
43
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
The relationship between selenoprotein P (SEPP1) polymorphism and gestational diabetes
Diabetes Mellitus (DM) is a complex disease caused by a combination of genetic and environmental factors. Selenoprotein P (SeP) appears to play a key role in the etiopathogenesis of DM. Recently, it has been demonstrated that SeP played an important role in glucose metabolism and the regulation of insulin sensitivity as a new hepatokine. The purpose of this study was to determine whether common variations in selenoprotein P1 (SEPP1) alter the risk of Gestational Diabetes Mellitus (GDM). 72 pregnant women with GDM and 64 healthy pregnant women from the same geographic region were included in the study. Allelespecific Polymerase Chain Reaction (ASPCR) analysis was used to identify polymorphisms of the SEPP1 gene (rs3877899). Results: We found that fasting glucose, insulin, HOMA-IR, HbA1c, total cholesterol levels and weight of fetus were higher in gestational diabetic pregnants compared group to healthy pregnant women group. The frequencies of the AA, GA and GG genotypes were found as 28 %, 43 % and 29 % in pregnant women with GDM and 24 %, 50 % and 26 % in healthy pregnant women, respectively. Our results indicated that the distribution of the SePP1 genotypes and alleles did not differ signifi cantly among subjects with or without GDM (p>0.05). Although SeP plays a key role in glucose metabolism and the regulation of insulin sensitivity, the SEPP1 polymorphism did not changed occurrence of GDM in our population. Different mechanisms may be involved in etiopathogenesis of GDM. However, it should be clarifi ed with further studies in larger populations. SEPP1 (rs3877899) polymorphism has no role in development of gestational diabetes in Turkish women. Keywords: Gestational diabetes mellitus; selenıum, Selenoprotein P gene; Polymorphism, antioxidant
Preeklamptik hastalarda Selenoprotein W (SEPW1) polimorfizmin önemi
Preeklampsi, gebelikte görülen hipertansiyon olup, proteinüri ve ödem ile karakterize edilmektedir. Anne ve fetüsün gelişiminde oldukça riskli olan komplikasyonlar görülmektedir. Eser elementler insan sağlığı açısında önemli bir role sahiptir. Bu elementlerden biri olan selenyum, insanda genellikle oksidoredüktaz aktivitesi olan selenoproteinlerin yapısında yer alır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda selenoprotein W'nin (SelW) embriyoda antioksidan bir rol oynadığı gösterilmiştir. Ayrıca fetüsün kas ve kalp dokusundaki SelW ekspresyonu ile kan selenyum seviyeleri arasında da bir ilişkinin varlığı gösterilmiştir. Çalışmamızda, selenoprotein W1'in (SEPW1) yaygın varyasyonunun (rs3786777) preeklampsinin (PE) etiyopatogenezinde olası hastalık riskini değiştirip değiştirmediğini belirlemeyi amaçladık. Aynı coğrafik bölgeden 82 preeklamptik ve 85 sağlıklı gebe çalışmaya alınmıştır. SelW1 geninin polimorfizmini (rs3786777) belirlemek için Allele Özgü Polimeraz Zincir Reaksiyonu (ASPCR) analizi yapılmıştır. Preeklamptik hasta grubunda, sağlıklı gebe grubu ile karşılaştırıldığında fetal ağırlık, serum total protein ve albumin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı olarak azaldığı saptandı (P<0.001, her biri için). Diğer yandan preeklamptik hasta grubunda sistolik ve diyastolik kan basınçları, vücut kütle indeksi ve trigliserid düzeyleri sağlıklı gebe grubuna göre anlamlı olarak arttığı tespit edildi (sırasıyla P<0.001, P<0.001, P<0.001 ve P<0.01). rs3786777 geninin genotip dağılımları sıklığı preklamptik hastalarda CC genotipinde %23, CA genotipinde %67 ve AA genotipinde %10; sağlıklı gebelerde, CC genotipinde %27, CA genotipinde %57 ve AA genotipinde %16 olarak bulunmuştur. Genotip ve allel dağılımları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (P>0.05). Bu veriler doğrultusunda SEPW1 genotiplerinin ve allelerinin dağılımının, preeklamptik olan ve olmayan sağlıklı gebe grupları arasında anlamlı bir farklılık olmadığını belirledik. SEPW1 polimorfizminin popülasyonumuzda PE riski ile ilişkilendiremeyeceğimizi düşündük. rs3786777 gen polimorfizminin preeklampsinin etiyopatogenezindeki moleküler mekanizmasının daha ileri ve daha geniş popülasyonları içeren çalışmalarla aydınlatılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Hashimoto tiroidili hastalarda bakır, demir ve çinko eser elementlerinin selenyum ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Eser elementlerinin tiroid fonksiyonları ile ilişkileri bilinmektedir. Yaptığımız çalışmamızda Hashimoto tiroiditi (HT) etiyopatogenezinde selenyum (Se), demir (Fe), çinko (Zn) ve bakır (Cu) eser elementlerinin serum düzeylerindeki ve oranlarındaki değişimlerinin belirlenmesi ve bu parametreler arasındaki olası ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza İç Hastalıkları polikliniğine başvuran ve HT tanısı konan 35 hasta ile hasta grubumuz oluşturuldu. Kontrol grubumuza fizik muayene ve rutin tetkikleri normal olan sağlıklı 28 birey dahil edildi. Tüm bireylerin serum örneklerinde Se, Zn, Cu ve Fe düzeyleri indüktif eşleşmiş plazma optik emisyon spektrofotometresi (ICP-OES, Thermo iCAP 6000) ile ölçüldü. Serum Se, Fe, Cu ve Zn düzeylerinin HT grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede azaldığı saptandı (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,05 ve p<0,001). Cu/Zn ve Cu/Se oranlarının HT grubunda arttığı görüldü. Ayrıca, HT grubunda Cu düzeyleri ile Cu/Zn oranı; Fe/Se ile Cu/Se oranları; Fe/Zn ile Fe/Se oranları; Fe düzeyleri ile Fe/Se ve Fe/Zn oranları arasında pozitif korelasyon olduğu belirlendi. Se düzeylerinin Cu/Se ve Fe/Se oranları ile negatif korelasyon gösterdi. Zn düzeyleri de Cu/Zn oranı ile negatif korelasyon göstermiştir. Bu çalışmada elde edilen veriler ışığında, eser element düzeyleri ve oranlarının HT etiyopatogenezinde önemli bir rol aldığı gözlendi. Hastalığın altta yatan mekanizmaları ile eser element ve oranlarının etkileşiminin aydınlatılması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Hashimoto tiroiditi, Se, Zn, Cu, Fe, Cu/Se, Cu/Zn, Fe/Se, Fe/Zn
B12 vitamin eksikliğinde transkobalamin ıı gen polimorfizmlerinin araştırılması
Son yıllarda yapılan çalıĢmalarda toplumda B12 vitamini eksikliği yaygın olarak görülmektedir. B12 vitamin eksikliğine yol açan genetik faktörlerinde yer aldığı birçok faktör rol oynar. B12 vitamin eksikliği birçok sağlık sorununa yol açmaktadır. Diyetle alınan B12 vitamini çeĢitli proteinlerle bağlanarak vücut bölmelerine alınır. ÇalıĢmamızda vücutta B12 vitamininin transportunda rol alan ve vitaminin aktif formunu yansıtan transkobalamin II gen (rs1801198) ile transkobalamin II reseptör gen (rs2336573) variantlarının bu vitamin eksikliğinde risk faktörü olarak etkisi araĢtırılacaktır. ÇalıĢmamız, B12 vitamini eksikliği olan 94 birey ile B12 vitamini normal olan 119 birey dahil edildiği iki grupta yapıldı. rs1801198 ve rs 2336573 variant analizleri Real Time PCR cihazında analiz edildi. Her iki grubun yaĢ ortalaması ve cinsiyet dağılımları benzerdi. rs1801198‟e ait genotip ve allel dağılımları B12 vitamini eksikliği olan grupta : CC % 26,60, CG % 57,45, GG % 15,95; C alleli % 55,32 ve G alleli % 44,68; B12 vitamini normal olan grupta: CC % 34,45, CG % 48,74, GG % 16,81; C alleli % 58,82 ve G alleli % 41,18 olarak bulundu. rs2336573‟e ait genotip ve allel dağılımları B12 vitamini eksikliği olan grupta: CC % 92,62, CT % 5,32, TT % 1,06; C alleli % 96,28 ve T alleli % 3,72 ; B12 vitamini normal olan grupta: CC % 94,12, CT % 5,04, TT % 0,84; C alleli % 96,64 ve T alleli % 3,36 olarak bulundu. rs1801198 ve rs2336573 ait genotip ve allel dağılımları istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ancak grupların aynı genotipleri karĢılaĢtırıldığında serum B12 düzeylerinin B12 vitamini eksikliği olan grupta anlamlı olarak azaldığı görüldü (P<0.001). Bu çalıĢma sonucunda, rs1801198 ve rs2336573 varyantlarının çalıĢmamızda yer alan bireylerde bir risk oluĢturmadığı ancak aynı genotiplerin B12 vitamini düzeylerindeki farklılığın olması ile B12 vitamini eksikliğinde iliĢkili olabileceği tespit edildi. Daha ileri çalıĢmalarla, B12 vitamini ile ilgili moleküler mekanizmalarının araĢtırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Prostat kanserli hastalarda radyoterapi uygulamalarında miRNA-34a ve miRNA-521 ekspresyon düzeylerinin incelenmesi
Prostat kanseri tedavisinde radyoterapi, radyasyona duyarlı tümörlerin tedavisinde ve sağkalım oranının arttırarak tedavinin etkinliği açısından oldukça önemlidir. Ancak tümör, radyosyona dirençli olabileceğinden kanser nüks ve metastazları görülmektedir. Tümor hücrelerinde radyasyondan etkilenen genler, tümörün radyoterapiye yanıtını doğrudan etkilemektedir. mikroRNA (miRNA'lar) içsel ve dışsal streslerde çok çeşitli hücresel süreçlerin düzenlenmesinde rol alan moleküllerdir. Radyasyona maruz kalan tümör hücrelerinde miRNA'ların sentezlenme profilinde oluşan değişikliklerin, çeşitli hücresel yanıtların ortaya çıkardığı ve birçok kanserin patofizyolojik mekanizmalarında rol aldığı gösterilmiştir. Prostat kanserinde radyoterapi sonrasında miRNA profil değişiklikleri bazı hücre kültürü çalışmalarında gösterilmiş olmasına rağmen bunu teyit eden oldukça sınırlı sayıda insan çalışması bulunmaktadır. Çalışmamızda, prostat kanseri olan hastalarda radyoterapi sonrasında miR-34a ve miR-521 ekspresyon düzeylerindeki değişikliklerin ölçülerek uygulanan tedavinin etkinliği ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalına radyoterapi uygulaması için gelen otuz beş (n=35) hastadan tedavi öncesi ve sonrası antikoagulanlı tüplere alınan venöz kan örneklemelerinde miR-34a ve miR-521 ekspesyonları kantitatif ters-transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PZR) yöntemi ile ölçüldü. Radyoterapi sonrası grupta tedavi öncesi gruba göre PSA, fPSA, lökosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, nötrofil, lenfosit ve PCT değerlerinin azaldığı, miR-34a, miR-521 ekspresyon düzeyleri ve MCV değerlerinin arttığı tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada, prostat kanserinde radyoterapi uygulamaları ile miR-34a ve miR-521 ekspresyon düzeylerinde değişiklikler olduğu tespit edilmiştir ve bu değişiklikler radyoterapinin tedavi etkinliği ile ilişkili olabilir.
Farklı insan meme kanseri hücrelerinde ellajik asitin sitotoksik etkisi
Bu çalışmada Ellajik asitin insan meme kanseri hücre serileri olan SKBR-3 ve MDA-MB-231 hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla, ellajik asitin 10 farklı dozu (5µM, 10µM, 20µM, 30µM, 40µM, 50µM, 100µM, 150µM, 200µM, 250µM ) 72 ve 96 saat süreyle hücrelere uygulanmıştır. Kullanılan MTT sitotoksisite testi sonuçlarına göre, uygulanan doza ve zamana bağlı olarak kontrole göre canlı hücre sayısında istatistiksel açıdan anlamlı bir azalma, ölü hücre sayısında ise anlamlı bir artış gözlenmiştir.Geçirimli Elektron Mikroskobu (TEM) ve Floresan Mikroskobunda morfolojik kriterleri incelenen hücrelere MTT sitotoksisite testi sonucu bulunan EC 50 değeri uygulandı. 72 ve 96 saat süreyle ellajik asit uygulanması sonucu hücreler de hacim kaybı, nükleer kondensasyon, apoptotoik cisim oluşumları belirlendi.Ellajik asitin SKBR-3 ve MDA-MB-231 hücreleri üzerinde doza ve zamana bağlı etkisi araştırılıp, karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, ellajik asitin hücreler üzerinde doza ve zamana bağlı olarak sitotoksik etki gösterdiği belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Kanser, Ellajik asit, MTT, TEM, Floresan Mikroskop
Dikotik dinleme testinde cinsiyetsizleştirilmiş insan sesinin algısal süreçleri
Cinsiyetsizleştirilmiş insan sesine verilen beyin yanıtlarının cinsiyet özellikleri barındıran seslerden farklı olması beklenmektedir. İlk kez oluşturulan cinsiyetsiz dikotik dinleme test protokolünde, cinsiyetsizleştirilmiş heceler ile cinsiyet özellikleri barındıran hecelerin işitsel asimetri açısından davranışsal değerlendirmeleri yapılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yaş ortalaması 24,03 (18-45) olan 49 gönüllü dahil edilmiştir. Dikotik kadın, dikotik erkek ve dikotik cinsiyetsizleştirilmiş heceler dinletilen katılımcılara Edinburgh El Tercihi Anketi, Durumluk Anksiyete Değerlendirme Ölçeği ve Görsel Analog Skala uygulanmıştır. Her katılımcı için üç dikotik oturumu sonrasında uygulanan ve test süresince kullanılan kadın, erkek ve cinsiyetsiz dikotik hecelerinin tümünün homonim versiyonları dinletilerek, görsel bar üzerinde erkek ve kadın arasında ilerleyen bir çizgi üzerinde işaretlemeler sağlanmıştır. Ayrıca anlaşılabilirlik düzeyi 1-10 arasında puanlandırma sistemi ile değerlendirilmiştir. Dikotik dinleme testinde cinsiyetsizleştirilmiş insan sesinin algısal süreçlerinin değerlendirildiği bu çalışmada; kadın ve erkek seslerine göre cinsiyetsizleştirilmiş seslerde sağ kulaktan algılanan hecelerin sayısında anlamlı bir düşüş gözlenmiştir. Cinsiyetsiz dikotik sesin her iki cinsiyetin ortasında algılanırken, anlaşılabilirlik açısından bir fark gösterilememiştir. Çalışmamızın bulgularının dikotik test protokolünün literatürde ve güncel bilim alanında daha standart bir hale getirilmesi ve kantitatif özelliklerinin geliştirilmesi kullanılabilirliğini arttıracaktır.
Led-fotodiyot optik tomografi sisteminin kalibrasyonu ve ın-vitro deneyler
Amaç: LED (light emitting diode) - Fotodiyot difüz optik tomografi (DOT) sistemi ile inklüzyon içeren meme fantomları üzerinden alınan ölçümlerden sonra ölçüm verilerini geri çatım algoritmasında kullanarak tomogrofik görüntüleri oluşturmak ve sistemin inklüzyonların çap ve derinlik değişimine olan duyarlılığını incelemektir. Yöntem: Bu çalışmada, LED-Fotodiyot DOT sistemi kalibrasyonunu sağlamak için öncelikle sistem tarafından alınan ölçümlerde farklı LED ışık seviyelerinin kullanıldığı durumda fotodiyot tarafından alınan ölçüm değerleri ölçüm parametrelerinden bağımsız hale getirildi. Aynı komşuluk içerisinde bulunan dedektörlerin ölçüm değerleri üzerinde düzeltmeler yapılarak sistemin donanımsal kalibrasyonu tamamlandı. Hazırlanan meme fantomlarında ışığın indirgenmiş saçılma katsayısı µs' = 10 cm-1, absorpsiyon katsayısı ise µa = 0.04 cm-1 olacak şekilde karışım oranları belirlendi. LED-Fotodiyot DOT sistemi ile içinde tümör benzeri küresel inklüzyonların olduğu meme fantomları üzerinde ölçümler alındı. Alınan ölçüm verileri kullanılarak oluşturulan tomografik görüntülerdeki inklüzyonun boyutu ve derinliği gerçek boyutuna ve derinliğine bağlı olarak incelendi. Bulgular: Sürekli modda ışık yayan (CW) LED-Fotodiyot DOT sisteminin hazırlanan inklüzyonların gerçek çap bilgisini farklı derinliklerde doğru bir şekilde saptayabildiğini değerlendirmek için iki farklı In vitro deney düzeneği hazırlandı. Ölçüm sonuçlarına ait veriler kullanılarak geri-çatım algoritmasında oluşturulan görseller değerlendirildi. CW LED-Fotodiyot DOT sisteminin farklı çaplara sahip inklüzyonların derinliklerini ve çaplarını doğru olarak görüntülediği gösterildi. Sonuç: CW LED-Fotodiyot DOT sistemi, meme fantomu deneylerinde inklüzyon derinliklerini ve boyutlarını klinik çalışma sınırları içinde doğru bir şekilde belirledi. Sonuçlar sistemin meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapide tedavi etkinliğini in-vivo ve gerçek zamanlı olarak değerlendirme çalışmalarına başlamak için uygun olduğunu gösterdi. Anahtar Kelimeler: difüz optik tomografi, doku fantomu, geri-çatım algoritması, sistem kalibrasyonu, meme kanseri
Makine öğrenme ve derin öğrenme algoritmaları ile elektrokardiyogram sinyalindeki iskemik değişikliklerin tespiti
Amaç: İskemik kalp hastalığı (İKH) dünya genelinde mortalitenin ana sebeplerinden birisidir. İKH'nın sol dal bloğu (SDB) başta olmak üzere diğer kardiyak hastalıklar ile benzer elektrokardiyografik (EKG) bulguları olması ilk müdahale ve izlemi güçleştiren en önemli sorunlardan biridir. Dolayısıyla bu çalışma kapsamında yapay zeka yöntemlerini kullanarak EKG sinyalini analiz etmek suretiyle sağlıklı, İKH ve SDB olan bireyleri ayırt edebilen klinik tanıya yardımcı bir modelin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Farklı veri setleri kullanılarak EKG sinyalinden sağlıklı, İKH ve SBD'ye ait özniteliklerin belirlenmesi için farklı özellik çıkarım yöntemleri uygulandı. Bu öznitelikler morfolojik, doğrusal olmayan, frekans tabanlı, ham EKG sinyali ve EKG ile elde edilen skalogram şeklinde gruplandı. Bunun ardından öznitelikler makine öğrenmesi ve derin öğrenme algoritmalarına girdi olarak sunularak bir yapay zeka modeli geliştirildi. Bulgular: Sonuçlar doğrusal olmayan ve frekans tabanlı özelliklerin morfolojik özelliklere kıyasla tanı koymada grupları daha iyi yansıttığını gösterdi. Bu öznitelikler ile eğitilen ve test edilen makine öğrenmesi algoritmaları arasında en yüksek başarı oranı destek vektör makineleri yöntemi ile elde edildi (%84). Derin öğrenme algoritmaları ham EKG sinyali ile oluşturan görsellerde tüm makine öğrenmesi algoritmalarına göre daha başarılı oldu. En yüksek başarı oranı V5, V6 prekordiyal derivasyonları ile eğitilen modelde elde edildi (%89). Bununla birlikte skalogramlar ile eğitilen derin öğrenme algoritmalarının genel olarak en yüksek başarı oranına ulaştığı gözlendi (%94). Sonuç: Çalışmada derin öğrenme algoritmaları ve EKG sinyalinden elde edilen skalogramlar ile sağlıklı, İKH ve SDB ayrımında oldukça yüksek bir başarı oranına ulaşan, dolayısıyla tanıya yardımcı olma potansiyeline sahip bir yapay zeka modeli geliştirildi.
Çok duvarlı karbon nanotüp aracılı bakteriyel biyosensör geliştirilmesi
Artan kirlilikle birlikte daha fazla bakteri ve patojene maruz kaldığımız için, bunların hızlı ve kolay tespiti için araştırmalar artmaktadır. Özellikle farklı molekülleri geniş yüzey alanlarına bağlayabilen, yüksek elektron iletkenliğine sahip nanotüpler, elektrokimyasal biyosensörlerin geliştirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada, iki aşamalı bir kaplama işleminde % 5 altın içeren tungsten teller ve asitle işlevselleştirilmiş çok duvarlı karbon nanotüplerin entegre edilmesiyle bir elektrokimyasal biyosensör tasarımı sunulmaktadır. Altın kaplamalı tungsten teller (0,05 mm), asitle işlevselleştirilmiş kısa çok duvarlı karbon nanotüplerle kaplandı. Alınan TEM ve SEM görüntüleri tungsten telin düzgün ve homojen bir şekilde kaplandığını doğruladı. FTIR sonuçları, elektrotlara immobilizasyonun verimli bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Antikor-antijen etkileşimlerinden sonra elektrik akımlarındaki değişikliklerle Escherichia coli K-12 saptama performansı değerlendirildi. Ölçüm sistemi olarak biyosensör sistemlerinde oldukça hassas sonuçlarıın alınmasına olanak sağlayan Elektrokimyasal Empedans Spektroskopisi kullanıldı. Sinyal ölçümleri omik olduğu için en verimli olan 50 Hertz' de alındı. Etkileşim sinyalleri yaklaşık 1.0 V' ta değerlendirildi. Akım değeri, Vpp = 168,40 mV' dan Vpp = 198,57 mV' a değişti, bu da % 0,5(V/V)' lik bir E. coli K-12 suşu konsantrasyonu için yüksek algılama yeteneği gösterdi. Verilerimiz, çok duvarlı karbon nanotüp tabanlı biyosensörün Escherichia coli K-12 tespiti için bir biyosensör olarak geliştirilebileceğini göstermektedir.
Paramanyetik karbon nanotüplerin karakterizasyonu, toksisitesinin belirlenmesi ve saflaştırma amaçlı kullanımı
Karbon nanotüpler (KNT), sahip oldukları geniş yüzey alanı ve yüksek kapasitedeki emme güçleri ile son yıllarda saflaştırma uygulamalarında çok popüler hale gelmişlerdir. KNT'lerin tek duvarlı ve çok duvarlı olmak üzere iki çeşidi bulunmaktadır. Çok duvarlı KNT'ler iç içe geçmiş tek duvarlı KNT'ler gibidirler. Dolayısı ile yüzey alanları tek duvarlı KNT'lere göre çok geniştir. Yüzey alanın genişliği ve yüksek kapasitedeki emme güçleri sayesinde nanometre boyutundaki tüpler bu özelliklerden faydalanılarak, demir tuzları ve belli özellikteki kimyasallar ile paramanyetik hale getirilebilmektedir. Paramanyetik hale gelen KNT'ler mıknatıs yardımıyla toplanabilir duruma da gelirler. Bu özellik KNT'lerin farklı ortamlardan kolayca ayrıştırılmasını sağlamaktadır. İlave olarak yüzey alanları çok geniş olduğu için hedef ortama göre, ortamda bulunan maddeler ile bağ yapabilecek moleküller ile desteklenirse, KNT'ler mıknatıs yardımıyla ortamdan toplanabilirken hedef maddenin de ortamdan ayrıştırılması sağlanabilmektedir. Son yıllarda bu konu hakkında çok sayıda önemli araştırmalar yapılmıştır. Ayrıştırma yöntemlerinde kullanımı oldukça verimli sonuçlar veren KNT'lerin, ftalat asit esterlerinden (PAE) dietil fitalatın (DEP) çevreden ayrıştırılmasında kullanımı amaçlanmaktadır ve bu önem arz etmektedir. Çünkü insan ve çevre için zararlı olan ve çok sayıda kişisel bakım ürünleri ve deterjan tarzı temizlik ürünlerinde bulunmaktadır. Bunlar endokrin bozucu olabilen kimyasallardandır ve doğal hormonların salgılanması, taşınması, metabolizması, eliminasyonu ve reseptöre bağlanmasını etkileyen bileşiklerdir. Bu bağlamda üretilen, toksisitesine bakılmış ÇDKNT'lerin, ayrıştırma amaçlı kullanılmasında, özellikle DEP'ler çalışılacaktır. Literatürde kısa ÇDKNT'lerle yapılmış ayrıştırıcılar yer almamaktadır. Bu nedenle elde edilen bilgiler önem taşımaktadır.
Sisplatin yüklü, miseler yapıda kazein nanopartiküllerin sentezi, karakterizasyonu ve in vitro uygulamaları
Arlı OT. Sisplatin Yüklü, Miseler Yapıda Kazein Nanopartiküllerin Sentezi, Karakterizasyonu ve İn Vitro Uygulamaları. İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyofizik ABD. Yüksek Lisans Tezi. İstanbul. 2021. Bu çalışma kapsamında kanser tedavisinde kullanılan en yaygın ve etkili anti-kanser ajanlarından biri olan sisplatin herhangi bir çapraz bağlayıcı ajan kullanılmadan sodyum kazeinata ile enkapsüle edilmiştir. Sitrat, fosfat ve kalsiyum iyonları yardımıyla ve basit koaservasyon yoluyla yeniden birleştirilmiş misel yapısında kazein nanopartiküller sentezlenmiştir. Sentezlenen nanopartiküllerin SDS-PAGE analizi ile saflığı ve alt birimlerinin molekül ağırlığı belirlenmiştir. DLS analizi ile efektif çapları 196,4 nm ve polidispersiteleri 0,226 olarak bulunmuştur. SEM ve TEM analizleri kullanılarak Holt Modeli ile uyumlu küresel misel yapıları gözlemlenmiştir. ATR-FT-IR analizi ile sisplatin-kazein bağlanması belirlenmiştir. ICP-MS analizi ile Pt tayini yapılarak kazein nanopartiküllerin sisplastini %94,8 verimlilik ile enkapsüle ettiği tespit edilmiştir. MTT testi ile sisplatin yüklü kazein nanopartiküllerin 4 farklı hücre hattında (MCF-7, A-375, 3T3 ve HUVEC) sitotoksiteleri incelenmiş ve in vitro ortamda sağlıklı hücre hatlarında düşük sitotoksisite gösterirken, kanser hücre hatlarında daha sitotoksik oldukları gözlemlenmiştir. Sisplatinin hücrelere ulaşıp ulaşmadığını belirlemek için MCF-7 ve HUVEC hücre hatlarında MTT testi öncesi belirli dozlarla muamele edilmiş hücrelerin üst sıvıları alınarak ICP-MS analizi yapılmış ve sisplatinin bu hücre hatlarında yüksek oranda hücrelere ulaştığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Nanopartiküller, İlaç Taşıyıcı Sistemler, Kazeinler, Sisplatin, Kanser Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 35612
Yeni sentezlenen amino antrakinon türevinin antikanser etkisinin araştırılması
Meme kanseri tedavisinde kullanılan geleneksel kemoterapötik ajanlarının çoğu sistematik toksisiteye neden olmaktadır. Bu amaçla sitotoksik etkileri düşük, anti kanser etkileri yüksek yeni nesil olarak adlandırılan ilaç adayı moleküller ile yapılan çalışmalar son yıllarda önem kazanmıştır. Amino antrakinonlar (AA) ve türevleri antikanser ilacı olarak günümüzde kullanılmaktadırlar. Meme kanseri standart tedavisinde kullanılan en yaygın AA örneklerinden biri olan Mitoksantron (MTX) sitotoksik antibiyotik sınıfına dahildir. Bu tez çalışmasında yeni özgün olarak sentezlenen AA türevi molekülün İnsan meme kanseri hücreleri (MCF-7) ile İnsan damar kordonu endotel hücreleri (HUVEC) üzerine bağımsız ve standart tedavide kullanılan MTX ile olan sinerjistik etkisi değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda, sitotoksite testleri MTT yöntemi ile gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler analiz edilerek hücrelerin %50 canlılık gösterdiği inhibisyon konsantrasyonları (IC50) hesaplanmıştır. Apoptotik analizler akım sitometri yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Deneyler sırasında biyoyararlanımı üst seviyeye taşımak amacı ile AA ve MTX uygun konsantrasyonlarda ayrı ayrı ve birlikte enkapsüle edilmiştir. Nanopartikül (NP) haline getirilen bu türev ve ilaç kombinasyonları ile de tüm deneyler tekrarlanarak sitotoksite testleri ve apoptotik analizler yapılmıştır. Yapılan deneylerde 24 saat sonunda enkapsüle edilen AA ve MTX'in kapsüle edilmeyen formlara göre kontrollü ilaç salınımından dolayı hem sitotoksite hem de apoptoz açısından değerlendirdiğimizde etkinliklerinin azaldığı görülmüştür. 48 saat sonunda ise etkinliklerinin kapsülsüz formlara oranla arttığı izlenmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlarda AA'nın kontrol olarak kullanılan HUVEC hücrelerinde yüksek sitotoksik etki göstermesi ilacın sinerjistik etkinliğini ön plana çıkarmaktadır. Tüm bu çalışmaların bundan sonra yapmayı planladığımız in vivo deneyler için temel oluşturacağını ve meme kanseri tedavisinde yeni ilaç adayı molekül geliştirilmesine önemli bir katkı sağlayacağını öngörmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Amino Antrakinon, Mitoksantron , Nano partikül, İlaç adayı molekül, Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 36733
Fonksiyonel hale getirilmiş ve protein bağlanmış karbon nano tüplerin biyolojik ortamda araştırılması
Son yılların populer nano parçacıklarından nanotüpler, ilaç veya molekül taşıma, tümör tedavisi, doku mühendisliğinde nano boyutta iskeletler oluşturma ve biyosensörlerde kullanılmaya başlanmıştır. Grafen yapı, tek bir silindirik tüp şeklini almışsa, tek duvarlı, iç içe silindirik tüplerden oluşuyorsa, çok duvarlı karbon nanotüp olarak tanımlanır. Biyouyumluluk testlerinde çok duvarlı karbon nanotüpler, daha olumlu sonuçlar verdiğinden, çalışmamızda çok duvarlı nanotüpler molekül/ilaç bağlanma-salınım mekanizmalarında kullanılmıştır. Nanotüpler farklı hücre soylarında toksisite testlerine tabi tutulmuştur. Toksisite testleri sırasında, MTT ve XCelligence gerçek zamanlı hücre analiz yöntemi deneyleri, floresan mikroskobu görüntüleri alınmış ve kontrol grupları ile karşılaştırılmıştır. Toprakta yaşayan Ceanorhabditis Elegans'ta kısa ve uzun dönemde toksisite araştırması yapılmıştır. Toksik etki gösteren malzemelerden kaçma eğilimi gösteren nematodların, nanotüplerden kaçmadığı, üzerine yumurtalarını bıraktığı, hatta besi ortamında bulunan nanotüpleri yediği gözlemlenmiştir. Yüksek miktarda nanotüp uygulanan nematodların kalınlaştıkları ve yaşam süresinin değişmediği görülmüştür. Nanotüplerin, taramalı elektron mikroskonu ve yüksek çözünürlüklü transmisyon elektron mikroskobu, Raman spektroskopisi, Fourier dönüşümü kızılötesi spektrofotometresi, termogravimetrik analiz yöntemleri kullanılarak karakterizasyonu yapılmıştır. Sonrasında sığır serum albumin, difteri toksini ve doksorubisin yüklenerek, farklı memeli hücre hatlarında (MDA-MB-231, HT-29, HUVEC ve NIH-3T3) etkileri incelenmiştir. Karbon nanotübe bağlı toksinin, reseptör içermeyen fare kökenli 3T3 hücrelerine taşındığı, western blot ve ADP-ribozillenme deneyleri ile doğrulanmıştır. Karbon nanotüp-difteri toksini kompleksinin endositoz ile hücre içersine alındığı toksinin enzimatik aktivitesi olan A fragmentinin ökaryötik elongasyon faktörü 2'yi NAD varlığında ADP-ribozillediği görülmüştür.
Aktin modelinde protein-ligand etkileşimlerinin yeni yaklaşımlar çerçevesinde incelenmesi
Ökaryotik hücrelerde en çok bulunan protein olan aktin; globular (G-monomer) ve flamentoz (F-zincir) olmak üzere iki farklı formda bulunmaktadır. Monomer aktin 43 kDa ağırlığında olup, birincil yapısı 375 aminoasit ve dört ayrı alt ünite (subdomain) içermektedir. G-aktin sentez sonrası; asitillenme, ADP-ribozillenme ve fosforillenme gibi modifikasyonlara uğrayabilir. Aktin draglarla (falloidin, cucurbitacin, kolşisin), membran, sitoiskelet ve plazma proteinleriyle ve protein sentez faktörlerinden elongasyon faktörü 1 ve 2, ribozomlar, tRNA ve apoptoz ile bağlantılı DNaz I ile etkileşime girdiği bilinmektedir. Aktin bu etkileşimler sonrası birçok hücresel fonksiyonda (hücre iskeleti, hareket, bölünme, taşıma, sinyalizasyon, apoptoz ve protein sentezi) işlev görmektedir. Protein-ligand etkileşimlerinin incelenmesi; ilaç moleküllerinin hücresel hedeflerle etkileşimi, süresi ve dışarı atılımı süreçlerinin belirlenmesi amacıyla hücresel termal kayma (CETSA ve TSA) yöntemleri kullanılmaktadır. Bu yöntemler hedef ve kişiye yönelik ilaç tasarımında ve protein-ligand bağlanma afiniteleri konusunda kullanılabilir. Proteinlerin termal stabilitesi, ligand ve drag bağlanmasıyla artmakta ve denatürasyon eğrileri (erime ısısı; Tm) sağa kaymaktadır. Cucurbitacin kabakgiller ailesinden saflaştırılan triterpenoid formlu bir moleküldür. F-aktin ve G-aktin ile etkileştiği gösterilmiş fakat bağlanma bölgesi ve afinitesi saptanamamıştır. Ayrıca dogal veya sentetik cucurbitacinin kanser tedavisinde kullanılabilecektir. Bu çalışmada, protein-ligand etkileşimleri yeni bir yaklaşım olan TSA, aktin modelinde incelenmiştir. Cucurbitacin I-aktin arasındaki ilişki immüm floresan tekniklerle de gösterildi; hücre iskeletininde bozulduğu, aktin kümelenmelerinin olduğu görüldü. Cucurbitacin I üzerine yoğunlaşan çalışmanın TSA sonuçları G-aktinin termal kalımlılıgının (Tm) artması ve toplam floresan şiddetindeki azalmayla aralarındaki etkileşimi göstermektedir. İn vitro ve in vivo etkileşimler ilaç tasarlanmasında veya ilaç etkileşim mekanizmalarının anlaşılmasında önemli bir husus teşkil ettiğinden çalışmalarımızın klinik öncesi çalışmalarda fayda sağlaması mümkündür. Anahtar Kelimeler: Aktin, bağlanma kinetiği, protein-ligand etkileşimleri, termal kayma deneyi, cucurbitacin I
Akut mezenterik iskemide bağırsak canlılığının klinik çalışmalarda in-vivo olarak değerlendirilmesi için VIS spektroskopinin kullanımı
Amaç: Kliniğe başvuran ve akut mezenter iskemisi (AMİ) şüphesiyle laparotomiye alınan hastalarda cerrahi esnasında cerrahi sınırların belirlenmesinde görünür bölge (VIS) Spektroskopisi yönteminin etkinliğini değerlendirmektir. Yöntem: Tanısal laparotomi yapılan yedi hastanın ameliyatı sırasında sağlıklı, iskemik bağırsak segmentlerinden ve anastomoz hatlarından VIS yaygın yansıma spektrumları elde edildi. Ardından hastaların VIS spektrumlarından hemoglobin absorbsiyon spektrumları elde edildi. 577 nm'deki absorbsiyon değerinin 560 nm'deki absorpsiyon değerine oranının iskemik bölgede sağlıklı dokuya göre değiştiği gözlendi. Bu nedenle A(577)/A(560) oranı, doku oksijenasyon saturasyonu ile ilişkili bir parametre olarak seçildi. İskemik dokularda doku oksijen saturasyonundaki azalmayı (%DStO2) değerlendirmek için öncelikle sağlıklı alanlar, iskemik alanlar ve cerrahi sınırlar için oranlar (R) elde edildi. Ardından iskemik dokulardaki %DStO2 ile altın standart kabul edilen histopatoloji sonuçları arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: İskemik dokuların %DStO2 değerleri ile Chiu skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon elde edildi. (P=0.001). Histopatolojik inceleme sonucunda barsak dokusunun bütünlüğü ve kendi kendine onarım göz önünde bulundurularak Chiu skorunun cerrahi sınırlarda 3 olmasına karar verildi. Buna karşılık gelen %DStO2 değeri %25.7±7 olarak bulundu. Sonuç: VIS difüz reflektans spektroskopisi, akut mezenterik iskemide bağırsak dokusunun cerrahi sınırını gerçek zamanlı olarak %DStO2'ye dayalı olarak tanımlamak için objektif kriterler sağlama potansiyeline sahiptir. Anahtar Kelimeler: difüz reflektans spektroskopisi, akut mezenter iskemisi, absorbsiyon spektrumu, doku oksijen saturasyonu
Alzheimer modelinde gözlenen insülin yolağı değişiklikleri üzerinde siklo-Z terapötik etkisinin biyokimyasal ve elektrofizyolojik parametreler yardımıyla incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda AβO enjeksiyonuyla oluşturulan erken dönem AH sıçan modelinde insulin yolağının moleküler mekanizmalarının, hafıza ve beyin osilasyonlarının değişimlerinin araştırılması hedeflenmiştir. Ayrıca, Siklo-Z terapötik ajanının bu değişimler üzerine etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Her grupta 3 aylık 20 adet erkek Wistar sıçan olmak üzere, SH, SHZ, AH ve AHZ grupları oluşturulmuştur. İyileşme periyodunu takiben 3 hafta boyunca 10 mg Zn/kg ile 0,2 mg SHP/kg içeren Siklo-Z ajanı SHZ ve AHZ gruplarına verilmiştir. Siklo-Z uygulanan gruplarla eş hacimli musluk suyu SH ve AH gruplarına uygulanmıştır. Bu sürecin bitiminde nesne ve konum hafıza testleri gerçekleştirilmiş ve AβO indüklü beyin aktivitesi değişimlerini belirlemek için spontan EEG kayıtları alınmıştır. Deney sürecinin sonunda sıçanların hipokampüs ve total beyin dokularında biyokimyasal analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: AHZ grubunda kilo kaybı, periferik insülin direnci ve beyin insülin miktarları üzerinde Siklo-Z tedavisi olumlu bir etkiye sahipken, SHZ grubu üzerinde Zn+2 toksisitesi nedeniyle ters etki göstermiştir. AHZ grubu sıçanların İDE ve NEP enzimlerinin artışına bağlı olarak AβO toksisitesi azalmıştır, ancak Tau Ser356 fosforilasyonda artışa neden oluştur. SHZ grubunda İDE ve NEP enzimlerinin seviyesi artmış olsa da AβO birikiminin ve tau toksisitesinin Zn+2 toksisitesine bağlı olarak arttığı gözlenmiştir. Siklo-Z ajanı, SHZ ve AHZ gruplarının nesne ve konum hafıza testlerini güçlenmiştir. Siklo-Z tedavisinin özellikle sol temporal bölgede spindle güç değerlerinin artmasında önemli etkisi olduğu bulunmuştur. AH patolojisinin uyku EEG'sinin delta güç değerlerinde azalmaya neden olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Bulgularımız, Siklo-Z ajanının AH hastalığının erken döneminde ortaya çıkan moleküler değişimler, hafıza ve beyin osilasyonları üzerinde anlamlı terapötik etkilerinin olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Amiloid-beta oligomer, insulin, Siklo-Z, hafıza, EEG
Anjiyotensin 1-7 peptidinin anjiyotensin tip 2 reseptör ve proto-onkogen MAS reseptörüyle etkileşimlerinin in-silico yöntemlerle incelenmesi
Amaç: Renin Anjiyotensin Sistemi (RAS)'nde Ang 1-7 peptidinin AT2R ve protoonkogen MAS reseptörüyle ligand-reseptör etkileşimlerinin, ligand bağlanmasına dayalı reseptör dinamiklerindeki değişimlerin ve GPCR aktivasyon mekanizmalarının belirlenmesiyle RAS'ın koruyucu koldaki moleküler etki mekanizmalarının aydınlatılması amaçlanmıştır. Yöntem: Ang 1-7 ve Ang II peptitlerinin AT2R ve MAS reseptörleriyle moleküler kenetlemeleri yapılmış, elde edilen ilk bağlanma pozları kullanılarak reseptörlerin inaktif ve aktif benzeri yapılarına ligandların bağlı olduğu ve olmadığı durumlar için kompleks yapılar elde edilmiştir. Bu yapılar membrana yerleştirildikten sonra simülasyon dosyaları hazırlanmış ve 1-mikrosaniye süreli MD simülasyonlar yürütülmüştür. Simülasyonlardan elde edilen yörünge dosyaları ile birçok in-silico program kullanılarak analizleri yapılmıştır. Bulgular: Ang 1-7 ve Ang II ligandları AT2R'nin, Ang 1-7 ligandı da MAS reseptörünün inaktif ve aktif benzeri yapılarına 1-mikrosaniye MD simülasyon boyunca kararlı bir bağlanma göstermiştir. Ang 1-7 ve Ang II ligand bağlanmaları AT2R'nin yapısal dinamiklerinde bir etkiye sahip olsa da reseptör aktivasyonunu etkilemediği yönünde bulgulara ulaşılmıştır. Ang 1-7 ligand bağlanmasının ise MAS reseptörünün hem yapısal dinamiklerini etkileyebildiği hem de reseptör aktivasyonunda etkili bir rol alabileceği yönünde bulgulara erişilmiştir. Sonuç: Ang 1-7'nin MAS ile etkileşiminin AT2R'ye kıyasla RAS'ta daha etkili olabileceği düşünülmüştür. Ang II bağlanmasının AT2R'nin aktif yapıda kalma süresini uzatmaya ve hücre içi G-protein bağlanma ihtimalini artırmaya çalıştığı düşünülmüştür. Reseptörlerin moleküler mekanizmalarını anlamak için oligomerleşmeleri ve G-protein bağlanmalarının da incelenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: RAS, Ang 1-7, AT2R, MAS, MD Simülasyon
Kısa süreli supramaksimal egzersizin koku performansına akut etkisi
Amaç: Tez çalışmasında anaerobik egzersizin koku duyusu üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 40 sağlıklı erkek sporcu (ortalama yaş: 21,25 ± 0,35 yıl) katılmıştır. Tüm katılımcılara Sniffin Sticks testi, ardından nazal hava akımlarını ölçen tepe nazal akımölçer (PNIF-peak nasal inspiratory flow meter) test protokolü uygulanmıştır. PNIF testi her iki burun deliğine ayrı ayrı olacak şekilde birer dakika ara ile üç kez uygulanmıştır. Katılımcılar kontrol ve çalışma grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Solunum testi sonrası kontrol grubundaki katılımcılar 8 dakika boyunca pasif olarak dinlenmiştir. Çalışma grubuna ise Wingate anaerobik test protokolü uygulanmıştır. Dinlenme ve egzersiz oturumlarından sonra her iki gruba da PNIF ve Sniffin Sticks-ayırt etme (discrimination) testi tekrar uygulanmıştır. Hemodinamik değişimleri gözlemleyebilmek amacıyla 4-kanallı fNIRS (fonksiyonel yakın kızılötesi spektroskopisi) yöntemi ile katılımcıların beyin ön bölgelerinden kayıt alınmıştır. Bulgular: Çalışma sonunda kontrol grubunda nazal hava akımı ve koku ayırt etme testinde anlamlı bir değişiklik görülmemiştir. Çalışma grubunda ise hem koku ayırt etme testinde hem de nazal hava akımında istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu görülmüştür. Sonuç: Egzersize bağlı olarak nazal hava akımındaki artış dolaylı olarak koku duyusunda da bir artışa neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: anaerobik egzersiz, nazal hava akımı, koku duyusu, Sniffin' Sticks, fNIRS
Diyabetik kardiyomiyopatide anjiyotensin (1-7) sinyalinin uyarılma-kasılma çiftlenimi üzerine etkileri ve mekanizması
Amaç: Renin-Angiotensin sistemi (RAAS)'nin diyabetik kardiyomiyopatide (DKM) kritik rol oynadığı bilinmektedir. Bu sistemin yeni elemanları olarak tanınan angiotensin dönüştürücü enzim 2 (ACE2) ve angiotensin (1-7)/Mas reseptör aksının DKM'nin gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmada, DKM'de bozulan uyarılma-kasılma çiftlenimine, kardiyak patolojilerin hücresel düzeylerinde olumlu etkileri gözlenen Ang (1-7) molekülünün olası etkilerini ve bu etkilerinin mekanizmalarını aydınlatmaktır. Yöntem: Ang (1-7) (600 µg/kg/gün), STZ (50 mg/kg; tek doz) ile deneysel diyabet modeli oluşturulan Wistar ratlara 30 gün i.p. olarak uygulanmıştır. Organ düzeyindeki değişimleri gözlemek için EKG ve sol ventrikül basınç-hacim döngüsü, kardiyomiyosit düzeyinde ise patch-clamp ve fluorometrik yöntemlerle uyarılma-kasılma çiftlenimi değerlendirilmiştir. Ayrıca western-blot yöntemiyle hücre içi Ca2+ homeostazında görevli proteinler ve lokal RAAS elemanlarının seviyeleri ve aktiviteleri ölçülmüştür. Bulgular: Diyabet, atım hacmi, kalp debisi ve kalp işini bozarak kardiyak verimi azaltmıştır. Bununla beraber gevşeme süresini uzatmış, dolum hızını yavaşlatmış ve arteriyal elastansı arttırarak ventrikülo-arteryel eşleşmeyi bozmuştur. Bu değişimler DKM'de diyastolik fonksiyon bozukluğuna neden olmakta, Ang (1-7) bu değişimleri engelleyerek fonksiyon bozukluğunun gelişmesini önlemektedir. DKM'de Ito akımlarında azalmaya bağlı APD'nin uzaması gözlenmiştir. Ang (1-7) K+ kanal artışına bağlı Ito'nun artmasını sağlamış ve sonuçta APD'nin uzamasını engellemiştir. Diyabet CICR mekanizmasını ICaL'nin azalması, SR içerisine Ca2+ alımının yavaşlaması, diyastolik [Ca2+]i artışı ve RYR'den Ca2+ salınımının azalmasına bağlı olarak bozmaktadır. Ang (1-7) bu değişimleri engelleyerek CICR mekanizmasını korumuştur ve PKA, CaMKII ve PKC ekspresyon seviyelerindeki değişimleri engellenmiştir. Ang (1-7) uygulaması baskılanan ACE2 aktivitesini ve seviyesini düzeltmiştir. Sonuç: Ang (1-7) diyabette gerçekleşen diyastolik fonksiyon bozukluğunu ACE ve ACE2 aktivite oranını dengeleyerek engellemektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik Kardiyomiyopati, Renin-Anjiyotensin-Aldosteron Sistemi, Anjiyotensin (1-7), Elektrofizyoloji, Uyarılma-Kasılma Çiftlenimi
Diyetle alınan sülfitin hipokampustaki PGE2 düzeyi ve PGE2 reseptörlerine etkileri
Amaç: Çalışmamızda gıda katkı maddesi olarak kullanılan sodyum metabisülfitin, öğrenme ve uzaysal hafıza üzerindeki etkilerinin ve olası etkilerde araşidonik asit, COX-2, PGE2 sinyal yolağı ile PGE2'nin reseptör subtipinin katkısının olup olmadığının araştırılması planlanmıştır. Yöntem: 3 aylık erkek Wistar sıçanlar kontrol (K), S100 ve S260 olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna musluk suyu, S100 ve S260 grubuna ise sırasıyla 100 ve 260 mg/kg/gün dozunda sodyum metabisülfit içeren su 35 gün boyunca gavaj yoluyla verilmiştir. Sıçanlara öğrenme, uzaysal hafıza ve lokomotor aktiviteyi değerlendirmek için sırasıyla Morris su tankı (Morris Water Maze=MWM) ve açık alan (Open Field=OF) testi yapılmıştır. Sonrasında plazma S-sülfonat tayini için kan örnekleri alınmış, kandan arındırılan beyin dokuları çıkarılmış ve hipokampusları ayrılmıştır. Hipokampus dokularında AA ve PGE2 düzeyleriyle COX-2 aktivitesi tayin edilmiş, RT-PCR ile PGE2 reseptör subtiplerinin mesajcı RNA (mRNA) ekspresyonları analiz edilmiştir. Bulgular: Morris su tankı testinde 6. günde toplam alınan yol ve ortalama hız değerleri sülfit verilen gruplarda anlamlı derecede yüksek, ancak sülfit gruplarında hedef kadrana giriş sıklığı kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşüktür. Sülfit gruplarında açık alan testinde elde edilen toplam yol, ortalama hız değerleri ve plazma S-sülfonat ve AA düzeyi kontrol grubu ile kıyaslandığında yüksektir. COX-2 aktivitesiyle PGE2 düzeyinin sadece S260 grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, hipokampustaki PGE2'nin dört reseptör subtipinin mRNA ekspresyonları S100 grubunda anlamlı düzeyde artmıştır. Sonuç: Çalışmamızda sülfit alımına bağlı olarak uzaysal hafıza ve öğrenmenin bozulduğu, bu sürece AA, COX-2 ve PGE2 sinyal yolağının katkı sunduğu, sülfitin etkilerinde PGE2 reseptörlerinin katkısının maruz kalınan sülfitin dozuna bağlı olduğu ortaya koyulmuştur.
Deneysel serebral iskemi modeline bağlı öğrenme ve hafıza değişikliklerine transkraniyal doğru akım stimülasyonunun etkilerinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızda fokal serebral iskemi oluşturulan sıçanlarda Transkranial Doğru Akım Stimülasyon (tDAS) uygulamasının öğrenme ve hafıza üzerine etkilerinin ve moleküler mekanizmalarının araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Her grupta 20 sıçan olmak üzere 100 adet 290-310 gr ağırlığında erkek Wistar sıçanlar Sham, tDAS, İskemi/Reperfüzyon (İR), İR+tDAS ve İR+E-tDAS grubu olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Öğrenme ve hafızayı değerlendirmek için yeni obje tanıma, obje lokalizasyon ve Y-maze testleri, lokomotor aktiviteyi değerlendirmek için ise açık alan testi kullanılmıştır. Hipokampus dokularında glutamat ve glutamin düzeyleri, AMPA, NMDA, VGLUT-1, EAAT-1, EAAT-2 ve EAAT-3 mRNA ekspresyonları değerlendirilmiştir. İskemik alanlar TTC boyaması ile analiz edilmiştir. Bulgular: Motor davranış indeksi iskeminin 1. gününde İR yapılan tüm gruplarda anlamlı derecede artmış, ancak 7. günde İR+tDAS ve İR+E-tDAS gruplarında İR grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. Lokomotor aktivite, öğrenme ve hafıza testi verilerinde İR grubunda anlamlı düşüş görülürken, İR+tDAS ve İR+E-tDAS gruplarında ise İR'ye göre artış görülmüştür. Glutamat ve glutamin düzeyleri, AMPA ve NMDA reseptör ekspresyonları ile VGLUT1 ve EAAT1 mRNA ekspresyonları İR grubunda anlamlı derecede yüksek, İR+tDAS ve İR+E-tDAS gruplarında ise İR grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır. Sham grubuna göre İR grubunda EAAT2 mRNA ekspresyonu anlamlı olarak azalırken, EAAT3 mRNA ekspresyonu değişmemiştir. İR+tDAS ve İR+E-tDAS gruplarında EAAT2 ve EAAT3 ekpresyonları İR grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksektir. İR grubuna kıyasla İR+tDAS ve İR+E-tDAS gruplarında iskemik alanlar anlamlı derecede azalmıştır. Sonuç: Çalışmamızda İR sonrası tDAS uygulamasının, öğrenme ve hafızanın bozukluklarını iyileştirdiği ve tDAS'ın bu etkilerini glutamat seviyesini düzenleyen taşıyıcıların aracılığıyla gerçekleştirdiği göstermiştir. Anahtar Kelimeler: iskemi reperfüzyon, tDAS, öğrenme ve hafıza, glutamat
Deneysel diyabetik kardiyomiyopatide depo bağımlı kalsiyum kanallarının hücre içi kalsiyum düzenlenmesine etkisinin incelenmesi
Amaç: Diyabetik kardiyomiyopati modelinde bozulan hücre içi Ca2+ regülasyonunda depo-bağımlı Ca2+ kanallarının (SOCC) nasıl bir rol aldığı ve anjiyotensin II reseptör blokörü olarak losartanın kronik olarak uygulanmasının SOCC akımlarından en iyi bilinen, Ca2+ salınımı ile aktive olan Ca2+ akımlarına (ICRAC) ve depo bağımlı Ca2+ girişi (SOCE) yolağında görev alan (Stim1-2, Orai1-3) proteinlere olan etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: H9C2 embriyonik kardiyomiyosit ve sıçan bazofilik lösemi (RBL-1) hücre hatları normal ve yüksek glikoz ortamında kültüre edilerek ICRAC akımları ve hücre içi Ca2+ sinyalleri kaydedilmiştir. Sıçanlarda ise deneysel diyabet modeli streptozotocin (STZ, 50mg/kg) ile indüklendi. Losartan uygulaması Kontrol+Losartan (K+Los) ve Diabetes Mellitus+Losartan (DM+Los) gruplarına 30mg/kg olacak şekilde gavaj yoluyla 4 hafta boyunca uygulandı. Deney sürecinde izole edilen kardiyomiyositlerde voltaj kenetleme yöntemiyle ICRAC akımları ölçüldü. Ayrıca SOCE yolağı proteinlerinin ekspresyon seviyelerinin ölçümü western blot tekniği kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Yüksek glikoz ortamında çoğaltılan RBL-1 ve H9C2 hücrelerde, ICRAC akımlarının kontrol değerlerine göre arttığı, yetişkin sıçan kardiyomiyositlerde diyabetik durumda ICRAC akımlarının kontrol değerlerine göre önemli ölçüde azaldığı, losartan tedavisinin ise bu değişimleri engellediği görüldü. Ayrıca SOCE proteinlerin ekspresyon seviyelerine bakıldığında Stim1, Stim2 ve Orai2 seviyeleri değişmezken, Orai1 ve Orai3 proteinlerinin ekspresyon seviyelerinin arttığı görüldü. Sonuç: Bulgular SOC akımlarının kardiyomiyositlerde hücre içi Ca2+ regülasyonunun düzenlenmesinde önemli bir rolü olduğunu göstermektedir. Ayrıca diyabetik kardiyomiyopati durumunda bozulan renin-anjiyotensin sistemi (RAS) sistemi ile SOCE arasında bir bağlantı olabileceği düşünülmektedir. SOCE ve moleküler bileşenlerinin (STIM/Orai) kardiyomiyopati tedavisinde önemli bir hedef olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, SOCE, Orai, Stim
Motor ünite aksiyon potansiyellerinde gözlenen değişikliklerinin nicel ifadesi
Amaç: Klinikte nöromusküler patolojilerin teşhis ve takibinde ek parametre olarak kullanılabilecek, ardışık motor ünite potansiyellerinde (MÜP) gözlenen sallantı (jiggle) olarak ifade edilen şekil değişikliklerini nicel olarak ifade etmek için etkili bir metot geliştirilmesi ve bu şekil değişikliklerine sebep olan etkenlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Jiggle terimini ifade etmek için kullanılan CAD ve CCC değerlerinin hesaplanması amacıyla MÜP medyan optimizasyonu kullanılarak otomatik analiz penceresi seçme algoritması geliştirildi. Jiggle değerinin arka plan gürültüsünden ve artefaktlardan etkilenmemesi için kayan pencereler metodu kullanılarak gürültü düzeltme algoritması geliştirildi. Geliştirilen metodun test edilmesi için klinikte ALS teşhisi konmuş hastalardan (n=190) ve herhangi bir nöromusküler patoloji bulgusu bulunmayan sağlıklı bireylerden (n=221) kaydedilen ardışık MÜP'ler kullanılmıştır. Jiggle değerini etkileyen nöromusküler faktörleri ortaya çıkarmak için hacim iletkeni metodu ile MÜP simülasyonu yapıldı. Bulgular: Geliştirilen algoritma ile motor ünite dalga süresi, ikincil motor ünitelerden kaynaklanan artefaktların şiddeti ve gürültü seviyesi otomatik olarak saptanmaktadır. Modifiye metot % 5 eşik değer (CAD: 0,216 ± 0,008) ve manuel analiz penceresi (CAD: 0,218 ± 0,006) ile elde edilen jiggle değerleri ALS grubu için istatistiksel olarak anlamlıdır. ALS ve Kontrol grupları MÜP dalgaları %98,47 duyarlılık ve % 98,64 özgüllük ile ayırt edilmektedir. Artan kas lifleri arasındaki jitter süresi, reinervasyona uğramış kas lifi yüzdesi ve kas lifi bloklanma yüzdesi jiggle değerinde anlamlı bir artışa sebep olmaktadır. Motor son plak dağılımı genişlemesi MÜP dalga süresinde istatistiksel bir artışa sebep olmakta ancak jiggle değerini etkilememektedir. Sonuç: Yapılan modifikasyonlar ile değişen dalga süresi ve gürültü seviyesinden etkilenmeden nöromusküler jiggle hesaplaması yapılabilmektedir. Bir motor ünitenin durumunu nicel olarak ifade eden bu jiggle değeri klinikte nöromusküler patolojilerin teşhisi ve takibi için bir parametre olma potansiyeli taşımaktadır.
Amiloid beta peptid indüklü sinaptik bozuklukların bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisi ve beyin osilasyonları ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda farklı dozlarda amiloid beta (Aβ) peptidinin öğrenme ve hafıza üzerine etkileri ve Aβ birikimi ile beyin osilasyonlarında meydana gelecek değişimlerin Alzheimer hastalığı (AH)'nın erken evrelerinde gözlenen sinaptik bozuklukların tespit edilmesinde biyobelirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını belirlemek hedeflenmiştir. Yöntem: Her grupta 15 adet 3 aylık Wistar erkek sıçan olmak üzere, %0.9 NaCl veya Aβ peptidinin i.h. enjeksiyonu ile Sham (%0.9 NaCl), Aβ1 (0.01 μg/μl), Aβ2 (0.1 μg/μl) ve Aβ3 (1 μg/μl) grupları oluşturulmuştur. İyileşme periyodunu takiben öğrenme ve hafıza testleri gerçekleştirilmiş ve Aβ birikimi ile indüklenen beyin aktivitesi değişimlerini belirlemek için ise spontan EEG kayıtları alınmıştır. Deney süresinin sonunda sıçanların hipokampüs dokusunda biyokimyasal analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Aβ enjeksiyonu hipokampüs Aβ seviyelerinde önemli artışları indüklemiş ve tanıma hafızasının Aβ2 ve Aβ3 gruplarında önemli derecede azalmasına neden olmuştur. Bununla birlikte, Aβ birikiminin hipokampüste olgunlaşmış nöron sayısında, pre- ve post-sinaptik proteinlerin ve öğrenme ile ilişkili proteinlerin ekspresyonlarında önemli azalmaları, astrogial aktivasyonda ise artışı indüklediği gösterilmiştir. Elektrofizyolojik bulgular, Aβ birikiminin spontan beyin aktivitesinde önemli değişikliklere neden olduğunu ve hipokampal Aβ birikimi ile hipokampal gama güç değerleri arasında negatif ve teta güç değerleri arasında ise pozitif bir ilişkinin olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca fonksiyonel bağlantı gücünde de anlamlı azalmalar gözlenmiştir. Özellikle de Aβ enjeksiyonundan sonra frontohipokampal teta koherens gücünde gözlenen değişimin frontotemporal teta koherens değerlerinde gözlenen değişim ile pozitif bir ilişkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Bulgularımız, Aβ peptidinin belirli dozlarda AH benzeri moleküler değişiklikler meydana getirdiğini ve bu değişikliklerin ise beyin osilasyonlarının değerlendirilmesi ile tespit edilebileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Amiloid beta, öğrenme ve hafıza, EEG, koherens, sıçan
Farklı dozlardaki sülfitin öğrenme ve hafıza üzerindeki etkilerinde asetilkolinin rolü
Amaç: Sülfitin öğrenme üzerinde olumsuz etkileri bilinmesine rağmen, moleküler mekanizmalara ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda, nörotoksik etkileri bilinen sülfitin farklı dozlarının öğrenme ve bellek üzerine etkileri davranış deneyleri ve uzun süreli güçlenme kayıtları (LTP) ile değerlendirilmiştir. Sülfitin öğrenme ve bellek üzerindeki etkilerinde asetilkolinin (ACh) rolü ve olası aracı mekanizmalarının neler olabileceği araştırılmıştır. Yöntem: Wistar sıçanlar 3 gruba ayrılmıştır. 35 gün boyunca kontrol grubuna distile su, sülfit gruplarına ise 100 mg/kg ve 260 mg/kg dozunda sodyum metabisülfit gavaj yoluyla uygulanmıştır. Davranış değişiklikleri Morris su testi, açık alan testi ve yeni obje tanıma testi ile değerlendirilmiştir. LTP kayıtları alındıktan sonra çıkarılmış, ACh, Arc ve sinapsin I düzeyleri, AChE ve ChAT enzim aktiviteleri ölçülmüştür. Bulgular: Sülfit gruplarında açık alan testinde ve Morris su tankı testinin test gününde alınan toplam yol ve ortalama hızın arttığı, yeni obje tanıma testinde ise ayrım indeksinin sülfit uygulanan gruplarda azaldığı görülmüştür. AChE aktivitesi sülfit uygulanan gruplarda düşerken, ACh miktarı ve ChAT aktivitesi artmıştır. Ayrıca sülfit uygulanan gruplarda elde edilen alan potansiyellerinin EPSP eğiminin ve PS genliğinin güçlenmesinin azaldığı tespit edilmiştir. Bu bozulmaya Arc ve sinapsin 1 ekspresyonundaki azalmanın eşlik ettiği bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda yetişkinlerde sülfit alımının uzaysal hafıza ve öğrenmeyi bozulduğu, bu bozulmaya kolinerjik sinyal yolağının aracılık edebileceği gösterilmiştir. Arc ve sinapsin ekspresyonundaki azalmanın toksisiteden kaynaklı LTP yanıtlarında meydana gelen bozulmaların altında yatan mekanizmada rol oynayabileceği düşünülmektedir.
Doksorubisin ile kalp yetmezliği oluşturulan sıçanlarda timokinonun kardiyoprotektif etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada doksorubisin (DOX) kullanımının indüklediği kardiyolojik değişimler ve bu kardiyolojik değişimlere timokinon (TQ) uygulamasının etkileri incelenmiştir. Bu amaçla sıçan kalplerinden ventriküler miyositler izole edilerek elektrofizyolojik özellikleri incelenmiş ve muhtemel hücresel mekanizmalar araştırılmıştır. Yöntem: DOX verilerek sıçanlarda kalp yetmezliği modeli oluşturuldu. 4 haftalık deney süresince DOX ve DOX+TQ gruplarına her seferinde 3 mg/kg olacak şekilde 5 kez intraperitoneal olarak DOX enjekte edildi. DOX+TQ ve KON+TQ gruplarına TQ (10 mg/kg) gavaj yoluyla verildi. 4 haftanın sonunda hayvanların kalplerinden izole edilen ventrikül miyositlerinden fraksiyonel kısalma, aksiyon potansiyeli (AP) ve AP'ye etkisi olabilecek L-tipi Ca+2 ve K+ kanallarının akımları kaydedildi. Western blot yöntemi ile protein ekspresyon seviyeleri belirlendi. Protein karbonil ve total antioksidan kapasitesinin (TAK) ölçümü kit ile yapıldı. Bulgular: DOX grubunda sarkomer boyunda artma gözlemlenirken fraksiyonel kısalmanın azaldığı ve gevşeme süresinin uzadığı görüldü. Buna karşın TQ uygulamasının bu parametreleri düzelttiği görüldü. DOX ve DOX+TQ gruplarının AP repolarizasyon sürelerinde uzama olduğu, ancak bu uzamanın DOX grubunda anlamlı seviyeye ulaşamadığı görüldü. DOX grubunda Ca+2 kanal akımlarında artma görülürken TQ uygulamasının bu değişimi düzelttiği ve Ca+2 kanal kinetiklerini değiştirdiği görüldü. Potasyum akım genliklerinde herhangi bir değişiklik görülmezken, DOX grubunda kanal kinetiklerinin yavaşladığı bulundu. Protein ekspresyonlarına bakıldığında p-PLN/PLN ekspresyonunda DOX ve DOX+TQ grubunda artış görülürken SERCA, CAMKII, p-CAMKII ve prokaspaz-3 protein ekspresyon seviyelerinde azalma görüldü. NOX protein ekspresyonu, TAK ve protein karbonil seviyelerinde gruplar arasında herhangi bir fark görülmedi. Sonuç: Çalışmamız sonunda DOX-indüklü kalp yetmezliğine ilişkin elektrofizyolojik anormallikleri TQ'nun tam anlamıyla önleyemediği gözlendi. Ayrıca, DOX'un ROS miktarını arttırmadığı ve TQ'nun da antioksidan seviyesini değiştirmediği görüldü.
Erektil disfonksiyon hastalarında endotelyal fonksiyonların fotopletismografi tekniği ile değerlendirilmesi
Amaç: Erektil disfonksiyon (ED) dünya genelinde çok sayıda erkeği ilgilendiren büyük bir sağlık sorunudur. Erektil disfonksiyon etiyolojisinde birçok faktör bulunmakla birlikte çoğu hastada sebep vasküler yetmezliktir. Bu tez çalışmasının amacı erektil disfonksiyon hastalarında ve sağlıklı bir kontrol grubunda endotelyal fonksiyonların fotopletismografi akış aracılı dilatasyon (PPG-FMD) yöntemi ile ölçülmesi ve sonuçların karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmada hasta grubuna yeni erektil disfonksiyon tanısı almış gönüllüler ve kontrol grubuna demografik olarak benzer ED tanısı olmayan gönüllüler dahil edildi. ED tanısı ile çalışmaya dahil/hariç olma kriterlerinin sorgulanması uzman bir üroloji hekimi tarafından yapıldı. Tüm katılımcılara PPG-FMD yöntemi ile endotelyal fonksiyon ölçümü yapıldı. Veriler elektronik ortamda kaydedildi ve istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Hasta grubuna yeni ED tanısı almış 24 erkek (yaş ortalaması 61,3 ± 8,4), kontrol grubuna da ED tanısı olmayan benzer demografik özelliklere sahip 24 erkek gönüllü (yaş ortalaması 57,7 ± 14,0) dahil edildi. Gruplar arasında demografik ölçümler, antropometrik ölçümler, vital bulgular ve kategorik ölçümler bakımından anlamlı bir fark saptanmadı. Endotelyal fonksiyon ölçüm sonuçları hasta grubunda %62,2 ± 36,0, kontrol grubunda ise %95,6 ± 26,4 şeklinde hesaplandı (p=0.001). Sonuç: Yapılan çalışmada ED hastalarında endotelyal fonksiyon değerlerinin kontrol grubundan anlamlı derecede daha düşük olduğu bulundu. ED hastalarında endotelyal fonksiyon ölçümünde PPG-FMD yöntemi ilk defa bu çalışmada kullanıldı. Daha ileri çalışmalar sonucunda, PPG-FMD ile endotelyal fonksiyon ölçümünün klinikte tanı ve tedavi takibi için önemli bir yöntem olarak kullanılma potansiyeli bulunmaktadır.
3g cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun akut ve kronik uygulamasının uyumsuzluk negativitesine etkisi ve mekanizması
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte günlük yaşantımızda daha çok sayıda elektromanyetik radyasyon (EMR) yayan cihazlar kullanılmaktadır. Cep telefonlarının beyindeki elektriksel aktiviteleri etkileyebileceği iddia edilmiştir. Ayrıca 2100 MHz EMR'nin sıçan uyumsuzluk negativitesi (MMN) üzerine etkisini araştıran hiçbir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu bilgiler ışığında, çalışmamızda 2100 MHz EMR'nin akut ve kronik uygulanmasının sıçan MMN bileşeni üzerine etkisi, biyokimyasal ve histolojik parametrelere ek olarak NMDA ve AMPA reseptörlerinin ekspresyonları ve astrogliosis karşılaştırılarak aydınlatılmaya çalışılmıştır. Her grupta 20 sıçan olan 1 haftalık; kafes kontrol (K1), sham (S1), EMR (E1) ve 10 haftalık; kafes kontrol (K10), sham (S10) EMR (E10) grupları oluşturulmuştur. Elektro manyetik alan grupları pleksiglas tüplerde günde 2 saat 2100 MHz EMR ile, sham grupları pleksiglas tüplerde EMR olmadan bekletilmişlerdir. Deney sonunda MMN'ler kaydedildikten sonra beyin dokuları çıkarılmıştır. AMPA reseptörü proteininin E1 grubunda K1 ve S1 gruplarına göre anlamlı derecede düşük ve E10 grubunda S10 grubuna göre anlamı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Glial fibriller asidik proteinin (GFAP) E1 grubunda K1 ve S1 gruplarına göre anlamlı derecede yüksek ve E10 grubunda S10 grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlenmiştir. Uyumsuzluk negativitesi ve olaya ilişkin potansiyel (OİP) genliklerinin E1 grubunda K1 ve S1 gruplarına göre düşük, E10 grubunda S10 grubuna göre yüksek olduğu gözlenmiştir. Ayrıca OİP delta ve teta güç spektrumlarının E1 grubunda K1 grubuna göre düşük, delta ve beta güç spektrumlarının E10 grubunda S10 grubuna göre yüksek olduğu izlenmiştir. Ek olarak OİP alfa koherensinin E1 grubunda K1 grubuna göre düşük, alfa ve teta koherenslerinin E10 grubunda S10 grubuna göre yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamızda, EMR'nin süreye bağlı olarak farklı etkiler gösterebileceğini ve kısa süreli uygulanması durumunda GluR2 proteinini azalttığı, GFAP proteinini artırdığı ve MMN genliklerini, güç spektrumunu ve koherensi azalttığı, uzun süreli uygulanmasında ise tam tersi etki oluşturduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Elektromanyetik Radyasyon, TBARS, GFAP, Glutamat Reseptörü, Uyumsuzluk Negativitesi.
Uyaranlar arası sürenin ağrısız dokunsal beyin yanıtlarına etkisi ve ağrısız dokunsal uyaranların zamansal işlemlenmesinin elektrofizyolojik değerlendirilmesi
Amaç ve Hipotez: Bu çalışma, farklı uyaranlar arası süre ile verilen ağrısız dokunsal uyaranların habituasyon süreci ve zaman algısı üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışmaya sağ el baskın 25 sağlıklı katılımcı (11 erkek; ortalama yaş: 21,7 ± 3,28 yıl) katılmıştır. Tek tip ağrısız dokunsal basınç uyaranı (~140 kPa) katılımcıların sağ el işaret parmak pulpasına uygulanmıştır. Katılımcılara dokunsal uyarılma potansiyeli paradigması (Somatosensory evoked potential-SEP) ve atlanan uyaran paradigması (Omitted stimulus paradigm-OSP) uygulanmıştır. Uyaranlar arası süre 2, 4 ve 8 saniye olarak belirlenmiştir. Oturumlar boyunca 64 kanallı elektroensefalografi kayıtları alınmıştır. Beyin yanıtlarında tepeden tepeye en yüksek genlik ölçümleri ve yanıt oluşum süreleri (duration) N200 (N2) ve P300 (P3) yanıt bileşenleri için elde edilmiştir. Öncelikli olarak dokuz elektrot bölgesi (Fz, FCz, Cz, CPz, Pz, C3, C4, P3, P4) analizlere dahil edilmiştir. Dokunsal uyarılma potansiyelleri tüm elektrotlar ve hemisferik farklar açısından değerlendirilmiştir. OSP yanıtlarının değerlendirilmesinde ise frekans analizi yaklaşımı uygulanmıştır. Bulgular: Tüm elektrot bölgelerinde uyaranlar arası sürenin artışıyla ağrısız dokunsal uyaranlara karşı oluşan yanıt genliklerinde anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0,001). Uyaranlar arası süredeki artışın beyin yanıtlarının oluşum sürelerinde uzamaya neden olduğu saptanmıştır (p=0,005). Sonuç: Farklı uyaranlar arası süre ile sunulan ağrısız dokunsal uyaranlar sonucu elde edilen beyin yanıtlarında, uyaranlar arası süre artışı ile yanıt genliklerinde artış ve yanıt oluşum sürelerinde uzama saptanmıştır. Bu durum habituasyon süreci ile ilişkilendirilebilir.
Bipolar depresif ve major depresif bozukluğu olan hastaların prefrontal korteksteki hemodinamik değişikliklerinin yakın kızılötesi spektroskopi yöntemiyle izlenmesi
Amaç: Tez çalışması kapsamında bipolar bozukluk, majör depresyon ve sağlıklı bireylerin prefrontal korteksteki hemodinamik değişikliklerinin yakın kızılötesi spektroskopi ile yürütücü testler sırasında incelenmesi ve ayırt edici diagnostik bir parametrenin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma kapsamında hemodinamik değişiklikleri izlemek için fonksiyonel yakın kızılötesi spektroskopi sistemi tasarlandı. İki farklı yürütücü test için yazılımlar hazırlandı. 12 sağlıklı birey, 12 bipolar bozukluk-depresif dönem ve 12 majör depresyon hastasından üç farklı yürütücü test sırasında prefrontal korteksteki hemodinamik değişimler tasarlanan fonksiyonel Yakın Kızılötesi Spektroskopi sistemi ile ölçüldü. Bulgular: Çalışma kapsamında yürütücü testler sırasında her iki hasta grubunun da sağlıklı katılımcılara göre dorsolateral prefrontal korteks ve ventrolateral prefrontal korteks bölgelerinde hipoaktivasyon gösterdiği görüldü. Bu hipoaktivasyon kanallar bazında incelendiğinde hastalıklara spesifik bulgular elde edildi. Sonuç: Çalışma kapsamında fonksiyonel yakın kızılötesi sisteminin bipolar bozukluk ve majör depresyon hastaları arasında kliniğe yardımcı olabilecek farklılıkları tespit edebildiği görüldü. Fonksiyonel yakın kızılötesi spektroskopi sisteminin daha yüksek katılımcı sayıları ile yapılan çalışmalar ile klinikte tanıya yardımcı olabilme potansiyeli mevcuttur. Anahtar Kelimeler: fNIRS, Bipolar Bozukluk, Majör Depresyon, Yürütücü Testler
Meme tümörlerini görüntülemek için optik bir sistem geliştirilmesi ve in-vitro olarak test edilmesi
Amaç: Tez çalışması kapsamında adjuvan ve neo-adjuvan tedavisi uygulanan hastaların meme tümörlerinin yapısal değişikliklerini belirleyebilecek bir optik sistem tasarımı gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Optik sistemin tasarlanması için optik geometrinin belirlenmesinin ardından elektronik kart tasarımları ve mikro denetleyici yazılımları hazırlandı. Doku benzeri fantomlar ve tümörü temsil eden inklüzyonlar oluşturularak tasarlanan optik sistem ile in-vitro ölçümler alındı. Ölçümlerin tamamlanmasının ardından elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak geri çatım teknikleri uygulandı. Geri çatım teknikleri sonucu elde edilen temel görüntülere görüntü işleme yöntemleri kullanılarak son hali verildi. Bulgular: Tasarlanan optik sistem ile doku fantomlarında inklüzyonu farklı konumlarda tespit edebilen bir optik görüntüleme sistemi tasarlandı. Tasarlanan sistemin başarısı farklı konumlardaki inklüzyonu bulabilmesi ve büyüklüğünü değerlendirebilmesi ile test edildi. Sonuç: Geliştirilen optik sistem ile doku fantomları üzerinde alınan ölçümlerde ve oluşturulan görüntülerde 15 mm, 20 mm ve 25 mm derinliklerinde farklı konumlarda olan inklüzyonların konumları bulundu ve elde edilen görüntülerde inklüzyon boyutlarının gerçek boyutlar ile korele olduğu gösterildi.
Dokunsal uyaranlara beyin yanıtları: Elektroensefalografi ve bispektral indeks sistemi ışığında yeniden inceleme
Amaç: Bu araştırmada, klasik skorlama yönteminin yanı sıra BİS'i kullanarak uykunun farklı evrelerinde ve beynin farklı bölümlerinde ağrısız dokunsal uyaranlara karşı oluşan beyin yanıtlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmada 21 sağlıklı gönüllü bireyin uyku verileri kullanılmıştır (20-29 yaş arası, yaş ort:22,90±2,1yıl;10 erkek). Ağrısız dokunsal uyaranlara karşı oluşan beyin yanıtlarını incelemek için eş zamanlı elektroensefalografi ve Bispektral İndeks sistemi ile kayıt alınmıştır. Uyku evrelerinin belirlenmesinde klasik skorlama sistemi ve BİS sistemi kullanılmıştır. Ağrısız dokunsal uyaranlara karşı oluşan beyin yanıtları incelenmiştir. Bulgular: Ağrısız dokunsal uyaranlara karşı P50, N100, P200, N300, P450, N550, P900 ve Ngeç yanıt bileşenlerinin ortaya çıktığı saptandı. BİS'i kullanarak uyku süreci klasik evrelere göre daha fazla alt dönemde incelenebildi. Klasik uyku evreleri ile BİS arasında tüm ölçüm bölgelerinde yüksek korelasyon bulundu. Sonuç: Bu çalışma duyusal işlemlemenin uyku sırasında da devam ettiğini gösteren ilk çalışmadır. Bu çalışma, BİS'in EEG ile birlikte kullanılarak, uykuda ağrısız dokunsal uyaranlara karşı oluşan beyin yanıtlarının incelendiği ilk çalışmadır. Uykuda uyarana karşı oluşan beyin yanıtlarının klasik uyku evrelerinde ve BİS dönemlerinde birbiri ile uyumlu olduğu görülmüştür.
Ellagik asidin kardiyak hipertrofi üzerindeki etkisinin elektrofizyolojik olarak incelenmesi
Amaç: Patolojik kardiyak hipertrofi durumunda meydana gelen kasılma fonksiyonundaki ve kardiyomiyositlerin Ca2+ regülasyonundaki değişikliklere kronik EA uygulamasının bir etkisinin olup olmadığının, ayrıca reaktif oksijen türlerinin (ROT) bu süreçteki olası rollerinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Kardiyak hipertrofi modeli bir β-AR agonisti olan isoproterenolün (İSO) kronik olarak uygulanmasıyla gerçekleştirildi. 4 haftalık deney süresince İSO ve İSO+EA gruplarına İSO (5 mg/kg) subkutan olarak enjekte edildi. İSO+EA ve K+EA gruplarına EA (20 mg/kg) gavaj yoluyla verildi. Bu sürenin sonunda izole edilen ventrikül miyositlerinin fraksiyonel kısalmaları, hücre içi Ca2+ transientleri, SR Ca2+ miktarları ve Ca2+ akımları kaydedildi. Proteinlerin ekspresyon seviyeleri western blot yöntemiyle belirlendi ve protein karbonil ölçümü kolorimetrik kit ile yapıldı. Bulgular: İSO grubunda kasılma hızının düştüğü ve genliğinin azaldığı, buna karşılık EA uygulamasıyla kasılmanın genliğinde ve hızında düzelme olduğu görüldü. EA uygulaması diyastolik Ca2+ seviyelerindeki İSO kaynaklı artışı düzeltmenin yanında, Ca2+ transientinin genliğindeki azalma ve düşme hızındaki yavaşlamayı da önemli ölçüde iyileştirdi. İSO grubunda azaldığı görülen Ca2+ kanalı akımının EA uygulamasıyla arttığı belirlendi. Protein ekspresyonlarına bakıldığında, İSO grubunda ANP, CaMKII, SERCA ve p-PLB ekspresyonlarının arttığı, EA uygulanmasıyla SERCA dışındaki proteinlerin ekspresyonlarının azaldığı bulundu. Ayrıca İSO uygulamasının Nox2 protein ekspresyonunu değiştirmediği, ancak, p-22phox ve p-47phox alt birimlerinin protein ekspresyonlarını arttırdığı görüldü. EA uygulamasıyla p-22phox alt birimin ekspresyonunun azaldığı bulundu. Ayrıca EA'nın İSO grubunda artmış olan protein oksidasyonunu da azalttığı görüldü. Sonuç: Bulgular ROT artışının miyositlerde Ca2+ regülasyonunun ve kontraktil aktivitenin bozulmasına neden olduğunu, buna karşılık kronik EA uygulamasının Ca2+ regülasyonunu düzelterek patolojik kardiyak hipertrofiyle ilişkili fonksiyonel anormallikleri önleyebileceğini düşündürmektedir.
The effect of different doses of sodium metabisulfite on learning: The role of glutamate
Objective: In our study, we investigated the effects of different dietary sodium metabisulfite doses on learning and memory processes assosiated with glutamate cycling. Method: 90 male Wistar rats were divided into three groups: control [(C)], treated with 100 mg/kg/day sodium metabisulfite [S(100)] and treated with 260 mg/kg/day sodium metabisulfite [S(260)]. Radial arm maze and open field tests were performed in order to evaluate learning and memory. Glutamate and glutamine levels were determined in the dialysate collected by microdialysis. Additionally, vesicular glutamate transporter-1 (VGLUT1), excitatory amino acid transporter-1, 2 and 3 (EAAT1, EAAT2 and EAAT3) levels were measured by reverse transcription polymerase chain reaction (RT-PCR) method in hippocampus. Results: The rats in the sulfite-treated group did not reach the criteria of 80% correct choice. The sulfite groups showed more reference and working memory errors in radial arm maze task. No significant difference was observed among open field results of groups. The levels of glutamate and glutamine in hippocampus were decreased in S(100) and S(260) groups compared with the C group. While no significant difference was found among groups' mRNA levels of VGLUT1 and EAAT2, sulfite treatment caused a dose-dependent decrease in EAAT1 and EAAT3 mRNA levels. Conclusion: Our study showed that different doses of dietary sulfite impaired learning and memory. These results implied that negative effects of sulfite in learning and memory might be mediated with glutamate cycle. Key words: Sulfite, Learning and Memory, Glutamate, Glutamine
İn-vivo doku oksijen saturasyonunun ölçülmesi için spektroskopik bir yöntemin geliştirilmesi ve postoperatif flep olgularında doku canlılığını belirlemede kullanılması
Amaç: Dokuların oksijen saturasyonunun (StO2) bilinmesi medikal uygulamalar için oldukça yararlı bir bilgidir. Doku nakillerinde flep canlılığının korunması için lokal doku oksijenasyonu, çok önemlidir. Ayrıca bazı hastalıklarda lokal mikrovasküler değişimler meydana gelmesi de oksijen saturasyonun da değişime sebep olur. Dolayısıyla in vivo StO2 doku fizyolojisi ve patolojisi hakkında bilgi verir. Bu çalışmanın amacı StO2 değerini in vivo olarak ölçmek için invasif olmayan ve gerçek zamanlı çalışan spektroskopik yöntem geliştirmek ayrıca yöntemin flep canlılığını izlemedeki duyarlılık ve özgünlüğünü belirlemektir. Yöntem: Spektroskopik ölçümlerde kullanılacak deney düzeneği; spektrometre, fiber optik prob ve tungsten-halojen ışık kaynağından oluşmaktadır. Çalışmada StO2 ve spektrumlar arasındaki ilişkiyi bu için sağlıklı gönüllülerden alınan kanlardan oksijen gazı geçirilerek farklı oksijen saturasyonlarında kan örnekleri hazırlandı ve spektroskopik ölçümler alındı. Daha sonra geliştirilen yöntemle flep olgularında ameliyat sonrası StO2 ölçümü yapıldı. Bulgular: Kan örneklerinden elde edilen geri yansıma spektrumlarında 760 nm ve 790 nm dalga boylarında ölçülen ışık şiddetleri oranlarının oksijen saturasyonu arttıkça lineer olarak arttığı belirlendi. Spektroskopik yöntemle oksijen saturasyonunun %2.9 hata ile hesaplanabildiği gösterildi. Geliştirilen bu yöntem ile postoperatif flep olgularında doku canlılığı belirlendi. Yapılan klinik çalışmada 20 hastanın flebinden alınan ölçümlerde, dört hastada oksijen saturasyonunda düşme erken aşamada belirlendi. Spektroskopik ölçümlerle klinik veriler karşılaştırıldığında, geliştirilen yöntemin doku oksijen saturasyonunun belirlemede %100 duyarlılık ve özgünlüğe sahip olduğu gösterildi. Sonuç: Sonuçlar geliştirlen yöntem ile in vivo StO2 değerlerinin ölçülebileceğini gösterdi. StO2 değerini ölçmek için geliştirilen bu yöntemin, doku canlılığını değerlendirme ve ameliyat sonrası flep takibinde hastabaşı monitörü olarak geliştirilme potansiyeli olduğu belirlendi.
Preadölesan sıçanlarda sülfit alımına bağlı eeg ve lokomotor aktivite değişikliklerinin moleküler mekanizmalarla araştırılması
Amaç: Sodyum metabisülfitin günlük alınabilir miktarın üzerinde tüketilmesi halinde toksik etkilerin ortaya çıktığı bildirilmiştir. Halk sağlığı taramaları çocuklarda sülfit alımının güvenli günlük dozun 110 katına kadar tırmandığını göstermektedir. Günümüzde DEHB tanılı çocuk sayısındaki artış ve sülfit alımı ile ilgili önceki gözlemlerimiz dikkate alındığında, sülfitin DEHB gelişimine katkı sağlayabileceği fikri akla gelmiş ve DEHB etiyolojisinde sülfit nörotoksisitesinin yer alıp almadığının deneysel olarak araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: 20 günlük sıçan yavruları K, S25 ve S100 gruplarına ayrılmıştır.35 Gün boyunca S25 (25mg/kg) ve S100 (100mg/kg) gruplarına her gün sodyum metabisülfit, K grubuna ise musluk suyu gavajla verilmiştir. Davranış değişiklikleri açıkalan ve yükseltilmiş artı labirent testleriyle değerlendirilmiştir. Frontal ve motor kortekslerden 5 frekans bandında bilateral EEG kaydı alınmıştır. Frontal lobda glutamat, glutamin, AKG düzeyleri, GDH, ALT aktiviteleri ve GDH, ALT mRNA'ları ölçülmüştür. Bulgular: Açık alan testinde kat edilen mesafe, girilen kare sayısı ve hız S100 grubunda K grubuna göre artmıştır. Yükseltilmiş artı labirent testinde açık kolda geçirilen süre S100 grubunda azalmıştır. EEG Kayıtları S25 ve S100 gruplarında frontal korteks için δ, θ ve β1 bantlarında, motor korteks için ise δ, θ ve β2 bantlarında güçlenme olduğunu ortaya koymuştur. Frontal lobda AKG düzeyleri açısından bir fark elde edilmemişken, S100 grubunda K'ye göre GDH aktivitesinde artış, ALT aktivitesinde ise azalma bulunmuştur. Glutamin düzeyi, S25 ve S100 gruplarında K grubuna göre yükselmişken, glutamat düzeyinde sadece S100 grubunda artış görülmüştür. ALT ekspresyonu, S25 ve S100 gruplarında K'ye azalırken, GDH ekspresyonları arasında fark bulunmamıştır. Sonuç: Bulgularımız, çocukluk çağının modellendiği sıçan yavrularında sodyum metabisülfit tüketiminin DEHB gelişimine katkı sağlayabileceğini işaret etmektedir. Bu nedenle sülfitin nörogelişimsel süreçler üzerindeki etkilerinin daha detaylı araştırılması ve toplumumuzda sülfit tüketiminin takibe alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Sodyum metabisülfit, DEHB, Glutamat regülasyonu, EEG
Bleomisinin genotoksik hasarına karşı in vivo radyo frekans alan uygulamanın oluşturduğu adaptif cevabın DNA onarım mekanizmalarında görev alan genlerde araştırılması
Adaptif cevap; hücrenin veya canlının önce toksik olmayan düşük dozda genotoksik kimyasal ajanlara veya iyonizan radyasyona maruz kalması ve daha sonra uygulanan toksik dozların canlıda oluşturacağı hasara karşı dirençli hale getirmesidir. Kimyasal ajanların veya iyonizan radyasyon oluşturduğu bilinen bu olguyu ön radyofrekans alan uygulamasının da oluşturduğu gösterilmiştir. Ön radyofrekans alan uygulamasının daha sonra uygulanan toksik maddelere karşı hücreyi daha dirençli hale getirdiği gösterilmiştir. Fakat radyofrekans alanların oluşturduğu adaptif cevabın moleküler düzeyinde ki çalışmaları özelikle de in vivo çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Radyo frekans dalgalar ile adaptif cevabın oluşumu ve altında yatan moleküler mekanizmayı aydınlatmak için tasarladığımız çalışma da sağlıklı Swiss Albino farelerde genomik stabiliteden sorumlu genler, apoptosiz üzerine olan olası etkileri, serbest radikaller ve antioksidan mekanizması arasındaki denge araştırılmıştır. Deney için; kontrol, sham, R (900 MHz 120 µW/cm2 günlük 4 saat 7 gün boyunca), B (37.5 mg/kg bleomisin (BLM), intraperitonal (i.p.), RB (900 MHz 120 µW/cm2 günlük 4 saat 7 gün boyunca + 37.5 mg/kg BLM, i.p.) (her grup için n=6) den oluşan 5 grup kuruldu. Çalışmamız da adaptif cevap oluşturduğumuz RB grubu sham grubuna göre karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre RB grubun da reaktif oksijen türlerinin (ROS) artışı adaptif cevabı tetikleyip gereken minimum stres düzeyini üretmede önemli bir rol oynamış olabilir. Adaptif cevap oluşturulan grup da ROS artışı ile eşlenik olarak DNA tamir mekanizmalarından sorumlu Tümör protein 53 (p53), 8-oksoguanin DNA glikosilaz (OGG-1), glutatyon peroksidaz-1 (GPx-1) gen ifade seviyeleri artmış ve poli (ADP-riboz) polimeraz-1(PARP-1) gen ifadesi artış eğiliminde olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlılık göstermemiştir. Süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve toplam antioksidan kapasite (TAC) seviyeleri adaptif cevap oluşturduğumuz grup da azalmıştır. Terminal deoxynucleotidyl transferase (TdT) deoxyuridine triphosphate (dUTP) nick end labeling (TUNEL) analizlerinden elde edilen verilere göre; adaptif cevap oluşturduğumuz grup da DNA tamir mekanizmalarından sorumlu gen ifadelerindeki artış ile hücre ölümünü azaltarak apoptosiz azalmıştır. Araştırmamızın sonuçları, in vivo koşullarda ön radyofrekans alan maruziyeti uygulandıktan sonra genotoksik ajana karşı koruyucu bir etki yaratabileceğini gösterdi. Oluşan minimal oksidadif stres, DNA tamir mekanizmasın da rol oynayan genler ve enzimler vasıtası ile adaptif cevaba yol açtığı ve böylelikle hücrenin hayatta kalmasını sağlamaktadır.
2600 MHZ radyofrekans radyasyon maruziyetinin ve eksojen melatonin uygulamasının sıçan beyin dokusu üzerindeki etkileri
Radyofrekans radyasyon (RFR) cep telefonları, radarlar, baz istasyonları, Wi-Fi modemler, mikrodalga fırınlar gibi pek çok kaynaktan yayılmakta ve elektromanyetik spektrumun iyonlaştırıcı olmayan kısmında bulunmaktadır. İyonlaştırıcı enerjiye sahip olmamasına rağmen Radyofrekans (RF) alanların insan sağlığı için olumsuz etkileri olabileceği düşünülmektedir. Teknolojik gelişmeler RFR maruziyetimizi gün geçtikçe arttırmakta bu durum RF alanların biyolojik etkileri konusundaki endişeleri de beraberinde getirmektedir. RFR maruziyetinin biyolojik etkilerine yönelik çalışmalardan elde edilen sonuçlar çelişkilidir. Ancak bu çalışmaların sonuçlarını kıyaslamak deney sistemlerinin farklılıkları nedeniyle her zaman mümkün olamamaktadır. Bu alanda yapılacak olan yeni çalışmalar kıyaslamaları kolaylaştırmak ve RFR kaynaklı biyolojik etkileri aydınlatmak için büyük önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasında 30 gün süresince uygulanan 2600 MHz RFR maruziyetinin sıçan beyin dokusu biyokimyası ve histolojisi üzerindeki etkilerinin ve melatoninin olası koruyucu etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. 36 adet sıçan rasgele 6 gruba ayrılmıştır: Kontrol, melatonin, sham, sham melatonin, RFR ve RFR melatonin. 30 gün boyunca (30dk/gün, 5gün/hf) 2600 MHz RF radyasyon uygulaması (gri cevherde 1 g doku başına SAR: 0,44 W/kg, 10 g doku başına SAR: 0,295) ve cilt altı melatonin enjeksiyonu (7gün/hf, 10mg/kg) uygulanmıştır. Deney süreci sonunda gruplara ait beyin doku örnekleri alınarak, sol hemisferde biyokimyasal analizler, sağ hemisferde ise histolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Radyofrekans radyasyon uygulamasının sıçanların beyin dokusunda GSH, GSH Px, SOD düzeylerinde azalmaya neden olurken MPO, MDA ve NOx düzeylerinde artışa yol açtığı gözlenmiştir (p<0,05). Radyofrekans radyasyon uygulamasının beyin dokusunda yapısal bozulmaya yol açtığı, apoptozis artışına neden olduğu gözlenmiştir. Eksojen melatonin uygulamasının bu etkileri normalize ettiği tespit edilmiştir. Bu tez çalışmasında 30 gün boyunca uygulanan, günde 30 dakikalık RFR maruziyetinin beyin dokusunda oksidatif, apoptotik ve dejeneratif etkilerinin olabileceği ve RF alanların beyin tümörü için risk faktörü olabileceği gösterilmiştir. Çalışma bulguları dikkate alındığında RFR maruziyetinin mümkün olduğunca sınırlandırılması ve RFR'ın etkilerine karşı koruyucu olarak melatonin takviyesi tavsiye edilebilir.
Esansiyel ve reaktif trombositozlu hastalarda plazma viskozitesi ve endotel belirteçleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Esansiyel trombositoz (ET), trombositlerde ciddi artış ve fonksiyon bozukluğuna sebep olan kök hücre kökenli nadir bir hastalıktır. Kan akışını belirleyen etkenlerden olan plazma viskozite artışıyla biyomekaniksel olarak uyarılan endotel, reseptör gibi davranarak endotel hasar belirteçlerini salgılamaktadır. Çalışmamızın amacı ET'da plazma viskozitesi ve endotel hasar belirteçlerinden nitrik oksit (NO), asimetrik dimetilarjinin (ADMA), vasküler hücre adezyon molekülü-1 (VCAM-1) ve intrasellüler adezyon molekülü-1 (ICAM-1) arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bezmialem Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Polikliniği'ne başvuran kişiler rastgele seçilerek; ET tanısı olanlar (ET-Grubu), demir eksikliği anemisine bağlı reaktif trombositozu olanlar (DEA-RT-Grubu) ve sağlıklı grup (SK-Grubu) olarak sınıflandırıldı. Plazma viskozitesi ve endotel hasar belirteçleri plazmadaki düzeyleri sırasıyla Harkness kapiller vizkozimetresi ve ELISA yöntemiyle ölçüldü. Plazma NO düzeyi, plazma nitrik oksit sentaz (NOS) düzeyi aracılığıyla değerlendirildi. İstatistiksel analizde ANOVA ve Kruskal-Wallis testleri ile Pearson korelasyon testi kullanıldı. Plazma viskozitesi ve plazma VCAM-1 ET ve DEA-RT-Grubunda SK-Grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Plazma ADMA SK-Grubunda diğer gruplara göre anlamlı yüksek ölçüldü. SK-Grubunda plazma ICAM-1 ET-Grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Plazma NOS'ta anlamlılık olmaması ve trombositoz gruplarındaki düşük plazma ADMA düzeyi, endotel hasarının NOS ve ADMA açısından nicel olarak ölçülemeyecek düzeyde olduğunu gösterebilir. Trombositoz gruplarında plazma viskozitesi, fibrinojen ve plazma VCAM-1'in eş zamanlı artış göstermesi endoteldeki enflamasyonun göstergesidir. Sonuç olarak, endotel hasarının başladığı ve endotelin kayganlığını yitirerek pro-trombotik ve pro-aterojenik bir yüzeye dönüşmekte olduğunu düşünmekteyiz. ET'lu hastalarda kan akış değişimlerinin ve endotel hasarının belirlenmesinde, plazma viskozitesi ölçümünün basit, ucuz, tekrarlanabilir ve hızlı sonuç verme özelliklerinden dolayı tanı, tedavi, takip süreci ve kardiyovasküler komplikasyonlarının önlenmesinde rutin kullanıma gold standart olarak değerlendirilmesinin yararlı olabileceği kanaatindeyiz.
Deneysel diyabetik nöropatide rol oynayan oksidatif hasarın işitsel uyarılmış potansiyeller ile fenolik bileşiklerin etkisinin değerlendirilmesi
Diyabet, dokuları ve fizyolojik fonksiyonlarını moleküler ve biyokimyasal düzeylerde etkileyebilen sistemik bir hastalıktır. Birçok klinik araştırma diyabetin işitme kaybı ve kemik yapısındaki etkileri üzerine bir ilişki bulmasına rağmen, bu etkinin fizyopatolojik mekanizmaları tartışmalıdır. STZ+NA T2 DM modelindeki sıçanların kan şekeri ve ağırlık ölçümü ile GHbA1c düzeylerine bakılarak diyabetik nöropatisi değerlendirilmiştir. Diyabet sonucu işitme fonksiyonu ABR testi ile değerlendirilmiştir. Diyabetin kemik yapısına etkisi Mikro BT aracılığıyla analiz edilmiştir. Diyabet sonucu kandaki oksidatif stres düzeyinde, öjenolün ve kuersetinin antioksidan etkisi MDA, SOD ve GSH ELISA kitleri aracılığıyla belirlenmiştir. ABR'de tone burst uyaranlar (8, 16, 24 ve 32 kHz frekanslarında) kullanılarak kontrol ve deney gruplarına ait işitme eşikleri tüm frekanslarda birlikte değerlendirildiğinde, diyabetik grupta kontrol grubuna göre eşikler artmış ve bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Öjenol ve kuersetin gruplarında yüksek frekans uyaranlarla (24 ve 32 kHz) elde edilen eşik değerlerinde diyabet grubuna göre anlamlı bir düşüş mevcuttur (p<0,05). Femur Tb.Th, Tb.BV/Tb.Tv ve SMI değerlerine bakıldığında ise kontrol, kuersetin ve öjenol grupları diyabet grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı değişim göstermiştir (p<0,05). Deney sonunda serum GHbA1c, MDA, GSH ve SOD düzeylerine bakıldığında diyabet grubu değerleri kontrol grubuna göre değişmiş ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Öjenol ve kuersetin uygulanan grupların MDA, SOD ve GSH düzeylerinde diyabet grubuna göre istatistiksel olarak anlamlılık bulunmuştur (p<0,05). Bulgularımız; deneysel STZ+NA T2 DM modelinde diyabetin oksidatif strese bağlı komplikasyonu sonucu, öjenol ve kuersetinin işitme kaybı ve kemik yapısının değişimi üzerine antioksidan ve antidiyabetik etkilere sahip olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, oksidatif stres, antioksidan, işitme kaybı, kemik
Biyoinformatik; Gensel veri analizi tabanli yazilimlarin karşilaştirilmasi
Amaç: Beta geni üzerinde yer alan, yayınlanmış polimorfik odaklardan yararlanılarak, bu odakların Hb D-Los Angeles mutasyonu ile olan olası ilişkilerinin istatistiksel yazılım programları (Arlequin 3.1) (10) ve Power Marker 3.25 (11) ile karşılaştırmalı analizini yapmaktır. Gensel verilerin farklı yazılımlar tarafından işlenmesi ile elde edilecek sonuçların, gensel veri analizi güvenirliliği, programların uyumu, varsa farklıkları ve bu farklılıkların nedenlerinin tartışılması, araştırıcıların çalışma amaçlarına yönelik program seçimi ve kıyaslamalarında yol göstermesi bakımından kaynak veri sağlayacağı öngörülmektedir. Bu bakış açısı altında; tez çalışmasının temel amacı, Hb D-Los Angeles modelinde beta globin gen ailesi ve beta globin geni üzerindeki gensel verilerin analizindeki olası farklılıkların ya da ortak sonuçların iki istatistiksel yazılım ile karşılaştırılabilmesidir. Materyal ve Metot: Tez çalışmamız da Hb D-Los Angeles mutasyonu taşıyan bireyler (40 adet) ile normal bireylere (59 adet) ait yayınlanmış veriler kullanılarak istatistik tabanlı Arlequin 3.1 ve Power Marker 3.25 yazılımlarıyla karşılaştırmalı test değerlendirme aşamaları gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Arlequin ve Power Marker yazılımları, her iki popülasyonda da Hb D-Los Angeles mutasyonu ile ilişkili haplotip sıklıklarını eşit frekans oranlarına sahip biçimde hesaplamıştır. Molekülsel çeşitlilik ve Mismatch dağılım parametreleri dikkate alındığında Arlequin yazılımı popülasyonların tarihsel gelişim süreçlerinin belirlemesinde önemli avantaj sağlayabilmektedir. Her bir lokus için her iki popülasyona ait allel frekans hesaplamaları, allel çifti frekans hesaplamaları, haplotip eğilim regresyonu, ve farklılık testi gibi parametreler Power Marker yazılımına özgü testler olarak sunulmaktadır. Sonuç: Arlequin yazılımı kullanılarak elde edilen Tau mutasyon yaşı, LD (bağlantı dengesizliği) ve popülasyonların tarihsel süreçlerini yansıtan parametreler gibi sonuçlar, Power Marker yazılımına göre daha ayrıntılı ve kapsamlı olarak hesaplanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Biyoinformatik, gensel veri analizi, Arlequin, Power Marker, popülasyon genetiği
Nörotrofin reseptörlerinden TrkB ve p75'in beyin kesitlerinde oluşturulmuş epilepsi benzeri olaylara etkisinin incelenmesi
Nörotrofik faktörler; beyin gelişimi, fonksiyonlarının düzenlenmesi, sinir hücrelerinin dallanmalarının kontrol edilmesi gibi süreçlerde rol oynayan haberci/modülatör proteinlerdir ve beyin türevli nörotrofik faktör (BDNF) bu nörotrofik faktörlerden biridir. Merkezi sinir sistemi (MSS)'nde, tropomiyozin reseptör kinaz B (TrkB) ve p75 nörotrofin reseptörü (p75NTR), BDNF'nin reseptörlerindendir. TrkB reseptörü, BDNF'nin olgun formuna afinite gösterirken; p75NTR, BDNF'nin hem olgun hem de pro formuna affinite gösterir. Bu reseptörler genel olarak sinir hücrelerinin gelişimi, sağ kalımı, farklılaşması ve plastisite gibi olaylarda görev almaktadır. Fakat p75NTR'nin farklı ligandlarının olması onu hücre ölümünde de görevli hale getirmiştir. Nöronal uyarılabilirlik bir nöronun ateşleme eşiğine ulaşma eğilimini ifade etmektedir. Epilepside uyarılabilirlik artar, bu da nöronların normalden daha kolay ve kontrolsüz bir şekilde elektriksel aktivite üretmesine neden olur. Bu çalışmada TrkB yolağını antagonize eden ANA-12 ve p75 yolağını durduran LM11A-31 moleküllerinin akut etkilerinin, epilepsi ile ilişkili sinirsel aktiviteler üzerindeki etkilerinin incelenmesi, amaçlanmıştır. İn vitro epilepsi modelinde, C57BL/6 tipi yabani fareler kullanılarak, hipokampus ve entorhinal korteks bölgelerini içeren horizontal taze beyin kesitleri elde edildi. Hipokampus (CA1) ve entorhinal korteks bölgelerinden eş zamanlı kayıtlar alındı. 4-AP (100 μM) uygulamasıyla kesitlerde epilepsi benzeri olaylar oluşturuldu. ANA-12 (10 µM) ve LM11A-31 (100 nM) moleküllerinin normal sinirsel aktivite ve epilepsi benzeri olayları nasıl etkilediği, ayrı ayrı, elektrofizyolojik veriler yardımıyla değerlendirildi. Elde edilen verilerden güç spektrum analizleri, epileptik aktivitelerin frekansları, süreleri ve genlikleri hesaplandı. Maddelerin kesitlere uygulanmadan önceki ve sonraki değerleri karşılaştırıldı. 0,1-50 Hz bant aralığında, moleküller hipokampus ve entorhinal kortekste epilepsi benzeri olayların güçlerini (mV²/Hz) değiştirmedi. Epilepsi benzeri olayların frekansları ve süreleri, ANA-12 uygulaması sonrası her iki beyin bölgesinde de azaldı. LM11A-31 uygulamasının epilepsi benzeri olayların frekansları, süreleri ve genliklerine etkisi görülmedi.