
29
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Coğrafi kısıtlama uygulamasının bir insan hakkı olan sığınma hakkı üzerindeki etkileri: Karşılaştırmalı bir analiz
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Madde 14 uyarınca sığınma hakkı, bir insan hakkıdır. Ancak muhtelif ülkelerin geçmişte uyguladığı/hâlihazırda uygulamakta olduğu coğrafi kısıtlamadan ötürü, tüm sığınmacılar sığınma hakkından aynı şekilde ve ölçüde faydalanamamıştır/faydalanamamaktadır. Çalışmanın temel amacı, coğrafi kısıtlama uygulamasının değişik coğrafyalardaki sığınma hakkına etkisini kapsamlı ve karşılaştırılmalı bir biçimde analiz edebilmektir. Bu çerçevede, çalışmada coğrafi kısıtlama uygulamasını seneler önce sona erdirmiş olan Macaristan, bahsi geçen uygulamayı yakın zamanda sona erdirmiş olan Monako Prensliği ve uygulamayı hâlihazırda muhafaza eden Türkiye Cumhuriyeti pratikleri ele alınmıştır. Sığınma hakkının Macaristan ve Monako pratiklerindeki görünümü, coğrafi kısıtlama öncesi-sonrası şeklinde bir kıyas üzerinden incelemeye tabi tutulmuş; hakkın Türkiye pratiğindeki görünümüne ise Macaristan ve Monako pratiklerindekine nazaran daha soyut fakat muhtemel bir kıyas aynası tutulmuştur. Çalışma boyunca yapılan analiz sonucunda, sığınma hakkının daha kapsayıcı olması ve haktan herkesin aynı şekilde ve ölçüde faydalanabilmesi adına coğrafi kısıtlama uygulamasının sona erdirilmesi gerektiği, fakat bu değişikliğin tek başına yeterli olmadığı, bahsi geçen uygulamanın sona erdirilmesinin beraberinde hak temelli düzenlemeler ve prosedürler getirilmesi ve sığınmacı karşıtı olmayan politikaların izlenmesi, özetle coğrafi kısıtlamanın kaldırılmasının ilgili diğer araçlarla da desteklenmesi zorunluluğu ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra kısıtlamanın kaldırılmasının yalnızca kâğıt üzerinde olumlu bir gelişme olarak kalmamasının, somut bir farklılık için gelişmenin en kısa sürede pratiğe yansıtılmasının önemine de dikkat çekilmiştir.
Çalışma hayatında insan haklarının korunması: Şirket sorumluluğu
Çalışma yaşamı birçok insan hakları ihlalinin yaşandığı alanlardan biridir. Bu alanda hakların korunması insanın insanca yaşayabilmesinin de bir ön koşuludur. Bu çalışma, çalışma yaşamında insan haklarının korunması sorununu ele almakta, hakların korunabilmesi için gerek uluslararası gerekse ulusal düzeyde atılan adımları incelemektedir. 20. yüzyılda insan hakları uluslararası alanda somut bir zemine oturmaya başladığında, kapitalist düzen içinde ekonomik büyüklükleri devasa boyutlara ulaşan şirketlerin politikalarının da hakların ihlal edilmesine sebebiyet verdiği, şirket faaliyetlerinin insan hakları konusunda büyük riskler taşıdığı görülmüştür. Bu bağlamda 1970'lerden sonra insan haklarının şirketler tarafından da korumaya alınması, bu haklara saygı ve özen gösterilmesi ve şirket faaliyetleri sebebiyle ihlal edilen hakların tazmin edilmesi konusu gündeme gelmiştir. Konuya ilişkin uluslararası alanda atılan adımların ardından hükümetler de ulusal düzeyde şirketlere sorumluluk yükleyen yasalar yürürlüğe koyarak şirket faaliyetlerinden doğan hak ihlallerini önlemeye çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda hazırlanan tezin ilk bölümünde ücretli çalışmanın temelleri ve kapitalizmin gelişimi incelenmekte, ikinci bölümünde insan haklarının korunmasında uluslararası hukukta yer alan temel normlar araştırılmakta ve üçüncü bölümde hakların korunması için şirketlere sorumluluk yükleyen ulusal yasalar araştırılmaktadır. Bu çerçevede atılan adımların ve yapılan uygulamaların etkisi ve insan haklarının korunmasına katkısı değerlendirilmektedir. Anahtar Sözcükler İnsan hakları, çalışma hayatı, hakların korunması, şirket sorumluluğu, özen yükümlülüğü
Siyasal ideolojiler açısından insan hakları
İnsan hakları kavramı, ortaya atıldığı günden itibaren çeşitli dönüşümler geçirmiştir. Felsefi temellerini aydınlanma düşüncesi ve doğal haklar görüşünden alan insan hakları, günümüzde özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde haksızlığa uğrayanların en büyük dayanağı olmayı sürdürmektedir. Bu çalışmada, insan haklarının pratik başarısından ziyade, onun temellerini aldığı ideolojik zeminle olan ilişkisi araştırılacaktır. Öncelikli olarak ideoloji kavramı açıklanacak, kavramın tarihsel süreçte geçirdiği dönüşümler incelenecektir. İdeoloji kavramına ilişkin çeşitli düşünürlerin görüşleri kronolojik olarak ele alınacak; daha sonra siyasal ideolojilerden Liberalizm ve Marksizm açısından insan hakları düşüncesi üzerinde durulacaktır. Daha sonra Anarşizm, Faşizm ve Komuniteryanizm ideolojilerinin temel özellikleri ve bu özelliklerin insan haklarıyla ilişkileri değerlendirilecektir. Araştırmada, son olarak insan haklarının bir ideoloji olduğunu savunan görüş ortaya konularak, insan haklarının yukarıda ele alınan ideolojiler gibi bir ideoloji olarak görülüp görülemeyeceğini tartışılacaktır. Bu tartışmada Costas Douzinas ve Yuval Noah Harari'nin fikirleri değerlendirilecektir.
Çocuk hakları bağlamında çocuğun üstün yararı
İnsana dair temel hak ve özgürlükler öncelikle düşünsel anlamda bir gelişme göstererek akabinde insan haklarının pozitif hukuk anlamında anayasa ve uluslararası sözleşmelerde düzenlemesiyle hukuk alanında kendini göstermiştir. Çocuk hakları da, insan haklarının tarihsel gelişim sürecine paralel bir süreçte gelişim katetmiştir. Çocuk haklarını düzenleyen hukuki düzenlemeler açısından en önemli hukuki belge Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'dir. Sözleşmenin hukuki bir uyuşmazlıkta çocuğa dair karar alınırken temel aldığı ilke ise sözleşmenin 3. maddesinde düzenlenen çocuğun üstün yararı ilkesidir. İlke çocuğa dair alınacak kararlarda öncelikle ve dikkatle üzerinde durulması gereken durumlara dair tespit ve düzenlemeler içerir. Çocuğa dair hukuki anlamda karar mekanizmasının yönetiminde hiç şüphesiz öncelikli konumda hukukun uygulayıcısı olan hakimler gelmektedirler. Tezimizde çocuğa dair hukuki uyuşmazlıklarda çocuğun üstün yararının belirlenmesine ilişkin olarak hakimin üstlendiği rol ve hakimin çocuğun üstün yararının tespitini yaparken dikkat etmesi gereken öncüller araştırma konusu olmuştur. Bu kapsamda genelden özele bir araştırma tekniği kullanılarak, öncelikle genel anlamda hakimin yargılama eylemi açısından dikkat etmesi gereken koşullar incelenmiş devamında ise çocuğa dair özel durumlarda hakimin yapması gerekenler tespit edilmeye çalışılmıştır.
İnsan hakları açısından adli yardım
Bu tez, adli yardımın insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasındaki rolüne odaklanmaktadır. Çalışma, adli yardım ile etkili başvuru hakkı ve işkence ve kötü muamele yasağı arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Çalışmada, adli yardım hizmetlerinin insan hakları ihlallerini önleme ve düzeltmedeki önemini incelemekte ve adli yardım hizmetlerinin etkinliğini etkileyen zorlukları ve sorunları belirlemektedir. Çalışma, uluslararası insan hakları hukuku ve ilgili literatürün kapsamlı bir incelemesine ve ayrıca seçilen ülkelerdeki adli yardım hizmetlerinin vaka analizine dayanmaktadır. Bulgular, adli yardımın, özellikle marjinalleştirilmiş ve savunmasız nüfuslar için adalete erişimi ve insan haklarının korunmasını sağlamak için çok önemli olduğunu göstermektedir. Ancak, adli yardım hizmetlerinin etkinliği, finansman kısıtlamaları, farkındalık eksikliği ve yasal temsilin kalitesindeki farklılıklar nedeniyle engellenmektedir. Çalışma, artan finansman, gelişmiş farkındalık ve eğitim ve adli yardım sağlayıcılar için gelişmiş eğitim dahil olmak üzere bu zorlukların ele alınmasına yönelik öneriler sunarak sona ermektedir.
Kamusal alan ve insan hakları
Antik çağdan günümüze kadar birçok ülkede, adalet, siyaset, ekonomi gibi en çok tartışılan kavramlardan birisi de kamusal alandır. Kamusal alan kavramı antik çağdan günümüze hep siyaset bilimi ile birarada düşünülmüş ve tartışılmıştır. Bu tartışmalarda da hep kamusal alanın neresi olduğu, sınırlarının nasıl belirlenebileceği, kamusal alanın türlerinin neler olduğu konu olmuştur. Bu çalışmanın amacı ise öncelikle kamusal alan kavramının ne'liğini ortaya koyarak, yurttaş haklarına göre tanımlanan kavramın, insan haklarına göre tanımlanmasının sağlayacağı yararlar gösterilecektir. Giriş bölümünde Antik Çağdan günümüze Kamusal Alan kavramının tarihsel gelişimi ele alınacaktır. Birinci bölümde, öncelikle modern yurttaş haklarının ne olduğu belirlenecektir. Yurttaş hakları çerçevesinde, kamusal alanın Arendt, Habermas, Taylor ve Sennet'de nasıl içeriklendirildiği gösterilecektir. Aynı zamanda kamusal alanda yapılan etkinlikler sonucunda ortaya sosyal-kültürel normlar ve siyasal-hukuksal normların çıktığı belirlenecektir. İkinci bölümde, öncelikle insan haklarının ne olduğu, yurttaş hakları ile insan haklarının kesişim kümesi belirlenecektir. Kamusal alanda yapılan faaliyetlerin, insan haklarına göre yapılması durumunda ortaya çıkan sosyal-kültürel normlar ile siyasal-hukuksal normların niteliğinin farkları gösterilecektir. Devamında kamusal alanın çıktısı olan farklı nitelikteki normların insan ile ilişkisi kurularak, insanlara sağlayacağı yararlar gösterilecektir. Sonuç bölümünde ise farklı dört filozofta kamusal alanın ne olarak görüldüğü özetlenecektir. İnsan hakları ile bağlantısı kurulduğunda da kamusal alanın çıktısının farkı ve insanlara sağladığı yararlar gösterilecektir.
İnsan hakları odağında Türkiye`de göç, toplumsal kabul ve uyum
İnsan hakları, hem devletler hem de kişilerce korunması beklenen haklar iken her gün dünyanın farklı yerlerinde insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Bazen kişi güvenliği ve yaşama hakkı gibi doğrudan korunması gereken temel hakların ihlal edilmesi bazen ise yurttaşlık hakları dolayımıyla korunması gereken eğitim, sağlık, barınma gibi hakların ihlali, kişilerin yaşadığı bölgeden göç etmelerine sebep olabilmektedir. Göç sürecinin tamamlanmasıyla göçmenlerin insan haklarının korunması sorumluluğu, göç edilen ülkeye yüklenmektedir. Lakin temel hak ihlalleriyle karşı karşıya kalmamak umuduyla göç eden kişiler, göç edilen ülkede de benzer veya farklı türde insan hakları ihlalleriyle karşılaşabilmektedirler. Bu ihlaller, çeşitli alanlarda olduğu gibi toplumsal boyutta da kendini gösterebilmektedir. Göçmenler, yeni geldikleri toplum tarafından dışlanabilmekte ve dışlanmanın etkisiyle birçok haklarının korunmasında sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Göçmenlerin başta ayrımcılık olmak üzere karşı karşıya kaldıkları hak ihlalleri, hem toplumsal kabul ve uyum sürecinin başarılı şekilde yürütülmesinde, hem de insansal olanaklarını gerçekleştirmeleri ve geliştirilmelerinde engellere yol açmaktadır. Göç politikalarının ve kapsadığı toplumsal kabul ve uyum politikalarının düzenlenmesinde insan haklarının temel alınması, bu engellerin azalmasında etkili olabilecekken tersi durum ise iki toplum arasında gerilime neden olabilmektedir. Son yıllarda Türkiye`nin ev sahipliği yaptığı ve sayısı milyonları aşan göçmenlerin, ev sahibi toplumla uzun yıllardır beraber yaşaması ve yaşayacak olması, ülkenin bu politikaları yürütmesinde izleyeceği yaklaşımda önemli rol oynamaktadır. Bu bağlamda bu çalışmada, Türkiye`de yürütülen göç politikası ve toplumsal kabul ve uyum alanlarında yapılan çalışmalar ve ortaya çıkan sorunlar insan hakları odağında incelenecektir.
İnsan hakları açısından gerekçeli karar hakkı ve hukuki argümantasyon
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile kabul edilmiş temel insan haklarından olan adil yargılanma hakkının geniş yorumlanması ile ortaya çıkan ve ilgili metinlerde açıkça yer almayan zımni haklardan birisi de gerekçeli karar hakkıdır. Bununla birlikte, kararlarda yeterli gerekçe göstermeme, insan hakları ihlallerine de yol açabilmektedir. Gerekçeli karar hakkı, kısaca mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerektiği anlamına gelir ve karar vericiler için bir yükümlülüktür. Tarafların yargılama sürecinde dinlenildiklerini anlamalarının yegâne yolu gerekçedir. Gerekçeli karar hakkı, hukuk sisteminde daha adil bir yargılama süreci sağlamak için önemli ve zorunlu bir unsurdur. Ancak, bazı durumlarda karar vericiler, kararlarını yeterince gerekçelendirmedikleri için bu hakkı ihlal edebilmektedirler. Özellikle ülkemizde yargının iş yükünün oldukça fazla olması ve bu yükün giderek artması, gerekçeli kararları rasyonaliteden uzaklaştırmaktadır. Bu bağlamda, çalışmamız gerekçeli karar hakkı ihlallerine ve gerekçeye teorik bir açıdan yaklaşan hukuki argümantasyon teorilerine odaklanmaktadır. Bu açıklamalar ışığında ilk bölümde, gerekçeli karar hakkının çıkış noktası olan insan hakları ve adil yargılanma hakkı kavramları ele alınmaktadır. İkinci bölümde, gerekçeli karar hakkının temel unsurları belirlenip hakkın ihlal edildiği durumlar, ulusal ve uluslararası hukuk ve yüksek yargı kararları ışığında değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde ise, gerekçeli karar hakkına ilişkin yükümlülüğünün layıkıyla yerine getirilmesine yardımcı olacağı değerlendirilen hukuki argümantasyon teorileri incelenmektedir. Bu tez, karar vericilerin gerekçe ödevini rasyonel olarak yerine getirmelerinin önemini vurgulamakta ve özellikle hakimlerin bu konuya dikkatini çekmeye çalışmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında adil yargılanma hakkı
İnsan hakları kavramı insanların salt insan olmalarından kaynaklanan birtakım vazgeçilmez ve devredilmez haklara sahip olmaları gerektiğini anlatır, genellikle bu şekilde tanımlanmıştır. Adaletin bazı standartlara uygunluğu ise adil yargılanma hakkını anlatır. Adil yargılanma hakkı söz konusu olduğunda adil bir şekilde karar verilebilmesi için gerekli şartların bulunup bulunmadığı değerlendirilir. Adil yargılanma önemli bir hak olmasının yanı sıra diğer birçok hak ile yakından ilişkili olmasından dolayı ulusal ve uluslararası mevzuatta kendisine yer bulmuş, ulusal ve uluslararası yargısal koruma mekanizmalarının içtihatlarıyla da korunmuştur. Bu çalışmada da ulusal yargısal koruma mekanizması olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) ile uluslararası yargısal koruma mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) çeşitli kararlarından faydalanılarak adil yargılanma hakkının alt unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının ne olduğu ile hakkın korunmasını sağlamak, ihlâl kararlarına neden olmamak için bu iki yüksek mahkemenin derece mahkemelerinden beklentilerinin neler olduğu anlatılmaya çalışılacaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, adil yargılanma hakkının alt unsurlarını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı, ikinci bölümünde ise hakkaniyete uygun yargılanma hakkı (çelişmeli yargılanma ilkesi, silahların eşitliği ilkesi, gerekçeli karar hakkı) alt ilkeleriyle AYM ve AİHM tanımlamalarıyla incelenmiştir. Üçüncü bölüm, adil yargılanma hakkının bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının tanımlanmasına ve hakkın anlatılması ile hakkın gerçekleşebilmesi için erişilecek mahkemenin taşıması gereken özelliklerin neler olduğunun tartışılmasına ayrılmıştır. Dördüncü bölümde AYM ve AİHM'in bireysel başvurularda idari yargı alanında verdiği kararlar ışığında mahkemeye erişim hakkının hangi koşullarda ne gibi ihlâllere maruz kaldığı, somut olaylardaki hususlar göz önüne alınarak, iki yüksek mahkemenin içtihatlarının ne ölçüde benzediği belirtilmeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise insan haklarını korumak için yüksek mahkemelerin birtakım uluslararası geçerliliği olabilecek ve hala gelişmekte olan kriterler belirlemek suretiyle hakları bazı asgari güvencelere kavuşturduğu, hak ihlâllerini engellemek için en büyük görevin, karar verirken yüksek mahkeme kararlarında belirlenen temel kriterleri göz önünde bulundurmak anlamında karar verici mahkemelere düştüğü, uygulayıcıların karar verirken içtihatları göz önünde bulundurması hâlinde hak ihlâllerinin azalabileceği ihtimali değerlendirilmiştir.
21. yüzyılda insan haklarına yönelik yeni bir tehdit: Yapay zeka
Bu çalışmada günümüzde yapay zekanın insan haklarını nasıl etkilediği işlenmektedir. Yapay zekanın tarihteki teknolojik gelişmelerden farkı ortaya konarak önemi vurgulanmaktadır. İnsanlık yaşanan teknolojik gelişmelerden tarih boyunca etkilenmiştir. Bu etki ekonomik, sosyal, siyasal boyutlarda görülmektedir. Teknolojik gelişmelerin insan haklarına etkisi de yadsınamaz bir gerçektir. Yapay zekanın üstel gelişim özelliği, yapay zeka bilgisinin eksikliği, yapay zekanın gelişiminin sınırlandırılmaması yapay zekayı farklı kılan özellikleridir. Çalışmanın devamında yapay zekanın tarihi, içeriği, geleceği ve nerelerde kullanıldığı üzerinde durularak, böylece günümüzdeki temel sorunlardan biri olan bilgi eksikliği giderilmeye çalışılmaktadır. Yapay zeka insanların hayatın her alanında kullandığı bir teknoloji halini almıştır. Yapay zekanın gelişimi ise insanlar sayesinde olmaktadır. İkinci bölümde yapay zekanın hayatın her alanında etkili oluşu vurgulanırken gelişimi de gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmanın gerçekleştirilmesi süresinde dahi yapay zeka alanında kimi önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu durum da yapay zekanın insanlık tarihindeki önemini göstermektedir. Yapay zekanın insan haklarına etkilerinin anlaşılabilmesi için insan hakları kavramı üzerinde durularak günümüzde insan haklarının önemini koruduğu, hala üstüne düşünülmesi ve korunması için çabalanması gerekilen bir alan olduğu vurgulanmaktadır. İnsan Hakları Sözleşmelerinden bahsedilerek yapay zekanın ihlal edebileceği haklara değinilecektir. Burada yapay zekanın insan haklarının çiğnenmesine yol açacak etkilerini önlemeye yönelik düzenlemelerin yeterli olmayışı gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın sonunda yapay zeka hakkında bilgi eksikliğinin giderilmesi; yapay zeka eğitimine öncelik verilmesi gerekliliği; yapay zekanın insan hakların ihlallerine yol açabilecek sonuçlarını önleyecek, gerekirse çalışmaları durduracak olan yaptırımların devletler tarafından ve de uluslararası seviyede devreye sokulması gerekliliği ortaya konmaktadır. İnsan yapay zekanın üreticisi ve kullanıcısı olarak her zaman merkezde kalmalı ve yapay zeka bir araç olarak kullanılmalıdır. İnsanın değerini yitirmesine sebep olacak onur kırıcı etkileri olacak girişimler önlenmeli, yapay zeka insan hayatını iyileştiren bir destek mekanizması olmalıdır görüşü savunulmaktadır.
İnsan hakları perspektifinden hayvan hakları sorunu ve ekonomik engeller
Felsefi kuramda hayvanların acı ve haz kapasitesine sahip oldukları ve bu kapasitenin çıkar sahibi olmaları için bir başlangıç kabul edilmesi gerektiğini ilk savunan düşünür Jeremy Bentham'dır. Bentham'ın düşüncesi hayvan hakları açısından önemli olsa da bu düşüncenin aksine dünyada milyarlarca hayvanın çıkarları görmezden gelinmeye devam etmektedir. Fakat bu çıkarların yok sayılması ve hayvanlar üzerindeki baskı; kapitalizmin kar amacının endüstriyel hayvancılık uygulamalarını genişletmesiyle iyice artmıştır. İnsanlara ve hayvanlara uygulanan baskı ise çoğunlukla birbirine benzer. Tıpkı hayvanlara uygulanan baskı gibi insanlara uygulanan baskı da aynı ekonomik, sosyal, politik süreçlerin bir sonucudur. Bu açıdan hayvanların insanlarla kıyaslanabilir çıkarlarına eşit derecede saygı gösterilmesi önemlidir. Türler arasındaki ayrım insanlar arasında yapılan ayrımcılık ve ırkçılığa benzer. Hem insan hakları açısından hem hayvan hakları açısından ekonomik engeller önemli bir sorundur. Ekonomik engeller çıkarların eşit derecede önemsenmesine engel olur. Gelişen kapitalizm insanlar arasındaki eşitsizliği arttırmakla aynı zamanda hayvanların da daha fazla acı çekmesine neden olmuştur.
Hannah Arendt'in insan hakları eleştirisi ve kozmopolitanizm
Hannah Arendt, insan hakları eleştirisini, ardından çöken kederli sessizliğin son bulmadığı bir felaket olarak tanımladığı Birinci Dünya Savaşı sonrasında, üç imparatorluğun yıkılması ve yeni ulus-devletlerin kurulması sürecinde ortaya çıkan, sayıları milyonları bulan azınlıklar, mülteciler ve devletsiz halklara mensup insanların "devredilemez" diye tanımlanan haklarını, insan haklarını yitirmeleri üzerine kurar. Herhangi bir siyasi organın korumasından mahrum kalanların insan haklarından da mahrum kalması Arendt'e göre daha temel bir hakkı "haklara sahip olma hakkı"nı işaret eder. Çalışmanın birinci bölümünde Arendt'in insan hakları eleştirisi ele alınmıştır. Ulus-devletin egemenlik ilkesi ile insan haklarının tanınması/korunması ilişkisi ve siyasal topluluğa üyeliğin hakların gerçekleştirilmesindeki belirleyiciliği Arendt'in eleştirisindeki temel noktalardır. İkinci bölümde ise Habermas'ın kozmopolitanizm yaklaşımı ele alınarak, Arendt'in insan haklarının gerçekleştirilmesine dair tespit ettiği sorunlara yanıt oluşturma olanağı tartışılmıştır. Habermas, etnik aidiyetleri temel alan yurttaşlık anlayışı yerine anayasal ilkeleri temel alan bir yurttaşlık kavrayışının geliştirilmesi gereğini dile getirir. Onun kozmopolitanizm yaklaşımının diğer unsuru ise insan haklarının tüm devletleri kapsayan bir anayasa olarak kabul edilmesi ve ulus-üstü örgütlenmelerle güvence altına alınmasıdır. Anahtar Sözcükler: insan hakları, ulus-devlet, yurttaş, haklara sahip olma hakkı, kozmopolitanizm
Postmodern durumda insan hakları
Bu çalışmada, kimliksel ve kültürel taleplere karşı insan haklarının sonu söylemlerinin gündeme gelmesine neden olan bir olgu olarak postmodern durumun, tarihsel, fikirsel ve olgusal kökenleri gösterilecek, bu kökenlerin insan hakları fikrine etkisi incelenecek ve insan haklarına dayanan taleplerle aynı anda ve aynı konuda ileri sürülen tikel taleplerin, insan haklarıyla farklı türden normları dile getirdikleri ortaya koyulacaktır. Bugün küresel olarak devletlerin meşruiyetlerini sağlamak adına kendisine dayandıkları insan hakları, sağladığı pragmatik yarardan dolayı temellendirilmeye ihtiyaç duyulmadığı fikirleriyle beraber bir boş gösteren haline gelmiş ve değerinin bilgisine gidilmeksizin her türlü tikel talep ulusal ve uluslararası metinlerde kavrama eklemlenmiştir. İnsan haklarının bilgisel temelleri gösterilerek, bugün insan haklarını reddetmek yoluyla ya da kavramın içeriğini bulanıklaştırarak dile getirilen tikel taleplerin, insan haklarına dayananlarının grup hakları içinde ileri sürülebileceği ifade edilecektir.
Temel bir insan hakkı olarak eğitim hakkı
Eğitim hakkı, diğer insan haklarının da gerçekleşebilmesini ve korunmasını sağlayan en önemli haklardan biridir. Bu yönüyle eğitim hakkı, temel insan haklarının ön şartı, tamamlayıcısı ve geliştiricisi konumundadır. Her ne kadar günümüzde ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan sayılsa da eğitim hakkı temel insan haklarından biri olarak kavramsallaştırılmalıdır. Bu çalışmada insan hakkının kavramsal çerçevesi, sınıflandırılması ve korunması ele alındıktan sonra eğitim hakkının kapsam ve niteliği incelenerek temel insan haklarından biri olduğu ortaya konulmaya çalışılacaktır.
İnsan haklarını Martha C. Nussbaum'un insan görüşüyle temellendirmek
İnsan hakları fikrini temellendirebilmek için, her şeyden önce bilgiye dayalı, somut bir insan görüşüne ihtiyaç duyarız. Bu insan görüşü, insan hakları fikrini temel kavramları ve sorunlarıyla bir bütün olarak tartışmada ve insani sorunlara çözüm bulmada yol gösterici olabilir. Martha C. Nussbaum'un Yapabilirlikler Yaklaşımı'nda böyle bir insan görüşü bulunduğunu düşündüğümüzden, insan haklarını temellendirmenin olanağını Nussbaum'un Yapabilirlikler Yaklaşımı aracılığıyla göstermeye çalıştık. İlk bölümde, öncelikle insan haklarına ilişkin farklı görüşler ile bu görüşlerin dayandırıldığı kaynaklar serimlenmiş, ardından insan haklarını temellendirmenin gerekliliği ve olanaklılığı tartışmasına geçilmiştir. Bu kapsamda, insan haklarını temellendirmek için önerilen muhtemel yol ve yöntemler tanıtılmış ve bunların eleştirisine yer verilmiştir. Sonrasında etik ilkeler olarak insan hakları fikrini temellendirmenin anlamı sorgulanmış, insan haklarını temellendirmede Kuçuradi'nin başvurduğu etik normların bilgisel temellendirilmesi yöntemi ele alınmıştır. İkinci bölümde, "insan hakları" fikri ile "insan" kavramı arasındaki bağlantıya işaret edilmiş; bu kapsamda, öncelikle insana dair muhtelif görüşler serimlenerek bunların eleştirisine yer verilmiştir. Daha sonra, Takiyettin Mengüşoğlu'nun ontolojik temellere dayanan insan görüşü tanıtılmıştır. Son olarak, bu insan görüşünden hareketle türetilen ve insanın varlıktaki özel yerine ve değerine vurgu yapan İoanna Kuçuradi'nin insan hakları görüşü ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, Martha C. Nussbaum'un Yapabilirlikler Yaklaşımı ve yaklaşımın temelinde yer alan insan görüşü ele alınmıştır. Yaklaşımın kökeni ve felsefi temelleri yanında, bu yaklaşımın güçlü ve zayıf yanları ortaya koyulmuştur. Ayrıca, Yapabilirlikler Yaklaşımı'nın, potansiyel bir insan hakları kuramı olabileceğine işaret edilmiştir. Sonuç bölümünde, Nussbaum'un Yapabilirlikler Yaklaşımı, insan hakları sorunlarının çözümüne yaptığı katkı bağlamında değerlendirilmiştir.
Basın özgürlüğünün bir ön koşulu olarak gazeteci güvenliği kavramı
Yasama, yürütme ve yargıdan sonra "dördüncü güç" olarak adlandırılan basın, halkın gerçek gündemini ilgilendiren haberlerin vatandaşlara ulaştırılması ve bu sayede kamuoyu yaratılarak yürütmenin keyfi işlemleri üzerinde baskı kurulabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Temel insan haklarından biri olan ifade özgürlüğünün en önemli bileşeni olarak basın özgürlüğü, demokratik ve özgür tartışma ortamı için olmazsa olmaz bir kavramdır. Bu özgürlüğün kullanılmasında temel aracılar olan gazeteciler, kendilerini ne ölçüde güvende hissederlerse, bilgi ve haberin araştırılması ve iletilmesi de o derece rahat olacaktır. Bunun sağlanmasında en önemli kavramlardan biri de gazeteci güvenliğidir. Gazeteci güvenliği, yeni bir kavram olmasa da 2010'lu yıllarda gazetecilere ve basın özgürlüğüne yönelik saldırıların artması sonucu giderek görünür hale gelmiştir. Gazeteci güvenliği kavramının ön plana çıkmasında, küreselleşme sonucunda kamuoyunun insan hakları ihlallerinden daha çabuk haberdar olması ve uluslararası platformlarda gazeteci güvenliğine yönelik alınan kararlar etkili olmuştur. Gazeteci güvenliğine yönelik hukuki, akademik vb. çalışmaların teşvik edilmesi için başta UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) olmak üzere birçok bölgesel ve uluslararası kuruluş da faaliyet göstermektedir. Gazeteci güvenliği kavramıyla beraber sıklıkla kullanılmaya başlayan bir diğer kavram da "cezasızlık"tır. "Gazeteci Güvenliği ve Cezasızlık Sorunu Eylem Planı", bu iki kavramın BM düzeyinde birlikte kullanımına en güzel örneklerden biridir. Gazeteci güvenliğini tehlikeye atan en önemli sebeplerden biri olan cezasızlık da gazetecilerin karşı karşıya olduğu tehditleri daha iyi kavrayabilmek için üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konu haline gelmiştir. Bu çalışma, basın özgürlüğünün korunması için gazeteci güvenliği kavramının önemine ve gazeteci güvenliğinin nasıl sağlanması gerektiğine odaklanmaktadır. Yüksek lisans veya doktora düzeyinde daha önce ülkemizde bu konuda bir çalışma yapılmamış olduğundan bu tezle aynı zamanda gazeteci güvenliği konusunda ileride akademik çalışma yapacak araştırmacılara da yol gösterilmesi hedeflenmektedir. Çalışmayla amaçlanan diğer bir husus da başta gazeteciler olmak üzere diğer basın çalışanlarının karşılaştığı temel tehditleri ortaya koymak ve bu tehditlerin ortadan kaldırılmasında yararlanılabilecek iyi uygulamalara yer vermektir. Çalışmanın sonunda yer verilen iyi uygulamalar ve diğer öneriler, gazeteci güvenliğinin sağlanması için bir yol haritası vazifesi görmektedir. Çalışmamızda, gazetecilere yönelik tehditler ve nedenleri Meksika üzerinden anlatılacaktır. Bu ülkenin seçilmesindeki temel neden, Meksika'nın günümüzde aktif bir savaş ya da çatışma içinde olmasa da en çok gazetecinin öldürüldüğü ülkelerden biri olmasıdır.
Kadının insan haklarının korunmasında kültürel görecilik ve evrensel insan hakları gerilimi: Kadın sünneti üzerinden bir tartışma
Bu çalışmada insan haklarının evrenselliği iddiasının karşısına çıkan en büyük tartışma konularından biri olan kültürel görecilik kavramının, insan haklarının korunması bakımından yeri ve sınırları ele alınacaktır. Bu çalışmaya kaynak olarak kullanılan birçok makalede de kültürel göreciliğe karşıt eksende tartışmalar yürütülmüştür. Kültürel görecilik kavramına baktığımızda, yalnızca insan haklarının evrenselliği iddiasının karşısında değil, özellikle kültürel ve geleneksel pratiklerin çoğunlukla öznesi olan kadının insan haklarının önünde bir engel oluşturup oluşturmadığı konusu, çalışmanın temel tartışma alanlarından birini oluşturmaktadır. Birçok çevre tarafından kadının hak ihlallerinde kültürün ve kültürel pratiklerin suçlu ilan edilmesi tartışmalarına ek olarak, kadının ikincil pozisyonda yer aldığı toplumlardaki kültürün, erkek egemen gücün bir denetim aracı olarak kullanıldığı konusu araştırılacaktır. Bu amaçla ilk bölümde, kültür ve kültürel görecilik kavramlarının tanımları yapılacak ve bu kavramlara dair görüşler işlenecektir. İkinci bölümde, kültürel haklar ve evrensel insan hakları yaklaşımı incelenecek ve insan haklarına karşı direncin kaynağı olarak ''kültür'' ve ''gelenek'' kavramları tartışılacaktır. Üçüncü bölümde, kadın hakları üzerinden kültürel görecilik kavramı ele alınarak, bir hak ihlali olarak değerlendirilen kadın sünnetinin, kültürel görecilik ve evrensellik ikilemindeki yeri tartışılacak ve kültür ve erkek egemen güç arasındaki ilişki incelenecektir. Sonuç bölümünde ise önceki bölümlerde elde edilen bulgular doğrultusunda kültürel göreciliğin sınırları ve insan haklarının evrenselleşmesinin önünde bir engel teşkil edip etmediği sorusu ele alınacak, kültürel hakların insan hakları bağlamındaki yeri incelenecektir.
Çağın devleti ve şiddet
Bu tez çalışmasının amacı, modern devlet kuruluşunun temeli olan, insanların doğal haklarını güvenlik gerekçesi ile egemen güce gönüllü bir biçimde, bir toplumsal sözleşme yoluyla devretmesi karşılığında elde edecekleri insan haklarının korunması vaadini sorgulamaktır. Bu amaçla tezde, insan haklarının korunması sorunsalı, devlet ve ekonomi arasındaki ilişkilerin çerçevesi içerisinde, kapitalizmin tarihsel olarak ele alınan üç dönemi, yani liberal kapitalizm, refah kapitalizmi ve neoliberal kapitalizm dönemleri dikkate alınarak tartışılmaktadır. Tezin temel argümanı, kapitalizmin hangi tarihsel döneminde olursa olsun, yapısal olarak şiddet üretme potansiyeline sahip bir sistem olduğu, bu yüzden de modern, kapitalist devletin insan haklarını koruma savının boş bir sav olduğudur. Bunu gösterebilmek için, tezde şiddetin siyasal, ekonomik ve kurumsal ya da kolektif boyutları esas alınmaktadır. Bu bakımdan ilk olarak, siyasal şiddet bakımından, doğal hakların emanet edileceği varsayılan modern devletin, kendi savlarının aksine, insan haklarını koruma ödevini yerine getiremeyeceği, çünkü modern devletin kendisinin de şiddete dayanan ve şiddeti yeniden üreten bir yapı olduğu ortaya konacaktır. İkinci olarak, ekonomik şiddet bakımından, kapitalist ekonominin yapısal özelliklerinin, yarattığı yabancılaşma süreci yoluyla, insan haklarının korunmasını engelleyen bir yapı olduğu, erdemli insanın olanaklarını gerçekleştirmesini engelleyerek 'insan'ın yok edilmesine neden olduğu, dolayısıyla da, 'homo oeconomicus' olarak görülen insanların ekonomik güce sahip olmadıkları ölçüde, temel haklarının ihlal edilmesine yol açtığı ortaya konacaktır. Üçüncü olarak, kolektif şiddet bakımından, insan haklarının korunmasının önünde engel teşkil eden modern devlet ve kapitalizmin hegemonyası kapsamında kültür, kültür endüstrisi, popülizm, medya ve bilişim teknolojisi aracılığıyla şiddet üretimi, ayrıca, kapitalizmin güçlü devletler üzerinden kendini gösterme biçimi olarak emperyalizmin şiddet üretimi ile kapitalist devletin aşırı otoriter biçimi olan faşizmin şiddet üretimi ortaya konacaktır. İnsan haklarını korumakla yükümlü uluslararası hukukun ve barışın sürdürülebilirliğini sağlama görevi üstlenen uluslararası kurumların güçlü devletlerin ve küresel kapitalist erklerin kolektif şiddet üretimini engellenmemektedir. Güçlü devletlerin ve küresel erklerin kolektif şiddet üretimin savaşlara, askeri müdahalelere, etnik ve köktendinci çatışmalara, kitlesel sivil ölümlerine, vatansızlara, güçsüz devletlerin dağılmalarına neden olan ağır insan hakları ihlalleri olduğu ortaya konacaktır. Çalışmanın sonucunda erdemleri yok sayan, faydacı ve güdüleri ile hareket eden insan doğası indirgemeciliği üzerinden kurulan modern devletin ve kapitalist sistemin şiddet üretmekte olduğu ve faydacı bireye indirgenen 'insan'ın araçsallaştırılarak yok edilmesine ve insan hakları ihlallerine neden olduğu ortaya konmaktadır. İnsan değerinin bilgisinin insanı amaç olarak değil araç olarak görmeyi mümkün kılacağı ve kapitalist sistemin yarattığı faydacı insandan erdemli insana dönüşümün sevgiyle/aşkla yaratılan tutum değişikliği ile mümkün olacağı savunulacaktır. Erdemli insanın potansiyelini ve olanaklarını gerçekleştirerek sevgiyle/aşkla 'bir'leşmesiyle ereksel sonuna ulaşmasının mümkün olacağı yeni bir insan görüşü savunulacaktır. Özgürlük, şiddetsizlik, adalet, eşitlik, barış, dürüstlük ve gerçeklik getirecek, insan onurunun ve haklarının korunduğu yeni anarşist yaşam biçiminin, erdemli insanın sevgiyle dayanışmasıyla ve mülksüzlüğü paylaşarak, faydacılık ve egosantrizminden aşkla arınarak 'bir'leşmesiyle mümkün olacağı gösterilecektir. Anahtar Sözcükler devlet, kapitalizm, insan hakları, siyasal şiddet, ekonomik şiddet, kolektif şiddet, anarşizm
Denial of justice: The case study of victims of gross human rights violations in Bosnia and Herzegovina
The dissertation attempts to examine issues of whether the entity governments of Republika Srpska are responsible for gross human rights violations and denial of justice to non-Serb persons. It finds that Republika Srpska governments are importantly ethically and legally responsible for the massive crimes and denial of justice conducted against non-Serbs in Bosnia and Herzegovina. The International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia established beyond a reasonable doubt that Republika Srpska government is responsible for the ethnic cleansing campaign in Prijedor and Srebrenica genocide carried out against non-Serbs. However, the entity governments officially deny both the ethnic cleansing in Prijedor and Srebrenica genocide through interpretative denials of non-Serbs' human sufferings as "Serbian defensive-liberation war" and "mass crime". Consequently, many survivors' human rights to full reparations, such as public and factual acknowledgement of serious mass crimes and recovering of human dignity are violated systematically. Denial of moral responsibility for the mass crimes by the governmental officials and supporters, such as regular humiliation of victims, nationalistic moral relativism or righteousness of ethnic purity negate the victims' rights to remembrance and equal human treatment. Nationalistic and racial ideological remnants of "Great Serbia" and "Islamophobia" are still present within public pillars and affairs of the entity which hinder adequate redress. Except for the restitution, rehabilitation, satisfaction, compensation and non-repetition are worryingly unaddressed based on empirical research. Denial of justice in a strictly legal sense witness about discriminatory reparation laws, sham judicial proceedings, inadequate material compensations, rehabilitation programs, memorialisation and commemoration events. Historically, denial of justice to victims of mass crimes leads to further resentments and conflicts. Recommendations about adequate respect and protection of the victims' human rights are to be found in human rights education and mainly within an application of normative standards provided by Basic Principles and Guidelines on the Right to a Remedy and Reparation for Victims of Gross Violations of International Human Rights Law and Serious Violations of International Humanitarian Law instrument which sets a victim-centred approach and international legal principles for creation of good redress politics by governments. Keywords: Denial, Human Rights, Universality, Victims, War Crimes, Reparations, Srebrenica
Akdeniz'deki mülteci gemilerinin yaşam hakkı ikilemi
Yaşama hakkı, en temel haktır. Bu hak karşısında diğer insan hakları, ikincil haklar konumundadır çünkü diğer hakların kullanımı ve varlığı yaşam hakkına bağlıdır. Mülteci gemilerinin yaşam hakkı sorunu ise yalnızca yaşam hakkının dokunulmazlığı ile çözülememektedir. Arap Baharı ile birlikte Kuzey Afrika kıyılarından Akdeniz'e açılan mülteci gemilerinin sayıca artması sonucu ölen sığınmacıların sayısı tam olarak bilinmese de, on binlerle ifade edilmektedir. Sadece 2015 yılı boyunca Akdeniz'de ölen ya da kaybolan insan sayısının üç bini geçmesi, Akdeniz kıyılarında yaşanan bir insanlık trajedisi olarak, Avrupa liderlerini söz konusu soruna yönelik insani vazifelerini yerine getirmeye zorlamaktadır. Avrupa Birliği'nin uygulamaya koyduğu göç politikaları ve sistemleri mülteci gemilerinin durdurulması hususunda yeterli olmamıştır. Birlik; caydırıcı politikalar, dikenli teller, denizlerde geri itme, iltica başvuru hakkı tanımama gibi yöntemlerle sınırlarına dayanan sığınmacı sayısında bir azaltma yaratsa da yaşanan sığınmacı ölümlerinin yeniden yaşanması korkusu Avrupa Birliği'ni günden güne sıkıştırmaktadır. Akdeniz'de yol alan mülteci gemilerinin Avrupa Birliği kıyılarına kabulü ya da reddi hususunda incelenecek olan yaşam hakkı ikilemi, her iki duruma ait gerçekler ve yorumlarla sorunun çözümünü, mülteci gemilerinin menşe veya transit ülkeden hiç çıkmaması olduğunu vurgulayacaktır.
21. yüzyılda bir çevre hakkı ihlali örneği: İklim mültecileri
İklim değişikliği, pek çok sorunu beraberinde getirerek küresel bir problem olarak nitelendirilebilir. İklim kaynaklı yerinden edilme ve göç sorunu, bu küresel sorunlardan biridir. Yerinden edilen bu kişiler literatürde "iklim mültecileri" olarak isimlendirilmektedirler. Ancak, iklim değişikliği sonucunda göç etmek sorunda kalan kişiler için herhangi bir yasal zemin ve uygulama bulunmamaktadır. Hukuksal alanda mülteci olarak sayılamadıkları için mültecilere tanınan temel haklardan da yararlanamamaktadırlar. Çevre hukuku ve insan hakları hukuku bakımından büyük bir boşluk oluşturan bu durumun temel nedeni ise, "Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair 1951 Cenevre Konvansiyonu'nun 1. maddesinin A bendinin (2). Paragrafında" yer alan mülteci tanımındaki sınırlılıklardır. Giderek artan çevresel felaketler, iklim mültecilerinin sayılarının da artmasına neden olmaktadır. Buna rağmen henüz uluslararası hukukta herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Nihayetinde, iklim değişikliği göçmenleri etkilemeye devam etmekte ve bu sorun siyasi tercihlere bakılmaksızın bütün devletleri ilgilendiren global bir probleme dönüşmüştür. Bu bilgiler doğrultusunda, "iklim mülteciliği" kavramının uluslararası mülteci ve hukukunda tanınmamış olması nedeniyle oluşan statü boşluğu incelenecektir. Yaşama hakkı odaklı iklim göçü sorunu, çevre hakkı çerçevesinde irdelenecek, bu doğrultuda ne türlü yasal prosedürler uygulanması gerektiği tartışılacaktır. Devletlerin iklim anlaşmaları çerçevesinde neler yapmaları gerektiği anlatılarak, iklim krizi üzerinde ne gibi önlemler alınması konusunda önerilerde bulunulacaktır. İklim mülteciliği kavramının hukuksal statü boşluğu hakkında bilgi verilerek akademik alanda farkındalık yaratılmak istenmektedir. Yöntem olarak ise, literatür taraması yapılarak, iklim ve göç bağlantılı raporlarında bulunan verilerden yararlanılacaktır.
Türkiye'de yaşayan sığınmacıların üçüncü ülke bekleme sürecinde yaşadıkları sorunların "insan hakları" açısından analizi - Van ili örneği
İnsanlar, tarihin başlangıcından bu yana hayatları tehlike altına girdiğinde, bu tehlikeden kaçmak ve hayatlarını korumak için göç ederek başka bir yerde sığınak arayışına girmişlerdir. Bu bakımdan göç, kişinin fiziksel alanının değiştiği, bununla birlikte pek çok değişim yaşadığı ya da yaşamak zorunda kaldığı, bazen de travmatik sonuçlar doğuran bir süreci de beraberinde getirmektedir. İnsanların doğuştan sahip olduğu hakların ihlal edilmesi, insanın yaşamını onurlu bir birey olarak sürdürebilmesi için gerekli olan hakların gasp edilmesi ya da çeşitli hak ihlallerinin yaşanması insanları bulundukları yerleri terk etmeye zorlamakta, dolayısıyla göçün özneleri haline getirmektedir. İç göçle başlayabilecek bu süreç kimi zaman dış göç olarak da kendini göstermekte, uluslararası literatürde geçen sığınmacı, mülteci gibi kavramların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Uluslararası hukuk, uluslararası sözleşmeler ve birtakım belgelerle sığınmacı ve mültecilerin hakları korunmaya çalışılsa da göç etmek zorunda kalan insanların sığınmacı, mülteci olarak göç ettikleri ülke vatandaşlarıyla eşit haklara sahip olmadıkları ve sıkça hak ihlalleriyle karşılaştıkları söylenebilir. Bu bakımdan farklı yollardan sığınma ülkesine ve nihai olarak vatandaş olmak istedikleri ülkelere gidebilen sığınmacı ve mülteciler devlet korumasından yoksun kalabilmekte ya da farklı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalmaktadırlar. Sığındıkları devletin yasal mevzuatı ve söz konusu devletin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin niteliği ve uygulamaları bu bağlamda önem arz etmektedir. Bu bakımdan, Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair 1951 Cenevre Sözleşmesine coğrafi kısıtlama koymak suretiyle taraf olan Türkiye, kendi doğusundan mülteci kabul etmemektedir. Çeşitli yönetmelik ve genelgelerle birlikte 2013 yılında çıkarılan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile mülteci hukukunu yasal mevzuatlarla düzenlemiştir. Türkiye bu haliyle Suriye dışından gelen sığınmacılara uluslararası koruma statüsü tanımakla birlikte vatandaşlık yolunu açmamaktadır. Bu da Türkiye'ye gelen sığınmacıların üçüncü bir ülkeye yönelmelerine neden olan faktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan Suriyeli olmayan sığınmacıların önemli geçiş güzergâhlarından biri olan Van, İran, Afganistan ve Irak olmak üzere farklı ülkelerden sığınmacılara ev sahipliği yapmaktadır. Uluslararası Korumaya tabii olan sığınmacılar üçüncü bir ülkeye yeniden yerleştirilmeyi bekledikleri süre içerisinde farklı sorunlarla karşılaşmakta ve bekleme sürecinin farklı nedenlerle uzaması sığınmacılar açısından yeni ve zorlu bir süreci beraberinde getirmektedir. Bu tez çalışmasında Van'da ikamet eden uluslararası koruma kapsamındaki İran, Afganistan ve Irak uyruklu sığınmacıların üçüncü ülke yerleştirme sürecinde yaşadıkları sorunlar saptanarak insan hakları açısından ele alınmaktadır.
Sığınma hakkı ve mültecilerin insan haklarının korunması
İnsanlar tarih boyunca yaşama olanakları azaldığında ve hayatları tehlikeye düştüğünde kendilerine yönelen tehditten kaçmak için başka yerlere sığınmıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 14/1. maddesinde insanların zulüm altında başka ülkelerde "sığınma arama" ve "sığınma olanaklarından faydalanma" hakkı olduğu açıklamıştır. 1967 tarihli Protokol ile revize edilen 1951 tarihli Mültecilerin Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi, uluslararası koruma talep eden bireylerin mültecilik başvurusunun somut olarak değerlendirilmesine yönelik araçlar sunan en temel belge olarak kabul edilmiştir. 2000'li yıllarla birlikte gözlenen uluslararası terörizm, giderek artan ve ani-kitlesel bir görünüm alan mülteci hareketlerine ilişkin politikaları olumsuz yönde etkilemiştir. Sözleşme, hazırlandığı dönemin dinamiklerine özgü yapısıyla, bu olumsuz gelişmelere gereken çözümleri sunamamıştır. Böylece, Sözleşmeyle çelişen, sınırlayıcı ve zorlayıcı politikalar benimsenmiştir. Özellikle bireysel statü değerlendirmesi yapmaya odaklanması, doğal afetler ve savaş gibi önemli tehdit durumlarını kapsam dışı bırakması, açık denizde kurtarma gibi yeni sorunlara yönelik bir çözüm önermemesi, sorumluluk paylaşımı-denetimi konusunda açık düzenlemeler içermemesi, mültecilik kriterlerine ilişkin kavramlara net tanımlar getirmemesi bu yetersizliğin başlıca nedenleri olmuştur. Bu yetersizlik, dışlayıcı hızlandırılmış değerlendirmenin ve mülteci korumasına alternatif yeni koruma uygulamalarının artan bir oranda devletlerce benimsenmesine zemin hazırlamıştır. Artık mültecilerin sadece Sözleşme ile tanınan hakları değil insan hakları da ihlal tehdidi ile yüz yüze gelmiştir. Belirlediği plan dahilinde Sözleşmenin yetersizliğini, ele aldığı bu sorunlar çerçevesinde ispatlamayı amaç edinen bu çalışma; ilk iki bölümünde "sığınma"-"göç" ve "sığınma hakkı"-"insan hakları" çerçevesindeki önemli kavramları, III. bölümde mülteciliğin tarihsel sürecini, IV. Bölümde, mültecilik statüsü edinilmesine ilişkin prosedürleri ve statüyle tanınan hakları ve V. Bölümde mültecilerin haklarının korunmasına yönelik mekanizmaları ve karşılaşılan sorunları incelemiştir. Sonuç bölümünde, sığınmanın insan haklarıyla, ilticanın ise devletlerin egemenlik alanıyla ilgili olduğunu iddia ederek öneriler getirmiştir. Netice olarak bu çalışma, "sığınma" ve "iltica" kavramları arasında ayrıma giden, sığınmacılık ve mülteciliği ayrı statüler olarak ele alan ve devletlerin sorumluluklarını insan hakları zemininde net olarak ortaya koyan bağlayıcı nitelikte yeni bir belge kaleme alınmasını önermiştir.
Birleşmiş Milletler sistemi bağlamında işkence ve kötü muamelenin önlenmesinde ulusal önleme mekanizmalarının rolü
İşkence ve kötü muamele, uluslararası insan hakları müktesebatınca mutlak olarak yasaklanmıştır. İşkence ve kötü muameleyle etkin bir şekilde mücadele edilebilmesi için Birleşmiş Milletler tarafından müstakilen İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme kabul edilmiştir. Ancak Sözleşme, işkence ve kötü muameleyle mücadelede beklenen etkiyi gösterememiştir. Bu nedenle cezaevleri, nezarethaneler, sosyal bakımevleri gibi kişilerin işkence ve kötü muamele riski altında olduğu, kamusal denetimden uzak alıkonulma yerlerine uluslararası ve ulusal bağımsız organlarca ziyaretler gerçekleştirilmesi yoluyla işkence ve kötü muamelenin önlenebileceğini öngören İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşmeye Ek Seçmeli Protokol kabul edilmiştir. Seçmeli Protokol'ün kabul edilmesiyle birlikte dünyanın her yerinde Ulusal Önleme Mekanizmaları faaliyet göstermeye başlamıştır. Çalışmanın amacı, Ulusal Önleme Mekanizmalarının işkence ve kötü muamelenin önlenmesinde üstlenebileceği rolü inceleyerek farklı ülke örnekleri ekseninde mekanizmaların etkisini ortaya koyabilmektedir.
Çevre hakkının gelişimi ve AİHM kararlarındaki yeri
Çevre sorunları ve çevresel bozulma yeryüzünün tamamında ciddi etkiler doğurmaktadır. Özellikle ekonomi, sosyal yaşam, hukuk ve insan hakları gibi alanlar üzerinde göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştığı görülmektedir. Büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanan bu durumla mücadele etmek özellikle son yıllarda küresel bir gündem maddesi haline gelmiştir. Şüphesiz bireyler içlerinde yaşadıkları çevrenin bir parçasıdır. Çevre kirliliği ve iklim değişikliği başta olmak üzere yaşanan çevre sorunları bireylerin insan onuruna uygun bir yaşam sürmesini zorlaştırmaktadır. 20 nci yüzyılın yarısından itibaren çevresel kaygıların giderek ivme kazanmasıyla üçüncü kuşak insan haklarından biri olan çevre hakkının önemi de artmıştır. Küresel düzeyde 1972 Stockholm Konferansında insan ve çevre arasındaki etkileşimin kabulüyle başlayan süreç 2022 yılında Birleşmiş Milletlerin sağlıklı bir çevrede yaşamanın bir insan hakkı olduğunu açıkça ifade etmesiyle devam etmiştir. Bölgesel düzeyde insan haklarının korunmasına yönelik yaptırım gücü nedeniyle en etkili mekanizma kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çevre hakkına bakış açısı kilit öneme sahiptir. Çevre hakkı ve çevre hakkının araçları olan çevresel bilgilenme, katılma ve başvuru hakları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerinde yer almamaktadır. Bununla birlikte AİHM, Sözleşmede yer alan haklarla ilişkilendirmek suretiyle dolaylı yoldan çevre hakkına yönelik başvuruları incelemektedir. Bu çalışmada AİHM'nin çevre hakkını hangi maddelerle ilişkilendirdiği ve ihlal iddialarını değerlendirirken kullandığı ölçütleri açıklamak amaçlanmıştır. Bu minvalde Mahkemenin bakış açısını anlamaya yönelik belirleyici içtihatlara detaylı olarak değinilmiştir.
İnsan hakları perspektifinde gıda güvenliği ve 5237 sayılı türk ceza kanununda gıda suçları (TCK M. 185-186)
Canlı yaşamının sürdürülebilirliği için gıda, tartışmasız bir gerekliliktir. Ancak gıdanın işlevini yerine getirmesi birtakım şartlara bağlıdır. Bu şartların en başında gıdanın güvenliği gelmektedir. Güvenli olmayan gıda beslenmeye hizmet etmenin aksine insan sağlığını bozulmasına yol açmakta; yaşamsal, ekonomik, sosyal birçok soruna davetiye çıkarmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda da gıda sektöründe çokça rastlanan gıda güvenliği ihlalleri, her ne kadar bu konuda insanların, üreticilerin, tedarikçilerin ve devletin somut adımlar atmasını sağlamışsa da gelinen noktada gıda güvenliğinin hala bir insan hakları meselesi olarak ele alınması genel eğilim değildir. Çalışma da gıda güvenliğinin neden ve hangi insan hakları gözlüğüyle görmek gerektiğini açıklamak amacındadır. Çalışma, ilk bölümünde gıda, gıda hakkı, kamu sağlığı gibi kavramlara değinmek suretiyle gıda güvenliğinin ne anlama geldiğini, tarihsel arka planı ve hukuki zeminiyle ele almaktadır. Gıda güvenliği, beslenmenin kendisi kadar geçmişe dayanan bir ihtiyaç olarak birçok insan hakkıyla kesişir bir ilişki içerisindedir. Gıda güvenliği söz konusu olduğunda hakim tavrın tüketici haklarının korunması ya da gıda sektöründeki rekabet ortamının düzenlenmesi arasında sıkışması, alandaki ihlallerin sebep olabileceği sonuçlar düşünüldüğünde önleme, tespit, müdahale ve mücadele bakımlarından rehavet yaratmaktadır. Dolayısıyla gıda güvenliğinin genelde kamu sağlığı ve insan onuruna yaraşır bir gelecek, özelde ise bireylerin insan haklarının sağlanması bakımından bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmesi zaruriyet haline gelmiştir. Zira sektörel uygulamaların kayıtsızlığı ile hukuki düzenleme ve yaptırımların etkinsizliği, mikrodan makroya ciddi tehlikeler barındırmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde de 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun literatürde "gıda suçları" şeklinde tabir edilen 185 ve 186. maddelerinde düzenlenmiş "Zehirli Madde Katma" suçu ile "Bozulmuş veya Değiştirilmiş Gıda veya İlaçların Ticareti" suçu incelenmektedir. Bu suç tiplerinin, Türk Ceza Hukuku bakımından gıda güvenliği ihlalleriyle mücadele etmekte en önemli ve etkin kullanılması gerekilen savunma mekanizmaları olduğu kanısından ve ceza hukukunun sadece toplum düzenini sağlamayı değil, toplumu ileri götürmeyi amaçlayan bir hukuk dalı olmasından hareket edilmektedir. Bu sebeple çalışmanın ilk bölümünde inşa edilen "bir insan hakları gerekliliği olarak gıda güvenliği" bilincinin, bu maddelerin incelenmesi ve uygulanmasında temel motivasyon edinilmesi amaçlanmaktadır.
Hayvan haklarının özne problemi bağlamında incelenmesi
Çağdaş hukuk düzenleri içerisinde hayvanlara yasal bir koruma sağladığı iddia edilen tüm düzenlemeler, hayvanlara ihlal edilemezlik ilkesi çerçevesinde haklar tanımamaktadır. Hayvan refahı adı altındaki tüm düzenlemeler içerisinde hayvanların yaşam süreleri boyunca fiziksel sağlıklarının korunmasını sağlamakta fakat onların insan çıkarları uğuruna öldürülebileceğini daha en baştan kabul edilmektedir. Bunun nedeni bu çalışmada detaylı bir şekilde ele alındığı gibi insanın felsefi düşüncesi içerisindeki insan merkezi anlayış, ve bu anlayış çerçevesinde oluşturulan hukuk düzenleri içerisinde hayvanların hukuki statülerinin taşınabilir mal olmasıdır. Bu çalışma ile insan merkezci felsefi ve hukuki söylev içerisindeki türcülüğe dikkat çekmek ve hayvanların neden hakları olması gerektiği hususunun yanında mevcut hukuki paradigmalar içerisinde neden bu haklara sahip olamayacakları konuları tartışılmaktadır.
Çocuk hakları krizi: Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Uygulanması Analizi
Çocuk hakları belki de insan hakları alanında üzerinde en hassas durulması gereken başlıklardan birisidir. Çocuk, insan olmanın gereği en temel haklara sahipken pek çok aktör tarafından çocuğun hakkı her ne kadar dünyada resmi olarak Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme kapsamında en fazla devlet tarafından tanınsa da en çok ihmal edilen ve en çok zarar gören gruplardan birisi olmaktadır. Uluslararası sistemde çocuğun hakkını korumak için tarihsel pek çok gelişmenin akabinde doğan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme akabinde çocuk hakları alanında beklenen değişimler yeteri kadar gerçekleşmemektedir. Çocuk hala kırılgan, hala ihmal edilen olmuştur. Ve dünya çocuk hakları kriziyle baş başadır. Bu çerçevede genel olarak pek çok başlıkta çocuk haklarının günümüzde geldiği nokta dünya genelinde incelenmiş ve gelişimin gerekliliği ve durumun aciliyeti gösterilmek istenilmiştir. Çalışma, İnsani Gelişmişlik Raporu çerçevesinde listenin en başındaki ülkelerden dünyanın farklı bölgelerinden örnek devletler seçilerek bu devletlerin Çocuk Hakları Komitesi tarafından sunulan nihai gözlem raporlarının incelenmesi ve İnsani Gelişmişlik Raporu kapsamında gelişmiş olduğu iddia edilen bu ülkelerin çocuk hakları alanında hangi konumda olduğu incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, çocuk hakları, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Hakları Sözleşmesi.
Bir başka polislik: Toplum destekli polislik
Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın konusunu devletin şiddetle doğrudan ilişkili kesimini oluşturan polisin; anlaşılabilir ancak varlık sebebine tümüyle ters düşer şekilde toplumla karşılıklı olarak birbirlerini ötekileştirme sorununa çare olabileceğine inanılan "toplum destekli polislik" felsefesi oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde devletin ortaya çıkışında "güvenlik olgusu"nun rolü, devletin meşru şiddet tekeli haline gelmesi ve bu tekeli kullanmak üzere kurumsallaşmış polis kurumunu yaratma süreci incelenmiştir. İkinci bölümde tarihi süreçte polislik pratiklerinin görünümü, 19. yüzyıl ürünü olan modern kurumsal polisliğin ortaya çıkışı, dinamik ilişkiler ağının devletleri modern polislikte yeni açılımlara zorlamasıyla yaşanan gelişmeler üzerinde durulmuştur. Bu yeni açılımlardan birini çalışmanın konusu olan toplum destekli polislik oluşturmaktadır. Üçüncü bölümde polisin sahip olduğu ayrıcalıklı yetkilerin bireylerin temel hak ve özgürlükleri üzerindeki etkisinin incelenmesini takiben dördüncü bölümde toplum destekli polislik modelinin kavramsal çerçevesi, unsurları ve insan haklarının korunmasına sunacağı katkılar irdelenmiştir. Son bölümde ise bu modelin Türkiye modelinin oluşturulması süreci ve bu kapsamda yürütülen faaliyetler değerlendirilmiştir. Çalışma ile ülkemizde henüz içselleştirilememişken işlevsiz hale getirilen toplum destekli polislik modeline duyulan ihtiyacı gerçekçi bir şekilde ortaya koymak ve bu modelin uygulamasından neden vazgeçilmemesi gerektiğini göstermek amaçlanmıştır.