
354
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İdiyopatik parkinson hastalarında subjektif uyku kalitesi ve serum ghrelin seviyeleriyle olan ilişkisi
İdiopatik Parkinson hastalığı (İPH), substantia nigra pars compacta'daki dopaminerjik nöronların dejenerasyonu ile karakterize kronik, ilerleyici, nörodejeneratif bir hastalıktır. Uylu problemleri parkinson hastalarını etkileyen önemli non-motor semptomlardandır. Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI) uyku kalitesini değerlendirmek için kullanılan ölçeklerden biridir . Ghrelin, büyüme hormunu sekretuar resöptörünün endojen bir ligandı olan popüler ismiyle "açlık hormonu" olarak bilinen bir peptittir. Uygun yöntemle ve uygun zamanda ölçüldüğünde ghrelinin erken evre Parkinson hastalarında bir biyobelirteç olabilceği literatürde bildirilmiştir. Bu amaçla , çalışmamızda İdiopatik Parkinson Hastalarında subjektif uyku kalitesinin ve bunun serum ghrelin ile olan ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır . Parkinson ve Hareket Hastalıkları polikliniğimizce takipli 63 Parkinson hastası ve sosyodemografik olarak benzer dağılıma sahip 59 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalarımızın %61,9 erkek , %38,1 i kadın olup yaş ortalaması 64,7 ydi. Hastalarımız Modifiye Hoehn ve Yahr Skalası (H&Y) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ile değerlendirildi . Hasta ve sağlıklı gönüllülerin PUKI ölçeği tesbit edildi , ELISA yöntemi kullanılarak serum açlık ghrelin seviyelerine bakıldı. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubunun PUKİ değerleri arasında anlamlı bir farklılık görüldü ( p = <0,001 ) ve Parkinson hastalarında PUKI değerleri daha yüksek saptandı , bunun yanında hastaların PUKI değerleri ile BPHDÖ Nonmotor puanları arasında anlamlı ve orta derecede korele ( r 0,517) bir ilişki tesbit edildi . Serum açlık ghrelin seviyeleri ile BPHDÖ motor ,BPHDÖ non motor , H&Y ve PUKI değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Daha fazla Parkinson hastasında açlık ghrelinin yanında postprandiyel değişik saatlerde ölçülen Ghrelinin seviyelerine bakılan ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler : İdiopatik Parkinson Hastalığı , H&Y, BPHDÖ, Açlık Serum Ghrelin Düzeyi , Pitsburg Uyku Kalite İndeksi
Karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların cinsiyet ve yaşa göre risk faktörleri açısından karşılaştırılması
İnme tedavisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Ayrıca uzun dönem sakatlığın en önemli nedenlerindendir. Epidemiyolojik çalışmalar inmelerin %10-20'sinin karotis arter hastalığı ve %8'inin vertebral arter hastalığı nedeniyle olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada karotis veya vertebral stent uygulanan hastalarda risk faktörlerinin yaş ve cinsiyete göre ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinde Şubat 2015-Eylül 2018 tarihleri arasında karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaşları <65, 65-74 ve ≥75 şeklinde üç grupta değerlendirmeye alındı. İstatistik değerlendirmelerde; sosyodemografik özellikler, stentlenen arterler, semptom varlığı, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kalp hastalıkları, sigara kullanımı, alkol kullanımı, geçirilmiş inme öyküsü değişkenlerinin yaş grupları ve cinsiyet ile ilişkisi incelendi. Değerlendirmeler sonucunda hastaların %68,7'sinin erkek olduğu ve %83,7'sine karotis stenleme uygulandığı saptandı. Karotis arter ile vertebral arter hastaları arasında risk faktörleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Çalışmada hipertansiyon (%65,5) en sık rastlanan risk faktörü olarak saptanmıştır. Diyabet, sigara kullanımı ve geçirilmiş inme faktörleri 75 yaş altı bireylerde istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek oranlarda gözlenmiştir (p<0,05). Diyabet ve hipertansiyon kadınlarda; sigara ve alkol kullanımı ise erkeklerde anlamı daha yüksek oranlarda saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak risk faktörlerinin görülme oranları yaş ve cinsiyete göre değişkenlik göstermektedir. Risk faktörlerinin alt grup analizleri ile daha ayrıntılı şekilde belirlenmesi; bu sayede daha spesifik koruyucu hekimlik uygulamaları yürütülmesi ile iskemik inme riski, mortalite ve morbiditesi önemli ölçüde azaltılabilecektir. Anahtar Kelimeler: İskemik inme, Karotis arter stenozu, Vertebral arter stenozu, Stent, Risk Faktörleri
Vitamin D replasmanın huzursuz bacaklar sendromunda hastalık semptomları, uyku, depresyon ve yorgunluk üzerine etkileri
Amaç: Geçmişte yapılan araştırmalar, Huzursuz Bacak Sendromu hastalarında D vitamini eksikliğinin daha sık görüldüğünü ve D vitamini eksik olan hastalarda bu semptomların daha ciddi olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamızın amacı, Huzursuz bacaklar tanısı olan ve Vitamin D eksiliği saptanan hastalarda, D vitamini takviyesi öncesi ve sonrası UHBSSG çalışma grubu semptom skalası, Yorgunluk Şiddet Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve Pittsbug Uyku Kalite İndeksi gibi ölçümleri kullanarak, Vitamin D replasman tedavisinin hastaların semptomları üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Ocak 2022 ile Nisan 2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Polikliniği'ne Huzursuz Bacaklar Sendromu tanısı ile başvuran hastaların dosyaları taranmıştır. Bu nedenle, kliniğimizde Huzursuz Bacaklar Sendromu tanısı konulan hastaların D vitamini düzeyleri de incelenmiş ve eksik olan hastalara replasman tedavisi uygulanmıştır. D vitamini takviyesinin, Huzursuz Bacaklar Sendromu semptomları üzerine etkileri UHBSSG çalışma grubu semptom skalası, yorgunluk düzeyi üzerine etkileri Yorgunluk Şiddet Ölçeği, depresyon seviyesi üzerine etkileri Beck Depresyon Ölçeği ve uyku kalitesi üzerine etkileri Pittsbug Uyku Kalite İndeksi ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın örneklemi, D vitamini eksikliği olan idiyopatik HBS hastalarından oluşmuştur. Başvuru sırasındaki ölçümler alındıktan sonra, D vitamini yetmezliği saptanan hastalara haftalık 50.000 IU 3 ay boyunca replasman yapılmıştır. Replasman sonrası 3. ayda hastaların kontrol D vitamini düzeyleri ölçülmüş ve aynı ölçüm araçları tekrar kullanılmıştır. D vitamini düzeyi normal aralığa gelmemiş olan hastalar 3. ayda çalışmadan çıkarılmıştır. Tedavi süreci boyunca düzenli kontroller yapılarak hastaların durumları gözlemlenmiştir. Çalışma tamamlandığında, D vitamini tedavisi öncesi ve sonrasındaki durumlar arasında yapılan karşılaştırmalar sonucunda, D vitamini replasman tedavisinin hastalık semptomlarının şiddeti, uyku kalitesi, depresyon ve yorgunluk üzerindeki etkisine dair sonuçlar elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 25 hastanın başlangıçtaki BDÖ değerleri incelendiğinde, en düşük değerin 0 ve en yüksek değerin 22 olduğu görüldü. Başlangıçtaki ortalama BDÖ değeri ise 6,80 ± SS 5,64 olarak hesaplandı. 3 ay süren D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların BDÖ değerleri tekrar ölçüldü. Bu ölçümlere göre en düşük değer yine 0, en yüksek değer ise 23 olarak belirlendi. Tedavi sonrası ortalama BDÖ değeri ise 6,84 ± SS 5,91 olarak hesaplandı. Giriş ve 3. Ay BDÖ skorları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı değişiklik saptanmadı (p= 0,846). Bu sonuçlar, D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların depresyon düzeylerinde önemli bir değişiklik olmadığını göstermektedir. Çalışmaya katılan 25 hastanın başlangıçtaki UHBSÇGŞÖ skoları incelendiğinde, en düşük değerin 5 ve en yüksek değerin 29 olduğu görüldü. Başlangıçtaki ortalama UHBSÇGŞÖ skoru ise 15,36 ± SS 6,75 olarak hesaplandı. 3 ay süren D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların UHBSÇGŞÖ skorları tekrar ölçüldü. Bu ölçümlere göre en düşük değer 5, en yüksek değer ise 29 olarak ölçüldü. Tedavi sonrası ortalama UHBSÇGŞÖ skoru ise 14,28 ± SS 6,22 olarak hesaplandı. Replasman tedavisi sonrası UHBSÇGŞÖ skorları girişe göre istatistiksel anlamlı düşüktü (p=0,019). Çalışmaya katılan 25 hastanın başlangıçtaki PUKİ skorları incelendiğinde, en düşük değerin 9 ve en yüksek değerin 17 olduğu görüldü. Başlangıçtaki ortalama PUKİ skoru ise 11,76 ±SS 1,98 idi. D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların PUKİ skorları ise en düşük değer 7, en yüksek değer ise 17 olarak belirlendi. Tedavi sonrası ortalama PUKİ skoru ise 11,52 ± SS 2,30 idi. Giriş ve 3. ay PUKİ skorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,242). Çalışmada yer alan 25 hastanın başlangıçtaki YŞÖ skorları analiz edildiğinde, en düşük değer 1 ve en yüksek değer 55 olarak ölçüldü. Başlangıçtaki ortalama YŞÖ skoru ise 19,32 ±SS 12,34 olarak hesaplandı. 3 aylık D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların YŞÖ skorları tekrar değerlendirildi. Bu ölçümlere göre en düşük değer 1, en yüksek değer ise 55 olarak tespit edildi. Tedavi sonrası ortalama YŞÖ skoru ise 18,24 ±SS 11,32 olarak belirlendi. Giriş ve 3. ay YŞÖ skorları karşılaştırıldığında 3. ay YŞÖ skorları girişe göre hafifçe azalmıştı. İstatiksel anlamlılık sağlanmasa da p =0,058 idi ve anlamlılığa yakın bir düşüş saptanmıştı. Sonuç: D vitamini replasmanının HBS semptom şiddetinde olumlu etki sağladığını gösterirken, uyku kalitesi ve depresyon üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığını ortaya koymuştur. Yorgunluk düzeylerinde ise sınırlı bir etki gözlemlenmiştir. İdyopatik HBS hastalarında D vitamini düzeyi hastalık semptom şiddeti ile ilişkili gibi görünmektedir. HBS hastalarında D vitamini düzeyinin bakılmasının ve eksik olan hastalarda replasman yapılmasının hastalık semptomlarının şiddetini azaltacağını düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Huzursuz Bacaklar Sendromu, Vitamin D, Depresyon, Yorgunluk, Uyku kalitesi.
Non-valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde MPV, CRP, RDW değerlerinin ve nötrofil/lenfosit oranının prognozla ilişkisi
Atrial fibrilasyon ile inflamasyonun ilişkisi daha önce birçok çalışmada gösterilmiştir. MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranı (NLO) gibi inflamasyonla ilişkili laboratuar bulgularının birçok hastalıkta prognozla ilişkileri çalışılmıştır. Biz bu laboratuvar bulgularının non valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde prognozla ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda Ocak 2015- Mart 2019 arasında çalışmamızdaki kriterleri sağlayan toplam 91 iskemik inme hastası retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda prognostik belirteçler olan başvuru ve 24. saat NIHSS skorları, taburculuk mRS, 3. ay mRS skorları, ASPECT skorları, TICI2b-3, mTICI2c-3 başarılı rekanalizasyon oranlarının, hastaların başvuru esnasındaki MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranıyla istatiksel olarak ilişkisinin olup olmadığını araştırdık. Çalışmamızda NLO yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği, 24. Saat NIHSS skoru yüksekliği, taburculuk mRS>2 gibi kötü prognostik belirteçlerle istatiksel açıdan ilişkiliydi. RDW değeri yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği ve düşük ASPECT skoru ile istatiksel açıdan ilişkili saptandı. Çalışmamızda MPV ve CRP değerlerinin prognozla ilişkisi saptanmadı. Bizim çalışmamızda enflamasyonla ilişki NLO ve RDW değerlerinin NVAF li hastalarda kötü prognozla ilişkili olduğu tespit edildi. NVAF tanılı akut inme hastalarında prognozu belirlemede prediktör faktör olarak laboratuvarda çalışılması basit ve kısa sürede sonuçlanan NLO ve RDW değerlerinin kullanılması öngörülebilir. Anahtar Kelimeler: Atrial fibrilasyon, iskemik inme, trombektomi, inflamasyon, prognoz.
Chrna7 geni kopya sayısı varyasyonları (CNV), gen ekspresyonu ve migren riski
Migren çok sık rastlanan bir baş ağrısıdır. Ağrı karakteri gereği migren atağı, kişide işlev ve işgücü kaybına yol açar. Bu yüzden de mutlak tedavi edilmesi gerekir. Migren etyopatogenezi üzerine bir çok teori öne sürülmüştür. Günümüzde en çok nöroinflamasyon üzerinde durulmaktadır. CHRNA7 bir nikotinik asetilkolin reseptörünün α7 subüniti kodlayan gendir. Bu genin ürünün yapılan çalışmalarda antiinflamatuar olduğu saptanmıştır. Migrenle ilişkili CNV'ler (Kopya Numarası Varyasyonları) ve ilgili genin ekspresyonu migrenle ilişkili genetik mekanizmalarını anlamak için öznel ve biyobelirteç ölçümlerinin kullanılmasından faydalanacaktır. Migren ile bir ilişki gözlenmesi, migrenin genetik temeli bakımından önemlidir. Bu çalışma ile CNV değişimlerinin normal sayıya ulaştırılabilmesi ve migren hastalarının refahını iyileştirmeyi amaçlayan stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olmak amaçlanmaktadır Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji kliniğine başvuran 102 adet Migren hastası ve 120 adet sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı laboratuarlarında, hastalardan alınan kan ile elde edilen lenfositler üzerinden CHRNA7 geni ve CNV ekspresyon analizleri yapıldı. Migren hastalığında CNV'lerin durumu ve CNV'lerin üzerinde bulunduğu genin ekspresyonuna etkisi hastalığın tüm klinik bulgularıyla birlikte analiz edilmiştir. Migren hastalarımızda sağlıklı kontrol bireylerine göre azalan kopya sayısı ve artan kopya sayıları ile migren olma riski arasında ilişki tespit edilmiştir. CHRNA7 geni ekspresyon düzeyine gen üzerindeki CNV sayılarının etkisi incelendiğinde istatistiksel olarak ilişki gözlenmemiştir. klinik değişkenlerin ekspresyon üzerinde etkisi olabileceğini fakat CNV sayılarında direkt etkisi olmadığını göstermiştir. Sonuç olarak, bu çalışma migren gelişimi için bir temel oluşturduğundan ve migrenin genetik mekanizmasına ilişkin bir kavrayış kazandığından değerlidir. Bu bulgulara dayanarak, migrenli bireylerin yaşam kalitesini ve günlük yaşam aktivitelerini iyileştirmek için tedavi stratejileri geliştirmek için normal aralıktaki CNV'nin son derece önemli olduğunu önerebiliriz. Anahtar kelimeler: Migren, İnflamasyon, Chrna7, CNV
Vertebral arter stentleme yapılan vakaların cinsiyete göre demografik özelliklerinin karşılaştırılması
İnme tedavisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Epidemiyolojik çalışmalar inmelerin ortalama %20'sinin arka sistem kaynaklı olduğu bunların %25'inin vertebral arter ve baziller arter hastalığı nedeniyle olduğunu göstermektedir. Burda da cinsiyetler arası farklılıklar vardır ve çalışmamızda bu farklılıklar yönünden hastalar incelenmiştir. Çalışma için Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinde Ocak 2018-Mart 2020 tarihleri arasında vertebral arter stentleme yapılan hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel değerlendirmelerde; sosyodemografik özellikler, yaş, medeni durum, stentlenen arterin pozisyonu, semptom varlığı, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kalp hastalıkları, sigara kullanımı, alkol kullanımı, geçirilmiş inme öyküsü gibi değişkenlerinin cinsiyete göre demografik özellikleri bakımından ilişkisi incelendi. Çalışmamızın analizlerinde hastaların darlık yüzdeleri ve semptomatik olup olmaması açısından cinsiyete göre anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Yine sağ-sol vertebral arter stentleme sıklığı ve cinsiyet farklılığı açısından anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Hipertansiyon %66,3 ile en fazla görülen risk faktörü iken erkeklerde hipertansiyon varlığı %60, kadınlarda %82,1 oranında saptanmıştır. İstatiksel olarak hipertansyonun varlığı cinsiyete göre anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca sigara kullanımı erkeklerde kadınlara göre anlamlı bulunmuştur. (p<0,05). Yine sigara kullanımı ve medeni durumun evli olması açısından da anlamlı istatistiksel ilişki kurulmuştur (p<0.05). Sonuç olarak stentleme yapılan vakaların demografik özelliklerinin cinsiyete göre farklılıklar içerdiği görülmüştür. Burdan yola çıkarak bu çalışma ile gelecekteki bilimsel çalışmalara ve inme koruyucu hekimlik çalışmalarına katkı sağlamayı amaçlamaktayız.
Relapsing remitting multipl skleroz tanılı hastalarda ocrelizumab tedavisinin yaşam kalitesi, yorgunluk, anksiyete ve depresyon üzerine etkisi
Multipl Skleroz (MS) dünya genelinde genç erişkinlerdeki nörolojik yeti kaybının en sık sebebidir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğinde Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS) tanısı ile takip edilen hastalarda Ocrelizumab tedavisinin hastaların yaşam kalitesi, yorgunluk, anksiyete ve depresyon durumları üzerine olan etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışma retrospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya 2017 revize Mcdonald kriterlerine göre RRMS tanısı almış 43 hasta ( 26 kadın, 17 erkek) alınmıştır. Hastaların Ocrelizumab tedavisi öncesi ve tedavinin 3.dozunu aldıktan 1 ay sonrasındaki multiple sclerosis quality of life 54 (MSQOL-54), Fatique Severity Scale(FSS), Beck anksiyete ölçeği ve Beck depresyon ölçeği puanları retrospektif olarak hasta dosyalarından elde edilmiştir. Çalışmaya alınan tüm olguların yaş, cinsiyet, engellilik durumları, hastalık tanısı aldıklarından beri geçen süre ve son kullandıkları hastalık modifiye edici ajanlar kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç olarak; Ocrelizumab tedavisinin RRMS hastalarında yaşam kalitesi ve anksiyete üzerine istatistiksel olarak anlamlı etki etmezken, çalışmaya alınan hastaların yorgunluk durumunda artışa depresyon durumlarında ise azalmaya yol açtığı görülmüştür.
Kronik sigara kullanımının kognitif fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması
Sigara içerdiği çok sayıdaki oksidan ajanlar aracılığıyla organizmaya olumsuz etkiler gösterebilen bir maddedir. Nikotin doğrudan ve dolaylı olarak merkezi sinir sisteminde fizyolojik, biyokimyasal ve davranış fonksiyonlarını etkiler. Sigara içen sağlıklı insanlarda nikotinin kognitif fonksiyonlar üzerinde etkileri olabileceği düşünülmektedir. Biz bu çalışmada sigara içen sağlıklı bireylerde sigaranın, kognitif fonksiyonlar üzerine olan olumlu ya da olumsuz etkilerini P300 ve SPT testlerini kullanarak göstermeyi amaçladık.Çalışmaya alınan olguların ve sağlıklı kontrollerin olaya ilişkin uyarılmış potansiyelleri (P300) standart şaşırtmalı uyaran dizisi (oddball paradigması) kullanılarak elde edildi. Kayıtlar EMG laboratuarında Dantec Keypoint modeli 8 kanallı bir EMG/Uyarılmış Potansiyel Cihazı kullanılarak elde edildi. Sessiz bir odada, kişi uzanır pozisyonda iken Ag/AgCl disk elektrotlar kullanılarak, aktif elektrot Cz'ye, referans elektrot kulak memesine yerleştirildi.Çalışmaya alınan tüm olgulara nöropsikolojik testlerden birisi olan ?sürekli performans testi (SPT)? bilgisayar ekranında uygulandı.P300 latansının sigara içenlerde kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzadığı görüldü. Bu uzamanın sigara içme süresi ile ilişkili olarak özellikle 10 yıldan fazla sigara içenlerde daha belirgin olduğu gözlendi. P300 amplitüdünde ise kontrol grubu ile 10 yıldan az süre sigara içenler arasında anlamlı derecede bir fark bulunmadı, ancak 10 yıldan uzun sigara içenlerde P300 amplitidünün anlamlı derecede düştüğü gözlendi.SPT incelendiğinde, kontrol grubu ile sigara içen gruplar arasında ve sigara içen grupların kendi aralarında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.P300 testinin, sigaranın kognisyon üzerindeki etkilerini değerlendirmede yardımcı bir test olarak kullanılabileceği, SPT testinin ise sigara içenlerle içmeyenler arasında kognitif fonksiyonları değerlendirmede etkili bir test olmadığı sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: P300, Nikotin, Sigara, SPT, Kognisyon
Sol hemisferik lezyonlu hastalarda lisan fonksiyonu ve ilgili anatomik yapılar
Vasküler nedenli komaların prognozunu belirlemede klinik ve laboratuvar bulgularının değeri
Sessiz infarkt risk faktörlerinin normal kişiler ve iskemik strok risk faktörleri ile karşılaştırılması
Migren hastalarında atakta, ataksız dönemde ve sağlıklı kontrol grubunda serum nitrik oksit ve adrenomedullin düzeylerinin değerlendirilmesi
Migren etyopatolojisi ve kesin tedavi yöntemleri tam olarak belirlenmemişnörolojik, gastrointestinal ve otonom değişikliklerin çeşitli kombinasyonlardaeşlik ettiği primer epizodik bir baş ağrısı bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı,migren atak, ataklar arası ve kontrol grubunda serum nitrik oksit veadrenomedullin'in düzeylerini karşılaştırarak hastalığın fizyopatolojisindekirolünü araştırmakdır.Kliniğimize başvuran 26 migren hastası (11 auralı, 15 aurasız) ve 26 sağlıklıbirey çalışma kapsamına alındı. Tam kan sayımı, sedimantasyon , CRP ve rutinbiyokimyasal tetkikleri yapıldı. Hastalarda atak döneminde ve ataklar arasıdönemde 2 kez, kontrol grubunda 1 kez 10 ml venöz kan örneği alınarak uygunşekilde plazmaları ayrıldı ve -20° de saklandı. Plazma NO ve AM düzeyleriC'çalışıldı.Plazma NO düzeyleri migren hastalarında ataklı, ataksız ve kontrolgrubunda sırasıyla; (36,5), (27,8)ve (25,19) mikromol/lt bulundu. Bu sonuçlaragöre migren hastalarının atak dönemindeki NO değeri hem ataksız dönemegöre hem de kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001).Ataksız dönem ile kontrol grubu değerlendirildiğinde ise anlamlı farksaptanmadı (p=0,534).Plazma AM düzeyleri migren hastalarında ataklı, ataksız ve kontrolgrubunda sırasıyla; (19), (25,23) ve (33) pikomol/lt olarak bulundu. Bu sonuçlaragöre migren atak dönemi AM düzeyleri hem ataksız döneme göre hem dekontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,001). Migren ataksızdönem serum AM değeride yine kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu(p=0,001).Alt grup ayrımı yaptığımızda auralı ve aurasız migrenlilerde ataklı ve ataksızdönemde NO ve AM düzeylerinde anlamlı bir fark tespit edilmedi.Bu sonuçlara göre NO ve AM migren patogenezinde farklı mekanizmalarlarol oynayabilir ve ilerdeki yıllarda uygulanacak tedavi protokollerinde yeralabilirler.Anahtar Kelimeler: Migren, Nitrik oksit, Adrenomedullin
Obstruktif uyku apne sendromlu hastaların kognitif etkilenmelerinin olaya ilişkin potansiyellerle değerlendirilmesi
Obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) uykuda tekrarlayan üst solunum yolu tıkanıklıkları nedeniyle kan oksijen saturasyonunda azalma ve uyku bölünmesi ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalarda birçok sistemik problem gözlenmekle birlikte özellikle selektif ve spontan dikkat eksikliği ile kendini gösteren kognitif disfonksiyon mevcuttur. Bu çalışmada, obstruktif uyku apneli hastalarda kognitif fonksiyon bozukluğunun olaya ilişkin potansiyeller (OİP) ve sürekli performans testleri (SPT) ile araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya alınan 34 hasta ve 36 sağlıklı kişilerin olaya ilişkin uyarılmış potansiyelleri standart şaşırtmalı uyaran dizisi (oddball paradigması) kullanılarak analiz edildi. Saçlı deri üzerinden Fz, Cz, Pz noktalarından yapılan kayıtlar alındı. Kayıt sonuçlarına göre N100, N200, P200 ve P300 latans ve amplitüdleri belirlendi. Ayrıca tüm olgulara nöropsikolojik testlerden birisi olan ''sürekli performans testi (SPT)'' bilgisayar ekranında uygulandı.Elde edilen sonuçlarda; P300 latansının OUAS'da kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzadığı, P300 amplitüdünün düştüğü gözlendi. SPT sonuçlarında, yine OUAS'lılarda kontrol grubuna göre yanlış yapma oranlarında artış bulundu. Epworth uykululuk ölçeğine (EUÖ) göre değerlendirme sonuçlarında ise EUÖ değeri?10 olanların P300 latanslarının uzamış olduğu gözlendi.OİP ve SPT testlerinin OUAS'daki kognitif fonksiyonları değerlendirmekte etkili testler olduğu sonucuna varıldı. OUAS'ın kognitif fonksiyonlar üzerinde olumsuz etkileri bu test sonuçları ile gözlenmiş oldu.Anahtar kelimeler: Obstruktif uyku apne sendromu, Olaya ilişkin potansiyeller, Sürekli performans testleri, Kognitif fonksiyonlar
Gerilim tipi başağrısı olan hastalarla fibromiyalji sendromlu hastaların ve kontrol grubunun serum total oksidan, antioksidan ve nitrik oksit düzeylerinin karşılaştırılması
Gerilim tipi başağrısı (GTBA) ve fibromiyalji sendromu (FMS) kronik ağrılı sendromlardır. Her iki hastalık da benzer klinik ve patofizyolojik özelliklere sahiptirler. Bu çalışmanın amacı nitrik oksit ve oksidatif stresin gerilim tipi başağrısı ve fibromiyalji sendromu patofizyolojisindeki rolünü değerlendirmektir.Gönüllü kontrol ve hasta gruplarından uygun şekilde kan örnekleri alındı. Total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) Harran Üniversitesi Biyokimya Laboratuarında, nitrik oksid (NO) ise Kocaeli Üniversitesi Biyokimya Laboratuarında çalışılmıştır.Plazma toplam antioksidan seviye (TAS)'si FMS ve GTBA gruplarında, kontrol grubuna göre belirgin düzeyde düşüktür (p<0.01). Plazma oksidatif stres indeksi (OSİ) seviyesi FMS'da ve GTBA'da sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.05). Plazma nitrik oksit (NO) seviyesi sağlıklı kontrollerde, FMS ve GTBA gruplarına göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.Fibromiyaljili ve gerilim tipi başağrılı hastalar oksidatif strese maruz kalmaktadır ve bu hastalıkların etyopatogenezinde oksidatif stres önemli bir rol oynamaktadır. Nitrik oksit seviyesi ile fibromiyalji ve gerilim tipi başağrısı arasında ters yönde ilişki vardır.Anahtar kelimeler: Gerilim tipi başağrısı, fibromiyalji sendromu, oksidatif stres, nitrik oksit.
Gerilim tipi başağrısı olan hastalarla fibromiyaljili hastaların ve kontrol grubunun serum Adrenomedullin ve Kalsitonin gen ilişkili peptit ?CGRP? düzeylerinin karşılaştırılması
Gerilim tipi başağrısı (GTBA) ve fibromiyalji sendromu (FMS) etyolojisi bilinmeyen tekrarlayan ağrı sendromlarıdır. Her iki durumda da klinik, terapötik ve patofizyolojik özellikler benzerdir. Adrenomedullin ve CGRP aynı reseptörleri kullanan iki peptit olup, CGRP'nin migren patogenezinde rolü olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada gerilim tipi başağrısı ve fibromiyalji patogenezinde adrenomedulin ve CGRP'nin rolünün olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Polikliniğe başvuran 35 GTBA hastası, 33 FMS hastası ve 31 sağlıklı birey çalışma kapsamına alındı. Tam kan sayımı, sedimantasyon, CRP ve rutin biyokimyasal tetkikleri yapıldı. Hasta ve kontrol grubundan 10 ml venöz kan örneği alınarak uygun şekilde plazmaları ayrıldı ve -20°C' de saklandı. Plazma AM ve CGRP düzeyleri çalışıldı.Plazma AM düzeyleri GTBA, FMS ve kontrol grubunda sırasıyla; (121.23), (119.09) ve (126.78) pg/ml olarak bulundu. Bu sonuçlara göre GBA grubu ve FMS grubunda tespit edilen serum AM değerleri ile kontrol grubu serum AM değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05).Plazma CGRP düzeyleri GTBA, FMS ve kontrol grubunda sırasıyla; (170.42), (162.61) ve (139.32) pg/ml olarak bulundu. Bu sonuçlara göre GBA grubunda tespit edilen serum CGRP değerleri, kontrol grubu serum CGRP değerlerinden istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.025). FMS grubunda ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05)Bu sonuçlara göre CGRP GBA patogenezinde rol oynayabilir ve ilerideki yıllarda uygulanacak tedavi protokollerinde yer alabilir.Anahtar Kelimeler: Gerilim tipi başağrısı, Fibromyalji sendromu, Adrenomedullin, CGRP
Serebrovasküler hastalıklarda visfatinin rolü
Serebrovasküler olay, vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulgularla karakterize klinik bir durumdur. İnme tedavi ve profilaksisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler halen birçok ülkede 3. sırada yer almaktadır. İnme risk faktörleri arasında yaş, cins, ırk, aile öyküsü gibi değiştirilemeyen faktörler olmakla birlikte hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, hiperlipidemi ve obezite gibi değiştirilebilen faktörler bulunmaktadır. İnmenin patogenezinde ateroskleroz ön planda rol almaktadır. Aterogenez ve ateroskleroz oluşumunda inflamasyon önemli bir yer tutmaktadır. Visfatin ise son zamanlarda tanımlanan, obezite ve diabet ile ilişkisi olan, ayrıca proinflamatuar özellik gösteren yeni bir adipokindir. Bu çalışmada, visfatinin inmeyle ve inmenin diğer risk faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 18 erkek 19 kadın olmak üzere toplam 37 inmeli hasta ve 19 erkek, 11 kadın olmak üzere toplam 30 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubunda hastaneye giriş ile 5. günde visfatin düzeyleri ile kontrol gruplarında serum visfatin düzeyleri bakıldı.Visfatinin, lipit parametreleri, diabetes mellitus (DM), hipertansiyon, kalp hastalığı, karotis ve vertebral arter stenoz derecesi ile ilişkisi değerlendirildi. Ayrıca vücut kitle indeksi, bel/ kalça oranı ile ilişkisi incelendi.Visfatin düzeyleri hasta grubunda (19.3±7.3 ng/mL) kontrol grubuna (40.1±9.4 ng/mL) göre düşük bulundu (p<0.05). Hastaların çıkış visfatin düzeyi (27.4 ? 10.7 ng/mL), girişe (19.3 ? 7.3 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05). Visfatin ile obezite parametreleri ve inme risk faktörleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Visfatinin düzeyinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde azalması, visfatinin proinflamatuar etkisinin dışında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir. Olumlu etkileri olabileceğini söyleyebilmek için ise daha fazla ve geniş çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
Kronik enfeksiyonlar akut iskemik inme için bir risk faktörü mü?
Amaç: Bu çalışma kronik enfeksiyon ajanlarından Chlamydia pneumoniae, Helicobacter pylori, cytomegalovirus ve Epstein-Barr virus'unun iskemik inme ve iskemik inme alt tiplerinde bağımsız bir risk faktörü olup olmadığı ve enfeksiyon ajanı sayısı arttıkça iskemik inme riskinin de artıp artmadığı bir vaka-kontrol çalışmasıyla araştırılmıştır.Yöntem: 40 yaş üstü akut iskemik inmeli 72 hasta ve daha önce hiç iskemik inme yada geçici iskemik atak öyküsü olmayan, 40 yaş üstü rastgele 60 kişi kontrol grubu olarak seçildi. Hastalar, TOAST (The Trial of Org 10172 for Acute Stroke Treatment) iskemik inme etyolojik sınıflandırmasına göre beş gruba ayrılarak incelendi. Hasta ve kontrol grubundan alınan serumlar cytomegalovirus İmmünglobülin-G (IgG), Helicobacter pylori IgG, Epstein-Barr virus IgG ve Chlamydia pneumoniae IgG ilgili kitlerin çalışma prensiplerine göre otomatik okuyucuda okutuldu.Bulgular: Aterotrombotik inme alt grubundaki hastaların %76'sında, kontrol grubunun ise %48'inde Chlamydia pneumoniae IgG seropozitif bulundu ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,035). Ayrıca kronik enfeksiyon ajanlarının akut iskemik inme üzerindeki etkisi incelendiğinde, iki (Chlamydia pneumoniae IgG ve Epstein-Barr virus IgG) kronik enfeksiyon ajanı birlikteliğinde iskemik inme riski 3,18 kat artarken; dört (Chlamydia pneumoniae IgG, Helicobacter pylori IgG, Epstein-Barr virus IgG ve cytomegalovirus IgG) kronik enfeksiyon ajanı birlikteliğinde ise bu risk 2,5 kat artmaktaydı.Sonuçlar: Kronik C. pneumoniae enfeksiyonu, aterotrombotik inme alt tipinde tek başına bağımsız risk faktörüdür ve kronik enfeksiyonların sayısı arttıkça iskemik inme riski de artmaktadır.Anahtar Kelimeler: İskemik inme alt tipleri, inme risk faktörleri, ateroskleroz, kronik enfeksiyonlar, Chlamydia pneumoniae, Helicobacter pylori, cytomegalovirus, Epstein-Barr virus
Alerjik rinitli hastalarda migren görülme sıklığı
ÖZETBilimsel zemin: Migren, çeşitli nörolojik, gastrointestinal ve otonomik semptomlarla karakterize bir primer epizodik başağrısıdır. Güçlü bir vazodilatatör ajan olan ve nosiseptif uyarıların nörotransmitteri olan nitrik oksit, migren patogenezinde önemli rol oynamaktadır. Migren patogenezinde önemli rol oynayan ve güçlü vazodilatatör etkisi olan bir diğer mediatör ise histamindir ve nitrik oksit salınımına neden olmaktadır.Alerjik rinit, çoğu kez sinüs başağrısına neden olan, mast hücre ve bazofil hücrelerin aktivasyonu ve degranülasyonu sonucu salınan IgE ilişkili bir hastalıktır. Allerjik rinitte anahtar inflamatuar mediatör olan histamin, degranülasyon sırasında salınır ve nitrik oksit salınmasına neden olur. Alerjik rinitte lokal olarak salınan histaminin migren ataklarını tetikleyebileceği düşünülmektedir.Amaç: Alerjik rinitli hastalarda migren sıklığını araştırmak.Materyal ve Metod: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi, kulak burun boğaz (KBB) polikliniğinde, alerjik rinit tanısı almış 80 kişilik hasta grubu ve alerjik riniti ve ek sistemik hastalığı bulunmayan 80 kişilik kontrol grubu oluşturularak çalışmamız tamamlandı. KBB polikliniğinde alerjik rinit tanısı alan 80 hasta, nöroloji polikliniğinde başağrısı yönünden sorgulandı ve nörolojik muayene ile değerlendirildi. Hastaların ve kontrol grubunda yer alan kişilerin başağrıları Uluslararası Başağrısı Derneği (IHS) kriterlerine göre değerlendirildi, hasta ve kontrol grubundaki kişiler migreni olan ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı.Bulgular: Çalışma grubunda yer alan 80 hastanın 40'ına (%50), IHS kriterlerine göre migren tanısı kondu. Kontrol grubunda yer alan 80 kişinin 15'i (%18,75) aurasız migren olarak değerlendirildi. İstatistiksel olarak değerlendirildiğinde, %95 güven aralığında, migren görülme sıklığı alerjik rinitte 50 ±0.098 ve kontrol grubunda ise 18.8 ± 0.07 olarak saptandı. %95 güven aralığı içinde, alerjik rinitli hastalarda migren görülme sıklığı, kontrol grubuna göre 4 kat fazla saptandı [OR: 4,33 ( 2,01 ? 9,43), ?²: 17,32 ( P< 0.001) ].Sonuç: Literatürde migrenin alerjik hastalıklarla ilişkili olduğunu destekleyen pek çok çalışma mevcuttur. Bizim çalışmamızda da alerjik riniti olmayan kontrol grubu ile kıyaslandığında, alerjik rinitli hastalarda migren görülme sıklığı anlamlı olarak yüksek saptanmıştır.
Alfa lipoik asit kullanan diyabetik nöropatili hastalarda sinir ileti çalışmalarının değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Alfa Lipoik Asit'in kişiler ve deneysel diyabetikler üzerindeki çalışma sonuçlarının sinir iletimini geliştirmesi ve önlemesi nedeniyle, 1 aylık peryotta sinir iletim çalışmaları ve semptomlar üzerinde alfa lipoik asidin etkinliğini belirlemeyi amaçladıkYöntem: Bu çalışma sensorimotor semptomlu metobolik olarak stabil ve kontrol altındaki 20 diyabetik hastayı kapsamaktadır. Her hasta için nöropati semptom skoru ve sinir ileti çalışmaları kaydedildi. 20 poliklinik hastasına rutin takip ve tedavi protokollerine ilaveten 1 ay boyunca oral olarak günde 1 kez 600 mg alfa lipoik asit tedavisi verildi. 1 ay sonra diyabetik nöropati semptom skoru ve sinir ileti çalışmalarındaki değişim belirlendiBulgular: Diyabetik nöropati semptom skorlarında düzelme bulundu (p<0.001).İkinci değerlendirmedeki sinir ileti çalışma sonuçları birincisiyle benzer olmasına rağmen hastaların çoğunda ikinci değerlendirmede daha iyi sonuçlar gözlendi. HbA1c ve kan glikoz düzeyleri ikinci olçümlerde farklıydı (sırasıyla p:0.003 ve p:0.001). Diyabetik nöropati semptom skorları, HbA1c ve kan glikoz düzeyleriyle koreleydi (p<0.001Sonuç: Potent bir antioksidan olan alfa lipoik asit hızlı ve önemli ölçüde duysal semptomları düzeltti. Hastaların rutin terapötik ajanlar ve alfa lipoik aside ek olarak herhangi başka bir ajan kullanmaması nedeniyle oral alfa lipoik asidin kan glikoz düzeyi ve semptomların kontrolüne yardımcı olması, sinir patofizyolojisine katkıda bulunan değişmelere bağlandı. Diyabetik nöropatilerde sinir ileti problemlerini tersine çevirme veya yavaşlatabilme etkisini gözlemlemek için oral alfa lipoik asit tedavisi ile nöropatik defisitlere odaklı uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardırAnahtar Kelimeler: Diyabetik nöropati, alfa lipoik asit, sinir ileti çalışmaları, diyabetik nöropati semptom skoru, HbA1c, kan glikoz düzeyi
Multipl sklerozda periferik sinir sistemi tutulumunun araştırılması
Giriş ve Amaç: Klasik olarak multipl sklerozda (MS) santral sinir sistemitutulması ön planda olduğu için perferik sinir iletimi çalışmalarında herhangi biranormallik beklenmez. Ancak literatürde MS'li hastalarda periferik sinir iletimçalışmaları anormallikleri destekleyen çalışmalarda vardır. Bizim bu çalışmadakiamacımız Relapsing-Remitting formdaki MS'li hastalarda periferik sinirtutulumunun olup olmadığını. periferik sinir iletim çalışmaları sayesinde ortayakoymaktır.Gereç ve Yöntem: 2001 yılında revize edilen McDonald's kriterlerine görekesin RRMS tanısı alan 20 kişilik hasta grubu ile 15 kişilik kontrol grubu arasındamedian sinir duysal ve motor dalı, peroneal sinir, tibial sinir ve sural sinirlerdeyapılan EMNG çalışmalarında ileti hızı, DL ve aksiyon potansiyeli amplitütkarşılaştırmaları yapıldı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubunda median sinir duysal ve motor dalı,peroneal sinir, tibial sinir ve sural sinirlerde yapılan EMG çalışmalarının ileti hızı,DL, aksiyon potansiyeli karşılaştırmalarında istatiksel olarak anlamlı farkbulunamamıştır.Tartışma: Bizim yaptığımız çalışmada MS'li hastalarla, kontrol gurubuarasında yapılan sural, median, peroneal, tibial sinirlerde iletim hızları, DAP veBKAP amplitütleri, distal latans karşılaştırmalarında istatiksel olarak anlamlı farkbulunmamış olmasına rağmen çeşitli çalışmalarda MS'li hasta alt gruplarındayaklaşık %5-14 periferik sinir tutulumu gözlenmiştir. Bu konuda daha genişörneklem büyüklüğüyle ve daha kapsamlı yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tip 1 diyabetes mellituslu hastalarda hastalık süresi ile elektrofizyolojik nöropati bulgularının karşılaştırılması
Tip1 Diyabetes Mellituslu Hastalarda Hastalığın Süresi İle Elektrofizyolojik Nöropati Bulgularının KarşılaştırılmasıAmaç: Tip 1 diabetes mellitus (DM) çocukluk yaş grubunda sık görülen T-hücrelerinin aracılık ettiği hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. Tip 1 DM de uzun dönemde görülen mikrovasküler komplikasyonları nefropati,retinopati ve nöropati oluşturmaktadır. Prepubertal dönemde geçirilen diyabet süresinin komplikasyon gelişimindeki etkisi literatürde halen tartışma konusudur.Ancak birçok çalışmada prepubertal diyabet süresinin komplikasyon gelişiminde önemli bir basamak rolü oynadığı iddia edilmektedir.Bu çalışmada tanı almış Tip 1 DM li hastalar hastalık süresine göre 0-3, 3-5, 5 yıl üstü olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Diyabetik nöropati varlığı açısından elektrofizyolojik nöropati araştırma yöntemleri ile hastaları birbileri ve kontrol grubuyla karşılaştırdık.Metod: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen 60 Tip 1 DM lu hasta ile 20 sağlıklı çocuğun elektrofizyolojik sonuçları karşılaştırıldı.Bulgular: Yapmış olduğumuz bu çalışmada ilk olarak alt ekstremite duysal siniri olan sural sinir DL ının 3 yıldan sonra kontrol grubuna göre uzadığını gördük. Sural duysal sinir hızı ve amplitüdünde istatiksel olarak anlamlı olmasa da hastalık süresi uzadıkça azalma olduğunu gördük. Tibial ve peroneal DL açısından fark yoktu fakat hastalık süresi uzadıkça bu sinirlere ait DL'ın azaldığını bulduk. Median sinir motor DL ve amplitüdler açısından da fark yoktu. Median sinir motor hızlar ise hastalık süresi uzadıkça azalmaktadır. Median duysal sinir distal latansında bir fark yoktu. Fakat süre uzadıkça amplitüd ve hız azalmaktadır. Bu sonuçlar bize erken dönemiiidiyabetik nöropatinin değerlendirmesinde ve tanısında sural duysal sinir iletiminin önemli rolü olduğunu göstermiştir.Sonuç: Tip 1 DM de uzun dönemde görülen mikrovasküler komplikasyonlardan biride periferik nöropatidir. Prepubertal diyabet süresinin komplikasyon gelişiminde önemli bir basamak rolü oynadığı öne sürülmektedir. Sinir ileti çalışmaları tanı koymada önemlidir. Diyabetik polinöropatide en erken alt ekstremitedeki duyu lifleri etkilenir. Bu nedenle,polinöropati tespiti için en hassas belirleyici parametre alt ekstremite duyusal sinir iletim çalışmalarıdır. Bizim çalışmamızda da ilk önce alt ekstremite de sural duysal sinirin etkilendiğini gördük. Sinir ileti çalışmalarında periferik nöropati bulguları hastalık süresi uzadıkça daha belirginleşmektedir.Anahtar sözcükler: Tip 1 diabetes mellitus, polinöropati, sinir ileti çalışması
Multıpl sklerozlu hastalarda optik koherens tomografi ile saptanan retinal sinir lif kalınlığının, klinik özürlülük ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Multipl Sklerozda (MS) santral sinir sisteminin immun aracılıklı ve orta ergenlerde en sık non-travmatik kısıtlılık yaratan hastalığıdır. MS hastalığının kesin nedeni belirsiz olsada MS hastalığının patalojik belirtileri kan-beyin bariyerinin yıkımı, demyelinizasyon, gliosis, aksonal dejenerasyon ve nöron kaybıdır. MS hastalarında EDSS skorları hastalık yılıyla birlikte artmaktadır. Optik sinirdeki aksonal dejenerasyonun belirtisi ise Retinal Sinir Lifi Kalınlığı (RSLK) ölçümünde azalmadır. Bizim bu çalışmadaki amacımız Relapsing-Remitting formundaki MS?li hastalarında hastalık yılı ile birlikte EDSS skorlarında artma olurken, her iki gözde RSLK ölçümü ortalamasında azalma olduğunu göstermektir. Gereç ve Yöntem: 2010 yılında revize edilen McDonald?s kriterlerine gore kesin Relapsing-Remitting MS, Primer Progresif MS ve Sekonder Progresif MS tanısı alan 30 kişilik hasta grubunun EDSS skorları ile her iki göz Retinal Sinir Lifi Kalınlığı ortalamaları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta katılmıştır. Bu grubun 27 si kadın, 3 ü erkektir. Yaş ortalaması 31.8 idir, ortalama 5,75 yıllık kesin MS tanısı vardır. 30 MS hastasının 26 sında Remitting Relapsing MS tanısı vardır. Primer ve sekonder MS tanılı hastaların EDSS skorları ile RSLK ölçümleri arasında korelasyon bulunamamıştır. RRMS hasta grubunun EDSS skorları ile her iki göz RSLK ölçümü ortalaması arasında ters orantı bulundu. Sağ RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu : -,767 (P<0,001), Sağ RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu: -,786 (P<0,001) Bilateral RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu: -,814 (P<0,001). Tartışma: RRMS hastalarında artan hastalık yılı ile birlikte retinal sinir lifi kalınlığında azalma ve EDSS skorunda artma olmaktadır. Bu çalışmadaki bulgularımız RRMS hastalarında ön görme yollarında subklinik bir aksonal kaybın olduğunu ve OKT ile EDSS skorlamasının hastalığın seyri ile nöron koruyucu tedavinin verimliliğinin takibinde kullanımını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Multipl skleroz, EDSS, Optik koherens tomografi, Retinal Sinir Lifi Tabakası kalınlığı
Parkinson hastalığı'nda uyku bozukluğu ve depresyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İdyopatik Parkinson Hastalığı (İPH), klinik olarak istirahat tremoru, dişli çark rijiditesi, bradikinezi ve postural reflekslerde bozulma ile karakterize progresif bir bozukluktur. İPH'nda hastalığın şiddeti artıkça uyku bozuklukları, gündüz aşırı uyku hali gibi ek sorunlar karşımıza çıkmaktadır. İPH da günlük yaşamı zorlayan etkilerin yanında psikolojik sorunları da beraberinde getirmektedir. Parkinson hastalarında depresyon varlığı hastaların yaşam kalitesini kötü etkilemektedir. Çalışmamızda İPH semptomların sıklıkları, prezentasyonları, ilişkili risk faktörlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini İPH' nın değişik evrelerinde uyku bozuklukları ile gündüz uykululuk hali ve bunun depresyonla ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: İPH tanısı alan 42 hasta ve 48 sağlıklı birey alındı. İPH grubunda Hoehn&Yahr (H&Y) değerlendirme skalaları ile hastalık derecelendirildi. Hamilton depresyon değerlendirme ölçeği (HAM-D) ile depresyon değerlendirmesi yapıldı. İPH ve kontrol grubuna, gece uykusu ve gündüz uyuklamalarının değerlendirildiği Parkinson Hastalığı Uyku Ölçeği (PHUÖ), gündüz uykululuğunun değerlendirildiği Epworth uykululuk ölçeği (EUÖ) uygulandı. Veriler yaş, cinsiyet, medeni durum değerlendirildi ve kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan İPH'ın EUÖ skoru arttıkça, PHUÖ skorununda anlamlı düzeyde azalma gerçekleşmektedir ve bu artışın derecesi güçlü bir düzeydedir(r=-0,615;p=0,000). EUÖ arttıkça HAM-D skorununda anlamlı düzeyde artış gerçekleşmektedir ve bu artışın derecesi orta düzeydedir (r=0,388;p=0,000). PHUÖ değeri arttıkça, Hamilton ve Hoehn-Yahr değerininde anlamı bir düzeyde azalma gösterdiği belirlenmiştir ve bu ilişkinin dereceleri güçlüdür.(Hamilton için r=-0,569 p=0,000; Hoehn-Yahr için r=-0,63 p=0,000). H&Y değeri arttıkça HAM-D skorunda anlamlı artış gözlendi (r=0,422;p=0,005). Tartışma: İPH'da hastalık süresi ve özürlülük derecesindeki artış ile paralel olarak belirgin kötüleşme gösteren uyku bozuklukları ve gün içinde gündüzleri belirgin uyuklamalar gözükmektedir. Bu bozuklukların tanısı hastaların ve hasta yakınının ayrıntılı sorgulanması ile mümkün olabilmektedir. Hastalığın genel değerlendirmesi ve tedaviye yaklaşımda uyku bozukluğu önemli bir parametre olabilir. Depresyon varlığı tanısal karışıklıklar yaratmakta, hastalık şiddetini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenlerden ötürü Parkinson hastalarında depresyon, aktif olarak sorgulanmalı ve saptandığında mutlaka tedavi edilmelidir. Parkinson belirtileri nedeniyle bozulmuş olan yaşam kalitesinin daha fazla olumsuz etkilenmesinin önüne geçilebilinir. Anahtar Kelimeler: Parkinson hastalığı; depresyon; uyku bozuklukları;
Akut iskemik inmede ilk 24 saatte BFGF düzeyinin değerlendirilmesi
Akut İskemik İnmede Serum Fibroblast Büyüme Faktör Düzeyinin Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: İskemik inme, inmenin ölümcül alt tiplerinden birisidir. Bazik fibroblast büyüme faktörünün (bFGF) ilk olarak fibroblastlarda hücre bölünmesini uyarıcı bir faktör olarak tanımlanmıştır. bFGF, sinir hücrelerinin yaşamlarını sürdürmelerini sağlar, yeni damar yapımını, mezodermal şekillenmeyi, hücre bölünmesini, hücre göçünü uyarır ve yara iyileşmesini hızlandırır Anjiogenik, nörotropik ve damar genişletici özellikleri nedeniyle bFGF ilgi odağı olmuştur. Şu ana kadar iskemik inmeli hastaların serumunda bFGF'yi araştıran çok az çalışma vardır. Bu çalışma; iskemik inmeli hastalarda bFGF değerinin ve klinik durum ile serum bFGF arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Klinik ve radyolojik olarak iskemik inme tanısı almış 96 hastada serum bFGF seviyelerini ölçtük. Yaş ve cinsiyet yönünden benzer 48 sağlıklı kişi kontrol grubuna dahil edildi. ELİSA yöntemiyle serumda bFGF ölçüldü. Bulgular: İskemik inmelilerde bFGF ile 6,6±8,8 pg/ml kontrol grubunda 4,6±4,3 pg/ml saptandı. İskemik inmeli hastalarda serum bFGF düzeyi ile NIHSS ( National Institutes of Health Stroke Scale) skoru arasında korelasyon bulunmadı (p>0.05). Çalışmamızdaki hastaların bFGF değerleri 6,6±8,8 pg/ml ve bu hastalardan eksitus olan 15 hastanın bFGF değerleri ise 5,9±5,4 pg/ml olarak saptandı ( p=0,361). NIHSS ile hs-CRP arasında orta düzeyde pozitif korelasyon mevcuttu. (r=0.413; p=0.011) NIHSS ile CRP arasında hafif düzeyde pozitif korelasyon mevcuttu. (r=0.275; p=0.006). NIHSS ile trigliserit arasında hafif düzeyde negatif korelasyon mevcuttu.(r=-0.235; p=0.004). iii İskemik inmeli hastalardaki bFGF düzeyleri ile kontrol grubundaki bFGF düzeyleri arasında muhtemel bir ilişkiyi ortaya koymak için yapılan korelasyon analizinde anlamlı bir ilişki ve korelasyon saptandı. (p=0.005). Tartışma: İskemik inmeden sonra artmış bFGF nöron koruyucu ve anjiogeneze neden olan mekanizmalardan birisi olabilir. Sonuç olarak bu çalışma akut dönemde iskemik inmeden sonra serum bFGF düzeyinde artış olduğu ve istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Bu hastalarda bFGF artışı, beyin hasarını azaltmaya yönelik koruyucu bir cevap olabilir veya anjiogenezle ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: : Bazik Fibroblast Büyüme Faktörü, İntraserebral iskemi, Anjiogenez
Alzheimer hastalığında apolipoprotein e genotipinin incelenmesi ve vasküler risk faktörleriyle ilişkisi
Alzheimer hastalığı (AH), demansın en sık görülen nörodejeneratif nedeni olarak kabul edilmektedir. AH patogenezi hala tam olarak aydınlatılamamıştır ancak genetik ve çevresel faktörler arasındaki karmaşık etkileşim olduğuna inanılıyor. AH?nın gelişimine katkıda bulunabilir tüm potansiyel risk faktörlerinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu bakış açısından bakıldığında, erken tanı ve birincil veya ikincil önlemenin uygulanmasında, genetik faktörler çok önemlidir. Dolayısı ile AH?nın etyopatogenezinde vasküler risk faktörleri ve ApoE genotiplemesi giderek önem kazanmaktadır. Bugüne kadar çok az araştırma AH olan hastalarda vasküler risk faktörleri ve ApoE ?4 alleli etkileşimini incelemiştir. Bu çalışmanın amacı HT, DM, hiperlipidemi, iskemik kalp hastalığı, obezite, alkol ve sigara kullanımı, ateroskleroz, homosistein yüksekliği, B12 vitamini ve folik asit düşüklüğü gibi vasküler risk faktörlerinin AH ile ilişkisini değerlendirmektir. Bu çalışmaya, Gazi üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöroloji Demans polikliniğinde NINCDS-ADRDA kriterlerine göre `?Muhtemel AH?? tanısı almış 44 hasta ile intrakranial dejeneratif hastalığı olmayan, nöroloji polikliniğine başvuran aynı yaş grubunda randomize, gönüllü 51 kişi kontrol grubu olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmada risk faktörü olarak düşük eğitim seviyesi, sigara kullanımı, hiperlipidemi, yüksek serum total kolesterol düzeyleri ve hiperhomosisteinemi AH?da kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bunun yanında, Alzheimer Hastalarında, ApoE ?4 alleli taşıyan hastaların taşımayanlar ile karşılaştırıldığında daha ileri yaşta oldukları ve kognitif test skorlarının daha belirgin etkilendiği bulundu. Vasküler risk faktörleri AH klinik bulgularının başlamasından yıllar önce dejenerasyona zemin hazırlamaktadır. Tedavisi mümkün faktörler olması nedeniyle vasküler risk faktörleri, etiyolojisi aydınlatılamamış ve kesin tedavisi bulunamamış AH?nın önlenmesi açısından önemli görülmelidir. ApoE ?4 allel varlığının hem vasküler risk faktörlerini arttırdığı, hem de direkt olarak AH?nı etkilediği düşünülmektedir. Çok büyük olasılıkla, gelecekteki mevcut tedavi için, klinikte hastaların tanımlamasında biyolojik belirteçlerden ve risk faktörü olan genlerden daha sıklıkla faydalanılacaktır.
Diyabetik polinöropatili hastalarda ağrı ve yeti yitiminin yaşam kalitesi üzerine etkileri
Amaç: Diyabetik polinöropati (DPN) tanısı klinik ve/veya elektrofizyolojik olarak doğrulanmış hastalarda sosyodemografik özellikler, cinsiyet, metabolik parametreler ile nöropatik ağrı şekli, şiddeti ve yeti yitimi arasındaki ilişkinin incelenmesi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Klinik ve/veya sinir ileti çalışmalarıyla distal simetrik periferik nöropati tanısı doğrulanmış tüm hastalara; biyokimyasal değerlendirme, ağrı çeşidi ve şiddeti değerlendirilmek üzereAğrı Kalitesi Değerlendirme Ölçeği (AKDÖ), yeti yitimi değerlendirmesinde KısaYeti Yitimi Anketi(KYA), yaşam kalitesi değerlendirmesindeKısa Fom 36 (KF-36) anketi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan62 hastanın 37 si (%59,68) kadın, 27 si (%40,32) erkekti. Yaş ortalaması 61,84±9,45 idi. Bayan yaş ortalaması 59,89±9,96, erkek yaş ortalaması 63,8±8,27 olup hastaların cinsiyet ve eğitim ile yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı(p>0,05). Ensık nöropatik ağrı çeşidi yanmaydı. Hastalık süresi uzadıkça ağrı şiddeti, yeti yitimi arasında anlamlı ilişki saptandı(<0,001). Hastalık süresi <5 yıl, 5-10 yıl, >10 yıl olmak üzere kategorize edildiğinde hastalık süresi >10 yıl olanlarda diğer iki gruba göre anlamlı şekilde daha kötüydü( p<0,001). Hba1c ile ağrı şiddeti ve yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişki saptandı( p<0,001). Fakat yeti yitimi ile Hba1c arasında anlamlı ilişki saptanmadı(p>0,05). Lipid profili ile AKDÖ, KYA ve KF -36 anketleriyle yapılan değerlendirmeler arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Elektrofizyolojik olarak DPN saptanan hastaların yaşam kalitesi anlamlı şekilde DPN saptanmayanlara göre daha kötüydü. Nöropatik ağrı semptomları zamansal seyir açısından gelip geçici, değişken ve değişmeyen olmak üzere üç grupta incelendiğinde hastalık seyri değişmeyenlerin yaşam kalitesinin; zamansal seyri gelip geçici olan grubun ortalamasından anlamlı derecede daha düşük olduğu saptandı (p=0,01). AKDÖ alt grupları içerisinde yer alan derin ağrı ve yüzeyel ağrı değerleri arttıkça yaşam kalitesinin anlamlı derecede azaldığı gözlendi ve bu artışların derecesi de orta düzeydeydi (r=-0,373; p=0,003; r=-0,463; p<0,001). Nöropatik ağrı çeşitlerinin her biri yaşam kalitesiyle karşılaştırıldığında ağrı, batma, yanma, sıkıntı, hassasiyet, uyuşma, karıncalanma, kramp, acı semptomlarınınVisuel Ağrı Skalası (VAS) ile arasında anlamlı ilişki saptandı ( p<0,001). Sonuç: DPN diyabetin en önemli uzun dönem komplikasyonlarından biridir. DPN oluşumunda önleyici stratejiler ve hasta eğitimi hala komplikasyon oranları ve mortalitenin azaltılmasında önemli faktörler olmaya devam etse de, nöropatik ağrı çeşitlerinin belirlenmesi, yaşam kalitesinin ölçümü bu hastaların gelecekteki tedavi planı için önemlidir. Nöropatik ağrı çeşidinin ve yaşam kalitesinin belirlenmesinde genel ve hastalığa özgü ölçümleri içeren çok yönlü ölçeklerin kullanılması ve bu ölçümlerin rehber olarak kullanılıp ve tedavi girişimlerinin değerlendirilmesi önemlidir. Anahtar kelimeler: Diyabetik Polinöropati, Sinir İleti Çalışması, Ağrı Kalitesi DeğerlendirmeÖlçeği, Yeti Yitimi, Yaşam Kalitesi
Epilepsi hastalarının yakınlarında anksiyete depresyon ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada epilepsi hastalarının yakınlarında artmış olduğunu düşündüğümüz fiziksel ve psikolojik yükün hasta yakınlarının duygudurumları üzerinde etkisinin olup olmadığını ve yaşam kaliteleri üzerindeki yansımalarını saptamak amaçlandı. Metod: Çalışmamızda hasta grubu, hasta yakını grubu ve kontrol grubu olmak üzere 3 ayrı grup oluşturuldu. Tüm grupların sosyodemografik özellikleri ile birlikte, hastaların epilepsi hastalığına ilişkin özellikleri kaydedildi. Veriler SPSS v22.0 veri tabanında incelenerek analiz edildi. Ölçek puanları bakımından grupların karşılaştırılmasında, iki grup için Independent Samples t test, üç ve daha fazla grup için One-Way ANOVA testi kullanıldı. Kategorik değişkenler arası ilişkilerin incelenmesinde verilerin dağılım şekline bağlı olarak Pearson chi-square veya Likelihood ratio testleri kullanıldı, sürekli değişkenler için Pearson korelasyon katsayısı hesaplandı. P değeri <0.05 olan değerler anlamlı farklı olarak kabul edildi. Bulgular: Anksiyete ve depresyon ölçeklerinin puanlarına bakıldığında hasta yakını grubunda skorlar kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Bu bulgu hasta yakınlarında artmış anksiyete ve depresyon durumuna işaret etmekteydi. Yaşam kalitesini değerlendirmede kullandığımız SF 36 ölçek skorlarındaysa hasta yakını grubunda yaşamın her alanında olumsuz etkilenme saptandı. Sonuç: Bu bulgular ışığında epilepsi hastası yakını olmanın başlı başına duygudurum ve yaşam kalitesini bozan bir faktör olduğu düşünüldü. Hasta yakınlarının duygudurum değişikliklerinin ve yaşam kalitesinde bozulmaların hastaların cinsiyetine, nöbet tipine, nöbet sıklığına bağlı olarak değişmediği görüldü.
Auralı, aurasız migren ve gerilim tipi başağrılı hastalarda serebral kan akım hızlarının incelenmesi
Migrenin vasküler teorisine göre; migren hastalarında kortikal anormal uyarılabilirliliğe cevap olarak önce reseptör aktivasyonuna bağlı vazokonstrüksiyon ardından salınan nöropeptitlerin ekstravazasyonuna bağlı vazodilatasyon oluşur. Gerilim tipi baş ağrısı etyopatogenezinde ise vasküler faktörlerin etkili olup olmadığı tartışmalıdır. Gerilim tipi baş ağrısının gelişiminde muskuler faktörlerin ön planda rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada auralı, aurasız migren ve GTB hastalarında atak dışı dönemde serebral kan akım hızları incelendi. Çalışmada 30?u aurasız, 10?u auralı migren, 10?u gerilim tipi baş ağrısı olan toplam 50 hasta ile 25 sağlıklı kontrol grubu baş ağrısız dönemde incelemeye alındı. TKD ile bilateral OSA, ASA, PSA, VA ve BA ortalama, tepe serebral kan akım hızları ve pulsatil index değerleri ölçüldü. Hasta ve kontrol grupları arasında ağrılı ve ağrısız taraflar arasında serebral kan akım hızları arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. (p>0,05) Çalışmamızda gruplar arasında ön dolaşımda ortalama, tepe serebral kan akım hızları ve pulsatil index değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılık bulunmazken, baziler arter ortalama ve tepe serebral kan akım hızlarında anlamlı artış saptandı. (p<0,05) Diğer gruplara kıyasla kronik GTB hastalarının baziler arterlerindeki ortalama ve tepe serebral kan akım hızındaki istatistiksel olarak anlamlı artmanın merkezi sensitizasyon sonucu oluşan NO ve CGRP salınımı ve bu nörotransmitterlerin vazodilatasyona duyarlılığının artması ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızda auralı ve aurasız migren hastalarında serebral kan akım hızları ve pulsatil indexlerinde farklılık saptanmaması migren patogenezinde vasküler teoriden ziyade nöral teorinin daha etkin olabileceğini düşündürmektedir.
Temporal lop epilepsili olgularda preoperatif tetkik sonuçlarının prognoz ve patoloji sonuçları ile korelasyonunun değerlendirilmesi
Epilepsi cerrahisi, ilaca dirençli nöbetleri olan hasta grubunda uygulanmaktadır. Hastaların yaklaşık %20'sinin ilaca dirençli nöbetleri olup, hastaların büyük çoğunluğu (%65-90) rezektif cerrahiden belirgin fayda görürler. Epileptik odak lokalizasyonu, klinik değerlendirme, uzun süreli video-EEG monitorizasyon, nörogörüntüleme yöntemlerinden Kr MR, MRS, PET, nöropsikolojik testleri ile yapılmaktadır. Biz çalışmamızda prospektif olarak, ilaç tedavisine dirençli MTLE nedeniyle temporal lob cerrahisi geçiren ve histopatolojik olarak değerlendirilen hastaların preoperatif tetkiklerinin korelasyonu ve postoperatif izlemlerinde nöbetsizlik oranlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Erişkin Epilepsi Monitorizasyon Ünitesinde ilaca dirençli TLE tanısıyla izlenen ve cerrahi adayı olarak belirlenen 35 hasta prospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda epileptik odağı tespit etmede preoperatif tetkiklerden PET, Kr MR tetkiklerinin video-EEG'ye benzer, rutin EEG ve MRS'in ise bunlara göre daha düşük oranda katkı sağladığını gözlemledik. Çalışmamızda görüntüleme yöntemlerini iktal EEG ile korele ettiğimizde epileptik odağı tespit etmede PET tetkikinin lateralizasyon değeri oldukça yüksek değerlerde olup duyarlılığı (%100) olarak tespit edilmiştir. Kr MR epileptik odağı tespit etmede duyarlılığı %97,1; rutin EEG'in duyarlılığı %82,9; MRS'in duyarlılığı %79,4 olarak tespit edilmiştir. Cerrahi sonrası olgularımızın %71,4'ünde hipokampal skleroz tespit edilmiştir. Çalışmamızda hastalarımızda cerrahi sonrası nöbetsizlik oranları 6. ay ve 1. yıl %82,8'si Engel Ia olarak sınıflanırken, 2. yılda bu oran %74,3 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak cerrahi adayın iyi belirlenmesi, preoperatif tetkiklerin ve sonuçların birbirleriyle uyumu iyi cerrahi prognoz açısından oldukça önemlidir. İlaca dirençli temporal lob epilepsi tanısı ile izlenen olgularda cerrahi ile nöbet sıklığının belirgin azaldığı, hastaların yaşam kalitesini artırdığı ve kullandıkları ilaç sayısında azalma sağladığı gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: TLE, epilepsi cerrahisi, video-EEG monitorizasyon
Multipl sklerozlu kişilerde mizofoni düzeyleri, hiperakuzi, dikkat eksikliği ve obsesif-kompulsif davranışlar
Halimenur NURLU, Multipl Sklerozlu Kişilerde Mizofoni Düzeyleri, Hiperakuzi, Dikkat Eksikliği ve Obsesif-Kompulsif Davranışlar, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Nöroloji Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2025 Amaç: Bu çalışmada multipl sklerozlu (MS) kişilerde ve sağlıklı kontrollerde mizofoni düzeylerinin değerlendirilmesi ile birlikte MS'li kişilerde mizofoni düzeylerinin hastalığın klinik ve demografik özellikleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca katılımcılardaki hiperakuzi, tinnitus, obsesif-kompulsif davranışlar, dikkat eksikliği, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi ve mükemmeliyetçilik düzeylerinin hasta ve kontrol gruplarındaki ilişkilerinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji polikliniğine başvuran 100 MS'li kişi ile benzer yaş, cinsiyet ve eğitim düzeylerine sahip 100 sağlıklı kontrol dâhil edildi. Hasta grubundaki katılımcıların hastalık süresi, hastalık başlangıç yaşı, kullandığı ilaç, atak sayısı ve genişletilmiş özürlülük durum ölçeği (Expanded Disability Status Scale- EDSS) skorları hesaplanarak hastalık veri formu dolduruldu. Hasta ve kontrol gruplarındaki katılımcıların; Demografik veri formu, Revize Amsterdam Mizofoni Ölçeği (AMİSOS-R), Khalfa Hiperakuzi Ölçeği (KHÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Belirti Ölçeği (MOKBÖ), Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite kendi bildirim Ölçeği (DEHBÖ), Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (FÇBMÖ) ve Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form-36 (SF-36) dolduruldu. Bulgular: MS ve sağlıklı kontrol grupları arasında tinnitus sıklığı açısından anlamlı fark saptanmamış olup, tinnitusu olan MS grubunda AMİSOS-R, KHÖ (özellikle dikkat ve sosyal alt boyutları), BDÖ ve BAÖ skorları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksekti. MS grubu ve kontrol grubu arasında AMİSOS-R ve KHÖ skorları açısından anlamlı fark saptanmadı. MS alt tipleri ile AMİSOS-R ve KHÖ arasında anlamlı fark saptanmadı. MS hastalarında BDÖ, BAÖ, MOKBÖ toplam puanı 5 kontrol grubuna göre daha yüksekti. BDÖ ve BAÖ skorları EDSS ve hastalık süresiyle pozitif korelasyon gösterdi. DEHBÖ (özellikle dikkat eksikliği alt ölçeği) puanları kontrol grubuna göre yüksekti. Yaşam kalitesi MS grubunda daha kötüydü. Cinsiyetler arasında yalnızca MOKBÖ temizlik alt ölçeği ve FÇBMÖ kişisel standartlar alt boyutunda kadınlarda daha yüksek skorlar elde edildi. Korelasyon analizlerinde; yaş, hastalık süresi ve EDSS ile BDÖ, BAÖ, SF-36 arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler tespit edildi. Ayrıca AMISOS-R, KHÖ, BDÖ, BAÖ, DEHBÖ ve MOKBÖ skorları arasında da pozitif yönde anlamlı korelasyon izlendi. Sonuç: MS hastalarında mizofoni ve hiperakuzi gibi işitsel hassasiyetler psikiyatrik komorbiditelerle ilişkili bulunmuş ve bu durumun yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkiler yarattığı gözlenmiştir. Klinik uygulamalarda, yalnızca nörolojik değerlendirme değil, aynı zamanda duyusal ve psikolojik işlevlerin bütüncül biçimde ele alınması gerekmektedir. Gelecekte nörogörüntüleme, nörofizyolojik ve nöropsikiyatrik testlerin de dâhil olduğu daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu sayede, MS hastalarındaki duyusal hassasiyetin altında yatan nörobiyolojik mekanizmalar daha iyi anlaşılabilecek ve multidisipliner yaklaşımla bireyselleştirilmiş tedavi stratejileri geliştirilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz , Mizofoni, Hiperakuzi, Dikkat Eksikliği, Obsesif- Kompulsif Davranışlar
Koruyucu tedaviye rağmen iskemik inme geçiren hastaların etiyolojik, klinik, görüntüleme ve prognostik değerlendirmesi
İskemik inmeye yönelik koruyucu tedaviler hastalığın önlenmesini veya tekrarlamasını engellemek için verilmekte olup antiagregan ve antikoagülan tedavileri içermektedir. Bu çalışmanın amacı koruyucu tedaviye rağmen iskemik inme geçiren hastaların etiyolojik, klinik, görüntüleme ve prognostik bulguları değerlendirmektir. Çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji kliniğinde düzenli koruyucu tedavi kullanmasına rağmen iskemik inme geçiren ve yatırılarak tedavisi yapılan 208 hasta dâhil edildi. İlk kez iskemik inme geçiren 111 hasta A grubu, tekrarlayan iskemik inme geçiren 97 hasta ise B grubu olarak ayrıldı. Demografik özellikler, kronik hastalıklar ve ek ilaçlar ile koruyucu tedaviler kaydedildi. Akut iskemik inmenin görüntüleme, elektrokardiyografi (EKG), ekokardiyografi (EKO) bulguları; hastaların yatış yerleri ve yatış süreleri kaydedildi. İnme alt tipi Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST), ilk yatış ve taburculuktaki nörolojik fonksiyonlar National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS), günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlık düzeyi Modifiye Rankin Ölçeği (mRS) ile değerlendirildi. Kronik kardiyak hastalığa bakıldığında; A grubunda birden fazla kardiyak tanı görülme oranı %74,8 iken B grubunda ise %49,5'ti (p<0,05). Gruplarda en sık asetil salisilik asit (ASA) (A grubu %49,5; B grubu %34,0), ikinci sıklıkta vitamin K antagonisti olmayan oral antikoagülan (YOAK) (A grubunda %17,1; B grubunda %13,4) koruyucu tedavi kullanılmaktaydı (p<0,029). Gruplar arasında klinik, görüntüleme ve yatış bilgileri açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). A grubunda mRS düzey dağılımı anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Gruplarda taburculukta en sık ASA+klopidogrel koruyucu tedavisi verildiği görüldü. A ve B grupları arasında, özgeçmişte ve taburculukta verilen koruyucu tedavi değişimleri açısından anlamlı fark vardı (p<0,05). Koruyucu tedaviye göre yatış yerinin gruplar arası karşılaştırmasında, tekli antikoagülan kullanan B grubundaki hastalarda servise yatış anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0,010). Koruyucu tedaviye göre mRS dağılımlarına bakıldığında, tekli antiagregan kullanan A grubundaki hastalar anlamlı olarak daha yüksek bağımsızlığa sahipti (p<0,009). Sonuç olarak tekrarlayan iskemik inme bağımlılık düzeyini artırırken, kullanılan koruyucu tedaviye göre iskemik inme hastalık süreçleri farklılık göstermektedir. İnme çok yönlü bir hastalık olduğu için risk faktörlerinin belirlenmesi, uygun koruyucu tedavi seçimi ve takibi önem taşımaktadır.
Parkinson hastalığında klinik evre ve kognitif yıkım için retinal sinir lifi kalınlığı bir biyobelirteç olabilir mi?
Amaç: İdiyopatik Parkinson hastalığında (İPH) retinal sinir lifi kalınlığı ile hastalık evresi, semptom şiddeti, yaşam kalitesi ve bilişsel bozulmanın derecesi arasındaki olası ilişkinin, optik koherans tomografinin hastalığın klinik evresi ve bilişsel bozulmada erken bir gösterge olup olamayacağının incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji bölümünde İPH tanısı ile takip edilen, 40 hasta ve uygun özellikteki 24 kontrol grubu alındı, klinik değerlendirme ardından 34 hasta ve 21 kontrol ile çalışmaya devam edildi. Katılımcıların demografik özellikleri, el dominansı, ek hastalık öyküsü, kullandığı ilaçlar kaydedildi. Hasta grubunun klinik değerlendirmesinde; Hareket Bozuklukları Derneği Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği, Hoehn ve Yahr evrelemesi kullanıldı. Hasta ve sağlıklı grupta bilişsel işlevlerin değerlendirilmesinde; Mini-Mental durum muayenesi Addenbrooke Bilişsel Değerlendirme Bataryası-Revize (ACE-R) ve Sayı Menzili Testi kullanıldı. Yaşam kalitesi, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği ile, depresyon durumu Geriatrik Depresyon Ölçeği-15 ile ve aşırı gündüz uykululuğu durumu Epworth Skalası ile değerlendirildi. Retinal sinir lif tabakası (RSLT) kalınlığı optik koherans tomografi (OKT) ile değerlendirildi. Bulgular: Hasta grubunda, inferior ve nazal kadran RSLT kalınlığında anlamlı azalma; ACE-R testi alt gruplarından bellek, akıcılık, lisan puanlarında anlamlı düşüklük saptandı. Total ACE-R, dikkat, bellek ve akıcılık puanı, sağ nazal liflerle; dil işlevleri ise sağ temporal liflerle ilişkili bulundu. Farklı bir ölçek olarak, OKT bulgularından N/T indeksi (nazal ve temporal retinal lif oranı ile elde edilen indeks) ve bilişsel işlevlerden dikkat arasında pozitif yönde ilişki saptandı. Yaşın, RSLT ve bilişsel işlevleri etkileyen bir faktör olduğu tespit edildi. Interokuler RSLT farkı ile bilişsel yıkım arasında anlamlı ilişki saptanmasa da parkinsoniyen semptomları açısınsdan sağ taraf baskın olan hastalarda bu fark daha belirgindi. Sonuçlar: Optik koherans tomografi İPH'de nörodejenerasyonu ve multisistemik etkilenimi göstermek ve takip etmek için kullanılabilir. Yaş, bilişsel ve retinal değerlendirmelerde karıştırıcı ve kısıtlayıcı bir faktör olabilir. Bilişsel etkilenim ve OKT parametreleri bağıntı gösterebilir. Bulguların taraf dominansı, interokuler fark ve bilişsel değerlendirme arasındaki ilişkinin incelenmesi açısından çalışmamız özgündür. Nörodejeneratif sürecin dominant hemisfer ile ilişkisi olabileceği düşünülmüştür. Ancak daha ayrıntılı değerlendirme için prospektif, longitudinal, geniş çaplı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Optik koherans tomografi, kognisyon, Parkinson hastalığı, retinal sinir lifi kalınlığı
Kronik günlük baş ağrısı ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada; kronik günlük baş ağrısı, ilaç aşırı kullanım baş ağrısı, epizodik migren ve epizodik gerilim tipi baş ağrısı hastalarında alkol/ kafein/ nikotin kullanımı, yeme tutumu gibi baş ağrısında kronikleşmeyi ve ilaç aşırı kullanımını tetikleyebilecek olası risk faktörleri ile yaşam kalitesi, günlük fiziksel aktivite düzeyi ve hastalık algısının değerlendirilmesi ve hastalık alt gruplarında karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 1 Ocak 2020 - 1 Aralık 2020 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Nöroloji Polikliniği'ne baş ağrısı yakınması ile başvuran hastalar, baş ağrısı alt tipi belirlenmesi açısından öykü ve klinik muayene ile değerlendirilmiştir. İlk değerlendirmenin ardından, epizodik migren, epizodik gerilim tipi baş ağrısı (GTBA), kronik günlük baş ağrısı (KGBA) ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı (İAKB) tanısı alan toplam 150 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, kafein/nikotin/alkol tüketimleri sosyodemografik veri formuna kaydedilmiştir. Çalışma grubunun ağrı şiddeti Görsel Analog Ölçeği (Visual Analogue Scale-VAS) kullanılarak, fiziksel aktivite durumu Uluslararası Fiziksel Akivite Ölçeği formları kullanılarak değerlendirilmiştir. Yaşam kalitesi ve hastalığın yarattığı durumu değerlendirmek için SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Hastalık Algısı Ölçeği kullanılmıştır. Anksiyete, depresyon ve yeme bozuklukları durumu Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği ve Yeme Tutumu Ölçeği ile incelenmiştir. Ayrıca eşlik eden psikiyatrik eş tanı varlığı, psikiyatri uzmanı tarafından DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinik Versiyonu (SCID-I) kullanılarak hastalarla yüz yüze görüşme yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 81 migren (27 epizodik migren, 22 kronik migren, 32 ilaç aşırı kullanımı olan migren), 69 GTBA (24 epizodik GTBA, 21 kronik GTBA, 24 ilaç aşırı kullanımı olan GTBA) tanılı hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 119'u kadın, 31'i erkek cinsiyete sahipti. Migren baş ağrısı tanılı hastaların ortalama yaşı 38,3 ± 11,5 iken GTBA tanılı hastaların ortalama yaşı 46,9 ± 15,0 idi. Migren grubunda ağrı şiddetini ölçen VAS değeri GTBA grubundan anlamlı derecede yüksek ve atak sırasındaki ortalama ağrı süresi de anlamlı daha uzun bulundu. Kronik migren (KGBAm) hastalarında ortalama VAS değeri, kronik gerilim tipi baş ağrısı (KGBAgt) hastalarına göre daha yüksek bulundu. Bununla birlikte KGBAgt tanılı hastaların ortalama ağrı sıklığının, KGBAm tanılı hastalardan daha sık olduğu bulundu. Ortalama beden kitle indeksi GTBA grubunda migren tanılı hasta grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Hem Migren ve GTBA grubunu hem de bu grupların alt gruplarını karşılaştırdığımızda; günlük kafein tüketimi, sigara kullanımı, alkol tüketimi ve günlük fiziksel aktivite süresi açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Ayrıca gruplar arasında Yeme Tutumu Testi ve Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği puanları arasında da bir farklılık saptanmadı. Hastalar Hastalık Algısı Ölçeği puanlarına göre değerlendirildiğinde; hastalık tipi ortalama puanı ve psikolojik nedenler ortalama puanı, GTBA alt grupları arasında KGBAgt grubunda en yüksek değerde bulundu. Migren hastalarında alt gruplar içinde Hastalık Algısı Ölçeği'nde risk ile ilgili nedenlerin ortalama puanı, ilaç aşırı kullanımı olan migren (İAKBm) hastalarında en yüksek bulundu. Ayrıca Hastalık Algısı Ölçeği'nde psikolojik nedenler ortalama puanı ilaç aşırı kullanımı olan gerilim tipi baş ağrısı (İAKBgt) hastalarında da İAKBm hastalarına göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Migren ve GTBA hastaları alt grupları incelendiğinde; SF-36 ölçeğinde KGBAm ve İAKBm alt gruplarında sadece vücut ağrısında kötüleşme anlamlı iken, KGBAgt ve İAKBgt alt gruplarında fiziksel rol güçlüğü, enerji, duygusal iyilik hali, vücut ağrısı ve genel sağlık algısında kötüleşme anlamlı bulundu. SF-36 ölçeği fiziksel rol güçlüğü alt grubu ortalama puanı, İAKBgt hastalarında İAKBm hastalarına göre daha düşük bulundu. Sonuçlar: Çalışmamızda, migren grubuna göre GTBA grubunda psikososyal etkenlerin, hastalığın kronikleşmesi ve ilaç aşırı kullanımının ortaya çıkmasında daha etkin olduğu görüşünü destekler bulgular elde edilmiştir. Ayrıca bu çalışmadaki verilere göre; migrenin kendi başına bir İAKB etkeni olduğu, kronik baş ağrısı çeken hastalarda ilaç aşırı kullanımı bir şekilde madde bağımlılığında görülen anksiyolitik etki sonucu anksiyete ve depresyon puanlarında kısmi düşüşe neden olabileceği ve kronik baş ağrısının fiziki, sosyal, maddi ve psikolojik etkilerinde kısmi düzelme etkisi yaratabileceği de düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Bağımlılık, Gerilim tipi baş ağrısı, İlaç aşırı kullanım baş ağrısı, Kronik günlük baş ağrısı, Migren.
Migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitimi değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada; migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitimi değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitiminin migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında değerlendirildiği, ilişkilerinin incelendiği bir çalışma ülkemizde yapılmamıştır. Migren hastaları ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında bu durumların sıklığını karşılaştırılarak; ilaç aşırı kullanım baş ağrısının gelişiminde aleksitimi, zihin kuramı ve çocukluk çağı travmalarının risk faktörü olup olmadığını incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu prospektif çalışmada 16 Ocak 2023 - 16 Ocak 2024 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine başvuran migren hastaları ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı kriterlerine uyan hastalar incelenmiştir. Çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitimi durumlarının, migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında değerlendirilmesi ve karşılaştırılması yapılmıştır. Çalışmamızda nesnel veri toplamak amaçlı klinik ölçeklerden yararlanılmıştır. Yaşam Kalitesi Ölçeği olarak Kısa Form 36(SF-36), Ruhsal durum değerlendirme açısından Beck Depresyon ve Beck Ankisyete Ölçekleri, Zihin Kuramı Ölçeği olarak Gözlerden Zihin Okuma Testi , Aleksitimi Ölçeği olarak Toronto Aleksitimi Skalası Ölçeği (TAS-20) ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçekleri kullanılmıştır. Çocukluk Çağı Travmaları, Zihin Kuramı ve Aleksitimi durumlarının değerlendirilmesi ile yukarıdaki ölçek testlerinden toplanan veriler üzerinden, epizodik ve kronik migren hastaları ile ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında bu durumların sıklığını karşılaştırılarak; baş ağrısı hastalarında ilaç aşırı kullanım baş ağrısının gelişiminde Aleksitimi Zihin Kuramı ve çocukluk çağı travmalarının risk faktörü olup olmadığı araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 54 migren, 50 ilaç aşırı kullanım baş ağrısı tanılı hasta dâhil edilmiştir. Migren tanılı hastaların 14'ü erkek, 40'ı kadın iken; ilaç aşırı kullanım baş ağrısı tanılı hastaların 12'si erkek, 38'i kadın cinsiyetliydi. Migren tanılı hastaların ortalama yaşı 44,55 ± 15,32 iken; İlaç aşırı kullanım baş ağrısı tanısı alan hastaların ise 46,48 ± 15,16 idi. Vizuel analog skorlaması (VAS skoru) değerlendirildiğinde ise, migren grubunun ortalaması ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubundan anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Her iki grubun baş ağrısı sıklığında anlamlı fark saptanırken baş ağrısı sürelerinde ve proflaksi alıp almama durumlarında anlamlı fark saptanmadı. Migren grubunda Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ortalaması ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubundan anlamlı olarak düşük saptanmıştır. İlaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunda yaşam kalitesi ile ilgili bulguların, migren grubuna göre daha düşük olduğu saptandı. Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) toplam skoru ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunda, migren grubuna göre belirgin olarak yüksek saptanmıştır. Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeğindeki (ÇÇTÖ) toplam skorunun ortalaması migren grubunda ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Bunlarla birlikte aleksitimi ve çocukluk çağı ruhsal travması ile ilgili alt ölçeklerde, ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulgular elde edilmiştir. Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) skorlarında, migren grubu ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek skorlar elde etmiştir.Bu nedenle ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunun GZOT testinde anlamlı olarak daha başarısız olduğu belirlenmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda hastalardaki aleksitimi durumu, depresyon ve anksiyete bulguları, çocukluk çağı travmasına maruziyet açısından bulgulara birlikte bakıldığında; migren grubuna göre ilaç aşırı kullanımı baş ağrısı grubunda anlamlı olarak daha yüksek skorlar alındığı, tüm bunlara paralel olarak zihin kuramıyla ilişkili gözlerden zihin okuma testinde de ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunun daha başarısız olduğu görülmektedir. Bu durum analjezik aşırı kullanımının gelişiminde aleksitimi, çocukluk çağı travması, zihin kuramı gibi psikolojik faktörlerin rol oynadığını işaret etmektedir. Bu nedenle, özellikle ilaç aşırı kullanım baş ağrısı tedavisinde; aleksitimi ve çocukluk çağı ruhsal travma maruziyetine yönelik psikiyatrik tedavi ve terapi yaklaşımlarının da baş ağrısına yönelik nörolojik tedaviye destek olmada önemli rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Migren, İlaç Aşırı Kullanım Baş Ağrısı, Aleksitimi, Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları, Zihin Kuramı, Gözlerden Zihin Okuma
Normal kişilerde fleksör karpi radiyalis kasında h-refleks çalışması
Laboratuarımızda normal değerlerin saptanması amacıyla fleksör karpi radiyalis kasından elde edilen H-refleks parametreleri incelendi. Elektrofizyolojik incelemesi normal olan bireylerin dosyaları taranarak, istirahat ve fasilitasyon sırasında H-refleks latansı, iletim hızı, maksimum amplitüdü, sağ-sol H refleks latans farkı, H-M interlatansı, Hmaks/Mmaks oranı, sağ-sol H-refleks maksimum amplitüd oranı ve bu parametrelerin fizyolojik etkenlerle ilişkisi incelendi.Çalışmamızda H-refleksi istirahat sırasında bireylerin büyük bir çoğunluğunda (% 63,7) elde edilemezken fasilitasyon sırasında ise hemen hemen tüm bireylerde (% 95) elde edildi. H-refleks maksimum amplitüdü, Hmaks/Mmaks oranı, sağ-sol H-refleks maksimum amplitüd oranı fasilitasyon sırasında istirahate göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü (p<0,05). Ayrıca fasilitasyon sırasında sağ kolda H-refleks maksimum amplitüdü sol kola göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü (p<0,05). Kadın ve erkekler arasında istirahat ve fasilitasyon sırasında H-refleks parametre değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede farklar mevcuttu. Hem istirahat hem de fasilitasyon sırasında her iki kolda H-refleks latansı, H-M interlatansı erkeklerde kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzundu. Ayrıca fasilitasyon sırasında her iki kolda M-yanıtı maksimum amplitüdleri de erkeklerde daha büyüktü (p<0,05). İstirahat sırasında da her iki kolda M-yanıtı maksimum amplitüdleri erkeklerde daha büyüktü fakat sadece sol tarafta istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Fasilitasyon sırasında her iki kolda H-refleks maksimum amplitüdleri ve Hmaks/Mmaks oranları kadınlarda erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü (p<0,05). Çoklu regresyon analizinde H-refleks latansının hem istirahat hemde fasilitasyon sırasında kol uzunluğu ve yaş ile anlamlı derecede bir pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Fasilitasyon sırasında sağ-sol H-refleks latans farkı ile yaş arasında anlamlı derecede (r=0,256, p=0,025) bir pozitif korelasyon varken istirahat sırasında ise benzer bir durum yoktu. Sağ-sol H-refleks maksimum amplitüd oranları ile yaş arasında fasilitasyon sırasında anlamlı derecede (r=-0,257,P=0,025) bir negatif korelasyon vardı. İstirahat ve fasilitasyon sırasında sağ ve sol H-refleks iletim hızı ile yaş arasında anlamlı derecede bir negatif korelasyon (sağ: r=-0,506, p=0,004, sol: r=-0,640, p=0,000) mevcuttu. Sonuç olarak H-refleks parametrelerinin normal değer aralıklarının saptanması periferik ve santral sinir sistemi hastalıklarının değerlendirilmesinde önemlidir. Ayrıca bu hastalıklar değerlendirilirken uygun yöntem ve H-refleks parametreleri seçilmelidir. H-refleks parametre değerleri fasilitasyon manevralarından etkilenmektedir ve çalışmalarda supraspinal etkiler göz önünde bulundurulmalıdır.
CGRP reseptör antagonistinin yayılan kortikal depresyonun indüklediği davranışa etkilerinin incelenmesi
Migren patofizyolojisinde önemli bir rolü olan yayılan kortikal depresyonun (CSD), trigeminal nukleus kaudalisi (TNC) aktive ettiği ve dura materde nörojenik inflamasyonu tetiklediği gösterilmiştir. Ancak CSD'nin uyanık hayvanda yaptığı davranış değişiklikleri bilinmemektedir. Bu çalışmada uyanık serbest dolaşan sıçanlarda CSD'nin ağrı ve anksiyete davranışına etkileri ayrıntılı değerlendirilerek ve bazı subkortikal beyin yapıları üzerindeki etkileri ile karşılaştırılmıştır. Ayrıca santral ağrı mekanizmalarını anlamak için trigeminovasküler sistemi inhibe eden CGRP reseptör antagonistinin CSD sonrası ortaya çıkan davranışsal, subkortikal ve kortikal aktivasyondaki rolü araştırılmıştır.Uyanık sıçanda CSD topikal KCl uygulanarak oluşturuldu, bazal ağrı eşik değerleri soğuk ve mekanik uyarı verilerek değerlendirildi. Sıçanlara CSD öncesi intraperitoneal olarak SF, CGRP reseptör antagonisti 30 mg veya CGRP reseptör antagonisti 100 mg verildi. CSD indüklendikten sonra sıçanların spontan davranışları ve ultrasonik çıkardıkları sesler kaydedildi; yükseltilmiş artı labirent testi kullanılarak anksiyete değerlendirildi ve mekanik ve soğuk allodini testleri uygulandı. Daha sonra alınan beyin kesitlerinde beyin sapı, subkortikal yapılar ve korteks c-fos immünohistokimasyı ile değerlendirildi.Sıçanlarda, CSD sonrası donma, temizlenme, kafa ve vücut silkinmesi, kafa kaşıma, yeme, içme, esneme ve gerinme, uyku, maksimum hız, dönme hareketi, sedasyon ve lokomotor aktivite gözlemlendi. CGRP reseptör antagonisti verilen grupta serum fizyolojik verilen gruba göre daha kısa süreli donma, kafa ve vücut temizleme, kafa kaşıma, uyku ve daha az sayıda kafa ve vücut silkinmesi davranışları gözlemlendi (p<0,05). Ayrıca CGRP reseptör antagonisti verilen grupta ilaç dozuna bağlı olarak sedasyon/apati hali ve bununla ilişkili maksimum hızda azalma ve esneme ve gerinme sayısında artma tespit edildi (p<0,05). Yine bu gruplarda mekanik ve soğuk allodini eşik değerlerinin arttığı görüldü (p<0,05). Yükseltilmiş artı labirent testinde CGRP reseptör antagonisti verilen grupta doza bağlı olarak anksiyete değerleri istatistiksel olarak anlamlı çıkmamakla birlikte kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,05). Fakat bu durumun ilaç yan etkisi olarak gözlenen sedasyona bağlı olabileceği düşünüldü. İmmunuhistokimyasal incelemelerde CGRP reseptör antagonisti verilen grupta doza bağlı olarak TNC'de c-fos hücre sayısında anlamlı oranda azalma tespit edildi. Tüm gruplarda subkortikal yapılar incelendiğinde ağrı ile ilişkili singulat ve insular korteks, amigdala ve talamusta CSD ile aynı taraflı c-fos pozitif hücreleri tespit edildi. Talamusun retiküler çekirdeğinde (TRN) CGRP reseptör antagonisti 30 mg/kg verilen grupta anlamlı oranda azalma tespit edildi (p<0,05). Talamusun diğer çekirdeklerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Ağrı algısıyla ilgisi olduğunu düşündüren bulgu CGRP reseptör antagonisti 30 mg/kg grubunda TNC'de azalma ve ile beraber TRN'de azalma olmasıydı. Bu da talamusun retiküler çekirdeğinin ağrı ile ilişkili olabileceğini düşündürdü.Sonuç olarak, KCl ile indüklenen CSD belirgin ağrı ve anksiyete davranışına yol açmakta ve CGRP reseptör antagonistleri doza bağlı olarak ağrı ile ilişkili etkileri belirgin azaltmaktadır. Bu çalışmada ayrıca daha önce bilinmeyen talamusun retiküler çekirdeğinin migren patofizyolojisinde rolü olabileceğini ilk kez ortaya koymaktadır. Tüm bu bulgular ışığında CSD'nin indüklediği başağrısında CGRP reseptör antagonistinin ağrı üzerinde etkili olduğu söylenebilmekte ve talamusun başağrısındaki rolünü aydınlatmak için ileri elektrofizyolojik çalışmalara gerek duyulmaktadır.
Ratlarda yayılan kortikal depresyonun subkortikal etkilerinin incelenmesi
Migren toplumun yaklaşık %20'sinde görülür ve başağrısı ve eşlik eden diğer bulgular nedeniyle erişkinlerde iş gücü kaybı ve ekonomik kayıplara neden olan önemli hastalıklardan biridir. Yayılan kortikal depresyon (CSD) migrenin patogenezinde rol alan önemli bir beyin fenomenidir ve migren ağrısını başlattığı düşünülmektedir. Yayılan kortikal depresyonun subkortikal yapılara olan etkisi ve özellikle davranışlara olan etkisi bilinmemektedir. Hayvanlarda yayılan kortikal depresyon modelinin subkortikal direkt yayılımı veya indirekt etkileri ile ilgili az sayıda çalışma vardır ve bunlar anestezi altında yapılmış olan çalışmalardır. Bu çalışmada hayvanlarda yayılan kortikal depresyonun kaudaputamen, amigdala ve talamus gibi yapılardaki etkileri elektrokortikogram kaydı ile incelenmiş, otomatik davranış kaydedici bir cihaz vasıtasıyla mobilizasyon, immobilite, yeme ?içme davranışı, grooming, dönme, v.b. davranışları kaydedilerek analiz edilmiştir. Eş-zamanlı olarak ratların duymadığımız spektrumda çıkardıkları ağrı ve sevinç sesleri ultrasonik bir ses kaydetme programı ile incelenmiştir.Bu çalışmada, uyanık sıçanlarda CSD'nin ağrı ile ilişkili donma (freezing), immobilite gibi spontan davranış değişikliklerine yol açtığı gösterilmiştir. CSD'nin ortaya çıkardığı donma, immobilite gibi davranış değişikliklerinin valproik asitle önlenebildiği gösterilmiştir. Beyinde c-fos aktivasyon paterni beyin ve subkortikal diğer yapılar incelendiğinde, davranış ile uyumlu olarak beyin sapı ve nosiseptif ağrı ile ilişkili trigeminal nukleus caudalis (TNC) ve talamus retiküler nükleusda (TRN) istatistiksel anlamlılık gösteren c-fos aktivasyon örüntüsünün valproik asit ile bloke olduğu ortaya çıkmıştır. Valproik asitin migrende akut etkinliğinin saptanması ve bu etkide TRN gibi yapıların rol oynadığının ilk kez gösterilmesi açısından bu çalışma önem taşımaktadır.
Sessiz serebral iskemi belirteçi olarak karotis arter stentleme öncesi ve sonrası bakılan iskemi modifiye albümin
ÖZET Sağlık bakanlığı 2010 verilerine göre ülkemizde inme, iskemik kalp hastalıklarından sonra mortalitenin ikinci en sık nedenidir. Özürlülüğün en sık nedeni ise inmedir. Tahmin edilen inme prevalansı yaşla birlikte artar. Önemli oranda karotis arter stenozu 60-79 yaşlarındaki hastaların yaklaşık % 0,5'inde görülürken, 80 yaş ve üstü hastaların yaklaşık % 10'unda görülür. Tüm iskemik inme olgularının yaklaşık % 20-25'nin nedeni kraniyoservikal aterosklerozdur. Asemptomatik karotis arter darlığı % 75'in altında ise yıllık inme riski %1,3 iken, darlık %75'in üzerindeyse yıllık inme ve geçici iskemik atak (GİA) riski %10,5'e çıkmaktadır. Bu çalışmada klinik bulgu vermeyen karotis darlığında stentlemeden önce ve 14 gün sonra iskemi modifiye albümin (İMA) düzeyi bakılarak sessiz iskemi varlığının çalışılması amaçlanmıştır. Çalışmaya kliniğimize başvuran akut inme bulguları olmayan hastalar alındı. İskemik kalp hastalığı, pulmoner emboli, iskelet kası iskemisi ve ileri dönem böbrek yetmezliği gibi İMA düzeyinde yüksekliğe yol açan hastalığı olanlar dışlandı. Çalışmaya alınan hastalardan (n=32) karotis arter stentlemeden önceki 24 saat içinde ve 14 gün sonra kan alınarak santrifüj edildi ve -20 derecede saklandı. Tüm numuneler aynı gün çalışıldı. Karotis stentlemeden önce bakılan İMA düzeyi stentlemeden sonra bakılan İMA düzeyine göre belirgin şekilde (p<0.0001) yüksek saptandı. Karotis darlığının derecesi, yaş, cinsiyet ve eşlik eden hastalık değişkenleriyle İMA düzeyi arasında ilişki saptanmadı. Karotis darlığının tanısında doopler ultrasonografi, kontrastlı bilgisayarlı tomografi anjiyogram (BTA), kontrastlı manyetik rezonans anjiyogram (MRA) ve dijital substrakt anjiyogram (DSA) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışma karotis darlığında İMA'nın basit, ucuz ve non invaziv bir tarama testi olarak veya doopler ultrasonografi ile korele kullanılabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca İMA'nın perfüzyon bozukluğuyla da korele olabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak bu çalışma karotis darlığında klinik bulgu olmadığında bile sessiz bir iskemik sürecin olduğunu, İMA'nın sessiz serebral iskeminin non invaziv bir belirteci olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: Sessiz serebral iskemi, karotis darlığı, karotis arter stentleme, iskemi modifiye albümin
Parkinson hastalarında sensoryel temporal diskriminasyon eşik değerleri, klinik bulgularla ilişkisi ve parkinson hastalığı patofizyolojisindeki önemi
Somatosensoryal temporal diskriminasyon eşiği (STD); bir bölgeye farklı interval ile uygulanan iki uyarının, iki ayrı uyarı olarak hissedildiği en kısa zaman aralığıdır ve kinestetik duyunun bir bileşenidir. İstemli bir hareketin düzgün olarak yapılabilmesi için sağlam kinestetik duyu gereklidir. Parkinson hastalarında (PH), STD eşiğinin artması motor bulguların patofizyolojisinde rol oynayabilir.Biz bu çalışmada STD'nin Parkinson hastalarındaki klinik önemini araştırdık. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Hareket Bozuklukları ve Parkinson Hastalığı Polikliniği'nde takipli 21 idiopatik Parkinson hastası ayrıntılı incelendi. Kontrol grubu olarak 20 sağlıklı gönüllü incelendi. STD değerleri alın ve çene bölgesinde değerlendirildi ve her bölge için asandan ve desandan STD (aSTD, dSTD) değerleri ölçüldü. Hastaların demografik özellikleri, hastalık süreleri, kullandıkları ilaç çeşitleri ve dozları, hastalıkla ilişkili non-motor semptomları sorgulandı. Hastalık şiddeti Birleşik Parkinson Hastalıkları Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ile değerlendirildi. Parkinson hastalarının ilaç-off döneminde STD eşik değerleri kontrol grubuna göre daha uzundu. STD eşik değerleri BPHDÖ motor skorları ile korele değildi.Çalışmanın sonucunda dopaminerjik tedaviyle STD eşik değerlerinin düzeldiği gözlendi. Bu sonuç dopaminin STD modulasyonundaki önemini ve dopaminin STD eşik değerlerini iyileştirdiğini göstermekteydi. Nigrostriyatal dopaminerjik nöronlar kinestetik ve kutanöz sensoryel bilginin santral58işlenmesinde anormalliğe neden olup kinestetik ve postural kontrolde bozukluğa yol açarak motor bulguları kötüleştirebilir. Bu nedenle fizik tedavi rehabilitasyonu esnasında bu bulguların hedef alınması ile motor semptomların, özellikle de postur ve denge bozukluklarının düzelmesine katkıda bulunulabilir.
Havacılıkta uçuş değişkenlerinin uyku bozuklukları ve yorgunluk üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada pilotların uyku sorunları, uykuda solunum bozukluğu, uykululuk ve algılanan yorgunluk düzeylerinin belirlenmesi ve kısa-orta, uzun mesafe uçuşlarının uyku ve yorgunluk üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 1 Temmuz 2019- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Tıp Fakültesi Atakent Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'na başvuran ve Sivil Havacılık Pilotları Birliği kapsamında ulusal ve uluslararası uçuş gerçekleştiren 343 pilot çalışmaya dahil edildi. Pilotlar bire bir görüşme ve e-posta ile davet edildi. Uyku problemlerini değerlendirmek için JSS, uyku halini değerlendirmek için ESS, yorgunluk tarama anketi olarak FSS ve uyku apnesi riskini değerlendirmek için BQ kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların %28,0'ının (n=96) yorgunluk şiddeti yüksek, %29,7'sinin (n=102) uyku problemi çok, %6,1'inin (n=21) gündüz uykululuğu çok, %11,7'sinin (n=40) uyku apne riski yüksektir. Kısa-orta mesafe uçuş grubu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yaşlı, meslekte geçirdikleri süre daha fazla ve daha fazla sıklıkta kaptan pilotlardan oluşmaktadır. Uzun mesafe grubu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha sık kahve tüketmekte ve daha sık uyku sorunları yaşamaktadır. Yorgunluk şiddeti yüksek olan grubun uyku latans süresi, uyku yoksunluğu, JSS skoru, ESS skoru ve uyku apne riski istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Daha fazla uyku problemi olan pilotların uyku yoksunluğu ve FSS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazladır. Gündüz uykululuğu fazla olan grubun yaş, meslekte geçirdiği süre ve kaptan olma sıklığı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük iken, VKİ, uyku latans süresi ve uyku apne riski istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Uyku apne riski yüksek olan grubun VKİ, uçuş süresi, uyku yoksunluğu, FSS skoru ve ESS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir. Sonuç: Yorgunluk şiddeti, uyku problemi, gündüz uyku hali ve uyku apne riski birbiriyle ilişkili durumlardır. Uzun uçuş süresi ve uyku yoksunluğu bu değişkenleri etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Havacılık, Yorgunluk Şiddeti, Uyku Sorunları, Gündüz Uykuluğu, Uyku Apne Riski
Multipl sklerozlu hastalarda sirtuin 7, SEMA 3A, SEMA 3F GEN ekspresyonlarının belirlenmesi
Bu çalışmada, multipl skleroz (MS)'lu hastaların BOS ve kan örneklerinde SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F gen ekspresyon düzeylerini saptayarak hastalığın patogenezine katkılarınının belirlenmesi amaçlandı. SİRTUİN7 (SIRT7), DNA hasarını zayıflatmaya ve dolayısıyla genetik stres koşullarında hücresel sağkalımı artırmaya yardımcı olabilir. Bazı kanser hastalarında, SIRT7 yüksek oranda eksprese edilir, bu da onun bir onkogen olabileceğini düşündürmektedir. Semaforinler hücreler arası bir sinyal proteini ailesi olup, çoğu aksonal rehber molekülü olarak görev yapmaktadır. Semaforinler en önemli oligodentrosit progenitör hücre (OPC) rehber moleküllerdir. Hastalık grubu olarak MS tanısı almış hastalar ile MS hastalığı olmayan kontrol grubu kişiler seçilmiş olup bu kişilerin BOS ve kan örneklerinden total RNA izolasyonu yapılarak ACTB, SEMA3A, SEMA3F ve SIRT7 gen ekspresyon düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya 31 hasta, 28 kontrol grubu olarak gönüllü 59 birey dahil edilmiştir. Beyin Omurilik Sıvısı ve kan örneklerinden elde edilen RNA örneklerinden SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F genleri ve endojen kontrol için de ACTB geni kullanılarak gen ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemi ile elde edildi. Hasta ve kontrol grubundan aldığımız kan örneklerindeki SIRT7 gen ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldığında, hasta grubunda 1,86 kat artış gözlemlendi (up-regüle). BOS örnekleri karşılaştırıldığında, hasta grubunda SIRT7 gen ekspresyonunda 5 kat artış (up-regüle), SEMA3A için 36 kat, SEMA3F için ise 17 kat artış olduğunu saptandı. Hasta grubu kan örneklerindeki gen ekspresyon düzeyleri, SEMA3A'da 161 kat artış (up regüle), SEMA3F'de ise 69 kat artış olsa da kontrol grubuna göre down regüle olarak bulundu. Bu çalışmada MS hastalarında SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F'nin gen ekspresyon düzeylerinde, kan örneklerinde daha belirgin olmak üzere anlamlı artış görüldü. Sonuç olarak, BOS örneğine gerek kalmadan kan örneğinden alınacak numunelerde bu genlerin ekspresyon düzeyleri bakılarak hastalığın progresyonunun takip edilmesine olanak sağlanabilir. Ancak SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F gen fonksiyonlarının MS ile ilişkisini ortaya koymak için daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, Gen ekspresyonu, Semaforin, Sirtuin
Multipl skleroz tanısı ile izlenen hastalarda kan ve saç numunelerindeki ağır metal düzeylerinin hastalık etyolojisindeki rolü
Bu çalışmanın amacı bir grup Multipl Skleroz (MS) hastasının saç ve kan numunelerinde ağır metal düzeylerinin tespit edilmesidir. Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniğinde 2019 Ocak-Aralık ayları arasında takip edilen Multipl Sklerozlu 100 hasta üstünde yapılmıştır. Çalışma kesitsel tipte bir çalışmadır. Hastaların saç numunelerinden 29, kan numunelerinden 16 farklı ağır metal düzeyleri çalışılmıştır. Kan ve saç metal düzeyleri referans değerlere, MS tipine ve bazı çevresel faktörlere göre incelenmiştir. Analizlerde One Sample T, Student T, Mann Whitney U, Kruskal Wallis Testi, One Way Anova testleri kullanılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 37,51±11,98'dir. Çalışma grubu hastalarınının %79'unu kadınlar oluşturmaktadır. %73'ü 45 yaş altındadır, %60'ı lise üstü eğitim düzeyindedir, %76'sı şehirde yaşamaktadır. Hastaların %51'i Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS), %15'i Primer Progresif Multipl Skleroz (PPMS), %18'i Sekonder Progresif Multipl Skleroz (SPMS), %16'sı yeni tanılı MS'dir. MS subgruplarına göre saç numunelerinde sadece iyot elementi düzeylerinin SPMS grubunda RRMS grubuna kıyasla yüksek olduğu; kan numuneleri açısından farkın bulunmadığı saptanmıştır. Hastaların saç numunelerindeki ağır metal düzeyleri referans değerler ile karşılaştırıldığında lityum, alüminyum, kobalt, çinko, arsenik metalleri sonuçlarının anlamlı olmadığı; magnezyum, kalsiyum, stronsiyum, baryum elementlerinin ise referans değerlerden yüksek olduğu bulunmuştur. Kan numunelerinde manganez ve nikel seviyelerinin referans değerlerinde olduğu ancak diğer elementlerin belirgin olarak referans değerlerinin altında kaldığı gözlenmiştir. İkamet edilen yer açısından saç numuneleri karşılaştırıldığında antimon elementi şehirde yaşayanlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur, kan numunelerinde ise farkın olmadığı görülmüştür. Bu kesitsel çalışmada içme suyunu doğal kaynaklardan ve şebeke sularından tüketen hastalar için iki ayrı grup oluşturulmuş ve şebeke suyu içenlerde kurşun ve çinko düzeyleri görece yüksek bulunmuştur. 20 yaş üstü binalarda kalan hastalarda saç numunelerinde lityumun yüksek olduğu; kan numunelerinde lityum, magnezyum, çinko, arsenik, kadmiyum, talyum elementlerinin yüksek olduğu saptanmıştır. Amalgam diş dolgusu bulunan hasta grubunda kan ve saç numunelerinde civa düzeyinde artışın olmadığı saptanmıştır. Ataklı başvurularda akut toksisite izlenmemiştir. Kronik dönem MS hastalarında ataklı dönem MS hastalarına göre kan platinyum düzeylerinde ve saç kadmiyum düzeylerinde yükseklik gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Ağır metaller, Multipl Skleroz, saç
Mekanik trombektomi hastalarında prognoza etki eden faktörler
İskemik inme tüm dünyada en sık görülen inme tipidir. Akut iskemik inme tedavisinde vazgeçilmez bir yeri olan endovasküler tedavi ile ilgili bilgilerimiz son 3 yıl zarfında hızlı bir değişim göstermiştir. Umut kırıcı ve negatif sonuçlanan ilk çalışmaların ardından peş peşe gelen olumlu sonuçlar, endovasküler tedavinin yerini artık geri dönülmez bir şekilde sağlamlaştırmıştır. Bu çalışmada; akut iskemik inme tedavisinde mekanik trombektomi işleminin etkinliği ve başarılı sonuca etki eden faktörleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmada Mayıs 2016 ve Mayıs 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastahanesi'nde akut iskemik inme nedeniyle endovasküler tedavi uygulanmış hastalar, demografik özellikleri, başvuru saati, NIHS skoru, başvuru kliniği, başvuru kan şekeri ve kan basıncı, işlem öncesi BT anjio kollateral durumu, işlem sonrası rekanalizasyon oranları, parankimal hemoraji varlığı, TOAST sınıflaması ve 3.-6.ay modifiye Rankin skorları açısından retrospektif olarak değerlendirilerek kayıt altına alındı. Hastaların mekanik trombektomi işlemi öncesi çekilen BT Anjıografik kollateral durumları, mTAN skoru baz alınarak değerlendirildi. Kollateral skor ile olumlu klinik sonuç (mRankinS 0-2) ve ravaskülarizasyon başarısı arasındaki ilişkiyi analiz etmek için ki-kare istatistiksel analizi kullanılmıştır. 39 hastanın 23 (%59)'ünde, işlem sonrası başarılı (TICI 2b-3) rekanalizasyon sağlandı. 24 (%61,5) hastada TAN (2-3) iyi kollateral mevcuttu. İyi rekanalize olan 23 hastanın %82'si (n:19) TAN (2-3) iyi kollaterale sahipti. mTAN skoruna göre değerlendirilen iyi kollaterali olan hastalar ile rekanalizasyon başarısı arasında anlamlı ilişki saptandı (p:0,012<0,05) Aynı zamanda hastaların mRANKIN skoru değerlendirilerek yapılan 6.ay takiplerinde mTAN skoru iyi olan hastalar da, fonksyonel bağımsızlık oranları daha yüksekti ( p:0,007<0,05) Hastaların başvuruda eşlik eden kronik hastalıkları ile kollateral durumu arasında anlamlı ilişkinin olduğu tek durum atrial fibrilasyondu. Sonuç olarak BT Anjıografide iyi kollaterali olan akut iskemik inme geçiren hastalar, başarılı bir rekanalizasyona ve fonksyonel bağımsızlığa sahip olur. Anahtar Kelimeler: Endovasküler tedavi, serebral kollateral durum, iyi klinik sonuç
Akut iskemik inmede serum p-selektin ve tafi (Trombin ile aktive edilebilen fibrinolizis inhibitörü) düzeylerinin internal karotis arter intima-media kalınlığı, stenoz oranı ve klinik parametrelerle ilişkisi
ÖZET Akut iskemik inme farklı patofizyolojik nedenlerden kaynaklanmaktadır. P-selektin ve TAFİ düzeylerinin iskemik inmede arttığı ve ateroskleroz ile tromboemboli için risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada akut iskemik inme olgularında serum P-selektin ve TAFI düzeyleri ve bu düzeylerin ana karotis arter intima-media kalınlığı, internal karotis arter stenoz oranları ve klinik parametreler arasındaki ilişki incelendi. Akut iskemik inme tanılı 40 hasta ve 22 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol gruplarında inme sonrası başvuru anı (ilk 48 saat), 7.gün, 14.gün ve 1.ayda venöz kan örneklerinden serum P-selektin ve TAFI düzeyleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Ana karotis arter intima-media kalınlığı ve internal karotis arter stenoz oranları B-mode ultrasonografi ile ölçüldü.Hasta ve kontrol grubu arasında serum P-selektin düzeyleri arasında tüm zaman dilimlerinde anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05), ancak serum TAFİ düzeyleri başvuru anında (%128.2±21.0 / 111.6±17.4), 7.günde (%128.5±24.2 / 110.5±19.2), 14.günde (%129.7±18.8 / 106.3±16.8) ve 1.ayda (%132.9±22.0 / 111.4±18.5) olmak üzere hasta grunda kontrol grubundan yüksek bulundu (p<0.001, p<0.004). Büyük damar aterosklerozunda laküner infarkta göre 14.gün ve 1.ayda serum TAFİ düzeyleri yüksek saptandı (p=0.047, p=0.033), serum P-selektin düzeylerinde etiyolojiye göre gruplar arasında bir farklılık izlenmedi. Hasta grubunda başvuru anında yapılan NIHSS, Barthell ve RANKIN skalaları ile serum P-selektin ve TAFİ düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p<0.05). Ancak, NIHSS ve RANKIN değerlerinin zaman içinde düştüğü, ancak 72Barthell indexinin ise yükseldiği dikkati çekti, bu da klinik düzelme olarak yorumlandı. Sonuç olarak akut ve subakut iskemik strokta gösterilen artmış serum P-selektin düzeyi ile karotis arter İMK arasındaki pozitif korelasyon çalışmamızda saptanmadı, ancak artmış serum TAFİ düzeyi ile karotis arter İMK ve stenoz oranları arasında pozitif bir ilişki gösterildi. TAFİ artışının asemptomatik aterosklerozun ve iskemik strokta erken aterosklerozun belirteci olabileceği düşünüldü.Anahtar Sözcükler: İskemik inme, P-selektin, Trombin ile aktive edilebilen fibrinolizis inhibitorü (TAFİ), karotis intima-media kalınlığı (İMK), karotis arter stenozu n
İskemi-reperfüzyon modeli oluşturulmuş rat beyin dokusunda TRPM2 katyon kanallarının ekspresyonu
Beyin hasarına neden olan inmenin iki temel mekanizması iskemi ve hemorajidir. İskemik inmede, artmış oksidatif strese bağlı olarak beyin hücrelerinde meydana gelen apoptozise bağlı olarak fonksiyon bozukluğu oluşmaktadır. Bu çalışmada, iskemi-reperfüzyonun (İ-R) oksidatif stress ile aktive edilen Transient Reseptör Potansiyel Melastatin2 (TRPM2) kanal ekspresyonu üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 28 adet 8-10 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak biçimde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresince bir uygulama yapılmadı. Sham gruplarında (sham2-sham6) bilateral karotis kommunis arterler ortaya çıkarıldıktan sonra ciltleri kapatılıp deneyin 2.ve 6. saatinde dekapite edildi. İ-R gruplarında ise bilateral karotis kommunis arterler ortaya çıkarıldıktan sonra anevrizma klip'leri ile 45 dakika süre ile kliplenip ardından klipler açılarak İ-R2 grubunda 2 saat, İ-R6 grubunda 6 saat reperfüzyonu sağlandı. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edildi ve beyin dokuları çıkartıldı. MDA ve TRPM2 mRNA düzeyleri için beyin dokuları çalışmanın sonuna kadar –80OC'de saklandı. Histolojik çalışma için rutin takip işlemi ile dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere apoptotik hücrelerin belirlenmesi için TUNEL metodu, TRPM2 immünreaktivitesi için avidin-biotin-peroksidaz yöntemi uygulandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında İ-R6 grubunda belirgin olmak üzere İ-R gruplarında MDA, apoptozis ve TRPM2 seviyesi artış gözlendi. Deneysel iskemi-reperfüzyonun beyin dokusunda MDA, apoptozis ve TRPM2 seviyelerini arttırdığı, iskemi-reperfüzyonun beyin dokusunu etkilemesinin patofizyolojisinde TRPM2'nin önemli bir rol oynayabileceği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: İskemi-reperfüzyon, Sıçan, Beyin, TRPM2, Apoptozis
Rezidüel latans ve terminal latans indeks değerlerinin kronik inflamatuar demyelinizan polinöropati tanısındaki yeri
Kronik inflamatuvar demyelinizan poliradikulonöropati klinik ve elektrofizyolojik yöntemle tanısı konan ve tedavi şansı olan bir hastalıktır. Tedaviye yanıt olması nedeniyle hastalıkta doğru tanı önemlidir. Konvansiyonel elektrofizyolojik çalışmalar ve klinik bilgi ve bulgular bazen tanı için yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle sinirin distalindeki etkilenmeyi gösteren RL ve TLİ değerlerinin CIDP hastalarında tanı koymada özgünlük ve duyarlılığının araştırılması planlanmıştır.Bu çalışmada Gazi üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöroloji polikliniğine başvuran klinik ve elektrofizyolojik olarak CIDP tanısı konulan 30 hasta ile 34 kişilik sağlıklı kontrol grubu değerlendirilmiştir.Sonuç olarak hem duyarlılık hem özgünlük beraber göz önünde bulundurulduğunda, CIDP tanısı için en iyi elektrofizyolojik parametrenin F latansı olduğu anlaşılmıştır. Özgünlük ve duyarlılık değerleri beraber ele alındığında bu iki parametrenin CIDP tanısı için belirgin ek bir katkı sağlamadığı, median sinirde RL, peroneal sinirdeyse TLI'nin duyarlılığı biraz arttırdığı gözlenmiştir.
Kronik migrenli olgularda serum S100B ve nöron spesifik enolaz düzeylerine etki eden faktörler
Kronik migren, 3 aydan uzun süreli ayda 15 veya daha fazla gün ağrının olduğu, bunların en az 8 günü IHS migren tanı kriterlerine uyan ve bir triptan veya ergoya yanıt veren başağrısı olarak tanımlanır. Migren hastalarında başağrısı döneminde ve interiktal dönemde beyinde hücresel hasar gelişip gelişmediğini araştırmak amacıyla; özellikle nöronal hasarın göstergesi olan serum NSE düzeyleri ve glial hücre hasarının göstergesi olan serum S100B düzeyleri son yıllarda bazı çalışmalarda araştırılmış ve çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Bizim çalışmamıza 30 kronik migrenli hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta grubuna amitriptilin 25 mg/gün başlandı ve 75mg/gün dozuna ulaşıldı. Hastalar 75 mg/gün dozunda 3 aylık tedavi aldıktan sonra ve tedavi öncesi durumları değerlendirildi. Bu çalışma ile serum NSE ve serum S100B düzeylerine bakarak, beyinde hücresel hasar oluşup oluşmadığını eğer var ise yapılan tedavi sonunda hastanın klinik olarak iyileşmesiyle birlikte beyindeki hücresel hasarın da azalıp azalmadığını ortaya koymak hedeflendi. Çalışmanın sonuçlarına göre sağlıklı gönüllü gubu ile kronik migrenli hastalar arasında serum NSE ve S100B düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu. Hastalarda serumdaki S100B ve NSE düzeylerinin ailede hastalık öyküsü ve yaşla ilişkisi değerlendirildi ve anlamlı farklılık izlenmedi. Kronik migrenli hasta grubunda tedavi öncesi ve sonrası bu iki belirteç arasında pozitif yönde bir korelasyon mevcutken, sağlıklı gönüllü grubunda korelasyon yoktu. Yine daha önce yapılan epizodik migren hastalarının sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığı çalışmalarda çıkan hasta grubundaki artmış serum S100B ve NSE düzeyleri kronik migrenli hastalarda epizodik migrenli hastalardan farklı bir nöroglial etkilenme sürecinin olduğunu düşündürebilir. Ancak çalışmalarda çıkan çelişkili sonuçlar serum S100B ve NSE düzeylerinin nöronal hasar belirteci olarak tedavi ve prognozun tayininde kullanılabilmeleri için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Kronik Migren, S100B, Nöron Spesifik Enolaz
Epizodik ve kronik migrenli olgularda serebral hücresel hasarın göstergesi olan serum NSE ve s100b düzeyleriyle inflamatuvar nöropeptit calsitonin gen related peptid arasındaki ilişki
Migren hastalığının etyopatogenezi halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu konudaki en son görüş; internal veya eksternal tetikleyici bir etmenle beyinde meninkslerde sensoriyel sinir uçlarından calcitonin gen-related peptide (CGRP), substance P(SP) ve neurokinin A(NKA) gibi peptitlerin meniskler içine salınması, bunların meninkslerde nörojenik inflamasyona yol açması, bu durumun sensoriyel sinir uçlarında ağrılı impulsları doğurması, ortaya çıkan bu ağrı impulslarının trigeminal sinir aracılığı ile beyine iletilerek migren başağrısının ortaya çıkmasıdır. Bizim çalışmamızda da olgulardaki NSE ve S100B düzeyleri ile CGRP düzeyleri arasında pozitif bir ilişki olup olmadığının incelemesi amaçlandı. Bu çalışmada IHS kriterlerine göre migren tanısı almış 30 kronik migren ve 30 epizodik migren hastası, çalışmanın amacı ve uygulama yöntemleri belirtilerek çalışmaya katılmayı kabul eden 20 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu alındı. Hastalardan ve/veya yakınlarından detaylı bir anamnez alınarak epizodik migrenli olgularda ve kronik migrenli olgularda başağrısız bir günde; Serum S100B, NSE ve CGRP ölçümü için venöz kan örneği alınarak santrifüj edildi.S100B, NSE ve CGRP kitinin temini için FÜBAP (Fırat üniversitesi Bilimsel Araştırma ve Proje Geliştirme)'tan maddi destek sağlanması talep edildi. İstatistiksel analizler için SPSS versiyon 22.0 paket programı kullanıldı. Çalışma sonuçlarımızda; istatistiksel olarak; epizodik ve kronik migren grubunda; S100B, NSE ve CGRP değerlerinde kontrol grubuna kıyasla yükseklik tespit edilmedi. Nöronal hasarın göstergesi olan NSE ile CGRP arasında anlamlı korelasyon sadece epizodik migrenlilerde interiktal dönemde tespit edilirken, hem epizodik hem kronik migren grubunda; CGRP yüksekliği ile protein S100B arasında anlamlı korelasyon bulunamadı. Bu da migren baş ağrısı patogenezinde; kan beyin bariyerinin bütünlüğünün her hastada, her ağrı periyodunda bozulmayabileceğini veya migren patofizyolojisinden sorumlu olabilecek nöroinflamasyonun ağrının varlığı ve şiddetiyle paralellik göstermeyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Epizodik Migren, kronik migren, nöron spesifik enolaz, S100B, calsitonin gen related peptid
Multiple skleroz hastalarında özürlülük gelişiminin belirleyicileri
Amaç: Multiple skleroz (MS), genç popülasyonda en yaygın görülen, santral sinir sisteminde (SSS) demiyelinizasyon ve aksonal dejenerasyonla seyreden otoimmun, kronik inflamatuar ve dejeneratif bir hastalıktır. MS hastalığının prognozu oldukça değişkendir. Hastalığın erken evresindeki bazı demografik ve klinik değişkenlerin hastalığın prognozu üzerine etki gösterdiği saptanmıştır. Bu çalışmada amaç, ataklarla seyreden başlangıç şekline sahip relapsing remitting multiple skleroz (RRMS) ve sekonder progresif multiple skleroz (SPMS) hastalarında, hastalığın erken evrelerinde geri dönüşümsüz özürlülük gelişimiyle ilişkili klinik ve demografik faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi MS polikliniğinde MSBase veritabanına kayıtlı olan, McDonald 2010 kriterlerine göre RRMS ve SPMS tanısı alan 741 hastanın dahil edildiği, demografik ve klinik değişkenlerin retrospektif olarak değerlendirildiği bir çalışmadır. Hastaların cinsiyetleri, başlangıç yaşları, klinik olarak bir veya birden fazla bölgede görülen semptom (monosemptomatik ya da polisemptomatik) şeklinde başlangıç şekilleri, ilk atak tipleri, hastalığının başlangıcından sonraki ilk beş yıldaki atak sayıları, ilk iki atak arası süreleri, immunmodulatör veya immunsupresif tedavi başlanma zamanları, sigara kullanımı ve sigara içenlerde günlük içilen sigara miktarları değerlendirildi. Çalışmamızda hastaların demografik ve klinik özelliklerine göre özürlülük gelişimine kadar geçen sürenin analizinde Kaplan Meier analizini kullandık. Kaplan Meier analizi ile EDSS 4'e (yardıma gerek olmadan yürüyüşte kısıtlanma), EDSS 6'ya (tek taraflı destek ile yürüme) ve EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma olmak üzere üç EDSS sonlanım noktasını değerlendirdik. Ayrıca bu çalışmada demografik ve klinik değişkenlere göre EDSS 4'e, EDSS 6'ya, EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma ve sekonder progresif faza ulaşma sonlanım noktalarının karşılaştırılmasında Ki- kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %87'si (n=645) RRMS ve %13'ü (n=96) SPMS tanılıdır. RRMS hastalarının %65.3'ü (n=421) kadın %34.7'si (n=224) erkekti. SPMS hastalarının ise %67.7'si (n=65) kadın, %32.3'ü (n=31) ise erkekti. 741 MS hastasının 228'inin (%30.8) EDSS 4'e, 131'inin (%17.7) EDSS 6'ya ulaştığı saptandı. EDSS 4' e ulaşan hastaların ise 123'ünün (%53.9) EDSS 6'ya ulaştığı saptandı. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, ataklarla seyreden başlangıç şekline sahip MS hastalarında hastalığın uzun dönem seyri üzerine etki eden faktörler; başlangıç yaşının 40'ın üzerinde olması, ilk atak tipinin mesane-bağırsak sistemine ait olması, başlangıç şeklinin polisemptomatik olması, ilk iki atak arası sürenin iki yıldan kısa olması, hastalığın başlangıcından itibaren beş yıl içindeki atak sayısının 4 ve üzeri olmasıdır. Çalışmamızda sigara kullanımının ve hastalık modifiye edici tedavilerin iki yıldan sonra başlanmasının EDSS 4'e ve EDSS 6'ya ulaşma süresini etkilemediği ancak EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma süresini kısalttığı ve EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma süresi üzerine anlamlı bir etkisi olduğu gözlenmiştir. Cinsiyetin ve sigara içenlerde günlük içilen sigara miktarının EDSS 4'e, EDSS 6'ya ve EDSS 4'ten 6'ya ulaşma süresini etkilemediği saptanmıştır. Sonuçlar: Bu retrospektif çalışma, MS hastalığının erken evresindeki bazı demografik ve klinik değişkenlerin özürlülük gelişiminde güçlü belirleyiciler olduğunu göstermektedir. Bu değişkenler; başlangıç yaşının 40'nın üzerinde olması, ilk atak tipinin mesane-bağırsak sistemine ait olması, polisemptomatik başlangıç şekli, ilk iki atak arası sürenin iki yılın altında olması ve ilk beş yıl içindeki atak sayısının dört ve üzerinde olmasıdır. Anahtar Kelimeler: Multiple Skleroz (MS), Expanded Disability Status Scale (EDSS), özürlülük, demografik ve klinik belirleyiciler, prognoz
Yukarı fırat bölgesi'nde multipl skleroz tanısı ile izlenen hastaların epidemiyolojik, demografik özellikleri ve ailesel sıklığı
Bizim çalışmamızda; multipl sklerozlu hastaların başlangıç yaşları ve yakınmalarını, klinik alt tiplerinin sıklığını, hastalığın takipleri boyunca her bir klinik alt tipinde nasıl seyrettiğini, bu klinik alt tipler arasındaki farklılıkları göstermeyi, hastalar arasındaki ailesel sıklığı, Vizuel uyarılmış potansiyeller (VEP) ve Oligoklonalband (OKB) sonuçlarını belirlemek amaçlandı. Çalışmaya Yukarı Fırat bölgesinde (Elazığ, Tunceli, Bingöl, Muş illeri ağırlıklı olmak üzere) ikamet eden gözden geçirilmiş, McDonald tanı kriterine göre kesin multipl skleroz (MS) tanısı almış dosyaları eksiksiz olan hastalar dâhil edildi. Demografik ve vaka ile ilgili bilgiler Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji AD'nın veritabanından kaydedildi. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniği'nde takip edilen 257 Multipl skleroz hastası çalışmaya alındı. Hastaların %31.9'i erkek, %68.1'i kadın olarak bulundu. Kadın erkek oranı 2.13/1 ortalama başlangıç yaşı 31.90±9.6, erkeklerde 31.94±9.6, kadınlarda 31.89±9.2 olarak bulundu. Çalışmada en sık başlangıç semptomlarını sensoriyel ve motor bulguların oluşturduğu gözlendi. Hastalığın klinik seyri %72.37 relapsing remitting multipl skleroz, %19.07 sekonder progresif multipl skleroz, %4.28 primer progresif multipl skleroz ve %4.28 benign multipl skleroz olarak belirlendi. Ailesel MS sıklığı %8,9 olarak kaydedildi. Hastaların %22,6'sında VEP normal, %77,4'ünde VEP uzamış olarak tespit edildi. Hastaların %96.1'inde OKB pozitif, %3.9'unda ise OKB negatif olarak tespit edildi. Bu çalışmanın sonucunda Yukarı Fırat Bölgesi'nde MS'in en sık kadınlarda görüldüğü, en sık 20-40 yaşlar arasında başladığı, en sık görülen tipinin RRMS olduğu, en sık duyusal ve motor bulgularla başladığı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Multipl skleroz, Yukarı Fırat Bölgesi, epidemiyoloji, genişletilmiş özürlülük durum skalası