Aydın Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Nöroloji Anabilim Dalı

Aydın Adnan Menderes University

412

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Unilateral diyabetik ayak ülseri gelişiminde polinöropatinin etkisi

ÖZETUnilateral Diyabetik Ayak Ülseri Gelişiminde Polinöropatinin EtkisiUnilateral diyabetik ayak ülseri olan olgularda elektrofizyolojik incelemeler ilepolinöropati ve otonomik nöropati araştırılarak, bu parametrelerin diyabetik ayak ülserigelişiminde belirleyici olup olamayacakları tartışılmıştır.Çalışmaya unilateral ayak yarası olan 52 diyabetik hasta (31 kadın, 21 erkek veyaş ortalaması 58.5) alınmıştır. Üst ekstremitede motor liflerin % 82, duysal liflerin ise% 85 oranında etkilendiği, alt ekstremitede ise motor liflerin yaralı tarafta % 90, sağlamtarafta ise % 79 oranında etkilendiği, duysal etkilenmenin ise bilateral % 100 olduğugörülmüştür. H refleksi yaralı tarafta % 93.2, sağlam tarafta ise % 86.4 oranındaetkilenmiştir. Fibüler sinir F yanıtı yaralı tarafta % 98.2, sağlam tarafta % 96.2,posterior tibial sinir F yanıtı ise yaralı tarafta % 96.2, sağlam tarafta % 91.2 oranındaetkilenmiştir. Böylece duysal sinirlerin motor sinirlerden daha fazla etkilendiği veetkilenmenin de alt ekstremitede daha belirgin olduğu görülmüştür.Sinir ileti çalışmaları muayene ile saptanan polinöropati şiddeti ile parelellikgöstermiştir. Elektrofizyolojik verilerin yaralı ve sağlam ayak arasında gösterdiğifarklılığın anlamlı olduğu dikkati çekmiştir (p< 0.005).Sempatik deri yanıtı (SDY) üst ekstremitede % 54, alt ekstremitede ise % 88oranında anormallik göstermiştir. Bu oranın alt ekstremitelerde hem işitsel hem de ağrılıuyarana karşı üst ekstremitelerdekinden daha yüksek olduğu dikkati çekmiştir. Ancakyaralı ve sağlam taraflar arasında SDY'de farklılık saptanmamıştır (p>0.05).Vizüel analog skala (VAS) değeri ile SDY kıyaslandığında, otonomik tutulumunartışına parelel olarak, VAS skorunun da arttığı gözlenirken, bu ilişki istatistiksel olarakanlamlı bulunmamıştır (p:0.105).Sonuç olarak bulgularımız, diyabetik ayak ülseri öngörülmesinde, sinir iletiçalışmalarının önemli rol aldığını göstermiştir. Böylece diyabetik nöropatinin varlığıbilindiğinde ülser gelişimi de engellenebilir.Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, polinöropati, elektrofizyolojikincelemeler, ağrı eşiği.VIII

Fatma Cansel Karayalçın
Çukurova University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ataksik yürüme bozukluklarında yürüme ve postürün değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Ataksi; primer motor işlevlerdeki bir kayba bağlı olmaksızın ortaya çıkan hareket koordinasyon bozukluğu olarak tanımlanır. Serebellum, spinal kord, periferik duyu sistemi kayıplarından veya bu üç durumun kombinasyonundan kaynaklanabilir. Bu çalışmada yürüme ataksisi olan, spinoserebellar ataksi tanısı klinik olarak konulmuş olan olgularda postüral denge ve stabilitedeki değişiklikler ve yürüme özelliklerinin araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ç.Ü.T.F. Nöroloji Anabilim Dalı Polikliniklerinde izlenen 30 Spinoserebellar ataksili (15 erkek, 15 kadın) ve 30 sağlıklı kontrol (15 erkek, 15 kadın) çalışmaya alındı. Olgulara nörolojik muayene ve Mini Mental Test yapıldı, Uluslararası Ataksi Değerlendirme Skalası ve Tinetti Denge Skalası uygulandı. Daha sonra çift görev çatışması için planlanmış yürüme testleri uygulandı. Yürüme sırasında motor, kognitif ve hem motor hem kognitif görev ek olarak verildiğinde ortaya çıkan yürüme hızı ve adım sayısı değişiklikleri belirlendi. Daha sonra statik postürografik ölçümler göz açık, göz kapalı ve göz kapalı iken verilen ek kognitif görev sırasında değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 16. sürüm kullanıldı.Bulgular: Ataksili olguların yürüme sırasında ek görev sayısı ve tipine bağlı olarak yürüme hızlarının azaldığı, adım sayılarının arttığı belirlendi. Yürüme hızı üzerine ek kognitif görevin ek motor görevden daha etkili olduğu ancak multipl görevlerin ek kognitif görevden daha fazla yürüme hızını yavaşlattığı belirlendi. Postüral stabilitenin ataksik olgularda kontrol grubuna göre belirgin derecede bozuk olduğu, göz kapalı durumda azaldığı, ek kognitif görev ile etkilenmediği saptandı. Polinöropati varlığının yürüme üzerinde etkisi olmadığı, ancak postüral stabiliteyi etkilediği görüldü.Sonuç: Ataksilerde eş zamanlı ek görev, görevin tipine ve sayısına bağlı olarak yürüme performansını azaltmaktadır. Ayrıca ataksilerde postural stabilite görsel inputlar elimine edildiğinde ve polinöropati varlığında belirgin derecede azalmaktadır. Ataksili olgularda multipl görevlerin yürüme üzerindeki olumsuz etkilerini ve postural instabilitenin yarattığı denge sorununu düzeltmeye yönelik çözümler üretmek, bu hastaların yaşam kalitelerini iyileştirmek adına adımlar atılmalıdır. Bunu sağlayabilmek için ataksili olguların yürüme ve postüral stabilitelerini etkileyen faktörlerin incelenmesine yönelik yeni çalışmalar gerekmektedir.Anahtar sözcükler: Çift görev çatışması, çoklu görev çatışması, postürografi, Spinoserebellar ataksi, yürüme.

Figen Özcan Karakelle
Çukurova University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spinoserebellar ataksi Tip 1, 2, 3, 6 ve Freidreich ataksili olgularda genetik sıklığın ve genotipik-fenotipik özelliklerin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Serebellar ataksi, serebellum ve ilgili yollardaki değişik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan denge ve koordinasyon kaybı olarak tanımlanabilir. Ataksiler konjenital, herediter, sporadik ve non herediter (enfeksiyonlar, toksinler ve ilaçlar, sistemik nedenler gibi) olarak sınıflanabilir. Bu çalışmada klinik olarak Spinoserebellar ataksi olarak tanınan hastalarda klinik ve nörogenetik bulguların fenotipi bilinen SCA 1,2,3,6 gibi alt tipleri ve FA ile örtüşen yanları araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Nöroloji kliniğine başvuran klinik, laboratuar ve elektrofizyolojik bulgular eşliğinde spinoserebellar ataksi olarak tanınan 129 proband yanı sıra aile taraması sonucu 15 kardeş hasta (toplam 144 olgu) alınmış ve genetik analizleri yapılmıştır.Tüm olguların ayrıntılı olarak nörolojik muayeneyi de içeren fizik muayeneleri eşlik eden dismorfik özellikler ve dejeneratif stigmaları kaydedilmiştir. Elde edilen verilerle fenotipik özellikleri dökümante edilmeye çalışılmıştır. Pedigri analizleri yapılmıştır. Elektronörografi ve uyarılmış potansiyel çalışmaları, serebral - spinal MRG ve ekokardiyografik incelemeleri tamamlanmıştır. Hastalarda kan örneği alınaral Friedreich ataksisi, SCA 1,2,3, ve 6 sub tiplerinin fenotipik ve genotipik özellikleri irdelenmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 17.0 paket programı kullanılmıştır.Bulgular: Hastaların % 50'ye yakını FA olarak tanınmıştır. Ayrıca 2 hasta SCA 1, bir hasta ise SCA 6 olarak değerlendirilmiştir. SCA 6 olarak tanınan olgunun kardeşinde GAA artışı saptanmıştır. Yine Friedreich ataksisi saptanan olguda GAA artışı yanı sıra SCA 8' için de ekspansiyon verdiği belirlenmiştir.Sonuç: Herediter zeminde geliştiğini düşündüğümüz serebellar ataksili bir hasta ile karşı karşıya kaldığımızda olgu öncelikli olarak FA yönünden değerlendirilmeli ve bu sırada hastalığın değişik varyantları da göz önünde bulundurulmalıdır. Hastalıkların fenotipik özelliklerini irdelediğimizde, SCA1'de yavaş sakkadik göz hareketleri, SCA 6'da ekstrapiramidal bulguların mevcudiyeti bu iki subtipi diğer gruplardan ayıran özellikler gibi görünmektedir.Anahtar sözcük: Herediter, ataksi, otozomal dominant, otozomal resesif, triplet, Friedreich, Spinoserebellar

AtaksiFenotipGenetik+2
Pınar Bengi Boz
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adana il merkezinde epilepsi prevalansı

Giriş ve amaç; Epilepsi toplumda sık görülen ve uygun tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Biz bu çalışmada Adana il merkezinde epilepsi prevalansını saptamayı amaçladık.Gereç ve yöntem; Bu çalışma Dünyada ve ülkemizde yapılmış olan çalışmalar örnek alınarak, Uluslararası Epilepsi ile Savaş Derneğinin (ILAE) ve Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) belirlemiş olduğu nörolojik hastalıklarda ve epilepside yapılacak olan epidemiyolojik çalışmalarda uyulması gereken kurallar ve öneriler doğrultusunda planlandı. Adana il merkezinde yaşayan ve tüm toplumun sosyokültürel düzeyini yansıtacak şekilde (üst, orta ve alt) rastgele örneklem yöntemi ile üç mahalle belirlendi. Epidemiyolojik çalışmalarda kullanılan formüller ile taranması gereken hedef nüfus hesaplandı (n=7052 kişi). Olgular evlerinde ziyaret edilerek daha önceden epilepsi tanısı almış ve şüpheli nöbet öyküsü veren kişilerin öyküleri derinleştirildi ve ileri incelemeler yapıldı.Bulgular; Toplam 7052 kişi (0 ile 100 yaş arası) ile yapılan görüşmeler sonrası 52 epilepsi hastası saptandı. Aktif epilepsi prevalansı % 0,7 bulundu. Sosyoekonomik durum göz önüne alındığında prevalans sosyoekonomik durumu en kötü olan grupta oran % 1,4, orta olan grupta % 0,7 ve üst olan grupta ise % 0,3 olarak bulundu. Hastaların sosyoekonomik durumları birbiri ile karşılaştırıldığında ise; alt grupta epilepsi prevalansı üst gruba göre 4,22 kat (p<0,001), orta grup üst grupla kıyaslandığında ise prevalans 2,62 kat (p<0,001) daha fazlaydı. Anne baba akrabalığı olanlarda olmayanlara göre epilepsi prevalansı 4,59 kat (p<0,001) daha fazla bulundu. Adana dışında doğanlarda, Adana'da doğanlara göre epilepsi prevalansı 2,29 (p=0,002) kat daha fazla tespit edildi. (Tüm bu bulgularda OR ler yaşa göre düzeltilerek verilmiştir ve hepsi % 95 güven aralığı içinde yer almaktadır)Sonuç; Bu çalışma sonrasında elde edilen bulgular dünyada ve ülkemizde yapılan çalışmalar ile kıyaslandığında benzer sonuçlar vermiştir. Sosyekeonomik durum arttıkça epilepsi prevalansı azalmaktadır. Ekonomik nedenler ile göç edenlerde epilepsi prevalansı daha fazladır. Anne baba akrabalığı olanlarda epilepsi prevalansı daha fazladır. Bu çalışmada elde ettiğimiz bulguların Adana merkez nüfusunu doğru olarak yansıttığını düşünüyoruz. Epilepsi prevalansı ile ilgili yapılacak benzer çalışmalar ile ülkemizde sıklığın daha net belirlenmesi sağlanacak ve epilepsiden korunma ve yeni tedavi yöntemleri ile ilgili gelişmeler elde edilecektir.Anahtar sözcükler: Adana, epilepsi, prevalans.

AdanaEpilepsiPrevalans
Mehmet Balal
Çukurova University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

SH-SY5Y hücre hattının 3D modelinde circRNA-miRNA süngerindeki genlerinin Achyrofuran ile hedeflenmesi

Amaç: Bu çalışmada, Alzheimer hastalığında miRNA ve circRNA'ların tanı ve tedavi potansiyeli incelenmiştir. Achyrofuran'ın Aβ ve tau proteinlerini hedefleyen circRNA–miRNA etkileşimlerine etkisi değerlendirilmiş; bu etkileşimlerin gen ekspresyonu ile apoptoz, otofaji ve mitofaji süreçlerindeki rolleri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Achyrofuranın Alzheimer ile ilişkili moleküler mekanizmalarını incelemek amacıyla SH-SY5Y hücre hattı kullanıldı. Hücreler, retinoik asit, BDNF ve db-cAMP içeren 18 günlük protokol ile nöron-benzeri fenotipe farklılaştırılmıştır. Deneysel toksisite ve tau modelleri Aβ oligomerleri ve okadaik asit ile oluşturuldu. Achyrofuran 0.07 μg/ml dozunda uygulanarak etkileri değerlendirildi. Hücre canlılığı ve proliferasyonu Trypan Blue, CCK-8 ve MTT testleriyle; apoptoz, otofaji ve mitofaji ELISA tabanlı kitlerle incelendi. Gen, miRNA ve circRNA ekspresyonları qRT-PCR; hücre morfolojisi faz kontrast mikroskopi; Tau ve Aβ proteinleri ise immünositokimya ile analiz edilmiştir. Veriler SPSS 11.0 ile değerlendirilmiş, p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: SH-SY5Y hücreleri, 18 günlük protokol sonunda nöron-benzeri morfoloji geliştirmiştir. Achyrofuran tedavisi hücre canlılığını azaltırken apoptozu artırmıştır. BECN1 ve LC3-II artışı ile p62 azalması otofaji aktivasyonunu göstermiştir. CYCS, CASP3 ve CASP9 gen ekspresyonları yükselirken bunları hedefleyen miRNA'lar baskılanmış, ilgili circRNA'lar ise artış göstermiştir. Mitofaji yolunda PINK1 yükselmiş, LRRK2 azalmış, PARK2'de ise anlamlı değişiklik gözlenmemiştir. İmmünohistokimya, Aβ agregasyonunun azaldığını ancak tau proteininin yanlış lokalizasyonunun sürdüğünü ortaya koymuştur. Bulgular, Achyrofuran'ın otofaji ve mitofaji aracılığıyla nöroprotektif etki gösterebileceğini, ancak apoptoz artışı ve tau patolojisinin bu etkiyi sınırladığını ortaya koymaktadır. Sonuç: Bu çalışma, Achyrofuran'ın SH-SY5Y hücrelerinde otofaji, apoptoz ve mitofajiyi düzenlediğini göstermiştir. Aβ birikimini azaltmasına karşın artan apoptoz ve sınırlı mitofaji etkisini kısıtlamıştır. Bulgular, uygun doz ve kombinasyonların gelecekte araştırılmasını önermektedir Anahtar kelimeler: Achyrofuran, Alzheimer hastalığı, SH-SY5Y hücreler

Merve Bozkurt
Gaziantep University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Posturographic analysis of posture and gate ın diabetic cases

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Endokrinoloji Anabilim Dalı polikliniğinde görülen diyabetik ve Nöroloji Polikliniğine başvuran normal kontrol olgularında bu çalışma tamamlanmıştır. Klinik olarak motor güç azlığı tesbit edilmeyen, vestibüler ve görsel sistem tutuluşu bulunmayan ENG ile periferik sinir iletimleri değerlendirilen 29 diyabetik hasta ve 16 normal kontrol olgusunda Tinetti Denge ve Yürüme skorları elde edilmiş ve değişik manipülasyonlarda statik postürografik kayıtlar yapılmıştır. Yaş ve cins açısından karşılaştırılabilir olgu grupları oluşturulmuştur. Bulgular normal kontrol ve genel olarak diyabet grubunda Tinetti denge skorunun ve statik postürografide postüral sapma alanının farklı olduğunu, alt gruplar oluşturularak yapılan değerlendirmede diyabetin periferik sinir iletimlerini bozduğu elektrofizyolojik olarak tesbit edilen olgularda (polinöropati grubu) denge ve postür bozukluklarının polinöropati saptanmayan gruptaki olgulara göre daha belirgin ve bu farkların istatistik olarak anlamlı olduğunu ortaya koymuştur. Yürüme skorları ise denge skorlarına göre daha az anormallik göstermektdir.Verilerimiz periferik özellikle propriospinal sistemin postüral denge ve daha az oranda olmak üzere yürüme üzerinde önemli bir rol oynadığı kanısını desteklemektedir.

Diabetes mellitusDuruşYürüme
Mehmet Taylan Peköz
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Serebrovasküler hastalıklarda erken ve geç dönemde nöbet sıklığı

Giriş ve amaç: Serebrovasküler Hastalıklar, özellikle ileri yaşlarda olmak üzere, semptomatik epilepsilerin patogenezinde önemli bir yere sahiptir. Çalışmada Serebrovasküler hastalık sonrası gelişen erken ve geç başlangıçlı epileptik nöbetlerin sıklığını ve prognozunu belirlemeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmada akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 1789 hastanın Nöroloji arşiv dosyası tarandı ve epileptik nöbet geçirdiği tespit edilen 188 hasta çalışmaya dahil edildi. Dosyalardan anamnez, özgeçmiş, demografik özellikler, nörolojik muayene, inme geçirme yaşı, inme tipi ve etyolojisi, MRG veya BBT bulgularına göre inme lateralizasyonu, lezyonların topografik değerlendirmesi, EEG bulguları, nöbet başlangıç zamanı, nöbet tipi ve sıklığı, almakta oldukları antiepileptik tedavi, tedavi sonrası nöbet sıklığına göre prognoz bilgileri kayıt edildi. İnme tipleri iskemik ve hemorajik olarak sınıflandırıldı. İskemik inme alt tipleri TOAST sınıflamasına göre değerlendirildi. İnme sonrası nöbet geçiren hastalar erken ve geç dönem nöbet grubu olmak üzere iki grup oluşturuldu. İnme sonrası ilk 15 günde nöbet geçirenler erken başlangıçlı nöbet grubu, 16. gün ve sonrasında nöbet geçirenler ise geç başlangıçlı nöbet grubu olarak değerlendirildi. Erken ve geç dönem nöbet grupları, sıklık, yaş ve cinsiyet, inme tipi ve etyolojisi, nöroradyolojik bulgular, EEG bulguları, antiepileptik tedaviler ve tedavi sonrası prognoz açısından karşılaştırıldı.Bulgular: İki grup birlikte değerlendirildiğinde inme sonrası nöbet sıklığı % 10,5 bulundu. Ancak inme sonrası erken başlangıçlı nöbet sıklığı % 5,1, geç başlangıçlı nöbet sıklığı % 5,4 olarak saptandı. İskemik inme sonrası nöbet sıklığı % 10,2, hemorajik inme sonrası nöbet sıklığı % 11,4 bulundu. Erken başlangıçlı nöbet sıklığı iskemik inme sonrası % 4,9, hemorajik inme sonrası % 5,7; geç başlangıçlı nöbet sıklığı iskemik inme sonrası % 5,3, hemorajik inme sonrası % 5,7 olarak saptandı. Kırkaltı (% 56,1) kadın hastada erken dönemde, 36 (% 43,9) kadın hastada geç dönemde; 45 (% 42,5) erkek hastada erken dönemde, 61 (% 57,5) erkek hastada ise nöbetlerin geç dönemde başladığı görüldü. İskemik inme etyolojisinde erken (% 26,3) ve geç dönem nöbet grubunda (% 27,8) en fazla büyük arter aterosklerozu tespit edildi. Erken nöbet grubunda sağ hemisfer (% 42,9), geç nöbet grubunda ise sol hemisfer tutulumu (% 51,5) daha sık bulundu. % 91,4 oranında lober tutulum, % 62,7 oranında MCA tutulumu tespit edildi. 17 hasta (% 9,5) status epileptikus tanısı aldı, bu hastaların 13'ü erken başlangıçlı nöbet grubundaydı. Hastaların % 90,5'inde monoterapi ile nöbetler tam ya da kısmi olarak kontrol altına alındı.Sonuçlar: İnme sonrası nöbetlerin en sık 60 yaş üstünde ortaya çıktığı ve çoklukla monoterapi ile kontrol altına alındığı görülmüştür. İnme sonrası geç başlangıçlı nöbetlerin göreceli olarak daha sık görüldüğü, erken ve geç başlangıçlı nöbetlerin hemorajik inmede daha sık olduğu dikkati çekmiştir. Erken ve geç başlangıçlı nöbet oluşumunda lober-multilober, unilateral, supratentoryel tutulum, anterior sirkülasyon ve MCA tutulumu risk faktörleri arasındadır ve her iki grupta benzer sıklıktadır.

EpilepsiSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım
Turgay Demir
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Demanslarda yürüme parametrelerinin bilişsel durum ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Demans, beyinde kronik ilerleyici dejeneratif tutuluma bağlı olarakbilişsel fonksiyonlarda gerileme ile giden klinik bir sendromdur. Demansiyel durumlarda,yürüme bozuklukları hemen daima klinik tabloya eşlik etmektedir. Bu çalışmada amaç,demansı olan olgularda yürüme parametrelerinde görülen bozuklukları inceleyerek, zihinfonksiyonlarının yürüme parametreleri üzerindeki etkilerini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalınabaşvuran, klinik, laboratuar, radyolojik ve elektrofizyolojik bulgularla tanı konulan 27Demans hastası ve 11 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Olgulara TND Denge veYürüme Bozuklukları Değerlendirme Formunda yer alan 6 m yürüme, kalk-yürü-otur testi,postür-lokomosyon-manuel test, mental görev, motor görev ve çoklu görev esnasında yürüme,Frontal Assessment Battery (FAB), Saat çizme, Mini Mental Status Examination (MMSE)uygulandı. Demans grubunda ve kontrol grubunda yürüme parametreleri ile mental testskorları arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmanın istatistiksel analizi Ç.Ü.T.F. BiyoistatistikAnabilim Dalı'nda, SPSS paket programı 18. sürüm kullanılarak yapıldıBulgular: Altı metre basit serbest yürüme süresi, demanslı hasta grubunda kontrolgrubuna göre uzamış olarak saptanmıştır. Altı metre basit serbest yürüme adım sayıs demanslıhasta grubunda kontrol grubuna göre artmıştır. Ortalama adım uzunluğu demans grubundakısalmıştır. 10 saniye süresince basit serbest yürümede adım sayısı demanslı olgulardaazalmıştır. Kalk yürü otur testi ve postür-lokomosyon-manuel testlerinde elde edilen zamanadayalı veriler normallere göre uzamıştır. İki malleol arasındaki açıklık (adım açıklığı)demanslı olgularda artmıştır. Dönüşlerde demanslı olgular yavaşlamaktadır ve postüral dengedemanslarda bozulmuştur. Demanslarda mental kapasite kaybına parelel olarak yürümeparametrelerinde bozulmalar belirginleşmektedir.Sonuç: Sonuç olarak dejeneratif ve vasküler demanslarda gözlenen yürümebozuklukları kognitif bozulmanın habercisi olabilir. Özellikle prefrontal ve dikkat işlevleriniölçen testlerle kısmi olarak da olsa bu bozukluklar gösterilebilir. Bu da bize lokomotor sistemve bilişsel işlevlerin güçlü bir şekilde birbiri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.Anahtar Sözcükler: Demans, Frontal Assessment Battery (FAB), Kalk Yürü Otur,Mini Mental Status Examination (MMSE), postür-lokomosyon-manuel (PLM)

BilişBilişsel işlevlerDemans+3
Gönenç Çalışkantürk
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epizodik ve kronik migren hastalarında kişilik özelliklerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Migren yaygın görülen nörolojik bir bozukluk olmasının yanı sıra eş zamanlı psikiyatrik semptomların yüksek oranda görüldüğü ataklarla seyreden veya kronikleşebilen bir baş ağrısı türüdür. Günümüze kadar yapılan çalışmalarda migrenli bireylerde belirli kişilik özelliklerinin etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda ise, sağlıklı bireylere kıyasla epizodik ve kronik migren tanılı olguların klinik ve sosyodemografik özellikleri ile kişilik profilleri arasında karşılaştırma yapılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Uluslararası Baş Ağrısı Tanı Kriterlerine (ICHD-3 beta International Classification of Headache Disorders) göre kronik migren tanısı almış 70 hasta, epizodik migren tanısı almış 70 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. ICHD-3 beta yalnızca tanı doğruluğu için değil, çalışmadan hariç tutma kriterleri için de kullanıldı. Her hastadan ayrıntılı bir klinik öykü toplandı ve fizik muayene yapıldı. Her hastanın yaşı, cinsiyeti, migren ilişkili hastalık süresi, aylık ağrılı gün sayısı, baş ağrısı şiddeti bilgileri kaydedildi. Ağrı şiddeti görsel bir analog skala olan (VAS) kullanılarak değerlendirildi. Burada 0 ağrısız ve 10 akla gelebilecek en kötü ağrı olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda bulantı, kusma, fotofobi veya fonofobi, osmofobi ve auranın varlığı sorgulandı. Kişilik özelliklerini belirlemeye yönelik Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI) kullanıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarının yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, gibi sosyodemografik özellikleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kronik migren hastalarının VAS skoru epizodik migren hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p < 0.05). Gruplar arasında migren semptomları olan osmofobi, fotofobi, fonofobi, bulantı semptomları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı (p > 0.05). Epizodik migren hastalarında, kronik migren hasta grubuna kıyasla diğer bir migren semptomu olan aura istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu (p < 0.05). MMPI ile değerlendirilen kişilik özellikleri incelendiğinde; kronik ve epizodik migren hasta gruplarında hipokondriyazis, paranoya, histeri, depresyon, hipomani, psikopatik sapma, kadınlık, erkeklik, psikasteni, şizofreni, sosyal içe dönüklük puanlarının ortalamaları kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (tüm kişilik özellikleri için p < 0.05). Kronik migren hastalarında histeri puanlarının ortalaması epizodik migren hastalarına göre yüksek bulundu (p < 0.05). Sonuç: Çalışmamızda, epizodik ve kronik migrenlilerde hipokondriyazis, paranoya, histeri, depresyon, hipomani, psikopatik sapma, kadınlık, erkeklik, psikasteni, şizofreni, sosyal içe dönüklük gibi kişilik özelliklerinin artmış olduğu izlendi. Ayrıca kronik migrenlilerde histeri daha yüksek oranda görüldü. Migrenli hastalarda kişilik bozuklukları yüksek oranda görülebilmektedir. Ağrı tedavisine odaklanmanın yanı sıra kişilik değişikliklerini tanımlayıp, uygun tedavi şemaları oluşturmakla bu hastaların tedavileri kolaylaşabilir. Bu olgulara yaklaşımda psikologlar, psikiyatristler ve nöroloji uzmanlarının dahil olduğu multidisipliner bir değerlendirme ile migren hastalarının tedavilerinde daha başarılı sonuçlar elde edilebilir. Migren hastalığında eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayrıntılı olarak belirlenmesi için daha fazla sayıda olgunun ele alındığı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Migren, MMPI, Kişilik özellikleri

AğrıBaş ağrısıKişilik+5
Güneş Seda Albayrak
Yozgat Bozok University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karpal tünel sendromunda klinik ve elektrofizyolojik bulguların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Biz bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine el, ön kol ve kolda ağrı, elde uyuşma, zayıflık ve beceriksizlik yakınması ile başvuran ve karpal tünel sendromu (KTS) ön tanısı düşünülen hastalarda etyolojik nedenlerin, demografik ve klinik özelliklerin, elektrofizyolojik olarak elde edilen bulguların tekrar gözden geçirerek değerlendirilmesini ve irdelenmesini amaç edindik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hastanın verdiği öyküye dayanarak KTS ön tanısı olan 60 kişi dahil edildi. Hastalar öncelikli olarak demografik ve etyolojik nedenlerin irdelenmesi için yaş, cinsiyet, el dominansı, meslek, yapmış ise doğum sayısı, boy, kilo, vücut kitle indeksi, mevcut yakınma, yakınma süresi, yakınmanın başladığı el, aile öyküsü, özgeçmiş ve kullandığı ilaçları KTS klinik değerlendirme formu ile detaylı olarak sorgulandılar. Yine etyolojide yer alan bazı hastalıklar ise biyokimyasal ve hematolojik testler (hemogram, hemotokrit, açlık kan şekeri, tiroid fonksiyon testleri, hemoglobin A1c gibi.) ile değerlendirildi. KTS klinik değerlendirme formu ile değerlendirilen ve muayenesi tamamlanan hastalarda yüzeyel elektrot ile her iki üst ekstremitenin sinir ileti çalışması yapıldı. Bulgular: KTS ön tanılı 60 hastada yapılan elektrofizyolojik inceleme sonucunda % 66,7 sinde KTS saptanmıştır. KTS saptanan hastalarda bulgular % 42,5 oranında bilateraldir. Kadın cinsiyet, obesite, yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), ileri yaş ve tekrarlayıcı el hareketleri KTS saptanan hastalarda risk faktörleridir. Diyabetes mellitus (DM) ve gebelik gibi medikal durumların etyolojide yer aldığı gösterilmiştir. Kesin tanı ENG ile konulur. Subklinik dönemde KTS tanısı koyabilmek için EMG-ENG iki elde de çalışılmalıdır. Sonuç: KTS gelişiminde; kadın cinsiyet, obesite, yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), ileri yaş ve tekrarlayıcı el hareketleri önemli risk faktörleridir. Tanı; anamnez, fizik muayene bulguları, labaratuar ve elektrofizyolojik incelemeler sonucu konulur. En sık görülen yakınma uyuşmadır. Ancak provokatif teslerin pozitifliği ve atrofi varlığı tanı koymada önemli bulgulardır. Subklinik dönemdeki KTS tanısı sadece EMG-ENG ile konulduğundan elektrofizyolojik inceleme bilateral olarak yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Atrofi, Elektromyelografi, Median Sinir, Parestezi, Karpal Tünel Sendroumu

AtrofiElektrofizyolojiElektromiyografi+3
Şencan Buturak
Çukurova University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Migren hastalarında osmofobinin klinik önemi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Migren yaşam kalitesini olumsuz etkileyen primer bir baş ağrısıdır. Osmofobi, migreni diğer baş ağrısı bozukluklarından ayıran spesifik semptomlardan biri olmasına karşın klinik sonuçları yetersiz araştırılmaktadır. Bu çalışmada epizodik migren hastalarında, osmofobinin klinik önemi ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araç ve Yöntem: Kesitsel olarak dizayn edilen bu çalışmaya epizodik migren tanısı alan 145 hasta alınmıştır. Migren tanısı ve klasifikasyonu Uluslararası Başağrısı Sınıflamasının 2018'deki 3. baskısına göre yapıldı. Osmofobi varlığını geriye dönük olarak değerlendirmek için nöroloji uzmanı tarafından hastalarla yarı yapılandırılmış görüşme yapılmıştır. Hastalar migren veri formu, Migrende 24 Saatlik Yaşam Kalitesi Ölçeği (24 SYKÖ), Migren Yeti Yitimi Değerlendirme Ölçeği (MIDAS), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9), Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ), Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) Testi, Allodini Semptom Anketi (ASA) ve Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ) ile değerlendirildi. Bulgular: Osmofobisi olan ve olmayan migren hastaları arasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu, gelir durumu, vücut kitle endeksi, atak şiddeti, atak süresi, aylık atak sayısı ve hastalık süresi açısından fark saptanmamıştır (p>0.05). Osmofobisi olan migren hastalarının 24 SYKÖ ortalaması osmofobisi olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük (p=0.021) saptanırken, MİDAS ölçeği ortalaması ise daha yüksek (p<0.001) saptanmıştır. 24 SYKÖ'deki azalma duygular-endişeler (p=0.048) ve sosyal fonksiyonellik (p=0.023) alanlarında ortaya çıkmıştır. Diğer yandan osmofobisi olan migren hastalarının UŞİ, HSA-9, YŞÖ-7 ve ASA ortalamaları, osmofobisi olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı (p<0.001, p=0.027, p=0.002, p<0.001; sırasıyla). Sonuç: Osmofobisi olan migren hastalarının hem 24 saatlik hem de 3 aylık yaşam kalitesi osmofobisi olmayanlara göre daha fazla etkilenmiştir. Aynı zamanda osmofobisi olan migren hastalarında, osmofobisi olmayan hastalara göre uykusuzluk, depresyon, yorgunluk ve allodini daha yüksek oranda gözlenmiştir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda; günlük klinik rutinde değerli bir semptom olan osmofobinin çok yönlü araştırılması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: Migren, Osmofobi, Yaşam Kalitesi

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıFobiler+4
Emine Meşe Pekdemir
Yozgat Bozok University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epilepsi tanılı hastalarda huzursuz bacaklar sendromu sıklığı

ÖZET Epilepsi Tanılı Hastalarda Huzursuz Bacaklar Sendromu Sıklığı Amaç ve kapsam: Huzursuz bacaklar sendromu, özellikle akşam dinlenme saatinde veya uykuya dalış sırasında ekstremitelerde büzülme, hoş olmayan his sonrası özellikle bacakların karşı konulamaz nitelikte hareket ettirilmesi olarak tanımlanır. Huzursuz bacaklar sendromu prevelansı toplumlara ve kronik hastalıklara göre farklılıklar göstermekedir. Farklı toplumlarda % 0,6-29, kronik hastalıklarda ise % 2,2-26,6 arasında değiştiği bildirilmiştir. Çalışmamızda, kronik bir hastalık olan epilepsi hastalarında HBS sıklığını belirlemeyi amaç edindik. Gereç ve yöntem: Araştırmaya Nöroloji Anabilim Dalı Epilepsi polikliniğinde takip edilen yaş ortalaması 33,3±12,3 (17-77) olan % 61,8 (n: 139)'i kadın, % 38,2 (n: 86)'si erkek olan toplam 225 epilepsi hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalarda, tanı kriterleri doğrultusunda huzursuz bacaklar sendromu (HBS) sorgulandı ve hastalara HBS şiddet değerlendirme ölçeği, Pitsburg uyku kalitesi indeksi (PUKİ) ve Epworth uyku kalite indeksi envanterleri verildi. Ayrıca HBS etyolojsinde rol aldığı düşünülen serum ferritin düzeyi, tiroid fonksiyonları, B12 ve folik asit düzeyleri bakıldı. Çalışmanın istatistiksel analizi SPSS 17.0 paket program sürümü kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 225 hastada HBS sıklığı % 5,8 (n= 13) olarak belirlendi. HBS dışında hastaların % 50,2'inde horlama, kabus, uykuda periodik bacak hareket bozukluğu, bruksizm gibi diğer uyku bozukluklarına ait yakınmaları olduğu belirlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların % 37,3 (n= 84)'ünün politerapi, % 62,7 (n= 141)'sinin monoterapi aldığı saptandı. Hastaların % 74,6 (n= 168)'sında serum ferritin düzeyi 50 ng/mL'nin altında, % 9,8 (n= 22)'inde vitamin B12 düzeyi ise normal değerin altındaydı. PUKİ değeri hastaların % 5,3 (n= 12)'ünde 5,5'in üstünde, Epworth uykululuk skalasının hastaların % 11,1 (n= 25)'inde ? 8 olduğu bulundu. Epilepsi hastalarının uyku özellikleri irdelendiğinde; kadın hastaların uykuya daha geç daldıkları, ileri yaştaki hastaların daha az uyudukları belirlendi. Ayrıca uykuya dalma süresi ile nöbet sıklığı arasında istatistiksel yönden anlamlı bir ilişki saptandı (p= 0,053). Gündüz uykululuğu olan hastaların aynı zamanda uykuya dalma sürelerinin kısa olduğu saptandı. Uykuya dalma süresi uzun olan hastaların uyku kalitesinin de kötü olduğu belirlendi. Sonuç: Uzun süreli antiepileptik ilaç kullanan hastalarda HBS sıklığını % 5,8 olarak saptadık. HBS saptanan hastaların % 76,9'unun monoterapi, % 23'ünün politerapi kullanmakta olduğu dikkati çekti. HBS saptanan hastalarda cinsiyet ve hastalık süresi açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Hastalarda HBS yanı sıra horlama, parasonmni atakları benzeri uyku bozuklukları da olduğu belirlendi. Politerapi alan hastaların daha uzun süre uyudukları görüldü. Nöbetleri kontrol altında olmayan hastaların uykuya daha geç daldıkları saptandı. Hem HBS hem de diğer uyku bozukluklarının politerapi ve nöbet sıklığı ile ilişkili olabileceği görüldü. Anahtar Sözcükler: Antiepileptik, epilepsi, HBS

AntikonvülsanlarEpilepsiHuzursuz bacak sendromu+1
İlker Öztürk
Çukurova University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut iskemik inmeli hastalarda erken dönemde nötrofil/lenfosit oranı ve bazı kan biyokimya ve seroloji sonuçlarının klinik ve radyolojik bulgularla birlikte değerlendirilmesi

Nötrofil lenfosit oranının (NLR) bazı hastalıklarda prognozu öngörmede bir parametre olabileceği düşünülmektedir. Platelet lenfosit oranının (PLR) da benzer şekilde kullanılabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada inme hastalarında akut dönemde bakılan NLR ve PLR'nin klinik, labaratuar ve görüntüleme bulgularıyla ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada Aralık 2015-Eylül 2016 arasında Gaziantep Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı' na başvuran 80 iskemik inme hastası retrospektif olarak değerlendirildi. İstatistik değerlendirmelerde, sosyodemografik özellikler, başvuru esnasındaki NIHSS ve mRS skorları, akut dönemdeki NLR ve PLR değerleri, kontrol kanlarındaki NLR ve PLR değerleri, bazı biyokimyasal ve serolojik parametreler, beyin görüntüleme özellikleri, Doppler USG, EKO, EKG bulguları, hastanede yatış sırasında çıkan komplikasyonların ve hastanede yatış süresi gibi değişkenlerin karşılıklı ilişkilerinin olup olmadığı araştırıldı. Değerlendirmeler sonucunda farklı zamanlarda bakılan NLR ve TLR oranları arasında farklılık izlenmedi. İnme ağırlığını değerlendirmek için belirlenen NLR kesim noktası 2,86' nın sensitivitesi %88,9, spesifitesi %72,6 olarak bulundu. Enfeksiyon bulgusu olmayan hastalarda kesim noktası tüm grupla benzer olarak 2,86 bulundu, sensitivitesi ve spesifitesi daha yüksekti (%100, %83, sırasıyla). NL oranı düşük hastaların yaş ortalaması, NIHSS, CRP, sedimentasyon, lökosit, trombosit değerleri ve hastanede yatış süreleri NL oranı yüksek olanlardan daha düşük bulundu. NL oranı yüksek hastalarda daha fazla oranda enfeksiyon bulgusu izlendi. TLR için bir kesme noktası elde edilemedi. TLR NLR ile ilişkili olarak bulunsa da benzer ilişkiler TLR için gösterilemedi Sonuç olarak erken dönemde bakılan NLR değerleri inmenin ağırlığını değerlendirmede, hastanede yatış süresini ve yatış sırasında enfeksiyon gelişme riski yüksek olan hastaları öngörmede kullanılabilir. NLR kesme noktası enfeksiyonu olmayan hastalarda tüm hasta grubuna benzer bulunmuştur. Hatta, yatış sırasında enfeksiyon gelişmeyen hastalarda duyarlılığı ve özgünlüğü daha yüksektir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, Trombosit lenfosit oranı, İskemik inme, Komplikasyon, NIHSS

KomplikasyonlarLenfositlerNötrofiller+4
Gülsüm Bayana Çomruk
Gaziantep University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken evre Parkinson hastalığında kognitif görev ve postural stabilite ilişkisi

Erken Evre Parkinson Hastalığında Kognitif Görev ve Postural Stabilite İlişkisi Giriş ve Amaç: Parkinson hastalığı erişkinlerde, genellikle ileri yaşlarda görülen, etyopatogenezi henüz kesin olarak anlaşılamış progresif, nörodejeneratif bir hastalıktır. Postural instabilite bu hastalığın ileri dönemlerinde görülen, özürleyici özelliklerinden ve ana semptomlarından biridir. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilen erken evre Parkinson hastalarında ikincil kognitif görevin postural stabilite üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Hareket Hastalıkları polikliniğinde erken evre Parkinson hastalığı tanısıyla izlenen, hastalık süresi en fazla 5 yıl olan 30 Parkinson hastası ve 20 sağlıklı birey prospektif olarak değerlendirmeye alındı. Tüm olgulara nörolojik muayene, minimental test uygulandı. Parkinson hastalığı olanların sakatlık derecesini belirlemek için Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği ve Hoehn&Yahr skorları kaydedildi. Açık dönemdeki hasta grubunda ve sağlıklı kontrollerde denge işlevleri statik postürografi cihazı kullanılarak ölçüldü. Postürografik ölçümlerde elde edilen toplam vücut salınımı, lateral salınım, anterior-posterior salınım, salınım alanı ve hızları ile Romberg katsayısı parametrelerinin göz açık, göz kapalı, matematiksel ve verbal kognitif görevle birlikte elde edilen değerleri incelendi. Postürografik ölçümlerde elde edilen veriler karşılaştırıldı. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 22. sürüm kullanılarak yapıldı. Bulgular: Postürografik ölçümlerde gözler açık, gözler kapalı olarak yapılan kayıtlamalarda ve ek kognitif görevler sırasında hiç bir parametrede hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Her iki grupta da göz kapalı tüm ölçümlerde salınım değerleri, göz açık ölçümlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Benzer şekilde ek kognitif görev ile hem hasta hem de kontrol grubunda, lateral salınım dışındaki salınım değerleri göz açık ölçümlere göre belirgin artmıştı. Ancak kontrol grubundan farklı olan tek değer, Parkinson hastalığı olan olgularda matematiksel ek kognitif görev sırasında salınım alanındaki anlamlı artıştı (p<0,05). Korelasyon analizlerinde ise Parkinson hastalığı olan olgularda yaşın özellikle lateral salınım (r:0,370, p:0,044) ve verbal kognitif görev sırasındaki salınımlar ile (r:0,385, p:0,036) pozitif korelasyon gösterdiği belirlendi. Motor skorların ise göz açık ve göz kapalı bazı parametrelerle ve matematiksel kognitif görev varlığında salınım alanı (r:0,447, p:0,013) ve hızı (r:0,469, p:0,009) ile korele olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmada erken evre Parkinson hastalığı olan olgularda ikincil kognitif görevlerin postural stabiliteyi belirgin ölçüde etkilemediği saptanmıştır. Postural stabilite görsel, vestibüler ve propioseptif sistemlerin entegrasyonu ile ortaya çıkar ve bu sistemlerden sadece ikisinin sağlam olması dengeyi sağlamak için yeterlidir. Bununla birlikte hem sağlıklı bireyler hem de Parkinson hastalığı olan olgularda elde edilen sonuçlar görsel sistemin bu yaş grubunda postural stabilite üzerine beklenilenden daha fazla etkili olduğunu telkin etmiştir. Yaşın pek çok salınım parametresi ile korelasyon göstermiş olması, ilerleyen yaşla birlikte subklinik proprioseptif veya vestibüler etkilenmelerin de olabileceğini düşündürmüştür, bu da görsel sistemin her ikigruptaki etkilerinin artmış olmasının nedeni olabilir. Parkinson hastalarında yaş dışında, motor bulguların artışı ile postural salınımlarda artış olduğu, kognitif görevlerin yaş veya motor skorlara bağımlı olarak salınımı etkilediği saptanmıştır. Değerlendirmeleri yaparken sorgulanması gereken bir başka konu da, postürografik sonuçlar üzerine dopaminerjik tedavinin etkileridir. Erken dönem Parkinson hastalığında motor semptomlar üzerine dopaminerjik tedavinin olumlu etkileri çok iyi bilinen bir gerçektir. Çalışmaların açık dönemde yapılmış olması erken evre Parkinson hastalığında dopaminerjik tedavinin subklinik postural instabilite üzerine olumlu etkilerinin olabileceğini akla getirmelidir. Sonuç olarak erken evre PH'nda ek kognitif görevlerin hastanın yaşına, motor skorlarına ve görevin süresine bağlı olarak postural stabiliteyi etkileyebileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Çift görev çatışması, kognitif görev, parkinson hastalığı, postural instabilite, statik postürografi, romberg katsayısı.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+3
Miray Erdem
Çukurova University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Myastenia gravisli olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptörlerinin ekspresyonu

Giriş ve Amaç: Miyastenia gravis (MG), fluktuasyon gösteren farklı derecelerde bulber, ekstremite, oküler ve solunum kaslarının güçsüzlüğü ile karakterize, özelliği yorulmakla artan güçsüzlük olan antikorlar aracılığıyla oluşan otoimmün bir hastalıktır. Bu antikorlar arasında MG'de en sık görülen ve en iyi bilinen anti-AChR antikoru olup bu antikorlar B lenfositleri tarafından yapılır, ancak otoimmün cevabın oluşmasında yardımcı T lenfositleri de katkı sunar. MG'li hastaların yaklaşık % 10-15'inde timoma, % 70 kadarında timus hiperplazisi bulunması ve hastaların önemli bir kısmının timektomiden yararlanması dikkatleri timus üzerine çekmiştir. Programlı hücre ölümü olarak bilinen apoptozis merkezi ve periferal T hücresinin immün yanıt esnasında aktivitelerini düzenler. Bu noktadan çalışmada T hücreleri ile ilişkili TRAIL (TNF ili ilişkili apoptozisi aktivasyonunu sağlayan ligand) reseptör ve ligand kompozisyonlarının belirlenmesi, MG'li hastalarda TRAIL'in hastalığın gelişimi ve ilerlemesindeki rolünün saptanması, amaçlanmıştır. Bu sayede MG patofizyolojik mekanizmasında TRAIL ve reseptörlerinin T hücrelerin fonksiyonunu nasıl etkilediğinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya nöroloji kliniğine başvuran klinik, elektrofizyolojik ve laboratuvar verileri ışığında kesin MG olarak tanınan 13 kadın ve 10 erkek toplam 25 hasta yanı sıra yaş, cinsiyet dağılımı bakımından benzerlik gösteren 16 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hastalardan alınan periferal kan örneklerinden CD3+ CD4+ ve CD3+ CD8+ T lenfositlerdeki TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon profilleri akım sitometri ile saptanmış ve bunlar hastaların klinik bulguları ve tedavi protokolleri ile ilişkisi Spearman Rho Analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: MG hasta grubunda TRAIL ve reseptörlerinin hem CD4+ hem de CD8+ T hücrelerinde, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha yüksek düzeyde eksprese olduğu saptanmıştır. Death Reseptor-4 (DR4) ve decoy reseptörleri DcR1 ve DcR2, CD8+ T hücrelerde hastalar ile pozitif olarak korole iken CD4+ T hücrelerinde bu korelasyon görülmemiştir. Sonuç: MG'li olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptör ekspresyon profili değerlendirildiği çalışmada TNF ve TRAIL/TRAIL reseptör sisteminin MG'de de etkin olarak rol oynadığını göstermiş olup elde edilen verilerin MG mice modellerinde yeni gen tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sunacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: MG, timus, TRAIL, apopitoz, CD4+, CD8+.

Akım sitometrisiApoptozisMyasthenia gravis+4
Ali Dincer
Çukurova University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epilepsi tanılı gebe hastalarda, anne ve fetusa aitdoğum sonuçları

Amaç:Epilepsi tanılı hastaların, gebelik sürecinde yönetimi zordur.Yüksek oranda sağlıklı (% 92-96) çocuk doğurmalarına rağmen, prematür doğum, düşük doğum ağırlığı, fetal ve neonatal ölüm riski, konjenital malformasyonlar ve gelişme geriliği oranları normal popülasyona göre artış göstermektedir.Nöbetlerin kendisi, kullanılan antiepileptik ilaçlar, genetik ve sosyoekonomik nedenler fetüsün sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir.Bu çalışmada amaç epilepsi tanılı gebelerin, gebelik sonuçları, karşılaşılan doğum sorunları, yeni doğan bebeğin gelişim parametreleri ve karşılaşılabilecek malformasyonların belirlenmesidir. Metod:Ondört Şubat 2014 – 14 Şubat 2016 tarihleri arasında doğumu gerçekleşen 55 epilepsi tanılı gebe hasta çalışmaya alındı.Nöbet tipi, sıklıkları, kullandıkları antiepileptik ilaçlar, bebeklerin ölçüleri, bebeklerdeki malformasyonlar kaydedildi. Bulgular:Bebeklerden % 3,6'sı intrauterin eksitus oldu. Bebek doğum ağırlığının ortalaması 3088 gram, bebeklerin % 20'sinin doğum ağırlığı 2500 gramın altında olup düşük doğum ağırlığına sahiplerdi. Bebek kafa ölçümü 33,98 cm, bebek boy ortalaması 48,44 cm'di. Bebeklerden % 5,5'inde yüz malformasyonu varken, % 7,3'ünde organ malformasyonu (fallot tetralojisi, sekundum atrial septal defekt, gastroşizis, tiroid hipoplazisi) saptandı. Sonuç:Hastaların % 50'den fazlasının nöbet sıklıklarının gebelik döneminde değişmediği saptandı. Jeneralize nöbeti olan hastaların bebeklerinde malformasyon ve mortalite oranı daha yüksek bulundu. Monoterapi kullanan hastaların ilaçsız hastalara ve politerapi kullanan hastalara göre daha yüksek oranda sağlıklı bebek doğrudukları gözlendi. Politerapi kullanan hastaların arasındada valproikasit kombinasyonu olan ve valproikasit dozu 1000mg/gün üstünde olan hastaların malformasyonlu bebek doğurma oranlarının daha yüksek olduğu saptandı. Folik asit tedavisini gebelik öncesi başlayanlarda malforme bebek doğurma riski daha düşük bulundu.

AntikonvülsanlarDoğumEpilepsi+2
Aygül Tantik
Çukurova University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Altmışbeş yaş üzeri hastalarda dizziness klinik ve etyolojisi

Altmış Beş Yaş Üzeri Hastalarda Dizziness Klinik ve Etyolojisi Amaç: Dizziness uzayda oryantasyon bozukluğu duyumunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Hasta kendini boşluktaymış gibi olarak tanımlamaktadır. Toplumda çok sık görülmekte, prevelansı % 11-32.5 olarak bilinmektedir. İleri yaşla bu oran % 60-70'e ulaşmaktadır. Bu başlık altında farklı mekanizmalardan kaynaklanan vertigo, dengesizlik, presenkop ve nonspesifik sersemlik hissi yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı 65 yaş ve üzerinde dizziness nedeniyle başvuran hastaların klinik özelliklerinin belirlenmesi ve bu alt grupların dizziness şikayeti olmayan kontrol grubu ile postural stabilitesinin karşılaştırılmasıdır. Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilimdalı polikliniğine Ocak 2014-Ağustos 2016 tarihleri arasında 65 yaş üzerinde dizziness nedeniyle başvuran 100 hasta (48 kadın, 52 erkek) ve dizziness dışında nedenlerle başvuran 25 kontrol (10 kadın, 15 erkek) toplam 125 hasta çalışmaya alınmıştır. Kontrol grubu sadece postürografik analizde kullanılmıştır. Mobilite güçlüğü (ağır polinöropati, ağır kognitif etkilenme) dışlama kriteri olarak kabul edilmiştir. Hastaların öykü, nörolojik ve nörootolojik muayeneleri, labaratuar değerleri ve ileri inceleme sonuçları kaydedildi. Denge işlevleri statik postürografi cihazı kullanılarak ölçülmüştür. Bulgular: Yaş ortalamaları hasta 72,6 (minimum:65, maksimum:91), kontrol 68 (minimum:65, maksimum:75) olarak belirlenmiştir. Hastaların en sık yakınmaları düşme korkusu/düşecek gibi olma (% 83), dengesizlik (% 76), çevre illüzyonu (% 43), sersemlik hissi (% 43), ayağa kalkamama (% 21) olarak belirlendi. Dizzinessi tetikleyen faktörler içerisinde ayağa kalkmak (% 91) en sık neden olarak tanımlanmıştır. Olgular başlıca dört gruba ayrılmıştır. Alt grup analizinde vertigo 53 (% 51), presenkop 21(% 20,2), dengesizlik 27 (% 26), nonspesifik sersemlik hissi grubunda 3 (% 2,8) hasta mevcuttur. Dört hastada birden çok neden belirlenmiştir. Vertigo grubunda kadın cinsiyet (p=0,001), presenkop ve dengesizlik grubunda ise erkek cinsiyet istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,003 ve p=0,041). Vertigo grubunda 25 hasta BPPV tanısı almıştır. On beş (% 14) hastada akut serebrovasküler olay, bir olguda vestibüler schvannom görüntüsü elde edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların 51'i (% 51) dizziness yakınması nedeni ile ilaç kullanmaktadır. En çok kullanılan ilaçlar pirasetam (% 60) ve betahistin dihidroklorür (% 55) olarak saptanmıştır. Sonuç: Dizziness, özellikle geriatrik popülasyonda hayat kalitesini oldukça olumsuz yönde etkileyen hastaneye en sık başvuru nedenlerinden biridir. Doğru tanı ve tedavi hastaların hayat kalitesini arttırırken, haberci olduğu santral sinir sistemi hastalıklarının erken tanınmasını sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Dizziness, geriatrik popülasyon, vertigo, presenkop, dengesizlik, statik postürografi

DengeDengesizlikDuruş+4
Derya Taktakoğlu
Çukurova University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vardiyalı çalışanlarda uyku kalitesi ve parasomni sıklığı

Vardiyalı Çalışanlarda Uyku Kalitesi ve Parasomni Sıklığı Amaç: Bu çalışmanın amacı; gece vardiyasında çalışanların uyku kalitelerini, vardiyalı çalışmaya bağlı ortaya çıkan uyku bozukluklarının sıklığını, özelliklerini ve özellikle parasomni görülme sıklığını belirlemek ve gündüz vardiyasında çalışanların uyku özellikleri ile karşılaştırmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya Adana merkezinde 3 farklı alanda (sağlık, güvenlik ve işçi) vardiyalı (% 78,5) ve sadece gündüz (% 21,5) mesaisinde çalışan 1473 kişi dahil edilmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak 132 soru içeren bir anket formu kullanılmıştır. Anket formunun içerisinde kişinin gündüz aşırı uykululuğunu değerlendiren Epworth Uykululuk Ölçeği, son bir ay içerisindeki uyku kalitesini değerlendiren Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği, major depresyon bulgularını belirlemek için Birinci Basamak İçin Beck Depresyon Ölçeği, obstruktif uyku apnesi riskini belirlemek için Berlin anketi bulunmaktadır. Bulgular: Çalışmaya katılanların % 24,4' ünde parasomni saptandı. Parasomni vardiyalı çalışanların % 27,5 inde görülürken, sadece gündüz vardiyasında çalışanların ise % 13'ünde belirlendi (p<0,001). Sıklıkla gece vardiyasında çalışan genç yaş grubunda parasomni sıklığı anlamlı ölçüde yüksek saptandı. Vardiyalı çalışanların % 24,9'unda hipersomni, % 16,2'sinde insomni saptandı ve bu bulgular gündüz çalışma grubuna göre anlamlı ölçüde yüksek idi (p=0,004, p<0,001). Vardiyalı çalışanların % 5,3'ünde huzursuz bacaklar sendromu, % 7'sinde obstruktif uyku apne sendromunu düşündürtür bulgular belirlendi (p=0,708, p=0,963). Mesai saatlerine göre gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Vardiyalı çalışmak uyku kalitesini önemli oranda bozmaktadır. Özellikle sürekli gece mesaisinde veya değişen vardiya düzeninde çalışanlarda yalnız gündüz vardiyasında çalışanlara oranla daha fazla oranda subjektif uyku kalitesinde bozulma ve gündüz aşırı uykululuğu meydana gelmekte, kronik insomni ve parasomni daha sık rastlanmaktadır. Anahtar Sözcükler: Vardiyalı çalışma, uyku kalitesi, parasomni

GeceGece çalışmasıParasomnia+3
Duygu Kurt Gök
Çukurova University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epizodik gerilim tipi başağrısı olan hastaların kognitif fonksiyonlarını değerlendirme

Amaç: Bu çalışmanın amacı gerilim tipi başağrısı (GTBA) hastalarını birçok bilişsel fonksiyon açısından değerlendirmek ve GTBA hastalarının bilişsel fonksiyonları ile anksiyete ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntemler: Bu kesitsel çalışma 24 Haziran 2020 ve 31 Aralık 2021 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya 18-55 yaş arası en az ilkokul mezunu 65 GTBA hastası ve 65 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOBİD), Sayı menzili Testi (DST) ve Stroop Renk ve Sözcük Testi (SCWT) uygulandı. Bulgular: GTBA ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. GTBA hastalarının depresyon ve anksiyete ölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksekti. GTBA hastalarının dikkat, gecikmeli hatırlama ve toplam Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği puanları kontrol grubuna göre daha anlamlı olarak düşük idi. GTBA hastaları ileri sayı menzili, geri sayı menzili ve toplam sayı menzili puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. GTBA hastaları Stroop 1, 2, 3, 4 ve 5 testini kontrol grubundan daha uzun bir sürede tamamladı. GTBA hastalarının Stroop 2 hata ve düzeltme, Stroop 4 hata ve düzeltme ve Stroop 5 hata ve düzeltme değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak fazlaydı. Bilişsel fonksiyonlar ile BDÖ ve BAÖ skorları arasında negatif yönde anlamlı bir korelasyonu olduğu bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre gerilim tipi baş ağrısı olan hastalarda kognitif performanslarının etkilendiği ve GTBA'nın bilişsel fonksiyonların her bir alt bileşeni üzerinde farklı bir etkisinin olduğu saptandı. GTBA hastalarının anksiyete ve depresyon skorları yüksek bulunmuş olup anksiyete ve depresyon skorları ile kognitif performans arasında negatif yönde ilişki bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Depresyon, Anksiyete, Kognisyon, Dikkat; Hafıza; Soyut düşünme; Stroop Testi

AğrıAğrı yönetimiBaş ağrısı+3
Mesut Bek
Yozgat Bozok University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radyolojik izole sendrom'da MRZ reaksiyonu

Giriş: MS ile uyumlu klinik bulgu olmaksızın başka bir nedenle çekilen kranial MRG'de MS'le uyumlu lezyonların saptandığı durum olarak tanımlanan RİS bugün için bir MS fenotipi olarak kabul edilmemektedir. Ancak olguların takibinde %34'nün 5 yıl, % 51'nin 10 yıl içinde MS ile uyumlu klinik atak geçirmesi, bu durumun MS'in preklinik dönemi olduğu görüşünü gündeme getirmiştir. Bu nedenle öngörücülük açısından biyobelirteçler önem kazanmıştır. Amaç: Radyolojik İzole Sendromda BOS'ta MRZ reaksiyonu (MRZR) pozitiflik oranını saptamak ve MS hastalarındaki oran ile karşılaştırarak MS'e dönüşümde öngörücü bir biyobelirteç değerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya benzer yaş ve cinsiyette 20 RİS hastası ve kontrol grubu olarak 20 MS hastası alındı. Tüm olgulara BOS'ta MRZR, OKB, IgG indeksi bakıldı. MRZR pozitifliği için BOS kızamık (M), kızamıkçık(R) ve suçiçeği(Z) antikor indekslerinden en az 2'sinin ≥ 1.5 olması kabul edildi. RİS ve MS grubunun değerleri karşılaştırıldı. Her iki grupta da OKB, IgG indeksi ile MRZR arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca RİS'lilerin MRG'lerindeki lezyonların yerleşim yerleri ve sayıları ile MRZR ilişkisine bakıldı. Ek olarak BOS immünolojik tetkiklerinin yaptırıldığı laboratuvarın benzer yaş ve cinsiyetteki normal sağlıklı kontrol olgularının MRZ verileri sağlıklı kontrol grubu olarak kullanıldı. Bulgular: MRZR, RİS'li hastaların %25'inde, MS'li grubun %20'sinde, sağlıklı kontrollerin %20'sinde pozitif bulundu. Aralarında anlamlı fark saptanmadı. OKB pozitifliği ve IgG indeks yüksekliği MS grubunda daha fazlaydı (sırasıyla p<0.001, p:0.027). OKB pozitifliği ve IgG indeks yüksekliği ile MRZR pozitifliği arasında her iki grupta da bir ilişki saptanmadı. RİS grubunda MRZR ile toplam lezyon sayısı ve yerleşim yerleri arasında da bir ilişki bulunmadı. Sonuçlar: MRZR'nin, MS için çok yüksek bir özgüllüğü ve pozitif prediktif değeri olduğu bildirilmektedir. OKB negatif MS hastalarının da %18- %53'ünde MRZR pozitif saptanmıştır, Ayrıca Klinik İzole Sendrom(KİS)'dan MS'e dönüşen hastalarda MRZR pozitiflik oranı MS gelişmeyen hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (%47'ye karşın %25). Çalışmamızda RİS, MS ve sağlıklı grupta BOS'ta MRZR pozitifliği benzer orandadır. RİS'te MRZR'yi araştıran bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışma, bildirilen ilk çalışmadır. Çalışmanın kısıtlılıkları; olgu sayısı düşüktür. Kontrol grubu olarak nöroimmunoloji laboratuvarının normal kontrollerinin verileri kullanılmıştır ve geçirilmiş enfeksiyon ve aşılama bilgileri eksiktir. Gerçi RİS ve MS grubunda da bu bilgiler sağlık kayıtlarından değil, kişilerin kendilerinden alındığı için yeterince güvenilir değildir. MS alt grupları çalışılmamıştır ve hastalara ait MRG'lerdeki lezyonların sayısı görsel olarak değerlendirilmiş, volümetrik ölçüm yapılmamıştır. RİS'te MRZR reaksiyonunun daha çok sayıda hasta ve farklı toplumlarda çalışılması, RİS'in patolojisini anlamada, MS fenotipi içine dahil etmede ve/veya MS'e dönüşümü öngörmede yararlı olacaktır. Ayrıca BOS'ta MRZR'nin öngörücü değerini saptamak için bu olguların takipleri ve ilk atak geçirme oranları gereklidir.

KızamıkManyetik rezonans görüntülemeMerkez sinir sistemi hastalıkları+4
Büşra Çisil Çelenk
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiyopatik intrakranial hipertansiyonun farklı kliniklerdeki prediktif faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş: İdiyopatik İntrakraniyal Hipertansiyon (İİH), herhangi neden olmaksızın kafa içi basıncının artması ile karakterize; baş ağrısı, görme kaybı, pulsatil tinnitus, diplopi şikayetleriyle seyreden, patofizyolojisi net olarak aydınlatılamamış farklı klinik seyirlere sahip bir tablodur. Bu çalışmada İİH'da remisyon gelişen (tek atak), relaps gösteren, migrenöz karakterde baş ağrısına dönüşüm gösteren üç alt grup incelenerek; gruplar arasında prediktif faktörlerin karşılaştırılması ve hastalık seyrine etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Retrospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışma kapsamında Celal Bayar Üniversitesi Nöroloji Kliniğinde 2011- 2023 yılları arasında İİH tanısı ile yatan ve Nöroloji, Başağrısı, Nörooftalmoloji polikliniğinde izlenen 135 hasta klinik seyirleri ve prediktif faktörleri açısından demografik verileri, ayrıntılı klinik öyküleri, komorbid hastalıkları, İİH'a yol açan sekonder sebeplere yönelik laboratuvar sonuçları, ilaç kullanımları, kranial görüntülemeleri, detaylı nörolojik ve nörooftalmolojik bakıları ile incelenmiştir. İİH'da remisyon gelişen (tek atak), relaps gösteren, migrenöz karakterde baş ağrısına dönüşüm gösteren üç alt grubun birbiri ile karşılaştırması yapılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı çıkan parametrelerin ikili grup karşılaştırması sonrası univariate ve multivariate analizi yapılmıştır. Bulgular: Klinik seyirlerine göre, tek atak grubunda 87 (%64.4), relaps gösteren grupta 17 (%12.6), migrenöz özellikte baş ağrısı gelişen grupta 31 (%23) hasta mevcuttu. Tek atak- migrenöz karakterde baş ağrısı gelişen hasta grubu karşılaştırmasında allodini varlığı (p: <0.001), boyun sırt ağrısı varlığı (p: 0.030), VKİ >27.8 kg/m2 olması (p: 0.009), özgeçmişinde migren varlığı (p: <0.001) istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tek atak- relaps gelişen hasta grubu karşılaştırmasında kulak uğultusu varlığı (p: 0.029) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Migrenöz karakterde baş ağrısı oluşumunda allodini, boyun sırt ağrısı ve özgeçmişinde migren varlığı ile VKİ >27.8 kg/m2 olması en önemli risk faktörleri olarak değerlendirildi. Relaps oluşumunda LP-AB yüksek olması ve kulak uğultusu varlığı en önemli risk faktörü olarak saptandı. Çalışmamız literatürde İİH hastalarında üç klinik grubun prediktif faktörleri açısından değerlendirildiği ilk araştırmadır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik İntrakraniyal Hipertansiyon, Allodini, Migren, Vücut Kitle İndeksi, Tinnitus

AllodiniBaş ağrısıBaş ağrısı bozuklukları+7
Burak Karakaş
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epilepsi tanılı erkek hastalarda üreme fonksiyonları

Giriş ve Amaç: Epilepsi, sık görülen kronik nörolojik hastalıklardan biridir. Epilepsi tanısı olan bireylerde, hormonal değişiklikler ve üreme fonksiyonlarında anormallikler ortaya çıkabilmektedir. Çalışmamızda epilepsi tanılı, antiepileptik ilaç alan erkek hastalarda üreme fonksiyonları ve doğan çocuklarında anormallik araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Epilepsi polikliniğinde takip edilen 52 erkek epilepsili hasta alındı. Olguların öyküleri alınarak nörolojik muayeneleri tamamlandı. Hastalara IIEF (Uluslararası Erektil İşlev Formu) ve Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Serum serum testesteron, luteinize edici hormon (LH), folikül stimulan hormon (FSH), prolaktin (PRL) ve estrojen düzeyleri bakıldı. Ayrıca serum açlık kan şekeri, karaciğer fonksiyon testleri, böbrek fonksiyon testleri, sodyum düzeyleri, tiroid fonksiyon testleri ve B12 serum düzeylerine bakıldı. Son 6 ay içerisinde çekilmiş EEG (elektroensefalografi) incelemeleri ve takipleri sırasında çekilmiş serebral görüntülemeleri retrospektif olarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 20.0 sürüm kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda epilepsi tanılı erkek hastalarda erektil disfonksiyon prevalansı % 63,5 bulundu. Antiepileptik ilaç tedavisi sonrası erektil disfonksiyon geliştiğini belirten hastaların oranı % 40,4 dır. Politerapi alan hastaların depresyon açısından daha yüksek risk altında olduğu saptandı. Depresif bozukluğu olan hastalarda erektil disfonksiyon belirlenirken (r:-0,568), nöbetleri kontrol altında olmayan hastaların daha depresif olduğu görüldü (p:0,044). Politerapi alan hastalarda estrojen düzeyi daha yüksek (p:0,013), luteinize edici hormon (LH) düzeyi ise daha düşük bulundu. Olguların çocuklarının 7'sinde anormallik (3 çocukta epilepsi, 1 çocukta patent foramen ovale, 1 çocukta undervirilize male, 1 çocukta guatr ve 1 çocukta da konjenital miyotoni) gözlendi. Sonuç: Epilepsi tanılı erkek hastaların çocuklarında konjenital malformasyon/anormallik gelişebileceği gözardı edilmemelidir. Dikkatli bir risk değerlendirmesi sonucunda hasta ve yakınlarına gerekli destek ve bilgi yol gösterici alacaktır. Anahtar Sözcükler: Epilepsi, hormon, malformasyon

AntikonvülsanlarEpilepsiErkekler+5
Can Çubuk
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multiple skleroz hastalığında serum ve bos'da neuregulin-1 ve sTREM-2-2'nin biyobelirteç olarak değeri

Giriş: MS, genç yaşta ortaya çıkan ve özürlülük oluşturan, inflamasyon ve dejenerasyonla giden otoimmün bir hastalıktır. Erken tanı ve tedavi prognozu belirlemektedir. Bu nedenle son yıllarda, MS tanısında, prognozu öngörmede ve tedavinin etkinliğini değerlendirmede kullanılacak biyobelirteçleri araştıran çalışmalar yoğunlaşmıştır. Bugüne kadar en güvenilir ve tutarlı veriler BOS'da OCB, IgG indeksi ve NfL çalışmalarından elde edilmiştir. Ancak bunlar MS'e özgün değildir. Ayrıca lomber ponksiyonun invaziv olması tekrarlanabilirliğini ve takipte kullanımını sınırlamaktadır. Bu nedenle çabalar serumda saptanabilen, güvenli, özgün yeni biyobelirteç bulmaya yoğunlaşmıştır. Amaç: Bu çalışmada MS'de araştırılan ve verinin az olduğu yeni biobelirteçlerden sTREM-2 ve NRG-1'i MS hastalarının BOS ve serumlarında araştırmayı ve NfL ve GFAP ile karşılaştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, MS grubu olarak retrospektif bir tarama ile yeni RRMS tanısı almış, tedavi başlanmamış, BOS alınmış 60 hasta alındı. BOS kontrol grubu olarak idiopatik intrakranial hipertansiyon ön tanısı ile BOS alınan 48 kişi ve serum kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi alındı. MS hastalarının ve BOS kontrol grubunun serum ve BOS örnekleri -20 derecede saklanan numunelerden retrospektif olarak, serum kontrol grubunun serumları ise prospektif olarak temin edildi. Örnekler ELİSA yöntemi kullanılarak analiz edildi. ELİSA yıkama işlemleri biyokimya laboratuvarında bulunan otomatik yıkama cihazıyla (BioTek ELx50 BioTek Instruments Inc. Highland Park, Winooski, VT, ABD) yapıldı. Absorbans okumaları ELISA okuyucusunda (BioTekEpoch,BioTek Instruments Inc. Highland Park, Winooski, VT, ABD) gerçekleştirildi. Bulgular: BOS sTREM-2 düzeyi MS hastalarında kontrol grubuna kıyasla daha yüksek saptandı (p=0,006). Roc analizi ile 0,09 ng/ml'in üstündeki değerilerin MS hastaları için % 69 senstivite %70 spesifite gösterdiği görüldü. Serum sTREM-2 düzeyi de daha düşük anlamlılıkta olmak üzere MS grubunda kontrol grubundan daha yüksekti (p=0,049). Serum sTREM-2 için kesme değer 0,24 ng/ml olarak bulundu. Bu değerin MS açısından %59 senstivite ve %58 spesifite gösterdiği görüldü. NRG-1 düzeyi MS'lilerde kontrol grubuna göre oldukça düşük saptandı (p<0,001). Serum NRG-1 için 6985,66 pq/ml kesme değerinin daha altındaki değerlerin MS' li bireyleri ayırmada %73 senstivite ve spesifiteye sahip olduğu görüldü. BOS NRG-1 düzeyi ise MS'lilerde kontrollerden farklı bulunmadı. Hem BOS hem de serum NfL düzeyi de MS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. (p<0,001). BOS NfL düzeyi için kesme değer 288,52 pq/ml olarak belirlendi ve senstivite ve spesifitesi %81 olarak tespit edildi. NfL serum düzeyinin kesme değeri ise 4,81 pq/ml olarak tespit edildi ve %80 sensitivite, %81 spesifiteye sahip olduğu görüldü. GFAP için serumda ve BOS değerleri MS'lilerle kontroller arasında farklı bulunmadı. Biobelirteçlerden NfL, NRG-1 ve sTREM-2 için BOS ve serum düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı (sırası ile p:<0,001, p:0,016, p:0,016). Ancak biyobelirteçler arasında bir korelasyon gözlenmedi. Biobelirteçlerin klinik ve MRG parametreleri ile ilişkileri değerlendirildiğinde; NRG-1'in serum, sTREM-2'nin hem serum hem BOS düzeyi ile hiçbir klinik ve radyolojik parametre arasıda anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Sadece NRG-1 BOS düzeyi ile MSFC'nin 9-Holl-Peg skoru (r:0.404, p:0,041) ve SDMT' ölçeğinin yanlış sayısı (r:0.549, p:0.004) arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bunların dışında NfL'nin BOS düzeyi ile BMVLT arasında ters(p:0,032), serum düzeyi ile kontrast tutan lezyon arasında pozitif korelasyon gözlendi. (p:0.022). GFAP düzeyi kontrollerden farklı olmamakla birlikte BOS düzeyi CVLT skoru, 3-6.ay ve 1. yıldaki EDSS puanı ((p:0,028 , p:0,017), depresyon skoru (p:0.003), yorgunluk skoru (p:0.025) ile, serum düzeyi ise MS başlangıç yaşı (p:0.042) ile anlamlı korelasyon gösterdi. Sonuç: Bu çalışmada yeni biobelirteçlerden, sTREM-2 düzeyinin MS'lilerde hem BOS hem de serumda kontrollere göre yüksek olduğunu, NRG-1 düzeyinin ise serumda kontrollerden düşük ama BOS'da kontrollerden farklı olmadığını saptadık. İkisinin de BOS ve serum düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon vardı ama birbirleri ile bir korelasyon göstermedi. Bu çalışma, NRG-1 ile çok daha az olmak üzere her iki biobelirteç için de kısıtlı verilere katkı sağlamıştır ve umut vadetmektedir. Ayrıca sağ MS'lilerde BOS'da NRG-1 düzeyini araştıran ilk çalışmadır. Ancak bu sonuçların daha fazla çalışma ve veri ile konfirme edilmeye ihtiyacı vardır.

Zeynep Zerrin Göz
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Donma fenomeni olan ve olmayan idiyopatik Parkinson hastalarında serum MIP-1 ALFA, MIP-1 BETA, IL-1B, IL-6, TNF-ALFA ve Pentraxin-3 düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve amaç: İdiyopatik parkinson hastalığı (İPH), toplumda ikinci en sık olarak görülen nörodejeneratif hastalıktır. Ana semptomları tremor, rijidite, bradikinezi ve postüral instabilite olmakla birlikte çeşitli motor ve motor dışı semptomlar ile kendini gösterebilmektedir. Patogenezinde çeşitli nedenlerin yanında nöroenflamasyon ve periferal enflamasyon da yer almaktadır. Donma fenomeni gibi yürüme bozuklukları da hastaların günlük yaşam aktivitelerini en çok kısıtlayan semptomlardandır. Biz de çalışmamızda donma fenomeni görülen ve görülmeyen İdiyopatik Parkinson hastalarında bazı serum enflamatuvar parametrelerinin klinik ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 30 donma fenomeni görülen ve 31 donma fenomeni görülmeyen İdiyopatik Parkinson hastasını dahil ettik. Ayrıca 31 sağlıklı kişi de kontrol grubu olarak seçildi. Serum MIP-1a, MIP-1b, Pentraksin-3, IL-1b, IL-6, TNF-a seviyeleri arasındaki farklılıklar ve bu seviyelerin hastaların parkinsonizm semptom ağırlığı, hastalığın evresi, donma fenomeni ve yaşam kalitesi ile ilişkileri araştırıldı. Bulgular: Tüm İPH'lerde serum MIP-1a seviyesi sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Parkinson hastalarının içerisinde donma fenomeni görülen grupta görülmeyen gruba göre serum Pentraksin-3 seviyesi anlamlı derecede yüksek bulundu. Tüm parkinson hastalarında serum MIP-1 beta seviyesi ile BPHDÖ- III skoru ve Hoehn-Yahr evresinin pozitif korelasyonu saptandı. Ayrıca serum Pentraxin-3 seviyesi ile BPHDÖ-II skoru ve Hoehn-Yahr evresinin de pozitif korele olduğu görüldü. Donma fenomeni görülen grupta serum MIP-1b seviyesi ile BPHDÖ- III skoru ve Hoehn-Yahr evresi arasında, IL-6 seviyesi ile BPHDÖ-III skoru arasında, IL-1b seviyesi ile YDÖ skoru arasında, Pentraksin-3 seviyesi ile Hoehn-Yahr evresi arasında pozitif korelasyon saptandı Sonuç: Hastalığın patogenezinde nöroenflamasyonun rol oynaması ile uyumlu olarak İPHlerde serum MIP-1a düzeyi sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Kronik enflamasyonda rol oynadığı ve makrofaj aktivitesi üzerine doğrudan etkisi olduğu bilinen bir plazma proteini olan Pentraksin-3, donması olan Parkinson hastalarında donması olmayanlara göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Bu da Parkinson hastalarında donma gelişimini belirlemede önemli bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir. IL-1b, IL-6, MIP- 1b ve Pentraksin-3 serum seviyeleri ile İPH klinik ölçeklerinin korelasyonunun bulunması da bu enflamasyon belirteçlerinin motor kötüleşmenin bir göstergesi olabileceğini düşündürmektedir.

Fatih Çelik
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Amiyotrofik lateral sklerozda kardiyak otonomik bulgular

GiriĢ ve Amaç: Amiyotrofik Lateral Skleroz kortikospinal yollar, beyin sapı ve spinal kordun üst ve alt motor nöronlarında dejenerasyonla karakterize progresif ve ölümcül bir hastalıktır. ALS'in otonom sinir sistemini etkilemediği düĢünülüyor olsa da, dejeneratif sürecin bir parçası olarak bu hastalıkta otonomik sinir sisteminin etkilendiğini gösteren kanıtlar artmaktadır. ÇalıĢmamızda kesin Amiyotrofik Lateral Skleroz tanısı alan hastaların demografik özelliklerini belirlemek, çevresel risk faktörlerini incelemek ve kardiyak otonomik tutulum varlığının gösterilmesi amaçlanmıĢtır. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak planlanan bu çalıĢmaya Eylül 2016- Ocak 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöromuskuler Hastalıklar Polikliniğinde kesin Amiyotrofik Lateral Skleroz tanısıyla takip edilen 61 hasta; yaĢ grupları ve cinsiyet dağılımı benzer 29 kontrol grubu alınmıĢtır. Hastaların demografik verileri (yaĢ, cinsiyet, semptom baĢlangıç yaĢı, doğum yeri ve yaĢadıkları yer), özgeçmiĢ özellikleri (sigara, kafa travması, spinal injury, spinal cerrahi, psikiyatrik tedavi, ek hastalık varlığı); soygeçmiĢ özellikleri (ailede Amiyotrotrofik Lateral Sklerozlu hasta varlığı, diğer nörodejeneratif hastalıklar ve kanser varlığı) sorgulanmıĢtır. Hastalara hastalığın baĢlangıç lokalizasyonu sorgulanmıĢ ve ALSFDS ile hastalık disabilitesi değerlendirilmiĢtir. Hastalar kardiyak otonomik tutuluma yönelik olarak ortostatik hipotansiyon varlığı açısından değerlendirilmiĢtir. Hasta ve kontrol grubuna transtorasik ekokardiyografi ve holter-EKG yapılmıĢtır. Bulgular: ALS ortalama baĢlangıç yaĢı 56,6 olarak bulundu ve erkeklerde kadınlara göre 1,4 kat daha sık olduğu belirlendi. Hastalığın erkeklerde kadınlara göre daha genç yaĢta baĢladığı belirlendi. Hastaların çoğu sporadik olup yalnızca 4 index olgu familyal ALS olarak tanındı. Ġki hasta ALS-Demans, iki hasta ALS-Parkinsonizm kompleksi olarak tanındı. SoygeçmiĢ özelliklerinde nörodejeneratif hastalık ve kanser öyküsünün oldukça yaygın olduğu dikkati çekmiĢtir. Hastaların % 21,3'ünde ortostatik hipotansiyon saptandı. Ekokardiyografide hasta ve kontrol grubu arasında sistolik disfonksiyon, diyastolik disfonksiyon, sol ventrikül hipertrofisi ve kapak patolojileri açısından anlamlı fark yoktu. Holter elektrokardiyografi incelemelerinde hasta ve kontrol grubu arasında kalp hızı değiĢkenliği zaman alanı değerlendirme parametreleri değerlendirilmesinde anlamlı fark bulunamadı. Frekans alanı değerlendirme parametrelerinden düĢük frekans ve çok düĢük frekans parametreleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı Ģekilde düĢük bulundu. Sonuç: ALS olgularında kardiyak otonomik disfonksiyon bilinenin aksine hastalığın her evresinde ortaya çıkmaktadır. Otonomik disfonksiyonun fizyopatolojisini aydınlatmak için motor nöronların dejenerasyonu ile otonomik nöron dejenerasyonu arasındaki iliĢkiyi belirleyecek daha büyük çalıĢmalara ihtiyaç vardır.

Amyotrofik lateral sklerozDemografiHipotansiyon-ortostatik+3
Dilek İşcan
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hiperkinetik hareket bozukluklarında nonmotor semptomların kontrol grubuyla karşılaştırılması

GiriĢ ve Amaç: Hiperkinetik hareket bozuklukları, kuvvet kaybı veya spastisite olmaksızın istemli ve otomatik hareketlerde ortaya çıkan hareket fazlalığı ile karakterize nörolojik sendromlardır. Hiperkinetik hareket bozukluklarında motor bulguların yanı sıra nonmotor semptomların varlığı son yıllarda önem kazanmıĢtır. Ancak bu konuda çalıĢmalar yetersizdir. Bu çalıĢmada çeĢitli hiperkinetik hareket hastalıkları olan olgularda nonmotor semptomların özellikleri ile sıklığının araĢtırılması ve sağlıklı kontrol grubu ile karĢılaĢtırılması amaçlanmıĢtır. Gereç ve Yöntem: Bu çalıĢmaya Çukurova Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniklerinde izlenen 46 fokal distoni (25 servikal distoni, 21 blefarospazm), 20 esansiyel tremor , 11 Huntington hastalığı tanılı hasta ve 25 sağlıklı kontrol alındı. Olgulara nörolojik muayene yapıldı ve postural tansiyonları ölçüldü. Her bir olguya Mini Mental Test, Pittsburgh Uyku Kalite Ġndeksi, Beck Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Yorgunluk ġiddeti Ölçeği ve ağrı için Vizüel Analog Skala ile Parkinson hastalığı için Non-Motor Semptom Skalası uygulandı. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 20.0 sürüm kullanıldı. Bulgular: Kognitif etkilenmenin Huntington Hastalığı olan olgularda, bellek/dikkat sorunlarının servikal distoni ve esansiyel tremor olgularında belirgin olduğu saptanmıĢtır. Esansiyel tremorda hastalığın ileri yaĢta baĢlaması ile kognitif disfonksiyon arasında korelasyon saptanmıĢtır. Duygudurum bozukluğu, anksiyete ve depresyonun ağırlıklı olarak servikal distoni, esansiyel tremor ve Huntington hastalığında belirgin olduğu gözlenmiĢtir. Blefarospazm ve esansiyel tremorda ise anksiyetenin varlığı dikkati çekmiĢtir. Kronik yorgunluk ve ağrı servikal distoni ve Huntington hastalığında belirginken, gastrointestinal ve cinsel fonksiyon bozukluğu fokal distonilerde bildirilmiĢtir. Blefarospazm dıĢındaki hiperkinetik hastalıklarda uyku kalitesinin olguların en az % 40'ında etkilendiği belirlenmiĢtir. Sonuç: Hiperkinetik hareket bozukluklarında nonmotor semptomlar da motor semptomlar kadar özürleyicidir. Bu konuda farkındalığı artırmak önemlidir ve sorunları düzeltmeye yönelik çözümler üretmek, bu hastaların yaĢam kalitelerini iyileĢtirmek için gereklidir.

Affektif bozukluklarBelirti ve semptomlarBiliş bozuklukları+7
Hilal Eğit
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Praksi testleri ile kortikal ve subkortikal demansiyel sendromların ayırıcı tanısı

Giriş ve Amaç: Demans, bellek bozukluğuna lisan, yönelim, praksi, soyut düşünme, problem çözme gibi bilişsel işlevlerden en az birinin eşlik etmesiyle oluşan, mesleki ve sosyal alanda kayıplarla giden ilerleyici bir klinik tablodur. Tüm demans olgularının %50'den çoğunu Alzheimer Demansı (AD) oluşturmaktadır. Parkinson hastalığı Demansı (PD), Parkinson Hastalığı'nın seyrinde %30-40 oranında görülmektedir. AD kortikal, PD ise subkortikal demansiyel sendrom sınıflamasına girmektedir. Kortikal demanslarda sıklıkla apraksi gibi yüksek serebral fonksiyon bozukluklarının görüldüğü bilinmektedir. Bu çalışmada kortikal ve subkortikal demansiyel sendromların ayırıcı tanısında yatak başı yapılabilen pratik praksi testlerinin yararlı olup olmayacağının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim dalı polikliniğinde takipli 34 Alzheimer Demansı, 31 Parkinson hastalığı demansı, 29 hafif kognitif bozukluk ve 28 sağlıklı olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların tam kan sayımı, karaciğer/ böbrek/tiroid fonksiyon testleri, vitamin b12, folik asit değerleri, serebral görüntülemeleri incelenmiştir. Ayrıca olgulara minimental durum testi (MMSE), saat çizme testi (SÇT) ve apraksi tarama testleri olan DEKODa ve AST testleri uygulanmıştır. Tüm sonuçlar gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 21.0 sürümü kullanılmış, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Tüm gruplar arasında MMSE, SÇT, DEKODa ve AST skorları açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). DEKODa ve AST test skorları Alzheimer hastalığında diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Cut-off değeri DEKODa için 12, AST için 10.5 olarak belirlenmiştir. DEKODa için sensitivite %76.5, spesifite %100; AST için sensitivite %79.4, spesifite %100 saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma; Alzheimer demansının subkortikal demanslardan ayrımını yapmak için DEKODa ve AST testlerinin pratikte kullanılabileceğini göstermiştir. Testlerin kolay uygulanması hem araştırma amaçlı hem de klinik uygulama için uygun olduğunu göstermiştir. Anahtar Sözcükler: Alzheimer, Apraksi, Demans, Parkinson

Alzheimer hastalığıDemansNörolojik hastalıklar+2
Zeynep Selcan Şanlı
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut iskemik inme hastalarında hiperakut dönemde ambulatuar kan basıncı değerlerinin prognoza etkisi

Giriş ve amaç: İskemik inme ciddi morbiditesi olan ve mortaliteyle sonuçlanabilen yaygın bir akut nörolojik hastalıktır. Hipertansiyon iskemik inmenin en önemli değiştirilebilir risk faktörlerindendir. Çalışmamızda akut iskemik inme tanısı alan ve inme semptomlarının ilk 12 saati içerisinde başvuran hastalarda ambulatuar kan basıncı değerlerinin prognoza etkisini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Prospektif olarak planlanan bu çalışmada 01 Eylül 2018-31 Mayıs 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Yoğun Bakım ve İnme Ünitesine akut iskemik inme tanısıyla yatışı yapılan ve inmenin ilk 12 saatinde başvuran 61 hasta dahil edilmiştir. Hastaların gece (saat 21-09 arası) ve gündüz (saat 09-21 arası) ambulatuar kan basıncı ve kalp hızı ölçümleri yapılmıştır. Hastaların demografik özellikleri, TOAST sınıflamasına göre iskemik inme alt tipleri, giriş ve taburculuk NIHSS inme skoru, taburculuk ve 90. gün modifiye Rankin Skoru ile ambulatuar kan basıncı ve kalp hızı değerleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Hastaların gece ortalama ambulatuar kan basıncı değerlerinin gündüze göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Yirmi dört saatlik, gündüz ve gece ortalama kalp hızı değerlerinin mortalite ile sonlanan grupta sağ kalan gruptan yüksek olduğu saptanmıştır ( p < 0,001). Genç inme olarak değerlendirilen grupta 24 saatlik ortalama arteryel kan basıncı, gündüz ve gece ortalama sistolik kan basıncı değerleri 55 yaş üstü gruba göre daha düşük olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p = 0,047, p = 0,033, p = 0,023). Gündüz ortalama kalp hızının mortalite ve kötü prognoz gelişme riskini, yaş ve inme şiddetinin de kötü prognoz gelişme riskini arttıran anlamlı değişkenler olduğu saptanmıştır. Mortalite ve kötü prognoz gelişimi açısından ortalama kalp hızının gündüz ve gece değerlerinin anlamlı prediktörler olduğu tespit edilmiştir. Sonuçlar: Bu çalışma, akut iskemik inme geçiren hastaların hiperakut dönemde ambulatuar kan basıncı ve kalp hızı ölçümlerinin kısa ve uzun dönemde prognoz açısından önemli belirteç olabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Ambulatuar kan basıncı ölçümü, hipertansiyon, akut iskemik inme, prognoz

HipertansiyonKan basıncıPrognoz+2
Ümit Satılmış
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

55 yaş altı iskemik stroke ve uyku bozuklukları (solunum ile ilişkili uyku bozuklukları ve diğer bozuklukların) birlikteliğinin kognisyon üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Giriş: İnme hastalarının büyük çoğunluğunda özellikle OUAS ( obstruktif uyku apne sendromu) olmak üzere uyku ile ilişkili solunum bozuklukları sık görülmektedir. OUAS inme için hem bir risk faktörü hem de inme sonrası bir komplikasyon olarak değerlendirilmektedir. Hem OUAS hem inme kognitif fonksiyonlarda bozulmaya sebep olmaktadır. OUAS' nın inme hastalarında bilişsel işlev üzerine olan etkilerini değerlendiren kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda inme geçiren hastalarda OUAS varlığı ciddi bilişsel işlev bozukluğu ile ilişkilendirilmiştir. Literatürde OUAS ve genç inme birlikteliğini kognisyon üzerine etkisini değerlendiren çalışmaya rastlanmamıştır. Yöntem: 55 yaş altı inme geçiren 60 olgu çalışmaya alındı. Hastaların öyküleri demografik bilgileri, alışkanlıkları, özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri kayıt edildi. OUAS açısından fizik muayene yapıldı. Hastalara rutin laboratuar incelemeleri, radyolojik incelemeler yapıldı.TOAST sınıflaması ile inme etiolojisi değerlendirildi. Fonksiyonelliği değerlendirmek için NIH İnme Skoru (NIHSS) ve Modifiye Rankin Skalası hesaplandı. Gündüz uykululuğu değerlendirmek için Epworth Uykululuk Ölçeği yapıldı ve hastaların bir gece polisomnografi için uyku servisine yatışı yapıldı. Kognisyonu değerlendirmek için Saat çizme testi, Montreal bilişsel değerlendirme ölçeği (MOCA testi) , Stroop testi, Görsel-İşitsel Sayı Dizileri Testi ; günlük yaşam aktivitesini değerlendirmek için Lawton ve Brody'nin Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (EGYA) , depresyonu değerlendirmek için Beck depresyon ölçeği yapıldı. Bulgular: Polisomnografi (PSG) sonucuna göre 7 normal, 10 primer horlama, 14 hafif OUAS, 11 orta OUAS , 18 ağır OUAS olgusu saptandı. Demografik veriler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Yapılan fizik muayene de boyun yapısı değerlendirirken özellikle ağır OUAS grubunda olmak üzere gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Hastalarda ve 1. derece yakınlarında aterosklerotik hastalıklara daha sık rastlandı. NIHS skoru alt parametrelerinden özellikle fasial asimetri ve dizartrinin ağır OUAS grubunda daha sık olduğu gözlendi. İnme lokalizasyonu ile gruplar arası ilişki değerlendirildiğinde ağır OUAS hastalarında beyin sapı tutulumunun daha sık olduğu saptandı. Yönetici işlev, adlandırma, dikkat, lisan, gecikmeli hatırlama, MOCA testi toplam puan ,Stroop Testi tüm parametreleri ,görsel işitsel sayı dizileri testinin bir çok parametresi özellikle ağır OUAS olmak üzere kontrol grubu ile karşılatırıldığında belirgin anlamlı olduğu saptandı. OUAS derecesi arttıkça Günlük Yaşam Aktivitesi puanında azalma ve Beck Depresyon Testi puanında artış gözlendi. Ağır OUAS ve inme birlikteliği olan grubun izole ağır OUAS olan gruba göre istatistiksel açıdan oldukça anlamlı olacak şekilde özelikle Stroop Testi bölüm 2-3-4-5 'te belirgin bozulma olduğu saptandı. Benzer şekilde orta OUAS ve hafif OUAS inme birlikteliği olan olguların izole orta ve hafif OUAS olan gruba göre Stroop Testinin bütün bölümlerinde etkilenme mevcuttu. Grupların ayrı ayrı değerlendirilmesinde kognitif parametrelerin hem NIHS Skalası hem de Epworth Uykululuk Skoru ile korele olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamıza 18- 55 yaş arası hastalar alındığından dolayı özellikle genç inme hastalarında uyku bozuklukları ,uyku ile ilişkili solunum bozukluğunun ve inme – OUAS birlikteliğinin kognisyon üzerine etkisinin araştırılmasının önemi literatürde ilk kez vurgulanmak istenmiştir. İnme etiolojisinde yer alan nedenlerden biri olan uyku ile ilişkili hastalıkların 55 yaş altında da yer aldığı bu yüzden bu konuya da diğer risk faktörleri kadar dikkat edilmesi gerektiği düşünülmektedir. İzole uykuda solunum bozukluklarının yanı sıra eşlik eden aterosklerotik hastalıkların varlığı konuyu daha da önemli hale getirmektedir.

BilişBiliş bozukluklarıUyku bozuklukları+2
Ayşegül Şeyma Sarıtaş
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tremor-baskın ve bradikinezi-baskın idiyopatik parkinson hastalığında motor ve nonmotor semptomlarının bilişsel durum ve yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmesi

Giriş ve amaç: İdyopatik Parkinson Hastalığı her toplumda ve meslekte görülebilen, prevalansı yüksek ikinci en sık nöro-dejeneratif hastalıktır. Kardinal klinik bulgular arasında tremor, bradikinezi, rijidite bulunmaktadır. İPH, beraberinde motor ve non-motor olmak üzere geniş semptom yelpazesine sahiptir. Bu çalışmada tremor-baskın ve bradikinezi-baskın Parkinson hastalarının yeni UPRDS ile evrelendirmeleri yapmak ve kognisyon ve yaşam kalitesi ile olan ilişkisinin ortaya koymak istedik. Gereç ve yöntem: Çoğu erkek olmak üzere 60 hasta çalışmaya dahil ettik ve bunlarda Parkinson hastalığında kullanılan çeşitli ölçeklerde semptomları, kognisyonu ve yaşam kalitesini değerlendirdik. Hastaların değerlendirirken klinik baskın subtipleme (tremor baskın ve bradikinezi baskın olmak üzere) ile motor ve non-motor bulguların şiddetini baz alarak subtiplemeler yaptık, motor ve non-motor semptomların derecesinin kognisyon ve yaşam kalitesi olan ilişkisinin değerlendirdik. Bulgular: Çalışmamıza göre, İPH klinik baskın subtipleri arasında motor, non-motor bulgular ile kognisyon ve yaşam kalitesi durumu farklılık görülmemektedir. Hastaların motor bulguların ağırlık şiddeti arttıkça ise kognisyonun ve yaşam kalitesinin bozulduğunu saptadık. Sonuç: Kognisyon ve yaşam kalitesi İPHnda engellilik durumunu önemli ölçüde etkilemesi nedeni ile kognisyondaki olası bozulmayı erken öngörebilmek, yaşam kalitesini bozacak olan risk gruplarını tanımlamak önemlidir.

Belirti ve semptomlarBilişParkinson hastalığı+2
Mehmet Semih Arı
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Menstrüel migren tanısı alan olgularda tedavi seçenekleri ve asetazolamidin tedavideki yeri

Giriş: Kadınlarda menstrüel siklus ve hormonal değişiklikler migren tetikleyicileri arasındadır. ICHD-3, kriterlerine göre, menstrüel migren (MM) pür menstrüel migren (PMM) ve menstrüasyonla ilişkili migren (MİM) olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Çalışmamızda kısa dönem profilaksi olarak asetazolamid kullanan hastaların her iki grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası (3.ay) olmak üzere Vizüel Analog Scale (VAS) testiyle başağrısı şiddetinin; Headache Impact Test (HIT) ve Migraine Disability Assessment (MIDAS) testleriyle yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı polikliniğine MM tanısı ile başvuran olgular etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri sorgulandı. Hastalara kısa dönem profilaksi tedavisi, öngörülen menstrüasyon başlangıcından 2 gün önce başlanarak toplam 5 gün asetazolamid 500 mg/gün tedavisi uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası VAS, MIDAS ve HIT testleri yapıldı. Bulgular: 26 adet PMM, 26 adet MİM hastası saptandı. Asetazolamid kullanan hastalarda hem totalde hem de gruplar düzeyinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırmada; VAS ve HIT skorlarında gruplar arasında farklılık olmaksızın, MIDAS skorunda MİM grubunda daha belirgin olmak üzere her iki alt grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: MM tanısı alan hastalarda kısa dönem profilaksi tedavisinde asetazolamid kullanımı başağrısı şiddetinde ve sıklığında azalmaya ve yaşam kalitesinde düzelmeye neden olmaktadır Çalışmamızla literatürde ilk kez vurgulanmıştır.

AsetazolamidAğrıAğrı şiddeti+5
Güldeniz Çetin
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik migren hastalarında risk faktörleri ve tetikleyicilerin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Kronik Migren en az 3 ay boyunca baş ağrılı gün sayısının ayda 15 günden fazla olması ve bunların en az sekizinin migrenöz karakterde olması olarak tanımlanmaktadır. Epizodik özellikteki hastaların yaklaşık %3'ü bu dönüşümü yaşamaktadır. Bu çalışmada kronik migren tetikleyicileri ve risk faktörlerinin belirlenmesi, maskelenmiş papil ödemsiz idiopatik intrakraniyal hipertansiyon(İİH) hastalarının varlığının değerlendirilmesi ve yol gösterici ipuçlarının saptanması planlanmıştır. Ayrıca Kronik migrenin retinal sinir lifi tabakası (RSLT) üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim dalı Baş ağrısı polikliniğine 2018 Temmuz-2020 Temmuz tarihleri arasında Baş ağrısı polikliniğine başvuran, ICHD-3'e göre kronik migren tanı kriterlerine uyan 57 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar ayrıntılı olarak değerlendirilmiş, vücut kitle indeksi(VKİ) sonuçlarına göre sınıflandırılmıştır. Hormon profili, Beyin MR, beyin/servikal MR venografi, görme alanı ve RSLT için Optik koherans tomografi (OCT) tetikleri uygulanmıştır. MIDAS ölçeği ile dizabilite düzeyi belirlenmiştir. VKİ yüksek ve görme alanında İİH açısından anlamlı patoloji saptanan olgulara Lomber Ponksiyon(LP) yapılarak BOS basıncı ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamız, 57 hastadan ( % 98.25'i kadın) oluşmaktadır. Hasta yaşı VKİ ve migren tanı süresi artıkça MIDAS skoru artma eğilimi göstermiştir(p=0,004), (p=0,049),(p= 0,045). Habitual horlama saptanan hastaların VKİ daha yüksek saptanmıştır (p= 0,028). Ailede migren olan hastalarda migren başlangıç yaşı daha düşük bulunmuştur(p=0,041). %77'sinde depresif semptom öyküsü tespit edilmiştir. İİH açısından . LP uygulanan 11 hastadan 9'unda BOS basıncı 250 mmH2O üstü, bir hasta ise 230 mmH20 olarak ölçülmüş olup, bu olgular klinik, görme alanı ve BOS basıncı sonuçlarına göre papil ödemsiz idiopatik intrakraniyal hipertansiyon olarak düşünülmüştür(%17). İİH olguları ile kronik migren olguları karşılaştırıldığında, İİH olgularının, VKİ ve son 1 yılda ağırlık artış oranı daha yüksek, kronikleşme süresi ise daha kısa olarak saptanmıştır(p=0,038, p<0,001, p=0,004). Kronik migren olgularında, MİDAS grade 4'te özellikle sağ temporal RSLT daha ince saptanmıştır (p= 0,005). MRG'de beyaz cevher lezyonu varlığında, özellikle sol temporal kadranlarda RSLT daha ince bulunmuştur (p= 0,019). Sonuç: Epizodik migrenden, kronik migrene dönüşümde VKİ, depresyon ve uyku bozukluğu önemli tetikleyicilerdir. Obezite, kısa sürede ağırlık artışı ve migren ataklarında, hızlı kronikleşme, oftalmolojik muayene normal olsa dahi İİH açısından uyarıcı olmalıdır. Migren hastalarında RSLT ölçümü prognozu öngöremez, ancak migrenin mevcut fizyopatolojik verilerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler : Kronik Migren, MİDAS, Papil ödemsiz İdiopatik İntrakraniyal Hipertansiyon, RSLT

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıMigren hastalıkları+3
Ahmet Yusuf Ertürk
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gerilim tipi başağrısı tanısı alan olgularda kognisyonun değerlendirilmesi

Giriş: Gerilim Tipi Başağrısı(GTBA) toplum içinde en sık görülen başağrısı tipidir. ICHD-3 kriterlerine göre GTBA seyrek epizodik, sık epizodik, kronik ve olası GTBA olmak üzere 4 alt gruba ayrılmaktadır. Çalışmamızda GTBA saptanan olguların primer veya sekonder başağrısı tanısı olmayan kontrol grubuyla kognitif fonksiyonlar, kişilik özellikleri ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı polikliniğine GTBA tanısı ile başvuran kadın erkek sayısı eşit olan 50 olgu etik kurul onayı sonrası prospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri detaylı olarak sorgulandı. Primer ve/veya sekonder başağrısı olmayan hasta grubuyla eşit sayıda ve eşit yaş dağılım aralığına sahip kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastalara başağrısı şiddetini sorgulamak amacıyla Visual Analog Scala(VAS) uygulandı. Hastaların bilişsel fonksiyolarını değerlendirmek için MOCA, Stroop, Frontal Değerlendirme Bataryası(FAB) Görsel İşitsel Sayı Dizileri- B Formu ve Saat Çizme Testi uygulandı. Olguların çalışmayadahil edilmesinde ve depresyon, anksiyete düzeylerini belirlemede Beck Anksiyete ve Beck Depresyon ölçekleri kullanıldı. Günlük yaşam aktivitelerini değerlendirmede Lawton ve Brody'nin Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri, yaşam kalitesini değerlendirmede ise Short Form-36(SF-36) ölçeği yapıldı. Olguların kişilik boyutlarının değerlendirmesinde Eysenck Kişilik Envanteri Gözden Geçirilmiş Kısa Formu kullanıldı. Bulgular: Yapılan test ve anketlerin sonucuna göre GTBA olan olguların MOCA dikkat, gecikmeli hatırlama ve toplam skorlarında kontrol grubuna göre belirgin düşüklük saptandı. Stroop testinin bölüm 4, bölüm 5, stroop farkı(B5-B1) ve toplam puanlarında hasta gurubunda kontrol grubuna göre daha yüksek süreler(daha kötü sonuç) elde edildi. FAB testi sonuçlarında her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. GİSD-B testinin işitsel sözel, görsel sözel, görsel uyarim, işitsel uyarım, yazılı anlatım, sözel anlatım, duyu içi kaynaşım, duyular arası kaynaşım ve GİSD toplam puanlarında hasta grubunda kontrol grubuna göre belirgin düşüklük bulundu. Saat çizme ve günlük yaşam aktiviteleri testinde her iki grupta tam puan aldı ve istatistiksel fark oluşmadı. Hasta grubunun kontrol grubuna göre depresyon ve anksiyete ölçekleri belirgin olarak yüksek bulundu. Hasta grubunun Eysenck Kişilik Envanterine göre nörotisizm değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu saptandı. Hasta ve kontrol grubunun yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması yapıldığında hasta grubunun fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, enerji/canlılık/vitalite, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik, ağrı ve genel sağlık algısı alt parametrelerinde kontrol grubuna göre belirgin düşüklük saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızla GTBA olan olguların kognitif fonksiyonları, kişilik özellikleri ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GTBA olan olgularda kontrol grubuna göre kognitif testlerde ve yaşam kalitesinde düşüklük saptandı. Bu düşüklüğün depresyon ve anksiyete gibi psikopatolojilerden etkilendiği ancak depresyon ve anksiyeteden bağımsız olarak da GTBA olan olgularda kognitif fonksiyonlar ve yaşam kalitesinde kontrol grubuna göre daha düşük puanlar elde edildiği bulundu. Literatürde GTBA'da kognitif fonksiyonların, kişilik özelliklerinin ve yaşam kalitesinin aynı anda değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır.

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıBiliş+4
Mahmut Ali Osman Eryılmaz
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radyolojik izole sendrom'da kognitif fonksiyonlar

Giriş: Radyolojik izole sendrom; klinik olarak multipl skleroz ile uyumlu herhangi bir semptom veya bulgu göstermemiş kişilerin, başka bir nedenle yapılan beyin manyetik rezonans görüntülemelerinde tesadüfen multipl skleroz ile uyumlu lezyonların saptanması durumudur. Yapılan çalışmalarda, radyolojik izole sendrom tanısı konulan kişilerin takiplerinde 1/3'ünde 5 yıl içinde, %51.2'sinde 10 yıl içinde multiple skleroz ile uyumlu ilk klinik olayın ortaya çıktığı bildirilmiştir. Biriken bu veriler radyolojik izole sendromun multipl sklerozun preklinik ya da subklinik bir aşamasını temsil ettiği görüşünü doğurmuştur. Multiple skleroz hastalarında kognitif bozukluk sıklığı %43-70 arasındadır. Radyolojik izole sendrom olgularında da kliniğe yansımasa bile kognitif testlerde %27-31 oranında bozukluk olduğunu bildirilmiştir. Üstelik bu olguların bilişsel bozukluk paterni multiple skleroza benzemektedir. Belki de bu kişilerin ilk belirtileri subklinik seyirli kognitif etkilenmedir. Amaç: Bu tez çalışmasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve radyolojik izole sendrom tanısı konulan olguların; Symbol Digit Modalities Test, California Verbal Learning Test-II, Brief Visuospatial Memory Test-Revised testlerini içeren Brief International Cognitive Assessment for MS bataryası ile kognitif fonksiyonlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine multiple skeroz düşündürmeyen yakınmalarla başvurup çekilen kraniyal manyetik rezonans görüntülemesinde multiple skleroz ile uyumlu lezyonları olan ve 2017 Magnetic Resonance Imaging in Multiple Sclerosis radyolojik izole sendrom tanı kriterlerine göre radyolojik izole sendrom tanısı konulan 28 olgu alındı. Kontrol olgusu olarak da yaş, eğitim ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 20 normal olgu alındı. Her iki gruba da kognitif fonksiyonları ölçmek için Brief International Cognitive Assessment for MS bataryası uygulandı. Bulgular: Olguların bilişsel bozukluğa ait bir yakınmaları olmadığı halde Symbol Digit Modalities Test, California Verbal Learning Test-II, Brief Visuospatial Memory Test-Revised testlerine ait skorlar radyolojik izole sendrom grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Kognitif test skorları ile toplam lezyon sayısı ve farklı lokalizasyonlardaki lezyon sayıları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Beyin omurilik sıvısında oligoklonal bant, immunglobulin G indeksi ve visual evoked potential bakılan olgularda da kognitif skorlar ile bu tetkik sonuçları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada radyolojik izole sendrom olgularında, başka çalışmalarda da bildirildiği gibi, testler ile, kliniğe yansımamış bilişsel bozukluklar saptanmıştır. Yüksek olasılıkla bu subklinik bilişsel etkilenme demiyelinizan sürece bağlıdır. Bu nedenle tüm radyolojik izole sendrom olguları ilk tanıda kognitif açıdan değerlendirilmeli ve takipleri sadece klinik ve manyetik rezanons görüntüleme ile değil kognitif testlerle de yapılmalıdır. İlk değerlendirmede kognitif bozukluğu olanlar daha yakın ve sık aralıklarla takip edilmeli, böylece daha erken multiple skleroz tanısı koyma ve tedaviye başlama şansı verilmelidir. Ayrıca kognitif bozuklukların prediktif değerini belirlemek için daha çok sayıda olgu içeren çalışmalar yapılmalıdır.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlev+2
Pelin Soydar
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nöroloji konsültasyonlarındaki nöbet kliniklerine yaklaşım

Giriş: Epilepsi; aile öyküsü, etiyolojik risk faktörleri, klinik bulguları, nöbet tipleri, santral görüntüleme ve EEG'leri, rutin kan tetkikleri, nörolojik muayeneleri ile geniş kapsamda değerlendirilmesi gereken bir hastalıktır. Bu çalışma ile epileptik nöbeti olan hastalara uygulanması gereken nörolojik yaklaşım protokolü oluşturularak tedavi öncesinde yapılabilecek olan tıbbi yaklaşımı vurgulanmak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 1.7.2014-1.7.2019 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi (MCBÜ) Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisine nöbet nedeniyle başvuran hastalar ile diğer servislerde yatan ve tedavi süresi içerisinde nöbet yakınması ile MCBÜ Nöroloji kliniğinde konsülte edilen hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 631'dir. Bu hastaların konsültasyonu esnasında aile öyküsü, etiyolojik risk faktörleri, klinik bulguları, nöbet tipleri, santral görüntüleme ve EEG'leri, rutin kan tetkikleri, nörolojik muayeneleri değerlendirilerek nöbet etiyolojisi ve etiyolojiyle ilişkili parametreler saptanmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalaması 47.6 olup, çalışmadaki nöbet geçiren hastaların %55.5'ini oluşturan erkek hastaların, kadın hastalara göre daha sık nöbet geçirdiği gözlemlenmiştir. Psikiyatrik komorbiditeler içerisinde en sık depresif bozukluğun; metabolik komorbiditeler içerisinde en sık dıabetes mellitusun; kardiyak komorbiditeler içerisinde en sık kalp yetmezliği ve post-CPR tablonun olduğu görülmüştür. En sık görülen etiyoloji yapısal etiyolojiler olup yapısal etiyolojiler içerisinde en sık SSS ve diğer organ maligniteleri, ikinci sırada infarkt ve hemorajiler, üçüncü sırada ise travma saptanmıştır. En sık görülen hasta grubunun hayatında ilk kez nöbet geçiren hastalar olduğu ve nöbet tipi olarak en sık jeneralize nöbet olduğu gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Günümüzde yeni tanılı epilepsi insidansının artmaya devam etmesi beklenmektedir. Bu nedenle, anamnez ilk sırada olmak üzere etiyolojiyi belirlememizi sağlayan tüm tanı araçları kullanılmalı ve tedaviye yönelim sağlanmalıdır. Literatürde epileptik nöbetlerde tedavi öncesinde tüm tanı yöntemleriyle birlikte, geniş yaş aralığı ve popülasyonda yapılan çalışmaya rastlanmamıştır.

ElektroensefalografiEpilepsiNöbetler+3
Merve Akgül Günay
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnme hastaları ile obstruktif uyku apne sendromu-inme birlikteliği olan hastalarda inflamasyon parametrelerinin karşılaştırılması

Giriş: Serbest oksijen radikallerinde artış, proinflamatuar sitokinlerin salınımı, sempatik sinir sisteminin aktivasyonu, endotel disfonksiyonu ve kan basıncının Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS)'u olan hastalarda inme gelişimine doğrudan katkı sağladığı düşünülmektedir. İnme mortalitesi ve morbiditesi yüksek bir hastalık olup; OUAS ile birlikteliği sık gözlenmektedir. İnflamasyon hem inme hem de OUAS patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır. Amaç: İskemik İnme ve İskemik inme- OUAS birlikteliği olan hastalarda inflamasyon belirteçlerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması planlanmıştır. Her iki hastalık grubunda ayrı ayrı değerlendirilen bu parametrelerin etiyoloji, prognoz ve hastalığın şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesi de ikincil amacımız olmuştur. Materyal ve Metod: Celal Bayar Üniversitesi Nöroloji Kliniğinde-servisinde veya inme ünitesinde 2019 Ocak- 2021 Ocak ayları arasında iskemik İnme nedeni ile yatan hastalar çalışmaya alınmıştır. Hastalar etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre yapılmıştır. Çalışmamıza iskemik inme tanısı ile izlenen hastaların yanısıra iskemik inme-OUAS birlikteliği olan hastalar alınmıştır. Kontrol grubu; herhangi bir nörolojik yakınması olmayan, yukarıda belirtilen hastalıkları dışlanmış, yaş ve cinsiyeti ile uyumlu sağlıklı gönüllülerden oluşturulmuştur. Bakılan parametreler lökosit, hemoglobin, hematokrit, MCH, MCV, MPV, trombosit, nötrofil, lenfosit, monosit, HDL, RDW, Ferritin, CRP, D-Dimer, fibrinojen, nötrofil/lenfosit, lenfosit/monosit, trombosit/lenfosit, monosit/HDL, RDW/lenfosit şeklinde planlanmıştır. Tüm hastalar ayrıntılı olarak muayene edilmiş NIHSS hesaplanmıştır. Damar görüntülemeleri eşliğinde ön sistem arka sistem olarak değerlendirilmiştir. TOAST sınıflamasına göre etiyolojileri belirlenmiştir. OUAS-inme grubu hastalar polisomnografi eşliğinde uyku ile ilişkili bozuklukları derecelendirilmiştir. Tüm bu alt gruplar arasında inflamasyon parametreleri karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Çalışmamıza iskemik inme tanısı alan 100 hasta, OUAS-iskemik inme tanısı alan 70 hasta kontrol grubu olarak 100 olgu katılmıştır. Genel hastalık grupları (OUAS, OUAS-inme) kontrol grubu karşılaştırılmasında istatistiksel düzeyde anlamlılık sağlayan parametreler; lökosit, hemoglobin, trombosit, nötrofil, monosit, HDL, RDW, ferritin, CRP, fibrinojen, nötrofil/lenfosit, lenfosit/monosit, trombosit/lenfosit, monosit/HDL'dir. TOAST sınıflamasına göre değerlendirmede (etiyoloji açısından) inme grubunda nötrofil/lenfosit oranı istatistiksel açıdan anlamlı olan tek parametredir. NIHSS karşılaştırmasına göre değerlendirme yapıldığında inme grubunda nötrofil, lenfosit, nötrofil/lenfosit, trombosit/lenfosit, RDW/lenfosit istatistiksel açıdan anlamlı bulunurken, OUAS inme grubunda ferritin düzeyi istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. OUAS-İnme grubunda ise uyku ile ilişkili solunum bozuklukları derecelerine göre D-Dimer, fibrinojen, RDW değerleri istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Oranların değerlendirilmesinde ise; etiyolojide, infarkt alanın genişliğinde (NIHSS ile) ve özellikle OUAS inme hastalığında hastalığın derecesinin belirlenmesine yardımcı olan oranlar nötrofil/lenfositin yanısıra lenfosit/monosit olmuştur. Tartışma: Serebrovasküler hastalıklar risk faktörleri içinde bulunan OUAS'da inflamasyon mekanizmalarında rol oynamaktadır. Özellikle inme ve OUAS birlikteliği olan hastalarda inflamasyon belirteçleri, izole inme hastalarındaki belirteçler ile kıyaslanarak OUAS varlığı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştır. İnme ve OUAS arasında doğrudan ilişki olduğu, inme insidansı, iskemik inme risk faktörleri ve apne hipopne indeksinin güçlü korelasyonu ile gösterilmiştir. Rutin kan tetkikleri ile değerlendirilebilen belirteçler ucuz, objektif ve pratik bir yöntemdir; böylelikle erken tanı için imkan sağlayabilir. İkili gruplar halinde karşılaştırmada ise (inme-kontrol, OUAS inme-kontrol) OUAS varlığının inmedeki inflamasyon üzerine ek katkısı olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, incelediğimiz parametreler eşliğinde değerlendirmemiz hem etiyoloji hem de prognoz hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştır.

PolisomnografiUyku apne sendromlarıUyku bozuklukları+2
Bahadır Erdoğan
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları (primer horlama-ağır obstruktif apne sendromu) ile epilepsinin ve tedavilerinin birbirlerine olan etkisinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Nörolojide en çok karşımıza çıkan klinikler arasında epilepsi ve uyku ile ilişkili solunum bozuklukları yer almaktadır. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları denilince primer horlamadan ağır obstrüktif uyku apne sendromuna (OUAS) kadar geniş yelpaze içermektedir. Bu hastalıklar izole olabileceği gibi birliktelikleri de söz konusu olabilmektedir. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları ile (primer horlama-ağır OUAS) ve epilepsi birlikteliğinde gruplar arası genel parametrelerin karşılaştırmaların yanısıra, uygulanan tedavilerin, her iki kliniğin birbirlerine olan etkisinin değerlendirilmesi planlandı. MATERYAL VE METOD: Ocak 2006-Haziran 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı-uyku polikliniği-uyku laboratuvarı ve epilepsi polikliniği izlenen hastalar etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak incelendi. Hem primer horlama-epilepsi birlikteliği olanlar hem de ağır Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS)-epilepsi birlikteliği olan hastalar seçildi. Grup içi (primer horlama-epilepsi ve ağır OUAS- epilepsi) ve gruplararası (primer horlama-epilepsi/ ağır OUAS epilepsi iki grup arasında) karşılaştırma yapılan parametreler arasında; demografik veriler (başvuru yaşı, epilepsi hastalığının başlangıç yaşı, epilepsi hastalığının süresi, cinsiyet, vücut kitle indeksi), özgeçmiş (doğum şekli, epilepsi hastalığının süresi, horlamanın süresi, nöbetlerin uyku ile ilişkisi, eşlik eden diğer hastalıklar (aterosklerotik risk faktörleri- hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı, iskemik inme) ,epilepsiye ait özellikler (nöbet tipi, nöbet sıklığı, elektroensefalografi (EEG) özellikleri, kullanılan ilaçlar) yer almaktaydı. Ve de en önemlisi; hem gruplararası hem de grup içi horlamaya ve solunum bozukluklarına yönelik yapılan tedavinin öncesi ve sonrasında epileptik nöbetlere, EEG'ye ve antiepileptik ilaç tedavisine olan etkilerinin değerlendirilmesi planlandı. Aynı zamanda horlama tedavisi sonrasında da kullanılan, dozunda ve ilaç sayısında azalma gösteren antiepileptik ilaçların uyku yapısı ve solunum bozukluklarına olan etkisine de bakıldı. SONUÇLAR: Polisomnografi incelemeleri sonrası hastada primer horlama-epilepsi birlikteliği olan 28 hasta ve ağır OUAS- epilepsi birlikteliği olan 28 hasta çalışmaya alındı. Hastanın yaşı, epilepsi başlangıç yaşı, epilepsi süresi ağır OUAS grubunda belirgin olarak yüksekti. Doğum şekilleri arasında farklılık görülmeyen her iki grubun hastaları vücut kitle indeksi açısından değerlendirildiğinde ağır OUAS grubunda belirgin yükseklik olduğu görüldü. Ek hastalıklara bakıldığında ağır OUAS grubunda belirgin olmak üzere her iki grupta da mevcuttu. Uyku ile ilişkili solunum hastalıklarının yanısıra hipersomni de sık görülen yakınmalardandır. Epworth Uykululuk skorlarına bakıldığında ise ağır OUAS grubunda ve hipersomni yakınması olan hastalarda diğer hastalara ve gruba oranla belirgin yüksekti. OUAS ve uyku ile ilişkili solunum hastalıklarına sekonder olarak hastalardaki görülen epileptik nöbetlerin bir kısmı uyku evresinde gerçekleşme eğilimindeydi. Epileptik nöbetler jeneralize tonik klonik, myoklonik, absans ve kompleks parsiyel nönet olarak gruplandırılmış olup ağır OUAS grubunda jeneralize tonik klonik nöbetlerin, primer horlama grubunda ise göreceli az olmakla birlikte jeneralize tonik klonik nöbetlerin ve kompleks parsiyel nöbetlerin sık olduğu görüldü. EEG incelemesi açısından değerlendirildiğinde bulgular normal, paroksismal aktivite bozukluğu, epileptiform potansiyelite gösteren paroksismal aktivite bozukluğu, jeneralize epileptiform deşarjlar ve lokalize epileptik aktivite olarak gruplandırıldı. Primer horlama grubu daha çok normal ve paroksismal aktivite bozukluğu gösterirken, ağır OUAS grubunda sadece üç olguda normal olduğu patolojik olma eğiliminin belirgin fazla olduğu dikkati çekmekteydi. Nöbet şiddetinin yanısıra nöbet sıklığı da ağır OUAS grubunda primer horlama grubuna göre belirgin yüksekti. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları ve horlama tedavisi sonrası ağır OUAS grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde her iki grupta da nöbet şiddet ve sıklığının azaldığı, EEG patolojilerinin kaybolduğu ve hipersomni yakınmasının azaldığı bunlara sekonder olarak da antiepileptik ilaç sayı ve dozlarında belirgin azalma olduğu saptandı. Antiepileptik ilaç dozlarının ve sayısının azalması da sekonder olarak uyku yapısının düzelmesine, antiepileptik ilaçlardan kaynaklanan kilonun verilmesi sonucu horlama yakınmasında azalma olduğu görülmüştür. Buradaki tüm tedaviler sonucunda epilepsi ve solunum bozuklukları kliniklerinde karşılıklı düzelmeye neden oldu TARTIŞMA: Uyku ile ilişkili solunum bozukluklarının tedavisi ile epilepsiye yönelik olarak antiepileptik tedavide kullanılan ilaçların sayısı ve dozu azaltılmaktadır ki bu azaltılan ilaçlara karşılıklı olarak etkileşime geçerek uyku yapısını ve horlamanın azaltılmasına neden olmaktadır. Epilepsi hastalarında mutlaka uyku düzeni ve uykudaki solunum bozukluklarına ait yakınmalar sorgulanmalıdır. Epilepsi ile uyku bozuklukları arasındaki ilişkinin kavranması, eşlik eden uyku ile ilgili sorunların ortaya konularak tedavi edilmesi; gündüz uyku halinde azalma, yaşam kalitesinde artışa ve epileptik nöbetlerin kontrolüne katkı sağlayacaktır. Epileptik nöbetlerin kontrolu ve ilaçların düzenlenmesi; uyku kalitesinin artmasına, horlama, apne, gündüz aşırı uykululuk gibi yakınmalarda da belirgin azalmaya yol açmaktadır.

Antiepileptik ilaçlarHorlamaUyku+2
Üzeyir Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik sinir hasarı tanısı ile elektronöromiyografi yapılan hastalara ait klinik ve elektrofizyolojik bulgular

Akut periferik sinir yaralanmaları, prevalans ve insidansı toplumun gelişmişlik düzeyine göre değişmekle birlikte, halen dünyanın her yerinde sık rastlanılan, önemli bir kısmı kalıcı özürlülük oluşturan ciddi bir sağlık sorunudur. Etyolojik olarak trafik kazası, iş kazası, ev kazası, kesici-delici aletlerle veya ateşli silahlarla yaralanma-darp edilme, tıbbi girişimler sırasında iatrojenik yaralanmalar şeklinde olabilir. Bugün için periferik sinir hasarlanmalarının tanı ve takibinde en iyi ve ilk seçilen tetkik yöntemi ENMG?dir. Bu tez çalışmasında, 2008-2012 yılları arasında, sinir yaralanması ön tanısı ile CBÜTF Nöroloji AD EMG laboratuarına ENMG için gönderilen hastaların raporları ret-rospektif olarak taranarak, bölgemizde periferik sinir yaralanmalarına ait demografik, epidemiyolojik, klinik özellikleri saptamak amaçlanmıştır. Bu retrospektif ENMG laboratuvarı arşiv taramasında periferik sinir yaralanması olan 98 hastanın ENMG raporları değerlendirildi. Hastaların 85? i erkek (% 86.7), 13? ü kadın (%13.3), yaş aralığı 18-71, yaş ortalaması 34.72 ±11.19 bulundu. Hastaların % 43.9?nu işçilerin oluşturduğu saptandı. Yaralanma nedenleri incelendiğinde nedeni bilinenenler arasında en sık % 39,8 ile kesici-delici cisim yaralanmaları yer almaktaydı. Sinir yaralanmalarının % 68.4 oranı ile en sık üst extremitelerde olduğu gözlendi. Ol-guların % 60,2?sinde periferik sinir yaralanması sağ extremitelerdeydi. Tek periferik sinir yaralanması % 80.6, 1 tane brakial pleksus yaralanması da dahil olmak üzere multipl sinir hasarlanması % 19.4 oranında saptandı. Tek sinir yaralanmaları içinde % 19.4 oranı ile fibuler sinir başı çekerken, multipl sinir tutulumları arasında en sık median-ulnar sinir tutulumu gözlendi. Olguların % 20.4?ünde ağır olmak üzere top-lam % 70.4?ünde parsiyel, % 29.6?sında total sinir hasarı mevcuttu. Dolayısı ile tüm sinir yaralanmalarının % 50?si ağır ya da total hasarlanma şeklindeydi. Bu çalışma, bölgemizdeki sinir yaralanmalarınının epidemiyolojisi, kliniği ve kısmen elektrofizyolojisi hakkında veri sağlayan ilk çalışmadır. Bu tip çalışmalar ciddi sağlık sorunu oluşturan ve genç yaşlarda ortaya çıkan sinir yaralanmalarının engel-lenmesi, tedavisi konusunda alınacak tedbirler, yapılacak protokollere rehber olabilir. Ancak bu çalışma göstermiştir ki daha iyi veriler elde etmek için bu konuda prospektif çalışmaların yapılması ve retrospektif araştırmalar için de standart kayıt formları oluş-turularak daha iyi veri toplanması gerekmektedir.

ElektrofizyolojiElektromiyografiPeriferik sinirler+4
Halit Güneş
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gergin omurilik sendromlu hastalarda preop ve postop motor uyarılmış potansiyel, elektrofizyolojik iletim çalışmaları,nörolojik muayene ve lumbosakral MRG tetkiklerinin karşılaştırılması

Gergin omurilik sendromu (GOS), omurili gin mekanik gerilmesine ba gl olarak alt ekstremitelerde hareket, duyu bozukluklar ve idrar-gayta inkontinans gibi ilerleyici n orolojik belirti ve bulgular ile ortaya c kan; s kl kla kas ve iskelet sistemi sekil bo- zukluklar n n e slik etti gi bir klinik tablodur. [1, 8] Do gumsal veya edinsel nedenlerle geli sebilen bu sendromda, embriyolojik d onemde n orulasyon kusuru sonucu ortaya c kan, miyelomeningosel, lipomiyelomeningosel, dermal sin us traktusu, ayr k omurilik malformasyonu (AOM) ya da kuyruk tomurcu gunun kanalizasyon kusuru sonucu or- taya c kan terminal miyelosistosel ve gergin lum terminale gibi hastal klar do gumsal (primer) GOS nedenlerini olu sturur. Ge cirilmi s miyelomeningosel, spinal t um or gibi ameliyatlar n ard ndan ya da spinal travma sonras olu sabilecek yap s kl klar da edinsel (sekonder) gergin omurilik send- romu nedeni olabilir. GOS tan s klinik olarak konulur.G or unt uleme y ontemleri, so- matosens oryel uyar lm s potansiyeller (SEP) ve urodinami tan ya yard mc y ontem- lerdir.GOS'un belirlenmesinde en onemli radyolojik tan arac lumbosakral manyetik rezonans g or unt ulemedir (MRG). [4, 5, 7, 29, 53, 64] Bu cal smam zda, kesin GOS tan s bulunan, 18 ya s uzeri 20 hastada preop ve post- op klinik, lumbosakral MRG, elektro zyolojik iletim ve motor uyar lm s potansiyel (MUP) sonu clar kar s la st r lm st r. Anahtar Kelimeler: Gergin omurilik sendromu, alt ekstremite elektro zyolojik iletim cal smalar , Motor uyar lm s Potansiyel, Lumbosakral Manyetik rezonans g or unt uleme,n orolojik muayene

BacakElektrofizyolojiManyetik rezonans görüntüleme+3
Ümmü Serpil Sarı
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2010-2013 yılları arasında nöroloji yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda primer hastalığın ve metabolik durumlarının eeg üzerine olan etkileri

Nörogörüntülemede çok önemli ilerlemelere rağmen elektroensefalografi (EEG) stupor ve komalı hastaların değerlendirilmesinde halen çok önemli bir yardımcı tanı yöntemi olarak kullanılmaktadır. Rutin elektroensefalografi (EEG); interiktal dönemde,30 dakika süre ile, 5-6 defa göz açma-kapama, 3-4 dakika hiperventilasyon, düşük ve yüksek frekanslarda intermittan fotik stimülasyonu gibi provakasyon yöntemlerinin kullanıldığı bir nörofizyolojik tetkik yöntemidir. Bu tetkik yönteminin bilinç bozukluğu ile giden klinik tablolarda sensitivitesi ve spesivitesi yüksektir. Tetkik süresinin artırılması, video görüntüleme özelliğinin eklenmesi, intragrid-epidural-subdural elektrodların devreye girmesi, çoklu kanal sayıları, spektral inceleme özelliklerinin kullanılabilmesi gibi kantitatif özellikler EEG'nin kullanım değerini daha da artırmıştır. Bazı metabolik belirteçlerin yüksekliği (kan üre nitrojen, kreatinin, potasyum, klor, sodyum) veya düşüklüğü (kalsiyum, albümin, hematokrit, karbondioksit, PO4) EEG anormalliği ile doğru orantılı korelasyon gösterir. Biz de bu çalışmamızda EEG bulguları ile elektrolit, BFT, hemotokrit, KCFT, kan şekeri değerlerini kıyasladık. Bu klinik tablolarda video monitorizasyon tetkikinin yerini araştırdık. Sonuç olarak; bilinç bozukluğu olan hastalarda bu gün için EEG tetkikinin hakettiği önemde rutinde yer almadığını düşünüyoruz. Rutin EEG ile kıyaslandığında uzun süreli video EEG monitorizasyonu çok daha değerli katkılar sunmaktadır. Bu nedenle yoğun bakım koşullarında izlerken bilinç bozukluğu ya da bilinç değişikliği olan tüm olgularda rutin ya da olabiliyorsa uzun süreli video EEG tetkiki yapılmalıdır.

ElektroensefalografiEpilepsiMetabolizma+1
Recep Boyacı
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik migren hastalarında botulinum nörotoksin tip A (BoNT/A) uygulamasının VAS, MIDAS ve HIT-6 testleri ile günlük yaşam aktivitelerine olan etkisinin değerlendirilmesi

Kronik migren toplumun % 1,3-2,4'ünde görülen hem iş hem de özel hayattaki performansı etkileyen bir hastalıktır. ICHD -IIR 2006 kriterlerine göre kronik migren; ayda 15 günden daha fazla ortaya çıkan, aşırı ilaç kullanımı olmadan 3 aydan uzun süren ve başka bir bozukluğa bağlanamayan, bunların en azından 8'inin migrenöz karakterde özellikler taşıdığı veya migrene özgü tedaviye yanıtlı başağrısı olarak tanımlanmış ve daha önce 5 ve üzerinde migren atağı geçirmiş olması gerekliliği belirtilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, kronik migren tanılı hastalarda Botulinum Nörotoksin tip A (BoNT/A) uygulamasının VAS, MIDAS VE HIT-6 testleri ile günlük yaşam aktivitelerine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Eylül 2012-Mayıs 2014 tarihleri arasındaCelal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniğibaşağrısı polikliniğine başvuran, migren tanısı almış, uygun süre ve dozda kullanılan migren spesifik profilaktik tedavilerden fayda görmemiş, takiplerinde, Uluslararası Başağrısı Topluluğunun ICHD -IIR 2006 kriterlerine göre kronik migren tanısı almış ve botulinum nörotoksin A uygulaması yapılmış 25 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastaların dosyalarından; ilk başvuru, 1.ve 2. botulinium toksini uygulamaları sonrasında yapılan başağrısı şiddeti ve günlük yaşam aktivitelerini belirleyen VAS, MIDAS ve HIT -6 test sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara tedaviye başlamadan önce MIDAS (Migrene bağlı kayıp değerlendirme ölçeği), VAS (Vizüel analog ağrı skalası) ve HIT-6 testleri uygulandı. VAS skalası ile hastanın ağrısının şiddeti, MIDAS ölçeği ile migren atağının hastada oluşturduğu iş gücü kaybı ve ağrılı günlerin sıklığı ve HIT-6 anketi ile hastanın başağrısına bağlı olarak neler hissettiğini ve neleri yapamadığı değerlendirildi. Hastalara 12 hafta aralıklarla iki kez, PREEMPT protokolüne uygun olarak 155 U BoNT/A enjeksiyonu yapıldı. Her enjeksiyon sonrasında hastaların VAS, MIDAS ve HIT -6 test sonuçları belirlendi. Hastalar 12 hafta da bir kontrol ve uygulama için çağırılarak takipleri yapıldı. Hastaların başvuru sırasındaki test sonuçları, 1. ve 2 uygulama sonuçları ile karşılaştırıldı. Bu süre içinde hastalar başağrısı günlüğü ile izlendi. Başvuru sırasında ve 1. ile 2.uygulamalar sonrası VAS, MIDAS, HIT-6 değerleri karşılaştırıldı ve bu karşılaştırmanın sonucunda da VAS, MIDAS ve HIT-6 değerlerinde tedavi sonrası belirgin azalma izlenmiş olup, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (P<0,05). Bu skalalar arasında korelasyon çalışması yapıldı ve 3 test arasında anlamlı korelasyon saptandı. Uygulama öncesi 3'er aylık dönemde aylık migren başağrılı gün sayısı ortalamaları, 1.uygulama ve 2. uygulama sonrası 3'er aylık dönem aylık migren başağrılı gün sayısı ortalama değerleri birbirleri ile tek tek karşılaştırıldı ve bu değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu.(p=0,000) Çalışmamızın sonuçları daha önce yapılan çalışmalara benzer şekilde BoNT/A'nın kronik migren proflaksisinde etkili ve güvenilir bir tedavi seçeneği olduğunu göstermiştir. Bu nedenle migren spesifik proflaktik tedavilere yanıt vermeyen, ağrı sıklığı ve şiddeti nedeniyle günlük yaşam aktiviteleri olumsuz etkilenen kronik migren tanılı olgularda BoNT/A'nın önemli ve etkili bir seçenek olarak akılda tutulmalıdır.

Baş ağrısıBotulinum toksinleriGünlük yaşam aktiviteleri+2
Sinem Oğuz
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ağir OUAS (obstruktif uyku apne sendromu) 'nda sinir iletim hızlarının ve sempatik deri yanıtlarının değerlendirilmesi

Obstrüktif uyku apne sendromu; uyku sırasında üst solunum yolu (ÜSY)'nda tekrarlayan obstrüksiyonlarla karakterizedir. Bu obstrüksiyona bağlı olarak, inspirasyonda en az 10 saniye süre ile hava akımı azalırsa hipopne, durursa apne olarak adlandırılır. Genellikle alveoler ventilasyonun azalması ile oksijen desatürasyonu, obstrüksiyon uzun sürerse hiperkapni ortaya çıkmaktadır. Apne veya hipopnenin sonlanması çoğunlukla arousal ile olmaktadır. Tekrarlayan arousallar uyku bölünmelerine ve gündüz aşırı uykuya eğilime yol açmaktadır. OUAS'nun arteriyel hipertansiyon, hiperkoagülabilite, azalmış serebral perfüzyon, ateroskleroz, kardiyak aritmi, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği, iskemik inme, aksonal periferik nöropati ve diabetes mellitus ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarda OUAS'nun disotonomiye neden olduğu gösterilmiştir. Otonom sinir sisteminin disfonksiyonunda ortaya çıkan klinik belirtiler ortostatik hipotansiyon, kalp atım intoleransı, terleme bozukluğu, konstipasyon, diare, inkontinans, seksüel disfonksiyon, göz kuruluğu ve akomodasyon kaybıdır. Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji-Uyku polikliniğince ASDA (American Sleep Disorders Association) kriterlerine göre ağır OUAS (horlama, tanıklı apne ve gündüz aşırı uykululuk hali ile birlikte AHİ > 30) tanısı alan, periferik nöropatiye neden olabilecek ek hastalık, ilaç ve madde kullanımı olmayan 50 olgu değerlendirildi. Bu çalışmada Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) hastalığının periferik sinirler üzerine olan etkisinin, sinir iletim hızları ve sempatik deri yanıtları ile aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda posterior tibial sinir iletim amplitüd ve latans incelemeleri normal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sural duysal sinir amplitüdlerinde de istatistiksel olarak anlamlı olmasada amplitüd düşüklüğünün olması dikkat çekicidir. Bu da bize alt ekstremitelerden başlayan dying back özelliğinde polinöropati gelişebileceğinin habercisidir. Bu çalışmada daha önceki çalışmaları destekler biçimde OUAS'ın periferik nöropati oluşumunu kolaylaştırabileceği düşünülmüştür. ENMG, OUAS'ta gözlenen otonomik disfonksiyonu saptamak için kolay uygulanabilir non-invaziv testlerdir. Bunların rutin kullanıma girmesiyle, OUAS'nda gözlenen otonomik disfonksiyonun erken tanısı, böylece de erken tedavisi mümkün olacaktır. Böylelikte otonomik disfonksiyona bağlı ortaya çıkan ani kardiak ölümlerin önüne geçmek mümkün olabilecektir. Bu nedenle yöntemlerin geliştirilmesi ve daha sağlıklı veriler elde edilmesi için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Galvanik deri cevabıPeriferik sinirlerSinir lifleri+2
Eda Çakıroğlu Aldemir
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

D vitamini eksikliği olan olgularda periferik sinir etkilenmesi

Giriş: D vitamini metabolitleri ile vücutta hormon gibi etki gösteren bir vitamindir. D vitamini reseptörleri sinirler de dahil olmak üzere vücutta çok sayıda organda yer almaktadır. Kalsiyum homeostazı ve kemik metabolizması üzerindeki klasik etkilerinin yanı sıra başka sistemlere de etkilerinin ve bazı hastalıklarla ilişkisinin olduğu gösterilmiştir. Son dönemlerde D vitaminin nöroprotektif ve nörotrofik etkilerine yönelik deneysel ve klinik veriler bildirilmiştir. D vitamin eksikliğinin MS gelişimi ve atağı, Alzheimer hastalığı ve serebrovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğunu bildiren çalışmalar vardır. Periferik sinir etkilenmesine dair çalışmalar sayıca azdır. Bunların da bir kısmı deneyseldir. Klinik olanlar daha çok diabetli hastalarda D vitamini eksikliğinin diabetten bağımsız olarak polinöropati için bir risk faktör oluşturduğu ve suplementasyon yapıldığında düzelme sağladığı yönündedir. D vitamin düzeyi ile periferik sinir etkilenmesini direkt olarak araştıran bir çalışma literatürde bulunamamıştır. Yöntem: Rutin tetkiklerinde serum D vitamini düzeyi düşük saptanan ancak PNP nedeni olabilecek hastalık-ilaç kullanımı olmayan 40 olgu araştırma grubu, benzer yaş ve cinsiyet dağılımına sahip serum D vitamin düzeyi normal olan 40 sağlıklı birey de kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Araştırma ve kontrol grubundaki tüm olgulara nörolojik muayene ve ENMG yapıldı. ENMG ile bilateral üst ekstremitede median ve ulnar sinirler, alt ekstremitede ise tek taraflı posterior tibial, fibuler, sural sinirlere ait duysal, motor yanıtlar ve ek olarak alt ve üstten sempatik deri yanıtları değerlendirildi. Bulgular: D vitamini düşük ve normal olan her iki grupta da hiçbir olguda PNP saptanmamış, sinirlere ait distal latans, sinir iletim hızı, amplitüd ortalama değerleri normal sınırlar içinde bulunmuştur. Ortalama değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldığında özellikle iletim hızlarında olmak üzere D vitamini düşük olan grubun lehine olmak üzere bazı farklar bulunmuşsa da değerler normal sınırlar içinde olduğu için bu anlamlı kabul edilmemiştir. Gruplar, tek bir sinirde anormal elektrofizyolojik bulgu olan hasta sayısına göre karşılaştırıldığında da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Ek olarak, D vitamini düşüklüğü olan grupta, Vitamin D düzeyi ile elektrofizyolojik değerler arasında korelasyona da bakılmış herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada D vitamini düşük grupta sinirlere ait elektrofizyolojik değerlerde normal olan gruba göre anlamlı bir patoloji saptanmamışsa da D vitaminin periferik sinirler üzerine olan etkilerini tartışmak için daha fazla olgu içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

NöropatilerPeriferik sinir sistemi hastalıklarıPeriferik sinirler+2
Bilge Oktan
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı olan olgularda görsel uyarılmış potansiyellerle görme yollarının değerlendirilmesi

ÖZET Prediyabetik dönem (bozulmuş glukoz toleransı ve bozulmuş açlık glukozu) diyabet öncesi dönem olarak tanımlanan önemli bir klinik tablodur. Bu çalışmada amaç herhangi bir yakınması olmayan ve laboratuar testlerinde bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı tanısı alan olgularda retinopati gelişip gelişmediğini ve VEP ile retina ganglion hücrelerinde hasar gelişip gelişmediğini değerlendirmektir. Dolayısı ile VEP'te değişiklik olup olmadığının, değişiklik oluyorsa prediyabetik hastalarda retinopati gelişimi açısından prediktif değer olarak kullanılıp kullanılamayacağı, retinopati mekanizmasına ışık tutup tutmayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Prospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışma Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Nöroloji ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniklerinde bozulmuş açlık glukozu (BAG ) ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) tanısı konmuş toplam 60 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Bu çalışmada iki hasta ve bir kontrol grubu oluşturuldu. Hasta gruplarından BAG grubunda 30 hasta (21 kadın, 9 erkek) ve BGT grubunda 30 hasta (23 kadın, 7 erkek) yer aldı. Toplam prediyabet hasta grubunda 60 hasta (44 kadın, 16 erkek) yer aldı. Kontrol grubunda yaş ve cinsiyet faktörünü ortadan kaldıracak şekilde toplam 44 kadın, 16 erkekten oluşmaktaydı. Tüm grupların ayrıntılı öyküsü alındı, fizik ve göz muayenesi (görme keskinliği ve göz dibi bakısı) yapıldı. Ardından prediyabetik hasta gruplarına retinopati gelişimi açısından VEP yapıldı. Biz çalışmamızda herhangi bir göz şikâyeti olmayan yeni tanı almış BGT 'li olgularda VEP'de P100 latans değerlerinde uzama saptadık. Yaptığımız elektrofizyolojik çalışmalar ile prediyabet dönemde de retinopati varlığını belirlemede VEP'in prediktif değer olarak kullanılabileceğini belirledik. Anahtar kelimeler: Bozulmuş açlık glukozu, Bozulmuş glukoz toleransı, Vizüel Evoked Potansiyel, prediyabet

Diabetik retinopatiGlükoz tolerans testiGörme+6
Tuğba Korkmaz
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fokal başlangıçlı epilepsi hastalarında uyku mikrostriktürünün nöbet sıklığı ve uyku kalitesi ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Uyku ve epilepsinin birbiri ile çift yönlü etkileşim içinde olduğu bilinmekte olup, epilepsi hastalarının uyku yapılarının ve içeriklerinin normal bireylerden farklılıklar gösterdiği vurgulanmaktadır. Epilepsi hastalarının uyku makro yapısında ortalama veriler bilinmekle birlikte, mikro yapısı hakkında farklı sonuçlar bildirilmektedir. Bu çalışmada amaç fokal epilepsili hastalar ile uyku polikliniğine başvuran, benzer şikayetleri olan bireyler arasında uyku makro ve mikro yapısı elemanlarının farklılıklarını ve uyku kalitelerini, nöbet sıklıklarının uyku mikro yapısı üzerindeki etkisini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif kesitsel olarak planlandı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Epilepsi Polikliniğinde "fokal epilepsi" tanısı ile takipli, horlama, gündüz aşırı uykululuk (GAU) ve tanıklı apne yakınmaları olan, 55 (%41,8, K) hasta ile, Uyku Polikliniğine benzer şikayetlerle, aynı dönemde başvuran polisomnografi (PSG) incelemesi yapılan, hasta grubu ile vücut kitle indeksi (VKİ), yaş, cinsiyet ve ortalama apne/hipopne indeksi (AHİ) ve periyodik bacak hareket indeksi (PBHİ) eşleştirilmiş 55 (%43,6, K) kontrol grubu hastası dahil edildi. Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) testleri uygulandı. Tüm gece PSG kaydı sonrası, uyku skorlaması ve siklik alternan patern (SAP) skorlaması manuel olarak yapıldı. İstatistiksel değerlendirme ve eşleştirmede IBM SPSS 25.0 programı kullanıldı. Bulgular: Epilepsi ve kontrol grubu arasında; uyku makrostriktürü elemanları (kayıt süresi, uyku etkinliği, uyku sonrası uyanıklık süresi, N1, N2, N3, PLMİ, ve AHİ) arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Ancak epilepsi hastalarında uyku latansı (p=0,023) ve REM yüzde oranı daha kısa (p=0,01) saptandı. Uyku mikro yapısı açısından ise; SAP oranı epilepsi hastalarında daha (% 38,91±17,9 vs. %26,05±13,4 sırası ile) (p<0,0001) yüksekti. Epilepsi hastalarında SAP dönemi içerisindeki toplam A1 fazı süresel yüzdesi daha yüksekken (p=0,006), A2 fazı sayısal yüzdesi ortalaması ve A2 fazı süresi yüzdesi ortalaması, kontrol grubunda daha yüksek (sırasıyla p=0,036 ve p=0,001) ve ortalama B fazı süresi (sn) epilepsi hastalarında daha uzun (23,19±4,97 vs. 21,39±3,84) (p=0,037) olarak belirlendi. EUÖ ortalamaları anlamlı (p>0,05) farklılık yokken, global PUKİ skoru, kontrol grubunda daha yüksek olarak (7,8±3,88 vs. 5,3±2,93) (p=0,0002) saptandı. Sonuç: Fokal epilepsili, obstrüktif uyku apne sendromu şüphesi olan hastalar ile demografik, AHİ ve PBHİ benzer özellikteki kontrol grubu karşılaştırıldığında; epilepsi hastalarında SAP oranının anlamlı orada yüksek bulunması, epileptik networkler ile SAP'leri modifiye eden devreler arasında önemli bir ilişki olduğunu desteklemektedir. Ayrıca epilepsi hastalarında A1 fazının, kontrol grubunda ise A2 fazının ön planda olması, SAP içerisinde otonomik ve uykuyu sürdürücü/uyanıklık sağlayıcı devrelerde farklılıklar olduğunu düşündürmektedir.

EpilepsiUykuUyku apne sendromları+1
Burak Yıldız
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kognitif fonksiyonların multıpl skleroz'da uzunlamasına takibi

Giriş: MS hastalarında kogntif bozukluk sıklığı %43-70 arasındadır. MS'de en sık etkilenen kognitif işlevler bilgi işleme hızı, bellek, yürütücü fonksiyonlar, dikkat, görsel-algısal fonksiyonlardır. Rutinde kullanılan özürlülük ölçekleri kognitif performansı değerlendirmemektedir. Halbuki kognitif kayıp iş, sosyal ve ailevi yaşamda sorunlara neden olan önemli bir etkendir. Bu sebeple MS hastalarında, kognitif durumun uygun ölçeklerle mutlaka değerlendirilmesi ve periyodik olarak takibi önerilmektedir. BICAMS bataryası bu amaçla geliştirilen bataryalar içinde en son oluşturulan ve pratik kullanıma en uygun olan bataryadır. Amaç: Bu tez çalışmasında kliniğimiz MS polikliniği tarafından izlenen MS hastalarında SDMT, CVLT-II, BVMT-R testlerini içeren BICAMS bataryası ile kognitif bozukluklarn değerlendirilmesi ve 1 yıl süre ile uzunlamasına takibi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışmaya CBÜTF Nöroloji Anabilim Dalı MS polikliniği tarafından izlenen, 41'i RRMS ve 10'u progressif MS (PMS) olmak üzere 51 hasta alındı. Bazal, 6. ve 12. aylarda nörolojik muayene ve özürlülük ölçeği olarak EDSS ve MSFC yapıldı. Ayrıca yorgunluk için FIS, depresyon için Beck depresyon ölçeği, yaşam kalitesi için MusiQoL ve kognitif fonksiyonları ölçmek için BICAMS bataryası uygulandı. Bulgular: Kognitif performans, PMS grubunda RRMS grubuna göre belirgin düşük bulundu. Kognitif performans yaş ile ters, eğitim düzeyi ile doğrusal bir ilişki gösteriyordu. Cinsiyet ile ilişki saptanmadı. Hastalığa ait özelliklerle kognitif performansın ilişkisine bakıldığında, hastalık süresi ve hastalık başlangıç yaşı arttıkça kognitif performansın düştüğü izlendi. Yıllık atak oranı kognitif performansla pozitif ilişkili görünüyordu ki muhtemelen bu RRMS hastalarının sayısının fazlalığı ile alakalıydı. EDSS ve MSFC skorları tüm kognitif testlerle ilişkili bulundu. Yani özürlülük arttıkça kognitif performans düşüyordu. Yorgunluk ve depresyonun da kognitif performansı negatif yönde etkilediği gözlendi. Yaşam kalitesi de kognitif performansla ters ilişki gösteriyordu. Kognitif performansın, BMVT-R ve PASAT skorunda 6.ayda artış dışında değişmediği izlendi. Özürlülük değişmediği ve yorgunluk skoru arttığı halde kognitif performansın genelde değişiklik göstermemesi, hatta bir testte artması izlem süresinin kısa olması ve kısa aralıklarla testlerin tekrarlanması nedeniyle öğrenme etkisine bağlandı. Hastalık alt gruplarına bakıldığında genel olarak RRMS grubu toplam MS grubuna benzer korelasyonlar gösterdiği halde PMS grubunda çoğunlukla fazla ilişki gözlenmemesi bu gruptaki hasta sayısının azlığına bağlandı. Sonuç: MS hastalarında kognisyon rutin takip edilmeli, kognisyon hastalık aktivasyonu kriteri olarak kabul edilmeli, takip periyodları öğrenme etkisi nedeni ile bir yıldan kısa olmamalı ve takipte uygun psikometrik testler kullanılmalıdır.

Hülya Kasımay
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Relapsing remitting multiple sklerozis tanılı hastalarda 2. basamak tedavi olan fingolimod ve ocrelizumab tedavisi etkinliklerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminde demiyelinizasyon ve nöronal hasar ile karakterize kronik bir hastalıktır ve genç yetişkinlerde travma dışı engelliliğin en yaygın nedenidir. Klinik fenotiplerine göre Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS) ve Progresif MS olarak sınıflandırılır. En sık görülen başlangıç fenotipi RRMS'tir. MS tedavisinde hastalık modifiye edici ilaçlar (HMEİ) atak sıklığını azaltmayı, progresyonu geciktirmeyi amaçlar. RRMS tedavisinde kullanılan çok sayıda HMEİ mevcuttur. Fingolimod ve Okrelizumab ülkemizde ikinci basamak tedavi olarak kullanılan HMEİ'lerdir. Bu çalışmada RRMS hastalarında Fingolimod ve Okrelizumab tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif ve gözlemsel olarak planlandı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Demiyelinizan Hastalıklar polikliniğinde RRMS tanısı ile takip edilen Fingolimod grubunda 89 hasta, Okrelizumab grubunda 85 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilme kriterleri; olguların 18 yaş ve üzerinde olması, Fingolimod veya Okrelizumab tedavilerinden birini en az 1 yıl süre ile kullanması, EDSS (Expanded Disability Status Scale) değeri 0-6 olması olarak belirlendi. Hastaların dosyaları incelenerek yaş, hastalık süresi, tedavi öncesi son 1 yıldaki atak sayısı, EDSS değeri, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) aktivitesi verileri elde edildi. Çalışmanın birincil hedefi; tedavi sonrası yıllık atak oranını, ataksız hasta oranını ve ilk atağa kadar geçen süreyi karşılaştırmaktı. İkincil hedef; tedavi sonrası engellilik artışını ve MRG aktivitesini karşılaştırmak olarak belirlendi. Bu amaçla Fingolimod veya Okrelizumab başlandıktan sonraki 1 yıllık ve 2 yıllık tedavi süreci incelendi. Tedavi sonrası veriler hasta dosyalarından ve hastaların klinik takiplerinden elde edildi. İstatistiksel değerlendirmede IBM SPSS V23 programı kullanıldı. Bulgular: Tedavi sonrası 1.yıl ve 2.yılda ataksız hasta oranı, yıllık atak oranı (YAO) ve ilk atağa kadar geçen süre açısından Fingolimod ile Okrelizumab arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Tedavi sonrası 1.yıl ve 2. yıl sonunda EDSS değerinin yıllık değişimi iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Tedavi sonrası 1. yıl ve 2. yıl klinik progresyon ve MRG aktivitesi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. 1. yıldan sonra klinik aktivasyon/progresyon ve/veya MRG aktivitesi nedeni ile tedavinin sonlandırılma oranı Fingolimod grubunda Okrelizumab grubuna göre daha yüksekti. Sonuç: Fingolimod ve Okrelizumab tedavileri RRMS hastalarında atakları önleme, yıllık atak oranında azalma, EDSS değişimi ve MRG aktivitesi üzerine benzer şekilde etkili görünmektedir. Ancak bu bulguları doğrulamak ve daha kesin sonuçlar elde etmek için, daha geniş hasta gruplarının yer aldığı, uzun süreli ve prospektif ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Relapsing Remitting Multipl Skleroz, Fingolimod, Okrelizumab, Etkinlik

Gülfem Aktan
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epilepsi ve uyku bozukluğu tanımlayan olguların video-EEG polisomnografi ile değerlendirilmeleri

Epilepsi kişinin yaşam kalitesini etkileyen kronik nörolojik birhastalıktır. Uyku epilepsi ilişkisi eski çağlardan bu yana üzerinde çalışılmışkonulardan biridir. Ancak hala tam olarak aydınlatılabilmiş değildir.EEG'nin keşfiyle birlikte epilepsi ve uyku üzerine yapılan çalışmalarhız kazanmıştır. Polisomnografiyle birlikte uyku alanında yeni bir dönembaşlamıştır. Ancak yinede yeterli düzeyde veri henüz yoktur.Biz yaptığımız bu çalışmayla epilepsinin uyku yapısı üzerine etkisini,kullanılan antikonvulzanların uykuya etkisini araştırmak amacıyla kliniğimizdetakip edilen epileptik hastaların video EEG polisomnografik değerlendirmesiniyaptık.Çalışmada uyku bozukluğu olduğu düşünülen, uygun terapotikdüzeyde tedavi alan ve nöbetleri kontrol altında olan 49 hastanın uykuyapısını değerlendirdik. Elde ettiğimiz verileri literatür eşliğindedeğerlendirdik.Epileptik hastaların uyku yapılarının normal bireylerinin uyku yapılarınagöre fragmante olduğunu tesbit ettik. Özellikle parsiyel nöbeti olan hastalardauykudaki bu fragmantasyonun daha belirgin olduğunu gözlemledik.Olguları aldıkları antikonvulzan tedaviye göre değerlendirdik.Antikonvulzanların uyku yapısı üzerine olan etkilerini karşılaştırdık. Sonuçolarak uyku yapısının tedavi ile kontrol altına alınmış olan olgularda dahinormal olmadığını saptadık. Ancak REM evresinin NonREM evresine göredaha çok etkilenmiş olduğunu gözlemledik.Bu çalışma, literatürde bu konuyla ilgili kapsamlı bir araştırmaya sıkrastlanmadığı düşünüldüğünde değerli katkılar sağlamaktadır. Elde ettiğimizveriler nöbet kontrolünde uyku yapısının stabilizasyonunu sağlayacak veyauyku yapısını bozmayarak epilepsiyi önleyecek yeni tedavi yöntemleriningeliştirilmesinin büyük katkısı olacağını düşündürtmektedir

EpilepsiNörolojiUyku
Ozan Akyürekli
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ADCS-ADL Ölçeğinin Türk Toplumuna uyarlanması ve geçerlilik-güvenilirliği

Bilimsel Zemin: Demanslı hastaların takibi ve tedavilerin etkilerini değerlendirmede günlük yaşam aktivite ölçekleri önemlidir. Alzheimer Hastalığı Çalışma Grubunun geliştirdiği Alzheimer's Disease Cooperative Study-Activities of Daily Living (ADCS-ADL) ölçeği Alzheimer hastalığında (AH) hastaların hem temel hem de enstrümental günlük yaşam aktivitelerindeki performanslarını değerlendiren ve AH çalışmalarında yaygın olarak kullanılan bir ölçektir.Amaç: Bu çalışmada ADCS-ADL'nin Türkçe uyarlamasının Türk toplumunda geçerlilik ve güvenilirliğinin araştırılması ve ülkemizde AH ile ilgili çalışmalarda kullanılabilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya NINCDS-ADRDA'ya göre probabl AH tanısı konulmuş CDR evre 1-2-3 olan 32 AH, CDR evre 0.5 olan 10 kuşkulu demans(hafif kognitif bozukluk) hastası ve benzer yaş, eğitim düzeyi ve cinsiyet dağılımına sahip demansı olmayan 31 kontrol olgusu alındı. Her olguya ADCS-ADL, Modifiye Günlük Yaşam Aktiviteleri (MGYA) ölçeği, Modifiye Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri (MEGYA) ölçeği, Standardize Mini Mental Test (MMSE), klinik demans evreleme ölçeği (CDR) ve global bozulma ölçeği (GDS) uygulandı. Demanslılara ve kuşkulu demansı olanlara ek olarak, ADAS-Cog uygulandı. İç tutarlılık, test-tekrar test tutarlılığı, ayırdedici geçerlilik ve duyarlılık, eşzaman geçerliliği istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: ADCS-ADL Alzheimerlileri normallerden ve kuşkulu demanslardan anlamlı düzeyde ayırdetti. Ayrıca demans evrelerine duyarlı bulundu (p:0.01). AH grubunda ADCS-ADL skoru ile MMSE (r:0.736), CDR(r:0.758), CDR toplam(0.828), GDS(r:0.743), MGYA(r0.826) ve MEGYA(r:0826) skorları arasında anlamlı korelasyon saptandı. ADAS-Cog ile korelasyon düşük bulundu. ADCS-ADL iç tutarlılığı; AH, kuşkulu demans ve kontrol grubunda sırasıyla, a:0.937, 0.719, 0.758 bulundu. Test-tekrar test tutarlılığı oldukça yüksek (ICC=0.998) saptandı.Sonuç: Bu çalışma, ADCS-ADL'nin Türkçe uyarlamasının, toplumumuzda yaşayan Alzheimer hastalarının takibinde geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğunu göstermiştir.

DemansGünlük yaşam aktiviteleri
Aysun İnce
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multıpl skleroz'lu hastalarda yaşam kalitesi ölçeği ?musiqol? ile özürlülük ölçeği ?msfc?nin korelasyonu

Amaç: Multipl skleroz; genç yaşlarda ortaya çıkan, nörolojik özürlülük oluşturan ve fiziksel, psikolojik, sosyal sorunlara yol açarak yaşam kalitesini bozan kronik bir hastalıktır. MS hastalarında özürlülüğü ölçmede en yaygın kullanılan ölçek olan EDSS ağırlıklı ambülasyonu ölçmekte, diğer nörolojik fonksiyon bozukluklarını yeterince yansıtmamaktadır. Bu eksiklikleri gidermek üzere alt ve üst ekstremite fonksiyonlarını ve kognisyonu değerlendiren MSFC geliştirilmiştir. Ayrıca son yıllarda hasta takibinde ve tedavilerin etkilerini değerlendirmede, özürlülük ölçeklerine ek olarak yaşam kalitesi ölçekleri de kullanılmaya başlanmıştır. MusiQoL; yeni geliştirilen, Türkiye'nin de içinde bulunduğu çok merkezli bir çalışma ile geçerliliği, güvenilirliği sınanan MS'e özgü bir yaşam kalitesi ölçeğidir. Bugüne kadar MSFC ve MusiQoL'ün korelasyonunu araştıran bir çalışma yayınlanmamıştır. Bu tez çalışmasında, MS'li hastalarda iki ölçeğin korelasyonunun araştırılması ve bu alandaki veri birikimine katkıda bulunulması amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamızda; MS polikliniğince izlenen, McDonald's kriterlerine göre ?Kesin MS'? tanısı almış, EDSS ? 6,5 (ort: 2.51 ± 1.85) olan 32 hastaya MSFC, MusiQoL ve ek olarak EDSS, HAM-D, FSS, SMMT uygulandı ve aralarındaki korelasyon araştırıldı.Bulgular: MusıQoL'ün toplam skoru ile MSFC toplam skoru arasında anlamlı ancak çok güçlü olmayan bir ilişki (r: 0.355) saptandı. Yaşam kalitesindeki bozulmanın alt ekstremite fonksiyonundaki kayıptan kaynaklandığı gözlendi. MusiQoL ile EDSS arasında da benzer düzeyde (r: -0 . 368) bir ilişki bulundu. MusiQoL ile HAM-D ve FSS arasında daha güçlü bir korelasyon gözlendi (sırasıyla r:-0.552, -0.533). SMMT ile anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: MS'e özgü yaşam kalitesi ölçeği MusiQoL ile özürlülük ölçeği MSFC anlamlı korelasyon göstermekle birlikte tam olarak aynı şeyleri ölçmemektedir. Bu nedenle MS'li hastaların takibi ve tedavilerin etkisini değerlendirmede bu iki ölçeğin de kullanılması yararlı olacaktır.

Ebru Ergin Bakar
Manisa Celal Bayar University
2008
00