
150
Archived Theses
4
DOIs Assigned
3%
DOI Rate
Discipline
Timokinon'un streptozotosin ile oluşturulan tip 1 diyabette damar hasarı üzerine etkisi
Timokinon'un Streptozotosin ile Oluşturulan tip 1 Diyabette Damar Hasarı Üzerine Etkisi Diyabet tüm dünyada prevalansı artmakta olan kronik metabolik bir hastalıktır. Diyabetin önemli komplikasyonlarından biri endotel disfonksiyonudur. Timokinon (TQ), antioksidan, antihiperlipidemik, antidiyabetik, antiinflamatuar, gastroprotektif, hepatoprotektif gibi birçok yararlı özelliğe sahiptir. Bu çalışmanın amacı, TQ'nun streptozotosin ile oluşturulan diyabet modelinde vasküler etkilerini araştırmaktı. Diyabet oluşturmak için tek doz intraperitoneal STZ (50mg/kg) enjeksiyonu yapıldı. TQ uygulanan gruplardaki sıçanlara, STZ enjeksiyonundan 3 gün sonra başlanarak 3 hafta boyunca her gün ağızdan 80 mg/kg TQ verildi. Ratların kan basıncı ölçümleri (sistolik kan basıncı) başlangıç ve deney sonunda kuyruktan indirekt tail cuff yöntemi ile yapıldı. Biyokimyasal, histopatolojik ve farmakolojik incelemeler için kan ve torasik aorta örnekleri alındı. Kan basınçları kontrol, STZ, STZ+TQ grupları arasında farklı değildi (sırasıyla 102.56±4.31, 103.20±5.74, 105.20±2.09). İzole sıçan torasik aortasında, submaksimal fenilefrin (Phe) uygulaması sonrası, asetilkolin (Ach) uygulaması ile elde edilen gevşeme doz-cevap eğrisinde gruplar arasında fark yoktu. TQ, Phe EC50 değerlerini kontrol grubuna göre anlamlı oranda azalttı (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 6.91±0.18, 6.88±0.22, 6.54±0.22). Gruplar arasında eNOS immunreaktivitesinde anlamlı bir değişim olmadığı tespit edildi (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 0.28±0.09, 0.31±0.07, 0.26±0.05). STZ uygulaması sonrası 3. Günde, STZ uygulanan gruplarda kan glukozu anlamlı oranda arttı (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 119.50±7.88, 388.25±49.59, 398.11±65.16). 3 hafta sonunda ise sadece STZ grubunda başlangıç değerine göre glukoz düzeylerinde anlamlı oranda artış bulundu (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 100.20±11.05, 480.50±62.80, 412.20±51.50). Torasik aortada, STZ ve STZ+TQ uygulamaları MMP-9 enzim düzeylerini anlamlı oranda azalttı (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 15.47±3.80, 2.63±2.13, 3.30±0.73). STZ uygulamasının, CD34 düzeylerinde TQ ilavesiyle önlenebilen anlamlı artışa neden olduğu tespit edildi (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 0.13± 0.05 , 1.75± 0.55 , 0.15±0.05). Mevcut bulgulara göre, TQ, STZ aracılı diyabette eNOS aktivitesini ve asetilkolin gevşeme yanıtlarını etkilemeden, kasılma duyarlılığı üzerine azaltıcı etkiye neden olabilir. Ayrıca, bu modelde, TQ uygulamasının kan glukozundaki progresif artışa önleyici etki oluşturabileceği ve bu etkinin MMP-9 aracılığını içermediği fakat, progenitör hücre belirteci olan CD34 hücrelerinin de müdahil olduğu bir süreçle ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: CD34, diyabet, MMP-9, STZ, timokinon
Myokardiyal iskemik ardkoşullanmanın nekroz üzerindeki koruyuculuğunda melatoninin fizyolojik ve farmakolojik etkileri ve mitokondriyal uncouplıng proteinleri 2 ve 3'ün rolü
İskemik ardkoşullanma (Postconditioning-PostC); reperfüzyon başlangıcında iskemi-reperfüzyon (I/R)'un kısa bölümlerine maruz kaldığında, miyokardın daha dirençli hale gelmesini hedefleyen güçlü bir kardiyoprotektif olgudur. İlerleyen yaş ve kronik kalp hastalığıyla PostC'nin koruyucu etkisinin azaldığı/ortadan kalktığı bildirilmiştir. Benzer şekilde aynı risk gruplarında düşük serum melatonin düzeyi rapor edilmektedir. Bu çalışmada, PostC'nin koruyuculuğunda melatoninin fizyolojik ve farmakolojik konsantrasyonlarının rolünün belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla, I/R'ye bağlı nekroz alanı, enerji metabolizmasında görevli bir hormon olan irisin ve oksidatif strese karşı mitokondriyi koruyan uncoupling protein (UCP) 2 ve 3'ün düzeyleri incelendi. I/R uygulamalarından 2 ay önce ratlar kontrol (Non-Px) ve pinealektomili (Px) olarak 2 gruba ayrıldı. 30 dk iskemiyi takiben, 3 siklus 10'ar sn PostC ve 120 dk reperfüzyon uygulandı. Risk alanı evans blue, infarkt alanı trifeniltetrazolyumklorid ile tespit edilerek, İmageJ programı ile hesaplandı. İrisin, UCP 2 ve 3 düzeyleri qRT-PCR yöntemi ile ölçüldü. Non-Px gruplarda, PostC ve melatonin uygulamaları ile nekroz alanı azaldı (%18,83, %17,53). Px sıçanlarda (%33,58) nekroz alanı kontrol ile (%25,46) karşılaştırıldığında anlamlı yüksekti. UCP3 düzeyi I/R ve Px ile azaldı, PostC ve melatonin uygulamaları ile arttı. Px sonrası PostC, nekroz alanı ve UCP 2, 3 üzerinde anlamlı etki oluşturmazken, PostC öncesi melatonin uygulaması ile koruyuculuk sağlandı. İrisin düzeyi, I/R ve Px ile artarken, PostC ve melatonin uygulamaları ile azaldı. Bu bulgular; UCP 2, 3 ve irisin düzeylerinin PostC'nın koruyuculuğunda rolünün olabileceğini, fizyolojik melatoninin azaldığı durumlarda PostC'nin koruyuculuğunun (nekroz oranı, UCP2, 3) ortadan kalktığını, dışarıdan melatonin replasmanı ile koruyucu etkinin geri çevrilebildiğini göstermiştir. Melatoninin fizyolojik ve farmakolojik konsantrasyonları PostC'nin koruyuculuğunda önemli olabilir. Melatoninin, PostC ile benzer oranda ve benzer parametreler ile koruyuculuk gösterebildiği için farmakolojik koşullanma yapabilen bir ajan olarak düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Ardkoşullanma, melatonin, I/R, irisin, UCP 2/3
Deneysel hiperkolesterolemide melatoninin aterojenik indeks, oksidatif stres, vaspin, visfatin düzeyleri ve endotelyuma bağlı gevşeme cevaplarına etkileri
1. ÖZET Nitrik oksit biyoyararlanımı, lipid profili ve oksidatif değişiklikler ile karekterize hiperkolesterolemi, ateroskleroz için önemli risk faktörlerinden biridir. Bu çalışmada, yüksek kolesterol ile indüklenen hiperkolesterolemide melatoninin lipid parametrelerine, aterojenik indekse, asimetrik dimetil arjinin (ADMA), malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) düzeylerine, süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesine karaciğer fonksiyon testlerine, in vitro α1 adrenerjik uyarımla meydana gelen kasılma ve endotelyuma bağlı gevşeme cevaplarına, karaciğer ve aortta vaspin, visfatin düzeylerine ve histolopatolojik değişimlere etkisinin incelenmesi amaçlandı. Ayrıca melatoninin bu etkileri atorvastatin ile karşılaştırıldı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı (n:7). 8 hafta boyunca kontrol grubu normal yemle, diğer gruplar % 2 kolesterol ve % 0.5 kolik asit diyeti ile beslendi. Melatonin bir gruba kolesterol ile eş zamanlı verilirken, diğer gruba son 2 hafta uygulandı. Atorvastatin (10 mg/kg/gün) gavaj ile son 2 hafta uygulandı. Deney sonunda izole edilen torasik aort halkalarından fenilefrin (Phe) ile kasılma, asetilkolin (ACh) ile gevşeme yanıtları kaydedildi. Serum lipid parametreleri (trigliserit, total kolesterol, HDL, LDL) kit yardımıyla otoanalizörde ölçüldü. Karaciğer, böbrek ve aort dokularında histopatolojik incelemeler yapıldı. MDA ve GSH düzeyleri, SOD aktivitesi spektrofotometre ile, karaciğer ve aortta vaspin-visfatin düzeyleri Western-Blot ile serum ADMA düzeyleri HPLC ile ölçüldü. Hiperkolesterolemi ile artan serum lipid parametreleri, aterojenik indeks ve karaciğer fonksiyon testleri ve ACh-EC50 değerleri, ADMA düzeyi ve oksidatif değişiklikler melatonin ve atorvastatin uygulaması ile azaldı. Karaciğer ve aort dokusunda hiperkolesterolemi grubunda görülen vaspin, visfatin düzeylerindeki değişimleri melatonin ve atorvastatin uygulamaları azalttı. Melatoninin hiperkolesterolemide koruyucu ve tedavi edici etkilerinin olabileceği, atorvastatin ile benzer etkiler oluşturabileceği ve klinik olarak test edilebileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: hiperkolesterolemi, melatonin, ADMA, oksidatif stres, vaspin, visfatin
İzole tavşan alt özefaus sfinkterinde elektriksel alan uyarısı aracılı nörojenik kasılma yanıtları üzerine Hidrojen sülfür'ün etkisinin araştırılması
Bu çalışmada izole tavşan alt özefagus sfinkterinde EAU'ya bağlı nörojenik kasılma cevaplarının tanımlanması ve bu yanıtlar üzerine hidrojen sülfürün etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneylerde 4-6 aylık 3-3,5 kg. ağırlığında 18 adet albino tavşandan elde edilen alt özefagus sfinkter şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kayıt etmek için Grass izometrik kuvvet transdüserine bağlı olacak şekilde yerleştirilmiştir. Ön çalışmalarda dokularda bifazik yanıtlar elde edildi. Bifazik yanıtlar EAU başlamasıyla olan ?on? fazı ve EAU bitmesiyle başlayan ?off? fazı olarak elde edildi. Guanetidin ve indometasin EAU aracılı nörojenik ?off? kasılma yanıtları üzerine anlamlı bir etki oluşturmadı. Atropin EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını anlamlı oranda azaltırken, neostigmin bu yanıtları anlamlı oranda arttırdı. L-NAME, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını anlamlı oranda azalttı. L-NAME ?on? gevşeme fazı olan dokularda bu fazı ortadan kaldırdı. NaHS, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı oranda azalttı. NaHS'in etkisi NO bağımsız ortamda azalırken, NANK yanıtlar üzerinde de aynı oranda inhibisyona neden oldu. NaHS'in azaltıcı etkisi zamanla %80 oranında geri döndü. Ayrıca NaHS, KCL ile kasılmış dokularda da anlamlı gevşemeye neden oldu. L-sistein, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını anlamlı oranda azalttı. L-sistein'in etkisi, NO bağımsız ortamda artarken, NANK ortamda potansiyelize oldu. Bu sonuç kolinerjik sistemin H2S'in sentez aşamasında inhibitör bir etkisinin olabileceğini göstermektedir. PAG, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını azalttı. PAG'ın etkisi , NO bağımsız ortamda artarken, NANK ortamda etkisi olmadı. L-sistein ve PAG, KCL ile kastırılmış dokularda gevşemeye neden olmadı. Bu sonuçlar H2S'in etkisinin tek bir nörotransmitter üzerinden spesifik olmadığını ve birçok nörotransmitter üzerinden olduğunu göstermektedir.
İzole tavşan mide fundusunda kolinerjik aşırım üzerine kannabinoidlerin etkilerinin araştırılmas
Kannabinoidlerin gastrointestinal kanalın farklı bölgelerinde kolinerjik aşırım üzerine etkisiyle düz kas kontraktilitesini azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada tavşan izole mide fundus düz kasında Elektriksel Alan Uyarısı (EAU) aracılı kolinerjik transmisyon üzerinde kannabinoidlerin etkileri ve olası etkilerinin hangi kannabinoid reseptörü üzerinden olabileceğinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneylerde 2,5-3 kg ağırlığında 30 adet albino tavşandan elde edilen mide fundus şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kayıt etmek için izometrik kuvvet transdüserine bağlı olacak şekilde yerleştirilmiştir. EAU aracılı kasılma yanıtları üzerinde guanetidin ve indometasin'in etkisi olmadı. Atropin EAU aracılı kasılma yanıtlarını tamamen ortadan kaldırırken, neostigmin bu yanıtları arttırdı, ?-gonotoksin GVIA ise anlamlı oranda azalttı. Bu sonuçlar mide fundusunda elde edilen EAU aracılı kasılma yanıtlarının sinirsel uyarıya bağlı olduğunu ve kolinerjik sinirler kaynaklı olduğunu göstermektedir. Guanetidin ve indometasin varlığında EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtlarını anandamid, WIN 55,212-2, ACEA ve JWH015 konsantrasyon bağımlı olarak azalttı. Anandamidin inhibitör etkisi, CB1 reseptör antagonisti AM 251, CB2 reseptör antagonisti AM 630 ve her iki antagonistin birlikte bulunduğu ortamda geri döndü. WIN 55,212-2'nin inhibitör etkisi ise AM 630 varlığında düşük konsantrasyonlarda daha fazla olmak üzere geri dönerken, AM 251 ve her iki antagonistin birlikte bulunduğu ortamda geri dönmedi. ACEA'nın etkisi AM 251, JWH015'in etkisi de AM 630 ile geri döndü. EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtları AM 251 arttırırken, AM 630 etkilemedi. Anandamid, WIN 55,212-2 ve ACEA noradrenalin ile kastırılmış dokularda gevşemeye neden olmazken, JWH015 gevşemeye neden oldu. Bu sonuçlar endokannabinoidlerin tavşan mide fundusunda CB1 ve CB2 reseptörleri aracılığıyla kolinerjik kasılma yanıtları üzerinde presinaptik etkisinin olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler:Endokannabinoidler, tavşan mide fundusu, elektriksel alan uyarısı
Glukagon-lıke peptid-1 (GLP-1) ve glukagon-lıke peptid-2 (GLP-2)'nin ağrı ve inflamasyon üzerine olan etkilerinin araştırılması
Giriş: Bu çalışmanın amacı, farelerde GLP-1 ve GLP-2'nin nosisepsiyon ve inflamasyon üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: GLP-1 ve GLP-2'nin etkileri ve etki mekanizmaları akut ve kronik uygulamada hot plate ve formalin testlerinde değerlendirildi. Lökomotor aktivite ve kan şekeri düzeyinin bu etkilere katkısı olup olmadığını gözlemlemek için rotarod testi ve kan şekeri ölçüm kontrolleri yapıldı. Bulgular: GLP-1 ve GLP-2 0.2 mg/kg dozlarında 30. dakikada antinosiseptif etkilerinde saline göre istatistiksel olarak anlamlı artış yaptılar. GLP-1'in 0.05 mg/kg dozunda 10. dakikada nosisepsiyon yönünde anlamlı değişiklik gözlendi. GLP-1'in 0,2 mg/kg, GLP-2'nin 0,2 mg/kg ve 0,1 mg/kg dozlarında akut ve tonik fazda pençe yalama ve sallama sayılarında (GLP-2 0,1 mg/kg akut fazda pençe yalama sayısı hariç), GLP-1'in 0.1 mg/kg'da tonik fazda pençe sallama sayısında, GLP-2'nin 0,05 mg/kg'da akut ve tonik fazda pençe sallama sayılarında saline göre anlamlı azalma oluşturdular. GLP-1'in 15. dakikada L-NAME varlığında, 30. dakikada ise ondansetron, L-NAME, nalokson varlığında; GLP-2'nin 30. dakikada ondansetron ve nalokson varlığında antinosiseptif etkilerinde anlamlı azalma görüldü. GLP-2'de L-NAME'in tüm fazlarda pençe yalama ve tonik fazda pençe sallama sayılarını, ondansetronun tonik fazda pençe sallama sayılarını anlamlı azalttığı görülürken, GLP-1'de sadece nalokson varlığında akut fazda pençe sallama hareketlerinde anlamlı artış görüldü. GLP-1 0.2 mg/kg ve GLP-2 0,05 mg/kg kronik uygulamada 10., 15. ve 30. dakikalarda antinosiseptif etkilerinde saline göre artış; tüm zaman aralıklarında pençe hareketlerinde (GLP-2 tonik fazda pençe sallama sayısı hariç) ise anlamlı azalma görüldü. GLP-1 ve GLP-2'nin lökomotor aktivite ve kan şekeri üzerine olan etkilerinin, antinosiseptif ve antiinflamatuar aktivitelerini değiştirmediği saptandı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, GLP-1 ve GLP-2'nin antinosiseptif ve antiinflamatuar etkilerini ve bu etkilerinde serotonerjik, nitrerjik, opioiderjik yolaklarla ilgili olarak farklı sonuçları bulduk. Çalışmamızın devamında PKA bağımlı protein ekspresyonunu moleküler düzeyde araştırmayı ve bulduğumuz sonuçlara moleküler düzeyde açıklık getirmeyi hedeflemekteyiz. Anahtar Kelimeler: GLP-1, GLP-2, ağrı, inflamasyon.
Ratlarda yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketimine bağlı oluşan damar hasarı üzerine caffeıc acid phenethyl ester (CAPE)'in etkisi
ÖZET Fruktoz kullanımı, raf ömrünü uzattığı için, işlenmiş gıdalar ve gazlı içecekler içinde giderek artmaktadır. Yüksek miktarda fruktoz alınımının hiperinsülinemi, hipertrigliseridemi ve hipertansiyon nedeni olduğu saptanmıştır. Bu yüzden fruktozun zararlı etkilerinin önlenmesi özel bir önem arz etmektedir. Caffeic Acid Phenethyl Ester (CAPE )'in endotel ve damar fonksiyon bozukluğunu düzelterek kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde yararlı olabileceği ileri sürülmüştür. Deneysel olarak fruktozla oluşturulan damar düz kas fonksiyonundaki değişiklikler üzerine CAPE'nin etkisi iyi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında, ratlara içme suyu içinde 6 hafta süreyle yüksek fruktozlu mısır şurubu (% 30) verilerek oluşturulan metabolik sendromda CAPE'nin (50 micromol/g, i.p) damar fonksiyon bozukluğuna etkisi incelendi. CAPE uygulaması (50 micromol/kg, i.p 2 hafta) fruktoz uygulanmasından 4 hafta sonra başlatılmıştır. Deney gruplarından alınan kan örneklerinde biyokimyasal, aortada ise damar düz kas fonksiyonu ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca, kan basıncı, serum lipid ve glukoz düzeyleri değişiklikleri kaydedilmiştir. Aort dokusunda eNOS enzim immün reaktivitesi de belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, fruktozlu ratlardan elde edilen aorta halkalarında asetilkolin ile oluşturulan gevşemelerin kontrolden farksız olduğunu gösterirken, fruktoz tüketimi, ratlardan alınan aortlarda fenilefrinle olan kasılma cevaplarında bir azalmaya neden oldu. CAPE takviyesi damar kontraktilitesindeki azalmayı düzeltti. Ek olarak, fruktoz ile beslenme sonucu ortaya çıkan hipertansiyon CAPE alan ratlarda düzeldi. CAPE takviyesi fruktoz ile beslenme sonucu artan kan glukoz ve kolestrol düzeylerini düşürdü. Fruktoz verilmiş ratlarda aort dokusu eNOS enzim immün reaktivitesi azaldı, ancak CAPE uygulanması fruktoz tüketimine bağlı eNOS enzim immün reaktivitesindeki azalmayı önledi. Bu bulgular, fazla miktarda fruktoz alınımına bağlı olarak gelişen kardiyovasküler fonksiyon bozukluklarının CAPE tedavisi ile önlenebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Caffeic Acid Phenethyl Ester, CAPE, damar düz kas fonksiyonu, hipertansiyon, fruktoz ile beslenme.
NOS inhibisyonu ve tuz ile oluşturulan hipertansiyonda perindopril, losartan ve novokinin'in kan basıncı, eNOS, ADMA, Rhokinaz, NADPH oksidaz ve ATII reseptör katılımını içeren vasküler cevaplara etkileri
ÖZETÇalışmamızda nitrik oksit sentaz inhibisyonu ve tuz yüklemesi ile oluşturulan hipertansiyon (HT) da Rhokinaz, NADPH oksidaz aktivitelerinin, endotelyal nitrik oksit sentaz, asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeylerinin rolü ve ADE inhibisyonu (perindopril), AT1 reseptör blokajı (losartan), AT2 agonisti Novokinin'in kan basıncı ve bu parametreler üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Ek olarak tüm grupların izole torasik aortalarında, fenilefrin kasılma, asetilkolin (Ach) gevşeme cevapları ve anjiotensin II indüklü kasılmalar üzerine rhokinaz ve ATII reseptörlerinin rolü araştırıldı.Hipertansiyon oluşturmak için 4 hafta boyunca intraperitoneal NOS inhibitörü, L-NAME ve içme suyuyla %1 tuz verildi. Perindopril (2mg/kg/gün), losartan (2mg/kg/gün), novokinin (0,1mg/kg/gün) 2 hafta boyunca intraperitoneal uygulandı. Kan basıncı tail-cuff yöntemiyle, NADPH oksidaz, ADMA'yı sentezleyen protein arginin metiltransferaz (PRMT) enzimi, Rhokinaz ve eNOS düzeyleri aort dokularında real time-polimeraz zincir reaksiyonu ile ölçüldü.Kan basınçları L-NAME ve tuz alan gruplarda 14. ve 28. günde anlamlı yüksekti. Tedavi gruplarının hepsinde kan basıncı 28. günde anlamlı düşüktü. Sadece ilaç alan gruplarda Hipertansif grupta NADPH oksidaz, PRMT ve Rho kinaz ekspresyon düzeylerinde artış, eNOS da azalma görüldü, fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ach EC50 değerleri hipertansif grupta anlamlı yüksek, Emax değerleri anlamlı düşüktü. Tedavi alan hipertansif gruplarda Ach EC50 değerleri anlamlı düşük, Emax değerleri ise anlamlı yüksekti.Anjiotensin tip 2 reseptör agonisti novokininin kan basıncı üzerine etkisi losartanla benzerdi. Asetilkolin duyarlılığı, novokinin grubunda losartan uygulanan gruptan daha yüksekti. Parametrelerin ölçülen düzeyleri novokinin ve perindopril gruplarında benzerdi. Bu sonuçlar novokininin kardiyovasküler hastalıklarda koruyucu etkiler yönünden test edilebileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, nitrik oksit, novokinin, rhokinaz, ADMA
Pençe ödemine bağlı ağrı ve davranış değişikliklerinin farmakolojik modülasyonu
Formalin inflamasyon modeli insanda oluşan doğal inflamasyona en yakın model olarak tanımlanmıştır. Pençede lokal doku hasarı oluşturan sıçan formalin testi, tonik ağrı ve lokalize inflamatuar ağrı için bir model olarak kullanılmıştır. Akut inflamasyonda plazma sıvı ve proteinlerinin eksudasyonu ve ağırlıklı olarak nötrofiller olmak üzere lökositlerin göçü oluşur ve formalin enjeksiyonu sonrasında enjekte edilen pençede hızla ödem oluşur. Formalinin oluşturduğu ağrı temelde periferik doku hasarına bağlıdır. Formalin testi ile oluşan ödeme ve ağrıya bağlı olarak sıçanda iki karakteristik davranış oluştuğu gösterilmiştir. Bunlar pençe yalama (Licking) ve kaçınma (ayağı yere basmama, yüksekte tutma)'dır. İlaçların antiinflamatuvar etkilerine baktığımızda hayvan pençe volümünün azalmasına bağlı olarak inflamasyonu azaltmada prednizolon > diklofenak Na > karbamazepin > diazepam > mirtazepin > morfin gibi bir sıralama elde edilmiştir. Mirtazepin ve morfin'in olusturduğu antiinflamatuvar etki kayda değer düzeyde bulunmamıştır. Sıçanların karakteristik davranışlarından olan pençe yalama ve kaçınma olaylarında ise morfin ve/veya diklofenak analjezik etkilerinden dolayı koruyucu etkilere sahip oldukarı saptanmıştır. Bu koruyucu etkiye mirtazepin de aracılık etmiştir. Diğer davranış hareketleri olan ileri yürüme, arka ayaklar üzerinde yükselme ve taranma olaylarında diazepamın sedatif ve anksiyolitik etkisinden dolayı en düşük değerler elde edilmiştir. Diazepamı morfin ve diklofenak analjezik etkilerinden dolayı, prednizolon ise antiinflamatuvar etkisinden dolayı izlemektedir. Korelasyon analizi sonucu ödem, formaldehit ve diklofenak gruplarında taranma davranışı ile pozitif ve ayrıca diklofenak grubunda pençe yalama davranışı ile negatif yönde ilişki olduğu bulunmuştur. Arka ayaklar üzerinde yükselme davranışı ile prednizolon grubunda negatif, karbamazepin grubunda ise pozitif yönde ilişki elde edilmiştir. Bu sonuçlar ödem ve hayvan davranış hareketleri arasındaki ilişki üzerine açıklama getirirken bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılması gereğini göstermektedir.
Amitriptilinin deneysel akut ve kronik inflamasyon modelleri üzerine etkisi
Amitriptilin, inflamasyon fizyopatolojisinde etkili olan serotonerjik, adrenerjik, histaminerjik ve bazı kolinerjik reseptörleri antagonize, sodyum, kalsiyum ve potasyum kanallarını bloke ettiği bildirilen trisiklik bir antidepresandır. Çalışmamızın amacı amitriptilinin sıçanlarda oluşturulan akut ve kronik inflamasyon modellerinde anti-inflamatuvar etkilerini (AİE) araştırmaktır. Çalışmamızda akut inflamasyon, sıçan pençe modelinde karragenin ve histamin ile oluşturuldu. Sıçanların sağ arka ayak hacimleri ölçülerek, kontrol grubuna distile su, diğer gruplara diklofenak sodyum ve amitriptilin (karragenin modelinde 5-10-20 mg/kg- histamin modelinde 10 mg/kg) intraperitoneal uygulandı ve 30 dakika sonra, aynı ayaklarda % 1'lik karagenin veya % 0.1 'lik histamin ile inflamasyon oluşturuldu. Karragenin inflamasyonunu takiben, 1 saat ara ile 5 kez, histamin inflamasyonunu takiben, 30 dakika ara ile 6 kez hayvanların pençeleri ölçüldü. Amitriptilin gruplarının AİE'leri kontrol grubu pençe ödemi artışlarına göre hesaplandı. Çalışmamızda, amitriptilinin kronik AİE'si, koton-pellet granüloma testi ile değerlendirildi. Amitriptilin, karragenin modelinde, sadece 10 mg/kg dozda 1. ve 2. saatlerde %52.56 ve 46.43'lük AİE göstermiştir (p<0.05). Histamin modelinde ise, amitriptilin 30, 60, 90, 120 ve 150. dakikalarda sırasıyla %46.23, 40.05, 43.34, 47.67 ve 52.94 oranlarında AİE sergilemiştir (p<0.050). Koton-pellet granüloma testinde, amitriptilin uygulanan grupta pamuk bilyelerin yaş ağırlıklarında %26.62'lik, kuru ağırlıklarında ise %31.09'luk anti-proliferatif etki tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, amitriptilin akut ve kronik AİE göstermiştir. Akut AİE'si, inflamasyonun erken fazında salınan bazı nöromediyatörlerin (özellikle histamin) inhibisyonuna bağlı olabilir. Kronik AİE'ye sahip olması ise depresyonla seyreden bazı kronik inflamatuvar hastalıkların tedavilerinde yer alabileceğini göstermektedir.
Değişik heparin türevlerinin sıçanlarda deneysel ağrı ve inflamasyon modelleri üzerine etkisi
Çalışmamızda, sıçanlarda değişik heparin türevlerinin (heparin, enoksaparin ve bemiparin) akut ve kronik anti-inflamatuvar ve analjezik etkilerinin var olup olmadığını araştırdık. Çalışmamızda akut inflamasyon karragenin modeli, kronik inflamasyon koton-pellet granüloma testi, analjezik etki hot-plate ağrı modeli ile değerlendirildi. Akut inflamasyon ve ağrı çalışmalarında heparin (100-500-1000 Ü/kg), enoksaparin (100-200-400 Ü/kg) ve bemiparin (125-250-500 Ü/kg) dozlarında kullanıldı. Karragenin pençe ödemi modelinde, pençe hacimleri, iki ayak arasındaki ağırlık farkları ve histopatolojik olarak değerlendirildiğinde heparin (100-1000 Ü/kg) kontrol grubuna göre belirgin antiinflamatuvar etki göstermiştir (p0.05). Bemiparin ise sadece düşük dozda (125 Ü/kg) 2. ve 3.saatte inflamasyonu azaltmış (p0.05) ancak iki ayak arasındaki ağırlık farkı ve histopatolojik sonuçlar bunu desteklememiştir. Enoksaparin ise anlamlı antiinflamatuvar etki göstermemiştir. Koton-pellet granüloma testinde heparin (1000 Ü/kg) ve bemiparin (125 Ü/kg) belirgin antiproliferatif etkiler göstermiş. Hot-plate testinde, enoksaparin (100, 200 ve 400 Ü/kg) genel olarak tüm ölçümlerde anlamlı antinosiseptif etki gösterirken, heparin(tüm dozlarda) ve bemiparin (125 Ü/kg) ise sadece 30.dakikada belirgin antinosiseptif etki göstermişlerdir. Sonuç olarak, heparin ve bemiparin akut ve kronik antiinflamatuvar ve erken dönemde antinosiseptif etkiler göstermişlerdir. Akut antiinflamatuvar etkilerinin bazı nöromediyatörlerin (histamin, serotonin, kinin, prostaglandin vb, salınımı) ve aktive pıhtılaşma faktörlerinin inhibisyonuna bağlı olabileceğini, sergiledikleri kronik antiinflamatuvar etkilerinin ise bazı kronik inflamatuvar hastalıklar için olumlu bir özellik olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızda, enoksaparinin sadece antinosiseptif etkiler göstermesi ise, bu etkilerinin farklı mekanizmalar üzerinden olabileceğini düşündürmüştür.
Lesitinin deneysel mide ülseri üzerine etkisi
Lesitin ilaç ve gıda endüstrisinde kullanılan, bütün vücut hücrelerinin membranlarında yer alan ve hücre membranına esneklik veren bir maddedir. Çalışmamızda, sıçanlarda indometazin ile oluşturulan mide ülseri üzerine lesitinin etkisinin olup olmadığını araştırdık. Çalışma için sıçanlar 5 gruba ayrıldı. Birinci gruba distile su (10 ml/kg), 2. gruba lesitin (1200 mg/kg), 3.gruba lesitin (2400 mg/kg), 4. gruba famotidin (40 mg/kg) ve 5. gruba pantoprazol (40 mg/kg) oral yolla uygulandıktan 30 dakika sonra, bütün gruplara indometazin (25 mg/kg- oral) verildi. 6 saat sonra tiyopental sodyum (50 mg/kg) ile sıçanlar öldürülerek mideleri çıkarıldı, ülser indeksleri ve grupların ülser inhibisyon oranları hesaplandı. Mide dokuları histopatolojik olarak da incelendi. Çıkarılan mide dokuları değerlendirildiğinde; düşük doz lesitin (1200 mg/kg) grubundaki sıçanların hepsinde, yüksek doz lesitin (2400 mg/kg) grubundaki sıçanların 7 tanesinde, famotidin grubundaki sıçanların sadece 2 tanesinde ülserli alanlar gözlendi. Pantoprazol grubundaki sıçanların ise hiçbirinde ülserli alanlar tespit edilmedi. Kontrol grubunun ülser indeksi % 6.75±0.81 ve buna göre grupların (lesitin-I, lesitin-II, famotidin ve pantoprazol) ülser inhibisyon oranları sırasıyla % 45, %57, %98 ve % 100 olarak hesaplandı, bu oranlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Lesitin mukozal hiperemiyi her iki dozda azaltırken (p<0.05), gastrik erozyon üzerine sadece yüksek dozda olumlu etkiler göstermiştir (p<0.05). Lesitinin PMNL ve MNL infiltrasyonunda yapmış olduğu azalmalar ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Pantoprazol ve famotidin mukozal hiperemiyi, erozyonu, PMNL ve MNL infiltrasyonunu belirgin bir şekilde azaltmışlardır. Sonuç olarak lesitin, sıçanlarda indometazin ile oluşturulan mide hasarında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem makroskopik hem de histopatolojik olarak (hiperemi, gastrik erozyonu) gastroprotektif etkiler göstermiştir. Anahtar kelimeleri: Lesitin, İndometazin, Mide Ülseri, Sıçan.
Fosfodiesteraz 4 enzim inhibitörü rolipramın sıçanlarda testiküler iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkileri
Bu çalışmada, fosfodiesteraz 4 (FDE 4) enzim inhibitörü rolipramın sıçanlarda testiküler torsiyon/detorsiyon (T/D) sonrası, testislerdeki sperm miktarı ve motilitesi ile histopatolojik hasara olan etkileri, hasara katkısı olduğu düşünülen apoptotik yolaklar ve proinflamatuvar sitokinler üzerinden araştırıldı. Sıçanlar Sham, rolipram (ROL), T/D ve ROL+T/D olarak 4 gruba ayrıldı. Anestezi edilen sıçanların sağ testislerinin spermatik kordunun saat yönünde 7200 döndürülüp batına sabitlenmesi ile 3 saatlik torsiyon oluşturuldu. Detorsiyondan 15 dakika önce, sıçanlara rolipram (tek doz 10 mg/kg) veya çözücüsü intraperitoneal (i.p.) uygulandı. Detorsiyonun 4. ve 24. saatinde testis dokularında tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α) ve interlökin-1 beta (IL-1β) düzeyleri ile spektrofotometrik yöntemle kaspaz-3 aktivitesi ölçüldü. Detorsiyonun 24. saatinde histopatolojik doku hasarları ve immünohistokimyasal boyama yöntemi ile kaspaz-3, 8 ve 9 aktiviteleri değerlendirildi. Detorsiyonun 65. gününde sperm sayısı ve motilitesi değerlendirildi. T/D uygulaması ipsilateral testislerde, detorsiyonun 4. ve 24. saatinde kaspaz-3 aktivitesinde anlamlı artışa; detorsiyonun 24. saatinde anlamlı histopatolojik hasara ve kaspaz-3 ve kaspaz-9 ile spermatogonyumlarda kuvvetli immün boyanmaya; detorsiyonun 65. gününde sperm sayısı ve motilitesinde anlamlı azalmaya neden olmuştur. Rolipram tedavisi, T/D grubunda TNF-α ve IL-1β düzeylerinde anlamlı artışlar yapmıştır. T/D'ye bağlı kaspaz-3 doku aktivitesindeki artışı, germ hücrelerindeki kaspaz-3 ve kaspaz-9 immün boyanmayı, histolojik hasarı, sperm miktarı ve motilitesindeki azalmaları geri döndürememiştir. Sonuç olarak, rolipram tedavisi T/D hasarında proinflamatuvar sitokinlerin düzeylerini artırmış, aktive olan intrensek apoptotik yolağı inhibe edememiş ve histopatolojik hasar ile sperm sayısı ve motilitesi üzerinde koruyucu etkiler gösterememiştir.
Nitrik oksit sentaz inhibisyonu ve tuz ile oluşturulan hipertansiyonda rosuvastatin ve amlodipinin kan basıncı, asimetrik dimetil arginin, ısı şok proteini 90, kaveolin-1 düzeyleri ve fenilefrin, asetilkolin ve anjiotensin II katılımını içeren vaskuler cevaplara etkileri
Hipertansiyon patofizyolojisinde oksidatif stres ve endotelyal işlev bozukluğu önemli rol oynamaktadır. Statinlerin, kolesterol düşürücü etkileri ile birlikte reaktif oksijen üretimini azaltarak endotelyal disfonksiyonu iyileştirdiği ve eNOS expresyonunu arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda, hipertansif sıçanlarda rosuvastatinin kan basıncı, oksidatif stres ile artan NADPH oksidaz, rhokinaz, endojen NOS inhibitörü ADMA, eNOS aktivitesini inhibe eden kaveolin-1 ve aktive eden hsp90 düzeylerinin yanı sıra phe kasılma, ach gevşeme ve anjiotensin 2 cevapları üzerine etkilerinin araştırılması ve rosuvastatinin etkilerinin amlodipin ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hipertansiyon oluşturmak için sıçanlara, intraperitoneal (i.p) yolla 6 hafta boyunca NOS inhibitörü L-NAME ve % 1 tuz içeren içme suyu verildi. 2.haftadan itibaren rosuvastatin (10 mg/kg/gün) ve amlodipin (10 mg/kg/gün) 4 hafta boyunca i.p olarak uygulandı. Kan basınçları 0, 14, 28 ve 42. günlerde tail-cuff yöntemiyle, deney sonunda NADPH oksidaz, rhokinaz, kaveolin-1 ve hsp90 aort dokusunda RT-PCR, ADMA serumda ELİSA ile ölçüldü. Kan basınçları L-NAME ve tuz alan gruplarda kontrole göre 14, 28 ve 42. günlerde anlamlı olarak yüksekti. Amlodipin kan basıncını 28 ve 42. günlerde anlamlı olarak düşürürken, rosuvastatin 42.günde anlamlı olmayan bir azalma oluşturdu. Ach Ec50 değerleri hipertansif grupta yüksekti. Ach Emax değerleri hipertansif grupta düşük, tedavi alan gruplarda ise anlamlı olarak yüksek bulundu. Hipertansiyonun ADMA, NADPH oksidaz, rhokinaz ve kaveolin-1 düzeylerinde yaptığı anlamlı artışı, rosuvastatin ve amlodipinin ADMA dışında engellediği görüldü. Hipertansiyon grubunda kontrol grubuna göre hsp90 expresyon düzeyi anlamlı olmayan bir artış gösterdi. DMSO uygulaması gruplar arasında anlamlı farklılık oluşturmadı. Sonuç olarak, rosuvastatinin kan basınçlarını amlodipin kadar düşürmediği ve Ach Emax değerlerinin birbirine yakın olduğu görüldü. Amlodipinin kan basıncı düşürücü etkilerine ADMA, NADPH oksidaz, rhokinaz, kaveolin-1 ve hsp90 düzeylerinin aracılık edebileceğini ve rosuvastatinin de endotelyal disfonksiyon ve oksidatif stres ile ilişkili bu parametreleri amlodipine benzer şekilde etkileyebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, Rosuvastatin, Amlodipin, Rhokinaz, Kaveolin-1, Hsp90, NADPH oksidaz, ADMA.
Akut akciğer hasarında periferik benzodiazepin reseptör ligandlarının inflamasyon ve apoptoz üzerine etkileri
Bu çalışma, selektif periferik benzodiazepin reseptör agonisti, 4'-klorodiazepamın (Ro 5-4864), α-naftiltiyoüre (ANTU) ile oluşturulan akut akciğer hasarındaki inflamasyon ve apoptoz üzerine etkilerini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Sıçanlara; ANTU 10 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak verilmiş, ANTU uygulamasından 4 saat sonra akut akciğer hasarı gelişimi incelenmiştir. Ro 5-4864 sıçanlara, ANTU'dan 30 dakika önce 2 ve 4 mg/kg i.p. olarak uygulanmış ve akut akciğer hasarı üzerine olan olası koruyucu etkileri incelenmiştir. ANTU uygulamasından 4 saat sonra göğüs kafesi açılmış, plevral efüzyon mayi toplanmış, akciğer ağırlığı ölçülmüş ve akciğer dokusunun histopatolojik incelemeleri yapılmıştır. Akciğer dokusunda iNOS, TNF- α, periferik benzodiazepin reseptörü, kaspaz-3 immünohistokimyasal boyama çalışmaları yapılmıştır. Serum numunelerinde ise, IL-1α, IFN-γ ve MCP-1 düzeyleri ELISA metoduyla ölçülmüştür. Akciğer dokusunda Annexin V/propidium iodide boyaması ile apopitoz değerlendirmesi yapılmıştır. ANTU ile oluşturulan akut akciğer hasarı modelinde, selektif periferik benzodiazepin reseptör agonisti Ro 5-4864, 2 ve 4 mg/kg dozlarında, akciğer ağırlığı/vücut ağırlığı (AA/VA) oranlarında azalmaya neden olmuştur fakat bu azalma sadece 2 mg/kg dozunda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ro 5-4864, kullanılan her iki dozunda da efüzyon gelişimini (PE/VA) istatiksel anlamlı düzeyde azaltmış ve efüzyon gelişimine karşı koruyuculuk sağlamıştır. Histopatolojik incelemede, ANTU grubundaki hasarda, Ro 5-4864'ün her iki dozda da inflamasyon üzerinde koruyucu etkinlik gösterdiği, hemorajiyi ise sadece 2 mg/kg dozunda anlamlı oranda azalttığı saptanmıştır. İmmünohistokimyasal analizler incelendiğinde, Ro 5-4864'ün ANTU grubunda, iNOS immünohistokimya boyanması üzerinde anlamlı bir koruyuculuk etkisinin olmadığı, TNF boyanmasını her iki dozda da anlamlı düzeyde azalttığı, kaspaz-3 boyanmasını 2 mg/kg dozunda azalttığı, PBR boyanmasını her iki dozda da azalttığı saptanmıştır. Serum örneklerinde çalışılan IL-1 ve IFN-γ düzeyleri, gruplar arasında farklılık göstermemiştir. MCP-1 düzeyleri ANTU grubunda artış göstermiş ve bu artış 2 ve 4 mg/kg dozundaki Ro 5-4864 ile istatistiksel anlamlı düzeyde azalmıştır. Apoptoz açısından değerlendirme yapıldığında, ANTU grubunda anlamlı oranda nekroz gözlendiği, 2 ve 4 mg/kg dozlarındaki Ro 5-4864'ün bu duruma karşı anlamlı oranda koruyuculuk gösterdiği izlenmiştir. Sonuç olarak, selektif periferik benzodiazepin reseptör agonisti Ro 5-4864, ANTU ile oluşturulan akciğer hasarı ve efüzyon gelişiminde koruyucu etki göstermiştir. Bu sonuçlar, benzodiazepinlerin, santral sinir sistemindekilerden farklı olarak periferde yerleşmiş olan reseptörleri aracılığıyla, akciğer hasar mekanizmalarını etkileyerek koruyucu etki gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Periferik benzodiazepin reseptörlerinin doku hasarı ve inflamasyon üzerinde gösterilen bu olumlu ve koruyucu etkileri, onların akciğer hastalıklarında potansiyel bir ilaç olabilmelerine olanak sağlayacaktır.
İnfiliksimabın sıçanlarda testiküler torsiyon detorsiyon hasarında NF-KB, MAP kinazlar ve HSP70 üzerine etkileri
Bu çalışmada, testiküler torsiyon/detorsiyon (T/D) hasarına tümör nekrozis faktör alfanın (TNF-α) etkilerini ve bu etkilerde nükleer faktör kappa B (NF-kB), mitojenle aktive protein kinaz (MAPK) yolakları ve ısı şok proteini 70 (HSP70)'in katkısının olup olmadığı TNF-α inhibitörü infiliksimab (İNF) kullanılarak araştırıldı. Sıçanlar SHAM, T/D ve İNF+T/D olarak 3 ana gruba ayrıldı. Sağ testisin spermatik kordunun saat yönünde 7200 döndürülüp batına sabitlenmesi ile 3 saatlik torsiyon gerçekleştirildi. Sıçanlara detorsiyondan 10 dak önce tek doz 5 mg/kg (i.p.) İNF veya çözücüsü uygulandı. Detorsiyonun 2. ve 24. saatinde testislerin ağırlıkları tartıldı. Detorsiyonun 2. saatinde testislerde HSP70 düzeyleri ölçüldü. Detorsiyonun 24. saatinde testislerde histopatolojik hasar ve NF-kB ile JNK, p38 MAPK ve ERK 1/2'yi içeren MAPK yolakları değerlendirildi. T/D'nin uygulandığı testislerde detorsiyonun 2. saatinde ağırlık artışı, 24. saatinde ise histopatolojik hasar da artış gözlendi. Detorsiyonun 2. saatinde testis dokusundaki HSP70 düzeyleri SHAM grubunun düzeylerinden farklı bulunmadı. İNF tedavisi testis ağırlıkları, histopatolojik hasar ve HSP70 düzeyleri üzerine T/D etkisini değiştirmedi. T/D uygulamasının, detorsiyonun 24. saatinde tübül lümenine yakın spermatogenik seriye ait hücrelerde NF-kB ve ERK1/2 ile orta şiddette, seminifer tübül lümenine yakın spermatidlerde JNK ile, lümendeki sperm ve lümene yakın spermatositlerde p38 MAPK ile şiddetli immün boyanmaya neden olduğu fakat İNF tedavisinin immün boyanmanın şiddetini azaltmadığı gözlendi. Bu çalışma ile testiküler T/D hasarında NF-kB ile MAPK yolaklarından özellikle JNK ve p38 MAPK'nın germinal hücrelerde aktive olduğu gösterilmiştir. T/D sonrası gözlenen hasarın İNF tarafından azaltılmaması; TNF-α'nın testiküler T/D hasarında bu proteinlerin aktivasyonunda tek başına rol almadığını göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Testiküler torsiyon/detorsiyon, TNF-α inhibitörü, İnfiliksimab, MAP kinaz yolağı, NF-κB, JNK, ERK, p38 MAPK, HSP70
NOS inhibisyonu ve tuz ile oluşturulan hipertansiyonda melatoninin kan basıncı, ADMA, Rho kinaz, NADPH oksidaz, Hsp90, kaveolin-1 düzeyleri ve vasküler cevaplara etkileri
Bu çalışmada, melatoninin nitrik oksit sentaz (NOS) inhibisyonu ve tuz ile oluşturulan hipertansiyonda rho kinaz, NADPH oksidaz, hsp90, kaveolin-1 (Cav-1) aktiviteleri ve asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeylerine ve kan basıncı üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Ek olarak hipertansiyon oluşturulan ve melatonin uygulanan ratların aortlarında in vitro fenilefrin (phe) kasılma, asetilkolin (Ach) gevşeme cevapları araştırıldı. Hipertansiyon oluşturmak için 6 hafta boyunca intraperitoneal (i.p.) olarak NOS inhibitörü N-nitro-L-arjinin metil ester (L-NAME) (40 mg/kg/gün) ve içme suyuyla %1 tuz verildi. Melatonin (10mg/kg/gün) hipertansiyon oluşturulan gruba 14. günden itibaren 4 hafta boyunca i.p. uygulandı. Kan basıncı tail-cuff yöntemiyle, aorta dokusundan NADPH oksidaz, rhokinaz, Cav-1 ve hsp90 düzeyleri RT-PCR ile, serum ADMA düzeyi ise ELİSA ile ölçüldü. Kan basınçları, NOS inhibisyonu ve tuz uygulanan grupta kontrol grubuna göre 14.(141,63±8.3; 97,33±0,84), 28.(147,71±2; 96,50±0,9295) ve 42.(151,9±7,5; 100±1,41) günlerde anlamlı yüksek, melatonin uygulanan grupta, 28.(124,11±5,9; 147,71±1,97) ve 42.(116,43±3,9; 151,90±7,53) günde hipertansiyon grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Melatonin grubunda, Ach gevşemesi Emax değerleri, kontrol ve hipertansiyon grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Ach gevşemesi EC50 değerlerinde ise istatiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. ADMA düzeyi, rho kinaz, NADPH oksidaz, hsp90 ve Cav-1 ekspresyon seviyelerinin hipertansif grupta artması, kan basıncı yükselmesine aracı moleküller olabileceğini düşündürmektedir. Melatoninin, NOS inhibisyonu ve tuz ile oluşturulan hipertansiyonda kan basıncını düşürmesi damar Ach duyarlılığını hipertansiyon ve kontrole göre arttırması yukarıdaki parametereleri olumlu yönde etkilemesi hipertansiyon tedavisinde yeni bir tedavi yaklaşımı olabileceğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, nitrik oksit, melatonin, rhokinaz, ADMA, NADPH oksidaz, hsp90, Cav-1
AT2 reseptör agonisti novokininin miyokardiyal iskemi-reperfüzyona bağlı oksidatif stres, inflamasyon ve nekroz alanı üzerine etkileri
İskemi ve reperfüzyon (İR) hasarı trombolitik tedavi, organ nakli, koroner anjioplasti ve kardiyopulmoner bypass gibi çeşitli tıbbi ve cerrahi girişimler sırasında görülen önemli bir problemdir ve Renin Anjiyotensin Sistemi bu hasarda önemli rol oynamaktadır. AT2 reseptörleri, AT1'lere zıt olarak, vazodilatör, antiproliferatif, proapoptotik etkiler göstermektedir. Kardiyak hipertrofi, miyokard infarktüsü, konjestif kalp yetmezliği gibi patolojik durumlarda AT2 reseptör sayısında artış olmaktadır. Çalışmamızda, AT2 reseptör agonisti Novokinin?in miyokardiyal İR da nekroz alanı, endotelyal disfonksiyon ve oksidatif stres ile ilişkili CAV-1, HSP90, ADMA, Rhokinaz, NADPH oksidaz ve inflamasyonla artan NF?B ve TLR-4 düzeylerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada 28 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan 4 gruba (n=7) ayrıldı: Kontrol, Novokinin, IR, IR+Novokinin (IRN). İlaç uygulamaları genel anestezi altında juguler vene yerleştirilen kanül yardımı ile infüzyon pompası kullanılarak iskemi öncesinde ve İR süresince yapıldı. Sol ana koroner arterin oklüzyonu ile 30 dk iskemiyi takiben 120 dk reperfüzyon sağlandı. Deney sonunda kalp dokularından CAV-1, HSP90 ve NFKB düzeyleri RT-PCR, ADMA, TLR-4, Rhokinaz ve NADPH oksidaz düzeyleri ELISA yöntemi, nekroz alanı ImageJ görüntü analiz programı ile ölçüldü. IRN grubununun ortalama kan basıncı değerleri iskemi ve reperfüzyon başlangıcında ve iskemi sonunda IR grubuna göre anlamlı olarak azaldı. NF?B, HSP90, NADPH oksidaz ve TLR-4 düzeyleri İR ile arttı ve novokinin uygulaması ile anlamlı olarak azaldı. CAV-1 düzeylerinde gruplar arasında fark yoktu. IR grubunda ADMA ve Rhokinaz düzeylerindeki artışlar novokinin uygulaması ile engellendi. Novokinin İR?a bağlı nekroz oranını azalttı. Sonuçlarımız, İR hasarında ADMA, HSP90, NFKB, TLR-4, Rhokinaz ve NADPH oksidaz düzeylerinin önemli rol oynadığını ortaya koymaktadır. AT2 reseptör agonisti Novokinin miyokardiyal İR hasarında oksidatif değişiklikleri, inflamasyonu ve endotel fonskiyonlarını olumlu yönde etkileyebilir. Anahtar Kelimeler: İskemi-reperüzyon, AT2 reseptör, ADMA, NF?B, HSP90
Ratlarda subpressör dozlarda N-G-nitro-L-Arginin (L-NNA)uygulaması ve tuz yüklemesiyle geliştirilen hipertansiyonda, oksidatif stres ve vasküler alfa adrenerjik reseptörlerin katılımının araştırılması
Yüksek tuz diyetiyle beraber subpressör dozlarda N -nitro-L-arginine (L-NNA) uygulaması ratlarda hipertansiyona neden olmaktadır. Sempatik sinir sistemi, vasküler alfa-adrenerjik reseptör duyarlılığı ve oksidatif stresin bu modeldeki rolü açık değildir. Bu modelde tuza bağımlılığın, Nitrik Oksit Sentaz (NOS) inhibisyonunun büyüklüğü, vasküler alfa-adrenerjik reseptör duyarlılığı veya artmış oksidatif stresle ilişkisi olup olmadığını belirlemek için, erişkin Spraque-Dawley ratlara standart (% 0.8) veya yüksek tuz (% 8) içeren diyet ve günlük 5 veya 25 mg/kg oral L-NNA tedavisi uygulandı. Kan basıncı tail-cuff yöntemi, plazma NOx düzeyleri spektrofotometre, idrar ve serum elektrolitleri, idrar kreatinin ve protein otoanalizör ile, idrar 8-izoprostan ve prostasiklin (PGI2) Eliza ve idrar vanililmandelikasit (VMA), homovanilikasit (HVA) ve 5-hidroksiindolasetikasit (5-HİAA) yüksek performanslı sıvı kromotografi (HPLC) metodu kullanılarak ölçüldü. Alfa-adrenerjik reseptör yanıtları izole torasik aorta halkalarında ?in vitro? şartlarda değerlendirildi. Düşük doz L-NNA tedavisi, beraberinde tuz yüklemesi yapıldığında kan basıncı artışına neden oldu. Yüksek doz L-NNA alan ratlarda hipertansiyon tuzun artırılmasıyla şiddetlendi. Çalışmanın 14. gününde düşük dozda L-NNA ile birlikte yüksek tuz diyeti alan grupta idrar VMA düzeyleri, diğer gruplara göre anlamlı yüksek bulundu. Aynı zamanda bu grupta alfa-1 adrenerjik reseptör duyarlılığı anlamlı olarak düştü. L-NNA veya tuz diyeti idrar 8-izoprostan seviyelerinde değişiklik yapmazlarken birlikte uygulandıklarında önemli değişikliklere neden oldular. Bu bulgular gösterir ki; subpressör dozda L-NNA ile beraber yüksek tuz diyeti verilmesiyle hipertansiyon gelişiminde sempatik sinir sistemi aktivasyonu yanında kısmen de olsa oksidatif stres katılımcı olabilir.
Bipolar bozukluk tedavisinde kullanılan lamotrijin ile valproik asid ilaç kombinasyonu arasındaki etkileşmenin farmakokinetik ve ilaç efikasitesi yönünden değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı, (1) duygudurum bozukluklarının tedavisinde kullanılan yeni jenerasyon antiepileptik ilaçlardan lamotrijin ile valproik asid arasındaki farmakokinetik etkileşmeyi incelemek, (2) valproik asid ve lamotrijinin plazma konsantrasyonları ile klinik yanıt ve yan etki görülme sıklığı arasındaki olası ilişkileri araştırmaktır.Çalışmaya bipolar bozukluk tanısı almış 12 hasta alındı. Hastaların plazma lamotrijin düzeyleri HPLC yöntemi ile, valproik asid düzeyleri floresan polarizasyon immunassay (FPIA) teknolojisi ile, klinik yanıt MADRS, BECH- Rafaelson, CGI ve IGD ile; yan etkiler ise UKU yan etki ölçeği ile değerlendirildi.Bipolar bozukluğu olan hasta grubunda, valproik asid tedavisine lamotrijin eklenmesi sonrası, plazma valproik asid konsantrasyonlarının 0-14, 0-28 ve 14-28. günler arasındaki farkı incelenmiş, yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak fark bulunmamıştır. Kombinasyon tedavisine ek olarak ketiapin kullanan hastalar, 28. gündeki valproik asid konsantrasyonları açısından değerlendirildiğinde, ketiapin kullanmayan hastalarla aralarında fark izlenmemiştir.Araştırma sonuçları klinik testlerle (depresyon ve mani açısından) ilaca yanıt veren ve vermeyenler ile yan etki görülen ve görülmeyen hastalarda, plazma ilaç konsantrasyonları açısından istatistiksel olarak bir fark bulunmadığını göstermektedir.Bipolar bozukluğun tedavisinde valproik asid ve lamotrijin kombinasyonunun etkili ve güvenli bir tedavi seçeneği olduğu düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, lamotrijin, valproik asid
Obez hastalarda diyet, egzersiz ve antiobezite ilaç uygulamalarının oksidan stres ve antioksidan savunma mekanizmaları üzerindeki etkileri
Obez hastalar üzerinde yapılan çalışmalarda vücutta oksidatif stres belirteçlerinin arttığı ve antioksidan savunma enzimlerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Oksidatif stres, hücrelerin lipit, protein, DNA, karbonhidratlar gibi önemli bileşiklerine etki ederek yapılarının bozulmalarına neden olurlar.Diyet ve egzersiz uygulamalarının yanı sıra, obezitenin tedavisine yönelik olarak geliştirilmiş Orlistat ve Sibutramin adlı iki ilaç bulunmaktadır. Orlistat, gastrik ve pankreatik lipazı irreversible inhibe eder. Sibutramin ise, serotonin ve noradrenalinin sinir uçlarından re-uptake'ini inhibe eder.Bu çalışmada obez hastalarda diyet, egzersiz ve antiobezite ilaç uygulamalarının oksidatif stres ve antioksidan savunma mekanizmaları üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamıza bu amaçla, VKİ>33 kg/m2 olan 21 obez kadın hasta ile 7 sağlıklı gönüllü kontrol alındı. Hastalar üç tedavi protokolüne ayrıldı: Protokol I'de düşük kalorili diyet+egzersiz, Protokol II'de düşük kalorili diyet+egzersiz+Sibutramin, Protokol III' de düşük kalorili diyet+egzersiz+Orlistat tedavileri uygulandı. Başlangıç ve 3 aylık tedavi sonrasında bu uygulamaların serum oksidatif stres, antioksidan savunma sistemi parametreleri, VKİ ve lipid profilleri üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla, serum trigliserit, total kolesterol, LDL, HDL, malondialdehit, total tiyol, total hidroperoksit, total antioksidan kapasite (FRAP), vitamin A, vitamin E, vitamin C ve plazma 3-nitrotirozin seviyeleri ölçüldü.Genel olarak obezlerde, vitamin düzeylerinin ve protein oksidasyonunun kontrollere göre yüksek olduğu bulunmuştur. Tedavi sonrasında tüm gruplarda vitamin değerleri azalarak kontrol grubu değerlerine yaklaşmıştır. Diyet+egzersiz grubunda tedavi sonrasında oksidatif stres belirteçlerinden T-HP değerinin yükseldiği bulunmuştur. Sibutramin tedavisinden sonra, 3-NT düzeyleri düşmüş, T-HP düzeyleri ise artmıştır. Orlistat tedavisinden sonra ise MDA ve T-HP seviyeleri artmıştır.
Deneysel ülser oluşturulmuş sıçanların izole mide düz kasında Nitrerjik sistemin rolü
NO mukozal savunmanın mediatörü olarak bilinmektedir ve gastrointestinal kanalda PG'lerin gösterdiği etkilerin çoğunu göstermektedir. Bu çalışmada, sıçan izole mide fundus düz kasında deneysel indometazinle oluşturulan gastrik ülser ve 48 saat açlık gruplarında, EAU ile elde edilen nörotransmitter salıverilmesine ait değişiklikler üzerinde nitrerjik sistemin etkileri araştırılmıştır.L-NAME; kontrol ve 48 saat açlık mide fundus düz kasında EAU'nın oluşturduğu nörojenik kasılmaları anlamlı olarak artırdı fakat ülser grubundaki artış anlamlı değildi. Bu durum mide mukozasında açlığa bağlı harabiyeti önlemek amacıyla NO sentezinin arttığını göstermektedir.Sildenafil EAU'nın oluşturduğu nörojenik kasılmaları üç grupta da azalttı. Bu; kontrol, 48 saat açlık ve ülser gruplarında, endojen NO etkinliğinin artmasına bağlı olabileceğini gösteren diğer bir bulgu olarak kabul edilebilir.L-Arjinin, EAU'na bağlı kasılma yanıtlarını üç grupta da azaltmıştır. Azalma gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık oluşturmamıştır. Bu etki L-Arjinin'in non?spesifik etkisine bağlı olabilir.SNP'nin konsantrasyon-bağımlı olarak karbakol ile kasılmış düz kaslarda gevşeme yanıtları oluşturduğu gözlenmiş, yanıtlar gruplararası farklılık oluşturmamıştır. Ekzojen NO'nun gevşeme yanıtlarını değiştirmemesi ikinci haberci sistemin ülser ve 48 saatlik açlık ile değişmediğini göstermektedir.Papaverin konsantrasyon - bağımlı olarak tüm gruplarda gevşemeye neden olmuştur. Bu gevşeme yanıtlarının farklılık göstermemesi, açlık ve ülserin düz kas fonksiyonlarına bir etkisi olamayacağını düşündürmektedir.Bu bulgular, sıçanlarda 48 saat açlığın NO sentezini arttırdığı ve artan NO'nun muhtemelen açlığa bağlı doku hasarına karşı koruyucu olduğunu ancak ülser gelişmesinin NO aktivitesini değiştirmediğini, gerek açlığın gerekse ülserin düz kas fonksiyonları üzerine bir etkisi olamayacağını göstermektedir. Endojen ve ekzojen NO'nun fazla farklılık göstermemesinin ülser gelişmesinde NO dışında; PG, GH, TXA2, LT, CGRP gibi mediatörlerin rolü olabileceği ve bu mediatörlerin kendi aralarındaki etkileşimden kaynaklanabileceği düşüncesindeyiz.
Venlafaksin kullanan depresyon hastalarında farmakokinetik, klinik etki ve advers etkilerde zaman bağımlı değişikliklerin incelenmesi
Bu tez çalışmasının amacı, venlafaksinin uygulanma zamanına bağlı olarak (1) ilacın farmakokinetik özelliklerinin ve ilaç etkinliğinin değişip değişmediğini tayin etmek, (2) venlafaksin plazma konsantrasyonu ile klinik yanıt ve yan etki görülme sıklığı arasındaki olası ilişkileri araştırmaktır.Çalışmaya major depresyon tanısı almış 13 hasta alınmıştır. Hastaların plazma venlafaksin düzeyleri HPLC yöntemi ile, klinik yanıt MADRS ve CGI ile; yan etkiler ise UKU yan etki ölçeği ile değerlendirilmiştir.Major depresyonu olan hastalarda, venlafaksinin sabah ve akşam uygulamaları sonrası elde edilen Cmax, Tmax ve EAA değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak fark bulunmamıştır.Araştırma sonuçları, klinik testlerle ilaca yanıt veren/ vermeyenler ve yan etki görülen/görülmeyen hastalarda, venlafaksin sabah/akşam uygulamalarının EAA ve Cmax değerleri açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir fark bulunmadığını göstermektedir.Az sayıdaki bu ilk verilerden yola çıkarak major depresyonu olan hastalarda venlafaksin tedavisinde, ilacın sabah ya da akşam kullanımında kararın hasta?hekim tercihine göre belirlenebileceği, her iki seçeneğin de etkili ve güvenli bir tedavi seçeneği olabileceği düşünülmüştür.
Sitokrom P450 2J2 enzimini kodlayan gene ilişkin tek nükleotid polimorfizmlerinin nokturnal hipertansiyonla ilişkisinin belirlenmesi
Nokturnal hipertansiyon gece kan basıncının 125/80 mmHg üzerinde olması ile karakterize olan ve tanısı ambulatuvar kan basıncı monitörleri ile konulabilen bir hipertansiyon çeşididir. Gerek karaciğerde gerekse damar yataklarında sitokrom P450 enzimleri aracılığı ile oluşan araşidonik asid metabolitleri kan basıncı düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. Çalışmamızın amacı, periferde araşidonik asid metabolitlerinin kaynağı olan CYP2J2 enzimini kodlayan gende sık rastlanan bir polimorfizm olan *7 mutasyonu ile nokturnal hipertansiyon arasında ilişki olup olmadığının yaşlı Türk populasyonunda araştırılması ve bu genotipin kan basıncı parametreleri üzerindeki etkisinin belirlenmesidir.60 yaş üzeri gönüllülerde ambulatuvar kan basıncı monitörleri ile 24 saatlik kan basıncı monitörizasyonu yapıldı ve 5 ml periferik kan alındı. Genetik inceleme için periferik lökositlerden DNA elde elde edildi. CYP2J2*7 polimorfizmi için genotipleme gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile yapıldı. Kan basıncı monitörlerinden elde edilen veri, bilgisayar ortamına aktarılarak hastaların kendi yatış ve kalkış saatleri dikkate alınarak ABPM-FIT ve CV-Sort programları aracılığı ile düzenlendi. Gerekli istatistiksel karşılaştırmalar Sigma Stat 3.1 ile yapıldı.Nokturnal hipertansiyon ile CYP2J2*7 polimorfizmi arasında istatistiksel ilişki gösterilemedi. CYP2J2*7 polimorfizmini taşıyan kişilerde sistolik kan ve diastolik kan basıncı parametrelerinde artış eğilimi gözlendi. Sabah saatlerinde sistolik kan basıncı artış eğimi CYP2J2*7 taşıyıcısı kişilerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek değerde bulunmuşturSonuç olarak CYP2J2*7 polimorfizmi gece hipertansiyonu ve kardiyovasküler veya serebrovasküler riski değerlendirilirken dikkate alınması gereken önemli bir parametredir.
Sıçanlarda akut ve kronik nitrik oksit sentaz inhibisyonu kan basıncı ve plazma nitrik oksit ilişkileri ve elektrokimyasal ve spektrofotometrik yöntemlerin karşılaştırılması
1. ÖZET Nitrik oksit sentaz (NOS) inhibisyonu sonucu oluşan kan basıncı (KB) artışlan ve plazma NO değerleri değişimleri arasındaki ilişkiler henüz açıkça belirlenmemiştir. Bu çalışmanın amacı; 1) normal ve NOS enzim inhibitörü N
Kronik nitrik oksit sentaz inhibisyonu oluşturulan sıçanlarda melatoninin kan basıncı ve miyokardiyal iskemi-reperfüzyona bağlı infarkt alanına etkileri
1. ÖZETNitrik oksit sentezinin ya da biyoyararlanımının azalması vazokonstriksiyona,periferik damar direncinin artmasına ve hipertansiyona neden olabilir. Hipertansiyon,ateroskleroz ve endotelyal disfonksiyon kardiyovasküler mortalite ve morbiditeyi artıran enönemli risk faktörleri arasındadır ve hipertansiyon miyokard infarktüsünün prognozunu dahada kötüleştirebilir.Melatonin güçlü bir serbest radikal yakalayıcıdır, antioksidan etkilidir ve hücre içiaşırı kalsiyum yükünü azaltabilir. Ayrıca melatonin sempatik sinir fonksiyonunubaskılayabilir ve katekolamin salınımını azaltabilir böylece antihipertansif etki gösterebilir.Melatoninin miyokardiyal iskemi-reperfüzyon hasarında koruyuculuğunu gösteren bir çokçalışma vardır.Bu çalışmada NÏ-Nitro-L-arginine methyl ester (L-NAME) ile kronik nitrik oksitsentaz (NOS) inhibisyonu oluşturulan sıçanlarda ekzojen olarak uygulanan melatoninin kanbasıncı ve miyokardiyal iskemi-reperfüzyona bağlı infarkt alanına etkilerinin incelenmesiamaçlandı. Deney hayvanları kontrol, L-NAME (15 gün, 40 mg/kg, i.p.) ve L-NAME+Melatonin (L-NAME uygulamasının son 5 günü, 10 mg/kg, i.p.) olmak üzere 3 grubaayrıldı. Sıçanlarda kardiyak hasar oluşturmak için sol ana koroner artere 30 dakika iskemiyitakiben 120 dakika reperfüzyon yapıldı. Deney boyunca kan basıncı ve EKG değişikliklerikaydedildi.L-NAME uygulaması kan basıncını kontrol grubuna göre anlamlı olarak artırırken,melatonin uygulaması kan basıncını anlamlı azalttı. nfarkt alanı L-NAME grubunda kontrolgrubundan daha büyüktü, fakat melatonin uygulaması infarkt alanını L-NAME grubuna göreanlamlı olarak azalttı. L-NAME grubunda iskemi-reperfüzyona bağlı ölüm oranlarındaki artış,melatonin uygulaması ile azalma eğiliminde olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlıdeğildi.Bu çalışma, bizim bilgilerimize göre, L-NAME ile NOS inhibisyonu oluşturulansıçanlarda melatoninin kan basıncı ve iskemi-reperfüzyon hasarındaki etkinliğini gösteren ilkçalışmadır ve sonuçlar melatoninin hipertansif bireylerde de miyokardiyal iskemi-reperfüzyonhasarının önlenmesinde etkili olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: L-NAME, melatonin, kan basıncı, iskemi-reperfüzyon, infarkt alanı, kalp
Finasterid morfinin analjezik etkisindeki zaman bağımlılığını nasıl etkiliyor?
Finasterid, testosteronu dihidrotestosterona dönüştüren 5?-redüktaz enziminin inhibitörüdür. Bu çalışmanın amacı, finasteridin morfinin analjezik etkisini zaman bağımlı olarak nasıl etkilediğini araştırmaktır.Deneylerde 12 saat aydınlık/12 saat karanlık döngüsü ile senkronize edilmiş 25-40 gram ağırlığında albino erkek fareler ve 55 ± 0.5ºC'de sıcak plaka testi kullanılmıştır. Tüm gruplarda deneyler, ışıklar yandıktan sonra 1., 5., 9., 13.,17. ve 21. saatlerde yapılmıştır. Bazal ağrı duyarlılığı ve morfinin analjezik etkisi, onar farelik gruplarda sıcak plaka testinden 30 dakika önce s.c. 10 mg/kg serum fizyolojik ve 10 mg/kg morfin uygulanarak saptanmıştır. Sıcak plaka testinden 50 dakika önce s.c. 15 mg/kg finasterid uygulanarak tek başına analjezik etkisi olup olmadığı araştırılmıştır. Finasterid ve morfin etkileşimini incelemek için aynı saatlerde, sıcak plaka testinden 50 dakika önce 15 mg/kg finasterid ve 30 dakika önce 10 mg/kg morfin cilt altı uygulanmıştır. Deney sonuçlarının standardizasyonu açısından 3 saniyeden daha kısa süreli yanıtlar ?spontan yanıt? olarak değerlendirilmiş ve hesaplamalara dahil edilmemişlerdir. Farelerde yanık hasarı oluşturmamak için maksimum yanıt süresi 45 saniye olarak kabul edilmiştir. Mevsim değişiklerinden etkilenmemek için tüm deneyler Haziran ve Temmuz aylarında yapılmıştır. Güniçinde 6 değişik zamanda elde edilen data ortalama ± standart hata şeklinde ifade edilmiştir. Elde edilen data gereken yerlerde student t-test, varyans analizi (ANOVA) veya Kruskal Wallis varyans analizi ile değerlendirilmiştir.Finasteridin morfin yanıtlarına etkisinin aktivite periyodunda istirahat periyoduna nazaran, özellikle ışıklar yandıktan sonra 13. ve 21. saatlerde, çok daha belirgin olduğu görülmüştür. Bulgularımız, finasteridin morfinin antinosiseptif etkisini potansiye ettiğini ve aynı zamanda bu potansiyasyonun güniçi zaman bağımlılığı gösterdiğini işaret etmektedir.
Majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda plazma sitalopram/N-desmetilsitaropram konsantrasyonu , sitaloprama verilen yanıt ve taşıyıcı P-glikoprotein polimorfizmi arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi
Deneysel demans modelinde fasudil ile memantin'in etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu araştırmada, Rho/Rho Kinaz yolağı ve Glutamat NMDA reseptörleri gibi iki farklı hedefi bloke ederek Alzheimer hastalığı patojenezi üzerine tek başlarına kullanıldıklarında olumlu etkiler gösteren sırasıyla fasudil ile memantinin skopolamin ile deneysel demans oluşturulmuş deneklerde bir arada kullanılmaları halinde cebirsel toplamın üzerinde olası bir koruyuculuğun elde edilip edilemeyeceğinin değerlendirilmesi yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada 3-4 haftalık 56 adet erkek BALB/c fare her grupta 8 fare olmak üzere rastgele 7 gruba ayrılmıştır. Tüm gruplara 14 gün süreyle olmak üzere; Gkontrol: 1 ml 0.9% salin/g i.p., Gskop: 3 mg/kg/g skopolamin i.p., Gfas: 10 mg/kg/g Fasudil i.p., Gmem: 3 mg/kg/g Memantin i.p., Gskop+fas: 3 mg/kg/g skopolamin i.p. ve 10 mg/kg Fasudil i.p., Gskop+mem: 3 mg/kg skopolamin i.p. ve + 3 mg/kg/g Memantin i.p. ve Gskop+fas+mem: 3 mg/kg/g skopolamin i.p. ve + 10 mg/kg/g Fasudil i.p. + 3 mg/kg/g Memantin i.p. uygulanmıştır. İlaç uygulamalarını takiben, bilişsel fonksiyon tayini için davranış deneyleri gerçekleştirilmiştir. Deneklerin beyin dokularında ELİSA yöntemiyle ABETA, BDNF, Cas3, CREB 1 ve pMAPT/pTAU düzeyleri ölçülmüştür. Bulgular: Skopolamin ile Alzheimer benzeri demans oluşturulmuş deneklerde ABETA, CREB1 ve pMAPT/pTAU düzeyleri arasında gruplara göre anlamlı düzeyde farklılık saptanmıştır. Bu bulgu, Fasudil ve Memantinin sinaptik plastisite üzerinde olumlu değişikliklere neden olduğunu göstermektedir. Bu durumun olasılıkla Rho proteinlerinin ve efektörü olan ROCK sinyal yolağının sinaptik fonksiyonlar üzerindeki etkisine bağlı olduğu düşünülmektedir. Sonuç: Hipokampal öğrenme ve bellek üzerinde hücresel yanıtlarda değişikliğe neden olan ROCK sinyal yolağı nörodejeneratif hastalıkların patogenezinde terapötik bir hedef olarak düşünülmektedir.
Deneysel şizofreni modelinde vortioksetinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması
1.1. Türkçe Özet Deneysel Şizofreni Modelinde Vortioksetinin Bilişsel Fonksiyonlar Üzerine Etkilerinin Araştırılması Öğrencinin Adı ve Soyadı: Abdullah ATLİ Danışmanı: Prof. Dr. Meral ERDİNÇ Anabilim Dalı: Tıbbi Farmakoloji Amaç: Bu çalışmada ketaminle oluşturduğumuz deneysel şizofreni modelinde Vortioksetin'in bilişsel fonksiyonlar üzerine etkileri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada erkek BALB/c fareler 8 gruba (n:6-9) ayrıldı. Kontrol-1 grubuna; 7 gün salin çözeltisi, Ketamin-1 grubuna: 7 gün ketamin, Vortioksetin grubuna 7 gün vortioksetin, Fluoksetin grubuna 7 gün fluoksetin uygulandı. Kontrol-2 grubuna; 14 gün salin çözeltisi, Ketamin-2 grubuna: 0-7 gün ketamin+8-14 gün salin, Ketamin+Vortioksetin grubuna; 0-7. günlerde ketamin + 8-14. günlerde vortioksetin, Ketamin+Fluoksetin grubuna 0-7. günlerde ketamin + 8-14. günlerde fluoksetin uygulandı. Çalışmanın 7. ve 8. günleri ile 14. ve 15. günlerinde açık alan, yeni obje tanıma, pasif sakınma, modifiye artı labirent testi, zorunlu yüzme testi ve hot plate testi yapıldı. Bulgular: Açık alan testinde; ketamin grubunda ortalama hız, mesafe, açık alan periferik frekans değerlerinin anlamlı olarak yükseldiği bulunmuştur. Yeni obje tanıma testinde ketamin grubunda istatistiksel olarak anlamlı bozulma, vortioksetin ve fluoksetinle ketaminle bozulmada düzelme görülmüştür. Pasif sakınma testlerinde geçiş süresi ketamin grubunda anlamlı olarak düşük çıkarken, vortioksetin ve fluoksetinle geçiş sürelerinde yükselme olmuştur. Modifiye artı T testinde geçiş süresi istatistiksel olarak ketamin grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuş; vortioksetinle ketamin grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır, fluoksetinle de azalma görülmüş ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Zorunlu yüzme testinde ketamin grubunda anlamlı bir azalma görülmezken, vortioksetin ve fluoksetin gruplarında hareketsiz geçirilen sürelerde azalmalar gözlenmiştir. Hot plate testlerinde grupların reaksiyon süreleri arasında fark tespit edilememiş ancak vortioksetin grubunun kısmen hiperaljeziye neden olduğu görülmüştür. Sonuç: Sonuç olarak; şizofreni benzeri deneysel hayvan modeli çalışmamızda vortioksetinin uzamsal bellek başta olmak üzere bilişsel belirtileri düzeltebileceği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Vortioksetin, Ketamin, Fluoksetin, Şizofreni, Bilişsel fonksiyonlar
Glukagon benzeri peptid-1 agonisti liraglutid'in anti-inflamatuar etkilerinin tramadol'un analjezik etkinliğindeki rolünün lokal akut inflamasyon modelinde araştırılması
Bu projede, liraglutid'in (LRG) sentetik bir opioid olan tramadol' un (TR) akut inflamatuar süreçte etkinliğini değiştirebileceğine ve lokal akut inflamasyonun kontrolünde yüksek potansiyelli terapötik etkilere sahip olabileceğine dair çalışma hipotezimizi test ettik. Bu nedenle projemizin amacı, sıçanlarda carragenan (CG) ile indüklenen akut inflamasyon modelinde, LRG, TR veya bunların kombinasyon uygulamalarının olası anti-inflamatuar etkinliğini göstermektir. Çalışmalarımızda, LRG, TR veya LRG+TR'nin intraperitoneal enjeksiyonlarını takiben, kalibre edilmiş von Frey filamentleri (mekanik allodini için) ve soğuk plantar testi (soğuk allodini için) kullanılarak inflamatuar ağrının en önemli belirtileri takip edildi. Ayrıca, sıçanların iltihaplı pençelerindeki kütlesi ve sıcaklık değişiklikleri ölçülerek ödem ve ateş gelişimi de değerlendirildi. Testlerin ardından, sıçanların pençe dokularından alınan örneklerde oksidatif stresin değerlendirilmesi için toplam antioksidan katalitik kapasite (TAC) ve toplam oksidan kapasite (TOS), anti-inflamatuar değerlendirmeler için TNF-α ve IL-10, anjiyojenik değerlendirmeler için VEGF-A, TGF-β1 seviyeleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Bulgular, pençeye CG enjeksiyonunun kızarıklık, şişme, ısı ve ağrı aşırı duyarlılıkları ile karakterize iltihaplanmaya neden olduğunu gösterdi. LRG, TR veya LRG+TR aşırı duyarlılıkları, mekanik ve soğuk allodiniyi önemli ölçüde iyileştirdi ve ödem ve ateşi azalttı. LRG, TR'ye kıyasla inflamatuar belirtileri dramatik olarak bastırdı. Ek olarak, TR ve LRG'nin birlikte uygulanması duyarlılığın artmasına neden oldu. LRG, TR veya LRG+TR'nin inflamatuar yanıtlar üzerindeki etkileri, iltihaplı pençenin inflamatuar belirteçlerindeki inhibisyon derecesine bağlı olarak değişmektedir. Sonuç olarak, TR, LRG veya TR+LRG kombinasyonunun inflamasyona bağlı aşırı duyarlılık, lokal ödem ve ateşte baskılayıcı etkileri, bu ilaçların anti-hipersensitivite, anti-ödem ve anti-piretik etkileri ile önemli bir anti-inflamatuar potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir. Özellikle, anti-inflamatuar etkilere sahip LRG, inflamatuar koşulların veya inflamasyon ile ilgili çeşitli hastalıkların tedavisi için oldukça umut verici bir seçenek olabilir.
Farelerde oluşturulan diyabet modelinde bozulan davranışsal ve kognitif fonksiyonların tedavisinde minosiklin kullanımının araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, minosiklin ve metformin ile kombinasyonunun, farelerde oluşturulan tip 2 diyabet modelinde gelişen depresyon, anksiyete ve kognitif bozukluklar üzerine etkisi ile bu etkiye neden olabileceği düşünülen mekanizmaların araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Farelerde Streptozotosin (50mg/kg, 5 gün, i.p.) ve yüksek kalorili diyet uygulanarak tip 2 diyabet modeli oluşturulmuştur. Diyabet değerlendirilmesi, haftalık ağırlık değişimi, düzenli açlık kan glukoz düzeyi takibi ve deney sonunda alınan kanlarda HbA1c düzeyi ölçümü ile yapıldı. Davranışsal parametrelerin değerlendirilmesi; açık alan, yabancı obje tanıma, modifiye yükseltilmiş artı labirenti, yükseltilmiş artı labirenti, pasif sakınma, zorunlu yüzme ve hot plate testi ile gerçekleştirildi. Lipit peroksidasyonun değerlendirilmesi için beyin dokularında malondialdehit düzeyleri ölçüldü. Beyin dokularında western blot metodu ile TNF-α ve IL-6, BDNF, iba-1 ekspresyonları incelendi. Ayrıca, beyin kesitlerinde immonohistokimyasal olarak iba-1 ekspresyon seviyeleri incelendi ve histopatolojik değerlendirmeler yapıldı. Bulgular: Diyabetik gruplarda kognitif bozukluklar, anksiyete ve depresyon benzeri etkiler oluştuğu görüldü (p<0.05). Minosiklin ve minosiklin+metformin kombinasyonu, fluoksetin grubuna benzer düzeyde anti-depresan, anksiyolitik etkiler gösterdi (p<0.05), pirasetam grubuna benzer şekilde uzaysal öğrenme-bellek bozukluklarını tersine çevirdiği gözlendi (p<0.05). Minosiklin ve minosiklin+metformin kombinasyonu ile diyabet durumunda artan MDA seviyesi önemli oranda azaldı (p˃0.05), azalan BDNF protein ekspresyonu belirgin biçimde arttı (p˃0.05), artan TNF-α, IL-6 ve iba-1 protein ekspresyonu azaldı (p<0.05). Sonuç: Minosiklinin hızlı ve güçlü antidepresan-benzeri etkileri bu çalışmanın sonuçlarına göre açıkça görülmüştür. Ayrıca diyabetik farelerde artmış olan anksiyete ve kognitif yetersizlikler de minosiklin ile iyileşmiştir. Metformin ile kombinasyonlarının benzer etkinlikte olduğu anlaşılmıştır. Bu etkilerin oluşumunda oksidasyon, nörodejenerasyon, inflamasyon ve mikroglial aktivite artışının rolü bu çalışma ile gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: anksiyete, depresyon, diyabet, kognitif bozukluk, minosiklin
Efavirenz'in anksiyojenik ve depresyon benzeri etkilerinde monoaminerjik, gabaerjik ve nitrerjik sinir iletim sistemlerinin rolü
Amaç: Efavirenz (EFV), HIV-1 tedavisinde sıklıkla kullanılan bir ilaçtır. EFV ile tedavinin ilk haftalarında birçok nöropsikiyatrik yan etkinin gelişimesi, kullanımını kısıtlayan bir durumdur. Bu çalışmada, akut EFV uygulamasının farelerde anksiyete ve depresyon benzeri nöropsikiyatrik yan etkileri ve bu etkilere aracılık eden nöronal mekanizmaları ortaya koymak amacıyla EFV'in prefrontal korteks (pFK) dokularında mitokondriyal ve nöronal fonksiyonlar, oksidatif stres ve inflamasyon mekanizmaları üzerine olan etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, BALB/c türü erkek fareler Kontrol, EFV, EFV+ATR, EFV+BCL, EFV+ M10907, EFV+SHTN, EFV+HPDL, EFV+FBZM, EFV+PRPL ve EFV+AMGN olarak 10 gruba (n=7) ayrıldı. Herbir grupta, deneklere EFV (20 mg/kg, i.p.) uygulamasından 30 dk. önce monoaminerjik, GABAerjik ve nitrerjik reseptör antagonistleri (i.p.) uygulandı. İlaç uygulamalarından 60 dk. sonra denekler açık alan, yükseltilmiş artı labirent, aydınlık/karanlık kutusu, kuyruktan asma ve zorunlu yüzme testlerine tabi tutularak psikofarmakolojik incelemeler gerçekleştirildi. Sakrifiye edilen farelerin pFK dokularında BDNF, VEGF-A, PGC-1, TFAM, UCP-2, IL-1, IL-6 ve TNF- genlerinin ekspresyon düzeyleri Real-time PZR yöntemi ile ölçüldü. pFK dokularında malondialdehit düzeyleri ölçülerek biyokimyasal incelemeler gerçekleştirildi. Bulgular: Akut EFV uygulaması, farelerde anksiyete ve depresyon benzeri davranış değişikliklerine neden oldu. Gelişen depresyon ve anksiyete tablosu, atropin ve aminoguanidin ile tersine çevrildi. EFV, pFK dokularında BDNF ve TFAM genlerinin ekspresyonlarını önemli şekilde düşürdü; IL-1β düzeylerini arttırdı. Düşmüş olan BDNF düzeyleri M10907 ile tersine çevrildi. Artan IL-1β düzeylerinin ise siproheptadin ve aminoguanidin ile tersine çevrildiği görüldü. EFV'in, pFK dokularında malondialdehit seviyelerini arttırdığı saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, EFV'in anksiyojenik ve depresyon benzeri etkilerinde nitrerjik ve kolinerjik sinir iletim sistemlerinin önemli rollerinin bulunduğu, EFV uygulamasının nöronal fonksiyonları ve mitokondriyal enerji homeostazını bozduğu, inflamatuar ve oksidatif stres ile ilgili mekanizmaları tetiklediği görülmüştür.
Farelerde oluşturulan immobilizasyon stres modelinde melatonin-fluoksetin kombinasyonunun etkilerinin araştırılması
Strese maruziyet fizyolojik ve psikolojik birçok hasarı tetiklemektedir. Yapılan çalışmalarda stresin bu etkisinin temelinin hipotalamo-pituiter-adrenal (HPA) aks ile ilişkili olduğu belirtilmiştir. Strese duyarsız hale gelme ile HPA sistemi baskılanmakta ve psikiyatrik hastalıkların böylelikle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Stresin tetiklediği psikiyatrik bozuklukların antidepresan tedaviye yanıt verdiği, yapılan birçok çalışma ile desteklenmiştir. Depresyon tedavisinde yaygın ve güvenilir olarak kullanılan fluoksetinin antidepresan, anksiyolitik ve antioksidan etkilerinin olduğu bilinmektedir. Melatoninin ise antidepresan etkisi olduğu düşünülmekte ve stresin tetiklediği oksidatif hasarda faydalı olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda deneysel olarak oluşturulan immobilizasyon stres modelinde farelerde stresin indüklediği yolaklar üzerine fluoksetin, melatonin ve fluoksetin-melatonin kombinasyonunun tedavi edici etkileri araştırıldı. Bu amaçla, kullanılan erkek fareler sekiz gruba ayrıldı; 1.grup kontrol (7 gün süre ile günde 1 defa 1 ml steril salin enjeksiyonu intraperitoneal (i.p) ), 2.grup immobilizasyon stres grubu (İM) (7 gün süre ile günde 1 defa 1 ml steril salin enjeksiyonu (i.p) ), 3.grup İM grubu + Melatonin (Mel) (7 gün süre ile günde 1 defa 10 mg/kg enjeksiyon (i.p) ), 4.grup İM grubu + fluoksetin (Flu) (7 gün süresi ile günde 1 defa 20 mg/kg Flu enjeksiyonu (i.p) ), 5.grup İM grubu + Mel (7 gün süre ile günde 1 defa 10 mg/kg enjeksiyon (i.p) )+ Flu (7 gün süre ile günde 1 defa 20 mg/kg enjeksiyon (i.p) ), 6. Grup Mel (7 gün süre ile günde 1 defa 10 mg/kg enjeksiyon (i.p) ), 7. Grup Flu (7 gün süre ile günde 1 defa 20 mg/kg enjeksiyon (i.p) ), 8. Grup Mel (7 gün süre ile günde 1 defa 10 mg/kg enjeksiyon (i.p) )+ Flu (7 gün süre ile günde 1 defa 20 mg/kg enjeksiyon (i.p) ) verilen farelerden oluştu. Yedinci günden sonra tüm gruplarda ağrı ve ağırlık kontrolü, açık alan testi kullanılarak lokomotor aktivite ve anksiyete, zorunlu yüzme testi kullanılarak depresyon, yükseltilmiş t labirenti testi kullanılarak anksiyete, pasif sakınma testi ile öğrenme bellek durumundaki değişiklikler değerlendirildi. Denekler eter anestezisi altında dekapitasyonla sakrifiye edilerek beyin dokuları izole edildi ve -80 °C' de saklandı. Saklanan beyin dokularındaki oksidatif hasarı değerlendirmek için MDA düzeyleri ölçüldü. Deneyler sonucunda İM grubundaki deneklerin ağırlıklarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı, İM, İM+Mel, İM+Mel+Flu, Mel ve Mel+Flu gruplarında da ağırlıkların anlamlı olarak azaldığı (p<0.05) görülmüştür. Pasif sakınma test düzeneğinden elde edilen sonuçlara göre; İM grubunun öğrenme indeksinin kontrole göre anlamlı olarak yükseldiği (p<0.01), İM+Mel ve İM+Mel+Flu gruplarının öğrenme indekslerinin ise İM' ye göre anlamlı olarak azaldığı (p<0.05) gözlenmiştir. Zorunlu yüzme testi sonuçlarına göre; İM grubunda kontrole göre hareketsiz geçen sürenin arttığı, hareketli geçen sürenin azaldığı (p<0.05), diğer tüm gruplarda hareketlenmenin İM grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde arttığı (p<0.01) gözlenmiştir. Açık alan testinde; İM grubunda periferik alanda kalış süresinin kontrole göre anlamlı olarak arttığı (p<0.01), santralde kalış süresinin azaldığı, diğer gruplar İM ile kıyaslandığında ise periferik alanda kalış sürelerinin azaldığı, santralde kalış sürelerinin anlamlı olarak arttığı(p<0.01) gözlenmiştir. Yükseltilmiş t labirenti ve ağrı düzeneğinde ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). Beyin dokularında MDA düzeyi ölçümüne göre; İM grubunda kontrole göre MDA düzeyinin anlamlı olarak arttığı (p<0.01), diğer tüm gruplarda ise MDA düzeyinin İM grubuna göre anlamlı olarak azaldığı (p<0.05) gözlenmiştir. Sonuç olarak; immobilizasyon uygulanarak deneklerde başarılı bir şekilde stres oluşturulmuş ve stres ile baş etmek amacıyla kullanılan melatoninin de en az fluoksetin kadar etkili olduğu, kombinasyonlarının ise ilaçların tek başlarına kullanılmalarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmadığı görülmüştür.
Akut ketamin uygulamasının kognitif fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Major Depresif Bozukluk tedavisinde kullanılan klasik ajanların etkilerinin belli bir periyod sonrasında baĢlaması ve vakaların önemli bir kısmında etkisiz kalmaları, yeni ve hızlı-etkili terapötik yaklaĢımlara ihtiyaç duyulmasına sebep olmaktadır. Literatürde, subanestezik tek-doz ketamin uygulamasının, hızlı ve güçlü antidepresan-benzeri etkiler oluĢturduğu, tekrarlanan yüksek-doz uygulamaların ise kognitif fonksiyon bozukluklarına neden olduğu belirtilmektedir. Antidepresan etki oluĢumuna, serotonerjik aĢırımda güçlenme ve AMPA reseptör aktivasyonunu içeren çeĢitli mekanizmaların katkı sağladığı vurgulanmaktadır. Bu çalıĢmada, subanestezik dozda ketamin'in tekrarlanan uygulamaları ile emosyonel bellek süreçleri (edinme, pekiĢtirme ve geri çağırma) üzerine oluĢan etkilerin incelenmesi; akut ketamin uygulamasının antidepresan etkinliğinde serotonerjik sistemin ve AMPA reseptörlerinin rollerinin araĢtırılması planlanmıĢtır. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla deneklerin, methiothepin ile serotonin reseptör antagonizması veya p-klorofenil alanin ile serotonin deplesyonu suretiyle serotonerjik aktiviteleri, GYKI-52466 ile de AMPA reseptörleri baskılanmıĢır. Antidepresan kontrol grubu olarak fluoksetin kullanılmıĢ ve ketamin ile kombinasyonunun etkileri değerlendirilmiĢtir. Psikofarmakolojik incelemeler; zorunlu yüzme, açık alan, yükseltilmiĢ artı labirenti ve pasif sakınma test düzenekleriyle gerçekleĢtirilmiĢtir. Lipid peroksidasyonları, beyin malondialdehit seviyeleri incelenerek değerlendirilmiĢtir. Ek-4 xvi Beyin kesitlerinde kaspaz-3 ekspresyon seviyeleri incelenmiĢ ve histopatolojik değerlendirmeler yapılmıĢtır. Bulgular: Tekrarlanan ketamin uygulamalarıyla emosyonel bellek süreç performanslarında, kaspaz-3 ekspresyon ve malondialdehit seviyelerinde anlamlı farklılık gözlemlenmemiĢtir. Buna karĢın, ketamin uygulanan grupların beyin kesitlerinde gerçekleĢtirilen histopatolojik incelemelerde kısmi nörodejeneratif bulgular tespit edilmiĢtir. Subanestezik tek-doz ketamin uygulaması ile lokomotor aktivite etkilenmeksizin hızlı antidepresan-benzeri etkiler oluĢtuğu gözlemlenmiĢtir. Serotonerjik aktivitenin baskılanması ve AMPA reseptörlerinin antagonize edilmesi durumlarında ketamin'in antidepresan-benzeri etki oluĢturmakta baĢarısız olduğu anlaĢılmıĢtır. Sonuç: Kullandığımız subanestezik dozda ketamin'in tekrarlanan uygulamalarıyla beyinde kısmi nörodejenerasyonu iĢaret eden bulgular saptanmıĢ, oluĢan bu dejenerasyonun davranıĢ deneyleri ile incelenen emosyonel bellek süreçlerini etkileyecek boyutta olmadığı anlaĢılmıĢtır. GerçekleĢtirilecek ileri çalıĢmalar, ketamin'in antidepresan etki mekanizmasının ve glutamaterjik sistemin depresyondaki rolünün aydınlatılmasına olanak sağlayacaktır.
Metotreksat ile sıçan testislerinde oluşturulan hasar üzerine silimarinin koruyucu etkilerinin araştırılması
Çalışmamızda, kısa süreli MTX (1 ve 7 günlük) ile oluştuşturulan testis hasarına karşı SLM'nin koruyucu etkilerinin histolojik, enzim aktivitesi, hormon, protein ve moleküler olarak gen ekspresyonu düzeyinde araştırılması amaçlanmıştır. Kırk 48 erkek sıçan GrupI (kontrol, n=7), grupII (ilk-gün-MTX,n=8), grupIII (ilk-gün-MTX+7gün-SLM,n=8), grupIV (7gün-SLM,n=7) grupV (altıncı-günde-MTX,n=8) ve grupVI (altıncı-günde-MTX+7gün-SLM, n=8) olarak altı gruba ayrıldı. Tedavi gruplarına SLM (100mg/kg) veya MTX (20mg/kg) intraperitoneal olarak uygulandı. Sıçanlar 8. günde sakrifiye edildi ve AST, ALT ve testosteron konsantrasyonlarıölçüldü. Testisde MDA,CAT,SOD,TAS/TOS/OSI seviyeleri belirlendi.Apoptoz (BCL2, BAX, CAD) anti-oksidan enzimler (Zn-SOD, Mg-SOD, CAT, GPx1) ve steroidogenez yolu (ABP, StAR) içeren genlerin ekspresyonu realtime-PCR ile ölçüldü. Pro-kaspaz-3'ün protein seviyesi de değerlendirildi.Veriler, tek-yönlü-ANOVA kullanılarak analiz edildi ve post-hoc Tukey testi uygulandı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. GrupII ve III'te MTX'in yedi günlük etkisi hem vücutta hem de testis ağırlığında bir azalmaya neden oldu. Testosteron grupII ve III'te azalmış olsa da, AST ve ALT sadece grupII'de arttı. GrupII'de antioksidan parametreler azalırken, oksidasyon parametreleri arttı. SLM'in (grupIII) bu parametreler üzerinde iyileştirici etkileri oldu. StAR-mRNA ekspresyonu, grupII ve III'de azaldı. CAD ve BAX'ın-mRNA ekspresyonu grupII ve III'de arttı. GPx1 ve BCL2'nin-mRNA ekspresyonu, MTX ve SLM birlikte kullanıldığı gruplarda (III,VI) arttı. Pro-Caspase-3 grupIII'de artarken, sadece MTX kullanımı grupII'de Pro-Caspase-3 'ü azalttı. Çalışmamızda MTX'in bir günlük etkisi yedi günlük etkisiyle kıyaslandığında ciddi bir hasar oluşturmadığı bununla beraber MTX'in yedi günlük etkisinin sıçan testis dokusu üzerinde ciddi toksisiteye neden olduğu sonucuna varıldı. Ayrıca, SLM'nin sıçanlarda MTX kaynaklı testiküler toksisite üzerinde koruyucu etkiye sahip olduğu görüldü.
Farelerde skopolamin ile oluşturulan demans modelinde agomelatin'in etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada skopolamin ile oluşturduğumuz Alzheimer benzeri demans modelinde agomelatin'in bilişsel işlevler üzerindeki etkileri incelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 8-12 haftalık erkek BALB/c fareler 5 gruba ayrıldı. Demans oluşturmak için SCO grubuna 14 gün boyunca 3 mg/kg/gün skopolamin intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı. SCO+AGO grubuna ise 14 gün boyunca skopolamin verilirken, 5-14. günler arası 10 mg/kg/gün agomelatin oral gavaj şeklinde tatbik edildi. DON grubuna 5 mg/kg/gün donepezil (i.p) kullanılmış ve agomelatin'in kognitif parametreler üzerindeki etkileri incelenmiştir. İlaç uygulamalarını takiben, pasif sakınma, açık alan, yabancı obje tanıma ve modifiye yükseltilmiş artı labirenti testi gerçekleştirilmiştir. Bilişsel fonksiyon ve antioksidan aktivite tayini için BDNF, GPX ve SOD seviyeleri incelenmiştir. Bulgular: Skopolamin uygulanan grupta öğrenme ve bellek parametrelerinin incelendiği pasif sakınma, modifiye yükseltilmiş artı testi ve yabancı obje tanıma testinde kognitif fonksiyonların anlamlı derecede bozulduğu gözlemlenmiştir. Skopolamin ile birlikte agomelatin ve donepezil uygulanan gruplarda pasif sakınma, yabancı obje tanıma testinde skopolamin ile bozulan öğrenme ve belleğin bir miktar düzeldiği gözlemlense de bu düzelme istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Yapılan biyokimyasal ölçümlerde skopolamin grubunda nörodejeneratif hastalıklarda önemli rolü olan BDNF sentezinin kontrol grubuna göre önemli derecede azaldığı gözlemlenmekle birlikte ilaç uygulamasının BDNF düzeyindeki bu azalmayı önemli derecede artırdığı bulunmuştur. Antioksidan savunma enzimleri olan GPX ve SOD sentezi skopolamin grubunda kontrole göre anlamlı olarak azaldı. Agomelatin ve donepezil grubunda antioksidan enzimlerde skopolamin grubuna göre artma bulunsa da istatiksel anlamlılık bulunamamıştır. Sonuç: Skopolamin uygulamaları ile gerçekleşen bilişsel işlev bozuklukları, agomelatin uygulaması ile kısmen düzelmiş ve bu düzelmenin BDNF seviyelerinde meydana gelen artışa bağlı olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: Agomelatin, Demans, Alzheimer, Skopolamin, BDNF
Farelerde oluşturulan deneysel şizofreni modelinde agomelatin'in bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ki amacımız ketamin ile oluşturduğumuz deneysel şizofreni modelinde agomelatin'in bilişsel fonksiyonlar üzerine etkileri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda erkek fareler dört gruba (n:8) ayrıldı. Kontrol grubuna salin enjeksiyonu 0,1 ml hacminde 14 gün boyunca intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. Ketamin (KET) grubuna şizofreni oluşturmak için 14 gün boyunca 30 mg/kg/gün dozunda ketamin i.p uygulandı. Ketamin+Agomelatin (KET+AGO) grubuna ise 14 gün 30 mg/kg dozunda ketamin (i.p.) verilirken, 5-14. günler arası 50 mg/kg/gün dozunda (0,1 ml) agomelatin oral gavaj şeklinde verildi. Agomelatin (AGO) grubuna 50 mg/kg/gün dozunda (0,1 ml) agomelatin oral olarak uygulandı. Çalışmanın 14 ve 15. günlerinde açık alan, zorunlu yüzme ve yabancı obje tanıma testi yapıldı. Beyin doku örneklerinde beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), glutatyon peroksidaz (GPx) ve süperoksit dismutaz (SOD) değerleri analiz edildi. Bulgular: Açık alan testinde; KET grubunun kontrol grubuna göre ortalama hız ve mesafe değerlerinin anlamlı olarak yükseldiği, KET+AGO ve AGO gruplarında ise KET grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak azaldığı belirlenmiştir. Yeni obje tanıma testi sonuçlarında istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Zorunlu yüzme testinde; KET+AGO grubunda hareketsiz olarak geçirilen sürenin KET grubuna göre anlamlı bir artış gösterdiği görülmüştür. BDNF değerlerine bakıldığında KET grubu kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı, KET+AGO ve AGO gruplarında ise BDNF düzeyleri KET uygulanan gruba göre anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir. Fakat GPx ve SOD değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Sonuç olarak şizofreni hastaları için tedavide yaşanan gelişmelere rağmen halen önemli bir sorun olan bilişsel ve motor fonksiyonlardaki bozuklukları düzeltmede agomelatin özellikle yan etki profilinin düşük olması sebebiyle tercih edilebilir.
Farelerde kronik immobilizasyon stresi ile oluşturulan depresyon modelinde troloksun antidepresan özelliklerinin araştırılması
Farelerde kronik immobilizasyon stresi ile oluşturulan depresyon modelinde troloksun antidepresan özelliklerinin araştırılması. Öğrencinin Adı ve Soyadı :Ali Asım IŞIK Danışmanı :Prof. Dr. Meral ERDİNÇ Anabilim Dalı :Tıbbi Farmakoloji Amaç: Depresyon dünya genelinde önemli sağlık sorunlarından biridir ve görülme sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Ancak depresyonda kullanılan ilaçların tedavi başarısı istenen düzeyde değildir ve ciddi yan etkileri bulunmaktadır. Bu durum yeni antidepresan ilaçların araştırılmasını önemli hale getirmektedir. Çalışmamızda troloksun antidepresan özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneysel olarak farelerde oluşturulan immobilizasyon stres modelinde, stresin indüklediği yolaklar üzerine troloksun tedavi edici etkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Bu amaçla kullanılan deney hayvanları; kontrol grubu (21 gün boyunca günde bir defa ip. salin verildi), İM grubu (21 gün boyunca ip. salin verildi ve günde altı saat immobilizasyon düzaneğine konuldu), Troloks grubu (21 gün boyunca 20mg/kg ip troloks verildi) ve İM+Troloks grubu (21 gün boyunca 20mg/kg ip troloks verildi ve günde altı saat immobilizasyon düzeneğine konuldu) olmak üzere dört gruba ayrıldı. 21 günün sonunda davranış testleri ile depresyon seviyeleri ve biyokimyasal analizler ile oksidasyon seviyeleri incelendi. Bulgular: Davranış testlerinden elde edilen sonuçlar, immobilizasyon uygulamaları ile depresyonun indüklendiğini ve troloks uygulamaları ile, artmış olan depresif durumun iyileştiğini göstermektedir. Biyokimyasal analizlerden elde edilen veriler, immobilizasyon ile malodialdehit seviyelerinde gözlemlenen artışın, trolox uygulamaları ile azaldığını göstermektedir. Sonuç: İmmobilizasyon ile başarılı bir stres modeli oluşturulabildiği ve troloks uygulamarı ile, gözlemlenen bozuklukların tedavi edilebilceği anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: depresyon, antidepresanlar, antioksidanlar, anksiyete, troloks
Farelerde ketamin ile oluşturulan şizofreni benzeri semptomlara risperidon ile etil pirüvatın kombine etkileri
Amaç: Şizofreni sebepleri tam aydınlatılamamış, öğrenme-bellek işlevlerinde gerileme ile karakterize nöropsikiyatrik bir bozukluktur. NMDA reseptör antagonistlerinin deney hayvanlarında şizofreni benzeri semptomlara yol açtığı gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amacımız ketamin'in tekrarlanan dozlarında bellek fonksiyonları üzerine etkisinin incelenmesi ve şizofreni tedavisinde kullanılan risperidonun EP'a karşı ve EP ile birarada verildiğinde terapötik anlamda nasıl bir etkileşimin gelişeceğini ortaya koymaktır. Gereç ve yöntem: Her biri 7-9 hayvandan oluşan gruplara 14 gün boyunca her gün intraperitoneal enjeksiyon uygulandı. Kontrol: 0.9% salin çözeltisi, Ketamin: 25 mg/kg Ketamin, Etil Pirüvat: 50 mg/kg EP, Risperidon: 0,2 mg/kg RSP, Ket + EP: 25 mg/kg Ket + 50 mg/kg EP, Ket + RSP: 25 mg/kg Ket + 0,2 mg/kg RSP, Ket+ EP + RSP: 25 mg/kg Ket + 50 mg/kg EP + 0,2 mg/kg RSP Psikofarmakolojik incelemeler; açık alan, yükseltilmiş artı labirenti ve pasif sakınma test düzenekleriyle gerçekleştirilmiştir. Lipid peroksidasyonları, hipokampus malondialdehit seviyeleri incelenerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Tekrarlanan ketamin uygulamalarına bağlı olarak malondialdehid seviyelerinde anlamlı bir farklılık gözlenmemesine karşın uzaysal bellek ve emosyonel bellek performanslarında anlamlı bir şekilde düşüş gözlenmiştir. Bellek fonksiyonlarındaki bozukluk risperidon, etil piruvat ve bu iki ilacın kombine kullanılmasıyla anlamlı bir şekilde iyileşmiştir. Sonuç: NMDA antagonizmasına bağlı gelişen öğrenme ve bellek fonksiyonlarındaki bozulmalarda risperidon ile etil piruvatın tek başına ve kombine kullanımlarında terapötik fayda sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Risperidon, Etil Piruvat, Şizofreni, öğrenme bellek, antioksidan
İmmobilizasyon stresine maruz kalmış farelerde etil pirüvatın etkilerinin araştırılması
Amaç:Bu çalışmada antioksidan ve antiinflamatuar etkinliği bilinen etil piruvatın; yaşam kalitesini etkileyen en önemli sağlık problemlerinden biri olan stres üzerine etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İmmobilizasyon stres modeliyle stres oluşturulan fareler gruba ayrıldı; 1.grup kontrol grubu ve 2. grup immobilizasyon stres grubu (İM) (7 gün süre ile günde 1 defa 1 ml steril salin enjeksiyonu intraperitoneal (i.p) ), 3.grup İM + Etil piruvat grubu (EP) ve 4. grup EP grubu (7 gün süre ile günde 1 defa 50 mg/kg enjeksiyon (i.p) ), 5.grup İM grubu + Fluoksetin(FLO) (7 gün süre ile günde 1 defa 5 mg/kg enjeksiyon (i.p) ) verilen farelerden oluştu. Yedinci günden sonra tüm gruplarda ağırlık kontrolü, açık alan testi, zorunlu yüzme testi ve pasif sakınma testi yapıldı ve grupların beyin dokularında BDNF, NGF, GPX ve SOD düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Deneyler sonucunda; İM grubunda anlamli bir şekilde ağırlık azalması, motor fonksiyonlarda bozulma, anksiyete ve depresyon benzeri davranışlar, öğrenme-bellek fonksiyonlarında bozulma ve biyokimyasal analizlerde BDNF, NGF, GPX ve SOD düzeylerinde azalma gözlenmiştir. İM+EP grubunda ise EP'nin kilo kaybına engel olmadığı, bozulan motor fonksiyonlarına olumlu bir etkisinin olmadığı ve NGF ve SOD düzeylerine anlamlı bir katkısı olmadığı gözlenmiştir. Fakat zorunlu yüzme testinde hareketlenmeyi arttırdığı ve BDNF ve GPX düzeylerini anlamlı bir şekilde normal değerelere yaklaştırdığı gözlenmiştir. Sonuç: Etil pirüvatın depresyon benzeri davranışları düzeltmede fluoksetine yakın derecede etki gösterdiği ve bu etkinin oksidatif hasarı azaltıp nörotofik faktörlerin sentezini artırarak gerçekleştirdiği söylenebilir. Anahtar kelimeler: Stres, depresyon, fluoksetin, etil piruvat, immobilizasyon
Sulu çözeltiden bazı organik maddelerin aktif kömür üzerindeki adsorpsiyon dengesinin incelenmesi
Piridin, nikotin ve bazı türevlerinin sulu çözeltiden adsorpsiyonuna polanyi adsorpsiyon potansiyel kuramının uygulanması
Morfin kodein ve eroinin kromatografik yöntemlerle tayini
Diyabetik sıçanlarda mesane fonksiyonlarında küçük GTPaz'ların rolü
Çalışmamızda düz kas kasılması ve ürotel fonksiyonlarındaki rolleri nedeniyle, küçük GTPaz'lar RhoA ve Rac1'in diyabetik mesane disfonksiyonundaki rollerinin araştırılması amaçlanmıştır.Streptozotosin ile indüklenen diyabetik sıçan modelinde kontrol, diyabet ve insülin tedavisi verilen diyabet grupları oluşturuldu. Streptozotosin enjeksiyonundan 8-10 hafta sonra mesane detrusor kas stripleri organ banyosuna asıldı. Rho kinaz inhibitörü Y-27632 ve/veya Rac1 inhibitörü NSC 23766 varlığında karbakol doz-yanıt eğrileri elde edildi. Ürotelden salınan prostaglandinlerin etkilerini değerlendirmek için indometazin varlığında deneyler tekrarlandı. Mesane dokusunda diyabete bağlı histopatolojik değişiklikler ve immunhistokimyasal boyama ile RhoA ve Rac1 ekspresyonları değerlendirildi.Karbakol tüm gruplarda doza bağımlı kasılma yanıtları oluşturdu. Diyabet ve insülin tedavisi verilen diyabet gruplarındaki karbakol yanıtları, kontrol grubundan daha fazlaydı. Tüm gruplarda, Y-27632, NSC 23766 ve Y-2763+NSC 23766 kombinasyonu varlığında karbakol kasılma yanıtları anlamlı derecede azaldı, diyabet gruplarındaki azalma kontrole göre daha fazlaydı. İnsülin, diyabetik grupta küçük GTPaz inhibitörlerinin yaptığı inhibisyonu düzeltemedi. İndometazin, tüm gruplarda karbakol kasılma yanıtlarını inhibe etti, gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. İndometazin, küçük GTPaz'ların inhibisyonu ile oluşan etkileri potansiyalize etmedi.Histopatolojik incelemede, diyabet grubunda mesane duvar kalınlıklarının kontrole göre artmış olduğu gözlendi. RhoA ekspresyonlarında gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Rac1 ekspresyonlarının, diyabet ve insülin tedavisi verilen diyabet gruplarında, kontrol grubuna göre tüm tabakalarda arttığı gözlendi.Diyabet grubundaki karbakol yanıtlarının, Y-27632 ve/veya NSC 23766 varlığında, kontrole göre daha fazla inhibe olması ve Rac1 ekspresyonlarının diyabette artmış olması, diyabetik mesane disfonksiyonunda küçük GTPaz'ların rolü olabileceğini düşündürmektedir. Küçük GTPaz'ları hedef alan tedavilerin diyabetik mesane disfonksiyonda umut verici olduğu ve daha ileri çalışmalara gerek olduğu düşünülmektedir.
Yavaş salımlı hidrojen sülfür donörü GYY4137'nin in vitro iskemi-reperfüzyon modelinde vasküler etkisinin ve etki mekanizmasının değerlendirilmesi
Koroner arter bypass cerrahisi sırasında kullanılan otolog vasküler greftlerin iskemi-reperfüzyon (İR) hasarı, cerrahi başarıyı olumsuz etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, yavaş salınan bir hidrojen sülfür (H2S) donörü olan GYY4137'nin in vitro sıçan İR hasarı modelinde vasküler doku üzerindeki koruyucu etkileri araştırılmıştır. Yirmi erkek (21-22 ay, 378,2 ± 10,19 g) Sprague-Dawley sıçanın torasik aortu 4 halka preparata bölünerek deney gruplarına randomize edilmiştir: Kontrol, İR, İR + GYY4137 100 µM, İR + GYY4137 300 µM. İR modeli için aort halkası azot ile gazlandırılmış %0,9 salinde 4°C'de 24 saat bekletilip, 37°C'de Krebs-Henseleit solüsyonu içeren, %95 O2+%5 CO2 ile gazlandırılan organ banyosuna alınarak 30 dk sodyum hipoklorite (200 μM) maruz bırakılmıştır. GYY4137 gruplarında salin içine GYY4137 eklenmiştir. Vasküler fonksiyon izole organ banyosu düzeneğinde değerlendirilmiş, doku malondialdehidi glutatyon ve kaspaz-3 aktivitesi biyokimyasal olarak ölçülmüştür. İR hasarı dokunun KCl (80 mM) yanıtını azaltmış (Kontrol 1815 ± 140 mg, İR 842 ± 160 mg, p = 0,0003), fenilefrin konsantrasyon-cevap eğrisinde Emaks'ı artırmış (Kontrol %144,1 ± %2,64, İR %202,3 ± %4,9, p < 0,0001), asetilkolin konsantrasyon-cevap eğrisinde Emaks'ı (Kontrol %78,4 ± %1,4, İR %32,6 ± 3,4, p < 0,0001) ve pD2'yi düşürmüş (Kontrol 7,24 ± 0,05, İR 5,18 ± 0,17, p < 0,0001), sodyum nitroprusiyat konsantrasyon-cevap eğrisinde ise Emaks'ı artırırken (Kontrol %101,4 ± %1,47, İR %113,6 ± %2,3, p = 0,0009), pD2'yi azaltmıştır (Kontrol 8,4 ± 0,03, İR 8,23 ± 0,04, p = 0,00025). GYY4137, İR'ye bağlı bu fonksiyonel değişiklikleri düzeltmemiştir. Diğer taraftan, biyokimyasal analizlerde İR ile artan malondialdehid seviyesi (Kontrol 8,4 ± 0,9 nmol/g, İR 12,6 ± 1,0 nmol/g, p = 0,02), 100 μM ve 300 μM GYY4137 ile kontrol düzeyine gerilemiştir (sırasıyla 8,7 ± 0,9 nmol/g, p = 0,008 ve 7,6 ± 1,1 nmol/g, p = 0,012). Azalan glutatyon seviyesi (Kontrol 785 ± 61 nmol/g, İR 506 ± 45 nmol/g, p = 0,012) 300 μM GYY4137 varlığında normale dönmüş (709 ± 45 nmol/g, p = 0,004); artan doku kaspaz-3 seviyesi (Kontrol 2,4 ± 1,3 ng/g, İR 8,4 ± 1,2 ng/g, p = 0,02), 100 μM ve 300 μM GYY4137 ile düzelmiştir (sırasıyla 2,3 ± 1,3 ng/g, p = 0,004 ve 3,2 ± 1,1 ng/g, p = 0,02). Bu bulgular, GYY4137'nin İR hasarını takiben oluşan oksidatif stres ve apoptoza karşı hücresel koruma sağladığını, ancak vasküler disfonksiyonu önemli ölçüde iyileştirmediğini göstermektedir. İleri çalışmalar, sunulan bulguların mekanizmalarının anlaşılmasına ve İR hasarına karşı potansiyel önleme ve tedavi stratejileri geliştirilmesine odaklanmalıdır.
Sıçanlarda hareket kısıtlama stresinin torasik aortanın yapı ve işlevlerinde oluşturduğu glikasyon/lipoksidasyon-temelli değişiklikler üzerine doksisiklinin dozla ilişkili etkileri
Doksisiklin matriks metalloproteinaz (MMP) enzimlerini inhibe eder. MMP'ler ekstraselüler matrikste çeşitli proteinlerin yıkımına yol açan, çeşitli hastalık ve durumlarda etkili rolleri olan enzimlerdir. Doksisiklin aynı zamanda sistemik ve vasküler oksidatif stresi de azaltır. Doksisiklinin yüksek kan glikozunun protein, lipoprotein ve/veya nükleik asitlerle non-enzimatik glikasyonunu engelleyerek ileri glikasyon son ürünleri (AGE; Advanced Glycation Endproducts)'nin oluşumunu azaltır. Karboksimetillizin (CML) AGE ve ileri lipoperoksidasyon son ürünleri (ALE) yolağının ortak son ürünlerindendir. CML oluşumunun, diyabet (DM), yaşlanma, hiperlipidemi, sigara içme, hipertansiyon, inflamasyon, Alzheimer gibi hastalıklarla da ilişkili olduğu bilinmektedir. Doksisiklin hücreyi stres ve apoptozise karşı korur. Stres hormonları hiperglisemik hormonlardır. Hiperglisemi oksidatif stresi tetikler. Biyokimyasal kökenli olan tüm stresler gibi davranışsal stres de oksidan hasara sebep olur. Hareket kısıtlama stresi dislipidemi, karbonhidrat metabolizmasında bozukluk, nitrik oksit (NO) üretiminde azalma, ateroskleroz ve antioksidan durumda dengesizlik sonucu oksidan hasara yol açar. Kronik strese maruziyetin de oksidatif stresi artırarak lipit peroksidasyonunu artırması, yol açacağı yüksek kan şekeri düzeyleriyle protein glikasyonunu artırması ve sonuçta AGE ve ALE düzeylerini yükseltmesi beklenir. Bu durumda, doksisiklin, hareket kısıtlaması stresine maruz kalmış sıçanlarda oksidatif hasara ve protein glikasyonuna karşı koruyucu olacaktır. Bu çalışma, davranışsal stresin, kardiyovasküler sistemde ileri glikasyon ve lipoperoksidasyon son ürünlerinin birikimi ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını yapısal ve işlevsel olarak ortaya koymak ve bu süreçte doksisiklinin doza bağımlı koruyucu etkisini belirlemek amacı ile 48 adet erkek Sprague Dawley sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların vücut ağırlıkları (VA), kan şekeri ve HbA1c düzeyleri değerlendirildi. İzole torasik aorta preperatları endotel ve düz kas işlevleri açısından izole organ banyosu sisteminde değerlendirildi. MMP aktiviteleri jelatin zimografi yöntemi ile ölçüldü. Oksidan/anti-oksidan durum belirteci olarak glutatyon ve malondialdehit derişimleri saptandı. İmmunohistokimyasal boyama ile AGE/ALE varlığı, apoptozis, anjiyogenez değerlendirildi. Uygulamaların davranışlar üzerine etkisini belirlemek için Açık Alan ve Yükseltilmiş Artı Labirent testleri uygulandı. Kronik stres uygulaması VA kaybına yol açtı. Akut stres kan şekeri değerlerini artırdı. Yapılan uygulamalar, glikasyonu artırmamaları nedeniyle HbA1c değerlerini değiştirmedi. Kronik stres, sıçan izole torasik aortalarında endotel hasarı yanında düz kasta gevşemeyi artırıcı bir etki yarattı. Bu etki üzerinde doksisiklin 15 mg/kg/gün dozunda koruyucu olurken, 30 mg/kg/gün dozunda ise stres ile benzer etkiler oluşturdu. Doksisiklin 30 mg/kg/gün uygulaması genel olarak stres ile aynı yönde etki gösterdi. Düşük doz doksisiklinin anti-oksidan, yüksek doz doksisiklinin ise oksidan etki eğiliminde olduğu saptandı. Kronik stres proMMP-2 ve MMP-9 aktivitelerini artırdı. Doksisiklinin her iki dozu MMP-2 aktivitesini inhibe etti. Yapılan davranış testleri ile stres uygulamalarının anksiyete eğilimini artırdığı 15 mg/kg/gün dozunda doksisiklin uygulamasının ise anksiyeteye karşı koruyucu eğilim oluşturduğu saptandı. Anahtar kelimeler: Doksisiklin, hareket kısıtlama stresi, aorta, karboksimetillizin, matriks metalloproteinazlar.
Sıçan amitriptilin zehirlenme modelinde oluşan kardiyovasküler bulgular üzerine 2-hidroksipropil-beta-siklodekstrinin etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçan amitriptilin zehirlenme modelinde görülen kardiyovasküler toksik etkilerin tedavisinde 2-hidroksipropil-beta-siklodekstrinin (HPBCD) antidot olarak etkililiğinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Deneylerde 33 adet Wistar albino soyu erkek sıçan (ağırlık aralığı: 280-300 g) kullanıldı. HPBCD'nin tek başına kardiyovasküler etkilerini değerlendirmek için sıçanlara juguler ven yoluyla 15 dakika boyunca dekstroz (5%, n=7) ya da HPBCD (16.76 mg/kg/dk, n=6) infüzyonu yapıldı. Karotis arteri kanülasyonu ile kan basıncı ve elektrokardiyografi verileri 60 dakika boyunca kaydedildi. Ortalama arteriyel kan basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), QRS süresi ve QT aralığı değerleri başlangıçta, dekstroz veya HPBCD infüzyonu sonunda ve izlem sonunda (60 dakika) ölçüldü. Zehirlenme modelinde OAB'de başlangıca göre %50 düşüş gözlenene kadar juguler ven yoluyla amitriptilin HCL (0.94 mg/kg/dk) infüzyonu yapıldı. Amitriptilin infüzyonu sonrasında dekstroz (5%, n=6), düşük doz HPBCD (4.19 mg/kg/dk, 1:1 molar oran, n=7) ya da yüksek doz HPBCD (16.76 mg/kg/dk, 1:4 molar oran, n=7), amitriptilin infüzyonu ile aynı süre boyunca femoral ven yoluyla infüze edildi. OAB, KAH, QRS süresi ve QT aralığı başlangıçta, amitriptilin infüzyonu sonunda, dekstroz veya HPBCD infüzyonu sonunda ve izlem sonunda (60 dakika) kaydedildi. İzlem sonunda kalpler çıkarıldı ve doku hasarının değerlendirilmesi için hematoksilen-eozin ve Masson trikrom boyamalarıyla, kardiyomiyositlerde apoptozun değerlendirilmesi içinse aktive kaspaz-3 immünohistokimyasıyla incelendi ve skorlandı. Bulgular: Başlangıç OAB, KAH, QRS süresi ve QT aralığı tüm gruplarda benzerdi (tüm değerler için p>0.05). Yalnız HPBCD infüzyonu ile dekstroz infüzyonu karşılaştırıldığında, OAB, KAH, QRS süresi, QT aralığı ve doku hasarı ile apoptoz skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (tüm değerler için p>0.05). Amitriptilin zehirlenme modelinde, amitriptilin infüzyonu sonrasında OAB ve KAH değerlerinde anlamlı azalma görülürken QRS süresi ve QT aralığında anlamlı uzama görüldü (tüm gruplarda tüm değerler için p<0.0167). Dekstroz, düşük doz HPBCD ve yüksek doz HPBCD infüzyonları, izlem sonu OAB, KAH, QRS süresi ve QT aralığını benzer şekilde düzeltti (düşük doz HPBCD grubunda OAB değeri haricinde p<0.0167) ve gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (tüm değerler için p>0.05). Doku hasarı ve apoptoz skorları karşılaştırıldığında, dekstroz, düşük doz HPBCD ve yüksek doz HPBCD grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (her iki değerlendirme için p>0.05). Dekstroz ve yüksek doz HPBCD gruplarında birer sıçan, dekstroz veya HPBCD infüzyonu tamamlandıktan sonra öldü. Sonuç: Bulgularımıza göre HPBCD, kardiyovasküler toksik etki oluşturmamıştır. HPBCD, sıçan amitriptilin zehirlenmesi modelindeki kardiyovasküler toksik etkilerin tedavi edilmesinde dekstrozdan daha etkili olmamıştır.
Sıçan izole mezenterik yatağı küçük rezistans arterlerinde visfatin'in fonksiyonel etkileri
Adipoz doku enerji depolamanın yanı sıra pek çok hayati role sahip endokrin bir organdır. Yağ asitleri, diğer lipidler ve metabolitlerin salınımına ilave olarak, adipoz doku 600'den fazla adipokin (adipositokin) olarak adlandırılan biyoaktif faktör salgılamaktadır. Adipositokinler, adipoz doku içerisinde lokal olarak etki gösterebildikleri gibi sistemik dolaşımla farklı organlara da ulaşabilmekte ve burada sistemik etkiler de oluşturmaktadırlar. Halen bilinen 600'den fazla adipokin immün yanıt, inflamasyon, glukoz metabolizması, insülin duyarlılığı, hipertansiyon, hücre adezyonu, vasküler büyüme ve fonksiyon, adipogenez, kemik morfogenezi, büyüme, lipid metabolizması, iştah ve doygunluğun düzenlenmesi gibi biyolojik süreçlerde rol oynamaktadır. Yeni bir adipositokin olan visfatin, çeşitli patolojik durumlarla ilişkisi yanı sıra perivasküler adipoz doku (PVAT)'da bulunmakta ve vasküler sistemde etkiler göstermektedir. Endotel fonksiyon bozukluğu ve vasküler hasar için potansiyel bir biyomarker olabileceği ileri sürülmüştür. Vasküler gevşemenin bozulmasında direkt bir rol oynayabileceği bildirilmesine karşın küçük rezistans arterlerdeki fonksiyonel etkilerine yönelik çalışmalarda çelişkili sonuçlar alınmıştır. Bu nedenle bu çalışmada sıçan izole mezenterik rezistans arterlerinde visfatin'in fonksiyonel etkilerinin ve bu etkilerde rol oynayan olası mekanizma/lar'ın belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma 10-12 haftalık erkek Wistar sıçanlardan alınan izole mezenterik vasküler yatak küçük rezistans arter halkalarında gerçekleştirilmiştir. Visfatin inkübasyonu (1, 5, 25, 50 ve 100 ng/mL) mezenterik arter halkalarının noradrenaline (NA: 10-10 – 10-5 M) kasılma yanıtlarında anlamlı bir değişiklik oluşturmamış, ancak endoteli sağlam halkaların asetilkoline (ACh: 10-10 – 10-5 M) gevşeme yanıtlarını anlamlı olarak azaltmıştır. Visfatin'in inhibitör etkisi endoteli zedeli halkalarda gözlenmemiştir. Visfatin'in ACh ile oluşan gevşeme yanıtları üzerindeki inhibitör etkisi, dokuların Nampt inhibitörü FK866 (10 µM) veya süperoksid dismutaz (SOD: 100 U/ml) ile inkübasyonu sonrasında geri dönmüştür. Sıçan mezenterik arter halkalarının sodyum nitropruside (SNP: 10-10 – 10-5 M) gevşeme yanıtları visfatin inkübasyonu ile anlamlı bir değişiklik göstermemiştir. Mezenterik PVAT visfatin düzeyleri (117.75 ± 12.47 ng/mg) plazma visfatin düzeylerinden (8.75 ± 0.81 ng/mL) anlamlı olarak yüksek bulunmuş, bu iki parametre arasında anlamlı bir pozitif korelasyon saptanmıştır. Mevcut sonuçlar toplu olarak ele alındığında visfatin'in izole sıçan mezenterik rezistans arterlerinde endotel bağımlı gevşeme yanıtlarını olasılıkla NO inhibisyonu ve serbest oksijen radikalleri aracılığı ile inhibe ettiği anlaşılmaktadır. NO'in endotelyal inflamasyonu ve trombozu inhibe eden bir vazoprotektif ajan olduğu düşünüldüğünde, çalışmamızın sonuçları çeşitli patolojik durumlara bağlı visfatin düzeylerindeki lokal ve/veya sistemik artışların, en azından küçük rezistans arterler düzeyinde endotel fonksiyonları üzerindeki olumsuz etkileri ile bu patolojilere katkıda bulunabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Adipokin, Visfatin, Sıçan Mezenterik Arter, Nitrik Oksid, Vazoprotektif
İnsan internal torasik arter halkalarında visfatin'in fonksiyonel etkileri
Pre-B-hücre koloni artırıcı faktör (PBEF) ve nikotinamid fosforiboziltransferaz (Nampt) olarak da bilinen visfatin, yeni bir adipoz doku kökenli sitokindir (adipositokin). Deneysel hayvan modelleri ve insanlarda yapılan çalışmalarda visfatin'in aort ve koroner arter gibi damarların perivasküler yağ dokusunda bulunduğu ve vasküler sistemde çeşitli fonksiyonlar gösterdiği saptanmıştır. İnsan sol internal torasik arter (ITA) graftı myokardiyal revaskülarizasyonda en sık kullanılan koroner arter bypass graftlarından biridir. Bu nedenle bu çalışmada insan ITA preparatlarında visfatin'in fonksiyonel etkilerinin ve bu etkilerde rol oynayan olası mekanizma/lar'ın belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada koroner arter bypass cerrahisine alınan hastalardan elde edilen operasyon sonrası artan (redundant) ITA örnekleri 3-4 mm genişliğinde halkalar halinde kesildi ve 20 mL'lik organ banyolarına asıldı. İzometrik gerilim, bilgisayar bazlı bir data toplama sistemine bağlı izometrik transdüserler aracılığıyla sürekli kaydedildi. Değişik konsantrasyonlarda visfatin ile inkübe edilen insan ITA preparatlarında anjiotensin II, endotelin-1, noradrenalin ve fenilefrin ile oluşan kasılma yanıtları visfatin inkübasyonu öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı şekilde değişmedi. Fenilefrin (10-6 M) ile önceden kasılmış insan ITA preparatlarında visfatin (10-12 - 10-7 M) konsantrasyon bağımlı gevşeme yanıtları oluşturdu. Visfatin'e gevşeme yanıtları endoteli sağlam ITA halkalarında, endoteli zedelenmiş ITA halkalarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Dokuların siklooksijenaz inhibitörü indometazin (10-5 M) ile inkübasyonu visfatin'e gevşeme yanıtlarında anlamlı bir değişikliğe neden olmazken, nitrik oksid (NO) sentaz (NOS) blokörü Nw-nitro-L-arginin metil ester (L-NAME) (10-4 M) ve spesifik guanilat siklaz inhibitörü ODQ (5x10-5 M) ile inkübasyonu, visfatin ile oluşan gevşeme yanıtlarında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma ile sonuçlandı. Nampt enzim inhibitörü FK866 (10 µM) varlığında da visfatin'e gevşeme yanıtları hemen hemen tamamen bloke edildi. İnsan ITA halkalarının büyük kondüktanslı Ca+2 ile aktive edilen potasyum (BKCa) kanal blokörü karibdotoksin (10-7 M) ve küçük kondüktanslı Ca+2 ile aktive edilen potasyum (SKCa) kanal blokörü apamin (10-7 M) kombinasyonu ile inkübasyonu, visfatin ile oluşan gevşeme yanıtlarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik oluşturmadı. ITA halkalarında asetilkolin (10-10 - 10-5 M) ile oluşan endotel bağımlı gevşeme yanıtları 10-9 ve 10-8 M visfatin inkübasyonları ile anlamlı olarak artarken, endotel-bağımsız gevşeme oluşturan sodyum nitroprussid'e (10-10 – 10-5 M) gevşeme yanıtları anlamlı olarak değişmedi. Sonuç olarak, bu çalışmada literatürde ilk defa olmak üzere visfatin'in insan ITA preparatında fonksiyonel gevşetici etkisine yönelik farmakolojik kanıt sağlandı. Elde edilen bulgular insan ITA preparatlarında visfatin'in çeşitli kasıcı ajanlara kasılma yanıtlarını etkilemediğini, diğer taraftan endoteli sağlam halkalarda konsantrasyon bağımlı gevşeme yanıtları oluşturduğunu, visfatin ile oluşan gevşeme yanıtlarında Nampt enzim aktivitesinin ve NO-sGMP yolağı aracılığı ile endotel dokusunun temel bir rol oynadığını gösterdi. Anahtar Kelimeler: Adipositokin, İnsan İnternal Torasik Arteri, Nitrik Oksid, Vazodilatasyon, Visfatin.