
164
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
D-galaktoz ile yaşlanma modelinde nebivololün sıçan dorsal cilt flebi yaşayabilirliği üzerine etkilerinin araştırılması
D-Galaktoz İle Yaşlanma Modelinde Nebivololün Sıçan Dorsal Cilt Flebi Yaşayabilirliği Üzerine Etkilerinin Araştırılması Amaç: Cilt yaşlanması ve yaşlanma etkilerinin geri çevrilebilmesi uzun zamandır yapılan çalışmalarda hep ilgi alanı olmuştur. Yaşlanmanın flep dolaşımına etkisinin değerlendirilmesi amacıyla planlanan bu çalışmada D-Galaktoz'un ve Nebivolol'ün tek başına ve birlikte olarak sıçan dorsal cilt flebi dolaşımına etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Otuz iki adet Wistar Albino sıçan, her grupta sekiz adet olacak şekilde dört gruba ayrıldı. Rastgele seçilen iki gruba yedi hafta boyunca D-Galaktoz, diğer iki gruba serum fizyolojik çözeltisi verildi. Deneyin 7. ve 8. haftasında tüm hayvanlardan oksidatif durum ve antioksidan kapasite bakılması amacıyla kan alındı. Geri döndürme ve tedavi gruplarına 7. haftadan 9. haftaya kadar Nebivolol verildi. Sekizinci haftada tüm hayvanların sırtından modifiye McFarlane flebi kaldırıldı ve indosiyanin yeşili görüntülemesi yapıldı. Dokuzuncu haftada flep nekroz oranı belirlenerek nekroz sınırından punch biyopsi alındı. Sonuçların değerlendirilmesi amacıyla Student t ve ANOVA testi uygulandı. Bulgular: Yaşlandırma (%22,3), geri döndürme (%22,7) ve tedavi (%20,6) gruplarının nekroz oranları kontrol grubuna (%32,5) göre istatistiksel olarak daha düşük bulundu. D-Galaktoz verilmiş olan gruplarda histolojik yaşlanma bulguları kontrol ve tedavi gruplarına göre daha fazla bulundu. Aynı gruplarda eNOS, Caspase 3 miktarları, kontrol ve tedavi gruplarına göre daha yüksek bulunurken VEGF ve TGFβ1 miktarları daha az bulundu. Tedavi grubunda 8. hafta SOD değeri diğer gruplara göre yüksek bulundu. Diğer parametreler açısından biyokimyasal analizlerde gruplar arasında istatistiksel bir farklılık bulunmadı. Sonuç: D-Galaktoz, verildiği gruplarda cilt yaşlanması bulgularını ortaya çıkarmasına rağmen nekroz oranlarını azaltmıştır. Tedavi grubunda nebivolol, antioksidan mekanizmalar üzerinden etki ederek nekroz oranlarını azaltmıştır. Yaşlandırma ve geri döndürme gruplarında daha az nekroz oranı görülmesi, D-Galaktoz'un iskemik ön koşullandırma oluşturmuş olabileceğini, yaşlılıkta flep çalışmaları için daha uzun süre ve yüksek dozda kullanılması gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: cilt yaşlanması, D-Galaktoz, yaşlılıkta cilt flebi dolaşımı, oksidatif stres Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje numarası: 37264
Flep takibinde pH biosensor tasarımı ve etkinliğinin ın vivo flep modelinde değerlendirilmesi
Giriş: Rekonstrüktif cerrahide serbest doku nakli, besleyici damarları ile birlikte transfer edilen dokuların, doku defektlerini onarmak amacıyla alıcı bölgeye mikrocerrahi tekniklerle taşınmasıdır. Günümüzde hala altın standart takip yöntemi olarak klinik izlem kullanılmaktadır. Objektif, laboratuvar-teknolojik flep takip modalitelerinin keşfedilmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir. Çalışmamızın amacı flep dokusuna gömülebilecek bir pH sensörünün tasarım ve üretimi sonrasında bu sensörün hem arteriyel hem de venöz kaynaklı flep kaybını öngörmekteki etkinliğini test etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma iki aşamada gerçekleştirildi. İlk aşamada Yıldız Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü ile in vitro çalışmaları takiben pH sensörleri üretildi. Üretilen pH sensörlerinin laboratuvar ortamında işlevselliği test edildikten sonra 3 ayrı sıçanda dokudaki etkinliğinin tespiti ve deney modelinin belirlenmesi amaçlı ön çalışmalar gerçekleştirildi. Au/GS/nSi Schotkky diyot yapılı sensör prototipinin kullanılmasına karar verilerek ikinci aşamaya geçildi. Toplam 15 sıçanda, kasık flebi kaldırılmasını takiben flep pedikülü femoral arter ve ven olacak şekilde iskeletize edildi. Gruplara (n=5) göre 20 dakika bazal ölçümleri takiben gruplara göre 20 dakika arter/ven veya pedikül oklüzyonu altında, 20 dakika oklüzyon kaldırıldıktan sonra ve tekrar 20 dakika oklüzyon altında ölçüm alındı. Bulgular: Arter ve ven gruplarında oklüzyonlar sinyal pikleri olarak ortaya çıkarken, pedikül grubunda oklüzyonu takiben karakteristik gürültülü akım değerleri gözlenmiştir. Ortalama yanıt süresi arter, ven ve pedikül grupları için sırasıyla 104,8 (60-214), 130 (84-180) ve 170 (100-266) saniye olmuştur. Sonuç: Üretilmiş olan pH sensörü, flep takibinde maliyet-etkin ve güvenilir bir araç olarak karşımıza çıkmıştır. Bu tekniğin biyoemilebilir, uzaktan kontrol edilebilir ve insanda çalışır türlerinin oluşturulabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç olacaktır.
Sıçan inferior epigastrik ada flebi modelinde antioksidan ön tedavi zamanlamasının iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Serbest flep cerrahisi, rekonstrüktif cerrahide önemli bir yere sahiptir. Cerrahi tekniklerde ilerlemelere rağmen, vasküler komplikasyonlara bağlı gelişen iskemi-reperfüzyon hasarı (İRH), flep kayıplarına yol açabilmektedir. İRH'yi azaltmak amacıyla çeşitli cerrahi yöntem ve farmakolojik tedaviler geliştirilmiştir. Bu yöntemler arasında antioksidan tedaviler dikkat çekmektedir, ancak zamanlamasına ilişkin bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma, antioksidan ön tedavi zamanlamasının etkilerini araştırarak, bu eksikliği gidermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada, 40 erkek Wistar Albino sıçan, beş gruba ayrıldı. Gruplar ; iskemi reperfüzyon (İR) uygulanmayan kontrol grubu, serum fizyolojik enjeksiyonu yapılan İR grubu, İR oluşturulan ve melatonin, Vitamin C, E içeren antioksidan ön tedavisi sırasıyla operasyondan 7 gün önce, iskemiden yarım saat önce ve reperfüzyondan yarım saat önce başlanan üç ayrı tedavi grubu olarak belirlendi. Tüm gruplarda 6x3 cm2 boyutlarında inferior epigastrik ada flebi kaldırıldı ve 8 saat iskemiye maruz bırakıldı. Nekroz oranlarını hesaplamak amacıyla flep fotoğrafları çekildi. Total antioksidan kapasiteyi ölçmek için kan örnekleri alındı; histopatolojik ve biyokimyasal analizler için doku örnekleri toplandı. Bulgular: Operasyondan 7 gün önce antioksidan ön tedavi uygulanan grubun, İR uygulanan gruplar arasında en düşük nekroz oranına (%6,3) sahip olduğu tespit edildi. Tüm histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler bu grup lehine istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar gösterdi. Ancak, gruplar arasında total antioksidan kapasite veya diğer biyokimyasal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Bu çalışma, antioksidan ön tedavisinin 7 gün önce başlanmasının diğer başlangıç zamanlamalarına göre flep yaşabilirliği açısından daha etkili olduğunu göstermiştir. Bu sonuç, özellikle elektif serbest flep operasyonları öncesi uygulanabilecek olan, standart bir antioksidan ön tedavi algoritması geliştirilmesine katkı sağlamaktadır.
Karın germe cerrahisi sonrası supraumblikal alanın lenf yolaklarındaki yeniden yapılanmanın araştırılması
Giriş: Abdominoplasti, karın ön duvarını estetik ve fonksiyonel olarak yeniden şekillendiren ve geniş cilt–cilt altı disseksiyonu içeren bir cerrahi işlemdir. Geniş flep elevasyonu ve cilt–cilt altı disseksiyonu içeren abdominoplasti bu bölgede lenfatik akımın sürekliliğini bozarak drenaj paterninde değişikliklere yol açabilir. Abdominal ön duvarın yüzeyel lenfatik drenajında umblikus düzeyi, aksiller ve yüzeyel inguinal nodal havzalar arasında teorik bir ayrım/kavşak (watershed) bölgesi olarak kabul edilir. Bu çalışmada, klasik lipoabdominoplasti uygulanan hastalarda supraumbilikal cilt flebinin lenfatik drenajının preoperatif ve postoperatif dönemde dinamik lenfosintigrafi ve SPECT/BT ile değerlendirilmesi ve lenfatik yeniden yapılanma paternlerinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışma klasik lipoabdominoplasti planlanan 15 kadın hastada yürütüldü. Preoperatif dönemde karın cildi dört kadrana (sağ üst, sol üst, sağ alt, sol alt) ayrılarak her kadrana intradermal Tc-99m nanokolloid enjeksiyonu yapıldı; dinamik lenfosintigrafi ile drenaj yolları izlendi ve ardından SPECT/BT ile aksiller ve inguinal lenf nodu tutulumu değerlendirildi. Postoperatif 6. ayda insizyon hattının proksimalinde kalan supraumbilikal cilt flebine benzer şekilde enjeksiyon yapılarak aynı protokol tekrarlandı. Preoperatif ve postoperatif lenfatik drenaj paternleri karşılaştırıldı; ayrıca redüksiyon mammaplasti öyküsü ve diğer klinik değişkenlerle olası ilişkiler analiz edildi. Bulgular: Hastaların yaş medyanı 37 (Q1–Q3: 34–40) yıl olup, tamamı kadındı. Preoperatif dönemde üst kadran enjeksiyonlarının %93,3'ü sağ ve sol tarafta beklenen şekilde aksiller lenf nodlarına, alt kadran enjeksiyonlarının tamamı (%100) inguinal lenf nodlarına drene oldu. Postoperatif 6. ayda supraumblikal bölgeden drenajın her iki tarafta da olguların %73,3'ünde aksillaya devam ettiği, %26,7'sinde ise ikili drenaj (aksilla + inguinal), gecikmiş geçiş, kollateral derin drenaj veya tamamen inguinale yön değişikliği gibi varyant paternler geliştiği saptandı; ancak normal/anormal dikotomik sınıflamada McNemar testi anlamlılık eşiğine ulaşmadı (p=0,248; OR=0,143; %95 GA: 0,077–1,000). Redüksiyon mammaplasti öyküsü ile anormal/alternatif drenaj paterni arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Haldane OR: 34,2; p=0,011). Diğer cerrahi ve klinik değişkenlerle lenfatik drenaj değişimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Klasik lipoabdominoplasti sonrasında supraumbilikal cilt flebinin lenfatik drenajında çoğu olguda aksiller drenaj korunmakla birlikte, dikkate değer bir alt grupta yeni drenaj paternleri (ikili drenaj, kollateralizasyon, gecikmiş geçiş, inguinale yönelim) gelişmektedir. Bu bulgular, abdominoplasti sonrası lenfatik sistemin yeniden yapılanma kapasitesini ve gövde lenfatik drenajının cerrahiye duyarlı, dinamik bir yapı olduğunu göstermektedir. Ek olarak, abdominoplasti öyküsü bulunan hastalarda karın ön duvarı malignitelerine yönelik sentinel lenf nodu haritalaması ve evreleme planlanırken, lenfosintigrafi ve/veya SPECT/BT ile bireyselleştirilmiş lenfatik haritalamanın klinik yarar sağlayabileceği düşünülmektedir. Güncel onkolojide Sentinal Lenf Nodu Biyopsi'si(SLNB) temelli nodal evreleme ve sürveyansın yaygınlaşması ve komplet diseksiyonların morbidite nedeniyle daha seçilmiş endikasyonlara çekilmesi, abdominoplasti öyküsü olan hastalarda doğru lenfatik haritalamanın klinik değerini artırmaktadır.
Sıçan modelinde periprostetik meme kapsülünü azaltmak için profilaktik zafirlukast, montelukast ve kromolin sodyum tedavisi uygulanması
Kapsül kontraktürü meme implantına karşı aşırı fibrozis cevabıyla oluşan patolojik bir durumdur. Mast hücresi proinflamatuar mediatörleri ile fibrozisi uyaran anahtar hücrelerden biridir. Bu proinflamatuar mediatörler sadece lökotrien, heparin, renin ve histamin ile sınırlı değildir. Henüz uygun profilaksi şeması tanımlanmamış olsa da mast hücresinden salınan proinflamatuar maddeleri durdurmak kapsül kontraktürü profilaksisinin temelini oluşturur. Mast hücresi membran stabilizatörü olan kromolin sodyumun, lökotrien reseptör antagonistlerden histopatolojik olarak kapsül kontraktürünü daha etkili önleyeceği hipotez edildi. Bu hipotezin kanıtlanması amaçlanarak çalışma sıçan modeli olarak tasarlandı. Her grup rastgele 6 sıçan içerecek şekilde planlanarak 5 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna enjeksiyon uygulanmadı. Sıçanlara, %0.9'luk serum fizyolojik ve kromolin sodyum, montelukast, zafirlukast düzenli olarak intraperitoneal enjekte edildi. 4. haftanın sonunda her sıçanın sırt bölgesine iliak kemik hizasında 2 cm insizyon yapılarak, panniculus carnosus altına düzgün yüzeyli yuvarlak implantlar yerleştirildi. Sıçanlara 16 hafta takip sonrası ötenazi yapıldı. Histopatolojik olarak akut inflamasyon, ortalama inflamasyon şiddeti skoru, sinoviyal metaplazi, ortalama dev hücre reaksiyonu odak sayısı, ortalama mast hücre sayısı ve ortalama kapsül kalınlığı incelendi. Ortalama mast hücre sayısı, ortalama kapsül kalınlığı, ortalama inflamasyon şiddeti skoru en düşük kromolin sodyum grubunda saptandı. Hücresel sinoviyal metaplazi bulunan sıçan sayısı en fazla kromolin sodyum grubundaydı. Kromolin sodyumun, mast hücresinden salınan proinflamatuar mediatörleri durdurduğu için, kapsül kontraktürü profilaksisinde %0.9 serum fizyolojik, montelukast, ve zafirlukasttan daha etkili olduğu görüldü.
Temporomandibular eklem innervasyonu: Anatomik çalışma ve klinik yansımaları
Temporomandibular bozukluklar ve bunlara bağlı ağrılar toplumda sıklıkla görülen ve çoğunlukla rekürren olmaları nedeni ile sosyal hayatı ciddi olarak etkileyen durumlardır. Günümüzdeki temporomandibular eklem (TME) innervasyonu bilgisi, bu hastalarda altta yatan patofizyolojiye yönelik doğru tedavinin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesini yetersiz kılmaktadır. Bu doğrultuda planladığımız kadavra çalışmamızın amacı TME innervasyon topografisini, varyasyonlarını ve çevre anatomik yapılarla ilişkisini ortaya koyarak, temporomandibular kökenli orofasiyal ağrıların patofizyolojisini aydınlatmak ve ek olarak bu veriler ışığında planlanacak TME cerrahi girişimleri için kılavuz oluşturmaktır. Çalışmamızda 10 taze donmuş ve 10 formaldehit ile fikse edilmiş olmak üzere toplamda 20 kadavra kafa yarısı kullanılmıştır. TME sinirleri, ilişkili çevre anatomik yapılarla beraber ortaya konarak TME innervasyon topografisi ve varyasyonları gösterilmiştir. Diseksiyonlarda TME'nin temelde posteriordan aurikülotemporal sinirden innerve olmasının yanı sıra anteriordan masseterik sinirden, anteromedialden posterior derin temporal sinirden ve medialden mandibular sinirin direk TME dalından innerve edildiğini ve bunların çeşitli varyasyonlarıyla beraber sıklıklarını ortaya koyduk. Ek olarak bu sinirlerin hangi klinik durumlarla nasıl etkilenebileceğini anatomik ve patofizyolojik temellere dayanarak yorumladık. Çalışmamız, mandibular sinirin doğrudan TME'yi innerve eden bir dalının varlığını gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bulgularımız ışığında TME ağrılarının anatomik temellere dayandırılarak açıklanması, hastaların klinik fayda görmesi açısından somut tedavi algoritmaları doğuracaktır. Çalışmamız kılavuzluğunda planlanacak klinik çalışmalar ve tasarlanacak girişimler ile bu hastaların maddi ve manevi kayıpları azaltılarak yüz güldürücü tedavi yaklaşımları ortaya konulabilecektir.
Fototerapinin yağ dokusundan türetilmiş mezenkimal kök hücrelerin osteojenik indüksiyonuna etkilerinin metakrilatlanmış jelatin hidrojel ile rekonstrükte edilmiş kritik boyutlu kraniyal kemik defekti modelinde değerlendirilmesi
Bu çalışmada amaçlanan, polikromatik yolla uygulanan fotobiyomodülasyon (FBM) yaklaşımının kemik doku üzerinde rejeneratif etkisinin ve yağ dokusundan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin farklılaşması üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmada 36 adet male Sprague-Dawley sıçan kullanılmış ve hayvanlar 3 eşit deney grubuna randomize olarak ayrılmıştır. Tüm hayvanlarda biparietal, 6 mm. çapında, yuvarlak ve tam kalınlıkta kemik defektleri meydana getirildi. Birinci deney grubu kontrol grubu iken, ikinci grubu sadece metakrilatlanmış jelatin yapıda hidrojel doku iskelesi (JEL-MA, üçüncü grubu ise adipoz kökenli mezenkimal kök hücre (AkMKH) yüklenmiş metakrilatlanmış jelatin yapıda hidrojel doku iskelesi (AkMKH+JEL-MA) içermekteydi. Tüm gruplar kendi içinde iki alt gruba ayrılarak yarısına FBM uygulanırken, diğer yarısına uygulanmadı. Kemikleşmenin değerlendirilebilmesi amacıyla cerrahi işlem sonrası 20. haftada hayvanlar sakrifiye edilerek kalvariyal kemikler bütün olarak çıkarıldı. Elde edilen örnekler makroskopik, histolojik ve mikrotomografik olarak değerlendirildi. Histolojik olarak yeni kemik oluşumu açısından en yüksek değerler JEL-MA ve JEL-MA+AkMKH gruplarında saptanmıştır ve kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Mikrotomografik değerlendirme sonucunda en yüksek kemikleşme yüzdesi JEL-MA+AkMKH'lerin uygulandığı grupta elde edilmiştir. FBM- örneklerde ortalama olarak yüzde 60.62±6.34 kemikleşme gözlenmişken, FBM+ olan örneklerde ortalama kemikleşme yüzdesi 79.93±3.41 olarak tespit edilmiştir. Fotobiyomodülasyon alma durumuna göre JEL-MA+AkMKH grubuna ait sonuçlar karşılaştırıldığında anlamlı olarak fotobiyomodülasyon uygulama durumunun fark yarattığı gözlemlenmektedir (p=0.002). Sonuç olarak, polikromatik ışık kaynakları yoluyla fotobiyomodülasyon uygulamasının kemik iyileşmesine olumlu etkileri olduğu ve yağ dokusundan türetilmiş kök hücrelerin osteojenik farklılaşmasında uyarıcı etkisi olabileceği yönünde fikir vermiştir. Anahtar Kelimeler: fotobiyomodülasyon, metakrilatlanmış jelatin hidrojel, mezenkimal kök hücre, kemik doku mühendisliği, kritik boyutlu kemik defekti
Volumetrik rinoplasti konsepti ve düşük ile yüksek başlangıçlı lateral osteotomi uygulanan redüksiyon rinoplasti hastalarında karşılaştırılması
Burun estetiğinin burundan nefes alma üzerine etkisi, literatürde onlarca yıldır tartışılan bir konudur. Bu konuyu aydınlatmak adına randomize prospektif kontrol bir klinik çalışma planlanmıştır. Burundan nefes alma problemi olmayan 46 kadın redüksiyon rinoplasti hastası üzerinde yapılan bu çalışmada hastalar iki gruba ayrılmış ve ilk gruba yüksek başlangıcı lateral osteotomi, ikinci gruba düşük başlangıçlı lateral osteotomi uygulanmıştır. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ayda hastalar, NOSE testi, akustik rinometri ölçümü, rinomanometri ölçümü ve maksimum nazal inspiratuar akım (PNIF) ölçümü ile değerlendirilmiştir. Nazal hava yolu açısından her iki grup arası istatistiksel anlamlı fark gözlenmemiştir (p0,05). Ayrıca her iki grubun kendi içerisinde ameliyat öncesine göre nefes alma paternleri de bir miktar daha iyi olmakla beraber burada da istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p0,05). Bu durum, yani redüksiyon rinoplasti varlığında nazal hava akımının korunmasını sağlayan prensipler 'Volumetrik Rinoplasti' adı altında tartışılmıştır.
Uzun doku nakli için traksiyon kuvvetleriyle damar uzatma tekniğinin araştırılması
Doku genişletme ve distraksiyon osteogenezis gibi tekniklerde olduğu gibi, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonunun mümkün olduğunu bilmekteyiz. Damar defekti veya flep cerrahisinde pedikülün kısa kalması gibi damar uzunluğunun yetersizliğine bağlı durumlarda yeterli damar uzunluğunu sağlamak için ek işlemlere ihtiyaç vardır. Aynı zamanda alıcı damar yokluğu, damarsal patolojiler gibi durumlarda mikrocerrahi anastomoz tekniği mümkün olmayabilmektedir. Bütün bu sorunlara bir çözüm arayışı içinde, damar uzunluğunun yetersiz kaldığı durumlarda, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonu ve elde edimi prensiplerinden yola çıkarak, sıçan femoral arter ve venine daha önce uygulanmamış bir teknik olarak bir internal maksillofasiyal distraksiyon cihazı ile günlük traksiyon uygulanıldı. Deney sonunda damarın uzunluğuna, kan akımına (patensine) ve histolojik yapısına olan etkileri ve biyokimyasal etkiler değerlendirildi. 15 kontrol ve 15 deney hayvanı olmak üzere toplam 30 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Anestezi altında distraksiyon cihazı yerleştirilen deneklerin sol taraflı femoral damarlarına 10 gün boyunca günde 1 milimetre olmak üzere traksiyon uygulandı. Kontrol grubuna ise damar izolasyonu dışında herhangi bir işlem uygulanmadı. Sonuç olarak, traksiyon uygulanan damarlarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzunluk elde edildiği görüldü. (Kontrol= 12.86 mm, Deney=21.93 mm, p<0.05) Kontrol grubunda hiçbir denekte tromboz izlenmedi (n=0). Traksiyon grubunda % 20 oranında arter ve ven birlikte trombozu izlendi. (n=3) İzole arter veya ven trombozu görülmedi. Kan akımı olarak kontrol ve deney grubu arasında istatistiksel anlam saptanmadı. (p>0.05) Yapılan mikroanjiyografik çalışmalarda kontrol ve deney gruplarında damar patensinin olduğu gözlendi. Histolojik çalışmalarda, Hematoksilen-Eozin ile boyanan örneklerde traksiyon grubunda bulunan femoral arter ve ven kesitlerinde damar duvarında kalınlaşma, perivasküler PMNL infiltrasyonu izlendi. Kan akımının olmadığı deneklerde (n=3) damar içi trombozla uyumlu görünüm izlendi. Yapılan biyokimyasal çalışmalarda kontrol ve traksiyon grupları arasında, hemolizat MDA, doku MDA, serum, hemolizat ve doku SOD, plazma VEGF ve AT-III oranları karşılaştırıldığında anlamlı bir istatistiksel fark saptanmadı. Uygulanılan bu yöntem, damar cerrahisinde, patens kaybı olmadan damar uzunluğu elde edilebilirliği açısından pilot bir çalışma olup, sonuçları ek deneysel çalışmalar için ve kliniğe uygulanım açısından umut vaat edicidir. Ek çalışmalarla bu deneysel tekniğin pratik uygulamaya geçebileceği kanısındayız.
Amniyotik membran ile yapılan yeni mikrovasküler anastomoz modeli
Teknolojinin de gelişmesiyle birlikte özellikle ikinci dünya savaşı sonrası ciddi travmalar sonrası uzuv kayıpları gelişen tekniklerle azalmaya başlamış ve uzuv kurtarıcı cerrahiler ön plana çıkmaya başlamıştır. Uzuv kurtarıcı cerrahilerin artması mikrocerrahi tekniklerin ilerlemesi ile paralel olarak ilerlemiştir. Mikrovasküler anastomoz tekniğinin tanımlanması, mikrocerrahide en kritik cerrahi basamaklarından biri olmuştur. İlk damar anastomoz tanımı Alexis Carrel tarafından yapılmıştır (1). Carrel tarafından ortaya konulan prensipler doğrultusunda ilerleyen mikrocerrahi deneyimi, gelişen teknolojiyle birlikte yeni sütür materyalleri, cihazlar ve ilaçların bulunmasıyla yeni anastomoz yöntemlerinin tanımlanmasına neden olmuştur. Yeni yöntemlerin araştırılmasındaki temel amaçlar anastomoz sonrası damar patensini en yüksek yapan, damarı normal anatomisine en uygun Şekilde iyileştirici, lümende en az trombus oluşturucu, kolay öğrenilebilir ve hızlı uygulanabilir, maliyeti en ucuz anastomozu sağlayıcı yöntemleri geliştirmektir. Bütün bu amaç ıĢığında daha önce uygulanmamış bir model olarak amniyotik membran kullanılan anastomoz modeli uygulandı. 11 kontrol ve 11 deney hayvanı olmak üzere toplam 22 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Anestezi altında tek taraflı femoral arterleri kesilerek amniyotik membranın az sayıda dikişle kombine edildiği anastomoz modeli uygulandı. Kontrol grubuna ise konvansiyonel anastomoz tekniği uygulandı. Deney sonunda yapılan modelin damarların patensi ve histolojik yapısına olan etkileri değerlendirildi. Sonuç olarak, tüm anastomozlarda radyolojik ve makroskobik olarak patens saptandı. Hiçbir denekte tromboz veya anevrizma izlenmedi (n=0). Yapılan anjiyografik çalışmada kontrol ve deney gruplarında damar patensinin olduğu gözlendi. Deney grubunun anastomoz süresi istatistiksel olarak anlamlı Şekilde daha kısa sürede tamamlanmıştır. Histolojik çalışmalarda, anti-e-NOS boyama sonucunda deney grubunun endotelinin anlamlı olarak fazla boyandığı saptandı. Uygulanılan bu yöntem, mikrovasküler cerrahide, yeni bir anastomoz modelini tanımlamakta olup, sonuçları ek deneysel çalışmalar için ve kliniğe uygulanım açısından umut vaat edicidir. Ek çalışmalarla bu deneysel tekniğin klinik uygulamaya geçebileceği düşünülmektedir.
Sıçanlarda yeni bir penis allotransplantasyonu modeli
Bu çalışmanın amacı, sıçanda gerek deneysel cinsiyet değişimi çalışmalarında gerekse deneysel penis replantasyonu çalışmalarında kullabilecek bir penis allotransplantasyonu modeli oluşturmaktır. Çalışma iki gruptan oluşmaktadır. Birinci grupta (n=14), dişi ve erkek sıçan genital ve inguinal bölge anatomisi araştırılmış, sonrasında erkek sıçanlardan alınan penis kompozit grefti herhangi bir mikrovasküler anastomoz yapılmaksızın dişi sıçanlara transplante edilmiştir. İkinci grupta (n=14) ise erkek sıçanlardan alınan penis kompozit grefti, mikrovasküler anastomozla dişi sıçanlara transplante edilmiş, takibinde üretra anastomozu da yapılmıştır. Transplante edilen penis dokularının viabiliteleri direk gözlem, mikroanjiyografi ile değerlendirilmiştir. Allogreft olarak transplante edilen penis dokularının tamamı nekroza giderken (n=7), vaskülarize penis dokularının tamamının postoperatif 14.günde yapılan değerlendirme ile viabilitelerini koruduğu gösterilmiştir. Bu çalışmayla, daha önce tanımlanmamış cinsiyetler arası penil allotransplantasyon modeli tanımlanmıştır.
Ratlarda yüksek fokuslu ultrasonun yağ greftlerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi
Plastik cerrahide yumuşak dokuya benzerliği ve otolog olması sebebiyle ideal bir dolgu materyali olarak değerlendirilen yağ grefti, alanımızda en çok incelenen konulardan biri olmuştur. Yağ greftinin avantajları arasında çok miktarda donör alana sahip olması, yumuşak dokuya benzer kıvamda olması, ucuz olması, komorbiditenin az olması ve uzun süreli kalıcılığın olması sayılabilir. Dezavantajarı arasında tahmin edilemeyen greft hayatta kalım oranı ve hacminin vücut yağ oranındaki değişimlerden etkilenmesi sayılabilir. Belki de bu tahmin edilemezlik plastik cerrahlara bu konuda araştırma ihtiyacı hissettiren sebeplerin başında gelmektedir. Yağ greftinin hayatta kalımını greftin donör alandan alınma şekli, greftin hazırlanma şekli ve greftin alıcı yatağının özellikleri etkilemektedir. Bu çalışmada alıcı yatağa yağ grefti uygulaması öncesinde yüksek yoğunluklu fokuslu ultrason (HIFU, high intensity focused ultrasound) cihazı uygulanmasının yağ grefti sağ kalımına etkisini inceledik. 22 adet Wistar Albino türü erkek sıçan üzerinde gerçekleştirilen çalışmada sıçanlar iki eş gruba ayrıldı. Randomize yapılan dağıtımla 11 sıçan kontrol ve 11 sıçan deney grubu olarak belirlendi. HİFU cihazıyla atış yapılacak ve sonrasında yağ grefti uygulanacak olan frontal bölgede 2x1 cm'lik alan belirlendi. Deney grubuna belirlenen bölgeye HİFU cihazıyla 0. ve 7. günlerde atışlar yapıldı ve kontrol grubuna da plasebo uygulandı. 14. günde her iki grupta inguinal bölgeden alınan yağ greftleri küçük parçalara ayrıldıktan sonra 1 cc olacak şekilde standardize edildi. Hazırlanan greftler frontal bölgede belirlenen alana 14 gauge'luk intraket ile verildi. Kontrol ve deney grubuna yerleştirilen yağ greftlerinin belirli periyotlarda nasıl hacimsel değişim gösterdiğinin takibini yapmak ve sakrifikasyona kadar hacimsel parametre elde edebilmek amacıyla 4., 6., 8., 10. ve 12. haftalarda bilgisayarlı tomografi ile görüntülemeler yapıldı. 12. haftada çalışma sonlandırıldı. Frontal bölgeden çıkartılan yağ greftlerinin hassas terazi aracılığı ile ağırlığı ve taşma yöntemi ile hacimsel verileri ölçüldü. Yağ grefti örnekleri histomorfolojik ve immünohistokimyasal yöntem ile iki patolog tarafından kör olarak ışık mikroskobunda değerlendirildi. İmmünohistokimyasal berliteç olarak CD34 ve perilipin immün boyaları kullanıldı. Kronik inflamasyon, fibrozis, yağ nekrozu, makrokist, mikrokist, yabancı cisim reaksiyonu, yaşayan adiposit sayısı, kök hücre sayısı ve damar sayısı başlıkları altında semikantitatif olarak 0(yok), 1(hafif), 2(orta), 3(şiddetli) şeklinde skorlandı. Deney sonunda deney grubunun makroskopik hacim ve ağırlık ölçümlerinde, radyolojik hacim takiplerinde kontrol grubuna göre daha az kayıp yaşadığı tespit edildi. Histopatolojik incelemede iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Bu çalışmada yağ grefti uygulaması öncesi yapılmış olan HIFU uygulamasının yağ grefti sağ kalımına olumsuz etkisi olmadığı hatta yağ grefti yaşayabilirliğini arttırdığı gözlemlenmiştir.
Sıçanlarda göğüs ön duvarına verilen radyoterapinin stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kası üzerine etkisi
Amaç: Toraks bölgesinin rekonstrüksiyonunda latissimus dorsi kas flebi uzun zamandır kullanılmaktadır. Yara yatağının enfektif olması, onkolojik süreçlerden sonra bu bölgeye verilen radyoterapi bu kas flebini kullanırken karşılaşılabilecek zorluklardan birkaçını oluşturmaktadır. Özellikle radyoterapinin olumsuz lokal yan etkilerini gidermek ve yara iyileşmesine yardımcı olmak adına birçok tedavi stratejisi sunulmasına rağmen; kesin bir tedavi modalitesi bulunmamaktadır. Mezenkimal kök hücreler trofik faktörler salgılayarak yara iyileşmesini ve doku rejenerasyonunu indükleyen bağ dokunun temel yapıtaşlarından biridir. Çalışmamızda mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon latissimus dorsi kasına enjekte edilerek; radyoterapinin latissimus dorsi kas flebi üzerinde oluşturabileceği yan etkilerdeki değişikliği histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak araştırmayı hedefledik. Materyal ve Metot: Bu çalışma, her grupta 10 (n=10) sıçan olmak üzere 3 grup oluşturularak 30 adet sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların omentum yağ dokusu alınarak Histoloji Anabilim Dalı tarafından mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon hücresel pelleti elde edildi. Bu hücresel pellet cerrahi ekip tarafından göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasına homojen olarak intramusküler enjekte edildi. Grup I: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunan latissimus dorsi kası transpoze edildi; Grup II: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze edilen latissimus dorsi kasına; transpoze edildikten 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı; Grup III: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze getirilen latissimus dorsi kasına stromal vasküler fraksiyon enjekte edildi. Bu işlemden 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı. Cerrahi işlemleri takip eden 3. ayda her üç grubun transpoze edilen latissimus dorsi kaslarının EMG testi ile ampitüd ve latans parametreleri hesaplandı. Sıçanlar sakrifiye edildikten sonra göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasından alınan örnekler histopatolojik incelemelerle değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan ratlara uygulanan işlemler sonrası EMG'de latans ve amplitüd parametreleri değerlendirildi. Grup I ratlara ait latans ortanca değeri 1,09 (0,96-1,35), Grup II 1,05 (0,91-1,45), Grup III 1,08 (0,81-1,59) olarak belirlendi. Grup I ratlara ait amplitüd ortanca değeri 7,14 (2,49-11,55), Grup II 3,65 (2,12-16,20), Grup III 7,10 (2,60-22,96) olarak belirlendi EMG sonuçlarının Grup I ve Grup II arasında dağılımı istatistiksel olarak benzer tespit edildi (p>0,05). EMG parametrelerinin Grup II ve Grup III arasında dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Histopatolojik parametrelerin grup içindeki ortalamaları ele alınarak gerçekleştirilen karşılaştırmalarda atrofi ve fibrozis derecesi Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,019; p=0,015). Grup I ve Grup II arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup III'te Grup II'ye göre atrofi ve fibrozis derecesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,007; p=0,029). Grup II ve Grup III arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada deneysel model üzerinde stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kasının radyoterapinin oluşturduğu atrofi ve fibrozis histopatolojik parametreleri açısından etkinliğinin arttığını gösterdik. Göğüs ön duvarı yumuşak doku rekonstrüksiyonunda stromal vasküler fraksiyon klinik uygulanmasının radyoterapinin oluşturabileceği yan etkilerin azaltılması üzerine olumlu katkıları ileri araştırmalarla desteklenebilir.
Metilkobalamin ve takrolimus içeren Polikaprolakton (PCL) nanofiberlerin periferik sinir rejenerasyonuna etkilerinin karşılaştırılması
Periferik sinir yaralanmaları sık görülen; etkilenen hasta grubunda, duyusal ve motor fonksiyonlarda kayba neden olabilen bir durumdur. Kusursuz yapılan cerrahiler sonrasında bile motor ve duyusal fonksiyonlarda tatmin edici sonuçlara ulaşılamayabilir. Periferik sinir yaralanmalarının tam olarak iyileşmemesi genellikle etkilenen uzuvlarda uyuşma, kronik ağrı , duyusal ve/veya motor fonksiyonlarda azalma gibi birçok olumsuz sonuca yol açmakta ve bu nedenlerle periferik sinir yaralanmaları dünya çapında bir klinik sorun teşkil etmektedir. Tam anlamıyla başarılı olarak uygulanabilecek farmakolojik ajanın bulunması için güncel araştırmalar bu yöne doğru evrilmiştir. Bu araştırmalardan bir tanesi de nanoteknoloji ve bu yöntemle üretilen nanomateryallerdir. Çalışmamızda periferik sinir rejenerasyonuna farklı mekanizmalar üzerinden katkı yapan metilkobalamin ve takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının etkilerinin karşılaştırılaştırılması amaçlanmıştır. Her grupta 8'er adet sıçan olacak şekilde 6 grup oluşturularak işlemler gerçekleştirildi. Tüm gruplarda anestezi altında sıçanların sol siyatik siniri dorsal yaklaşım ile eksplore edildi ve Grup 1 hariç diğer tüm gruplarda sol siyatik trifurkasyonunun 1 cm proximalinde mikroskop altında mikromakas ile tam kat düz kesi yapıldı. Kesi sonrası aynı seansta siyatik sinir 9/0 nylon dikişler ile epinöral onarım yapılarak koaptasyon sağlandı. Grup 2 için sadece epinöral onarım yapıldı. Grup 3 için epinöral onarım hattı etrafına elektro-eğirme yöntemi ile üretilen PCL sinir sargısı sarıldı. Grup 4 için epinöral onarım hattı etrafına içerisinde Metilkobalamin bulunan, Grup 5 için Takrolimus bulunduran, Grup 6 için hem Metilkobalamin hem de Takrolimus bulunduran PCL nanofiber sinir sargıları sarıldı. Sıçanlar 8 hafta süre ile takip edildi. Sıçanlar sakrifiye edilmeden önce fonksiyonel değerlendirme için yürüme testi ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapıldı. Sakrifikasyon anestezi altında gerçekleştirildikten sonra sol siyatik sinirden örnek alınarak histopatolojik inceleme yapıldı. Bilateral gastroknemius kasları origo-insersiyolarından ayrılarak hassas laboratuvar terazisi ağırlıkları ölçüldü ve gastroknemius kas ağırlık indeksi hesaplandı. 8. hafta sonunda yapılan değerlendirmelerde siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en iyi SFI değeri Grup 4'te bulundu. Siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında sham grubuna en yakın, en iyi gastroknemius kas ağırlık indeksi değerleri Grup 4 ve 5 'te bulundu. Grup 4 ve 5 arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.600). Grup 1'den Grup 6'ya sırasıyla ortalama latans süreleri; 1,42±0,13 , 2,15±0,47 , 1,83±0,22 ,1,63±0,22 , 1,74±0,25 , 1,82±0,16 ms olarak bulundu. Grup 1'den Grup 6'ya sırasıyla ortalama amplitüd değerleri; 11,91±2,30 , 3,59±0,76 , 4,86±3,71 , 9,27±2,41 , 7,75±2,51 , 5,62±3,37 mV olarak bulundu. Histopatolojik değerlendirmede ortalama fibrozis değeri Grup 5'te en düşük olarak bulundu. İnflamasyona bakıldığında Grup 5 ve 6'da diğer gruplara göre daha az inflamasyon görüldü. Grup 4 ve 5'te aksonal dejenerasyon derecesi %50'den fazla olan sıçan görülmedi. Ortalama vaskülarizasyon değerinin en yüksek Grup 3'te olduğu ve Grup 4,5 ve 6'nın da benzer vaskülarizasyon değerlerine sahip olduğu görüldü. Gruplar mm2 'deki aksonal yoğunluk açısından karşılaştırıldığında en fazla ortalama akson sayısının Grup 5'te olduğu görüldü. Fasiküler organizasyon bozukluğunun siyatik sinire tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en az Grup 4'te olduğu görüldü. Grup 4'te %50 fazla fasiküler organizasyon bozukluğu bulunan sıçan görülmedi. Sonuç olarak hem metilkobalamin hem takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının ayrı ayrı kullanıldığında fonksiyonel ve histopatolojik olarak sinir rejenerasyonuna olumlu katkıda bulunduğu görüldü. İki ajan fonksiyonel ve histopatolojik olarak karşılaştırıldığında sinir rejenerasyonu açısından birbirlerine belirgin üstünlüğü olmadığı görüldü. Metilkobalamin ve takrolimusun birlikte kullanımının sinir rejenerasyonu üzerinde sinerjistik bir etki yaratmadığı ve sinir iyileşmesi için olumlu katkıları bulunmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı gözlemlendi.
Aselüler matriks, nanofiber polilaktik asit ve aselüler matriks içeren nanofiber polilaktik asitin silikonlarda kapsül kontraktürü üzerine etkisi ve bu etkilerin karşılaştırılması
GİRİŞ: Estetik meme büyütme ve implant bazlı meme rekonstrüksiyonunun gün geçtikçe yaygınlaşması bu operasyonların getirdiği komplikasyonları yönetme zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. İmplant etrafında oluşan kapsül yapısının patolojik bir şekilde kontrakte olması ağrı, şekil bozukluğu ile kendini gösterebilir ve tekrar operasyon endikasyonu yaratabilir. Kapsül kontraktürünün azaltmak için biyolojik meshler yaygın olarak kullanılmaktadır. AMAÇ: Giderek yaygınlaşan biyolojik mesh kullanımında dermal komponentli aselüler matrikslerin maliyeti fazla olduğu için dermal komponentten üretilmeyen aselüler matriksler maliyet etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda koyun mide submukozasından üretilen aselüler dermal matriks olan Endoformun etkinliğini çalışmak bu etkinliği sentetik mesh olan polilaktik asit (PLA) ile karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Her grupta 7 rat olacak şekilde 4 grup 28 rat üzerinde çalışma yapıldı. Ratların dorsal bölgelerine kas altı silikonlar yerleştirildi. 1. grupta sadece silikon, 2. grupta PLA ile sarılı silikon, 3. grupta aselüler matriks ile sarılı silikon ve 4. Grupta ise aselüler matriks yüklü PLA ile sarılı silikon kullanıldı. Operasyon sonrası ratlar 8 hafta boyunca eşit ve optimal şartlar altında takip edildikten sonra tekrar operasyona alınıp cilt, kapsül ve silikon enblok şekilde eksize edilerek histopatolojik incelemeye gönderildi. BULGULAR: Grup 2'de Grup 1'e göre istatistiksel olarak daha yüksek oranda orta-belirgin derece fibrozis olduğu belirlendi (p=0,015). Grup 1 ve Grup 3 arasında inflamasyon, granülasyon dokusu, anjiogenez, fibrozis ve yabancı cisim reaksiyonu sonuçlarının dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup 2'de Grup 3'e göre granülasyon dokusu daha yüksek oranda tespit edildi (p=0,029). Grup 2'de Grup 3'e göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda orta-belirgin derece fibrozis, orta-belirgin derece yabancı cisim reaksiyonu olduğu belirlendi (p=0,005). Grup 1 ratlarda kapsül kalınlığının Grup 3 ve Grup 4 ratlardaki sonuçlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlendi (p=0,006). Grup 3 ratlarda kapsül kalınlığının Grup 4 ratlardaki sonuçlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlendi (p=0,042). SONUÇ: PLA'nın fibrozisi arttırdığı, aselüler matriksin kapsül kalınlığını arttırdığı ve PLA'nın aselüler matrikse göre fibrozis, granülasyon dokusu ve yabancı cisim reaksiyonunu arttırdığını gördük. Aselüler matriksin, yara iyileşmesine anjiogenezi arttırarak inflamasyon oranını ve granülasyon dokusunu düşürerek etkili olabileceğini fakat yabancı cisim reaksiyonunu ve fibrozisi azaltmadığı için kapsül üzerine etkili olmadığı kanaatindeyiz.
Stromal vasküler fraksiyonun kapsül kontraktürüne etkisinin rat modelinde gösterilmesi
Sıklıkla meme büyütme amacıyla kullanılan silikon protezlerin en sık görülen yan etkisi kapsül kontraktürüdür. Meme büyütme uygulanan hastaların yaklaşık yüzde 20'si ilerleyen zamanlar içerisinde kapsül kontraktürü nedeniyle tekrar ameliyat edilmektedirler. Patofizyolojisi tam olarak anlaşılmasa da kapsül kontraktürünün koyulan yabancı cisime verilen normal enflamasyon ve fibrozis yanıtında bir aşırılık nedeniyle oluştuğu bilinmektedir. Kapsül kontraktürünü engellemek amacıyla günümüze kadar çok fazla sayıda araştırma yapılmıştır. Hyalüronik asit enjeksiyonu, nanofat enjeksiyonu, antienflamtuar ajanların kullanımı ve botoks enjeksiyonu bunların başlıcalarındandır. Çalışmamızda rejeneratif tıpta güncel olan; yara iyileşmesini ve skar kalitesi arttırıcı, rejeratif, antiaging özellikleri ile plastik cerrahide sıklıkla kullanılmaya başlanan stromal vasküler fraksiyon(SVF)'nin bilinen antienflamatuar özellikleri sebebiyle kapsül kontraktürüne etkisi olabileceği düşünüldü. Çalışmada ortalama ağırlıkları 240+-25 gr olan 30 adet Wistar – Albino tipi rat kullanıldı. Hayvanlar pleksiglas kafeslerde muhafaza edilerek ve her kafese en fazla 4 hayvan konularak bakımları yapıldı. Hayvanlar penceresiz odalarda sıcaklık (22 ± 2°C) ve ışık (07.00-21.00 arasında 14 saat aydınlık ve 21.00-07.00 arasında 10 saat karanlık periyodu) ortamında takibi yapılarak tutuldu. Tüm ratlar deney öncesi ve deney süresince standart laboratuar yemi ile beslendi. Ratlar rastgele 3 gruba n:10 kontrol, n:10 kimyasal (enzimatik) svf eldesi, ve n:10 mekanik (non-enzimatik) svf eldesi grubları olacak şekilde ayrıldı. Tüm ratların panniculus carnosus kası altı planda hazırlanan poşa 1.5x1.5 cm2 büyüklüğünde kesilmiş silikon materyal yerleştirildi. Aynı cerrahi seansta aynı deney grubu inguinal bölgesinden elde edilen yağ dokudan elde edilen SVF'ler aynı deney grubuna uygulandı. Materyal çevresinden çizilen dairede 4 kadran belirlenerek standart olarak tüm gruba bu 4 kadrana 0.1 cc SVF panniculus carnosus tabaksı içerisine verildi. 12 haftalık takip sürecinin sonucunda ötenazi uygulanan ratların sırt bölgesinden yapılan uygun insizyonla implant, kapsül ve sırt cildi kompozit olarak eksize edildi ve kapsül dokusuyle birlikte cilt dokusu cerrahi diseksiyon ile ayrılarak histopatolojik inceleme için patolojiye gönderildi. Histopatolojik incelemede, inflamasyon, granülasyon dokusu, anjiyogenez, yabancı cisim reaksiyonu ve fibrozis değerlendirildi. Her bir parametre için kontrol ve deney grupları karşılaştırıldı. Kimyasal svf grubunda belirgin inflamasyon varlığı, granülasyon dokusu varlığı ve anjiyogenez oranı kontrol ve mekanik svf gruplarından anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Kontrol ve mekanik svf grupları arasında belirgin inflamasyon varlığı, granülasyon dokusu varlığı ve anjigonez oranı açısından istatistiki olarak anlamlı (p>0.05) farklılık gösterilemedi. Fibrozis ve yabancı cisim reaksiyonu açısından üç grupta da benzer sonuçlar mevcuttu. Kimyasal svf grubunda inflamasyon, granülasyon dokusu ve anjiyogenezin yoğun olarak bulunması kollajenaza konak dokunun reaksiyonu olarak düşünülebilir. Kimyasal yöntemle elde edilen svfnin, anjiogenezi ve granülasyonu arttırarak yara iyileşmesinde etkili olabileceğini ancak kapsül kontraktürünü önlemede mekanik yönteme göre inflamasyonu arttırması nedeniyle dezavantajlı olduğunu düşünmekteyiz. Kimyasal elde yönteminde kullanılan kollajenazın konak dokuda reaksiyona sebep olması artmış enflamasyonla sonuçlanmış olabilir. Mekanik svf grubunda inflamasyon açısından kontrol grubuna kıyasla anlamlı fark çıkmaması ise stromal vasküler fraksiyon içerisindeki kök hücrelerinin greft olarak tutması sırasında zaten hipoksik şartlardaki implant çevresinden olumsuz etkilenmesi nedeniyle olabilir. Biz bu sonuçlara göre implant çevresine mekanik ya da enzimatik svf uygulmasının kapsül kontraktürünü tek başına önlemeyeceğini ortaya koyduk. Ancak periprostetik hipoksiye rağmen tıpkı yağ grefti gibi svf içerisinde de yaşayan hücreler olacaktır. Bu hücrelerin arttırılmasına yönelik çalışmalar gelecekte planlabilir. Çalışmamız bu anlamda bir öncü olmuştur.
Sıçanlarda sugammadeksin random dolaşım paternli fleplerde flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi
Amaç: Flep cerrahisi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi'nin en önemli tedavi basamağıdır. Flep cerrahisinde en önemli komplikasyon doku iskemisine bağlı nekrozdur. Çok sayıda deneysel çalışmalar ile doku nekrozunu artıran ve azaltan parametreler araştırılmıştır. Sugammadeks anestezi uygulamasına göreceli olarak daha güncel olarak giriş yapmış bir kimyasaldır. Sugammadeksin ana fonksiyonu cerrahi operasyonlar sırasında başka ilaçlar ile sağlanan kas gevşemesi durumunu geri döndürmek ve hastanın kas felci durumunu sonlandırmaktır. Floresan görüntüleme temeline dayanan indosiyanin anjiyografisi 21. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Flep perfüzyonunun intraoperatif ve postoperatif dönemde değerlendirilmesini sağlayan bu yöntemde indosiyanin yeşili boyası kullanılmaktadır. Bu deneysel çalışmada, random paternle beslenen dorsal fleplerde sugammadeksin flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 36 adet sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar deney grubu, pozitif kontrol grubu ve negatif kontrol grubu olmak üzere randomize çift kör şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm sıçanlara intravenöz yoldan ilaç ve indosiyanin boyası vermek amacıyla preoperatif dönemde juguler kateter yerleştirilmiştir. Deney günü deneklerin sırt bölgesinden standardize edilmiş olarak 9 x 3 cm boyutlarında kaudal pediküllü dorsal flepler eleve edilmiş, arka plan olarak tabana uygun boyutlarda aliminyum folyo yerleştirilmiş ve flepler her denekte benzer sayıda olacak şekilde ipek sütürler ile eski yerlerine iade edilmiştir. Ardından deney grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 100 mg/kg dozda sugammadeks, pozitif kontrol grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 0,1 mg/kg dozda neostigmin uygulanmıştır. Negatif kontrol grubuna ise yine intravenöz yoldan aynı hacimde serum fizyolojik uygulanmıştır. Deney düzeneğinde kullanılacak ilaçlar deneklere 0. dakika ölçümü öncesinde olmak üzere toplamda 1 defa uygulanmıştır. Devamında indosiyanin yeşili anjiografisi kullanılarak fleplerin perfüzyonu ilaçların yapıldığı andan itibaren 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günlerde değerlendirilmiştir. Tüm fleplerin 7. günde fotoğraf makinesi kullanılarak fotoğraf görüntüleri elde edilmiştir. Ardından tüm gruplarda fotoğraf makinesiyle ve indosiyanin yeşili anjiyografisiyle elde edilen bütün görseller incelenmiş ve tüm görüntülerde Image J v1.0 programı kullanılarak nekroz hesaplamaları yapılmıştır. Ayrıca SPY cihazı ve SPY-Q programı kullanılarak dorsal fleplerdeki floresans yoğunlukları, floresans dolum hızları ve fleplerin akım hızları da incelenmiştir. Tüm flepler 7. gün ölçümleri sonrasında yapılan ötanaziyi takiben geniş sınırlarla tamamen eksize edilmiş ve histopatolojik incelemeye gönderilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada ülser, nekroz, PMNL, MNHİ, ödem, kollajen yoğunluğu, fibroblast poliferasyonu ve neovasküler yoğunluk düzeyleri her üç grupta da birbirine benzer çıkmıştır ve gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildir. (p>0.05) Bu bakımdan, genel değerlendirmede sugammadeksin SF verilen negatif kontrol grubu ve neostigmin verilen pozitif kontrol grubu ile dorsal flep doku histopatolojisine benzer şekilde etki gösterdiği görülmektedir. Negatif kontrol, pozitif kontrol ve deney grubu arasında maksimum dolum hızları ve maksimum dolum hızı yüzdeleri; beşinci saniye hızları; Ingress, Ingress rate ve Ingress rate yüzdeleri; SPY nekroz değerleri ve fotoğraf nekroz değerleri açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0.05). Sonuç: Sugammadeksin flep histopatolojisine olumsuz bir etkisinin olduğu söylenememektedir. Ancak bu çalışmada sabit ve tek bir sugammadeks dozu kullanıldığından doz bağımlı toksisite açısından yorum yapılamamaktadır. Kontrol, neostigmin ve sugammadeks grupları arasındaki farkların 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günde anlamlı olmaması, sugammadeksin dokuların yapısına veya dorsal fleplerin kan dolaşımına herhangi bir zararının olmadığını ve dolayısı ile de sugammadeksin flep cerrahisinde kullanımının güvenli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: dorsal flep, indosiyanin yeşili, nekroz, neostigmin, sugammadeks
Sıçan alt ekstremite akut iskemi reperfüzyon modelinde CORM-3 molekülünün etkilerinin gingko biloba, N-asetilsistein ve pentoksifilin ile karşılaştırılması
Sıçan alt ekstremite akut iskemi reperfüzyon modelinde CORM-3 molekülünün etkilerinin Gingko biloba, N- Asetilsistein ve Pentoksifilin ile karşılaştırılması Amaç: İskemi, çeşitli nedenlerden dolayı dokulara ulaşan kan akımının azalması ya da sağlanamamasıdır. Akut ekstremite iskemisi, yüksek morbidite, mortalite ve maliyetler içeren bilinen en yaygın periferik vasküler acil durumlardan birisidir. Reperfüzyon ise iskemik dokuya kan akımının yeniden sağlanmasıdır. Ekstremitelerde oluşan akut iskemi-reperfüzyon hasarında, iskelet kasları özel bir öneme sahiptir. Bu çalışmada, alt ekstremite akut iskemi-reperfüzyon hasarı modelinde CORM-3 molekülünün ortaya çıkardığı etkiler; Ginkgo biloba Ekstresi, N-Asetilsistein ve Pentoksifilin ilaçlarının ortaya çıkardığı etkiler ile karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmada 56 adet Sprague- Dawley cinsi sıçan her bir grupta 8 sıçan olacak şekilde 7 farklı gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu olarak planlandı, Grup 2-3-4- 5-6 ise iskemi-reperfüzyon grupları olarak planlanıp, başlangıçta turnike ile 4 saat iskemi yapıldı. Ekstremitenin en distalinden yani ayak parmaklarından başlanarak sarılan Esmarch bandaj trokanter majör hizasında sonlandırıldıktan sonra kilitli kablo bağı eşit bir şekilde sağ alt ekstremitede kilitlenip, istenilen iskemi modelinin oluşması sağlandı. Grup 1 ve 2 ye herhangi bir enjeksiyon yapılmadı; Grup 3-4-5-6'ya ise 4 saatin sonunda turnike açılmadan sırasıyla CORM-3, Gingko biloba, N- Asetilsistein ve Pentoksifilin intraperitoneal olarak enjekte edildi. Grup 7 ye ise CORM-3 molekülünün proflaktik etkisini de değerlendirmek amacıyla turnike ile iskemi-reperfüzyon hasarı oluşturulmadan yaklaşık 1 saat önce, intraperitoneal ilaç enjeksiyonu yapılıp, yine turnike ile 4 saat iskemi yapıldı. Sonuçlar biyokimyasal, videoanjiyografik ve patolojik kritelere göre incelendi. Bulgular: Biyokimyasal incelemelerde; Grup 2 yani I/R grubunda CK ve myoglobin değerlerinin ortalaması 22.621,00 ve 305,19 U/L ve her iki enzim ölçümü için de G7- G2 arasında (p<0,001) olmak üzere anlamlı derece fark vardı. LDH enzim değerleri ortalamasına bakıldığında tedavi ajanlarının kullanıldığı tüm gruplarda LDH değeri Grup 2' den daha düşüktü; fakat istatistiksel olarak aralarında anlamlı fark yoktu. Videoanjiografik incelemelerde; iskemi yapılmayan Grup 1 haricinde tüm gruplarda sağ/sol perfüzyon dağılımları açısından anlamlı düzeyde fark vardı. Sağ/sol ekstremite proksimali ve middle bölgesi sonuçları değerlendirildiğinde; G2 ile G3, G6 ve G7 arasında anlamlı fark vardı. Sağ/sol ekstremite distali değerlendirildiğinde ise; iskemi yapılmayan ekstremitede G2 ile G3,G6 ve G7 arasında anlamlı fark mevcut iken, iskemi yapılan ekstremitede G2 ile G3 ve G7 arasında anlamlı fark mevcuttu. Patolojik incelemelerde ise tüm kriterlerde G7 ile G2 arasında anlamlı fark mevcuttu. Sonuç: Ekstremitelerin iskemik koşullandırılmasıyla iskemi yapılan ekstremitenin orta ve küçük çaplı damar anjiyozomlarında, iskemi yapılmayan ekstremitenin ise büyük, orta ve küçük damar anjiyozomlarında perfüzyon artışı olur. CORM-3 molekülü hem proflaktik hem terapötik dozlarda büyük, orta ve küçük çaplı damar anjiyozomlarında perfüzyonu artırırken; pentoksifilin molekülü terapötik dozlarda büyük ve orta çaplı damar anjiyozomlarında perfüzyonu artırır. Anahtar kelimeler : CORM-3, İskemi reperfüzyon hasarı, Gingko biloba, NAsetilsistein (NAC), Pentoksifilin
Diyabetik ayak hastalarında distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirme (delay) uygulaması öncesi ve sonrası perforatör çapının değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmada diyabetik hastalarda distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirme uygulaması ile perforatör çapını araştırdık. Çalışmaya 10 hasta dahil edildi ve 10 hastaya cerrahi geciktirme işlemi öncesi ve işlemden en az 3 hafta sonra çekilen alt ekstremite BT Anjiografilerini değerlendirdik. Çalışmaya 53 – 77 yaş aralığında, diyabetik ayak hastalğı mevcut, 8 erkek ve 2 kadın hasta dahil edildi. Yara kapatma açısından distal bazlı sural arter flebinin 2 seansta yapılmadığı hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bt Anjiografilerde distal bazlı sural arter flebinin en distal perforatörünün peroneal arterden çıktığı kısmın çapını ölçtük. Çalışmayı Temmuz 2019 – Temmuz 2022 tarihleri arasında hastanemizde yatan hastalar üzerinden planladık. Bu çalışmadan elde edilen bulgulara göre diyabetik ayak hastalarında distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirmeyle perforatör çapının arttığını gözlemledik. Bu tarz hastalarda cerrahi geciktirmeli flep güvenle kullanılabilir.
Jinekomasti hastalarında doku düzeyinde visfatin düzeylerinin histopatolojik incelenmesi
Amaç: Jinekomasti, erkeklerde meme dokusunun glandüler proliferasyonu ile karakterize bir durumdur. Literatürde yayınlanan çalışmalar ile jinekomasti prevalansının çok farklı olmasının nedeni, jinekomasti tanımı için meme boyutunda standart bir kriterin olmamasıdır. Visfatin, lenfositlerden salgılanan ve sitokin benzeri yeni molekül aramak için keşfedilmiştir. Pro-inflamatuar sitokindir. Obezite, diyabet, metabolik sendrom ile ilişkilendirilmiş olup birçok patolojik durumda incelenmiştir.
Meme küçültme ameliyatının sonuçları ve etkileyen faktörlerin araştırılması
Amaç: Meme küçültme ameliyatı, yalnızca estetik kaygılarla yapılan bir operasyon değildir. Özellikle meme hipertrofisi olan hastalarda, günlük yaşamı zorlaştıran semptomları hafifletmek ve fonksiyonel iyileşme sağlamak amacıyla gerçekleştirilen, hastaların yaşam kalitesini artırmaya yönelik bir cerrahi müdahaledir. Bu çalışmada, meme küçültme cerrahisinin solunum fonksiyonları, postür, ağrı düzeyi, psikososyal parametreler ve fiziksel aktivite kapasitesi üzerindeki etkileri ile bu sonuçları etkileyen cerrahi ve hasta kaynaklı faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Polikliniği'ne başvurarak 01.12.2023 – 01.10.2024 tarihleri arasında meme küçültme ameliyatı geçiren 37 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Daha önce meme cerrahisi geçirmiş bireyler çalışma dışında bırakılmıştır. Hastaların demografik verileri, cerrahi teknikleri, antropometrik ölçümleri, metabolik değerleri, postüral değişimleri, solunum fonksiyonları, psikososyal durumları ve fiziksel aktivite düzeyleri detaylı biçimde değerlendirilmiştir. Bulgular: Solunum Fonksiyon Testi parametrelerinde ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası dönemler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Maksimal Orta Ekspirasyon Akım Hızı best/prediktif değerinin ameliyat öncesi ve sonrası dönemdeki değişiminin anlamlılık düzeyine yakın olduğu belirlendi (p=0,059). Psikolojik değerlendirmelerde ise Beck Depresyon Ölçeği puanları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş sağladığı gözlemlenmiştir (ameliyat öncesi ortalama = 11,46; ameliyat sonrası ortalama = 9,76; p = 0,028). Anksiyete-depresyon seviyeleri üzerine yapılan analizde Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-D skorlarında anlamlı bir düşüş tespit edilirken (ameliyat öncesi ortalama = 6,54; ameliyat sonrası ortalama = 4,92; p = 0,029) Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-A skorlarında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (ameliyat öncesi ortalama = 6,70; ameliyat sonrası ortalama = 5,78; p = 0,121). Ağrı skorlarının değişiminde ise Boyun Özürlülük Sorgulama Anketi skoru ameliyat öncesi dönemde 12,97 ± 7,21 iken ameliyat sonrası dönemde 8,16 ± 5,41 olarak ölçülmüştür (p=0,001). Oswestry Bel Ağrısı Engellilik Anketi skoru, 0,20 ± 0,12'den 0,12 ± 0,11'e düşerek iyileşme göstermiştir (p=0,003). Çalışmamızda, Vücut Kitle İndeksi (p<0,001), pedikül tipi (p=0,028) ve toplam eksizyon miktarının (p<0,001) McGill-Melzack Ağrı Anketi puanı değişiminde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğu saptanmıştır. Meme küçültme ameliyatının fiziksel aktivite kapasitesini artırmadaki rolünü incelemek için çalışmamızda Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi verileri kullanılmış ve buna göre ameliyat öncesi 953,03 ± 1389,52 olan değerler ameliyat sonrası dönemde 1246,49 ± 1391,43'e yükselmiştir (p = 0,012). Torakal kifoz açısı ameliyat öncesi 42,47° ± 7,23° iken ameliyat sonrası 39,08° ± 7,28°'e düşmüş (p <0,001), servikal lordoz açısı 17,94° ± 2,24°'ten 1,58° ± 2,27°'ye yükselmiş (p <0,001), lomber lordoz açısı 46,96° ± 7,52°'den 45,14° ± 7,75°'e düşmüş (p <0,001) ve sakral inklinasyon açısı 40,31° ± 7,27°'den 38,13° ± 6,20°'ye gerilemiştir (p <0,001). Ayrıca, New York Postür Değerlendirme Testi sonuçlarına göre, postoperatif dönemde hastaların postür puanlarının 45,51 ± 6,69'dan 52,59 ± 7,17'ye yükselmesi (p <0,001), cerrahinin genel postürel duruşu iyileştirdiğini göstermektedir. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemler arasında arzu, uyarılma, lubrikasyon, orgazm, cinsel memnuniyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır (p> 0,05). Uyku kalitesi üzerine etkisini değerlendirmek için Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi ile yapılan değerlendirmede ameliyat öncesi ortalama skor 6,27 ± 2,66 iken ameliyat sonrası skor 6,03 ± 3,42 olarak ölçülmüş ve bu değişim anlamlı bulunmamıştır (p = 0,336). BREAST-Q Ölçeği kullanılarak hastaların ameliyat ve sonuçlarından memnuniyet durumlarını incelediğimizde psikososyal (p<0,001), seksüel (p=0,025) ve meme iyilik (p<0,001) değerlerinin ameliyat sonrası dönemde anlamlı bir artış gösterdiği belirlendi Sonuç: Meme küçültme ameliyatı hastanın yaşı, vücut kitle indeksi, kronik hastalık varlığı, uygulanan cerrahi teknik ve çıkarılan doku miktarına bağlı olarak hastanın fiziksel ve psikososyal yönlerden iyileşmesini sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Meme hipertrofisi, Meme küçültme, Makromasti, Hayat Kalitesi
Türk erkeklerinde penil ogmentasyon ve penil ogmentasyonla nörovasküler bantın ilişkisine yönelik anatomik kadavra çalışması
BÖLÜM VIIÖZETTÜRK ERKEKLER NDE PEN L OGMENTASYON VE PEN LOGMENTASYONLA NÖROVASKÜLER BANTIN L K S NE YÖNEL KANATOM K KADAVRA ÇALI MASIBu anatomik çalı mada; 50 taze (ölümünden sonra en geç 12 saat içinde) erkek kadavrakullanıldı. Ölçümler, standardizasyonu sa lamak ve hata oranını en aza indirmek için tekki i tarafından ve aynı cetvel kullanılarak kadavralar supin pozisyonda iken yapıldı.Herhangi bir do umsal veya sonradan kazanılmı penis anomalisi saptananlar ve penisleilgili herhangi bir travmatik veya cerrahi prosedür skarı gözlenenler dahil edilmedi.Kadavralar; Grup 1, 40 ya altı (n=23) ve Grup 2, 40 ya üstü (n=27) olarak iki grubaayrıldı. Kadavraların hepsinde; flask ve gerilmi penis uzunlukları, ligamantolizis sonrasıelde edilen kazanç, dorsal penil sinirlerin (DPS) ve dorsal penil venin (DPV) çapı, DPSile DPV arasındaki mesafe ve penil krusların uzunlu u ölçüldü. DPS'in penisdorsumundaki seyri ve penis uzunlu u ile DPS'in çapı arasındaki korelasyonde erlendirildi. Özellikle ligamantolizis gibi penis uzatma yöntemlerinde dikkat edilmesigereken anatomik yapılar gözden geçirildi. Ligamantolizis sonrası elde edilen kazançortalama 37,59 ± 0,50 mm ölçüldü. Ligamantolizis sonrası pubik kemikle penis aftıarasında olu an bo lu a dermo-fat greft, pubik bölgeden planlanan adipofasyal flep veyakostal kartilaj greft gibi otolog dokular yerle tirildi. Özellikle kostal kartilaj greft gibi rijitve otolog bir dokunun kullanılmasıyla ligamantolizis sonrası uzun dönemde ligamentlerinyeniden yapı ması, fibrozisi ve penisin retraksiyonu önlenebilir.Yapılan istatistiksel analizde sadece artan ya la flask penil uzunluk arasında korelasyontespit edildi.51Anahtar Kelimeler: Dorsal penil sinir, penil krus, mikropenis, penis uzatma veogmentasyonu.SECTION VIISUMMARYANATOMICAL CADAVER STUDY OF PENILE AUGMENTATION AND THERELATION OF PENILE AUGMENTATION AND NEUROVASCULAR BUNDLEIn this anatomical study, 50 fresh (latest in 12 hours after death) male cadavers wereused. Measurements were done by the same physician, with the same ruler while thecadavers in supine position, in order to maintain standardization and minimize errors. Thecadavers, which had any congenital or acquired penile anomaly, and any scar related totraumatic and surgical procudure were not included to the study. The cadavers weredivided into two groups were whether they were under 40 years of age (group 1; n=23) orhigher (group 2; n=27). In all the cadavers, flask and streched penile lengths, the gainafter ligamantolysis, the radius of dorsal nerves of penis (DNP) and dorsal penile vein(DPV), distances between DNP and DPV, and the lengths of the penile crura weremeasured. The course of DNP along penile dorsum, and the correlation between thepenile length and the radius of DNP were evaluated. The anatomical structures that needscaution in the penile lengthening procedures, especially in ligamantolysis were observed.In our study the gain after ligamantolysis was observed with a mean of 37,59 ± 0,50 mmin flaccid state. For the spaces that was formed after ligamantolysis between pubic boneand the penile shaft were placed, the autologous tissues like, either dermofat graft, oradipofasial flap that was planned from pubic region or costal cartilage graft. The longterm results can be optimized, especially by the usage of rigid and autologous structureslike costal cartilage graft, that prevents the fusion and fibrosis of ligaments, and retraction52
Redüksiyon mamoplasti yapılan hastalarda dört farklı tekniğin uzun dönem sonuçlarının yeni bir yöntem ile analizi
BÖLÜM VIIÖZETRedüksiyon mamoplasti plastik cerrahi prosedürleri arasında en sık yapılanameliyatlardan biri olup gerçek bir ustalık ve tecrübe gerektiren ameliyatlardandır. Daha çokestetik amaçlı gibi görünse de temel olarak rekonstrüktif bir işlemdir. Redüksiyonmamoplastinin temel hedefleri memenin duyu ve emzirme gibi fonksiyonlarının korunarakistenilen küçültmenin ve şeklin sağlanması, minimal iz kalması, uzun dönemde şeklinkorunması ve tekrar sarkıklık oluşmamasıdır.Biz yaptığımız bu çalışmada Graf, İnferior, Lejour, McKissock tekniklerini yukarıdabelirtilen temel amaçları sağlama konusunda karşılaştırdık. Ortalama 2,5 yıllık takiplerimizdebu tekniklerde oluşan değişikliklerin ölçülmesi ile objektif bir biçimde değerlendirmesinisağlayan yeni bir fotografik analiz yöntemini geliştirdik. Bu metodda hastaların preoperatif,erken postoperatif (postoperatif 1-6 ay) ve geç postoperatif (postoperatif 1-5 yıl) klavikula ortanoktası-nipple (KN), sternal çentik-nipple (SN) mesafeleri ölçülmekte ve daha sonrafotoğrafları standart olarak 1,5 metre mesafeden rutin olarak dijital fotoğraf makinesi ilealınmaktadır.Bu çalışmada ölçümler arası değişikliklerin objektif olarak görülmesi vedeğerlendirilmesini sağlamak amacıyla fotoğraflar bilgisayar ortamında Adobe Photoshop CS(Adobe Systems, Inc., San Jose, CA) programı kullanılarak çalışıldı Gerçek ölçümlere uygunkalibrasyon sağlanarak önce preop ile erken postop resimler birbirleri üzerine çakıştırılıp86üstteki resmin opasitesi düşürülerek değişimler objektif bir biçimde değerlendirildi. Nipple yerdeğiştirme miktarı (NYM), KN ve SN değerleri ölçüldü. Sonra aynı işlem ve ölçümler erkenpostop ve geç postop resimler üzerinde yapıldı.Çalışmamızda bu belirttiğimiz dört tekniği kendi arasında hem klinik hem de istatistikselaçıdan değerlendirdik. Elde edilen ölçümlerin istatistiksel analizine göre Graf tekniği uzundönemde en iyi stabil kalan tekniktir. Daha sonra inferior teknik ve Lejour tekniği gelmektedir.En az stabil kalan teknik ise McKissock tekniği olup daha sonra Lejour tekniği gelmektedir.Skar oranı McKissock ve inferior pedikül tekniklerinde Graf ve Lejour tekniklerinden dahafazla görülmektedir. Duyu en iyi Graf tekniğinde daha sonra ise inferior tekniktekorunabilmektedir. Pitozis oranı ve NAC'de yer değiştirme miktarı Lejour tekniğinde Graftekniğine göre daha fazla olmakta ancak McKissock ve inferior tekniğe göre ise daha azgörülmektedir. Graf tekniği ortalama 400 gr civarında yapılacak minimal redüksiyonlar içinuygun bir metoddur. Lejour tekniği ortalama 800 gr eksizyon yapılacak vakalar için uygundur.Psödopitozis deformitesi en sık olarak McKissock tekniğinde karşımıza çıkmaktadır. Enönemli avantajı ise geniş rezeksiyonlara imkan vermesi ve preoperatif planlama kolaylığıdır.Sonuç olarak orta ve küçük memelerde Graf tekniğini daha büyük memelerde iseinferior tekniği önermekteyiz. Sunduğumuz analiz yöntemi, hastalarda postoperatif dönemdekideğişikliklerin ve hatta yara iyileşmesine bağlı oluşabilen en ufak deformasyonları bilemilimetrik düzeyde bir hassasiyet ile karşılaştırabilmeyi mümkün kılmaktadır.Anahtar kelimeler: Redüksiyon mamoplasti, fotografik analiz87
Genç tavşanlarda mandibula defektlerinin onarımında kullanılan otojen kemik greftlerinin mandibula gelişimi üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çocukluk çağı mandibula defektlerinin rekonstrüksiyonunda sık olarak kullanılan kemik greftlerinin gelişimini, bunun da mandibula büyüme ve gelişimi üzerine olan etkilerini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu nedenle genç Yeni Zelanda tavşanlarının mandibula korpusunda defekt oluşturuldu. Defektli alan, bir grupta iliak, bir grupta kalvarial kemik greftleri ile rekonstrükte edildi, ayrıca bir diğer grupta iliak kemik grefti ile birlikte kondilektomi yapıldı. Sonrasında, tüm gruplarda mandibula gelişimi makroskopik ve histolojik olarak araştırıldıBulgular: Her üç grupta da kontrol grubuna göre mandibula büyümesinde geri kalma olduğunu gördük. İliak kemik grefti grubu ile kalvarial kemik grefti grubu arasında fark yoktu. İliak kemik grefti + kondilektomi yapılan grubun mandibula uzunluğu ve yüksekliği, sadece iliak kemik grefti kullanılan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Kalvarial kemik grefti grubuna göre iliak kemik grefti + kondilektomi yapılan grupta büyüme anlamlı bir şekilde geri kaldığı görüldü. Histolojik olarak kontrol grubunda normal kemik dokusu ve kemik çevresinde bağ dokusu izlendi. Her üç denek grubunda da inflamasyon ve nekrotik dokunun uzaklaştırılarak, yeni kemik oluşumu aşamaları arasında farklılık görülmediSonuç: Bu çalışmada gelişim çağındaki çocukların mandibula defektlerinde kullanılan kemik greftlerinin mandibula gelişimini önemli derecede engellediği gösterildi. Hem İliak kemik grefti hem de kalvarial kemik greftti kullanılmasının mandibula gelişimi açısından anlamlı bir fark oluşturmadığı görüldü. Bu nedenle çocukluk çağı mandibula defektlerinin düzeltilmesinde bu durumun göz önünde bulundurulmasının hem hasta hem de cerrah beklentisi açısından önemli olduğunu ve bizim çalışmamızın, literatürde yeterince araştırılmamış olan bu konunun da daha ileri çalışmalara ışık tutacağını düşünüyoruz.
Selenyum'un iskemi-reperfüzyon hasarına uğratılmış kas-deri flepleri üzerindeki etkileri
TENEKECI, GÖKTEKIN.: İskemi-reperfüzyon hasarında selenyumun kasderiflepleri üzerindeki etkisi: Turgut Özal Tıp Merkezi, İnönü Üniversitesi, Plastik,Rekonstruktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Malatya, 2011.Bu çalışmanın amacı, iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan kas-deri fleplerindeantioksidan bir ajan olan selenyumun etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada kas-derifleplerinden rektus-abdominis kas deri flebi seçilerek bu flebin serbest aktarımını ifadeeden bir deney modeli uygulanmıştır. Çalışmamızda 24 adet rat iki eşit gruba ayrılmış vegrup 1 (n=12) sadece iskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı, grup 2'ye (n=12) de iskemiuygulanmadan 2 saat önce 0.625 mg/kg selenyum intraperitoneal olarak verildi, ardındaniskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı ve postop 10 gün boyunca da aynı dozdan selenyumtedavisine devam edilmiştir. Her iki gruptaki ratların yarısı 24. saatin sonunda sakrifiyeedildi. Biyokimyasal olarak, 24 saat sonra her iki grupta malonildialdehid, nitrik oksid veglutatyon seviyeleri degerlendirildi, patolojik inceleme olarak 24 saat sonunda nötrofilinfiltrasyonunun şiddeti ve 10. gün sonunda neovaskularizasyon yoğunluğu patolojik olarakdeğerlendirildi. Ayrıca her iki grupta 10. gün sonunda canlı alan oranları hesaplandı.Malonildialdehid seviyeleri grup 1'de, grup 2'ye nazaran istatistiki olarak anlamlı derecededaha yüksek (p<0,05) olarak bulunurken, nitrik oksid ve glutatyon seviyeleri arasında heriki grup arasında istatistiki olarak herhangibir anlamlı fark saptanmamıştır. Nötrofilinfiltrasyonu grup 1'de, grup 2'ye nazaran patologlar tarafından daha şiddetli olarakdeğerlendirilirken, neovaskularizasyon grup 2'de, grup 1'e nazaran daha yoğun olarakdeğerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan canlı alan hesaplaması sonuçlarına göre grup 2'de grup1'e nazaran canlı alan oranının istatistiki olarak daha yüksek (p>0,05) olduğu saptandı. Buçalışma iskemi reperfüzyon hasarına karşı selenyum tedavisinin kas-deri fleplerinde etkinve koruyucu olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Kas-deri flebi, selenyum, malonildialdehid, nitrik oksid,glutatyon, iskemi-reperfüzyon hasarı.
Eskişehir ve çevresinde baş-boyun bölgesinde görülen bazal hücreli karsinomlardaki rekürrens olguların retrospektif değerlendirilmesi
Surun, S. Eskişehir ve Çevresinde Baş-Boyun Bölgesinde Görülen Bazal Hücreli Karsinomlardaki Rekürrens Olguların Retrospektif Değerlendirilmesi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2024. Bazal hücreli karsinom (BCC), primer deri tümörlerinden en sık görülenidir. Bazal hücreli karsinomun en sık görüldüğü bölge ise %80 oranında baş-boyun bölgesidir. Baş-boyun bölgesinde cerrahi tedavi sonrası rekürrenslerin olması hem fonksiyonel hem de estetik kaygılar sebebiyle kaçınılmazdır. Çalışmamızda, 2010 Ocak ayı ile 2023 Ocak ayı arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Plastik Cerrahi Polikliniği'ne gelmiş, özellikle baş-boyun bölgesinde seyretmiş, Bazal Hücreli Karsinom rekürrens kliniği ile başvurmuş ve patolojik olarak tanısı konulmuş 109 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik ve patolojik verileri incelendi. Hastaların cinsiyeti, rekürrens tanısı anındaki yaşı, yaşadıkları coğrafi bölge, tümör bölgesi; lokalizasyonu, yüz zonları, histopatolojik tipi, rekürrens öncesi cerrahi kapama yöntemi, rekürrens olana kadar geçen süre, boyutu, invazyon derinliği, yan cerrahi sınır, derin cerrahi sınır, ülserasyon, perinöral invazyon ve lenfovasküler invazyon durumları incelendi. Bu parametreler arasındaki ilişkiler ve istatistiksel anlamlı farklılıklar değerlendirildi. Birçok literatürdeki farklı kaynaklar ile karşılaştırmalar yapılarak literatür ile uygunluğu değerlendirildi. Ayrıca çalışmamız bazal hücreli karsinom rekürrensi ile ilgili az çalışmanın olması,13 yıllık uzun bir retrospektif çalışma olması ve rekürrens bazal hücreli karsinomların birçok farklı karakteristik özelliklerini ortaya koyması ile ulusal veri kaydı açısından değerli bilgiler sunmuştur. Çalışmamız bu özellikleri ile ülkemizde ve dünyada yapılacak rekürrens bazal hücreli karsinom çalışmalarına öncü olabilecek bilgiler içermektedir.
Tavşanlarda kıkırdak grefti iyileşmesinde doku yapıştırıcısı (n-butyl cyanoacrylate) ile sütür materyalinin (5.0 nylon) karşılaştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada tavşan kulak kıkırdakları üzerinde tek kat,çift kat ve üç katlı kıkırdak greftlerinde doku yapıştırıcısı (N-Butyl-2-Cyanoacrylate) ve sütür materyali (5.0 Nylon) makroskopik ve histolojik olarak karşılaştırıldı.MATERYAL VE METOD: 18 adet her iki cinsten beyaz, 3000-3400 gram arasında (ortalama:3200 gram), yaşları 13-14 aylık Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Tüm tavşanların kulaklarından kıkırdak grefti alındı. Alınan kıkırdak greftleri grup 1 de tek kat halinde sütür materyali ile, grup 2 de tek kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 3 de iki kat halinde sütür materyali ile, grup 4 de yine iki kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 5 de üç kat halinde sütür ile ve grup 6 yine üç katlı olarak doku yapıştırıcısı ile aynı kulak kıkırdağı üzerine tespit edildi. Tüm işlemler aynı cerrah tarafından gerçekleştirildi. Tüm guruplardaki tavşanlar 12 hafta sonra yüksek doz ketamin hidroklorid sonrası intrakardiyak potasyum klorür (%7,5 KCL) verilerek öldürüldü ve uygulama yapılan bölgeyi içeren doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri histopatolojik inceleme için patoloji labaratuarına gönderildi. Histopatolojik incelemelerde; Yabancı cisim reaksiyonu, inflamasyon derecesi, angiogenez (damarlanma), nekroz, fibrozis, fragmantasyon (parçalanma) ayrı ayrı değerlendirilerek skorlandı.BULGULAR: Gurup 1 ve grup 2 deki tavşanların kulaklarındaki kıkırdak greftleri incelendiğinden makroskopik olarak farklılık olmadığı görüldü. Kıkırdaklar yerleştirilmeden önceki ebatlarında ve renk olarak benzer özellikteydi. Grup 3 deki tavşanların sağ kulağında değişiklik gözlenmedi. Grup 4 deki tavşanların kulaklarındaki doku yapıştırıcı ile tespit edilen kıkırdaklarda alttaki kıkırdakta hafif yumuşama olduğu gözlendi. Grup 5 deki tavşanlara yerleştirilen kıkırdaklarda değişiklik gözlenmedi. Grup 6 da kulakta altta ve ortada kalan kıkırdaklarda yumuşama,sarımsı renk değişikliği ve hafif pürülan akıntı mevcuttu. Doku yapıştıcısının erimediği kristalleşmiş halde durduğu görüldü.Histolojik olarak özellikle çok katlı kıkırdak kullanılan ve doku yapıştırıcısı ile tespit edilen tavşanlarda yabancı cisim reaksyonu, inflamasyon, nekroz ve fragmantasyonun arttığı gözlemlendi.SONUÇ: Sonuç olarak, operasyon süresini kısaltması ve güçlü yapıştırıcı özelliğinin olmasından dolayı n-butil siyanoakrilat rinoplasti ve çeşitli fasial operasyonlarda ancak tek kat kullanılması uygundur. Çok katlı kıkırdak tespitlerinde kullanıldığı takdirde, kıkırdak nekrozu ve yabancı cisim reaksiyonu oluşabileceği ayrıca n-butil siyanoakrilat'ın erimeden kaldığı bu çalışmada gösterilmiştir.ANAHTAR KELİMELER: Siyanoakrilat, 5.0 Nylon, kıkırdak
M. Palmaris Longus Tendon'u bulunma sıklığının klinik muayene ve görüntüleme teknikleri ile analizi
Palmaris Longus kası, insan vücudunda sayısal ve formsal anatomik varyasyonları ile bilinen en değişken kas olarak tanımlanmış ve bu varyasyon için çeşitli etnik gruplarda farklı insidans değerleri bildirilmiştir. Rekonstrüktif cerrahide önemli bir otojen yedek onarım dokusu olarak kullanılan Palmaris Longus tendonunun varlığının saptanması giderek daha da önemli bir hal almıştır. Palmaris Longus tendonu varlığını ortaya koymak için klinik uygulamalarda kullanılmak üzere birçok muayene yöntemi tanımlanmıştır. Bu muayene yöntemleri arasında hangisinin daha efektif olduğuna dair birçok çalışma yapılmış ancak testler arasında belirli bir üstünlük belirtilememesi üzerine doğrulama için ek test kullanılması görüşü hakim olmuştur. Ancak litaratürde belli başlı olgu sunumları ve Palmaris Longus'un Palmar Aponevroz ile ilişkisinin gösterilmeye çalışıldığı birkaç çalışma dışında muayene yönteminin radyolojik muayene yöntemi ile doğrulandığı bir insidans çalışması bulunmamaktadır. Bu prospektif çalışma Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik cerrahi Anabilim Dalı polikliniğine başka nedenlerle başvuran hastalardan, hastane çalışanlarından ve tıp fakültesi öğrencileri arasından gönüllülük esasına uygun olarak rastgele seçilmiş 123'ü kadın ve 177 si erkek olmak üzere yaş aralığı 17 ile 81 arasında değişen, üst ekstremitelerinde hastalık öyküsü olmayan ya da hareketlerinde kısıtlılık bulunmayan 300 birey üzerinde, Palmaris Longus tendon muayene yöntemi olan ve standart test olarak kabul edilen tendonun varlığı yada yokluğunun inspeksiyon ve palpasyon ile gösterilmesi esasına dayanan Schaeffer testi kullanılarak yapıldı. Eğer ki tendon Schaeffer testi ile gözlenemedi ya da palpe edilemediyse ek test olarak yokluğun tam olarak onaylanması açısından hastalar muayene sonuçları radyolog ve hastaya bildirilmeden radyolojik ön kol ultrason muayenesine gönderildi. Palmaris Longus taraf yokluklarının istatistiksel olarak hem kendi içinde hemde nihai olarak literatür ile karşılaştırılabilmesi açısından her iki muayene yönteminin sonuçları, yaş, cinsiyet, anne ve baba doğum yerleri (memleket), beden kitle indeksleri kayıt altına alındı. Schaeffer testi sonuçlarına göre; Palmaris Longus tendonu yokluğuna 300 birey içersinde toplam 44 olguda (%14.7) rastlandı. Bunların 31'inde (%10.3) tendon her iki elde de bulunmuyordu. Tek taraflı tendon yokluğu 13 olguda (%4.3) görüldü. Tendon 8 olguda (%2.7) sağ, 5 olguda (%1.7) sol elde yoktu. Erkeklerde % 5 (15 kişi) oranında PLA gösterilmiştir. Bilateral PLA oranı %3.3, Unilateral PLA oranı ise; %0.7 kadarı sol taraflı PLA, %1 'i Kadarı sağ taraflı PLA' olmak üzere %1.7'dir. Kadınlarda % 9.7 (29 kişi ) oranında PLA gösterilmiştir. Bilateral PLA oranı %7, unilateral PLA oranı ise; %1 kadarı sol taraflı PLA, %1.7 kadarı sağ taraflı PLA olmak üzere %2.7'dir. Toplam tek taraflı ya da çift taraflı agenesiz olduğu düşünülen bu 44 Türk bireye, Schaeffer testindeki taraf bulgusu bildirilmeksizin, bilateral ultrasonografik muayene yapıldı. Schaeffer testi ile bilateral yada unilateral olarak PL tendonu gösterilemeyen 44 bireye yapılan ultrason sonucunda bu rakam 41 bireye düşmüştür. Değişiklik sadece toplam sayıda olmamış PLA gösterilen bireylerin kendi içlerinde de taraf ve lateralite açısından değişiklik arz etmiştir. Bilateral yokluk Scaheffer testi ile 31 kişi iken ultrason sonucuna göre 25 kişiye düşmüştür. Bu 6 bireyin 3 ünde Schaeffer testi ne göre bilateral yokluk gözükürken, ultrasonik muayene ile bilateral varlık olduğu saptanmıştır. Ayrıca bu üç bireyinde cinsiyeti kadındır. Schaeffer testi ile saptanmış olan sağ veya sol unilateral PLA görülen kişilerde ultrason muayenesi sonrasında bir değişiklik olmamış ancak Schaeffer testi ne göre bilateral yokluk gösterilmiş olan diğer üç bireyin 1 inde ultrason ile sağda PL tendonu gösterilmiş, 2 sinde solda ultrason ile PL tendonu gösterilmiştir. Böylelikle sağ ekstemitede ( sağ unilateral PLA ) Schaeffer testi ile PL tendonu gösterilemeyen kişi sayısı ultrason yapıldıktan sonra 5 den 6'ya, sol ekstemitede (sol unilateral PLA) Schaeffer testi ile PL tendonu gösterilemeyen kişi sayısı ultrason yapıldıktan sonra 8 'den 10'a çıkmıştır. Schaeffer testi ve Ultrasonografik Muayene birleştirilmiş sonuçlarına göre; Palmaris Longus tendonu yokluğuna 300 birey içersinde toplam 41 olguda (%13.67) rastlandı. Bunların 25'inde (%8.33) tendon her iki elde de bulunmuyordu. Tek taraflı tendon yokluğu 16 olguda (%5.33) görüldü. Tendon 10 olguda (%3.3) sağ, 6 olguda (%2) sol elde yoktu. Erkeklerde % 4.67 (14 kişi) oranında PLA gösterilmiştir. Bilateral PLA oranı %2.33, Unilateral PLA oranı ise %0.67 kadarı sol taraflı PLA, %1.66 kadarı sağ taraflı PLA olmak üzere %2.33'tür. Kadınlarda % 9 (27 kişi) oranında PLA gösterilmiştir. Bilateral PLA oranı %6, unilateral PLA oranı ise; %1.33 kadarı sol taraflı PLA, %1.66 kadarı sağ taraflı PLA olmak üzere %3'dür. Schaeffer testi sonuçlarına göre; PLA insidansı Türk toplumunda cinsiyet ayrımı yapmaksızın %14.7 olarak bulunmuştur. PLA kadın bireyler arasında daha sık gözlenmektedir. Çift taraflı PLA gözlenme sıklığı tek taraflı PLA gözlenme sıklığına göre daha fazladır ayrıca bu durum her iki cins içinde geçerli bulunmuştur. Schaeffer testi ve Ultrasonografik Muayene birleştirilmiş sonuçlarına göre ise; PLA insidansı Türk toplumunda cinsiyet ayrımı yapmaksızın Schaeffer testi sonuçlarına göre %1 olarak düşerek %13.67 olarak bulunmuştur. PLA'nin kadın bireyler arasında daha sık gözlendiği sonucu değişmemiştir ancak lateralite, cinsiyet ve lateralite arasında ki ilişki değişiklik göstermiştir. Çift taraflı PLA gözlenme sıklığı ile tek taraflı PLA gözlenme sıklığı arasında fark gözlenmemiş ayrıca bilateral PLA gözlenen bireyler içerisinde kadınlarda bilateral PLA gözlenme oranı yüksek bulunmuş, erkek cinsinde ise anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Ancak bu durum genel toplum düzeyinde incelendiğinde nihai olarak cinsiyet ve lateralite arasında ilişki olmadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz insidans değeri hem Schaeffer testi hemde Ultrasonografik Muayene birleştirilmiş sonuçlarına göre bu güne kadar yapılmış Türk insidans çalışmaları arasında bulunmuş en düşük değerdir ve dünya genel insidansı ile yüksek oranda benzerlik göstermektedir. Schaeffer testi ile Ultrasonografik Muayene birleştirilmiş sonuçlarına göre elde ettiğimiz nihai insidans karşılaştırıldığında yüzdesel değişiklikler küçük dahi olsa dünya nüfusu göz önüne alındığında ortaya çıkan durum oldukça yüksek sayıda potansiyel yanlış sonuca ulaşılmış hastanın varlığına işaret etmektedir. Ayrıca ultrasonografi bulguları ile düzeltme yapıldıktan sonra nihai sonuçta istatistiksel olarak tamamen farklı sonuç elde ediyor oluşumuzun cinsiyet ve lateralite ilişkisi açısından dikkate değer olduğunu düşünüyoruz. Büyük çaplı prevalans çalışmalarında teknik olarak zor olduğu için kullanılamasa da Palmaris Longus kası ile yapılacak herhangi bir cerrahi işlem öncesinde nihai sonuç için ultrasonografik muayene yöntemi kullanılarak agenezisin kesin olarak kanıtlamasının gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Karnozin ve düşük moleküler ağırlıklı heparinin ratlarda random paternli McFarlane flebi yaşayabilirliği ve plazma sıvısındaki mikrobial metabolitlerinin üzerine etkisinin araştırılması
ÖZET Ratlarda deneysel mc farlane deri flebi modeli oluşturularak, Karnozin ve DMAH uygulamasının deri flebinde yaşayabilirlik üzerindeki etkisi ile biyokimyasal ve patolojik parametrelerle korelasyonunu değerlendirmektir. Bu çalışmada 40 adet yaşları 0.5-1 aralığında olan Sprague Dawley türü hepsi aynı üreme döngüsü evresinde olan dişi cinsiyette rat kullanılacaktır. Çalışmadaki amacımız Karnozin ve DMAH ın random deri flep yaşayabilirliği ve plazmadaki mikrobial metobilitler üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla denekler 4 gruba ayrılacaktır. Grup 1 Deney grubu (n=10): Bu gruptaki deneklere çalışmanın 0. Günü sırt bölgesinden 3x9 cm boyutunda kaudal tabanlı random patternli dorsal cilt flebi kaldırılıp yerine tekrar iade edilecektir.7 gün boyunca günlük yara bakımı povidon iyotla yapılacaktır. Grup 2 Karnozin grubu(n=10): Bu gruptaki deneklere grup 1 deki işlemlerin aynısı yapılıp Postop 0. Gün dahil olmak kaydıyla günlük Karnozin 100mg/kg/gün dozdan intraperitoneal yolu ile uygulanacaktır. Grup 3 DMAH grubu(n=10): Bu gruptaki deneylere grup 1 deki işlemlerin aynısı yapılıp postop 0.gün dahil olmakla günlük DMAH her gün aynı şekilde 1mg/kg/gün subkutan olarak uygulanacaktır. Grup 4 Karnozin ve DMAH (n=10): Bu gruptaki deneylere grup 1 deki işlemlerin aynısı yapılıp her gün ilaçlar kombine bir şekilde grup 2 ve grup 3 de gösterilen şekilde uygulanacaktır. Yedi günlük tedavi sonunda tüm hayvanların flepleri dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflanarak flep yaşayan alanı/flep total alanı topografik ölçümleri yapılacaktır. Flep bazının 5 cm distalinden ve nekroz sınırından anestezi altında histopatolojik incelemeler için kesitler alındıktan sonra hayvanlar dekapite edilerek mikrobial metobolitlerin araştırılması adına biyokimyasal paremetlerin çalışılması için kan örnekleri alınıp, denekler sakrifiye edilecektir. Flep cerrahisinin en büyük sorunlarından biri flep nekrozu ve beraberinde getirdiği morbiditeler, hastane yatış sürelerinde uzama ve tekrar eden cerrahiler plastik cerrahinin en büyük uğraş alanlarındandır. Yaygın olarak kullanılan random paternli fleplerde de flep nekrozu kısmi veya tam olarak yaşanmaktadır. Flep beslenmesi üzerine daha önce birçok çalışma ve farmakolojik ajan tedavisi bulunmasına rağmen Karnozin ve DMAH ın birlikte de kullanılarak random paternli flep sağkalımı üzerine ve araştırmamızda bahsi geçen biyokimyasal paremetler üzerine etkisi daha önce çalışılmamıştır. Bu çalışmada iskemi-reperfüzyon modeli oluşturulduktan sonra, DMAH ve Karnozinin flep yaşayabilirliği üzerine olumlu etkilerinin olduğu ve yukarda bahsi geçen biyokimyasal parametrelerin kontrol grubu ile değerlendirildiğinde en çok DMAH ve Karnozin verilen grupta yüksek çıkmıştır. Bu artışın iskemi tedavisinde Karnozin ve DMAH uygulama alanı bulduğunda önemli bir biyobelirteç olarak tedavinin etklinliğini ortaya koymada rolü olacağını düşünmekteyiz. Patolojik değerlendirme de nekroz, inflamasyon, ödem parametrelerinin karnozin ve kombin ilaç verilen gruplarındaki şiddet düzeyi düşüklüğü, ilaçların antienflamatuvar ve antioksidan etkinliğine bağlanmıştır. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde Karnozin ve DMAH verilen grupların yaşayan flep oranının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da Karnozin ve Kombin ilaç verilen grupta kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha az enflamatuvar hücre, daha az ödem ve nekroz olduğu bulundu. Biyokimyasal parametrelerde ise en çok DMAH verilen grupta ardından Karnozin verilen grupta değerler yüksek izlendi. Çalışmamızda postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 100 mg/kg/gün Karnozin ve 1mg/kg/gün DMAH'ın sistemik uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon sonrası sistemik bir şekilde bu ilaçların tek tek ya da kombin şekilde uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Random paternli flep, Karnozin, Düşük moleküler ağırlıklı heparin, Mikrobiyal Metabolit
Aktinik keratoz, bazal hücreli karsinom, skuamöz hücreli karsinom ve Malign Melanom 'da TRPC1 ve TRPM2 reaktivitesinin araştırılması
Cilt kanseri, dünya genelinde en sık görülen malignite türüdür. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, kanser tanısı alan her üç kişiden birinin cilt kanseri olduğu bildirilmiştir. Bu durum, cilt kanserinin küresel sağlık açısından ne kadar önemli bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Cilt kanserinin patogenezinde rol oynayan moleküler mekanizmaların anlaşılması, hem tanı hem de tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, iyon kanallarının fizyolojik ve patolojik süreçlerdeki rolü son yıllarda giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Özellikle TRPC1 ve TRPM2 iyon kanalları, oksidatif stresle modüle edilmeleri ve malign hastalıklarda ekspresyonlarının artması nedeniyle öne çıkmaktadır. Bu kanallardaki değişiklikler, hücre içi sinyal iletimini etkileyerek kanser gelişimine zemin hazırlayabilmektedir. Bu çalışmada, TRPC1 ve TRPM2 iyon kanallarının cilt kanserinin farklı tiplerindeki immünreaktivitesi araştırılmıştır. Çalışma kapsamında, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde Eylül 2019 - Eylül 2023 tarihleri arasında alınan ve Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı tarafından arşivlenen eksizyonel biyopsi örnekleri kullanılmıştır. Çalışma, dört farklı hasta grubu (Aktinik Keratoz, Bazal Hücreli Karsinom, Skuamöz Hücreli Karsinom ve Malign Melanom) ve bir kontrol grubu olmak üzere toplam beş gruptan oluşturulmuştur. Her bir hasta grubundan 15'er hasta örneği incelenmiştir. Elde edilen bulgular, TRPC1 ve TRPM2'nin hem normal cilt dokusunda hem de cilt kanserlerinin farklı tiplerinde eksprese edildiğini göstermiştir. Ancak, her iki iyon kanalının immünreaktivitesi, normal cilt dokusuna kıyasla cilt kanseri örneklerinde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır. Bu sonuçlar, TRPC1 ve TRPM2'nin cilt kanserlerinin patogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, bu iyon kanallarının ekspresyon düzeylerinin tümör boyutu ve evreleme ile ilişkili olabileceği öngörülmektedir. Bu bulgular, TRPC1 ve TRPM2'nin cilt kanserlerinde prognostik biyobelirteç olarak kullanılma potansiyeline işaret etmektedir. Çalışmamızın sonuçları, TRPC1 ve TRPM2 antagonistlerinin ve agonistlerinin cilt tümörlerinin büyümesini ve ilerlemesini engellemede etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, bu iyon kanallarının tümör immünoterapisi için potansiyel bir hedef olarak kullanılabileceği öngörülmektedir. Ancak, bu hipotezleri daha güçlü bir şekilde desteklemek için hasta sayısının daha fazla olduğu ve daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu tür çalışmalar, cilt kanserinin moleküler mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine önemli katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Aktinik Keratoz, Bazal Hücreli Karsinom, Skuamöz Hücreli Karsinom, Malign Melanom, TRPC1, TRPM2
Benazepril hidroklorür ve valsartan'ın rat gruplarında rastgele modelle tasarlanan McFarlane flebi üzerinde yaşayabilirliğe etkisi
Bu deneysel çalışmada, McFarlane dorsal random patern flep modeli kullanılarak benazepril hidroklorür, valsartan ve bu iki ajanın kombinasyonunun flep yaşayabilirliği üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Araştırmada, hem histopatolojik hem de makroskopik değerlendirmeler yapılmıştır. Deney hayvanlarına oral yolla uygulanan farmakolojik ajanların, flep dokusunda oluşturduğu değişiklikler, ödem, inflamasyon, nekroz, polimorf nüveli lökosit infiltrasyonu parametreleri üzerinden değerlendirilmiştir. Histopatolojik incelemede, hem benazepril hem de valsartan gruplarında inflamasyon, ödem ve nekroz skorlarında anlamlı düşüş saptanmış; bu bulgular özellikle kombine uygulama grubunda belirgin hale gelmiştir. Bu durum, her iki ajanın antiinflamatuvar ve antioksidan etkilerinin sinerjistik bir fayda sağladığını düşündürmektedir. Makroskopik değerlendirmede ise ortalama yaşayan flep alanında artış gözlenmiş olmasına rağmen bu artış istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşmamıştır. Elde edilen veriler, renin-anjiyotensin sistemini hedefleyen farmakolojik ajanların, flep yaşayabilirliğini artırabilecek potansiyele sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışma, benazepril ve valsartanın özellikle birlikte kullanıldığında, cerrahi fleplerin vasküler dayanıklılığını artırarak iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etki gösterebileceğini desteklemektedir. Bununla birlikte, makroskopik bulgularda istatistiksel anlamlılık saptanmamış olması, sonuçların dikkatli yorumlanmasını gerektirmektedir. Sonuç olarak, bu çalışma RAS inhibitörlerinin cerrahi flep modellerinde umut verici ajanlar olabileceğini göstermektedir. Ancak, bulguların klinik uygulamaya uyarlanabilirliğini değerlendirmek amacıyla daha büyük örneklemli, farklı türlerde flep modelleriyle desteklenmiş ve biyokimyasal parametrelerin de dâhil edildiği ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Benazepril, Valsartan, Flep Canlılığı, McFarlane Flep, İskemi-Reperfüzyon Hasarı, Renin-Anjiyotensin-Aldodteron (RAS) İnhibitörleri, Histopatoloji, Makroskopik Değerlendirme
Metformin'in yanık staz zonu üzerindeki etkisinin araştırılması
Isıya maruz kalma yaralanmaları sonucunda, deride yanık yarası meydana gelmesi yanık olarak tanımlanır. Yanık sık karşılaşılan ciddi bir problemdir. Yanık yarası, hem yaralanma yeri ve çevresinde lokal etkilere hem de tüm vücudu ilgilendiren genel bir yanıta sebebiyet verir. Yanık oluşan bölgede meydana gelen lokal etkiler ve vücudun herhangi bir bölgesinde ortaya çıkabilecek tüm sistemik etkiler, belirgin bir ayrım noktası olmadan devamlılık gösterir. Yanık yarasının karmaşık yapısı, yanıkla ilgilenen tüm hekimleri zorlayan bir konudur. Bu nedenle hekimin yanık tecrübesi çok önemlidir. Yanıktaki patofizyolojik değişikliklerin daha iyi anlaşılması ve bu konularda yapılan çalışmalar, yanık tedavisinde daha başarılı olunmasına imkan verir. Jackson, yanığı destrüksiyonun şiddeti ve kan akımı değişimlerini baz alarak üç farklı zona ayırmıştır. Dış çevre tabakada, artmış kan akımını içeren hiperemi zonu bulunur. En merkezde koagülasyon zonu adı verilen, koagülasyon nekrozu ile karakterize bölge bulunmaktadır. Bu iki bölgenin arasında ise iskemiye uğramış dokuların bulunduğu, erken dönemde hücre ve doku hasarının geri dönüşümlü olduğu staz zonu bulunmaktadır. Staz zonundaki hücrelerin canlılığını yitirip nekroz olmamaları için hastanın destekleyici tedavisinde geç kalınmamalıdır. Eğer uygun koşullar sağlanırsa ve patolojik değişiklikler durdurulabilirse, staz zonundaki hücrelerin nekroz olması önlenebilir. Staz zonunu kurtarmak için birçok molekül deneysel olarak araştırılmıştır ve birçok çalışmada devam etmektedir. Son yıllarda yanık ile ilgili yapılan güncel çalışmalar çoğunlukla staz zonunun kurtarılması ile ilgilidir. Bu çalışmanın amacı staz zonunun kurtarılmasında etkin ve maliyeti uygun bir çözüm bulabilmektir. Otofaji, hasarlı hücrelerin kendilerini sindirerek enerji ve besin oluşturması ve bu şekilde diğer hücrelerin yaşamasına destek sağlanması olarak tarif edilmektedir. Yanıklı derideki staz zonunda ilk 48 saatte normal deriye göre otofajinin azaldığı bilinmektedir. Yanıkta oluşan termal hasar ve yanık bölgesinde oluşan reaktif oksijen türevleri hücre ölümünü artırmakta, hücreler otofaji ile hasarlı organeller sindirilerek enerji elde edip hücre ölümünden kurtulabilmektedir. Birçok çalışmada metforminin AMPK (adenozin monofosfat aktive edici protein kinaz) aktivasyonu ile otofajiyi indüklediği gösterilmiştir. Yanık patofizyolojisinde yanıklı derideki azalmış otofajiyi metformin ile artırarak, geri dönüşümü olan staz zonunu kurtarmayı amaçladık. Bu çalışmada her iki grup 10 denek olacak şekilde 20 adet Sprague- Dawley tipi ratlar kullanıldı. Her iki grubun sırtlarında Comb yanık modeline uygun olarak pirinçten yapılmış plak ile kutanöz yanık yarası oluşturuldu. Birinci grup, kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubuna herhangi bir ilaç uygulaması yapılmadı. İkinci grup, deney grubu olarak belirlendi ve yanık modeli oluşturulduktan sonra ilk günden başlanarak günlük 100 mg/kg intraperiteonal metformin yapıldı. Ratlardan 24.saat ve 7.gün sonunda biyopsiler alınarak histopatolojik, immünohistokimyasal, tunel testi çalışmaları yapıldı. 7.gün sonunda ratlar sakrifiye edildi. Histopatolojik parametreler olarak inflamasyon yoğunluğu, ülserasyon, epitelizasyon, nekroz ve ödem ölçümleri yapıldı. Deney grubu, kontrol grubuyla kıyaslandığında deney grubunda tüm histopatolojik parametlerde doku hasarı düşük bulundu. İmmünohistokimyasal olarak beclin-1 ve AMPKa1 antikor ölçümleri yapıldı. Deney grubunda 24. Saat ve 7. Günde, kontrol grubuna kıyasla antikor ölçümleri anlamlı derecede yüksek bulundu. Tunel testi sadece 24. Saatte bakıldı. Deney grubunda belirlenen apoptozis oranı, kontrol grubuna göre düşük bulundu. Çalışmamızın sonucunda ratlarda deneysel olarak oluşturulan staz zonu modelinde metforminin otofajiyi artırdığı, apoptozisi azalttığı ve inflamasyon yoğunluğunu azalttığı staz zonunun kurtarılmasında olumlu bir etkisi olduğu gösterilmiştir. Bu konu üzerinde ileri klinik ve deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Staz zonu, metformin, yanık, otofaji
Aktinik keratoz, bazal hücreli karsinom, skuamöz hücreli karsinom ve malign melanom 'da trpm4 ve trpm8 reaktivitesinin araştırılması
Deri kanseri dünya çapında en sık görülen malignitedir. Dünya Sağlık Örgütü, kanser tanısı alan her üç kişiden birinin cilt kanseri olduğunu bildirmiştir. TRPM4 ve TRPM8 iyon kanallarındaki değişiklikler fizyolojik fonksiyonları etkileyerek, patolojik süreçlerin oluşumuna zemin hazırlar. Bu kanallar oksidatif stres ile modüle edilen ve malign hastalıklarda ekspresyonu artan iyon kanallarıdır. Çalışmamız TRPM4 ve TRPM8' in Aktinik Keratoz, Bazal Hücrelİ Karsinom, Skuamöz Hücreli Karsinom, Malign Melanomda immünrektivitesini araştırmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstruktif ve Estetik Cerrahi Kliniğinde Eylül 2019 -Eylül 2023 yılları arasında alınan ve Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı tarafından arşivlenen eksizyonel biyopsi örneklerinden yapıldı.. Çalışma dördü hasta biri kontrol grubu olmak üzere 5 gruptan oluşturuldu. Her bir hasta grubundan 15 er hasta toplandı. Çalışmada hem normal cilt hem Aktinik Keratoz, Bazal Hücreli Karsinom, Skuamöz Hücreli Karsinom ve Malign Melanomda farklı histoskorları olsa da TRPM4 ve TRPM 8 'in eksprese edildiği görülmüştür. Ek olarak TRPM-4 için immünreaktivitenin yaygınlık ve şiddeti açısından gruplar arasında anlamlı farklılık görülmüş iken, TRPM-8 için immünreaktivitenin yaygınlık ve şiddeti açısından gruplar arasında anlamlı farklılık görülmemiştir. Çalışmamızın TRPM4 ve TRPM8 in: cilt tümörlerinde prognostik biyobelirteç olarak kullanımı, ekspresyonun tümör boyutlarıyla ilişkisinin değerlendirilmesi, ekspresyonun evreleme ile ilişkisinin değerlendirilmesi gibi yeni çalışmalar için dayanak olabileceğini ön görülebilir. Son olarak özellikle TRPM4' te bizim ulaştığımız anlamlı histoskor farklılığının ve TRPM8 te ise daha önceki çalışmalarda anlamlı farklılık sonuçlarının olması sebebiyle TRPM4 ve TRPM8 anatagonistlerinin cilt tümörü büyümesinin ve ilerlemesinin azaltılmasında pay sahibi olabileceğini ve tümör immünoterapisi için potansiyel hedef olarak hizmet edebileceğini düşünülebilinir. Bu konularda hasta sayılarının fazla olduğu daha ileri çalışmalar yapılabilir.
Grade 3 jinekomastili hastaların postero-inferior pediküllü flep ile onarımı ve nipple areola kompleksinin korunması
Grade III jinekomastinin cerrahi tedavisinde genellikle mastektomi teknikleri ve meme başı-areola kompleksinin serbest transplantasyonu (free nipple) kullanılmaktadır. Ayrıca, artan obezite oranları ve bariatrik cerrahinin gelişmesiyle birlikte, cerrahi yönetimi açısından Grade III jinekomasti ile karıştırılabilir olan psödojinekomasti için cerrahiye olan talep artmaktadır. Postero-inferior pediküllü fasya kutanöz flep ile meme başının nörovasküler fonksiyonunu bozmadan daha az skar bırakarak başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2021-2022 yılları arasında jinekomasti veya psödojinekomasti şikayeti olan Grade 3 jinekomastili 12 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesi ve sonrasını düşünülerek yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği olan 36 soruluk SF36v2 anketi yapıldı. Hastalara postero-inferior pediküllü fasya kutan flebi tekniği ile cerrahi uygulandı. Kısaca, üst kadranların derin dokularının pedikül alanı dışında kalan bölgeye liposuction yapıldı. Postero-inferior pediküllü flebin de-epitelyalizasyonunun ardından alt-iç ve alt-dış meme kadranları rezeke edildi. Daha sonra torasik flep İMF hizasına sütüre edilip areola yeni yerine transpoze edildi. Ocak 2021 ile Ocak 2022 arasında on iki hasta ameliyat edildi ve sonuçları toplandı. Ortalama hasta yaşı 25,5 yıl, ortalama ağırlık 65,42 kg ve ortalama vücut kitle indeksi 29,56 kg/m2 idi. Ayrıca ortalama ameliyat süresi 112,17 dakika, ortalama liposuction hacmi 543,75 mL, eksize edilen ağırlık 618,33 g, ortalama hastanede yatış ve drenaj süreleri 4 gün idi. Hastalara yapılan SF36v2 yaşam kalitesi anketinde operasyon sonrasında operasyon öncesine göre anlamı düzeyde fiziksel işlevlerde artış görüldü. Nörovasküler fonksiyonun korunması bu ameliyatın başlıca avantajı olup meme ucu hassasiyetini korumak isteyen hastalar için öncelikli bir teknik haline gelmektedir. Bu ameliyat güvenilir ve tekrarlanabilirdir. Düşük majör komplikasyon oranı, uygun fonksiyonel ve estetik sonuçları nedeniyle Grade III jinekomasti için ilk basamak tedavi olarak önerilmektedir.
Temporomandibular eklem bozukluklarında yağ grefti ve trombositten zengin fibrinin doku onarımı üzerine kombine etkisi
Temporomandibular eklem (TME) kişinin konuşması, nefes alması, gıdaları çiğnemesi gibi kritik işlemlerde önemli fonksiyona sahiptir. Aynı zamanda TME mandibulanın büyüme merkezidir. Osteoartrit (dejeneratif eklem hastalığı) temporomandibular eklemin en sık görülen artrit tipidir. Yaşlı hastalarda primer olarak görülebileceği gibi, benzer dejeneratif değişiklikler bazı patolojik durumlarda sekonder olarak oluşur. Her türlü travma ve internal derangement sekonder osteoartrit için en yaygın sebeptir. Kıkırdak dokusunun iyi kanlanmaması ve iyileşme potansiyelinin düşük olması nedeni ile kıkırdak hasarlarını tedavi etmek zordur. Çalışmamızda farklı hücrelere dönüşme potansiyeli olan yağ doku kaynaklı kök hücrelerin, bir çok büyüme faktörü barındıran PRF ile uyarılarak, hasarlı temporomandibular eklem kıkırdağı üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmada tavşanların her iki TME eklem disk laterallerinde 3 mm'lik defektler oluşturuldu. Sağ tarafa ense - sırt bölgesinden alınan yağ grefti ve tavşanın kendi kanından hazırlanan PRF yerleştirildi, sol taraf kontrol grubu olarak planlanıp başka işlem yapılmadan kapatıldı. 8 hafta sonunda eklem kondil ve diskleri çıkarıldı, H&E ve Safranin - O boyaları ile boyanarak incelendi. Histopatolojik değerlendirmede her iki grup eklem yüzey yapısı, kondrosit yoğunluğu, hücre kümelenmesi ve Safranin - O boyanma kaybı parametreleri tek bir uzman histolog tarafından skorlandı. Sonuç olarak bahsedilen parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
Sıçan modelinde yağ grefti ve trombositten zengin fibrinin perinöral adezyon ve skar dokusu oluşumuna kombine etkisi
Periferik sinir cerrahisinin sonucunu olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden biri, cerrahi sonrası meydana gelen epinöral ve ekstranöral skar dokusu oluşumudur. Epinöral skar dokusu oluşumunu engellemeye yönelik bir çok cerrahi yöntem, farmakolojik ajan ve kimyasal madde kullanılmıştır, fakat klinik uygulamalarında memnun edici sonuçlar alınamamıştır. Bu çalışmada, olgun sıçan modelinde sıçan siyatik sinirinin etrafına sarılan yağ grefti ve trombositten zengin fibrinin (PRF) epinöral skar dokusu oluşumu üzerine kombine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 24 adet Sprague-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Cilt insizyonlarından sonra sağ ve sol siyatik sinir, dikkatli bir şekilde diseke edilip gluteal kaslardan uzaklaştırıldı. Her iki sinire de 0.5 cm çevresel epinörektomi uygulandı. Sıçanın sağ siyatik siniri yağ grefti ve PRF karışımı ile sarılıp deney grubu olarak kullanıldı. Sol siyatik sinire ise herhangi bir girişim yapılmayıp sham grubu olarak belirlendi. Bu sıçanlardan rastgele seçilen 12 tanesi erken dönem epinöral skar dokusu oluşumunun incelenmesi açısından 4. haftada sakrifiye edilip histopatojik inceleme yapıldı. Diğer 12 tanesi ise geç dönem sonuçlar için 8. haftada sakrifiye edilip histopatolojik incelemeye gönderildi. Sonuç olarak çalışmada; yağ grefti+PRF kombinasyonunun epinörektomi yapılan sinirlerde cerrahi sonrası oluşan yapışıklığı ve skar dokusu oluşumunu hem erken hem de geç dönemde azalttığı görülmüştür.
Bazal hücreli karsinomlarda otofaji mekanizmasında rol alan genler
Deri kanserleri dünyada en sık görülen kanser türlerinden birisidir. Bunların içinden en sık görüleni olan Bazal hücreli kanser(BCC), düşük mortalite hızlarına rağmen önemli bir halk sağlığı problemi oluşturmaktadırlar. Yetersiz tedavi sonrası nükslerin %33'ü ilk yılda, %50'si ilk 2 yılda, %66'sı ilk 3 yılda, %18'i 5-10. yıl arasında olmaktadır. Otofaji uzun ömürlü proteinlerin, hasarlı organellerin, mikroorganizmaların ve virüslerin hücre içerisinde paketlenerek lizozoma taşınarak parçalanması sürecidir. Otofaji genleri (ATGs); otofaji sürecinin gerçekleşmesinde ve düzenlenmesinde rol oynarlar. Besin yokluğu, DNA hasarı, intrasellüler ROS miktarındaki artış gibi çeşitli hücresel stresde otofaji hücre canlılığı için metabolik stresi azaltmak ve hücreye alternatif enerji kaynağı sağlamak için aktiflenir. Otofaji sürecinde meydana gelen kusurların insanlarda çeşitli hastalıkların gelişimde rol oynadığı gösterilmiştir. Kanser, nörodejeneratif hastalıklar, mikrobial enfeksiyonlar bunlara örnektir. Çalışmamızda kliniğimize başvuran ve patolojisi BCC olan hastalardan alınan normal ve tümörlü dokulardan mRNA izolasyonu yapılmış ve otofaji yolağında rol alan genlerinin mRNA düzeyinde ekspresyonları IFC Controller HX ve BioMark™ HD System kullanılarak Real-time PCR ile analiz edilmiştir.Çalışılan 72 genden sadece 8inin ekspresyonunda artma gözlenmiştir. Çalışılan genlerden hiç bir tanesinde anlamlı azalma gözlenmemiştir. Otofaji ve kanser ilişkisi oldukça komplekstir. Kanser tedavisi esnasında hem normal hücrelerde hem de kanser hücrelerinde otofaji artmaktadır.Otofaji mekanizmasında rol alan genlerin kanserdeki rolünün gösterilmesi ve bu genlerin tedavide kullanılabilmesi için bol örnekli çalışmaların yapılması gerekmektedir
Ayaktan ele serbest vaskülarize eklem transferi
El, vücudumuzun en karmaşık organlarından biridir ve insanların çevresiyle olan etkileşim ve iletişiminde etkin bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, el parmakları vücudun en sık yaralanan organıdır. Bu yaralanmalar içerisinde, elin küçük eklemleriyle iştirakli yaralanmalar göreceli olarak nadir görülmelerine rağmen, tedavisi ve iyileşme süreci zorlu yaralanmalardır. İdeal tedaviyle bile çoğunlukla sekel bırakarak iyileşirler. Bu sekel, el fonksiyonlarını bozarak mesleki faaliyetleri ve günlük yaşam kalitesini kötü yönde etkilemektedir. Eldeki, sekel ile iyileşmiş, hareketi kısıtlı, kontrakte, deforme, ağrılı artroz ve sertlik içeren proksimal interfalangeal (PİF) eklemlerin rekonstrüksiyonu tarih boyunca plastik cerrahları zorlayan bir süreç olagelmiştir. Rekonstrüksiyon alternatiflerinden, artrodez hareketsiz bir eklem dezavantajını taşırken, hareketli alternatif olan eklem protezleri, bölgenin ince yumuşak doku örtüsü ve hassas anatomisinden ötürü potansiyel komplikasyonları beraberinde getirmektedir. Özellikle genç ve aktif çalışan olgularda, uzun dönemde aşınma, protez gevşemesi, eklem dislokasyonu ve enfeksiyon gibi sorunlar sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Ayak 2. parmağının donör alan olarak kullanıldığı serbest vaskülarize eklem transferi, otojen dokuyla kompozit rekonstrüksiyona izin vermesi, yeterli stabilite ve eklem hareket açıklığı sağlaması, sentetik materyallerin uzun dönem dezavantajlarını taşımaması, çocuklarda epifiz plağının transferiyle büyüme potansiyelini koruması ve minimal donör alan morbiditesi nedeniyle el parmaklarının rekonstrüksiyonunda önemli seçeneklerden biridir. Çalışmamızda ayaktan ele serbest vaskülarize (PİF) eklem transferi yapılan 7 olgu incelendi. Olguların ameliyat öncesi ve sonrası (1. yılda), aktif-pasif eklem hareket açıklıklığı (ROM), kavrama (grip) ve pinch kuvvetleri ölçüldü, ayrıca DASH anketi uygulanarak cerrahinin, hastanın günlük yaşamına ve mesleki faaliyetlerine etkisi değerlendirildi. Ortalama değerlere bakıldığında, aktif hareket açıklığının (ROM) ameliyat öncesi 3,6 derece iken ameliyat sonrası 24,1 dereceye; yine pasif hareket açıklığının 11,9'dan 31,6 dereceye yükseldiği görüldü. Kavrama kuvvetinde 52,1 pound'dan 58,6 pound'a; pinch kuvvetinde ise 5,1 pound'dan 5,9 pound'a yükselme saptandı. DASH skorlarının ortalamasındaki 41,3'ten 30,3'e olan gerilemeyle, fonksiyonel olarak iyileşme ve başarı sağlandığı lehine yorum yapılabilir. Uygun endikasyon, dikkatli planlama ve özenli cerrahi teknikle, hastaların günlük aktivitelerinde ve mesleki fonksiyonlarında yaşam kalitesini artıran bir sonuç alınabileceği gösterildi.
Botulinum toksininin kas hacmi üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Estetik cerrahide kırışıklıkları düzeltmek için kullanılan Botulinum Toksin A (BTx-A)'nın klinik uygulamalarda tekrarlayan dozlarda kullanıldığında kas hacmini azalttığı bilinir. Bu etki masseter kas hipetrofisi olan hastalarda kası inaktive ederek kas hacmini azaltmak ve kontur deformitesini düzeltmek amacıyla da kullanılmıştır. Ancak etkisi geçtikten sonra kaybolan hacim geri kazanılmaktadır. Her ne kadar klinik olarak yoğun kullanılan bir tedavi modalitesi olsa da literatürde artan ve tekrarlayan dozlarda BTx-A uygulanmasının kas hacmi üzerine etkisini volumetrik (kantitatif) olarak gösteren bir çalışma bulunamadı. Sıçanlarda gastroknemius kası BTx-A araştırmaları için iyi bir modeldir. Bu çalışmada da gastroknemius kasına yapılan artan ve tekrarlayan dozlardaki BTx-A enjeksiyonu uygulamasının volumetrik MR yardımı ile kas hacmi üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 48 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 6'şar adetlik 8 gruba ayrıldı. BTx-A enjeksiyonundan önce ve öngörülen zaman aralıklarında gastroknemius kas hacmini değerlendirmek için volumetrik MR çekimleri yapıldı. Tüm gruplarda sıçanlarda sağ alt ekstremitede vertikal insizyonu takiben diseksiyonla gastroknemius kasına ulaşıldı. 1. ve 5. gruplarda serum fizyolojik (SF), diğer gruplarda BTx-A enjeksiyonu kas içine enjekte edildi. Kas hacimleri BTx-A uygulamasının yapıldığı 0. günde (uygulamadan önce), BTx-A etkinliğinin maksimum olduğu 36. günde, BTx-A etkisinin sonlandığı 60. günde, tekrar doz yapılan grupların ikinci dozunun etkinliğinin maksimum olduğu 96. günde ve ikinci doz etkisinin sonlandığı 120. günde olmak üzere tüm gruplarda toplam 5 kez MR çekilerek değerlendirildi. Yapılan incelemeler sonucunda tek doz enjeksiyon yapılan gruplara bakıldığında 0. gün-36. gün kas hacimlerinin ortalama değerlerindeki azalma 2., 3. ve 4. gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 0. gün-120. gün kas hacimlerindeki ortalama değişimler karşılaştırıldığında, 2. grupta 120. gün sonunda kas hacminde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmediği halde, 3. ve 4. grupta 120. gün sonunda 0. gündeki kas hacmine göre gastroknemius kasında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu gözlemlendi. 0. gün-36. gün kas hacmi değişim yüzdesini incelediğimizde; Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe; 2., 3. ve 4. gruplarda olduğu gibi doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olması istatistiksel olarak da anlamlı bulundu. 6., 7. ve 8. gruplar, 60. gün tekrar dozları yapıldıktan sonra incelendiğinde ise 96. gündeki kas hacmi yüzdesinin 60. güne göre tüm gruplarda kontrol grubuna kıyasla daha fazla azaldığı ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Bu grupların kendileri arasındaki ilişkilerine baktığımız zaman ise Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 7 ile Grup 8 ve Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü ve bu istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
Posttravmatik stres bozukluğunun flep yaşayabilirliğine etkisi
Rekonstrüktif cerrahide fleplerle onardığımız doku defekti olan hastaların önemli miktarını travma hastaları oluşturmaktadır. Bu hastalardan psikiyatrik semptomları olanlarına psikiyatri konsültasyonu istenip antidepresan tedavi başlanırken, semptom göstermeyen hastalara psikiyatrik tedavi verilmemektedir. Literatürde Posttravmatik Stres Bozukluğunun (PTSB) ve kullanılan antidepresan ilaçların flep sağ kalımı üzerine etkilerine dair bir araştırma bulunamadı. Bu çalışmada travma hastalarında gelişen PTSB ve kullanılan farklı türdeki antidepresan ilaçların flep sağ kalımına etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 42 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 7'şer adetlik 6 gruba ayrıldı. Ratlarda PTSB oluşturulacak gruplarda Single Prolonged Stres (SPS) modeli uygulandı. 1 hafta sonra antidepresan alacak gruplara ilaçları başlandı. 1. Grup (sham) da SPS uygulanmadı ve antidepresan verilmedi. 2. Grup(kontrol) da SPS uygulandı ama antidepresan verilmedi. 3. Grup da SPS uygulandı ve Paroksetin verildi. 4. Grup da SPS uygulandı ve Duloksetin verildi. 5. Grup da SPS uygulandı ve Amitriptilin verildi. 6. Grup da SPS uygulandı ve Rasajilin verildi. İlaçlar başlandıktan 2 hafta sonra ratların sırtından kranial bazlı 3x9 cm çaplı random paternli deri flebi derin fasyanın üzerinden kaldırılarak sütüre edildi. Ardından 1 hafta daha antidepresan tedaviler devam etti. 28 günün sonunda fotoğrafik, biyokimyasal ve histolojik analizler yapıldı. Fotoğrafik analiz için "SketchAndCalc Area Calculator" (iCalc inc. U.S.A.) programı kullanıldı. Histolojik analiz için yine tüm sıçanlardan belirlenen flep bölgelerinden doku örnekleri alınarak uygun işlemler ve boyama yapıldıktan sonra örnekler Nikon (Eclipse 920248, U.S.A.) ışık mikroskobunda değerlendirildi ve görüntüler Nikon (MDS-Fi2-U3 (U.S.A.)) kamera ile tam uyumlu görüntüleme yazılımı ile bilgisayar ortamına aktarıldı. Tüm grupların; 200' lük büyütmede (X20) 5 farklı alandan olacak şekilde epitel kalınlığı ölçüldü. Biyokimyasal analiz için histolojik örnek alınmasından sonra kalan flebin en distal bölgeden doku örneği alınarak, HIF1a, Siklofilin A, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1b, IL6 ve TNFα miktarı ELISA kitleri ile spektrofotometrik olarak ölçüldü. Çalışmamızın fotoğrafik analizinde kontrol grubu ile sham ve deney grupları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sham grubu ile antidepresan alan gruplar arasında anlamlı fark (p>0,05) bulunmamıştır. Ayrıca deney grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda epidermis kalınlığı en yüksek olan grup, Grup 3 olarak saptanmıştır. Grup 3 ün epidermis kalınlığı sham grubunun da üzerinde bulunmuştur. Sham grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmasına (p<0,05) rağmen, kontrol grubu ile deney grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sham grubu ile Grup 3, Grup 4, Grup 5 arasında anlamlı olmamasına rağmen, Grup 6 ile anlamlı fark bulunmuştur. Doku HIF1α, CycA, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1β, IL6 ve TNFα analizlerinde tüm grupların sham grubuna göre anlamlı derecede (p<0,05) yüksek olduğu saptandı. 3.Grup ile kontrol grubu arasında MMP2, VEGF, EGF, IL1β ve TNFα düzeylerinde anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak tedavi almamış PTSB'nin flep yaşayabilirliği azalttığı görülmüştür. Kullanılan ilaçların ise istatistiksel olarak birbirine üstünlüğü olmadığı saptanmıştır.
Mandibula kondil kırıklarında açık ve kapalı tedavi yaklaşımlarının, yayınlanmış klinik çalışmalarının meta-analizi ile yapılan sistematik derleme
Kondil kırıkları, mandibulanın sık karşılaşılan kırıklarındandır. Kondil kırıkları açık redüksiyon internal fiksasyon veya kapalı-konservatif yaklaşımlarla tedavi edilmektedir. Bu çalışmamızda açık ve kapalı yaklaşımların tedavi sonrası maksimum ağız açıklığı, laterotrüzyon ve protrüzyona etkisinin karşılaştırılması için meta-analiz planlandı. Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Tıp Kütüphanesinin online biyomedikal veri tabanı olan Pubmed'te İngilizce dilinde "mandibula kondil kırıklarında cerrahi ve cerrahi olmayan tedavi" , "tek taraflı kondil kırıklarında açık ve kapalı tedavi", "mandibula kondil kırıklarında açık ve konservatif tedavi", "mandibula subkondil kırıklarında cerrahi ve konservatif tedavi", "mandibula kondil kırıkları ve cerrahi komplikasyonları" "Mandibular subkondiler kırıkların açık ve kapalı tedavisinin sonuçları", "kondil kırıklarında açık ve kapali tedavi" anahtar kelimelerini tarandı. 652 makale tespit edildi. Dahil edilme kriterlerimize uyan 10 yayının bilgisi sistematik olarak toplandı. 4 çalışma kontrollü klinik çalışma, 2 çalışma retrospektif ve 4 çalışma da randomize kontrollü çalışma idi. Yayınlardan; çalışmaların tasarımı, kullanılan teknik, tedavi sonrası maksimum ağız açıklığı (MAA), laterotrüzyon, protrüzyon, yaş, takip süresi, fasiyal sinir hasarı, ağrı, maloklüzyon bilgileri kaydedildi. Maksimum ağız açıklığı meta-analizine 9 çalışma dahil edildi. Açık ve kapalı ameliyat grupları arasında MAA parametre değerleri standartlaştırılmış ortalama farkı rastgele etki modeline göre 0,244 (%95 GA [-0,317 0,804] , p=0,393, t=0,855) olarak belirlendi. P değerinin 0,05 den büyük olduğu görüldü. Bu sonuçlara göre yapılan meta-analize göre kritere giren yayınlarda açık ve kapalı tedaviler arasında MMA parametresi değerlerinin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi.Laterotrüzyon meta-analizine 7 çalışma dahil edildi. Açık ve kapalı ameliyat grupları arasında MAA parametre değerleri standartlaştırılmış ortalama farkı rastgele etki modeline göre 0,350 (%95 GA = -0,090 0,791, p=0,117, t=1,416) olarak belirlendi. P değerinin 0,05 den büyük olduğu görüldü. Bu sonuçlara göre yapılan meta-analize göre kritere giren yayınlarda laterotrüzyon parametresi değerlerinin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Protrüzyon meta-analizine 6 çalışma dahil edildi. Açık ve kapalı ameliyat grupları arasında MAA parametre değerleri standartlaştırılmış ortalama farkı rastgele etki modeline göre 0,417 (%95 GA= -0,157 0,994, p=0,155, t=1,424) olarak belirlendi. P değerinin 0,05 den büyük olduğu görüldü. Bu sonuçlara göre yapılan Meta analize göre kritere giren yayınlarda protrüzyon parametresi değerlerinin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak yapılan meta-analizde erişkin mandibula kondil kırıklarında uygulanan açık ve kapalı teknik yaklaşımlarının tedavi sonrası dönemde maksimum ağız açıklığı, laterotrüzyon ve protrüzyona etkileri arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı.
Donör alana trombositten zengin plazma infiltrasyonunun alınan yağ grefti eldesi üzerindeki etkisi
Giriş: Plastik cerrahide, yağ grefti uygulamaları sık yapılan işlemlerdendir. Mevcut yağ greftinin alıcı alandaki sağ kalım oranını arttırmak için yapılan çok sayıda çalışma vardır. Donör alandaki yağ dokusunun alımı öncesinde, bu bölgeden alınacak greftin sağ kalımını arttırmak için, donör alandaki yağ dokusunun biyolojik faktörlerle uyarılması ve ''priming'' sürecinden geçirilmesinin, literatürde yapılmamış olduğunu yaptığımız taramalarla saptadık. Çalışmamızda; sıçanlarda donör alana uygulanan trombositten zengin plazma infiltrasyonunun (TZP) alınan yağ grefti eldesi üzerinde oluşturduğu değişikliklerin ve yağ greftinin sağ kalımına etkisinin çeşitli parametreler kullanılarak ortaya konulması amaçlanmıştır Yöntem: Çalışmaya 30 adet, ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen, erkek Sprague-Dawley tipi sıçanlar her grupta n6 sıçan olacak şekilde random olarak 4 gruba bölündü. 6 sıçan ise TZP hazırlamak için kullanıldı. Kontrol grubuna serum fizyolojik, çalışma grubuna ise TZP uygulaması yapıldı. Uygulama sonrası, kontrol ve TZP grubunun yarısı 1. haftada, diğer yarısı ise 2. haftada olmak üzere sol ingunal yağ yastıkçığından yağ grefti örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Alınan yağ grefti örnekleri üzerinde, histolojik analiz (ışık mikroskopu ve immünohistokimyasal incelemede, yağ dokusu histolojik görünümü, inflamasyon durumu, fibrotik değişiklikler, damar sağlığı ve sayısı açısından) ve biyokimyasal analiz ile (IL-1β, IL-6, TNF-α, EGF, VEGF, CK18-M30, TAS ve TOS düzeylerinin ELISA kitleri ile ölçümü) değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS Windows Version 24.0 paket programında, Shaphiro- Wilk, Student t ve Mann Whitney U testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). VEGF ve EGF seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p<0.05). CK18-M30 seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). Kontrol grubunun TOS değerlerinin, TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla, 1. haftada, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,002). Fakat 2. hafta gözlenen TOS değerlerinin her iki grupta benzer olduğu saptandı (p=0,180). TZP grubunun TAS değerlerinin, kontrol grubunda gözlenen değerlere kıyasla, her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Kontrol grubunun OSI değerlerinin TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Histolojik incelemelerde, 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerinin kontrol grubuna göre daha fazla damar içerdiği görüldü. 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusu alanlarının dışında, kontrol grubuna oranla, daha az dejenere olan yağ doku alanları ve çevresinde nekroze alanlar görüldü. İnflamasyon belirtisi olan, inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Kontrol grubuna göre daha sınırlı ve daha az alanda fibrotik bağ dokusu görüldü. 2. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusunun azaldığı ve nekroze doku alanlarının arttığı dikkati çekti. Fibrotik bağ dokusu olduğu izlendi, ancak 2. hafta kontrol grubu kadar belirgin bir artış yoktu. İnflamasyon belirtisi olan inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Sonuç: Çalışmamızda; bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre istatiksel açıdan TZP grubunda kontrol grubuna göre oksidatif strese daha dayanıklı, apoptozis oranı daha az, neovaskülarizasyon potansiyeli daha yüksek, inflamasyondan daha az etkilenen yağ hücrelerine ait bulgular ortaya çıkması ve özellikle 1. haftadaki değerlerin daha dramatik olması, bizleri ''delay'' süresi için 1 haftanın yeterli olacağı düşüncesine götürdü. Mevcut çalışmamızın ortaya koyduğu verilerin, yağ grefti uygulamalarında farklı bir bakış açısı kazandıracağını ve yağ greftinin sağ kalımı bakımından yeni çalışmaların kapılarını açacağını düşünmekteyiz.
İnsan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumunun silikon protez çevresindeki kapsül oluşumuna etkisi
Giriş: Silikon meme implantları son elli yıldır meme büyütme ve mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadır. Kapsüler kontraktür, meme protezi etrafındaki reaktif kapsülün kalınlaşması, memenin sıkılığına yol açması ile ortaya çıkan olgudur. Bu durum, estetik ve rekonstrüktif meme cerrahisinin en yaygın komplikasyonlarından biridir. Bu nedenle literatürde pek çok ajan, allogreft veya doku mühendisliği (üçboyutlu meme kalıplarının kullanılması ve içerisine yağ transferinin gerçekleştirilmesi) gibi yöntemlerin protez çevresi kapsül oluşumuna etkisi çalışılmıştır. Biz ise çalışmamızda bu amaçla ACCM'nin (insan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumu) ve YDKKH'nin (yağ dokusu kaynaklı kök hücre) hem tekbaşına hem de birlikte ugulanmasının protez çevresi kapsül oluşumu üzerindeki etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık. ACCM olarak amniyotik sıvı hücrelerinin ve koryon villus hücrelerinin in vitro kültür eldesinde kullanılan bir besin ortamı olan AmnioMax TM C-100 (AmnioMAX TM C-100 ve AmnioMAX TM II Complete Media,Life Technologies, 5791 Van Allen Way, Carlsbad, California 92008) kullanıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 250-300 gr arasında Sprague Dawley 26 adet dişi sıçan kullanıldı. 26 sıçan rastlantısal olarak, kontrol, 3 çalışma grubu (sadece ACCM, sadece YDKKH-yağ doku kaynaklı mezenşimal kök hücre, ACCM + YDKKH) ve YDKKH temin edilecek gruplar şeklinde (2 sıçan) kullanıldı. Sıçanlara paravertebral insizyon ile pannikulus karnozus altında, paravertebral kasların üzerinde 1x1 cm boyutunda cep hazırlandı. İmplant yerleştirmeden önce: Grup 1 (Kontrol) hazırlanan cebe 0,5 cc normal salin enjekte edildi. Grup 2 (ACCM) de cebe 0.5 cc ACCM enjekte edildi. Grup 3 (YDKKH): Cebe 0,5 cc YDKKH enjekte edildi. Grup 4 (ACCM+YDKKH): Cebe 0.5 cc ACCM ve 0.5 cc YDKKH enjekte edildi. Ardından implant cebe yerleştirildi. Sıçanların tümü 2. ayın sonunda sakrifiye edilerek cerrahi alandaki periprostetik kapsüller eksize edilerek çıkarıldı. Kapsül kalınlıkları ile morfolojik analiz yapıldı. Histopatolojik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı. Elde edilen veriler Shaphiro wilk testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında TGFβ-1 ve 2, IL-2, TAS, TOS ve OSI parametre ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı oldukları tespit edildi (p<0,05). Kombine gruptaki deneklerin TGFβ-1ve 2 (31,18±13,11 ve 20,79±6,9), IL2 (14,4±2,34), TOS (0,24±0,06) ve OSI (0,53±0,12) ortalamasının diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşük olduğu izlendi. TAS ortalamasının (0,47±0,09) ise Kombine grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Gruplar arası miyofibroblast belirteci olan α-SMA oranlarının değerlendirilmesi ile immünreaktivite şiddetleri karşılaştırıldı. İmmünreaktivite şiddetlerinin kıyaslanması sonucu Kontrol grubundaki deneklerin tümünde şiddetli düzeyde immünreaktivite (%100) gözlenmişken, ACCM grubundaki deneklerin çoğunluğunda (%66,7), Kombine gruptaki deneklerin ise tamamında zayıf düzey immünreaktivite gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre, ACCM ve YDKKH'nin kombine uygulandığı grubun oksidatif strese daha dayanıklı, daha zayıf immünreaktivite düzeyine sahip olup periprostetik kapsül oluşumundan sorumlu fibroblastların davranış paternini değiştirerek kapsül oluşumunu daha fazla azalttığını düşünmekteyiz.
0-6 yaş grubu çocuklarda el yaralanmalarının retrospektif analizi: Klinik çalışma
El yaralanmalarıyla modern yüzyılda her yıl artan oranlarda karsılasılmakta ve acilservislere basvuran hastaların yaklasık 1/5'ini olusturmaktadır. 0-6 yas grubu elyaralanmalarının analizi, yaralanma riskleri ve olası önlemler ile tedavi yaklasımlarıyla ilgililiteratürde az sayıda çalısma vardır.Çalısmamızda Ocak 2006- Ocak 2011 yılları arasında klinigimizde el yaralanmasınedeniyle tedavi edilen, 0-6 yas grubundaki 507 çocuk geriye dönük olarak incelendi. Olgularyaralanmanın türü, nedeni, yerlesimi, tedavi yöntemi ve sonucu açısından degerlendirildi.Nedenler sırasıyla ezilme ve sıkısmalar (%55 ), kesici cisimlerle olanlar (%31,5),yanık (%6,4), düsmeler (%3,1 ), atesli silah yaralanmaları (%1,3 ) ve yabancı cisim (%1,8 ),enfeksiyon ( 0,8 ) izlemekteydi.368 olgu (%72,6) evde, 139 olgu (%27,4) ev dısında yaralanmıstı. Yaralanmalarilkbahar ve yaz mevsimlerinde daha sıktı (%76). Saat 14-20 arası yaralanmalar günün digersaatlerine göre daha fazlaydı (%80). Sag/sol elde görülme oranı 2/1'di.Olguların 321'i (%63,5) basit, 185 `u (%36,5) ise kompleks yaralanmaydı.Olguların %14'ü yatırılarak tedavi edildi. %88,5 acil, %11,5 elekti sartlarda ameliyat edildi.Olguların %75,3'ünde (382 olgu) parmak ucu yaralanması tespit edilmistir. Buyaralanmaların en sık nedeni parmagın kapıya sıkıstırılmasıdır.Bunlardan %32,3'ü ( 164 olgu ) primer sutur, %43'ü (218 olgu) tırnak yatagı onarımı,%1,3'ünde (7 olgu) yabancı cisim çıkartılması, %4,6'inde (23 olgu) kompozit greftleonarım,%18,6 (94 olgu) lokal flep ile onarım yapılmıstır.0-6 yas grubu el yaralanmalarıyla ilgili literatürde çok az sayıda çalısma oldugubilinmektedir. Çalısmamızda bu yas grubu yaralanmalarının yalnızca analizini yapmak degil,aynı zamanda olası risk faktörleri ve korunma yöntemlerinin alınabilmesi için bir veri tabanıolusturmak da amaçlanmıstır.0-6 grubundaki sakatlık ve ölümlerin baslıca nedenlerinden biri olarak kazalargösterilmistir. Cografik ve yas grupları arasında degisse de kapalı bölgede olan kazalar tümkazaların %25'ini olusturur. Ülkemizde yapılan bir çalısmada ise bu oran %18-25oranındadır. 1-7 yas grubunu içeren baska bir çalısmada ise çocukların üçte birinin son bir yıliçinde ev kazası geçirdigi belirtilmistir.Anahtar Kelimeler: 0-6 yas, El Yaralanmaları, Retrospektif Arastırma.
Resveratrolün sıçan random deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Random paternli cilt flepleri doku defektlerinin kapatılması amacıyla plastik cerrahide sık kullanılır. Flep boyu uzadıkça, flep vaskülaritesini etkileyecek bir travma varlığında ve/veya flep planlamasının hatalı yapıldığı durumlarda flebin kan akımı kritik düzeylere düşebilir. Flep yaşayabilirliğini arttırmak için sempatolitik, direkt vazodilatatör, antitrombotik ve antikoagülan ajan kullanımı, kanın reolojik özelliklerini değiştirme, antioksidan ilaçlar kullanılması gibi yaklaşımlar mevcuttur. İskemiye maruz kalan bölgede serbest oksijen radikalleri ve nötrofil birikimi doku hasarına neden olur. Oluşan toksisiteyi önlemek için bir çok çalışma yapılmıştır. Resveratrol, bitkiler tarafından travmatik zedelenme veya fungal saldırılara karşı sentezlenir. Yapılan çalışmalarda resveratrolün anti-agregan, anti-oksidan, anti-enflammatuar ve vazodilatasyon etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri göz önüne alınarak resveratrolün flep yaşayabilirliğini arttıracağı düşünülerek çalışma planlandı. Resveratrolün flep yaşayabilirliğini olumlu yönde etkilediğinin gösterilmesi ile ilacın insana uygulanması mümkün olacaktır.Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'nde yapıldı. Deney hayvanı olarak 24 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 8'er adetten oluşan üç gruba ayrıldı. Sıçanlara flep kaldırma işlemi uygulandı. İlk dozu cerrahi işlemden 1 saat önce olmak üzere toplam 7 gün boyunca intraperitoneal yoldan günde 1 kez verilmek üzere 1.gruba izotonik NaCl, 2.gruba Dimetilsülfoksit(DMSO), 3.gruba DMSO'da çözdürülmüş 1 mg/kg resveratrol enjekte edildi. Postoperatif 7. günde sıçanların sırt bölgesindeki flepler dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Nekroz alanının flep boyutuna oranı Adobe Photoshop CS2 programı ile hesaplandı. Postoperatif 7. günde doku örnekleri alındı ve bütün hayvanlara ötenazi uygulandı. Histopatolojik incelemede birim alandaki kapiller ve enflamatuar hücre sayımı yapıldı. Sonuçlar Mann Whitney U testi ve ANOVA Varyans analizi ile değerlendirildi.Bütün sıçanlar deney sonuna kadar canlı kaldı. Operasyon sonrası 7. günde bütün fleplerde nekroz hattı belirgin şekilde oluştu. Flep canlı alanı pembe-beyaz renkte ve normal tonusta iken nekroz bölgesi siyah renkte ve sert idi. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde resveratrol grubunun yaşayan flep oranının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da resveratrol grubunda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha fazla kapiller, daha az enflammatuar hücre olduğu bulundu.Çalışmamızda preoperatif başlanan ve postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 1 mg/kg sistemik resveratrol uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon öncesi ve sonrası sistemik resveratrol uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir.
Preoperatif rinoplasti simülasyonunda nazion ve pronazale noktalarının belirlenmesinde yeni bir yöntem: Altın üçgen
Burun, yüzün ortasında yer alan ve yüz karakteristiği üzerinde büyük etkisi en belirgin olan yüz yapılarından biridir. Burnun şekillendirilmesi süreci olan rinoplasti, yüz algısı üzerindeki önemli etkisinden dolayı estetik cerrahide en sık yapılan işlemler arasında öne çıkmaktadır. Rinoplasti planlamasında kimin tercihleri dikkate alınmalıdır, hangi noktalara dikkat edilmelidir, planlama ve işlem sırasında hangi yöntemler uygulanmalıdır? Bu sorular rinoplastinin tarihsel gelişim sürecine ve rinoplasti literatürünün olgunlaşmasına yön vermiştir. Bu tez çalışmasında; geometrik altın üçgenin rinoplasti planlamasında kullanılarak sistematik, kapsamlı yeni bir planlama yöntemi oluşturulması ve bu yöntemin estetik açı, oranlara uyum ve geçerliliğinin incelenmesi ve bu yöntemle oluşturulmuş simülasyon görsellerinin estetik beğeni düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem 18-30 yaş arası rinoplasti adayı 49 hasta çalışmaya davet edilmiş, dışlanma kriterlerine sahip olanların çalışma dışı bırakılması sonrası 30 kadın hasta çalışmaya dahil edilmiş olup siyah arka fondan 30 cm mesafede, sağ profilden, objektif-yüz mesafesi 2 metre olacak şekilde iPhone 15 ProMax (Apple Inc. Kaliforniya, ABD) 35 mm lensi ile kamera flaşı kullanılarak RAW (ham) formatta fotoğrafları çekilmiştir. Çekilen görseller GeoGebra Geometri (sürüm 6.0.840, International GeoGebra Institute) programında altın üçgen yöntemiyle analiz edilerek temelde nazofasial açı manipülasyonu ile pronazale ve nazion noktalarının tespiti sayesinde kılavuz noktalar belirlenmiştir. Bu görsellerdeki kılavuz noktalara uyularak Adobe Photoshop 2024 (25.7.0 sürümü, Adobe Inc., Kaliforniya, ABD) programında rinoplasti simülasyonu gerçekleştirilmiştir. Yöntem başarısını test etmek için; SurveyMonkey online anket sistemi (https://tr.surveymonkey.com) üzerinden fotoğrafları çekilen 30 hastanın ve anketi tamamlamış (yıllık rinoplasti vaka sayısı 50 ve üzeri olan) 20 cerrahın simülasyon öncesi ve sonrası görsellerdeki burunları beğeni düzeyleri, hastaların rinoplasti ve planlamaya bakış açısını sorgulayan anket soruları, cerrahların görsellerdeki vertikal radiks seviyesi, radiks yükseliği, tip rotasyonu ve projeksiyonu ile ilgili teknik değerlendirmelerini içeren anket soruları sorgulanmıştır ve Geogebra uygulamasında simülasyon öncesi ve sonrası görsellerde yüz estetik açı ve oranlarını kapsayan ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bunlar: total fasial konveksite açısı, fasial konveksite açısı, nazofrontal açı, nazofasial açı, nazomental açı, nazolabial açı, nazal taban açılanması, nazal tip (septodorsal) açı, kolumella-lobular açı; nazal/orta yüz uzunluğu oranı, nazal projeksiyon/nazal uzunluk oranı, Powell-Humphrey oranı, Goode oranı, Crumley-Lanser 1 oranı, Crumley-Lanser 2 oranıdır. Toplanan verilerin analizleri R istatistiksel yazılımı (Wenables, Simith ve R Development Core Team, 2002) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma sürecinde, istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak p < .05 değeri benimsenmiştir. Bu, elde edilen sonuçların %95 güvenilirlikle istatistiksel olarak anlamlı kabul edildiği anlamına gelmektedir. Bulgular Yapılan çalışma sonucunda, hasta(n:30) ve cerrah(n:20) değerlendiricilerin 100 birimlik VAS beğeni düzeyi ortalaması sırasıyla 41.3 (22.6-64.1) ve 32.8 (19.4-45.8) olan presimülasyon görsellerinin(n:30) Altın Üçgen yöntemiyle rinoplasti simülasyonu sonucunda hasta ve cerrah beğeni düzeyi ortalamaları sırasıyla 81.9 (76.3-89) ve 73.2 (63.2-78.6) olarak değerlendirilmiştir. Cerrah ve hasta beğeni uyumları incelendiğinde presimülasyon (r:0.86) ve simülasyon(r:0.80) durumlarında yüksek düzeyde korelasyon göstermiştir, fakat cerrahların hastalara göre hem presimülasyon hem de simülasyon görsellerinde 100 üzerinden sırasıyla 8.7 ve 8.5 puan daha düşük puan verdikleri saptanmıştır. Hasta ve cerrah değerlendiricilerin kendi içerisindeki uyumu incelendiğinde hasta grubu için presimülasyon ve simülasyon korelasyon ICC değeri sırasıyla 0.48 ve 0.45; cerrah grubu için 0.54 ve 0.72 olarak saptanmıştır. Beğeni düzeyinlerinde her iki değerlendirici grubunda simülasyon sonrası değerler öncesine göre 100 üzerinden 40 puan artış gözlenmiştir. Cerrah teknik değerlendirmelerinde 20 cerrahın görüşlerinin mod değeri alınarak tespit edilen ortak görüşlerde vertikal radiks seviyesi 29/30, radiks yükseliği 28/30, projeksiyon 29/30, rotasyon 29/30 hastada ideal olarak gözlenmiştir. Bu teknik değendirmelerde ideal cevapları ile cerrah simülasyon VAS değerlendirmeleri arasındaki ilişki incelendiğinde korelasyon katsayıları sırasıyla 0.44, 0.67, 0.51, 0.49 saptanmıştır (p < .0001). Simülasyon öncesi ve sonrası hasta görsellerinin açı ve oran ölçümleri karşılaştırıldığında nasofasial açı (29°-32°), nazal taban açılanması (99°-106°), nazal projeksiyon/nazal uzunluk oranı (0.61-0.64), ve Goode oranında (0.59-0.61) simülasyon öncesi duruma göre ortalamalarda artış saptanmıştır (p<0.05). Nazofrontal açı (147°-142°), nazal uzunluk/orta yüz uzunluğu oranı (0.69-0.66), Powell Humphrey oranı (3-2.8), Crumley Lanser 1 (3.64-3.45) ortalamalarında azalma saptanmıştır (p<0.05). Cerrah simülasyon değerlendirmesi beğeni düzeyi (VAS-B) puanlarında daha düşük (%27 alt limit) ve daha yüksek (%27 üst limit) puan ortalamasına sahip 9 hastanın ölçümleri incelendiğinde sadece nazal tip açısı ortalamasında (79.5°'den 82.2°'ye) anlamlı artış gözlenmiştir (p<0.05). Korelasyon analizi sonuçlarına göre, cerrah simülasyon öncesi değerlendirme beğeni düzeyi (VAS-A) puanları ile Crumley Lanser 2 (r: 0.38, p: 0.038) ve total fasial konveksite açısı (r: 0.37, p: 0.041) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyonlar sergilemiştir. Nazolabial açı ile VAS-A arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü korelasyon tespit edilmiştir (r:-0.38, p: 0.037). Cerrah simülasyon beğeni düzeyi (VAS-B) değerlendirmeleri ile açı ve oran ölçümlerinin ilişkisi incelendiğinde anlamlı korelasyon gösteren sonuç saptanmamıştır. Simülasyon öncesi ve sonrası görsellerden (n:60) oluşan grubun cerrah VAS puanları ve ölçüm değerleri incelendiğinde nazofasial açı (r: 0.58, p: 0.0001), nazal taban açılanması (r: 0.38, p: 0.003), Goode Oranı (r: 0.37, p: 0.003) nazal projeksiyon/nazal uzunluk (r: 0.31, p: 0.015) ölçümleri VAS ile istatistiksel anlamlı ve pozitif korelasyon gösterirken, nazofrontal açı (r: -0.61, p: 0.000), Powell Humphrey (r: -0.39, p: 0.002,) nazal uzunluk/orta yüz uzunluğu (r: -0.36, p: 0.004) ölçümleri VAS ile istatistiksel olarak anlamlı ve negatif korelasyon göstermektedir. Hasta anket verileri incelendiğinde katılımcıların yaş ortalaması 26 (21-30) saptanmış, eğitim düzeyi %73 lisans-%23 yüksek lisans seviyesinde gözlenmiştir. Hastaların %53'ü "çok sık'', %17'si ise "sık'' oranda cerrahların rinoplasti ameliyat sonrası hasta sonucu paylaşımlarını incelemektedir. Burun ameliyatından beklentilerinde "Estetik görünümü ön plandadır'' görüşü %90 oranında katılıyorum cevabı alırken, "Burnumun fonksiyonelliği (rahat koku ve nefes almam) ön plandadır'' görüşü %92 katılıyorum cevabı almıştır. "Planlamada doktor beğeni algısına güvenirim.'' görüşü %73,3 oranında katılıyorum cevabı alırken, "Planlamada kendi beğeni algım ön plandadır.'' görüşü %90 oranında katılıyorum cevapları almıştır. Hastaların tamamı simülasyonun hasta-hekim iletişimini artırdığı görüşüne katılıyorum cevabı vermiştir. Hastaların %90'ı simülasyon görselinin sonucu büyük oranda vadetmesini beklemektedir. Kalan %10 ise tam sonucu vadetmesini beklemektedir. Anket soruları ve simülasyon öncesi hasta burun beğeni düzeyi (VAS-A) değerlendirmeleri arasındaki ilişki lojistik regresyon analizi ile incelendiğinde, "Burun Estetiği olma düşüncesiyle doktorların ameliyat sonrası hasta paylaşımlarını incelerim." sorusu için "Nadiren" (β : 3.354, p < 0.001), "Bazen" (β : 3.474, p < 0.001), "Sık" (β : 4.063, p < 0.001) yanıtları arasında VAS skorları üzerindeki etkiler artarak devam etmiş ve en yüksek etki "Sık" yanıtlarında anlamı ve pozitif gözlemlenmiştir. "Çok Sık" (β: 1.024, p: 0.028) kategorisinde pozitif etki azalma göstermiştir. "Ameliyat öncesi simülasyonla oluşturulmuş sonuç ameliyat sonrası sonucumla alakalı:'' sorusu için "Kesin sonucu vadetmesini beklerim" yanıtı (β: -1.8761, p < 0.001) ise VAS üzerinde negatif ve anlamlı bir etki göstermiştir. Tartışma Cerrah ve hasta gruplarının kendi içerisindeki korelasyon düzeyi farkları ve aralarındaki beğeni düzeyi farkları incelendiğinde cerrahların eğitimleri ve rinoplasti ilkelerine hakimiyetleri nedenli kendi gruplarıyla daha uyumlu puanlama yaptıkları düşünülmüştür. Cerrahların presimülasyon yani doğal görsellerdeki deformiteleri mesleki tecrübeleri ve eğitimli gözleriyle daha iyi tespit edip daha düşük beğeni düzeyi göstermesi, simülasyon görsellerinde ise var olan görselin daha iyi olabileceği kanısıyla tatminin düzeylerinin daha düşük kalması beğeni düzeyinin hastalara göre daha düşük kalmasına yol açıyor olabilir. Simülasyon öncesi ve sonrası beğeni düzeyleri, simülasyon sonrası beğeni düzeylerindeki artış miktarı ve değerlendirici gruplarının uyum düzeyleri literatür verilerini destekler niteliktedir. Cerrah grubu beğeni düzeyi literatürdeki bazı çalışmalarda çalışmamızdakinin aksine hasta grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Bu durum cerrahların çok daha kötü görünümlü burunlarla aşina olmasına bağlanmıştır. Cerrah anketinde sorgulanan ortak görüşlerinden yola çıkarak bu tekniğin 100 hastanın en az 93'ünde dört parametrenin herhangi birinde (vertikal radiks seviyesi, radiks yüksekliği, tip rotasyonu ve projeksiyonu) ideal düzeyi sağladığı söylenebilir. Altın Üçgen simülasyon yöntemi beğeni düzeyi artışı sağlarken, teknik parametrelerde de ideal düzeyleri sağlamaktadır. Simülasyon sonrası görsellerde estetik açı ve oranların literatürdeki referans aralıklarına uyumu artmış ve simülasyon öncesine göre ölçüm aralıklarının azaldığı gözlenmiştir. Bu uyum artışı , varyasyonların azalması ve ölçümlerin ideal değerlere yaklaşması yöntemin farklı yüz açı ve oranlarına sahip kişilerde benzer başarı gösterdiğini düşündürmektedir. Çalışmamızda nazal tip açısının daha yüksek VAS-B skoru (%27 üst limit) alan simülasyon görsellerinde 82° düzeyinde yer aldığı ve minimum 78° maksimum 85° olduğu gözlenmiştir. Buradan yola çıkarak rinoplasti planlamasında nazal tip açısının Farkas tarafından belirlenmiş referans aralığı (73°-81°) üst sınırlarında yani yaklaşık 82°'de oluşturularak beğeni düzeyine katkı sağlayacağı düşünülebilir. Cerrah simülasyon önce beğeni düzeyi (VAS-A) değerlendirmelerinde nazolabial açı referans aralığına (95°-115°) göre üst sınıra yakın ve daha yüksek açıya sahip burunların daha düşük VAS-A puanları ile değerlendirmesi cerrahların hasta değerlendirmelerinde ön planda rotate ve aşırı rotate bulduğu burunları daha düşük beğeniyle puanladıklarını göstermektedir. Total yüz konveksitesi değerlendirmesinde ideal referans aralığında (134.5°-143.5°) üst sınıra daha yakın olan görsellerin ise daha yüksek VAS puanları ile ilişkili olduğunun gözlenmesi, burun projeksiyonu glabella ve pogonion düzlemine göre arttıkça total yüz konveksitesi açısı azalacağı için ön planda projekte ve aşırı projekte olan burunların cerrah hasta değerlendirmelerinde daha düşük beğeniyle değerlendirildiğini göstermektedir. Crumley Lanser 2 ile VAS-A arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit edilmiştir, bu da cerrahların preoperatif hasta değerlendirmesinde; orta yüz ve alt yüz uzunluğuna ve alar kıvrımın vertikal yerleşim hattına göre (yani orta yüz projeksiyonuna göre), burun over projeksiyonunun daha az olduğu görselleri ön planda daha yüksek beğeni düzeyiyle puanladığını göstermektedir. Bu analizler göstermiştir ki araştırma grubumuzda yer alan presimülasyon görsellerinde ön planda rotasyon ve projeksiyon ideal değer üst sınırlarından artış gösterdikçe alt sınırda ve daha düşük olan değerlere göre cerrah beğeni düzeyi azalmaktadır. Presimülasyon ve simülasyon görsellerinin birleştirilmesiyle oluşturulan 60 görsellik grupta açı ve ölçümlerinin cerrah VAS skorlarıyla ilişkileri incelendiğinde; nazofasial açı (32°-35°), nazal taban açılanması(105°-110°), Goode oranı üst referans değerlerinde (0.6-0.63 aralığında) VAS puanlarının daha yüksek saptanması daha olası gözlenmiştir. Nazofrontal Açı 140° değerine, Powell Humphrey oranı ise 2.8-2.7'e doğru azalma gösterdikçe yüksek VAS puanlarına ulaşılmasına katkı sağlamaktadır. Nazofrotal açı alt sınırı literatürde Türk toplumunda 136°- 149 derece gözlenmiş, buna göre radiks derinliği daha belirgin yani orta yüz derinliğini belirginleştiren, yüksek rampa (high ramp) konseptine uygun olarak nitelendirilebilecek burunların daha yüksek beğeni düzeylerine sahip olduğu düşünülebilir. Powell-Humphrey verisi incelendiğinde literatürde 2.8-3 düzeylerinde ideal değerler gösterilmişse de araştırma grubumuzda üst dudağa göre burun projeksiyonu oranın daha az olduğu Powell Humphrey'nin önerdiği 2,8 düzeyi ve yakın alt değerlerindeki burunlar daha yüksek beğeniyle değerlendirilmektedir. Doktor paylaşımlarını inceleme sıklığı hasta simülasyon öncesi beğeni düzeyi (VAS-A) ilişkisine bakıldığında "nadiren''-"sık''-"bazen'' cevaplarında sırasıyla beğeni düzeyleri artarken "çok sık'' takip eden kişilerde ise akut bir düşüşle beğeni düzeyi diğer kategorilere göre azalmıştır. Buradan yola çıkarak paylaşımları takip etmede belirli bir düzeyden sonraki görsel maruziyetinin algıda seçiciliği ve detaycılığı artırarak doğal burun beğeni düzeyinde olumsuz etkiler oluşturduğu söylenebilir. Simülasyon görselinin tam sonucu vermesini isteyen katılımcıların VAS puanlarının diğerlerine göre daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bu katılımcılar beklentisi daha yüksek mükemmeliyetçi kişiler olması sebebiyle burun presimülasyon görsellerini daha düşük puanlıyor olabilirler. Sonuç Altın üçgen yöntemiyle rinoplasti simülasyonu, farklı yüz tipleri ve yüz açı-oranlarına sahip rinoplasti adayı genç kadın hastalarda simülasyon öncesi ve sonrası görsellerde literatürle uyumlu düzeyde yüksek beğeni artışı elde edilmesini sağlar. Cerrah değerlendirici grubunda da uyumlu olarak yüksek beğeni artışı gözlenmektedir. Literatürde tanımlanmış yüz ve burun açı-oranlarının ideal referans değerlerini ve radiks-tiple ilgili cerrah teknik değerlendirmelerinde ortak ideal görüşünü sağlayan rinoplasti ameliyatı planlamasında kullanılabilecek düşük maliyetli, tutarlı ve güvenilir bir yöntemdir. Bu tez çalışması, tecrübesi kısıtlı genç cerrahlara kolay ve geniş kapsamlı bir rinoplasti planlama yöntemi sağlamaktadır. Yüze bütünsel yaklaşımıyla rinoplasti teknik değerlendirmesi ve planlanlamasında öne çıkan uyum ve oranların derlenip yorumlanmasında değerli bir literatür katkısı sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Rinoplasti Planlaması; Nazion, Pronazale; Altın Üçgen; Preoperatif Rinoplasti Simülasyonu; Görsel Analog Skala; VAS; Burun Güzelliği; İdeal Burun.
Rinoplastide high septal ve low septal koruyucu tekniklerin karşılaştırılması
Giriş ve amaç Burun, yüzün en ortasında ve en anteriorunda yer alan yapı olup, hem yüz karakteristiğinin belirlenmesi hem de yüz güzelliğinin değerlendirilmesinde önemli bir yere sahiptir. Son onyıllarda popülerliği iyice artan rinoplasti ameliyatının en çok ilgi gören tekniklerinin başında gelen koruyucu (preservation) rinoplasti, burnun hem yumuşak dokusu hem de tip ve dorsum bölgelerini içeren bir değişimi kapsamasıyla beraber, en büyük değişikliği burun sırtına olan yaklaşımda ortaya çıkarmaktadır. Koruyucu rinoplasti başlığı altında birçok teknik geliştirilmiş olup, bunlar temelde burun dorsumu ve burun septumuna yapılan müdahaleler olarak iki gruba ayrılabilir. Septum manevraları ile septum üzerinde farklı seviyelerde kesiler yapılarak burun dorsumunun hareketlenmesi ve dorsumun yani supratipten radix'e kadar olan hattın tamamının burun içerisine farklı oranlarda düşürülerek, burun sırtının düzleşmesi sağlanır. Bu bağlamda teknikler (burada high ve low) kendi cerrahi mekanizmaları gereği, supratip ve kemer(hump) bölgelerinde farklı miktarlar ve oranlarda düşüşler sağlamakta, bu farklılıklar detaylıca değerlendirilip anlaşılırsa, doğru teknik seçimiyle hem cerrahi sonuçlar hem de karar verme mekanizmaları açısından cerraha büyük kolaylık sağlanacaktır. Bu tez koruyucu rinoplastide en sık kullanılan septal teknikler olan 'high' ve 'low' tekniklerin supratip ve kemer(hump) bölgesi üzerinden burun sırtına olan etkilerini ayrı ayrı değerlendirip karşılaştırmak amacıyla planlanmıştır. Gereçler ve yöntem 2022-2024 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesine başvurmuş ve rinoplasti ameliyatı gerçekleştirilmiş 16-35 yaş aralığındaki hastaların dosya ve fotoğraf kayıtları geçmişe dönük olarak taranmış ve bu hastalardan çalışma kriterlerine uyan 'High septal' grubunda 20, 'Low septal' grubunda 10 hastadan toplamda 30 kişilik çalışma grubu oluşturulmuştur. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası 1. yıl fotoğrafları mavi fon önünde, profilden ve baş pozisyonu Frankfurt horizontal düzlemine paralel olacak şekilde, hasta-kamera mesafesi 70 cm tutularak Redmi Note 10s 26 mm odak uzaklıklı lensi kullanılarak çekildikten sonra bilgisayar ortamına aktarılıp Adobe Photoshop 2025 üzerinde her hastanın ameliyat öncesi ve sonrası fotoğrafları üst üste getirilerek örtüştürülmüştür. Sıfır derece meridyeni alar kıvrıma yerleştirerek ameliyat öncesi supratip ve kemer(hump) noktaları ile ameliyat sonrası sonrası supratip ve kemer noktarı belirlenerek, vertikal alar düzlemden indirilen dikmeler ile bu bölgelerin projeksiyonları metrik olarak ölçülmüştür. Elde edilen bu veriler kullanılarak her iki teknikte de ameliyat öncesi-sonrası burun kemeri yüksekliği ile supratip yüksekliğinin birbiriyle ilişkisini değerlendirmek amaçlı 4 adet parametre oluşturuldu. Supratip farkı / kemer farkı oranı 1.parametre ile, supratip farkı / ameliyat öncesi supratip değeri ÷ kemer farkı / ameliyat öncesi kemer değeri (Normalize oran) 2.parametre ile, ameliyat sonrası burun sırtı eğimlerini hesaplamak amaçlı vertikal alar düzlem-dorsum teğeti ve nazofasyal açı varyasyonları kullanılarak elde edilen değerler 3.parametre olarak ve tertil düzeylerine göre supratip yükseklik farkı ortalamaları arasındaki varyasyon 4.parametre ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 26.0 (IBM Corp. Released 2019. IBM SPSS Statistics for Windows, Version 26.0. Armonk, NY: IBM Corp.) ve MS-Excel 2024 programları kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular Çalışmada, 1. ve 2. parametre ile high septal ve low septal tekniklerin burun dorsumunda oluşturdukları değişikliklerin supratip bölgesine etkisi değerlendirilmiştir. Supratip farkı / kemer(hump) farkı oranı kemer bölgesindeki düşüşe supratip bölgesinin ne ölçüde tepki verdiğini gösteren oransal ölçütü gösterir. Bu parametre için ortalama değerler high septal grupta 1.625, low septal grupta 0.817 hesaplanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkmıştır. High septal hastalarda ortalama değer 1'in üzerinde çıkarken low septal hastalarda 1'in altında çıkması, high septal tekniklerde supratipteki yükseklik değişiminin kemerde gerçekleştirilen değişimden daha büyük olduğunu, low septal tekniklerde ise kemerdeki yükseklik değişiminin supratipe azalarak yansıdığını gösterir. Normalize oran (Supratip farkı / supratip preop) ÷ (kemer farkı / kemer preop), yukarıda bahsedilen oranın hastanın ameliyat öncesi supratip ve kemer değerlerine bölünmesi ile elde edilen orantıdır. Hastaların ameliyat öncesi değerlerinin elde edilecek sonuca etkisinin minimalde tutulması amacıyla kullanılmıştır. Ortalama değerler, high septal grupta 1.098, low septal grupta 0.560 çıkmış olup, iki grup arasında anlamlı fark mevcuttur. İki grup arasında supratip değişimlerinin burun kemeri(hump) değişimine korelasyonlarının farklı olduğunun görülmesinin ardından, bu farklılığın ameliyat sonrası burun dorsumuna yansımasını açısal olarak da karşılaştırma amaçlı 3 farklı açı değeri ölçülmüş olup açı 1 için dorsum teğeti – vertikal alar düzlem açısı, açı 2 için dorsum teğeti – glabella-pogonion açısı, açı 3 için nasion – pronasale – glabella-pogonion açısı (Nazofasyal açı) teğetleri kullanılmıştır. 3 açı için de tüm hastalar dahil edilerek yapılan istatistiksel değerlendirmede iki grup arasında anlamlı fark bulunamamış olup, veri analizinde grup içi homojenliğin sağlanması amacıyla aykırı gözlemler belirlenmiş ve analiz dışında bırakılmıştır. High septal grubundan 45,4° ve low septal grubundan 29,8° açısal değerlere sahip aykırı iki vaka çıkarıldığında, low grup ortalaması 37,04°, high grup ortalaması 33,71° olup istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. Aynı 2 hasta Açı 2 ve Açı 3 değerlendirmeleri için de gruplardan çıkarıldığında ise, Açı 2 ve Açı 3 için ortaya çıkan değerler anlamlılığa ulaşmamıştır. 4. parametre ile supratip bölgesindeki postoperatif değişimin (supratip farkı), dorsal kemer çıkarımı miktarına (hump farkı) bağlı olarak nasıl değiştiği incelenmiştir. Amaç, supratip cevabının yalnızca artıp artmadığını değil, bu artışın şeklinin değerlendirilmesidir. Her iki grupta da hastalar, kemer farkına göre artan sırayla üç eşit gruba (tertil) ayrılmış; bu üç tertildeki supratip farkı ortalamaları ve ortalamalar arası farklar hesaplanmıştır. High septal grubunda supratip farkındaki artış, ilk iki tertilde daha belirgin olup, son tertile geçişte artış hızı azalmaktadır. Bu durum, supratip cevabının belirli bir noktadan sonra doygunluğa ulaştığını düşündürmektedir. Low septal grubunda ise supratip cevabı istikrarlı artmakta olup, kemer(hump)çıkarımına supratip cevabının daha güçlü ve ivmelenen bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Tartışma Hastaların 1. ve 2. parametre ile değerlendirilen ameliyat sonrası supratip yüksekliklerinde gerçekleşen değişimin kemer yüksekliklerinden gerçekleşen değişim ile karşılaştırılması ,bu hastalarda burun kemerinin düşürülmesi sırasında yapılan manevraların supratipi nasıl ve ne ölçüde etkilediğini göstermektedir. High septal grubunda ortalama 1 mm lik kemer (hump) düşüşüne kıyasla 1.625 mm'lik supratip düşüşü gerçekleşmiş olup, low septal gurubunda ortalama 1 mm'lik kemer düşüşüne oranla 0.817 mm'lik supratip düşüşü gerçekleşmiştir. High septal yaklaşımda supratip yüksekliğinde gözlenen değişim, kemer bölgesine (hump) uygulanan rezeksiyon miktarından daha büyük oranda gerçekleşirken; low septal teknikte ise kemer yüksekliğindeki azalma, supratip bölgesine daha düşük bir etkiyle yansımaktadır. High septal tekniklerde dorsum düzleştirilirken, alttaki septal kıkırdağın bir kısmının eksize edilmesiyle elde edilen esneklik ile 'keystone' alanı fleksiyona uğrar, aynı zamanda septumdan subdorsal kıkırdak şeridinin çıkarılmasının ardından oluşan boşluğa dorsumun düşürülmesi ile impaksiyon etkisi meydana gelir. Konveks dorsumların düşürülmesi sırasında 'keystone' alanının açılması, dorsumun açılanma biçimini değiştirerek geometrik olarak daha uzun bir dorsuma sebep olur. Bunun sonucunda ÜLK'lar scroll alana doğru uzayarak projeksiyonunu arttırır ve alt lateral kıkırdağın sefalik segmentiyle üst üste binen bu fazla kıkırdak dokusu cerrahi sırasında eksize edilir. Dolayısıyla kemer (hump) ve supratip altından subdorsal kartilajın çıkarılması ile elde edilen düşüşe ek olarak kaudal ÜLK'nın da eksizyonunun yapılmasının supratipteki bu fazla düşüşe katkı sağlayacağı düşünülebilir. Aynı zamanda bu kaudal fazlalığın çıkarılması sırasında W-noktasında da bir eksizyon gerçekleştirilip W-noktası daha kraniyale çekilmiş olacağından supratip noktasına denk gelen bu bölgenin kraniyale çekilmesi ile de supratip projeksiyonunda düşüş meydana gelecektir. High septal teknikte 'saddle' deformitesi yapabildiği için supratip alanda fazla kartilaj rezeksiyonundan kaçınılması gerektiği literatürde bahsedilmesine rağmen bunun mekanik sebeplerini açıklayan bir çalışma olmayıp, çalışmamızda high septal tekniğin bu mekaniğinden dolayı ameliyat sırasında supratip yüksekliğinin korunmasının ve subdorsal eksizyonun, supratip bölgesinde ortalama düşüşün daha fazla olacağı hesap edilerek planlanmasının daha iyi supratip kontrolü için önemi ortaya koyulmuştur. Low septal tekniklerde ise quadrangular kıkırdak üzerine temelde iki kuvvet uygulanmakta olup, bunlar impaksiyon ve quadriangular kartilajın yeri değiştirilirken uygulanan rotasyon kuvvetidir. Bu rotasyon hareketi septumun kaudalini yukarı kaldırıp supratip bölgesinde dolgunluğa yol açmaktadır. Low septal tekniklerde supratip bölgesinin kemer (hump) bölgesi kadar düşmemesi ve supratip yüksekliğindeki değişimin kemer bölgesindeki değişimden daha az olarak gerçekleşmesi de bu kuvvetlerin etkilerine dayandırılmıştır. Low septal tekniklerde supratip dolgunluğu- 'pollybeak' deformitesinden sakınılması açısından, septum tabanı eksizyonlarının bu değişimler dikkate alınarak gerçekleştirilmesinin faydalı olacağı sonucuna varılabilir. Literatürde low septal teknikte inferior şeridin eksizyonu sırasında ANS'ye yakın bölgelerden az kıkırdak çıkarılmasının septal kıkırdağın yeterli rotasyonu sağlayarak üzerine oturtulabilmesi için ANS'ye yakın alanda daha yüksek olan kıkırdak çıkıntısı elde etme açısından önemli olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda ise low septal tekniklerin supratip dolgunluğu oluşturma riski olduğu için buna sebep olan rotasyon hareketinin kontrollü yapılması gerektiği, ANS'ye yakın kıkırdak septumdan gerektiğinden daha az eksizyon yapılmaması gerektiği ortaya çıkmış, yeterli miktarda alınmazsa da supratipin yüksek kalarak dorsumda istenilen proporsiyonlar elde edilemeyeceği görülmüştür. High septal ve low septal tekniklerin burun dorsumunda meydana getirdiği bu değişiklikler 3. parametre ile değerlendirildiğinde de desteklenmektedir. Aykırı hastalar çıkarıldıktan sonra vertikal alar düzlem ve burun dorsum teğeti (Açı 1) kullanılarak elde edilen burun sırtı eğimi açılarına bakıldığında, high septal grup anlamlı şekilde düşük, low septal grup ise yüksek açı değerlerine sahip olup, ameliyat sonrası supratipteki düşüş oranlarının high septalde daha fazla, low septalde ise daha az olması ile uyumlu izlenmektedir. Açı 2 ve 3 ölçüm tekniklerinde olduğu gibi, nazofasyal açı veya burun dışı yüz sefalometrik noktaları dikkate alınarak yapılan açı ölçümleri burun sırtının gerçek eğimini doğru olarak yansıtmakta yetersiz kalmıştır. Hastaların ameliyat sonrası supratip bölgesindeki değişimin kemer yüksekliği ile korelasyonunun değerlendirilmesi amacıyla ise 4.parametre kullanılmıştır. Bu korelasyon incelendiğinde high septal teknikte kemer düşüşüne karşılık gelen supratip düşüşünün kemer büyüklüğü arttıkça kemer yüksekliğiyle aynı oransal doğrultuda artmadığı, gittikçe artış hızının azaldığı ve doyuma ulaştığı görülmüştür. Yani supratipteki depresyon (saddling) eğilimi gittikçe azalmakta, kemer (hump) büyüdükçe supratip kontrolü görece kolaylaşmaktadır. Bu durum supratipteki çevre yumuşak dokuların geciken uyumunun ve yarattıkları geri tepme (recoil) etkisinin supratipteki düşüşü yavaşlatması olarak yorumlanabilir. Aynı zamanda geometrik olarak değerlendiğinde dorsum kemeri (hump) büyüdükçe kemer yayının uzunluğunun kemer yüksekliğine oranının gittikçe artmasına, yani hump büyüdükçe eksize edilmesi gerekecek olan ÜLK miktarının teorik olarak katlanarak artmasına rağmen 4. parametrede görüldüğü gibi supratip alanına taşan miktar göreceli olarak azalmaktadır. Bunun sebebi kemer (hump) yüksekliği arttıkça ÜLK'ların yatay yayılma (splay) ve bombeleşme eğilimlerinin scroll alana taşma eğilimlerinden daha fazla olmaya başlaması ile açıklanabilir. Bu da literatürde ÜLK'ların bu yatay yayılma ve bombeleşmelerinin önüne geçme amaçlı genellikle low septalde ve bazı yüksek kemerli high septal hastalarda olmak üzere ballerina manevrası önerilmesine açıklama getirerek yüksek kemerli hastalarda LKA disseke edilmesi ve ÜLK'larda oluşan gerilimin düşürülmesinin (Ballerina manevrası) önemini vurgulayan niteliktedir. Low septal teknikte 4. parametre değerlendirildiğinde kemer düşüşüne karşılık gelen supratip düşüşünün kemer büyüklüğü arttıkça kemer yüksekliğiyle daha benzer oranda arttığı ve artış hızının gittikçe ivmelendiği görülmüştür. Yani kemer büyüdükçe supratip düşüşü görece arttığı için, tekniğin supratipte dolgunluk yapma eğiliminin gittikçe azaldığı ortaya çıkmıştır. Supratipi dolduran etkinin rotasyonla elde edildiği göz önüne alındığında, kemer büyüdükçe kemeri düşürmek için impaksiyon etkisiyle elde edilen etkinin rotasyonla elde edilene kıyasla daha fazla öne geçtiğini düşündürmektedir. Low septal tekniklerde quadrangular kartilaja rotasyon ile uygulanan kuvvete karşı burnun uyguladığı ters yönlü yumuşak doku kuvvetleri kemer (hump) tekrarına(relaps) yol açmaktadır. Çalışmada bu parametrenin analizinde bu rotasyonel etkinin kemer büyüdükçe rölatif azaldığının görüldüğü göz önüne alınırsa, daha büyük kemerlerde low septal tekniklerin kullanması cerraha kolaylık sağlayacaktır. Bakıldığında çalışmada her iki tekniğin de daha yüksek kemerli burunlarda kendi teknik altyapılarına has dezavantajlarının azaldığı görülmekte olup, dorsal koruyucu (preservation) tekniklerin yüksek projeksiyonlu burunlar için de uygun nitelikte olduğu sonucu çıkarılabilir. Sonuç Literatürde high septal ve low septal dorsal koruyucu (preservation) rinoplasti teknikleri için yayınlar mevcut olmasına rağmen bu teknikleri birbiriyle karşılaştıracak veya dorsum üzerinde etkilerini değerlendirmiş bir yayın bulunmamaktadır. Çalışmada gerçekleştirilen, high septal ve low septal tekniklerin kemer ve supratip bölgelerinde oluşturdukları etkilerin değerlendirilmesi bu güncel konseptlerin nasıl çalıştığına ışık tutmaktadır. Hastaya uygulanacak dorsal koruyucu rinoplasti tekniği seçerken yalnızca kemer projeksiyonu ve septal-dorsal deviasyon gibi değişkenlerin göz önüne alınmasının ötesinde ameliyat öncesi burun kontürü, kemer ve supratip oranları da hesaba katılarak yapılan teknik seçiminin ameliyat sonrası hedeflenen dorsal kontürü elde etmede faydalı olacağı konusunu gündeme getirmiştir.
Yüksek gerilim elektrik yanıklarında fleplerin kullanım alanları
AmaçBu çalışmanın amacı; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan geniş ve vital dokuları açıkta olan defektlerin erken debridmanı ve olası en kısa sürede güvenilir, kanlanması iyi bir fleple rekonstrüksiyonu, anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturmak ve hastada maksimum fonksiyonel kazanç elde edilmesidir. Bu amaca hizmet edecek flebin seçimi istenilen hedefe ulaşmada önemli bir faktördür.Gereç ve YöntemRetrospektif ve klinik olarak yapılan bu çalışmada,1988- 2008 yılları arasında yüksek gerilim elektrik yanığına maruz kalan toplam 633 hastadan fleple onarımı yapılan 103 hasta incelendi. Hastalar cinsiyet, yaş, yanık yüzdesi, ek travma, fasyotomi sayısı, amputasyon seviyesi, yatış süresi, flep çeşitleri ve komplikasyon parametrelerine göre incelendi. Yüz üç hastada toplam 138 fleple onarım yapıldı. Üst ekstremitede defekti olan 88 hastadan 45'ine groin flep, 15'sına pediküllü kas veya kas-deri flebi, 15'ine lokal fasyokutan flep, 5'ine submammarial flep, 2'sine adipofasyal ?turn-over? flebi, 2'sine serbest latissimus dorsi (LD) flebi, 2'sine pediküllü ters akımlı dorsal metakarpal arter (TADMF) flebi, 1'ine pediküllü superfisial eksternal pudental arter (SEPA) flebi uygulandı, 1'ine pediküllü rektus abdominis miyokutan flep. Alt ekstremite defekti olan 29 hastadan 9'una sural flep, 4'üne serbest LD flebi, 10'una lokal fasyokutan flep, 3'üne adipofasyal ?turn-over? flebi, 1'ine faysa flebi, 1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine pediküllü gastroknemius kas flebi uygulandı. Skalp defekti olan 19 hastadan 10' una lokal skalp flebi, 3' üne serbest LD kas veya kas-deri flebi, 2'ne fasya flebi,1'ne serbest transvers rektus abdominis miyokutan (TRAM) flebi,1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine serbest serratus kas flebi, 1'ine pediküllü trapezius miyokutan flebi uygulandı. Penis yokluğu olan 2 hastadan 1' ine serbest fibula osteokutan, diğerine ise serbest radial önkol fasyokutan flebi uygulandı. Bu onarımlar sonucunda anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturuldu.Hastalar postoperatif 1, 3, 6, 12 aylık ve sonra da yıllık periyodlarla takip edildi. Bu takipler sonucu gerekli hastalara fonksiyonel amaçlı girişimler uygulandı.BulgularHastalar ortalama 31 ay takip edildi. Bu süre içinde sekonder girişimleri yapılan hastalarda flep adaptasyonunun iyi olduğu görüldü. Yüz otuz sekiz flepten 3 serbest LD flebinde,1 pediküllü gastroknemius kas flebinde,1 groin flepte ve 2 lokal fasyokutan flebinde tam ve 19 farklı flepte parsiyel nekroz gelişti. Bu fleplerin 6'sında enfeksiyon ve 1'inde hematom olduğu görüldü.SonuçSonuç olarak; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan defektlerin erken seri debridmanı ve debridman sonrası açıkta olan vital yapıların biran önce uygun bir fleple rekonstrüksiyonu önemlidir. Mevcut defektlerin rekonstrüksiyonu için oluşturulan algoritmaya uygun olarak; üst ekstremitedeki defektlerin groin flebiyle, pediküllü LD kas veya kas-deri flebiyle veya defekt etrafında sağlam dokular mevcutsa lokal fasyokutan fleplerle, alt ekstremite defektlerinde sural ve serbest LD kas flebiyle, skalp defektlerinde skalp veya serbest fleplerle ve penis rekonstrüksiyonunda serbest fleplerle onarım yapıldığı hastalarda rekonstrüksiyonun daha başarılı ve uygun olduğu sonucuna varılmıştır.
Sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde yeni bir cerrahi geciktirme tekniği
Amaç: Yara bakımına dirençli, karmaşık yaraların tedavisinde flep ile rekonstrüksiyon önemli bir seçenektir. Literatürde flep yaşayabilirliğini arttırmaya yönelik pek çok cerrahi geciktirme yöntemi mevcuttur, ancak sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde, flebi çift perforatörlü hazırlayıp, sonra tek perforatöre indirgeyerek uygulanan cerrahi geciktirme yöntemine rastlanmamıştır. Çalışmamızda, cerrahi geciktirme uygulanan ve uygulanmayan sıçanların flep nekroz miktarlarının karşılaştırılması, flep yaşayabilirliğinin bu yeni yöntemle arttırılabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 190-350 gr arasında değişen 23 adet erişkin Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan araştırmada kullanılmıştır. Kontrol grubuna 10, deney grubuna 13 sıçan dahil edilmiştir. Kullanılan flep modeli ?genişletilmiş sırt ada flebi modeli?dir. Kontrol grubundaki sıçanlarda sol derin sirkümfleks ilyak arter korunmuş, ameliyattan 7 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır. Deney grubundakilerde ise sol derin sirkümfleks ilyak arter ve sol lateral torasik arter korunarak çift perforatörlü flep hazırlanmış, 7 gün sonra sol lateral torasik arter kesilerek sol derin sirkümfleks ilyak arter tabanlı, tek perforatörlü flep modeline dönüştürülmüştür. İlk ameliyattan 14 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır.Bulgular: Kontrol grubunda fleplerin ortalama nekroz yüzey alanı 5,4 cm2 (% 7,6) iken deney grubunda 0,17 cm2 (% 0,22) olarak saptanmıştır. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,000).Fleplerde nekrozun, literatürdeki nekroz lokalizasyonlarından farklı olarak flep distalinin tamamında değil, sadece flep sağ üst köşesinde oluştuğu saptanmıştır.Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre fleplere uygulanacak bu yeni cerrahi geciktirme yöntemi ile flep yaşayabilirliği anlamlı şekilde artmaktadır.Fleplerde nekrozun flep sağ üst köşesinde meydana gelmesi, iki lateral torasik arter damarlı bölgeler (anjiozomları) arasında Acartürk ve ark. tarafından tanımlanan ?santral? vene ve bu venin ?ara? bir damarlı bölge olarak davranmasına bağlanabilmektedir.
Kliniğimizde jigantomastili hastalarda uygulanan serbest mem başı ve süperomedial pediküllü meme küçültme tekniklerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmamızın amacı kliniğimizde jigantomastili hastalara uygulanan serbest meme başı greft tekniği ve süperomedial pedikül ile yapılan meme küçültme ameliyatlarını karşılaştırarak hangi hastaya hangi yöntemin kullanılmasının uygun olacağını göstermektir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla retrospektif olarak 2006 ? 2011 Haziran tarihleri arasında yapılmış olan 220 jigantomastili hastanın 118 tanesine ulaşıldı. 67 hasta serbest meme başı greft tekniği ile 51 hasta ise süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği ile ameliyat edildi. Tüm hastaların yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), doğum sayısı, sosyoekonomik - kültürel seviye, meslek, ek sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, preop ölçümlerde elde edilen sağ ve sol sternal çentik areola nipple mesafesi, perop dönemde sağ ve sol memeden çıkarılan dokunun formol kullanılmadan önceki ağırlığı, toplam çıkarılan miktar, postop sternal çentik areola nipple mesafesi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi, komplikasyon varlığı, sekonder girişim yapılıp yapılmaması kaydedildi. Memnuniyet durumları 5 üzerinden derecelendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların % 81,4'ü ev hanımı, % 82,2'si orta ve düşük sosyoekonomik seviyeye sahipti. Grup I hastalarının yaş ortalaması 47,3±10,7, Grup II hastalarının ise 37,4±11,5 bulundu. Grup I hastalarının BMI ortalaması 37,1±6,0 kg/m2, Grup II hastalarının ise 32,1±5,4 kg/m2 bulundu. Ek hastalık oranlarına baktığımızda Grup I`deki hastaların % 38,8'inde, Grup II'deki hastaların ise % 15,7'sinde ek sistemik hastalık varlığı tespit edildi. Bu oranlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup I hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı 3636,2±1038,4 gr, Grup II hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı ise 2324,8±450,6 gr olarak saptandı. Komplikasyon ve memnuniyet oranlarına bakıldığında her iki grupta anlamlı bir fark saptanmadı. Grup II'de dört areola nekrozu meydana geldi. Çalışmaya alınan hiçbir hastada sistemik komplikasyona rastlanmadı.Sonuç: 1000 gr'dan daha fazla doku çıkarılması gereken jigantomastili hastalarda seçilecek yönteme karar verirken hastanın yaşı, BMI'i, ek hastalık varlığı, postmenapozal dönemde olup olmaması göz önünde bulundurulmalıdır. 40 yaş üstü, postmenapozal dönemde bulunan, BMI'i 30'un üzerinde olan ve ek sistemik hastalığı olan kişilerde hiç düşünmeden serbest meme başı küçültme tekniği kullanılmasını klinikçe önermekteyiz. Diğer koşullarda süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği oldukça güvenli bir şekilde uygulanarak uzun dönemde daha kalıcı fonksiyonel ve estetik sonuçlar sağlamaktadır.Anahtar Sözcükler:Meme hipertrofisi, jigantomasti, serbest meme başı greft ile meme küçültme tekniği, süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği.