
97
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Yeni tanı tip 2 diabetes mellitus hastalarının tanı anındaki metabolik parametreleri
Giriş ve amaç: Tip 2 diabetes mellitus (DM) tüm dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olup hala teşhisinde geç kalınmaktadır. Bu çalışmamızda yeni tanı alan diyabet hastalarının tanı anındaki risk faktörlerlerini, demografik özelliklerini ve metabolik parametrelerini incelemek, erken tanının önemi konusunda farkındalık yaratmak, daha erken diyabet tanısı konulabilecek stratejiler geliştirilmesini vurgulamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma retrospektif arşiv taraması olarak planlandı. Çalışmaya; etik kurul onayı sonrası 1 Ocak 2018 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğe başvuran, son 6 ay içerisinde DM tanısı alan, 18 yaş ve üzeri 200 hasta dahil edildi. Daha önceden bilinen diyabeti olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların başvuru anındaki demografik özellikleri, diyabetik semptom durumları ve metabolik parametreleri tıbbi kayıtlar incelenerek toplandı. Diyabet tanısı alan hastalardaki sürekli değişkenlere ilişkin değerlerin betimsel istatistikleri (mean, max, standart sapma) incelenmiştir. Diyabet tanısı alan hastalara ilişkin incelenen süreksiz değişkenlere ilişkin dağılımların frekans (f) ve yüzde (%) değerleri hesaplanmıştır Semptom durumlarına göre HbA1c değerlerinin karşılaştırılması için t-testi yapılmıştır. T-testi analizi öncesinde HbA1c değerlerinin çarpıklık basıklık değerleri incelenmiş ±1 aralığında olduğu belirlenmiştir. Buna göre normal dağılım varsayımı karşılanmıştır Bulgular: 200 hastanın tıbbi kayıtları incelendi. Yaş ortalaması 54,18 yıl, vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 34,66 kg/m2, bel çevresi ortalaması 102,07 cm, açlık kan şekeri (AKŞ) ortalaması 196,97 mg/dL, HbA1c değeri ortalaması 8,78 mmol/mol, total kolesterol düzeyi ortalaması 206,97 mg/dL, düşük dansiteli lipoprotein (LDL) ortalaması 124,95 mg/dL olarak saptandı. Hastaların sistolik kan basıncı ortalaması 136,55 mmHg, diastolik kan basıncı ortalaması 84,45 mmHg olarak saptanmıştır. Asemptomatik hastalarda (n=160) HbA1c ortalaması 8,22 mmol/mol (mean), DM semptomu olan hastalarda ise (n= 40) bu ortalama 11,03 mmol/mol olarak tespit edilmiştir. Semptomatik ve asemptomatik grupların HbA1c değer ortalamaları arasındaki fark anlamlı olarak saptanmıştır. Verilere göre hastaların 158'i (%79) AKŞ ( ≥126 mg/dl) ile DM tanısı almıştır. Yeni diyabet tanısı alan hastaların tümünde en az 1 risk faktörü bulunduğu, hastaların %96'lık önemli bir kısmında 2 ve daha fazla, diyabet gelişimi açısından riskin arttığı durum saptanmıştır. HbA1c değeri 6,5 mmol/mol ve üzerinde olan (n=158, %79) kişilerden 121'i asemptomatik hastalardan (%76,58), 37'si semptomatik hastalardan (%23,41) oluşmaktadır. Semptom durumuna göre HbA1c değerinin 6,5 mmol/mol'den yüksek olma durumları arasındaki bu dağılım da anlamlı bir farklılık göstermektedir (.ꭕ2 =5,49 , p= 0,02). Tartışma ve Sonuç: Bu bulgular ışığında yeni DM tanısı alan hastaların büyük çoğunluğunun asemptomatik olduğu, tanı anında DM taraması için belirlenen risk faktörlerinden birçoğuna hali hazırda sahip olmalarına rağmen uygulanan diyabet taramasına yönelik tetkiklerle değil, rastlantısal olarak diyabetleri saptandığı ve hastalarımızın tanı anındaki HBA1c değerleri göz önüne alındığında hala önemli bir oranda tanı da gecikme olduğu görülmüştür. Diyabet tarama programlarında düzenlemeye, toplum ve sağlık çalışanlarının bilinçlendirilmesine yönelik girişimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Yeni Tanı Diyabet, HBA1c, Diyabet Tarama Programı
COVID-19 enfeksiyon öyküsü olan ve henüz renal replasman tedavisi almayan kronik böbrek yetmezliği hastalarında, prediyaliz hasta eğitiminin COVID-19 hastalık seyri ve renal fonksiyonlar üzerine olan etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan SARS-CoV-2 isimli zoonotik virüs şiddetli akut solunum yolu enfeksiyonu olan Koronavirüs Hastalığı-2019 (Covid 19) hastalığına neden olmaktadır. Covid 19 hastalık seyrinde sıklıkla solunum yolu patolojileri izlenmekle beraber yapılan çalışmalarda başta kardiyovasküler hastalıklar olmak üzere renovasküler patolojiler, endokrin bozukluklar ve hematolojik problemlerde de artış izlenmektedir. Kronik böbrek hastalığı olup renal replasman tedavisi başlanmamış hastalarda prediyaliz hasta eğitiminin hastalık surveyi üzerine olumlu etkileri olmaktadır. Literatürde yer alan bir çok çalışmada prediyaliz hasta eğitimi alan olgularda hemodiyalize gidiş sürecinin uzadığı, komplikasyon sıklığının azaldığı ve medikal tedavi uyumunun arttığı izlenmektedir. Güncel literatürde Covid 19 pandemi sürecinde kronik böbrek yetmezliği hastalarında prediyaliz hasta eğitiminin gerek enfeksiyon sürecine gerekse renal eğitiminin enfeksiyon sürecine ve renal fonksiyonların seyrine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem fonksiyon izlemi üzerine etkisini inceleyen yeteri çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmada kronik böbrek yetmezliği olup Covid 19 enfeksiyonu geçiren olgularda prediyaliz hasta Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışma kapsamında Balıkesir Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı'nda takipli olgular geriye yönelik tarandı. Bu hastalardan Renal Replasman Tedavisi almayan Kronik Böbrek Yetmezliği tanılı ve Covid-19 Hastalık öyküsü olan (Nazofaringeal sürüntü çubuğu ile polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) pozitif saptanan hastalar) 98 hasta dahil edildi. Bunlardan Covid- 19 hastalığı öncesi en az 1 yıl süre ile takibimizde olan hastalar, eğitimli grup olarak adlandırıldı. 1 yıldan daha az süre takip ettiğimiz hastalar, eğitimli olmayan grup olarak adlandırıldı. Malignitesi olan hastalar, ileri evre konjestif kalp yetmezliği olanlar, böbrek nakilli hastalar, gebe hastalar, herhangi bir Covid-19 aşısı olmuş hastalar, 18 yaş altı hastalar ve diyaliz hastaları çalışmaya dahil edilmedi. Seçilen hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), sigara veya alkol kullanımı, hastalık öncesi ve sonrası laboratuvar bulguları (kan glukozu, tam kan sayımı, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration' a göre glomeruler filtrasyon hızı (GFR), parathormon (PTH), magnezyum, ürik asit, c-reaktif protein (CRP), spot idrar protein/kreatinin oranı), eğitimli hasta olup olmadığı, seyirde hemodiyaliz ihtiyacı, favipiravir kullanımı, mortalite oranı, entübasyon oranı, yoğun bakım ihtiyacı, hastanede yatıp yatmadığı, hastanede yattıysa yatış süresi, morbidite oranı (serebrovasküler olay (SVO), miyokard enfarktüsü (MI), pulmoner emboli vs.) dijital ortamda kayıt altına alınıp SPSS 22.0 programına kaydedildi. Böylece istatiksel hesaplamalar yapılarak iki grubun karşılaştırılması yapıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiksel analizleri yapıldı. Sıklıklar % ile, sürekli sayısal veriler ortalama (± standart hata), normal dağılma uygun olmayan veriler ortanca (25.-75. Yüzdelik dilimler) olarak sunuldu. Non-parametrik nominal veriler arasındaki ilişki analizleri Ki-Kare testi, Mann Whitney U testi ve Fisher's Exact Test ile incelendi. Tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05 in altı anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular Araştırmada değerlendirilen 98 vakanın 34'ü (%34,7) eğitim almayan, 64ü (%65,3) eğitimli olarak saptandı. Vakaların 53'ü (%54) kadın olup kişilerin yaşları 25-96 aralığındaydı. Eğitim almayan vakaların 13'ünün (%38,2), eğitimli vakaların ise 40'ının (%62,5) kadın olduğu bulundu. Eğitim almayan vakaların sigara kullanım oranlarının, eğitimli vakaların sigara oranlarından istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha yüksek olduğu (p=0,008) bulundu. Buna ek olarak eğitim alan ve almayan vakalar arasında alkol ve kullandığı ilaç oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede farklılık göstermediği bulundu. Eğitim almayan vakaların Covid-19 sonrası üre (p=0,040) ve kreatinin (p=0,008) medyan değerlerinin Covid-19 öncesi üre ve kreatinin medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede arttığı, GFR (p=0,014) medyan değerinin ise istatistiksel açıdan anlamlı seviyede azaldığı bulundu. Eğitimli vakaların Covid-19 sonrası kreatinin medyan değerlerinin Covid-19 öncesi kreatinin medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede azaldığı (p=0,004) bulundu. Eğitimli vakaların Covid-19 sonrası GFR medyan değerlerinin Covid-19 öncesi GFR medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede arttığı (p<0,001) bulundu. Covid-19 hastalığı öncesi ve sonrası üre, kreatinin ve GFR değişim yüzdesi incelendiğinde eğitim almayan vakalarda kreatinin değerlerinin eğitimli gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha fazla artış gösterdiği (p=0,027) bulundu. Eğitimli vakaların favipiravir kullanım oranlarının, almayan vakaların favipiravir kullanım oranlarından istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha yüksek olduğu (p=0,026) bulundu. Buna ek olarak eğitim alan ve almayan vakalar arasında hastaneye yatış, sonlanım noktası farklılığı, entübasyon oranı, seyirde SVO, MI gibi komplikasyon gelişimi, mortalite oranı, seyirde geçici hemodiyaliz (HD) ihtiyacı ve hastalık sonrası rutin HD ihtiyacı oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede farklılık göstermediği bulundu. Sonuç Çalışmamızda prediyaliz KBY hasta eğitiminin Covid-19 sonrası gelişebilecek renal fonksiyon kaybına sebep olmadığını hatta böbrek fonksiyonlarında iyileşme sağladığını gösterdik. Ayrıca eğitim alan grupta favipravir kullanımın daha fazla olduğunu ve sigara kullanımın daha az olduğunu gördük. İki grup arasından eğitimi olmayan grupta Covid-19 sonrası üre, kreatinin ve fosfor düzeylerinde artma, GFR'de azalma olduğunu gördük. Eğitimli olan grupta ise Covid-19 sonrası kreatininde azalma ve GFR'de artma, hemoglobinde düşme olduğunu gördük. Her iki grupta hastaneye yatış, yatış süresi, entübasyon oranı, hastalık seyrinde morbidite ve mortalite gelişimi, seyirde geçici hemodiyaliz ihtiyacı ve hastalık sonrası rutin hemodiyaliz gereksinimi arasında fark saptamadık. Bu durum hasta sayısının az olmasında kaynaklı olabilir. Literatürde, KBY hastalarında prediyaliz hasta eğitimiyle Covid-19'un böbreklere olan etkisini araştıran çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu çalışmamızın bu konu ile ilgili yapılacak diğer çalışmalara öncü olacağını düşünmekteyiz.
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda intihar riskinin bilişsel esneklik ve sosyal biliş ile ilişkisinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı obsesif kompulsif bozukluk tanısı alan hastalarda intihar riskinin sosyal biliş ve bilişsel esneklikle ilişkisini belirleyerek önlenebilir ölüm nedenlerinden biri olan intiharı erken tespit etmek, önlem almak ve uygun tedavileri geliştirebilmeye yardımcı olmaktır. YÖNTEM VE ARAÇLAR: Çalışmamızın örneklemi, Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurarak Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı alan (n=51) hastalardan oluşmaktadır. Psikiyatrik değerlendirme, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabının beşinci baskısı (DSM-V) ölçütlerine göre klinisyen tarafından yapılmıştır. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu doldurulmuş, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOCS) uygulanarak hastalığın şiddeti, Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) uygulanarak bilişsel esneklik skorları, İma Testi ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulanarak sosyal biliş skorları, İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) uygulanarak da intihar riski hesaplanmıştır. BULGULAR: İOÖ, intihar düşüncesi ve intihar girişimi ile sosyodemografik ve klinik veriler karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Y-BOCS ölçeği ile İOÖ total ve alt ölçekleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı ölçülmüştür (p<0,05). Y-BOCS ölçeği ile BEE arasında negatif korelasyon, İOÖ total ve alt ölçekleri ile BEE arasında da negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Geçmiş intihar düşüncesine sahip kişilerin BEE skorları düşük olarak saptanmıştır (p<0,05). Sosyal biliş değerlendirme ölçekleri ile İOÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır_(p>0,05). SONUÇ: OKB'de bilişsel esnekliğin az olması ile, hastalık şiddetinin ve intihar olasılığının yüksek olması arasında ilişki saptanmıştır. Hastalık şiddetinin intihar olasılığını artırmasında bilişsel katılığın aracı rol üstlendiği düşünülmüştür. Sosyal bilişsel beceriler ile intihar olasılığı, geçmiş intihar düşüncesi ve intihar girişimi öyküsü arasında ilişki saptanmamıştır. Bilişsel esnekliğe yapılacak terapötik müdahalelerin intihar riski ve hastalık prognozuna olumlu katkı yapacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bilişsel esneklik, intihar, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal biliş, yürütücü işlevler
Kuzey Ege kömür havzasındaki bir bölgede madenciler ve diğer 18-50 yaş arası erkeklerde; hipertansiyon ve obezite sıklığı, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, kardiyovasküler ri̇sk faktörlerine ilişkin tutum ve davranışlar
Araştırma erkek nüfusunun önemli bir çoğunluğunun geçim kaynağı madencilik olan Balıkesir iline bağlı Sarıbeyler mahallesinde yaşayan 18-50 yaş grubu erkeklerin genel iyilik hallerini saptamak, sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını ölçmek, kardiyovasküler risk düzeylerini tespit etmek ve mesleği madencilik olan ile olmayanlar arasındaki riskli davranışların, yüksek kan basıncıun, obezitenin sıklığını karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Kesitsel tipteki araştırmamızda veri toplama Temmuz- Ağustos 2022 tarihleri arasında anket formu ile yüz yüze gerçekleştirilmiştir. Evren Balıkesir ili Savaştepe ilçesi Sarıbeyler mahallesinde ikamet eden 18-50 yaşında 409 erkekten oluşmaktadır. Evrene ulaşılmak hedeflenmiş olup 323 (%78.9) kişiye ulaşılmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkenleri; yüksek kan basıncı ve abdominal obezitedir. Tanımlayıcı analizlerde kategorik yapıdaki veriler için sayı ve yüzde; normallik varsayımına uyan sürekli olan veriler için ortalama ve standart sapma; normallik varsayımına uymayan sürekli olan veriler için ortanca, 25.-75. yüzdelikler verilmiştir. Tek değişkenli analizlerde, kategorik olan veriler için Ki-kare testi; sürekli olan verilerde parametrikler için Student T test, non parametrikler için ise Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Çok değişkenli analizlerde Binary Logistic Regresyon kullanılmıştır. Araştırmada 323 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcıların %41.8' i madenci, %58.2' si ise madencilik dışındaki mesleği olan gruptur. Madenciler maden dışı meslek grubuna göre daha çok ağır kaldırarak, sürekli terletecek kadar fiziksel aktivitede çalışmaktadır ve öğrenim düzeyi daha düşüktür. Tüm katılımcıların %25.4' ünde yüksek kan basıncı saptanmıştır. Madencilerdeki yüksek kan basıncı saptanması (%34.2) maden dışındaki mesleğe sahip olan gruba (%20.7) göre daha sıktır. Yeraltında çalışmak, kömür madencileri için yüksek kan basıncı saptanması sıklığını arttırmaktadır. Madenlerde önemli derecede toza maruziyetin olduğu çalışma türlerinde çalışanlarda maden dışındaki çalışanlara göre daha fazla yüksek kan basıncı saptanmıştır. Madencilerde mesleği madencilik dışı olan gruba göre daha fazla abdominal obezite saptanmıştır. Sonuç olarak madencilik mesleği, yüksek kan basıncı ve abdominal obezite verilerine dayanarak kardiyovasküler açıdan daha çok tehlike oluşturmaktadır.
Balıkesir merkezindeki okul çocuklarında horlama ve uykuda solunum bozukluğu sıklığı
Amaç: Okul çocuklarında uykuda solunum bozukluğu yaygın bir hastalık olup en önemli belirtisi horlamadır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de çocuklarda uykuda solunum bozukluğu prevalansı ile ilgili yeterli çalışma yoktur. Balıkesir ilinde horlama ve uykuda solunum bozukluğu sıklığı bilinmemektedir. Bu çalışmada, Türkçe geçerliliği ve güvenilirliği kanıtlanmış bir ölçek kullanarak Balıkesir il merkezindeki ilköğretim çağındaki çocuklarda horlama ve uykuda solunum bozukluğu sıklığını araştırmayı ve ilişkili klinik bulguları sorgulamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, kesitsel, prospektif olarak planladığımız çalışmayı Ocak 2022 - Mayıs 2022 tarihleri arasında yaptık. Balıkesir merkez ilköğretim okullarında eğitim gören 5-13 yaş arasındaki çocuklar çalışmanın evrenini oluşturdu. Anaokulu, 1. sınıf, 4. sınıf, 6. sınıf ve 8. sınıftaki çocuklar ebeveyn anketi uygulanmak üzere çalışmaya alındı. Örneklem büyüklüğü hesaplanırken uykuda solunum bozukluğu sıklığı %15 olarak kabul edilerek, güven aralığı %95 ve standart hata %2,5 alındı. Örneklem büyüklüğü 750 olarak belirlendi. İl merkezindeki okullar içerisinden basit rastgele örnekleme yöntemi ile 13 okul belirlendi. Gerekli yazılı izinler alındıktan sonra okullardan sistematik örnekleme yöntemiyle seçilen şubelerdeki öğrencilere 1300 anket formu dağıtıldı. Anaokulu yaş grubu görece azınlıkta olması nedeniyle tabakalı örnekleme ve orantılı seçim kullanıldı. Ebeveynlere ulaştırılan Pediatric Sleep Questionnaire (PSQ) ölçeğini içeren anket formu ile veriler toplanarak horlama durumları, uykuda solunum bozukluğu varlığı ve ilişkili klinik bulgular analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza anket formu çalışma kriterlerine uygun şekilde doldurulan 856 (%66) çocuk alındı. Balıkesir merkezindeki 5-13 yaş arası çocuklarda habitüel horlama sıklığı %5,58, uykuda solunum bozukluğu (SRBD) sıklığı %9,11 olarak saptandı. Cinsiyete göre karşılaştırıldığında horlama sıklığı (E/K:%5,4/5,7; p=0,86) ve uykuda solunum bozukluğu sıklığında (E/K:%8,8/9,4; p=0,73) anlamlı bir farklılık bulunmadı. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde habitüel horlama sıklığı 5-6 yaş grubunda en yüksek (%7,3) olarak saptanmış olsa da istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,198). Uykuda solunum bozukluğu sıklığı da yaşa göre karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,50). Eşlik eden hastalık, katılımcıların %11,6'sında mevcut olup uykuda solunum bozukluğu için anlamlı risk faktörü iken (p<0,001) aynı durum horlama için geçerlilik göstermedi (p=0,079). Tanıklı uyku apnesi sıklığı %2,3 olup, hem habitüel horlama (p=0,001) hem de uykuda solunum bozukluğu ile (p<0,001) pozitif ilişkili bulundu. Enürezis nokturna, sabah baş ağrısı, büyümede duraklama, şişmanlık, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi morbiditeler uykuda solunum bozukluğu olanlarda istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha sık saptandı. Habitüel horlamaya şişmanlık (p=0,081) dışındaki fiziksel ve davranışsal sorunların anlamlı düzeyde eşlik ettiği görüldü. Sonuç: Uykuda solunum bozukluğu yaygın bir hastalık olup çocuklarda önemli sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızda horlama ve uykuda solunum bozukluğunun ilköğretim okulu çocuklarındaki prevalansını tespit ettik. Aynı zamanda horlamanın kronik komplikasyonlarla ilişkisini ve uyku apnesi riskini artırdığını gösterdik. Okul taramaları ve anket çalışmaları ile tanı için gözden kaçmış olabilecek çocukların tespit edilebilir olduğunu doğruladık. Uyku laboratuvarlarına erişimin tüm dünyada kısıtlı olduğu ve semptomları olan tüm çocuklara polisomnografi yapılmasının maliyetli olduğu bir gerçektir. Bu nedenle fiziksel ve davranışsal zorluklar yaşayan çocuklar başta olmak üzere risk tayininin yapılması, erken tanıya ulaşması ve tedavi edilebilmesi için uyku ölçeklerinin kullanımı faydalı bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Uykuda solunum bozukluğu, horlama, prevalans, pediyatrik uyku ölçeği
Balıkesir il merkezinde 6-10 yaş arası çocuklarda obezite sıklığı ve etkileyen faktörler
Amaç: Obezite, mortalitesi yüksek olan pek çok komplikasyonları olan kronik bir hastalıktır. Hem yetişkinde hem de çocuklarda sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Çocukluk çağında başlayan obezitenin erişkin çağında düzeltilmesi daha zor olmakta, komplikasyonlarla daha erken yaşta karşılaşılmaktadır. Bu nedenle obezitenin erken tespiti ve önlenmesi toplumun genelinde obezitenin sıklığının ve bağlı komplikasyonların azalmasını sağlayacaktır. Biz de bu çalışmamızda Balıkesir il merkezinde yaşayan 6-10 yaş aralığındaki çocuklarda obezite sıklığını ve etkileyen faktörleri belirleyerek, obezitenin önlenmesine dair alınabilecek önlemlere ve literatüre katkıda bulunmayı hedefledik. Materyal ve Metot: Araştırma kesitsel tanımlayıcı araştırma olarak planlandı. Balıkesir il merkezinde 2021-2022 öğrenim döneminde ilk öğretimlerden rastgele altı okul seçildi. Öğrencilere anketler dağıtıldı. Anketi doldurup gönderen ve çalışmaya katılmayı kabul eden öğrenciler çalışmaya alındı. Okullara gidilerek çalışmayı kabul eden öğrencilerin boy ve kiloları ölçüldü. BKİ, CDC eğrileri baz alınarak hesaplandı. Çocuklar zayıf (<5p), Normal kilolu (5-85p), fazla kilolu (85-95 p), obez (95 p ve üzeri) olarak sınıflandırıldı. Demografik veri anketi, literatür taranarak 18 sorudan oluşturuldu. ABFA skorlaması çocukların beslenme ve aktivite düzeylerini ölçmek için kullanıldı. Sonuçlar SPPSs25 ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya anketleri tam dolduran ve boyu, kilosu ölçülen 392 çocuk dahil edildi. Katılımcıların %53'ü kız, %47'si erkekti. Obezite sıklığı %15,1; fazla kilolu sıklığı %16 olarak belirlendi. Erkeklerde obezite sıklığı (%16,8) kızlardan (%13,4) fazlaydı ancak istatiksel olarak anlamlı değildi. Anne BKİ ile obezite doğru orantılı olarak artmaktaydı. ABFA skoru anne BKİ ve çocuk BKİ arasında negatif bir ilişki saptandı. ABFA skoru arttıkça BKİ düşmekteydi. Sonuç: Balıkesir il merkezinde çocuklarda obezite sıklığı literatür ile benzer düzeylerde saptanmıştır. 6-10 yaş grubu ergenlik öncesi dönemi temsil etmektedir. Ergenliğe obez olarak giren bireylerin ilerde kilo vermesi güçleşmekte ve yetişkinliklerinde de obez bireyler olarak hayatlarına devam etmekte pek çok komplikasyona açık hale gelmektedirler. Obezitenin toplumda önlenmesi açısından bu yaş grubu önem arz etmektedir. Biz de bu çalışmamızda bu yaş grubu obezitenin özellikle anne kilosuyla yani anne beslenmesiyle yakından ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Yine ABFA skoru gibi skorlamalar kullanılarak obezite riski belirlenerek buna yönelik kişisel önlemler alınabilir. Ailelere bu yönde eğitim verilmesi planlanabilir.
Akut pankreatit kliniğinin şiddetini öngörmek üzere bilgisayarlı tomografide visseral ve subkutan yağ ölçümü tekniği kullanımının bir inflamatuar belirteç olarak nötrofil lenfosit oranı ile birlikte değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit pankreasın inflamasyonu ile ilişkili bir durumdur. Obezite, vücut yağ dokusunun artışı ile birlikte olan ve inflamasyonun arttığı klinik bir durumdur. Pankreatitin kötü seyri ile komplikasyonların gelişimi açısından potansiyel risk faktörüdür. Nötrofil lenfosit oranı bir inflamatuar belirteç olarak yaygın kullanılmaktadır. Çalışmamızda akut pankreatitin şiddeti ile; abdomen bilgisayarlı tomografi ile ölçülen subkutan ve visseral yağ doku oranları, nötrofil / lenfosit oranı ve diğer klinik, laboratuvar parametreler arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Gereç Yöntem: Çalışma kapsamında 15.04.2019 ile 15.04.2022 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Kliniğine akut pankreatit tanısı ile yatışı yapılan hastalar geriye dönük olarak taranmış ve yatışı müddetince abdomen bilgisayarlı tomografi tetkiki uygulanmış olan 79 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Seçilen hastaların; demografik verileri, laboratuvar bulguları, Revize Atlanta Kriterlerine göre pankreatit sınıflamaları, yandaş hastalıkları, akut pankreatit etiyolojileri, Adobe Photoshop CS5 programı kullanılarak abdominal bilgisayarlı tomografide L2-L3 vertebra düzeyinde visseral ve subkutan yağ dokusu ölçümü verileri kayıt altına alınıp SPSS 25.0 programına kaydedilmiştir. Tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05'in altında anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırma grubunda 45 erkek (%57) ve 34 kadın (%43) yer almaktadır. Hastalar Revize Atlanta sınıflamasının görüntülemeye dayalı bir alt grubunu tanımlayan, ödematöz interstisyel pankreatit ve nekrotizan pankreatit grubu olmak üzere iki kısımda incelendi. Ödematöz pankreatitli hasta sayısı 59 (%74,7), nekrotizan pankreatitli hasta sayısı 20 (%25,3) olarak saptanıldı. Bilgisayarlı tomografi tetkikinde L2 - L3 vertebra düzeyinden alınan kesit üzerinden ölçülen, subkutan yağ doku alanının, toplam doku kesit alanına bölünmesi ile elde edilen değerin (sub/t), pankreatit şiddeti ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p═ 0,443). Aynı şekilde subkutan + visseral yağ doku alanı / toplam doku kesiti alanı arasındaki oran da pankreatit şiddeti ile anlamlı bir değişkenlik göstermemiştir (p═ 0,710). Nötrofil lenfosit oranı nekrotizan pankreatit grubunda 19,235 ± 21,58, ödematöz pankreatit grubunda 10,588 ± 12,03 olarak tespit edilmiş olup aradaki fark anlamlıdır (p═ 0,029). Sonuç: Çalışmamız neticesinde, subkutan ve visseral yağ doku oranları ile Atlanta Sınıflamasına göre elde edilen pankreatit tipleri arasında anlamlı bir ilişki saptanılmadı. Nötrofil lenfosit oranı ise nekrotizan pankreatit grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. NLO'nun pankreatit şiddetinin değerlendirilmesinde kullanılabileceği öngörüldü. Vücut yağ oranını hesaplamaya dayalı yöntemlerin literatüre katkı sağlayacak prospektif, geniş katılımlı ve çok merkezli çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Nonarteritik anterior iskemik optik nöropati ve normotansif glokom tanılı hastaların optik koherens tomografi anjiyografi, görme alanı ve patern ERG verilerine göre değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada nörooftalmoloji biriminde tanı konulan ve tedavisi yapılan NAİON hastaları ile glokom biriminde tanı konulan ve tedavisi yapılan normotansif glokom hastalarının ve eşit sayıda sağlıklı gönüllülerin görme alanı, elektroretinografi ve peripapiller optik koherens tomografi anjiyografi verileri karşılaştırılarak aradaki ilişki değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'ne göz muayenesi için Mayıs 2022- Ekim 2022 tarihleri arasında başvuran toplamda 22 NAİON hastasının 30 gözünün , 26 NTG hastasının 30 gözünün ve 27 sağlıklı bireyin 30 gözünün verileri prospektif olarak değerlendirildi. Hastalara tam bir oftalmolojik muayene yapıldı; yarık lamba ve fundus muayenesi, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basıncı, görme alanı, patern ERG ve peripapiller OKTA ölçümleri yapıldı. Verilerin 3 ayrı grup analizi IBM SPSS 22.0 paket programında yapıldı ve p<0.05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 41'i kadın, 34'ü erkek bireyden oluşan toplam 75 bireyi inceledik. Görme alanına göre değerlendirildiğinde NAİON ve NTG gruplarında kontrol grubuna göre MD ve PSD değerleri anlamlı yüksek saptandı. NAİON grubu ve NTG grubu arasında MD ve PSD değerlerine göre bakıldığında NAİON grubunda daha yüksek bulundu. NAİON ve NTG grupları optik disk başı OKTA parametrelerine göre kontrol grubuna kıyaslandığında tüm görüntü, peripapiller bölge, superior yarı alan, inferior yarı alan ve 6 kadrandaki ( nasal inferior, inferionasal, inferiotemporal, temporosüperior, süperiotemporal, süperionasal) kapiller vasküler pleksus daha az saptandı. NAİON ve NTG grupları birbiri ile kıyaslandığında, peripapiller bölge, inferior hemi, inferotemporal ve temporoinferior kadranlardaki vasküler dansitenin NAİON grubunda daha az olduğu bulundu. Optik sinir başının fonksiyonel değerlendirilmesi PERG ile yapıldı. NAİON grubu ile sağlıklı grup karşılaştırıldığında P50 ve N95 amplitüdünde NAİON grubunda anlamlı azalma saptanırken diğer patern ERG parametrelerinde anlamlı fark bulunmadı. NTG grubunda sağlıklı gruba göre patern ERG parametrelerinden sadece P50 uV de anlamlı azalma saptandı. NAİON ve NTG grubunu kendi arasında kıyasladığımzda NAİON grubundaki N95 genliğinin NTG grubuna göre daha az olduğunu saptadık. Diğer patern ERG parametrelerinde NAİON ve NTG grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuçlar: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropati ve normotansif glokom tabloları optik disk başı OKTA, görme alanı ve patern ERG parametrelerine göre değerlendirildiğinde farklılıklar görülmektedir. Özellikle görme alanı parametrelerinden MD ve PSD değerleri, patern ERG verilerinden N95 amplitüdü ve OKTA değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılıklar görülmektedir.
Tendon split yaklaşımla haglund cerrahisi yapılan hastalarda insersiyonel kalsifikasyonlar nedeniyle ankor kullanımının hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçları üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın temel hedefi tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan hastalarda Aşil insersiyosundaki kalsifik debrislerin hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçları üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2015-2023 tarihleri arasında kliniğimizde tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan 27 hasta (7 erkek, 20 kadın) retrospektif olarak değerlendirildi. İnsersiyonel kalsifik tendinopati (ICT) mevcut olan 13 hastanın her birine parsiyel tendon sıyırma sonrası ankor sütür ile onarım uygulanmıştır. ICT bulunmayan 14 hastaya ise tendon sıyırma işlemi uygulanmamıştır. Bu çalışmada Aşil tendonunda ICT varlığına göre hastalar iki gruba ayrıldı. Preop ve postop alınan AOFAS, FADI ve VAS skorlamaları ile bu iki grubun klinik ve fonksiyonel sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların plantar fleksiyon ve dorsifleksiyon güçleri izokinetik dinamometre cihazıyla ölçerek kıyaslama yapıldı. Hastaların preop x-ray grafilerinden yapılan ölçümler kıyaslanarak ICT ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda iki grup arasında yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri benzer bulundu. Preop ve postop alınan AOFAS, FADI ve VAS skorlarında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Fakat grupları ayrı olarak ele alınca her iki grupta da preop skorlar ile postop skorlar arasında anlamlı bir fark gözlendi. Tendon içi kalsifikasyon miktarının preop ve postop alınan skorlamaların hiç birinde anlamlı fark göstermediği bulundu. Preop olarak ölçülen FPA, CPA, HDH, HDHR, HDPA, CLA, BH, BCR değerlerinin bu iki grupta farklılık göstermediği görüldü. İzokinetik dinamometre ile ölçülen değerlerde iki grup arasında anlamlı bir fark olmadığı bulundu. Sonuç: Tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan tüm hastalarda mükemmel sonuç ve yüksek hasta memnuniyeti elde edildiği görüldü. Kalsifik tendinopati varlığının klinik durumu kötüleştirmediği, tedavi başarısını etkilemediği sonucuna varıldı. Aşil tendonu, insersiyosundan parsiyel olarak sıyrılıp ankor sütür ile onarım yapılan hastalarda plantar fleksiyon gücünde azalma yaşanmayacağı görüldü.
Vaskülarize fibula grefti uygulanan femur başı osteonekrozlu hastaların klinik ve radyolojik orta-uzun dönem sonuçları
Amaç: Femur başı osteonekrozu (FBO) tanısı ile Vaskülarize Fibula Grefti (VFG) cerrahi tedavisi uygulanan hastalarımızın postoperatif klinik ve radyolojik takipleri sonucunda; tedavi etkinliği ve hastalığın seyri üzerindeki etkisinin, ameliyat öncesi ve sonrası yapılan fonksiyonel klinik skorlamaların değerlendirilmesi, femur başındaki nekroz büyüklüğü ile hastalık evresinin klinik ve radyolojik sonuçlarla ilişkilendirilerek incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 2012-2022 yılları arasında başvuran 35 hastaya (32 erkek, 3 kadın) FBO tanısı ile VFG cerrahisi uygulandı. Radyolojik olarak preoperatif radyografi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile Steinberg sınıflamasına göre evreleme yapıldı ve Modifiye Kerboul (MK) açı değerleri ölçüldü. Ayrıca mm2 cinsinden nekroze alan ile femur başı alanı hesaplandı. Hastaların preoperatif ve postoperatif klinik skorlama olarak Harris Hip Score (HHS) ve ağrı skoru Visual Analogue Scale (VAS) değerleri dökümante edildi. Radyolojik olarak ilk 6 ay boyunca aylık, devamında 3 ay arayla röntgenografi ile değerlendirme yapıldı. İlk 1 yılda da 3 ayda bir çekilen Bilgisayarlı Tomografi'deki (BT) greft ile femur başı trabeküler osseöz yapının osteointegrasyon oluşum süresi ölçülerek dökümante edildi. Ayrıca hastalardaki preoperatif ve postoperatif kollapsın varlığı ve mm cinsinden miktarı, çekilen röntgenografiler aracılığı ile hesaplandı. Ortalama yaşı 36.6 (aralık 21-52) ve ortalama 4,1 yıl takip edilen hastalarımızdan 22'si (%63) Evre IV, 6'sı (%17) Evre III, 7'si (%20) Evre II olup çalışmaya çoğunlukla ileri evre ve büyük nekrozlu hasta grupları dahil edilmiştir. Bulgular: Preoperatif HHS ortanca değeri (minimum-maksimum) 29 (13-75) iken, postoperatif HHS; 91 (46-100) olarak gözlendi. Preoperatif ortalama MK açı değeri 289,3o (Grade 3) olup nekroz oranı ortalama %51,3 olarak saptanmıştır. Hastalarımızın preoperatif %37'si prekollaps evredeyken, %63'ü postkollaps evrede olup, prekollaps evredeki hastaların HHS ortanca değerleri 31'den 92'ye yükseldiği gözlendi. Ayrıca Evre IV olan 22 hastanın HHS ortanca değerleri 27'den 80,5'e yükseldiği gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,027). MK sınıflamasına göre Grade 4 olan 18 hastanın postoperatif ortalama HHS değerinin de 82 olduğu gözlendi. Sonuç: VFG cerrahisinin; prekollaps hastaların yanı sıra postkollaps hastalarda da uygulanabileceği, sonuçlarının tatmin edici olduğu ve artroplasti gereksinimini minimize ettiği savunulmaktadır. Ayrıca büyük nekrozlu hastalarda da fonksiyonel klinik sonuçların iyi olduğu ve artroplasti gereksiniminin ileri dekatlara ötelenmesini sağlayarak biyolojik kalça sağkalımını arttırdığı savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Femur başı osteonekrozu, Vaskülarize Fibula grefti, avasküler nekroz, eklem koruyucu cerrahi, büyük lezyon, ileri evre.