of 1:8 (pulse width 0.576 ms). In order to indicate thyroid endocrine distruption and estimate the degree of the pathology of the gland we analyzed structural alterations in follicular and colloidal diameter and area, colloid content of the follicles and height of the follicular epithelium. We evaluated apoptosis by assessing the activations of two important iniator (caspase-9) and effector (caspase-3) caspases that are the markers of cells undergoing apoptosis. Morphometrical analyses revealed hypothyrophy of the gland in 900 MHz modulated RF exposure group. The revealed signs of morphometrical results indicated that thyroid hormone secretion is inhibited by modulated RF radiation. In addition to the observations of structural alterations in RF exposed group, we also observed increased caspase-3 and caspase-9 activation and formation of apoptotic bodies in thyroid cells of the rats that were exposed to modulated RF fields. The overall findings indicate that whole body exposure of modulated RF Fields may cause pathological changes in thyroid gland by altering the gland structure and enhancing caspase dependent pathways to apoptosis.
Sıçan miyometriyumunda metabolik inhibisyon ve kasılabilme: enerji kaynakları ve hücresel tamponların rolü
1. ÖZET Bu çalışmada, izole sıçan miyometriyumunda siyanürle oluşturulan metabolik stresin miyometriyum kasılmasına inhibitor etkisinde değişik pH tamponlarının, farklı enerji kaynaklarının ve iyon kanallarının rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Servikal dislokasyondan sonra, virjin erişkin Wistar cinsi dişi sıçanlardan miyometriyum kesitleri alınarak içerisinde 37°C'de (pH 7.4) Krebs solüsyonu bulunan ve %95 02-%5 CO2 ile sürekli gazlandırılan izole organ banyosunda asıldı. İstirahat gerimi altında spontan kontraksiyonlar gözlendikten sonra potasyum siyanür (KCN), piruvat, glibenklamid veya tetraetilamonyum (TEA) organ banyosuna uygulanarak izometrik kontraksiyonların frekans ve amplitütlerine olan etkileri 10 dakikalık periyotlar halinde değerlendirildi. Sonuçların istatistiksel değerlendirilmesinde Wilcoxon rank testi kullanıldı. KCN (0.5 veya 1 mM) spontan kontraksiyonları kademeli başlayan bir etkiyle NaHC03 içeren Krebs solüsyonu kullanılarak gerçekleştirilen deneylerde HEPES kullanılanlara göre çok daha belirgin düzeyde inhibe etti. Bu inhibisyon piruvat (10 mM) uygulamasıyla geri döndürülürken, ATP-duyarlı K+ kanal blokeri glibenklamid (100 nM) uygulaması bu inhibisyonu geri döndürmedi (n=5). ilave olarak spontan miyometriyal kontraksiyonların KCN (1 mM) ile inhibisyonu 1 mM TEA uygulanmasıyla geri döndürüldü (n=6).Bu çalışmanın bulguları sıçan miyometriyumunda KCN ile indüklenen metabolik strese bağlı gelişen kontraktil inhibisyonda KCN'nin çalışılan dozları için K+ kanallarının kısmen de olsa rol aldığını ve inhibisyonun piruvat uygulaması ile önlenebildiğim göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Miyometriyum, kasılma, piruvat, pH, TEA, KCN, glibenklamid.
Levetirasetamın ağrı üzerine etkilerinin in vitro elektrofizyolojik (patch kenetleme) ve in vivo (hot plate testi) yöntemlerle incelenmesi
LEVETİRASETAMIN AĞRI ÜZERİNE ETKİLERİNİN İN VİTROELEKTROFİZYOLOJİK (PATCH KENETLEME) VE İN VİVO (HOTPLATE TESTİ) YÖNTEMLERLE İNCELENMESİMete ÖZCANÖZETPlazma membranı elektriksel uyarılabilirliği ve uyarılabilirliğin iyonikesasları, ?uyarılabilir dokuların membran biyofiziği? olarak klasik biyofizikkonuları arasında yer almaktadır. Nöronal membran uyarılabilirliği düzeyindekielektriksel aktivite değişikliğine neden olan voltaj bağımlı sodyum, potasyum vekalsiyum kanallarının aktivite değişiklikleri, epilepsi ve ağrı dahil pek çokpatofizyolojik durumun altında yatan sebep olabilir. Bu iyon kanallarınınbiyofiziksel özelliklerinin anlaşılması ve kimyasal ajanlarca aktivitelerininmodifikasyonu antinosiseptif terapiyi de içeren durumlara karşı terapötikyaklaşımların gelişimi açısından son derece önemlidir. Levetirasetam (LEV, ucbL059), epilepside nöbet oluşumunu baskılayan üstün bir farmakolojik profilesahip bir antiepileptik ilaçtır. Bu çalışmanın amacı yeni bir antiepileptik ilaç olanLEV'ın olası analjezik etkisini, sıçan izole duyusal nöronlarında tüm hücre patchkenetleme elektrofizyolojisi ve in vivo olarak nosiseptif davranış hot plate testikullanarak incelemekti.Dorsal kök gangliyonları (DKG) 1-2 günlük yeni doğan sıçanlarındekapitasyonundan sonra enzimatik ve mekanik işlemlerle tek hücrelereayrıştırıldı. Patch kenetleme tekniğinin tüm hücre diyaliz modunungerçekleştirilmesinden sonra, akım kenetleme deneylerinde istirahat membranpotansiyeli kayıt edildi. LEV'ın ( 30, 100 ve 300 µM) membran potansiyeli veaksiyon potansiyeli (AP) parametreleri (eşik, pik amplitüdü, süre, ardpotansiyeller, AP ard potansiyelin % 63'üne düşme zamanı) ve pasif membranözellikleri üzerine etkisi incelendi. LEV bu parametreler üzerine etkisi dozbağımlıydı. 30 µM LEV'ın bu parametreler üzerine etkisi yokken, 100 ve 300 µMLEV istirahat membran potansiyeli hiperpolarizasyonuna neden olarak ve APsonrası hiperpolarizasyon amplitüdünde ve input rezistansında önemli bir artışmeydana getirdi (n=7, p<0.05).İn vivo deneylerde hot plate analjezimetre kullanılarak nosiseptif davranışlatansından ağrı eşiği belirlendi. LEV (60, 300 ve 900 mg/kg) normal farelerdeağrı eşiğini değiştirmedi. Ancak diyabetik nöropati oluşturulan farelerde çok dahadüşük dozlarında LEV (20, 100 ve 200 mg/kg) ağrı eşiğini önemli ölçüde artırdı(n=15, p<0.05).Sonuç olarak; in vitro deneylerde hücresel biyofizik prosedürlerle eldeedilen sonuçlar ve in vivo nosiseptif davranışsal test sonuçları uyumlu bir şekilde,yeni bir antiepileptik ajan olan levetirasetamın, nöropatik ağrı tedavisindeterapötik potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hücresel Elektrofizyoloji, Patch Kenetleme, İyonKanalları, Levetirasetam, Aksiyon Potansiyeli, Uyarılabilirlik, Ağrı
Radyo frekans radyasyonun; hamile ve hamile olmayan tavşanlarda dna ve oksidatif hasara etkilerinin hplc ve spektrofotometrik yöntemlerle incelenmesi
Çalışmada, GSM benzeri pulslu RF sinyallere vücutlarının tümü maruz bırakılan aynı yaş grubundaki hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlarla, anne karnında fetüs olarak bu alanlara maruz kalan yeni doğan yavruların karaciğer dokularındaki DNA ve lipid moleküllerinde meydana gelen oksidatif hasar biyokimyasal olarak incelendi. Toplam 36 adet hamile ve hamile olmayan Yeni Zelanda ırkı yetişkin tavşanlar; her biri 9 tavşandan oluşan dört gruba ayrıldı: i. Grup I (Hamile olmayan-Kontrol ), ii. Grup II (Hamile olmayan-RF maruziyeti), iii. Grup III (Hamile-Kontrol), iv. Grup IV (Hamile-RF maruziyeti). Hamile yetişkinlere ait yeni doğanlarda iki grupta incelendi: v. Grup V (Grup III' ün yeni doğanları ) ve vi. Grup VI (Grup IV' ün yeni doğanları). Hamile ve hamile olmayan yetişkin tavşanlar 1800 MHz RF radyasyona günde 15 dakika olmak üzere 1 hafta boyunca maruz bırakıldıKaraciğer DNA 8OHdG/dG miktarları, Andican ve ark. (2004) HPLC metodu ile karaciğer MDA seviyeleri ise Uchiyama ve Mihara (1978)' nın spektrofotometrik yöntemi kullanılarak analiz edildi. Yetişkin maruziyet gruplarının (Grup II ve Grup IV) karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında kontrol gruplarına (Grup I ve Grup III) göre bir farklılık olmadığı, ancak Grup II ve Grup IV' ün karaciğer MDA seviyelerinde, Grup I' e göre istatistiksel anlamlı bir artışın olduğu tespit edildi. Anne karnında RF alanlara maruz kalan yenidoğan yavruların hem karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarında hemde MDA seviyelerinde, anne karnında bu alanlara maruz kalmayan yavruların karaciğer DNA 8OHdG/dG miktarlarına ve MDA seviyelerine göre bir farklılık göstermediği de saptandı. Ayrıca, maruziyet sonrası hamile yetişkin tavşanların (Grup IV) vücut ağırlıklarında ise hamile kontrol grubuna (Grup III) göre çok az da olsa bir azalmanın olduğu ancak bu azalmanın istatistiksel bir anlam taşımadığı tespit edildiÇalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde, 1800 MHz GSM benzeri RF alanlara tüm vücut maruziyetinin lipidlerde hasar meydana getirebileceği, bu hasarın dokuda meydana gelebilecek diğer oksijen toksisite olaylarının bir göstergesi olabileği ancak DNA' da hasar meydana getirebilecek düzeyde olmadığı sonucuna varılmıştırLiteratür araştırmalarından elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, cep telefonundan kaynaklı RF radyasyonun karaciğer dokusunda DNA ve lipidlerde meydana getirebileceği oksidatif hasarı araştıran çalışmaların henüz mevcut olmadığını görmekteyiz. Bu nedenle, bu çalışma gelecek hamile çalışmaları için referans olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca, hamile bireylerin RF maruziyeti üzerine yapılacak araştırmaların sayıca arttırılması; ulusal ve uluslararası standartların oluşturulması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Sıçan duyusal sinir hücre kültürlerinde kalsiyum-bağımlı potasyum kanallarının biyofiziksel ve farmakolojik yaklaşımlarla tanımlanması
1. ÖZET Bu çalışmanın amacı sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) sinir hücrelerinde paksilinin ve iberiotoksinin kalsiyum bağımlı potasyum kanallarına etkilerini belirlemektir. Sıçan dorsal kök düğümleri yeni doğan sıçanlardan diseke edilerek enzimatik ve fiziksel muamelelerle izole tek hücrelere ayrıştırıldı ve sinir büyütme faktörü içeren kültür vasatı içerisinde 37 °C de % 5 karbondioksit içeren nemli bir inkübatörde kültüre edildi. Bu hücrelerden patch kenetleme tekniğinin akım kenetleme kayıt formu kullanılarak aksiyon potansiyelleri kayıt edildi. Kalsiyum bağımlı potasyum kanallarının zıtlanma potansiyelleri tespit edildi. Paksilin ve iberiotoksin hiperpolarize edici ard potansiyelleri doz bağımlı olarak anlamlı derecede inhibe etti. Bu çalışmanın sonuçlan sıçan arka kök düğüm sinir hücrelerinde iberiotoksin ve paksilinin aksiyon potansiyeli ard potansiyellerini kalsiyum bağımlı potasyum kanallarını bloklayarak inhibe ettiğini göstermektedirs. Anahtar kelimeler: Aksiyon potansiyeli, paksilin, iberiotoksin, hücre kültürü, patch kenetleme, kalsiyum bağımlı potasyum kanalı.
Kronik manyetik alan uygulanan epileptik sıçanlarda beyin dokusunun potasyum kanallarının moleküler analizi
Amaç: Pulslu manyetik alanın epilepsi mekanizması üzerine etkisini araştımak adına deney hayvanları ile oluşturulan gruplar arasındaki sıçanların hipokampüs ve pons dokusundaki Büyük Potasyum (BK) kanallarının ekspresyon seviyelerini araştırmak. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda 40 adet Wistar albino yetişkin erkek sıçanı 5 gruba ayrdık (n=8). 1. Grup (Kontrol) sıçanlara 1 ay boyunca 2 günde bir 0,5 cc serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) olarak verilmiştir. 2. Grup (PTZ) sıçanlara 1 ay boyunca 2 günde bir 35 mg/kg pentilenetetrazol (PTZ) i.p. olarak verilerek kronik epilepsi oluşturulmuştur. 3. Grup (Pozitif kontrol) sıçanlara 108 mg/kg Levetirasetam (LEV) i.p. olarak verildikten 20 dakika sonra, PTZ prosedürü uygunlanmıştır. 4. Grup (Manyetik Alan (MA)) sıçanlara 1 ay boyunca günde 3 saat 1.5 mT pulslu manyetik alan uygulandı. 5. Grup (PTZ + MA) sıçanlara PTZ uygulamasına ek olarak 1 ay boyunca günde 3 saat 1.5 mT pulslu manyetik alan uygulandı. Bir ay sonunda ratların beyin dokusu diseke edilerek patolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Deney gruplarının hipokampus ve frontal korteksinde c-Fos protein ekspresyonunda önemli bir artış gözlendi. Patoloji analizinde hipokampus bölgesinde ciddi nöron dejenerasyonu tespit edildi. Frontal kortekste BK kanalı ekspresyonu, kontrol grubuna kıyasla PTZ grubunda, MA grubunda ve PTZ+MA grubunda önemli ölçüde arttı. Ancak hipokampusta iyon kanalı ekspresyonu pozitif kontrol grubunda diğer tüm gruplara göre azalmıştı. Sonuç: BK kanalı ve manyetik alan uygulamalarının sonuçları, nöbet kontrollerinde değerlendirilmek adına iyi örneklerdir. Sonuçlar elektrofizyolojik iyon kanalı akım ölçümleriyle birlikte geliştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: PTZ tutuşturma modeli; Manyetik alan; BK kanalları; Nöbet
Cep telefonu maruziyeti kaynaklı RF dozimetrinin FDTD yöntemi ile belirlenmesi
Son yıllarda hızla gelisen teknoloji ile insanlar doğal alan kaynaklarının yanısıra yapay alanlara daha fazla maruz kalmaktadır. Özellikle kablosuz iletisim teknolojilerinin günlük yasamının her alanında, giderek daha fazla yaygınlasması ve beyin gibi hassas bir organa yakın olması insan sağlığı üzerinde olusturabileceği olası risklerin ve endiselerin artmasına neden olmustur. Bu tez çalısmasında, insan kafasının cep telefonu kullanımı ile maruz kalabileceği EM alan etkileri; farklı frekans, anten konumları, kafa boyutu, kafanın dielektrik özellikleri, cep telefonu kullanım pozisyonları ve günlük hayatta yaygın olarak kullanılan küpe ve gözlük gibi metalik aksesuarlar göz önüne alınarak ayrıntılı olarak incelendi. Böylece cep telefonu maruziyetinden kaynaklı SAR değerine bu parametrelerin etkisi kontrollü deneyler ile saptanmaya çalısıldı. Bu amaçla dokuda olusan doz değeri, incelenen her kosul için 1 gr ve 10 gr uzaysal tepe SAR değerleri ile maksimum SAR değerleri FDTD yöntemini kullanan SEMCAD X yazılımı ile hesaplandı. Bu çalısma kapsamında gelisim sürecinde bulunan ve dıs etkilere karsı yetiskinlere oranla daha hassas olan çocuklar da SAR değerleri hesaplandı ve buna iliskin risk değerlendirmesi yapıldı. Çalısmada elde edilen bulgular sonucunda SAR değerini en fazla etkileyen parametrenin cep telefonu kullanım pozisyonu olduğu saptandı. Yanak konumunda eğik konumuna kıyasla önemli oranda artıs gözlendi. Dokuların dielektrik özellikleri SAR değerlerinde önemli bir artısa neden olan bir parametre olduğu doğrulandı. Çocuk dielektrik özellikleri, yetiskin dielektrik özelliklerine kıyasla daha fazla SAR değerleri olusturdu. Çocuklarda kafa boyutundan kaynaklı SAR değerindeki artıs önemli oranda olmamasına rağmen, yüksek dielektrik özelliklerinin katkısı ile çocukların yetiskinlere göre önemli oranda daha yüksek SAR değerleri aldığı saptandı. Cep telefonunun kullanım frekansına, antenin konumuna, küpe ve gözlük gibi metalik aksesuarların kullanımına bağlı olarak farklı oranlarda SAR değerlerine etki tespit edildi. Böylece hangi parametrenin daha önemli olduğu ve alan maruziyetini en aza indirebilmek için neler yapılabileceği belirlendi.
Güneydoğu anadolu bölgesindeki retinitis pigmentosa hastalarının genetik özellikleri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, hastanemize başvuran Retinitis Pigmentosa'lı (RP) olgularda Yeni Nesil Gen Dizileme (NGS) teknolojileri kullanarak RP'nin kalıtım paternini ve birlikteliklerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Klinik olarak RP tanısı konulan 40 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların öyküleri, tashihsiz ve tashihli görme keskinlikleri, göz içi basınç ölçümleri, ayrıntılı ön ve arka segment muayeneleri yapılmıştır. Hastalardan klinikte kan örnekleri alınarak genetik laboratuvarına gönderilmiştir. Kan örneklerinden, NGS yöntemi ile gen ekzonlarını kapsayan primerler kullanılarak ilgili bölgelere DNA dizi analizi yöntemi uygulanarak analiz yapılmıştır. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 28,7±15,03 olup, 26'sı erkek ve 14'ü kadındı. Genetik geçiş olarak, %15'i (6 hasta) otozomal dominant (OD), %72,5'i (29 hasta) otozomal resesif (OR) ve %12,5'i (5 hasta) ise genetik geçiş gösterilemeyen sporadik/tanımlanamayan olgulardı. Çalışmamızda 35 hastada (%87,5) sendromik olmayan RP mevcuttu. Bunların 21'inde (%60) izole RP görülürken, 14'ünde (%40) ise RP'ye diğer oküler sendomlar eşlik etmekteydi. En sık eşlik eden oküler patoloji Leber'in Konjenital Amarozu (LKA) idi. Hastalarımızın %12,5'inde (5 hasta) RP ye göz dışı sistemik bulgular eşlik etmekteydi. Sendromik RP olarak kabul ettiğimiz bu vakaların 4'ü (%10) Usher Sendromuydu. Olgularımızda OD geçiş gösteren RHO, RP1, BEST1, FSCN2, HMCN1, NR2E3 genlerinde ve OR geçiş gösteren ABCA4, NMAT1, USHA2, MYO7A, RDE12, RD3, PDE6A, PDE6B, GNAT1, IQCB1, CYP4V2, MERTK CERKL, PCARE, POMGNT1, PROM 1, RP65, RP1L1 genlerinde mutasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda bölgemizdeki RP'nin en sık OR kalıtım paterni ile genetik geçiş gösterdiği tespit edildi. Mutasyon en fazla ABCA4 ve USH2A genlerinde görüldü. Sendromik RP formu olarak en sık Usher Sendromu mevcuttu.
Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların deri hidroksiprolin seviyesine etkisi
Değişik şiddet ve süreli magnetik alanların kobay derisinde hidroksiprolin miktarını nasıl etkilediğini araştırmak için yapılan bu çalışmada, toplam 63 adet kobay, 50 Hz'lik magnetik alanların, 10 G, 20 G ve 30 G şiddetlerinde ve günde 4 saat ve 8 saat olmak üzere 5 gün boyunca uygulandığı toplam 6 grup ve bir de kontrol grubu olarak çalışılmıştır.Magnetik alan uygulaması sonunda, magnetik alan uygulanan kobayların ve kontrol kobaylarının deri hidrokiprolin miktarı Woessner'in Modifiye yöntemi ile saptanmıştır. Magnetik alanlar dizaynı ve kurulması tamamen Biyoelektromagnetik Araştırma Laboratuvarımızda gerçekleştirilen 3 adet Helmholtz Bobin Sisteminden elde edilmiştir.Her bir sistemin ayrı ayrı sıcaklık ve homojenlik ölçümleri yapılarak magnetik alan uygulama şartlarının standardizasyonu sağlanmıştır. Kobayın dışarıdan uygulanan magnetik alanın kobay derisinde indüklediği elektrik alan ve akım yoğunlukları hesaplanmıştır.Ayrı elektrik alan veya akım yoğunluğunu insanda oluşturacak B alanların büyüklüğünün belirlenmesi için, iki farklı modelleme (küresel ve elipsoid kobay modellemesi) yaklaşımı uygulanarak, insan : kobay oranını veren ölçülendirme faktörü (SF) saptanmıştır. Ölçülendirme faktörü ile deney şartlarımızda kobaylara uygulanan magnetik alanların insanlardaki eşdeğeri hesaplanmıştır. Deri yapısının heterojen olmasının, hidroksiprolin miktarına yansımasını minimum düzeye indirmek amacıyla, deri örneği alınması işlemi standardize edilmiş ve her kobayın çift deri örneği çalışılarak, kobayların çift örnekleri arasında istatistiksel fark bulunmayışı sonucunda, tüm çalışmanın istatistik değerlendirmesi tamamlanmıştır. 10 G şiddetindeki magnetik alanların 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat uygulandığı kobayların deri hidroksiprolin miktarının kontrollere göre azaldığı saptanmıştır.-150- 20 G şiddetindeki magnetik alanın, her iki uygulama süresinde (4 saat ve 8 saat) de deri hidroksiprolin miktarını artırıcı yönde etki ettiği, ancak 4 saat uygulama sûresinde gözlenen artısın 8 saat uygulama süresindeki artıştan fazla olduğu belirlenmiştir. 30 G şiddetinde ve 5 gün boyunca 4 saat ve 8 saat süreli uygulanan magnetik alanın, her iki uygulama süresinde de deri hidroksiprolin miktarını kontrollere göre artırdığı, ancak bu alan şiddetinde 8 saat uygulamada gözlenen artışın 4 saat uygulamada gözlenen artıştan fazla olduğu saptanmıştır. Araştırma, magnetik alan uygulama süresi yönünden değerlendirildiğinde, deri hidroksiprolin miktarında gözlenen değişim alan şiddetine bağlı bulunmuştur. 4 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetinde uygulanan magnetik alan deri hidroksiprolin miktarım azaltırken, 20 G alan şiddetinde daha fazla olmak üzere, 20 G ve 30 G şiddetlerinin deri hidroksiprolin miktarını artırdığı belirlenmiştir. 8 saat uygulama süresinde, 10 G şiddetindeki magnetik alanın deri hidroksiprolin miktarını azalttığı, 20 G ve 30 G şiddetlerinin ise artırdığı belirlenmiş, ancak bu uygulama süresinde 30 G etkisi daha fazla bulunmuştur.
Farklı sürelerde uygulanan AC elektrik alanlarının protein sentezine etkisi
Günlük yaşamda farkına varmadan maruz kaldığımız şiddetteki elektrik alanlara farklı sürelerde maruz kalmanın kollagen sentezine etkisi araştırıldı. Elektrik alanların kollagen sentezine etkisi karaciğer dokusunda hidroksiprolin seviyesi belirlenerek saptandı. Bu işlem için Stegemann- Stalder'm "Hidroksiprolin Tayin Yöntemi" kullanıldı. Dikey doğrultuda 1.35 kV/m şiddetinde 50 Hz frekanslı sinüzoidal elektrik alan toplam 40 adet kobaya günde 9 saat olmak üzere 1 gün, 3 gün. 5 gün ve 7 gün boyunca uygulandı. 15 adet kobay ise elektrik alana maruz bırakılmadan ve fakat aynı şartlarda tutularak kontrol grubunu oluşturdu. Uygulanan elektrik alanın tüm uygulama süreleri için karaciğer hidroksiprolin miktarını kontrollere oranla istatistiksel anlamda önemli ölçüde azalttığı saptandı. Ayrıca araştırmada dışarıdan uygulanan 1.35 kV/m'lik elektrik alanların kobay ve insan modellerinde vücut yüzeyi ve içinde oluşturduğu elektrik alan, akım ve akım yoğunluğu değerleri saptandı.
Elektrik alanının doku hidroksiprolin düzeyine etkisi
Elektrik alanın farklı şiddet ve farklı doğrultularının karaciğer kollagen sentezine etkisi araştırıldı. Kollagen sentezi karaciğer dokusunda hidroksiprolin miktarının saptanması ile takip edildi. Doku hidroksiprolin miktarının saptanmasında Stegemann-Stalder'ın yöntemi kullanıldı. 300 V ve 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alan 40 adet kobaya (Guinea Pig) 3 gün boyunca 9 saat/gün süreyle üzerine bakır plakalar monte edilmiş olan tahta kafeslerde uygulandı. 20 adet kobay ise elektrik alana maruz bırakılmadan ve fakat aynı şartlarda tutularak kontrol grubunu oluşturdu. Elektrik alanın uygulandığı 3. günün sonunda kobayların karaciğerleri çıkartılarak, dokuların hidroksiprolin miktarları belirlendi. 300 V ile oluşturulan hem dikey hem de yatay elektrik alanın karaciğer hidroksiprolin miktarını kontrollere oranla istatistiksel anlamda Önemli ölçüde artırdığı saptandı. 150 V ile oluşturulan dikey ve yatay elektrik alanların ise hidroksiprolin miktarında azalmaya neden olduğu ve bu azalışın da istatistiksel anlamda önemli olduğu saptandı. Her iki elektrik alan şiddeti için de dikey elektrik alanın yataydan daha etküi olduğu tespit edildi.
Yüksek gerilim hattı ıle oluşturulan elektromanyetik alanın, rat spermatogonium hücreleri üzerindeki etkisinin belirlenmesi
ÖZET Yüksek Gerilim Hattı İle Oluşturulan Elektromanyetik Alanın, Rat Spermatogonium Hücreleri Üzerindeki Etkisinin Belirlenmesi (YAVAŞ M.C. Doktora Tezi, Sayfa: 135, Diyarbakır 2015) Çalışmamızın amacı yüksek gerilim (YG) hattı (10 kV) ile oluşturulan elektromanyetik alanın wistar albino erkek ratların testis dokusu ve serum biyokimyası üzerine olan etkisini ve olası etkilenmede melatonin (MEL) ve ganoderma lucidum' in (Gl) koruyucu etkisini araştırmaktır. Çalışmada 64 adet wistar albino erkek erişkin rat 8 eşit gruba (n:8) ayrıldı. 26 günlük deney süresince; 1.grup: YG, 2.grup: YG+ Gl, 3.grup: YG+MEL 4.Grup: Sham-kontrol. 52 günlük deney süresince; 5.grup: YG, 6.grup: YG+ Gl, 7.grup: YG+MEL, 8.Grup: Sham-kontrol grupları oluşturuldu. Melatonin 10 mg/kg günlük olarak intraperitonal ve Gl 20 mg/kg oral gavaj yoluyla verildi. 26 ve 52 günlük uygulama grubundaki ratlara (1. 2. 3. 5. 6. 7. gruplar) günde 8 saat ELF-EMA uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama manyetik alan şiddeti 2,48 µT, elektrik alan değeri 80,3 V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların testis dokusundan elde edilen kesitlere rutin histoloji, immumohistokimya-PCNA ve TUNEL Assay metodları uygulanarak ışık mikroskobunda değerlendirme ve sayım işlemleri gerçekleştirildi. Ratlardan alınan kanlarda, serum NO, TAS, TOS ve OSI parametrelerindeki değişim analiz edildi. Çalışmanın biyokimyasal bulgularında, hem 26 hemde 52 gün uygulama gruplarında, YG grubunun sham grubuna oranla TAS' da azalma, TOS ve OSI ise artma gözlenmiştir. Çalışmada, 26 ve 52 günlük YG+Gl ve YG+MEL grupların YG gruplarına göre oksidatif stresde azalma antioksidanlar düzeyinde artma gözlenmiştir. 26 günlük uygulama gruplarında NO düzeyi sham grubundan düşük olduğu, 52 günlük uygulama grubunda ise anlamlı bir fark görülmediği ve 52 günlük YG grubunda NO seviyesinin sham ve 26 günlük YG grubuna oranla arttığı belirlenmiştir (p<0,05). 26 ve 52 günlük uygulama grupları arasında (YG+Gl ve YG+MEL)ise fark bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmanın rutin ve immünohistokimyasal analiz bulgularında; 26 günlük uygulama grupları arasında sol testis ağırlığında herhangi bir fark tespit edilmediği (p>0.05) ancak 52 günlük uygulama grupları arasında sol testis ağırlıkları arasında anlamlı bir fark olduğu tespit edildi (p<0,05). Rutin histopatoloji 26 ve 52 günlük YG uygulama grupları arasında spermatik hücrelerde dejenarasyon, 52 günlük YG uygulama gruplarında yapısal bütünlüğün tamamen bozulduğu, hyalinizasyonun arttığı, tubüler alanda bağ doku artışı gibi olaylar gözlenmiştir. Gl uygulanmış gruplarda hücre dejenarasyonun ve yapısal bütünlüğün kısmen düzeldiği, MEL uygulanmış gruplarda ise hücrenin yapısal bütünlüğü ve olgunlaşması düzeldiği belirlenmiştir. İmmünohistokimyasal–PCNA değerlendirmesinde 26 günlük YG uygulamasında Gl grubunda PCNA pozitif hücreler daha fazla proliferatif olduğu, MEL grubunda ise spermatik hücrelerde PCNA pozitif hücrelerin seminifer tubül boyunca yerleştiği ve Gl grubuna göre daha etkin olduğu görülmüştür. 52 günlük uygulamada YG ve YG+Gl karşılaştırmada PCNA pozitif hücrelerin düzeldiği, proliferasyonun kısmen olduğu, ancak YG ve YG+MEL grubunda ise PCNA pozitif hücrelerin daha etkin olduğu belirlenmiştir. Tunel Assay değerlendirmesinde, 26 günlük uygulama grupları arasında anlamlı bir değişimin olmadığı (p>0,05), ancak 52 günlük gruplar arasında anlamlı bir değişimin olduğu saptanmıştır (p<0,05). 26 günlük uygulamadaki MEL grubunun % pozitif sinyal ortalamasının YG grubuna göre oldukça düşük olduğu (p>0,05), Gl grubunun % pozitif sinyal ortalaması YG grubundan oldukça düşük olduğu tespit edildi (p>0,05). 52 günlük uygulama grupların % pozitif sinyal değerleri 26 günlük uygulama gruplarına göre arttığı, 52 günlük YG ve YG+Gl arasında anlamlı bir değişimin olmadığı (p>0,05), ancak 52 günlük YG ve YG+MEL gruplar arasında anlamlı bir değişimin olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak; yüksek gerilimin oluşturduğu oksidatif etkinin ratların serum biyokimya değerlerinde değişikliğe neden olduğu, testis histolojik yapısında bazı dejeneratif hasarlara yol açtığı, spermatogoniaların oluşmasında negatif sonuçlar doğurduğu, Gl bu etkileri kısmen koruduğu ve Melatonin ise korumada daha etkin olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Yüksek Gerilim, ELF-EMA, PCNA, TUNEL Assay, Spermatogonia, Antioksidan, Melatonin, Ganoderma lucidum
Cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusundaki dna hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerinin araştırılması
Cep Telefonlarından Yayınlanan Farklı Frekanslı Radyo Frekans Radyasyonun Ratların Beyin Dokusundaki DNA Hasarı, Bazı Oksidan ve Antioksidan Enzimler Üzerindeki Etkilerinin Araştırılması (ALKIŞ M.E. Doktora Tezi, Sayfa: 110, Diyarbakır 2017) Haberleşme teknolojisindeki gelişmeyle birlikte modern yaşamın vazgeçilmezi haline gelen mobil telefonların kullanıcı sayısı ve kullanım süreleri gün geçtikçe artmaktadır. En son 4.5G yeni nesil cep telefonlarının kesintisiz, hızlı ve kaliteli internet hizmeti sunmalarıyla günlük hayatta daha fazla radyo frekans radyasyonuna maruz kalma söz konusu olmaktadır. Mobil telefondan kaynaklanan radyasyona en çok maruz kalan dokuların başında beyin gelmektedir. Yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonunun (RFR) dokularda DNA hasarına neden olabileceği iddia edilmektedir. Bu çalışmamızın amacı cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı (900MHz, 1800MHz ve 2100MHz) radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusunda DNA hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 28 adet Sprague dawley erkek sıçan rastgele 4 eşit gruba (n:7) ayrıldı. Gruplar; 1.grup: sham- kontrol, 2.grup: 900MHz, 3.grup: 1800MHz ve 4.grup: 2100MHz şeklinde belirlenmiştir. Deney grubu ratlara 6 ay boyunca her gün ve günde 2 saat RF jeneratörlerinden elde edilen RF radyasyonu uygulandı. Sham-kontrol grubu ratlara ise RF uygulamasının dışında aynı deney prosedürü uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama±standart sapma güç yoğunluğu ve elektrik alan değerleri sırasıyla; 900MHz frekansında 0.1841±0.078 mW/cm2, 26.42±6V/m 1800MHz frekansında 0.2392 ± 0.046 mW/cm2, 30.04±2.88 V/m ve 2100MHz frekansında 0.1160±0.046 mW/cm2, 20.95±4.97V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların beyin dokusundan elde edilen kesitlere Komet assay tekniği uygulanarak deoksiribonükleik asit (DNA) hasarı saptanmaya çalışıldı. Ayrıca beyin dokusu örneklerinden malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stress indeksi (OSİ) düzeyleri ve serum nitrik oksit (NO) seviyeleri analiz edilerek oksidatif stres, lipid peroksidasyon ve oksidatif DNA hasar durumu değerlendirildi. Çalışmamızın biyokimyasal bulgularında, tüm deney gruplarının sham grubuna oranla TAS seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, TOS, OSI, MDA ve 8-OHdG değerlerinde ise anlamlı artış meydana geldiği ve gruplar arasında da anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). Çalışmamızın NO değerlendirilmesinde, deney gruplarının sham-kontrol grubuyla karşılaştırılmasında üç deney grubunda da nitrik oksit seviyesinde artış gözlenmiştir. 900 MHz uygulama grubu ile sham-konrol grubu arasındaki artış istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05), 1800 MHz ve 2100 MHz gruplarının sham-kontrol grubu arasındaki artışın ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Komet Assay bulgularında ise, deney gruplarının sham grubuna oranla tail moment ve tail intensity değerlerinde artma meydana geldiği fakat yapılan istatistiksel analizler sonucunda gruplar arasındaki tail moment parametresindeki artışın istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05) olduğu, tail intensity parametresindeki artışın ise, sadece 2100MHz grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.01). Uygulanan frekans artıkça analiz edilen tüm parametre değerlerinde de artış olduğu tespit edildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, cep telefonundan kaynaklanan 900, 1800 ve 2100 MHz RF radyasyon maruziyetinin rat beyin dokusunda oksidatif hasara neden olabileceği, lipid peroksidasyonun artışını indükliyebileceğini, oksidatif DNA hasarının oluşumunu artırabileceğini ve ayrıca 2100 MHz RF radyasyon uygulamasının DNA tek zincir kırıklarını oluşturabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Radyofrekans radyasyon, Komet assay, Beyin, Oksidatif stres, Oksidan-antioksidan seviye, Lipit Peroksidasyon, DNA hasarı, Nitrik oksit.