
107
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hemolitik hastalıklar nedeniyle yapılan splenektomi ve kolesistektominin tedavi sonuçları
Amaç: Hemolitik hastalık tanısı almış olgularda splenektomi ve kolesistektomi sonuçlarının incelenmesidir. Gereç ve yöntem: 2003-2023 yılları arasında splenektomi yapılan olgular geriye dönük olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, primer tanı, splenomegali, aksesuar dalak varlığı, cerrahi teknik, kolelitiasis ve kolesistektomi öyküsü, laboratuvar bulguları ve komplikasyonlar değerlendirildi. Bulgular: 197 splenektomi olgusunun 87'sinde endikasyon hemolitik hastalık idi. Bunlar içinde 61 herediter sferositoz (HS), 10 talasemi, 9 idiyopatik trombositopeni (İTP) olgusu bulunmakta idi. 7 olguda daha nadir rastlanan hemolitik patolojiler görüldü. 72 olgu açık teknikle, 15 olgu laparoskopik olarak gerçekleştirildi. 87 olgunun 55'ine eş zamanlı, 1 olguya da ilerleyen dönemde tamamlayıcı kolesistektomi yapıldı. Bu 55 olgunun 45'inde kolelitiasis varlığı bilinirken kalan 10 olguda kolesistektomi profilaktik olarak uygulandı. İTP tanılı olgularda kolelitiasis ve kolesistektomi öyküsüne rastlanmadı. Toplam 25 olguda aksesuar dalak tespit edildi ve çıkarıldı. Tüm hastalık gruplarında preoperatif ve postoperatif 1. yıl hemoglobin ve trombosit değerlerinde anlamlı düzeyde artış görüldü. İzlemde 2 olguda yara yeri enfeksiyonu, 1 olguda splenektomi lojunda hematom ve 1 olguda kolesistektomi lojunda koleksiyon gelişti. Splenektomi sonrası 2 olguda yatış gerektiren enfeksiyon saptandı. Hiçbir olguda splenektomi sonrası sepsis izlenmedi. Splenektomiden 1,5 yıl sonra ileum ve çekumda perforasyon saptanan hemofagositik hastalık tanılı bir olgu kaybedildi. Sonuç: Splenektomi hemolitik hastalıklarda hemoliz bulgularını ve transfüzyon ihtiyacını azaltmak amacıyla uygulanan güvenilir ve komplikasyon oranı düşük bir cerrahi seçenektir. Olgularda kolelitiasis varlığında veya profilaktik olarak eş zamanlı kolesistektomi de yapılabilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemolitik hastalık, splenektomi, kolesistektomi
İzole özofagus atrezisi olan çocuklarda proksimal ve distal özofagus boyutları ile her iki segment arası mesafenin geciktirilmiş onarım için belirleyiciliğinin incelenmesi
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Ana Bilim Dalında 2000-2018 yıllarında izole özofagus atrezisi (ÖA) nedeni ile takip edilen olgular, proksimal ve distal özofagus arası mesafenin ameliyat yöntemi ve postoperatif komplikasyonlara etkisini değerlendirmek üzere geriye dönük olarak incelenmiştir. Olgulara ait yaş, cinsiyet, doğum haftası, doğum ağırlığı, ek anomali varlığı gibi demografik veriler hastane kayıt sisteminden elde edilmiştir. Geliştirilen ölçüm yöntemi ile üst ve alt poş uzunlukları ve poşlar arası mesafeler ölçülmüştür. Olgular cerrahi onarım yöntemine göre geciktirilmiş primer onarım (GPO) ve özofagus replasmanı (ÖR) olmak üzere iki gruba ayrılmış, elde edilen ölçümler her iki grup arasında karşılaştırılmıştır. Bilgilerine ulaşılan 14 olgunun yaş ortalaması 4,1±1,9 (1-9 yıl) yıl olup, 6'si (%42,9) kız, 8'i (%57,1) erkektir. GPO ve ÖR grupları arasında yaş, anne yaşı, doğum haftası ve doğum kilosu açısından anlamlı fark görülmemiştir (p>0,05). GPO ile ÖR yapılan hastaların ölçümleri karşılaştırıldığında her iki grup arasında, alt ve üst poş uzunlukları arasında anlamlı fark bulunmazken, poşlar arası mesafenin ÖR grubunda (ortanca; 50 mm, min:29,4- maks: 83,6 ) GPO'ya (ortanca; 18.8 mm, min:3,4 maks: 34,5) göre anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p<0.05). Anastomoz darlığı olan ve olmayan olgular arasında ölçümler açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak, ÖR yapılan olgularda hem üst hem de alt poş ölçümleri GPO yapılan olgulara göre daha kısa olsa da, her iki poş uzunluğunun cerrahi yöntem seçiminde belirleyici olmadığı gösterilmiştir. Cerrahi yöntem seçiminde poşlar arası mesafe önemli olmakla birlikte hangi mesafe uzunluğunun cerrahi yöntem seçiminde yol gösterici olduğu ortaya koymak üzere daha geniş hasta serilerine gereksinim vardır.
Üriner sistem anomalisi bulunan çocuklarda asemptomatik bakteriüri tedavisinin antibiyotik direnci ve semptomatik bakteriüri gelişimine etkisi
ÖZET Nurullayev E. Üriner Sistem Anomalisi Bulunan Çocuklarda Asemptomatik Bakteriüri Tedavisinin Antibiyotik Direnci ve Semptomatik Bakteriüri Gelişimine Etkisi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Uzmanlık Tezi, Ankara, 2020. Asemptomatik bakteriüri (ABÜ) üriner sistem anomalisi bulunan çocuklarda sık rastlanan ve yanlış antibiyotik kullanımına neden olan bir bulgudur. Bu çalışmada, üriner sistem anomalisi bulunan ve ABÜ saptanan çocuklarda antibiyotik tedavisinin etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Merkezimizde 2016 yılında ABÜ saptanan ve üriner sistem anomalisi bulunan çocukların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir. Yaş ortancası 71 ay (28 ay-114 ay) olan, 32 erkek (%82,1) ve 7 kız (%17,9) olguda 92 ABÜ saptanmıştır. Üriner sistem anomalileri; nörojenik mesane (n=14), hipospadias (n=12), vezikoüreteral reflü (n=11), üreteropelvik darlık (n=5), mesane ekstrofisi (n=3), ürogenital sinüs anomalisi (n=2) ve posterior üretral valvdir (n=1). Kültürler, kateterle mesaneden alınan idrar (n= 69) ve temiz orta akım idrardan (n=23) elde edilmiştir. En sık izole edilen mikroorganizmalar Escherichia coli, Enterococcus fecalis ve Klebsiella pneumoniadır. ABÜ saptanan 92 üremenin 61'ine antibiyotik tedavisi verildiği ve kontrol kültürlerde saptanan 39 üremenin 21'inde daha önceki kültürlerde saptanmamış yeni bir bakteri izole edildiği, 16'sında ise daha önceki ABÜde üreyen bakteriye yeni antibiyotik direnci geliştiği gözlenmiştir. ABÜ nedeniyle antibiyotik alan iki olguda tedavi sırasında semptomatik idrar yolu enfeksiyonu gelişmiştir. Antibiyotik tedavisi verilmeyen 31 üremenin kontrolünde saptanan 23 ABÜde ise daha önceki kültürlerde saptanmamış yeni bir bakteri türü izole edilmediği ve daha önceki ABÜde üreyen bakteriye yeni antibiyotik direnci gelişmediği görülmüştür. Üriner sistem anomalisi bulunan çocuklarda ABÜnün antibiyotikle tedavisi, antibiyotik direnci gelişimine ve yeni bakteri türlerinin dahil olduğu ABÜye neden olmaktadır. Bu karmaşaların önlenebilmesi için akılcı antibiyotik kullanımı konusunda farkındalık kazandırılması gereklidir. Anahtar Kelimeler: üriner sistem anomalisi, asemptomatik bakteriüri, antibiotik direnci
Çocukluk çağı adrenokortikal tümörlerinde PD-L1'in prognostik rolünün araştırılması
İleri evre adrenokortikal karsinomlarda (AKK) prognoz kötüdür ve mevcut tümör belirteçleri kötü prognozu tahmin etmek için yeterli değildir. PD-1/PD-L1 (Programlanmış Ölüm/Ligand) yolağı, birçok solid tümörün prognozunu belirleyen ve immünoterapinin hedefini oluşturan bir bağışıklık kontrol noktasıdır. Bu çalışma, çocukluk çağı AKK'lerde PD-L1 ekspresyonunun, prognoz üzerindeki etkisini belirlemeyi amaçlamıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2000-2020 yılları arasında adrenokortikal tümör (AKT) tanısı almış hastaların verileri, geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların klinik bulguları, ameliyat öncesi/sonrası yönetimleri ve sağ kalım sonuçları çalışmaya dahil edildi. Patoloji örnekleri primer tümörden, metastazlardan ve rekürren kitlelerden elde edilen dokulardan seçildi. PD-L1'in immünohistokimyasal değerlendirilmesi ve Wieneke skorlama sistemi ile malignite sınıflaması yapıldı. Bu sınıflamaya göre hastalar benign, intermediate ve malign olarak üç ayrı katerogiye ayrıldı. PD-L1 pozitifliği için %3 pozitif boyanma anlamlı kabul edildi. Adrenokortikal tümör tanısı alan 24 hastanın ortanca yaşı 5,9 yıl ve erkek/kız oranı 11/13 idi. On üç hasta AKK ve 11 hasta adrenokortikal adenom (AKA) tanısı aldı. Wieneke skorlama sistemine göre malign kategoride olan 12 hastadan birinin primer tümöründe ve akciğer metastazında PD-L1 pozitifliği (%5) saptandı. Benign kategorideki bir AKA'nın ve malign kategorideki bir AKK'nin primer tümörü, PD-L1 için %3 pozitifliğe sahipti. Benign kategorideki sekiz hasta ve malign kategorideki dokuz hasta PD-L1 için <%3 pozitifliğe sahipti. Bu çalışmada PD-L1 pozitifliği ile prognoz arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Öte yandan, bir hastanın primer ve metastatik tümöründe PD-L1 pozitifliği, immün kontrol noktası blokajı ile olası bir tedavi için umut verici olabilir. Daha büyük hasta gruplarını inceleyen çok merkezli çalışmalar, immün kontrol noktalarının önemini anlamada ve çocukluk çağı AKT'lerde sağ kalımı arttıırmada yardımcı olacaktır.
Distal hipospadiaslı hastalarda 10 yıllık deneyimimiz
Amaç: Hipospadias aşağıdaki 3 anomalinin herhangi birinin veya hepsinin kombinasyonu ile izlenebilir: 1- üretral meatusun olması gerektiği yerden daha proksimalde olması 2- penil eğrilik (kordi) ve 3- ventral sünnet derisi eksikliği. Yaklaşık %70 olguda üretral meatus penis şaftının distalinde yerleşmektedir. Hipospadiasın distal formunda erkek çocuklarda kozmetik ve psikososyal problemler daha sık izlenmektedir. Hipospadias hastalığının tedavisi yalnızca cerrahidir. Bu cerrahide temel esas iyi bir kozmetik ve işlevsel sonuç elde etmektir. Bu nedenle yayınlarda 300'den fazla cerrahi teknik önerilmesine rağmen en iyi teknik konusunda genel bir kanıya varılamamıştır. Bu çalışmamızda geriye dönük olarak hastalarımızın klinik sonuçları değerlendirildi. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 2011 – 2021 yılları arasında distal hipospadias tanısıyla düzeltici ameliyat uygulanan 113 hasta dahil edildi. Hastaların ameliyat öncesi hipospadias anomalisinin derecesi, ameliyat yaşı, uygulanan cerrahi teknik, cerrahi teknik aşamaları, kullanılan üretral kateter tipi ve boyutu, ameliyat sonrası takip süreleri, ameliyat sonrası üretrokutanöz fistül, meatal darlık, divertikül, tekrar ameliyat olma gibi komplikasyonları geriye dönük şekilde incelendi. Bulgular: 113 hastalık seride 4 üretrokutanöz fistül (3,5%) ve 6 meatal stenoz (5,3%) izlenmiştir. Hastaların büyük çoğunluğunda minimal invaziv yöntemle modifiye Snodgrass yöntemi uygulanmıştır. Sonuç: Minimal invaziv yöntemle yapılan modifiye Snodgrass yöntemi gerek orijinal ve literatürde belirtilen modifiye Snodgrass yöntemlerine kıyasla tatminkar sonuç vermektedir. Anahtar kelimeler: Distal hipospadias, Üretrokutanöz fistül, Minimal invaziv yöntem.
Hipospadias cerrahisi uygulanan hastaların retrospektif değerlendirmesi
Hipospadias, eksternal üretral meanın glans penisin ucunda olması gereken yerden daha proksimale ve penisin ventral yüzüne açıldığı konjenital bir anomalidir. 250-300 doğumda bir gözlenir, en sık distal yerleşimlidir ve tedavisi cerrahidir. Hipospadias cerrahisinin amacı, hem fonksiyonel hem kozmetik olarak normal bir penis elde etmektir. Bu amaçla birbirinin modifikasyonu olan yüzlerce farklı teknik tanımlanmıştır. Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Mart 2013 ile Aralık 2020 tarihleri arasında hipospadias tanısıyla takip ve tedavi edilen 285 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların yaşı, üretral mea lokalizasyonu, tedavide kullanılan cerrahi yöntem, üretral kateterizasyon süresi ve ameliyat sonrası oluşan komplikasyonlar kaydedildi. Toplam 285 hasta uygulanan ameliyat tekniğine göre Grup I (n=86, %30.1) MAGPI yöntemi uygulanmış olan, Grup II (n=199, %69.8) TIPU yöntemi uygulanmış olan hastalar şeklinde iki gruba ayrıldı. Üretrokutanöz fistül riskini azaltabilmek amacı ile TIPU yöntemi uygulanan hastaların tamamına tek tabaka Dartos flebi uygulandı. Distal hipospadias tedavisinde MAGPI ve Mathieu, temel yöntemler olarak uzun yıllar kullanılmıştır. TIPU, uygulaması kolay ve üretral meanın lokalizasyonuna bakılmaksızın tercih edilebilecek bir yöntemdir. Fistül oluşumunun önlenmesinde yeni üretra ile cilt arasına koyulan bir bariyer tabaka fistül oranını anlamlı şekilde düşürür. Prepusiyel Dartos flebi vaskülarizasyonun zengin olması nedeni ile iyi bir tercihtir.
Total parenteral nütrisyon uygulamasının vasküler endotel üzerinde hasar yapıcı etkisinin deneysel olarak araştırılması
10. ÖZETTotal parenteral nütrisyon (TPN) gastrointestinal sistemin kullanılamadı ı durumlardahayati fonksiyonların devamı için gerekli olan su, protein, karbonhidrat, lipid, elektrolit,vitamin ve eser element gibi substratların periferik veya santral venöz kompartmana verildi ibir tekniktir. TPN'un yaygın kullanımı ile konjenital ve akkiz hastalıklarda uygulanan cerrahii lemler sonucunda mortalite önemli ölçüde azalmı tır.Di er taraftan TPN uygulaması sırasında geli en komplikasyonlar önemli bir mortalitenedeni olarak ortaya çıkmı tır. Hepatobilier disfonksiyon ve sepsis, üzerinde en fazla durulanve pek çok ara tırma yapılan en önemli komplikasyonlardır.TPN uygulaması sırasında geli en sepsisin etyopatogenezi hala tam olarakaydınlatılamamı tır. Bu konuda yapılan ara tırmalarda solüsyonların verildi i kateterler veverilen solüsyon veya emülsiyonların sepsis geli iminden sorumlu tutulmu tur. Sorumlututulan di er bir neden de TPN uygulaması sırasında geli en vasküler endotel hücrelerindekihasardır.Biz yaptı ımız bu deneysel çalı mada TPN uygulaması sırasında geli en sepsisteanahtar rolü oynadı ı için vasküler endotel hücre hasarını ara tırmayı planladık.Çalı mada toplam 50 adet tav an 5 gruba ayrıldı. Her grupta 10 tav an vardı. lk 4gruba internal juguler ven yoluyla ?cut-down? yöntemiyle santral venöz kateter takıldı.Birinci gruptaki 10 tav ana 10 gün süresince lipidli TPN verilirken, ikinci gruba 10 günsüresince lipidsiz TPN verildi. Üçüncü gruba sadece serum fizyolojik verildi. Dördüncü grubaise herhangi bir tedavi verilmeksizin, santral kateter ile 10 gün takip edildi. Be inci grup isekontrol grubunu olu turdu.On günlük deney süresinin sonunda tüm tav anlardan karaci er, böbrek ve vena kavainferior doku örnekleri alındı ve tav anlar sakrifiye edildi.58Alınan doku örneklerinde vasküler endotelial hücre hasarının göstergesi olan VCAM-1 ekspresyonu immünohistokimyasal yöntemlerle incelenerek histopatolojik de erlendirmeyapıldı. statistiksel olarak kar ıla tırma ANOVA testi ve LSD testi ile yapıldı.Tüm sonuçlar de erlendirildi inde TPN uygulamasının, karaci er ve böbrekteki küçükçaplı venlerin ve vena kava inferiorun endotel hücrelerinde hasara neden oldu u ve bu hasarınTPN'nin içeri inden kaynaklandı ını ve solüsyonlardaki lipidin bu hasarı istatistiksel olarakanlamlı olmasada azalttı ını saptadık.Sonuç olarak, TPN uygulaması sırasında geli en sepsis komplikasyonunda anahtar roloynayan vasküler endotelyal hücre hasarının TPN içeri indeki solüsyonlardankaynaklandı ını ve bu hasarın parenteral lipidler ile azaltılabilece ini dü ünmekteyiz.59
Koroziv özofagus yanıklarında resveratrolün inflamasyon ve striktür oluşumu üzerine etkilerinin deneysel olarak araştırılması
The purpose of medical treatment in the caustic esophageal burns (CEB) is to decrease inflammatory reaction and to prevent stricture formation. Resveratrol have got antiinfiammatory and antifibrotic properties. The aim of the study was investigated the effects of resveratrol antiinfiammatory and suppressing stricture formation in experimental CEB.Fourty-two male Wistar albino rats were divided into five groups as follows Control group, caustic group 4 and 28 group (esophageal burns were created), resveratrol 4 and 28 group (esophageal burns were created and resveratrol were given). CEB were produced by the method of Gehanno and Guedon as modified by Liu and Richardson, 25 % NaOH were used for burns. Animals were sacrificed on the 4th and 28th days for biochemical and histopathologic examination. Mean malondialdehyde and nitric oxide assays of the caustic groups were significantly higher than in the resveratrol groups (p<0,05). GSH assay on the resveratrol groups were significantly higher than in the caustic groups (p<0,05). Histologically, edema, inflammation and necrosis in resveratrol 4 group were significantly lower than in the caustic 4 groups (p<0,05). Submucosal and muscular collagen accumulation in the resveratrol 28 group were significantly lower than in the caustic 28 groups (p<0,05).We conclude that resveratrol decreased both the inflamatory reaction and the stricture formation. Further studies are necessery for potential therapeutic use of resveratrol in CEB.
Çevresel sigara dumanının 7-10 yaş grubu çocuklarda testis fonksiyonlarına etkisi
Amaç: Pasif içicilik olarak tanımlanan çevresel sigara dumanına maruz kalma sık karşılaşılan bir durumdur. Pasif sigara içicisi olan çocukların serumlarında oksidatif stres ürünlerinin ve idrarlarında, sigaraya maruz kaldıklarının bir göstergesi olan kotinin düzeylerinin artmış olduğu gösterilmiştir. Çocuklarda, pasif sigara içiminin testis fonksiyonlarını nasıl etkilediği bilinmemektedir. Bu çalışma ile pasif sigara içicisi durumunda olan 7?10 yaş grubu çocuklarda çevresel sigara dumanının testis fonksiyonları üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ilköğretim okullarında okuyan, 7-10 yaş grubunda ek bir sağlık problemi olmayan erkek çocuklar dahil edildi. Pasif sigara içicisi durumunda olan (Pİ) 50 olgu ve olmayan (K) 50 olgu anket çalışmasıyla belirlendi. Belirlenen olguların serumlarından kotinin düzeyleri ile testis fonksiyonunun biyokimyasal göstergeleri olan testosteron, inhibin-B, anti-müllerian hormon (AMH) ile beraber FSH, LH düzeyleri çalışıldı.Bulgular: Pİ grubunda serum kotinin düzeyleri K grubuna göre belirgin artmış bulundu (p<0,05). Testosteron, inhibin-B, FSH, LH düzeyleri K grubunda Pİ grubuna göre belirgin olarak yüksek bulunurken; bu yaş grubunda testosteron ile ters orantılı hareket eden AMH seviyelerinin K grubunda Pİ grubuna göre düşük olduğu saptandı (p<0,05).Sonuç: Çocuk testisi, yetişkin yaşa kadar gelişimini sürdüren bir organdır. Elde ettiğimiz sonuçlar çevresel sigara dumanının testislerde fonksiyon bozukluğuna yol açtığını göstermektedir. Bunun da erişkin yaşlarda ortaya çıkabilecek infertiltenin nedenlerinden olabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Testis, sigara, çevresel sigara dumanı, kotinin, inhibin B, anti-Müllerian hormon, testosteron, FSH, LH.
Deneysel kolon anastomoz modelinde, Ghrelinin anastomoz iyileşmesine etkisi
Amaç: Ghrelin gastrointestinal sistem tarafından üretilen, santral etki ile yeme davranışı ve vücut ağırlığının düzenlenmesinde görev alan büyüme hormonu (GH), salınımı, beslenme, gastrik asit sekresyonu, gastrik motilite ve hücre proliferasyonu gibi birçok farklı sistemi etkileyen peptid yapıda bir hormondur.Barsak anastomozları gastrointestinal cerrahinin temel girişimlerindendir. Bu çalışmada ghrelinin deneysel kolon anastomozu iyileşmesi üzerine etkisinin olup olmadığını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada ağırlığı 200?250 gr arasında değişen 30 adet Wistar Albino sıçan kullanıldı. Grup 1; Sham grubunda laparatomi, Grup 2; Kontrol grubunda laparatomi+kolon anastomozu+ intraperitoneal SF, Grup 3; Ghrelin grubunda laparatomi+kolon anastomozu+ Ghrelin (10ng/kg/gün/İP) uygulandı (n=10). Ratlar 7. gün sakrifiye edilerek anastomoz patlama basınçları ölçüldü. Anastomoz hattında doku hidroksiprolin düzeyi ölçüldü. Histopatolojik olarak inflamatuar hücre infiltrasyonu, fibroblast yoğunluğu, kollojen miktarı ve neovaskülarizasyon değerlendirildi.Bulgular: Ghrelin grubunda anastomoz patlama basınçları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (168,29±20,8, 117,86±46, p<0.05). Hidroksiprolin kontenti ile fibroblast yoğunluğu, kollojen miktarı ve neovaskülarizasyon açısından Ghrelin grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmazken, inflamatuar hücre infiltrasyonunun ghrelin grubunda az olduğu saptandı (p<0,05)Sonuç: Ghrelin deneysel kolon anastomozlarının iyileşmesi üzerinde olumlu etki göstermiştir. Bu etkisinin mekanizmalarının aydınlatılması ve insanda kullanılabilirliğine yönelik ileri çalışmaların ardından klinikte kullanımı mümkün olabilir.
Çocuklarda ikinci derece yanıkların tedavisinde beş farklı yara örtüsünün etkinliklerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Özet (Tr): Giriş ve Amaç Yanık yaralarında vücudun çok önemli fiziksel ve biyolojik savunma gücü ortadan kalkmakta ve bunun yeniden tesis edilmesi için cildin yerini tutabilecek aynı zamanda biyolojik olarak da deriyi taklit edebilecek çeşitli yara örtüleri ile bu sürecin enfekte olmadan, yeterli epitelizasyon ve uygun skar dokusu gelişimi ile tamamlanması hedef alınmaktadır. Bu amaçla, fiziksel bir engel olmanın yanı sıra yara örtülerinin içeriğine değişik eklemeler yapılarak yara iyileşmesinde yer alan ana faktörleri etkilemeden iyileşme sürecinin kısaltılması ve optimal skar oluşumu hedef alınmaktadır. Esas fiziksel engeli teşkil edecek yara örtüsü materyali olarak değişik malzemeler kullanılmaktadır. Bu amaçla yarada maserasyona neden olmadan yaranın yeterince nemli kalmasını sağlayacak, çok sık pansuman değişimine gerek duymadan yara ortamında enfeksiyon gelişimine engel olup toksik artık oluşturmayacak farklı yara örtüleri geliştirilmektedir. Bu klinik çalışmada farklı etki mekanizmalarına sahip yara örtüsü ürünlerinin yanık yaralarının iyileşmesi üzerine etkileri histopatolojik olarak araştırıldı.Gereç ve Yöntem Dört farklı yara örtüm ürünü yanık pansumanı pratiğinde çok sık kullanılan % 0.2 Nitrofurozan pomat (Furacin®) emdirilmiş gazlı bez ile tedavi edilen kontrol grubu ile mukayese edildi. Deney grupları için Aquacel®Ag, Textus® bioaktiv, Curasorb® Ca, Curasorb® Ca+Zn kullanıldı. Her beş hastada bir aynı ürün kullanılmak kaydıyla ve her grupta on hasta tamamlanarak toplam elli deneğe ait, yirmibirinci günde alınan punch biyopsi örnekleri incelendi. Histolojik değerlendirmede papillaların sayısı ve boyları, epitel kalınlığı, stratum korneum kalınlığı ölçüldü. Ayrıca fibroblast, kollajen, mononükleer ve polimorfonükleer hücre yoğunlukları değerlendirilerek skorlandı.Epitel hücre rejenerasyonu göstergesi olarak epitel hücresi çekirdeğinin aktivasyonunu, dolayısıyla iyileşme hızını saptamak amacıyla Nükleer Organizasyon Bölgesi (NOR =Nuclear Organization Region) boyaması yapıldı ve AgNOR (Argyrophylic Nuclear Organisation Region) cisimcikleri sayılarak bir indeks elde edildi.Bulgular Yapılan istatistiksel çalışmada gruplar arasında sadece stratum korneum kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). Gruplar arasında stratum korneum kalınlığı en fazla Aquacel®Ag grubunda ölçülmüş olup bunu sırasıyla Textus® bioactiv, Curasorb®Ca, Curasorb® Ca + Zn ve kontrol grubu izlemektedir. Fibroblast, kollajen ve AgNOR cisimcikleri skorlarında gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmasa da bunların Aquacel®Ag grubunda daha yoğun izlendiği histolojik olarak gösterilmiştir. Sayılan bu histopatolojik iyileşme kriterlerine göre iyileşme hızları Aquacel®Ag > Curasorb® Ca > Textus® bioactiv > Curasorb® Ca+Zn > kontrol grubu olarak saptanmıştır.Sonuç Bu prospektif randomize klinik çalışma verilerine dayanarak AquacelAg®'nin kolay uygulanabilmesi, yaraya yapışmaması, acıyı azaltması, yüksek absorbsiyon kabiliyeti ve yara üzerinde uzun süre kalabilme özelliği ile (15-21 gün) ideal yara örtüsü özelliğine sahip olup iyileşme sürecini hızlandırdığı da histopatolojik olarak kanıtlanmıştır. Bu özellikleri ile Aquacel® Ag'in ikinci derece yanıkların tedavisinde oldukça etkili bir yara örtüsü olduğu kanısına varılmıştır.
Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1
İndirekt inguinal herni patofizyolojisinde ELF5, KIF18A, NPTX1 ve COL23A1 genlerinin araştırılması
İndirekt inguinal herni (İİH); fetal dönemde testisin skrotuma inişi esnasında oluşan processus vaginalisin (PV) testisin inişini tamamlamasına rağmen kapanmaması nedeniyle açık kalan PV'ye batın içi organların girmesi sonucu oluşur. Tedavi edilmediği durumlarda doku, organ kaybı ve hayati tehlike oluşturma İhtimali vardır. İİH'ye neden olan PV'nin açık kalması, çevresel ve genetik faktörlerin etkisiyle multifaktöryel olarak gelişir. İİH etiyolojisinde genetik faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülmekle birlikte bu konuda henüz yeterli düzeyde çalışma mevcut değildir. Çalışmamızda İİH etyolojisinde genetik faktörlerin etkisinin araştırılması amaçlandı. Sonuçlar SPSS 22 ile değerlendirldi. Fırat Üniversitesi Çocuk Cerrahisi Kliniği'nde İİH nedeni ile ameliyat edilen 186 hasta çalışma grubunu, eşlik etmeyen inmemiş testisli 26 hasta da kontrol grubunu oluşturdu. Her iki grupta da kanda ve PV dokularında RNA izolasyonu yapılarak ELF5, KIF18A, NPTX1 ve COL23A1 genlerine ait ilgili primerler varlığında kantitatif mRNA düzey analizleri yapıldı. ELISA analiziyle de doku örneklerinde gen ifadesi en yüksek olan KIF18A'nın protein düzeyine bakıldı. Çalışmamızda hasta grubunun %8,6 ' sında ailede inguinal herni (İH) öyküsü mevcuttu. Genetik değerlendirmede, Çalışma grubunda ELF5 (p<0,001), KIF18A (p<0,004) ve COL23A1 (p<0,001) genlerinin polimorfizim varyantların sonuçları kontrol grubundan anlamlı oranda yüksek bulundu. NPTX1 (p=0,712) değerleri gruplar arasında anlamsızdı. KIF18A (p=0,972) protein düzeyinde ise kontrol grubuna göre anlamlı farklılık tespit edilmedi. KIF18A'nın gen polimorfizmindeki artışı hücre bölünmesinin kontrolünde rol aldığını düşüdürmektedir. KIF18A artışının hücre bölünmesi için gerekli olduğu ve çeşitli kanser tiplerinde arttığı gösterilmiştir. Öncelikle H&E ile yapılan histopatolojik değerlendirmeler çocukluk çağındaki İH'lerde hem düz kas hücrelerinde (SMC; smooth musle cell) hem de mezotelyal hücrelerinde kontrole göre proliferasyonda belirgin bir artış olduğunu göstermiştir. Bu SMC'ler apoptotik süreçlerin bozuk olduğunun göstergelerindendir. Ayrıca, hücre bölünmesinin diğer bir belirteci olan Proliferating Cell Nuclear Antigen ekspresyonunda İH gruplarında kontrole göre arttığı gösterilmiştir. Verilerimiz İH dokularında hücre bölünmesindeki artışla paralel olarak KIF18A'nın arttığı sonucunu doğurmaktadır. Çalışmamızda ekspresyon artışı tespit ettiğimiz diğer bir gen ise COL23A1'dir. COL23A1'in başlıca ekspresyon bölgelerinden biri deridir. Artan ekspresyonu, hücre dışı matris döngüsünün varlığını ima eden prostat kanserinin nüksü ve metastazı ile ilişkilendirilmiştir. Bu aynı zamanda COL23A1'in fıtık gelişimine katılımını da destekleyebilir. Bu veriyi destekleyecek şekilde İH olgularında doku düzeyinde hücre bölünmesinin arttığı gösterilmiştir. Yaptığımız çalışmada bulgularımız COL23A1 artışının, artan hücre bölünmesine eşlik edebileceğini göstermektedir. ELF5 geninin yanlış ekspresyonu epitel hücrelerinin spesifikasyonunu ve farklılaşmasını bozabilir, bu nedenle muhtemelen skrotal herni etiyolojisinin dikkate değer bir özelliği olan epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT) sürecine dahil olur. Yapılan bir çalışmada, mezotelyal hücre belirteci olan mezotelyal HBME-1 ekspresyonunun artmasının İH gruplarında peritoneal ve PV örneklerine göre immünohistokimyasal olarak anlamlı bir artış olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle bulgularımızdaki ELF5 artışı İH olgularında EMT artışı ile açıklanabilir. Çalışmanın sonuçlarına göre; PV kapanmasında etkili faktörler arasında ELF5, KIF18A ve COL23A1 genleri sayılabilecektir. Bununla birlikte daha fazla sayıda hasta ile ya da hayvan çalışması yapılarak, diğer genlerin de çalışıldığı daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu ve bu çalışmaların İİH etiyolojisini aydınlatmada faydalı olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Genetik, polimorfizm, inguinal herni, çocuk, ELF5, KIF18A, NPTX1 ve COL23A1
Cinsiyet gelişim kusurları nedeniyle opere edilen hastaların uzun dönem takip sonuçları
Cinsiyet gelişim kusuru (CGK) tanısıyla opere edilen hastaların takip sonuçlarını ortaya koymak ve literatür ile karşılaştırmak amaçlandı. 2009-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda CGK nedeniyle cerrahi geçiren hastalar çalışmaya dahil edildi. Dosya bilgileri geriye doğru taranarak hastalar belirlendi. Poliklinik kontrolüne gelen hastaların demografik ve klinik özellikleri, yapılan ameliyatları, cerrahi komplikasyonları, ailelerin cerrahi sonrası memnuniyet ve endişeleri, tanı aşamasında bakılan hormon değerleri ve d2/d4 parmak ölçüleri alınarak takip sistemine kaydedildi. Toplam 62 hasta çalışmaya dahil oldu. Hastaların %58'i 46XX CGK, %40'ı 46XY CGK, %2'si miks gonadal disgenezi tanısında idi. 46XX CGK hastaların tamamı konjenital adrenal hiperplazi tanısınnda olup bunların da %89'unu 21-OH eksikliği oluştururken, 46XY CGK hastalarının %72'sini androjen direnç sendromları oluşturmaktaydı. Hastaların %65'inde aile öyküsü varken %73'ünde akraba evliliği mevcuttu. En sık eşlik eden ek hastalık %8 ile epilepsi idi. 46XX CGK hastaların operasyon yaş ortalaması 29 ay iken, 46XY CGK hastaların 73 ay olarak bulundu. Total testosteron, Anti Müllerian hormon ve 17-hidroksi progesteron düzeylerine bakılarak yüksek doğrulukla CGK tanısı konulduğu görülmüştür. Ayrıca androjen maruziyeti ile d2/d4 parmak oranı arasında ters orantı olduğu görülmüştür. 46XX CGK hastalarının neredeyse tamamına feminizan genitoplasti uygulanırken, 46XY CGK hastalarının %72'sine maskülinizan genitoplasti yapıldı. Anatomisi uygun olan ve özellikle feminizan genitoplasti yapılacak olan hastalarda erken dönemde tek aşamalı operasyon ile komplikasyon oranları daha düşük, memnuniyet oranları da daha yüksek bulunmuştur. En sık görülen cerrahi komplikasyon maskülinizan genitoplasti yapılan hastalarda %30 ile üretral stenozdu. Ailelerin %94'ünün cerrahi sonrası kozmetik görünümden memnun olmasına karşın, %65'i çocuğun gelecekteki cinsel yaşamı hakkında endişeli idi. Sonuç olarak CGK multidisipliner yaklaşımla, aile ile birlikte yönetilmesi gereken ve uzun dönem takip gerektiren hastalık grubudur. Cerrahinin zamanlaması ve metodu hakkında fikir birliği olmamasına karşın erken dönemde tek aşamalı cerrahinin sonuçları olumlu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: cinsel gelişim bozukluğu, genitoplasti, konjenital adrenal hiperplazi, androjen duyarsızlık sendromları, d2/d4 parmak oranı
UÜTF kliniğinin 1988-2021 yılları arasındaki opere özofagus atrezisi ve koroziv özofagus yanıklı olgulardaki dilatasyon deneyimi
Özofagus darlıklı olgular, çeşitli etyolojik sebepler sonrası gelişebilen ve uzun süre tedavi ve takibi gereken, bu sebeple de çocuk cerrahisi kliniklerinin kronik hastaları sayılabilecek hastalardır. Opere özofagus atrezileri ve koroziv madde alımı sonrası striktür gelişen olgular bu patolojinin en önemli sebeplerindendir. Ulusal ve uluslararası merkezlerde bu kronik hasta gruplarıyla ilgili deneyimler ve yeni denenen uygulamaların ele alındığı çok sayıda çalışma mevcuttur. Biz de 32 yıldır bu hastalara tedavi hizmeti veren bir kurum olarak retrospektif değerlendirme yaparak deneyimlerimizi derledik. Hastaların preop patolojileri, yandaş medikal durumları, postoperatif takipleri ve uygulanan teknikler ele alınarak uzun vadedeki gelişimleri incelendi. Bu çalışma sonucunda; klinik deneyimimiz definitif olduğu düşünülen cerrahi yöntemler yerine, hastanın kendi özofagusunu olabildiğince koruma yönünde uzun süreli dilatasyon tedavisinin olumlu sonuçları olduğunu desteklemektedir.
Deneysel tıkanma sarılığı oluşturulan sıçanlarda maresin-1'in karaciğer hasarı üzerinde koruyucu etkilerinin araştırılması
AMAÇ: Safra yollarında meydana gelen obstrüksiyonun sonucunda oluşan tıkanma sarılığıyla safra stazı meydana gelir. Bunun sonucunda başta karaciğer olmak üzere birçok organ etkilenerek çoklu organ hasarı gelişir. Bu çalışmanın amacı; deneysel tıkanma sarılığında patolojik süreçleri yavaşlatmayı hedefleyerek; immünsüpresyona neden olmadan nötrofil infiltrasyonunu azaltarak, inflamasyonun çözünmesine aracılık eden pro-çözücülerden Maresin1'in karaciğer üzerine etkilerini incelemektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Toplam 21 sıçan rastgele üç gruba ayrıldı. Sham grubuna laparotomi yapıldı, safra yolları diseke edilip kapatıldı. Vehicle grubunda safra yolları diseke edilip bağlanıp kesildi, 14 gün intraperitoneal dimetil sülfoksit verildi. Mar1 grubuna ise vehicle grubuyla aynı cerrahi prosedür uygulandı, 14 gün boyunca intraperitoneal Maresin1 verildi. Maresin1'in aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamil transferaz, alkalen fosfataz, 5'nükleotidaz, total bilirubin, direkt bilirubin, peroksinitrit, malondialdehit, iskemi modifiye albümin, kelch like ECH associated protein1 ve nuclear factor erythroid 2-related factor2 değerleri üzerinde yaptığı değişiklikler analiz edildi. Histopatolojik olarak da portal inflamasyon, interfaz hepatit, fokal nekroz, konfluent nekroz ve fibrozisden oluşan histolojik aktivite indeksine göre analiz edildi. BULGULAR: Maresin1; iskemi modifiye albümin hariç biyokimyasal parametrelerin tümünde anlamlı şekilde düzelme sağladı. İskemi modifiye albümin değerlerinde de düzeme bulundu ancak bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi. Patolojik incelemelerde de Mar1 grubunda yine tüm parametrelerde düzelme görüldü ancak bu düzelme portal inflamasyon, konfluent nekroz ve fibrozis skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Elde edilen sonuçlar Maresin1'in inflamasyonu ve doku hasarını azaltarak tıkanma sarılığında hepatoprotektif etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamız, tıkanma sarılığı üzerine Maresin1'in koruyucu etkilerinin ortaya konulduğu ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Anahtar sözcükler: Biliyer atrezi, Keap1, Maresin1, Nrf2, Tıkanma sarılığı
Hipospadiaslı çocuklarda ürodinaminin klinik önemi
ÖZETHipospadiaslı Çocuklarda Ürodinaminin Klinik ÖnemiBu çalışmanın amacı, hipospadiaslı çocuklardaki işeme işlevi bozukluğunuürodinami ve üroflovmetri ile değerlendirmek ve bu durumun klinik öneminivurgulamaktır.Ocak 2005-Temmuz 2006 arasında, dört yaşın üzerinde, ameliyat olmamış 30(Grup 1) ve ameliyat olmuş 32 (Grup 2) hipospadiaslı çocuğa dolum sistometrisi veüroflovmetre; hipospadias ve başka üriner sorunu olmayan 31 (Grup 3) çocuğa isesadece üroflovmetre yapıldı. Bu çalışma, ameliyat olmuş ve olmamış gruplarıneksternal üretral mea yerleşim yerlerine göre akım değerleri açısından fark göstermedi.Ameliyat olmamış grupta distal yerleşimli 7, proksimal yerleşimli 8 hastada;ameliyatlı grupta distal yerleşimli 4, proksimal yerleşimli 12 hastada detrüsör aşırıaktivitesi saptandı (p<0,005).Bu çalışmada, klinik bulgu olarak öncelikle kabul edilen pollaküri (sıkışma),Grup 1'de DAA'lı 15 hastanın 11'inde (özellikle proksimal hipospadiaslı hastalarda)(p<0,005), Grup 2'de, 16 hastanın 11'inde pozitifti.Grup 1'de distal hipospadiaslı 19 hastanın dördünde, proksimal yerleşimli 11hastanın dokuzunda sıkışma bulgusu vardı (p<0,05).Grup 2'de, ameliyat öncesimeatusları distal yerleşimli olan 17 hastanın dördünde, proksimal yerleşimli 15 hastanınyedisinde sıkışma bulgusu vardı. Sıkışma semptomları, ameliyat olmamış gruptakiproksimal hipospadiaslıların %82'sinde görülürken, orijinal yerleşimi proksimalolmasına rağmen, ameliyatla meatusu normal konumuna getirilen hastaların yalnızca%47'sinde bulundu.Sonuç olarak, hipospadiaslı çocuklarda ürodinami çalışması göstermiştir ki;özellikle meatusun proksimal yerleşimli olduğu gruplarda DAA artışıyla paralel olaraksıkışma semptomlarının sıklığı artmaktadır.Anahtar sözcükler: Hipospadias, ürodinami, detrüsör aşırı aktivitesi.VII
Anorektal malformasyonlu fötal sıçanlarda rektosigmoid düz kas fonksiyonu ve nörotransmiter dağılımı
Amaç: Anorektal malformasyonlu olgularda cerrahi tedavi sonrasında, kabızlık, gaitanın hissedilmemesi ve inkontinans sıkça karşılaşılan sorunlardır. Cerrahi tedavideki gelişmelere rağmen sorunların devam etmesi, anorektal malformasyonlarda yapısal bozukluklar düzeltilse bile, anal sfinkter ve barsak fonksiyon bozukluklarının devam ettiğini düşündürmektedir. Çalışmamızda, deneysel anorektal malformasyon sıçan modelinde, rektosigmoid düz kas dokularında kasılma fonksiyonları ve nöron spesifik enolaz, P maddesi, vazoaktif intestinal peptid yoğunlukları araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Wistar Albino türü gebe sıçanlara gebeliğin 11. gününde, serum fizyolojik verilerek elde edilen yavrulardan kontrol grubu, ethylenethiourea verilerek elde edilen yavrulardan anorektal malformasyon gelişmemiş olanlardan ethylenethiourea grubu, anorektal malformasyon gelişmiş olanlardan ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubu oluşturuldu. Her bir gruptaki on yavrunun rektosigmoid dokularının organ banyosunda düz kas kasılma ve gevşeme yanıtları incelendi. Her bir gruptaki 15 yavrunun rektosigmoid düz kas dokularında, nöron spesifik enolaz, P maddesi ve vazoaktif intestinal peptid'in immünohistokimyasal antikor boyalarıyla boyanma sonuçları gruplar arasında karşılaştırmalı olarak analiz edildi.Bulgular: Organ banyosunda karbamilkolin uygulanmasıyla kontrol ve ethylenethiourea grubunda kasılma yanıtları alınırken, ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubunda kasılma yanıtı alınamadı. Ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubunda diğer gruplara göre nöron spesifik enolaz ve P maddesi yoğunluğu düşük bulunurken, vazoaktif intestinal peptid yoğunluğu yüksek bulundu.Tartışma ve Sonuç: Ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubunda barsak düz kasında kasılma yanıtı alınamaması ve vazoaktif intestinal peptid düzeyinin yüksek bulunması, anorektal malformasyonlarda rektosigmoid düz kasında kasılma yanıtsızlığı olarak ortaya çıkan intrinsik sinir sistemi bozukluklarının olduğunu ve bu durumdan vazoaktif intestinal peptid düzeyi yüksekliğinin sorumlu olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular, anorektal malformasyonlarda cerrahi tedavi sonrasında ortaya çıkan barsak ve sfinkter fonksiyon bozukluklarının nedenlerini açıklayabilecek gibi gözükmektedir.Anahtar Kelimeler: Anorektal malformasyon, Barsak düz kası, Nöron spesifik enolaz, P maddesi, Vazoaktif intestinal peptid.
Özofagus yanığına bağlı darlığın önlenmesinde kitozanın etkinliğinin epidermal büyüme faktörü (EGF) ile karşılaştırılması
Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı özofagus yanığı sıçan modelinde, kitozanın yara iyileşmesi ve darlık oluşumuna etkilerinin EGF ile karşılaştırmalı olarak araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Toplam 68 adet Wistar Albino türü sıçan ile kontrol ve sham gruplarının yanında beş tedavi grubundan oluşan toplam 7 çalışma grubu oluşturuldu. Sham grubu dışında tüm gruplarda yanık oluşturulduktan sonra Kontrol grubunda tedavi uygulanmadı, K-14 grubuna 14 gün, K-28 grubuna da 28 gün boyunca kitozan jel, K+E-14 grubu ve K+E-28 grubuna kitozana ek olarak subkutan EGF, E-28 grubunda da sadece EGF verildi. Çalışmanın sonunda çıkarılan distal özofagus parçalarında makroskopik olarak darlık oluşumu, histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve histopatolojik skor, biyokimyasal olarak da hidroksipirolin (HP) düzeyleri araştırıldı.Bulgular: Çalışma sonunda, tedavi uygulanan gruplarda ortalama vücut ağırlığı kaybının kontrol grubundan daha az olduğu saptandı. Kontrol grubunda % 100 olan darlık oranı K-14'de % 20, K-28'de % 50, E+K-14'de % 20 idi. Sham, E-28 ve K+E-28 gruplarında hiç darlık gözlenmedi. Grupların stenoz indeksi değerleri de darlık oranları ile uyumlu bulunmuştu. Kitozan kullanılan grupların ortalama histopatolojik skorları ve HP düzeyleri kontrol grubundan belirgin olarak düşüktü (p<0,05). E-28 grubunun HP düzeyi hariç diğer parametreleri ise sham grubundan farklı değildi (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları kitozan ve EGF'nin, alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişimini engelleyebildiklerini, EGF'nin etkinliğinin kitozandan görece daha fazla olduğunu göstermiştir. Doğal, nontoksik, insanda kullanılabilirliği kanıtlanmış düşük maliyetli bir ajan olan kitozanın bu özellikleri nedeni ile klinik pratiğinde kullanıma geçirilmesi kolay olduğundan değişik form, doz ve uygulama süreleri ile bu konudaki etkinliğinin araştırmaya değer olduğu düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Kitozan, EGF, Özofagus yanığı, Fibrozis, Darlık.
Cinsel gelişim bozukluğu olan çocuklarda tedavi yönetimi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2002-2009 yıllarında cinsel gelişim bozukluğu tanısı konan hastaların tanı ve tedavi uygulamalarını değerlendirmektir.Hastalar ve yöntem: Dosya bilgileri geriye doğru incelenerek, hastaların başvuru yaşı, başvuru nedeni, fizik muayene bulguları, tanısı, laboratuvar değerleri, kromozom analizi sonuçları, ultrasonografi, manyetik rezonans görüntüleme, genitogram, endoskopi bulguları, gonad biyopsileri, `Cinsiyet Araştırma Konseyi' kararları ve cerrahi tedavileri değerlendirmeye alındı.Bulgular: Toplam 36 hastanın yaş ortalaması 39 aydı. Hastaların % 66,6'sı iki yaşından küçüktü, en sık başvuru nedeni cinsiyet belirsizliği idi, yarıdan fazlası dişi psödohermafrodit (% 61,1), diğerleri erkek psödohermafrodit (% 33,33) ve mikst gonadal disgenezi (% 5,55) idi. Etiyolojik neden dişi psödohermafroditlerin % 95,4'ünde 21-hidroksilaz enzim eksikliğiydi. Erkek psödohermafroditlerin % 58,3'ünde etiyolojik neden belirlenemedi. Genitogram ve endoskopik inceleme çok yararlı görüntü yöntemleriydi. Hastaların % 22,2'sinde ailenin verdiğinden farklı bir isim değişikliğine geçildi. Kız yönünde düzeltici ameliyat yaşı ortalama 44,7 aydı; bu hastaların % 47'si iki yaş öncesinde ameliyat edildi, 12'sine (% 33,3) tek aşamalı kliterovajinoplasti yapıldı. Kız cinsiyet kararı verilen 27 hastanın beşinde yüksek tip vajinal açılım nedeni ile safhalı ameliyat gerçekleştirilerek önce kliteroplasti yapıldı, vajinoplastileri ergenlik dönemine bırakıldı.Sonuç: Cinsel gelişim bozukluklarında cinsiyet kararı, bir dizi laboratuvar ve görüntü incelemesinin multidisipliner bir çalışma ile gerçekleştirilmesi sonucunda, anne ve baba ile işbirliği içinde verilir. Cerrahinin zamanlaması konusunda klinik tartışmalar sürmekle birlikte, kısa ürogenital sinüse ve alçak konumlanmış vajina açılımına sahip hastalarda erken cerrahinin sonuçları olumludur.Anahtar Kelimeler: Ambigius genitale, cinsel gelişim bozukluğu, interseks, konjenital adrenal hiperplazi, vajinoplasti.
Çocukluk çağı korozif özofagus yanıklarında gastroözofageal reflü sıklığını etkileyen faktörler
Amaç: Bu çalısmanın amacı korozif özofagus darlıklı hastalardagastroözofageal reflü sıklıgını ve bu sıklıgı etkileyen risk faktörlerini arastırmaktır.Gereç ve Yöntem: Korozif madde içimi nedeni ile 2003-2010 yılları arasındaklinigimize basvuran 52 darlık gelisen ve 18 gelismeyen, toplam 70 hasta çalısmayadahil edildi. Darlık ve reflü varlıgına göre olusturulan hasta grupları, içilen maddeler,klinik bulgular, inceleme yöntemlerinin sonuçları, darlık özellikleri ve tedavi basarısıaçılarından karsılastırıldı.Bulgular: Yas ortalamaları 48±35,9 (6-170) ay olan 70 hastanın 40'ı erkek, 30'ukızdı. Reflü sıklıgı darlık gelisen hastalarda (% 63,5), gelismeyen kontrol grubuna göre(% 33,3) anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Alkali darlıklarında 1,62 kat dahafazla reflü saptandı. Reflü tanısı, darlıgı olan hastaların 28'inde özofageal pHmonitorizasyonu, 5'inde endoskopik özofajit bulgusu ile kondu. Reflüsü olan veolmayan hastalar arasında darlık sayısı ve yerlesimi açılarından anlamlı farksaptanmazken, ortalama darlık uzunlugu reflüsü olanlarda (3,7±1,8 cm), olmayanlara(2,2±1,0) göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.005). Uzun darlık reflü riskini 1,938 katartırmıstı. Ortalama tedavi süresi reflülü hastalarda 8,41±6,12, diger grupta 8,21±8,4 ayidi ve iki grup arasında dilatasyon sıklıgı, kullanılan dilatatör çapları açısından da farksaptanmadı (p>0.05).Sonuç: Korozif özofagus darlıgına sıklıkla reflü eslik etmektedir ve darlıgınuzun olması bu noktada önemli bir risk faktörüdür. Reflünün kısa vadede dilatasyontedavisi üzerine olumsuz etkisi gösterilememistir. Yine de, bu kadar yüksek reflü sıklıgıözofajit ve Barrett özofagus riskini artıracagından, bu hasta grubunun rutin olarakreflünün uzun dönem etkileri açısından izlenmesini ve daha genis hasta gruplarında buetkilerin ileriye dönük olarak arastırılmasını öneriyoruz.Anahtar Kelimeler: Gastroözofageal reflü, korozif özofagus darlıgı, özofagealpH monitorizasyonu, özofagoskopi, özofajit.
Hipospadias cerrahisi öncesi uygulanan hormon stimülasyon tedavisinin etkinliği: Deneysel çalışma
Amaç: Hipospadias peniste doğuştan şekil bozukluğu olması, idrar kanalının kısa olup kanalın ağzının penis ön yüzünde herhangi bir yere açılmasıdır. Yaklaşık 100-300 erkek doğumda bir görülür. Hipospadiasın ağır formlarında penis küçük ve çevre dokular zayıf olabilir. Penis büyüklüğü ve çevre dokuların kalitesi ile hipospadias cerrahisinin başarısı arasında ilişki vardır. Penis ebatları küçüldükçe, çevre dokular yetersiz oldukça cerrahi başarı şansı düşmektedir. Penis büyüklüğünü ve doku gelişimini arttırmak için hormon tedavileri kullanılmaktadır. Ancak kullanılacak hormon preperatının seçimi, tedavinin ne kadar süreyle yapılacağı ve yapılacak cerrahi tedavinin zamanlaması konusunda bir görüş birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı (hipospadias olmayan) hayvan modelinde hormon stimülasyon tedavisi yöntemlerinin peniste meydana getirdikleri yapısal ve histopatolojik değişiklikleri gözlemlemek, bu gözlemlerin sonucunda ilaç uygulaması sonrası en ideal cerrahi tedavi zamanına karar vermektir. Gereç ve Yöntem: Wistar Albino cinsi 4-6 haftalık 50 adet sıçan kullanıldı. Sıçanlar parenteral human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron, topikal dihidrotestosteron, parenteral ile topikal tedavinin kontrol grupları olarak 5 gruba ayrıldı. Uygulama başlangıcında, uygulama boyunca ve sonrasında penis çapı ve uzunluğu haftalık ölçüldü. Histopatolojik inceleme için 0, 1, 3, 6, 7 ve 8. haftalarda prepusyumdan biyopsiler alındı. Biyopsiler damarlanma artışı, epitel kalınlığı, inflamasyon ve fibrozis açısından değerlendirildi. Bulgular: Parenteral human koryonik gonadotropini verilen grupta penis uzunluğunda %56, penis çapında % 58 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise % 84 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,4 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. İnflamasyon skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında, fibrozis skorunun 3 ile 6. haftalar arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Parenteral testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %62, penis çapında %59,8 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %109 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,5 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. Parenteral testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Topikal testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %46, penis çapında % 59 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %100 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu ve damar sayısındaki artışlar topikal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Penis çapındaki artış ise çalışmanın 3. haftasında kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksektir. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,3 ve 3,3 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir. Topikal testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skoru çalışmanın 3.haftasında topikal kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Hormon stimülasyon tedavisinde kullanılan human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron ve topikal dihidrotestosteron tedavilerinin hipospadias cerrahisi öncesi penis boyutlarını ve doku kalitesini artırmakta yararlı olduğu gösterilmiştir. Hormon stimülasyon tedavilerinin inflamasyon ve fibrozisi alevlendirmediğini, aksine dönemsel olarak baskıladığını göstermiştir. Tedavi rejimleri içinde en etkili olanın parenteral testosteron olduğu gözlenmiştir. Hormon stimülasyon tedavisi sonrası cerrahi onarım için en elverişli dönem; penis ebatlarının en büyük ve dokuların histopatolojik açıdan en iyi durumda olduğu dönem olan; ilaç uygulamasından sonra parenteral human koryonik gonadotropini grubunda 4, parenteral testosteron grubunda 7, topikal dihidrotestosteron grubunda 1 haftadan sonra olduğu düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: Hipospadias, preoperatif hormon stimülasyonu, sıçan prepusyum, deneysel çalışma, cerrahi zamanlaması
Tek taraflı hidronefrozu olan çocuk olgularda ultrasonografik renal parankimal hacim ölçümü
Amaç: Üreteropelvik bileşke darlığı (UPBD), renal pelvisten proksimal üretere idrar akışının engellenmesini ifade eder. Böyle bir durumda renal pelviste toplanan idrar burada basınç artışına ve pelvis duvarının gerilmesine sebep olur. Renal pelvis mevcut duruma bir süre uyum sağlayabilir, ancak viskoelastisitesini kaybettiğinde, artan intrapelvik basınç irreversibl böbrek hasarına sebep olur. Hastalığın takip sürecinde, özellikle cerrahi tedavinin zamanı hakkında yapılan birçok çalışma, yayınlanan birçok makale mevcuttur ancak bu konuda maalesef ortak bir karar söz konusu değildir. Dolayısıyla UPBD'nin takibi ve cerrahi kararı konusunda ucuz, ulaşılabilir, iyonizan radyasyon içermeyen bir yöntem ile oluşturulmuş farklı bir parametreye ihtiyaç duyulmaktadır. Parankimal böbrek hacminin bu konuda önemli bir argüman olacağı son dönemde yapılan çalışmalarda gösterilmektedir. Tüm bu sebeplerle çalışmamızda tek taraflı UPBD'li olgularda USG kullanarak renal parankimal hacim ölçümü yapılabilmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza Mart 2023–Eylül 2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çocuk Cerrahisi Kliniği'ne başvuran tek taraflı hidronefrozu olan UPBD tanısı almış 0-18 yaş arasındaki toplamda 24 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların böbrek transvers kesitleri USG (Canon Aplio A – Tokyo, Japan) aracılığıyla böbrek inferiorundan superioruna doğru prob hareketiyle video olarak kayıt altına alındı. Ardından bu görüntüler içerisinden 5 adet eşit aralıklı kesitsel görüntü (segmentasyon) çıkarıldı. Bu görüntüler Adobe 360 programı aracılığıyla birleştirilerek parankimal hacimleri ölçüldü. Ölçülen parankimal hacimler normal böbrek ve UPBD'li böbrek şeklinde 2 gruba ayrıldı ve bu gruplar hidronefroz, AP çap ve parankimal kalınlık parametreleriyle karşılaştırıldı. Numerik değişkenlerin normal dağılıma uyup uymadığı Shapiro-Wilk korelasyon testi ile değerlendirildi. Gruplar arasındaki farklılılar non-parametrik Wilcoxon işaretli analiz testi ile analiz edildi. p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 24 olgunun parankimal hacimleri, UPBD olan böbreklerde ortalama 49.452 mm3 ± 23.287 mm3 iken, normal böbreklerde ortalama 57.979 mm3 ± 27108 mm3 olarak izlendi. Normal böbreklerin parankimal hacimleri, HN olan böbreklerin parankimal hacimlerine oranlanıp HN dereceleri ile karşılaştırıldığında grade 2 HN ile grade 3 HN arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Grade 3 HN ile grade 4 HN arasında karşılaştırma yapıldığında bu gruplar arasında da anlamlı bir fark olmadığı izlendi (p>0,05). Son olarak grade 2 HN ile grade 4 HN arasında karşılaştırma yapıldığında ise her iki grup arasında anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız, USG ile parankimal hacmin ölçülebildiğini göstermektedir. Daha çok olgu dahil edilerek yapılan çalışmalar sonucunda; cerrahi karar verme aşamasında USG ile renal parankim ölçümünün güvenilir bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.
Çocuklarda nonoperatif antibiyoterapi ile tedavi edilen komplike olmayan apandisitlerde izlem kriterlerinin belirlenmesi
Amaç: Çalışmamızda akut apandisit tanısı ile ameliyatsız tedavi uygulanan hastalarımızda literatürde yeterince ortaya konulmayan izlem kriterlerini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Akut apandisit tanılı çocuklara 5 gün boyunca intravenöz seftriakson ve metranidazol uygulamasını takiben oral amoksisilin-klavunat başlandı. Hastalar 7 gün boyunca günde iki kez muayene edilerek hassasiyet, defans ve rebaund değerlendirildi. İzlemin 1, 2, 3 ve 7. günlerinde beyaz küre sayısı (WBC), nötrofil yüzdeleri, c-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT), interlökin-6 (IL-6) ve pentraksin-3 (PTX-3) değerlerine bakıldı ve abdominal ultrasonografi (USG) ile apendiksin çapı ve duvar kalınlığı değerlendirildi. Bulgular: Toplam 24 hasta çalışmaya alındı. Hastaların izleminde fizik muayene bulguları anlamlı olarak geriledi (p<0.001). Ortalama beyaz küre sayısı, nötrofil yüzdesi, CRP ve prokalsitonin değerinde ilk günden sonra istatistiksel olarak anlamlı azalma görülürken, IL-6 ve PTX-3 değerlerindeki azalma anlamlı değildi. Ultrasonografide ortalama apendiks duvar kalınlığı ve çapında ikinci günden sonra anlamlı azalma olduğu görüldü. Taburculuk sonrasında tekrarlayan karın ağrısı ve apendikolit saptanması (bir hastada) ile iki hasta opere edildi. Geri kalan 22 hasta başarılı şekilde tedavi edilerek yaklaşık 2 yıl boyunca hastane ve telefon viziti ile takip edildi, herhangi bir sorun saptanmadı. Sonuç: Akut apandisitte konservatif tedavi başarılıdır. Tedavi sırasında 2. günden itibaren azalma gösteren hassasiyet, defans ve rebound bulguları; lökosit sayısı, CRP ve prokalsitonin serum değerleri ve apendiks duvar kalınlığı ve çapı izlem kriterleri olarak hasta değerlendirilmesinde yardımcı olurlar. Tedavinin 7. gününde bulgu ve değerler normalleşmektedir. Bu şekilde bir izlem protokolü oluşturulabilir. Anahtar Kelimeler: Pediatrik apandisit, Konservatif tedavi, Antibiyotik tedavisi, Tedavi protokolü
Yaşamın ilk üç ayındaki inguinal hernili bebeklerde laparoskopik PIRS (Perkutan Internal Ring Suturing) tekniğinin güvenilirliğinin araştırılması
Yaşamın ilk üç ayındaki inguinal hernili bebeklerde laparoskopik PIRS (Perkutan Internal Ring Suturing) tekniğinin güvenilirliğinin araştırılması Amaç: İnginal herni tüm dünyada cerahi tedavi gerektiren çocukluk çağı patolojilerinin başında gelmektedir. Doğum yaşı geriledikçe görülme insidansı artmaktadır, prematüre ve düşük doğum ağırlıklı erkek bebeklerde 4 kat daha sık görülebilmektedir. Gelişen tekloji ve cerrahi tekniklerle birlikte laparoskopik cerrahi çoğu patolojide olduğu gibi inguinal herni cerrrahisinde de sıklıkla kullanılmaktadır. İnguinal herni onarımında birçok laparoskopik cerrahi yöntem tanımlanmıştır. Bu yöntemlerden en sık kullanılanı PIRS (Pekütan Internal Ring Suturing) yöntemidir. Bu araştırmada inguinal herni onarımında kullanılan PIRS tekniğinin 3 ay ve daha küçük bebeklerde laringeal maske anestezisi (LMA) ile güvenle kullanılabildiğini göstermeyi, klasik açık cerrahi yöntemi ile PIRS yönteminin operasyon süreleri, hastanede yatış süreleri, preop ve post op verileri, nüks gelişimi ve komplikasyonları değerlendirilip her iki yöntemi avantajları ve dezavantajlarıyla inceleyip çocuk cerrahları için güncel verilere dayalı öneriler sunulması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Eylül 2022 ile Eylül 2023 tarihleri arasında yaşı 3 aydan küçük inguinal herni nedeniyle opere edilen 59 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalara laparoskopik yöntem olarak PIRS, açık cerrahi olarak klasik açık cerrahi yöntem uygulandı. Hastalara anestezi intratrakeal veya laringeal maske ile uygulandı. Hidrosel, inmemiş testisin eşlik ettiği ya da acil cerrahi gerektiren inkarsere hernili hastalar çalışmadan hariç tutuldu. Bulgular: Hastalardan 26'sı laparoskopik PIRS yöntemi ile, 33'ü ise açık yöntemi ile opere oldu. Hastaları %76,9'u (n:20) erkek, %23,1'i (n:6) kız ve ortalama yaşları 71 gündü. Demogrofik olarak her iki grubun benzer özelliklerde olduğu görüldü. Çalışmamızda PIRS uygulanan vakalarda bilateral olma oranı, açık cerrahiye göre yaklaşık 2,8 kat fazla olarak bulundu. Ayrıca her iki grubun anestezisi için LMA kullanım oranı benzer bulunmuştur. Değerlendirmeye alınan parametrelerden kesede kanama ve kas gevşetici ihtiyacı açısından her iki grup arasında, istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. Çalışmamızda bakılan diğer parametreler olan hastanede kalış süresi, beslenme süresi, operasyon süresi, şişlik, skrotal ödem, yara yeri enfeksiyonu, post op 30.dk kan şekeri, postop stridor ve bronkospazm gelişimi, komplikasyon gelişimi ve nüks gelişimi parametreleri değerlendirildiğinde, istatiksel anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular ve güncel literatür incelendiğinde, PIRS onarımın, açık cerrahi prosedürü ile karşılaştırıldığında en az açık onarım kadar etkili ve güvenli olduğu görüldü. PIRS yönteminin açık cerrahiye kıyasla minimal invaziv olması, yara iyileşmesinin mükammel olması, kontralateral kasığın değerlendirilmesine ve tespit edilirse okült bir fıtığın onarılmasına olanak tanıması gibi avantajlarının bulunması sebebiyle inguinal herni onarımlarında gelecekte öncelikli tercih edilecek tedavi seçeneği olacağını düşünmekteyiz. Ayrıca küçük bebeklerde de PIRS yönteminin LMA ile güvenle yapılabildiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İnguinal herni, laparoskopi, PIRS, çocuk
Çocukluk çağı kist hidatiklerinde cerrahi, perkütan radyolojik girişim ve benzimidazol tedavisi
Amaç: Çocuklarda kist hidatik sebebiyle cerrahi, perkütan ve benzimidazol tedavilerinde etkinliğin araştırılması. Gereç ve Yöntem: Haziran 2002 ile Haziran 2016 arasında kist hidatik sebebiyle tedavi gören 91 çocuğun dosyası retrospektif incelendi. Hastalar; başvuru şikâyetleri, muayene bulguları, tanı yöntemleri, kistlerin yerleşim yeri, tip, boyut ve sayısı, tedavi yöntemleri, tedaviyi etkileyen faktörler, takip süreleri, bronş-safra fistülleri, kist rüptürü, komplikasyonlar ve yönetimi konularında değerlendirildi. Her bir organ ve organ ilişkisiz yerleşimler bir bölge olarak kabul edilip buna göre de kıyaslamalar yapıldı. İstatistiksel analizde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: En sık başvuru şikâyeti karın ağrısıydı. Karaciğer kistli 28/71, akciğer kistli 25/33 hastada muayenede patoloji vardı. Tanıda akciğer grafisi, tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme kullanıldı. Seroloji 61/91 hastada pozitifti. Histopatolojik inceleme 75 hastada yapıldı. En sık tutulum karaciğerde, en fazla kist tipi Tip 1'di (49/71 hastada). 91 hastada 115 organ-bölge tutulumu vardı. Kist çapları ortalama 71,66±35,79 mm idi. Cerrahi 59, albendazol 41, perkütan tedavi 14 bölgeye uygulandı. Cerrahiyle 56/59, albendazolle 27/41, perkütan radyolojik girişimle 10/14 başarı sağlandı. Albendazol profilaksisi karaciğer cerrahisinde 29/29, akciğer cerrahisinde 19/21, perkütanda 11/14 hastaya uygulandı. En çok yapılan cerrahi işlem konservatif yöntem idi (52/59). Albendazol küçük kistlerde daha başarılıydı. Cerrahi uygulanan akciğer kistlerinin 19/23'ü bronş ilişkiliydi. Karaciğerde safra yoluyla ilişkili kistlerin 13/15'inde çap 75 mm'nin üstündeydi. Rüptür akciğer kistlerinde 12/33, karaciğerde 3/71 hastada vardı. Postoperatif hava kaçağında konservatif takip; safra drenajında endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi, sfinkterotomi, biliyer stent ve cerrahi uygulandı. Takip süresi ortalama 40±28 aydı. Sonuç: Kist hidatikte cerrahi halen en çok uygulanan ve en etkili tedavidir. Uygun vakalarda albendazol veya perkütan tedavi de etkilidir. En uygun tedavinin tespitinde başka prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Albendazol, Cerrahi, Çocuk, Kist Hidatik, Perkütan Radyolojik Girişim
Deneysel apandisit modelinde antibiyoterapinin etkinliğinin gösterilmesi
Apandisit Çocuk Cerrahisi pratiğinde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Apandisitin temel tedavisi cerrahidir. Ancak son dönemde apandisitin tedavisinde cerrahi uygulanmadan antibiyotik ile tedavi gündeme gelmiştir. Apandisitte inflamasyona bağlı akut faz reaktanlarında artış olur. Cerrahi ya da antibiyoterapi ile iyileşme ile birlikte akut faz reaktanları geriler. Bu çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan apandisit modelinde akut faz reaktanlarının düzeyleri bakılarak antibiyoterapinin etkinliğini değerlendirdik. Çalışmamızda Sprague Dawley cinsi 200-250 gr arası toplam 28 hayvan kullanıldı. Hayvanlar 7'şerli 4 gruba ayrıldı. 1. grup şam grubunu, 2. grup kontrol grubunu, 3. grup hastalık + antibiyoterapi grubunu, 4. grup hastalık + cerrahi grubunu oluşturdu. Hayvanlara intraperitoneal anestezi yapıldıktan sonra steril boyama ve örtüleme ile laparotomi yapıldı. Deneysel apendisit modelinde hayvanların çekumlarının distalindeki küçük bir alan damarı korunarak sütür ile daraltılıp içi çekal materyal ile doldurularak obstrüksiyon oluşturuldu. Sütür çekum duvarının dolaşımını bozmayacak şekilde gevşek olarak bağlandı. Ardından karın sütüre edilerek kapatıldı. 1. grupta apandisit oluşturulmadı, sadece laparotomi yapılıp karın kapatıldı, herhangi bir tedavi verilmedi. 2. grupta sadece apandisit oluşturuldu, herhangi bir tedavi verilmedi. 3. grupta apandisit oluşturulduktan sonra günlük düzenli olarak antibiyotik (Sulbaktam ampisilin 100 mg/kg) intraperitoneal olarak verildi. 4. grupta apandisit oluşturulduktan 48 saat sonra yeniden laparotomi yapılıp apendektomi yapıldı. Tüm gruplarda hayvanlardan 0, 2. ve 7. günlerde kan örneği alındı. 7. günde grup 1, 2 ve 3 deki ratlara yeniden anestezi altında laparotomi ile apendektomi yapıldı. Operasyon sonrası tüm hayvanlara ekssanguinasyon yöntem ile ötenazi uygulandı. Çalışmamızda; Grup 2 ve Grup 3 istatistiksel olarak incelendiğinde prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. Gün, 2. Gün ve 7. Gün değerleri arasında iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Antibiyotik kullanımı olan ve olmayan iki grup arasında antibiyotik CRP düzeylerinde düşmeye yol açmaktadır. Bu durum bize enflamasyonun gerilediğini göstermektedir. Prokalsitonin düzeyi iki grupta da 2. gün düşmüş iki grupta da 7. gün yükselmiştir ancak iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmemiştir. Lökosit düzeyleri Grup 2 ve Grup 3 de ikinci gün yükselmiştir. İki grup için de 7. gün lökosit düzeyleri gerilemiştir. Ancak antibiyotik verilen grupta lökosit düzeyleri daha belirgin düşmüştür. Bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sonuçta antibiyotik tedavisi enflamasyonu azaltmakta bunun en belirgin göstergesi CRP değerlerinin 2. ve 7. günlerde hastalık grubuna göre anlamlı düşük olmasıdır. Grup 2 ve Grup 4 istatistiksel olarak incelendiğinde Prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. gün, 2. gün ve 7. gün değerleri iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Grup 3 ve Grup 4 istatistiksel olarak incelendiğinde Prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. Gün, 2. Gün değerleri arasında iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Antibiyotik verilen 3. Grupta lökosit değerlerinde belirgin düşme gözlenirken apendektomi yapılan grupta düşüş gözlenmemiştir. Ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Antibiyotik tedavisi geç dönemde CRP değerlerinin cerrahide olduğu kadar düşük olmasını sağlamaktadır. Patolojik incelemelere baktığımızda; Mukozada, submukoza ve subserozanın enflamasyon tutulumu açısından dört grup arasında anlamlı saptanmıştır (chi – square 0,01). TNF alfa immunhistopatolojik incelemede 4 grup arasında anlamlı çıkmıştır. (chi – square 0,043). IL6 doku immunhistopatolojik incelemede 4 grup arasında anlamlı izlenmiştir (chi – square 0,014). IL6 immunhistokimyasal incelemede; Grup 3 ve Grup 4' de yani antibiyotik tedavisi alan ve apendektomi yapılan grupta enflamasyon azalmıştır. Grup 2 ve 3 arasında immunhistokimyasal olarak bakılan TNF alfa ve IL6 değerleri açısından anlamlı fark izlenmiştir (Chi-square 0,031 - 0,018 ). Antibiyotik tedavisi enflamasyonu azaltmıştır. Grup 2 ve 4 arasında TNF ve IL6' da enflamasyon açısından anlamlı fark izlenmiştir (chi-square 0,031-0,01) . Apendektomi enflamasyonu azaltmıştır. Biyokimyasal çalışma izlem kriteri olarak düşünüldüğünde prokalsitonin değerlerinin oluşturduğumuz appandisit modelinde bir anlamı olmadığı sonucunu çıkarıyoruz. Antibiyotik tedavisi prokalsitonin değerlerini geç dönemde düşürüyor olsa dahi, prokalsitonin değerleri değişkendir ve düşük değerler enflamasyonun varlığı veya enflamasyonun gerilemesi ile korele değildir. Apendektominin lökosit değerlerini etkilememiş olduğu görülüyor. Antibiyotik grubunda lökosit değerlerinin apendektomi grubuna göre düşük olması antibiyotik tedavisinin etkinliğini gösteren bir bulgu olabilir. Bu modelde apandisit CRP' yi geç dönemde yükseltmektedir cerrahi ise bu yüksekliği anlamlı olarak engellemektedir. Antibiyotik tedavisi de hastalık grubuna göre CRP' yi anlamlı olarak düşürmektedir ve aynı zamanda cerrahi kadar etkili olmaktadır. Dolayisıyla CRP antibiyotik tedavisi için özellikle 2. günden itibaren bir izlem kriteri olabilir. Antibiyotik tedavisi patolojik enflamasyonu olumlu yönde etkilememiştir. Diğer yandan enflamasyonun mediatör düzeyinde göstergeleri olan TNF ve IL6 açısından bakıldığında enflamasyon anlamlı derecede azalmıştır. Dolayısıyla genel anlamda bakıldığında antibiyotik tedavisi patolojik enflamasyonu azaltmaktadır.
Gastrointestinal sistemde yabancı madde nedeniyle başvuran hastaların demografik ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmamızda 01.01.2000-01.01.2020 arasındaki 20 yıllık süreçte kliniğimizde yabancı cisim yutma nedeniyle yatırılarak izlenen 499 olgu incelenmiştir. Bu olgular arasında özofagusta yabancı cisim nedeniyle operasyona alınan 252 vaka ağırlıklı olarak incelenmiştir. Bu 252 vakada en sık şikâyet ağrılı yutkunma (odinofaji) (%36), tükürüğünü yutamama (%25,3), kusma (%18,6), göğüs ağrısı (%8,7), öksürük (%4,7) olarak tespit edildi, olguların yarısından fazlasının (%51,4) aktif bir şikâyeti yoktu. 18 olguda operasyon sırasında özofagoskopiye gerek kalmadan laringoskop yardımıyda magill penseti ile yabancı cisim çıkarıldı. 215 olguda yabancı cisim özofagoskop ile çıkarılırken 19 olguda özofagusta yabancı cisim tespit edilemedi. 9 olguda komplikasyonlar ve GİS'te uzun bekleme nedeniyle laparotomi yapılarak yabancı cisim çıkarıldı. Her olgu tüm özellikleriyle kendi özelinde değerlendirilerek en uygun tedavi yolu çizilerek hastalar hızlı bir şekilde tedavi edilmelidir. Yabancı cisim yutmanın kısmen önlenebilir bir patoloji olduğu göz önüne alınarak, çocukların daha güvenli çevrede sağlıklı olarak büyümeleri için radikal ve multidisipliner önlemlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda idrar ngf ( nöral büyüme faktörü ) ve idrar BDNF ( beyin türevi nörotrofik faktör ) düzeylerinin araştırılması
Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda, idrarda NGF (Neural Growth Factor) ve BDNF (Brain Derived Neurothropic Factor) düzeylerinin araştırılması Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu terimi, çocukluk çağında hem çocuk hem aile için sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen bir grup hastalığı kapsayan genel bir terimdir. Tanı ve alt grup ayırıcı tanısı zordur ve tanıda objektif olarak yardımcı olabilecek belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Literatürde ümit vadeden sonuçları yayınlanan BDNF ve NGF'nin gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu ve alt gruplarında belirteç olarak değerliliği araştırılmıştır. Çalışmaya alt üriner sistem semptomları ile başvuran ve alt üriner sistem işlev bozukluğu tanısı alarak çalışma kriterlerine uyan 43 çocuk olgu ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Çalışma grubunda çeşitli tanı yöntemleri ve tetkiklerle alt gruplandırma yapılmıştır. Olgulardan idrar örnekleri alınarak idrarda kreatinin, NGF ve BDNF testleri yapılarak hasta özellikleri ve biyokimyasal sonuçlar kontrol grubu ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda olgular; gündüz aşırı sık idrara çıkma (n:1), vajinal reflü (n:1), giggle inkontinans (n:2), primer mesane boynu işlev bozukluğu (n:2), disfonksiyonel işeme (n:7), aşırı aktif mesane (n:10), disfonksiyonel işeme + aşırı aktif mesane (n:10), tüm hasta grubu (n:43) ve iki grubun birleştirilmesi ile oluşturulan aşırı aktif mesane ortak grubu (n:20) olarak gruplandırılmış ve elde edilen veriler kontrol grubu (n:20) ile karşılaştırılmıştır. NGF/Cr değeri, sadece aşırı aktif mesane ortak grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivitesi ve spesifitesi düşük saptanmıştır (%60,%65). BDNF/Cr değeri, tüm gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivite ve spesifitesi tüm gruplarda yüksek saptanmıştır. Bu yükseklik aşırı aktif mesanenin etiyolojisinin heterojen özellikte olmasından ya da aşırı aktif mesaneye değil de alt üriner sistem işlev bozukluklarının tamamına özgü bir belirteç olmasından kaynaklanıyor olabilir.
İntestinal iskemi ve reperfüzyon hasarında resveratrolün etkinliğinin değerlendirilmesi
İskemi ve reperfüzyon hasarı, nekrotizan enterokolit, invaginasyon, inflamatuarbarsak hastalıkları, pull-through ameliyatları, strangüle herniler, serbest pediküllü barsakflebi kullanımı ve barsak transplantasyonunun etiyolojisinde rol oynamaktadır.Resveratrolün antioksidan özelliği, endotelyal nitrik oksit üretimini arttırması veapoptozisi engellemesi bizi, resveratrolün intraperitoneal olarak verilmesinin iskemireperfüzyonhasarını önleyici, organ disfonksiyonlarını azaltıcı etkisi olup olmadığıkonusunu araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada deneysel modelde iskemi vereperfüzyon hasarında resveratrolün etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.Deney, ağırlıkları 180-220 gr arasında değişen, Wistar albino cinsi, 35 erişkinerkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanlar randomize olarak 5 eşit gruba ayrıldı. 1.Grup, kontrol grubu olarak ayrıldı. Diğer gruplarda superior mezenterik arter oklüzeedilerek 2. ve 4. Gruplara 30 dakika, 3. ve 5. Gruplara ise 120 dakika iskemi uygulandı.İskemi sonrası, 2. ve 3. Gruplara, 10 ng/kg dozdan intraperitoneal resveratrol verildi.Ardından iskemiyi takiben 60 dakika reperfüzyon uygulanarak, tüm gruplardan deneysonunda histopatolojik inceleme amacıyla yaklaşık 3 cm terminal ileal segment rezekeedildi.Histopatolojik olarak, alınan kesitlerde apoptozis ve TNF-?, IL-1ß, IL-6 ve IL-8 dağılımları incelendi.Sonuçta, resveratrol uygulanması apoptotik mekanizmayı durduramasa bile, birmiktar azaltmıştır, ayrıca erken dönemdeki etkisi uzun döneme oranla daha fazladır vegecikmiş bir apoptozise neden olduğu düşünülmüştür. Yine bu uygulanmanın, istatikselolarak anlamlı olmasa da sitokin immunreaktivitesini bir miktar azalttığı görülmüş ve buetkinin özellikle geç iskemi sonrası ortaya çıktığı saptanmıştır. Resveratrolün yanetkilerinin ve farmakokinetik özelliklerinin araştırılması sonrası hızla klinik kullanımagireceğine inanıyoruz. Özellikle nekrotizan enterokolit açısından risk grubunda bulunanprematür yenidoğan servislerindeki olgulara ileride koruyucu amaçlı resveratroluygulanabileceğini düşünüyoruz.
Deneysel olarak oluşturulan laparoskopik fowler-stephens operasyonu'nda EGF'nin testis koruyucu olarak etkinliği
Son yıllarda intraabdominal yerleşimli testis olgularının cerrahi tedavisinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanmaktadır. Ancak özellikle deneysel çalışmalar olmak üzere bu operasyonun testiste atrofiye yol açtığı ve testis kanlanmasını bozduğu yönünde görüşler bildirmektedir. Yine EGF'nin lokal uygulanması ve orşiyopeksi kombinasyonunun birlikte uygulanmasının tek başına orşiyopeksi uygulanmasına göre spermatogenezin restorasyonunda çok daha etkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda serum inhibin B düzeyi ölçülerek ve testise lokal EGF uygulanarak laparaskopik olarak oluşturulmuş Fowler-Stephens modelinin testis fonksiyonlarına etkisini değerlendirildi.Çalışmamızda 20 adet yetişkin tavşan 3 gruba ayrılmış, sağ testisleri işleme başlamadan önce çıkarıldı. Grup 1'deki deneklerin sol testisi laparaskopik olarak kesildi, Grup 2'de sol testis içerisine 100 µL EGF 30G iğne ile verilerek 1. gruba uygulanan işlem uygulandı, 3. gruba ise sadece laparaskopik görüntüleme (sham grubu) uygulandı. Deneklerin 1 ay sonunda serum inhibin B düzeyi ile testis histopatolojisine bakıldı.Çıkarılan testisler incelendiğinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanan gruplarda testisler belirgin olarak ödemli ve nekrotikti. Serum inhibin B düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Testislerin histopatolojik incelemesinde sham grubu dışında tüm gruplarda belirgin nekroz dikkati çekmektedir.Sonuç olarak olarak laparoskopik de olsa spermatik damar ligasyonunda kan akımının azaldığı kesindir ve rete testis içine verilen EGF, testis histolojisinde ve spermatogenezde belirgin bir düzelme sağlayamamaktadır. Ancak serum inhibin B düzeylerinin düşük çıkmaması, spermatogenezin bozulmasına karşılık testiste halen daha sertoli hücre fonksiyonunun devam ettiğinin göstergesidir.
Tanı ve tedavide kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin farelerde intestinal mukoza üzerine olumsuz etkisi ve L-argininin koruyucu rolü
Günümüzde yeni doğan dönemi gastrointestinal hastalıkların tanı ve tedavide noninvaziv radyolojik gelişmeler olmasına karşın hala invaziv işlemlere sıklıkla başvurulmaktadır. Yeni doğan döneminde tanı ve tedavi sırasında sıklıkla kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin mukoza hasarı bilinmektedir. Yeni doğan döneminde esansiyel bir amino asit olan L-arginin iskemi reperfzyon, NEK sırasında koruyucu etkinliğin bilinmesi bizi hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukoza hasarında koruyucu olabileceğine yöneltmiştir. Çalışmamızda, deneysel modelde yenidoğanlarda hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal bağırsak hasarı ve L-arginin koruyucu etkisini değerlendirmesi amaçlanmıştır.Deney 28 günlük 70 fareler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Fareler cinsiyet ayırımı olmaksızın randomize olarak her birinde 10 fare olacak şekilde 7 eşit gruba ayrılmıştır. Grup I'e oral yoldan sadece 2 cc serum fizyolojik verilerek kontrol grubu oluşturulmuştur. Grup II'ye oral yoldan iohexol ve Grup III'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-Arginin verildikten sonra 2 saat sonra oral yoldan iohexol verilmiştir. Grup IV'e oral yoldan 2 cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate ve Grup V'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten 2 saat sonra oral olarak 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VI'ya distile su ile % 50 oranında dilüe edilen 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VII'ye oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten sonra oral yoldan distile su ile %50 oranında dilue edilen 2cc diatrizoate Na+meglumine diatrizoate verilmiştir. Kontrast maddelerin oral yoldan verilmesinden 2 saat sonra tüm deneklere laparotomi eksplore edildikten sonra terminal ileumu içine alacak şekilde 5 cm'lik ileal ans rezeke edilmiş ve denekler sakrifiye edilmiştir.İmmunohistopatolojik olarak alınan kesitler doku morfolojisini değerlendirmek için hematoksilen ile boyanırken ve immunohistolojik olarak iNOS ve e NOS değerlendirilmiştir. Biyokimyasal olarak dokuda NO, MDA seviyeleri sırasıyla Griess, Ohkawa metoduyla değerlendirilmiştir.Çalışmamızda hiperrosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukozaya zararlı etkisi immunohistopatoloijk olarak tespit edilemese de bağırsak hasarı biyokimyasal olarak NO ve MDA seviyelerinin artışı ile ortaya konulmuştur. Kontrast madde verimeden 2 saat önce oral yoldan verilen L-Arg'in hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal hasar üzerine koruyucu etkisi NO ve MDA seviyelerinde ki belirgin azalma ile biyokimyasal olarak ortaya konulmuştur.Sonuç olarak, çalışmamızda yeni doğan Formula mamalarında bulunan L-Arg kouyucu ajan olarak kullanılmış ve etkinliği gösterilmiştir. Yeni doğanların kontrast çalışma yapılmadan önce L-Arg içeren Formula ile beslenmesinin barsak hasarı oluşmasında engelleyici rolü olacağı düşünülmektedir. Hiperosmolar kontrast maddelerin oluşturduğu barsak hasarına karşı L-Arg'nin tek başına rutin kullanımını önermek için ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Post-fundoplikasyon erken dönem disfajinin interstisyel cajal hücreleri ile ilişkisi
Gastroözofageal reflü tedavisinde en sık uygulanan yöntem olan Nissen fundoplikasyonu sonrası en sık komplikasyonlardan birisi erken dönem gelişen disfajidir. Disfajinin etiyolojisi kesin olarak belli değildir, nedeninin operasyon sonrası geçici ödem veya özofageal hipomotilite olduğu düşünülmektedir. İnsanlarda yapılan bazı manometrik çalışmalarda operasyon sonrası özofagusta hipomotilite geliştiği bildirilmektedir. Ancak bu çalışmaların kesin etiyolojik bir açıklama getirememesi bizi konuyu araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada deneysel modelde gastroözofageal reflü , Nissen fundoplikasyonu ve özofagus disseksiyonunun intestinal sistem pacemaker hücreleri üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma deney ağırlıkları 250-300 gram arasında değişen, Wistar albino cinsi, 16 erişkin erkek ratlar üzerinde gerçekleştirildi. Ratlar, çalışma grubu 9 rat, kontrol grubu 7 rattan oluşmak üzere randomize olarak 2 gruba ayrıldı . Birinci gruba operasyonun özofagus üzerindeki etkinliğinin araştırılması için Nissen fundoplikasyonu operasyonu uygulandı. İkinci grup hiçbir işlem uygulanmayan kontrol grubu olarak değerlendirildi. Disfaji yaklaşık 2. haftada pik yaptığı için bu süre sonunda denekler sakrifiye edilerek özofaguslar ve özofago-gastrik bileşkeler patolojik inceleme için çıkartıldı. Patolojik inceleme esnasında bu gruplar da kendi içlerinde iki eşit gruba ayrıldı.Histopatolojik olarak alınan kesitlerde interstisyel Cajal hücreleri, 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımları incelendi.Sonuçta gastro-intestinal sistemin pacemaker hücreleri olan interstisyel Cajal hücrelerinin sayıca miktarının azalmasının post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajiye etkisi olabileceği düşünülmüştür. İnterstisyel Cajal hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirmede aracı olan ve gastrointestinal sistemde bireysel olarak da fonksiyon gören 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımlarında belirgin farklılık bulunmaması konu hakkında ileri araştırmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Bu bulguların özellikle post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajinin yönetiminde tedaviye yönelik katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.
Biliyer atrezi tanısı ile ameliyat edilen hastaların sonuçlarının değerlendirilmesi
ÖZET Biliyer Atrezi Tanısı ile Ameliyat Edilen Hastaların Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada, biliyer atrezi tanısıyla ameliyat edilmiş hastaların prognozunu etkileyen faktörleri bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 1 Ocak 2007 – 20 Ekim 2023 tarihleri arasında biliyer atrezi tanısı almış ve ameliyat edilmiş hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak dosya bilgileri tarandı. Hastaların cinsiyetleri, doğum tarihleri, ameliyat zamanları; başvuru sırasında,ameliyat öncesinde, taburculuk öncesinde,1. ayda ve 3. ay kontrollerindeki karaciğer fonksiyon testleri değerleri, viral tarama sonuçları, ultrasonografi bulguları, ameliyat notları, izlem sürecinde gelişen komplikasyonları incelendi ve patoloji preparatları yeniden kıdemli patolog tarafından değerlendirildi.APRİ skorlarına bakıldı. İyi prognoz hastanın kendi karaciğeri ile yaşaması (Grup A), kötü prognoz ise hastaya karaciğer nakli yapılması veya hastanın ölmesi (Grup B) olarak tanımlandı. Bulgular: Belirtilen tarih aralığında 64 hasta biliyer atrezi tanısıyla ameliyat edildi. İki hastanın dosya verilerine ulaşılamadığı için çalışma kapsamından çıkarıldı. Hastaların 32'si kız (51,6%), 30'u erkekti (48,4%). Doğum haftası ortalama 37,8 ± 1,2'idi. Hastaların APRİ skoru değerlendirildiğinde 0,65 cut off değeri %74 sensivite %52 spesifite ile prognoz belirlemede orta derecede güvenilirlik sunmaktaydı. Grup A'da ortalama ameliyat yaşı 65,6±22,2 gündü. Grup B'de ortalama 78±33,2 gündü. Erken opere edilen olguların prognozunun daha iyi olduğu bulundu. Japon Biliyer Atrezi Derneği sınıflamasına göre 6 hasta tip 1 (%9,5), 13 hasta tip 2 (%20,6), 44 hasta tip 3 (%69,8) idi. Prognoz açısından tipler arası istatistiksel fark yoktu. Patoloji parametrelerinin (fibrozis derecesi, kolestaz derecesi, safra kanal proliferasyon derecesi, duktal plate varlığı) hastaların prognozu üzerine istatistiksel olarak etkisinin olmadığı gözlendi. Grup A (iyi prognoz) hastalarının %94,7'sinde postoperatif dönemde kolik gaita yaptığı gözlendi. Grup B (kötü prognoz) hastalarında bu oran %55,8 ile anlamlı derecede düşüktü. Sonuç: APRI skoru, hem sarılık klirensi hem de nativ karaciğer sağkalımını anlamlı şekilde öngörürken, düşük doğum ağırlığı ve geç cerrahi müdahale kötü prognozla ilişkili bulundu. Cinsiyet, gestasyonel hafta, doğum mevsimi, USG parametreleri, BA alt tipleri, sendromik durum, CMV enfeksiyonu ve uygulanan cerrahi tekniklerin, prognoza etkisi bulunmadı. Anahtar sözcükler: Biliyer Atrezi, Kasai portoenterostomi, Prognoz, APRİ skoru
Hirschsprung hastalığı tanısıyla transanal endorektal pull through ameliyatı yapılan olguların uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hirschsprung hastalığının (HH) tedavisinde son yıllarda en sık tercih edilen cerrahi yöntem, transanal endorektal pull through (TERP) ameliyatıdır. Çalışmamızda, TERP ameliyatı yapılan olgularda ameliyat sonrası hastaların uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirmek, elde edilen verileri literatür ışığında analiz etmek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalın'da 2009-2019 yılları arasında TERP yapılan ve ameliyat sonrası 3 yaş ve üzeri olan hastaların dosyaları incelendi. Ameliyat öncesi hasta bilgileri retrospektif taranarak elde edildi. Hastalar, postoperatif dönemdeki barsak fonksiyonları, kontinans durumları ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amacıyla polikliniğe çağırıldı. Kontrole gelemeyen hastaların bilgileri yakınlarıyla telefonla görüşülerek elde edildi. Hastalara hazırlanmış anket soruları soruldu. Bulgular: Hastaların 46'sı erkek 8'i kız idi. Tanı yaşı ortalama 26,4 ay ve ameliyat yaşı ortalama 35,5 ay idi. Ameliyat süresi ortalama 140 dakika, aganglionik segment uzunluğu ortalama 21,5 cm idi. Ameliyat sonrası erken dönemde 3 (%5,5) hastada anastomoz darlığı, 2 (%3,7) hastada enterokolit tablosu görüldü. Uzun dönem sonuçları değerlendirilen hastaların 13 (%24)'ünde kabızlık ve 7 (%13)'sinde soiling görüldü. Takiplerde 2 (%3,7) hastada kısmi fekal inkontinans izlendi. İstatistiksel olarak ameliyat öncesi ve sonrası hastaların boy ve kilo persentil değerleri arasında anlamlı fark bulundu. Hastalara uygulanan barsak fonksiyon anketi ortalama puanı 19,05 idi. Sonuçlar: Çalışmamızda, TERP ameliyatının tüm HH yaş grupları için etkili ve güvenilir bir yöntem olduğu görüldü. TERP ameliyatının hastalara kolay uygulanabilir, komplikasyonlarının az, kozmetik sonuçlarının oldukça iyi, cerrahi sonrası ise normale yakın barsak hareketleri ve sfinkter fonksiyonlarının olduğu görüldü. TERP ameliyatının bu avantajlarıyla, HH için oldukça önemli bir ameliyat tekniği olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Hirschsprung hastalığı, İnkontinans, Kabızlık, Pull through.
Çocuklarda korozif madde içimine bağlı gastrointestinal kanal yaralanmaları
Giriş: Bu çalışmada korozif madde alımına bağlı olarak kliniğimize başvuran hastaların sonuçları retrospektif olarak incelenerek sonuçları literatür ışığında değerlendirilmek amaçlanmıştır.Olgular ve Yöntem: Kliniğimizde 2000-2012 yılları arasında korozif madde alımı nedeni ile başvuran ve kliniğimize yatırılıp takip ve tedavisi yapılan hastalar yaş, cinsiyet, başvuru nedeni, içtiği madde, lezyonun lokalizasyonu, tanı ve tedavi yöntemleri, morbitide ve mortalite açısından değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamızda korozif madde alımı nedeni nedeniyle takip ve tedavisi yapılan 270 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların 156'sı erkek (%57,8) ve 114'i kız (%42,2) idi. Hastalarımızın korozif madde alımı ile kliniğimize başvuru arasında geçen süren hastalarımızın %57'sinde ilk 2 saat içinde idi. Korozif madde alımı en fazla (%40,7) 0-3 yaş grubunda, ikinci olarak (%32,2) 3-6 yaş gurubunda görüldü. En sık içilen korozif madde kireç çözücü (%28,9) olduğu bulundu. Bunu tuz ruhu (%25,6) ve yağ çözücü (%19,2) izledi. Hastalarımızın en sık muayene bulguları dudak, ağız, orofarenksde şişlik (%66,6), kusma (24,8) ve disfaji (%20,3) idi. 87 hastamıza endoskopi yapıldı.Endoskopi yapılabilen hastalarımızın %34,5'inde Grade 1 yanık, %39,2 olguda grade 2a yanığa raslanıldı. Akut dönemde tüm hastaların beslenmesi kesilip intravenöz sıvı tedavisi verilmiştir. Ek olarak antibitik ve steroid tedavisi başlanmıştır. Takiplerde 56 (%20,7) hastada uzun dönemde özofagus darlığı, 15 hastada(%15,5) mide çıkış obstruksiyonu saptanmıştır.Sonuç: Korozif özofagus ve mide yanıkları çocuklarda, özellikle ilk 6 yaş grubunda, önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Özofagus ve mide yanığının sonuçları göz önüne alındığında önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerle özofagus ve mide yanığına neden olan korozif maddelerin, hem üreticiler ve hem de tüketiciler açısından bilinçli şekilde kullanılması oldukça önemli bir durum oluşturmaktadır.Anahtar kelimeler: Korozif madde, özofagus striktürü, mide çıkış obstruksiyonu
Deneysel kimyasal özofagus yanık modelinde dekspantenol ve bir RHO-kinaz enzim inhibitörü olan Y-27632 ile tedavinin yara iyileşmesi üzerindeki etkileri
Asit ya da alkali madde içilmesi sonucunda ortaya çıkan kimyasal özofagus yanıklarının iyileşmesi sırasında oluşan nedbe dokusu nedeniyle gelişen özofagus darlığı çocukluk çağının sık karşılaşılan bir hastalığıdır. Darlık yanıktan genellikle 3 hafta sonra gelişir ve yutma güçlüğüne neden olabilir. Özofagus darlığı tedaviye dirençli, süregen bir problemdir. Günümüzde yanık sonrası erken dönemde uygulanan tıbbi tedavi yöntemleri darlık gelişmesini önleme konusunda başarısız olmaktadır. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan kimyasal özofagus yanığı sonrasında özofagusta darlık oluşması üzerinde dekspantenol ve Y-27632'nin etkileri araştırıldı.Çalışma Wistar-albino türü sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Özofagusun distal kısmındaki 2 cm uzunluktaki abdominal parçası içine ağız ve mide yoluyla iki adet kanül yerleştirildi. Distal özofagusun lümeni ağızdan yerleştirilen kanül aracılığıyla 90 saniye süreyle verilen %50 NaOH ile temas ettirildi. NaOH midedeki kanül ile dışarı alındı. Her birinde 10 adet denek bulunan 6 grup oluşturuldu. İlaç tedavisi her grupta 21 gün sürdürüldü. Grup 1'de (Sham grubu) yalnızca kanül yerleştirme işlemleri yapıldı, Grup 2'de (kontrol grubu) %50 NaOH ile yanık oluşturuldu ve ardından her gün intraperitoneal (İP) %0.9 NaCl verildi, Grup 3 ve 4'deki deneklere oluşturulan yanık sonrasında her gün sırasıyla 50 mg/kg/gün ve 500 mg/kg/gün dozda dekspantenol İP verildi, Grup 5 ve 6'da sıçanlara yanık sonrasında her gün sırasıyla 0.3 mg/kg/gün ve 3 mg/kg/gün dozunda Y-27632 İP verildi. Sıçanlar deneyin 22. gününde öldürüldü. Çıkarılan distal özofagus parçasında histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve kollajen oluşumu, biyokimyasal olarak doku malonildialdehit (MDA) ve hidroksipirolin düzeyleri araştırıldı.Grup 1'de yer alan sıçanlardan alınan dokularda patolojik bulgu saptanmadı. Grup 2'deki hayvanların tümünde özofagusta darlık geliştiği gözlendi. Bu grupta Sİ ve kollajen oluşumu Grup 1'e göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sİ ve kollajen birikimi Grup 3, Grup 4, Grup 5 ve Grup 6'da Grup 2'ye göre anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 2'de saptanan MDA ve hidroksiprolin düzeyleri Grup 1'e göre anlamlı olarak yüksek bulunurken, Grup 3, Grup 4, Grup 5 ve Grup 6'da ise Grup 2'ye göre anlamlı olarak düşük bulundu.Bu deneysel çalışmada dekspantenol ve Y-27632'nin sıçanlarda alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişmesini azalttığı histopatolojik ve biyokimyasal parametrelerle gösterilmiştir.
Akut apandisit etiyolojisinde vgll3 ve alt hedef genlerinin araştırılması
Akut apandisit (AA) çocuk yaş grubunda en sık karşılaşılan acil cerrahi patolojidir. AA etiyolojisinde diyet, bağırsak mikrobiyotası ve inflamasyondan sorumlu genetik faktörler etkilidir. Vestigal like family member 3 (VGLL3) ve alt hedef genlerinin, birçok otoimmün hastalığa neden olan enflamatuar süreçlerle belirgin bir transkriptomik örtüşmeye sahip olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda, AA etyolojisinde VGLL3 rs13074432 polimorfizimin ve alt hedef genlerinin etyolojideki rolünü araştırdık. Çalışmaya AA tanısıyla apendektomi yapılan 0-18 yaş aralığındaki 250 hasta ve kendisinde veya 1. derece yakınlarında apendektomi öyküsü olmayan sağlıklı 200 birey dahil edildi. Hasta grubundan hem kan hem apendiks doku örnekleri toplanırken kontrol grubundan sadece kan örnekleri alındı. Elde edilen doku örneklerinde VGLL3 ifade değişiminin protein düzeyinde tespiti için ELİSA metodu ve mRNA düzeyinde tespiti için Real-Time Quantitative Reverse Transcription polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) kullanıldı. VGLL3 alt hedef genleri mRNA düzeyinde qRT-PCR ile analiz edildi. Genotipleme analizleri kandan izole edilen DNA örneklerinde TaqMan SNP genotipleme testi kullanılarak yapıldı. Kontrole göre TT varyant genotip ve T allel sıklığının hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı belirlendi (genotipler için p=0.000, alleller için p=0.002). VGLL3 apendiks doku ifadesi ile hastanın klinik ve demografik verileri arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi (p>0.05). Sonuç olarak bu çalışmada, VGLL3 gen ve alt hedef genlerinin AA etiyolojisiyle bağlantılı olduğu ortaya konmuştur. VGLL3 gen ve alt gruplarının pozitif olduğu olgularda potansiyel apandisit gelişmesi ve subklinik vakalarda tedavi seçeneğinin değerlendirilmesi için daha fazla prospektif genetik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hipospadias genetiğinde SHH (Sonic hedgehog) yolağının araştırılması
ÖZET Hipospadias, genital sistemin en sık görülen konjenital anomalilerinden biridir. Hipospadiasın potansiyel olarak bozulmuş gen ekspresyonları ile ilişkili olduğu gösterilmiş olsa da nedeni büyük ölçüde bilinmezliğini korumaktadır. Bu çalışmamızda hipospadiaslı çocuklardan elde edilen kan ve penil dokularda Sonic Hedgehog yolağının etyolojideki rolünü araştırdık. Haziran 2007 ile Haziran 2017 tarihleri arasında hipospadias tanısıyla ameliyat edilen, takip ve tedavileri sürdürülen 0-16 yaş arası 200 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan Haziran 2016 ile Haziran 2017 tarihleri arasında ameliyata alınan 48 inden doku örnekleride toplandı. Kontrol grubu olarakta; Haziran 2016 ile Haziran 2017 tarihleri arasında sünnet talebi ile başvuran sağlıklı ve fizik muayenesinde ek patoloji saptanmayan 0-16 yaş arası 200 çocuk çalışmaya alındı. Bu çocukların 48 inden de yine doku örnekleri toplandı. Fazla (artık) prepüsyal doku (sünnet dokusu), hiçbir periüretral doku alınmadan elektif cerrahi sırasında elde edildi. Hipospadias hastalarından alınan penil dokulardan mRNA kat değişimleri, kanlardan DNA polimorfizmleri çalışıldı. Bu çalışmada, hipospadiak dokularında çalışılan Sonic Hedgehog yolağı genlerinin mRNA kat değişimlerinde önemli farklılıklar bulduk. Hipospadias tamiri için cerrahi operasyon geçiren 48 hastadan ve elektif şartlarda sünnet olan 48 çocuktan doku örnekleri alınarak yapılan çalışmada, hipospadias grubunda Sonic Hedgehog yolağında görevli genlerden, Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1 ve Glioma-Associated Oncogene Homolog 2 genlerinin ekspresyonlarındaki azalma gösterildi (p<0,05). Hipospadias tamiri için cerrahi operasyon geçiren 200 hastadan ve elektif şartlarda sünnet olan 200 çocuktan kan örnekleri alınarak yapılan çalışmada Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1 ve Glioma-Associated Oncogene Homolog 2 genlerinin DNA polimorfizmlerinde kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir farklılık bulamadık. Son yıllarda hipospadias insidansındaki artış, hipospadias gelişim mekanizmalarının açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. Yapılan moleküler çalışmalar hipospadiasa neden olan eksojen hormonların rolünü açıklamamıza yardımcı olacak ve başka erkek gelişim bozukluklarının iç yüzünü kavramamızı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1, Glioma-Associated Oncogene Homolog 2, Hipospadias, Moleküler, Genetik
Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin zaman-dansite bağıntısına göre bilgisayarlı tomografide (sanal bronkoskopi modelli) değerlendirilmesi
Yabancı cisim aspirasyonlarında (YCA) aspire edilen yabancı cismin (YC) tam olarak ne olduğu çoğu zaman bilinmemektedir. Ailelerden aspire edilen organik materyallerin türü ve aspirasyon zamanı hakkında anamnez net olarak alınamamaktadır. Kliniğimizde YCA materyalleri arasında en sık karşılaşılan organik maddelerin ayçiçeği çekirdeği, kabak çekirdeği, yer fıstığı, antep fıstığı, badem, fındık, leblebi, nohut, fasulye, limon, elma ve karpuz çekirdekleri olduğunu gözlemledik. Bu çalışmada, YCA şüphesi olan pediatrik olgularda, aspire edilen materyallerin dansite farklılıklarına göre türlerinin sanal bronkoskopide (SB) tanımlanması, bronkoskopi işleminde buna göre hazırlıklı olunması ve tanıda SB? nin verimliliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2 X 5 X 30 cm boyutlarında iki adet sünger plakanın altta kalacak olanında YCA materyallerinin boyutlarına uygun olacak şekilde yuvalar oluşturuldu. Materyaller bu yuvalara yerleştirildi. Diğer sünger yuvalara materyallerin yerleştirildiği süngerin üzerine kapatıldı. Her iki sünger ıslatıldı ve bu materyallerin nemli kalması için Benmari?ye yerleştirildi. Böylece vücut ısısında (37?C) nemli bir ortam oluşturuldu ve bu ortamda 7 gün bekletildi. Süngerlerin her gün tomografi cihazında görüntüleri alındı, materyallerin dansite ve hacim ölçümleri yapıldı. Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin tomografik kesitlerdeki dansiteleri arasındaki farklılıklar zaman-dansite eğrisi ve hacimsel değişiklikleri zaman-hacim eğrisi ile değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak T-testi ANOVA ile karşılaştırıldı. Sonuç olarak; aspire edilen organik materyallerin dansiteleri ve dansitelerindeki günlük değişimlerin ölçümü ile bu materyallerin türü belirlenebilir. Organik materyaller aspire edildiğinde ilk 4 gün hacimleri ortalama %30 artış göstermesine rağmen, 7. gün eski hacimlerinin altına düştü. Aspire edilen organik materyallerin ilk 3 gün ve 7. gün çıkarılmalarının ortalama 4-6. gün çıkarılmalarına göre daha kolay olabileceği öngörüldü. Anahtar Kelimeler: Yabancı cisim aspirasyonları, sanal bronkoskopi, dansite
Çocuk cerrahi kliniğinde ameliyat edilen özefagus atrezili hastaların ameliyat sonrası bakımları ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde özefagus atrezisi (ÖA) ve trakeözefageal fistül (TÖF) tanısıyla 1996- 2011 yılları arasında ameliyat edilen, tedavi ve takipleri sürdürülen toplam 57 hastanın klinik bilgileri geriye dönük incelendi. Hastaların hastane kayıtları, epikrizleri incelenerek elde edilen bilgilerle olguların klinik bulguları, tanılı olup olmadıkları, hastaneye getiriliş yaşı ve ağırlığı, gestasyon yaşı, doğum yeri, şekli ve zamanı, atrezi tipi, ek anomali durumları, Waterson risk grubuna göre hangi grupta olduğu, uygulanan cerrahi şekli ve zamanı, erken ve geç cerrahi komplikasyonlar, geç komplikasyonların değerlendirilmesinde olguların gelişimi, mevcut klinik yakınmaları morbidite ve mortalite nedenleri, postop yaşam süreçlerindeki beslenme durumları, fiziksel ve ruhsal gelişim durumları incelendi. Hastaların cinsiyet, prematürite, hastaneye getiriliş ağırlıları ve yaşları, atrezi tipi, ek anomalinin varlığı ve Waterson risk grubuna göre postop erken komplikasyon ve ölüm oranları SPSS istatistik programında Ki kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. Ayrıca bu hastaların zihinsel gelişim durumları 0-6 yaş için Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) ve 6-16 yaş arası için revize edilmiş Weschsler Inteligence Scale Childiren (WISC-R), (çocuklar için zeka ölçeği) testi kullanılarak değerlendirildi. Kliniğimizde 1996-2011 yılları arasında ameliyat 57 hastanın 36'sı erkek, 21'i kız idi. Hastaların 8'i sepsis, 4'ü pnömoni, 4'ü solunum yetmezliği ve 2'si anostomoz kaçağı nedeniyle kaybedildi. Hastaların 50'si özefagus atrezisi (ÖA) + distal trakeözefageal fistül TÖF), 6'sı izole özefagus atrezisi (ÖA), 1'i izole trakeözefageal fistül (TÖF) vakasıydı. Kaybedilen hastalardan 13'ü özefagus atrezisi (ÖA) + distal trakeözefageal fistül TÖF), 5'i izole özefagus atrezisi (ÖA) idi. Hastaların tamamı öntanılı olup, yaklaşık 2/3'ü hastaneye ilk 2 gün getirildi. Hastaneye 2. günden sonra getirilen hastalarda postop erken komplikasyon ve ölüm oranı yüksek bulundu. Hastaların 21'i Waterson A (düşük) risk grubunda, 15'i Waterson B (orta) risk grubunda, 21 tanesi Waterson C (yüksek) risk grubundaydı. Toplam 20 hastada ek anomali tespit edildi. Ek anomalili hastalarda ölüm oranı yüksek idi. Toplam 57 hastadan 0-6 yaş grubunda olan 24 hastanın zihinsel gelişimleri normal takvim yaşına uygun, 6-16 yaş grubunda olan 15 hastanın zeka düzeyleri (IQ) 95-110 arasında bulundu. Sonuç olarak düşük doğum ağırlıklı, prematür doğmuş, hastaneye geç getirilen (2. günden sonra), ek anomalili, postop erken komplikasyon görülen ve Waterson C (yüksek) risk grubunda olan hastalarda morbidite ve mortalite yüksektir. Bu hastalarda yapılan ameliyatın, hastanede kalış süresinin ve yapılan tedavilerin hastaların zihinsel gelişimine olumsuz etkisi yoktur. Anahtar Kelimeler: Özefagus atrezisi, trakeoözofageal fistül, zeka seviyesi, yaşam kalitesi
Anorektal malformasyonlu hastalarda 15 yıllık (1996-2011) klinik deneyim
ÖZET Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde ARM tanısıyla 1996- 2011 yılları arasında ameliyat edilen, tedavi ve takipleri sürdürülen toplam 96 hastanın klinik bilgileri geriye dönük incelendi. Hastaların hastane kayıtları, epikrizleri incelenerek elde edilen bilgilerle olguların, hastaneye getiriliş yaşı ve ağırlığı, gestasyon yaşı, doğum yeri, şekli ve zamanı, klinik bulguları, atrezi tipi, ek anomali durumları, uygulanan cerrahi şekli erken ve geç cerrahi komplikasyonlar, mevcut klinik yakınmaları morbidite ve mortalite nedenleri incelendi. Hazırlanan anket formunda hastaların anorektal fonksiyonlarının (istemli barsak hareketleri, külot kirlenmeleri, kabızlık), yanı sıra mental ve sosyal gelişimleride sorgulandı. SPSS istatistik programı ile atrezi tipleri arasındaki sonuçlarda farklılık olup olmadığı Ki kare testi kullanılarak araştırıldı. Anorektal malformasyon tanılı 96 hastanın 67'si erkek, 29' u kız idi.. Hastaların 45' i alçak tip ARM, 10' u intermediate tip ARM, 41' i yüksek tip ARM vakasıydı. Kliniğimize getirilen 96 hastanın 22' sinde fistül yoktu. Fistülü olan 74 hasta mevcuttu. Bunlardan 4' ü anovestibüler, 32' si perineal, 14' ü rektoüretral, 4' ü rektovaginal, 14' ü rektovestibüler, 6' sı rektovezikaldi. Kolostomi açılan 53 vakadan 42'sine sigmoid, 4'üne transversloop, 4'üne ileostomigastrostomi, 2'sine Hartman, 1'ine de gastrostomi uygulanmıştır. İstemli barsak hareketi 78 hastanın 58'inde mevcuttu. Kilot kirlenmesi 23 hasta var iken, 55 'inde yoktu. Kabızlık 37 hastada vardı, 41'inde yoktu. Ek anomalili hastalarda ölüm oranı yüksek idi. Eksitus olan 18 hastanın 2' si sepsis, 7' si kalp yetmezliği, 3'ü solunum yetmezliği ve 6' sı da üriner sisteme bağlı anomaliler nedeniyle kaybedildi. Sonuç olarak düşük doğum ağırlıklı, prematür doğmuş, yüksek tipte olan, ek anomalili, postop erken komplikasyon görülen hastalarda mortalite yüksektir. Gaita inkontinansı yüksek ve intermediate tip ARM'li hastalarda hala en önemli morbidite problemidir. Anahtar Kelimeler: Anorektal malformasyon, mortalite, morbidite.
Korozif özofagus yanıklarında gelişecek striktürü engellemek için striktür oluşmadan özofagusa stent yerleştirmenin, striktür oluştuktan sonra balon dilatasyon ve kesici balon dilatasyon yapmanın striktür tedavisinde ve kilo üzerine etkilerinin araştırılması
Korozif alım endüstriyel çağın bir hastalığıdır. Kostik özofajial hasarlar striktür oluşumuna yol açarlar. Striktürleri engellemek için deneysel olarak birçok sayıda ajan kullanılmış olsa da çok azı klinik uygulama kazanmıştır. Bu çalışmanın amacı korozif özofagus yanıklarında gelişecek striktürü engellemek için striktür oluşmadan özofagusa stent yerleştirmenin, striktür oluştuktan sonra balon dilatasyon ve kesici balon dilatasyon yapmanın striktür tedavisinde ve kilo kaybına etkilerini araştırmaktır.Kırk rat beş gruba ayrılmıştır. Kostik özofajial yanıklar gehano tarafından tariflendiği şekilde gerçekleştirilmiştir. Grup K'ya sadece salin verilmiştir. Grup Y hasarlanmış ve tedavi edilmemiştir. Grup B hasarlanmış ve 3. ve 4. hafta balon dilatasyon yapılmıştır. Grup KB hasarlanmış ve 3. haftada kesici balon tedavisi uygulanmıştır. Grup S hasarlanmış ve hasarın hemen sonrasında aynı seansda silikon stent yerleştirilmiştir. 6. haftada distal özofajial segmentlerde stenoz indeksi (Sİ), kollajen depolanması ve hidoksiprolen (HP) içerikleri belirlenmiştir. İstatistiksel analiz yapılmıştır. Kilo kaybı Grup Y haricinde sadece grup B tespit edilmiştir ( 238,87 ± 15,95 gr iken 233,83 ± 19,01 gr). Fakat bu kilo kaybı Grup Y kadar ağır değildir. Sİ açısından gruplar incelendiğinde Grup Y ile Grup B arasında Grup B lehine anlamlı fark mevcuttur. Grup Y ile Grup KB arası işlem öncesi kilolar arasında istatistiksel fark olmamasına rağmen ( p=0,318 p>0,05) işlem sonrası kilolar arasında istatistiksel fark saptanmıştır. (p=0,002 p<0,05) Grup KB'nin Sİ Grup Y ile karşılaştrıldığında istatistiksel olarak düşük bulunmuştur. Grup S'deki kilo alımları Grup K ile benzerken, Grup Y'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksektir ve si yine Grup Y'ye göre düşüktür.Sonuçta korozif özofajial yanıklarına bağlı gelişen striktürleri önleme ister Sİ ister kilo alımı düşünülerek değerlendirme yapıldığında stentleme ve striktür sonrası kesici balon dilatasyonu uygulaması istenen etkiyi göstermektedir. Bu yüzden klinik uygulanabirliği vardır. Fakat başka deneyler ve insan çalışmaları ile desteklenmelidir.
Elazığ bölgesinde ilköğretim çağındaki çocuklarda (7-12 yaş) enürezis sıklığı ve eşlik eden ürolojik patolojilerin araştırılması
Enürezis, mesane kontrolünün kazanılmış olması gereken yaşta, yani beş yaşından sonra istemsiz olarak gece idrar kaçırmadır. Enürezis, çocukluk döneminin en yaygın kronik sorunlarından biri olup çocukluk çağında en sık karşılaşılan ürolojik problemdir.Bu çalışma; Elazığ il merkezindeki ilköğretim 1-5. sınıf öğrencilerinde enürezis sıklığını ve enürezise etkisi olan faktörleri ortaya koymak amacıyla yapılan kesitsel bir çalışmadır. Nisan-Haziran 2007 tarihleri arasında, Elazığ il merkezinde, basit rastgele örnekleme yöntemi ile, 6-15 yaş arası 945 erkek, 943 kız olmak üzere toplam 1888 öğrenci seçildi. Bu öğrencilere ekte belirtilen anket formu (Ek 3) uygulandı. Tüm vakaların ayrıntılı öyküleri alındı, fizik muayeneleri ve laboratuvar incelemeleri yapıldı. Bulgular ki-kare testi ile değerlendirildi.Enürezisin, Elazığ ilinde belirtilen yaş aralığındaki çocuklarda, erkeklerde kız çocuklarından daha fazla olmak üzere, %18.6' oranında görüldüğü ve yaşla beraber oranın azaldığı saptandı. Sünnet olanlarda enürezis sıklığının azaldığı, gelir düzeyi ile enürezis arasında ters ilişkinin olduğu bulundu. Enürezisin okul başarısını azalttığı, çocukların daha saldırgan ve hırçın oldukları, bunlarda uyku problemleri de olduğu belirlendi.Enürezis ile ilişkili olabilecek diğer bağımsız değişkenler incelendiğinde; cinsiyet, kardiyak patoloji, ailede benzer hikaye, gaita kaçırma, idrar yolu enfeksiyonu, uyumadan önce sıvı gıda alımı ile anlamlı ilişki saptanmış (p<0.05).Sonuç olarak; enürezis sıklığının literatüre göre ilimizde yüksek olduğu anlaşılmıştır. Enürezis ile sünnet, sünnet yaşı, ailede epilepsi öyküsü ve kardiyak üfürüm birlikteliği gibi çeşitli etkenlerin daha detaylı araştırılması gerekmektedir.
Deneysel olarak künt böbrek yaralanması oluşturulmuş ratlarda idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz (NAG) düzeylerinin araştırılması
Bu çalışmada, idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz (NAG) düzeylerinin, künt böbrek yaralanmalarının tanı ve takibinde kullanılabilirliği araştırıldı.Yirmi Sprague-Dawley cinsi genç-erişkin rat 10'arlı iki gruba ayrıldı. Sham grubunda genel anestezi altında orta hat insizyonuyla sol böbrek eksplorasyonu yapıldı. Travma grubunda sol böbrek eksplore edildikten sonra özel olarak hazırlanmış 30 cm yüksekliğindeki borudan 20 gr ağırlık böbrek üzerine düşürüldü. İzole yaralanma makroskopik olarak gözlemlendi. İşlem sonrası ratlar metabolik kafeslerine konularak takibe alındı. Her iki grupta da işlem öncesi ve işlem sonrası 0-6, 12-24, 24-36, 36-48 saatler arasında strip ile idrar tetkiki, idrar NAG ve kreatinin (Cr) düzeyleri için metabolik kafeslerde toplanan idrar örnekleri alındı. İşlem öncesi bazal değerleri ile karşılaştırılacağı için ayrı bir kontrol grubu oluşturulmadı. 48. saatin sonunda her iki gruptaki ratlar yüksek doz anestezik ile sakrifiye edilerek histopatolojik inceleme için böbrekleri çıkarıldı. İstatistiksel analiz Mann-Whitney U ve Kruskall Wallis testleri ile yapıldı.Travma oluşturulan böbreklerin makroskopik incelemelerinde; 4'ünde grade II, 6'sında grade III yaralanma olduğu, histopatolojik incelemelerinde ise travmaya bağlı beklenen patolojik değişikliklerin oluştuğu görüldü. Sham grubundaki böbreklerde patolojik bulgu izlenmedi. İşlem sonrası travma grubundaki ratların hepsinde ilk 6 saatte makroskopik hematüri izlendi. Sham grubunda hematüri yoktu.Travma grubunda 0-6, 12-24, 24-36, 36-48 saatler arasındaki (113,00±45,109; 14,703±13,962; 10,027±10,362; 8,253±7,294) idrar NAG/Cr düzeyleri işlem öncesi kontrol değerlere (2,659±0,840) göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sham grubunda ise sadece 0-6 saatteki idrar NAG/Cr düzeyleri (69,366±51,618) işlem öncesi kontrol değerlere (3,213±1,392) göre anlamlı olarak yüksekti. Her iki grup karşılaştırıldığında, 0-6 saatteki NAG/Cr düzeylerindeki artış travma grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı.İzole künt böbrek yaralanmalarından sonra erken dönemde idrar NAG düzeyleri anlamlı olarak yükselmektedir. NAG düzeylerinin künt böbrek yaralanmalarında bir ölçüt olarak kullanılabilirliği için daha kapsamlı ve klinik çalışmalarla geliştirilmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Böbrek yaralanması, travma, NAG, deneysel çalışma
Çocuklarda göğüs ve karın travmaları
Çocukluk çağı ölümlerinin başta gelen sebeplerinden birinin travma olmasa., bu konuya olan ilgiyi her geçen gün arttırmak tadır. Bizi çeşitli travma nedenleri ile çeşitli organ yaralanmaları meydana gelen ve değişik zamanlarda kliniğimize başvuran hastaların durumlarını değerlendirmek ve travma konusundaki ye rimizi saptamak istedik. '... Genel bilgiler bölümünde; pulmoner kontüzyon, pnömotorakş,,.... hemotoraks, travmatik asfiksi, kalp tamponadı, cild.altı arafizemi, ile göğüs duvarı, trakeo-bronşial ağaç ye...diafragmayı.ilgilendi ren göğüs yaralanmaları, dalak, karaciğer, pankreas, gas tro -intestinal kanal, üriner sistem ve karın, içi büyük damar yaralan maları hakkında kısa açıklamalar yapılmıştır. Bir Ocak 1977- bir Temmuz 1983 tarihleri arasında Ç.Ü Tıp Fakültesi çocuk Cerrahisi Kliniğine göğüs ve karın travması sonucu başvuran 390 hasta; yıllara göre dağılıra, yaş, cins, travma nedenleri, travma anında yapılan iş, semptom ve işaret ler, fizik bulgular, parasentes bulguları, laboratuar bulgu ları, travmanın oluşturduğu lezyonlar, komplikasyonlar,,hastanede yatış süresi -4.1e mortalitenin; yaş grupları, travma ile hastaneye başvuru arasındaki süre ve ek sistem yaralanmaları ile ilgisi gibi parametrelere göre incelenmiştir. Yukarıdaki parametrelere göre; son üçbuçuk yılda travmalı çocuk sayısının arttığı özellikle altı-yedi yaş grubu ile erkek çocuklarının sık travmaya uğradığı anlaşılmıştır. Trafik kazası ve damdan düşmeler. kunt, ateşli silahlar ise penetran travmanın en sık nedenleri olmuştur. Travma, çoğunluk oynarken meydana gelmiş, uyurken damdan düşme sonucu gelişen travma türü dikkâti çekmiştir. Sık rastlanan semptomları göğüs ve karın ağrısı, dispne, takipne, karın şişliği ve hematüri olmuştur. Göğüs trav malılarda akciğer, karın travmalılarda ise barsak seslerinde azalma gözlenmiştir. Karında hassasiyet ve defansken sık saptanan fizik bulgular olmuştur. Röntgen tetkiklerinin' yanısıra parasen- tesin % 96.1 oranında doğru sonuç vermesi tanıda yardımcı olmuş tur. Göğüs travmalılarda? Hemopnömotoraks, pulmoner kontüzyon, pnömotoraks ve diafragma rüptürü, karın travmalılarda ise -dalak, retroperitoneal bölge, gas troVin testinal kanal, karaciğer ve üriner sistem yaralanmaları sık görülmüştür. MortaliteO infant ve oyun çocuklarında, travmadan sonra hastaneye erken getirilenlerde ve ek sistem yaralılarda yüksek bulunmuş tur. Serimizde genel mor- talite % 7, 9 olarak bulunmuştur. Tartışma bölümünde, özellikle travma şekli ve nedenleri, travmanın oluşturduğu göğüs ve karın lezyonları ile mortalite sonuçları literatür verileri ile karşılaştırılmış, kendi seri- mizdeki hastalar ve yörenin özelliklerine göre sonuçlar çıkartılmayâ çalışılmıştır. Sonuç olarak son üçbuçuk yılda travmalı hasta sayısının arttığı/ yaş ortalamasının 7. 6 olup travmanın 7-15 yaş grubun da yoğunlaştığı/ erkek çocukların kızlara göre daha sık travmaya uğradığı, karnın göğuse göre daha fazla yaralandığı/ kunt trav maya daha sık rastlandığı/ çocukların en çok oyun sırasında ka zaya uğradığı/ en sık rastlanan semptomların karın ağrısı ve göğüs ağrısı, fizik bulguların ise taşikardi, akciğer ve barsak seslerinde azalma, karında hassasiyet ve defansın olduğu^para» sentezin % 96,1 oranında müsbetliği/ radyolojinin tanıda yardım cı olduğu/ en sık rastlanan göğüs yaralanmasının hernopnömotoraks ve pulmoner kontüzyon olup karın organlarından İse en sık dala- ğın yaralandığı/ yara enfeksiyonunun en fazla görülen komplikas- yon olduğu hastaların ortalama hastanede dokuz gün yattıkları/ mortalitenin, infant ve oyun çocuklarında travmadan sonra hasta neye erken getirilenlerde, ek sistem yaralanması olanlarda yüksek olduğu anlaşılmıştır.
Tek taraflı üreteropelvik darlık oluşturulan sıçanlarda enalaprilin renal rezistif indeks, idrar elektrolitleri ve böbrek dokusu TGF ß-1 düzeylerine etkisi
Üreteropelvik bileşke (UP) tıkanıklığı, çocukluk çağı hidronefrozlarının en sık sebebidir. Bu çalışmada tek taraflı UP darlık oluşturulan sıçanlarda enalapril tedavisi öncesi ve sonrası renal arteriyel rezistif indeks (ARİ) ölçümleri ve idrar elektrolit düzeyleri değerlendirildi. Aynı zamanda; böbrek dokusunun tıkanıklığa mRNA TGF-ß1 cevabı, enalaprilin bu cevaba etkisi ve dolayısıyla tübülointerstisyel fibrozis oluşumunu engelleyip engellemediği araştırıldı.Bu çalışmada 30 adet Wistar-albino sıçan her grupta 6 hayvan olacak şekilde rasgele 5 gruba ayrıldı; Sham (S) grubuna sadece laparotomi yapıldı. Tedavi (E) grubuna cerrahi girişim yapılmadan sadece 2 hafta oral enalapril tedavisi (200 mg/kg/gün) verildi. UP darlık (UP) grubunda tek taraflı orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturuldu, fakat enalapril tedavisi verilmedi. UP darlık ve tedavi (UPE) grubunda ise tek taraflı orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturularak 2 hafta enalapril tedavisi (200 mg/kg/gün) verildi. Tüm gruplardan 24 saatlik idrarlar toplandı. Grup E'ye tedavi öncesi ve bitiminde, grup UPE'ye ise darlık oluşturulmadan önce, orta derece parsiyel kronik UP darlık oluştuktan sonra ve tedavi bitiminde ARİ ölçümleri gerçekleştirildi. İntrakardiyak ponksiyon ile kan alınarak sakrifiye edilen hayvanların sol böbrekleri mRNA TGF-ß1 düzeylerini değerlendirmek için çıkartıldı.Bu çalışma ile orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturulan sıçanlarda enalaprilin ARİ değerlerini azaltarak BKA'nı, idrar konsantrasyon ve dilüsyon özelliklerinin bozulmasını engelleyerek böbrek tübül fonksiyonlarını koruduğu gösterildi. Böbrek dokusu mRNA TGF-ß1 düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Bunun yanı sıra ARİ ölçümlerinin hidronefrozun obstrüktif karakterini ortaya koymada yararlı olduğu bulundu.
Aortik karboksipeptidaz benzeri protein (AKBP) ve Wilm's tümörü1 protein(WT1) genlerinin çocukluk yaş grubunda görülen kasık bölgesi problemleri üzerine etkileri
Çocukluk çağında kasık bölgesinin fıtık, hidrosel (H) ve inmemiş testis (İNT) gibi cerrahi problemleri sık görülmektedir ve hala nasıl oluştukları bilinmemektedir. Son yıllarda bu konuyu açıklamaya yönelik ülkemizden ve yurt dışından birçok çalışma yayınlanmaktadır. Bu çalışmada kız ve erkek kasık fıtığı (KF), H ve İNT keselerinde aortic carboxypeptidase-like protein (AKBP) ve Wilms Tümör 1 (WT1) aktivitesi araştırılmıştır.Etik kurul onayını takiben ameliyat sırasında alınan kız ve erkek KF, H ve İNT keseleri serum fizyolojik ile yıkanarak %10 formaldehid içerisinde saklandı. Kontrol grubu için laparotomi sırasında alınan periton örnekleri kullanıldı. Her gruptaki altışar örneğe immün histokimya boyaması yapılarak kan damarlarındaki düz kasta, hücre dışı matriste (HDM) ve epitelde AKBP ve WT1 tutulumu 1'den 5'e kadar sırasıyla belli belirsiz, hafif, orta, kuvvetli ve çok kuvvetli olacak şekilde derecelendirildi. Ayrıca tutulumun bölgesel ya da yaygın olup olmadığı değerlendirildi. Sonuçlar X2 testi ile karşılaştırıldı, p<.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubuna göre tüm çalışma gruplarında AKBP ve WT1 tutulumu istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. AKBP aktivite artışı diğerlerine göre en fazla erkek KF ve İNT, sonra sırasıyla kız KF ve H örneklerinde saptandı (p<.05). WT1 için ise, yüksek bulunmasına rağmen gruplar arasında fark yoktu.AKBP'deki artışın daha çok kasık bölgesindeki periton açıklığına sekonder olduğu, WT1'in ise epitel-mezenşim dönüşümünde rol oynayarak etki yaptığı düşünüldü. Bu çalışmada ilk kez kasık bölgesinde AKBP ve WT1 etkisi gösterilmiştir. Bu etkilerin gelecekte daha ileri çalışmalarla araştırılması uygun olacaktır.
Çocuklarda karaciğer kist hidatiklerin retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmamızda, karaciğer kist hidatiği nedeniyle kliniğimize başvuran çocuk hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Bu çalışma retrospektif tip III tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmaya 1 ocak 2010-30 aralık 2022 yılları arasında kliniğimizde tanı ve tedavileri yapılan 214 karaciğer kist hidatik hastası dahil edilmiştir. Hastaların verileri geriye dönük tarandı. Hastalar grup 1 (medikal tedavi) ve grup 2 (PAİR + Cerrahi) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların yaş, semptomları, tanıları, laboratuvar parametreleri, tanı metodları, tedavi yöntemleri ve sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza %56'sı (n=119) kadınlardan oluşan toplam 214 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 11.05±3.83 yıl [range: 1-18] bulundu. Çalışmamızda toplam 361 hidatik karaciğer kisti saptandı. Hastaların %68'inde (n=145) tek kist, %18'inde iki kist (n=39), %6'sında üç kist (n=13) ve %8'inde ise dört ve üstü (n=17) karaciğer kisti saptandı. Hastaların %86'sında (n=184) izole karaciğer kisti saptandı. Yirmi hastada karaciğer + akciğer, 5 hastada karaciğer + dalak, 2 hastada karaciğer + intraabdominal, 1 hastada karaciğer + böbrek, 1 hastada karaciğer + böbrek + beyin ve 1 hastada karaciğer + rektus kası kisti saptandı. Hastaların %55'inde eozinofil, %37'sinde direkt bilirübin, %28'inde ALT, %22'sinde AST, %17'sinde GGT ve %5'inde amilaz yüksekliği saptandı. Kistin tipi başvuru anında WHO sınıflamasına göre; %46'sı CE 1, %11'i CE 2, %15'i CE 3A, %12 CE 3B, %11'i CE 4 ve %5'i CE 5 idi. Hastaların %66.8'inde kistler sağ tarafta, %21'i sol tarafta ve %12.1'i hem sağ hem sol tarafta lokalize idi. Kistlerin %33.6'sı (n=72) küçük boyutlu (<5 cm), %45.3'ü orta boyutlu (5-10 cm) ve %21.1'i (>10 cm) boyutlu idi. Ortalama kist boyutu ise 66.97±34.23 mm, [median= 60; range: 8-180]. Hastaların %66'sı (n=142) non-operatif takip edildi. Bu hastaların %76'sı albendazol tedavisi ile izlenmekteyken %24'ü tedavisiz (watch & wait) izlendi. Watch & wait (CE 4-5) hastalar çıkarıldığında tedavi ihtiyacı olan hasta sayısı 180 idi. Yüz seksen hastanın %40'ına operatif ve %60'ına non-operatif tedavi uygulandı. Yirmi sekiz hastaya PAİR yapıldı. PAİR yapılan hastalardan biri tedaviden fayda görmeyince daha sonraki süreçte hastaya açık cerrahi yapıldı. Bir hastaya bir yıl arayla iki defa PAİR yapıldı. Kırk dört hastaya cerrahi (laparoskopi=7, laparotomi=37) yapıldı. EMR ve EMR indeksinin sırasıyla, multiple kist prediksiyonu için eğri altında kalan alan 0.819 ve 0.820; cut-off değeri 0.86 ve 1.5; duyarlılık 88% ve 88%, özgüllük 64% ve 64% hesaplandı. GGT ve GGT indeksinin sırasıyla, büyük kist (>10 cm) prediksiyonu için eğri altında kalan alan 0.757 ve 0.757; cut-off değeri 18 ve 74; duyarlılık 86% ve 85%, özgüllük 63% ve 63% hesaplandı. EMR kistin unilateral-bilaterallik durumunu tahmin edebilir. EMR, AUC: 0.80 ve cutt-off: 1.13 seçildiğinde duyarlılık %85 ve özgüllük %65 bulundu. Sonuç: Çocuklarda karaciğer kist hidatiğinin tedavisinde cerrahi yaklaşım önemlidir. Tanıda halen birtakım zorluklar vardır. Kist sayısı, kistin boyutu ve kistin lokalize olduğu lob sayısının prediksiyonunda laboratuvar kan sonuçları ve geliştirilen indeksler yardımcı olabilir.
Kolostomi yapılmış tavşanlarda kolostominin distalinde kalan barsak segmentlerinde kolinerjik ve nitrerjik sistemlerdeki değişiklikler
ÖZETKolostomi, çocuk ve yetişkinlerde birçok hastalığın tedavisi sırasında geçici veyakalıcı olarak kullanılan bir cerrahi yöntemdir. Çocuklarda Hirschsprung hastalığı ve anorektalmalformasyon gibi konjenital hastalıkların tedavisinde çok evreli ameliyatların ilk aşamasıolarak, kolorektal ameliyatlar sonrasında anastomoz kaçağını engellemek amacıyla veyagecikmiş kolon perforasyonu gibi durumlarda acil şartlarda kullanılabilmektedir. Çocuklardagenellikle geçici bir süre için kullanılan kolostominin distalindeki fonksiyon dışı kalansegmentlerde motiliteyi etkileyen yolaklarda herhangi bir değişikliğin olup olmadığıbilinmemektedir. Bu çalışmada, kolostominin distalinde bir süre işlev dışı kalan barsaksegmentindeki kolinerjik ve nitrerjik sistemler fonksiyonel olarak invitro yöntem ile incelendi.Bu çalışmada ağırlıkları 2000-2500 gr arasında değişen 20 adet erkek Yeni-ZelendaAlbino tavşan kullanıldı. Tavşanlara iki aylıkken genel anestezi altında steril şartlardasigmoid kolostomi yapıldı ve distal uç Hartmann poşu şeklinde karına bırakıldı. ki aylıkbekleme süresini takiben kolostomi yapılan tavşanlar, barsak segmentleri invitro deneylerdekullanılmak üzere çıkartıldıktan sonra sakrifiye edildiler. Kontrol grubunda ise, 4 aylıkhayvanlar kullanıldı.Bu çalışmada deneyler, distal kalın barsaktan hazırlanan izole sirküler düz kas stripleriile organ banyolarında invitro olarak yapıldı. Çalışmada ekzojen KCl ve papaverin verilereksirküler düz kasların sırasıyla kasılabilirliği ve gevşeyebilirliği değerlendirildi. Ardındanguanetidinli ve indometazinli ortamda değişen frekans, voltaj ve sürelerde uygulananelektriksel alan uyarısı (EAU) ile kas striplerinin nörojenik yanıtları değerlendirildi. Buyanıtların nörojenik kaynaklı olduğu ise, ortama tetrodotoxin eklenmesini takiben kaybolmasıile anlaşıldı. Takiben, EAU çalışmaları atropinli, L-NAME'li ve atropin ile birlikteL-NAME'li ortamda tekrarlanarak elde edilen yanıtlar karşılaştırıldı. En son olarak,postsinaptik reseptörlerden oluşacak etkiyi değerlendirmek için ortama karbakol eklenerekkasılma; Sodyum nitroprussiat(SNP), sildenafil ve L-arginin eklenerek gevşeme yanıtları eldeedildi.Sonuçta, kolostominin distalinde kalan barsak segmentinde makroskopik olarak atrofigelişmesine rağmen, kolon sirküler düz kaslarının kasılabilirliği ve gevşeyebilirliğideğişmemektedir. Ancak kolostominin distalindeki kolonda, presinaptik uçtan sinir uyarımınabağlı asetilkolin, nitrik oksit ve nöropeptidler gibi nörotransmitterlerin salıverilmesininazaldığı gözlenmiştir. Dolayısıyla her ne kadar kolonun düz kas yapısı kolostomiaçılmasından etkilenmemekte ise de kolonda nörotransmisyon bozulduğu için kolostominindistalindeki kolonda motilite bozukluğu olmaktadır. Ancak bu çalışmamızda gösterdiğimizmotilite bozukluğunun, düzelip düzelmediği, düzeliyorsa da ne kadar zaman içinde normaledöndüğünü araştırmak için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.