
97
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tavşan gözlerinde deneysel kimyasal yanıkla oluşturulan oküler yüzey epitel defekti modelinde topikal insülinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Oküler kimyasal yaralanmalar basit bir irritasyondan göz kaybına kadar ilerleyebilen oftalmik bir acildir. Topikal insülin son zamanlarda kornea epiteli üzerindeki iyileştirici etkisi nedeniyle popüler bir tedavi olup farklı oküler yüzey patolojilerdeki rolü araştırılmaktadır. Çalışmanın amacı deneysel kimyasal yanıkla oluştulan epitel defekti modelinde topikal insülinin kornea iyileşmesi üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmada 16 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ gözüne 1N NaOH uygulanarak deneysel kimyasal yanık modeli oluşturuldu ve tavşanlar randomize edilerek 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubu 4 tavşan, tedavi grupları 6'şar tavşandan oluşturuldu. Her gruptan randomize olarak seçilen birer tavşanın sol gözü sağlıklı grup olarak alındı. Kontrol grubundaki tavşanlara günde 4 kez normal salin, P grubundaki tavşanlara günde 4 kez polivinil alkol ve povidon, İ grubundaki tavşanlarda ise günde 4 kez insülin 1 IU/ml dozunda seyreltilerek damlatıldı. Tüm tavşanlara epitel kapanana kadar topikal moksifloksasin tedavisi de uygulandı. 1, 3, 5, 7, 14, 21 ve 28. günlerde ön segment fotoğrafları çekildi, klinik bulguları (kemozis, konjonktival hiperemi, göz kapağı ödemi) kaydedildi. 28.günde sakrifikasyon yapıldıktan sonra kornealar histolojik, immünohistokimyasal ve elektron mikroskopisinde değerlendirildi. Sonuçlar: Epitel defekti alanlarında 1.günde yapılan vizitte gruplar arasında anlamlı fark saptanmazken tüm gruplarda 3.günde epitel defektlerinin kapandığı görüldü. Klinik bulgular açısından gruplar arasından anlamlı fark bulunmazken kemozis ve göz kapağı ödeminin 7.günde, hipereminin ise 14.günde tamamen gerilediği görüldü. Histolojik analizlerde epitelyal bozulmanın, sağlıklı gözlerle kıyaslandığında tüm gruplarda daha fazla olduğu, stromal ödemin ise hem insülin hem de kontrol grubunda sağlıklı gruba göre arttığı bulundu. Miyofibroblast belirteci olan α-SMA boyanması açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamış olup insülin grubunda diğer gruplara kıyasla yüksek olduğu görüldü. Yapılan elektron mikroskobik incelemelerde ise insülin grubunda kollajen diziliminin daha düzenli seyrettiği ve stromal alanda hücre yenilenmesi, hücre onarımı konusunda önemli rol oynayan telosit benzeri hücrelerin varlığı saptanmıştır. Tartışma: Korneal kimyasal yanıklı gözlerde insülin kullanılan grupta stromal iyileşmenin fizyolojik yapısına çok benzer olması insülinin stromal yara iyileşmesi üzerine etkili olduğunu göstermektedir. Stromal yara iyileşmesinde remodeling süresi yaranın ciddiyetine bağlı olarak 6 ay 1 yıla kadar uzayabilmektedir. İnsülinin kullanılması hem epitel hücre proliferasyonunu ve migrasyonunu arttırdığı hem korneal epitel hücrelerinin fonksiyonlarında iyileşmeye, hem de remodelinge faydalı olduğu göz önünde bulundurularak kimyasal yanıklarda erken ve geç dönemde topikal insülin uygulaması faydalı görünmektedir. Çalışmamız insülinin korneal stroma yara iyileşmesi üzerin etkilerini elektron mikroskopi altında gösteren ilk çalışma olması sebebiyle kıymetlidir. Daha geniş hasta grubuyla yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kasa invaze olmayan mesane kanserinde CD47 ve CD163 ekspresyonlarının intravezikal bacillus calmette-guérin tedavisinin etkinliği üzerine etkisi
Amaç: Kasa invaze olmayan mesane kanseri (KİOMK) hastalarında intravezikal Bacillus Calmette–Guérin (BCG) immünoterapisi hastalığın rekürrensini ve progresyonunu önlemede etkinliği kanıtlanmış bir tedavi olmasına rağmen her hastada tedaviye yanıt alınamamaktadır. Bu nedenle tedavinin başarısını öngörebilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, CD47 ve CD163 ekspresyon düzeylerinin rekürrens ve progresyon üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde 2015-2022 yılları arasında yeni KİOMK tanısı almış ve intravezikal BCG tedavisi başlanmış, dahil edilme kriterlerini karşılayan 110 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik özellikleri ile tümöre ait histopatolojik özellikleri retrospektif olarak incelenerek kayıt altına alındı. TUR-MT materyallerinden elde edilen preparat bloklarında CD47 ve CD163 ekspresyonları immünohistokimyasal (İHK) yöntem ile tek patolog tarafından incelendi. Gruplar arasındaki karşılaştırmalarda sayısal değişkenler için T-test, kategorik değişkenler için Ki-kare testi kullanıldı. Sağkalım analizleri için ise Kaplan-Meier analizi kullanıldı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 68,8 yıl olup 16'sı TaHG, 42'si T1LG ve 52'si T1HG tümör patolojisine sahipti. İntravezikal BCG tedavisine tam yanıt 74 hastada (%67,3) görüldü. BCG başarısızlığı gelişen 36 hastanın 10'unda BCG-relaps, 14'ünde BCG-refrakter ve 12 hastada ise kasa invaziv mesane kanseri gelişti. HG tümörlerde LG tümörlere göre CD47 ekspresyon düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek iken (p<0,001), CD163 ekspresyonlarında anlamlı farklılık izlenmedi. Ta ve T1 grupları arasında hem CD47 hem de CD163 ekspresyonlarında farklılık saptanmadı. CD163 ekspresyon yoğunluğunun fazla olduğu hastalarda BCG başarısızlığı anlamlı olarak daha sık izlenirken (p=0,004), CD47 ekspresyon grupları arasında BCG başarısızlığı istatistiksel olarak farklı değil idi. CD47 ekspresyonu sağkalım analizlerinde farklılık göstermez iken, yüksek CD163 ekspresyon yoğunluğu gösteren hastaların rekürrenssiz sağkalım oranları istatistiksel olarak düşük saptandı (p=0,004). Sonuç: İntravezikal BCG tedavisi verilen KİOMK hastaları içerisinde yüksek CD163 ekspresyonu gösterenlerin daha kısa rekürrenssiz sağkalım oranlarına sahip olduğu bulunmuştur. Buna karşın CD47 aşırı ekspresyonu, yüksek tümör derecesi olan hastalarda daha sık gözlenmesine rağmen rekürrens ve progresyon oranları üzerine etki ettiği gösterilememiştir
Laparoskopik histerektomilerde ultrasonografi eşliğinde uygulanan plan bloklarının (ESP & OSTAP) perioperatif analjezi üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Laparoskopik histerektomi sonrası ağrı yönetimi son derece önemlidir. Plan blokları analjezinin önemli bir bileşenidir. Bu çalışmada, genel anestezi altında total laparoskopik histerektomi operasyonu geçiren hastalarda, USG eşliğinde uygulanan ESP ve OSTAP blok uygulamalarının perioperatif ağrı ve opioid tüketimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu (Karar No: 2022/126) ve T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından (Karar No: 22-AKD-87) onay alınarak elektif laparoskopik histerektomi planlanan 18-65 yaş arası, VKİ ≤ 30 kg/m2, ASA I¬-II gönüllü 120 kadın hasta araştırmaya dahil edildi. Operasyon öncesi randomizasyon uygulanarak ESP (Grup I) ve OSTAP (Grup II) olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar genel anestezi indiksiyonu sonrası orotrakeal olarak entübe edildi. Grup I'de lateral dekübit pozisyonunda, USG eşliğinde ESP blok uygulanırken, Grup II'de supin pozisyonda USG eşliğinde OSTAP blok uygulandı. Cerrahi insizyon, blok uygulamasından 15 dk sonra yapıldı. Ağrının şiddeti istirahat ve hareket halinde olmak üzere NRS ile değerlendirildi. Postoperatif 0, 2, 4, 6, 12 ve 24. saatlerde hastanın HKA talep ve başarılı bolus dozları ve verilen morfin miktarı kayıt altına alındı. Bulgular: Grup I ve Grup II arasında intraoperatif remifentanil tüketimi ve postoperatif 24 saat total morfin tüketimi açısından istatistiksel anlamlılık bulunmadı. Postoperatif 0. 2. 4. 6. 12. 24. saatlerde HKA aracılığıyla talep edilen ve verilen analjezik sayıları, istirahat ve hareket halinde NRS, bulantı – kusma skoru ve OAAS/S gruplar arasında anlamlılık göstermedi. Sonuç: Laparoskopik histerektomi geçiren hastalarda ESP ve OSTAP blokları perioperatif analjezinin önemli bir bileşeni olarak kullanılabilir. Çok merkezli, farklı hasta grupları ve uygulayıcılarla, daha geniş katılımlı çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Erektör spina plan blok, oblik subkostal transversus abdominus plan blok, laparoskopik histerektomi, analjezi, opioid.
Ratlarda uzun süreli topikal oksimetazolin ile oluşturulan rinitis medikomentoza üzerine badem yağının etkileri
Amaç: Bu deneysel hayvan çalışması ile rinitis medikomentozada; nazal mukozada gerçekleşen histopatolojik değişikliklerin saptanması ve kanıtlanmış tedavisi bulunmayan bu hastalıkta klinik deneyime dayanarak kullanılan topikal steroide alternatif oluşturabilecek bir tedavi seçeneğinin literatüre kazandırılması amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya toplam 40 erkek rat dahil edildi. Bu ratlardan 32 tanesinde burunlarına 60 gün boyunca günde 3 defa uygulanmış olan intranazal oksimetazolin ile rinitis medikomentoza oluşturuldu, 8 tanesine yalnızca serum fizyolojik uygulanarak kontrol grubu oluşturuldu. 60 gün sonunda kontrol grubundan 8 rat ve oksimetazolin uygulanan gruptan 8 rat ön incelemeye alındı, karşılaştırma sonucunda rinitis medikamentozanın oluştuğu kesinleştirildi. Rinitis medikamentoza oluşturulmuş olan 32 rattan 8 tanesine 15 gün boyunca intranazal serum fizyolojik uygulanarak tedavi kontrol grubu oluşturuldu, 8 tanesine intranazal mometazon furoat uygulandı, kalan 8 tanesine de intranazal badem yağı uygulandı. Ardından ratlar sakrifiye edilerek 3 grubun nazal mukozasındaki değişiklikler histopatolojik olarak incelendi ve kantitatif skorlama verileri ile gruplar arası karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Rinitis medikamentoza oluşumunu kesinleştirmek için yapılan ön incelemede rinitis medikomentoza grubunun medyan subepitelyal ödem, inflamasyon, konjesyon, submukozal bez dejenerasyonu ve total medyan skorları kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001, p=0,001 ve p=0,002). Medyan subepitelyal ödem ve konjesyon skorları badem yağı grubunda nazal steroid grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (sırasıyla p=0,017 ve p=0,015). Medyan inflamasyon ve submukozal bez dejenerasyonu skorları badem yağı grubunda tedavi kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (sırasıyla p=0,025 ve p=0,02). Tüm histopatolojik parametreler birlikte değerlendirildiğinde badem yağı grubunun total medyan skoru, tedavi kontrol grubu ve nazal steroid grubunun total medyan skoruna göre anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (sırasıyla p=0,007 ve p=0,001). Sonuçlar: Badem yağının intranazal kullanımının; ratlarda rinitis medikamentoza tedavisinde intranazal steroidlere göre daha etkili olduğu saptandı. Anahtar Sözcükler: Rinitis medikamentoza, badem yağı, nazal steroid, nazal mukoza, nazal dekonjestan
Tip 2 diyabeti olan hastalarda karaciğer fibrozis düzeyinin non-invaziv yöntemle değerlendirilmesi
TİP 2 DİYABETİ OLAN HASTALARDA KARACİĞER FİBROZİS DÜZEYİNİN NON-İNVAZİV YÖNTEMLE DEĞERLENDİRİLMESİ AMAÇLAR MASLD tüm dünyada en sık görülen kronik karaciğer hastalığıdır. Hastalığın patogenezinde hepatositlerde TG birikimi, bunun zemininde hepatosit hasarı ve fibrozis gelişmesi yer almaktadır. T2DM, hem MASLD gelişmesini hem de MASLD zemininde hepatositlerde fibrozise gidişi hızlandırmaktadır. Hepatosit hasarını gösteren altın standart yöntem biyopsidir. Fakat hem invaziv olması hem de komplikasyon gelişme riski barındırması nedeniyle tercih edilmemektedir. Son yıllarda non-invaziv biyobelirteçler (FIB-4, NFS ve APRI gibi) biyopsiye alternatif olarak kullanıma girmiştir. Bu biyobelirteçler kolay uygulanabilen ve düşük maliyetli testlerdir. Bu çalışmada, T2DM ve MASLD mevcut hastalarda FIB-4'ün rolünün incelenmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM Bu çalışma prospektif ve kesitsel bir çalışma olup, çalışma öncesinde etik kurul onayı alınmıştır. Çalışma kapsamında değerlendirilen T2DM'si olan hastalardan USG ile MASLD tanısı alanlar çalışmaya alındı. Tüm grubun FIB-4 değeri hesaplandı ve FIB-4 ile elde edilen klinik ve laboratuvar verilerinin korelasyon analizi yapıldı. BULGULAR Bu çalışma kapsamında 1000 katılımcı (389'u erkek, 611'i kadın) değerlendirilmiş olup grubun yaş ortalaması 57.28±11.64 yıl idi. Tüm grubun FIB-4 ortalaması 1.03±0.57 idi. Hastaların %79.4'ünde (n=794) FIB-4 <1.3, %18.9'unda (n=189) 1.3-2.67 arasında, %1.7'sinde (n=17) ise >2.67 idi. Yapılan tüm grup korelasyon analizinde (n=1000); FIB-4 ile T2DM süresi, üre, Kan Üre Azotu (BUN), kreatinin, eGFR, TK, TG, LDL ve ürik asit arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur [sırasıyla (p<0.001), (p<0.001), (p<0.001), (p=0.001), (p=0.001), (p=0.008), (p=0.010), (p=0.023), (p=0.028)]. SONUÇ Tek merkezli ve küçük ölçekli (n=1000) hasta grubunda yapılan bu çalışmada da FIB-4'ün karaciğer fibrozisi ile ilişkili bir parametre olduğu gösterilmiş olup T2DM hastalarının taramasında ve takibinde önemli olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar Sözcükler: FIB-4, Fibrozis, MASLD, T2DM, Yağlı Karaciğer
Radyolojik patolojisi tanımlanmamış ön diz ağrısı şikayeti olan hastaların tanı ve tedavisinde hoffa hacmi ile radyolojik ve klinik skorlamaların ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, radyolojik patolojisi tanımlanmamış ön diz ağrısı olan genç yaş grubu (18-40) hastalarda hoffitis ön tanısı ile uygulanan tedavi (Grup 2: Konvansiyonel Tedavi; Grup 3: PRP) yöntemlerinde, klinik ve fonksiyonel skorlamalarla kıyaslanması ve her iki tedavi grubunda hoffa hacminin hesaplanarak, tedavi öncesi ve sonrası hoffa hacim değişikliğinin klinik ve fonksiyonel skorlarla ilişkisinin incelenmesidir. Ayrıca klinik ve radyolojik patolojisi olmayan hastalardaki (Grup 1: Kontrol) hoffa hacminin tedavi grupları ile kıyaslanmasıdır. Hasta ve Yöntem: Çalışmamıza kliniğimize 2019-2023 yılları arasında ön diz ağrısı şikayeti ile başvuran, hoffa muayene bulgusu (squeeze test) pozitif olup; radyolojik patolojisi olmayan takiplerinde konvansiyonel tedavi (NSAID ve soğuk uygulama) veya PRP tedavisi uygulanmış, tedavi öncesi ve tedavi sonrası kontrol MR görüntüleri olan, 18-40 yaş arası 55 hasta (22 kadın 33 erkek) retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar tedavi yöntemlerine göre gruplara ayrıldı. Ayrıca hoffa muayenesi normal olup çekilen diz MR görüntülemelerinde herhangi bir diz patolojisi raporlanmayan 25 hasta (10 kadın 15 erkek) ile kontrol grubu oluşturuldu. Klinik ve fonksiyonel skorlamalar Lysholm knee scoring scale, Oxford knee score, Visual Analogue Scale ölçekleri ile; radyolojik skorlamalar ise 3DSlicer (version 5.6.2) programıyla segmentasyon ve hacim ölçümleri yapılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamızda gruplar arasında yaş, cinsiyet, VKİ arasında anlamlı fark saptanmadı. Konvansiyonel tedavi uygulanan hastalarda hoffa hacmindeki azalma ile klinik ve fonksiyonel skorlamalar iyileşirken, PRP tedavisi uygulanan hastalarda aynı skorlamaların hoffa hacmindeki artışa rağmen iyileştiği görülmüştür (p<0,005). PRP tedavisi uygulanan hasta grubundaki klinik ve fonksiyonel skorlamalarda iyileşme, konvansiyonel tedavi uygulanan hasta grubuna göre istatistiksel olarak daha anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Hoffa hacmi ön diz ağrısında temel predispozan bir faktör olsa da, hoffa hacim değişimi ile fonksiyonel skorlamalar arasında net bir ilişki görülmemiştir. Hoffa hacmi dışında, tanımlanmamış patofizyolojik süreçlerin de fonksiyonel skorlamalar üzerinde etkisi olduğu düşünülmüştür.
İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında Hepsidinin sistemik inflamasyon ve anemi ile ilişkisi
Hepsidin; kronik hastalık anemisinde hepatositler tarafından üretilen bir biobelirteçtir ve kronik inflamasyonda da yükseldiği gösterilmiştir. Alveoler epitel hücrelerinden de salgılandığı da gösterilen hepsidinin, İdiyopatik Pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında kontrol grubuyla düzeyleri karşılaştırılıp, İPF'li hastalarda anemi ve sistemik inflamasyonla olan ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışmaya 82 İPF hastası ve 31 kontrol grubu alındı. Her iki hasta grubu arasındaki hepsidin düzeyleri karşılaştırıldı. İPF'li hasta grubunda anemisi olan ve olmayan hastalar arasındaki hepsidin ve anemi parametreleri karşılaştırıldı. Sistemik inflamasyon açısından Sedimantasyon, CRP (Creaktif protein), Ferritin ve Sİİ (Sistemik immün-inflamasyon indeksi) indeksi ile hepsidin arasındaki anlamlılık araştırıldı. İPF ve kontrol grubu arasında hepsidin düzeyleri açısından anlamlı fark bulundu (sırasıyla 37,13±14,92, 25,77±11,25, p<0,001). İPF hastalarında anemisi olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında hepsidin düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla 38,25±16,2, 36,7±14,6, p=0,719). İPF hastalarında hepsidin düzeyi ile anemi parametreleri (serum demir, ferritin, vitamin B12, serum transferrin, transferrin satürasyonu, demir bağlama kapasitesi, hemoglobin, folat ve eritropoetin) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Hasta ve kontrol grubu arasında sistemik inflamasyon parametrelerinden ferritin ve CRP arasında anlamlı fark olmasına rağmen, hepsidin ile sistemik inflamasyon parametreleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda İPF hastalarında hepsidin düzeyleri anemi ve sistemik inflamasyondan bağımsız olarak yükseldiği gösterilmiştir. Hepsidin İPF hastalarında araştırılması gereken bir biomarker olabileceğini düşünüyoruz.
Diz arka çapraz bağ histopatolojik evrelemesinin fonksiyonel skorlamalar ile ilişkisi
Amaç: AÇB'nin histopatolojisini değerlendiren çalışmalar literatürde kısıtlıdır. Amacımız kliniğimizde gonartroz nedeniyle total diz artroplastisi uygulanan hastaların AÇB'lerini histopatolojik olarak inceleyerek AÇB'nin histopatolojisinin preoperatif diz fonksiyonel skorlamaları ile arasındaki korelasyonu ve AÇB'nin mikroskobik dejenerasyonunu ve fonksiyonunu preoperatif öngörebilen fonksiyonel skorlamaları ve bu skorlamaların alt parametrelerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2019-2023 yılları arasında, kliniğimizde gonartroz sonucu total diz artroplastisi yapılan hastaların AÇB'lerini histopatolojik olarak değerlendirdik. İçleme kriterlerini karşılayan toplam 73 hasta (76 diz tibial platosu) çalışmaya alındı. Tüm hastaların preoperatif fonksiyonel skorlamaları, eklem hareket açıklıkları ve radyolojik tetkikleri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların AÇB'lerinin histopatolojisi ile preoperatif fonksiyonel skorlamaları arasında bir korelasyon olup olmadığını araştırdık. Bulgular: Histopatolojik evreleme ile hastaların SF-36 fiziksel fonksiyon ve fiziksel rol güçlüğü, LYSHOLM skorlama sistemi, WOMAC skorlama sistemi ve AKDÖ ile arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler bulundu. Sonuç: AÇB'nin klinik öngörücüsü olarak diz fonksiyonel skorlamalarının kullanılmasını önermekteyiz fakat kullandığımız fonksiyonel skorlamaların, AÇB'nin mikroskobik dejenerayonunu ve fonksiyonunu preoperatif değerlendirmede yetersiz olduğunu söylemekteyiz. Bu yüzden AÇB'nin fonksiyonu, diz fonksiyonel skorlamaları, klinik ve radyolojik bulgular ile desteklenerek değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: AKDÖ, Arka çapraz bağ, diz fonksiyonel skorlamaları, İnsall-Salvati index, interkondiler çentik stenozu
Sıçanlarda uterus iskemi/reperfüzyon hasarına karşıenoksaparin tedavisinin koruyucu etkisi
AMAÇLAR: Bu çalışmada, uterusun deneysel iskemi-reperfüzyon hasarına maruz bırakılarak enoksaparinin sıçan uterusundaki histopatolojik olarak koruyucu etkisini analiz etmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz dişi sıçan ağırlık ve sikluslarında homojenizasyon sağlanarak üç gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol, Grup 2 iskemi reperfüzyon grubu, Grup 3 ise tedavi grubu olarak belirlendi. Grup 2 ve Grup 3 deneysel uterin iskemi- reperfüzyon modeli oluşturuldu. Grup 3' deki tüm ratlara, Grup 2'den farklı olarak, iskemi oluşturmadan 2 saat önce subkutan (sc) Enoxaparin (CLEXANE 4000 anti- Xa/0,4 mL) 0,5 mg/kg verildi. Histopatolojik analizlerde endometriyal epitel glandüler değişiklikler (inflamatuar hücre infiltrasyonu,endometrial glandüler hücre dejenerasyonu) ve endo/myometriyal stromal değişiklikler (konjesyon ve hemoraji, nekroz, ödem, vasküler tromboz) histopatolojik skorlama sistemine göre skorlandı. BULGULAR: Histopatolojik analizimizde, Grup 1'de nekroz dışındaki tüm parametrelerde diğer gruplara göre düşük skorlara sahiptir (p<0,05). Grup 2 ile Grup 3 arasında endometriyal epitelyal glandüler ve endometriyal stromal değişikliklerde anlamlı bir iyileşme ortaya görülmemiştir (p>0.05). Ancak vasküler tromboz, ödem, endometrial glandüler hücre dejenerasyonu ve konjesyon-hemoraji skorları Grup 2'ye göre daha düşük skora sahiptir. SONUÇ: Çalışmamız enoksaparinin, doku hasarını azalttığını gösterse de uterus I/R hasarına karşı koruyucu etkinliğinde anlamlı sonuç elde edememiştir. Anahtar Kelimeler: Enoksaparin, İskemi/Reperfüzyon, Uterus
Stromal vasküler fraksiyonun kapsül kontraktürüne etkisinin rat modelinde gösterilmesi
Sıklıkla meme büyütme amacıyla kullanılan silikon protezlerin en sık görülen yan etkisi kapsül kontraktürüdür. Meme büyütme uygulanan hastaların yaklaşık yüzde 20'si ilerleyen zamanlar içerisinde kapsül kontraktürü nedeniyle tekrar ameliyat edilmektedirler. Patofizyolojisi tam olarak anlaşılmasa da kapsül kontraktürünün koyulan yabancı cisime verilen normal enflamasyon ve fibrozis yanıtında bir aşırılık nedeniyle oluştuğu bilinmektedir. Kapsül kontraktürünü engellemek amacıyla günümüze kadar çok fazla sayıda araştırma yapılmıştır. Hyalüronik asit enjeksiyonu, nanofat enjeksiyonu, antienflamtuar ajanların kullanımı ve botoks enjeksiyonu bunların başlıcalarındandır. Çalışmamızda rejeneratif tıpta güncel olan; yara iyileşmesini ve skar kalitesi arttırıcı, rejeratif, antiaging özellikleri ile plastik cerrahide sıklıkla kullanılmaya başlanan stromal vasküler fraksiyon(SVF)'nin bilinen antienflamatuar özellikleri sebebiyle kapsül kontraktürüne etkisi olabileceği düşünüldü. Çalışmada ortalama ağırlıkları 240+-25 gr olan 30 adet Wistar – Albino tipi rat kullanıldı. Hayvanlar pleksiglas kafeslerde muhafaza edilerek ve her kafese en fazla 4 hayvan konularak bakımları yapıldı. Hayvanlar penceresiz odalarda sıcaklık (22 ± 2°C) ve ışık (07.00-21.00 arasında 14 saat aydınlık ve 21.00-07.00 arasında 10 saat karanlık periyodu) ortamında takibi yapılarak tutuldu. Tüm ratlar deney öncesi ve deney süresince standart laboratuar yemi ile beslendi. Ratlar rastgele 3 gruba n:10 kontrol, n:10 kimyasal (enzimatik) svf eldesi, ve n:10 mekanik (non-enzimatik) svf eldesi grubları olacak şekilde ayrıldı. Tüm ratların panniculus carnosus kası altı planda hazırlanan poşa 1.5x1.5 cm2 büyüklüğünde kesilmiş silikon materyal yerleştirildi. Aynı cerrahi seansta aynı deney grubu inguinal bölgesinden elde edilen yağ dokudan elde edilen SVF'ler aynı deney grubuna uygulandı. Materyal çevresinden çizilen dairede 4 kadran belirlenerek standart olarak tüm gruba bu 4 kadrana 0.1 cc SVF panniculus carnosus tabaksı içerisine verildi. 12 haftalık takip sürecinin sonucunda ötenazi uygulanan ratların sırt bölgesinden yapılan uygun insizyonla implant, kapsül ve sırt cildi kompozit olarak eksize edildi ve kapsül dokusuyle birlikte cilt dokusu cerrahi diseksiyon ile ayrılarak histopatolojik inceleme için patolojiye gönderildi. Histopatolojik incelemede, inflamasyon, granülasyon dokusu, anjiyogenez, yabancı cisim reaksiyonu ve fibrozis değerlendirildi. Her bir parametre için kontrol ve deney grupları karşılaştırıldı. Kimyasal svf grubunda belirgin inflamasyon varlığı, granülasyon dokusu varlığı ve anjiyogenez oranı kontrol ve mekanik svf gruplarından anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Kontrol ve mekanik svf grupları arasında belirgin inflamasyon varlığı, granülasyon dokusu varlığı ve anjigonez oranı açısından istatistiki olarak anlamlı (p>0.05) farklılık gösterilemedi. Fibrozis ve yabancı cisim reaksiyonu açısından üç grupta da benzer sonuçlar mevcuttu. Kimyasal svf grubunda inflamasyon, granülasyon dokusu ve anjiyogenezin yoğun olarak bulunması kollajenaza konak dokunun reaksiyonu olarak düşünülebilir. Kimyasal yöntemle elde edilen svfnin, anjiogenezi ve granülasyonu arttırarak yara iyileşmesinde etkili olabileceğini ancak kapsül kontraktürünü önlemede mekanik yönteme göre inflamasyonu arttırması nedeniyle dezavantajlı olduğunu düşünmekteyiz. Kimyasal elde yönteminde kullanılan kollajenazın konak dokuda reaksiyona sebep olması artmış enflamasyonla sonuçlanmış olabilir. Mekanik svf grubunda inflamasyon açısından kontrol grubuna kıyasla anlamlı fark çıkmaması ise stromal vasküler fraksiyon içerisindeki kök hücrelerinin greft olarak tutması sırasında zaten hipoksik şartlardaki implant çevresinden olumsuz etkilenmesi nedeniyle olabilir. Biz bu sonuçlara göre implant çevresine mekanik ya da enzimatik svf uygulmasının kapsül kontraktürünü tek başına önlemeyeceğini ortaya koyduk. Ancak periprostetik hipoksiye rağmen tıpkı yağ grefti gibi svf içerisinde de yaşayan hücreler olacaktır. Bu hücrelerin arttırılmasına yönelik çalışmalar gelecekte planlabilir. Çalışmamız bu anlamda bir öncü olmuştur.