
381
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Multipl sklerozun periferik sinirler üzerine etkisinin araştırılması
Multipl skleroz enflamasyon, demiyelinizasyon ve akson hasarı ile karakterize otoimmün bir santral sinir sistemi hastalığıdır. Multipl Skleroz'un farklı kliniklerle seyreden relapsing remitting, sekonder ilerleyici ve primer progresif olmak üzere üç alt tipi vardır. Bu çalışmada multipl skleroz hastalarında periferik sinir tutulumu ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza katılan hastaların 35'i (%70,0) Relapsing Remitting Multipl Skleroz ve 15'i (%30,0) Sekonder Progresif Multipl Skleroz hastasıydı. Hastaların semptomlarının başlangıç yaş ortalaması 30.44±1.06 yıl, Genişletilmiş Multipl Skleroz Özürlülük Skalası (EDDS) puan ortalaması 2.97±2.58 puan ve çalışmaya katılan hastaların 12'sinin (%24,0) polinörapatisi mevcuttu. Kontrol grubunda 3 kişide (%6,0) polinöropati tespit edildi. Çalışmamızda erkek hastalarda periferik sinir tutulumunun kadın hastalara göre daha yüksek olduğu belirlendi. Hastalık gelişme süresi ile Genişletilmiş Multipl Skleroz Özürlülük Skala puanı arasında pozitif yönlü çok güçlü bir korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmada multipl skleroz hastalarının literatürle uyumlu olarak daha çok kadınlarda görüldüğü, hastalık süresi arttıkça EDDS puanlarında artış olduğu ve erkeklerde polinöropati sıklığının kadınlara göre yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çalışmada kontrol grubunda polinöropati sıklığının beklenenin üzerinde olduğu tespit edilmiştir.
Genç yaş iskemik inme hastalarında telomer uzunluğunun incelenmesi
Telomer uzunluğu sıklıkla biyolojik bir yaşlanma belirteci olarak kabul edilmektedir. Telomer uzunluğunun kardiyovasküler sistemde biyolojik bir yaşlanma belirteci olduğu yapılan birçok çalışma ile desteklenmiştir ve kısa telomer boyu ateroskleroz ile ilişkilendirilmiştir. İnmenin biyolojik yaşlanma belirteci olarak kabul edilen telomer uzunluğuyla ilişkisini inceleyen birkaç çalışma mevcuttur ve bu ilişki bugüne kadar net olarak gösterilememiştir. Çalışmamızda genç yaş iskemik inme hastalarında telomer uzunluğu çalışıldı. Çalışmaya son 3 yılda genç yaş iskemik inme öyküsü olan 60 hasta ve yaş, cinsiyet, inme için risk faktörü olarak tanımlanan benzer hastalık öyküsü olan 40 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Her iki grupta PCR yöntemiyle telomer uzunluğu çalışıldı. Çalışmamızda hasta grubunun ortalama telomer uzunluğu (7,52 ± 3,29 kilobaz) anlamlı olarak kontrol grubundaki kişilerin ortalama telomer uzunluğundan literatürden farklı olarak yüksek bulunmuştur. Bununla beraber hasta ve kontrol grubundaki kişilerin telomer uzunluğu sosyo-demografik özellikler ve iskemik inmenin risk faktörleri (sistolik KB, diastolik KB, DM, BMI, homosistein, LDL, nabız, HGB, HCT,sigara ve alkol kullanımı,) arasında anlamlı bir farklılık gösteremedik. Bu sonuç örneklem sayısının diğer çalışmalara göre az olması ve çalışma dizaynıyla açıklanabilir. Çalışmamız uzun telomer ile genç yaş iskemik inme arasında böyle bir ilişkiyi gösteren ilk çalışma olması açısından çok önemlidir. Bu sonuç kısmen çalışmanın dizaynı, etnisite, örneklem büyüklüğü, çalışma popülasyonunun yaşı ve telomer uzunluğunun çalışıldığı yöntemler ve doku ile ilgili farklılıklarla açıklanabilir. Sonuç olarak; telomer uzunluğu ve inme arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için gelecekte daha genç yaştaki hastaların olduğu daha geniş sayıdaki örneklemlerde daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir.
İntravenöz trombolitik tedavi verilen akut iskemik inme hastalarında kan şekeri takibinin klinik sonuçlara etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada kliniğimize ilk 4,5 saat içerisinde başvuran ve intravenöz trombolitik tedavi verilen akut iskemik inme hastalarına eşlik eden hipergliseminin tedavi yanıtına, kısa ve uzun dönemdeki prognozlarına etkileri araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde akut iskemik inme nedeniyle intravenöz trombolitik tedavi uygulanan 90 hastanın hastane arşiv ve otomasyon sistemindeki verileri taranarak yapıldı. Hastaların demografik özelikleri ve görüntüleme bulguları incelendi. Saatlik seri kan şekeri ölçümleri intravenöz trombolitik tedavi uygulama anında ve 24 saat boyunca yapılmıştı. Tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde kısa dönem için hastaneye başvuru NIHSS ile tedavi sonrası NIHSS karşılaştırılarak ve taburculuk sırasındaki mRS ölçülerek, uzun dönem için 3.ay mRS ölçülerek yapıldı. BULGULAR: İncelemeye alınan 90 hastanın 38'i(%42,2) erkek ,52'si(%57,8) kadındı. Çalışmadaki hastaların yaşları 33 ile 88 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 68,2±10,9 yıldı. Tedavi öncesi hastaların 26'sının (%28,9) NIHSS değerleri 0-8 puan, 21'inin (%23,3) NIHSS değerleri 9-14 puan, 43'ünün (%47,8) NIHSS değerleri 15-30 puan olduğu tespit edildi. Hastalara intravenöz trombolitik tedavi verilmesi anında ve 24 saatlik takip boyunca her saat başı kan şekeri değerleri ölçüldü. Hastaların 32'sinin(%35,6) kan şekeri ortalaması 140 mg/dl'nin altındayken,58'nin (%64,4) kan şekeri 140 mg/dl ve 140 mg/dl'nin üstü değerinin üstündeydi. Kan şekeri 140 mg/dl ve üstü olan grupta hem başlangıç NIHSS değeri hem de tedavi sonrası 24. saatteki NIHSS değeri kan şekeri 140 mg/dl altı olan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksekti. Kan şekeri 140 mg/dl ve üstü olan grupta 24. saat NIHSS değerindeki düşüş (tedavi cevabı), kan şekeri 140 mg/dl altı olan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha düşüktü. Hastaların çekilen kontrol BBT leri incelendiğinde; 63'ünde (%70,0) kanama görülmezken, 27'sinde (%30,0) kanama tespit edildi. Hastaların kontrol BBT' lerinde kanama ile saat başı kan şekeri değerleri arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Hastaların tanı anındaki Fazekas skorlamaları hesaplandı. Fazekas 0-I grubunda 40(%44,4) fazekas II-III grubunda 50(%55,6) hasta yer aldı. Fazekas skoru II-III olan grubun Fazekas skoru 0-I olan gruptan daha yüksek kan şekeri değerlerine sahip olduğu görüldü. Kan şekeri yüksek olan hasta grubunda çıkış/taburculuk mRS ve 3.aydaki mRS skorları kan şekeri düşük olan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksekti. SONUÇ: Hiperglisemi varlığında intravenöz trombolitik tedavinin etkinliği düşmekte ve sonraki dönemde özürlülük oranı da artmaktaydı. Tedavi başladıktan sonra yapılan saatlik seri kan şekeri ölçümleri, tek bir ölçüme göre daha müdahale edilebilir bir parametredir. İntravenöz trombolitik tedavi başlangıcından 24 saat boyunca sıkı bir şeker kontrolü yapılması tedavimizin sonuçlarını iyi yönde etkileyip, intrakranial kanama gibi isenmeyen komplikasyonları da azaltabilir.
Primer progresif multipl skleroz ve sekonderprogresif multipl skleroz hastalarında spinal MRG T1sekansında Black Hole benzeri lezyonların EDSS ile ilişkisinin araştırılması
Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin idiopatik demiyelinizan ve enflamatuvar vasıfta bir hastalığıdır. Relapsing remitting Multipl Skleroz (RRMS) tam veya tama yakın düzelen ataklarla seyreder. Zamanla RRMS' li bireylerin bir kısmı, engelliliğin kademeli olarak artığı progresif faza geçiş yaparak, sekonder progresif MS (SPMS) tipine dönüşmektedir. Hastaların bir kısmı da ataklar olmaksızın hızlı engelliliğin geliştiği primer progresif MS (PPMS) olarak seyretmektedir. Black Hole (BH) benzeri hipointens lezyonların MS progresyonu ve kötü prognoz ile ilişkisi uzun zamandır bilinmekte. Daha önce beyinde saptanan BH lezyonları ile yüksek EDSS arasında ilişki bulunmuştur. Bizde bu çalışmamızda progresif seyreden MS hastalıklarının spinal kord ve infratentorial alandaki BH benzeri lezyonları saptayıp ve bu lezyonların EDSS ile ilişkisini araştırdık. Çalışmamız retrospektif bir çalışma yöntemidir. Black Hole lezyonlar Manyetik Rezonans Görüntüleme' de (MRG) T1 sekansında hipointens olarak seçilebilmektedir. Çalışmaya dahil ettiğimiz hastaların MRG' leri 3 ayrı hekim tarafından değerlendirildi. Dahil edilme ölçütlerini karşılan 55(PPMS) ve 31(SPMS) hastasıyla çalışma yapıldı. Çalışmamızda infratentorial alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (24) %43.6, SPMS grubu için (6) %19.4 şeklinde bulunmuştur. Servikal alanda BH benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (37) %67.3, SPMS grubu için (19) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Torakal alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (32) %58.2, SPMS grubu için (10) %32.3 şeklinde bulunmuştur. Spinal (servikal+ torakal) alandaki BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (40) %72.7, SPMS grubu için (17) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Çalışmamızda PPMS ve SPMS hastalarının verileri Spearman Korelasyon yöntemiyle yapıldı ve EDSS skoru ile infratentorial MRG T1 lezyon sayısı arasında anlamlı (p>0.05) Korelasyon gözlenmedi. Ancak EDSS skoru ile servikal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, torakal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, spinal (servikal+ torakal) MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı arasında anlamlı (p<0.05) pozitif korelasyon gözlenmiştir. Yine çalışmamızda EDSS Skorunu ≥5 olan grubun (PPMS ve SPMS hastalarının) servikal MRG, torakal MRG, spinal MRG BH lezyon oranı, EDSS <5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Spinal BH' ler tıpkı beyinde olduğu gibi yüksek EDSS ile ilişkilidir. Progresyonu gösterebilecek bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz.
Epileptik nöbet ile asimetrik dimetil arjinin (ADMA), nitrik oksit (NO), paraoksanaz, arilesteraz(ARE) ve iskemik modifiye albumin (İMA), düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Epileptik nöbetle başvuran hastaların periferik kan örneklerinde ölçülen Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), Nitrik Oksit (NO), Paraoksanaz (PON), Arilesteraz (ARE) ve İskemik Modifiye Albumin (İMA) parametrelerinin; nöbetin başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerdeki kan düzeylerinin hem birbirleriyle hem de sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Bu araştırma,nöbet aktivitesine bağlı biyokimyasal değişikliklerin izlenmesini ve epileptik nöbetlerin psödonöbetlerden ayırıcı tanısına katkı sağlayabilecek potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesini hedeflemektedir. Bu çalışmaya, 18–85 yaş arası, epilepsi tanısı almış ya da almamış, nöbet ile başvuran hastalar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında öncelikle her bir hastanın demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, hastalık öyküsü vb.) kaydedilmiştir. Acil servise epileptik nöbet şikayetiyle başvuran ve çalışmamızın dahil etme ve dışlama kriterlerini karşılayan hastalardan, nöbet başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerde alınan periferik kan örnekleri; tamamen sağlıklı kontrol grubundan alınan periferik kan örnekleri ile karşılaştırılmıştır. Periferik kan örneklerinde ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri incelenmiştir. Bu biyobelirteçler, nöbetin süresi ve şiddetiyle ilişkili olarak belirli değişiklikler gösterebildiğinden, epileptik nöbet ile psödonöbet geçiren hastaların periferik kanlarındaki biyolojik farklılıkların ve bu farklılıkların nöbet sonrasında ne kadar süreyle devam ettiğinin anlaşılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu veriler, epilepsi hastalarının nöbet süresince biyokimyasal kan değerlerindeki değişimlerin izlenmesine ve potansiyel olarak nöbet ile psödonöbet ayrımına ışık tutacak biyobelirteçlerin klinik izlem ve takipte kullanılmasına olanak sağlayacaktır. Çalışmaya 54 hasta ve 54 sağlıklı birey katılmıştır. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Vaka grubunda, birinci saatte ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Üçüncü saatte ise PON, ARE ve İMA düzeylerinde artış gözlenirken; ADMA ve NO düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Biyobelirteçler arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (p>0,05).
Düşük kas kütlesi ve kemik mineral yoğunluğunun akut iskemik inme sonlanımına etkileri
İskemik inme sebep olduğu nörolojik hasar nedeniyle ülkemizde ve dünyada özürlülük ve iş-gücü kaybının başlıca sebepleri arasında sayılmaktadır. İskemik inme sonrası meydana gelen özürlülük başlıca nörolojik sistemin etkilenimine atfedilmekte olup, lokomosyonun efektif organları olan kas ve kemik dokusunun sağlığının da iskemik inme sonlanımına etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı düşük kas kütlesi ve kemik mineral dansitesinin akut iskemik inme sonlanımına etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya Nisan 2019 – Nisan 2021 tarihleri arasında hastanemize akut iskemik inme tanısıyla başvurmuş olan 307 hasta dahil edilmiştir ve 269 tanesinin birinci yıl sonlanımlarına dair veriye ulaşılmıştır. Bu kohortta osteoporoz prevalansı kadınlarda %40,5, erkeklerde %12,7; düşük kas kütlesi prevalansı tanıma göre kadınlarda %11,6 – 79,0, erkeklerde %17,1 – 33,8 arasında, osteosarkopeni prevalansı ise tanıma göre kadınlarda %12,1 – 67,2, erkeklerde %13,4 – 30,4 arasında bulunmuştur. Multivaryans analizinde erkeklerde osteoporoz varlığı mortalite için bir risk faktörü iken artmış kas kütlesi mortaliteden koruyucu bir faktör olarak tespit edilmiştir. Faz açısı artışı hem kadınlarda hem de erkeklerde mortaliteden koruyucu bir faktör olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde rektus femoris kesit alanının düşük olması kötü sonlanım ile ilişkili olarak tespit edilmiştir. Osteosarkopeni varlığı ise kullanılan tanıma bağlı olarak her iki cinsiyette de sonlanım üzerine etki eden bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak, çalışmamız inme öncesi kas-iskelet sistemi sağlığının inme sonlanımına etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, bu ilişkinin Türk toplumunda standardize kesim değerleri ile daha yüksek sayılı bir çalışma ile yeniden ele alınması gerekmektedir.
Periferik sinir uyarımı ile oluşturulan mikst sessiz süre döneminde ve sonrasında spinal-kortikal uyarılabilirliğin transkraniyal manyetik stimülasyon ile değerlendirilmesi
İstemli kası sırasında bir kastan kaydedilen EMG aktivitesinde periferik mikst bir sinirin elektriksel uyarımı ile geçici bir baskılanma sonucu mikst sinir sessiz süresi (MSSS) ve primer motor korteks üzerinden tek bir uyarım ile de kortikal sessiz süre (KoSS) oluşur. MSSS ve KoSS bitiminde bazeline aktiviteye artmış bir EMG aktivitesi ile dönüş (fasilitasyon) gerçekleşir. Çalışmamızda KoSS ve MSSS'nin ve fasilitasyon dönemlerinin fizyolojik mekanizmaları ile ilgili yeni bilgilerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 9 sağlıklı gönüllüde tek başına elektrik uyarım ile test-MSSS ve tek başına TMS uyarımı ile test-KoSS oluşturulmuş; sessiz süre, fasilitasyon süresi, fasilitasyon alanı ve en yüksek genlik latansı parametreleri ölçülmüştür. Daha sonra MSSS sonrası fasilitasyon dönemi KoSS başlangıcı ile ve KoSS sonrası fasilitasyon dönemi MSSS başlangıcı ile zamansal olarak eşleştirilerek, koşullandırılmış-MSSS ve koşullandırılmış-KoSS çalışmaları gerçekleştirilerek aynı parametreler ölçülmüştür. Ayrıca yine istirahat ve istemli kası halindeki kastan kısa latanslı afferent inhibisyon (test-SAI) çalışması yapılmıştır. SAI çalışması MSSS başlangıcı ve fasilitasyon dönemine denk getirilecek şekilde, koşullandırılmış-SAI olarak tekrarlanmıştır. Analizlerde test ve koşullandırılmış MSSS, KoSS ve SAI çalışmaları karşılaştırılmıştır. Verilerin analizinde test çalışmalarına göre MSSS başlangıcı ile koşullandırılması sonucu KoSS fasilitasyonu gerçekleşmemiş ve geç olarak ortaya çıkan fasilitasyon, test-MSSS fasilitasyon dönemi ile benzer zamanda oluşmuştur (88,3±6,07 ms ve 86,11±4,84 ms, p= 0.401). KoSS başlangıç döneminin MSSS fasilitasyon dönemi ile koşullandırılmasında, KoSS süresi (84,44±7,78 ms ve 54,78 ± 13,53ms, p= 0.014) ve fasilitasyon latansında anlamlı derecede kısalma izlenmiştir (266.78±17.3 ve 220.13±19.82, p=0.049). KoSS başlangıcı ile koşullandırılmasında ise MSSS fasilitasyon latansı anlamlı derecede uzatmış-ötelenmiştir (151.78±10.99 ve 220.13±19.82p=0.000). İstirahat sırasında MSSS fasilitasyon dönemine denk düşürülmesi durumunda test uyarıma göre SAI sayısal değerlerinde artış (disinhibisyon) bulunmuştur. Bu sonuçlar; 1) elektriksel uyarım ile oluşan MSSS erken inhibisyon döneminin, spinal düzeyde ve son çıktı olan motor nöron üzerinde inhibitör etkiler ile oluştuğu hipotezi desteklenmiştir 2) MSSS sonrası oluşan fasilitasyonun ise esas olarak kortikal düzeyde gerçekleştiği ve spinal mekanizmaların da katkısının olduğu hipotezi ileri sürülerek destekler yeni bulgular elde edilmiştir 3) TMS ile oluşan KoSS sonrası fasilitasyon döneminde esas olarak kortikal kolaylaştırıcı mekanizmaların rol aldığı hipotezini destekler yeni bulgular elde edilmiştir. Sağlıklı bireylerde istemli aktivite üzerinde inhibitör ve ardından fasilitatör etkiye yol açan iki farklı uyarı paradigmasının incelendiği bu çalışmada elde edilen bulgular, KoSS ve MSSS fizyolojik mekanizmaları konusunda yeni bilgiler sağlamıştır. Distoni gibi patofizyolojinde disinhibisyonun yer aldığı farklı nörolojik hastalıklarda, sağlıklı bireylerde MSSS ve KoSS ile ilgili elde edilen bu bulgular tanısal katkı sunabilir. Yine çalışmamızda elde edilen bulguların farklı inhibitör mekanizmaların hedeflendiği tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için katkı sunabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Mikst Sinir Sessiz Süresi, Kortikal Sessiz Süre, Transkraniyal Manyetik Uyarım
Alfa-sinüklein fibrili ile oluşturulan parkinson hastalığı sıçan modelinde alfa-sinüklein patolojisinin şiddet ve dağılımında glimfatik sistemin rolü
Parkinson hastalığı (PH), ikinci en sık nörodejeneratif hastalıktır ve yaşlı popülasyondaki artışla beraber sıklığı giderek artmaktadır. Patofizyolojisinde α-sin patolojik birikimlerinin nörotoksisitesi ve dopaminerjik hücre kaybı rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı, beyinden makromoleküllerin temizlenmesinde rol oynayan bir yolak olarak önemi yakın dönemde daha iyi anlaşılan glimfatik sistemin PH patofizyolojisine katkısının araştırılmasıdır. Bu amaçla striatuma α-sinüklein pre-formed fibrilinin (α-sin PFF) enjeksiyonu ile oluşturulan PH sıçan modelinde, derin servikal lenf nodlarının (dsLN) lenfatik damarları bağlanarak glimfatik sistem disfonksiyonu oluşturulmuştur. Ardından 6. haftada lomber ponksiyon ile intratekal paramanyetik kontrast madde enjeksiyonu sonrasında aralıklı olarak üç kez kontrastlı beyin MRG görüntüleri alınarak glimfatik sistemin işleyişi incelenmiştir. Fibril enjekte edilen ve dsLN ligasyonu yapılan sıçanlarda, ligasyon yapılmayanlara göre subaraknoid aralıktan parankime kontrast geçişinde postkontrast 30 ve 60. dakikalarda belirgin azalma izlenmiştir. Ayrıca dsLN ligasyonu yapılmayan sadece fibril enjekte edilen grupta da naive kontrollere göre beyin sapı ventralinde parankime kontrast geçişinde 30. dakikada azalma izlenmiş, 1. saatte bu etki kaybolmuştur. 7. haftada uygulanan açık alan ve apomorfin ile indüklenen lokomotor aktivite testlerinde gruplar arasında fark izlenmemiştir (p>0,05). Silindir testinde tüm gruplarda naive kontrollere göre kontralateral ekstremite kullanımında düşüş eğilimi olsa da istatiksel fark saptanmamıştır (p>0.05). İmmunohistokimyasal işaretlemeler ile striatumda ve substansiya nigrada dopaminerjik nöronlarda ve çevresinde α-sin ekspresyonu ve agregat benzeri oluşumlar gösterilmiştir. Sonuç olarak α-sin PFF modelinde glimfatik sistem işleyişinin özellikle de α-sin patolojisinin daha yoğun olduğu beyin bölgelerinde bozulduğu, dsLN ligasyonu ile bu bozukluğun çok daha şiddetli ve yaygın hale geldiği saptanmıştır.
Komatöz durum nedeniyle amantadin alan hastalarda skalp EEG bulgularının prognostik değeri
Bu çalışmada, kliniğimizde bilinç bozukluğu (BB) nedeniyle izlenen ve amantadin başlanması klinisyen tarafından uygun bulunan hastalara sürekli elektroensefalografi (EEG) çekilerek tedavi sonrası klinik değişikliklerin EEG ile korele olup olmadığına bakmak amaçlanmıştır. Çalışma Kasım 2021-Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirildi ve uygun hastalara 5 gün sürekli video-EEG monitorizasyonu uygulandı. EEG çekimi amantadin tedavisi öncesi başlanarak bazal EEG parametreleri elde edildi. Hastalara 3 gün intravenöz, 4 gün oral amantadin tedavisi uygun dozda uygulandı. Hastalar her gün aynı saatte 4 farklı skala ile değerlendirildi ve skala puanları not edildi. EEG verileri görsel olarak günlük analiz edildi. Daha sonra, EEG verileri ile değerlendirme ölçek puanlarının korelasyonu istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Teknik artefaktlar nedeniyle dışlanan hastalar sonrasında 20 hasta çalışmaya alındı. 9 hastanın EEG frekansında ≥1 Hz frekans artışı izlendi. Diğer EEG parametrelerinde bir fark saptanmadı. Amantadin tedavisi süresince GKS, RSS, RASS ve CRS-R skala puanları bazal puanlar ile karşılaştırıldığında tedavi sonrası RSS (p=0.031), RASS (p=0.007) ve CRS-R (p=0.033) puanları istatistiksel anlamlı olarak yükseldi. CRS-R'de ≥3 puan artışı ile EEG frekans artışı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı p=0.0297). CRS-R'de kategori yükselmesi (p=0,05) ve GKS puan artışı (1 artış, p=0,094; 2 artış, p=0,070) bu ilişkiyi destekleyen trendlerdi. Ek olarak 4 hastaya spektral güç analizi uygulandı. EEG'de spektral güç analizi yapılan 4 hastanın 3'ünde EEG ve klinik bulguların korele olduğu gözlendi. Sonuç olarak, EEG'nin görsel analizinin tedaviden yarar görebilecek hastaları öngörmesi mümkündür. Benzer bir durum kantitatif EEG analiz yöntemleri için de geçerli olabilir.
Kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) antagonisti kullanılan, büyük oksipital sinir (GON) blokajı, botulinum toksin tedavisi uygulanan migrenli hastalarda ve idyopatik intrakranial hipertansiyon (Psödotümör serebri) hastalarında tedavilerin nosiseptif fleksör refleks (NFR) ve sempatik deri yanıtı (SSR) parametreleri üzerine erken ve geç dönem etkileri
Giriş: Pirimer baş ağrılarından olan migrenin tedavisinde büyük oksipital sinir (GON) blokajı, botulinum toksin enjeksiyonu ve kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) antagonistleri sıkça tercih edilmektedir. Ayrıca sık rastlanan sekonder baş ağrılarından olan idyopatik intrakranial hipertansiyonun (İİH) tanı ve tedavisinde lomber ponksiyon (LP) işlemi yapılmaktadır. Amacımız bu invazif işlemlerin uygulandığı hastaların klinik, demografik verilerini, nosiseptif fleksör refleks (NFR), sempatik deri yanıtı (SSR) parametrelerini inceleyerek işlemlerin elektrofizyolojik bulgularını, bu bulguların dinamiğini ve klinik korelasyonunu araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 05/2023-11/2023 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Algoloji biriminden migren ve başağrılı İİH tanılı hastalar alınmıştır. Demografik, klinik özellikler, elektrofizyolojik tetkikler işlemlerden önce, 2 hafta ve 8 hafta sonra incelenmiştir. Bulgular: 32 hasta (23 migren, 9 İİH) incelenmiştir. Değişen duyusal eşik ile ağrı sıklığı ve şiddeti; GON grubunda ağrı eşiği ile ağrı sıklığı; maksimal stimülasyon şiddeti ile ağrı şiddeti arasında, TA NFR parametrelerinden GON grubunda RII ortalama latansı ile ağrı şiddeti; RIII alan, amplitüdü ve maksimal amplitüdü ile ağrı şiddeti; LP grubunda ise RIII alan, süresi ile ağrı sıklığı arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. BF NFR parametrelerinden RIII amplitüdü ile ağrı şiddeti arasında, SSR parametrelerinden ortalama, maksimal amplitüdü ile tedavi etkinliği; ortalama latans ve maksimal amplitüdü ile ağrı şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda invazif işlemlerin migren ve İİH hastalarının elektrofizyolojik parametrelerine erken, geç dönem etkileri araştırılmış, prediktif önemli birçok korelasyon bulguları saptanmıştır. Bulgular invazif işlemlerin ağrı modülasyonuna etkisinin dinamiğini yansıtmakla beraber, klinik pratik açıdan da önemlidirler.
Demans hastalarında nörodejenerasyon biyobelirteçleri ve beyin volümü arasındaki korelasyon
Amaçlar: Alzheimer hastalığı (AH), beyinde nörofibriler yumaklar ve amiloid agregatların birikmesi ile oluşan nörodejeneratif bir hastalık olup ön planda epizodik bellek bozukluğu ile seyreden kronik, progresif bir bilişsel bozukluk sürecidir. Bu süreçte nöronal hasar ve nöroinflamasyonun katkısı çeşitli maddelerin ölçümleriyle araştırılmıştır. Serum ve plazmada yapılan çalışmalarda bu maddelerden en umut vadedici sonuçlar verenlerden ikisi Visinin-like protein 1 (VILIP-1) ve tyrosine (Y), lysine (K), leucine (L) 40 (YKL-40)'tır. Bu belirteçler ile erken tanı imkanı ve hastalık patolojisine yönelik yeni tedavi seçenekleri doğabilir. Gereç ve yöntem: Bu araştırmada katılımcıların serum örneklerinden VILIP-1 ve YKL-40 çalışıldı, kranyal manyetik rezonans görüntülemelerinden çeşitli beyin bölgelerinin volümetrik ölçümleri yapıldı. Bunların sonuçları kontrol grubu ile kıyaslandı daha sonra ise hasta grubunun belirteç ve volümetrik ölçümleri korele edildi. Bulgular: 33 AH hastası ile 23 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından benzer dağılmaktaydı. Hasta ile kontrol grubunun serum YKL-40 ve VILIP-1 düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Hasta grubunun sağ ve sol hipokampus, sağ ve sol amigdala, sol medial temporal, sağ rostral anterior singulat, total beyin, total korteks, total ak madde, total gri madde, total subkortikal gri cevher, sağ ve sol total korteks volümleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulundu. Korelasyon analizinde ise YKL-40 düzeyi ile sol posterior singulat volümü, VILIP-1 düzeyi ile sol amigdala volümü negatif korele bulundu. Sonuç: Alzheimer hastalığında limbik yapılar, korteks ve ak maddede atrofi gerçekleşmektedir. Bu bölgelerin belirli belirteçler ile ilişkisi net olmamakla birlikte bu çalışmamızda sol amigdala ve sol posterior singulatın belirteçler ile ilişkisi dikkat çekmektedir.
Behçet hastalığının nörolojik tutulumunda klinik, radyolojik ve prognostik özellikler
Giriş ve Amaç: Behçet Sendromu (BS)'nun nörolojik tutulumu Nöro-Behçet Sendromu (NBS) olarak adlandırılır. BS'nin doğrudan nörolojik tutulumu iki şekilde sınıflandırılabilir: 1) parankimal (p-NBS) tutulum; 2) vasküler tutulum (Serebral venöz sinüs trombozu). Çalışmamızda farklı klinik, laboratuvar özellikler ile lezyon lokalizasyonunun prognoza etkisinin değerlendirilmesi; görüntüleme bulgularının hastalığın tanı aşamasındaki rolü; klinik seyir özellikleri ile hastalık progresyonu arasında ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim dalı, Nöro-Behçet polikliniğine (1983-2024) başvurmuş 2640 hasta dosyası geriye dönük incelenmiş, Behçet Hastalığı kriterlerini dolduran ve kesin olarak NBS tanısı alan 507 hastanın verileri çalışma kapsamında ayrıntılı incelenmiştir. Bu tez çalışmasında, 1983-2024 yılları arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı Nöro-Behçet polikliniğinde izlenen NBS tanılı hastaların dosyaları geriye dönük incelenmiş ve hastaların takip, tetkik ve tedavi sürecine herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Bulgular: 507 hasta (E:365 K:142, E/K oranı:2.57, medyan yaş 33.2 ± 24.8) çalışmaya alınmıştır. 154 hasta nöroloji kliniğine izole bir nörolojik şikayetle başvururken, 351 hastanın iki veya daha fazla şikayeti mevcuttu. Takip süresince ilk ve son EDSS skorları baş ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda daha düşük; çoklu ataklar geçiren grupta ise daha yüksek olarak görülmüştür. Motor güçsüzlük ve dizartri bulgularıyla başvuran hastalarda daha kötü klinik gidiş izlenirken, izole baş ağrısıyla başvuran hastaların özürlülük skorlarının daha düşük seyrettiği bulunmuştur. SVST geçiren hastalar diğer gruplara göre daha iyi klinik seyir gösterirken, miyelit geçirmiş olmanın kötü gidişatla ilişkili olduğu izlendi. Son kontrol muayenesinde düşük EDSS skoru saptanan hastalarda SVST görülme sıklığının daha yüksek olduğu ve atak nüksünün daha az olduğu gözlenmiştir. İnfliksimab alan grupta tekrarlayan atak görülme riski daha düşük olarak izlenmiş ve bu grubun son kontrollerinde daha düşük özürlülük skoru olduğu dikkati çekmiştir. Sonuç: Çalışmamızda NBS'nin şimdiye kadar bilinen tüm klinik ve radyolojik tutulum özellikleri alt gruplandırılmış ve buna ek olarak son yıllarda kullanımı artış gösteren İnfliksimab tedavisinin bu gruplar üzerinde klinik özürlülük gelişimindeki etkisi değerlendirilmiştir. Çalışmamızda birbirleriyle karşılaştırılan birçok parametre içerisinden ilk EDSS skoru, tekrarlı atakların varlığı, NBS sonrası infliksimab kullanımı ve BH-NBS tanılarının eş zamanlı konulması parametreleri ile oluşturulan model; son EDSS skorunu %80.3'lük bir performansla öngördürmüştür. Anahtar kelimeler: Nöro-Behçet Sendromu, Behçet Hastalığı, çoklu ataklar, Infliksimab
Multiple skleroz hastalarında tampa kinezyofobi-yorgunluk ölçeği'nin güvenirlik ve geçerliliği
Multiple Skleroz (MS), demiyelizasyon ve aksonal kayıpla karakterize merkezi sinir sisteminin kronik, inflamatuar bir hastalığıdır. Ön planda beyaz cevherin tutulduğu, korteks ve derin gri cevher çekirdeklerinin de etkilenebildiği fokal demiyelizan plaklarla karakterizedir.Klinik semptomlar genel olarak: spastisite, yorgunluk, kas kuvvet kaybı, tremor, ağrı, duyu bozuklukları, mesane bağırsak problemleri, kognitif bozukluklar, depresyon ve uyku bozukluklarıdır. Hastalar efor sırasında, özellikle yorgunluk, dispne ve diğer klinik semptomlar nedeniyle zayıf egzersiz toleransı gösterirler. Egzersiz toleransındaki azalma hastaların günlük yaşam aktivitelerini sınırlandıran bir faktördür ve hastalığın ilerlemesiyle günlük yaşam aktivitelerindeki performans giderek azalarak yaşam kalitesinin üzerinde olumsuz etkilere sebep olmaktadır. Ancak yalnızca hastalığa özgü bulgu ve belirtiler ile fiziksel kapasite yetersizliğini açıklamak mümkün değildir. Öyleki düşük disabilite seviyesine sahip hastalarda bile fiziksel aktiviteden kaçınma davranışı dikkat çekmektedir. Spesifik bir korkudan kaçınma davranışı olan Kinezyofobi, "acı verici yaralanma veya yeniden yaralanmalara karşı kırılganlık duygusundan kaynaklanan aşırı, irrasyonel ve fiziksel hareket ve aktivite korkusu" olarak tanımlanmaktadır. MS'li bireylerde yorgunluğa paralel olarak kinezyofobininde fiziksel aktivite kısıtlılığına neden olabileceği düşünülmektedir. Ancak literatüre bakıldığında MS hastaları için kinezyofobi değerlendirmesinde güvenilir ve geçerli olduğu kanıtlanan her hangi bir ölçek olmadığı gibi diğer hastalık gruplarında güvenilirlik ve geçerliliği yapılmış olan Tampa kinezyofobi- Yorgunluk ölçeğinin MS Hastalarında kullanımı ile ilgili herhangi bir çalışmaya da rastlanmamıştır. Çalışmamızın amacı TSK-F ölçeğinin MS hastalarında geçerlilik ve güvenirliliğini göstermektir.
Nöroloji yoğun bakım ünitesindeki inme hastalarında yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlüğün (YBÜ-EG) multimodal incelemesi
Yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlük (YBÜ-EG) sık görülen, mekanik ventilatörden ayrılmayı güçleştiren, morbidite ve mortaliteyi artıran bir tablodur. Bu çalışmada yoğun bakım ünitesindeki inme hastalarında elektrofizyolojik incelemeler, biyoimpedans analizi (BİA), kas biyopsisi ve mitokondriyal kompleks aktiviteleri ile YBÜ-EG gelişimi değerlendirilmiş ve bu yöntemler arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmaya 24 inme hastası dahil edilmiştir. Hastalar seri sinir iletim çalışmaları ve BİA ile takip edilmiştir. Elektrofizyolojik olarak kritik hastalık miyopatisi/nöromiyopatisi (KHNM) düşünülen hastalara kas biyopsisi yapılmıştır. Kas biyopsisi materyalleri histokimyasal olarak incelenmiş ve solunum zinciri kompleks aktiviteleri çeşitli nedenlerle ortopedik cerrahi geçiren hastaların kas dokuları kontrol olarak kullanılarak analiz edilmiştir. Yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlüğün sıklığı %33 olarak saptanmıştır. Önceki çalışmalardan farklı olarak femoral motor sinir iletimi de çalışılmış ve KHNM gelişimini kestirmede en iyi parametrelerden biri olduğu görülmüştür, BKAP sürelerinin erken dönemde görece sabit kaldığı sonrasında uzamaya başladığı gözlenmiştir. Kas biyopsilerinde tip 2 kas lifi atrofisi gözlenmiştir. Solunum zinciri kompleks aktiviteleri değerlendirildiğinde septik hastalardakine benzer şekilde özellikle kompleks I aktivitesinde azalma olduğu görülmüştür. Bu çalışma, inme hastaları özelinde YBÜ-EG gelişimini inceleyen elektrofizyolojik incelemeler, kas biyopsisi ve solunum zinciri kompleks aktivitelerinin bir arada değerlendirildiği ilk çalışmadır. Tüm bu parametrelerin daha geniş kohortlarla çalışılması kritik hastalık nöromiyopatisinin patogenezinin daha iyi anlaşılması ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir.
Epilepsi hastalarında, serum ve beyin omurilik sıvısındaki oreksin seviyesinin uyku evreleri ve nöbetlerle ilişkisi
Epilepsi patogenezinde bilinmeyen mekanizmalardan birinde de oreksin isimli protein yer almaktadır. Oreksinin uyku ile ilişkisi ortaya koyulmasına ragmen epilepsideki yeri henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmamızda oreksinin uyku ve uyanıklıkta ortaya çıkan nöbetlerle ilişkisini göstermeyi amaçladık. Çalışmaya 40 ilaca dirençli fokal epilepsi tanılı hasta, 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda gece uykusundan önce ve sabah uyandıktan sonra olmak üzere bazal gece ve bazal sabah oreksin düzeyleri ölçülmüştür. Hasta grubunda epileptik nöbetlerden sonra tekrar kan örneği alınmış, nöbet uykuda geçirilmiş ise nöbet geçirilen uykunun evresi kaydedilmiştir. Bunların yanında hastaların EEG, MRG gibi nörofizyolojik ve nörogörüntüleme bulguları da irdelenmiştir. Hasta ve kontrol grubunda bazal sabah oreksin düzeyleri, bazal gece oreksin düzeylerinden daha yüksek ölçülmüştür. Hasta grubunun bazal oreksin düzeyleri ise kontrol grubundan daha düşüktür. Uykuda geçirilen nöbetlerde daha fazla olmak üzere, nöbet sonrası oreksin düzeyleri bazal değerlere göre artmıştır. Ancak uyku evreleri ile oreksin düzeyleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Nöbet süresiyle oreksin düzeyi arasında ilişki bulunmuş olup, uyanıkken geçirilen nöbetlerde nöbet süresi kısaldıkça oreksin düzeyi daha yüksek ölçülmüştür. EEG'de iktal başlangıcı sol hemisfer olan, MRG'de sol temporal lobda lezyonu olan ve MR-EEG uyumu olanlarda sol hemisfer lateralizasyonu olan hastalardan sağdakilere göre uykudaki nöbet sonrası oreksin düzeyleri daha yüksek ölçülmüştür. Özellikle uykudaki nöbetlerden sonra oreksin düzeylerinin artması, oreksinin epileptojenik etkisi ile ilişkili olabileceğini akla getirmektedir. İleriki çalışmalarda BOS'tan da oreksin tayini yapılması ve BOS ve serum oreksin düzeyinin korelasyonu oreksin ve epilepsi ilişkisi açısından daha faydalı bilgiler sağlayabilir.
Alzheimer hastalığında sirkadiyen ritm değişikliği ve morfolojik karşılığının incelenmesi
Alzheimer Hastalığı (AH) ileri yaşta gözlenen demansların en sık karşılaşılan formudur. Yaşlanan popülasyon ile birlikte sebep olduğu bireysel engellilik,sağlık ve günlük bakım hizmetlerinin maliyeti ile önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Uyku ve sirkadiyen ritim bozuklukları AH'da sıkça karşılaşılan bir antite olup bakım zorluklarının ve bakım merkezine yatırılışların önde gelen sebeplerindendir. Bu çalışmanın amacı, özellikle AH'nın erken döneminde kontrol grubu ile kıyaslanarak kognitif işlevler, uyku alışkanlıkları ve hipotalamik hacim değişikliklerini incelemek; hipotalamus hacminin nörogörüntüleme biyobelirteci olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya Eylül 2019 ile Temmuz 2020 arasında merkezimize başvuran 20 hasta (Hafif Kognitif Bozukluk-HKB, hafif ve orta evre AH) ve 8 kontrol dahil edilmiş; ancak veri uygunluğu ve teknik nedenlerle 12 hasta ve 5 kontrol istatistiksel analize alınabilmiştir. Çalışma dahilinde katılımcılara kraniyal manyetik rezonans görüntüleme ve volumetrik hipotalamik hacim ölçümü, 7 güne kadar aktigrafi kaydı, nöropsikometrik testler ve uyku anketleri uygulanmıştır. Çalışmamızın sonuçlarında hipotalamik hacim değerlerinde iki grup arasında istatistiksel anlamlı bir sonuç saptanmamıştır. Gruplar arasında saptanan anlamlı değişiklik sadece minimum uyku latans süresinde olup hasta grubunda daha uzun gözlenmiştir. HKB ve hafif-orta AH grupları arasında yapılan analizde minimum uyku etkinliğinin hastalık evresi ile beraber arttığı gözlenmiş; ancak maksimum ve ortalama uyku etkinliği sonuçlarında bu anlamlılığın gözlenmemiş olması ileri araştırmalar gerektirmektedir. Bellek testlerinde daha iyi skorların daha uzun toplam uyku süresi ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Uyku bölünmesinde artış, kötü yürütücü işlev skorlarına işaret ederken toplam uyku süresi ölçümlerinde tam tersi gözlenmiştir. Örneklemimizin küçüklüğü genelleme yapmak için yetersiz olmakla birlikte çalışmamızda gözlenen sonuçlar AH'nın uyku-uyanıklık ritminde bozukluğa sebep olduğu bilgisini desteklemektedir. AH'da sirkadiyen ritim bozukluğu incelenirken polisomnografik değerlendirmeyle de desteklenmesine, ritim özelliklerinin ve küçük bir anatomik yapı olan hipotalamusun hacmindeki değişikliklerin saptanabilmesi için daha büyük örneklem içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Parkinson hastalığı ve atipik parkinsonizm sendromlarında periferik nöropatik ağrının multimodal incelenmesi
Parkinson hastalığı (PH) çoğunlukla idiopatik, %5 oranında monogenik mutasyonlara bağlı gelişen santral sinir sisteminin nörodejeneratif bir hastalığıdır. Multisistem atrofi (MSA) ise atipik parkinsonizm sendromlarından olup, motor semptomların yanında otonomik disfonksiyon, serebellar ve piramidal bulgularla ortaya çıkmaktadır. Bu hasta gruplarında non-motor semptom olarak periferik nöropatik ağrı değişken sıklıklarda görülmektedir. Bu çalışma; her üç hasta grubunda nöropatik ağrı sıklığını belirlemeyi, ince lif fonksiyonlarını ve morfolojisini değerlendirmeyi planlamıştır. Bu amaçla 20 idiopatik PH, 6 MSA ve beş farklı mutasyona sahip 14 herediter PH tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastaların hastalık şiddeti Hoehn-Yahr evreleme sistemi, Birleşik Parkinson hastalığı değerlendirme ölçeği (BPHDÖ Ⅲ bölüm) ölçekleri ile; non-motor semptomları Non-motor semptom skalası (NMSS) ile ve ağrı yakınması King's PH ağrı skalası, DN4 ve painDETECT anketleri ile değerlendirildi. İnce lif fonksiyonları için sıcak ve soğuk duyusu eşik değerleri kantitatif duyu testi (QST) ile ölçüldü. Sonrasında lateral malleolün 10 cm proksimalinden ve torakal T8-10 dermatomuna uyan deri bölgesinden olacak şekilde iki adet cilt "punch" biyopsisi yapıldı. Örnekler panaksonal belirteç olan "protein gene product 9.5"e (PGP9.5) karşı geliştirilmiş antikorla boyandıktan sonra her iki grupta intraepidermal sinir lifi yoğunluğu (IENFD) değerlendirildi. Ağrı skalaları ile idiopatik PH hastalarında %15, herediter PH hastalarında ise %14,2 oranında periferik nöropatik ağrı saptanırken, MSA hastalarında nöropatik ağrı yakınması tespit edilmedi. Multisistem atrofili hastalarda idiopatik PH (p=0,04) ve herediter PH tanısı olan hastalara göre distal IENFD'nin yüksek olduğu saptandı. Ayrıca tüm hasta gruplarında distal IENFD'nin proksimale göre düşük olduğu gözlendi (p<0,001). Fakat ince lif sayısındaki azalma hastalık şiddeti ve süresi ile ilişkili bulunmadı. İdiopatik PH grubunda %13,3 ve herediter PH grubunda %30,8 hastada QST ile ısı duyusunda anormallik tespit edilirken, MSA hastalarında QST değerleri normal sınırlardaydı. Fakat üç hasta grubunda da hastaların QST'ye koopere olmakta güçlük çektiği gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmada, herediter ve idiopatik PH tanılı hastalarda nöropatik ağrı sıklığının, ince lif kaybının ve disfonksiyonun MSA tanılı hastalara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. İnce lif kaybının patolojik α-sinüklein birikimine bağlı ortaya çıktığına dair son dönemde artan bilgiler ışığında, daha fazla sayıda herediter PH tanılı hastanın dahil edildiği, ince liflerde fosforile α-sinükleinin immunhistokimyasal yöntemlerle gösterildiği yeni çalışmalar, hem PH patogenezinin aydınlatılması, hem de yeni tanısal yöntemlerin geliştirilmesi için gereklidir.
Ekstansör plantar yanıt (Babinski bulgusu) patofizyolojisinin elektrofizyolojik yöntemlerle incelenmesi
Bu çalışmada ekstansör plantar yanıtın ("Babinski bulgusu") patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik olarak kontrol ve Babinski bulgusu olan hastalarda ekstansör hallusisi (EHL) kasında elektrofizyolojik incelemeler gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla korteksin transkranial manyetik stimulasyon (TMS) ile uyarımı ile kortikal sessiz süre (KoSS), periferik sinirlerin elektriksel uyarım ile de kutanöz sessiz süre (KuSS) çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Hasta grubunda kontrol grubuna göre gözlenebilecek farklılıkların ekstansör plantar yanıt (EPY) patofizyolojisinin anlaşılmasında ve gösterilmesinde yol gösterici olacağı, KuSS ve KoSS paramterelerinde gözlenebilecek farklılıkların ise spinal veya supraspinal düzeyde EPY ile ilgili lokalizasyon sağlayabileceği düşünülmüştür. 13 sağlık kontrol ve spinal ve/veya kranial lezyona bağlı EPY bulgusu olan 9 hastada EHL ve gastrokinemus kaslarından kayıt alınarak sural sinirin elektriksel uyarım ile KuSS, bu kasların kortikal temsil alanlarının TMS ile uyarımı ile de KoSS çalışmaları gerçekleştirilmiştir. KuSS ve KoSS için sessiz süre başlangıcı, sonlanması ve süresi ölçülmüştür. Çalışmanın temel bulgusu EPY gözlenen hastalarda EHL kasında KuSS'nin süresinin kontrollere göre kısalması veya KuSS'nin elde edilememesi olmuştur. Hasta grubunda KuSS'de gözlenen kısalma anlamlı bulunmuştur (hasta grubu. 30,14±6,49 ms, kontrol grubu 45,3±5,43 ms, p0,0001) Hasta grubunda EHL kasında KuSS elde edilen tüm bireylerin tümünde süre kontrol grubunun saptanan alt sınırının altında daha kısa olarak bulunmuştur. Tek taraflı Babinski bulgusu olan dolayısı ile diğer taraftaki EHL kası ile karşılaştırılma yapılabilen olgularda ise sağlam tarafta EHL KuSS normal olarak bulunmuştur. Tüm bu bulgular EPY patofizyolojisi ile ilgili olarak, özellikle spinal lezyona bağlı ortaya çıkması durumunda spinal inhibitör devrelerin etkinliğinde azalmayı (disinhibisyon) düşündürmektedir. Bu değişikliğin gösterilmesinde, non-invazif bir yöntem olan kutanöz sessiz süre çalışması ekstansör plantar yanıtın objektif olarak saptanabilmesi açısından yeni bir olanak sunabilir.
Subklinik ateroskleroz ve sarkopeni ilişkisi
Sarkopeni, iskelet kası gücü azalması ve beraberinde kas kütlesi ile fiziksel performansta progresif jeneralize kayıp ile seyreden özellikle ileri yaşta sık görülen bir sendromdur. Sarkopenik hastalarda kardiyovasküler olay yaşama riski artmıştır. Bu çalışmanın amacı, iskelet kası değerlendirme parametreleri olan kas kütlesi, kas gücü ve fiziksel performans ile subklinik ateroskleroz belirteçlerinden karotis arter intima media kalınlığı ('intima-media thickness' IMT) ve karotis distensibilitesi (KD) ilişkisinin incelenmesidir. Çalışmaya Ekim 2018 – Aralık 2019 tarihleri arasında üniversitemiz Nöroloji Polikliniği'ne başvuran tek başına ambulasyonunu sağlayabilen ve koopere olabilen 11 Multipl Skleroz, 44 Demans, 25 Parkinson ve 34 Nörovasküler hastası ile 166 kontrol grubu olmak üzere toplam 280 kişi dahil edildi. Sarkopenik bireylerin yüzdesi hasta grubunda %17.5, kontrol grubunda %18.1, tüm katılımcılar arasında %17.9 bulundu. Çalışmamızda el sıkma gücü azalmış grupta sol karotis IMT'nin artmış olduğu izlendi. Erkekler kendi içinde değerlendirildiğinde kas gücü azalmış grupta IMT artışının daha belirginleştiği ayrıca sol KD parametrelerinin de kas gücü azalmış erkeklerde artmış olduğu gözlenmiştir. Kas kütlesi azalmış grupta normal kas kütlesine sahip kişilere göre artmış IMT ve KD trendi olduğu görülmekle birlikte kas kütlesi azalmış kişi sayısının az olması, katılımcıların VKİ (Vücut kitle indeks)'lerindeki yüksekliğin karıştırıcı bir faktör olarak rol oynaması nedeni ile her parametrede farklılık ortaya konulamamıştır. KFPB'a (Kısa Fiziksel Performans Bataryası) göre azalmış fiziksel performansa sahip grupta sağ KD'ni gösteren parametrelerde artış ve bilateral IMT kalınlığı ve düzensizliğinde artış saptanmıştır. Sarkopeni ve subklinik ateroskleroz arasındaki nedensellik ilişkisinin ortaya konulabilmesi için geniş popülasyon tabanlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Benign paroksismal pozisyonel vertigo tanılı olgularda tedavi öncesi ve sonrası vestibüler uyarılmış potansiyellerin değerlendirilmesi
Amaç: Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), dönmesinin en sık nedenidir. Hastalığın tanısında pozisyonel manevralar en değerli tanı araçlarıdır. Bu tezde hastalığın patogenezinin değerlendirilmesinde objektif bir test olan vestibüler evoked myojenik potansiyeller (VEMP) kayıtlamalarının tedavi öncesi ve sonrası yanıtlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem : Çalışmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (EÜTFH) Nöroloji kliniğinde nörosensöryel birimimizde yapıldı. Servikal VEMP testi incelemesi Synergy Elektromyografi (EMG) (Medelec; Viasys Healthcare UK Ltd 2009) kullanılarak yapıldı. Test sırasında her 2 kulaktan ayrı ayrı 110 desibel (dB) klik şeklinde ses uyaranı verildi. Bu uyarılar 100 milisaniye aralıklarla kayıtlanarak 250 kez averajlama yapıldı. Ölçümler için 3 elektrod (aktif, referans ve toprak) kullanıldı. Aktif elektrod ipsilateral sternokleidomastoid (SKM) kasının orta 1/3 noktasına, yapıştırıldı. Sağlam ve hasta grubun kayıtlamaları ile P13, N23 latansları ve düzeltilmiş amplitüd değerleri kaydedildi. İstatistiksel analizleri yapıldı. Bulgular: Tedavi edilmeden önce yapılan kayıtlamada P13 latansı 13.51 ± 1.99 milisaniye (msn) , N23 latans değeri ise 22.44 ± 2.22 ve düzeltilmiş amplitüd değeri 6.44 ± 3.49 olarak kaydedildi. Kontrol grubu ile kıyaslandığında P13 ve N23 latanslarında uzama görüldü. Tedavi sonrası P13 latansı 12.87 ± 1.65, N23 latans 121.97 ± 1.95 düzeltilmiş ampltiüd ise 5.75 ± 2.5 görüldü. Tedavi sonrası yanıtlarda ise sadece P13 latansında düzelme olduğu , N23 ve amplitüd de değerinde ise tedavi öncesi ve sonrası farklılık olmadığı görüldü. Sonuç: BPPV hasta grubunda VEMP testi noninvaziv, düşük maliyetli ve pratik bir test olup otolit organları ile efektör kaslar arasında beyin sapı boyunca seyreden vestibule-oküler ve vestibule-spinal yolların değerlendirilmesine imkan sağladığını düşünmekteyiz
Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) yayılım paterni ve ALS hastalarında solunum yetmezliği gelişimini öngördürebilecek bulguların saptanması
AMAÇ: Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) 'da solunum komplikasyonları hastalığın prognozunda oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, ALS yayılım paterninin değerlendirilmesi ve solunum yetmezliği gelişimini öngörebilecek elektrofizyolojik bulguları tespit etmektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Awaji Elektrodiagnostik kriterlerine göre, kesin veya olası ALS tanısı alan ancak solunum yetmezliği olmayan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 2-4 aylık aralıklarla kontrollere çağırıldı. Tüm hastalara nörolojik muayene, sinir iletim çalışmaları, iğne elektromiyografisi (EMG) ve tek nefeste sayı sayma testi yapıldı. Üst ekstremitede median ve ulnar sinir sensorial ve motor iletim çalısması; alt ekstremite fibuler ve posterior tibial sinir motor, sural sinir sensoryal iletim çalışmaları yapıldı. Ayrıca bilateral frenik sinir iletim çalışması yapıldı. İğne EMG ile bilateral alt ekstremite ve üst ekstremitelerde en az 3 kasın, abdominal kasların, paraspinal kasların, interkostal ve kranial kasların aktivitesi kaydedildi. Buna ek olarak tüm hastaların dosyalarından solunum fonksiyon testleri, yutma elektromiyografileri, arter kan gazı analizleri teker teker not edilerek değerlendirildi. Hastalar solunum tutulumu gelişene kadar takip edildi. BULGULAR: Takip süresi olarak belirlenen 18 ayın sonunda 30 hastanın 26'sında solunum sıkıntısı gelişti. Nörolojik muayene ve diğer tetkikler, takiplerde ortalama 3- 4'er kez yapıldı. Hastaların sosyodemografik ve klinik verilerinin literatürle uyumlu olduğu görüldü. Hastalık progresyonu ile birlikte tüm segmentlerde klinik olarak üst motor nöron (ÜMN) ve alt motor nöron (AMN) bulgularının birlikteliğinin ön plana geçtiği, EMG tetkiklerinde ise benzer şekilde tüm segmentlerde nörojenik değişiklerin arttığı kaydedildi. Yine hastalık progresyonu ile birlikte ALSFRS-R skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu görüldü. Takiplerde solunum yetmezliği gelişen hastaların yarısında en son nörojenik EMG bulguları kayıtlanan kasın sternokleidomastoid (SCM) olduğu görüldü. Buna ek olarak SCM ve rektus abdominis kaslarının solunum eforuna katılımından hemen sonra hastalarda solunum sıkıntısının geliştiği gözlendi. Frenik sinir latansında uzama ve diyafram birleşik kas aksiyon potansiyeli amplitüdündeki ufalmanın solunum yetmezliği ile doğrudan ilişkili olduğu saptandı. Solunum yetmezliği gelişimine rağmen hastaların büyük kısmının arteriyel kan gazı analizleri normaldi. Solunum yetmezliği gelişen hastaların büyük kısmı fasiyal ve bulber kaslardaki güçsüzlük nedeniyle efektif solunum fonksiyon testi (SFT) yapamadı. Yapabilenlerin ise hastalık ilerleyişi ve solunum yetmezliği ile orantılı şekilde FVC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi. SONUÇ: ALS ile ilgili birçok çalışma olmasına rağmen, solunum yetmezliği gelişiminin erken tespiti için güvenilir bir test yoktur. Bizim çalışmamızda olgu sayısı yeterli olmamakla beraber, SCM kasında saptanan nörojenik EMG bulguları ile SCM ve rectus abdominis gibi yardımcı solunum kaslarının solunuma eforuna katılımının solunum yetmezliği gelişimi için öngörücü olabileceği saptandı. Solunum yetmezliği gelişimine rağmen hastaların büyük kısmının arteriyel kan gazı analizlerinin normal olması nedeniyle solunum yetmezliği gelişimi takibindeki yerinin kısıtlı olduğu düşünüldü. Yine solunum yetmezliği gelişen hastaların büyük kısmı efektif SFT ve tek nefeste sayı sayma testini yapamadığı için bu testlerin hastalık ilerledikçe kullanımının kısıtlandığı görüldü. Frenik sinir iletim çalışmalarının solunum yetmezliği ile doğrudan ilişkili olduğu fakat erken dönemde iyi bir belirteç olmadığı saptandı. Sonuç olarak iğne EMG'de belirli kaslarda nörojenik değişikliklerin görülmesi ve yardımcı solunum kaslarının solunum eforuna katılımının gösterilmesi solunum yetmezliği gelişimini öngörmek amacıyla elektrofizyolojik bir belirteç olarak kullanılabilir. Olgu sayısı artırılarak ve daha uzun süreli takipler tasarlanarak yapılacak çalışmaya ihtiyaç vardır.
Erken dönem multiple skleroz hastalarının tanı aşamasında vestibüler testlerin, uyarılmış potansiyellerin ve oftalmolojik değerlendirilmenin yeri
Giriş ve Amaç: Multiple skleroz (MS) genç erişkinlerde klinik özürlülüğün en önemli nedenlerinden biridir. Bu nedenle hastalığın erken tanınması, uygun tedavi ile hastaların doğru yönetimi çok önemlidir. Klinik olarak çok geniş spektruma yayılabilmektedir. Bu nedenle tanı sürecinde klinisyeni zorlayabilmektedir. Bu gibi durumda yardımcı tanı yöntemlerine başvurulmaktadır. Çalışmamızda, erken dönem multiple sklerozis hastalarının tanı aşamasında vestibüler testlerin, uyarılmış potansiyellerin ve oftalmolojik değerlendirmenin yerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran 60 birey alındı. Bu bireylerin 30'u,12'si (%40) erkek ve 18'i (%60) kadın olmak üzere 2 yıldan eski nörolojik semptomu olmayan erken dönem MS hastalarıydı. 30 birey, 12'si (%40) erkek ve 18'i (%60) kadın olmak üzere kontrol grubu olarak alındı. Hasta grupta yaş dağılımı ortalama 30 (19-48), kontrol grubunda yaş dağılımı ise ortalama 30 (18-45) olarak görüldü. Tüm normal kontrol ve hasta bireylere vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP), görsel uyarılmış potansiyeller (VEP), somatosensöriyel uyarılmış potansiyeller (SEP), beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyeller (BAEP), pür ton odyometri, kalorik test ve renk görme, görme keskinliği ve kontrast duyarlılık testlerini içeren nörooftalmolojik bakı yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında sadece VEP p100 latansları istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p <0.001). Normal kontrol grubu değerlerine göre oluşturulan limitlere göre (+2,5 SD), hasta grubun %30'unda VEMP anormalliği, %86'sında VEP anormalliği, %30'unda SEP anormalliği ve %13,3'ünde BAEP anormalliği saptandı. VEP ile görme keskinliği, kontrast duyarlılık ve renk görme arasında korelasyon yoktu. VEMP ile MRG'de beyin sapı lezyonu varlığı arasında korelasyon yoktu. Sonuçlar: Normal kontrol grup ve hasta grubu verilerinin karşılaştırılması sonucu sadece VEP p100 latansı istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p <0,001). Bu nedenle sonuçlar VEP'in MS erken tanısında yardımcı inceleme olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Diğer parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmemiştir. VEMP ile MRG'de beyin sapı lezyonu arasında korelasyon bulunmamıştır.
Multipl sklerozlu hastalarda oligoklonal bant varlığının hastalık prognozu üzerindeki etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Multiple skleroz (MS) genç erişkinlerde nörolojik özürlülüğün en önemli nedenlerinden biridir. MS hastalarının beyin omurilik sıvısında(BOS) saptanan immunglobulin G (IgG/Oligoklonal bant ) hastalığın tanısında kullanılan en önemli biyobelirteçtir. MS hastalarında yüksek oranda pozitiflik gösteren OKB'ların da prognoz üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çalışmada merkezimizde Relapsing- remitting MS ve Klinik izole sendrom tanısı alan ve tanı aşamasında BOS incelemesi yapılmış olan hastalarda BOS OKB sıklığının incelenmesi, oligoklonal bant varlığının demografik, klinik özellikler ve hastalık seyri, klinik özürlülük dereceleri üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla OKB negatif ve pozitif grup hastalar arasında demografik veriler, bazal klinik özellikler, manyetik rezonans görüntülemelerindeki(MRG) radyolojik özellikler ve ilk özürlülük verileri ile izlemlerinin 5. yılındaki ve son yıllarındaki özürlülük dereceleri ve hastalık aktiviteleri karşılaştırılmıştır. Bakılan tüm parametreler içerisinde, sadece OKB negatif grupta bazal MRG'lerinde kontrast tutan lezyon varlığının OKB pozitif gruba göre fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu açıdan bakıldığında çalışmamızda OKB negatifliği, olumsuz bir prognostik faktör olma özelliği taşıyor gibi görünse de; literatürde OKB'nin prognostik değeri hakkındaki çalışmalar birbiri ile çelişmektedir. Hastalık patogenezinde hem T hem B hücre aracılı farklı immunpatogenetik süreçlerin yer alması bu çelişkili duruma neden olabilecek önemli bir etken gibi görünmektedir. Bunun yanı sıra çalışmaların farklı dizaynlara sahip olmaları, farklı popülasyonlarda ve farklı hasta sayıları ile yapılmış olmaları ise diğer muhtemel etkenler olarak düşünülmektedir.
Alzheimer hastalarında farklı bilişsel yük koşullarının spatiotemporal yürüyüş parametreleri üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada Alzheimer hastalarında ve aynı yaş grubundaki bilişsel olarak sağlıklı bireylerde; farklı bilişsel yük koşullarının spatiotemporal yürüyüş parametreleri üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğu karşılaştırılarak araştırıldı. Çalışmamıza 17 Alzheimer hastası ile 20 bilişsel olarak sağlıklı birey dahil edildi. Çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi, Karatay Belediyesi ve Türkiye Alzheimer Derneği işbirliği ile hizmet veren Konya Alzheimer Gündüz Yaşam Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmadaki olguların Sosyo-demografik Bilgileri alındı ve olgulara Mini Mental Durum Testi (MMDT), Süreli Kalk ve Yürü Testi (SKYT), Tinetti Denge ve Yürüme Testi (TDYT) ve Spatiotemporal Yürüme Analizi uygulandı. Spatiotemporal Yürüme Analizi vücut üzerinde taşınabilen bir akselerometre yardımıyla yapıldı. Olgulara üç farklı yürüme görevi verildi: bilişsel görev olmadan yürüme, düşük bilişsel görev koşulu olarak tanıdıklarının (yaşadığı çevredeki kişilerin) isimlerini söyleyerek yürüme, yüksek bilişsel görev koşulu olarak 100'den geriye doğru 3 çıkararak yürüme. Çalışma sonuçları incelendiğinde; Alzheimer grubunun, kontrol grubuna göre MMDT, TDYT Denge ve TDYT Yürüme puanları anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). SKYT puanları ise Alzheimer grubunda anlamlı derecede yüksek tespit edilmiştir (p<0,05). Yapılan üç farklı yürüme testinde de yürüme süresi ve adım süresi değerleri kontrol grubuna göre Alzheimer grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kadans, yürüme hızı ve çift adım uzunluğu parametre değerleri ise Alzheimer hastalarında anlamlı derecede düşük saptanmıştır (p<0,05). Yürüme döngüsünü oluşturan duruş fazı yüzdesi, salınım fazı yüzdesi, çift destek yüzdesi ve tek destek yüzdesi değerleri, yapılan yürüme testlerinde Alzheimer ve kontrol grupları arasında tutarsız sonuçlar göstermiştir. Görevler arası değişimlerde; yürüme hızı ve çift adım uzunluğu, Alzheimer hastalarında kontrol grubuna kıyasla daha fazla azalırken (p<0,05), yürüme süresi değerleri ise Alzheimer grubunda anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0,05). Kadans, adım süresi, duruş fazı yüzdesi, salınım fazı yüzdesi, çift destek yüzdesi ve tek destek yüzdesi değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Elde edilen sonuçlara göre, yürüme görevine bilişsel bir görev eklemenin, her iki grupta da spatiotemporal yürüme parametrelerinde değişikliğe yol açtığını ve bazı parametrelerdeki kötüleşmenin Alzheimer hastalarında daha fazla olduğunu ifade edebiliriz. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, bilişsel görev, ikili görev, spatiotemporal parametre, yürüme testi.
Nörosifiliz hastalarının klinik özellikleri
Sifiliz Treponema Pallidum' un neden olduğu kronik bir enfeksiyondur. Cinsel yolla veya anneden çocuğa bulaşır. Penisilin tedavisi ile beraber nörosifiliz sıklığı azalmasına rağmen, günümüzde HIV enfeksiyonu ile beraber sıklığında artış görülmektedir. 19 NS hastasının dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların çalışmaya dahil edilme kriterleri; beyin omirilik sıvısı (BOS) VDRL pozitifliği, BOS lökosit değerinin 10/ mm3, BOS protein değerinin 50 mg/dl' nin üzerinde olması idi. Hastaların ortalama yaşı, hastalığın başlangıç yaşı, hastaneye ilk yaşı, hastalık süresi, cinsiyeti, eğitim durumu, nöropsikoloji ve kranyal manyetik rezonans (MR) bulguları değerlendirildi. Çalışma grubunda 19 nörosifiliz hastası mevcuttu. Olguların hepsi erkekti. NS grubunda ortalama başlangıç yaşı ve ortalama izlem süresi 48 ve 2,12 yıldı. Hastaların başvuru yaşları ortalaması 48(8,74) yıldı. Yaş dağılımında minimum 35 ve maksimum 72 idi. Çalışma grubunun ortalama eğitim süresi 5,22(1,2) .Başvuruya kadar geçen süre minimum 1 ay maksimum 4 yıldı. Ortalama 2,12; standart sapma 2,10 yıldı. Hastalık süresi ortalama 2,12(2.10) yıldı. Hastaların klinik değerlendirmeleri sırasındaki ortalama MMSE skoru 14,4(8,6). Değerlendirme sırasındaki ortalama CDR (Clinical Dementia Rating) skoru 2,38(1.1) idi. NS olgularının kendilerine özgü klinik ve radyolojik bulguları vardır. Erken başlangıçlı demans olgularında NS akılda bulundurulmalıdır.
Vasküler risk faktörleri ile kognitif durum arasındaki ilişki
Amaç: Vasküler risk faktörlerinin kognitif bozukluğun değiştirilebilir risk faktörlerinden olduğu öne sürülmektedir. Çalışmamızda, kardiyovasküler hastalık ve demans öyküsü olmayan, 60 yaş ve üzerindeki bireylerde global vasküler risk skorları ile kognitif durum arasındaki ilişki araştırıldı.Materyal ve Yöntem: 2009-2010 yılları arasında bir İnme Merkezi ?İnme ve Demans Primer Koruma Polikliniği? ne ardışık olarak başvurmuş olan bireyler çalışmaya alındı. 10 yıllık koroner kalp hastalığı, inme veya ikisinin birlikte risklerini değerlendirmek amacıyla sırasıyla Framingham Risk Skoru (FRS), Modifiye Framingham İnme Risk Profili (FSRP) ve Joint British Societies Risk Skalası (JBSRS) kullanıldı. Kognitif fonksiyonlar Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MoCA) ile değerlendirildi. Bu testin Türkiye standardizasyon çalışmasına göre MoCA?21 olanlar kognisyonu bozuk olarak kabul edildi. Kognitif durum ile vasküler risk arasındaki ilişki multivariat lojistik regresyon analizi ile araştırıldı. Yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, diğer kognisyonla ilişkili olabilecek etkenler, antihiperlipidemik, antidiyabetik ve antihipertansif tedavi analize alındı.Bulgular: Örneklem 167 bireyden (40 erkek ve 127 kadın) oluşmaktaydı. Ortalama yaş 68 (SD: 6 Aralık: 28) idi. Ortalama FRS ve FSRP sırasıyla 8(20-3) ve 7(11-4) idi. JBSRS'de <%10, %10-19, %20-29 ve ?%30 olarak sınıflandırılmış risk kategorilerindeki oranlar sırasıyla %41, %27, %8 ve %24 idi. Elli beş kişinin (%33) kognitif durumu bozuktu. Framingham Risk Skorundaki her %10' luk artış kognisyonun bozuk olmasıyla ilişkiliydi (OR:1,669, 95%CI 1,038 -2,682). İleri yaş, düşük eğitim düzeyi, alkol ve antihiperlipimik tedavi kullanmıyor olmak da ilişkili diğer bağımsız faktörlerdi. Ancak, FSRP ve JBSRS ile kognitif durum arasında ilişki saptanmadı.Sonuç: Kardiyovasküler hastalık öyküsü olmayan yaşlı bireylerde, FRS ile ölçülen global vasküler risk kognitif bozuklukla ilişkiliyken FSRP ya da JBSRS ile benzer ilişki saptanmamıştır. Bu ilişki, rutin klinik değerlendirmede kullanılan ve hafif kognitif bozukluğa duyarlı nöropsikolojik bir test olan MoCA ile gösterilmiştir.
Akut iskemik inmenin ilk 12 saatinde saptanan difüzyon-perfüzyon MR'daki mismatch varlığının giriş kan şekeri ve kan basıncı değerleri üzerindeki etkisi
Acil servise başvuran akut inme hastalarının yaklaşık %20-50'sinde hiperglisemi saptanmaktadır (1,2) ve bu hastaların çoğunda bilinen diyabetes mellitus (DM) hikâyesi yoktur (3). Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda kan şekeri daha yüksek olabilir. Bu hastalara uygulanan insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı tartışmalıdır. Benzer olarak acil servise başvuran %75 (4) ila %81 (5) akut inme hastasının kan basıncı yüksek saptanmaktadır ve yaklaşık %50'sinde hipertansiyon (HT) hikâyesi yoktur (5). Akut inmede saptanan yüksek kan basıncının nedeni tam olarak bilinmemektedir. Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda daha yüksek kan basınçları ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle de bu hastalara uygulanacak anti-hipertansif tedavi stratejisi belirsizdir.Bu çalışmada inmenin hiperakut dönemi olan ilk 12 saatinde başvurmuş hastaların giriş kranyal MR'ında saptanan DWI/PWI mismatch varlığı ile acilde ilk ölçülen giriş kan basıncı ve kan şekeri değerleri arasındaki ilişki araştırıldı.2006-2009 yılları arasında Florence Nightingale İnme Merkezi Veri Bankasına ardışık ve prospektif olarak kaydedilmiş hastaların verileri incelenerek istatistiksel analize alındı. Gözle karşılaştırılan difüzyon ve perfüzyon incelemelerindeki uyumsuzluk %20'den fazla olduğu takdirde mismatch varlığı olarak kabul edildi. Giriş kan şekeri düzeyi >140 mg/dl ve ?140 mg/dl; giriş kan basıncı düzeyi >140/90 mm Hg ve ?140/90 mm Hg olmak üzere kategorize edildi. Mismatch ile giriş kan şekeri ve kan basıncı arasındaki ilişki multivaryat lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, DM hikayesi, HT hikayesi, Hba1c düzeyi, DM tedavisi, anti-hipertansif kullanımı, giriş proksimal damar oklüzyonu gibi özellikler ile kan şekeri ve kan basıncıyla ilişkili olabilen diğer özellikler (acile giriş dakikası, NIH skoru, bilinç bozukluğu, inme tipi ve etyolojisi) analize alındı.Toplam 192 hastanın 87'si kadın, 105'i erkekti, yaş ortalaması 70 (SD:13) idi. Ortalama giriş kan şekeri değeri 137 mg/dl (SD:44), ortalama giriş sistolik kan basıncı 149 mm Hg (SD:29), diastolik kan basıncı 84 mm Hg (SD:14) idi. Yüz altı hastanın (%55) mismatch'i, 121 (%63) hastanın proksimal damar oklüzyonu vardı.Mismatch varlığının bütün grupta yüksek giriş kan şekeri düzeyini tahmin etme olasılığını gösteren odds oranı 2,507 (p=0,050, 95%Cl 0 1,000-6,286) idi. Stres hiperglisemisinin araştırıldığı, DM hastası içermeyen grupta ise odds oranı 3,801 (n: 132, %68) (p= 0,033, 95%Cl 1,110-13,015) idi. Bilinç bozukluğu (p ?0,0001), kardiyoembolik inme (p=0,037), bilinen AF (p=0,030), posterior sirkülasyon enfarkti (p=0,026) ve Hba1c (p =0,007) yüksekliği girişteki yüksek kan şekeri ile ilişkiliydi. İskemik inmenin ilk 12 saatinde başvuran hastalarda mismatch varlığının giriş kan basıncı değeri üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Kadın cinsiyet (p=0,046) ve klinik sendromlardan total anterior sirkülasyon infarktı (TACİ) (p=0,010) akut kan basıncı yüksekliği ile ilişkiliydi.Çalışmamızda saptanan bulgular ?difüzyon/perfüzyon mismatch?, yani penumbral doku varlığı olan hiperakut iskemik inme hastalarının başvurularında hiperglisemi olma eğilimi olduğunu göstermektedir. Parenteral insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı bu hasta popülasyonunda araştırılmalıdır. Girişteki kan basıncı yüksekliğinin mismatch varlığı ile ilişkili bulunmamış olması aynı bağlamda beklenin aksine şaşırtıcı bulunmuştur.
Nöroloji yoğun bakım ünitesinde uyanıklık kusuru nedeniyle izlenen hastaların devamlı video-EEG monitorizasyonunda saptanan elektrofizyolojk bulgular ve bu bulgulara eşlik eden klinik, laboratuvar ve görüntüleme özellikleri
Amaç: Çalışmamızda uyanıklık kusuruyla izlenen hastalarda devamlı videoEEG monitorizasyonuyla (dVEM) saptanan elektrografik paternlerin (periyodik deşarj (PD), ritmik diken dalga (RSW), ritmik delta aktivitesi (RDA), nonkonvülzif nöbet ve nonkonvülzif status epileptikus (NKN, NKSE)) sıklığı ve bu paternlere eşlik eden klinik ve laboratuvar bulgularının varlığı araştırılmıştır.Materyal-yöntem: Bu çalışmada Ocak 2009-Aralık 2011 tarihleri arasında, NYBÜ'de uyanıklık kusuru nedeniyle yatırılmış, VEM cihazıyla izlenmiş hastaların klinik, elektrofizyolojik, radyolojik ve laboratuvar bulguları retrospektif değerlendirildi.Bulgular: Ortalama yaşı 68.2, 25'i erkek, 57 hasta çalışmaya alındı. dVEM süresi ortalama 2532,61 dakikaydı. Monitorizasyonda en sık PD (%33), ikinci sıklıkta NKN-NKSE (%26,3) saptandı. NKN-NKSE varlığının PD ile ilişkili olduğu (%57.9, p<0.001) görüldü. PD, NKN-NKSE en sık akut iskemik SVH ve ensefalopatili hastalarda saptandı. Monitorizasyonda herhangi bir elektrografik patern görülmesi kadınlarda daha sıktı (%70.4, p=0.040). PD, NKN-NKSE saptanan grupta monitorizasyon süresi daha uzundu (p=0.004, p=0.014). Monitorizasyon öncesi EEG'de herhangi bir elektrografik patern saptanması monitorizasyonda herhangi bir elektrografik patern varlığıyla ilişkiliydi (%59.3, p<0.0001). Elektrografik patern saptanan hastalarda monitorizasyon sırasında konvülzif veya NKN görülmesi daha sıktı (p<0.0001). NKN-NKSE'nin %66.7'si ilk 12 saat, %26.7'si 12-24 saat içinde izlendi.Sonuç: En sık görülen elektrografik patern PD, ikinci sıklıkta NKN-NKSE'di. Monitorizasyon süresinin uzunluğunun PD, NKN-NKSE saptanması ile korelasyon gösterdiği, monitorizasyon öncesi kısa EEG'de herhangi bir elektrografik patern saptanmasının monitorizasyonda herhangi bir elektrografik patern saptanmasını ön görebileceği, böyle hastaların klinik ve/veya elektrografik nöbet tanısı için en az 24 saat monitorize edilmesinin faydalı olabileceği düşünüldü.
Nöromiyelitis optika hastalarında kognitif fonksiyonların değerlendirilmesi
Amaç: Nöromiyelitis optika; optik nörit ve LETM ile karakterize merkezi sinir sisteminin inflamatuar bir hastalığıdır. Kognitif fonksiyon bozukluğu, hastalığın yarattığı fiziksel özürlülükten bağımsız olarak günlük yaşam aktivitelerini, sosyal yaşamı ve iş verimini etkileyen önemli bir unsurdur. NMO hastalarında kognisyonu değerlendirmek üzere yapılan az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenle Türk NMO hastalarında BRB-N, BDE ve ACE-R testleri ile kognitif durum tayini yaparak; kognitif bozukluğun sıklığı ve kognitif fonksiyon bozukluğu ile ilişkili olabilecek etkenlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve metod: NMO tanısıyla İstanbul Bilim Üniversitesi Nöroloji Polikliniğinden takipli; takipleri sırasında BRB-N, ACE-R ve BDE testleri yapılmış olan; çalışma kriterlerine uygun 22 olgunun dosyaları etik kurul onayı alındıktan sonra retrospektif olarak değerlendirilmiştir. BRB-N testinde en az iki alt testte normatif verilere göre 5. persantilin altında olan olgularda kognitif fonksiyon bozukluğu olduğu, diğer olgularda olmadığı kabul edilmiş ve KFB sıklığı saptanmıştır. KFB olan ve olmayan gruplar yaş, cinsiyet, hastalık düzeyi, eğitim düzeyi, NMO Ig G sonucu, EDSS skoru, kranyal MRG'de lezyon olup olmamasına göre karşılaştırılmıştır. Hastaların demografik, klinik ve radyolojik verilerinin depresyonla ilişkisi değerlendirilmiştir. ACE-R testinin skorları incelenerek NMO hastalarında ACE-R testinin KFB saptamada duyarlılığı ve özgüllüğü değerlendirilmiştir. Çalışmamızda elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 20.0 programı ile değerlendirilmiş; tüm istatistikler için anlamlılık düzeyi p≤0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Olguların yaşları 23 ile 65 arasında değişmekte olup; ortalama yaş 42,86±10,98 yıldır. Hastaların %45,5'inde (n=10) KFB; %50'sinde ise (n=11) depresyon saptanmıştır. KFB olan olgularda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yaşın daha yüksek olduğu, eğitim düzeyinin daha düşük olduğu, EDSS ve BDE skorlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kognisyon durumuna göre cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p<0,05). KFB olan olguların PASAT, SPART kısa süreli bellek, SRT uzun süreli bellek, SRT kısa süreli bellek, SDMT ve sözel akıcılık skorları, KFB olmayanlara göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. KFB olan ve olmayan olguların SPART uzun süreli bellek skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Hastalarda en sık etkilenen kognitif profilin; bellek kusuru, dikkat ve yürütücü işlevlerde bozulma olduğu izlenmiştir. ACE-R testinin NMO hastalarında duyarlılığı ve özgüllüğü değerlendirildiğinde ACE-R testinin tanı değerinin istatistiksel olarak iyi seviyesinde olduğu; 82,5 kesme değerinde, %88 duyarlılık ve %75 özgüllük ile KFB saptayabileceği bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda kognitif bozukluk ve depresyon NMO hastalarının yaklaşık yarısında saptanmıştır. ACE-R testinin de klinik pratikte NMO'da KFB tanısında kullanılabileceği kanısına varılmıştır. NMO hastalarında KFB ve depresyon sıklıkla eşlik eden tablolar olması nedeni ile hastaların bu yönden mutlaka değerlendirilmesi ve tedavilerinin düzenlenmesi, hastaların yaşam kalitesinin yükseltilmesi açısından büyük önem arz etmektedir.
Lakozamidin fokal epilepsinin tedavisinde uyku, kognitif işlevler, duygudurum ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin araştırılması
Epilepsi beynin nöbet oluşturmaya yatkınlığı olarak tanımlanan toplumun yaklaşık %1 ini etkileyen bir hastalıktır. Epilepsi ve uyku, birbirini karşılıklı olarak yakından etkileyen iki dinamik süreçtir. Elektrofizyolojik ve klinik kanıtlar doğrultusunda uykudaki nöronal aktivitenin ve biyokimyasal yapının ,epileptik nöbetleri tetikleyen nöronal mekanizmaları etkilediği, ayrıca epileptik nöbetler ve epilepsinin de uyku yapısında değişiklikler yaparak uyku bozuklukları ile ilgili yakınmaları ortaya çıkardığı gösterilmiştir. Epilepsi hastalarında uyku bozuklukları normal popülasyondan daha sık görülmekle beraber, uykusuzluk nöbet sıklığında artışa yol açarak yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Epilepsi tedavisinde kullanılan nöbet önleyici ilaçların (NÖİ) objektif ve subjektif uyku parametrelerine etkilerini inceleyen çalışmalar literatürde sınırlı sayıdadır. Aynı şekilde başta depresyon olmak üzere duygudurum bozukları ve kognitif bozukluklar epilepsi hastalarında daha sık görülmekle beraber, hastaların yaşam kalitesine de olumsuz etki etmektedir. Bu bağlamda çalışmamızın amacı, fokal epilepsi tedavisinde etkinliği kanıtlanmış yeni nesil bir NÖİ olan lakozamidin, subjektif ve objektif uyku parametreleri, depresyon, kognisyon ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini değerlendirmek ve fokal epilepsili hastalarda bu parametreler açısından eski nesil ilaçlara üstünlüğü olup olmadığını saptamaktır. Fokal epilepsi tanısı olan ve endikasyon dahilinde tedavisine lakozamid eklenen ya da mevcut tedaviden lakozamide geçiş yapılan hastalarda lakozamid öncesinde ve 6 ay kullanımı sonrasında polisomnografi ile uyku parametreleri, ve ölçeklerle gündüz uykuluğu, depresyon, bilişsel işlevler ve yaşam kalitesi değerlendirilmiştir. Elde edilen tüm parametreler ve ölçekler lakozamid tedavisinin uyku parametreleri, gündüz uykululuğu, depresyon, kognitif işlevler ve yaşam kalitesi üzerine olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığını istatiksel olarak ortaya koymuştur. XIII Bu çalışma fokal epilepsili hastalarda lakozamid tedavisinin uyku kalitesi üzerine etkisini polisomnografi gibi objektif bir yöntemle ölçen ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Çalışmamızın sonucunda lakozamidin fokal epilepsili hastalarda objektif ve subjektif uyku parametreleri, kognitif işlevler, depresyon ve yaşam kalitesine olumsuz bir etkisi olmadığı saptanmıştır. Eski nesil NÖİ'ların incelenen parametreler üzerine olumsuz etkileri düşünüldüğünde bu çalışmanın sonuçları akılcı ilaç tercihlerinde yol gösterici olması açısından yararlıdır. Ancak bu konuda daha geniş hasta gruplarında çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: epilepsi, uyku, polisomnografi, depresyon, yaşam kalitesi, kognisyon
İdiopatik intrakranial hipertansiyonda adipokinler
İdiopatik İntrakranial Hipertansiyon (İİH) genellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda görülen, herhangi bir nedene bağlanamayan kafa içi basınç artışının olduğu bir hastalıktır. Yaygın tariflenen semptomlar baş ve boyun ağrısı, kulak çınlaması, dizziness, çift görme ve görme kaybıdır. Klinik olarak kafa içi basınç artışıyla ilişkilendirilebilecek bulguları olan hastalarda nörogörüntüleme yöntemleriyle intrakranial hipertansiyonun sekonder nedenleri ekarte edildikten sonra yapılan lomber ponksiyonda beyin omurilik sıvısı (BOS) açılış basıncının 25cmH2O'nun üzerinde saptanması ile tanı konulmaktadır. Tedavi hedefi BOS basıncının düşürülmesiyle özellikle görme kaybı gibi kalıcı bulguların önlenmesine dayanmaktadır. Literatürdeki çalışmalar, boşaltıcı lomber ponksiyon uygulamalarına ek olarak asetozalamid kulllanımı ve diyetle kilo kaybının tedavide etkili olduğunu göstermektedir. Dirençli hastalarda optik sinir kılıfı fenestrasyonu, BOS şantı, transvers sinüs stentleme gibi cerrahi teknikler de uygulanabilmektedir. İİH tanılı hastaların büyük çoğunluğunu obez kadınların oluşturması, İİH'li hastalarda kilo alımının var olan semptomları kötüleştirmesi, bununla beraber %6 lık bir kilo kaybıyla semptom düzelmesinin sağlanabilmesi hastalık ve obezite arasındaki ilişkiyi güçlendirmektedir. Adipokinler, yağ dokusundan salınan ve besin alımı, enerji dengesi, lipit ve glukoz metabolizması, kardiyovasküler sistem, inflamasyon ve bağışıklık sistemi modülasyonu gibi birçok farklı alanda rolleri olan hormonlardır. Obezite durumu yağ hücreleri tarafından salınan adipokinlerin miktarını değiştirebilir ve bu da çeşitli metabolik ve inflamatuar durumları tetikleyebilir. Proinflamatuar sitokinlerin İİH'de rolü olduğu daha önce yapılan bazı çalışmalarda vurgulanmıştır. Ancak obezitede miktarı değişen adipokinlerin iflamatuar sistem üzerinden İİH patogenezine etkisini araştıran yeterli çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca adipokin düzeylerinin obezitede değişkenlik gösterdiğiyle ilgili çok sayıda çalışma olsa da İİH ile obezite arasındaki olası ortak patolojide adipokinlerin rolü yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışmada daha önce İİH'li hastalarda hiç incelenmemiş olan visfatin, resistin, apelin ve adipsinin; ayrıca İİH'de çalışma sayısı çok az olan leptin ve adiponektinin İİH tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerde serum düzeyleri karşılaştırılmıştır. İİH grubu kendi içinde semptomlar, nörolojik ve oftalmolojik muayene bulguları, göz dibi incelemeleri, nörogörüntüleme bulguları ve BOS parametreleri açısından değerlendirilmiştir. İİH grubu obezite olanlar ve olmayanlar olarak 2 alt gruba ayrılmış ve bu 2 alt grup arasında İİH semptom ve nörooftalmolojik muayene bulguları, radyolojik bulgular, serum adipokin düzeyleri, BOS açılış basıncı ayrıca diğer serum ve BOS parametreleri karşılaştırılmıştır. Vaka ve kontrol grubunda serum adipokin düzeyleri ile başta vücut kitle indeksi(VKİ) olmak üzere yaş, lipid profili, BOS açılış basıncı, BOS protein düzeyi gibi diğer tanımlayıcı değişkenlerin korelasyon analizi yapılmıştır. Çalışmamızda daha önce İİH'li hastalarda hiç araştırılmamış olan apelinin İİH grubunda kontrollere göre istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğunu tespit ettik. Antiinflamatuar etkisinin olduğu varsayılan apelinin hasta grubumuzda yüksek saptanmasının İİH patogenizinde hakim olması muhtemel inflamatuar süreçlere bağışıklık sistemin verdiği bir yanıt ve inflamasyon baskılayıcı bir mekanizma olabileceğini düşünmekteyiz. Diğer adipokinlerinin hepsi İİH'li hastalarda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi ancak bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi. Çalışmamızda VKİ ya da BOS açılış basıncı ile adipokin düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon tespit edilmemiştir. İİH'de adipokinlerin obezite ve inflamatuar sistem mediatörleriyle arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmek için bu adipokinlerin çeşitli sitokinlerle korelasyonunun incelendiği, ayrıca BOS ve serum düzeyinin İİH'li hastalar ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırıldığı geniş kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir. Gelecekte bu alanda yapılacak çalışmalar yağ dokudan salınan bu hormonların İİH patogenezine muhtemel etkisinin netleştirilmesine yardımcı olacaktır.
Antiepileptik ilaç kullananlarda artmış ateroskleroz riski
Son zamanlarda yapılan çalışmalarda kronik epilepsi ve uzun süreli antiepileptik ilaç (AEĐ) kullanımının ateroskleroz gelişimi ile ilişkili olabileceğini düşündüren sonuçlar bildirilmiştir. Biz bu çalışma ile uzun süreli AEĐ kullanan hastalarda antiepileptik ilaçların aterosklerozun risk belirteçleri ve aterosklerozun bir göstergesi olarak karotis intima media kalınlığı (ĐMK) ile olası ilişkisini göstermeyi amaçladık. Çalışmaya, 3 yıl veya daha uzun süre Karbamezapin (KBZ) ve Valproik asit (VPA) monoterapisi alan ve KBZ veya VPA 'nın yanı sıra en az 2 yıldır ikinci bir antiepileptik ilaç kullanan (politerapi) 92 hasta alındı. Kontrol grubuna ise benzer demografik özelliklere sahip 31 sağlıklı birey alındı. Her iki grubunun açlık kan şekeri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, lipid profili (Trigliserid, Total Kolesterol, HDL-k, LDL-k), homosistein, Hs-CRP, ürik asit (ÜA), Lp(a), folat, vitamin B12, düzeylerine bakıldı. Karotis ĐMK ölçümü, kranial manyetik rezonans görüntüleme ve yapılamayan hastalara bilgisayarlı beyin tomografisi yapıldı. Homosistein düzeyleri VPA, KBZ ve politerapi gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksekti. VPA monoterapi grubunda KBZ monoterapi ve politerapi grubuna göre Ürik asit (ÜA) seviyeleri daha yüksekti. KBZ monoterapi grubunda Hs-CRP düzeyi VPA monoterapi, politerapi ve kontrol grubuna göre daha yüksekti. Total kolestrol seviyeleri KBZ monoterapi grubunda VPA monoterapi grubu ve kontrol grubunda olduğundan daha yüksekti. Hasta ve kontrol grupları arasında ise ĐMK artışı yönünden farklılık olmamakla beraber hasta grubunda Karotis ĐMK ile yaş, vücut kitle indeksi, T- kol, LDL-k, Hs-CRP ve homosistein düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon olduğu görüldü. Hastalık süresi, ilaç kullanım süresi ve dozu ile ĐMK değerleri arasında herhangi bir ilişki saptanmaması uzun dönem AEĐ kullanımının ateroskleroz gelişimini artırmadığını düşündürmektedir. Ancak ateroskleroz risk faktörlerinin hasta grubumuzda daha belirgin olması uzun dönem AEĐ kullanımının aterosklerotik süreçde indirekt kümülatif etkisi olduğunu destekleyebilir. AEĐ kullanımının ateroskleroz oluşumuna zemin hazırlayıp hazırlamadığını değerlendirmek için yeni uzun dönem takip çalışmaları planlamak daha uygun olacaktır.
Serum galectin-3 ve galectin-4 düzeylerinin idiopatik parkinson hastalığı ile ilişkisi
Giriş: İdiopatik Parkinson Hastalığı (İPH), bazal ganlionlarda substansiya nigra hasarı sonucu dopamin salgılayan hücrelerin kaybı ile olannörodejeneratif bir hastalıktır. Galektinler multipotent, evrimsel olarak korunmuş,hücre yüzeyel glikokonjugat ile çapraz bağlanan karbohidrat bağlayan proteinlerdir. Bu proteinlerin hastalığın tanısındaki rolü araştırılmıştır. Materyal metod: İdiopatik parkinson hastalığı tanısı alan hastalar Hoehn Yahrsınıflamasına göre erken (evre 1-2) ve ileri evre (evre3-5) olarak sınıflandırıldı. Ayrıca parkinson hastalığı olmayan gönüllü vakalar kontrol grubunu oluşturdu. Parkinson ve kontrol grupları ile erken evre ve ileri evre parkinson hasta grupları arasında serum Galectin-3 ve serum Galectin-4 düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Yaş ve cinsiyet eşitlenmiş 30 kontrol ve 60 parkinson hastası mevcuttu. Kontrol grubunda Serum Galectin-3 düzeyi 914,05 ±643,61, hasta grubunda 2691, ±1754,43 ve P<0,01, galectin-4 düzeyleri sırasıyla 197,97±46,42 ve 334,26 ±37 ve P<0,01. Erken evre parkinson grubunda 20 hasta ileri evre grupta 40 hasta mevcuttu. Bu gruplar arasında serum galectin-3 düzeyinin ileri evreyi tahmin edebilirliliği 1909,81 değerinde sensitivite:%90, AUC: 0,923,P<0,01. Galectin-4 için 293, 5değerinde ileri evre tahmin edebilme özelliği sensitivite: %67,5, spesifite:%99,9, P<0,01 olarak bulundu. Sonuç:Serum Galectin-3 ve galectin-4 düzeyleri parkinson hastalığının tanısının konmasında ve ileri evre hastalığı tahmin etmede iyi birer belirteç olabilirler. Anahtar Kelimeler:Nörodejeneratif hastalık, Parkinson hastalığı, Galektinler, Galectin-3,Galectin-4.
Atriyal fibrilasyonu olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun prognostik değerinin incelenmesi
Amaç: İnme, sık görülen ve ölümcül olan nörolojik bir hastalıktır. İnme dünya genelinde koroner kalp hastalığı ve tüm kanserlerin ardından üçüncü sıklıkta gelen ölüm nedenidir. Erişkin çağda en önemli morbidite ve uzun dönem dizabilite kaynağıdır. İnmelerin yaklaşık olarak %85'i iskemik kaynaklıdır. Atrial fibrilasyonu (AF) olan hastalarda CHA2DS2VASc skoru ile iskemik inme riskini tahmin etmenin dışında inme şiddeti ve prognozuyla da yakından ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak, AF olmayan hastalarda CHA2DS2VASc skoru ile iskemik inme riski, inme şiddeti ve hastane içi mortalite gibi prognozla ilişkisi bilinmemektedir. Biz bu çalışmada, AF olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun prognostik değerini incelenmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışmaya, Eylül 2017 ve Şubat 2018 tarihleri arasında hastanemiz acil servisine akut iskemik inme tanısı ile başvuran ve AF olmayan 250 hasta dahil edildi. Hastaların CHA2DS2VASc skoru, yatışında ve taburculukta National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) skoru, stroke şiddeti (NIHSS skoruna göre), taburculukta ve 3.ayda Barthel indeksi (BI) ve modifiye Rankin skalası (mRS), serebral enfarkt hacmi (SEH) hesaplandı.Hastaların özgeçmişinde tanı almış olan hastalıkları ve kullanmakta oldukları ilaçları sorgulandı. Hastalar hastane içi mortalitesi olanlar (27 hasta) ve olmayanlar (223 hasta) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 69,6 ± 12,3 yıl, 110 (%44) kadın, 140 (%56) erkek, 162 (%64,8) hipertansiyon (HT), 80 (%32) diabetes mellitus (DM), 27 (%10,8) konjestif kalp yetmezliği (KKY), 54 (%21,6) periferik arter hastalığı (PAH) vardı. Yaş ortalaması hastane içi mortalite olan grupta 75,6 ± 11,3 yıl iken hastane içi mortalite olmayan grupta 68,8 ± 12,2 yıldı (p = 0.006). Hastane içi mortalite olmayan gruba kıyasla hastane içi mortalite olan grupta HT (p = 0.019), DM (p = 0.001), KKY (p <0.001), PAH (p = 0.002), CHA2DS2VASc skoru (p <0.001), NIHSS skoru (p <0.001), stroke şiddeti (p <0.001), mRS (p <0.001) ve SEH (p <0.001) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek; LVEF (p = 0.005) ve BI (p <0.001) ise istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük idi. Spearman korelasyon analizinde, CHA2DS2VASc skoru ile NIHSS skoru (r = 0,389; p < 0.001), NIHSS skoruna göre stroke şiddeti (r = 0,417; p < 0.001), mRS (r = 0,362; p < 0.001) ve SEH (r = 0,214; p < 0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon, BI (r = -0,371; p < 0.001) arasında ise istatistiksel olarak anlamlı negatif bir korelasyon olduğu gösterildi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, yaş (OR: 1.134; %95 CI: 1.057 – 1.205; p = 0.001), CHA2DS2VASc skoru (OR: 4.113; %95 CI: 2.065 – 7.659; p < 0.001) ve NIHSS skorunun (OR: 1.375; %95 CI: 1.078 – 1.755; p = 0.012) akut iskemik stroke hastalarında hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörleri (öngördürücüleri) olduklarını saptadık. Kaplan - Meier sağkalım analizinde CHA2DS2VASc skoru ≥ 6 olan hastalarda hastane içi mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (log rank p < 0.001). Sonuç: AF'si olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörü (öngördürücü) olduğunu ilk kez gösterdik. Bu çalışmamız, akut iskemik inmeli hastalarda istenmeyen sonuçların tahmin edilmesine yardımcı olmasında basit ama güçlü bir araç olarak CHA2DS2VASc skoru kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmamız bu alanda bir ilk olup bu konuda daha geniş kapsamlı başka çalışmalara ihtiyaç vardır.
Multipl skleroz olgularında cinsel disfonksiyon varlığının evlilik doyumu ve boşanma üzerine etki durumunun araştırılması
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda Multipl Sklerozlu hastalarda seksüel disfonksiyon (SD) ve üriner fonksiyon bozukluğu (ÜFB) oranlarının belirlenmesi ve bu disfonksiyonların hastalardaki depresyon durumu, yaşam kalitesi, evlilik hayatı ve boşanmaya olan etki durumu incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz Polikliniği'nde takip edilen, farklı MS alt tipindeki 198 olgu dahil edildi. Hastaların klinik ve demografik verileri yanı sıra Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (Expanded Disability Status Scale, EDSS), Beck Depresyon Ölçeği (Beck Depression Inventory, BDI), Multipl Skleroz Yakınlık ve Cinsellik Sorgulama Ölçeği (Multipl Sclerosis Intimacy and Sexuality Questionnaire-19, MSISQ-19), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (Arizona Sexual Experiences Scale), Uluslararası İnkontinans Sorgulama Ölçeği (International Consultation on Incontinence Questionnaire-Short Form, ICIQ-SF), Yaşam Kalitesi Ölçeği (Short Form-36, SF-36), Modifiye Yorgunluk Etki Ölçeği (Modified Fatigue Impact Scale, MFIS) ve Evlilik Yaşamı Ölçeği uygulandı ve boşanma nedenleri sorgulandı. Kullanılan ölçekler ve sorgulamalar bakıyı gerçekleştiren nöroloji uzmanı tarafından yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen olguların 133'ü kadın (%67,1), 65'i erkek (%32,9) idi. MSISQ-19 skoruna göre olguların 117'sinde (%59,1) SD vardı. Bunların 37'si erkek (%31,6), 80'i kadın (%68,4) idi. Yaş, hastalık süresi, özürlülük oranı yükseldikçe SD sıklığı artmış bulundu. Regresyon analizi yapıldığında SD riskini arttıran faktörlerin yaş (2,5 kat) ve EDSS artışı (6,4 kat) olduğu izlendi. SD varlığında Yorgunluk Etki Ölçeği (MFIS) ve Beck Depresyon Ölçeği puanları daha yüksek, Yaşam Kalitesi Ölçeği (SF-36) alt grup puanları ve Evlilik Yaşam Ölçeği puanları anlamlı derecede düşük bulundu. ICIQ-SF skoruna göre olguların 66'sında (%33,3) ÜFB tespit edildi. SD ile benzer şekilde yaş, hastalık süresi ve özürlülük oranı yükseldikçe olgularda ÜFB sıklığı da artmış bulundu. Regresyon analizi yapıldığında ÜFB riskini arttıran faktörlerin yaş (4,6 kat) ve EDSS artışı (5,2 kat) olduğu izlendi. ÜFB'si olan olgularda SD ile benzer şekilde Yorgunluk Etki Ölçeği puanları yüksek ve Yaşam Kalitesi (SF-36) alt puanları daha düşük iken, SD'den farklı olarak Evlilik Yaşam Ölçeği puanları ve Beck Depresyon Ölçeği sonuçları fark göstermedi. ÜFB ve SD arasında orta dereceli bir korelasyon gözlendi. Tüm MS olgularında ve ayrıca SD varlığı olan olgular tek başına alındığında boşanma nedenleri benzerdi ve nedenler sıralandığında yarıdan fazlasında etki eden sebepler şiddetli geçimsizlik, eşinin kötü davranması, onur kırıcı davranışlarda bulunma, aldatılma, terk edilme ve cinsellik idi. Sonuç: SD ve ÜFB, MS olgularında normal popülasyona göre daha fazla görülmüştür. SD ve ÜFB için riski arttıran değişkenler yaş ve EDSS artışıdır. SD varlığı depresyon, yorgunluk, daha düşük yaşam kalitesi, daha kötü evlilik hayatı ve boşanma açısından fark yaratır. ÜFB SD'den farklı olarak evlilik yaşamı ve depresyon durumuna etki etmemektedir. Boşanma nedenleri değerlendirildiğinde olgularda SD varlığı belirgin bir fark üretmemektedir. Anahtar kelimeler: Multipl Skleroz, Seksüel Disfonksiyon, Üriner Fonksiyon Bozukluğu, Boşanma
Jeneralize ve parsiyel epilepsi sendromlarında uyku mikroyapısının incelenmesi
Araştırma, jeneralize ve parsiyel epilepsi hastalarında ve sağlıklı kontrol gruplarında uykunun makro ve mikroyapıları arasındaki farklılıkları ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Eylül 2021-Eylül 2022 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniği'ne başvuran jeneralize ve parsiyel epilepsi hastaları ile sağlıklı kontrol gruplarından toplam 89 hasta ile analitik vaka kontrol olarak gerçekleştirildi. Hastalara tek gecelik PSG-EEG çekimi ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeks testi yapılmıştır. Araştırma grubunun uyku makro ve özellikle mikroyapıları incelenmiştir. Verilerin analizinde SPSS versiyon 26.0 programı kullanılmış ve Student-t, Mann Whitney U, ANOVA, Kruskal Wallis, Pearson ki-kare, Fisher's Exact testleri uygulanmıştır. İstatiksel anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Yapılan PSG-EEG çekimi sonucu araştırma grubunun %6,4'ünde TUAS saptanmıştır. Hastaların %83,3'ü parsiyel ve %17,7'si jeneralize epilepsi tanılıydı. Jeneralize epilepsi hastalarının santral görüntülemeleri normal, parsiyel epilepsi hastalarının %42,8'inde MTLS saptanmıştır. MLTS saptananların REM latansı, NREM evre 2 yüzdesi, uyku iğcik yapısında anlamlı farklılıklar saptanmıştır. PSG-EEG yapılan hastaların %18,6'sında IED (sadece jeneralize epilepsi) saptandı. İED saptananlarda sadece arousal uyku indeksi açısından anlamlı farklılık saptanmıştır. PUKİ test sonucunda jeneralize epilepsililerin %54,8'inde ve parsiyel epilepsililerin %75'inde skor ≥5 olarak sonuçlanmıştır. Araştırma grubunun uyku makroyapında REM süresi, REM yüzdesi, REM latansı, uyku etkinliği ve NREM evre 2 yüzdesi açısından anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Uykunun mikroyapı değerlendirmesinde uyku iğcik ve K-kompleks parametrelerinde, arousal, pozisyon değişim ve desatürasyon indeksinde anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Epilepsi grubunda antiepileptik ilaçların karşılaştırılması sonucu valproik asit (pozisyon değişim indeks), levetirasetam (REM latans ve uyku iğciği indeks), lamotrijin (uyku iğciği frekans) ve karbamazepin (uyku iğcik sayısı, indeksi, frekansı, süresi, NREM evre 2 iğcik sayı ve süresi, arousal ve evre değişim indeks) kullananlarda anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Tez çalışmamızda uykunun makro ve özellikle mikro yapıları açısından epilepsi ve sağlıklı kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Uyku mikroyapı, Uyku iğciği, K-kompleks, Uyku ve epilepsi
Migren ve gerilim tipi baş ağrılı hastaların barsak mikrobiyotalarının değerlendirilmesi
Amaç: Migren ve gerilim tipi baş ağrısı sık görülen hastalıklar olup hala patogenezleri net olarak aydınlatılamamıştır. Barsak beyin aksı terimi, gastrointestinal sistem ve beyin arasındaki çift yönlü ilişkiyi işaret eder. Barsak mikrobiyotası barsakta yaşayan trilyonlarca mikroorganizmayı, mikrobiyom ise bu barsak mikroplarının genlerinin tam koleksiyonunu ifade eder. Çalışmamızda migren ve gerilim tipi baş ağrılı hastaların barsak mikrobiyotalarının sağlıklı gönüllülerle karşılaştırarak değerlendirilmesi, migren ve gerilim tipi baş ağrılı hastaların patogenezini aydınlatabilmek ayrıca yeni tedavi stratejileri geliştirilmesi için zemin oluşturabilmek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif kohort olup etik kurul onayını takiben, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Nöroloji polikliniğine başvuran 30-40 yaş arası ICHD-3'e göre migren ve GTBA tanısı alan hastalar dahil edildi. Çalışmaya dahil edilememe kriterleri ise ek nörolojik hastalığın olması, malignite öyküsü, otoimmün hastalık öyküsü, aktif enfeksiyon varlığı, DM tanısı almış olmak, VKİ>30 olması, son 1 ay içerisinde antibiyotik, probiyotik, prebiyotik kullanmış olmak olarak belirlendi. Migren grubuna 27, GTBA grubuna 29 olgu, kontrol grubuna ise 28 olgu dahil edildi. Hastalardan steril gaita tüplerinde örnekler alınarak -80 santigrad derecede muhafaza edildi. 16 S rRNA metagenomik analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda yaş ve cinsiyet bakımından örtüşen Migren grubu, GTBA grubu ve kontrol grubunun barsak mikrobiyomu değerlendirildiğinde; en düşük düzeyde alfa çeşitliliğin migren grubunda olduğu belirlendi. Migren grubunda toplam 9 filum, 47 familya ve 102 çeşit cins belirlenirken, bu sayı GTBA grubunda sırasıyla 10, 51 ve 115, kontrol grubunda 10,52 ve 119 Olarak belirlendi. Buna göre migren grubu ile kontrol grubunun alfa çeşitliliği arasında önemli fark olduğu ve migrenli hastalarda takson düzeyinde bakteriyel çeşitliliğin azaldığı anlaşıldı. GTBA grubunda ise belirgin fark görülmedi. Kontrol ile migren grubu cins düzeyinde karşılaştırıldığında iki grup arasında beta çeşitlilik bakımından fark çok önemli bulundu (p<0.0001). Kontrol ile migren grubu aile düzeyinde beta çeşitlilik bakımından karşılaştırıldığında, fark önemli bulundu (p=0.0219) Kontrol ile GTBA grubu arasındaki cins düzeyinde beta çeşitlilik karşılaştırıldığında farkın önemli olmadığı bulundu (p<0.0982). Kontrol ile GTBA grubu arasındaki aile düzeyinde beta çeşitlilik karşılaştırıldığında fark önemsiz bulundu. (p<0.315). Sonuç: Çalışmamız migren hastalarının barsak mikrobiyotasındaki cins çeşitliliğinde önemli bir azalma olduğunu ortaya çıkardı; bu da barsak mikroekosistem stabilitesini iyileştirmek için cins çeşitliliğini korumanın önemini vurguladı. Ek olarak, migren hastalarına barsak disbiyozlarını tedavi etmek veya barsak bozukluklarını önlemek için uygun spesifik probiyotikler eklenebilir, bu da migren ataklarının oluşumunu azaltabilir.
Fingolimod tedavisi alan multiple skleroz hastalarında lenfopeninin yaş ve cinsiyet ile ilişkisi
Amaç: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz polikliniğinde Multipl Skleroz tanısı ile takip edilen ve fingolimod tedavisi alan hastalarda görülen lenfopeni ile yaş ve cinsiyet faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif bir araştırma olup, hastanemiz poliklinik veri tabanına kayıtlı Multiple Skleroz hastalarından 63 kadın 63 erkek toplam 126 Relapsing Remitting Multiple Skleroz hastasına ait yaş, fingolimod kullanmadan önce ve kullandıktan 1 ay sonra lenfosit sayıları kaydedildi ve istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda, Relapsing Remitting Multipl Skleroz hastalarında 0,5 mg/gün dozunda oral fingolimod tedavisi başlandıktan en erken 1 ay sonrasında bakılan ortalama lenfosit sayılarının (745,10 ± 681,63/μl), tedaviye başlanmadan önceki ortalama lenfosit sayılarına göre düşük olduğu saptandı (p<0,001). 0.80 x 10^3/μl altındaki hastalar lenfopeni olarak değerlendirildi. Fingolimod tedavisi alan Multipl Skleroz hastalarında görülen lenfopeni ile yaş faktörü arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Lenfopeni ile cinsiyet arasındaki ilişki değerlendirildi, 63 kadın hastanın 54 ünde,63 erkek hastanın 43 'ünde lenfopeni görüldü ve kadın hastalarda lenfopeni riskinin daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Fakat lenfopeni görülen kadın ve erkek hastaların tedavi sonrası lenfosit ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda fingolimoda bağlı lenfopeni riskinin kadınlarda daha fazla olduğu, yaş faktörünün ise literatür ile uyumlu olarak risk oluşturmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Fingolimod, relapsing remitting multipl skleroz, lenfopeni
Relapsing remitting multiple skleroz formundan sekonder progresif multiple skleroz formuna dönüşümde risk faktöleri
Amaç: Multiple skleroz hastalarında relapsing remitting multiple sklerozdan sekonder progresif multple skleroz forma dönüşümde, sigara, alkol kullanımı, trigeminal nevralji varlığı, otonomik semptomların birlikteliği, geçirilen atak sayısı, akraba öyküsünün, optik atak öyküsünün, EDSS skorlarının, herhangi bir fizik tedavi ve rehabilitasyon programına dahil olup olmadığının, epilepsi birlikteliğinin, ilk atak semptomu ile tedaviye başlangıcı arasında geçen sürenin, manyetik rezonans görüntülemelerde servikal spinal kord lezyonu varlığının araştırılarak, klinik risk faktörlerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif bir araştırma olup, çalışma verileri hastanemiz poliklinik veritabanına kayıtlı Multipl Skleroz hastalarının sistemde mevcut olan bilgilerinden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 145 hasta dahil edildi.145 hastanın 71'i RRMS, 74'ü SPMS'ti. RRMS grubunun %1,4'i (n=1), SPMS grubunun ise %9,5'i (n=7) alkol kullanıyordu. (p=0,034). RRMS grubunda otonomik semptomu olan hastaların sayısı 6 (%8,5) iken, SPMS grubunda 38 (%51,4) idi. (p=0,001). RRMS grubunda trigeminal nevraljisi olan hastaların sayısı 2 (%2,8) iken, SPMS grubunda 9 (%12,2) idi(p=0,034). RRMS grubunda servikal lezyonu olan hastaların sayısı 31 (%43,7) iken, SPMS grubunda 61 (%82,4) idi(p=0,001). Tedaviye başlama süresi RRMS grubunda 6,14 ± 6,53, SMPS grubunda 10,74 ± 10,86 idi(p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda ilk semptom ile tedaviye başlama arasında geçen sürenin uzun olması, ilk yapılan MR görüntülemelerde T2 lezyon sayısının fazla olması, ilk görüntülemelerde servikal spinal kordda plak varlığı, hastanın alkol tüketicisi olması, trigeminal nevralji ve otonomik semptomların varlığının RRMS'ten SPMS'e dönüşümde risk faktörü olarak kabul edilebilecek parametreler olarak kullanılabileceğine dair sonuçlar elde ettik. Anahtar Kelimeler: progresif, remitting, risk, prognoz,, epilepsi, trigeminal nevralji, optik nörit, alkol, sigara, progresif,
Vagal sinir stimülasyonunun zaman algısı üzerine etkileri
Bu çalışmada Vagal Sinir Stimülasyonu (VNS) uygulanmış ilaca dirençli epilepsi hastalarında stimülasyonun kapatılmasının zaman algısı üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında alınan 14 hastaya Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği doldurulmasının ardından VNS açık ve kapalı halde olmak üzere bilgisayarlı zaman algısı testleri olan Ritmik Motor Zamanlama Testi, Zaman Aralığı Karşılaştırma Testi, Zaman Aralığı Yeniden Üretme Testi ve Zaman Aralığı Tahmin Testi uygulanmış, veriler kaydedilerek analiz edilmiştir. Bulgular değerlendirildiğinde; Zaman Aralığı Yeniden Üretme Testi'nde, 2000 ms için hem bildirilen zaman değerinde (p = 0,03; Z = -2,166) hem de oran değerinde (p = 0,03; Z = -2,166) anlamlı değişiklik gözlenmiştir. Bu değerler VNS kapalı olduğu durumda daha yüksektir. Diğer bulgularda anlamlı bir değişiklik izlenmemiştir. Çalışmamızda Zaman Aralığı Yeniden Üretme Testi'nde tüm zamanlarda, VNS açık durumdayken içsel saatin daha hızlı çalıştığı, zamanın olduğundan daha yavaş akıyor gibi algılandığı sonucu ortaya konmuştur. Dikkatteki artış zaman algısında yavaşlamayı beraberinde getirmektedir. Örneğin trafik kazası anında dikkat en üst düzeye çıkmakta, kaza anı kaza yapan kişi tarafından çok yavaş olarak algılanmaktadır. VNS'yle ortaya çıkan uyanıklık, dikkat ve odaklanma üzerindeki olumlu etkilerin; zaman algısında dikkat ve Sayıl Bekleyiş Kuramı (SBK) açısından değerlendirildiğinde sonuç etki olarak içsel saatin hızlanmasına, zamanın daha yavaş akıyor olarak algılanmasına sebep olması beklenir. Çalışmamızda bu hipotezle uyumlu olarak VNS açıkken 2000 ms Zaman Aralığı Yeniden Üretme Testi'nde; içsel saatin daha hızlı çalıştığı, zamanın daha yavaş akıyor olarak algılandığı sonucuna varılmıştır. Zaman algısında ortaya çıkan bu yavaşlama VNS ile artan dikkatin indirekt bir göstergesi olarak yorumlanabilir. VNS'nin noradrenalin, serotonin, dopamin ve depresyon üzerine etkileri göz önünde bulundurulduğunda; VNS açıkken içsel saatin yavaşlaması beklenmektedir. Çalışmamızda beklenenin aksine bir sonuç çıkması; VNS'nin zaman algısı üzerindeki etkisinin bu mekanizmaların dışındaki olası farklı bir mekanizma üzerinden etkilediğini düşündürmektedir.
Video EEG monitörizasyon ünitesinde epileptik olmayan psikojenik nöbet tanısı alan hastaların kısa ve uzun dönem prognozlarına etki eden faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi
Epileptik olmayan psikojen nöbet (EOPN), epileptik nöbetlere benzeyen fakat anormal epileptiform aktivite göstermeyen, öznel veya nesnel belirtileri olan paroksismal ataklardır. Video EEG monitörizasyon (VEM), EOPN tanısı için altın standart yöntemdir. EOPN'in tüm psikotropik ilaç ve psikoterapötik tedavi yöntemlerine rağmen prognozu genellikle kötüdür. Çalışmamızın amacı; VEM ile EOPN tanısı konulan hastaların kısa ve uzun dönem sonuçlarını ve bu sonuçlara etki eden potansiyel faktörleri incelemektir. Çalışmamıza, Ocak 2010- Haziran 2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı VEM Ünitesi'nde EOPN tanısı konulan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların kısa (taburculuk sonrası 6. ayda) ve uzun (son 1 yılda) dönem sonuçları incelenmiştir. Ayrıca hastalar epilepsinin eşlik edip etmemesine göre Pür EOPN ve mikst nöbet olarak iki gruba ayrılmış, klinik ve demografik özellikleri de incelenmiştir. Kısa dönem takiplerinde hastaların sadece %6,9'u nöbetsizdi. Kısa dönemde; hastalara 1 yıl içinde tanı konulması, başlangıç yaşının ileri olması ve nöbet süresinin 5 dakikanın üstünde olması iyi prognoz ile ilişkili iken; hastanın ek psikiyatrik hastalığa sahip olması, aile içi sorunlar yaşaması, subjektif nöbet geçirmesi, hastalık süresinin uzaması, kullandığı psikiyatrik ilaç sayısının artması ise kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Uzun dönem takiplerinde hastaların sadece %37,7'si nöbetsizdi. Uzun dönemde; hastaların tanı sırasında çalışıyor ya da öğrenci olması, nöbet süresinin 5 dakikanın üzerinde olması iyi prognoz ile ilişkili iken; hastanın kadın cinsiyette olması, çocukken istismar ya da ihmale uğraması, aile içi sorunlar yaşaması ise kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç olarak; EOPN'in prognozu kötüdür. Hastalığın prognozunu ve etki eden faktörleri bilmek, hastalara uygulanacak tedavileri belirlemeye yardımcı olabilir.
Yüksek doz metilprednizolon tedavisi alan multipl skleroz hastalarında bu tedavinin erken dönemde bilişsel testlere(P300-P50) etkisi
7- ÖZETMultipl Skleroz MSS'nin kronik inflamatuar demyelinizan hastalığıdır.Etyolojisi kesin olarak bilinmemekle birlikte genetik yatkınlık zemininde çevreseletmenlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Hastalık daha çok atak ve remisyonlarlaseyreder. Lezyonlar MSS'inde bulundukları bölgelere göre çeşitli semptom ve bulguverirler. En sık motor, duyusal, görsel, mental semptomlar ve sfinkter anormalliklerigörülür. Kognitif süreç de özellikle dikkat, hafıza ve bilgi işleme hızı sıklıklaetkilenmektedir. Ayrıca MS akut ataklar sırasında kullanılan yüksek dozmetilprednizolon tedavisinin de kognitif fonksiyonlar üzerinde olumlu veya olumsuzetkileri bulunmaktadır. Kognitif fonksiyonlar en iyi P300 OİP ile değerlendirilir.Duyusal kapılama bilgi işleme sürecinde dikkat öncesi dönemde ilgisizuyaranların filtrelenmesi ve beynin uyaran kargaşasından korunması kabiliyetidir. Eniyi P50 OİP ile değerlendirilir.Bu çalışmada ?MS akut ataklarında kullanılan 5 gün süreyle 1000 mg/gün IVmetilprednizolon tedavisinin kognitif sürece etkisi var mı?? sorusundan yola çıkılarakyüksek doz metilprednizolonun kognitif fonksiyonlara etkisi P300 ve P50 OİP'ler iledeğerlendirilerek araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma Kasım 2006-Şubat 2007 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi NörolojiKliniği Nörofizyoloji laboratuarında yapıldı. Çalışmaya denek grubu olarak akut ataksırasındaki 20 RRMS'li hasta alındı. Denek grubunda IV metilprednizolon verilmeden 1gün önceki ve 5 günlük tedavi bitiminden 2 gün sonraki P300 ve P50 kayıtlamalarıyapıldı. Tedavi öncesi ve sonrası P300 dalgası latansında değişiklik saptanmadı. P50süpresyon oranında ise tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalma saptandı fakatistatistiksel olarak anlamlı saptanmadı.33Çalışmamızda yüksek doz steroidlerin bilişsel fonksiyonlara akut dönemde etkietmediğini saptadık.34
Elektroensefalografik fokal epileptik deşarjlar ve jeneralizasyon belirteçleri
Epilepsi dünyada inmeden sonra ikinci en yaygın nörolojik hastalıktır. Sağlık ve takip sistemleri gelişmiş ülkelerde dahi epileptik hastaların % 20-25'inde uygun ve güncel tedavi yaklaşımlarına rağmen nöbetler kontrol edilemez. Bu hastalarda genelde ise tüm epileptik hastalarda nöbetin önceden klinik ve/veya elektrofizyolojik ipuçları ile tahmin edilmesi düşüncesi heyecan vericidir ve bununla ilgili araştırmalar birkaç on yıldır artarak devam etmektedir. Temel amaç bir erken uyarı yöntemi ile gelecek nöbetin engellenmesidir. Nöbetin hafif geçirilmesi veya istenilen ortamda geçirilmesi de tedavi planlamasında önemlidir.Bizde beyin dalgaları üzerinden nöbet tahmininde önemli olduğunu düşündüğümüz EEG'deki diken dalgaların elektriksel niceliğini ve nasıl jeneralize olduğunu, elektriksel olarak jeneralizasyon öncesi özel bir örüntü ortaya koyup koymadıklarını inceledik. Bu amaçla değişik elektriksel algoritmalar uyguladık.Çalışmamızın sonucunda;Öncelikle içerisinde dikenlerin olduğu EEG işaretinin zaman-frekans karakteristiğini ortaya koyduk ve nöbet anına yaklaştıkça işaretin içerdiği enerji miktarının yavaş yavaş düşüş gösterdiğini, bu düşüşün özellikle belirli kayıt bölgelerinde daha fazla olduğunu saptadık.Kayıt bölgeleri arasında zamansal ve uzaysal faz ve enerji sekronizasyon endeksinin de düştüğünü gözledik. Kayıt bölgeleri arasındaki EEG işaretinin faz ve enerji senkronizasyondaki düşme eğilimlerinin, nöbete yol açmayan dikenlerin kısmi veya tam jeneralize olmaları halinden önce ortaya çıktığını tespit ettik.Ancak diken jeneralizasyonundan önce, 0.2 ve altına düşen senkronizasyon endeksi değerinin nöbete yol açmayan diken jeneralizisyonundan hemen sonra eski değerine, 0.4-0.5 civarına tekrar çıktığını saptadık.Epileptik EEG'de görülen üstte anlatılan karakteristik yapıya epileptik olmayan bir EEG'de rastlamadık. Yani epileptik olmayan EEG'de böyle bir düşüş yoktu ve enerji senkronizasyon endeksi hiç bir zaman 0.2 değerinin altına düşmüyordu.Beyni bir elektromanyetik sistem olarak kabul ederek, sistemsel olarak çalışmamızda elde ettiğimiz bu bulgulardan EEG'de görülen dikenleri, sistemdeki küçük ve/veya büyük ölçekli anormal yapıların sistemin işlevsel yapısına etkisini engellemeye dönük kontrol mekanizmasının (eksitasyon veya inhibisyon şeklinde) bir yansıması olarak yorumladık. bir diğer deyişle beyin bir elektromanyetik sistem olarak düşünüldüğünde dikeni, beyinde her enerji azalmasında enerji sağlayan mekanizmaların devreye sokularak işlevlerin sürdürülme çabasının bir karşılığı, bir göstergesi olarak yorumladık? Acaba beyin, işlevlerinin sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için gerekli enerji kaynaklarının sağlanamadığı ya da enerji ihtiyacının birdenbire arttığı durumlarda, kontrol mekanizmalarının devreye girmesi ile, enerjinin sisteme girişini çok hızlıca (turbo) sağlamak için bir düzeltme hareketi mi yapmaktadır? Biz dikeni bunun bir yansıması, bir göstergesi olarak düşündük.Dikenin böyle bir işlevin karşılığı olduğu düşünülürse, nöbet deşarjı için de şöyle bir önermede bulunulabilir: Birincil kontrol mekanizmasının yetersiz kaldığı durumda, daha şiddetli ve yıkıcı bir düzeltme çabası.Sonuçta dikenin, EEG ile nöbet tahmin algoritmalarında yeniden ve daha ayrıntılı bir şekilde dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz.
Multıpl sklerozda vestibuler myojenik potansiyel
Multipl Skleroz MSS'nin kronik inflamatuar demyelinizan hastalığıdır. Etiyolojisi kesin olarak bilinmemekle birlikte genetik yatkınlık zemininde çevresel etmenlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Hastalık daha çok atak ve remisyonlarla seyreder. Lezyonlar MSS'inde bulundukları bölgelere göre çeşitli semptom ve bulgu verirler. En sık motor, duyusal, görsel, mental semptomlar ve sfinkter anormallikleri görülür.Bu çalışma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroloji Kliniği'nde, McDonald kriterlerine göre kesin MS tanısı almış 20 MS hastası ve 20 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubunda prospektif olarak yapıldı. MS hastalarında, VEMP incelemesi ile birlikte VEP, SEP, BAEP incelemesi, Beyin ve omurilik MRG görüntülemesi yapılarak aralarındaki korelasyon değerlendirildi. VEMP çalışmasıyla elde ettiğimiz ölçüm sonuçları MS tanısı almış hastalarda ve kontrol grubunda karşılaştırıldı. Tanıya katkılarının değerlendirilmesi ve aralarındaki korelasyonun araştırılması amaçlandı. MS grubunda, VEMP latans değerlerinin kontrol grubuna göre daha uzun olduğu saptandı. Hastaların beyinsapı semptom ve bulgularıyla VEMP patolojisi arasında belirgin korelasyon saptandı. Beyinsapı işitsel potansiyeli ile kıyaslandığında MS hastalarında VEMP latans uzaması istatiksel olarak anlamlı tesbit edilerek VEMP'in kaydadeğer bir inceleme olduğu ve tanısal ek bir tetkik olarak beyinsapı tutulumunda duyarlı ve özgün olduğu görüldü.
Migrenli hastalarda vestibüler miyojenik uyarılmış potansiyeller
Migren 30-39 yaş grubunda en sık görülen, kadın baskınlığı olan, zonklayıcı karakterde, 4-72 saat kadar süren, uni veya bilateral olabilen, bulantı, kusma, fotofobi, fonofobi gibi bulguların eşlik edebildiği, hareketle genellikle şiddetlenen, ciddi anlamda iş gücü kaybına yol açan, tekrarlayıcı, primer bir baş ağrısıdır. Baş ağrısı atakları öncesinde 5-60 dakika sürebilen, pozitif veya negatif görsel ve duysal semptomlar ve konuşma bozukluğu şeklinde ortaya çıkan aura hastaların bir bölümünde görülebilir. Migren tanısı klinik olarak konulur ve yapılan radyolojik ve laboratuar tetkikleri ancak sekonder nedenleri ekarte etmek için yararlıdır. Migren patogenezi hakkında bugüne kadar birçok hipotez ortaya atılmıştır. Bunlardan son yıllarda en dikkat çekici olanı beyinsapı jeneratörü teorisidir. Bu teori; migren atağının başlamasında ve sonlanmasında beyin sapındaki nöroanatomik yapıların ve beyin sapındaki nörotransmitterlerle ilgili mekanizmaların aktive olmasının patogenezde rolü olabileceğine dikkat çekmektedir.Bu çalışma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroloji Kliniği'nde IHS kriterlerine göre kesin migren tanısı alan 52 hasta ve 52 sağlıklı kontrol grubunda prospektif olarak yapıldı. VEMP çalışmasıyla elde ettiğimiz ölçüm sonuçları migren tanısı almış hastalar ile kontrol grubunda karşılaştırıldı.Migrenli hastalarda sol p1 amplitüdünde ve sol p1-n1 amplitüd farkında anlamlı düşüklük saptandı. Buna karşılık, n1 amplitüd değerleri, p1 ve n1 latans değerleri, sağ-sol kulak p1 latans farkı, sağ-sol kulak n1 latans farkı, sağ-sol kulak p1-n1 amplitüd farkı değerleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak fark göstermiyordu.Tek taraflı olarak saptanan p1 amplitüdündeki ve p1-n1 amplitüd farkındaki kısalmanın migrenli hastalarda daha önce yapılan VEMP çalışmaları göz önüne alındığında anlamlı olmadığı düşünüldü.Sonuç olarak; VEMP testinin migrendeki kullanımını ve anlamlılığını destekleyecek geniş hasta gruplarıyla birçok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Parkinson hastalarında motor olmayan bulguların NMSQ anketi kullanılarak değerlendirilmesi
İdiyopatik Parkinson Hastalığı sık görülen bir hareket bozukluğudur. Hastaların özürlülüğüne motor belirtiler kadar , motor olmayan belirtiler de yol açar. Motor olmayan belirtiler Parkinson hastalarında %88 oranında görülür. Bu semptomlar hastaların yaşam kalitesinin bozulmasında önemli rol oynar. Hastaların modern ve özenli sağlık bakımlarına ulaşabilmesi için MOB'lerin tanınması ve tedavisi çok önemlidir.Bu nedenle bir grup uzman tarafından Parkinson hastalarında MOB'leri ortaya koymak amacıyla NMSQuest adlı anket tasarlanmıştır. Anket uluslararası çalışmalarla geçerlilik ve güvenilirliğini kazanmıştır. Biz çalışmamızda IPH'da önemli olduğunu düşündüğümüz MOB'leri saptamak amacıyla NMSQuest'i kullanmaya karar verdik. Böylece Türkiye'de bu alanda kullanılabilecek ölçeklerin varlığına dikkat çekmeyi ve IPH'da MOB'lerde erken teşhis ile tedavinin önemini vurgulamayı amaçladık.Çalışmamıza 29'u kadın,46 `sı erkek olmak üzere toplam 75 İdiyopatik Parkinson hastası alındı. İdiyopatik Parkinson Hastalığı'nın hastalık şiddeti ve evresi, ?Hoehn-Yahr? skalası ve ?BPHDÖ? ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar güncel literatür eşliğinde tartışılmıştır. Motor olmayan belirtilerin olgulardaki oranı ve hastalığın evresiyle ilişkisi benzer çalışmalarla karşılaştırılmıştır. Erken teşhis ve tedavinin önemi vurgulanmıştır.Anahtar kelimeler: parkinson hastalığı, NMSQuest anketi, motor olmayan belirtiler
Psikotik bozukluk ve depresyonlu hastalarda ekt'den önce çekilen eeg'de tedaviye cevap belirteç varlığının araştırılması
Elektrokonvülsif tedavi günümüzde depresyon, psikotik bozukluk, mani gibi psikiyatrik hastalıklar ve nadiren de bazı nörolojik hastalıklarda kullanılan bir tedavi uygulamasıdır. Etki mekanizması tam olarak bilinmemektedir. İşlemin uygulandığı hastalarda % 50- 80 arasında bir tedavi başarısı mevcuttur. Bununla birlikte kardivasküler, kemik kırık ve çıkıkları, konfüzyon, deliryum, bellek bozuklukları gibi ciddi yan etkileri mevcuttur. EKT' ye bağlı ölüm oranı 1/ 10000 hastadır.Elektrokonvülsif tedaviden fayda görmeyecek olan hastaların önceden belirlenebilmesi, bu hastaları gereksiz EKT uygulaması ve EKT' nin yan etkilerinden korumak adına önemli olacaktır.Biz de bu amaçla Elektrokonvülsif tedavi uygulanan hastaların EKT öncesi çekilmiş olan EEG' lerini Fourier analizi ile inceledik. EKT' den fayda gören ve görmeyen grup hastaların EEG' lerinde anlamlı bir parametre olup olmadığını araştırdık.Fourier analizi ile EKT' den fayda gören hastaların EEG' leri analiz edildi, ortak bir parametre bulunamadı. EKT' den fayda görmeyen hastaların EEG' leri analiz edildi, ortak bir parametre bulunamadı. EKT' den fayda gören ve görmeyen hastaların EEG' lerinde sağ ve sol hemisfer enerjisi arasındaki simetrilik incelendi, anlamlı bir parametre bulunamadı.Sonuç olarak hastaların EKT' den fayda görüp göremeyeceğinin EKT öncesi çekilen EEG analizinden yapılan bu çalışma ile anlaşılamadığı görülmüştür.
Myastenia gravis tanısıyla takip edilen hastalarda yaşam kalitesinin ve yaşam kalitesine etkieden faktörlerin değerlendirilmesi
Myastenia Gravis sebep olduğu bulgu ve şikayetlerle hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Bu çalışmada Myastenia Gravis hastalarında MGQoL-15, Beck anksiyete ve depresyon ölçekleri ile yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi ve göz kırpma (blink) refleksi yanıtlarının araştırılması amaçlandı. Bu çalışma, Myastenia Gravis tanısıyla takipli hastalara elektrofizyolojik prospektif değerlendirme, anket çalışmaları ve geri dönük dosya incelemeleri yapılarak tamamlandı. Ayrıca MGQoL-15, Beck anksiyete ve depresyon ölçekleri uygulandı. Sonrasında hastalara Blink refleks çalışması yapıldı. Verilerin istatistik analizi IBM SPSS versiyon 23 yazılımı ile analiz edildi. Araştırmaya dahil edilmiş hastaların hastalık süresi ortalaması beş yıldı ve takip süreleri değerlendirildiğinde %60 „ı erken başlangıçlı MG, %40‟ı geç başlangıçlı MG tanısıyla takip ediliyordu. Bu tanılardan %29‟u oküler, %71‟i jeneralize MG idi. Beck Depresyon ölçek değerlendirmesinde yaklaşık her üç hastadan birinin sonucunun yüksek (%31.6) olduğu ve Beck Anksiyete ölçek değerlendirmesinde hastaların yarısının (%50) anksiyetesinin olmadığı saptandı. MGFA remisyon olan grupta depresyon oranı istatistiksel olarak daha azdı ve MGQoL15 skoru MGFA Remisyon olmayan gruptan anlamlı (sırasıyla p=0.044 ve 0.00) olarak daha yüksekti. Bununla birlikte depresyon olan grupta MGQoL15 skoru depresyon olmayan gruptan anlamlı (p = 0.023) olarak daha yüksekti. Kas disfonksiyonu remisyonu olan hastalarda duygu durum bozuklukları daha az etkilenmektedir. ilerleyici kas disfonksiyonu hastaların yaşam kalitelerinin arttırılması üzerine daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Göz kırpma (blink) refleksi, MGQoL-15, Myastenia Gravis
Parkinson hastalarında ve bakım verenlerinde cihaz destekli tedavilerin farkındalığının incelenmesi
Yeşilkaya M. Parkinson Hastalarında ve Bakım Verenlerinde Cihaz Destekli Tedavilerin Farkındalığının Değerlendirilmesi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2024. Parkinson Hastalarının ve bakım verenlerinin cihaz destekli tedaviler konusundaki farkındalıklarını saptamayı amaçlayan bu çalışma 01.06.22-01.06.23 tarihleri arasında poliklinik kontrolüne gelen Parkinson hastalarının ve bakım verenlerinin sosyoekonomik, demografik verileri, cihaz destekli tedavilerle ilişkili farkındalık düzeyleri; hastaların HBD-BPHDÖ puanları ve Hoehn- Yahr evreleri toplanmıştır. 102 hasta ve 74 bakım verenin farkındalık düzeyleri, sosyoekonomik, demografik, HBD-BPHDÖ puanları ve Hoehn- Yahr evreleriyle kıyaslanmıştır. SAP ve LKİJ için farkındalık oldukça düşük bulunmuştur. DBU için farkındalık yurtdışı çalışmalarla kıyaslandığında nispeten düşük bulunmuştur. Buna en çok etki eden faktör hastaların eğitim seviyesidir. DBU için hasta ve bakım verenlerin bilgileri oldukça yetersiz bulunmuştur. Çalışmamızın geneline bakıldığında; hasta ve bakım verenlerinin SAP ve LKİJ farkındalıkları oldukça düşük bulunmuş, DBU konusunda da bilgi eksiklerinin ve yanlış bilinenlerin çok olduğu görülmüştür. Eğitim düzeyinin farkındalıklar üzerine en çok etkili faktör olduğu ortaya konulmuş olup, bu çalışmadan yola çıkılarak ülkemizdeki Parkinson Hastalarına yönelik cihaz destekli tedavi farkındalığını arttırmak mümkün olacaktır.
Organik solvent maruziyetine bağlı otonom sinir sistemi tutulum varlığının sempatik deri yanıtı ve R-R interval değişkenliği ile incelenmesi
Uzun süreli düşük doz organik solvent maruziyetinin sinir sistemi üzerinde toksik etkileri iyi biliniyor olmasına rağmen OSS üzerindeki etkileri ile ilgili sınırlı sayıda yayınvardır. Solventlerin OSS disfonksiyonuna hangi patofizyolojik mekanizmalarla yol açtığınet değildir. Bu çalışmada amacımız solvente maruz kalmış işçilerde OSS fonksiyonlarınınetkilenip etkilenmediğini, elektromyografik olarak SDY ve RRIV testlerine bir aradabakarak OSS'nin hem sempatik hemde parasempatik bileşenlerini değerlendirmektir.Bu çalışma Aralık 2011- Şubat 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi TıpFakültesi Nöroloji Kliniği Nörofizyoloji laboratuarında yapıldı. Çalışmaya Malatya'da 5yıldan daha uzun süredir ayakkabı imalat işçisi olarak çalışan 33 erkek işçi ve benzer yaşgurubunda sağlıklı 33 erkek alındı. Maruziyet gurubuna otonomik fonksiyon bozukluklarıile ilgili semptomları içeren standart sorgulama formu uygulandı, kan sayımı, karaciğer,böbrek fonksiyon testleri ve kan elektrolit düzeylerini içeren kan biyokimyası bakıldı veENG testi yapıldı. Her iki grubada EMG laboratuarında otonom tutulum açısından SDY veRRIV değişkenliği çalışıldı.Solvente maruz kalan gurubta kontrol gurubuna göre SDY latans değerleri uzun veamplitüd değerleri küçük bulundu. Maruziyet gurubunda RRIV değişkenliği ile ilgiliparametreler kontrol grubuna göre düşük saptandı. Maruziyet gurubunda ENG değerlerinormal bulundu işçilerin hiçbirinde PNP saptanmadı. Otonomik semptomların varlığı ileSDY ve RRIV değerleri arasında ilişki kurulamadı. Sigara kullanan ve kullanmayanişçilerin, SDY ve RRIV değişkenliği ile ilgili parametreleri karşılaştırıldığında anlamlı farkbulunmazken kontrol gurubunda sigara kullanan kişilerde %D-%R ve %D/%R değerleriyüksek bulundu.Bu çalışma; solvente uzun dönem maruz kalmış ve elektrofizyolojik olarakpolinöropati saptanmayan işçilerde, otonomik semptomların varlığından bağımsız olarakOSS'nin hem sempatik hemde parasempatik bileşenlerinde fonksiyon bozukluğuolabileceğini gösterdi. Bu çalışma solventlerin OSS den sorumlu santral merkezlerisubklinik olarak etkilemiş olabileceğini düşündürmektedir.