
110
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Akut iskemik inme hastalarında nütrisyonel durum kontrolü (CONUT) indeksinin kontakt aspirasyon yöntemi klinik sonlanımına etkisi
GİRİŞ ve AMAÇ: İnme, ani nörolojik semptomlar ve 24 saatten fazla sürebilen fonksiyon kaybıyla kendini gösterir ve bazen ölümle sonuçlanabilir. Bu çalışmanın amacı, akut inme sebebiyle girişimsel işlem yapılan hastaların işlem sonrası klinik sonlanımlarını belirlerken, Controlling Nutritional Status (CONUT) skoru'nun bu sonlanımlar üzerindeki etkisini incelemektir. YÖNTEM: Aralık 2019 ile Aralık 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniğine akut iskemik inme nedeniyle müracaat eden mekanik trombektomi yapılan hastaların endovasküler tedavi sonrası klinik durumları, 90. gün mRS (modified Rankin Scale) skoru ve radyolojik sonlanım (mTICI 2b/2c/3) değerlendirilmiş ve CONUT (Controlling Nutritional Status) skorunun bu sonlanımlar üzerindeki etkisi retrospektif olarak araştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 99 kadın, 96 erkek toplam 195 hasta alınmştır. Ortalama yaş 67,6±11,5' tir. Obezite ve DM olmaması, 24.saat NIHSS skorunun düşük olması, İv TPA uygulanması, kollateral akımın iyi olması, rekanalizasyon süresinin kısa olması, first pass ve pass sayısı az olması, arkus aorta tip 3 olmaması, mTICI 2b/2c/3 olması, HDL yüksek olması, CRP nötrofil ve monosit değerlerinin düşük olması, işlem sonrası kanama olmaması daha iyi sonlanımla ilişkili saptandı. Conut indeksine göre normal ve normal olmayan gruplarda doksanıncı gün mRS istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p>0.05) gözlemlenmemiştir. SONUÇ: İnme hastalarında rekanalizasyon tedavilerinin başarısını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Malnütrisyon inme hastalarında hem premorbid hem de hastalık sonrası gelişen yaygın sorunlardan biridir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda bu hastaların inme merkezine başvurusunda ve sonrasında beslenme durumlarının değerlendirilmesi, buna yönelik skorlar geliştirilmesi hastaların uzun dönemde prognozunun belirlenmesine katkı sağlayacaktır.
İnmeli hastalarda otonom sinir sisteminin kalp hızı türbülansı ile değerlendirilmesi
Serebrovasküler olayların kardiyovasküler ve otonomik fonksiyon değişikliklerine neden olduğu yapılan klinik çalışmalarla gittikçe daha çok desteklenmektedir. Biz de çalışmamızda akut inmeli hastalarda otonom sinir sistemin serebral lokalizasyon ile ilişkisini kalp hızı türbülansı aracılığı ile değerlendirdik. Retrospektif dosya tarama temelli çalışmamıza Mayıs 2016 ile Aralık 2017 tarihleri arasında AKÜ Nöroloji Kliniğine yatan, 24 saatlik holter EKG monitorizasyonu yapılmış ve holter EKG monitorizasyonunda yeterli sayıda ventriküler erken vuru (>5) içeren 30 akut inmeli hasta (yaş 65,2±10,6) alındı. Çalışmaya inme geçirdikten sonra ilk 24 saat içerisinde hastaneye başvurmuş ve holter EKG monitorizasyonu inme geçirdikten sonra ilk 24 saat içerisinde yapılmış olan hastalar dahil edildi. Hikayesinde diyabetes mellitusu olan, atriyal fibrilasyon gibi aritmi tanısı olan, geçirilmiş inmesi olan, inme geçirdikten 24 saat sonra hastaneye başvuran, kalp protez kapağı bulunan, ileri derecede kalp yetmezliği olan, böbrek ve karaciğer yetmezliği tanısı almış olan hastalar ile kraniyal MRG'de lezyon saptanmayan hastalar tespit edilip çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca kardiyak ritmi etkileyeceği bilinen ilaçlar sorgulanıp bu ilaçları kullanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Anlamlı tüm çalışmalarda olduğu gibi en az 24 saatlik holter kayıtları kullanıldı. Çalışmaya alınan gruplar arasında cinsiyet, yaş, hipertansiyon, hiperlipidemi sigara kullanımı ve biyokimyasal parametreler açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. TB ve TE değişkenleri normal ve anormal olarak sınıflandırıldıktan sonra, ayrı ayrı değişkenler olarak değerlendirildiğinde; çalışmamızda akut inme geçiren sol hemisfer lezyonlu hastalarda anormal TB ve/veya TE oranı daha yüksek olmak ile beraber sağ hemisfer ve beyin sapı–serebellum lezyonlu hastalara göre istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ortalama değerler karşılaştırıldığında da hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yok idi. Sonuç olarak inmeli hastaların aritmi ve ani ölüm gibi komplikasyonlardan korunması amacıyla özellikle akut dönemde daha yakın takibi ve tedavisi prognozu olumlu yönde etkileyebilir. Bununla beraber inme sonrası otonom sinir sistemi değerlendirmek için daha geniş katılımlı, otonomik fonksiyon üzerinde etkileri olduğu düşünülen santral bölgelerin (insüler korteks, amigdaloid çekirdek ve lateral hipotalamus) özellikle değerlendirildiği ve uzun süreli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Multiple skleroz hastalarında komorbiditeler ve bu komorbiditelerin hastalığın klinik seyrine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ MS, kronik ve dejeneratif bir S.S.S hastalığıdır. Özellikle genç yaş grubunu etkilediğini bildiğimiz bu hastalığın seyrinde kısa ya da uzun vadede komorbid hastalıkların ortaya çıkabileceğini bilmekteyiz. Ancak bu hastaların çoğunun genç olması sebebi ile farklı komorbiditelerin olabileceği çoğu zaman göz ardı edilen ve unutulan bir mevzudur. Bu komorbiditelerin yaygınlığını ve içeriğini aynı zamanda hastalık gidişatına olan katkısını ortaya koymaya çalışan araştırmalar mevcut olsa da; Multiple Skleroz ve komorbidite konusu ilerleyen dönemde ortaya çıkabilecek yeni veri ve bilgilerle bu hastalığın tedavi ve izleminde bize değişik yaklaşımlar sunacak gibi görünmektedir. Biz bu çalışmada MS hastalarında komorbidite sıklığı ve hastalık seyrine etkisini inceledik. Ülkemiz ve dünya literatürüne, MS tedavi ve izleminde bir bakış açısı oluşturup katkıda bulunmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM Biz bu çalışmamızda prospektif olarak 1 Ocak 2020- 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Nöroloji Kliniğinde takip edilen 89 Multiple Skleroz hastası ile detaylı olarak birebir görüştük. Hastaların özgeçmişlerini, klinik ve demografik özelliklerini kaydettik. Nörolojik muayenelerini görüşme anında yineledik ve dizabilitelerini EDSS ye göre hesaplayarak not ettik. Ayrıntılı olarak komorbiditelerini sorguladık ve bu komorbiditelerin hekim tarafından tanılı olmasına dikkat ettik. BULGULAR Çalışmamızda bulunan 89 hastanın,55'i kadın,34'ü erkek hastaydı. Kadın ve erkek cinsiyetler arasında hastalık süresi ve EDSS skorları arasında anlamlı bir fark mevcut değildi. Ancak EDSS ile hastaların yaşı arasındaki ilişki ileri düzeyde anlamlıydı (p=0.000). 89 hastanın 72'si RR MS (%80,9), 11 hasta PP MS (%12,4), 6 hasta ise SP MS hastasıydı (%6,4). En uzun hastalık süresi SP MS hastalarında iken (15,33±9,04 yıl), en kısa hastalık süresi RR MS hastalarında idi (6,58±5,01 yıl). MS fenotipi ile EDSS skorları arasındaki ilişki anlamlı olarak değerlendirildi (p=0.000). En yüksek EDSS skorları SP MS (7.58±0.91) hastalarında iken, RR MS hastalarında EDSS skorlarınınen düşük olduğu (3.24±1.46) görüldü. EDSS'si yüksek olan hastalarda ise komorbidite görülme sıklığının yüksek olduğu görüldü (p=0.006). Çalışmamızda en sık görülen komorbiditeler psikiyatrik komorbiditeler (%48,.3) ve bunu takiben gastrointestinal sisteme (%19,1) ait komorbiditelerdi. En sık görülen ek nörolojik komorbiditeler ise epilepsi (%4,5) ve demans (%4,5) idi. SONUÇ Multiple Skleroz hastalarında komorbiditeleri belirlemek ve değerlendirmek hastalığın doğru yönetilmesinde ve hastayı bütüncül değerlendirmede biz hekimlere önemli seviyede yardımcı olacaktır.
Servikal diskopatide nörolojk semptom ve bulgular
Amaç: Servikal diskopati kişilerin günlük yaşamlarını etkileyen ve farklı semptomları olan bir hastalıktır. Çalışmamız servikal diskopatinin semptomlarını incelemek için yapıldı. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı ve gözlemsel nitelikte olan bu çalışma 1 Haziran – 1 Ekim 2021 tarihinde Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi nöroloji polikliniğine başvuran servikal diskopati tanısı almış hastaların retrospektif olarak dosyalarının taranması ile 55 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya boyun bölgesinden operasyon geçirmemiş, 18 yaş üzeri, chiari malformasyonu ve gebe olmayan hastalar dahil edildi. İstatistiksel analiz için SPSS 26 paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 32'si (%58.2) kadın ve 23'ü (%41,8) erkekti. Çalışma grubunun ortalama yaşı 56,33±12,92 olarak bulundu. Çalışmamızda boyun ağrısı görülen hasta sayısı 49, baş ağrısı görülen hasta sayısı 15, tinnitus görülen hasta sayısı 2, baş dönmesi görülen hasta sayısı 8 ve trigeminal nevralji görülen hasta sayısı 8 olarak saptandı (n=55). C2-C3 düzeyinde protrüzyon olan tüm hastalarda trigeminal nevralji görülürken, C3-C4 düzeyi normal olan hastalarda trigeminal nevralji saptanmadı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızdaki veriler değerlendirildiğinde hastalarda daha çok servikal bölgenin orta kesiminde diskopati izlenmiştir. Baş dönmesi, tinnitus ve trigeminal nevralji gibi semptomlar ile gelen hastalarda servikal diskopati ayırıcı tanılar içinde olmalıdır. Bu veriler ışığında üst ve alt servikal diskopati semptom ve bulgularını aydınlatacak yeni klinik çalışmalara ihtiyacımız vardır.
Diyabetik polinöropatilerde iskemik serebrovasküler hastalık prevelansı
Diyabetin iskemik inme üzerinde bağımsız arttırıcı risk faktörü olduğu bilinmektedir. Biz bu çalışmada en az 2 yıl tip 2 DM mevcut diyabetik polinöropati tanısı almış hastalarda ve polinöropati tanısı almamış hastalarda iskemik serebrovasküler hastalık geçirme prevelansını belirlemeyi amaçladık. Ayrıca polinöropatili hastalarda otonomik tutulum bulguları ile iskemik serebrovasküler hastalık arasındaki ilişki araştırıldı. Bu çalışma kontrollü kesitsel çalışma olarak düzenlendi. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 1 Ocak 2022-1 Ocak 2023 tarihleri arasında nöroloji polikliniğine başvuran ve elektrofizyolojik olarak diyabetik polinöropati tanısı konan hastalar alındı. Hastaların demografik bilgileri, hemoglobin A1c düzeyi, EMG ve otonom nöropati bulguları forma kaydedildi. Daha önce diyabet tanısı alan, başvuru sırasında Polinöropatisi olan ve olmayan her iki hasta gurubunda iskemik serebrovasküler hastalık prevelansı karşılaştırıldı. Çalışmaya tip 2 DM tanılı ve diyabetik polinöropati mevcut 200 ve tip 2 DM tanılı-diyabetik polinöropatisi olmayan 200 hasta olmak üzere toplam 400 hasta alındı. Polinöropati olan grupta yaş ortalaması 62,3±9,9, hemoglobin a 1c düzeyi 8,5±2,2, ortalama DM tanı süresi 13,4±6,7 , ortalama iskemik serebrovasküler hastalık geçirme süresi 1,49±4,7, ortalama polinöropati gelişme süresi 3,5±2,4 yıl olarak , polinöropati olmayan grupta ise yaş ortalaması 62,8±8,9, hemoglobin a 1c düzeyi 7,6±1,9,ortalama DM tanı süresi 10,3±5,8, ortalama iskemik serebrovasküler hastalık geçirme süresi 1,49±4,7 yıl olarak saptandı.Diyabetik polinöropatili grupta 104(52,0%) hasta erkek, 96(48,0%) hasta kadındı. Polinöropati olmayan grupta ise 77(%38,5) hasta erkek, 123(61,5%) hasta kadın saptandı.Toplam hasta sayısında 181(45,2%) hasta erkek, 219(54,8%) hasta kadındı. Diyabetik polinöropati olan grupta 23(%11,5) hastada iskemik inme saptandı. Polinöropati olmayan grupta ise toplam 15(%7,5) hastada iskemik inme saptandı.Polinöropati olan ve olmayan gruplar arasında polinöropati olan grupta iskemik inme oranı daha fazla olmakla birlikte istatikstiksel olarak anlamlı fark saptanmadı .Diyabetik polinöropati mevcut iskemik inme geçiren grupta otonom nöropati 22 hastada , polinöropati saptanmayan ve iskemik inme geçiren grupta 2 hastada otonom tutulum mevcuttu.Diyabetik polinöropati ve iskemik inme mevcut grupta otonom tutulum daha yüksek saptanmış olup istatikstiksel olarak anlamlı saptandı. Sonuç olarak bu çalışma diyabetik polinöropati iskemik inme açısından arttırıcı bir risk faktörü olarak görülmemiştir. Fakat diyabetik polinöropati ve otonom nöropati birlikteliği iskemik serebrovasküler hastalık açısından arttırıcı bir risk faktörü olduğu görülmüştür . Otonomik sinir sisteminin iskemik serebrovasküler hastalık ile ilişkisini göstermektedir.
Kronik migrenli hastalarda lokal analjezik ile periferik sinir blokajının migren dizabilite değerlendirme ölçeği (MIDAS) üzerine etkisi
Amaç: Migren tekrarlayan ataklarla ortaya çıkan, pek çok ilaç tedavisine rağmen hastada tam yanıt alınamayan, sağlık sisteminin yükünü artıran bir hastalıktır. Son yıllarda sinir blokajları ile migren tedavisi popülerlik kazanmaya başlamıştır ve pek çok çalışmada olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Bu çalışma da sinir blokajının kronik migren tedavisindeki etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Baş Ağrısı Polikliniği'ne 1 Ocak 2022-1 Eylül 2022 tarihleri arasında başvuran 23'ü profilaksi tedavisi alan , 31'i profilaksi tedavisi almayan toplam 54 kronik migren hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara 1.5 ml %2'lik lidokain ile Büyük Oksipital Sinir, Supraorbital Sinir ve Supratroklear Sinir blokajı uygulandı. Profilaksi alan ve almayanlar olarak gruplandırılan hastaların ağrılı gün sayısı, ağrı şiddeti (VAS), Migren Dizabilite Değerlendirme Ölçeği (MIDAS) skoru ve kullanılan analjezik miktarının zamana göre değişimi incelendi. İnceleme zamanları; tedavi öncesi ile tedavi sonrası birinci ve üçüncü ay olarak belirlendi. Bulgular: Profilaksi alan ve almayan gruplar arasında; ağrılı gün sayısı, VAS skoru, MIDAS skoru ve analjezik kullanımı açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiş. Bununla beraber grupların kendi içinde zamana bağlı bu parametrelerdeki değişimler anlamlı bulunmuştur. Profilaksi almayan grupta VAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (8,52±0,96), (4,84±1,59) ve (3,16±1,71) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi alan grupta VAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (8,74±1,29), (4,00±2,39) ve (3,48±1,78) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi almayan grupta MIDAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (8,52±0,96), (4,84±1,59) ve (3,16±1,71) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi alan grupta MIDAS skorunun tedavi öncesi değeri ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. aydaki değerleri sırasıyla (3,70±0,56), (1,65±0,88) ve (1,39±0,72) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi almayan grupta aylık ağrı kesici kullanma sayısı tedavi öncesi ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. ayda sırasıyla (9,48±2,14), (4,00±2,37) ve (2,00±1,77) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Profilaksi alan grupta aylık ağrı kesici kullanma sayısı tedavi öncesi ile tedavi sonrası 1. ayda ve 3. ayda sırasıyla (9,65±2,37), (3,09±2,81) ve (2,22±2,19) olarak ölçülmüştür (p<0,001). Sonuç: Sonuç olarak kronik migren hastalarının tedavisinde sinir blokajı uygulanması, ağrı şiddetinde ve analjezik ilaç tüketiminde anlamlı azalmaya neden olmaktadır.
Karpal tünel ön tanılı hastaların yapay zeka kullanılarak EMG analizi
Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS), genel popülasyonda en sık görülen kompresyon nöropatisidir ve tanısında EMG testi altın standarttır. Yapay zeka (YZ) ise sağlık hizmetlerinde devrim meydana getirerek daha doğru teşhis ve sınıflandırma sağlamıştır. Bu çalışmada, EMG parametrelerini YZ algoritmaları ile değerlendirerek YZ'nin sağlık sektöründeki kullanımını geliştirmeyi hedefliyoruz. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan veriler, 01.10.2011- 30.06.2023 tarihleri arasında hastanemizdeki Dahili Tıp Bilimleri Nöroloji Anabilim Dalı Elektronörofizyoloji Laboratuvarı'ndan toplanmıştır. Araştırmaya toplamda 1.649 hastaya ait her el için birer tane olmak üzere toplamda 3298 EMG verisi dahil edilmiştir. Toplanan ve ön işleme tabi tutulan EMG verileri, makine öğrenimi algoritmaları ile analiz edilmiştir. Bu çalışmada kullanılan makine öğrenimi algoritmaları arasında; "Decision Tree", "K-Nearest Neighbour", "Suport Vector Machine", "Random Forest", "Naive Bayes", "CatBoost", "Xgboost", "Light GBM" yer almaktadır. Bulgular: Tüm modellerin doğruluk oranları (accuracy) yüksek olmakla birlikte, özellikle CatBoost, Random Forest ve XGBoost modelleri en yüksek doğruluk oranlarını elde etmiştir (%90, %90, %89 sırasıyla). KNN ve Naive Bayes modelleri, doğruluk oranı açısından diğerlerine göre daha düşük performans sergilemiştir (%77, %79 sırasıyla). Sonuç: Tezimizde kullanılan makine öğrenmesi metotları genel olarak karpal tünel tanısı ve derecesi tahmininde yüksek başarı göstermekle beraber özellikle "hafif KTS" ve "ağır KTS" grupları tahmininde bazı sınırlamalar olduğunu gösteriyor. Anahtar Kelimeler: Derin Öğrenme, Elektromiyografi, Karpal Tünel Sendromu, Makine Öğrenmesi, Yapay Zeka
Geleneksel olmayan lipit profillerinin iskemik inme alt tipleri ve rekürren inme ile ilişkisi
Amaç: Lipit anormallikleri, inme geçiren hastalarda önemli risk faktörleridir. Son çalışmalar, geleneksel olmayan lipit parametrelerinin aterosklerozun gelişiminde kritik bir rol oynadığını göstermiştir. Bu çalışmada, iskemik inme geçiren hastalarda geleneksel olmayan lipit parametrelerinin iskemik inme alt tipleri ve rekürren inme arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem : 1.1.2023–1.1.2024 tarihleri arasında Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nde iskemik inme tanısı alan 484 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hemorajik inme, geçici iskemik atak ve sinüs ven trombozu dışlandı. TG/HDL-C, Non-HDL-C/HDL-C, CRI-I, CRI-II ve AIP gibi geleneksel olmayan lipid parametreleri değerlendirildi. Rekürrens ve inme alt tipleriyle ilişkili faktörler Lojistik Regresyon, rekürrens öngörüsü ROC analiziyle incelendi (p<0,05 anlamlı kabul edildi). Bulgular: Çalışmaya Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Klinik-Polikliniği'ne başvuran ve iskemik stroke tanısı alan toplam 484 hasta dahil edilmiştir. Aterojenik indeksler açısından KE grubu en düşük değerlere sahipti: Non-HDL-C/HDL-C (p=0,031), CRI-I (p=0,036), AIP (p=0,037). Dislipidemi varlığı rekürrens ile anlamlı ilişkiliydi (p<0,001). ROC analizine göre LDL (AUC=0,628, p<0,001), total kolesterol (AUC=0,611, p=0,001), non-HDL (AUC=0,594, p=0,006) ve CRI-II (AUC=0,582, p=0,018) rekürrensi ayırt etmede anlamlıydı. Trigliserid düzeyi ile küçük damar (KD) inme arasında anlamlı pozitif ilişki vardı (p=0,033, OR=1,003, %95 CI: 1,000–1,005). Sonuç: Bu çalışmada, kardiyoembolik inmelerde düşük lipid ve aterojenik indeksler embolik kökeni desteklerken, büyük ve küçük damar inme gruplarında yüksek lipid düzeyleri aterosklerotik mekanizmalara işaret etmektedir. Trigliserid yüksekliği, küçük damar hastalığında mikrovasküler patolojiyle ilişkili bulunmuştur. Rekürrens açısından CRI-II anlamlı bir öngörücü olarak öne çıkmıştır. Bulgular, non-tradisyonel lipid parametrelerinin klasik lipid ölçümlerinin ötesinde, risk değerlendirmesi ve tedavi stratejilerinde değerli bilgiler sağlayabileceğini göstermektedir.
Red cell distrabition width (RDW) değerlerinin intravenöz trombolitik tedavi verilen akut iskemik inme hastalarındaki prognoz ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: İnme tüm dünyada en önde gelen morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Son yirmi yıldır daha yaygın uygulanan revaskülarizasyon tedavileri ile inmelerin büyük çoğunluğunu oluşturan iskemik inmelerin topluma verdiği ağır kayıplar önlenmeye çalışılmaktadır. Akut iskemik inme tedavisinde uygulanan doku plazminojen aktivatörü (rt TPA) sonrası tedaviye yanıtı öngörmek revaskülarizasyon stratejilerini oluşturmada büyük öneme sahiptir. Bu nedenle az maliyetli, rutin kan tetkiklerinde sıkça çalışılan bir tam kan parametresi olan eritrosit dağılım hacminin (RDW) rt-TPA tedavisi sonrası erken nörolojik iyileşme ve erken fonksiyonel iyileşmeyi gösteren bir biyobelirteç olup olmadığını araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 1 Şubat 2017- 1 Mayıs 2020 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran, akut iskemik inme tanısını koyularak rt-TPA tedavisi verilen 99 hasta retrospekif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaneye geliş kan RDW düzeyleri ile tedavi öncesi, tedavinin 1. saati, 1. gün ve 7. günündeki modifiye rankin skoru (mRS) ile NIHSS (National Institutes of Health Stroke Scale) değerleri hasta kayıt sisteminden temin edilmiştir. Tedavi sonrasında mRS ve NIHSS değerleri düşen hastalar ile düşüş gözlemlenmeyen hastalar arasında RDW düzeyleri karşılaştırılmıştır. Toplanan verilerin analisi SPSS-26 programı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Doku plazminojen aktivatörü tedavisi sonrasında mRS ve NIHSS değerleri düşüş olan grup ile düşüş olmayan grup arasında RDW düzeyleri arasında istatistiksel bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda atrial fibrilasyon (AF) varlığı , üre, kreatin yüksekliği, vücut kitle indeksi (VKİ) yüksekliği, AST yüksekliği, sistolik kan basıncı yüksekliği mRS veya NIHSS düşüşü olmayan grupta, düşüş olan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur.xii Sonuçlar: Çalışmamızda RDW düzeylerinin rt-TPA tedavisi alan akut iskemik inmeli hastalarda prognoz göstergesi bir biyobelirteç olarak kullanımında yetersiz olduğu saptanmıştır. Ayrıca AF varlığı , üre, kreatin yüksekliği, VKİ yüksekliği, AST yüksekliği, sistolik kan basıncı yüksekliği kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Iv tpa, NIHSS, RDW
COVID 19 hastalarında başağrısı özelliklerinin saptanması ayrıca inflamatuar ve solunum parametreleri ile olan ilişkilerinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: COVID-19, solunum yolu bulgularının yanısıra en sık başağrısı olmak üzere pek çok nörolojik bulgunun eşlik ettiği bir hastalıktır. Çalışmamızda, COVID-19 sebebiyle hastaneye yatışı yapılan olgularda, yeni saptanan başağrısının klinik özelliklerini, solunum ve enflamatuvar parametreleri ile olan ilişkisini araştırmayı ve COVID-19' a atfedilen başağrısının hastalığın klinik sonlanımı ile ilişkisini inceleyerek hastaların takip ve tedavisine katkıda bulunmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya SB. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pandemi servisinde takip edilen, COVID-19 tanılı 196 hasta dahil edildi. Olguların başağrısı özellikleri, sosyodemografik verileri, klinik bulguları, hane içi temas öyküleri, sigara öyküleri kayıtlandı. İstatistiksel analizlerde p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 52.04 16.02 yıl ve % 60.7'si erkek idi. Hastaların %43,3'ünde yeni başlangıçlı COVID-19 ile ilişkili başağrısı görüldü ve başağrısı ile cinsiyet arasında ilişki bulunmadı. Başağrısı ile vücut ısısı arasında ters ilişki bulundu. Başağrısı olan hastalarda koku kaybı (%56,5), tat kaybı (%50,6), bulantı (%44,7), ishal (%44,7), dengesizlik-sersemlik (%14,1) ve hane içi temas öyküsü (%42,6) daha yüksek bulundu. Başağrısı CRP, laktat, CAR, ELR ve MLR değerleri ile pozitif korele iken lenfosit ve lökosit değerleri ile negatif korele idi. COVID-19 ile ilişkili başağrısı hastaların %68,2'sinde bilateral, %41,2'sinde alında lokalize, %36,5'inde zonklayıcı karakterde, sıklıkla 1-24 saat arası süren ve NSAİİ'ye duyarlı idi. Kötü sonlanım ile yakın ilişkili olduğu düşünülen biyobelirteçlerden CRP, ferritin, CAR, MLR ile başağrısı yoğunluğu arasında doğrusal bir korelasyon bulundu. SONUÇ: Çalışmamızda COVID-19'a atfedilen başağrısı 1-24 saat süren, bilateral, zonklayıcı, alında yoğunlaşan, ışık ve ses hassasiyetinin yanı sıra, gastrointestinal bulguların eşlik ettiği, sıklıkla NSAİİ'ye duyarlı migren benzeri klinik ile tezahür edildi. Başağrılı kadın hastalardaki ağrı fenotipi erkek hastalara kıyasla migren ile daha yakın klinik benzerlik gösterdi. Erkek olguların büyük bir çoğunluğunun şiddetli başağrısı yaşadığı ve şiddetli başağrısının kötü klinik sonlanım parametreleriile yakın ilişkili olduğu görüldü. Çalışmamız; başağrısı olan COVID-19 tanılı erkek olguların daha yakın klinik takibinin gerektiğini ve hastalığın kötü prognoza sahip olabileceğini, kadın olguların ise düşük vücut ısısı ve eşlik eden nörolojik bulgularının sık olması sebebiyle erken evrede viral yükün daha fazla olabileceğini ortaya koymuştur. Sonuçlarımız, başağrısının fenotip ve evrimsel gelişiminin yanısıra cinsiyetin bir risk faktörü olarak değerlendirilmesi için ileri ve daha geniş ölçekli araştırmaların gerekliliğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Başağrısı, Biyobelirteç
İdiyopatik parkinson hastalarında zonulin ve claudin-5 düzeyleri ile prodromal evre semptomları, hastalık başlangıç yaşı, hastalık tipi, hastalık evresi ve cinsiyet arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
GİRİŞ ve AMAÇ: İdiyopatik Parkinson Hastalığı, santral sinir sisteminde özellikle substantia nigra pars kompakta olmak üzere bazal ganglionları ve beyin sapındaki dopaminerjik nöronları etkileyen kronik, ilerleyici, nörodejeneratif bir hastalıktır. Nörodejeneratif hastalıklar arasında Alzheimer hastalığından sonra ikinci en sık görülen hastalıktır. Çalışmamızın amacı İdiyopatik Parkinson Hastalarında Zonulin ve Claudin-5 düzeyleri ile prodromal evre semptomları, hastalık başlangıç yaşı, hastalık tipi, hastalık evresi ve cinsiyet arasında bir ilişki olup olmadığının değerlendirilmesidir. YÖNTEM: Çalışmaya İdiyopatik Parkinson Hastalığı tanısı almış olan ve en az 1 yıldır düzenli olarak uygun doz ve sürede ilaç tedavisi gören 34 hafif evre, 33 orta evre, 39 ileri evre hasta ve 33 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 139 gönüllü dahil edilmiştir. Hastaların dosyaları incelenmiş ve demografik verileri, hastalık başlangıç yaşı, süresi, hastalık tipi ve kullandıkları ilaçlar not edilmiştir. Nörolojik muayeneleri yapılarak UPDRS ve H&Y ölçekleri değerlendirilmiş, skorlarına göre evrelere ayrılmıştır. Prodromal evre semptomları, apendektomi öyküsü ve non-motor semptomların varlığı sorgulanmıştır. Hasta ve kontrol grubundan alınan venöz kandan elde edilen serumdan Zonulin ve Claudin-5 düzeyleri çalışılmıştır. BULGULAR: Zonulin değerlerine bakıldığında hasta grubunda ortalama Zonulin değeri 16,0±10,5 iken kontrol grubunda ortalama Zonulin değeri 11,1±4,3 saptanmıştır. Hasta ve kontrol grubunun Zonulin değerleri karşılaştırıldığında hasta grubunun Zonulin değeri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı (p <0,05) daha yüksek bulunmuştur. Yine hasta grubunda ortalama Claudin-5 değeri 8,4±5,5 iken kontrol grubunun ortalama Claudin-5 değeri 6,2±3,4 saptanmış olup hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı (p <0,05) olarak daha yüksek izlenmiştir. SONUÇ: İdiyopatik Parkinson Hastalığında Zonulin ve Claudin-5 düzeylerinin birer biyomarker olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda net bir karara varabilmek için örneklem büyüklüğünün genişletilmesi, daha büyük ve çok merkezli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Beyin-bağırsak aksı, claudin-5, idiyopatik parkinson hastalığı, zonulin
Yeni tanı almış erişkin yaş epilepsi hastalarında iki yıllık prognozun prospektif olarak incelenmesi
Bilateral hipokampal formasyon lezyonu olan ratlarda koşullanmış aktif kaçınma cevabı ve buna rivastigmin ve memantinin etkisi
Bilateral ventral hipokampal formasyon lezyonunun, ratlarda aktif kaçınma öğrenmesi üzerine etkilerini araştırmak ve bu ratlarda, asetilkolin esteraz inhibitörü rivastigmin ve NMDA reseptör antagonisti memantin tedavilerinin etkisini incelemek. Bu çalışma 7 grup erkek wistar ratta (250-350 g) yapıldı. İlk 3 gruba, iki taraflı ventral hipokampal lezyonu kinolinik asitin stereotaksik enjeksiyonu ile gerçekleştirildi. 4. gruba sham operasyonu yapıldı. Sham grubuna intraperitoneal serum fizyolojik; iki taraflı hipokampal lezyonu olan gruptaki deneklere serum fizyolojik, rivastigmin, ya da memantin verildi. Ayrıca 3 kontrol grubu oluşturuldu. Kontrol grubundaki ratlara da sıra ile serum fizyolojik rivastigmin ve memantin verildi. Denekler 'shuttle-box' kullanılarak, 5 gün boyunca aktif kaçınma öğrenme deneylerine tabi tutuldu. Deneklerin cevapları arasındaki farklılığı Kruskal Wallis ve Mann-Whitney U testi ile ve her grubun öğrenme cevabının denemeyle artıp artmadığı ise Freidman testiyle analiz edildi. Ventral hipokampal lezyonun varlığı koronal beyin kesitlerinin hemotoksilen-eozin histokimyasal boyaması ile gösterildi. İki taraflı ventral hipokampal lezyon geliştirilen ratların koşullanmış aktif kaçınma cevabı, kontrol grubu ve sham operasyonlu denekler ile benzerdi ve tüm deneklerin koşullanmış aktif kaçınma cevapları 5 günlük öğrenme deneyi süresince arttı (Freidman testi, p<0.05). Rivastigmin ya da memantin tedavisi ile koşullanmış aktif kaçınma cevabı daha düşüktü ve bu ajanlar hem hipokampal lezyonlu hem de lezyon olmayan ratlarda performansı kötüleştirdi (Friedman testi, p>0.05) Bu bulgular, ventral hipokampal lezyonu yapılan ratlarda aktif kaçınma öğrenmesinin bozulmadığını göstermektedir. Aktif kaçınma öğrenmesi, implisit öğrenme şekli olup, bu öğrenmenin hipokampustan bağımsız olduğu görüşü, bu çalışmada desteklenmiştir. Lezyon geliştirilen deneklerde saptanan bu etki, ajanların bilinen doza bağımlı oluşturabildikleri kognitif disfonksiyonla veya hipokampusdan bağımsız olan implisit öğrenme ile ilgili sistemler (örneğin bazal ganglia, serebellum) üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle olabilir.
Primer huzursuz bacaklar sendromu tanılı otonom disfonksiyonun; serum CHI3L1 düzeyi, klinik ve elektrofizyolojik yöntemlerle değerlendirilmesi
Huzursuz bacaklar sendromu (HBS) hastalarında otonom disfonksiyonun saptandığı çalışmalar mevcut olsa da literatürdeki çalışmalar arasında fikir ayrılıkları mevcuttur ve yapılan çalışmalar az sayıdadır. Bu çalışmada otonom fonksiyonları hem klinik hem de elektrofizyolojik olarak değerlendirerek, serum CHI3L1 düzeyi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık Çalışmamızı Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi nöroloji kliniğine başvuran primer HBS tanısı almış toplam 20 hasta ve benzer yaş ve cinsiyete göre seçilmiş 20 sağlıklı gönüllü ile gerçekleştirdik. Katılımcıların demografik verileri, klinik özellikleri sorgulandı. Otonom sinir sistemi fonksiyonlarının değerlendirilmesi için COMPASS-31 otonom semptom ölçeği, R-R aralık değişkenliği (RRAD) ve Sempatik deri yanıtı (SDY) kullanıldı. Katılımcılardan serum CHI3L1 düzeyi çalışılmak üzere serum örneği alındı. Çalışmamıza 9'u erkek 11'i kadın olmak üzere 20 hasta ve aynı cinsiyet dağılımında 20 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hasta grubunun yaş ortalaması 46,55±9,34, kontrol grubunun yaş ortalaması 46,15 ±7,05 yıldı. Gruplarda cinsiyet dağılımı ve yaş yönünden anlamlı farklılık bulunmuyordu. Hasta grubunda COMPASS-31 toplam skoru kontrol grubuna kıyasla daha yüksekti (p<0.05). Ortostatik intolerans, sekretomotor sistem, gastrointestinal sistem ve mesane işlevleri alt ölçeği skorları hasta grubunda daha yüksek olarak saptanırken, vazomotor sistem ve pupillomotor sistem alt ölçeğinde iki grup arasında fark yoktu. İstirahat halinde (%R) ve derin solunumda (%D) RRAD değeri hasta grubunda daha düşük elde edildi. Tüm katılımcılarda SDY elde edildi. SDY latans ve amplitüd değerinde iki grup arasında anlamlı fark yoktu. Serum CHI3L1 düzeyi hasta grubunda daha düşüktü (p<0.05). Bu çalışmada COMPASS-31 ölçeği ve RRAD ile HBS hastalarında otonom disfonksiyon saptanmıştır. HBS hastalarında duyusal ve motor şikayetlerin yanı sıra otonom disfonksiyon da özellikle değerlendirilmelidir.
Migren hastalarında büyük oksipital sinir blokajının sempatik deri yanıtına etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Migren, günlük yaşamı etkileyen yaygın bir nörolojik rahatsızlıktır. Bu çalışma, migren tedavisinde alternatif bir yöntem olan GON blokajının, hastaların sempatik deri yanıtları üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji polikliniklerinde gerçekleştirilen çalışma, migren tanısı alan hastalara uygulanan blokajın migren tedavisindeki mekanizmasını anlamak ve sempatik deri yanıtlarının üzerindeki etkisini değerlendirmektedir. MATERYAL VE METOD: GON blokajının etki mekanizmasını ve sempatik deri yanıtının takipte önemini değerlendirmek amacıyla gönüllü 20 adet GON blokajı tedavisine ihtiyaç duyan migren hastası dahil edilmiştir. Bu hastalara ilk dört tanesi birer hafta arayla, sonraki iki tanesi birer ay arayla olmak üzere altı adet GON blokajı tedavisi uygulanmıştır. Blokajlardan önce, ikinci blokajdan sonra ve altıncı blokajdan sonra olmak üzere üç adet sempatik deri yanıtı ölçümü yapılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası migren ağrı skalaları ile aralarındaki ilişki karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Migren interval döneminde yapılan ölçümlerde; hem latans hem de amplitüd değerlerinde, tedavi öncesinde ve sonrasında, sağ ve sol taraflar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Tedavi sonrasında hastaların aylık migren sıklığı, vizüel ağrı skalası, aylık analjezi kullanımı, aylık fonksiyon kaybı, MIDAS ve HIT-6 ölçeklerinde anlamlı düşüş gözlendi(p<0.001). Hastalarda tedavi öncesinde, tedavinin 2. seansında ve tedavinin 6. seansında yapılan B-SDY ölçümlerinin varyans analizinde anlamlı fark izlendi(p<0.05). 1. ve 3. B-SDY ölçümlerinin amplitüdlerinin yüzde (%) cinsinden değişiklik oranları korelasyon açısından karşılaştırıldı. HIT-6 skorundaki yüzde (%) cinsinden olan değişim hem sağ hem de sol B-SDY amplitüdleri ile korele saptanırken(p<0.05), diğer parametrelerde anlamlı korelasyon izlenmedi(p>0.05). SONUÇ: Çalışmamız GON blokajının etkinliğini desteklemektedir. Bu yöntemin daha yaygın bir şekilde benimsenmesi gerektiğini göstermektedir. Son dönemlerde, migrenin otonom sinir sistemi ile ilişkisini araştıran çalışmaların artmasıyla birlikte, GON blokajının migren tedavisindeki etki mekanizmasının, otonom sinir sistemi açısından da değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Migren, Büyük oksipital sinir blokajı, GON, Sempatik Deri Yanıtı
Auralı ve aurasız migren hastalarında prodrom bulgularının prospektif olarak değerlendirilmesi
Giriş: Migren genç yaşta yaygın görülmesi ve bireylerde yüksek oranda özürleyici olması yanında bilişsel fonksiyonları etkilemesi nedeniyle de önem arz etmektedir. Bu tez çalışmasında prospektif olarak bilişsel fonksiyonları çeşitli kognitif testler ile prodrom ve interiktal dönemde değerlendirdik. Hastaları ağrısız dönemde polikliniğe geldikleri gün değerlendirdikten 72 saat sonrasında hastalarla iletişime geçtik ve bu sürede migren atağı yaşayıp yaşamadıklarını sorguladık. Baş ağrısı yaşayanları prodrom döneminde, baş ağrısı yaşamayanları interiktal dönemde kabul ederek kognitif testler yönünden kıyasladık. Yöntem: Çalışmaya etik kurul onayı sonrası dahil edilme ve dışlama kriterlerini göz önünde bulundurarak 178 tane migren hastası dahil ettik. Hastaların demografik özelliklerini, alışkanlıklarını, baş ağrısı özelliklerini detaylı olarak sorguladık. Hastaların migrene bağlı özürleyiciliğini MIDAS ile baş ağrısı şiddetini Visual Analog Skala (VAS) ile değerlendirdik. Duygu durum değerlendirmesi için Beck Depresyon ve Anksiyete ölçeklerini yaptık. Hastaların bilişsel fonksiyolarını değerlendirmek için Stroop, Frontal Değerlendirme Bataryası (FAB) ve Saat Çizme Testi (SÇT) uyguladık. Bulgular: Yaş, cinsiyet ve eğitim yönünden benzer 100 tanesi prodrom döneminde 78 tanesi interiktal dönemde olan hastaların kognitif testleri karşılaştırıldığında prodrom döneminde olan hastalar her 3 testte de daha kötü performans gösterdi. Prodrom dönemindeki hastaların Beck Anksiyete ölçeği ve MIDAS toplam puanları interiktal dönemde olanlardan daha yüksekti. MIDAS puanı ile kognitif testlerden sadece SÇT arasında anlamlı ilişki bulduk. Ayrıca MIDAS puanı arttıkça hastaların Beck Anksiyete ve Depresyon toplam puanlari artıyordu. Otonom tutulumu olan hastaların Beck Anksiyete ölçeği toplam puanı daha yüksekti. Sonuç: Bu çalışmada migren hastalarında iktal fazda gösterilen bilişsel fonksiyon bozukluğunun prodrom döneminde başladığını göstemeyi amaçladık. Prodrom döneminin ve bilişsel fonksiyon bozukluğunun anlaşılması ataktan önce etkisini gösterecek yeni tedavilere ışık tutacak ve migrene bağlı özürleyiciliği azaltacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Migren, Prodrom, Bilişsel bozukluk, Stroop, Frontal Değerlendirme Bataryası
Endovasküler trombektomi tedavisi uygulanan akut iskemik inme hastalarında BT-ASPECT lokalizasyonu, DWI-MR hacminin ve BTA kollateral dolaşımının klinik sonlanıma etkisi
Amaç: Akut iskemik inme mortalite ve morbiditeye yol açan önemli bir klinik tablodur. Akut iskemik inmede uygun görüntüleme yöntemlerinin kullanılarak hastaların değerlendirilmesi, tanıları, tedavi seçenekleri ve klinik seyri açısından önemlidir. Bu bigiler ışığında akut iskemik inme kliniği ile başvuran ICA, MCA M1 oklüzyonu olan ve EVT uygulanmış hastalarında işlem öncesi BT-ASPECT lezyon lokalizasyonu, DWI-MR infarkt hacmini ve mBTA kollateral dolaşım ile klinik sonlanım arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2019 ile Temmuz 2023 tarihleri arasında AİBÜ İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne akut iskemik inme nedeniyle EVT uygulanmış hastalar demografik özellikleri, NIHS skoru, BT-ASPECT skoru ve izfarkt lokalizasyonu, DWI-MRI'da infarkt hacmi, işlem öncesi mBTA kolleteral dolaşımı, işlem sonrası rekanalizasyon oranları ve 3. Ay mRS açısındandan retrospektif olarak değerlendirilerek kayıt altına alındı. Verilerin istatistiksel analizi için IBM SPSS V23 programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık değeri 'p<0.05' olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmada EVT uygulanan 100 hastanın 83'ünde başarılı rekanalizasyon elde edilmiştir. Hastaların 58'i iyi klinik sonlanımlı, 48'i kötü klinik sonlanımlı idi. Daha yüksek ASPECT skoru iyi klinik sonlanımla ilişkili idi. BT-ASPECT'de kapsula interna lezyonu, DWI-MR'da daha yüksek infarkt hacmi, zayıf mBTA kollateral skoru olan hastalar kötü klinik sonlanımla ilişkilendirildi. Sonuç: EVT uygulanan AIS hastalarında sonuçları öngörmede BT-ASPECT etkilenen lokalizasyon, DWI-MR infarkt hacmi ve mBTA kolateral dolaşım gibi radyolojik veriler kullanılabilir. Ancak bu verilerle klinik sonlanımı öngörmek ve AIS hastalarında doğru EVT kararı verebilmek için geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Endovasküler trombektomi, BT-ASPECT lokalizasyonu, DWI-MR infarkt hacmi, kollateral dolaşım, klinik sonlanım
Parkinson hastalığında kemik mineral dansitesi, kemik biyomarkerleri ve vitamin D düzeyi arasındaki ilişki
Amaç: İdiyopatik Parkinson Hastalığı (İPH) yaşla ilişkili, en sık görülen nörodejeneratif hareket bozukluğudur. Bradikinezi, istirahat tremoru, dişli çark rijiditesi ve ilerleyen dönemde postural instabilite motor semptomları ile karakterizedir. Ancak demans, depresyon, anksiyete gibi psikiyatrik bozukluklar, uyku bozukluğu, ortostatik hipotansiyon, anormal termoregulasyon, üriner problemler gibi otonomik bozukluklar, akomodasyonda bozulmaya bağlı bulanık görme, olfaktör bozukluklar, disfazi, siyalore gibi kraniofasial bozukluklar, yorgunluk (fatigue) gibi nonmotor semptomların da hastalık öncesi ve hastalık süresince görüldüğü artık bilinmektedir. Bu hastalıkta meydana gelen hareket kısıtlılığı, ilerleyen aşamalarda immobilizasyon; osteoblast fonksiyonu için gerekli olan mekanik stres ve yükü azaltmakla beraber ev dışına daha az çıkan hastalarda yeterince güneş ışığı alınamadığından vitamin D eksikliği gelişebileceği düşünülmektedir. Ayrıca parkinson hastalarında meydana gelen yutma problemleri nedeniyle diyetle yeterli kalsiyum ve D vitamini alınamamasına bağlı osteoporoza yatkınlık olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada İdyopatik Parkinson hastalığı olan kişilerde kemik mineral yoğunluğunun ve kemik biyokimyasal belirteçlerinin değerlendirilmesi ve sonuçların kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji polikliniğinde takip edilmekte olan parkinsonlu hastalar içinden İPH tanı kriterlerine uyan hastalar alınmıştır. Çalışmaya 18 erkek, 12 kadın 30 parkinsonlu hasta ve yaş olarak uyumlu 12 erkek, 18 kadın 30 kişiden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Katılımcıların kemik yoğunluk ölçümleri DEXA cihazı kullanılarak lomber omurga (L1-4) ve çift femur bölgelerinden yapılmıştır. Katılımcıların serum 25(OH) D vitamini, alkalen fosfataz (ALP), parathormon (PTH), osteokalsin, prolidaz ve idrar hidroksiprolin seviyelerine bakılmıştır. Tüm veriler değerlendirilirken SPSS for Windows 17.0 paket program kullanılmıştır. Bulgular: Hasta grubunda femur total kemik mineral yoğunluğu değeri (KMY), T skoru ve Z skoru kontrol grubuna göre düşük bulundu. Lomber KMY değeri, T skoru ve Z skoru açısından gruplar arasında farklılık gözlenmedi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre serum 25(OH) D vitamini eksikliği ve buna sekonder hiperparatroidizm daha fazla tespit edildi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre serum prolidaz ve idrar hidroksiprolin düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu. Hasta grubunda serum ALP ve osteokalsin düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Bu çalışmada İdyopatik Parkinson hastalığı olan kişilerde femur total KMY değeri ve serum 25(OH) D seviyeleri kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur. Yine kemik biyokimyasal markerlerinden olan serum prolidaz ve idrar hidroksiprolin seviyeleri parkinson hastalığı olan grupta kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Parkinson hastalığı olan grupta osteoporoz ve osteopeni sıklığı ile düşme sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Bu nedenle parkinson hastalarının osteoporoz açısından değerlendirilmesi, vitamin D ve diğer kemik biyokimyasal parametrelerinin incelenmesi ve gerekli tedavilerin başlanması önemlidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Parkinson hastalığı, DEXA, kemik mineral yoğunluğu, osteoporoz, osteopeni, prolidaz, hidroksiprolin
Huzursuz bacak sendromu (Willis ekbom hastalığı) ve serum hepsidin düzeyi ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Huzursuz Bacak Sendromu (HBS), demir eksikliği ile ilişkisi iyi bilinen ancak etyolojisi henüz net aydınlatılamamış bir hastalıktır. Bu çalışmada primer HBS ile serum hepsidin düzeyi ilişkisi araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya yaş ortalaması 46,85±8,6 olan 40 (30 K ve 10 E), primer HBS hastası ile yaş ortalaması 44,83±9,8 olan 40 (26 K ve 14 E) sağlıklı gönüllü alındı. HBS tanısı için IRLSSG 2012 kriterleri esas alındı. Tüm katılımcılardan sekonder HBS'ye neden olabilecek nedenlerin ekartasyonu amacıyla hemogram, CRP, ferritin, serum demir düzeyi ölçümü, tiroid fonksiyon testleri, eritrosit sedimentasyon hızı tetkikleri istendi. Hepsidin ölçümü Human Hepcidin 25 (Hepc25) ELISA kiti ile (Mybiosource, San Diego, USA) yapıldı. Katılımcılarda uyku kalitesi ve depresyon, standardize anket ölçümleriyle değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirme SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı. BULGULAR: HBS hastalarında kırmızı kan hücresi sayımı, nötrofil sayısı, lenfosit yüzdesi ve çok daha belirgin olarak nötrofil yüzdesi ve hepsidin değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Hepsidinin primer HBS hastalarında ROC eğrisi kullanılarak yapılan analizinde sensivite %87,5; spesifite %55; pozitif kestirim %66; negatif kestirim %81,5 idi. Eğri altında kalan alan 0,712 saptandı. Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile yapılan değerlendirmede HBS'li hastalarda kötü uyku kalitesi oranı, kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p ˂ 0,05). Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile değerlendirilen depresyon oranı HBS grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂0,05). SONUÇ: Çalışmamızda primer HBS hastalarında serum hepsidin düzeyi sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bulgularımız serum hepsidin düzeyi ölçümünün HBS tanı testi olarak kullanılabileceğini telkin etmektedir fakat bu konuda büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bununla birlikte literatürle uyumlu olarak çalışmamızda HBS'de uyku kalitesi bozulmuş, depresyon skorları da sağlıklı kontrol grubuna göre artmış bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Huzursuz bacak sendromu, serum hepsidin, demir
İnme sonrası spastisitede spinal refleksler ve botulinum a toksin uygulamasının etkileri
Bu çalışma, İnme sonrası spastisite gelişen hastalarda spastisiteli alt ekstremitede spinal refleks değişimlerini incelemek, inmeli hastaların spastik alt ekstremitesinde olan spinal refleks değişimlerini inmeli hastaların sağlam alt ekstremitesi ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak amacı ile gerçekleştirildi. Bir başka amacı ise inme sonrası spastisite gelişen alt ekstremiye uygulanan Botulinum A Toksin (BoNT) uygulamasının hem spastik alt ekstremitede hemde sağlam alt ekstremitede ki spinal refleks değişimine etkisini ve bu sayede BoNT uygulamasının santral ve periferik etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya yaş ortalaması 56 (±12) yıl olan 14 inmeli, yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş yaş ortalaması 61 (±16) yıl olan 14 sağlıklı birey alındı.Çalışmaya katılan tüm bireylerin sosyo-demografik özellikleri kaydedildikten sonra çalışma grubunun tüm bireylerine BoNT uygulama öncesi ve uygulama sonrası 1. ay ve 3. ayda Modifiye Rankin Skalası(MRS), Modifiye Ashwort Skalası (MAS)değerleri not edilerek, disinaptik inihibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyonyüzdesi ölçümü yapıldı. Kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesine tek bir defa disinaptik inhibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyon yüzdesi ölçümü yapıldı. İnme sonrası spastisite gelişençalışma grubunun alt ekstremitesinde;sağlam alt ekstremite ve kontrol grubuna göre disinaptik inihibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyon yüzdesi azalmış olarak tespit edildi. Bu azalma disinaptk inhibisyon için özellikle 2 ve 5 ms interstimulus intervalde iken presinaptik inhibisyon için 20, 80, 100, 150 ms interstimülüs intervalde idi.BoNT uygulama sonrası 1.ay ve 3.ayda yapılan incelemelerde çalışma grubunun spastik alt ekstremitesinde azalmış olan disinaptik ve presinaptik inhibisyonun artarak çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesi ile benzer düzeylere ulaştığı tespit edildi.BoNT uygulama öncesi çalışma grubunun spastik alt ekstremitesinde azalmış olan postaktivasyon depresyon yüzdesi BoNT uygulama sonrası 1. ayda çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesi ile benzer düzeylere ulaştığı, BoNT uygulama sonrası 3. ayda ise çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesine göre azalmış olarak tespit edildi. BoNT uygulama öncesiçalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ile kontrol grubunun disinaptik inhibisyon düzeyi normal sınırlarda iken BoNT uygulama sonrası 1.ayda çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesinde disinaptik inhibisyonun azaldığı tespit edildi. Bu çalışma ile spastisiteli hastalarda presinaptik inhibisyonun, disinaptik inhibisyonun ve postaktivasyon depresyon yüzdesinin azaldığı tespit edilmiştir. BoNT uygulamasının hastaların klinik değerlendirme olan MRS ve MAS değerlerinde bir düzelme sağladığı gibi; presinaptik, disinaptik ve postaktivasyon depresyon yüzdesini arttırıcı etkisiyle elektrofizyolojık olarak da düzeltmektedir.BoNT uygulamasının sağlam ekstremitede ki spinal refleks değişimi yapması BoNT'un santral etkimekanizmasını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler:Botulinum A toksin, disinaptik inhibisyon, postaktivasyon depresyon, presinaptik inhibisyon, spastisite
El ve ense sempatik deri yanıtları ile kan basıncı arasındaki ilişkinin araştırılması
Esansiyel hipertansiyonun (HT) doğrudan tanımlanmış bir nedeni bulunmamakla birlikte sempatik aşırı aktivasyonun risk faktörleri arasında olduğu uzun yıllardır tartışılmaktadır. Bu çalışma; yeni tanı almış farklı evrelerdeki esansiyel hipertansif hastalarda sempatik nöral mekanizmaların daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve sempatik deri yanıtı (SDY) ölçümlerinin enseden kayıtlanmasının kardiyak sempatik innervasyonu göstermede elden kayıtlamaya göre daha duyarlı olup olmadığını araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya bilinen herhangi bir kronik hastalık ve/veya ilaç kullanım öyküsü bulunmayan yaş ortalaması 34.4±8.6 olan 10 kadın, 12 erkek olmak üzere toplam 22 evre 1 HT'li hasta, yaş ortalaması 37.2± 8.8 olan 2 kadın 28 erkek olmak üzere toplam 30 evre 2 HT'li hasta ve yaş ortalaması 32.3±8.3 olan 17 kadın, 11 erkek olmak üzere toplam 28 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Her olgunun sağ ve sol olmak üzere iki yanlı kan basıncı değerleri ölçülmüş ve ardından ense ve el bölgelerinden iki yanlı SDY çalışılmıştır. Evre 1 HT grubunda, sağlıklı kontrol ve evre 2 HT grubuna göre ense ve el SDY amplitüd değerleri istatiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Ayrıca evre 1 HT'si olan hastaların tamamında bilateral ense SDY elde edilebilmişken, sağlıklı kontrol grubunun %50'sinde ve evre 2 HT grubunun ise %70'inde bilateral ense SDY elde edilebilmiştir. Bilateral yanıtlı gruplar değerlendirildiğinde maksimum amplitüdlerden dört kayıt konumunda aynı uyaranla ve farklı uyaranla eş zamanlı olarak ortaya çıkanlar karşılaştırıldığında alt gruplarda istatiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05). Bu çalışma HT'nin başlangıç döneminde sempatik aktivitede artış olduğunu ve ilerleyen dönemlerde bu artışın regrese olduğunu, erken dönemdeki bu artışın gösterilmesinde ense SDY ölçümlerinin elden yapılan ölçümlere göre daha iyi sonuç verdiğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, kan basıncı, otonom sinir sistemi, sempatik aktivasyon, sempatik deri yanıtı
Myastenia gravis hastalarında yorgunluğun incelenmesi
Giriş Yorgunluk, Myastenia Gravis hastalarında sık saptanan ve çok boyutlu bir problemdir. Bu çalışma ile katılımcılarda saptanan yorgunluğun hastalık ve kişiye özel değişkenlerle ilişkisi, yorgunluğun nedeni ve hastalık yükü üzerine değerlendirilme yapmak amaçlanmaktadır. Metot 53 MG hastası (farmakolojik remisyon ya da minimal bulgusu olan) çalışmaya dahil olmuştur. MG hastaları pozitif antikor testi, repetetif incelemelerde dekrement yanıt ya da tek lif EMG'de uzamış jitter yanıtı ile tanı almıştır. Sonrasında hastalar myastenik kötüleşme öyküsüne göre iki gruba ayrılmıştır.Yorgunluk CIS-F, MG-QoL, QMG-Skoru, dinamometri ile el sıkma gücü ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar Ortalama CIS skoru 72 saptandı. Cut-off değer 40 olarak alındığında hastaların %80'i "yorgun" olarak değerlendirilmiştir. Kötüleşme olan grup daha yüksek CIS-Total, CIS-Fiziksel aktivite, CIS-subjektif algı yorgunluk skorları ile bulber ve ekstremite güçsüzlük skorları ve kaliteli yaşam ölçeği skorlarına sahiptir. Ayrıca yorgunluk QMG-bulber, ekstremite, el skma güç kaybı ve yaşam kalitesi skorları ile güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. Yorgunluk yaş, hastalık süresi, erken veya geç başlangıç, alkol, sigara kullanımı ile korelasyon göstermemiştir. Sonuç Yorgunluk MG hastaları için sık bir problemdir. Sorun sadece fiziksel yorulabilirlik değil aynı zamanda bu hastalar hem düşük yaşam kalitesine sahip hem de hastaların yorgunluk algısında sorun mevcuttur. Yorgunluk periferal orijinlidir. Myastenik Kriz grubundaki daha düşük skorlar bu nedenle nöromuskuler kavşaktaki hastalık yükü ile açıklanabilir. Myastenik krizi önlemek, bulber ve jeneralize semptomu olan bireylerde daha agresif tedavi, fiziksel aktivite artışı yorgunluğun engellenmesi açısından önemli olabilir.
İdiyopatik Parkinson hastalarında, MR görüntülemede Substansiya Nigrada nöromelanin kaybının hastalık evresi ile korelayonunun değerlendirilmesi ve Parkinson Plus Sendromlu hastalarda ayırıcı tanıdaki yerinin araştırılması
İdiyopatik Parkinson Hastaları'nda, MR Görüntülemede Substansiya Nigra'da Nöromelanin Kaybının Hastalık Evresi ile Korelasyonunun Değerlendirilmesi ve Parkinson Plus Sendrom'lu Hastalarda Ayırıcı Tanıdaki Yerinin Araştırılması Bu çalışmada amacımız, Parkinson hastalığının tanısını ve ayırıcı tanısını iyileştirmeye yönelik katkıda bulunmaktır. Poliklinik başvurularında, İPH ya da Parkinson Plus Sendromu ön tanısı düşünülüp MRG'a yönlendirilmiş hastalarda; kontrol muayenelerinde MRG'de nöromelanin kaybının incelenerek, bu kaybın İPH'da, hastalık evresi ile korele olup olmadığı, nöromelanin MRG görüntülemesinde Parkinson Plus Sendromlarında nasıl bir etkilenme olduğu değerlendirilerek İPH ayırıcı tanısında kullanılıp kullanılamayacağı amaçlanmıştır. Retrospektif ve kesitsel olarak planlanmış bu çalışmaya; Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine rutin kontrolleri için 30.09.2020 ve 04.05.2023 tarihleri arasında başvuran; 18 yaş ve üzeri, UKBBPDS kriterlerine uygun İPH tanısı alanlar ve klinik olarak Parkinson Plus Sendromu tanısı alanlar ve kontrol grubu olarak nörodejeneratif hastalığı olmayan kişiler dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan kişilerin sistemde nörogörüntüleme olarak Nöromelanin-MRG yapılmış olmasına dikkat edilmiştir. İdiyopatik Parkinson Hastaları'na, hastalığın evrelendirilmesi için Hoehn& Yahr Evrelemesi ve UPDRS yapılmıştır. Çalışmamızda vizüel değerlendirmede; sağ ve sol taraflarda; lateral ve medianda kayıp görülme oranı İPH'lı kişilerde, kontrol grubuna anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sağ ve sol medial kayıpta farklılık görülmemiştir. ROİ-Sİ ile bakıldığında gruplar arasında bölgesel farklılık bulunmamış ayrıca aynı taraflı crus cerebriye kıyaslandığında da farklılık bulunmamıştır. Çalışmamızda vizüel bakıda; sağ lateral, median ve medialde kayıp görülme oranı İPH' lı bireylerde, MSA ve PSP gruplarına göre anlamlı yüksek bulunmuştur. İPH olarak değerlendirilen bireylerde; Hoehn&Yahr ve UPDRS ile bulunan hastalık evresi ile kaybın gerek vizüel incelemede, gerekse ROİ-Sİ ile incelemede birbiri ile korele olmadığı görülmüştür. MSA türleri kendi aralarında ROİ-Sİ ile değerlendirildiğinde sağ taraf MSA-P hastalarında, MSA-C' ye göre median ve medialde daha fazla kayıp bulunmuştur. Çalışmamızdan elde edilen veriler, İdiyopatik Parkinson Hastaları'nda vizüel değerlendirme sonucunda; normal bireylerden ayırt etmede lateral ve median bölgede kayıp olduğunu göstermektedir, ek olarak diğer Parkinsonizm gruplarından farklı olarak tüm bölgelerde kayıp gösterdiği sonucu elde edilmiştir. İdiyopatik Parkinson Hastaları'nda tanıyı iyileştirmeye ve erken aşamada başvuran Primer Parkinsonizm Hastaları'nı birbirinden ayırmaya yönelik görüntüleme biyobelirteçlerine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Parkinson Hastalığı, Parkinson Plus Sendromları, Nöromelanin-MRG
Eppsteinbarr virüs yüksek titrede pozitif olan Multipl skleroz'lu bireylerde erken tanı almanın atak şiddeti ve lezyon yayılımı üzerindeki etkisinin incelenmesi
Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin enflamatuvar ve demiyelinizan tipte hastalığıdır. Hastalığın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte birtakım genetik ve çevresel risk faktörlerinin hastalığın gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Günümüzde üzerinde en çok durulan çevresel risk faktörlerinden biri de Epstein Barr Virüstür (EBV). EBV sağlıklı toplumun %90'ını etkileyen bir virüstür. Seroepidemiyolojik çalışmalar, önceden EBV maruziyeti olan bireylerin MS olma riskinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Seronegatif hastalarda MS riski çok düşüktür. Son dönemlerde üzerinde durulan bir diğer konu, EBV antikoru pozitifliğinin, MS'in şiddeti ve aktivitesiyle ilişkisidir. Fakat bu konu henüz tartışmalıdır. Literatürde MS - EBV antikoru ilişkisini inceleyen çalışmalar genelde antikorun pozitifliğinin tedaviye yanıtla bağlantısına yoğunlaşmıştır. EBV antikoru pozitif olan bireylerde erken tanı almanın prognoza olan etkisi bilinmemektedir. Çalışmanın amacı erken ve geç tanı almış MS'li bireylerde EBV antikoru pozitiflik seviyelerinin karşılaştırılması ve EBV antikor titresinin atak şiddeti üzerine etkisini araştırmaktır. İkincil olarak, erken tanı alanlarda EBNA antikoru yüksek titre pozitifliğinin prognoza olan etkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 69 RRMS'li birey dahil edilmiştir. Hastaneye ilk başvurularında; fiziksel (9 Hole Peg Test - 9HPT), (Timed 25 Foot Walk Test - 25FTW), bilişsel (Brief Visuospatial Memory Test – BVMT, California Verbal Learning Test – CVLT, Symbol Digit Modalities Test - SDMT) testler uygulanmıştır. Engellilik değerlendirilmesinde uzun yıllardır standart kullanımı olan Expanded Disability Status Scale (EDSS) de kullanılmıştır. Son çekilen MRG'lerdeki lezyon yükleri ve lezyon lokalizasyonları incelenmiştir. Atak sınıflandırılması yapılmış, demografik verilerden yaş ve cinsiyetin etkileri incelenmiştir. P değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda MS'de atak sayısının artmasının EBNA titresi yüksekliği ile korelasyon gösterdiği fakat EBNA titresiyle geç tanı almanın anlamlı ilişkisinin olmadığı saptanmıştır. Atak tipi ve MRG'nin EBNA ile ilişkisi incelendiğinde, spinal atağı olan veya MRG'de spinal lezyonu olan hastaların EBNA titrelerinin anlamlı oranda yüksek olduğu saptanmıştır. Son 1 ayda İVMP almış hastaların EBNA titreleri anlamlı derecede düşük ve atak dönemine yakın dönemde tanı almış hastaların EBNA titreleri anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. MS'in EBV antikorlarıyla ilişkisinin tam anlaşılabilmesi için daha çok veriye ve daha çok çalışmaya ihtiyaç olmakla birlikte, bu çalışmada; EBNA titresinin MS'deki MRG yüküne, atak tipine ve hastalığın aktivitesine olan etkileri incelenmiş ve önemi vurgulanmıştır.
Parkinson hastalarında erken sabah off dönemlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Erken sabah off (ESO) dönemi, Parkinson hastalarında ilk ortaya çıkan motor komplikasyonlardan biridir. ESO dönemleri dizabiliteye yol açarak hastaların yaşam kalitelerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Gastropareziye bağlı günlük alınan ilk doz levodopanın gecikmiş etkisi ile ortaya çıktığı düşünülmekle birlikte bu konuda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Biz çalışmamızda ESO sıklığını ve demografik veriler, gastroparezi semptomları, uyku parametreleri ve yaşam kalitesi ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Bu kesitsel analitik çalışmaya, rutin poliklinik kontrollerine başvuran 90 idiyopatik Parkinson hastası dahil edilmiştir. Hastalara ESO'nun gastroparezi semptomları, uyku parametreleri, non motor semptomlarla ilişkisini sorgulayan bir anket uygulanmıştır. Hastalığın evresi Hoehn&Yahr ile yaşam kalitesi PDQ-8 ile değerlendirilmiştir. Bulgular: ESO, hastalığın hemen her evresinde sıklıkla görülmekte olup, hastaların %42,2'sinde saptanmıştır. Gastroparezi semptomları ile ESO arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). ESO olan hastalarda ortalama 3 gastroparezi semptomu saptanırken, ESO olmayan hastalarda ortalama 1 gastroparezi semptomu saptanmıştır. ESO sırasında en sık görülen semptomlar ise yatakta dönme/yataktan kalkma güçlüğü ve yorgunluktur. Gece toplam uyku süresi azaldıkça ve gece uyanıklık sayısı arttıkça ESO sıklığı artmaktadır (p<0.001). Ayrıca ESO olan hastaların yaşam kalitelerinin belirgin ölçüde azaldığı görülmüştür (p<0.001). Sonuç: ESO Parkinson hastalığının tüm motor evrelerinde sık görülen bir semptom olup, hayat kalitesini negatif yönde etkilemektedir. ESO ile gastroparezi semptomları arasında belirgin bir ilişki mevcuttur. ESO ve gastroparezi semptomlarının sorgulanması, bu hasta grubunun daha iyi tedavi edilebilmesi açısından oldukça önemli bir adımı oluşturmaktadır
Küme başağrısı hastalarında demografik özellikler, atak ve dönem özellikleri ve atak ve profilaktik tedavi yanıtları
Amaç: Küme başağrısı (KB), toplumda her 1000 kişiden yaklaşık 4'ünde görülen, şiddetli ve işlevselliği kısıtlayıcı bir primer başağrısı bozukluğudur. KB'nin iyi bilinmemesi nedeniyle hastalar sıklıkla yanlış tanılar almakta ve doğru tedaviye ulaşmada gecikmeler yaşamaktadır. Bu çalışmanın amacı, merkezimizde takip edilen KB hastalarının klinik özelliklerini retrospektif olarak değerlendirmek, geçmişte aldıkları yanlış tanıları belirlemek ve uygulanan tedavilere yanıtlarını incelemektir. Yöntem: Çalışmaya, 2018 yılında yayınlanan Başağrısı Bozukluklarının Uluslararası Sınıflaması'nın üçüncü baskısında bulunan küme başağrısı tanı kriterlerini karşılayan, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda takipli KB hastaları dahil edilmiştir. Demografik veriler, klinik özellikler, tedavi yanıtları ve tanı gecikmeleri analiz edilmiştir. Tedavi etkinliklerini ve sonuçları etkileyen faktörleri değerlendirmek için istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 89 KB hastası dahil edilmiş olup, erkek/kadın oranı 10:1 olarak bulunmuştur. Hastalığın başlangıç yaşı ortalama 28,5 yıl iken, tanı gecikme süresi ortalama 6,2 yıl olarak belirlenmiştir. Oksijen tedavisi ve sumatriptan enjeksiyonları, sırasıyla %80,9 ve %85,7 oranlarında yüksek tutarlı yanıt oranları ile dikkat çekmiştir. Diğer tedaviler, örneğin nazal lidokain ve frovatriptan, değişken etkinlik göstermiştir. En sık kullanılan profilaktik tedaviler olan verapamil ve metilprednizolon, sırasıyla %78,95 ve %79,31 oranlarında tutarlı yanıt oranlarına sahiptir. Ayrıca, hastaların %82,8'inin başlangıçta migren veya sinüzit gibi yanlış tanılar aldığı tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmanın bulguları, KB'nin tanı ve tedavi süreçlerinde farkındalığın artırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Oksijen tedavisi ve sumatriptan enjeksiyonları, KB ataklarının yönetiminde oldukça etkili tedavi seçenekleri olarak öne çıkmaktadır. Verapamil ve metilprednizolon gibi profilaktik tedaviler de önemli ölçüde etkilidir. KB'nin yönetiminde, hastaların bireysel özelliklerine ve yanıtlarına göre özelleştirilmiş tedavi planları gerekmektedir. Gelecekteki araştırmalar, tedavilerin uzun vadeli etkinliği ve güvenliği üzerine odaklanmalı ve tedavi stratejilerinin sürekli olarak iyileştirilmesine katkı sağlamalıdır.
Multipl sklerozlu bireylerde sosyal bilişin yapısal ve fonksiyonel konnektivite ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma ile Multipl Skleroz'da (MS) sosyal bilişin, genel biliş ve nörogörüntüleme verileri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ek olarak, sosyal bilişsel etkilenme ile depresyon-anksiyete ve fiziksel engellilik arasındaki ilişki incelenmiştir. Method: Çalışmaya 41 MS'li birey ve 28 sağlıklı kontrol olmak üzere 69 katılımcı dahil edildi. Her iki grupta sonuç ölçümleri olarak Kısa Uluslararası Kognitif Değerlendirme (Brief International Cognite Assessment for MS - BICAMS), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Gaf Testi, Yüzlerden Duygu Tanıma Testi (YDT), Empati Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD), 2 Dakika Yürüme Testi (2DYT), 9 Delikli Peg Testi (9-DPT) kullanıldı. MS'li bireylerde ek olarak Zamanlı 25 Adım Yürüme Testi (Z25AYT) kullanıldı. Tüm katılımcıların yapısal nörogörüntüleme verileri, 3 T, 3 boyutlu T1 MRG'den elde edildi. Elde edilen veriler gruplar arasında genelleştirilmiş lineer model kullanırak karşılaştırıldı. Bulgular: MS'li bireylerle ve sağlıklı kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve tahmini toplam intrakraniyal volüm (ICV) açısından anlamlı fark gözlenmedi (p>0,005). MS'li bireylerle sağlıklı kontroller genel ve sosyal bilişsel, fiziksel ölçümler bakımından karşılaştırıldığında; empati ölçeği, depresyon ve anksiyete, üst ekstremite ve alt ekstremite fonksiyon ölçümleri arasında anlamlı fark bulundu (p<0,005). MS'li bireylerin %36,8'inde Empati ölçeğinde, %36,8'inde GZOT'de, %21,1'inde YDT testinde ve %21,1'inde Gaf testinde bozulma bulundu. Kontrol grubunda ise katılımcıların; %17,9'unda empati ölçeğinde, %17,9'unda GZOT'de, %17,9'unda YDT testinde ve %14,3'ünde Gaf testinde bozulma bulundu. Her bir testte bozulması olan MS'li bireyler ile bozulması olmayan MS'li bireyler kortikal ve subkortikal beyin volümleri bakımından karşılaştırıldığında Gaf testinde anlamlı faklılık görülmezken (p>0,005), GZOT'de sol postosterior singulat ve sağ lingual korteks, YDT testinde korpus kallozumun anterior parçası ve sol pericalcarine korteks kalınlığı, Empati ölçeğinde sol amigdala ve sol anterior singulat korteks kalınlığı bakımından anlamlı farklılıklar bulundu. Sonuç: Bu çalışma ile MS'lilerde sosyal bilişin, genel bilişsel bozukluk olmadan da bozulabileceği, depresyon ve fiziksel engellilikle doğrudan ilişkili olmayabileceği vurgulanmıştır. Daha da önemlisi, MS'deki sosyal bilişsel performans, sosyal bilişsel bağlantısallıkla ilişkili alanların atrofisi ile ilişkilidir.
BOS destekli erken-başlangıçlı alzheimer hastalığı tanılı hastalarda düşük N1 görsel uyarılmış yanıtları
Erken başlangıçlı Alzheimer hastalığında(EBAH) tanıya kadar geçen süre geç başlangıçlı vakalara göre uzundur. Tanıda eğitim, kültür gibi demografik özelliklerden daha az etkilenen objektif tanısal gereçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmanın amacı, pasif izleme paradigması ile kaydedilen N1 olaya-ilişkin potansiyel bileşeninin EBAH olguları ile sağlıklı kontroller(SK) arasındaki farklarını incelemek ve EBAH tanısında N1 bileşeninin kullanılabilirliğinin araştırılmasıdır. 17 beyin omurilik sıvısı(BOS) biyobelirteci destekli EBAH olgusu ile bu olgularla yaş, eğitim, cinsiyet açısından eşleştirilmiş 17 sağlıklı kontrolün verileri incelenmiştir. Ayrıntılı nöropsikolojik değerlendirmeleri yapılmış olan hasta ve sağlıklıların pasif izleme paradigması ile kayıtlanan OİP'leri çalışma kapsamında analiz edilmiştir. 10 cd/m2 şiddetinde ışık uyaranının kullanıldığı çalışmada frontal, santral, parietal ve oksipital olokasyonlarında orta hattan kayıtlanan N1 bileşeni(130-200 ms) ortalama genlik değerleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Ayrıca N1 bileşeni anterior (frontosantral) ve posterior (parietooksipital) iki alt bileşene ayrılmıştır. N1 alt bileşenleri ile BOS biyobelirteç değerleri ve bilişsel kompozit Z-skorları arasında korelasyon analizleri yapılmıştır. Ortalama N1 genlik değerlerinin duyarlılık ve özgüllüğünün belirlenmesi için ROC analizi yapılmıştır. Yapılan analizlerde Grup*Lokasyon (AP) etkileşim etkisi saptanmıştır [F(3,96)=5,040, p=,018]. İleri analizlerde EBAH'ların hem frontal alandan alınan N1 ortalama genlik değerlerinin(p=,001), hem de santral alanlardan alınan N1 ortalama genlik değerlerinin(p=,003), SK'larda elde edilen değerlere göre daha düşük olduğu görülmüştür. Bu bulguların aksine parietal ve oksipital alanlarda grupların birbirinden farklılaşmadığı gözlenmiştir (sırası ile; p=,128, p=,894). Ayrıca modelde Grup ana etkisi saptanmıştır [F(1,32)=5,614, p=,024]. İleri analizlerde EBAH'ların N1 ortalama genlik değerlerinin SK'lardan düşük olduğu bulunmuştur (p=,024). Diğer yandan BOS Aß(1-42) değerleri ile posterior N1 ortalama genlik değerleri arasında yüksek düzeyde anlamlı korelasyon bulunmuştur.(p=,011) Bunların yanında frontosantral ortalama N1 genlik değerinin -3,14 mikrovolt kesme noktasında %100,0 duyarlılık %59,0 özgüllük değerleri ile sağlıklı kontrol ve EBAH gruplarını birbirinden ayırt edebildiği saptanmıştır. Çalışma bulguları, anterior N1 genlik değerlerinin EBAH tanısında bir tarama testi olarak kullanımını desteklemektedir.
Kognitif bozukluk sürekliliğinde görsel atrofi ölçeklerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İlerleyici kognitif bozukluk, başta Alzheimer hastalığı (AH) olmak üzere çoğunlukla nörodejeneratif hastalıkların sebep olduğu bir klinik semptomdur. Bu nörodejeneratif hastalıkların demans aşamasından önce tanınması ve nörodejeneratif demanslar arasında ayrım yapılması gerek nedene yönelik tedavilerin uygulanması gerekse prognozun ön görülmesi açısından her geçen gün daha fazla önem arz etmektedir. Bu sebeple kognitif bozukluk sürekliliğinin demans öncesi evresinde çeşitli laboratuar yöntemleri, biyobelirteçler ve bunların kombinasyonu ile altta yatan patoloji ve demans dönüşüm riski tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Bu laboratuar yöntemleri arasında yapısal manyetik rezonans görüntüleme (MRG) önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada ilk olarak, görsel ölçeklerin farklı hasta gruplarında değişik yıllar nöroloji tecrübesi sahip değerlendiriciler arası güvenilirliğinin incelenmesi amaçlandı. İkinci olarak ise, geniş kapsamlı görsel ölçekler kullanılarak kognitif bozukluk sürekliliğinde atrofi tarzlarının demans öncesi evrede ve farklı demans tiplerinde ayrım gücü, kognitif bozukluğun şiddetiyle ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmamıza kognitif bozukluğu olan 135 hasta ve kontrol grubu olarak da kognitif olarak normal 38 birey dahil edildi. Literatürde tanımlanmış görsel ölçekler yanında kognitif bozukluk sürekliliğinde temporal lobun atrofi gelişimini daha hassas değerlendirmek için temporal bölgede yeni ölçekler tanımlandı. İlk örneklemde, bu ölçekler beyin omurilik sıvısı (BOS) incelemelerine göre AH ilintili ve ilintili olmayan hafif kognitif bozukluk (HKB), erken ve orta-ileri evre Alzheimer hastalığı demansı (AHD) gruplarında, kognitif bozukluk sürekliliği, şiddeti ve altta yatan muhtemel patolojiye göre karşılaştırıldı. İkinci örneklemde, Alzheimer dışı demanslar klinik tanı kriterleri doğrultusunda gruplara ayrıldı. Bu gruplarda görsel ölçekler tanımlandı, davranışsal varyant frontotemporal demans (dvFTD) ile AHD arasında karşılaştırmalar yapıldı. Ayrıca ölçeklerin farklı kesme değerlerine göre sensitivite/spesifisiteleri değerlendirildi. Bulgular: Değerlendiriciler arası güvenilirlik literatürde hali hazırda tanımlanmış ölçeklerin hepsinde iyi, yeni tanımlanmış ölçeklerde sol inferior temporal sulkus haricinde iyi olarak (sol inferior temporal sulkusta 0,56, diğerleri 0,71) saptandı. AH ilintili olmayan HKB hastalarında görsel ölçeklerin kontrollerle benzer olduğu gösterildi. Bununla beraber, AH ilintili HKB hastalarında temporal ve frontal bölgedeki atrofinin normallerden daha fazla olduğu ve bu atrofi tarzının erken evre AHD ile benzer olduğu görüldü. Posterior atrofinin demansın orta evresinden itibaren belirginleştiği, erken evre ve demans öncesi evrede ayrımda faydası olmadığı gösterildi. Tanımlanmış ölçeklerden fronto-insula, kollateral sulkus ve superior temporal sulkus ile tüm ölçeklerin toplam skorunun, diğer ölçeklerden farklı olarak orta-ileri evre AHD'yi AH ilintili HKB'den ayırabildiği görüldü. Bu ölçeklerden medial temporal atrofi (MTA) ve kollateral sulkusun beraber ≥1 kesme değerindeki sensitivite %80,8, spesifisite %90,1 olarak bulundu ve bu ölçekleri beraber değerlendirmenin AHD'nin en erken dönemine tekabül eden prodromal AH dönemini belirlemede, tek başına MTA skoruna göre çok daha duyarlı olduğu görüldü. Ak madde lezyonlarının kognitif bozukluğun şiddetlenmesi ile, demans evresinde belirginleştiği gösterildi. AHD ile dvFTD arasındaki karşılaştırmada orbito-frontal atrofinin dvFTD'de daha belirgin olduğu ve iki demansın ayrımında en belirleyici ölçek olduğu görüldü. Tartışma: Bu çalışma, rutin çekilen yapısal kranyal görüntülemeler üzerinde basit ve güvenilir bir şekilde değerlendirilebilen bu ölçeklerin kognitif bozukluğun etyolojisi, şiddeti ve demans klinik ayrımı açısından bize değerli bilgiler verebileceğini göstermiştir. Yapısal incelemelerde frontal ve temporal bölge ölçeklerinde atrofi görülen HKB'lerde, bunun altta yatan bir Alzheimer hastalığı patolojisini gösterebileceği, bu hastaların mekanizma temelli tedavilere aday olabileceği göz önünde bulundurulmalı ve buna yönelik incelemeler derinleştirilmelidir.
Epilepsi hastalarında psikiyatrik belirti ve komorbiditelerin yaşam kalitesi ve stigmatizasyon ile ilişkisi
AMAÇ: Epilepsi hastalarında psikiyatrik hastalıkların sıklığı, nöbetlerin yol açtığı psikososyal sonuçlar ve stigmatizasyonun araştırılması, hastaların hayat kalitesinin artırılması ve nöbet sıklığının kontrol altına alınması açısından önemlidir. Çalışmamızda epilepsi tanılı hastalarda komorbid psikiyatrik hastalıkların ve stigmatizasyonun değerlendirilmesi, bunların hastaların klinik ve sosyodemografik verileriyle ilişkisinin araştırılması, hastaların hayat kalitesine ve hissedilen stigma üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. YÖNTEM: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Klinik Nörofizyoloji Bilim Dalı Epilepsi polikliniğinde takipli, Kasım 2020 - Ekim 2021 tarihleri arasında polikliniğie başvuran 18-65 yaş aralığındaki epilepsi tanılı, okuma yazma bilen, entelektüel gelişimsel bozukluğu olmayan 300 hasta değerlendirildi. Hastalarda yaş, cinsiyet, eğitim durumu, medeni hali, epilepsi başlangıç yaşı, hastalık süresi, MR görüntüleme bulguları, elektroensefalografi bulguları, nöropsikolojik test, ailede epilepsi öyküsü, epilepsi cerrahi öyküsü, nöbet sıklığı, kullandığı antiepileptik tedavileri ve sayısı sorgulandı. International League Against Epilepsy (ILAE)'nin 2017 epilepsi sendromu ve nöbet sınıflamasına göre hastalar alt gruplara ayrıldı. Çalışmaya alınan tüm epilepsi hastalarına SCL90-R (Symptom Check List) Psikolojik Belirti Tarama testi, Epilepside Yaşam Kalitesi Ölçeği (QOLIE-10) ve Hissedilen Stigma Ölçeği uygulandı. SCL90-R genel semptom indeksi (GSI) 1 'in üzerinde puan alan hastalar psikiyatrik hastalık açısından yüksek riskli olarak değerlendirilerek İstanbul Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda deneyimli psikiyatristler tarafından Mini Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme ile değerlendirildi (MINI). Elde edilen veriler ile psikiyatrik komorbiditelerin sıklığı, komorbid psikiyatrik hastalıkların epilepsi hastalarında yaşam kalitesi ve stigmatizasyon ile ilişkisi değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde SPSS (Statistics Package of Social Science) 21.0 paket programı kullanıldı. BULGULAR: Hastaların 195'inde (%65) fokal epilepsi sendromu, 93'ünde (%31) jeneralize, 9'unda fokal ve jeneralize (%3,3) epilepsi sendromu mevcuttu. Hastalardan 2'sinin (%0,7) epilepsi sendromu belirlenemedi. Hastalardan 92'sinin idiopatik/genetik (%30,8), 112'sinin (%37,3) yapısal, 6'sının (%2) genetik, 77'sinin (%25,6) ise nedeni belirlenemeyen epilepsi tanısı mevcuttu. Hastaların ortalama nöbet sıklığı ayda 1,48'di. Epilepsi hastalarının %24'ünde (n=64) en sık duygu durum (%18,7 n=50) ve anksiyete bozukluğu (%10,4 n=28) olmak üzere komorbid psikiyatrik hastalık saptandı. Psikiyatrik komorbiditeler; nöbet sıklığı (p=0,004), antiepileptik ilaç sayısı (p=0,015), epilepsi cerrahisi (p=0,037) ve psikiyatrik hastalık 2 öyküsünün olması (p<0,001), Hissedilen Stigma (p<0,001) ve QOLIE-10 (p<0,001) skoru yüksekliğiyle orantılı bulundu. SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre epilepsi hastalarındaki psikiyatrik komorbiditelerin en önemli ön göstergesinin psikiyatrik hastalık öyküsünün olması, kötü hayat kalitesi ve yüksek hissedilen stigma skorlarının olduğu saptandı. Yaşam kalitesinin ve stigmatizasyonun psikososyal ve ekonomik etkilerinin azaltılması için epilepsi polikiliğindeki hastaların komorbid psikiyatrik hastalıklar açısından taranması ve psikiyatri kliniği ile yakın işbirliği kurulmasının önemli olduğu sonucu vurgulandı. Anahtar Kelimeler: Psikiyatrik Komorbidite, Yaşam Kalitesi, Hissedilen Stigma.
Presemptomatik ALS ile ilişkili gen mutasyonu taşıyan bireylerin P300 ile nörokognitif açıdan değerlendirilmesi
ALS kötü prognozlu nörodejeneratif bir hastalıktır. Son zamanlardaki çalışmalar ALS'de dejenerasyonun sadece motor sistemle sınırlı olmadığını, çok daha geniş ve yaygın bir etkilenmenin varlığını göstermektedir. ALS'de bilişsel bir bozukluğun da varlığı birçok çalışmada ortaya konulmuştur. Hatta yapılan çalışmalar kognitif etkilenmenin motor semptomlardan daha önce ortaya çıktığını göstermektedir. Bu bilgiler ALS hastalığına bakış açısını belirli ölçüde değiştirmiştir. Çalışmamızda ALS'ye sebep olduğu bilinen gen mutasyonu taşıyan ancak henüz semptomu olmayıp ve muayenesi normal olan presemptomatik bireyleri nörofizyolojik olarak olaya ilişkin endojen potansiyeller ile inceledik. Olguları bilişsel tutulum ve nöropsikiyatrik yönünden ALS için geliştirilmiş testler ile değerlendirdik. Çalışmaya 18 presemptomatik olgu, Gold Coast kriterlerine göre ALS tanısı konulan 14 hasta ve 15 sağlıklı kontrol katılmıştır. Bütün olgulara MMSE, ACE-R, ECAS ve Beck depresyon ölçeği uygulandı. Olaya ilişkin endojen potansiyellerden işitsel uyarımla oluşturulan P300 çalışıldı. Oluşan P300 dalgasının latans ve amplitüdü değerlendirildi. ALS hastaları sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldıklarında ECAS yürütücü fonksiyonlar ve hafıza skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde farklı bulunmuştur. ALS hastalarının P300 latansları sağlıklı kontrollerden istatistiksel olarak anlamlı derecede uzundur. Yine presemptomatik bireylerin P300 latansları sağlıklı kontrollerden istatistiksel olarak anlamlı derecede uzun bulunmuştur. ALS ve presemptomatiklerin latansları arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı değildir. P300 amplitüdleri açısından da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu bulgular ALS ile bağıntılı gen mutasyonu taşıyan bireylerin bilişsel yönden normallerden farklılıklar gösterdiğini ve erken dönem bulgu yönünden izlenmelerinin önemli olabileceğini, biyobelirteç olarak aday nörofizyolojik yöntem olarak değerlendirilebileceğini desteklemektedir.
Multipl skleroz hastalarında elektroensefalografi ile subklinik nöbet aktivitesinin değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: Bu çalışmada multipl skleroz (MS) hastalarında görülebilen bilinç veya davranışta subjektif ya da objektif değişikliğe yol açmayan subklinik nöbet aktivitesinin elektroensefalografi (EEG) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca subklinik nöbet ile engellilik düzeyleri, hastalık süreleri, MS tedavileri, depresyon ve bilişsel etkilenme arasında bir ilişki olup olmadığı da incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı MS polikliniğine Temmuz 2023 – Temmuz 2024 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme kriterlerini karşılayan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan Relapsing Remitting Multipl Skleroz hastaları dahil edilmiştir. Kontrol grubu olarak subjektif yakınmaları olan kranial görüntülemesi ve nörolojik muayenesi normal olan gönüllüler seçilmiştir. Çalışmaya toplam 53 RRMS'li birey ve 32 sağlıklı kontrol olmak üzere 85 katılımcı dahil edilmiştir. MS grubunda 2 kez, kontrol grubunda 1 kez olmak üzere EEG çekimi yapılmıştır. MS grubunda 8 hastanın ikinci EEG çekimleri hasta isteği nedenli yapılamamıştır. Tüm katılımcıların demografik verileri (yaş, cinsiyet) ve hasta grubunun hastalık süresi, atak sayısı ve MS tedavileri kaydedilmiştir. Muayene esnasında MS hastalarının EDSS (Expanded Disability Status Scale) düzeyleri belirlenmiştir, her katılımcıya Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Montreal Bilişsel Değerlendirme Testi (MoCA) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki RRMS hastalarının yaş ortalaması 37,40, kontrol grubunun yaş ortalaması 40,50'dir. Hastaların %84,9'u (n=45) kadın, %15,1'i (n=8) erkek; kontrol grubunun %81,3'ü (n=26) kadın ve %18,8'i (n=6) erkeklerden oluşmaktadır. RRMS hastalarının ortalama hastalık süresi 8,15 yıl, EDSS skoru ortalaması 1,76'ydı. Hasta grubunun MoCA puan ortalaması 25,11, kontrol grubunun 25,9; hasta grubunun BDÖ puanı ortalaması 11,19, kontrol grubunun 9,91 olarak saptandı. İki grup arasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu, çalışma durumu, MoCA ve BDÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Katılımcıların EEG sonuçları incelendiğinde; RRMS grubunda ilk EEG'de 47 hastada normal EEG bulguları (%88,7), 2 hastada fokal epileptiform aktivite (%3,8), 2 hastada zemin aktivitesi yavaşlaması (%3,8) ve 2 hastada da frekans/amplitüd asimetrisi (%3,8) saptanmıştır. Kontrol grubu EEG sonuçlarına bakıldığında ise katılımcıların hepsinde normal EEG bulguları görüldü. Ancak iki gruptaki EEG verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). RRMS grubunda 8 hastanın ikinci EEG çekimlerini tamamlayamaması nedenli toplam 45 hastanın ikinci EEG verileri elde edilebildi. 2.EEG sonuçları içerisinde sadece 1 adet fokal epileptiform aktivite (%2,2) görüldü. Planlanan iki EEG tetkiki tamamlanmış 45 RRMS hastasının 3'ünde epileptiform anomali izlenmiş olup çalışmamızdaki subklinik nöbet sıklığı %6,66 olarak saptandı. Ancak EEG anormallikleri olması durumu kognitif bozukluk ve depresyon ile doğrudan ilişkilendirilemedi. Sonuç: MS hastalarında demiyelinizasyon ve diğer patofizyolojik süreçlere bağlı depresyon, kognitif bozukluklar ve epileptik nöbetler meydana geldiği bilinmektedir. Ek olarak hastalarda objektif veya subjektif semptom ve bulgulara neden olmadan subklinik nöbetler olabileceği de düşünülmektedir. Bu çalışma RRMS hastalarında EEG incelemesinin subklinik nörolojik değişiklikler için kullanılabileceğini göstermektedir. EEG anormalliklerinin klinik öneminin anlaşılabilmesi için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Subklinik Nöbet, Elekroensefalografi, Bilişsel Fonksiyonlar, Depresyon
Epileptik ensefalopati: Glial aktivite faktörleri biyobelirteç olarak kullanılabilir mi?
Giriş ve Amaç: Epileptik ensefalopatiler (EE), her yaşta görülebilen fakat çoğunlukla süt çocukluğu ve erken çocukluk döneminde başlayan, epileptik aktivite ile ilişkili olarak kognitif ve nörolojik fonksiyonların kötüleştiği durumlara verilen isimdir. Çok çeşitli, dirençli nöbetlerle giden Lennox-Gastaut Sendromu ve epileptik spazmlarla giden West Sendromu, en sık görülen epileptik ensefalopatilerdendir ve immunoterapiye verdikleri yanıtla immunolojik mekanizmalarla ilişkili olabilecekleri akla gelmektedir. Bu nedenle ağırlıklı olarak bu hastaların çalışılması planlanmıştır. Bu çalışmada, West Sendromlu ve Lennox-Gastaut Sendromlu olgular başta olmak üzere nedeni belirlenemeyen epileptik ensefalopatili hastaların kanında TREM2, RANKL, HMGB1, S100-B, GFAP, CHI3L1, CXCL-13, sIL-2R, sCD-163 gibi glial aktivite faktörlerinin varlığını incelemek ve çıkan sonuçlara göre bu faktörlerin EE'de biyobelirteç olarak rolüne dair yeni bilgilere ulaşmak, tanı ve tedavi stratejileri geliştirilmesine zemin hazırlamak amaçlanmaktadır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya EE tanısı almış 0-18 yaş arası 18 nedeni belirlenemeyen WS hastası, 13 nedeni belirlenemeyen LGS hastası olmakla toplam 31 hasta ve 31 yaş/cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. EE'deki glial aktivitenin katkısını tanımlamak için, tüm serum örneklerinde TREM2, RANKL, HMGB1, S100-B, GFAP, CHI3L1, CXCL-13, sIL-2R, sCD-163 serum seviyeleri immünohistokimyasal analiz veya ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: Hastaların nöbet başlangıç yaşı ve hastalık süresi değerlendirildiğinde, LGS hastaları WS hastalarından anlamlı olarak daha yaşlıydı ve hastalık süresi anlamlı olarak daha uzun olmuştur. EE'li hastalar, sağlıklı kontrollerden önemli ölçüde daha yüksek CHI3L1 seviyeleri gösterdi. LGS hastalarında HMGB1, CHI3L1, sCD163 ve TREM2 seviyeleri WS hastalarına ve/veya sağlıklı kontrollere göre daha yüksekti. Araştırılan mediatörlerden biri veya birden fazlası tedaviye yanıt verme, hastalık şiddeti ve EEG'de patolojik özelliklerin varlığı ile ilişkilendirildi. Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla bulgularımız, LGS ve WS'nin patogenezinde astrosit ve mikroglia aracılı nöroinflamasyonun rol oynayabileceğine dair ilk hasta temelli kanıtı sağlar. Ayrıca, glial aracılar, idiyopatik EE'li hastalarda prognostik biyobelirteçler olarak hizmet edebilir. Özetle, sonuçlarımız özellikle LGS hastalarında glial hücrelerin katkısına ilişkin bir "kavram kanıtı" temeli sağlar ve böylece önceki hayvan modeli çalışmaların ve hasta temelli immünohistokimya raporlarının bulgularını doğrular. Anahtar Kelimeler: Epileptik Ensefalopati; West sendromu; Lennox-Gastaut sendromu; Kitinaz-3 benzeri protein 1; Glia; Nöroinflamasyon.
Bilek kanalı sendromunda elektrofizyolojik incelemeler
Bilek Kanalı Sendromu (BKS) hastalarında ön kol segmentinde medyan sinir motor ileti hızı yavaşlamasının nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak çalışmaların bazıları, bilek kanalında büyük miyelinli liflerin bloğa uğraması ve retrograt aksonal dejenerasyona uğraması fikirlerini desteklemektedir. Bu çalışmada, BKS hastalarında kontrol grubu ile kıyasla ön kol segmentinde 2. lumbrikal ve APB kasları kayıtlı medyan sinir motor ileti hızlarında yavaşlamanın belirlenmesi, ayrıca şiddetli BKS hastaları ile diğerlerinin arasında ön kol segmentindeki motor sinir iletim hızlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 51 BKS hastası ve 20 sağlıklı kontrol katılımcısının her iki eline dair veriler katıldı. Hasta ve gönüllü katılımcılar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı bakımından anlamlı fark yoktu. BKS hastaları tutulumun şiddetine göre minimal (grup 1), hafif (grup 2), orta (grup 3) ve ağır (grup 4) olmak üzere 4'e ayrıldı. Motor zaafı, duyu kusuru, Phalen testi ve Tinel bulgusu pozitif olan BKS hastalarında muayene bulgusu olmayan hastalarla kıyasla ön kolda medyan sinir motor ileti hızı daha yavaş bulundu (sırasıyla p=0,006, p=0,025, p=0,019, p=0,017). Aynı zamanda motor zaafı ve APB kas atrofisi olan hastalarda ön kol segmentinde 2. lumbrikal kası kayıtlı medyan sinir motor ileti hızının daha yavaş olduğu izlendi (sırasıyla p=0,003, p=0,001). ROC eğrisi analizi'ne göre 2. lumbrikal-interossei kayıtlı medyan-ulnar motor yanıt latans farkı, APB kası kayıtlı bilekte medyan motor distal latansı, bilek kanalında medyan motor ileti hızı, 1. parmak medyan-radyal duysal latans farkı, 4. parmak medyan-ulnar duysal latans farkı, 2 parmak medyan duysal yanıt tepe latansı ölçümlerinin duyarlıkları sırasıyla %81,4; %86,1; %87,1; %90,6; %91,5; %91,8, özgüllükleri ise sırasıyla %90, %90, %92,5, %92,5, %100, %90 idi. Literatürle benzer şekilde en yüksek duyarlılık 4. parmak medyan-ulnar duysal latans farkı, 2 parmak medyan duysal yanıt tepe latansı elektrofizyolojik incelemelerinde bulundu. Ancak diğer incelemeler ile belirgin fark yoktu. BKS hastalarında ön kol segmentinde APB kası kayıtlı medyan sinir motor ileti hızının ortalama değerini 53,8 m/s (±4,2) ve 2. lumbrikal kası kayıtlı medyan sinir motor ileti hızının ortalama değerini 54,3 m/s (±5,6) bulduk. Kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda anlamlı olarak fark vardı (sırasıyla p<0.001, p=0.012). Ağır şiddetli hasta grubunda (grup 4) diğer üç grupla kıyasla 2. lumbrikal kası kayıtlı medyan sinir motor ileti hızı anlamlı derecede düşüktü (p<0.001). İkinci lumbrikal ve APB kasları kayıtlı ön kol segmentinde medyan sinir motor ileti hızlarındaki değerlerde bilek kanalında medyan motor ileti hızındaki belirgin yavaşlamaya paralel olarak azalma izlenmedi. Bu durum bize önkol segmentindeki ileti hızındaki azalmanın nedeni olarak ön planda retrograd aksonal dejenerasyona sekonder olduğu düşündürtmektedir. Ancak proksimal segmentte artan lif kalınlığına orantılı ileti hızında artış bilinen bir fizyolojik durum olduğundan bilek kanalında büyük miyelinli liflerin bloğa uğraması durumu dışlanamamaktadır. Ayrıca aksonal dejenerasyon varlığının hastalık şiddetti ile ilişkili olduğunu düşünmekteyiz.
Sağlıklı bireylerde ve akut edinsel polinöropati hastalarında frenik sinir incelemesi
Diyafram kubbe şeklinde, ortadaki santral tendonun etrafını çevreleyen kas tabakasından oluşan, karın ve göğüs boşluğunu birbirinden ayıran, solunumun en önemli kasıdır. Diyaframın arka krural parçasının özofageal reflü mekanizmasında da önemli bir rolü bulunmaktadır. Motor innervasyonunu C3-C4-C5 sinir segmentlerinden köken alan frenik sinir sağlar. Frenik sinirin elektrofizyolojik olarak incelenmesi cerrahi sonrası frenik sinir yaralanmasının araştırılması, nöromusküler hastalıklar ve solunumu etkileyen akciğer hastalıklarında önemlidir. Frenik sinir ileti incelemelerinde normal sınırların belirlenmesi için sınırlı sayıda yayın bulunmakla beraber, yayınlarda uyarı ve kayıt yerleri farklılık göstermektedir. Diyaframın gastroözofageal işlevlerde önemli rolü olduğu belirtilen arka parçalarının yüzeyel elektrodlarla kayıtlanması iyi bilinen bir yöntem değildir ve gastroözofageal kataterle yapılan ölçümler de hastalar için tolere etmesi zor yöntemlerdir. Diyaframın tutulduğu nöromusküler hastalıklardan sık bilinenlerinden biri de Guillain-Barré Sendromu (GBS)'dur. GBS simetrik kol ve bacak güçsüzlüğü, refleks azalması ve duysal belirtilerle seyreden, nöromusküler paralizinin en sık nedeni olan, immün kökenli akut inflamatuar bir poliradikülopatidir. Elektrofizyolojik incelemeler hastalığın tanısının konulmasında, prognoz tayininde, aksonal-demiyelinizan ayrımının yapılmasında ve solunum tutulumunun belirlenmesinde önemli rol oynar. Çalışmamızda diyaframın ideal uyarı ve kayıt yerlerinin bulunması, Türk toplumu için normal değerlerin belirlenmesi, arka parçasının yüzeyel elektrodlarla kaydedilebilirliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu verilerle GBS tanılı hastalarda diyafram iletiminin klinik ve solunum tutulumuyla korelasyonu ve GBS alt tip tayininde frenik sinir iletilerinin önemi araştırılacaktır. Çalışmamıza 63 sağlıklı gönüllü ve 23 GBS tanılı hasta dahil edilmiştir. Sağlıklı gönüllülerde diyaframın ön parçasını kaydedecek 2, arka parçasını kaydedecek 2 farklı kanalda yüzeyel, kendinden yapışkanlı elektrodlar kullanılarak bileşik kas aksiyon potansiyelleri (BKAP) kaydedilmiş, eş zamanlı biseps kası kayıtlamasıyla bu kasta BKAP oluşmadığı gözlenmiştir. Hasta grubunda incelemeler ilk elektrod pozisyonunda ve iki taraflı yapılmıştır. Hasta ve sağlıklı gönüllü gruplarında uyarı, sternokleidomastoideus kasının posteriorundan bipolar yüzeyel stimulatör aracılığı ile verilmiştir. En yüksek genlikte yanıtların kaydedildiği ilk elektrod pozisyonunda frenik sinir latans üst sınırı 7,7 milisaniye (ms), taban-tepe genlik alt sınırı 0,30 milivolt (mV), tepeden tepeye genlik alt sınırı 0,45 mV, negatif pik süresi üst sınırı 24,15 ms ve alan alt sınırı 3,05 mV*ms olarak bulunmuştur. Diyafram arka parçasını kaydeden pozisyonlarda ön parçaya kıyasla daha düşük genlikli ve daha uzun latanslı yanıtlar kaydedilmiştir. Hastalarda frenik sinir motor yanıtlarının negatif pik süresi ve alanı ile klinik ve solunum parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmıştır. Frenik sinir yanıt latansı üst sınırı %110 ve üzeri olarak alınırsa, frenik sinir ileti incelemeleri ile GBS alt tiplerinden akut inflamatuar demiyelinizan polinöropati (AİDP) grubu %84,6 duyarlılık ve %87,5 özgüllükle tanınmaktadır. Çalışmamızda elde edilen veriler ışığında frenik sinir ileti incelemesinde kayıt yeri olarak ksifoid çıkıntının 5 cm yukarısı ve kostal marjinde 16 cm lateralinin kullanılması önerilmektedir. Diyaframın arka parçasının da yüzeyel elektrodlarla kayıtlanabileceği görülmüştür. GBS tanılı hastalarda elektrofizyolojik verilerin klinik ve solunum parametreleriyle korelasyonu ve hastalığın alt gruplarının ayrımında yüksek özgüllük ve duyarlılığa sahip olması nedeniyle rutin ileti incelemelerine eklenmesi önerilmektedir.
Epilepsi hastalarında yürütücü işlevlerin ve dikkatin multimetot ölçüm teknikleriyle değerlendirilmesi
Toplumda sık görülen ve her yaş grubunda karşımıza çıkabilen bir nörolojik hastalık olan epilepsi; bilişsel bozukluklar, davranış problemleri, duygudurum değişiklikleri ve psikososyal sorunlar gibi birçok olumsuzluğu da beraberinde getirir. Hastaların günlük yaşamdaki işlevselliğinin bu faktörlerden etkilenmesinin önüne geçebilmek adına bu olumsuzlukların farkında olunması ve yakın takip edilmesi; ayrıca bunlarla başa çıkmak için hastaların doğru yönlendirilmesi ve akılcı tedavi seçimleri gereklidir. Literatürdeki birçok çalışmada epilepsi hastalarının bilişsel fonksiyonları farklı nöropsikolojik testler ile değerlendirilmiş ve kognitif kaybı arttırabilecek faktörler üzerinde durulmuştur. Biz de bu tez çalışmamızda epilepsi hastalarının yürütücü fonksiyonlarını ve dikkatini çeşitli nöropsikolojik testlerle değerlendirmeyi amaçladık. Toplam 10 ay süren bu tez çalışmasında 30 epilepsi hastası ile benzer yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyinde olan 15 sağlıklı kontrolü çalışmaya dahil ettik. Katılımcıların yürütücü işlevler ve dikkat fonksiyonlarını değerlendirmek için İkili Benzerlik Testi, Sayı Menzili Testi, Sözel Akıcılık Testi, Stroop Testi Çapa Formu, Wisconsin Kart Eşleme Testi ve İstanbul 5 Küp Planlama Kulesi Testi uygulandı. Hasta ve kontrol gruplarına uygulanan test sonuçları ile değişkenler göz önüne alındığında, yapılan tüm testler epilepsi hastalığının yürütücü işlevlerde ve dikkat üzerinde olumsuz bir etkilenmeye neden olduğunu destekledi. Epilepsi tipi, hastalık süresi, nöbet sıklığı ve antiepileptik tedavinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisi değerlendirildiğinde anlamlı bir bulguya rastlanmadı. Hastaları eğitim düzeyine göre değerlendirdiğimizde ise nöropsikolojik testlerden sadece Fonemik Akıcılık Testi ile anlamlı bir ilişki saptadık. Tez çalışmamızın sonuçları literatüre benzer şekilde epilepsi hastalığının yürütücü işlev ve dikkat bozukluğuna yol açtığını desteklerken; önceki birçok çalışmadan farklı olarak nöbet sıklığı, hastalık süresi ve kullanılan antiepileptik tedavinin kognitif fonksiyonlar üzerine anlamlı bir etkisi görülmemiştir.
Küme başağrısı patofizyolojisinde inflamazomun rolü ve otonomik bulguların değerlendirilmesi
Tez tanıtımı: Şahin E, Küme başağrısı patofizyolojisinde inflamazomun rolü ve otonomik bulguların değerlendirilmesi, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Nöroloji Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2020. Giriş ve Amaç: Küme başağrısının altında yatan mekanizmalar henüz net olarak anlaşılamamıştır. Atakların hep aynı dönemlerde kümelenmesi en çarpıcı zamansal özelliklerindendir ve viral/alerjenik uyaranlar gibi eksternal dönemsel tetikleyicilerle aktive olan bir mekanizmanın varlığını akla getirmektedir. Eşlik eden bulgular nedeniyle kranyal otonomik aktivasyon olduğunun bilinmesi, tabloda sempatik ve parasempatik sistemlerin bozulduğunu düşündürmektedir. Bu çalışmada hastalığın inflamasyonla ilişkisinin ve otonomik tutulumun araştırılması; patofizyolojinin daha iyi anlaşılarak yeni tedavi yaklaşımlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza küme başağrısı olguları ve sağlıklı kontrol grupları dahil edilme kriterlerine göre alınmıştır. İnflamasyonun olası rolünü araştırmak amacıyla NLRP1, NLRP3, ASC, HMGB1, CASP1, NFΚB, TNF alfa, IL-1 beta, IL4, IL6, IL10, IL18, S100b, NSE, nNOS, eNOS ve iNOS düzeyleri incelenmiştir. Hastalığın otonomik sinir sistemine olan etkilerini gözlemlemek amacıyla hastalara atak dışı dönemde 24 saat ritim holter monitorizasyonu ve elektrofizyolojik incelemeler yapılmıştır. Çalışma öncesi etik kurul onayı alınmış ve tüm katılımcılara yazılı onam formları imzalatılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan 35 küme başağrısı hastasının (27 erkek), yaş ortalaması 37,2613,32 yıl, ortalama hastalık süresi 7,897,44 yıldı. Otonom bulguları 3 veya daha fazla olan hastalarda NLRP1 (p=0,017), HMGB1 (p=0,038), IL18 (p=0,042), S100b (p=0,013), NSE (p=0,021), nNOS (p=0,028) ve eNOS (p=0,034) düzeyleri anlamlı olarak düşük saptandı. Sigara içen hastalarda içmeyenlere göre NLRP3 (p=0,014), HMGB1 (p=0,004), IL18 (p=0,033), S100b (p=0,001), NSE (p=0,020), nNOS (p=0,025) ve eNOS (p=0,004) düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu. Hiperlipidemi öyküsü olan hastalarda IL18 (p=0,021) ve eNOS (p=0,035) düzeyleri düşüktü. Hem atak hem atak dışı döneminde karşılaştırılan on hastada sitokin düzeylerinde anlamlı fark bulunmadı. Altı hastanın IL18, NLRP1, NLRP3, nNOS ve NFΚB sitokin düzeylerinin incelendiği gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu incelemesinde IL18 düzeyi hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre 11,56 kat yüksek saptandı. Holter verilerinde, kısa süreli kalp hızı değişkenliği parametresi olup parasempatik sistem aktivitesini gösteren RMSSD (p=0,001) ve pNN50 (p=0,024) değerleri hastalarda anlamlı olarak yüksek saptandı. Otonom bulguları fazla olan olgularda ortalama kalp hızı (p=0,046) anlamlı olarak yüksek bulundu. Hiperlipidemi öyküsü olan hastalarda R-R intervallerinin istirahat durumunda değişkenlik oranı (p=0,007) yüksekti. Tartışma: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında ve atak döneminde araştırılan inflamasyon parametrelerinin düzeylerinde anlamlı fark saptanmaması küme başağrısı patofizyolojisinde inflamazomların belirleyici rol oynamadığını düşündürmektedir. Otonom bulguları 3 veya daha fazla olan hastalarda NLRP3, HMGB1, S100b, NSE, nNOS ve eNOS gibi proinflamatuar ve bazıları hücre hasarı göstergesi olan sitokinlerin azalmış olması hipotezin aksine periferik kanda inflamasyonun baskılandığını düşündürmektedir. Genel grupta ve atak dönemi örneklerde hiperlipidemik hastalarda IL18 ve eNOS'un düşük saptanması hiperlipideminin inflamatuar mekanizmalarla ve küme başağrısında tetiklenen yolaklarla ilişkisini ortaya koymuştur. Sigara içen hastalarda atak dışı dönemde alınan kanlarda NLRP1, NLRP3, S100b, nNOS ve eNOS düzeylerinin baskılanması hem sigaranın hem de hastalığın inflamatuar mekanizmaları etkilediğini düşündürmektedir. IL-18 düzeyinin hastalarda kontrollere göre çarpıcı şekilde 11,56 kat yüksek saptanması, küme başağrısı patofizyolojisinde önemli bir proinflamatuar sitokin olan IL-18'in aktive olmasının rol oynadığını düşündürmektedir. Çalışmamızda elde ettiğimiz en önemli sonuçlardan biri de parasempatik aktivite artışının göstergesi olan RMSSD ve pNN50 düzeylerinin hastalarda kontrollere kıyasla anlamlı oranda yüksek saptanması olmuştur. Atak dönemi dışında yaptığımız bu incelemede elde ettiğimiz veriler, hastalığın ağrılı dönemden bağımsız bir şekilde otonom sinir sisteminin regülasyonunda bozulma ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Holter, inflamasyon, inflamazom, kalp hızı değişkenliği, küme başağrısı, patofizyoloji, sempatik deri yanıtı, trigeminal otonomik sefalalji
Beyinde demir birikimiyle giden nörodejeneratif hastalıklarda (NBIA) nicel duyarlılık haritalaması (QSM) ile demirin kantitatif ölçümü ve klinik korelasyonu
Tez Tanıtımı: Özge Uygun Yıldıran, Beyinde Demir Birikimi ile Giden Nörodejeneratif Hastalıklarda (NBIA) Nicel Duyarlılık Haritalaması (QSM) ile Kantitatif Demir Ölçümü ve Klinik ile İlişkisinin Değerlendirilmesi, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2020. Giriş ve Amaç: Beyinde demir birikimi ile giden nörodejeneratif hastalıklar (NBIA) demirin özellikle bazal gangliada birikimi ve buna bağlı progresif motor disfonksiyon, kognitif yıkım, epilepsi, oküler bulguları, polinöropati gibi çeşitli bulgulardan biri ya da birkaçının birlikte olduğu heterojen bir grup nörodejeneratif hastalıktır. Bu çalışmamızda amaç NBIA hastalıklarının ortak patogenezinde yer alan demirin bazal gangliada birikiminin demire hassas yeni bir yöntemle gösterilmesi, demir değerlerinin klinik seyir, hastalık alt tipi, başlangıç yaşı ve sağlıklı kontrollerdeki demir ölçümleri ile kıyaslanmasıdır. Kantitatif demir ölçümüyle hem hastalık progresi ve demir miktarı arasındaki ilişki, hem de NBIA alt grupları arasında demir birikimi açısından fark olup olmadığı anlaşılacak, bu ileride gerçekleşecek tedavilerin öncesi ve sonrasında tedavi etkinliğinin ölçülebilirliği açısından önemli bir adım olacaktır. Araç ve Yöntem: Çalışmamız, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Çocuk ve Ergen Nörolojisi Bilim Dalı'nda, genetik tanısı konulmuş 16 NBIA hastası ve bu grupla yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 11 sağlıklı kontrol ile gerçekleştirilmiştir. Hasta ve kontrol grubunun 3 Tesla Manyetik Rezonans (MR) görüntülemeleri yapılmış, T1, T2 kesitleri, duyarlılık ağırlıklı inceleme (SWI) incelemeleri elde edilmiştir. SWI görüntülemelerinden yola çıkılarak bazal gangliada (globus pallidus-GP, kaudat nükleus-KN, substansia nigra-SN, talamus, nükleus ruber-NR ve putamen) kantitatif demir miktarı QSM yöntemiyle değerlendirilmiş ve sonuçlar parts per million (ppm) cinsinden verilmiştir. Bununla birlikte klinik ağırlığın belirlenmesi için Burke Fahn Marsden distoni skorlaması (BFMS) kullanılmıştır. Ölçülen parametreler hasta ve kontrol grupları arasında SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) programı kullanılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hasta grubu (n=16, 9 PKAN, 3 MPAN, 2 PLAN, 2 Kufor Rakeb hastası) ile sağlıklı kontrollerin QSM yöntemiyle demir ölçümleri kıyaslandığında hasta grubunda GP'de sağlıklılardan yaklaşık 2 kat daha fazla demir birikimi olduğu saptandı (p=0.008). Buna karşın sağlıklı popülasyonda putamende demir miktarı hasta gruba göre 2,5 kat daha fazlaydı (p=0.015). Hastalık alt grupları ile sağlıklı kontroller tek tek kıyaslandığında PKAN'da GP'de sağlıklı kontrollere göre demir miktarı 2,5 kat yüksek bulundu (p=0.001). Öte yandan sağlıklı kontrollerde CN daha fazla demir birikimi saptandı (p=0.026). Bileşik heterozigot ve homozigot PKAN hastaları kendi arasında kıyaslandığında bileşik heterozigot hastalarda CN'de demir homozigotlara göre 4 kat fazlaydı (p=0.036). Klinik olarak klasik ve atipik PKAN hastaları kıyaslandığında atipik PKAN hastalarında SN'de demir 2,5 kat daha yüksek saptandı (p=0.024). MPAN hastalarında ise sağlıklı kontrollere göre demir miktarı GP ve SN'de yaklaşık 2,5 kat yüksek saptandı (p=0.005, p=0.036). PKAN ve MPAN hastaları kendi aralarında değerlendirildiğinde demir birikimi açısından anlamlı farklılık gözlenmedi. Demir birikimi ile başlangıç yaşı, klinik ağırlık (BFMS), cinsiyet, hastalık alt tipleri arasında korelasyon saptanmadı. PLAN ve Kufor Rakep hastaları sayıca az oldukları için istatistiksel değerlendirme yapılamadı. Tartışma: Bu bulgular, NBIA grubu hastalıklar ve alt grupları ayrı ayrı değerlendirildiğinde GP'de demir birikiminin kliniğin şekillenmesinde kilit rolü olduğunu göstermektedir. Hastalıklar ile başlangıç yaşları, cinsiyet, NBIA alt grupları karşılaştırıldığında anlamlı korelasyon olmaması hastalıkların heterojen bir klinik seyir gösterdiğini düşündürmektedir. Homozigot ve bileşik heterozigot PKAN hastaları karşılaştırıldığında bileşik heterozigot hastalarda sağlıklı kontrollerle benzer şekilde CN'de daha fazla demir birikiminin gösterilmesi hastalığın bileşik heterozigot grubunda daha yavaş seyir gösterdiğini düşündürmektedir. Atipik ve tipik PKAN hastalarında demir ölçümleri karşılaştırıldığında atipik PKAN hastalarında SN'de daha fazla demir birikiminin saptanması atipik PKAN hastalarında parkinsonizmin distoniye göre daha sık gözlenmesi ile ilişkilendirilebilir. Sağlıklı kontrollerde hasta grubuna göre putamende demir birikiminin daha fazla olması NBIA'da patolojinin putamen ile ilişkili olmadığını desteklemektedir. Yaş ile sağlıklı kontrollerde putamende demir birikimi arasında korelasyon bulunmuş, hasta popülasyonda ise putamen, substansia nigra ve nükleus ruberde demir miktarı arasında korelasyon saptanmıştır. Bu durum hastalık patogenezinde nükleus ruber ve substansia nigranın da rolü olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: NBIA, QSM, bazal ganglia, PKAN, MPAN, Kufor Rakeb Hastalığı, PLAN, demir birikimi
Nöro-behçet hastalarının klinik ve laboratuvar özelliklerinin analizi
Tez tanıtımı: Emekli AS, Nöro-Behçet Hastalarının Klinik ve Laboratuvar Özelliklerinin Analizi. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2020. Giriş ve Amaç: Behçet hastalığı (BH), multisistemik tutulumu olan inflamatuar bir hastalıktır. BH'nin en yıkıcı ve özürlülüğe sebep olan tutulumlarından birisi nörolojik tutulumdur. Büyük serilerde, parenkimal lezyonların sıklıkla mezodiensefalik bölge ve beyinsapında yerleştiği bildirilmiştir. Literatürde, günümüze kadar parenkimal lezyonların olasılık haritalamasıyla ilgili çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, beyin parenkimindeki lezyonların daha kesin bir şekilde etkilediği bölgeler ve olasılıklarının sunulması ile bunun hastaların klinik ve laboratuvar özellikleriyle olan ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Yöntem: Çalışmamıza, Parenkimal Nöro-Behçet Hastalığı (p-NBH) tanısı olan 55 hastanın 66 adet atak sırasında çekilmiş manyetik rezonans görüntülemeleri (MRG) dahil edildi. Lezyonların tespiti için T2 ağırlıklı aksiyel kesitler kullanıldı ve lezyonlar bilgisayar yardımlı dizayn yazılımı aracılığıyla dijitalize edildi. Lezyon sınırları poligonlar olarak belirlendi ve yüksek çözünürlüklü verilere dönüştürüldü. Dijitalize lezyonlar International Brain Mapping 152 beyin atlasına taşındı. Keşisen sınırların belirlenmesi için alan analizi uygulandı. Lezyon olasılık haritaları hastalığın klinik ve laboratuvar alt gruplarına göre elde edildi. Alt gruplar arasındaki farkların çarpıcı bir şekilde ortaya konulması için lezyon olasılık dağılım fark haritaları, oluşturuldu. İstatistiksel anlamlı farkın saptandığı anatomik bölgeler belirlendi. Ayrıca, hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri ortaya konuldu. Bulgular: Haritaların oluşturulması için p-NBH tanısı olan 55 hastanın 66 adet atak sırasındaki manyetik rezonans görüntüleme incelemeleri kullanıldı. Geç başlangıçlı hastalığın, progresif seyir ve ciddi özürlülük ile ilişkili olduğu saptandı. İlk atak sırasında ortaya çıkan yüksek özürlülüğün, progresif seyri gösterebileceği belirlendi. Lezyon topografisine bakıldığında, en çok etkilenen bölgenin rostral pons, mezensefalon ve diensefalik bölge olduğu saptandı. Kadınlarda beyin sapının (p<0,01), geç başlangıçlı hastalıkta kortikospinal yolak ile beyin sapının anlamlı derecede daha fazla etkilendiği saptandı (p<0,01). Progresif seyir ve takip süresi sonundaki ciddi özürlülüğün, akut ataklar sırasındaki kortikospinal yolak lezyonları ile ilişkili olduğu görüldü (p<0,01). Paterji testi pozitif olan hastalarda sağ hemisferin, paterji testi negatif olan hastalarda ise sol hemisferin daha fazla etkilendiği saptandı (p<0,01). Siklosporin kullanımı sonrasında ortaya çıkan lezyonları hemisferik ak madde gibi atipik bölgelerde yerleştiği gözlendi. Tartışma: Nöro-Behçet Hastalığıyla (NBH) ilgili yayınlanmış çalışmalarda, lezyonlar kaba anatomik bölgelere göre sınıflandırılmıştır. Çalışmamız, p-NBH alt gruplarındaki tutulumları ve lezyon lokalizasyonlarını daha kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca, hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri ile lezyon dağılımı açısından karşılaştırma da yapılmıştır. Lezyon olasılık haritalamasının yapılmasını sağlayan yeni geliştirdiğimiz bu yöntem, kodlama gerektirmeyen basit ve hızlı bir yöntem olarak birçok farklı nörolojik hastalıkta kullanım alanı bulabilir.
Parkinson hastalığında apomorfin kullanan hastalarda dürtü kontrol bozukluğu
Bu çalışmada, Apomorfin kullanan ileri evre Parkinson hastalarında dürtü kontrol bozukluklarının görülme sıklığının ortaya konulması amaçlanmıştır. Kesitsel tipte planlanmış olan bu çalışma, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine rutin kontrolleri için 01 Haziran 2021 ve 01 Haziran 2022 tarihleri arasında başvurmuş olan, 18 yaş ve üzeri, Hoehn ve Yahr evrelemesine göre 3 ve daha ileri evrede olup Apomorfin kullanan Parkinson hastaları üzerinde gerçekleştirilmiş, ileri evre Parkinson hastalarında dürtü kontrol bozukluklarının görülme sıklığını ortaya koymak amacıyla hastalara yüzyüze görüşme tekniği ile araştırmacılar tarafından geliştirilen bir sosyo-demografik ve klinik veri formunun yanısıra Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu ölçeği ile Parkinson Hastalığında Dürtüsel Bozukluk Anketi uygulanmıştır. Apomorfin kullanan Parkinson hastalarında dürtü kontrol bozukluğu prevalansı "kumar oynama" için %2.0 (n=1) "cinsel ilişki" için %9.8 (n=5), "alışveriş yapma" için %9.8 (n=5), "yemek yeme" için %15.7 (n=8) "diğer davranışlar" için %9.8 (n=5), "ilaç kullanımı" için %7.8 (n=4), diğer dürtüsel bozukluklar için %9.8 (n=5), toplamda ise %15.7 (n=8) olarak bulunmuştur. MMPI ve QUIP ölçeklerinin alışveriş yapma, cinsel davranış ve toplam puanlar açısından iyi bir korelasyon ortaya koydukları saptanmıştır. Çalışmamızdan edinilen veriler, Apomorfin kullanan hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının daha genç yaştaki (<55 yaş) hastalarda ve özellikle yemek yeme alanında ön plana çıktığını göstermektedir. Parkinson hastalarında yaşam kalitesini etkileyen dürtüsel bozuklukların takibi ve iyileştirici müdahaleler yapılması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Parkinson, Dürtü kontol bozukluğu, Apomorfin
Kalıtsal parkinson hastalığının genetik ve fenotipik özelliklerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Parkinson Hastalığı (PH)'nın yüksek oranda idiopatik olduğu bilinmektedir. Son dönemde genetik alanındaki ilerlemelerle birlikte hastalığın karanlık yüzü olan genetik altyapısı aydınlanmaya başlamıştır. Hastalığa neden olan genetik mekanizmaların bilinmesinin hastalığın patofizyolojisinin daha iyi anlaşılmasına imkan sağlayacağı düşünülmektedir. Ülkemizde akraba evliliği sık görüldüğünden hastalığın gelişiminde genetik özelliklerin büyük rolü olduğu bilinmektedir. Daha önce ülkemizde bu alanda yapılmış az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda kalıtsal PH olduğu düşünülen ve moleküler incelemeler sonucunda nedensel gen mutasyonlarının saptandığı hastaların ayrıntılı değerlendirilmesi, toplumumuzda sık görülen mutasyonların belirlenmesi ve literatürle benzer veya farklı yönlerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada, kliniğimizde Parkinson hastalığı tanısı ile takip edilen, erken başlangıç yaşı, ailede akraba evliliği öyküsü olması veya benzer kliniğe sahip hasta birey bulunması kriterlerini karşılayan 72 farklı aileden 75 hasta belirlenerek moleküler analiz yapılmıştır. Hastalardan alınan kan örneklerinde Multiplex Ligation-Dependent Probe Amplification (MLPA) yöntemiyle PH ile ilişkili olan 8 büyük gen, Yeni Nesil Dizileme (YND) yöntemiyle 33 gen çalışılmıştır. Mutasyon saptanan hastaların klinik özellikleri ayrıntılı incelenmiş olup hastalara açık dönemlerinde Hareket Bozuklukları Cemiyeti-Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (HBC-BPHDÖ) uygulanmıştır. Ayrıca kognitif değerlendirme açısından Standardize Minimental Test (SMMT), depresyon taraması için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) testleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, değerlendirmeye alınan 75 hastadan 26'sında (%34,8) mutasyon saptandı. Hastaların 13'ünde (%17,3) Parkin, 3'ünde (%4) SNCA, 2'sinde (%2,7) FBXO7 ve bir hastada (%1,3) DJ1 gen mutasyonu vardı. Ayrıca 5 hastada (%6,7) heterozigot GBA gen mutasyonu, bir hastada heterozigot Parkin mutasyonu ve bir hastada da heterozigot Parkin ve heterozigot LRRK2 mutasyonu saptandı. Parkin geninde 5 farklı nokta mutasyonu, 4 büyük delesyon mutasyonu ve 2 farklı birleşik heterozigot mutasyon vardı. Aynı aileden olan 2 hastada daha önce tanımlanmamış olan homozigot ekzon 4 c.491_491delT (V164Dfs*13) mutasyonu saptandı. Sinüklein geninde ekzon 1-6 duplikasyonu, FBXO7 geninde homozigot (ekzon 9; c.1492C>T) p.R498* ve homozigot (ekzon 1; c.101T>G) p.L34R mutasyonları, DJ1 geninde homozigot ekzon 1-5 delesyon mutasyonu vardı. Ayrıca, glukoserebrosidaz geninde heterozigot p.H294Q, p.R434P, p.D448H, p.G241R ve p.N227K mutasyonları, Parkin geninde heterozigot ekzon 2 delesyonu ve LRRK2 geninde heterozigot ekzon 36; c.5178A>G(rs200185983; p.Ala1726=) mutasyonu saptandı. Tartışma: Otozomal resesif Parkinson hastalığının (ORPH) dünya üzerinde en sık görülen genetik nedeni Parkin gen mutasyonlarıdır. Çalışmamızda da benzer şekilde Parkin gen mutasyonu en sık saptanan mutasyondur. Ülkemizde akraba evliliği sık görüldüğünden otozomal resesif (OR) geçişli gen mutasyonları çalışmamızda daha sık bulunmuştur ancak otozomal dominant (OD) geçiş gösteren SNCA genindeki gibi (penetransı her zaman tam olmayan) nadir mutasyonların saptanabileceği unutulmamalıdır. Bu çalışma ülkemizde Parkinson hastalığındaki genetik faktörlerin sık görülebileceğine ve önemine dikkat çekmektedir.
Multiple sklerozda diğer romatolojik otoantikorların prevalansı ve HLA B51 pozitifliğinin prevalansının değerlendirilmesi
Multipl Skleroz ataklarla ve remisyonlarla seyreden otoimmün kökenli bir hastalıktır. Zaman zaman başka otoimmün hastalıklarla birliktelik görülmektedir. Bazı durumlarda da romatolojik otoimmün hastalık tanısı konulamayıp otoantikorlar pozitif olabilmektedir. 2013-2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Polikliniğinde McDonald 2017 kriterlerine göre tanı almış 312 MS hastasının dahil olduğu, romatolojik otoantikorların sıklığı ve bunun yanında HLA B51 pozitivitesi sıklığı retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda amacımız MS tanılı hastalarda otoimmün antikorların ve HLAB51 sıklığını; antikorları pozitif olan hastalardan romatolojik tanı alanların sıklığını ortaya koymak idi. Multiple Skleroz hastalarında otoimmun hastalık sıklığı toplum ile kıyasandığında daha fazla olduğu görüldü; otoantikorlardan bazıları MS'de topluma göre daha sık bulunmakta olup; bazıları benzer sıklıktadır. ANA normal populyasyona göre sık izlenmekte olup; klinik anlamı yoktur; HLAB51 normal populyasyonla benzer sıklıktadır. Bu nedenle her MS hastasında otoantikor araştırılması maliyet açısından etkili görünmemektedir.
Mini-addenbrooke's cognitive examination (M-ACE) bilişsel tarama testinin Türk popülasyonuna adaptasyonu
Amaç: Mini-Addenbrook Kognitif Değerlendirme(M-ACE) testi dört ana bilişsel alanı (oryantasyon, bellek, dil ve görsel-mekansal yetenek) değerlendiren, toplam 30 puan olan, uygulama süresi beş dakika olan kısa bilişsel bir testtir. Bizim amacımız M-ACE kullanılarak kognitif yakınması olmayan, hafif kognitif bozukluğu (HKB) olan ve hafif demansı (AH) olan yaşlı bireylerin bilişsel fonksiyonlarını değerlendirmek ve M-ACE'i Türk popülasyonuna adapte etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kasım 2020-2021 yılları arasında ayaktan nöroloji polikliniğine başvuran ≥60 yaş, lise ve üzeri öğrenim düzeyinde, ana dili Türkçe olan, iletişimi engelleyen işitme ve görme kaybı olmayan, kognitif yakınması olan ve olmayan bireyler onamları alınarak dahil edildi. Katılımcılara Türkçe kullanılabilirliği sağlanan M-ACE ve MMDT uygulandı Bulgular: M-ACE HKB ve hafif AH'yi ayırt edebildi. HKB için kesim noktası 24/30'tü; duyarlılığı %90 özgüllüğü %73, AUC:0,875 tanı özgüllüğü %88'di. AH için 21/302'du; duyarlılığı %91 özgüllüğü %85 AUC:0,969 ve tanı doğruluğu %94'tü. Tartışma: M-ACE, HKB'yi ayırt etmede MMDT'den daha üstündür. MACE oryantasyon, sözel akıcılık ve görsel mekânsal yetenek puanı hafif AH ve HKB'yi birbirinden ayırt edebilmektedir. MACE bellek ve kayıt hafızası alanları HKB ve AH'de kognitif yakınması olmayan gruba göre etkilenmektedir. Sonuç: Bu çalışmada Türkiye'de ilk defa M-ACE testinin geçerlilik ve güvenirliliği değerlendirildi. Literatüre klinik ve araştırmalar için hafif kognitif bozukluk ve demansı ayırt edilebilen bir test kazandırıldı. Anahtar kelimeler: M-ACE, demans, kognitif disfonksiyon, nöropsikolojik test, Alzheimer hastalığı
Kontraktürlü miyopatilerin klinik ve genetik özelliklerinin incelenmesi
GİRİŞ; Kontraktürlü miyopatiler, erken kontraktür gelişimi ile karakterize genetik ve klinik olarak heterojen bir grup herediter kas hastalığıdır. En sık gözlenen Emery-Dreifuss müsküler distrofi (EDMD), Bethlem miyopatisi (BM) ve Ullrich konjenital müsküler distrofisidir (UKMD). AMAÇ; Bu çalışmada, İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöromüsküler Hastalıklar Polikliniğinde 1989-2018 yılları arasında kontraktürlü miyopati tanıları ile izlenen, akraba olmayan 31 aileden 50 hastanın klinik ve genetik özellikleri ayrıntılı incelenmiştir. BULGULAR; Çalışmamızın sonucunda 18 ailede (%58) kontraktürlü miyopatiye neden olan bozukluk genetik olarak gösterildi. Akraba olmayan 8 aileden (%25) on dokuz hasta EDMD-1, iki aileden (%6) iki hasta EDMD-2, bir aileden (%3) iki hasta EDMD-3, yedi aileden (%22) yedi hasta kollajen 6 ilişkili miyopati tanısı aldı. EDMD-1 grubunda hastalığın ortalama başlangıç yaşı 5,5±2,4 yıldı, hastalığın en sık başlangıç bulgusu Aşil kontraktürüne bağlı parmak ucunda yürümeydi, hastaların zaaf dağılımı skapuloperonealdi. Takiplerinde hastaların %90'da kardiyak tutulum gelişmişti, %55'e pace maker takılmıştı. Ayrıca, kadın taşıyıcıların %40'da ciddi kardiyak ileti kusuru saptandı. EMD geninde 4 "novel" mutasyon (c.416_417delTT; c.248_252delTACTC; c.19delC; Q44X[c.130C>T]) saptandı. OD-laminopati hastalarımızın sayısı çok olmasa da, bu grupta hastalığın EDMD-1'e göre başlangıç yaşının daha erken olduğu ve hastalık bulgularının daha ağır olduğu gözlendi. Moleküler incelemede LMNA geninde iki hastada heterozigot (c.1357C>T; c.127G>A), bir hastada homozigot 'novel' mutasyon (c.71C>G) saptandı. Diğer gruptaki hastalardan beşi BM, biri UKMD, biri ise kavşak tip müsküler distrofi fenotipindeydi. Col6A genlerinde saptanan yedi mutasyondan dördü 'novel' mutasyondu (c.838G>T; c.901-1G>C; c.428+1G>T; c.6063+5G>A). SONUÇ: Çalışmamızda, Türkiye'deki kontraktürlü miyopati hastalarının klinik ve genetik özellikleri ayrıntılı olarak incelenmiş, sadece nadir ve yeni fenotipler gözlenmekle kalmamış, popülasyonumuza özgün yeni mutasyonlar da saptanmıştır
Amiyotrofik lateral skleroz hastalarının erken tanısında elektrofizyolojik yöntemler: Fasikülasyon potansiyellerinin önemi
ALS primer motor korteks, beyinsapı ve omurilikteki motor nöronların kaybı ile giden, ilerleyici ve ölümcül bir nörodejeneratif hastalıktır. Alt ve üst motor nöron bulgularının birlikte bulunması ayırt ettirici özelliğidir. Bu bulgular klinik muayene ve elektrofizyolojik yöntemler ile aranır. Fasikülasyonlar alt motor nöron tutulumuna işaret eden, hastalığın erken dönem bulgularındandır. Muayene ile tespit edilebildiği gibi iğne elektromiyografisinde istirahatte ani düzensiz motor ünite boşalımları şeklinde belirirler. Fasikülasyonlar ALS'ye özgü omadıkları gibi her zaman patolojik bir duruma da işaret etmezler. Ancak ALS'nin erken tanısında anlamları 2006 yılında Awaji kriterlerinin kabulü ile daha çok anlaşılmıştır. ALS fasikülasyonlarının öz niteliklerinin ayrıntılandırılması bu nedenle önemlidir. Çalışmamızda fasikülasyon potansiyellerinin incelenmesi için hangi elektrodun kullanılmasının daha uygun olacağını göstermek ve fasiküle eden motor ünitelerin istemli kasıya katılıp katılmadıklarını sınamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Awaji kriterlerine göre kesin ALS tanısı almış 20 adet hasta katıldı. Hastalara rutin ileti çalışmasları ve iğne elektromiyografisinin ardından birinci dorsal interosseöz kasında bipolar eyer elektrot ile 2 dk yüzeyel fasikülasyon kaydı yapıldı. Aynı kasta tek cilt insersiyonu ile 3 farklı noktada konsantrik iğne elektrot (37 mm) kullanılarak 2'şer dakikalık toplamda 6 dk fasikülasyon kaydı yapıldı. İğne ile kayıt yapılan noktalarda istemli kası ile motor ünite potansiyelleri kantitatif MÜP analizi için kaydedildi. Veriler daha sonra off-line olarak analiz edildi. Fasikülasyonlar basit, kompleks ve kombine olmak üzere şekillerine göre sınıflandırıldı. Kantitatif MÜP analizi ile kaydedilen MÜP'ler fasikülasyon potansiyelleri arasında arandı. Hastaların yaşları 35-72 arasında değişiyordu (ortalama 54 yıl). Kadın:erkek oranı 5:15 idi. Hastaların 13'ü spinal başlangıçlı, 7'si bulber başlangıçlı idi. Yüzeyel ve iğne elektrot ile kaydedilen faskülasyonların sayısı her hasta için not edildi. Toplamda yüzeyel elektrot ile 737, iğne elektrot ile 2141 fasikülasyon potansiyeli kaydedildi. Yüzeyel elektrot ile kaydedilen fasikülasyonlar amplitüt, süre ve faz açısından yeterli bilgi vermediğinden sınıflandırılamazken iğne elektrot ile kaydedilenler basit, kompleks ve kombine olarak sınıflandırılabildi. Tüm fasikülasyonlar içinde en sık basit fasikülasyonlar izlendi: %57. İkinci sıklıkla kompleks fasikülasyonlar kaydedildi: %36. En nadir görülen fasikülasyonlar kombine olanlardı: %7. İğne kayıt noktalarında izlenen toplam fasikülasyon potansiyelleri, yüzeyel kaydedilenlerden sayıca anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,00). Ancak, iğnenin en az sayıda fasikülasyon potansiyeli kaydettiği pozisyonlar dikkate alındığında, yüzeyel kayıtlama daha yüksek sayıda fasikülasyon fark etti (p<0,016). Hastalığın erken döneminde ve bulber başlangıçlı vakalarda diğer denervayon potansiyellerinden önce fasikülasyon potansiyellerinin daha yoğun olarak izlendiği görüldü. Son olarak kantitatif MÜP analizi ile kaydedilen MÜP'ler arasında fasiküle eden MÜP olup olmadığı araştırıldı. 20 hastanın 8'inde istemli kasıya katılan FP izlendi. Ancak bu katılım çok düşük bir oranda idi. Fasiküle eden MÜP'lerin en az %0,44'ü en fazla %4,4'ü istemli kasıya katılıyordu. Kasıya katılan tüm fasikülasyonlar basit yapıda idi. Çalışmamızda elde edilen veriler ışığında yüzeyel elektrot ile fasikülasyon kayıtlamanın hızlı bir tarama yöntemi olarak kullanılbileceği, ancak halen esas olarak iğne elektrot kullanımının daha uygun olacağı ve iğne elektrot ile fasikülasyon ararken hastaya yeterli sürenin verilmesinin gerektiği sonuçlarına varıldı. Fasiküle eden motor ünitelerin çoğunlukla kasıya katılmıyor oluşlarının hastalığın üst motor nöron yahut alt motor nöron gövdesinde başgöstermesine bağlanabileceği düşünüldü. Kasıya katılan fasikülasyonların hepsinin basit yapıda oluşu literatür ile uyumluydu. Yine bulber başlangıçlı ve erken dönemdeki hastalarda pozitif diken ve fibrilasyon potansiyelleri olmaksızın fasikülasyonların izlenmesi Awaji kriterlerinde belirtilen öz nitelikler ile uyumluydu. Erken tanıda Awaji kriterlerinin uyuglanmasına bir kez daha vurgu yapılmış oldu. Anahtar Kelimeler: ALS, Fasikülasyon potansiyelleri, Awaji kriterleri, Erken tanı
Kronik inflamatuar demiyelinizan polinöropati hastalarında periferik kan ve cilt biyopsisinde b lenfosit sitokin ekspresyon değişikliklerinin terapötik ve prognostik biyobelirteç olarak önemleri
Tez Tanıtımı: Özdağ Acarlı, A.N. (2019). Kronik İnflamatuar Demiyelinizan Polinöropati Hastalarında Periferik Kan ve Cilt biyopsisinde B Lenfosit Sitokin Ekspresyon Değişikliklerinin Terapötik ve Prognostik Biyobelirteç Olarak Önemleri. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji AD. Tıpta Uzmanlık Tezi. İstanbul. Giriş: Kronik enflamatuvar demiyelinizan polinöropati (CIDP) en sık görülen kronik immün aracılı periferik nöropatidir ve güncel tedavi rejimleri (Intravenöz/IV immünoglobulin, plazmaferez ve anti-CD20 gibi) B hücrelerin hastalığın patogenezinde önemli rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Amaç: Bu çalışmada, CIDP'de periferik kan ve cilt biyopsi örneklerinde B lenfosit popülasyonları, B lenfositlerinin ürettiği sitokinlerin ekspresyon değişiklikleri ve epidermal sinir lifi sayısal değerleri incelenerek tanı, hastalık aktivitesi ve tedavi yanıtının takibi açısından yol gösterebilecek olası biyobelirteçlerin varlığı araştırılmıştır. Hastalar ve Yöntemler: Toplam 50 CIDP (25 tipik CIDP, 18 MADSAM ve 7 DADS-İ), 12 CMT1A ve 25 sağlıklı kontrolün periferik kan B lenfosit popülasyonları akım sitometrisi ile immünfenotiplendirilmiş, periferik kan mononükleer hücrelerinde (PKMH) ve alt bacak cilt biyopsi örneklerinde B hücrelerinin ürettiği sitokinlerden IL6, IL10 ve TNFA gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile değerlendirilmiştir. Ayrıca 17 CIDP hastası ve 10 sağlıklı bireyin ön kol, kalça ve alt bacak bölgelerine ait cilt Punch biyopsi örnekleri 'protein gene product 9.5' (PGP9.5) ile işaretlenerek intraepidermal sinir lifi (IENF) yoğunluğu değerleri hesaplanmıştır. Bulgular: CIDP'de diğer gruplara göre CD19+ B (p=0,0002), naif B (p=0,0012) ve plazma hücre (p<0,0001) yüzdelerinin belirgin düşük, dönüşmüş hafıza B hücre yüzdesinin (p=0,0004) ise yüksek olduğu görüldü. CIDP alt tipleri karşılaştırıldığında tipik CIDP'de plazma hücre yüzdelerinin atipik CIDP grubuna göre daha düşük olduğu saptandı (p=0,0191), diğer B hücre alt tiplerinin birbirinden farklı olmadığı belirlendi. PKMH TNFA gen ekspresyon düzeylerinin CIDP'de sağlıklı kontrol grubuna göre belirgin yüksek olduğu (p=0,0416) görülürken IL6 ve IL10 açısından fark saptanmadı. CIDP'de cilt biyopsilerinde IL6 ve TNFA gen ekspresyon düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna göre farklı olmadığı görüldü. Ayrıca CIDP alt tipleri arasında da sitokin ekspresyon düzeyleri farklı değildi. CIDP hastalarının IENF yoğunluğu değerlerinin her üç bölgede de sağlıklı kontrol grubuna göre belirgin azaldığı (alt bacak, kalça ve ön kol için sırasıyla; p<0,0001, p=0,003 ve p=0,002), atak sonrası geçen zaman ile pozitif (cc=0,494, p=0,044), fonksiyonel özürlülük ile ise ters yönde (cc=-0,563, p=0,019) bağıntı (korelasyon) gösterdiği saptandı. Sonuç: CIDP'de tedaviden bağımsız olarak periferik kanda naif B ve plazma hücre oranının azaldığı, dönüşmüş hafıza B hücre yüzdesinin arttığı görülmektedir. Ayrıca CIDP'de PKMH TNFA gen ekspresyon düzeyleri de belirgin olarak artmıştır ve tüm bu değişikliklerin hastalık patogenezinde rol oynadığı anlaşılmaktadır. Periferik B hücre popülasyonundaki değişikliklerin altında yatan mekanizmaların araştırılması CIDP'de yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine rehberlik edecektir. Ayrıca CIDP takibinde ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde cilt biyopsisinin elverişli bir biyobelirteç olabileceği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik inflamatuvar demiyelinizan polinöropati, B hücresi, sitokin, intraepidermal sinir lifi, cilt biyopsisi
Migrenli hastalarda transkranial ultrasonografi yoluyla beyin dokusu değişikliklerinin incelenmesi ve depresyonla ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada migren hastalarında transkranial ultrasonografi ile derin beyin parankim yapılarının incelenmesi ve migren seyri, prognozunu ve tedavi seçiminde önemli bir etmen olan depresyonla ilişkisinin araştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2018- 2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Nörosonoloji Laboratuarında ultrasonografi kayıtları bulunan 43 sağlıklı kontrol ve Uluslararası Baş Ağrısı Derneği kriterine göre auralı ve aurasız migren tanısı alan 42 hastanın ultrasonografi verileri dahil edildi. Katılımcıların Hamilton Depresyon ölçek sonuçları ve migrenlilerin MIDAS skorları ve sosyodemografik verilerini içeren kayıtları da retrospektif olarak değerlendirmeye alındı. Bulgular: Sosyodemografik olarak, migrenlilerde aile öyküsü ve sigara kullanımı kontrollere göre daha sık gözlendi (p=0,001, p=0,046). Migrenli hastalarda, kontrol grubuna göre Hamilton Depresyon skorları daha yüksek saptandı (p=0,008). Migrenlilerde lateral ventrikül frontal horn genişliği kontrollere göre daha küçük olarak saptandı (p=0,003, p<0,001). Kontrol grubunda, yaş ve üçüncü ventrikül genişliği arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü orta düzeyde bir ilişki bulundu (p:0,006, r: 0,412). Migrenli hastalarda Hamilton Değeri ve MIDAS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönlü orta düzeyli bir ilişki saptandı (p:0,002, r:0,470). Hamilton Depresyon Skorları 8 ve üzerinde olanların, azalmış Rafe ekojenitesine sahip olma oranı (%79), Hamilton skorları 8 altında olanlara göre (%53) istatistiksel olarak daha yüksek gözlendi (p=0,012). Kontrol grubunda, Rafe Nükleus ekojenitesinde azalma saptananların Hamilton değeri, normal ekojenite saptananların Hamilton değerlerine göre daha yüksek oranda, istatistiksel olarak anlamlı şekilde 8 ve üzerinde saptandı (p=0,01). Migren grubunda ise Hamilton değerleriyle Rafe Nükleus grupları arasında anlamlı ilişki bulunamadı (p=0,707). Diğer sosyodemografik veriler, ultrasonografi bulguları açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık gözlenmedi. Beyin sapı Rafe Nükleus ekojenitesi ile hastalık süresi, sıklığı, yaş, cinsiyet, atak tedavisi, atak ilaç sayısı ve profilaktik tedavi grubuyla ilişki saptanmadı. Tartışma: Çalışmamızda, genel olarak yüksek Hamilton Depresyon değerleri, Rafe Nükleus ekojenitesinde azalmayla ilişkili saptandı. Ayrı gruplar halinde bakıldığında, kontrol grubunda da yüksek depresyon skorları ve azalmış Rafe Nükleus ekojenitesi ilişkili bulunmuş olup, migrenlilerde bu ilişki gözlenemedi. Her 2 grupta Substansia Nigra alansal ölçümü ve üçüncü ventrikül ölçümü arasında istatistiksel fark saptanmamış olup, migrenlilerde lateral ventrikül frontal horn daha dar olma eğilimindeydi. Mevcut veriler Rafe Nükleus ekojenitesindeki azalmanın depresyonla ilişkilendirilebileceğini göstermekte olup, depresyon eşlik eden hastalıklarda transkranial ultrasonografiyle bu nükleus ekojenitesinin değerlendirilmesi klinik açıdan uygulanabilir olarak görünmektedir. Sonuç: Mevcut bulgular değerlendirildiğinde, Rafe Nükleus ekojenitesindeki azalma ön planda depresyon ile ilişkilidir. Birçok nörolojik hastalığa eşlik eden ve yaşam kalitesini azaltan depresyonun sebep olduğu değişiklerin transkranial ultrasonografiyle tespiti, klinikte yardımcı yöntem olarak faydalı görünmektedir.
Asemptomatik vitamin B12 eksikliğinde serebral manyetik rezonans görüntüleme değişikliklerinin kognitif testlerle ilişkisi
Vitamin B12 santral sinir sisteminde (SSS) miyelinizasyondan sorumlu mekanizmalarda önemli rol oynar. Diyet ile yetersiz alımı veya emilim problemleri nedeniyle serum seviyeleri düştüğünde özellikle hematolojik ve nöropsikiyatrik belirtilere yol açabilir. Nörolojik tutuluma ait kognitif belirtiler çoğunlukla sinsi ilerler, bazen de daha hematolojik belirtiler görülmeden ilk bulgu olarak karşımıza çıkabilir. Rutin Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) B12 eksikliğine bağlı beyin hasarını göstermekte yetersiz kalır. Difüzyon tensor görüntüleme (DTG), geleneksel MRG'de normal bulgular görülebilen bir takım nörolojik bozukluklarda anormallikleri ortaya koyabilmektedir. Biz bu çalışmada klinik belirti aşamasına ulaşmamış vitamin B12 eksikliği olgularında kognitif etkilenmeyi nöropsikolojik testleri kullanarak, serebral nöronal hasarıda DTG yöntemini kullanarak göstermeyi amaçladık. Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji A.D. polikliniklerine Ocak -Ağustos 2016 tarihleri arasında başvuran kognitif yakınma tariflemeyen ve serum vitamin B12 seviyesi 200 pg/ml'nin altında olan 60 hasta ile 42 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Tüm hastalardan olası başka etiyolojik nedenlerin dışlanması amacı ile rutin kan tetkikleri hastanemiz merkez laboratuvarına gönderildi. Hastaların ayrıntılı anamnezleri alındı, sistemik ve nörolojik muayene yapıldı. Hastalara nöropsikolojik test olarak; Standardize Mini-Mental Durum Muayenesi (MMSE), Montreal Cognitive Assessment Testi (MOCA), Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi (AVLT) ile İleri ve Geri Sayı Menzili Testi (WMS-R), Görsel Üretim Alt Testi (WMS-III), Sözel Kategorik Akıcılık Testi (KAS), İz Sürme Testi (Trail A-B) ve soyutlama becerisi için Benzerlikler (BENZ) testi uygulandı. Her olgunun bilişsel fonksiyonlarla ilişkili ve vitamin B12 eksikliğinde daha önce değerlendirilmiş olan bazı beyin bölgelerinin (Korpus Kallozum, Anterior Talamus, Dorsolateral Prefrontal Korteks, Hipokampüs) Difüzyon Tensör Görüntüleme (DTG) incelemesini gerçekleştirdik. Hasta grubunun başta bellek ilgili işlevleri değerlendiren AVLT olmak üzere uyguladığımız tüm nöropsikolojik testler de kontrol grubuna göre daha kötü skorlar aldığı saptandı. DTG incelemesinde hasta grubunun kontrol grubuna göre her iki hipokampüs'te FA değerlerinde anlamlı düşüş ve ADC değerlerinde belirgin yükseliş saptandı. Korelasyon analizinde yaş arttıkça nöropsikolojik test skorlarında daha kötü skorlar alındığını saptadık. Nöropsikolojik test skorları ile beyin bölgelerindeki FA ve ADC değerleri arasında ise ilişki saptamadık. Bu çalışmada asemptomatik dönemde dahi vitamin B12 eksikliğinde, beyinde mikrostrüktürel hasarlanmaların olduğu ve hastaların kognitif gerileme gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuç doğrultusunda tanı ve tedavisi kolay olan vitamin B12 eksikliğinin erken dönemde tedavisi ile ilerde oluşabilecek geri dönüşümsüz hasarların önüne geçilebilecektir.
Migrende paranazal sinüs patolojileri
Migreni Olan Hastalarda Paranazal Patolojilerin Değerlendirilmesi, Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Adıyaman, 2018. Baş ağrısı tüm dünyada hemen herkesin hayatı boyunca birçok kez yasadığı bir şikâyettir. Baş ağrısı yapan rahatsızlıklar arasında migren geniş bir yer tutmaktadır. Migren tanısı baş ağrısının klinik özelliklerine göre konulmakta olup, spesifik bir tetkik ve tahlili bulunmamaktadır. Klinik özelliklerinin benzerliğiyle sıklıkla paranazal sinüs kökenli ağrılarla karışabildiği gibi yansıyan ağrılar ve burun ile paranazal sinuslerden kaynaklanan ağrılı uyaranların migrende tetikleyici rol oynayabileceği uzun süredir araştırılmaktadır. Yanlış tanı yüzünden efektif olmayan medikal ve/veya cerrahi tedaviler uygulanabilmektedir. Bu çalışmada paranazal varyasyonlar ve patolojilerinin migren hastalarındaki sıklığını ve bu durumların ağrı şiddeti ve atak sıklığı üzerine etkileri olup olmadığını araştırmak için Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi nöroloji polikliniğine başvuran ve IHS 2013 kriterlerine göre ilk kez tanı alan migren hastalarının kranial bilgisayarlı tomografi (BT) aksiyal görüntülerinin ve bu tek çekimden elde edilen reformat koronal sekanslar deneyimli bir radyolog ile birlikte değerlendirildi. Çalışmaya yaşları 18-58 arasında olan 18 erkek ve 112 kadın olmak üzere toplam 130 migren hastası alındı. Olguların %23,8'i auralı migren iken %76,2'si aurasız migrenden oluşmaktaydı. Olguların %76,9 gibi büyük bir oranında paranazal patoloji veya varyasyon saptandı. En sık rastlanan paranazal varyasyon septum deviasyonuydu. Ağrı şiddetleri ve ağrı sıklıkları ile paranazal patoloji ve varyasyonlar arasında istatistiksel ilişki bulunamadı. Migren hastalarında yüksek oranda paranazal patolojiler ve/veya varyasyonlar eşlik edebilmektedir. Bu patolojilerin de kendi başlarına ya da ikincil etkilerle baş ağrısı yapabildikleri bilinmektedir. Her ne kadar çalışmamızda paranazal patolojiler ile migren ağrı sıklığı ve şiddeti arasında anlamlı bir sonuç bulunmasa da bu durum hasta sayısının yetersizliğinden veya hastaların daha önceden yaşadıkları ve bu patolojilerden kaynaklanmış olabilecek ağrı ataklarını, migren atağı gibi yorumlamalarından kaynaklanıyor olabilir. Migren hastalarında ayırıcı tanıda sinonazal patolojilerin varlığının da olabileceği düşünülerek beyin görüntüleme incelemelerinde paranazal bölgeler de dikkatle değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Konu ile ilgili çok merkezli ve uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Migren, paranazal patolojiler,atak sıklığı, ağrı şiddeti, sinüzit.
Migrende nosiseptin ve anandamid düzeylerinin atak sıklığı ve analjezik aşırı kullanımı ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı anandamid ve nosiseptinin seviyelerinin ağrının kronikleşmesiyle değişiklik gösterip göstermediğinin ve analjezik aşırı kullanımı ile olan ilişkilerinin gösterilmesidir. Hipotezimize göre anadamid ve nosiseptin analjezik özelliği olan peptidler olduğuna göre; kronik migrende epizodik migrene göre ve analjezik aşırı kullanımı olanlarda olmayanlara göre plazma seviyelerinin daha düşük olması beklenmektedir. Yöntem: Çalışmamızda, AÜTF Nöroloji Anabilim Dalı Polikliniğine ve AÜTF Acil Servisi'ne gelen The International Classification of Headache Disorders 3 Beta (ICHD beta-3) tanı kriterlerine göre Epizodik Aurasız Migren (EAM) tanısı alan 29 hasta, İlaç Aşırı Kullanımı Olmayan Kronik Migren (KM) tanısı alan 15 hasta, İlaç Aşırı Kullanım Baş Ağrısı (İAKB) tanısı alan 16 hasta ve herhangi bir hastalığı ve baş ağrısı olmayan sağlıklı kontrol grubu için 31 gönüllü dahil edilmiştir. Her dört grup içinde tanı kriterlerinin, demografik özelliklerin ve eksklüzyon kriterlerinin yer aldığı formlar doldurularak tüm veriler kayıt altına alınmıştır. Her üç hasta grubuna da 1 ay boyunca AÜTF Nöroloji Anabilim Dalı Baş Ağrısı Günlüğü tutturulmuş ve Migren Engellilik Değerlendirmesi (MIDAS), Beck Depresyon Ölçeği (BECK-D) uygulanmıştır. Hastanın Baş Ağrısı Takip Çizelgesi ile yapılan 1 ay sonraki vizitinde son 72 saatte baş ağrısı atağı olmayacak ve son 72 saat içinde analjezik kullanımı olmayacak şekilde sabah 08-11 arasında kan örnekleri alınmıştır. Jelli biyokimya tüplerine (Becton Dickinson and Company, New Jersey, United States) alınan venöz kan örnekleri +4°C'de 4000 rpm'de 4 dakika santrifüj edilerek, serumları ayrılmış ve bu serumlar alikuatlanarak analiz yapılıncaya kadar -80°C'de saklanmıştır. Bulgular: Migren grupları ile kontrol grubu arasında nosiseptin ortalama değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Nosiseptin (ng/L) median değerlerine bakıldığında en yüksek median değer 235,76 (7,63- 391,4) ile KM grubunda görülürken, en düşük median nosiseptin değeri 30,08 56(6,96-339,11) ile İAKB grubunda görülmüştür. Kontrol grubu median değeri 81,82 (2,13-384,69), EAM grubu median değeri 83,42 (7,41-396,87) bulunmuştur. Migren grubu ile kontrol grubu arasında anandamid ortalama değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Anandamid (ng/mL) median değerlerine bakıldığında en yüksek median değer kontrol grubunda 15,90 (1,12- 192,92) görülürken, EAM, KM ve İAKB gruplarında sırasıyla 3,90 (0,89-181,32); 7,64 (1,13-53,1); 5,18 (0,41-31,9) olarak bulunmuştur. Kronik migren hastalarında anandamid ile baş ağrısı süresi, baş ağrısı skoru, MİDAS puanı ve derecesi arasında anlamlı bir korelasyon belirlenmezken, aylık baş ağrısı sıklığı ile anlamlı negatif yönde orta derecede bir korelasyon saptanmıştır (r=-0,559; p=0,030). İAKB grubunda anandamid ile aylık baş ağrısı sıklığı, baş ağrısı süresi, baş ağrısı skoru ve MİDAS puanı arasında anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir. Sonuç: İstatistiksel olarak anlamlılığa ulaşamamış olsa da anandamid median değerleri arasındaki saptadığımız fark ve tüm migren grupları birleştirildiğinde anandamid seviyelerinin kontrollere göre düşük olması migrende endokannabinoid sistem disfonksiyonu ve anandamid yetersizliğinin rolü olabileceğini ve atak sıklığı ile saptadığımız ters korelasyonun da desteğiyle ağrı kronikleştikçe bu disregülasyonun belirginleştiğini düşündürmektedir. Kronik baş ağrısı gruplarımızda saptadığımız anandamid seviyelerindeki düşüklüğe rağmen nosiseptin seviyelerindeki farklılık endokannabinoid sistem disfonksiyonuna cevaben endo-opioid sistemin kompansatuar up-regüle olması durumunda hastaların analjezik alma ihtiyaçlarını daha iyi kontrol edebildikleri, ancak endoopioid sistemin bir sebepten dolayı up-regüle olamaması durumunda ise hastaların analjezik almaya yönlenmeleri sonucunda İAKB geliştiği şeklinde yorumlanabilir. Sonuçlarımız yeterli istatistiksel desteğe sahip olmadığı için kesin çıkarımlarda bulunmak mümkün değildir ancak sonuçlarımızın daha geniş bir örneklem grubunda yapılacak gelecek çalışmalar için ışık tutabileceğini düşünüyoruz.