Baskent University
Discipline

Neurology

Baskent University

188

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik inme proflaksisinde asetil salisilik asit (ASA) kullanan hastada ek olarak proton pompa inhibitörü (PPI) verilmesi tedavi etkisini azaltır mı?

İnme tüm dünyada koroner kalp hastalığı ve kanserin ardından üçüncü sıklıkta ölüm nedenidir. İnmenin önlenmesinde hipertansiyon, diabet, hiperkolesterolemi, sigara gibi risk faktörleriyle mücadelenin yanısıra profilaktik ilaç tedaviside çok önemli yer tutmaktadır. İskemik inme proflaksisinde en yaygın kullanılan ve etkinliği ispatlanmış olan antiagregan ilaçlar asetil salisilik asit (ASA) ve klopidogreldir. ASA sıklıkla GIS yan etkileri nedeniyle PPI?leri ile birlikte kullanılırlar. Bu çalışmada iskemik inme profilaksisinde ASA ile birlikte lansoprazol kullanımı ASA?nın antiagregan etkinliğini azaltıp azaltmadığının saptanması amaçlandı. Yalnız ASA ve ASA ile beraber 30 mg lansoprazol kullanan hastalarda antiagregan etkinlik empedens agregometri yöntemi ile değerlendirildi. Yüz doksan dokuz inme/GİA nedeniyle 100 mg ASA kullanmakta olan hasta başlangıçta aspirin direnci varlığı için tarandı ve 57 hasta direnç nedeniyle çalışmadan çıkartıldı. Yüzkırkiki hastadan 75 hastaya dispeptik yakınmalar nedeniyle 30 mg lansoprazol başlandı. Her iki grup hastanın ASA direnci için kanları alınıp analiz edildi. İki grup arasında ASA etkinliği açısından fark saptanmadı. ASA direnci saptanan hastalarda doz artışı ile direnç rakamsal değeri düşük olan hastaların doz artışı sonrası direncinin kırıldığı gözlendi. Bu çalışma 100 mg ASA ile birlikte 30 mg lansoprazol kullanımının erken dönem antiagregan etkinlikte azalmaya neden olmadığı ve ASA direnci rakamsal değeri düşük olan hastaların doz artışından fayda görebileceğini göstermiştir. Ancak direnç saptanan hasta sayısının azlığı nedeniyle bu sonucun geniş gruplarda tekrarlanması güvenilirliği artıracaktır. Çalışma hastalarının antiagregan kullanım süreleri bir yıldan kısa süreli olduğundan kronik dönemde zamanla gelişen geç etkilerin saptanması için uzun süreli çalışmalar gerekmektedir

Antiülser ajanlarAntiülser ajanlarAspirin+3
Tuğba Özel
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normalde, spastisitede ve rijiditede patella t refleksi ve pendulumunun elektrofizyolojik ve kineziyolojik özellikleri

Parkinson hastalığı tonus artışı ile giden bir hareket bozukluğudur. Spastisite üst motor nöron lezyonu sonrası gelişen bir hareket bozukluğudur. Spastisite ekstremite kaslarının hareket hızına bağlı tonus artışıdır ve dolayısıyla hastaların günlük yaşam işlevlerini etkiler. Bu çalışmada normallerde, Parkinson Hastalığında ve spastisitede bir fazik germe olan ve tonus değişikliğinden belirgin şekilde etkilenen Patella T refleksi ile pendulumunun normallerdeki durumunu ve hastalığa bağlı olabilecek özelliklerini elektrofizyolojik ve kineziyolojik olarak araştırmak amaçlanmıştır. Elektronik tetiklemeli refleks çekici ile patella T refleksi uyarılmış, Quadriceps femoris ve Biceps femoris kaslarından yüzeyel elektrotla kayıtlamayla monosinaptik bir refleks olan Patella T refleksinin elektrofizyolojik özellikleri ile bu refleks sırasında diz ekleminin hareket özelliklerinin normallerde, spastisitede ve rijidite hastalarındaki değişimi incelenmiştir. Akselerometre ile patella refleks yanıtının başlama zamanı ve de goniometrik bir yaklaşımla refleks sırasında eklem açı değişikliği ve açısal hızı ölçülmüştür. Çalışmaya normal kontrol grubu olarak yaş ortalaması 32±10,1 yıl olan 25 normal kontrol (19 erkek, 6 kadın) alınmıştır. Patella T refleksinin latansı 17,9±1,9 milisaniye ve amplitüdü 6404,1±2860,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf- SLR yanıtının latansı 19,5±2,8 milisaniye ve amplitüdü 1065,2±740,8 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-MLR yanıtı tek bir olguda (%4) gözlenmiş olup latansı 32,4 milisaniye ve amplitüdü 1013,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-LLR yanıtı 7 olguda gözlenmiş olup gözlenme oranı %28?dir. Bf-LLR yanıtının latansı 82,4±10,7 milisaniye ve amplitüdü 596,0±247,5 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı 51,5±9,9 milisaniye olarak ölçülmüştür. Pendulum sayısı 4,8±1,5?dir. Eklem hareketinin açısı 18,3±5,6 derece; ekstansiyon zamanı 317,4±23,4 milisaniye, anlık açısal hız 58,0±16,6 derece/saniye, frekans 1,0±0,1?dir. İlk sönüm oranı (x1/x2) 2,2±1,2, 2. sönüm oranı (x2/x1) 0,6±0,2 olarak hesaplanmıştır. Y parametresi değeri 60,3±16,1 olarak hesaplanmıştır. Spastisite grubu için yaş ortalaması 47,6±14,0 yıl olan 65 olgu (38 erkek, 27 kadın) çalışmaya alınmıştır. Patella T refleksinin latansı 17,7±2,3 milisaniye ve amplitüdü 6938,1±4228,9 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-SLR yanıtının latansı 17,6±2,4 ms ve amplitüdü 1195,4±1039,5 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-MLR yanıtı 58 olguda (%89,2) gözlenmiş olup latansı 51,2±9,7 milisaniye ve amplitüdü 398,5±325,9 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-LLR yanıtı 49 olguda gözlenmiştir (%75,4). Bf-LLR yanıtının latansı 100,3±16,4 milisaniye ve amplitüdü 335,6±209,5 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı 51,9±9,4 milisaniye olarak ölçülmüştür. Pendulum sayısı 4,7±2,2?dir. Eklem hareketinin açısı 14,8±6,8 derece, ekstansiyon zamanı 255,5±80,0 ms, anlık açısal hızı 60,5±28,0 derece/saniye, frekans 1,3±0,5?dir. İlk sönüm oranı (x1/x2) 1,8±1,2?dir. 2. sönüm oranı (x2/x1) 0,5±0,3 olarak hesaplanmıştır. Y parametresi değeri 49,3±23,8 olarak hesaplanmıştır. Rijidite grubu için yaş ortalaması 66±10 olan 45 Parkinson olgusu (23 erkek, 22 kadın) çalışmaya alınmıştır. Patella T refleksinin latansı 17,9±2,4 milisaniye ve amplitüdü 4467,7±2528,4 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-SLR yanıtının latansı 18,1±2,7 ms ve amplitüdü 912,9±443,9 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-MLR yanıtı 1 olguda (%2,2) gözlenmiş olup latansı 61,0 milisaniye ve amplitüdü 750,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-LLR yanıtı 28 olguda gözlenmiştir (%62,2). Bf-LLR yanıtının latansı 94,2±17,0 milisaniye ve amplitüdü 770,8±488,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı 61,7±5,7 milisaniye olarak ölçülmüştür. Rijidite grubunda; Pendulum sayısı 1,8±0,7?dir. Eklem hareketinin açısı 9,2±4,2 derece, ekstansiyon zamanı 274,5±39,3 ms, anlık açısal hızı 33,7±15,5 derece/saniye, frekans 1,3±0,2?dir. İlk sönüm oranı (x1/x2) 2,8±2,8?dir. 2. sönüm oranı (x2/x1) 0,2±0,2 olarak hesaplanmıştır. Y parametresi değeri 27,5±13,9 olarak hesaplanmıştır. Rijidite grubunda normal olgularla karşılaştırıldığında pendulum sayısının belirgin azaldığı, eklem hareket açısının küçüldüğü, ekstansiyon zamanının kısaldığı ve anlık açısal hızın belirgin yavaşladığı gözlenmiştir. Patella T refleksinin latansında belirgin bir değişme olmaz iken amplitüdü ufalmış ve akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı uzamıştır. Spastisite grubunda ise normal olgularla karşılaştırıldığında pendulum sayısının değişmediği, eklem hareket açısının küçüldüğü, ekstansiyon zamanının kısaldığı ve anlık açısal hızın arttığı gözlenmiştir. Patella T refleksinin latansında belirgin bir değişme olmaz iken amplitüdü artmış ve akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı değişmemiştir. DTR belirgin artmıştır. Ayrıca spastik grupta ilk iki genliğin birbirine oranı normallere kıyasla belirgin şekilde değişmiştir. Parkinson hastalığında Patella T refleksinin kineziyolojik özellikleri belirgin şekilde değişmektedir. Ve en çarpıcı değişim refleksin pendulum sayısında ve ilk hareket açısındadır. Kineziolojik ölçeklerden geliştirilen ?Yaltkaya? parametresi parkinson hastalığını normallerden ayırt edebilmektedir. Spastisite de Patella T refleksinin kineziyolojik özellikleri belirgin şekilde değişmektedir. Ve en çarpıcı değişim refleksin DTR sayısında, amplitüdünde, ekstansiyon zamanındadır. 2. sönüm oranı ve Y parametresinin 2. sönüm oranıyla çarpımından elde edilen değer spastik hastalardaki spastisite düzeyini belirleme açısından anlamlıdır

ElektrofizyolojiHareketKas spastisitesi+3
Mehmet Gürbüz
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik inmede trail düzeyleri

Giriş: İskemik inme, nöroloji kliniğinde en sık karşlaşılan hastalık olup toplumda ciddi morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Bu sebeple yapılan çok sayıda araştırmaya rağmen patofizyolojide ve etiyolojide ciddi bilgi boşlukları ve eksiklikler olduğu bilinmektedir. Dünyada iskemik inmede kullanılma amacıyla birçok biyobelirteç çalışması devam etmektedir.İnme için geliştirilecek biyobelirteçler, hastalık için riskli grubun tanımlanmasında, hastalığın altında yatan nedenin ortaya çıkartılmasında, son durumda oluşacak infarkt hacminin ve sonuçlarının tahmininde, erken nörolojik bozulma tahmininde, klinik gidişin tahmininde, hemorajik dönüşüm oluşumunun saptanmasında, arteriyal rekanalizasyonda ve tedavinin etkinliğinin izlenmesinde kullanılabilir. Amaç: İskemik inme geçiren hastalarının ve sağlıklı gönüllülerin serum TRAIL protein düzeyinde farkı gözleyerek, hastalığın etiyo-patolojisinianlamaya katkıda bulunmak. TRAIL düzeyinin inme geçirildikten sonraki belirli periyotlarda ölçülerek serumdaki düzeyinde meydana gelen değişimleri izlemek ve hastanın progresyon süreciyle olan ilişkisini saptanmak. İnme durumunu takiben yapılabilecek olan trombolitik tedavinin (TPA: Doku Plazminojen Aktivatörü) TRAIL düzeyine olası etkisini gözlemek, tedavinin etkinliğini değerlendirmek. İskemik inmeden sorumlu risk faktörleri ile TRAİL düzeylerinin ilişkisini karşılaştırmak. Materyal ve Metot: DEÜTF Nöroloji AD'na inme nedeni ile 24 saatlik süre içinde başvuran 100 olgu ve yaş, cinsiyet açısından grup eşleştirmeye dikkat edilerek 100 sağlıklı gönüllü araştırmaya dahil edilmiştir. Hasta grubundan ilk gün (1. Gün), ilk hafta (7. Gün), ilk ay (28. Gün) ve 6. ay kan örnekleri alınmıştır. Kontrol grubunda tek sefer kan, aynı tüplere aynı miktarda alınmıştır. Hasta ve sağlıklı kontrollerden demografik ve risk faktör verileri toplanmıştır. Bunun dışında inme hastalarının kliniğe geldikleri ilk gün Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) kriterine göre inme sınıflandırılması yapılmıştır. Ayrıca hastalara hem ilk gün hem de takip süreleri süresince (yedinci gün, 28. gün) NIH İnme Ölçeği (National Institute of Health Stroke Scale, NIHSS) ve Modifiye Rankin Skalası (mRÖ) değerlendirilmesi yapılmıştır. İstatiksel analiz SPSS 18 ile birlikte değerlendirildi. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda hastaların yaş ortalaması, hipertansiyon, diyabet, sigara ve antiagregan/antikoagülan kullanımı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha anlamlı saptandı. Akut dönemde (ilk 24 saatte) inme hastalarında, kontrol grubu olgularına göre serum TRAIL protein düzeyinin düşük olduğu saptandı. ROC analizinde serum TRAIL düzeyinin hasta ve kontrolleri ayırt edici bir test olduğu saptandı. TRAIL protein düzeylerinin 1 . aydan itibaren artmaya başladığı saptandı. TPA alan hastalarda değerlendirilen NIHSS (1. Gün-1. Hafta) ile TRAİL düzeyleri arasında ilişki saptanmamıştır. Hastaların risk faktörleri/koruyucu faktörleri (hipetansiyon, diabet, sigara içimi, alkol kullanımı, antiagregan kullanımı, başka bir nörolojik hastalık varlığı) ile serum TRAIL düzeyi karşılaştırılmış ancak istatistiksel anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: TRAİL proteini iskemik inmede biyomarker olarak kullanılması düşünülen biyobelirteçlerden olup literatürde bununla ilgili kısıtlı bilgi bulunmaktadır. Çalışmamız bu sebeple literatüre önemli bir katkı sağlamıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler sonucunda akut dönemde TRAİL proteinin düzeyinde azalmalar iskemik inme tanısı konmasında yardımcı olabilir. Ayrıca migren, fonksiyonel hemiparezi vb. gibi iskemik inmeyi taklit eden klinik tablolarınayrımına da katkı sağlayabilir. Fakat bu proteinin tanıdaki katkılarının net değerlendirilmesi için daha geniş populayonlu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcüker: TRAİL, iskemik inmede biyobelirteç, iskemik inmede risk faktörleri

Beyin iskemisiBiyobelirteçlerPrevalans+4
Onur Yiğitaslan
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Huzursuz bacak sendromu hastalarında kognitif fonksiyonların nörofizyolojik ve nöropsikolojik olarak değerlendirilmesi

Huzursuz bacak sendromu (HBS) uyku ve yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilediği gösterilmiş ve son çalışmalarda kognitif disfonksiyonu da bünyesinde barındırdığı ileri sürülen sensorimotor nörolojik bir bozukluktur. Bu çalışmanın amacı HBS hastalarında kognitif fonksiyonların nörofizyolojik ve nöropsikolojik olarak değerlendirilerek kognitif defisit varlığını araştırmaktır. Çalışmaya Uluslararası Huzursuz Bacak Sendromu Çalışma Grubu tanı kriterlerine göre HBS tanısı konan 15 hasta ve yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 15 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcılara farklı kognitif alanları değerlendiren mini mental durum testi, verbal akıcılık testi (harf ve kategori), iz sürme testi A ve B, çizgi yönünü belirleme testi, sayı menzili testi, Wisconsin kart eşleştirme testi ve renkli progresif matrisler testini içeren bir nöropsikolojik test bataryası uygulandı. Elektrofizyolojik olarak olaya ilişkin endojen potansiyellerden P300 ve uyumsuzluk negativitesi (MMN) işitsel oddball paradigması kullanılarak kayıtlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında nöropsikolojik test skorları, P300 ve MMN parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç olarak bu çalışma HBS hastalarında kognitif fonksiyonların hem nörofizyolojik hem de nöropsikolojik açıdan birlikte değerlendirildiği ilk araştırma olup hastalarda kognitif disfonksiyon varlığını düşündüren bir kanıta rastlanmadı

BilişBilişsel işlevlerHuzursuz bacak sendromu
Burcu Eray
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Amyotrofik lateral skleroz hastalarında solunum ve yutma fonksiyon bozukluklarının ilişkisi

Amyotrofik lateral skleroz (ALS) üst ve alt motor nöronların birlikte tutulduğu progresif seyirli nörodejeneratif bir hastalıktır. ALS hastalarının prognozunda yutma güçlüğü ve solunum kaslarının kuvvetsizliği en ön önemli faktörler. Bu çalışmanın amacı ALS'li hastalarda yutma fonksiyon bozukluğu ile solunum fonksiyon bozukluğu arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmaya El Escorial tanı kriterlerine göre ALS tanısı konulan 27 olgu alınmıştır. Klinik değerlendirme için ALS fonksiyonel derecelendirme ölçeği kullanılmıştır. Hastaların beyin manyetik rezonans görüntülemesi, MR spektroskopi, Diffuzyon Tensor MR (MRG) görütülemeleri yapılmış ve kortikospinal traktus tutulumu yönünden motor evoked potansiyelleri kaydedilmiştir. Olguların solunum fonksiyonları Forced vital kapasite ve alternatifi olan SNIP inspiratuar basınç testleri ile değerlendirilmiştir. Olguların yutma ve solunuma fonksiyonlarıyla ilgili elektrofizyolojik kayıtlar EMG ile yapılmıştır. Olguların yutma ve solunum işlevleri 5 kanallı bir kayıtlama ile çalışılmış ve yutmayla ilgili A-0, A-C, 0-2 parametreleri ile solunum işleviyle ilgili inspiryum ve ekspiryum süreleri ve de yutmalı inspiryum ve ekspiryum süresi, yutma apnesi kaydedilmiştir. Olguların 20'si erkek 7'si kadın, yaşları 30-75 arasında olup, yaş ortalaması 53,2±12 idi. Olguların tanı konulduktan sonra çalışmaya alınmaya kadar geçen ortalama süresi 24,7±27,3 aydı. Olguların 5'i (%18,5) bulbar başlangıçlı, 22'si ekstremite başlangıçlıydı. Olgulardan 13'ünün disfaji limiti < 20 cc olup, disfajik olarak değerlendirilmiştir. Disfajisi olan 13 olgunun 9'unda solunum fonksiyon testlerinde bozukluk saptandı. Bunun karşıtı olarak ta olguların 11'inde hem yutma, hem de solunum fonksiyon testleri normal sınırlardaydı. Olguların disfaji limiti ile forced vital kapasiteleri ve SNIP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelâsyonu saptanmıştır. Tüm olgular ekspiryum sırasında yutma yapabilir iken, olgulardan 20'si inspiryumda yutma yapabilmektedir. Ancak disfajisi olan 7 olgu inspiryumda başarılı yutma yapamamıştır. Disfajisi olmayan 14 olgunun tümü inspiryumda yutma yapabilmekte, disfajisi olan olguların ise %54'ü (7/13) inspiryumda yutma yapamamaktadır. Özellikle de inspiryumda yutma yapamayan olguların tümünün disfaji limiti 5 cc'nin altında olduğu gözlenmiştir. Forced vital kapasite değeri düştükçe yutmalı inspiryum süresi uzamaktadır. Solunum ve fonksiyon bozukluğu birlikte olan 9 olgu ile solunum ve fonksiyon bozukluğu olmayan 11 olgu karşılaştırıldığında A-C, A-O, O-2, yutmalı ve yutmasız inspiryum ve ekspiryum süreleri ve aralarındaki farkı, yutma apnesi süreleri arasında istatistiksel anlamda fark saptanmamıştır. Olguların MEP bulguları değerlendirildiğinde 5 (%20,8) olguda normal sınırlarda bulgular saptanırken 19 olgunun bulgularının patolojik olduğu saptanmıştır. ALS olgularıyla sağlıklı kontrol grubunun MR traktografi FA değerlerinde anlamlı bir fark gözlenememiştir. Ayrıca beyin MR görüntülemelerinden sadece 2 olguda kortikospinal traktus tutulumu lehine intensite artışı izlenmiştir. Dolayısıyla bu çalışmada ALS hastalarının üst motor nöron tutulumunun gösterilmesinde TMS yönteminin MR görüntüleme yöntemine göre daha hassas olduğu sonucuna ulaşılmıştır. TMS anormalliğinin disfaji varlığı/yokluğu ile ilişkisi yönünden ise anlamlı bir birliktelik olmadığı saptanmıştır. ALS hastalarının prognozu yönünden yutma ve solunum fonksiyon bozukluğu belirleyicidir ve özellikle disfajinin saptanması ve tedavisine yönelik yaklaşımlar açısından "Disfaji Limiti" klinisyenlere yardımcı bir yöntem olarak değerlendirilebileceği sonucuna ulaşılmıştır

Amyotrofik lateral sklerozPiramidal yollarSolunum bozuklukları+3
Nazan Şimşek Erdem
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik polinöropatide hiperventilasyonun "threshold elektrotonus" üzerine etkisinin eşik izleme yöntemi "threshold trackıng" ile değerlendirilmesi

en yaygın görülen nörolojik komplikasyonu yaşam kalitesini olumsuz etkileyen distal simetrik polinöropatidir. Diyabetik polinöropatinin patogenezi multifaktöriyeldir. Hipergliseminin neden olduğu metabolik değişikliklerin ve demiyelinizasyon gibi yapısal değişikliklerin, nod ve internoddaki iyon kanallarındaki ve periferik sinir işlev bozukluğundaki rolleri çok iyi aydınlatılabilmiş değildir. Sinir ileti ve aksonal uyarılabilirlik çalışmaları, birçok hastalığın patofizyolojisini araştırmak için kullanılmakta olup diyabetik polinöropati de bunlardan birisidir. Çeşitli manevralarla periferik sinirdeki aksonal uyarılabilirlik göstergelerindeki değişiklikler incelenebilir ve hiperventilasyon ile ilişkili aksonal uyarılabilirlik bulgularının, diyabetik PNP'de periferik sinirde meydana gelen patolojik değişikliklerin mekanizmasının anlaşılmasına katkıda bulunması beklenir. Bu çalışmada, diyabetik PNP'li hastalarda klinik olarak gözlenen hiperventilasyon direncinin elektrofizyolojik karşılığını bulmayı ve diyabetik hastalarda nodal persistan Na kanallarının pH duyarlılığının normal olgulardan farklı olup olmadığını anlamayı amaçladık. 15 sağlıklı kontrol, 17 Tip 2 DM'li PNP'si olmayan ve 15 Tip 2 DM'li PNP'si olan olgu incelendi. Tüm olguların açlık kan şekerleri, HBA1C değerleri ölçüldü, sinir iletim çalışması yapıldı. Olguların hepsi 25 dakika hiperventilasyon yaptı, HPV öncesinde ve sonrasında HPV'a bağlı yakınma sorgulaması yapıldı. HPV öncesinde ve sonrasında, sol median sinirden kısa TROND protokolü uygulanarak motor aksonal uyarılabilirlik çalışması yapıldı. Tüm olgulardan HPV'den önce ve HPV'nin 15. dakikasında venöz kan alınarak kan gazı çalışıldı. HPV öncesinde PNP'si olan ve olmayan diyabetik hastalar ile sağlıklı kontroller arasında aksonal güç-süre zaman sabitinde ve reobazda anlamlı fark gözlenmedi. Eşik elektrotonusta depolarizan akımlarda, toparlanma eğrisinde ise 5. ms'deki supernormalitede ve subnormalitede polinöropatili hastaların daha depolarize durumda olduklarını destekleyen farklılıklar saptandı. HPV sonunda HPV'ye bağlı yakınma skalasındaki artış en belirgin olarak sağlıklı kontrollerde görüldü. Sağlıklı kontrollerin klinik olarak hiperventilasyondan etkilenmeleri hasta grubuna göre daha belirgindi. Hasta grupları arasında ise belirgin bir farklılık gözlenmedi. HPV ile kontrol grubunda reobazda anlamlı düşme izlenirken SDTC'deki artış istatistiksel olarak anlamlı değildi. Eşik elektrotonusda HPV ile değişiklik olmazken toparlanma döngüsünde RRP'da, 2,5. ms'deki refraktörlükte artış ve 5. ms'deki supernormalitede artış izlendi. HPV ile DM PNP (-) grupta uyarı-yanıt eğrisinde sola kayma görüldü. Reobaz ve SDTC anlamlı ölçüde değişmedi. Eşik elektoronusun depolarizan ve hiperpolarizan akımlarında farklılık gözlendi. RRP'da uzama, 2,5. ms'deki refraktörlük ve subnormalitede artış saptandı. PNP'li grupta ise HPV ile maksimum cevabın %50'si için gerekli olan uyarı şiddetinin azaldığı ve uyarı-yanıt eğrisinin sola kaydığı izlendi. Eşik elektrotonusta HPV sonrasında internodal K kanallarının etkilendiğini düşündürten değişiklikler izlendi. Toparlanma döngüsü, SDTC ve reobazda (p=0.05) HPV ile belirgin değişikliğin olmaması polinöropatisi olan hastalarda nodal persistan Na kanallarının pH'a duyarsızlığını işaret ediyordu. Sonuç olarak sağlıklı kontroller ile yapısal değişikliğin görülmediği hastaların aksonal uyarılabilirlik göstergelerinin benzer olduğu, yapısal değişikliğin gözlendiği hastaların aksonlarının ise daha depolarize olduğu görüldü. Diyabetiklerde pH değişikliğinden internodal K kanallarının etkilendiğini düşündüren bulgular elde edilirken, nodal persistan Na kanallarının duyarsızlığı da gösterilmiştir. Diyabetik hastalarda klinik olarak iskemi benzeri HPV direncinin varlığını gösterdiğimiz bu çalışmada bunun elektrofizyolojik karşılığının olduğu kanısındayız. Tüm bunların yanı sıra kontrollerle PNP'si olan ve olmayan hastaların arasındaki farklılıkların değerlendirilmesinde DM tedavisi için kullanılan ilaçların göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyoruz

AksonlarDiabetik nöropatilerHiperventilasyon+2
Gökçen Akça
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myastenia gravis'li hastalarda kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi ve kardiyak otonomik profil

Bu çalışmanın amacı; MG'li olgularda noninvaziv kardiyovasküler refleks testleri kullanarak kardiyak otonomik profili değerlendirmek ve kardiyak otonomik tutuluş saptanırsa bu durumun hastalarda timoma varlığı veya AChR Ab pozitifliği ile ilişkili olup olmadığını göstermekti. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöromüsküler Hastalıklar Polikliniğinde takipli yaşları 25-69 arasında değişen 30 MG'li hasta (15 E, 15 K) dahil edildi. Yaş ve cinsiyet uyumlu 30 sağlıklı kişi de kontrol grubu olarak belirlendi. Diabetes mellitus gibi kronik sistemik hastalığı olan, daha önce tanı almış kardiyak hastalığı bulunan, sigara içen ve otonom sinir sistemini etkileyen ilaç kullanım öyküsü olan kişiler çalışmaya alınmadı. Otonom disfonksiyonu değerlendirmek için hem Tasc Force Monitör aleti (kardiyak hemodinamik ve otonomik parametreler), hem de Ewing Batarya Testi kullanıldı. Ayrıca Ewing Batarya Testine iki değişken daha eklenerek Modifiye Ewing Batarya Testi elde edildi. Yapılan testler sonucunda MG'li olguların ve kontrol grubunun hemodinamik parametreleri karşılaştırıldığında; MG'li olgularda SKB ve DKB ortalamalarının daha yüksek olduğu görüldü. Kalp hızı değişkenliğinin spektral analiz sonuçlarında ise LF ve LF/HF oranının daha yüksek, HF değerinin daha düşük olduğu ayrıca BRS değerinin de daha düşük olduğu saptandı. Bu sonuçlar MG'li olgularda sempatovagal dengenin artmış sempatik tonus yönüne doğru bozulduğunu ve parasempatik yetmezliğin daha ön planda olduğu lehine yorumlandı. Çıkan sonuçlar için alt grup analizleri yapıldığında timoma varlığı ve AChR Ab pozitifliği ile anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Orijinal ve Modifiye Ewing Batarya Skoru sonuçları incelendiğinde MG'li olguların hiçbirisinde anormal sonuç yani otonomik tutuluş izlenmedi. Modifiye Ewing Batarya Skoru sonuçlarında ise sadece 3 MG'li hastada parasempatik bozukluk saptandı. MG hastalarında noninvaziv yöntemler kullanılarak kardiyak otonomik fonksiyonu belirlemek yüksek prediktif değere sahiptir. Erken dönemde otonom disfonksiyonu belirleme ve kardiyovasküler hastalığın erken tedavisi ile morbidite ve mortalite azaltılabilir. Bu sayede otonom disfonksiyona bağlı oluşan ani ölüm ve aritmiler önlenebilir Anahtar kelimeler: Myastenia Gravis, Baroreseptör sensitivitesi, Kalp hızı değişkenliği, Kardiyak otonomik tutuluş

BaroreseptörKalp hastalıklarıKalp hızı+2
Zehra Uysal Kocabaş
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin sapı lezyonlarında göz kırpma refleksinin lokalizasyon değeri

Fehim Arman
Akdeniz University
1983
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal ve nörojenik tutuluşu olan kişilerde kantitatif EMG analizi

Selahattin Yağan
Akdeniz University
1986
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral yaşlanmada piracetam ve seleğiline`nin etkisinin klinik ve nörofizyolojik değerlendirilmesi

Uğur Kahvecioğlu
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yutma ve devinime ilişkin potansiyeller

Murat Kurnaz
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis stentleme sonrasında baş ağrısı sıklığı ve beyin kollateral dolaşımı ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız; karotis stentlemesi yapılan hastalarda stentleme sonrasında görülen başğarısı oranının belirlenmesi ve bu baş ağrısın beyin kollateral dolaşımı ile ilişkisi olup olmadığının saptanması Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ocak 2017 – Temmuz 2019 tarihleri arasında Nöroloji Servisine yatarak Nöroanjiografi ünitesinde karotis stentleme yapılan ve sonrasında servis izlemlerinde yakın takibi yapılan, 1. hafta ve 1. ayda nöroloji poliklinik kontrolüne gelen hastalar dahil edilmiştir. Toplam 84 hasta saptanmış ve hastaların baş ağrısı gelişme oranı ve baş ağrısı gelişen hastalarda beyin kollateral dolaşımı incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 84 hastanın 23'ünde (%27,3) karotis stentleme sonrasında baş ağrısı gelişmiştir. Karotis stentleme sonrasında baş ağrısı olan ve olmayanların demografik verileri karşılaştırıldığında sadece primer baş ağrısı olan hastalarda stentleme sonrasında baş ağrısı daha fazla saptanmıştır(p:0,0001). Özellikle migren öyküsü olanlarda daha fazla işlem sonrasında baş ağrısı geliştiği izlenmiştir. Karotis stentleme sonrasında; baş ağrısı olan ve olmayan hastalar kollateral varlığı açısından kıyaslandığında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmamıştır (p:1,0) Sonuç: Karotis stentleme sonrasında gelişen baş ağrısı oranı % 27,3 saptanmıştır. Özellikle primer başağrısı olanlarda karotis stentleme sonrası başağrısı daha sıklıkla izlenmekle birlikte bu grupta migren tipi başağrısı olanlar daha fazlaydı. Verilerimiz beyin kollateral dolaşımının stent sonrası baş ağrısı gelişimi üzerine bir etkisi olmadığı lehinedir. Bununla birlikte önceden primer baş ağrısı özellikle migreni olanlarda karotis stentleme sonrası baş ağrısı gelişiminin daha sıklıkla izlenilebileceği klinisyenler tarafından göz önünde bulundurulmalıdır.

BeyinKarotis arteri hastalıklarıKarotis stenozu+2
Mehmet Eskici
Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer ve vasküler tipi demans arasında nötrofil/lenfosit (NLO), monosit/lenfosit (MLO) ve trombosit/lenfosit (TLO) oranlarının incelenmesi

Amaç: Bu çalışma ile bizim amacımız bu iki demans hastalığında tam kandaki proinflamatuar markır oranlarının farklı olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Nöroloji AD polikliniğinde ayaktan ve servisinde yatarak tedavi edilmiş olan AH ve vasküler demans hastalarını kapsayacaktır. Hastaların tanıları, hastane bilgi sisteminden taranacaktır. 2018 Ocak ve 2020 Eylül tarihleri arasında başvuran hastaların ilk başvuru sırasındaki kan sonuçları dahil edilecektir. Hastaların hemogram sonuçları geriye dönük olarak taranacaktır. Hemogram sonuçlarındaki nötrofil lenfosit, monosit lenfosit ve trombosit lenfosit oranları hesaplanarak kaydedilecektir. Bulgular: Çalışmaya katılan hastalarda AH-VaD karşılaştırmasında platelet/lenfosit ve nötrofil/lenfosit oranlarının değişkenliği arasında anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır. (p<0.001).Yine aynı zamanda Vasküler demans geçiren olgular ile Alzheimer demans geçiren olguların yaş ortalamaları arasında anlamlı bir fark tespit edilmiştir. (p<0.0001) Sonuç: İnflamasyona sekonder elde edilen proinflamatuar markerlar kronik ve progresif bir süreç olması nedenliyle AH'de anlam ifade eder iken; vasküler demansta akut bir olay sonrası basamaklı gidişten dolayı bu markırların kullanımları sınırlıdır. Bununla birlikte, AD'nin potansiyel prodromal biyobelirteçlerini belirlemek için periferik kan hücreleri üzerine ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Alzheimer demans,vasküler demans,NLO,proinflamatuar markerlar

DemansMonosit/lenfosit oranıNötrofil/lenfosit oranı+2
Taylan Yavuz Bulut
Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığında periferik miks sinir uyarımının kortikal eksitabilite üzerine etkisi

G. Makbule Şenel
Akdeniz University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migrenli olgularda göz kırpma refleksi ve transkraniyal manyetik uyarım ile beyin sapı eksitabilitesinin incelenmesi

Nuray Soylu Baltaoğlu
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer hastalığında tanısal bir yöntem olarak uyumsuzluk negativitesi

Ayşe Eser
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin sapı vasküler lezyonu olgularında baş stabilizasyonu refleksinin değerlendirilmesi

Ferah Kızılay
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz`lu olgularda IL-10 ve IL-12 polimorfizminin hastalığa yatkınlık, dizabilite skoru, hastalık süresi ve cinsiyet ile ilişkisi

Derya Seçkin
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel geçici serebral iskemi modelinde lokal hipotermik tedavi

Ali Ünal
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronık gerılım tıpı basagrısı proflaksı tedavısınde amıtrıptılın, mırtazapın, venlafaksın ve sıtalopram etkınlıgı, tolerabılıtesı ıle serum lıpıd duzeylerı ve koagulasyon parametrelerı uzerıne etkılerı

KRONIK GERILIM TIPI BASAGRISI PROFLAKSI TEDAVISINDE AMITRIPTILIN,MIRTAZAPIN, VENLAFAKSIN VE SITALOPRAM ETKINLIGI, TOLERABILITESIILE SERUM LIPID DUZEYLERI VE KOAGULASYON PARAMETRELERI UZERINEETKILERIDR. EYLEM KAYAOZETBu çalışmada kronik gerilim tipi başağrısı proflaksi tedavisinde kullanılanantidepresan ilaçlardan amitriptilin, mirtazapin, venlafaksin ve sitalopramın etkinliğinive serum lipid düzeyleri ile koagulasyon parametreleri üzerine etkilerini incelemeyiamaçladık. Antidepresanların ağrı tedavisinde kullanımı ile ilişkili çalışmalardanfaydalandık. Antidepresan kullanan hastalarda bildirilen hemoraji vakaları ile serumlipid düzeyi değişikliklerini vurgulayan çalışmalardan esinlendik.ki yüz kronik gerilim tipi başağrısı tanılı hastaya proflaktik tedavi amacıyla amitriptilin25 mg/gün, mirtazapin 30 mg/gün, sitalopram 20 mg/gün ve venlafaksin 75 mg/günverildi. lk muayene sırasında ve üç aylık tedavi süresince başağrısı atak sayısı,süresi ve Vizüel Ağrı Skalası kullanarak ağrı şiddeti, Hamilton Anksiyete veDepresyon Skalası ile anksiyete ve depresyon varlığı kaydedildi. Serum trigliserid,total kolesterol, LDL kolesterol, VLDL kolesterol, HDL kolesterol değerleri ileprotrombin zamanı, aktive tromboplastin zamanı, INR ve trombosit değerleri ilkmuayene sırasında, dördüncü ve sekizinci haftalarda kaydedildi. Dört antidepresanında kronik gerilim tipi başağrısı proflaktik tedavisinde etkili olduğunu bulduk. Ataksayısı mirtazapin kullanan hastalarda daha az saptandı. Fakat atak şiddetiniazaltmada mirtazapinin diğer ilaçlara göre daha az etkiliydi. Bu antidepresan ilaçlarınserum lipid düzeyleri ile koagülasyon parametreleri üzerine istatistiksel olarak anlamlıbir etkisi olmadığını saptadık.Bulgularımız antidepresanların kronik gerilim tipi başağrısı proflaktik tedavisinde etkiliolduğunu desteklemekteydi. Serum lipid düzeyleri ve koagülasyon parametreleriüzerine olumsuz etkilerini saptanmadı. Daha uzun süreli hasta izlemi ve kanamazamanı, trombosit fonksiyonu gibi parametrelerin de incelendiği yeni klinik çalışmalargerektiğini düşünmekteyiz.

Eylem Kaya
Adnan Menderes University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmede insülin direnci, koagülasyon parametreleri arası ilişki ve kliniğe yansımaları

İnsülin direnci; eksojen ve endojen insülinin etkilerine biyolojik yanıtın bozukluğu anlamına gelmekte ve tip 2 diyabet fizyopatolojisinde sebeplerden biri olarak yer almaktadır. Epidemiyolojik çalışmalarda insülin rezistansının artmış inme riski ile ilişkisi bildirilmiştir. Literatürde insülin resistansının, von willebrand faktör (vWF), fibrinojen, faktör VII, faktör VIII, faktör IX, faktör XII üzerinden hiperkoagülabiliteye neden olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Bu hiperkoagülasyona savunma mekanizması olarak da protein C ve protein S artışı bildirilmiştir. Günümüzde akut iskemik inmede hipergliseminin prognoza olumsuz etkileri çalışılmış olmakla birlikte insulin direncin inme akut döneminde varlığı ve kliniğe etkileri çalışılmamıştır. Nöroloji uzmanlık tezi olarak yapılan bu çalışmada amacımız insulin rezistansını akut iskemik inme seyrinde koagülasyon parametreleri üzerinden inme şiddeti üzerine olası etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya diyabeti olmayan 40 serebral iskemik inme hastası, akut döneminin 24 saati içinde alındı. Hastaların akut inme şiddeti National Institute of Health strok skalası (NIHSS) ve Kanada strok skalaları (KSS) kullanılarak değerlendirildi. Hastaların inme risk faktörleri (cinsiyet, yaş, hipertansiyon, kardiyak aritmi, kardiyak yetmezlik) açısından değerlendirilmek üzere kaydı yapıldı ve vücut kitle indeksleri hesaplandı. Hastalardan insulin rdirencini belirlemek amacıyla açlık kan şekeri, açlık insulin düzeyi çalışılarak HOMA hesaplandı. İnsülin direnci olan (HOMA>2.7) ve olmayan, benzer iskemik inme risk faktörleri mevcut iki grup olması hedeflendi. Eş zamanlı fibrinojen, Antitrombin III, protein C, protein S, aktive protein C rezistansı, von Willebrand faktör çalışıldı. İnsulin direnci olan ve olmayan akut iskemik inmeli hastalarda koagülasyon parametreleri üzerinden faklılık olup olmadığı ve bunun iskemik inme şiddetini gösteren NIHSS ve KSS değerleri ile korelasyonunun incelenmesi değerlendirildi. Bulgularımız insulin direnci olan akut iskemik inmeli hastalarda protein C, protein S düzeylerinin daha yüksek olduğu yönündeydi. Bulduğumuz HOMA ile protein C arasındaki orta derecede anlamlı negatif korelasyona karşılık , HOMA inme şiddeti üzerine anlamlı etki göstermemekteydi. İnme şiddeti ile insülin direnci arasında da anlamlı ilişki bulamasak da düşük protein S düzeyi inme şiddetini olumsuz etkilemekteydi. Sonuç olarak akut iskemik inmede insülin direnci olan hastalarda tromboza eğilim olabileceğini destekleyen veriler elde ettik. Bu tablonun klinik şiddet üzerine etkisini açıklamaya dair daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Beyin iskemisiKan pıhtılaşmasıİnsülin direnci
Eylem Telli Turgut
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda olası aspirin direnci

OUAS, toplumda %2-4 oranında görülen, kardiyoserebrovasküler olay riskini arttıran bir durumdur. Özellikle OUAS'ın yarattığı hipoksi ve buna bağlı gelişen diğer olaylar bu riski oluşturmaktadır. Bu hastalar, kardiyoserebrovasküler olay riskini azaltmak için primer ve/veya sekonder koruma amacı ile ASA kullanmaktadırlar. OUAS'ın trombosit fonksiyonunu bozduğu ve aterotrombotik olaylara zemin hazırladığı bilinmektedir. ASA, trombositlerden tromboksan sentezini kalıcı olarak inhibe etmektedir. Direnç varlığında bu inhibisyon olmamakta ve kanda tromboksan düzeyi artmaktadır. Tromboksan metaboliti 11-DHTBXB2 olarak idrarla atılmaktadır. Bu metabolitin ölçümü, ASA direncini göstermektedir. Biz çalışmamızda OUAS hastalarında olası ASA direncini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla 30 ağır OUAS ve 30 kontrol çalışmada değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrol grubunun sabah ilk idrarları alınıp biyokimyasal incelemeye kadar -80 C0 `de saklanmıştır. ELİSA yöntemi ile idrar 11-DHTBXB2 düzeyi ölçülüp, olası ASA direnci değerlendirilmiştir. OUAS hastalarında kontrol grubuna göre idrar 11-DHTBXB2 düzeyi daha yüksekti (p=0,005). Bu da OUAS hastalarında olası ASA direncinin varlığını desteklemektedir.Sonuç olarak, OUAS, kardiyoserebrovasküler olay için bir risk faktörüdür. Bu hastaların riski, ASA direnci nedeni ile daha da artmaktadır. Bu nedenle OUAS hastalarında kardiyoserebrovasküler olayların primer ve/veya sekonder proflaksi için farklı tedavi stratejileri planlanması gerekmektedir. Bu konuda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Utku Oğan Akyıldız
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığında elektrofizyolojik bulgular;sinir iletim incelemesi, müp analizi, interferans patern analizi, makro emg, akson sayımı

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hava yollarında hava akımınınkıstılandığı inflamatuar bir süreçtir. Kronik ve kötüleşme ile seyreden bu süreç, dokudahipoksemiye yol açmakta, akciğerleri ve tüm vucudu etkilemektedir. Periferik sinir vekaslarda da bu süreç içinde harabiyet olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Fakat buçalışmaların sayısı ve var olan harabiyeti ortaya koyma konusundaki duyarlılıkları sınırlıdır.Bu çalışmada KOAH tanısı almış olgularda ve normal bireylerde, sinir ve kasıdeğerlendiren sinir iletim incelemesi, motor ünite potansiyel analizi, inteferans patern analizi,makro elektromiyografi ve akson sayımı yöntemleri kullanılmıştır. Kronik obstrüktif akciğerhastalığı olgularının normal bireylerden farklı olup olmadığı ve bu yöntemler ile normalbireylerden hangi oranda ayrılabileceği incelenmiştir.Çalışma Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ve GöğüsHastalıkları ABD'da gerçekleştirilmiştir. Tamamı erkek olan yaş olarak benzer ( KOAH63,09±7,65; nomal 61,50±7,27) 32 KOAH ve 28 sağlıklı gönüllü olgu (toplam 60) çalışmayaalınmıştır.Sinir iletim çalışmasında, KOAH grubunda ulnar duyusal latans ve hız, suralduyusal süre ve latans, ulnar motor distal latans değeri farklı bulunmuştur (latans ve süre uzun,hız yavaşlamış). Her iki gruptaki anormallik oranı istatistiksel olarak farklı değil iken,(KOAH % 40,6; normal % 21,4) KOAH grubunda 1,89 kat daha yüksek anormallik oranıizlendi. Sinir etkilenmesi izole duyusal, izole motor ya da mikst tipte olabilir iken, siniretkilenmesi ile hastaların yaş ve KAOH derecesi arasında ilişki saptanmadı. Motor ünitepotansiyel analizinde KOAH grubunda, MÜP'lerde faz ve dönüş değerlerininin arttığı, süre,alan, alan / amplitüd oranı ve size indeks değerinin küçüldüğü izlendi. İnterferans paternanalizinde KOAH grubunda MÜP'lerin dönüş, aktivite, kısa segment sayısı değerlerininarttığı ve amplitüd değerinin de küçüldüğü gözlendi. Tahmini motor ünite sayımı ile KOAHgrubunda tenar ve hipotenar bölgede bir fark izlenmez iken tibialis anterior kasında daha iyimotor ünite sayısı elde edildi. Makro EMG ile KOAH grubunda normal grup ile benzersonuçlar elde edildi.KOAH olgularında sinir harabiyeti her türde gözlenebilir. Biz görülme sıklıklarıarasında istatistiksel bir fark gözlemedik ama sinir harabiyeti görülme oranı KOAH grubundadaha yüksek idi. MÜP analizi ve interferans patern analizi sırasında elde edilen bulgular kasliflerinde kayıp ve lif çaplarında farklılaşmalar olduğu zaman gözlenen bulgularabenzemekteydi. Bu bulgular patoloji çalışmalarında gözlenen tip I kas lifi kaybı ve tip II kaslifi artışı bulgularının elektrofizyolojik yansımaları gibi görünmektedir. Makro EMGanalizinde gruplar arasında bir fark olmamasından dolayı, KOAH hastalarında motor ünitealanında genişleme olmadığını düşündürmüştür. Akson sayımı yönteminde gözlenen fibularMUNE değerinin daha iyi elde edilemesi açıklanamamıştır. Yapılan bütün elektrofizyolojikçalışmalar temel bileşenler analizi ve ayırma analizi ile incelendiğinde gruplar % 68,3oranında doğru olarak ayırt edilebilmiştir. Burada en çok ayırt edici değerler ulnar duyusaliletim hızı ve biseps braki kası interferans patern analizi değerleri olmuştur.Anahtar kelimeler: KOAH, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, sinir iletimi çalışması,motor ünit potansiyel analizi, interferans patern analizi, IPA, makro EMG, akson sayımı,MUNE, temel bileşenler analizi, ayırma analizi.

Emine Yılmaz
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda serebral diffüz kortikal iskemide lityumun oksidatif stres üzerine etkileri

Günümüzde yaşlı populasyonun artmasıyla ateroskleroz, serebral iskemi ve vaskuler demans giderek daha önemli bir hal almıştır. Çalışmamızda sıçanlarda bilateral internal karotid arter oklüzyonu ile oluşturduğumuz serebral kortikal difüz iskemi ve vasküler demans modelinde farklı iki dozajda (40 mg/kg ve 80mg/kg) lityum tedavisinin etkilerini inceledik. Çalışmamızın üç ayağı mevcuttu; beyin dokusunda oksidatif stres göstergelerinin biyokimyasal analizi, Morris Water Gaze (MWG) testi ile öğrenme yeteneğinin değerlendirilmesi ve histopatolojik yönüyle hipokampal iskemiye duyarlı CA1 nöronlarında oluşan apopitoz. Biyokimyasal olarak beyin dokusunda incelenen parametreler (NO, GSH, SOD, CAT, MPO) hem hipokampal hem de kortikal dokuda değerlendirildi. Çalışılan tüm oksidatif parametreler korteks düzeyinde gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi. Hipokampal doku örneklerinden yapılan analizlerde GSH ve NO anlamlı farklılık göstermezken, kortekste GSH, SOD, CAT ve MPO değerleri açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlık izlendi. Çalışılan parametrelere bakıldığında lityum tedavisinin yüksek ve düşük dozlarından bağımsız olarak oksidatif stres yükünün göstergesi olan NO düzeyini kortikal dokuda azalttığı izlendi. Bunun yanısıra oksidatif strese karşı hücrelerin korunmasında önemli rol oynayan GSH enzimi kortikal dokuda demans grubunda kontrole göre düşük izlenirken lityum tedavi alan her iki grupta da belirgin artış izlendi. Hidrojen peroksid gibi toksik özelikli substratı su ve oksijene çevirmede yer alması dolaysıyla CAT antioksidan etkiye sahiptir. Bir diğer reaktif oksijen türlerine karşı primer antioksidan enzim ise SOD'tur. Çalışmamızda CAT ve SOD hem hipokampal hem de kortikal dokuda kortikal difüz iskemiye reaktif olarak belirgin yüksek saptanmış olup, bu artışın lityum tedavi alan gruplarda demans grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu izlendi. Güçlü oksidan MPO enzimi ise kortikal difüz iskemi ile beraber artış göstermekte ancak lityum tedavisi alan her iki grupta da bu artışın belirgin daha düşük düzeylerde hatta kontrol grubuna yakın değerlerde olduğu görüldü.Bulgular lityumun dozdan ilişkisiz olarak özellikle CAT ve SOD enzimlerinde reaktif artışa yol açarak ve çalışılan her beş parametre üzerinden antioksidatif özelliği ile uyumludur. Sadece biyokimyasal yönüyle değil MWG testi verileri de öğrenme yeteneğinin lityum alan her iki grupta benzer düzeyde demans grubuna göre anlamlı oranda daha iyi olduğunu desteklemektedir. Her ne kadar sayı yetersizliği nedeniyle istatistiksel karşılaştırma yapılamasa da histopatolojik incelemede de lityum tedavisi ile hipokampal CA1 nöronlarında daha az apopitoz gözlenmiştir. Verilerimiz lityumun kronik kortikal diffüz iskemi ile ilişkili vasküler demans modelinde gelişen oksidatif strese karşı oluşan savunma yanıtı üzerinden doz ilişkisiz antioksidatif etkilerini desteklemektedir.Ucuz ve kolay elde edilebilir olmasının yanında belirgin antioksidatif etkileri başka hastalıklarda da gösterilen lityumun kronik difüz kortikal iskemi ve vaskuler demans tedavisinde de yer alabileceğini düşünmekteyiz. Ancak literatürde lityumun antioksidan etkilerine dair yeterli çalışma mevcut olmayıp, daha ziyade deneysel hayvan modellerinin yer aldığı çalışma verileri göz önündedir. Bu nedenle daha geniş ve kapsamlı çalışma protokollerine ihtiyaç duyulmaktadır. Böylelikle gelecekte vaskuler demansta lityumun da içinde yer alabileceği yeni tedavi stratejileri geliştirilebilir.

Beyin iskemisiDemansLityum+3
Ahmet Şair
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trapezius kasından elde edilen uzun latanslı refleksler ile bu reflekslerin postüral kayıp ve koordinasyon bozukluğu ile giden hastalıklardaki değişimleri

ULR'ler, hem proksimal hem de distal kaslardan elde edilen polisinaptik transkortikal refleks döngülerdir. Uyarının çıktığı yerden kortekse kadar çıkıcı, korteksten tekrar kayıtlanabildiği yere kadar olan inici nöral yolaklar ile korteks hakkında önemli bilgiler sağlar. Refleksin aferent yolu propriyosepsiyonel girdilerin iletildiği yolla özdeştir. Vücut, durağan veya hareketli durumda iken, postüral dengeyi sağlamak için bu propriyosepsiyonel bilgileri kullanır. Bu girdiler yolu ile gövde kasları başta olmak üzere diğer kaslar üzerindeki aktivite düzenlenir. Gövde kaslarından da trapez kasının başlıca baş, boyun ve ekstremite hareketlerinde skapulayı sabitleme işlevi vardır. Diğer bir deyiş ile postüral dengeyi korumada önemli proksimal kaslardan biridir.PH başta olmak üzere birçok nörodejeneratif hastalıkta postüral bozukluklar sık görülür. Bu hastalıklarda postüral bozuklukların oluşma mekanizmaları çok sayıda ve karmaşıktır. Tek bir nedenden ziyade bu mekanizmaların üst üste binmesi söz konusudur. Bunlar içinde propriyoseptif işlemleme mekanizması ile korteks ve korteks dışı yapıların iştirak ettiği refleks döngülerin eşgüdümlü çalışma bozukluğu vardır. Ayrıca proksimal ile distal kaslar arasında refleks bağlantıların olduğu bilinmektedir. Bu reflekslerden biri de ULR'lerdir.Biz çalışmamızda postüral instabilitesi olan hastalarda, ULR'lerin postür düzenlenmesinde önem arzeden proksimal kaslardan biri olan trapez kasındaki değişimlerinin anlamlı olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Bu amaçla 33 Parkinson hastası, 3 serebellar dejenerasyonlu hasta ve 22 kontrol çalışmada değerlendirilmiştir. Postüral instabilite 13 Parkinson olgusunda mevcuttu. Serebellar bozukluğu olan tüm olgularda belirgin gövde ataksisi bulunuyordu. Parkinson olgularında klinik durum UPDRS skoru ile değerlendirildi. Postüral instabilite varlığına göre olgular ikiye ayrıldı. Tüm olgularda periferik sinir iletilerine bakılarak anormallik saptanmayan olgular ileri elektrofizyolojik testlere dahil edildi. Olgularda her iki ekstremite median sinirden uyarı verilerek distal tenar (Abductor pollicis brevis) ve proksimal trapez kasından ULR'ler kaydedildi. Sırası ile her iki median sinir uyarımı ile bilateral trapez kasından aynı anda kayıtlama yapıldı. Ayrıca postüral bozukluğu olan Parkinson olgularına tenar kas primer motor alan noktasına 5 Hz TTMU uygulandı. Bu test öncesi ve sonrası UPDRS motor skoru ile parmak vurma testi yapılarak tenar kastan ULR'ler kaydedildi.Elde ettiğimiz sonuçlar ile ilintili olarak, hem çıkarımlarımız hem de istatistiksel değerlendirmeler ile Parkinson olgularında polisinaptik uyarılabilirliğin arttığı, TTMU ile korteks uyarılabilirliğinin değiştirilmesi sonucu refleks yanıtların değişebileceği, korteksin bu reflekslerin düzenlenmesinde rolü olduğu sonucu çıkarıldı. PH'larında trapez kası ile tenar kastan elde edilen ULR'ler karşılaştırıldığında bu reflekslerin farklı nöral polisinaptik döngüleri kullanabileceği düşünüldü. PH'larında kliniğe postüral instabilite eşlik etmesi durumunda refleks yanıtların bazı bileşenlerinin elde edilemediği izlendi. Bu durum postüral instabilite varlığında ULR döngülerinin bozulduğu sonucunu çıkarmamıza neden oldu. Serebellar hastalarda trapez kasında ULR yanıtlar elde edilemedi. Ancak olgu sayıları yeterli olmadığından istatistiksel anlamlılık elde edilemedi. Bu gözlemin sonraki çalışmalar için yönlendirici olabileceği kanısına varıldı.Sonuç olarak, ULR'ler postüral instabilitesi olan olgularda önemli elektrofizyolojik değişiklikler göstermektedir. Diğer postüral instabilite ile giden birçok nörodejeneratif hastalıklarda da benzer değişikliklerin olduğu genellemesinin yapılabilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: ULR, Trapez kası, Postüral instabilite, PH

DuruşHareket bozukluklarıKaslar+4
Ersin Deneri
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz olgularında EDSS ve yürüme ölçekleri ile sonuçları ordinal hale getirilmiş SEP ve MEP yanıtının ilişkisi

Multipl Skleroz santral sinir sisteminin multifokal demiyelinizan, progresif seyirli inflamatuar bir hastalığıdır. Klinik seyir hastalar arası büyük değişkenlik gösterir. Hastalık sürecinde anatomik zeminde gelişen değişikliklere ikincil olarak fizyolojik sistem bozulur. Bu durum kliniğe dizabilite olarak yansıtır. Uyarılmış potansiyeller demyelinizan lezyonlara bağlı oluşan fizyolojik sistemdeki bu harabiyeti ortaya koymada önemli bir yer tutar.Bu çalışmada RRMS hastaları, normal olgular ve servikal spondilotik myelopati tanısı almış kişilerde SEP ve MEP incelemesi yapılmış ve sonuçlar ordinal hale getirilerek değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin EDSS ve yürüme ölçekleri ile ilişkisi araştırılmıştır.Çalışma Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalında gerçekleştirildi. Yaş ve cinsiyet dağılımı benzer olan 28 MS, 26 sağlıklı gönüllü ve 13 servikal spondilotik myelopati hastası çalışmaya dahil edildi.Bulgular değerlendirildiğinde özürlülük durumunu ortaya koymadaki duyarlılık ve özgüllük açısından MEP yanıtının ve özellikle de alt ekstremite değerlerinin ön planda olduğu izlendi. Sırası ile alt ekstremite (AE) MEP, toplam MEP, SEP + MEP, üst ekstremite (ÜE) MEP, median SEP, tibial SEP, toplam SEP değerlerinin yüksek duyarlı ve özgül olduğu izlendi. MEP parametreleri arasında bulunan AE MEP M latansı, alt ekstremite sessiz period/transkallosal inhibisyon süresi (AE SP/TKİ) süresi oranı, AE kortikal/periferik M oranı, AE santral motor gecikme (SMG), AE eşik değer, AE SP-TKİ başlangıç ve bitiş değer anormallikleri, AE kallozal geçiş süresi anormallikleri, ÜE SP başlangıç ve bitiş değer anormallikleri, AE TKİ süresi, ÜE SMG değer anormallikleri de toplam puanlara yakın duyarlılık ve özgüllük oranları gösterdi.Ordinal hale getirilmiş SEP ve MEP incelemesi MS ile ilişkili yürümeyi değerlendiren subjektif nitelikteki ölçek (MSYS-12) ile ve objektif nitelikteki ölçekler ile (MSFC ölçeğindeki 25-AYZ ve EDSS ölçeği) anlamlı ve yüksek bir ilişki gösterdi. EDSS'nin fonksiyonel sistemlerine ayrı ayrı bakıldığında, motor fonksiyonel sistem skoru UP puanları ile ilişkili değilken, UP puanları ambulasyon skoru arasında anlamlı ve yüksek ilişki vardı. Myelopati grubunda ise EDSS'nin motor fonksiyonel skoru MEP puanı ile anlamlı ve yüksek bir ilişki gösteriyordu ve etkinin kaynağı da alt ekstremite UP puanı idi. MS olgularında olmayan UP puanı ile EDSS-MFS arasındaki ilişkinin M olgularında net olarak izlenmesi de hastalık fizyopatolojilerindeki farklılığa ve etkilenme derecesine bağlandı.Bu çalışmanın önemi objektif - subjektif yürüme ölçekleri ve EDSS ölçekleri ile uyarılmış potansiyel inceleme yöntemlerinden SEP ve MEP'in ordinal hale getirilmiş puanları arasında, anlamlı ve yüksek bir ilişki olduğunu ortaya koymasıdır. Geçmişte SEP ve MEP'i tek başına değerlendiren çalışmalar yapılmış olmakla birlikte her ikisini de değerlendiren, çok sayıda parametrenin incelendiği çalışmaların sayısı azdır. Kontrol grubu olarak normal olgular yanı sıra farklı bir hastalık grubu olan myelopati olguları da çalışmaya alınarak bu yöntemin farklı fizyopatolojide nasıl çalıştığı da incelenmiştir.

Motor becerilerMultipl sklerozUyarılmış potansiyeller+3
Ahu Ünsal Parlaz
Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Katamenial migrende serebral vazomotor reaktivite ve oksidatif stresin rolü

Migren, nörovasküler disfonksiyon, trigeminal sinir ağrı yolaklarının periferik ve santral bileşenlerinin rol oynadığı, kompleks patofizyolojiye sahip nörovasküler bir hastalık olarak tanımlanmıştır. Migrenin patofizyolojisinde serebrovasküler faktörler ve hemodinamik degişikliklerin önemli rol oynadığı belirtilmektedir. Çok sayıda migren hastasında perimenstrüel dönem ve menstrüasyon sırasında başağrısının artması, menstrüel migren (MM) kavramını gündeme getirmiştir. Perimenstrüel dönemde oluşan hormonal değişiklikler migren eşiğini düşürmektedir. Bu dönemde var olan östrojen piki sonrası ani östrojen düşmesinin migren için bir sebep değil, tetikleyici olduğu düşünülmektedir. Östrojen düşüşünün hangi mekanizma ile migrene sebep olduğu tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş değildir.Premenopozal kadınlarda arteriyel reaktivitenin geçici değişiklik göstermesinin primer mekanizmalarından biri mentrüel siklusta NO üretimindeki değişiklikler olabilir. NO vasküler yapıda vazodilatasyona yol açarak vazomotor reaktiviteyi olumsuz etkileyebilir. Transkraniyal Doppler (TCD), noninvaziv, kolay uygulanabilen, bir yöntem olup fonksiyonel testlerle, migrende hemodinaminin değerlendirilmesi üzerine çalışmalar yapılmaktadır.Vazoreaktivite damarın dilate olabilme potansiyelini gösterdiğinden otoregülasyon ile yakından ilişkilidir ve dolayısıyla dokunun gerekli durumlarda serebral kan akımını sabit tutabilme, azaltma veya arttırabilme potansiyelini göstermektedir. Literatüre bakıldığında migren hastalarında vazomotor reaktiviteyi, oksidatif stres parametrelerini ve bunlar arasındaki ilişkiyi inceleyen yayınlar olmasına karşın menstruel migrene dair çalışma yoktur. Çalışmamızda menstruel migrenli hastalarda foliküler ve luteal fazlarda transkranial doppler ölçümleri ile serebral vazoreaktiviteyi BHI, VEBF üzerinden değerlendirmeyi ve bu durumun serum östrojen, NO, MDA, SOD, GSH, GSH-Px, GSH-Rd serum düzeyleri ile ilişkisini incelemeyi amaçladık.Çalışmamıza IHS 2004 tanı kriterleri ile tanısı konan 20 menstruel migren hastası ve 20 sağlıklı gönüllü kadın katıldı. Düzensiz menstrüel siklus olması, oral kontraseptif kullanımı, migren profilaksi tedavisi ve sigara kullanması, enfeksiyon veya ek başka hastalığı ve ilaç kullanımı olması ve ölçüm öncesi en az 24 saat alkol ve kafeinli içecek kullanmış olması dışlama kriterleri olarak belirlendi. Katılımcılar foliküler (menstrüel siklusun 3-8. günleri) ve luteal fazda (menstrüel siklusun 18-23. gün) sabah östrojen, NO, MDA, SOD, GSH, GSH-Px, GSH-Rd kan düzeyleri tespit edilmek üzere kan örnekleri alındıktan sonra serebral vazomotor reaktivite, BHI ve VEBF ölçümü ile değerlendirildi.Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, aylık menstrüel periyod günü yönü ile anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı. Öte yandan iki grup arasında foliküler ve luteal fazda çalışılan oksidatif stres göstergeleri karşılaştırıldığında, hasta grubunda foliküler fazda GSH-Px enziminin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. Vazomotor reaktivite bulgularında ise sol BHI foliküler faz değerleri hariç tüm vazomotor reaktivite değerleri hem foliküler hem de luteal fazlarda hasta grubunda belirgin olarak daha düşük elde edildi. Vazomotor reaktivite foliküler ve luteal fazlar göz önüne alınarak karşılaştırıldığında kontrol grubunda bilateral VEBF ve sol BHI değerlerinde luteal fazda belirgin artış gösterirken aynı farklılık hasta grubunda izlenmedi. Antioksidan etkili GSH-Rd ve SOD değerleri hasta grubunda luteal fazda anlamlı artış gösterdi ancak bu fark kontrol grubunda izlenmedi. Kontrol grubunda ise; NO foliküler fazda, GSH-Px ise luteal fazda anlamlı düzeyde artmaktaydı. Vazomotor reaktivite ile oksidatif göstergeler arası herhangi bir korelasyon saptanmadı.Bu çalışmada kontrol grubunda izlenen foliküler fazda düşük, luteal fazda artış gösteren vazomotor reaktivite yanıtları menstrüel migren hastalarında mevcut olmadığı gibi düşük elde edildi. Bu durum serebral otoregulasyonun menstrüel migrenli hastalarda bozuk olduğunu düşündürmekte olup bu konuda literatürde yeterli veri yoktur. Öte yandan oksidatif stres parametrelerine bakıldığında literatürle uyumlu olarak kontrol grubunda foliküler fazda luteal faza göre artmış NO düzeyleri saptandı. Migren hastalarında antioksidan etkili GSH-Rd ve SOD ise kontrol grubundan farklı olarak luteal fazda yüksek, foliküler fazda ise düşük olarak elde edildi. Bu sonuç, östrojen hakimiyetin de ki luteal fazda, serbest oksijen radikallerinin artışına bağlı antioksidan savunma sisteminin devreye girmesi lehine yorumlandı. Diğer antioksidan etkili GSH-Px foliküler fazda hasta grubuna göre kontrol grubunda anlamlı olarak yüksekti. Yine foliküler dönem verileri incelendiğinde GSH-Px'in kontrol grubuna göre migren hastalarında daha düşük elde edilmesi, migren hastalarında antioksidan savunma sisteminin foliküler fazda normal bireylere göre daha yetersiz olduğunu düşündürdü. Bununla beraber kontrol grubunda fizyolojik olarak ortaya çıkan vazomotor reaktivitenin luteal fazda artış göstermesi migrenlilerde izlenmedi. Bu durum serebral otoregulasyonun menstrüel migrenli hastalarda bozuk olduğunu düşündürmektedir. Menstrüel migren patofizyolojisi ve serebral otoregülasyon ile ilişkisi ileri çalışmalarla daha net ortaya konarak yeni tedavi stratejileri geliştirilebilinir.

Menstrüal siklusMenstrüasyonMigren hastalıkları+3
Hasibe Özgeçen Dincel
Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Frenik sinir'in, tıkayıcı uyku apne sendromu'nda etkilenmesine dair elektrofizyolojik incelemeler

Uyku apne sendromu toplumda sık görülen, ciddi mortalite ve morbiditeye neden olan bir hastalıktır. Uyku apne sendromu toplumda erkeklerde kadınlardan en az iki kat daha fazla görülen nadir olmayan bir hastalığı tanımlamaktadır. Frenik sinir, esas inspirasyondan sorumlu diyaframın motor uyarımından sorumludur. Biz bu çalışmada OUAS hastalarında frenik sinir etkilenmesinin var olup olmadığını inceledik. Bu amaçla 22'si ağır OUAS tanılı ve 29 sağlıklı bireye çalışmamızda yer verildi. Bu olgularda frenik sinirin boyun, servikal kök ve kortikal TMS yanıtlarına bakıldı. Elde edilen verilerde kontrol grubu ile hasta grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Elde ettiğimiz veriler frenik sinirin OUAS hastalarında etkilenmesinin olmadığını gösterdi. Anahtar Kelimeler: OUAS, frenik sinir, diyafram, TMS

DiyaframElektrofizyolojiFrenik sinir+1
Abdulkadir İnci
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepside uzun latanslı refleksler ve kortikal gecikme zamanı

ÖZET Amaç: Biz bu çalışmada kortikal nöronal fizyoloji ile ilişkili bir hastalık olan epilepside, transkranial manyetik uyarım ile kortikal motor eşik, kortikal sessiz periyod ve daha önce hiç çalışılmamış parametreler olan kortikal gecikme zamanını ve uzun latanslı refleksleri değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca antiepileptiklerle bu parametrelerde değişim olup olmadığını araştırdık. Materyal-Metod: ILAE tanı kriterlerine göre epilepsi tanısı almış 52 hasta (39' u kadın, 13'ü erkek) ve 20 gönüllü denek (12 'si kadın, 8'i erkek) çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm bireylere uygulama ile ilgili bilgi verildikten sonra yazılı onamları alındı. TMS öncesi standart EEG incelemesi yapıldı. TMS ile ME, MUP amplitüdü, MUP latansı, SMİZ ve KSP süreleri ölçüldü, ayrıca ULR ve SUP amplitüdü, SUP latansı çalışıldı. ULR II latansından MUP ve SUP latansları toplamı çıkartılarak KGZ hesaplandı. Tartışma ve Sonuç: Bizim çalışmamızda KGZ, JME dışı jeneralize epilepsili grupta kontrol grubu, fokal epilepsili grup ve JME'li gruba kıyasla uzun, JME'li grupta daha kısa bulundu. Ancak gruplar arası farklılık istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. ULR II amplitüdü JME de en yüksek, JME dışı jeneralize epilepsili grupta en düşük bulundu. Bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. ULR II latansı kontrol grubunda en uzun, JME'li grupta en kısa bulundu. Gruplar arası farklılık istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. JME'li grupta ME, diğer gruplar ile kıyaslandığında anlamlı olarak düşük bulundu. Bu sonucu, JME'li hastalarda inhibitör internöronal devrelerin fonksiyonunda bozukluk sonucu gelişen bir hipereksitabilite ile ilişkili olabileceği düşünüldü. En sık kullanılan antiepileptiklerden valproik asit ve levetiresetamın bu parametreler üzerindeki etkileri karşılaştırıldı, elektrofizyolojik veriler üzerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışılan elektrofizyolojik parametreler içinde bir tek ME'nin kortikal eksitabilitenin değerlendirilmesinde güvenilir bir parametre olduğu düşünüldü. Kortikal elektrofizyolojinin değerlendirilmesinde önemli bir parametre olabileceğine inandığımız KGZ'nın olası bu öneminin değerlendirilmesi için ilaç öncesi ve sonrası daha çok sayıda epileptik hastanın incelenmesi ileriki çalışmalar açısından uygun olabilir.

AntikonvülsanlarAntikonvülsanlarEpilepsi+5
Gevher Nesibe Tilek
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıkayıcı uyku apne sendromunda pozitif hava yolu basıncını polisomnografik veriler öngörebilir mi?

Tıkayıcı uyku apne sendromu toplumda sık görülen, ciddi mortalite ve morbiditeye nedne olan bir hastalıktır. Tıkayıcı uyku apne sendromu toplumda erkeklerde kadınlardan en az iki kat daha fazla görülen nadir olmayan bir hastalığı tanımlamaktadır. Tıkayıcı uyku apne sendromunda temel tedavi pozitif hava yolu basıncı uygulanmasıdır. Asıl olan manuel titrasyondur. Ancak bu yöntemin uzun sürmesi ve zahmetli olması nedeniyle son zamanlarda PAP öngördürücü parametreler ve formüller üzerinde durulmaktadır. Biz çalışmamızda polisomnografik verilerin PAP basıncını öngörmedeki etkisini araştırdık. Bu konuda en değerli parametrenin orta düzeyde öngörücü etkisi ile desatürasyon indeksi olduğunu saptadık. Ancak bu etkenin PAP üzerindeki ağırlığı %30 olarak saptandı. Diğer önemli parametreler ise AHI ve VKİ ve N1 uyku evresi olarak bulundu. Ancak yine bu iki parametrenin etkisi de orta düzeyde idi. PAP üzerindeki ağırlığı ise sırası ile %25, %18 ve %18 olarak saptandı. Diğer birçok parametre PAP basıncını öngörmede hafif düzeyde etkili olduğu izlendi. Ancak tüm parametreler değerlendirildiğinde PAP basıncını öngörmede herhangi bir matematiksel formül oluşturulamamıştır. PAP basıncını birçok faktör etkilemekte olup hastaları tedavi edecek PAP basıncının yine uyku tıbbı merkezinde manuel titrasyon ile belirlenmesi gerektiği görüşündeyiz.

PolisomnografiPozitif basınç solunumuUyku+1
Dilek Öztürk İnan
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Auralı migrende SLC1A3 gen mutasyon analizi

Migren bulantı, kusma, fotofobi ve fonofobi ile hastaların 1/5'de nörolojik aura semptomlarının eşlik ettiği tekrarlayıcı başağrısı ataklarıyla karakterize, sık görülen ve disabiliteye yol açan bir hastalıktır. Migrenle uğraşan bir çok araştırmacı, migrenli bireylerdeki nöronal hipereksitabilitenin bazı tetikleyici faktörlerin de etkisiyle kortikal yayılan depresyon, nörojenik inflamasyon ve son olarak da başağrısı oluşumuna neden olduğuna inanmaktadır. Kortikal yayılan depresyon dalgasının, aura patogenezinde rol oynadığı bilinmektedir, ancak son yıllarda, hayvan modelleri, kortikal yayılan depresyon dalgasının trigeminovasküler afferentlerin aktivasyonu ile başağrısı oluşumunda da rol oynayabileceğini göstermektedir. Migrenin nadir görülen Mendelian formu olan familyal hemiplejik migrenle ilgili yürütülen genetik çalışmalar, migrenin moleküler temelini anlamamıza önemli katkılar sağlamıştır. Familyal hemiplejik migren'den (FHM) sorumlu olduğu gösterilen üç farklı gen bulunmuştur. İyon kanallarını kodlayan bu üç gendeki mutasyonlar olasılıkla ekstrasellüler potasyum ve glutamat düzeylerinde artışa yol açarak, nöronal eksitabilite artışına yol açmaktadır.Biz çalışmamızda, auralı migren hastalarında SLC1A3 geninde mutasyon analizi yaptık. Bu gen eksitatör amino asit taşıyıcı olarak bilinen EAAT1'i kodlar ve glial hücrelere glutamat taşınmasında rol alır. Bu amaçla çalışmaya alınan, farklı ailelerden 14 auralı migren ve 10 sağlıklı kontrol olgusunun tüm ekson/intron bölgelerini içeren mutasyon analizinde, altı yeni gen varyantı bulunmuştur (IVS2+28-29insA, IVS4+17C>T, Phe389Phe (1167C>T), 3'UTR 33+ G>A, 3'UTR 515+A>C). Bu gen varyantlarından; IVS2.+28-29, IVS+17C>T ve Phe389Phe (1167C>T) üç hastamızda saptanırken kontrol olgularında saptanmamış, 3'UTR 33+ G>A, 3'UTR 515+A>C varyantları ise hem hasta hem de kontrol olgularında saptanmıştır. Yine sadece üç hastamızda saptanan, Glu219Asp (657G>C) varyantı ve yedi hasta ve üç kontrol olgusunda saptanan IVS8+22C>T varyantı literatürde daha önceden polimorfizm olarak bildirildiği görülmüştür. Olguların klinik özellikleri incelendiğinde, IVS2+28-29insA varyantı bulunan hastada, aura atakları diğer hastalardan farklı olarak hem görsel hem de somatik duysal semptomlardan oluşmaktaydı, ek olarak paroksimal dengesizlik ve baş dönmesi atakları oluyordu. IVS4+17C>T varyantı saptanan hastada ise yine farklı bir özellik olarak, özgeçmişinde taşıt tutması ve vertigo atakları bulunmaktaydı.Çalışmamız, her nekadar kısıtlı sayıda bir hasta grubunda yapılmış olsa da, bu gendeki mutasyonların hastalık oluşturmada rolü olabileceğini düşündüren önemli bulgular elde edilmiştir. Bulduğumuz, bu gen varyantlarının, patojen mutasyonlar ya da hastalıkla ilişkili polimorfizmler olup olmadığının, fonksiyonel çalışmalarla ve ilişkilendirme (assosiyasyon) çalışmalarıyla belirlenmesinin önemli olacağını düşünmekteyiz.

Fusun Çakır
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atak dönemindeki multipl skleroz olgularında beyin omurilik sıvısı tau proteini düzeyleri, beyin omurilik sıvısı immün parametreleri ve manyetik rezonans görüntülemede saptanan bulgular arasındaki ilişkiler

Amaç ve HipotezA ksonal dejenerasyon multipl sklerozun önemli bir özelliğidir ve hastalık seyrisırasında erken evrede ortaya çıkar. Aksonal dejenerasyon geri dönüşümsüznörolojik defisitin nedenidir. Günümüzde multipl sklerozda aksonal dejenerasyonunbiyolojik belirteci yoktur. Bu çalışmada beyin omurilik sıvısı tau protein düzeyininaksonal dejenerasyonun biyolojik belirteci olup olamayacağını araştırdık. Ayrıca taudüzeyi ile demografik özellikleri, beyin omurilik sıvısının diğer parametrelerini veMRG bulguları arasındaki ilişkileri çalıştık.YöntemÇ alışmaya McDonald kriterlerine göre multipl skleroz tanısı konulmuş 41 olguve 12 ilk atak olgusu alındı. Kontrol grupları multipl skleroz dışı diğer nörolojikhastalıklara sahip 8 olgu (kontrol grubu 1) ve nörolojik açıdan sağlıklı 18 olgudan(kontrol grubu 2) oluşmaktaydı. Beyin omurilik sıvısı tau düzeyleri InnogeneticsInnotest h tau antijen kiti ve ?sandwich? ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. MRG'ler1,5 Tesla Philips Interna cihazı ile multipl skleroz hastaları için standart bir protokolegöre çekildi.BulgularMultipl skleroz hastalarının, kontrol grubu 1 ve kontrol grubu 2'nin ortalama taudüzeyleri sırasıyla 189,15 pg/ml, 228,27 pg/ml ve 170,21 pg/ml'ydi. Multipl sklerozhastaları ile kontrol grupları arasında anlamlı bir fark yoktu fakat relapsing remitingmultipl skleroz alt grubunun ortalaması (202,45 pg/ml) Kontrol grubu 2'ninortalamasından istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. SPMS grubunun iseortalama BOS tau düzeyi (141,87 pg/ml) Kontrol grubu 2'ye göre istatiksel olarakanlamlı derecede daha düşüktü. T1 ağırlıklı görüntülerde 10?14 arası kara deliksaptanan olgularda tau düzeyi 5'ten az kara delik saptananlara göre istatiksel açıdananlamlı derecede daha yüksekti. Tau düzeyi, 14'ten fazla kara deliğe sahip olgulardadüşme eğilimindeydi ancak bu istatiksel açıdan anlamlı değildi. BOS tau düzeyi ileinflamasyonun BOS bulguları olan hücre sayısı ve IgG indeksi arasında korelasyonsaptanmadı. MRG'de kontrast tutan lezyon sayısı ile BOS tau düzeyi arasında dakorelasyon yoktu.SonuçÇalışmamızda atak dönemindeki multipl skleroz hastaları ile kontrol gruplarıarasında tau düzeyi açısından anlamlı bir fark saptanmadı. MS hastaları ve sağlıklıkontrollerin tau değerlerinin geniş bir aralıkta değişmektedir ve MS plaklarınınventriküle ya da spinal kanala olan uzaklığı BOS tau düzeyini etkileyebilmektedir.Tüm bu faktörler tau proteininin multipl sklerozda aksonal dejenerasyonun biyolojikbelirteci olarak kullanışlı olmadığını düşündürmektedir. Tüm bu faktörlere rağmenbilinen bir MS hastasında tau düzeyinin giderek artması ve daha sonra azalmayabaşlaması artan nörodejenerasyonun belli bir eşiği aşması şeklinde yorumlanabilir.Anahtar KelimelerMultipl skleroz, beyin omurilik sıvısı, tau proteini, aksonal dejenerasyon

AksonlarManyetik rezonans görüntülemeMultipl skleroz+4
Görkem Kösehasanoğulları
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Auralı ve aurasız migrenlilerde görsel stimülasyonla tetiklenmiş başağrısı atağı öncesi ve sırasında internal juguler venöz kanda bazı nöral mediatörlerin ve beyin sapında manyetik rezonans spektroskopik değişikliklerin incelenmesi

AURALI VE AURASIZ MİGRENLİLERDE GÖRSEL STİMÜLASYONLA TETİKLENMİŞ BAŞAĞRISI ATAĞI ÖNCESİ VE SIRASINDA İNTERNAL JUGULER VENÖZ KANDA BAZI NÖRAL MEDİATÖRLERİN VE BEYİN SAPINDA MANYETİK REZONANS SPEKTROSKOPİK DEĞİŞİKLİKLERİN İNCELENMESİDr. Gökhan GÜRELDokuz Eylül Üniversitesi Nöroloji Anabilim DalıMigren; sık görülen, yaşam kalitesini bozan ve önemli sosyoekonomik kayıplara neden olan bir sendromdur. Buna karşın etyopatogenezi henüz yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Migren etyopatogenezinin aydınlatılması için spontan ataklara en yakın başağrısının oluşturulması ve bu model üzerinde araştırmaların yapılması büyük önem taşımaktadır.Bu çalışmada auralı (11 olgu) ve aurasız (12 olgu) migren tanısı almış olgularda ve başağrısı tanımlamayan sağlıklı kontrol (10 olgu) olgularında görsel stimülasyon (GS) ile başağrısı oluşturma yöntemi kullanılmıştır. Stimülasyon öncesi ve sonrasında internal juguler venöz kandan alınan serum örneklerinde, olası serebral metabolik değişiklikleri yansıtan ve migrenlilerde trigeminovasküler aktivasyon ile steril nörojenik enflamasyonun biyobelirteçleri olabilecek nörometabolitlerin konsantrasyonları (Calcitonin gene related peptide ?CGRP?, substans P, nörokininA, serotonin ve lökotrien B4) incelenmiş, GS sonrasında, manyetik rezonans spektroskopi (MRS) ile beyin sapında (pons ve mezensefalon), enerji yetmezliği ve metabolik değişiklikleri gösterebilecek laktat, N-asetil aspartat (NAA) ve kolin (Cho) miktarlarındaki değişimler irdelenmiştir.Görsel stimülasyonla migrenli olguların tamamında başağrısı gelişmiş, hiçbirinde aura tanımlanmamıştır. Migrenlilerde, başağrısı sırasında, juguler venöz kanda lökotrien B4 (LTB4) konsantrasyonlarının anlamlı artışı saptanırken diğer nörometabolitlerin konsantrasyonlarında istatistik anlamlılığa ulaşan değişiklik görülmemiştir. GS sonrasında yapılan MRS incelemelerinde ise migrenli olguların beyin sapında, yine migrenlilerin referans beyin bölgelerine göre Laktat, NAA ve Cho miktarlarını yansıtan alan oranlarında anlamlı artış saptanmıştır.Sonuç olarak; GS ile tetklenmiş deneysel başağrısının yalnızca migrenlilerde ortaya çıkması ve oluşan başağrısının spontan ataklardakine olan yakın benzerliği, bu deneysel modelin başka çalışmalarda da yararlanılabilecek, doğala en yakın, başarılı bir deneysel model olduğunu göstermiştir. LTB4' ün başağrısı atağı sırasında artmış bulunması bu mediatörün nörojenik enflamasyonun ve trigeminal stimülasyonun bir belirteci olabileceğini göstermiş, ayrıca LTB4' ün ataklar sırasında antagonize edilmesi ile yeni bir sağaltım yaklaşımı doğabileceğini düşündürmüştür. MRS incelemelerinde beyin sapında artmış laktat, NAA ve Cho miktarlarının patogenezdeki hücresel ya da nöronal enerji yetmezliğini ve atak sırasında bu yetmezliği kompanze etmeye çalışan nöronal metabolizma ve işlev artışını ortaya koymuştur.Bu çalışma belirtilen özellikleri ile günümüze değin literatürde bildirilenlerin içinde bu denli geniş kapsamlı ilk çalışmadır. Sonuçları ilginç ve çarpıcıdır. Bununla birlikte yeni yapılacak çalışmalarla desteklenme ve doğrulanmaya gereksinimi vardır. Ayrıca yeni çalışmalara ışık tutacak nitelik ve özellikler taşımaktadırAnahtar kelimeler: Migren başağrısı, deneysel model, görsel stimülasyon, juguler venöz kan, nöromediatörler, MR spektroskopi

Baş ağrısıBeyin sapıKolin+2
Gökhan Gürel
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda polinöropati ve disotonomi varlığının araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) hastalarında polinöropati ve otonomik disfonksiyon varlığının araştırılması ve bunların hastalık şiddeti ile ilişkilerinin belirlenmesidir.Metod: Bu çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku ve Epilepsi Merkezi'ne Eylül 2008 ve Mayıs 2009 tarihleri arasında başvuran, polisomnografisi çekilerek ağır OUAS tanısı konmuş 20 hasta, hafif - orta OUAS tanısı konmuş 20 hasta ve aynı yaş grubundaki 20 sağlıklı olgu (kontrol grubu) alınmıştır. Olgulara klasik elektronöromiyografi (ENMG) polinöropati protokolü, sağ üst ve sol alt ekstremiteden sempatik deri yanıtı (SDY) incelemesi, istirahatte-derin solunumda-valsalva manevrasında-ayakta kalp hız değişkenliği (KHD) incelemesi ve Schirmer testi yapılmıştır.Bulgular: Ağır OUAS ve hafif OUAS gruplarında kontrol gurbuna göre sağ tibialis posterior motor sinir iletim hız ortalamasında istatistiksel olarak anlamlı azalma ve ağır OUAS grubunda kontrol grubuna göre sempatik deri yanıtı amplitüd ortalamasında istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır (p<0,05).Sonuç: OUAS'ın periferal nöropati oluşumuna neden olduğu ve otonomik disfonksiyon görülme riskinin OUAS şiddeti ile korele olarak arttığı gözlenmiştir

Ahmet Turan Evlice
Dokuz Eylül University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

8?10 YAŞ GRUBU AMATÖR SPORCU ÇOCUKLARDA GÜNLÜK FİZİKSEL AKTİVİTENİN MOTOR PERFORMANSA ETKİSİ

Amaç: Günümüzde birçok çocuk önerilenden daha az fiziksel aktivite yapmaktadır ve fiziksel aktivite seviyesi yaş arttıkça azalmaktadır. Bununla birlikte motor performansı zayıf olan çocuklar hareketlerdeki zorluklardan kaçınmak için daha sedanter bir yaşam şekli seçebilmektedir. Bu araştırmanın amacı, 8-10 yaş grubu amatör sporcu çocuklarda fiziksel aktivite ile motor performans arasındaki ilişkinin belirlenmesidir.Gereç-Yöntem: Araştırmaya yaş ortalaması 9.18±0,8 yıl olan 50 kız, 37 erkek toplam 87 amatör gönüllü sporcu katıldı. Çocukların demografik bilgileri kaydedildi ve fiziksel aktivite düzeyleri ?Bouchard'ın Fiziksel Aktivite Kaydı? ile değerlendirildi. Motor performansları ise sekiz alt başlıkta kaba ve ince motor becerileri değerlendiren ?Bruininks Oseretsky Motor Performans Testi (BOMPT)? ile belirlendi.Bulgular: Fiziksel aktivite puanında kız ve erkekler arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.163). Motor performansı ölçen 8 alt testten üçünde motor performans ile günlük enerji tüketimi arasında anlamlı ilişki vardı. Üst ekstremitelerin koordinasyonu testleri [Fırlatılan Topu Her İki El ile Yakalama (p=0.001; r=0.399), Dominant El ile Topu Hedefe Fırlatma (p=0.016; r=0.303)] ile günlük enerji tüketimi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı. Günlük enerji harcama tüketimi ile reaksiyon zamanı arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki bulundu (p=0.023; r=-0.286).Tartışma: Araştırmanın sonucunda; çocuklarda motor performansın fiziksel aktivite ile pozitif yönde, sedanter yaşam şekli ile negatif yönde ilişkili olduğu görüldü. Motor performansın fiziksel aktivite açısından belirleyici bir parametre olması nedeniyle bireylerde çocukluk döneminden itibaren motor becerileri arttırmaya odaklanılmasının, çocuğun genç ve erişkin dönemlerindeki fiziksel aktivite ve sağlığını geliştirme hedefine yönelik etkin bir strateji olduğu görüşüne varıldı.Anahtar Sözcükler: Fiziksel Aktivite, Motor Performans, Amatör Sporcu Çocuklar

Fiziksel aktiviteMotor performansıÇocuklar
Anıl Özüdoğru
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vasküler kognitif bozukluk olgularında bilgisayarlı bilişsel değerlendirme

Amaç: Bu çalışmanın amacı, küçük damar hastalığına bağlı vasküler kognitif bozukluk gelişen olgulardaki kognitif bozuklukların nöropsikolojik testler ve bir sanal gerçeklik uygulaması olan sanal süpermarket uygulaması (SSU) ile değerlendirilmesidir. Olgular ve Yöntem: Bu çalışmaya 75 küçük damar hastası dahil edilmiştir. Ayrıntılı geleneksel nöropsikolojik testler sonucunda vasküler kognitif bozukluk saptanan 39 olgu hasta grubu olarak, nöropsikolojik testleri normal olan olgular kontrol grubu olarak belirlenmiştir. İki gruba ayrıntılı nöropsikolojik testler yanı sıra duygudurum ve işlevsellik ölçekleri ve SSU uygulanmıştır. Verilerin istatiksel analizi SPSS 22.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu nöropsikolojik test skorları arasında anlamlı farklılık göstermiştir. SSU değişkenlerinden doğru miktarda ödeme ve süre ile nöropsikolojik test sonuçları gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir. SSU süresi ile nöropsikolojik test sonuçları arasında çeşitli düzeylerde ilişki saptanmıştır. SSU'nun hasta ve kontrol grubu ayırmada %77.8 doğru sınıflama oranına sahip olduğu bulunmuştur. SSU süre cut of değeri 5.51 dakika olarak alındığında %80 sensitivite ve %75 spesifisite oranları ile tanı testi olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Sonuç: Günlük pratikte kognitif bozukluk tanısı için uzun süre alan, uygulanması için uzmana ihtiyaç duyulan nöropsikolojik testler kullanılmaktadır. SSU, küçük damar hastalarında kognitif bozukluk gelişen olguları birbirinden ayırt etmede başarılı bulunmuştur. SSU sayesinde daha kısa sürede daha fazla hastaya test uygulanarak vasküler kognitif bozukluk erken dönemde tespit edilebilecektir. Anahtar sözcükler: İnme, İnme sonuçları, Vasküler kognitif bozukluk, sanal süpermarket uygulaması, Nöropsikolojik test

Biliş bozukluklarıNöropsikolojik testlerSanal alışveriş+4
Hatice Limoncu
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vestibüler migren ve baş dönmesi olmayan migren hastalarının klinik özelliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Vestibüler migren ve baş dönmesi olmayan migren klinik özellik olarak birçok noktada birliktelik ve farklılık göstermektedir. Her iki grubun baş ağrısı özelliklerinin, baş ağrısının neden olduğu işlev kaybının değerlendirilmesi, anksiyete ve depresyon varlığının ve derecesinin araştırılması, mevcut hastalıkların yaşam kalitesini ne denli etkilediğinin gösterilmesi ve bu bulguların her iki grup arasında karşılaştırılması hedeflenmiştir. Ayrıca vestibüler migren hastalarında baş dönmesi özelliklerinin, eşlik eden nörootolojik bulgularının ve baş dönmesinin neden olduğu işlev kaybının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. . Yöntem: Çalışmamızda, DEÜTF Nöroloji Anabilim Dalı Polikliniğinde The International Classification of Headache Disorders 3 Beta (ICHD beta-3) tanı kriterlerine göre vestibüler migren (VM) tanısı almış 35 hasta, baş dönmesi yakınması olmayan auralı ve/veya aurasız migren (BDOM) tanısı almış 35 hasta yer almıştır. Her iki hasta grubuna da Migren Engellilik Değerlendirmesi (MIDAS), Sağlık Anksiyetesi Ölçeği (SAÖ), Yaşam Kalitesi Ölçeği 12 Soruluk Kısa Formu (YKÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), 12 Soruluk Allodini Değerlendirme Formu (ADF), Durumluluk Sürekli Kaygı Envanteri (DSKE) ve Aktiviteye Özgü Denge Güvenlilik Skalası (AÖDGS) ölçekleri uygulanmıştır. Ayrıca, VM hastaları Baş Dönmesi Engellilik Envanteri (BDEE) ile değerlendirilmiştir. Her iki grubun baş ağrısı özellikleri ve demografik bilgileri kaydedilmiştir. Bulgular: Baş ağrısı başlangıç yaşı VM grubunda 26,2 (±11,16); BDOM grubunda 20,91 (±5,93) olmak üzere VM grubunda daha geç başlangıçlıdır (p=0,038). VM grubundaki vestibüler semptomlar; 21 (%60) hastada çevrenin dönme illüzyonu şeklinde tanımlanmıştır. Baş dönmesi ve baş ağrısının 17(%48,6) hastada aynı atak içinde olduğu görülmüştür. VM hasta grubunda baş dönmesi atağı ile başvuru sırasında migren tanısı alan hasta sayısı 22 (%66,7) olup, bu hastalardan 19 (%76)'unda ailede migren öyküsü mevcuttur. MIDAS derecesi ortalaması; VM grubunda 2,59 (±1,32), BDOM grubunda 2,82 (±1,16) olarak bulunmuştur ve anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,352). BDÖ; VM grubunda 11,29 (±8,30), BDOM grubunda 7,21 (±6,64)'dir ve VM grubunda anlamlı derecede yüksektir (p=0,024). DSKE ortalaması, VM grubunda 38,88 (±4,95), BDOM grubunda 41,68 (±6,67)'dir ve BDOM grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,042). SAÖ ortalamaları VM grubunda 14,14 (±5,93), BDOM grubunda 13,51(±5,38)'dir ve anlamlı farklılık mevcut değildir (p= 0,173). BDEE; VM grubunda değerlendirilmiş olup, ortalama 50(±21,44)'dir ve orta dereceli engelliliği göstermekteydir. AÖDS ortalaması; VM grubunda %62,97 (±20,79), BDOM grubunda %84,84 (20,33)'dır ve VM grubunda anlamlı derecede yüksektir (p=0). ADF ortalamaları; VM grubunda 4,54(±3,44), BDOM grubunda 5,57(±5,44) olup, anlamlı farklılık yoktur (p=0,84). YKA; VM grubunda %51,04 (±22,74), BDOM grubunda %61,04 (±20,02)'dir ve anlamlı farklılık mevcut değildir (p=0,06). VM grubunda benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV) 18 hastada mevcut olup, hastaların hepsi Epley manevrasından fayda görmüştür. Sonuç: VM ve BDOM'de anksiyete ve depresyon komorbid problemlerdir. Her iki hastalık da engellilik oluşturmakta ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. VM hastalarının vestibüler bulguları değişkenlik göstermekte, hastalık günlük aktivitelerdeki dengeyi olumsuz yönde etkilemekte ve baş dönmesi, baş ağrısıyla birlikte bu hastalarda işlev kaybını artırmaktadır. Günlük klinik pratikte sık bir başvuru nedeni olan baş dönmesi yakınmasının altında migren olabileceği ve baş dönmesi ataklarının migren baş ağrısı tedavisiyle gerileyebileceği akılda tutulmalı ve baş ağrısı sorgulanmalıdır. Ayrıca vestibüler migren hastalarında kontrol vizitlerdeki pozisyonel baş dönmesi sorgulanması ve BPPV varlığında, düzeltici manevralarla tedavisi ek katkı sağlamaktadır. Anahtar Sözcükler: Vestibüler migren, Migren, Anksiyete, Depresyon, Yaşam Kalitesi

AnksiyeteBaş ağrısıDepresyon+4
Pınar Özçelik
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalarında dürtü kontrol bozuklukları ve kullanılan dopaminerjik ilaçlarla ilişkisi

Parkinson Hastalarında Dürtü Kontrol Bozuklukları Ve Kullanılan Dopaminerjik İlaçlarla İlişkisiÖZETDr. Sevgi GÖKBu çalışmada parkinson hastalarında dürtü kontrol bozukluklarının hastalıkla ve kullanılan ilaçlarla ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya Hareket Hastalıkları Polikliniğine 1 Ocak-30 Ağustos 2010 tarihleri arasında başvuran 100 parkinson hastası dahil edildi. Hastalara dürtü kontrol bozukluğu ile ilgili sorular soruldu. Parkinson plus sendromları, ilaca bağlı parkinsonizm ve vasküler parkinsonizm çalışma dışında tutuldu.Hiperfaji, hiperseksüalite, patolojik kumar ve OKB DA ve Ldopayı birlikte kullanan hastalarda en yüksek saptandı. Patolojik alışveriş ve alkol- madde kullanımına hiçbir hastada rastlanmadı. Çalışmamızın sonuçları literatürle uyumluydu.Sonuç olarak, DA ve Ldopa yı birlikte kullanan Parkinson hastalarında bu ilaçları tek başına kullanan hastalara göre DKB daha yüksek oranda saptandı.

DopaminDopaminerjik ajanlarDürtü kontrol bozukluğu+5
Sevgi Gök
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalarında vertebral kolon eklem hareket açıklıklarının değerlendirilmesi ve düşme ile ilişkisi

Bu çalışmaya İngiltere Beyin Bankası Tanı kriterlerine göre tanı konmus, aktif boyun ve bel ağrısı olmayan, vetebral kolonun kemik ve yumuşak dokusunu tutan bilinen hastalığı olmayan ve geçirilmiş spinal cerrahisi bulunmayan, hoehn yahr evre 1-4 olan 50 Parkinson hastası alındı. Kontrol grubu olarak benzer yaş ve cinsiyet özelliklerinde yine parkinson hasta grubunda dışlanan kriterler gözetilerek 50 parkinson hastalığı olmayan sağlıklı birey alındı.Çalışmada ?Cervikal Rom Meter? ve ?Inclinometer? cihazları yardımıyla servikal fleksiyon, ekstansiyon, sağ-sol lateral fleksiyon, sağ-sol rotasyon EHA'ları ve lomber fleksiyon, ekstansiyon EHA'ları ölçüldü. Düsme öyküsü olan hastalar değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, version 17.0, SSPS Inc, and Chicago, IL, USA) ile değerlendirildi. Hoehn Yahr (H&Y) evre 1 ve 2 olanlar erken evre, evre 3 ve 4 olanlar ileri evre kabul edildi. H&Y evre 5 hastalar çalışmaya dahil edilmedi. 50 parkinson hastasının 26'sı erken evre 24'ü ileri evre idi. Yine hastaların 36'sında son 6 ay içinde düşme öyküsü yok iken 14'ünde en az bir kez düşme öyküsü mevcuttu.Parkinson hasta grubunda vertebral kolon EHA ölçümleri Parkinson olmayan hastalardan anlamlı olarak azalmış bulundu. Erken evre hastalar ile ileri evre hastalar karşılaştırıdığında; ileri evre olan grubda Vertebral EHA daha azalmış olmakla birlikte istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşmadı. Bu da vertebral EHA'nın hastalarda henüz erken evrelerde azaldığını göstermektedir.Düşme öyküsü olmayan hastalar ile düşme öyküsü olan hastalar karşılaştırıldığında; aralarında vertebral EHA açısından istatistiksel anlamlılık düzeyinde bir farklılık saptanmadı.Düşme öyküsü olmayan ve olan grublar BPHDÖ ve BDÖ puanları açısından karşılaştırıldığında ise; düşme öyküsü olan grubun BPHDÖ puanları daha yüksek ve BDÖ puanları daha düşük idi. Ancak bu fark her iki ölçek puanı içinde istatistiksel anlamlıklık düzeyine ulaşmadı.Sonuç olarak; Parkinson hastalarında daha erken evrelerden itibaren vertebral EHA'ları azalmaktadır. Ayrıca gözlenen bu esneklik kaybının hastalarda denge kontrolünün bozulması yanında hastaların işlevselliklerini de etkileyeceğini düşünmekteyiz. Bunun önüne geçilmesi açısından farmokolojik tedaviler yanında özellikle fizyoterapi ve egzersiz tedavilerininde faydalı olacağı bilinmeli, ihmal edilmemelidir.

DüşüşEklemlerEsneklik+2
Hayri Demirbaş
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren hastalarında atak ve ataklar arası dönemlerde VEP (Görsel uyarılmış potansiyeller) ve göz kırpma refleksi incelemesi

İnsanları etkileyen ağrılar içinde baş ağrısı en sık olanlarından biridir. Migren hayatı kısıtlayan baş ağrılarının en sık nedenidir ve baş ağrısı için sağlık kuruluşlarına başvuruların da yine en sık nedenidir. Migrenin toplumda oldukça yaygın olması, ciddi işgücü kayıplarına neden olacak kadar rahatsız edici olması ve hatta ciddi nörolojik bozukluklara zemin hazırlayabilme potansiyeli olması nedeni ile etkin tedavi son derece önemlidir. Bilindiği gibi hastalıklar için en etkin tedavi seçenekleri hastalığın fizyopatogenezine yönelik olarak uygulanan tedavilerdir. Migrenin bilinen toplumsal ve bireysel özellikleri nedeni ile etyoloji, fizyoloji ve patolojisini aydınlatmaya yönelik olarak çok sayıda çalışma literatürde mevcuttur. Ancak migren patogenezi devam eden pek çok çalışmaya rağmen tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan elektrofizyolojik incelemeler migrenin fizyopatolojik temeline ilişkin ipuçları elde edilmesine katkıda bulunmuştur. Çalışmamıza IHS kriterlerine göre değerlendirilen 8?i auralı, 27?si ise aurasız toplam 35 migrenli hasta ve kontrol amaçlı sağlıklı 25 birey alındı. Çalışmamızda migrenli gruba atak ve ataklar arası dönemlerde VEP ve göz kırpma refleksi incelemesi yapıldı. Kontrol grubuna da VEP ve göz kırpma refleksi uygulandı. Migren hastaları arasında atak ve ataklar arası dönemlerdeki VEP latans ve amplitüd ölçüm sonuçları ve göz kırpma refleksi latans ölçümleri karşılaştırıldı. Ayrıca migren hastalarının atak arası dönem sonuçlarıyla kontrol grubunun ölçümleri karşılaştırıldı. Migren hasta grubunda atak döneminde ataklar arası döneme göre VEP latansı anlamlı derece uzun bulundu (p<0.001). Migrenli hastaların ataklar arası dönemde yapılan VEP incelemesinin kontrol grubuyla karşılaştırmasında sol VEP latans ve amplitüdü anlamlı farklılık göstermezken (p>0,05), sağ VEP amplitüdü kontrol grubuna göre daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Sağ VEP latansında ise anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Migrenli hastaların ataklar arası dönemdeki göz kırpma refleksi değerlendirmesi ile kontrol grubunun karşılaştırmasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Migrenli hastalarda atak arası dönem ve atak dönemindeki göz kırpma refleksi değerlendirmesinde de anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Çalışmamızda hasta grubunda atak ve ataklar arası dönemdeki VEP ve göz kırpma refleksi incelemesi ile hastalık süresi ve atak sıklığı arasındaki korelasyon incelendiğinde; aralarında anlamlı bir ilişki olmadığı saptandı (p>0,05). Bizim çalışmamız migren hastalarında atak döneminde görme yollarının etkilendiğini ve bu etkilenmenin bu yolaklarda atak esnasında devam eden steril inflamasyona bağlı olabileceği kanaati uyandırmıştır. Ancak trigeminal yolaklarda atak ve atak arası dönemde fark saptanmadı. Ayrıca migren hastalarında ataklar arası dönemde kontrol grubuna göre trigeminal sistem ve görme yolakları sensitizasyonunda fark yoktu. Sonuç olarak migren hastalarında atak dönemindeki santral steril inflamasyon VEP ile gösterilebilmiştir.

AğrıGöz kırpmaMigren hastalıkları+2
Şenol Öztürk
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz hastalarında hijyen ve yaşam şartları

Multipl Skleroz (MS), çeşitli genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık ilişkileri ile tetiklenen otoimmunite nedeniyle ortaya çıktığı düşünülen, santral sinir sistemine ait demyelinizasyon ile karakterize bir hastalıktır. Çevresel faktörler içinde coğrafi ve ırksal dağılım, göç yaşı, enlem ve güneş ışınları, D vitamini, enfeksiyöz ajanlar önde gelen nedenler arasındadır. Onun için MS'li hastaların büyürken hijyen koşulları üzerinde çok araştırma yapılmıştır. Hijyen hipotezi özellikle batı ülkelerinde enfeksiyon insidansının azalması ile otoimmun hastalıkların insidansının artmasını açıklamak için ortaya atılmış bir hipotezdir. Acaba bölgeye has yaşam şartları erken dönemde çocuğun T hücre bağışıklık sistemini üzerinden etki ederek yaşamın ileriki yıllarında MS gibi otoimmün hastalıkların oluşmasında etkili olabilir mi? Bu çalışmadaki amacımız MS hastalarının hayatının erken yıllarındaki hijyen açısından yaşam şartlarını belirleyerek hijyen şartlarının hastalığın oluşmasında bir risk faktörü olup olmadığını ortaya koymaktır. Çalışmaya, Ocak 2009 ile Mart 2013 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Demiyelinizan hastalıklar Polikliniği'nde takip edilmekte olan 127 Multipl Skleroz hastası ve aynı bölgede yaşayan benzer sosyokültürel seviyede 127 sağlıklı gönüllü kontrol grubu alındı. Bu kişilere doğumundan şimdiye kadar hijyen şartlarını gösteren yarı yapılandırılmış anket yüz yüze görüşülerek uygulandı. Yaptığımız ankette iki grup arasında en son yaşadıkları yerleşim yeri, eğitim düzeyi, birey başına düşen aylık gelir düzeyleri, eve yakın hayvan barınağı, evdeki oda sayısı, evde kaç kişi yaşadıkları, zemini toprak evde yaşama, evde kullanılan ısınma kaynağı, paraziter enfeksiyon öyküsü, bilinen allerjik hastalık öyküsü, doğumlarının nerede gerçekleştiği, 0-15 yaş arasında yemeklerin ortak kapta yenilmesi, annesinin ve kendisinin temizlik hassasiyeti ve son 1 yıldaki ortalama banyo yapma sıklığı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (P>0.05). 0-15 yaş arasında yaşadıkları yerleşim yeri, 0-15 yaş arasında tarım ve hayvancılıkla uğraşma oranı, evdeki tuvalet sistemi, İçme suyu kullanım şekli, Isınma kaynağı olarak tezek kullanımı , 0-15 yaş arasında evde herkesin ayrı diş fırçası olması karşılaştırıldığında iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlendi (P<0.05). Bu fark MS hastalarının daha kentsel yaşam tarzı, daha hijyenik ve daha steril ortamlarda büyüdüklerini gösteriyordu. Afyon bölgesinde yaşayan MS hastalarının kent yaşamından geldikleri, hayvanlarla daha az temas halinde oldukları, kişisel ağız temizliği, içme suyunun kontaminasyonu ve evdeki tuvalet sistemi bakımından daha hassas şartlarda büyüdükleri ve büyüdükleri ortamda sağlıklı yöntemlerle ısındıklarını tespit ettik. Dolayısıyla bölgemiz MS hastalarının yaşamının ilk yıllarında benzer sosyoekonomik ve kültüre sahip sağlıklı kontrol gruba göre daha iyi hijyen şartlarında büyüdükleri ortaya konmuştur. Bu sonuç, hayatın erken dönemlerinde aşırı steril ortamlarda yetişmenin MS açısından bir çevresel risk faktörü olabileceği tezini desteklemektedir.

Demiyelinizan hastalıklarEtyolojiHijyen+3
İnci Çeçen
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal diskopatili hastalarda nöropatik ağrı araştırması

Bu çalışmada boyun ve kol ağrısı olan hastalarda nöropatik ağrı sıklığının tespiti, bunun teşhisinde KSP incelemesinin kullanılıp kullanılmayacağı ve servikal diskopatiye bağlı nöropatik ağrı tanısı alanlarda, diğer nöropatik ağrılarda etkinlik ve güvenliği gösterilen pregabalinin tedavisinin etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır..Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ahmet Necdet Sezer Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nöroloji polikliniğine boyun ve kol ağrısı şikayetleri ile başvuran hastalar değerlendirilmeye alındıDeğerlendirilen hastalar içinde servikal diskopati ön tanısı konulanlara servikal MRG ve elektromiyografi tetkikleri yapıldı. Hastalara rutin EMG işlemlerinin dışında ağrı yollarının fonksiyonunu ve Medulla Spinalisteki organizasyonunu gösteren kutanöz sessiz periyod (KSP) adlı tetkik yapıldı. Kutanöz sessiz periyod bakılması yanında tüm hastalara ağrısının karakteristiğini belirlemek amacıyla LANNS ağrı ölçeği (Leeds Assesment of Neuropathic Sympotms and Signs) uygulandı.Mevcut şikayetleri servikal bölgede kök basısına bağlanan hastalar çalışmaya dahil edildi.EMG ve servikal MRG incelemede servikal radikülopati gösterilen hastalar içinde ağrı karakteristiği olarak nöropatik ağrı tespit edilen hasta grubuna pregabalin tedavisi başlandı. Elde edilen sonuçlar servikal radikülopati gösterilen hastalar içinde ağrı karakteristiği olarak nöropatik ağrı saptanmayan hasta grubu ve şikayeti olmayan kontrol grubu ile karşılaştırıldı.Nöropatik ağrı kriterlerini karşılayan hasta grubunun yaş ortalaması 45.73 olarak saptandı.Çalışmamızda servikal radikülopati tanısı alan hastaların % 54`ünde beraberinde nöropatik ağrı saptandı. Bunun servikal bölgedeki sinir köklerine olan kronik bası sonucu oluştuğunu düşünüyoruz.Nöropatik ağrı grubundaki hastaların nosiseptif ağrı grubundaki hastalara göre ağrı skorlarının daha yüksek olarak saptandı.Çalışmamızda hem nosiseptif ağrı grubunda hem nöropatik ağrı grubunda kontrol grubuna göre KSP latansları anlamlı düzeyde uzamış KSP süreleri ise kısalmış olarak tespit edilmiştir.Bununla birlikte KSP latans ve süresi nosiseptif ağrı grubu ve nöropatik ağrı grubunda anlamlı farklılık göstermemiştir.KSP'nin servikal radikülopati kaynaklı nosiseptif veya nöropatik ağrının ayırtedilmesinde elektrofizyolojik yöntem olarak şimdilik kullanılamayacağı görülmüştür.Günde iki kez sabit doz pregabalin rejimi ortalama ağrı puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalmalar sağladı.Pregabalinin servikal radikülopati kaynaklı nöropatik ağrı olduğunu iddia ettiğimiz hastalarda da etkili olduğu görülmektedir. Çalışmamızda pregabaline bağlı yan etkiler literatürde saptanan yan etkilerden farklı değildir..

Serdar Oruç
Afyon Kocatepe University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sensorimotor korteks alanlarının fonksiyonel anatomosinin değerlendirilmesinde median sinir kortikal somatosensoriyel uyarılmış potansiyelleri

Bölüm 6) ÖZET : Somatosensoriyel Uyarılmış Potansiyeller sinir sisteminin çeşitli hastalıklarına yönelik klinik ve bilimsel yaklaşımlarda değişik amaçlarla sık başvurulan yardımcı inceleme yöntemlerindendir. SUP'lerin son yıllarda giderek yaygınlaşan uygulama alanlarından biri de intraoperatif olarak sensorimotor korteks alanlarını lokalize etme amaçlı kullanımları olmuştur. Bu yaklaşımın temel amacı santral sulkusa yakın yerleşimli lezyonlara yönelik operatif girişimler sırasında median sinir kortikal SUP'leriyle motor ve somatosensoriyel kortekslerin yerleşiminin ortaya konmasıdır. Sensorimotor korteks alanlarının yerleşiminin bilinmesi operatif yaklaşımın bu bilgiye göre planlanrnasınî sağlamakta ve böylece postoperatif nörolojik defisitlerin önlenmesi ya da enazından minimale indirilmesi mümkün olmaktadır. Bu çalışma Ekim 1991 ile Eylül 1992 tarihleri arasında "The University of Chicago" Nöroloji Anabilim Dalı Klinik Nörofızyoloji Laboratuarları bünyesinde gerçekleş¬ tirilmiştir. Çalışmada sensorimotor korteks alanlarına yakın yerleşimli tümör, vasküler malformasyon ve epileptik foküs gibi lezyonlar nedeniyle öpere edilen ve operasyon sırasında korteks yüzeyinden median sinir SUP kayıtlaması yapılarak sensorimotor korteks alanlarının lokalizasyonunun değerlendirildiği 20 olguluk bir grup incelenmiştir. Yirmi olgunun ll'i erkek ve 9'u kadın olup, yaş dağılımı 9-69 (yaş ortalaması 30.2) olarak saptanmıştır. Bu olguların 11'i çeşitli tiplerde beyin tümörü, 4'ü vasküler malformasyonlar ve geriye kalan olgular ise tedaviye dirençli epilepsi nedeniyle öpere edilmişti. Kortikal median sinir SUP kayıtlaması operasyon sırasında 12 olguda genel anestezi, 5 olguda ise lokal anestezi altında yapılmış; epileptik foküs yönünden değerlendirilen 3 olguda ise kayıtlar operasyon ile yerleştirilen subdural elektrodlar ile postoperatif olarak anestezik etki olmaksızın, ancak sedatif-trankilizan ilaçların etkisi altında gerçekleştirilmiştir. Sensorimotor korteks alanlarına yakın yerleşimli lezyonlar sözkonusu olduğunda operasyon anında motor ve somatosensoriyel kortekslerin yerleşiminin saptanması amacıyla kullanılan klasik yöntem Penfıeld ve Boldrey'in tanımladıkları intraoperatif kortikal elektriksel stimülasyondur. En basit yöntem ise intraoperatif anatominin inspeksiyonu olarak bilinmektedir. Ancak yapılan çalışmalar inspeksiyon yönteminin basit olduğu kadar da az güvenilir olduğunu ortaya koymuştur. Kortikal elektriksel stimülasyon yöntemi de uygulamada birçok dezavantaj ile birliktedir. En Önemli dezavantajlar kortikaî 60stimülasyonutı operasyon sırasında oldukça zaman alıcı bir yöntem oluşu ve genel anestezi altında motor hareketleri uyartmak oldukça güç olduğundan, ya operasyonun lokal anestezi altında yapılması ya da genel anestezinin hafıfletilrnesinin gerekmesidir. Diğer bir dezavantaj ve potansiyel tehlike ise premotor korteks alanlarının ve hatta somatosensoriyel korteksin uyartılmasıyla motor yanıtların ve bazen de motor bölgelerin uyartılması ile duysal deneyimlerin ortaya çıkmasıdır. Bu dezavantajlar gözönüne alındığında median sinir kortikal SUP'lerinin bu 2 yönteme alternatif olarak kullanılabileceği bildirilmiş ve kriterler tanımlanmıştır. Çalışmamızın ilk amacı intraoperatif kortikal SUP verilerinin sensorimotor korteks alanlarının lokalize etmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi ve güvenilirliğinin ortaya konulmasıydı. Bu amaçla kortikal SUP'lerin sensorimotor korteks alanlarım lokalize ettirecek zamansal ve morfolojik özellikleri değerlendirildi. Yöntemin güvenilirliğini ortaya koymak amacıyla SUP'lerle elde edilen lokalizasyonlar kortikal elektriksel stimülasyon verileri ile karşılaştırıldı. Ayrıca olguların postoperatif prognozları da ciddi sensorimotor komplikasyonlar yönünden değerlendirildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular hem sedatif etkisi altındaki uyanık olgularda, hem de genel anestezi etkisi altındaki olgularda median sinir kortikal SUP'leri ile primer motor ve somatosensoriyel korteks alanlarının başarıyla lokalize edilebildiğini gösterdi. Sensorimotor bölgenin invazyonuna yolaçan lezyonlar dışında SUP'ler üzerine etkili olduğu bilinen hasta ve çevreden köken alan pekçok faktörün kortikal kayıtlar için önemli bir problem yaratmadığını saptadık. Bizim elde ettiğimiz bulgular anestezinin ve dolayısıyla anestezik ajan tipinin bu yöntem için kritik bir faktör olmadığını göstermekteydi. Elde edilen potansiyeller genel anestezi alan ve almayan olgularda aynı dalga formu ve topografık özellikleri taşımaktaydılar. Kısacası bulgularımız median sinir SUP'lerinin sensorimotor korteks alanlarının lokalize edilmesinde kolay, çabuk uygulanabilen ve genel anestezi altında bile etkinliğini yitirmeyen bir yöntem olduğu şeklinde daha önceki çalışmalarda ileri sürülen görüşü desteklemekteydi.. Özetlenecek olursa, median sinir kortikal SUP'leri ile santral sulkusun optimal lokalizasyonu açısından aşağıdaki 3 pratik kriterin değerli olduğu saptandı (Bkz. Şekil 4.3): (a)N20-P30 /P20-N30 Geçişi: Postsantral bölgede N20-P30 ve presantral bölgede P20-N30 komponentleri santral sulkus hizasında birbirlerine geçiş göstermektedir. Bu durum santral sulkus üzerinde polarite inversiyonu (faz karşılaşması) şeklinde gözlenmektedir. (b)N20-P30, P20-N30 ve P25-N35 aktiviteleri en yüksek amplitüdlü olarak postsantral ve presantral bölgelerde saptanmakta, bu bölgelerden.uzaklaşıldıkça amplİtüd değerlerinde belirgin düşüş gözlenmektedir. 61(c) P25 komponenti en yüksek amplitüd değerini postsantral bölgede göstermekte, bu aktivite giderek amplitüdü düşmekle birlikte kısmen komşu presantral bölgeye de taşmaktadır. Kortikal elektriksel stimülasyon verileri ile karşılaştırıldığında elde ettiğimiz bulgular median sinir kortikal SUP'lerinin sensorimotor korteks alanlarının lokalize edilmesinde güvenilir bir yöntem olduğunu göstermekteydi.. Ayrıca indirekt bir bulgu da olsa olguların postoperatif prognozları incelendiğinde ciddi sensorimotor komplikasyonların saptanmamış olması bu yöntemin güvenilir olduğu lehine değerlendirildi. Kısa latanslı kortikal SUP potansiyellerinin sensorimotor korteksten jenere olduğu konusunda fikir birliği sözkonusuysa da, bu komponentlerin ortaya çıkışında spesifik sensorimotor alanların yeri ve motor korteksin bu komponentlere katkısı yoğun tartışma lara yolaçmıştır. Genel olarak kortikal SUP komponentlerinin multipl korteks alanlarından jenere olduğu kabul edilmektedir. Ancak katkıda bulunan kortikal alanların sayısı ve özellikle lokalizasyonu konusunda farklı görüşler ileri sürülmektedir. Kortikal jeneratör bölgeleri ortaya koymak amacı ile BES A (Brain Electrical Source Analysis, Neuroscan Inc.) programı ile multipl dipol (source) modeli uygulandığımızda elde ettiğimiz bulgular, median sinir kortikal SUP'lerinin postsantral girusta değişik alanlardan köken alan, ancak zamansal ve yersel açıdan üstüste binen aktivite fonksiyonlu, dipol doğasındaki 2 aktivite ile modellenebileceğini ortaya koydu. Postsantral girusta yerleşimli bu 2 dipol yaklaşık 10 msn latansla bifazik zamansal aktivite göstermekteydi. İlk dipol aktivitesi büyük oranda tanjansiyel dipol özelliklerini taşımaktaydı ve korteks yüzeyi ile ortalama 5.3° (+/- 19.1) açı yaptığı saptandı. Bu zamansal olarak bifazik aktivite fonksiyonlu dipolün santral sulkus 2 yakasında ortaya çıkan N20-P30, P20-N30 komponentlerini modellemekteydi. Çalışmamızda bu dipolün korteks düzeyinde jenere olan tüm aktivitenin % 50'sine yakınını modelleyebildiğini saptadık. Modele eklenen 2. dipolün de olguların hepsinde postsantral girusta lokalize olduğu ve P25-N35 aktivitelerini modellediği saptandı. P25 dipolü Broughton-Allison hipotezinde öne sürülenin aksine radialden çok oblig özellikteydi ve bu dipolün korteks ile yaptığı açının ortalama 42.7° (+/- 23.7) olduğu saptandı. Tüm kortikal aktivitenin yaklaşık % 40'ını modelleyebilen bu dipol bazı olgularda daha çok tanjansiyel, bazı olgularda ise daha çok radial dipol özelliklerini taşımaktaydı. Bizim çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular olguların çoğunluğunda P25-N35 aktivitelerini modelleyen dipolün radial özellikleri daha baskın olan oblig dipol şeklinde ortaya çıktığını gösterdi. Bu çalışmada multipl dipol modeli ile saptadığımız postsantral girus yerleşimli 2 dipol aktivitesi elektrofızyolojik verilerin % 61-91 kadarını (ortalama % 79) açıklayabil mekteydi. Bifazik aktivasyon paterni gösteren bu 2 dipol akti vitesinden birincisi tanjansiyel dipol özelliklerini göstererek hem N20-P30, hem de P20-N30 komponentlerini 62modellemekteydi. Bu bulgu sözü edilen aktivitelerin gelişiminden sorumlu korteks bölümünün santral sulkus arka duvarı yerleşimli 3b alan» olduğu şeklindeki görüşü destek lemekteydi. P25-N35 aktivitelerini modelleyen diğer dipolün ise santral sulkusa oldukça yakın yerleşimli ve oblig yönelimli olduğu saptandı. Bilgilerimiz bu dipolün jenerasyonun dan büyük olasılıkla postsantral I. alanda ya da 1 ve 2.alanlarda yerleşimli kortikal aktivitenin sorumlu olabileceğini düşündürmekteydi. Sonuçlarımız motor korteksten köken alan aktivitenin varlığını kesin olarak reddetirmiyorsa da, bu aktivitenin kortikal SUP komponentleri üzerine önemli bir katkısı olmadığını göstermekteydi. Kortikal SUP'Ierle elde edilen veriler duysal informasyonun somatosensoriyel korteks alanlarındaki işlemlenmesini yansıttığından, bu verilerin jenerasyonundan sorumlu korteks bölgelerinin saptanması, aynı zamanda sensorimotor korteksin fonksiyonel anatomisi ile ilgili bilgiler de vermektedir. Bilindiği gibi hayvan çalışmaları da talamik duysal afferentlerin çoğunluğunun 3a ve 3b alanlarında sonlandığını ve bu alanlardaki hücrelerin daha sonra Brodmann'ın 1 ve 2. alanlarına projekte olduğunu göstermiştir. Bu durum postsantral bölgede saptadığımız 2 kortikal aktivite arasındaki latans farkını açıklayabilir. Bu konudaki diğer bir açıklama ise farklı projeksiyon sistemleri için saptanan farklı lif çaplan ve farklı iletim hızlarının buna yolaçtığı şeklindedir. Multipl dipol (source) modeli ile elde ettiğimiz bu sonuçlara tam değilse de, en yakın hipotez "Tanjansiyel + Somatosensoriyel Radial Dipol Modeli" olarak gözükmektedir. 63

AnatomiMedyan sinirSomatosensoryel korteks+1
Raif Çakmur
Dokuz Eylül University
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer hastalığı ve frontal lob demansın ayırt edilmesinde kantitatif EEG ve XENON 133-SPECT ile ilişkisi

77 BÖLÜM 6. ÖZET Amaç: a) Dejeneratif demanslardan Alzheimer hastalığı (AH) ve frontal lob demansları (FLD), Kantitatif EEG (KEEG) yardımıyla ayırt etmek ve bu iki demanstaki KEEG özelliklerini belirlemek b) KEEG'nin iki hasta grubunda klinik ağırlık derecesi ile ilgisini araştırmak c) Bu iki demans tipinde Xenon-SPECT ile beyin kan akımı özelliklerini saptamak d) KEEG ile Xenon-SPECT arasındaki korrelasyonu araştırmak Bilgi: AH'de erken evre olguların %50'si ve daha sonraki evre olgularının %90'ı EEG'de diffüz yavaşlama gösterir, posterior dominant htm (alfa) erken evrede kaybolur. AH SPECT'lerinde ise oksipital bölgenin korunduğu iki yanlı paryetal ve posterior temporal perfüzyonun ağırlıklı etkilendiği diffüz bir hipoperfüzyon görülür. FLD yeni tanımlanan ve Pick tipi demansı da kapsayan bir demans türüdür. Pick tipi FLD'de rutin EEG'de çoğunlukla normal olarak değerlendirilmişken tek bir KEEG çalışmasında yavaş dalgalarda artış görüldüğü bildirilmiştir. Bu hastalarda SPECT ise frontal, anterior temporal bölgenin en ağırlıklı etkilendiği genel bir perfüzyon azalması gösterir. Gereç Yöntem: Mental durumları değerlendirilmek üzere demans araştırma merkezine gönderilen ve evinde ailesiyle yaşamakta olan, veya yataklı bakım kurumunda yatmakta olan NINCDS-ADRDA kriterlerine göre belirlenen 26 AH, 13 FLD'li olgu ve 27 sağlıklı kontrole KEEG; 12 AH ve 8 FLD olgusuna Xenon SPECT uygulanmıştır. KEEG değişkenlerini kullanarak diskriminant fonksiyon analiziyle önce hasta grupları normal kontrollerden, ardından da iki demans grubu birbirinden ayırt edilmeye ve tanı gruplarına göre sınıflanmıştır. MMSE skorları ile KEEG değişkenleri arasındaki ilişki basit regresyon analizi ile incelenmiştir. Xenon-SPECT ile elde edilen bölgesel beyin kan akımları ANOVA testleri ile iki hasta grubunda karşılaştırılmış ve ardından bölgesel Xenon-SPECT ve KEEG sonuçları arasındaki ilişki basit regresyon analizi ile araştırılmıştır. Sonuçlar: a) AH ve FLD grupları yalnız 5 KEEG değişkeni kullanıldığında %85, 18 KEEG değişkeni kullanıldığında %100 doğrulukla birbirinden ayrılabildi. b) KEEG ile klinik ağırlık derecesini yansıtan MMSE skorları arasında anlamlı bir ilişki AH'de izlenirken aynı ilişki FLD için anlamlılık derecesine78 ulaşamamıştır. c) AH'de en ağır olarak paryetal, FLD'de ise frontal bölgelerde izlenen genel bir hipoperfüzyon görülür. İki demans grubu arasında beyin kan akımı yönünden frontal bölgeler arasında anlamlı bir fark izlenmezken bu fark en belirgin olarak paryetal bölgelerde gözlenmiştir. d) Topoğrafik KEEG paterni ile SPECT paternleri arasında uyum vardır. Her ikisinde de frontal bölgelerde KEEG'de yavaş dalga artışı yanında SPECT'te eşit düzeyde frontal hipoperfüzyon görülmüş, iki grup arasında en belirgin farklılık da hem KEEG'de hem de SPECT'te paryeto-temporallerde izlenmiştir. Ancak bu gözlem sayısal değerlere istatistik yöntemler uygulandığı zaman çok zayıf olarak izlenmiştir. Seçilen 6 beyin bölgesinden elde edilen 5'er frekans bandına ait toplam 30 KEEG değişkeni ile ilgili bölgelerin perfüzyonu ancak 3 KEEG değişkeninde anlamlılığa ulaşabilmiştir. Yorum: Kantitatif EEG, AH ve FLD ayrımını yapmada pratik bir değer taşımaktadır, özellikle SPECT'e ulaşılamayan durumlarda, dejeneratif demans türlerinin ayrımında KEEG ucuz ve kolay ulaşılabilir bir yardımcı inceleme yöntemi olma potansiyeline sahiptir. Xenon-SPECT kantitatif olması ve objektif değerler vermesi nedeniyle HMPAO-SPECT'e ek olarak demansiyel hastalıkların ayrımında yararlanılması uygun olan bir yöntemdir. SPECT ve KEEG ilişkisinin zayıf bulunması EEG ritmisitesinin beyinsapı yapılarıyla ilgili olabilir. FLD'de demansın klinik ağırlık derecesi ile KEEG değişikliğinin koşut gitmemesi FLD tanısını destekleyen bir bulgu olabilir, ileriki çalışmalarda daha fazla sayıda ve histolojik olarak kanıtlanmış AH ve FLD serilerinde KEEG ve SPECT özelliklerinin ve birbirleriyle ilişkisinin belirlenmesi şu an netlikle bilinemeyen sorulara yanıt getirebilecektir.

Alzheimer hastalığıDemansElektroensefalografi+2
Görsev G. Yener
Dokuz Eylül University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antikonvülzan kullanan primer jeneralize ve parsiyel epilepsili olgularda olayla ilişkili serebral potansiyellerle (P300-CNV) yapılan multiparametrik değerlendirmeler

50 VII. ÖZET Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Epilepsi polikliniğine kayıtlı 43 epileptik hasta ve 29 sağlıklı kontrolde P300 ve CNV incelemesi yapılmıştır. Hastaların 23 ü kadın, 20 si erkek, yaş ortlaması 27.883 ± 9.12, yaş aralığı 15-43 idi. Kontrollerin ise 14 ü kadın, 15 I erkek, yaş ortalaması 25.103 ± 712, yaş aralığı 15-41 idi. P300 kayıtlaması standart oddball paradigması uygulanarak yapılmıştır. CNV incelemesi ise beklentisel uyaran olarak ışık, buyruksal uyaran olarak ses kullanarak gerçekleştirilmiştir. P300 değerlendirmesinde, P300 dalgasının süresini ölçtüğümüz interpik latanslar, hastalarda ve primer jeneralize epilepsili grupta kontrollere göre daha uzamış olarak bulunmuştur. Son bir yılda nöbet geçirmeyen, toplam 5 nöbetten fazla geçiren, hastalık süresi 5 yıldan uzun, EEG leri bozuk ve karbamzepin kullanan hastaların interpik latanslarında uzama saptanmıştır. Orta çizgi ön bölüm amplitüdleri karbamazepin kullanan hastalarda kontrollerden daha düşük, fenitoin kullanan hastaların orta çizgi amplitüdleri kontrollerden daha yüksek bulunmuştur. Karbamazepin kullanan hastalarda orta çizgi arka bölüm amplitüdleri fenitoin kullananlara göre daha düşük olarak saptanmıştır. Karbamazepin kullanan hastalar, kan düzeylerine göre normalin alt ve üst sınırı olarak gruplara ayrılarak incelendiğinde ise orta amplitüdleri kan düzeyi üst sınırda olan hastalarda daha düşük olarak bulunmuştur. CNV incelemeleri değerlendirildiğinde ise, 5 primer jeneralize epilepsili, 4 parsiyel epilepsili toplam 9 hastada CNV elde edilememiştir. Hastaların ortalama amplitüdleri kontrollerden daha düşük, CNV alanları ise daha küçük olarak bulunmuştur. Parsiyel epilepsili hastalarda ortalama amplitüdler kontrollerden daha düşük olarak bulunmuştur. Son bir yılda nöbet geçiren hastaların CNV alanları, nöbet geçirmeyen hastalardan daha küçük, son bir yılda nöbet öyküsü olan hastalar kontrollerle karşılaşıldığında ise, ortalama amplitüdler nöbet hastalarda daha düşük olarak saptanmıştır. Geçirdikleri toplam nöbet sayısı 5 ten fazla ve hastalık öyküsü 5 yıldan uzun, EEG si normal olan epileptik hastaların ortalama amplitüdleri kontrollere göre daha düşük olarak saptanmıştır.51 P300 ve CNV kayıtlamalarının topoğrafik İncelenmesinde ise CNV haritalamasında kontrollerle hastalar arasında fark saptanmazken, P300 haritalamasında hastalarda kontrollerden farklı olarak orta hat aktivitesi yerine hemisferik lateralizasyon saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen izlenimlerimize göre bilişsel fonksiyonların, nöropsikojik testlere göre daha objektif olan nörofizyolojik testlerle incelenmesinin uygulanım ve yorumlama kolaylığı nedeni ile klinik kullanımda daha yaygın olarak kullanılacağı kanısındayız.

AntikonvülsanlarBiliş bozukluklarıEpilepsi-parsiyel+1
Gülden Akdal
Dokuz Eylül University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral kan akım hızları ve etkileyen faktörler; Transkraniyal doppler ultrasonografi çalışması

ÖZET Transkranyal doppler (TKD) ultrasonografi ile serebral kan akımının değerlendirilmesi 1982'den bu yana kullanılan bir yöntem olmakla birlikte ülkemiz için oldukça yenidir ve konuyla ilgili çalışmalar yeni başlamaktadır. Noninvaziv özelliği, kolay uygulanabilirliği, güvenilirliği, iyi tolere edilebilir oluşu ve pahalı olmaması nedeniyle kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Serebral kan akımının istenilen aralıklarla çok kez ve istenilen süre boyunca ölçülebilmesi en önemli özelliğidir. Ana intrakranyal arterlerdeki ciddi stenozun saptanması, serebral damarların bilinen stenoz ve oklüzyonlarında kollateral dolaşımın değerlendirilmesi, ekstrakranyal oklüziv hastalıkların intrakranyal kan akımı üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi, fonksiyonel testlerle serebral rezervin saptanması, herhangi bir nedenle gelişen vazokonstriksiyonda (özellikle subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmda), spontan ve terapötik rekanalizasyonda monitörizasyon ve periyodik izlem başlıca kullanım alanlarını oluşturmaktadır, önümüzdeki yıllarda beyin ölümü tanı kriterleri arasında yeralacağı, serebral vaskülopatili çocukların ayırtedilmesinde kullanılacağı ve migren patogenezine katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Başta yaş ve cinsiyet olmak üzere birçok fizyolojik, anatomik, patolojik ve teknik faktörün doppler parametrelerini etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmada ülkemiz için yeni bir inceleme yöntemi olan TKD parametrelerini etkileyebileceği düşünülen faktörlerin ne derecede etkili olduğu ve hangilerinin bağımsız belirleyici olabileceği araştırılmıştır. Çalışmaya, değişik nedenlerle hastanemiz Nöroloji polikliniğine başvurmuş hastalardan sistematik örnekleme yöntemine göre seçilen 159 kadın, 51 erkek toplam 210 olgu alınmıştır. Yaşlan 18-93 arasında değişen (Ortalama yaş: 49.51 ±14.38) olgulara, servikal ekstrakranyal, periorbital ve temporal, suboksipital yaklaşımla transkranyal doppler incelemesi yapılmıştır. Her bir arter için ortalama akım hızı, pulsatilite indeksi ve rezistans indeksi kaydedilmiş, ekstrakranyal serebral arterlerden arteria karotis kommünis (AKK) ve internal karotis arter (İKA), intrakranyal arterlerden orta serebral arter (OSA) ve baziler arter (BA) parametreleri esas alınarak istatistiksel değerlendirme yapılmıştır. Doppler parametrelerinin yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi (BKİ), hemoglobin (Hb), hematokrit (Htk) değeri, 65serum açlık kan şekeri, kolesterol, trigliserid, LDL, HDL düzeyleri, sistolik ve diyastolik arteriyel kan basıncı, kardiyak nabız, antiagregan-antikoagülan kullanımı, sigara, migren, serebrovasküler hastalık, kalp hastalığı, akciğer hastalığı öyküsü ile ilişkisi araştırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede muitivaryant lojistik regresyon, bivaryant korelasyon analizi, student t testi kullanılmış ve değerlendirmede p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edilmiştir. Muitivaryant lojistik regresyon analizi için sağ ve sol OSA ortalama akım hızlarının ortalaması alınarak, 40-60 yaş olgular için üst sınır kabul edilen 70cm/sn'nin altındaki ve üstündeki hızlar ile iki grup oluşturularak istatistiksel değerlendirme yapılmıştır. Bu inceleme sonunda migren öyküsü ve yaşın bağımsız belirleyici faktör olduğu bulunmuştur (p=0001 ve p=0.0024). Migrenli olgular migreni olmayanlarla karşılaştırıldığında AKK, İKA, eksternal karotik arter (EKA), OSA, anterior serebral arter (ASA), posterior serebral arter (PSA), intrakranyal vertebral arter (İVA) ve BA akım hızının migrenlilerde anlamlı derecede yüksek ve pulsatilite indeksinin anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür. Yaş ilerledikçe akım hızının azaldığı, pulsatilite ve rezistans indekslerinin (Pİ ve Rİ) artığı gözlenmiştir. Hemoglobin ve hematokrit düzeyi ile serebral arterlerin akım hızları arasında güçlü bir negatif korelasyon (p= 0.0001) olduğu saptanmış ve Pİ, Rİ'nin de bu değişkenlerle pozitif korelasyon gösterdiği gözlenmiştir (p=0.001 ve p=0.004). Kadınlarda akım hızının erkeklere göre daha yüksek olduğu gözlenmiş ve bu fark İKA, OSA ve BA'de istatistiksel anlamlılığa ulaşmıştır. 50 yaş altı ve 50 yaş üzeri iki grupta da kadınların bu farkı koruduğu gözlenmiştir. Ancak erkek ve kadın olguların Hb ve Htk değerleri karşılaştırıldığında her iki grupta da kadınların daha düşük değerlere sahip olduğu saptanmış, akım hızlarındaki farklılığın Hb ve Htk farklılıklarından ileri gelebileceği düşünülmüştür. Total kolesterol düzeyi ile doppler parametreleri arasında anlamlı korelasyon olduğu gözlenmiş ve kolesterol düzeyi arttıkça akım hızlarının azaldığı, Pİ ve Rİ'nin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Hipertansif olanların olmayanlara göre akım hızlarının düşük, Pİ ve Rİ'lerinin daha yüksek olduğu gözlenmiş ve bu ilişkinin hipertansiyon süresi ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Doppler parametreleri ile BKİ, trigliserid, LDL düzeyi, diyabet ve sigara alışkanlığı arasında ilişki bulunamamıştır. İncelenen arterler arasında anlamlı sağ - sol farkı saptanmamıştır. 66Çalışmaya alman 210 olgunun temporal yaklaşımla transkranyal doppler incelemesinde, 6 erkek, 13 kadın toplam 19 olguda (%9.04) sağ ve/veya sol tarafta 1 ya da daha fazla intrakranyal arter insone edilememiştir. Bu olgulardan ikisinde sağ ve sol hiçbir arter sinyali alınamaz iken, 9 olguda tek tarafta, 8 olguda iki tarafta 1 ya da daha fazla arter iyi insone edilememiştir. Tüm olgularda insone edilemeyen toplam 64 intrakranyal arterin 13'ünün (%18.75) OSA, 24'ünün (%41.66) ASA, 21 'inin (%35.41) PSA olduğu gözlenmiştir. TKD insonasyonu yeterli olmayan olguların yaş ortalamasının, tüm olguların yaş ortalamasından anlamlı olarak yüksek olduğu gözlenmiştir (p=0.0001). Noninvaziv, güvenilir, kolay uygulanabilir ve ülkemiz için oldukça yeni bir yöntem olan TKD kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Birbirinden kesin olarak ayrılamayan birçok faktör TKD parametrelerini etkilemektedir. Çalışmamızda bağımsız belirleyici olduğu saptanan migren öyküsü ve yaş dışındaki faktörlerin ne derecede etkili olduklarını bilmek olası değildir. Ancak başta hemoglobin ve hematokrit değeri ve cinsiyet olmak üzere, total kolesterol düzeyi, hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalığı ve akciğer hastalığı gibi diğer faktörlerin de doppler parametrelerini etkilediği bilinmektedir. Transkranyal doppler incelemesi yapılan bir olguda patoloji yorumlamadan önce bu faktörler gözönünde bulundurulmalıdır. Hemoglobin ve hematokrit değerlerine göre TKD parametrelerinin normal standartlarının belirlenmesine gereksinim olduğu görülmektedir. Ayrıca, migrenli ve migrenli olmayan olgular arasında interiktal dönemde TKD incelemesinde böyle büyük farklılıkların olması gözönüne alınırsa, ileride yapılacak çok sayıda migrenli hastayı değişik dönemlerde bazal şartlarda ve/veya fonksiyonel rezerv testlerle inceleyen çalışmaların migren fizyopatolojisine katkı sağlayacağı ve tedavi yaklaşımlarını yönlendireceği düşünülmektedir. 67

Kan akış hızıSerebral arterlerUltrasonografi
Vesile Öztürk
Dokuz Eylül University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fokal kalıcı serebral iskemide risperidon ve olanzapinin in vivo nöroprotektif etkisi

Burak Yuluğ
Dokuz Eylül University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distrofinopatili hastaların klinik ve genetik açıdan değerlendirilmesi

ÖZET Bu çalışmada klinik olarak DMD tanısı alan 27 (arasında akrabalık ilişkisi olmayan 24) hasta, BMD tanısı alan 12 (arasında akrabalık ilişkisi olmayan 8) hasta klinik ve genetik yönden incelenmiştir. DMD'li hastaların yaş ortalaması 9.65±3.05, BMD'li hastaların yaş ortalaması 19.71±9.74 olarak bulunmuştur. Genetik incelemede delesyon yönünden sıcak bölge olan genin 5' ucuna ve merkezine ait toplam 19 ekzonu kapsayan primer çitfleri kullanılmıştır. Hastalanmızdaki toplam delesyon oram %78 (25/32) olarak bulunmuştur. Hastalar mental ve kardiyak açıdan incelenmiş; mental ve kardiyak bulguların genetik bulgularla arasındaki ilişki araştırılmıştır. Mental değerlendirme Weschsler ölçekleri kullanılarak yapılmıştır. 70 puan altı mental retardasyon olarak kabul edilmiştir. DMD'li hastaların %45.83'ünde, BMD'li hastaların %12.5'unda, tüm hastaların %38'inde mental retardasyon saptanmıştır. DMD hastalarda toplam IQ, 72.44±21.64 BMD'li hastalarda 83.75±21.15 olarak saptanmıştır. Mental retardasyondan sorumlu özel bir ekzon bölgesi saptanmamasına rağmen, mental retardasyonu olan ve delesyonu saptanın 10 hastanın 9'unda delesyon genin merkezinde gözlenmiş, yalnızca 1 hastanın delesyonunun 5' bölgesinden başlayıp genin merkez bölgesinde de devam ettiği gözlenmiştir. Otuz yedi hastanın 2 boyutlu M. Mode Dopier ekokardiyografî ile ekokardiyografîk değerlendirmesi yapılmıştır. 26 DMD'li hastanın 5'inde sol ventrikül çaplarının artmış olduğu, 8'inde ejeksiyon fraksiyonunun düşük olduğu saptanmıştır. 11 BMD'li hastanın 3'ünde sağ ventrikül, 5'inde sol ventrikül çaplarının artmış olduğu 5 hastada da ejeksiyon fraksiyonunun düştüğü izlenmiştir. DMD'li hastalarda ortama ejeksiyon fraksiyonu %57.38±87.49, BMD'li hastalarda ortalama ejeksiyon fraksiyonu %54.54±9.1 1 olarak saptanmıştır. 51Kardiyak bulgulara spesifik olan bir ekzon bölgesi saptanmamıştır. Ancak genin 5' ucunda delesyon saptanan hastaların tümünde kardiyak tutulum olduğu gözlenmiş ve bu bulgu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.004). ÖNERİLER. Klinik olarak DMD düşünülen 1 hasta ile BMD düşünülen 1 hastanın, genetik ve patolojik incelemeleri bu tamları dışlamamızı sağlamıştır. Bu nedenle DMD ve BMD tanısı yalnızca klinik olarak konulamayacağı ve mutlaka genetik inceleme ve/veya kas biyopsisinde immunohistokimyasal metodlarla distrofin araştırılması gerektiğini,. BMD'li hastaların % 12.5'inde mental retardasyon izlenirken DMD'li hastaların % 45. 83 'ünde mental retardasyon saptanmıştır. DMD' li hastalarda yüksek oranda mental retardasyon saptanması nedeniyle, bu hastalarda eğitim programlan düzenlemek için zeka testi yapılması gerektiğini,. Delesyonu pozitif olan mental retarde hastaların 9'unun delesyonunun 2. sıcak bölgede, sadece Tinin 1. sıcak bölgede olması çok dikkat çekici bir bulgudur. Genin 3' ucunda delesyonu saptanan hastalar mental retardasyon açısından incelenmesi gerektiğini. Genin 5' ucunda delesyonu saptanan 5 hastanın hepsinde ejeksiyon fraksiyonunun düşük olması ve sol ventrikül çapının artmış olması nedeniyle bu bölgede delesyonu saptanan hastaların kardiyak tutulum açısından izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. 52

DystrophinGenetikGenetik+3
Berril Dönmez
Dokuz Eylül University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün ensefalitlerde eeg değişiklikleri ve prognoz öngörmedeki etkinliği

GİRİŞ ve AMAÇ: Otoimmün ensefalit (OE), zamanında tedavi edilmediğinde yüksek mortalite ile ilişkili nadir bir hastalıktır. EEG, erken tanı açısından önemli veriler sağlar. Çalışmamızda OE'de EEG bulguları ile mortalite ve nöbet prognozu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: 2021–2024 yılları arasında hastanemizde OE tanısı alan hastalar değerlendirildi. Hastaların nöbet özellikleri, laboratuvar parametreleri, beyin MRG ve başvuru anındaki EEG bulguları kaydedildi. 1. 3. ve 6. aylarda yapılan takip EEG'leri de analiz edildi. Kontrol grubunu ise ilk kez epileptik nöbet geçiren hastalar oluşturdu. Gruplar arasında demografik veriler, laboratuvar, EEG ve MRG bulguları karşılaştırıldı. BULGULAR: OE grubunda 21, kontrol grubunda ise 33 hasta yer aldı. Yaş ve cinsiyet dağılımları gruplar arasında benzerdi. OE grubunda Ensefalit grubunda başvuru esnasındaki anormal MRG bulgusu oranı, EEG'de ağır zemin ritmi bozukluğu, zemin ritmi bozukluğu, epileptik aktivite varlığı ve bu son iki anormalliğin birlikte görülme oranları, kontrol grubuna kıyasla daha yüksekti. OE grubunda hayatını kaybeden 7 hastada, hem ilk başvuruda hem de 1. ay takip EEG'sinde ağır zemin ritmi bozukluğunun sıklığı ve epileptiform deşarjların varlığının sıklığı daha yüksekti. Bu hastalarda ortanca yaş, vücut kitle indeksi, başvuru anındaki CASE ve mRS skorları, üre, sodyum ve sedimentasyon düzeyleri daha yüksek; albümin düzeyleri ise daha düşüktü. Subakut evre sonrası tekrarlayan nöbetleri olan ve olmayan hastalar arasında laboratuvar, MRG ya da EEG bulguları açısından anlamlı fark saptanmadı. Ancak, tekrarlayan nöbetleri olan hastalarda, ilk başvuruda epileptik nöbet ile olması oranı ve CASE ile mRS skorları daha yüksekti. SONUÇ: OE'de immünoterapinin erken başlanması daha iyi bir prognoz ile ilişkilidir. Bu çalışmada, EEG'de ileri düzeyde zemin ritmi bozukluğunun ve epileptiform aktivite varlığının, ölen hastalarda daha yüksek oranda olduğu gözlenmiştir. Bu tür EEG anormallikleri saptanan hastalarda daha yoğun immünoterapinin daha erken başlanmasının prognozu iyileştirip iyileştirmeyeceğini belirlemek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Şule Dalkılıç
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inme hastalarında nütrisyonel durum kontrolü (CONUT) indeksinin kontakt aspirasyon yöntemi klinik sonlanımına etkisi

GİRİŞ ve AMAÇ: İnme, ani nörolojik semptomlar ve 24 saatten fazla sürebilen fonksiyon kaybıyla kendini gösterir ve bazen ölümle sonuçlanabilir. Bu çalışmanın amacı, akut inme sebebiyle girişimsel işlem yapılan hastaların işlem sonrası klinik sonlanımlarını belirlerken, Controlling Nutritional Status (CONUT) skoru'nun bu sonlanımlar üzerindeki etkisini incelemektir. YÖNTEM: Aralık 2019 ile Aralık 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniğine akut iskemik inme nedeniyle müracaat eden mekanik trombektomi yapılan hastaların endovasküler tedavi sonrası klinik durumları, 90. gün mRS (modified Rankin Scale) skoru ve radyolojik sonlanım (mTICI 2b/2c/3) değerlendirilmiş ve CONUT (Controlling Nutritional Status) skorunun bu sonlanımlar üzerindeki etkisi retrospektif olarak araştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 99 kadın, 96 erkek toplam 195 hasta alınmştır. Ortalama yaş 67,6±11,5' tir. Obezite ve DM olmaması, 24.saat NIHSS skorunun düşük olması, İv TPA uygulanması, kollateral akımın iyi olması, rekanalizasyon süresinin kısa olması, first pass ve pass sayısı az olması, arkus aorta tip 3 olmaması, mTICI 2b/2c/3 olması, HDL yüksek olması, CRP nötrofil ve monosit değerlerinin düşük olması, işlem sonrası kanama olmaması daha iyi sonlanımla ilişkili saptandı. Conut indeksine göre normal ve normal olmayan gruplarda doksanıncı gün mRS istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p>0.05) gözlemlenmemiştir. SONUÇ: İnme hastalarında rekanalizasyon tedavilerinin başarısını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Malnütrisyon inme hastalarında hem premorbid hem de hastalık sonrası gelişen yaygın sorunlardan biridir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda bu hastaların inme merkezine başvurusunda ve sonrasında beslenme durumlarının değerlendirilmesi, buna yönelik skorlar geliştirilmesi hastaların uzun dönemde prognozunun belirlenmesine katkı sağlayacaktır.

Halil Alper Eryılmaz
Sakarya University
2024
00