
80
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Pnömotoraks; tedavi yaklaşımları ve sonuçları
Plevral boşlukta hava bulunması ve buna sekonder akciğer kollapsı olarak tanımlanan pnömotoraks göğüs cerahisi pratiğinde en sık karşılaşılan durumların başında gelmektedir. Plevral boşluktaki havanın birçok kaynağı olabilmesine rağmen en sık sebep visseral plevranın yırtılmasıyla, akciğer parankiminden plevral boşluğa hava kaçağıdır. Spontan ve travmatik pnömotorakslar sık görülmesine rağmen, diyagnostik girişimsel yötemlerin daha rutin kullanılması ve yoğun bakım servislerinde tedavi edilen hasta sayısının artmasına paralel olarak iyatrojenik pnömotoraksların görülme sıklığıda artmıştır.Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Bölümü tarafından pnömotoraks nedeniyle 22.04.2003 ? 22.03.2009 tarihleri arasında takip edilerek tedavileri yapılan toplam 722 hastanın( 153 kadın, 569 erkek) kayıtları incelenerek yaş, cinsiyet, semptomlar, pnömotoraks oluş nedeni, opere edilen hastalarda hangi tür operasyon yapıldığı, göğüs tüpü kalma süresi, nüks, plörödezis yapılıp yapılmadığı, hastanede kalış süreleri ve mortalite göz önüne alınarak retrospektif olarak incelendi. Radyolojik olarak büyük pnömotoraksı olduğu için göğüs tüpü takılan 722 hastanın 153 tanesi primer spontan pnömotoraks (PSP), 41 tanesi sekonder spontan pnömotoraks (SSP), 231 tanesi iyatrojenik pnömotoraks, 297 tanesi travmatik pnömotorakstı. Pnömotoraks nedeniyle göğüs tüpü takılan hastaların; 18'inde uzamış hava kaçağı, 16'sında nüks pnömotoraks ve bül formasyonu nedeniyle ve 1 hastada juguler kateter takılması sonrası aksiler torakotomi; 8 hastada video yardımlı torakoskopik cerrahi uygulandı. Posterolateral torakotomi uygulanan olguların 3'ünde ateşli silah yaralanması, 7'sinde trafik kazası, 2'sinde delici kesici alet yaralanması, 2 tanesinde uzamış hava kaçağı, 8 tanesinde de büllöz formasyon ve pnömotoraks mevcuttu. Operasyonlar sonrası 7 hasta kaybedildi.Sonuç olarak pnömotoraks tüm hekimlerin karşılaşabileceği bir patolojidir ve acil müdahale gerektirir. Pnömotorakslarda tedaviye etyoloji, pnömotoraks derecesi ve kliniğe göre karar verilmelidir. Nüksleri önlemek için plörödezis ve plevral abrazyon yapılabilir. Acil operasyon gerektiren pmömotorakslar çoğu zaman komplike halde görülebilirler. Cerahideki amaç nüksleri önlemek ve hastalığın kesin tedavisini sağlamaktır.
Akciğer rezeksiyonunun kardiyak fonksiyonlara etkisinin ekokardiyografik olarak araştırılması
Akciğer rezeksiyonlarının 500 yıldan fazla bir geçmişi olmasına rağmen, anatomik rezeksiyonlar ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyla ve güvenle yapılmaya başlanmıştır. Preoperatif değerlendirme yöntemlerinin ve postoperatif bakımın gelişmesiyle, morbidite ve mortalitede azalma görülmüştür. Bu yöntemlerden olan ekokardiyografi, lobektomi ve pnömonektomi sonrası kalbin yapısal ve fonksiyonel değişikliklerinin değerlendirilmesinde etkilidir.Çalışmamızda; lobektomi ve pnömonektomi gibi majör akciğer rezeksiyonlarının kalp üzerine yarattığı etkiler ekokardiyografi kullanılarak gösterilmeye çalışılmıştır.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde çeşitli nedenlerle akciğer rezeksiyonu uygulanan 16 olgu çalışmaya alındı. Hastalar iki gruba ayrıldı: Grup I (lobektomi), Grup II (pnömonektomi). Her hastada preoperatif dönemde ve postoperatif altıncı ayda arter kan gazı, solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik incelemeleri yapıldı.Her iki grupta da operasyon sonrası FEV1 ve FVC değerlerinde anlamlı düşme saptandı (p<0.05). Fakat gruplardaki operasyon öncesi ve sonrası PaCO2 ve PaO2 değerleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Lobektomi grubunda; operasyonun hem sol, hem de sağ kalp fonksiyon ve basınçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yapmadığı saptandı (p>0.05). Pnömonektomi grubundaysa; pulmoner arter basıncı (operasyon öncesi 27.80±11.10, operasyon sonrası 33.20±8.10, p=0.011), sağ ventrikül çapı (operasyon öncesi 22.40±0.78, operasyon sonrası 24.50±1.81, p=0.011) ve triküspit kapak velositesi (operasyon öncesi 2.08±0.57, operasyon sonrası 2.37±0.42, p=0.010) altıncı ayın sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir yüksekliğe ulaşırken, sol kalp ölçümlerinde değişiklik izlenmedi (p>0.05).Ekokardiyografi kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde kullanılabilen kalp kateterizasyonu ve radyonüklid ventrikülografiye göre daha pratik, ucuz ve invaziv olmayan bir yöntemdir. Pnömonektomi sonrası sağ ventrikül modifikasyonlarının belirgin olması, mümkün olduğu kadar pnömonektomiden kaçınmamız gerektiğini ortaya koymuştur.Anahtar kelimeler: Pnömonektomi, sağ ventrikül, ekokardiyografi
Trakea rekonstrüksiyonunda primer sütür ve homolog greft uygulanımı (Deneysel çalışma)
Çeşitli trakeal patolojiler nedeniyle trakeaya rezeksiyon ve rekonstrüksiyon uygulamaları yapılmaktadır. Birçok çalışmaya rağmen, trakea rekonstrüksiyonu konusunda, tatmin edici bir sonuca ulaşılamamıştır. Trakeanın segmental rekonstrüksiyon yöntemleri; primer uç-uca anastomoz, homolog greftlerle rekonstrüksiyon, otojen doku greftleri ile rekonstrüksiyon ve prostetik greftler ile rekonstrüksiyondur.Biz, trakeal rekonstrüksiyon yöntemlerinden, uç-uca anastomoz ve homolog greft uygulanımının sonuçlarını karşılaştırmak amacıyla bu çalışmayı planladık.Çalışmada, 10 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. Tavşanlar iki gruba ayrılmış ve herbirinin trakeasından üçer segment eksize edilmiştir. İlk gruptakilere (n=5), uc-uca anastomoz yapılırken, ikinci gruptakilere (n=5), ilk gruptaki tavşanlardan çıkarılan segmentler nakledilmiştir.Yirminci gündeki sakrifikasyon sonrasında anastomoz hattının durumu, lümendeki sekresyon birikimi, çevre dokularla oluşan inflamasyon ve yapışıklıklar değerlendirilmiş, anastomoz hattının çeşitli bölgelerinden yapılan ölçüm sonuçları her iki grupta karşılaştırılarak, materyaller histopatolojik incelemeye gönderilmiştir.Sonuçta, her iki teknikte de anastomoz bölgesine ait lateral, anteroposterior ve kesit alanı ölçümlerinde daralma geliştiği; fakat genel stenoz indeksleriyle karşılaştırıldığında bu daralma oranlarının stenoza neden olmadıkları ve uç-uca anastomoz ile daha iyi bir hava yolu açıklığı sağlandığı tespit edilmiştir. Homolog greftler ise umut verici çözümlerden biri olarak değerlendirilmiştir.Anahtar Kelimeler: Trakea, primer uç uca anastomoz, homolog greft
Özofagus alkali yanıklarında antienflamatuar ajanların etkisi (Deneysel çalışma)
Korozif özofagus yanıkları (KÖY), sülfirik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75?90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit gibi kuvvetli alkaliler alınması ile oluşur. Ciddi yanığı olan hastalarda striktür oranın %50`nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Özofagus korozif yanıklarının tedavisi konusunda ilk ve en önemli adım etken maddenin belirlenmesidir. Hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Günümüzde tedavinin temelini oluşturan antibiyotik ve steroid tedavisinin kökeni deneysel hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Yaptığımız bu deneysel çalışmada rat özofagus alkali yanık modelinde antienflamatuar ajanların etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmada vücut ağırlıkları 220?250 gr arasında değişen Wistar Albino türü 28 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği korozif özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra her grupta 7 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1 cm.'lik özofagus segmenti lümen içi 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. Grup II ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik ve deksametazon, grup IV ratlara ise prednizolon ve antibiyotik tedavisi verildi. Ratların tümü 21. günde sakrifiye edilerek abdominal özofagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı.Submukoza kollojen artışı, muskularis mukoza hasarı ve tunika muskularis hasarı histopatolojik olarak belirlendi. Yapılan inceleme ile Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza ve tunika muskularis hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı.Sonuç olarak prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabilir ancak darlık oluşumunu azaltıcı etkisi deksametazona göre belirgin değildir.Anahtar kelimeler: Korozif özofagus yanığı, kollojen, prednizolon, deksametazon.
Akciğerin sekonder tümörlerinde prognostik faktörlerin değerlendirilmesi ve metastazektomi sonuçları
Akciğerin metastatik tümörleri primer malign tümörün sistemik metastazının bir parçası olmakla beraber sahip oldukları özellikler nedeniyle ayrı olarak incelenmektedir. Sekonder akciğer tümörlü uygun olgularda metastazektomi sağkalıma büyük katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada sağkalımı etkileyen prognostik faktörler ve metastazektominin sağkalıma olan katkısı araştırıldıHaziran 2003-Haziran 2008 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde sekonder akciğer tümörü nedeniyle ameliyat edilen 60 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular yaş, cins, primer tümör özellikleri, sekonder akciğer tümörü özellikleri, uygulanan cerrahi metod açısından incelendi. Cerrahi girişim öncesi tüm hastalar laboratuar, radyolojik ve ek sistemik hastalıkları açısından değerlendirildi. Prognostik faktörler ve hastalıksız yaşam süreleri değerlendirildiOtuzüçü erkek (%55), 27'si kadın (%45) 60 olgunun yaş ortalaması 53 olarak hesaplandı. Histolojik dağılımlar incelendiğinde 42 karsinom, 12 sarkom, 3 germ hücreli tümör, 3 malign melanomlu hasta tespit edildi. Primer tümörlerin histopatolojik tipleri arasında en sık adenokarsinom ve renal hücreli karsinom görüldü. Hastaların radyolojik olarak saptanan nodül sayıları ile peroperatif saptanan sayılar farklılık gösteriyordu. Cerrahi kesi nodüllerin lokalizasyonuna, yeri ve sayısına göre düzenlendi. Cerrahi olarak tüm nodüller eksize edildiSağkalım süreleri karsinomlu hastalarda 59 ay , sarkomlu hastalarda 46 ay, malign melanomlu hastalarda 47 ay olarak hesaplanmıştır. UAMK evreleme sistemine göre metastazektomi hastalarının 28'i (%46,7) evre-2; 25'i (%41,7) evre-3; 7'si (%11,6) evre-1'de bulundu. İki hastada postoperatif yara yeri enfeksiyonu gelişti. Morbidite % 3,4 olarak bulundu. Bir hasta ise postoperatif dönemde solunum yetmezliği sebebiyle kaybedildi. Mortalite %1,7 olarak hesaplandıSonuç olarak primer tümörü kontrol altında olan, akciğer dışında metastazı olmadığı belirlenen ve tüm pulmoner nodüllerin çıkartılabileceği öngörülen olgularda metastazektomi güvenli ve etkin bir tedavi şeklidir. Sekonder akciğer tümörlerinde metastazektomi sağkalımı uzatmaktadır. Radyolojik olarak tespit edilen nodül sayısı genellikle intraoperatif tespit edilen nodül sayısından daha azdır. Göğüs cerrahı radyolojik olarak tespit edilen nodülleri çıkarmak ve intraoperatif ek nodül varlığını araştırmak durumundadır. Tümör histopatolojisi, hastalıksız yaşam süresi, metastaz sayısı, ek tedavi verilebilirliği önemli prognostik faktörlerdir.
Primer mediastinal kitle ve kistler
Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi AnabilimDalı'nda Temmuz 2002 ? Temmuz 2009 tarihleri arasında mediastinal kitle vekist nedeniyle takip edilen 86 olgu incelendi.Olgular yaş, cinsiyet, şikayet, lezyon lokalizasyonu, girişim yolu, yapılanrezeksiyon ve histopatolojik tanı açısından retrospektif olarak değerlendirildi veliteratür bilgileri ile karşılaştırıldı.Anterior mediastende en sık timik neoplaziler, lenfomalar ve intratorasiktiroid saptandı. Visseral kompartmanda en sık lenfomalar, paravertebral sulkustaise en sık nörojenik tümörler görüldü. Bronkojenik kistler, en sık görülenmediastinal kistik lezyonlar idi ve çoğunluğu visseral kompartmandabulunuyordu.Mediastinal kitle ve kistlerin tanısında lezyon lokalizasyonu ve klinikbulgular her ne kadar yardımıcı olsa da kesin tanı için histopatolojikdeğerlendirme vazgeçilmezdir. Doğru histopatolojik değerlendirme için de yeterlimateryal örneklenmesi ve birçok lezyonun spesifik tedavisi için mediastinalkitlelerde cerrahi halen en önemli tanısal ve terapötik modalitedir.
Kas koruyucu torakotomi ve standart posterolateral torakotominin karşılaştırılması ve kas koruyucu torakotominin rutinde uygulanabilirliği
1. ÖZETAmaç: Standart posterolateral insizyonlarda, morbitite nedeniyle çeşitlialternatif torakotomiler geliştirilmiştir. Bu çalışmada, kliniğimizde çeşitli tanılarlacerrahi girişim yapılan hastalarda kas koruyucu posterolateral torakotomi (KKPT)uygulanmasının standart posterolateral torakotomi (SPLT)'ye göre avantaj vedezavantajlarını göstermeye çalıştık.Materyal ve metod: Mayıs 2003-2005 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi TıpFakültesi Göğüs Cerrahi servisinde torakotomi gereksinimi duyulan prospektifrandomize ve kontrollü 40 hastanın 20' sine standart posterolateral torakotomi `SPLT'(Grup A), diğer 20 hastaya `KKPT' (Grup B) uygulandı. Bu iki yaklaşım arasında;preoperatif ve postoperatif akciğer perfüzyon sintigrafi değişimleri, omuz kuşağıhareketleri, latissimus dorsi ve serratus anterior kas gücü, görsel benzeş çizelge ileölçülen ağrının şiddeti, solunum fonksiyon testlerindeki değişimler ve torakotomiyiaçma-kapama süreleri değerlendirildi.Bulgular: Grup A da ki hastaların 16 sı erkek (%80), 4 ü kadın (%20) ve yaşortalamaları 53,9 ( yaş sınırı: 22-78) idi. Grup B' deki hastaların 15' i erkek (%75), 5' ikadın (%25) ve yaş ortalaması 41 ( yaş sınırı: 13-76) idi. Postoperatif 1. aydaki akciğerperfüzyon sintigrafileri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup A, grup Bile karşılaştırıldığında postoperatif 1. ve 2. haftada omuz hareket açıklığı her 4 hareketteistatistiksel olarak grup A'da daha düşük olarak saptandı; Omuz hareket açıklığıkısıtlanması grup B'de düşük olarak saptandı (p<0,05). Grup A, grup B ilekarşılaştırıldığında postoperatif 1. haftada serratus anterior ve latissimus dorsi kaslarınıngücü istatistiksel olarak grup A'da daha düşük olarak saptandı (p<0,05). Grup B de bukasların gücünde preoperatif ve postoperatif anlamlı fark yoktu. İki grup arasındapostoperatif 1. ayda solunum fonksiyon testi parametrelerinde anlamlı fark tesbitedilmemiştir (p> 0,05). Grup A da postoperatif görsel benzeş çizelge ile ölçülen ağrışiddeti Grup B ye göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Torakotomiyi açma kapamasürelerinde bu iki yaklaşım arasında anlamlı fark tesbit edilmedi (p>0,05).Komplikasyonlar bakımından bu iki yaklaşım arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05).Sonuç: Akciğer rezeksiyonlarında toraks duvar kaslarının korunması ilesolunum fonksiyonları daha erken dönemde düzelmekte ve bu kasların kesilmesinebağlı gelişen postoperatif komplikasyonlar azalmaktadır.Anahtar Kelimeler: Kas koruyucu, posterolateral torakotomi
Malign plevral efüzyonlu hastalarda prognoza etki eden faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Malign plevral efüzyon, ileri evre kanser hastalarında primer kanserin plevral metastazına bağlı plevral aralıkta sıvı toplanması ve buna bağlı solunumsal semptomlar ile seyreden, prognozu kötü, sağkalımı kısa bir hastalıktır. Tüm plevral efüzyonların %22'sini oluşturur. Tüm kanser hastaların yaklaşık %15'inde görülür. Küratif ve palyatif tedavilere rağmen sağkalım süresi 4-6 aydır. Prognozun bu denli kötü olmasının yanında yapılan çalışmalarda prognoz belirleyici etkin bir belirteç de yoktur. Prognozun bilinmesi hastalara uygulanacak tedavilerin belirlenmesine ve kısa sağkalımı beklenen hastalara agresif girişimlerden kaçınılmasına yardımcı olacaktır. Bu çalışma malign plevral efüzyon nedeniyle takip edilen hastaların sağkalımına etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve yöntem: Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğince 01.01.2012 ile 31.12.2022 tarihleri arasında plevral efüzyon nedeniyle değerlendirilen 1850 hastadan sitolojik veya patolojik olarak malign plevral efüzyon tanısı alan hastalar retrospektif tarandı. Tüm verilerine ulaşılan 150 hasta değerlendirmeye alındı. Retrospektif olarak dosyaları taranarak hastaların yaş, cinsiyet, primer tümörün histopatolojik tipi, tanı zamanı, tanı zamanından MPE gelişimine kadar geçen süre, tanı anında MPE varlığı, plevral efüzyon gelişen hemitoraks, plevral efüzyonun laboratuvar değerleri, sağkalım süresi ve mortalite verileri incelendi. Bulgular gruplandırılarak analiz edildi. Bulgular: Değerlendirmeye 150 hasta alındı. Hastaların 78 (%52)'i erkek, 72 (%48)'si ise kadındı. Hastaların ortalama yaşı 55,04 ((±14,79) yıl idi. En sık akciğer kanseri (%50), meme kanseri (%19.3) ve gastrointestinal sistem kanserleri (%13.3) izlendi. Hastaların %95'i çalışmanın yapıldığı tarihte hayatta değildi. Ortalama sağkalım süresi 274,16(±32,91) gün idi. Meme kanseri olan hastalarda ortalama sağkalım 451,3 gün olup anlamlı farklılık vardı (p=0.01). Tanı anında MPE olan hastalarla ile tanı anında MPE olmayıp sonradan MPE gelişen hastaların sağkalımında anlamlı farklılık yoktu (p=0.6). Plevral sıvının LDH ve glukoz düzeylerinin sağkalıma etkisinin olmadığı görüldü (p=0.09 ve p=0.6). Efüzyon geliştikten sonra kemoterapi tedavisi alan hastaların sağkalımının daha uzun olduğu görüldü (p=0.00). Sonuç: Malign plevral efüzyon, prognozu kötü, sağkalımı kısa bir hastalıktır. Tümörün histopatolojik tipi prognozu etkilerken; cinsiyet, plevral sıvının LDH ve glukoz içeriği, tanı anında plevral efüzyonun olup olmaması gibi faktörlerin prognozu etkilemediği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Malign plevral efüzyon, prognoz, sağkalım
Akciğer kanseri olgularında mediastinal lenf nodu tutulumunun PET/BT ve invaziv girişim sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Akciğer kanseri tanısı almış olgularda uygun tedavi yöntemini belirlemek ve hastalık sürecini tahmin etmek için TNM evrelemesinden yararlanılır. Mediastinal evreleme özellikle bu açıdan son derece kıymetlidir. Bu çalışma akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodlarının PET / BT tutulumunun invaziv yöntemlerin sonuçlarıyla karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2015 – 30 Mart 2022 zaman aralığında kliniğimizde akciğer kanseri tanısı almış 100 olgu araştırma grubunu oluşturdu. Mediastenin değerlendirilmesinde invaziv tanı / tedavi yöntemi yapılmış olguların histopatolojik verilerine dayanarak PET / BT'nin mediastinal evrelemedeki tutarlılıkları yüzde tutarlılık yöntemiyle saptanacaktır. Bulgular: Hastaların 87(%87)'si erkek, 13(%13)'ü kadın idi. Ortalama yaş 61,6 (34-78) idi. Çalışmamızda PET / BT'nin mediastinal evrelemesi için duyarlılık %85, özgüllük %75, yanlış pozitif değer %25, yanlış negatif değer %15, pozitif öngörü değer %70, negatif öngörü değer %88, olabilirlik oranı 3,36 ve doğruluk oranı %79 olarak tespit edildi. Sonuç: PET / BT, mediastinal lenf nodlarında FDG tutulumu düşük olan hastalarda invaziv evreleme ihtiyacının daha az olduğu ancak yanlış negatif sonuçları düşürmek ve olguları yersiz cerrahiden korumak amacıyla yüksek riskli olgularda PET / BT negatif olsa bile lenf nodunun lokalizasyonuna göre invaziv evrelemenin gerektiği düşüncesindeyiz.
Bronşektazide cerrahi deneyimlerimiz
Giriş – Amaç: Bronşektazi, bronş duvarı yapısında yer alan muskuler ve elastik dokuların geri dönüşümsüz hasarı sonucu esas olarak segmental ve/veya subsegmental bronşlarda kalıcı ve anormal genişleme olarak tanımlanmaktadır. Sosyoekonomik düzeyle yakın ilişkisi olan bu durumun gelişmiş ülkelerde insidansında azalma mevcutken ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde halen önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bakteriyel ve viral enfeksiyonlar gelişmekte olan ülkelerde bronşektazinin etiyolojisinde ilk sıralarda yer alırken gelişmekte olan ülkelerde immün sistem bozuklukları, metabolik sistem defektleri ve diğer bazı konjenital patolojiler (primer siliyer diskinezi, Young sendromu vs.) yaygın olarak görülmektedir. Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda bronşektazi nedeniyle opere edilen 93 yetişkin hastanın verilerinin uluslararası ve ülkemiz literatürleri eşliğinde incelenerek cerrahi tedavinin yararlılığı ve gerekliliği konusunda araştırma yapılması ve literatüre katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Gereç – Yöntem: Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde 1 Ocak 2013 – 31 Aralık 2023 tarihleri arasında bronşektazi nedeniyle akciğer rezeksiyonu yapılan 18 yaş ve üstü 93 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalara toplam 95 akciğer rezeksiyonu operasyonu yapıldı. Hastalar yaş, cinsiyet, cerrahi teknik, lokalizasyon, dren sonlandırma süresi, yatış süresi ve komplikasyonlar açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: On sekiz yaş ve üstü 93 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların 53'ü kadın (%57) ve 40'ı (%43) ise erkekti. Ortalama yaşları 34,8 ± 12,5 idi. Medyan yaş 33 (18-65) idi. Kadın/erkek oranı ise 1,33 idi. Hastaların sıklık sırasına göre başvuru şikayetleri; öksürük, balgam, dispne, hemoptizi, göğüs ağrısı, sık alt solunum yolu enfeksiyonu öyküsü, ateş, kilo kaybı, gelişim geriliği, hırıltı, çomak parmaktı. Hastalardan alınan ayrıntılı anemnezde en sık şikayetler, sık geçirilen alt solunum yolu enfeksiyonu ve devamlı medikal tedavi almış olmaları şeklindeydi. Hastaların 26'sına (%28,4) VATS (Video Assisted Thoracoscopic Surgery), 55'ine (%58,9) posterolateral torakotomi ve 12'sine (%12,6) de Hibrit yani VATS insizyonunun mini torakotomiye genişletildiği lateral torakotomiyle birlikte VATS tekniği kullanıldı. Bronşektazi nedeniyle hastalara en sık sol alt lobektomi yapıldı. Bunu sol alt lobektomiyle birlikte lingulanın segmenter rezeksiyonu izlemekteydi. Olgularımızın postoperatif hastanede ortalama yatış süresi 16,3 (4-42) gün idi. Ortalama dren kalış süresi ise 8,6 (2-48) idi. Ortalama yatış süresi ve ortalama dren kalış süresinin cerrahi tekniğe (VATS, Torakotomi, Hibrit) göre karşılaştırılması sonucu VATS ile opere edilen hastalarda belirgin şekilde yatış süresinin ve dren kalış süresinin daha kısa olduğu tespit edildi. Sonuç: Bronşektazide uygun hasta seçimi ve uygun cerrahi teknik ile opere edilen hastalarda yüz güldürücü sonuçlar alınabilmektedir. Cerrahi sırasında ilgili segment veya segmentlerdeki hastalıklı dokunun rezeke edilmesinin, hasta için fizyolojik bir kayıp değil, aksine geriye kalan akciğer dokusunun korunmasını sağlayan bir tedavi olduğu gösterilmiştir.
Mediasten kitlelerinde cerrahi yaklaşımlarımızın değerlendirilmesi
Amaç: Mediastinal kitleler, torasik boşluğun merkezi kompartmanı olan mediasten içinde yer alan çeşitli patolojik oluşumları temsil etmektedir. Bu kitleler çeşitli doku ve yapılardan kaynaklanabilmekte ve çok farklı klinik tablolara ve tanısal zorluklara yol açabilmektedir. Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde mediastinal kitle tanılı olguların; yaş, semptom, radyolojik bulgular, uygulanan tanısal yöntemler ve cerrahi sonucundaki patolojik tanıları değerlendirilmiş olup mediastinal kitlelerde uluslararası ve ulusal literatürden farklı özellik ve oranda mediastinal lezyonların olup olmayacağı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2014 ile Ocak 2023 tarihleri arasında mediasten kitle nedeniyle Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde opere edilen 155 hastanın yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, radyolojik bulguları, uygulanan tanısal yöntemler, histopatolojik tanısı, yapılan cerrahi teknik, postoperatif tedavi, açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 155 hasta incelendi. Hastaların %61,3'ü kadındı, yaş ortalaması 38,37 yıldı. En sık semptomlar öksürük, dispne ve göğüs ağrısıydı. En yaygın preoperatif tanı Myastenia Gravis'ti. En sık görülen lezyonlar timoma, timik hiperplazi ve bronkojenik kistti. Benign lezyonlar çoğunlukla kadınlarda görülürken, malign lezyonlar erkeklerde yaygındı. Malign lezyonlar ön mediastende daha sık yer almaktaydı. Postoperatif komplikasyon oranı %17,4 olup malign hastalar ve ek hastalığı olanlarda daha yüksekti. Malign hastalarda mortalite oranı %21,2 idi. Sonuç: Mediastinal kitlelerin erken tanısı ve doğru cerrahi yaklaşımı önemlidir. Semptomatik olmayan hastalar göz ardı edilmemelidir. Minimal invaziv cerrahi yöntemler, iyileşmeyi hızlandırıp komplikasyonları azaltabilir. Cerrahi tekniklerin, hastanın durumu ve lezyona göre özelleştirilmesi tedavi başarısını artırır. Myastenia gravis gibi nöromüsküler hastalıklar dikkatle yönetilmelidir. Malign hastalıkların tedavisinde erken tanı ve multidisipliner yaklaşım sağkalımı iyileştirir. Anahtar kelime: Mediastinal kitleler, cerrahi yaklaşım, komplikasyon, malignite
Malign plevral mezotelyomada plevrektomi-dekortikasyon etkinliğinin değerlendirilmesi
Malign plevral mezotelyoma (MPM) %90'ı plevral kaynaklı, periton ve perikardın seröz yüzeylerinden, nadiren de testiste tunica vajinalisten gelişen, nadir görülen, agresif seyirlisıklıkla mesleksel ve çevresel maruziyetle ortaya çıkan mezotelyal örtünün primer malign tümörüdür. MPM' de %70-90 mesleksel veya çevresel temas bildirilmektedir. Mesleksel asbest maruziyetine bağlı MPM daha erken yaşlarda görülmekle birlikte yaş ilerledikçe risk daha fazla artmaktadır. DSÖ mortalite verilerine göre 1994 ve 2008 yılları arasında yaşa göre düzeltilmiş mortalite hızı milyonda 4.9, ölümde ortalama yaş 70 ve erkek- kadın oranı 3,6:1'dir. Geniş olgu serilerinde yaşam süresi 7-17 ay arasında saptanmıştır. Epiteloid, sarkomatoid ve bifazik alt tipleri bulunmaktadır. Epiteloid tip en sık görülen tip olup prognozu bifazik ve sarkomatoid tiplerden daha iyidir. MPM tüm dünyada hızla yaygınlaşmaktadır, bu da mezotelyoma tedavisi yönündeki çalışmaları son yıllarda iyice arttırmıştır. Hala standart bir tedavisi olmayan MPM' de; cerrahi, kemoterapi, radyoterapi tek veya kombine şekilde kullanılarak denenmektedir. Cerrahi, makroskopik komplet rezeksiyon olacak şekilde ekstraplevral pnömonektomi (EPP) veya extended plörektomi/ dekortikasyon şeklinde yapılır. Günümüzde cerrahi tedavi ile kombine uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin genel sağkalımı arttırdığı yönündeki düşünceler, yapılan çalışmalarda seçilmiş bir hasta grubunda bu kombinasyonun yararlı olabileceği yönündedir. Malign plevral efüzyon (MPE) kimyasal plöredezis için en yaygın kabul gören endikasyondur.En sık kullanılan sklerozan ajan talktır.Talk plöredezis plevral boşluğun obliterasyonudur. Plevrada inflamasyon oluşturarak mezotel hasarı ve fibroblast proliferasyonunun stimülasyonu ile pariyetal ve visseral plevra yapraklarının birbirine yapışması sağlanır. MPM'de palyatif bir tedavi şeklidir. Bu çalışmanın amacı kliniğimize MPM tanısıyla başvuran hastaların gerek plörektomi ve dekortikasyon ile gerek talk plöredez uygulaması ile genel sağkalım sürelerini değerlendirmek ve genel sağ kalımlarında etkili olabilecek diğer faktörleri belirlemektir.Hastalarda ortalama sağkalım ve ortalama sağkalıma etkili olabilecek faktörler araştırılmak üzere P/D yapılan 36 hasta ile talk plöredez uygulanan 36 hasta toplam 72 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmamızda, yapılan cerrahinin tipi, tümör tarafı, sitolojik inceleme sonuçları, kemoterapi, radyoterapinin uygulanmasının sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış ancakP/D yapılan grupta genel sağkalım yapılmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi bulunmuştur. Anahtar sözcükler:Cerrahi, dekortikasyon, plevrektomi, malign plevral mezotelyoma, talk, plöredez
Malign plevral efüzyonlarda hızlı plöredezin başarısının değerlendirilmesi
İleri evre maligniteleri olan hastalarda malign plevral efüzyonlar önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bu hastaların yaklaşık %50'sinde hastalık süreci içinde malign plevral efüzyon meydana gelmektedir. Malign plevral efüzyonlu olgularda uygulanan terapötik torasentez ve tekrarlayan plevral effüzyon gelişimini önlemeye yönelik lokal sklerozan tedaviler en sık uygulanan palyatif tedavi yöntemleridir. Biz çalışmamızda, malign plevral efüzyonlarda sklerozan ajan olarak talk pudra kullandık. Günümüzde, plörodez amacıyla en sık kullanılan sklerozan ajanlar talk, iodopovidon, tetrasiklin, doksisiklin ve bleomisindir. Çalışmamızda hızlı plöredez tekniğinin ve talkın etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasında malign plevral efüzyon nedeniyle ince çaplı kateter yoluyla talk kullanılarak plöredezis veya hızlı plöredezis yapılan 53'ü erkek 43'ü kadın olmak üzere toplam 96 hasta retrospektif olarak çalışmaya alındı. Taburcu edilen hastalara nefes darlığı veya göğüs ağrısının tekrar başlaması durumunda tekrar kliniğimize başvurmaları, şikayetlerinin olmaması durumunda ise 1. ayın sonunda kontrole gelmeleri söylendi.Malign plevral efüzyon saptanan ve ince çaplı katater yoluyla plöredezis yapılan 96 hasta incelendi. Bu olgulardan 53'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak plöredezis yapıldı (Grup-I), 43'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak hızlı plöredezis uygulandı(Grup-II). Olgularımızın yaş ortalaması 59,48 (23 - 104) idi. Plöredez (grup-I) grubu olguların 28'i erkek, 25'i kadın, hızlı plöredez (grup-II) grubu olguların 25'i erkek, 18'i kadındı.Grup I de 30 (% 56,6) hastada tam cevap, 12 (% 22,6) hastada parsiyel yanıt olmak üzere toplam 42 (% 79,2) hastada başarı sağlanırken, 11 hasta (% 20,8) başarısız kabul edildi. Grup II de ise olguların 18'inde (% 41,9) tam cevap, 14 (% 32,6) hastada parsiyel cevap olmak üzere toplam 32 (% 74,4) hastada başarı sağlanırken 11 hasta (% 25,6) başarısız kabul edildi (Tablo 8). İstatiksel olarak Grup-I ve Grup-II olguların başarı oranları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Plöredezin küçük çaplı kateter kullanılarak hızlı plöredez tekniği ile yapılması, işlemin etkinliğini değiştirmemekte, hatta hastaların hastanede kalış sürelerini kısaltarak yaşam kalitelerini artırmakta ve maliyeti azaltmaktadır. Küçük çaplı kateter kullanılarak talk ile yapılan hızlı plöredez güvenilir ve etkili bir yöntemdir.
Akciğer iskemi-reperfüzyon hasarında Melatonin ve N-asetilsisteinin etkisi
İ/R hasarı akciğer transplantasyonunda mortalite ve morbitideyi etkileyen önemli etkenlerden bir tanesidir. İ/R hasarı konusunda birçok çalışma yapılmış olup, Melatonin ve NAC `in İ/R hasarında akciğeri koruyucu etkisi olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bizim yaptığımız bu çalışmada Melatonin ve/veya NAC akciğer İ/R hasarındaki koruyucu etkisini LPDS eşliğinde göstermeye çalıştık.Çalışmada 48 adet Spraque-downey 300 mgr erkek ratlarda Akciğer İ/R hasarında Melatonin ve/veya NAC `ın etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Hayvan Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı ve yaklaşık 8 ay kadar çalışma sürdü.Çalışmada 48 adet rat denek olarak 8 farklı grupta kullanıldı.1. Grup: sol akciğerde iskemi2. Grup: sol akciğerde iskemi + M3. Grup: sol akciğerde iskemi + NAC4. Grup: sol akciğerde iskemi + M + NAC5. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon6. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M7. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + NAC8. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M + NACDenekler Na-Pentotal ile uyutuldu. Trakeostomi açılarak entube edildi ve mekanik ventilatöre bağlandı. Tidal volüm 10 ml /kg solunum dk'da 70 olarak ventile edildi. Median sternatomi uygulandı , daha sonra pulmoner arterden heparinize edildi. Pulmoner hilus 2 saat klempe edilerek iskemi sağlandı. Daha sonra klemp kaldırılarak 2 saat reperfüzyon sağlandı. Daha sonra bütün ratlar kalpten yapılan ponksiyon işlemi ile sakrifiye edildiAlınan sol akciğerin 1/3 lük kısmı Işık Mikroskopu altında İ/R hasarı değerlendirildi. Akciğerde İ/R bağlı olarak gelişebilecek alveolar hemoraji ve Akciğerdeki inflamatuar yanıta bağlı gelişebilecek ödem ve inflamasyon değerlendirildi. Geri kalan akciğerde İ/R hasarının göstergesi olabilecek MDA düzeyi bakıldı.Ayrıca ratlardan alınan kanda serum TAOK düzeyi ve sol akciğer BAL sıvısında Nötrofil yüzdesine bakıldı.
Akciğer dekortikasyon ameliyatı yapılan erişkin hastaların preoperatif ve postoperatif olarak arteryel kan gazı,solunum fonksiyon testleri ve akciğer perfüzyon sintigrafilerinin karşılaştırılması
WESPleural empyema is an infective process with high mortality andmorbidity despite broad-spectrum antibiotics and drainage of infected pleuralcavity.Empyeme is more frequently observed in underdeveloped or developingcountries due to inadequacy of sanitation, substructure and sewer system ormisdiagnosis of disease.Fibrothorax may develop due to pleural peel that would restrictexpansion of lung. Patients with fibrothorax would not response to tubethoracostomy and respiration reduces or annihilates. Decortication isdescribed as removing the peel that restricts lung parenchyme. Our aim is toimprove respiratory functions by decortication of pleural peel subsequent tofibrothorax.Registrations of 37 patients with chronic empyema between January2000 and November 2008 that were followed-up in Chest Surgery Clinics ofMedical School in Dicle University were examined retrospectively. Patientswith preoperative and postoperative respiratory function tests, arteriel bloodgas analysis and lung perfusion scintigraphy were included.Age disturbance was 15?73 years (37,3). 25 patients were male(%67,6), and 12 patients were female (%32,4). Right and left thoracotomywere performed in 15 (%40,5) and 22 (%59,5) patients, respectively. 28patients (%75,6) had chronic fibrinous pleuritis and 9 patients (%24,3) hadtuberculous pleuritis.Postoperative ratios of FEV1% and FVC% were augmented by 24,74%and 24,35%, respectively and results were statistically significant (p?0,001).2Preoperative and postoperative perfusion scintigraphic examination wascarried out. Improvement ratios were 28,1% in right and 32% in left lungperfusion.Preoperative and postoperative blood gas analysis were compared.Postoperatve partial oxygen pressure was increased by 5,17% (p<0,01).Improvement ratio of oxygen saturation was 2,47% (p<0,05).Both wassignificant.In conclusion, respiratory function tests were significantly improvedsubsequent to decortication of patients with chronic pleural empyema. Lungperfusion of effected side were apparently disordered. Improvement wassignificant subsequent to decortication. Both partial oxygen pressure andoxygen saturation that were preoperatively low, significantly improved. Nosignificant improvement obtained in partial carbondioxyte and pH levels(p>0,05).
Bronşektazi ve spontan pnömotoraksda galektin-3 ekspresyonu
İlk kez Laennec tarafından 1819'da tarif edilen bronşektazi, kronik nekrotizan enfeksiyon nedeniyle oluşan patolojik değişiklikler sonucunda bronşların anormal ve kalıcı dilatasyonudur. Bronşektazinin medikal tedavisini, uygun antibiyotik seçimi, postural drenaj, bronkodilatatör ve kortikosteroid kullanımı oluşturmaktadır. Cerrahi tedavi yaygın bronşektazili olgulardan daha ziyade, izole lober bronşektazisi olan hastalarda uygulanmaktadır. Cerrahi tedavide en iyi sonuçlar, akciğer fonksiyon kaybının az olduğu hastalarda elde edilmektedir. Palyatif cerrahi ise medikal olarak semptomların düzeltilemediği ve enfeksiyonların kontrol altına alınamadığı olgularda uygulanabilmektedir.Pnömotoraks, plevranın iki yaprağı arasında hava toplanması sonucunda, akciğerin kısmen veya tamamen çökmesi ile sonuçlanan bir klinik tablodur. Altta yatan görünür herhangi bir akciğer patolojisine bağlı olmadan, kendiliğinden gelişen pnömotoraksa, primer spontan pnömotoraks denir. Primer spontan pnömotoraks genellikle akciğerin bir alanında lokalize olan büllerin yırtılması ile oluşur. Sekonder spontan pnömotoraks ise altta yatan bir akciğer patolojisine bağlı olarak, en sık yaşlı amfizemli hastalardaki büllerin yırtılmasıyla oluşurken, kistik fibrozis, astım, langerhans hücreli granülomatozis, sarkoidozis, akciğer absesi, tüberküloz ve pneumocystis pnömonisi nedeniyle de oluşabilmektedir. Tekrarlayan spontan pnömotoraks, sağlıklı genç hastalarda (primer spontan pnömotoraks) olabileceği gibi altta yatan akciğer hastalığı olan (sekonder spontan pnömotoraks) kişilerde de oluşabilmektedir. Spontan pnömotoraksın tedavisinde, iğne ile aspirasyon, birinci epizod pnömotoraksda tüp drenajı ve/veya kimyasal plörodezis, süreklilik gösteren veya tekrarlayan olgularda ise video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) veya torakotomi ile cerrahi tedavi uygulanmaktadır.Galectin-3, lektin ailesinden, ß-galaktozid bağlayıcı bir proteindir. Ekstrasellüler alanda, bazal membrandaki laminine bağlanmak için integrin reseptörleri ile yarışarak, solunum epiteli hücrelerinde proliferasyona neden olabilmektedir. Galectin-3, epitel proliferasyonu/apopitozisi üzerine olan etkileri ve nötrofil aktivasyonuna neden olması ile, akciğer kanseri ve astım gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. Galektin-3'ün epitel değişiklikleri ve nötrofil infiltrasyonu ile karakterize bir hastalık olan bronşektazideki rolü ve ayrıca primer spontan pnömotoraksdaki rolü henüz bilinmemektedir.Bu çalışmada bronşektazi tanısı ile lobektomi ve/veya wedge rezeksiyon yapılan hastalar ile primer spontan pnömotoraks tanısı alıp wedge rezeksiyon yapılan hastaların akciğer dokularındaki galektin-3 ekspresyonu incelendi. Bronşektazi ve pnömotoraksda hava yollarında oluşan histopatolojik değişikliklerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi bu hastalıkların etyopatogenezinin aydınlatılmasına, hastalıkların daha iyi anlaşılmasına ve yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Toraks travmalarında mortalite ve morbiditeye etkili faktörler
Travma, hayatın ilk dört on yılında başta gelen ölüm nedenidir. Bütün travmaya bağlı ölümlerin %25'den toraks travması sorumludur ve diğer %25'de mortaliteye katkı sağlamaktadır. Hızlı ve uygun şekilde yapılacak ilk müdahale ile toraks travmalarına bağlı mortalitenin 30% civarında azaltabileceği tahmin edilmektedir. Bu çalışmada kliniğimizde yatarak takip ve tedavisi yapılan toraks travmalı hastalara uygulanan tedavi yaklaşımları, mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörler ve skorlama sistemlerinin etkinlikleri tartışıldı.Haziran 2003 ile Kasım 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi Kliniği'nde yatarak takip ve tedavisi yapılan 1490 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalar yaş, cinsiyet, travma tipi, travmanın oluş şekli, torasik patoloji, ekstratorasik patoloji, geliş tam kan sayımları, geliş tansiyon arteriel değerleri, travma sonrası geçen süre, metabolik hastalık varlığı, uygulanan medikal ve cerrahi tedavi şekli, göğüs tüpü varlığı ve drenajı, mekanik ventilasyon ihtiyacı, kan tranfüzyonu ihtiyacı, yoğun bakım ihtiyacı, mortalite ve morbidite varlığı, toplam hastane kalış süreleri yönünden dökümante edildi. Tüm hastalara ISS ve NISS hesaplamaları yapıldı. Dökümante edilen değerlerin mortalite ve morbiditeye olan etkileri araştırıldı.İstatistik çalışmalarında; T-test ve chi-square testi kullanıldı. Tüm istatistiksel işlemlerde SPSS for Windows 10.0 programı kullanıldı.Çalışmamızda morbidite 298 hastada (%20), mortalite ise 61 hastada (%4.09) oranlarında görüldü.Sonuç olarak; 1490 hastayı kapsayan Toraks travması konulu araştırmamızda; ileri yaş, yüksek ISS ve NISS değerleri, yelken göğüs olması, 3 den fazla kaburga kırığı olması, bilateral plevral patolojinin olması, yaygın akciğer kontüzyonunun olması, başvuru kan hematokritinin düşük olması, başvuru kan lökosit düzeyinin yüksek olması, göğüs tüpü ilk ve total drenajının fazla olması, kalp hastalığının varlığı, kafa travmaları öncelikli olmak üzere eşlik eden yaralanmaların varlığı mortaliteyi artırıcı faktörler olarak görüldü. Travma sonrası başvuru anına kadar geçen süre, yoğun bakım yatış süresi ve hastane toplam yatış süresinin ise mortalite üzerinde etkisinin olmadığı görüldü.
Malign plevral efüzyonların tedavi etkinliğinin incelenmesi
AMAÇ: Kliniğimizde gerçekleştirilen malign plevral efüzyonlu hastaların plöredez sonuçlarının etkinliğini incelemeği amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda haziran 2003- mart 2010 arasında 105 malign plevral efüzyonlu hastaya palyatif olarak plöredezis yapıldı. Hastaların 58'i (%55.2) kadın, 47'i (%44.8) erkeke idi. Yaş aralığı 25 ile 96 arasında idi. (Ortalama yaş 56.19). Efüzyon 52 hastada sağ tarafta (%49.5), 44 hastada sol tarafta (%41.9) ve 9 hastada bilateral idi (%8.5). Tüp torakostomi ile talk süspansiyon 48 hastaya (%45.7) yapıldı. Tetrasiklin ile plöredez 27 (%25.7) hastaya kullanıldı. 26 hastaya (%24.7) torakoskopik talk pudra yapıldı. 4 hastaya plörektomi yapıldı. VATS tüm hastalara genel anestezi altında yapıldı. Plöredezis işlemi 4 gr. steril asbestsiz talk ile yapıldı. Göğüs tüpü, sıvı drenajı 100cc/24 h altına indiğinde çıkartıldı.BULGULAR: Primer maligniteleri 42 hasta MPM (%40), 26 hasta meme kanseri (%24), 20 hasta KHDAK (%19), 3 hasta GIS malignitesi, 2 hasta böbrek kanseri, 2 hasta over kanseri, 1 hasta nörojenik tümör, 1 hasta ise lenfoma tanılı idi.Plöredezis başarı oranları; VATS talk pudra ile %96.1, talk bulamaç ile % 70.8 ve tetrasiklin ile %70.3 idi. Plöredezis başarısında plevral LDH değeri etkili bulundu (p< 0.05). VATS ile talk pudra yöntemi diğer yöntemlerden daha etkili olduğu anlamlı görüldü (p< 0.05).SONUÇ: VATS ile talk pudra uygulaması, yüksek oranda plöredezis başarısı ve nefes darlığında belirgin azalma ile uzun süreli kontrol sağlayan etkili ve güvenilir bir yöntemdir.
Akciğer kisthidatik ameliyatlarında sonuç ve morbiditeyi etkileyen risk faktörleri
Kisthidatik, endemisi, progresyonu, ciddi komplikasyonları ve nadiren spontan regrese olması nedeni ile önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmamızda 2000 ile 2010 yılları arası kliniğimizde (D.Ü.T.F. Göğüs Cerrahi) akciğer kisthidatik nedeniyle opere olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların yaşı, cinsiyeti, semptomu, kist sayısı, kist boyutu, kistin perfore olup olmaması, lökosit sayısı, kistin hangi tarafta olduğu, kistin lokalizasyonu, gibi parametrelerin mortalite ve morbidite ile olan ilişkisi uygun istatistiksel testler kullanarak araştırıldı. Çalışmamıza alınan toplam 143 hastada mortalite görülmedi. Morbiditenin varlığı ve değişkenler arasında fark olup olmadığı student-t testi ile test edildi. Morbidite olanlarda perforasyon olanların ortalaması ve standart sapması 0,5 ± 0,50 iken, olmayanlarda ise ortalama ve standart sapma değeri 0,29 ± 0,49 olarak görülmektedir. Bu iki ortalama arasında anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p=0,01).Cinsiyetin, kist boyutunun ve lokalizasyonun morbidite üzerine etkisi bulunamadı. ( X²=0, 00, p=1, 00).Sonuç olarak; perfore akciğer kist hidatiklerinin postoperatif morbiditeyi önemli ölçüde artırdığı hastanede kalış süresini uzattığı tespit edildi. Ülkemizde bir halk sağlığı problemi olan akciğer kist hidatik hastalığı, tanı konulduğunda cerrahi olarak tedavi edilmelidir.Anahtar kelimeler: Akciğer ,kist hidatik, perforasyon, morbidite.
Kliniğimizde opere edilen akciğer kanserli olguların morbidite ve mortalitelerinin değerlendirilmesi
ÖZET Giris Kanser vakalarının %12.8'inden ve kanser ölümlerinin %17.8'inden akciğer kanseri sorumludur. Akciger kanserinde cerrahi uygulanan özellikle de erken evredeki hastalar en uzun sağkalıma sahip hasta grubudur. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK)'de prognostik en önemli faktör mediastinal lenf nodu metastazının olup olmamasıdır. Bu çalışmamızdaki amaç; 6 ve 7. evreleme sisteminin, histopatolojik tanıların, yapılan rezeksiyonların prognoz ve sağkalım yönünden karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem icle Üniversitesi , Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde Ocak 2000 ve Ocak 2013 tarihleri arasında KHDAK nedeniyle rezeksiyon yapılan 120 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Radyolojik görüntüleme ve histopatolojik inceleme ile 6. ve 7.TNM evreleme sistemine göre ayrı ayrı klinik evrelemeleri yapıldı. Hastalar cinsiyet, yaş, tanı yöntemleri, histopatolojik tanıları, uygulanan cerrahi , postoperatif komplikasyonlar, klinik ve patolojik evreler yönünden değerlendirilerek 1 ve 5 yıllık sağkalımları hesaplandı ve sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Hastaların 6. ve 7. evreleme sistemine göre sağkalımları karşılaştırıldı. Bulgular Hastaların 108'i (%90) erkek, 12'si (%10) kadındı. Hastaların 1 yıllık sağkalım oranı %81,6 , 5 yıllık sağkalımı %45,5 olarak hesaplandı. Başvuru semptomları arasında en sık olan göğüs ağrısıydı (%53,7). Hastalarımızın % 91,6' sında (n=110) sigara içme alışkanlığı mevcuttu. Preoperatif tanı konulan hastaların oranı %62,5 (n=75) idi. Bunların 45'ine bronkoskopi, 30 'una transtorasik ince iğne aspirasyon biyopsisi (TTİİAB) ile tanı konuldu. 45 hastaya aynı seansta eksploratris torakotomi ve frozen section ile rezeksiyon uygulandı. Hastalarımızın %55'ine lobektomi, %27'sine pnömonektomi en sık yapılan rezeksiyon yöntemleriydi. Postoperatif histopatolojik tanılarda %45,8 (n=55) ile en sık epidermoid karsinom tespit edildi. Hastaların %89(n=107) unda tam rezeksiyon, %5,8(n=7) inde eksik rezeksiyon gerçeklesmiştir. Hastaların % 5 (n=6) i intraoperatif inoperabl olarak kabul edildi. Postoperatif en sık komplikasyon %10,8 (n=13) ile uzamış hava kaçağıydı. 6. evrelemeye göre en sık evre IB iken 7. evrelemeye göre IA idi. 6. ve 7. evrelemelere göre 5 yıllık sağkalımı en fazla olan evre IA idi. 6. evrelemede 5 yıllık sağkalım oranları sırasıyla: evre IA %88, IB %53,8. 7. evrelemeye göre; IA %85,7, IB %53,8 , IIA %50 olarak bulundu. Sonuç 7. evreleme sisteminde, tümör boyutunun prognozu belirlemede önemli bir faktör olduğu ve hastanın durumunu ve prognozu daha objektif bir şekilde yansıttığı ortaya çıkmıştır.
Plörezilerin etyolojik teşhisinde plevra iğne biyopsisinin değeri
Akciğer kontüzyonunda ozon tedavisinin inflamatuvar yanıta olan etkisi
Amaç: Çalışmamızda künt toraks travması sonucu oluşan direk mekanik hasar ve hasara ikincil geliştiği düşünülen inflamasyon üzerine ozon tedavisinin etkileri, elde edilen histopatolojik sonuçlar ile değerlendirildi. Çalışmamızda oluşturulan deneysel model ile, künt göğüs travmasının eşlik ettiği ratlarda akciğer kontüzyonunun tedavisinde, pek çok doku üzerinde etkisi daha önceden gösterilmiş olan ozonun inflamasyon üzerine etkili olup olmadığını araştırdık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no: 59/2011). Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişken erkek ortalama 200-250 gr. ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar 3 grubu ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece ketamine HCl/ksilazin ile anestezi verildi. Diğer gruptaki ratlara ise Raghavendran ve arkadaşlarının geliştirdiği izole tek taraflı akciğer kontüzyon modeli ile kontüzyon uygulandı. 3. gruptaki ratlara ise kontüzyon sonrası 5 gün boyunca 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozunda intrarektal yoldan uygulandı. Analjezi morfin HCL ile sağlandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden 5 gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede dört farklı parametre; atelektazi, parankimal inflamasyon, perivasküler mononükleer inflamasyon ve bronşiyal hasarlanma kullanıldı ve tüm parametreler derecelendirildi.Bulgular: Travma ve ozon gruplarındaki ratların akciğer dokusunda kontrol grubundaki ratların akciğer dokularına göre hücre yoğunluğu, perivasküler mononükleer inflamasyon, ve lökosit infiltrasyonun istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Buna karşılık kontrol grubu ile travma ve ozon grupları karşılaştırıldığında alveoler ödem ve bronşiyal hasarlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Alt grup analizlerinde ise travma grubu ile ozon grubu karşılaştırıldığında, histopatolojik veriler açısından her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Gruplarımızda inflamatuvar evreler ve hücre dağılımları karşılaştırıldığında travma ve ozon gruplarında inflamasyonun 5. gününde ileri akut inflamatuvar değişiklikler (revaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonu) saptanmıştır. Travma ve ozon gruplarında inflamatuvar yanıt paterni açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Bu durum ozon tedavisinin akut inflamatuvar yanıtı azaltmadığını desteklemektedir. Sonuç olarak, travmanın yarattığı birincil ve ikincil hasarın azaltılmasında ozon tedavisinin akut ve subakut inflamatuvar yanıt üzerine herhangi bir olumlu etkisi gösterilememiştir.Anahtar Sözcükler: Ozon, kontüzyon, inflamasyon
Akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarda bode indeksinin postoperatif komplikasyonları belirlemedeki rolünün saptanması
Akciğer kanserli hastaların çoğunluğunda kronik obstruktif akciğer hastalığının eşlik ettiği kanıtlanmıştır. Ancak rezeksiyon öncesinde, bu duruma özgün olarak yapılan değerlendirmeler yetersizdir. Çalışmamız; akciğer rezeksiyonları üzerindeki en büyük risk faktörü olan kronik obstruktif akciğer hastalığında kabul edilmiş prognostik faktör olan BODE indeksinin; postoperatif komplikasyonları ve yatış süreciyle ilişkili parametreleri öngörebileceği düşünülerek planlandı. Çalışmaya; akciğer rezeksiyonu uygulanacak olan üçü kadın, 33 hasta dâhil edildi. Hastalara preoperatif olarak spirometre, merdiven çıkma testi yapıldı ve BODE indeksi hesaplandı. Merdiven çıkma testini standardize eden formülle, maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi hesaplandı. Hastalar, BODE indeksine göre; sıfır (Grup 0, n=9), bir (Grup 1, n=14), iki (Grup 2, n=6) ve üç veya dört (Grup 3, n=4) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, egzersiz kapasiteleri ve yapılan operasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). BODE indeksinin, hastaların tüm spirometrik değerleriyle anlamlı ilişkisi bulundu (r=-0.36/-0.58, p<0.05). Ayrıca; sekresyon retansiyonu, solunum yetmezliği ve ek komplikasyonlar (akciğerle ilişkisiz) ile güçlü derecede anlamlı korele olduğu saptandı (r=0.49/0.50, p=0.00). BODE indeksinin; postoperatif ekstübasyon, yoğun bakımda kalış, hastanede kalış süreleri ve ek oksijen desteği ihtiyacıyla da korele ve anlamlı olduğu tespit edildi (r=0.34/0.40, p=0.02/0.05). Maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi ise tüm bu parametrelerle ilişkisizdi (p>0.05). Bu verilerin ışığında; hava yolu obstruksiyonu olan hastaların akciğer rezeksiyonu öncesi değerlendirmesinde, diğer parametreler gibi BODE indeksinin de incelenmesini önermekteyiz.
Sıçanlarda sistemik glutamin uygulamasının akciğerde postoperatif dönemde oluşan alveoler hava kaçağı ve parankim iyileşmesi üzerine olan uzun dönem etkisi
Amaç: Akciğer cerrahisinde postoperatif dönemde en sık karşılaşılan komplikasyonlardan birisi olan alveoler hava kaçakları, klinik deneyimlerde postoperatif dönemde hastanede yatış süresini uzatan en önemli sebeplerdendir. Akciğer parankiminde hava kaçaklarının önlenmesi etkin yara iyileşmesi ile sağlanabilmektedir. Yaralanmaya metabolik cevaplar ister kaza cerrahisi ister elektif cerrahi sonrası olsun vücuttan nitrojen kaybı sonucu oluşmaktadır. Bu kayıp en sık iskelet kasından olmakta ve alanin ile glutamin visseral dokulara taşınan aminoasit nitrojeninin %50-70'ini oluşturmaktadır. Glutamin ise dolaşımda en fazla bulunan aminoasittir, en sık iskelet kasında ikinci sıklıkta akciğerlerde üretilmekte olup ve plazma aminoasit nitrojeninin %30-35'ini oluşturmaktadır. Travma veya cerrahi sonrası azalan glutaminin yerine konması ile, yara iyileşmesi, immun sistem ve bağırsak permeabilitesini arttırmadaki olumlu etkiler değişik çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda sistemik glutaminin akciğer parankiminde iyileşme ve buna bağlı olarak alveoler hava kaçaklarını önleme üzerine uzun dönem etkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no:18/2012). Çalışmamızda aynı koloniden 19 adet genç yetişkin dişi ortalama 194 gr ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar üç gruba ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece sağ torakotomi yapılıp, parankim hasarı verilmedi. İkinci ve üçüncü gruptaki ratlara sağ torakotomi sonrası parankim hasarı verildi.İlk iki gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün intraperitoneal (i.p.) salin, üçüncü gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün i.p. glutamin (GLN) verildi. Anestezi eter ile sağlandı. Analjezik olarak bupivakainle interkostal blokaj uygulandı. Postoperatif 11. gün sakrifiye edilen ratlara median sternotomi uygulanarak trakea ile tüm akciğer dokusu çıkarıldı. Trakeaya kanül yerleştirilerek akciğere verilen basınçlı hava sonrası oluşan hava kaçakları gözlendi. Kaçak oluşan basınç değerleri ölçüldü. Parankim hasarı oluşturulan bölgeden alınan kesitler alınarak; enflamasyon ve matür kollajen histopatolojik olarak incelendi. İmaj analiz programı kullanılarak kesitlerdeki kollajenler morfometrik olarak değerlendirildi.Bulgular: Sham, kontrol ve GLN grupları arasında enflamasyonun ve postoperatif yapışıklığın değerlendirilmesi açısından anlamlı farklılık görülmedi. Hava kaçağı oluşturan basınç değerlendirilmesi açısından her üç grup arasında anlamlı farklılıklar saptandı. Buna karşılık, matür kollajen miktarı değerlendirmesinde sadece sham ve GLN grupları arasında istatistiksel farklılık gözlemlendi.Sonuçlar: Gruplarımız arasında en anlamlı farklılık; hava kaçağı oluşturan basınç değerleri arasında oluştu. Özellikle GLN ve kontrol grubu arasındaki istatistiksel anlam sistemik GLN kullanımının iyileşme üzerine etkisini ortaya koymaktadır. Kollajen miktarındaki gruplar arası belirgin farklılığın olmaması, sadece sham ve GLN grupları arası sham grubu lehine farklılık olması matür kollajen artışının hava kaçağı iyileşmesi üzerine etkisi olmadığını düşündürebilir.Anahtar Sözcükler: Hava kaçağı, Parankim Hasarı, Glutamin, Kollajen
Karadeniz Teknik Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi
Amaç: Akciğer kanseri günümüz dünyasının en önemli kanser sorununu oluşturmaktadır. Akciğer kanseri nedenli ölümler, tüm ölümler içinde beşinci sırada bulunmaktadır. Akciğer kanseri tanısı alan olguların % 25- 30'u lokal ileri evrede saptanmaktadır. Son yıllarda tedavi olanaklarının artması ve multimodal tedavi seçenekleri ile sağkalım sürelerinde iyileşmeler sağlanmıştır. Akciğer kanserinin tedavisinde en iyi yöntem cerrahi tedavi yöntemidir. Genişletilmiş akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2015-2019 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla opere olmuş lokal ileri evre olan ve tüm bilgilerine ulaşılan 61 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, tümörün lokalizasyonu, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 14 (%22,9) hasta Evre ІІB, 40 (%65,5) hasta Evre IIIA ve 7 (%11,4) hasta Evre IIIB idi. En sık uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu çeşidi 30 (%49,1) hasta ile intraperikardiyal pnömonektomi idi ve onu 21 (%34,2) hasta ile göğüs duvarının en-bloc rezeksiyonu takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında 36 (%59) hasta squamöz hücreli karsinom idi. Patolojik inceleme sırasında T4'den küçük 35 (%57,4) hasta ve T4 olan 26 (%42,6) hasta tespit edildi. Postoperatif dönemde 31 (%50,8) hastaya kemoterapi (KT), 24 (%39,3) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Altı (%9,8) hastaya kemoradyoterapi önerilmesine rağmen kendi istekleri doğrultusunda ek tedavi verilmedi. Sağkalım analizinde 1 yıllık sağkalım %63,9 median sağkalım süresi 48 ay hesaplandı. Adjuvan KT ve adjuvan KRT ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,003). Son olarak, ölüm oranı %36,1 idi. Sonuç: İyi değerlendirmeler sonucunda seçilen lokal ileri evre olgularda sağkalım oranlarının iyileşmesine genişletilmiş akciğer rezeksiyon tedavisi ciddi katkılar sağlamaktadır. Özellikle adjuvan KT ile lokal nükslerin önüne geçilerek olgularda sağkalım arttırılabilir.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi
Amaç: Dünya genelinde en sık görülen kanser türü akciğer kanseridir.Akciğer kanserinin tedavisinde en etkili yöntem cerrahidir.Santral yerleşimli tümörlerde sleeve akciğer rezeksiyonları etkili ve güvenli bir tedavi yöntemidir.Sleeve rezeksiyonlar parankim koruyucu cerrahi yöntemi olarak perioperatif dönemde hasta konforuna ve sağkalıma olumlu katkılar sağlamaktadır.Sleeve akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2014-2021 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla sleeve akciğer rezeksiyonu yapılan 35 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, neoadjuvan ve adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 6 (%17.1) hasta Evre ІA, 3 (%8,6) hasta Evre IB, 2(%5,7) hasta Evre IIA,19 (%54,3) hasta Evre IIB ve 4(%11,4) hasta Evre IIIA ve 1(%2,9) Evre IIIB idi. En sık uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu çeşidi 18 (%51,4) hasta ile sleeve sağ üst lobektomiydi ve onu 5 (%14,3) hasta ile sleeve sağ alt lobektomi ve 5 (%14,3) sleeve sol alt lobektomi takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında en çok görülen patolojik tip , 22 (%62,8) hasta squamöz hücreli karsinomdu. Preoperatif dönemde 2(%5,7) hastaya neoadjuvan tedavi uygulandı. 1(%2,9) hastaya neoadjuvan kemoterapi(KT), 1 hastaya (%2,9) neoadjuvan kemoradyoterapi verildi. Postoperatif dönemde 11 (%31,4) hastaya kemoterapi (KT), 9 (%25,7) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Sağkalım analizinde sağkalım oranı % 85,7 median sağkalım süresi 1093 gün hesaplandı. Mortalite oranı %14,3 idi. Sonuç: Onkolojik prensiplere uymak kaydıyla yapılan sleeve rezeksiyonlar düşük morbidite ve mortalite, bir üst rezeksiyona göre daha yüksek sağkalım ve klinik konfor nedeniyle uygun olan tüm olgularda öncelikle tercih edilmesi gereken rezeksiyonlardır. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, Sleeve rezeksiyon, Parankim koruyucu
KTÜ Göğüs Cerrahisi kliniğinde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olguların değerlendirilmesi
AMAÇ: Postentübasyon trakeal stenoz (PETS), trakeal darlıkların en sık görülen nedenidir. Hastaların büyük çoğunluğu stridor ve dispne ile başvurur. PETS tedavi edilmezse önemli morbidite ve mortalite sebebidir. Rijit bronkoskopi en iyi tanı koyma yöntemidir ve lezyonun lokalizasyonu ve sınırlarının değerlendirilmesinde çok faydalıdır. Bunun yanında çekilen 3 boyutlu boyun ve toraks BT darlığın etraf dokularla ilişkisini, boyutunu ve yerleşim yerini göstermede önemlidir. Bu değerlendirmeler hastaların nonoperatif tedavi seçenekleri (t-tüp, stent vb) veya cerrahi için uygunluklarını belirler. Uygun hastada cerrahi tedavi altın standart olarak uygulanmaktadır. Bu çalışmada merkezimizde PETS nedenli trakea rezeksiyonu yapılan hastalarda tedavi seçenekleri, takip ve komplikasyonlara neden olabilecek faktörleri belirlemeye çalıştık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız retrospektif ve gözlemsel olarak tasarlandı. Ocak 2014 – Aralık 2021 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu 44 hastanın verileri incelendi. Dahil edilme kriterleri tüm yaşlar (mevcut hastalar için 13-68), trakeal rezeksiyon ve rekonstruksion yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olgular, hastane veri tabanında anamnez, radyolojik görüntüleme ve laboratuar sonuçlarının bulunması kabul edildi. Bu analizde değişkenler yaş, cinsiyet, entübasyon nedeni, stenozun yerleşim yeri rezeksiyon uzunluğu, komplikasyonlar olarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastalarda en sık entübasyon nedeninin travma olduğu görüldü. Hastaların tamamında stridor mevcuttu. Hastaların 26 (%59.1)' sının en az bir ek hastalığı vardı.. Stenoz, hastaların 33 (%75)'inde trakea üst yarısında, 11 (%25)'inde trakea alt yarısınında yer almaktaydı. Hastaların 26 (%59.1)'sında ameliyatta çıkarılan trakeal segmentin uzunluğu 3 cm'nin altında, 18 (%40.9)'inde 3 cm'nin üzerinde oldu. Toplamda 5'i kadın 11'i erkek olmak üzere 16 (%36) hastada komplikasyon görüldü. Trakeal rezeksiyon ve rekonstrüksiyon uygulanan hastaların post op hastane yatış süreleri 4-16 gün arasında değişiklik gösterdi. SONUÇ: Bu tez çalışmasında, trakeal rezeksiyon sonrası uç-uca anastomoz uygulanan postentübasyon trakeal stenozlu olgular değerlendirilmiştir. Komplikasyon gelişen hastalarda anlamlı bir p değerine ulaşılmasa da preop trakeostomi öyküsü, ek hastalık varlığı ve trakea üst yarısına yapılan rezeksiyonlar komplikasyon için önemli predispozan faktör olarak görüldü. Kliniğimizde uygulanan retansiyon sütürleri sayesinde hastaya çene-boyun sutürü atılmadı. Bu durum post op dönemde hasta konforu sağlanmış, anastomoz ilşkili komplikasyon görülme sıklığı azalmıştır. Anahtar Kelimeler: postentübasyon trakeal stenoz, retansiyon süturu, bronkoskopi
Pektus ekskavatum ve pektus karinatum açık cerrahi ve minimal invaziv cerrahi yaklaşım kliniğimizin sonuçları
Bu çalışmada, pektus ekskavatum ve pektus karinatum deformitesi nedeni ile modifiye Ravitch ve Nuss yöntemi ile opere edilen hastaları retrospektif olarak değerlendirdik. Altmış iki hastanın (8 kadın, 54 erkek; ortalama yaş 17, dağılım 5-33) sağlık kayıtları değerlendirildi. Hastaların %24,19'unun (15 hasta) pektus karinatum deformitesi, %75,81'inin (47 hasta) pektus ekskavatum deformitesi mevcut idi. Pektus ekskavatum deformiteli hastaların %46,8'i (22 hasta) modifiye Ravitch yöntemiyle %53,2'si (25 hasta) Nuss yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu hastaların tamamı modifiye Ravitch yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu ve pektus ekskavatumlu hastaları yaş, cinsiyet oranları, şikâyet oranları, ameliyat yöntemi oranları, ameliyat sonrası hastanede kalış süresi oranları, ameliyat sonrası ağrı, nüks oranları, erken ve geç komplikasyon oranları açısından değerlendirdik. Pubmed pektus deformiteleri hakkındaki makale ve kılavuzlar açısından tarandı, bizim sonuçlarımız ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda, operasyon sonrası hastanede kalış süresi MR yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda diğer gruba göre daha yüksek bulundu. Bu istatistiksel olarak anlamlı idi. Operasyon sonrası ağrı Nuss yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda anlamlı olarak yüksek idi. MR ve N yöntemleri arasında nüks açısından anlamlı farklılık yoktu. Aynı zamanda farklı yaş grupları arasında da nüks açısından anlamlı farklılık yoktu.
Kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında açığa çıkan bazı mediatörler ve bunların solunum fonksiyonuna etkileri
Kalp-akciğer makinesi, kalp cerrahisinin gelişmesine yardımcı olmakla birlikte vücutta birçok sistem üzerine olumsuz etkilerinin tespit edilmesi nedeniyle günümüzde hala kullanımını ve geçerliliğini sınırlamaktadır. Çoğu zaman post-perfüzyon sendromu ya da tüm vücut inflamatuar cevabı olarak tanımlanan kalp-akciğer makinesinin hasar verici etkisi uzun süre yoğun bakım desteği gerektirebilir ve hastanede kalış süresini uzatabilir. Bazı vakalarda, bu durum çoklu organ yetmezliklerine ve hatta ölüme bile neden olabilmektedir. Bu cevabın biyolojisinin anlaşılması süregelen kalp cerrahisi araştırmalarının en önemli odak noktası olmayı sürdürmektedir.Bizim çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Servis ve Yoğun Bakımında takip edilen 25 CPB uygulanarak CABG operasyonu yapılan hasta (çalışma grubu) ile 10 CPB uygulanmadan CABG operasyonu yapılan hastada(kontrol grubu) plazmada kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz seviyeleri ve solunum fonksiyon testlerinden FEV1, FVC değerleri pre-op ve post-op dönemlerde ölçülerek hem gruplar arasında hem de pre-op ve post-op dönemler karşılaştırıldı, akciğerler ve solunum fonksiyonları üzerine etkileri araştırıldı.CPB yöntemi kullanılarak opere edilen hastalarda anlamlı şekilde daha fazla olmak üzere post op dönemde sistemik inflamatuar yanıtta belirleyici humoral amplifikasyon sisteminde görevli elastaz düzeylerinde artış olduğu gözlenmiştir. Aynı inflamatuar yanıtta görevli VEGF ve kardiyolipin değerlerinde ise anlamlı bir artış izlenmemiştir.Her iki yöntem kullanılarak opere edilen hastaların tümünde akciğer fonksiyonları açısından bilgi veren FEV1 ve FVC değerlerinde post-op dönemde ciddi düşme olduğu sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar kelimeler: Kalp Akciğer Makinası, Kardiyopulmoner Bypass,kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz.
Sol pnömonektomi yapılan ratlarda ozon terapinin kontrlateral akciğer gelişimi üzerine etkileri
Amaç: Pnömonektomi göğüs cerrahisinin en major ameliyatlarından biri olup artan akciğer kanseri oranları nedeniyle sıkça uygulanmaktadır. Pnömonektomi sonrası kısıtlanan solunum rezervi hasta hayat kalitesini düşüren postoperatif günlük aktivitelere geri dönüş zamanını, hastanede kalış süresini uzatan ve bakım masraflarını arttıran en önemli etkendir. Pnömonektomi sonrası kontrlateral akciğerde volüm, ağırlık, kollajen içeriği, protein ve hücre boyutları artar. Bu durum operasyon öncesi sınırlı solunum rezervine sahip olan hastalar için önemlidir. Rezidü akciğerde boyutsal artış sağlanması solunum fonksiyonlarının düzelmesine katkıda bulunacaktır. Bu amaçla kullanılan bir çok ajanın çok azında olumlu sonuç alınmıştır. Kısıtlı olmakla beraber yapılan çalışmalardan yola çıkarak pnömonektomi yapılmış ratlarda operasyon öncesi ve sonrası rektal yolla uygulancak ozon terapinin kalan akciğer dokusu üzerine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada aynı koloniden 21 adet yetişkin, erkek Wistar albino rat kullanılmıştır. Ratlar üç gruba bölünerek vücut ağırlıkları ölçülmüştür (A, B, C,). Grup A, sham grubudur ve sadece posterolateral sol torakotomi yapılmıştır. Grup B ve C'ye posterolateral sol torakotomiyi takiben 4-0 ipek sütür ile hiler yapılar bağlanıp sol pnömonektomi yapılmıştır. Ozon terapi uygulanan tek grup C grubu olup operasyon öncesi 5 gün boyunca hergün 10 µgr/ml ozon 0.36mg/kg dozda, operasyon sonrası 5 gün boyunca hergün 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozda intrarektal yoldan uygulanmıştır. Ameliyattan 7 gün sonra ratlar letal dozda ketamin kullanılarak sakrifiye edilip total vücut ağırlıkları ölçülmüş ve sağ akciğer trakea ile birlikte çıkarıldıktan sonra akciğer ağırlığı ölçülmüştür. Akciğer ağırlığı ve volümü sakrifikasyon öncesi vücut ağırlığı ile ayrı ayrı oranlanmış; akciğer ağırlık indeksi ve akciğer volüm indeksi bulunmuştur. Akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
Torakotomi sonrası erken ve geç ekstübasyonun fev1, fvc parametreleri ile ağrı üzerine etkisinin karşılaştırılması
Torakotomi, toraksın cerrahi girisimle açıldığı bir teknik olup sıklıkla GöğüsCerrahisinde pulmoner rezeksiyon operasyonlarında ve daha az oranda Kalp DamarCerrahisinde Kardiyopulmoner Bypass operasyonlarında kullanılmaktadır.Torakotomi insizyonu ile yumusak dokular, kaslar, kostalar ve periferik sinirlerdeolusan hasar en siddetli postoperatif ağrı olarak bilinen posttorakotomi ağrısına sebepolur. Postoperatif dönemde ağrıya bağlı olarak akciğer fonksiyonlarının göstergesiolan FEV1ve FVC parametrelerinde azalma meydana gelir. Azalan solunum kapasiteve hacimleri, ağrıya bağlı yetersiz öksürme ve solunum terapisini reddetme sonucupostoperatif pulmoner komplikasyon (PPK) riski artmaktadır.Bizim çalısmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi YoğunBakım Ünitesi'nde torakotomi operasyonu sonrası takip edilen 30 hasta erkenekstübasyon (kontrol grubu) ve 30 hasta geç ekstübasyon (çalısma grubu) olmaküzere toplam 60 hasta üzerinde erken ve geç ekstübasyonun ağrı siddeti algısı ilesolunum fonksiyonları üzerine etkisi arastırılmıstır. Geç ekstübasyon grubu erkenekstübasyon grubundan farklı olarak postoperatif sedasyon uygulanarak iki saatdaha geç ekstübe edilmistir. Grupların preoperatif ve postoperatif FEV1, FVC veFEV1/FVC ölçümleri yapılmıs, Vizuel Ağrı Skalası (VAS) ile algıladıkları ağrısiddeti sorgulanmıstır.Her iki grubun FEV1 ve FVC parametrelerinde postoperatif dönemde ciddiazalma kaydedilmistir. Geç ekstübasyon grubunun VAS skoru ortalaması daha düsükbulunmasına rağmen gruplar arasında ağrı algısının solunum fonksiyonlarına etkisiaçısından anlamlı fark bulunamamıstır.Anahtar kelimeler: Torakotomi, Erken Ekstübasyon, Geç Ekstübasyon,Postoperatif Ağrı, Postoperatif VAS, Postoperatif SFT.
Preoperatif PET-BT ile değerlendirilmiş küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında mediastinal lenf nodu tutulumunun histopatolojik incelemeyle korelasyonu
Akciğer kanseri en sık görülen ikinci kanserdir ancak kanserle ilişkili ölümlerin birinci nedenidir. KHDAK?ın erken evrede sağkalımı arttıran tedavi şekli cerrahi rezeksiyondur ancak doğru evreleme ve cerrahi için uygun hasta seçimi prognoz açısından kritiktir. N evrelemesinde standardizasyon şarttır. PET-BT, KHDAK?ta doğru evreleme, tedavi yanıtı ve prognozun değerlendirilmesi için sıklıkla kullanılır ve non-invaziv, tek seansta yapılan bir tetkik olması nedeniyle giderek daha fazla diğer tetkiklerin yerini almaktadır. Bu tez çalışmasında preoperatif olarak PET-BT çekilmiş ve tanı veya tedavi amaçlı Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde opere edilmiş olgular geriye dönük olarak PET-BT ve patoloji raporları ile değerlendirildi. PET-BT?de kitle boyutları, histopatolojik alt tip, kitle SUVmax değeri, mediastinal ve hiler lenf nodu istasyonları için SUV max değeri ve histopatolojik tanısı kaydedilerek istatistiksel analiz yapıldı. Preoperatif PET-BT ile değerlendirilmiş hastaların mediastinal lenf nodu tutulumunun tümör histopatolojisi ile ilişkisi incelendiğinde, tümör histopatolojisi ile tümör SUV max değerinin alt tipler arasında anlamlı olarak farklı olduğu ve daha yüksek mediastinal lenf nodu SUVmax değerlerinin daha yüksek N evrelemesiyle ilişkili olduğu ancak PET-BT?nin N1 evrelemesinde başarısız olduğu bulundu. Anahtar sözcükler: PET-BT, mediastinal evreleme, küçük hücreli dışı akciğer kanseri
İntratorasik lezyonlarda tanı ve tedavi amaçlı video yardımlı torasik cerrahi (Vats) uygulamaları
Akciğer hacim azaltıcı ameliyatları erken ve geç dönem sonuçları
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde hiler ve mediastinal lenf nodlarının yerleşim yeri ve histopatolojik tanı ile olan ilişkisi
Akciğer rezeksiyonlarında preoperatif - postoperatif hemodinamik çalışma
Akciğer kanser rezeksiyonlarının bronşial sitokinlere etkisi
Bu çalışma sonucunda aşağıdaki kanılara ulaştık;TNF-? akciğer kanseri ve cerrahi travmanın sebep olduğu lokal inflamasyon güçlü bir belirtecidir ayrıca TNF-? tek başına cerrahi travmanın sebep olduğu lokal bronşial inflamasyonu da göstermektedir.Cerrahi travmaya sitokin yanıtı akciğer rezeksiyonlarının büyüklükleri arasındaki farka bağlı olmayıp, torakotomi var olup olmaması farkına bağlıdır ve bu düzeyde anlamlıdır.Kanser tipi, evre, yaş gibi parametreler ile veriler arasında farklılık saptanmamıştır.KOAH'ın FVC'de azalma yaratırken TNF-? düzeyinde proinflamatuar yanıtı da artırdığı gözlenmektedir. KOAH'lı olan olguların cerrahi travmaya karşı IL-8 düzeyinde inflamatuar yanıtta daha hassas oldukları saptanmıştırIL-8 seviyelerinin sağlam akciğer BAL arttığı tespit edilen olgularda ameliyat öncesi akciğer rezeksiyona, dekortikasyon eklenebileceği öngörülebilir.Diyabeti olan akciğer kanser olgularında inflamatuar yanıtta artış mevcuttur ancak cerrahi travmaya IL-8 yanıtı azalmaktadır.Olguların lokal inflamatuar TNF-? yanıtı artmış olarak saptanmış olanlarda, postoperatif kardiak komplikasyona ve lokal inflamatuar IL8 yanıtı artmış olarak saptanmış olanlarda, postoperatif sistemik komplikasyona daha sık rastlandığı tespit edilmiştir.
Deneysel koroziv özofajit modelinde topikal mitomisin-C uygulamasının striktür gelişimi üzerine etkileri
Giriş: Koroziv özofajit tedavisindeki en önemli sorun striktür oluşumudur. Striktür oluşumunu önlemeye yönelik deneysel çalışmalarda çok sayıda ajan denemiş olmasına rağmen çok azı klinik kullanıma girmiştir. Bu çalışmanın amacı, invaziv olmayan deneysel bir koroziv özofajit modelinde, fibroblast proliferasyonunu önleyen mitomisin-C'nin striktür gelişimini önleyici etkilerini incelemektir.Gereç ve yöntem: 30 rat üç eşit gruba ayrıldı. Özofagus içine, kostik yanık oluşturulmak üzere bir kateter sistemi yerleştirildi. 1. gruptaki ratlara sadece su verildi. 2. gruptaki ratlara %40'lık NaOH solüsyonu verildi ve tedavi yapılmadı. 3. gruptaki ratlara yanık oluşturulması sonrası topikal mitomisin-C uygulandı. 21 gün sonra ratlar sakrifiye edildi ve özofaguslar total olarak çıkarıldı. Enflamasyon, granülasyon ve kollajen birikimi histopatolojik olarak değerlendirildi.Bulgular: Kontrol grubunda enflamasyon, granülasyon ve kollajen birikimi saptanmadı. 2. ve 3. grupta enflamasyo ve granülasyon dokusu oluştuğu izlendi. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En fazla kollajen birikimi 2. grupta izlendi ve bunu 3. grup takip etmekteydi. 2. ve 3. grup arasındaki kollajen birikimi farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).Sonuç: Koroziv özofajit tedavisinde topikal mitomisin-C uygulaması olumlu etkilere sahiptir.
Opere akciğer kanseri olgularında lenfovasküler invazyon varlığının sağkalım üzerine etkisi
Akciğer kanseri prognozuna etki eden faktörler üzerine araştırmalar devam etmektedir. Biz çalışmamızda opere akciğer kanserlerinde lenfovasküler invazyonun sağkalıma etkisini araştırdık. Çalışmamıza Kliniğimizde akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 111 olgu dahil edildi. Olguların %95,5?i erkek olup %4,5 kadındı. Yaş ortalaması 62,24±8,44 idi. Olguların %64,9?u halen yaşamakta ve % 35,1?i yaşamını yitirmişlerdir. ümör tipleri değerlendirildiğinde %61,3?ü (n=68) squamöz hücreli karsinom,%30,6?sı (n=34) adenokarsinom ve %8,1?i (n=9) diğer tümör gruplarını içermekteydi. Yapılan rezeksiyonların tipi değerlendirildiğinde %22,51 (n=25) pnömonektomi, %12,6 (n=14) bilobektomi, %62,14 (n=69) lobektomi, %1,80 (n=2) segmentektomi olarak görülmüştür. En sık sağ alt lobektomi, en az da sağ pnömonektomi yapılmıştır. Patolojik evrelemede olguların %8,1?i (n=9) evre1A, %27,9?u (n=31) evre 1B, %18?i (n=20) evre 2A, %19,8?i (n=22) evre 2B, %20,7?si (n=23) 3A ve %5,4?ü (n=6) evre 3B ve üzeri olarak değerlendirildi. Lenfovasküler invazyonun yaş ile ilişkisinin varlığı değerlendirildi. Yaş ve lenfovasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tümör tipleri ile lenfovasküler invazyon varlığı karşılaştırıldığında adenokarsinomların %55?inde (n=19), squamöz hücreli karsinomların %83,8?inde (n=57) ve diğer kanser tiplerinin %55,6?sında (n=5) lenfovasküler invazyonun var olduğu görülmüştür. Lenfovasküler invazyon ile T faktörü arasındaki ilişki değerlendirildi, istatistiksel analizi anlamı bulundu. Lenfovasküler invazyon ve N faktörü değerlendirildiğinde N faktörü arttıkça lenfovasküler invazyon görülme sıklığının arttığı izlendi, istatistiksel testin anlamlı olduğu görüldü. Lenfovasküler invazyon ile olguların evresi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Olguların %73?ünde (n=81) lenfovasküler invazyon varken %27?sinde (n=30) olmadığı görüldü. Lenfovasküler invazyon saptanan olguların sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Lenfovasküler invazyona etki eden faktörleri kısaca özetleyecek olursak tümörün evresi, pT, pN ve tümör tipi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuşken, yaş ve cinsiyetin anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda lenfovasküler invazyonun sağkalıma doğrudan etkisinin olmadığı görülmektedir. Ancak tümör evresi ve tümör tipleri ile değerlendirildiğinde lenfovasküler invazyonun indirekt olarak etkili olduğu görülmektedir. Squamöz hücreli karsinomlarda lenfovasküler invazyon anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Tümör evresi arttıkça lenfovasküler tutulum artmakta ve sağkalım oranı düşmektedir. Lenfovasküler invazyon bazı tümör tiplerinde daha belirgin olmak üzere tümörün evresine bağlı olarak sağkalımı etkileyen bir risk faktörüdür. Anahtar Kelimeler; Akciğer Kanseri Klinik Çalışmaları, Lenfovasküler İnvazyon, Visseral Plevra İnvazyonu, Sağkalım
Ratlarda torakotomi sonrası polietilenglikol içeren membran kullanarak intraplevral yapışıklık engelleme modeli
Tıbbi teknolojideki gelişmeler sayesinde maligniteler erkenden saptanabilmekte ve hastaların cerrahi tedaviden faydalanmaları artmaktadır. Dünyada ve kliniğimizde bir hasta için herhangi bir nedenden dolayı üçten fazla tekrarlayan torakotomi uygulaması nadir değildir. Her cerrahi girişim az ya da çok yapışıklıkla sonuçlanır. Ancak batın cerrahisinin aksine göğüs cerrahisindeki yapışıklıklar erken dönem ciddi komplikasyonlara yol açmazken, tekrarlayan torakotomi uygulamalarında morbidite ve mortaliteyi artırmakta, cerrahları oldukça zorlamakta ve ameliyat süresini artırmaktadır. Bu çalışmamızdaki amacımız, yapışıklık engelleyici bir ajan olan Prevadh®'ın rat modelinde etkinliğinin araştırmaktı.Çalışmamızda aynı koloniden 20 adet yetişkin, erkek ve ortalama 250?300 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanılmıştır. Ratlar rasgele olarak üç gruba bölünmüştür; Sham, kontrol ve çalışma grubu (sırasıyla grup A, B ve C). Grup A'ya sadece sol torakotomi yapılmıştır. Grup B'ye sol torakotomi yapılıp yapışıklık modeli oluşturulmuş, Grup C'ye sol torakotomi yapıldıktan sonra yapışıklık modeli oluşturulmuş, plevra ile akciğer arasına Prevadh® yerleştirilmiştir. Yirmi birinci günde ratlar sakrifiye edilmiş ve yapışıklıklar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirilmiştir.Sham, kontrol ve çalışma grubunda yapışıklık uzunluk ortalaması sırasıyla 3.0 ± 2.2, 10.0 ± 2.0 ve 0.0 cm bulundu. Yapışıklık şiddeti skoru ortalaması sham, kontrol ve çalışma grubunda sırasıyla 1.5 ± 1.0, 3.4 ± 0.7 ve 1.0 ± 0.0 olarak bulundu. Yapışıklık uzunluk ortalaması bakımından her üç grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanırken, yapışıklık şiddeti ortalaması açısından sham-kontrol grubu ve çalışma ?kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Mezotel prolifersayon skoru, sham-çalışma grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Plevral kalınlık, makrofaj ve mononüklear hücre infiltrasyon skoru açısından her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p>0.05).Bu sonuçlara göre, makroskopik olarak sham ve kontrol grubunda yapışıklık tespit edilirken, Prevadh® uygulanan çalışma grubunda yapışıklık saptanmamıştır. Kontrol grubunda mezotel çoğalması azalırken, sham ve çalışma grubunda mezotel çoğalması belli bir düzeye ulaşabilmiştir.Sonuç olarak batın cerrahisinde klinik çalışmalarda kullanılan Prevadh®'ın, torakotomi sonrası yapışıklıkları da etkin bir şekilde önlediği rat modellinde gösterilmiştir. Ancak bunun klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Küçük hücreli dişi akciğer kanserinde mediastinal lenf nodu evrelemesinde entegre Pozitron Emisyon Tomografi - Bilgisayarli Tomografi'nin (PET / BT ) mediastinoskopi ile karşılaştırılması
Amaç: Akciğer kanseri, tüm dünyada kanser ile ilişkili ölümlerin başlıca nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) erken evrede tespit edildiğinde cerrahi önemli bir tedavi seçeneğidir. Bu nedenle KHDAK olgularının evrelemesi tedavi seçeneğinin belirlenmesinde özel öneme sahiptir. Özellikle mediastinal evreleme bu açıdan son derece önemlidir. Son yıllarda positron emisyon tomografi / bilgisayarlı tomografi (PET / BT) preoperatif evrelemede sıkça kullanılmaya başlanan bir görüntüleme yöntemi olmuştur. Bu çalışmada mediastinal evrelemede PET / BT ve mediastinoskopi karşılaştırılmıştır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada KHDAK tanısı almış 50 hastada; preoperatif evreleme PET / BT kullanılarak yapıldı. Hastalar retrospektif ve prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. PET / BT sonucunda mediastinoskopi ile ulaşılabilecek lenf nodlarında tutulum olan hastalara mediastinoskopi, ulaşılamayanlarına da torakotomi esnasında mediastinal lenf diseksiyonu yapıldı. Hastaların histopatolojik sonuçlarına dayanarak PET / BT ve BT için duyarlılık, özgüllük, negatif ve pozitif öngörü değerleri saptandı.Bulgular: Toraks BT ve PET / BT için duyarlılık, özgüllük, negatif ve pozitif öngörü değerleri sırasıyla % 92.9, % 61.1, % 95.7, % 48.1 ve % 57.1, % 77.8, % 82.4, % 50 olarak saptandı.Sonuç: Hasta sayımız sınırlı olmasına rağmen PET / BT için negatif prediktif değerin ve özgüllüğün düşük saptanması nedeniyle pozitif bulguların histopatolojik olarak kanıtlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Mediastinal evreleme açısından görüntüleme yöntemleri bilgi vermekte ancak doğru evreleme için histopatolojik incelemenin yapılması gerekmektedir.
Comparison of lung adenocarcinosis subtypes PET results and short period survival
Lung cancer is the most common cause of cancer death worldwide. The most common subtype of lung cancer is adenocarcinoma in many countries. In 2011, the study group of the International Association for the Study of Lung Cancer (IASLC) / American Thoracic Society (ATS) / European Respiratory Society (ERS) proposed a new classification for lung adenocarcinomas. In line with this recommendation, the World Health Organization (WHO) 4th edition published in 2015 included new changes. While this classification includes subtyping of adenocarcinomas, it emphasizes the prognostic significance of these patological subtypes. Positron Emission Tomography/Computed Tomography (PET/CT) used in the diagnosis of lung cancer is a method to measure the amount of fluorodeoxyglucose (FDG) absorption of suspicious lesions. This value is referred to as the Standard Uptake Value (SUV). SUV value >2.5 is considered suspicious for malignancy. In this study, in acinar, lepidic, micropapillary, papillary and solid subtypes of 152 adenocarcinoma cases of which the lungs were resected between January 2010 and January 2016; the relationship between SUV max values in PET-CT and survival was examined. A total of 152 (100%) operated patients, 112 (73.7%) male and 40 (26.3%) female, were included in the study. The mean age of the patients was 64.2 ± 8.6 (41-88). When the distribution of patients according to subgroups was examined; it was observed that there were 84 acinar (55%), 31 solid (20%), 23 lepidic (15%), 9 papillary (5%) and 5 micropapillary (3%). There was no significant difference in the distribution of subgroups according to age (p = 0.404). In the distributions of the sexes to the subgroups; acinar, solid, lepidic, papillary, and micropapillary were seen in men respectively; while subgroups of acinar, lepidic, solid, papillary and micropapillary were seen in women respectively. When the PET uptakes of the subgroups were examined, the difference between the groups was statistically significant (p=0.004); it was found that the greater uptake was in the solid (9,76) group, followed by micropapillary (8.98), acinar (8.06), papillary (5.82) and lepidic (4.23) subgroups. Patients participating in the study were followed for a mean of 40.2 ± 22.04 months, median of 36.62 (1-87); according to Kaplan-Meier life analysis, an interpretation of 59.65 ± 2.81 months (54.13-65.16 months) was made possible. When the distribution of patients according to TNM staging was evaluated; stage I was found to be 48.68% (n=74), stage II 25.0% (n=38), stage III 25.0% (n=38) and stage IV 1.31% (n=2). Survival between stages was statistically significant (p=0.001) when 1,3,5 years of survival was examined for all patients according to their stage; survival rates according to the stage were Stage I; 95%, 77%, 69%, Stage II; 92%, 72%, 10%, Stage III 80%, 45%, 9%, Stage IV 50%, 0%, 0% respectively. When the mean survival rate of the subgroups was examined; it was 57.4 months in acinar, 61.6 in lepidic, 44.5 in micropapillary, 66.0 in papillary and 59.7 in solid, was not statistically significant (p = 0.587). Conclusion: Although the most frequent subtype of lung adenocarcinomas was found as acinar in women and in men, the least frequent as micropapillary; statistically significant associations between age and sex were not achieved (p = 0.404). When the PET uptakes of the subgroups were examined, it was observed that the greater uptake was in the solid group and the least uptake was in the lepidic group (p = 0.004). Despite the fact that survival was determined to be statistically significant according to staging, no significant difference was found between survival of subgroups for the same stage. Keywords: Lung adenocarcinoma, classification, Positron Emission Tomography/Computed Tomography (PET/CT), survival
Künt toraks travması ile izole bilateral akciğer kontüzyonu oluşturulan deneysel rat modelinde budesonit ve interlökin 10 etkinliğinin araştırılması
GİRİŞ: Acil servise başvuran travmalı olguların %25'ini toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalı hastaların büyük bir bölümünde kot fraktürü ve akciğer kontüzyonu gelişir. Major toraks travmalarının %30-75'inde ortaya çıkan akciğer kontüzyonu mortalite ve morbiditesi yüksek ciddi bir yaralanmadır. İzole ağır bir kontüzyonda %11 olarak verilen mortalite ilave yaralanmaların varlığında %22'ye çıkmaktadır (6).Çalışmamızda, akciğer kontüzyonunda inhale steroid olan budesonit ve antiinflamatuvar sitokinlerden IL-10'un koruyucu etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEMLER: Çalışmada 55 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat kullanıldı. Sham grubu hariç diğer gruplara izole künt toraks travması uygulanarak akciğer kontüzyonu oluşturuldu. Travmanın şiddeti 1.45 jolue olarak belirlendi. Budesonit ve IL-10 gruplarına travmadan 30 dakika önce, travma sonrası 1. ve 2. gün budesonit oragastrik olarak, IL-10 intraperitoneal olarak verildi. Kontrol grubuna sadece künt toraks travması uygulandı. Grupların 0, 1, 2 ve 3. günlerde kan gazları, kan glutatyon, malondialdehit ve TNF alfa değerleri; akciğer dokusu histopatolojik değerlendirme ve bronkoalveolar lavaj hücre sayımı sonuçları kaydedildi.BULGULAR: Travma sonrası 5 (%9) ratta mortalite gelişti. Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında PaO2 ve SatO2 değerleri kontrol grubuna göre yüksek gözlendi (p<0,05). PaO2 değerinde, budesonit, IL-10 ve sham grupları arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). SatO2 değerinin budesonit ve IL-10 grupları arasında farklılık göstermediği (p>0,05), bu gruplardaki SatO2 değerinin sham grubuna göre düşük olduğu gözlendi (p<0,05). PaCO2 değeri sham grubunda diğer gruplardan yüksek olup (p<0,05), kontrol, IL-10 ve budesonit grupları arasında farklı değildi (p>0,05).Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında malondialdehit ve TNF alfa değerlerinin kontrol grubuna göre düşük olduğu (p<0,05), budesonit grubunda TNF alfa değerinin IL-10 grubuna göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). TNF alfa değerinde IL-10 grubu ile sham grubu arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Budesonit, IL-10 ve sham grupları arasında malondialdehit değerinde fark gözlenmedi (p>0,05).Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında glutatyon değerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu (p<0,05), budesonit grubunda glutatyon değerinin IL-10 grubuna göre düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Glutatyon değerinde IL-10 grubu ve sham grubu arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05).Budesonit ve IL-10 gruplarında akciğer hasar skorlama ortalaması sham grubundan yüksek, kontrol grubundan düşük bulundu (p<0,05). Bronkoalveoler lavaj inflamatuar hücre sayısı kontrol grubunda diğer gruplardan yüksek bulundu (p<0,05).SONUÇ: Ratlarda oluşturulan akciğer kontüzyonunda budesonit ve IL-10 kullanımının akciğerde kontüzyon şiddetini azalttığını ve inflamatuar reaksiyonu en aza indirdiğini gözlemledik.
Künt toraks travması ile izole bilateral akciğer kontüzyonu oluşturulan deneysel rat modelinde deksametazonun etkinliğinin araştırılması
GİRİŞ: Travmalı olguların %25'ini toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalı hastaların büyük bir bölümünde kot fraktürü ve akciğer kontüzyonu gelişir. Major toraks travmalarının %30-75'inde ortaya çıkan akciğer kontüzyonu mortalite ve morbiditesi yüksek ciddi bir yaralanmadır. İzole ağır bir kontüzyonda %11 mortal seyreder. Pulmoner kontüzyon sonucunda ortaya cıkan pnomoni, akut solunum yetmezliği sendromu ve uzamış mekanik ventilasyon gibi klinik tabloların semptomatik tedavileri dışında belirlenmiş ve kullanılan bir tedavi yontemi yoktur. Çalışmamızda ratlara travma modeli ile pulmoner kontüzyon oluşturuldu. Oluşturulan pulmoner kontüzyonlu ratlarda deksametazonun lipid peroksidasyonu, serbest oksijen radikalleri üzerine biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırıldı.GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmada 61 adet Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı. Sham ve kontrol grubu hariç diğer gruplara izole künt toraks travması uygulanarak akciğer kontüzyonu oluşturuldu. Travmanın şiddeti 1.5 joule olarak belirlendi. Deksametazon grubuna künt toraks travması uygulandıktan sonra 1, 2 ve 3. gün intraperitoneal 3mg/kg dekort verildi. Kontüzyon grubuna sadece künt toraks travması uygulandı. Grupların 0., 1., 2. ve 3.günlerde kan gazları, dokuda malondialdehit, süperoksit dismutaz, akciğer dokusu histopatolojik değerlendirme sonuçları ve yaş / kuru akciğer ağırlıkları kaydedildi.BULGULAR: Travma sonrası 5 (%8,1) ratta mortalite gelişti. PO2 değeri (mmHg); Sham grubunda, 3. gündeki kontüzyon grubuna göre yüksek, 3. gün deksametazon grubuna göre ise düşük bulundu (p<0,05). 1. ve 3. günde deksametazon grubunda, sham grubu ve 1. ve 3. gündeki kontüzyon grubuna göre yüksek pO2 değerleri ölçülürken (p<0,05), 2. gündeki deksamtezon grubunda da diğer gruplara göre yükselme gözlendi (p>0,05).MDA değeri (pmol/ml/mg); Kontüzyon grubu, sham, kontrol ve 1., 2., 3. günlerdeki deksametazon grupları ile karşılaştırıldğında MDA değerinin kontüzyon grubunda yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Deksametazon grubunda ise 1., 2. ve 3.günlerdeki kontüzyon gruplarına göre MDA değerinde anlamlı düşme izlendi (p <0,05). Deksametazon grubunda kontrol ve sham grubuna göre MDA değeri yüksek ölçüldü (p<0,05) .SOD değeri (U/g/mg); Sham grubu, kontüzyon ve deksametazon grupları ile karşilaştırıldığında SOD değerinin düşük olduğu gözlendi (p <0,05). Sham grubu ile kontrol grubu arasında ise fark gözlenmedi. 2 ve 3. gün deksametazon grubunda, 1., 2. ve 3. günlerdeki kontüzyon grubuna göre SOD değerinin belirgin düşük olduğu izlendi (p<0,05).Patoloji Skoru; 1., 2., 3. gün kontüzyon ve 1., 2. ve 3.gün deksametazon gruplarında, sham ve kontrol grubuna göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05) Kontüzyon ve deksametazon grupları karşılaştırıldığında patolojik skorunun deksametazon grubunda kontüzyon grubuna göre düşük olduğu izlendi (p>0,05) 3. gün deksametazon grubu, 3.gün kontüzyon grubuna göre izlenen yükselme anlamlıydı (p<0,05).Lökosit infiltrasyon skoru; Sham grubunda 1., 2. ve 3. gün kontüzyon grubu ve 1., 2., ve 3.gün deksametazon grubuna göre lokosit infiltrasyon yüzdesi düşüktü (p<0,05). 1.gün 2. ve 3.gün kontüzyon grubunda lökosit infiltrasyon yüzdesi 1., 2. ve 3.gün deksametazon grubuna göre yüksek olup her iki gruptada yüzde artan gün sayısı ile giderek azaldı, deksamteazon verilen grupta izlene azalma anlamlı idi (p<0,05),SONUÇ: Çalışmamız künt travmayla izole akciğer kontüzyonu oluşturulan ratlarda deksametazon kullanımının akciğerde oluşan kontüzyon şiddetini azalttığını, inflamatuvar reaksiyonu en aza indirdiğini ve koruyucu etkileri olabileceğini göstermiştir.
Ratlarda pnömonektomi sonrası retinoik asitin karşı akciğer büyümesi üzerine etkileri
ÖZET:Ratlarda pnömonektomi sonrası retinoik asitin karşı akciğer büyümesi üzerine etkileriDr. Bekir Sami Karapolat, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi AD,İzmir, Türkiye.Amaç: Göğüs cerrahisinde pnömonektomi işlemi sıkça uygulanan ameliyatlardan biridir.Pnömonektomi yapılması çoğu zaman hasta ve cerrahi ekip için problem teşkil etmektedir.Çünkü postoperatif dönemde, preoperatif olarak hastalar solunum fonksiyonları açısından nekadar iyi değerlendirilirse de kalan akciğer dokusunun hasta için yeterli olamama ihtimali herzaman mevcuttur. Postoperatif dönemde, hastaların yaşam kalitesi açısından akciğerdokusunun hacim ve işlem olarak büyümesi arzu edilen bir durumdur. Bu büyümeyi sağlamakiçin birçok ajan kullanılmıştır. Normalde akciğer dokusunun fötal matürasyonunda rol alanretinoik asit de bu ajanlardan biridir. Bu çalışmada pnömonektomi sonrası karşı akciğerinbüyümesi üzerinde eksojen olarak verilen retinoik asitin etkileri araştırılmıştır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada aynı koloniden 21 adet yetişkin, erkek Wistar albino ratkullanılmıştır. Ratlar A, B ve C olarak üç gruba bölünmüştür. Grup A, sham grubudur vesadece sol posterolateral torakotomi yapılmıştır. Grup B ve C' de ise ratlara sol posterolateraltorakotomi ile sol pnömonektomi yapılmıştır. Grup A ve B' ye herhangi bir ilaç tedavisiuygulanmamıştır. Grup C' de ise ratlara operasyon esnasında intraperitoneal retinoik asit (0,5mikrogram / gr) verilmiş ve sonrasında 9 gün bu uygulamaya aynı dozda devam edilmiştir.10. günün sonunda ratlar sakrifiye edilmiş, total vücut ağırlıkları ve sağ akciğer ağırlıklarıölçülmüştür. Akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Akciğer volümü ve ağırlığısakrifiye öncesi vücut ağırlığı ile oranlanmış ve akciğer ağırlık ve volüm indeksleribulunmuştur. Sonuçlar istatistiksel olarak Wilcoxon Signed Ranks ve Kruskal Wallis testleriile değerlendirilmiştir.Bulgular: Retinoik asit uygulanan grupta deneyin sonunda rezidü akciğerin hacim veağırlığında Grup B' de Grup A' ya göre, Grup C' de ise diğer iki gruba göre daha fazla artışsaptanmıştır. Akciğer volüm ve ağırlık indeksleri Grup B' de Grup A' ya göre ve Grup C' deGrup A ve B' ye göre daha yüksek bulunmuştur. Histopatolojik olarak Grup C' de akciğerdokusunun alveoler yapısında boyut ve hacim olarak anlamlı artış tespit edilmiştir.Sonuç: Retinoik asit pnömonektomi sonrasında karşı akciğer dokusunda kompansatuvarbüyümeye katkıda bulunmaktadır. Pnömonektomili olgularda retinoik asit kullanımı,fonksiyonel kapasitede artışa sebep olabilecektir.5
Videotorakoskopi yapılan hastalarda multimedya destekli hasta eğitiminin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkisi
Preoperatif multimedya destekli hasta bilgilendirmesi postoperatif ağrı, anksiyete ve hatta postoperatif komplikasyonlar açısından olumlu etkiler göstermektedir. Bu çalışmanın amacı VATS yapılan hastalarda cerrahi öncesinde sözel ve yazılı bilgilendirmeye ek olarak uygulanan multimedya destekli bilgilendirmenin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkilerini saptamaktır. VATS yapılan 50 hasta çalışmaya alındı ve iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da bazal STAT-T testi operasyon öncesi ve sonrası STAI-S testi uygulandı. Multimedya bilgilendirme grubuna (MBG) ~6 dakikalık bilgilendirme videosu izletildi ve STAI-S testi tekrarlandı. Hastaların demografik verileri, cerrahi özellikleri, SFT değerleri, vital bulguları, VAS skorları ve analjezik tüketimleri kaydedildi. Her iki grup arasında demografik veriler, cerrahi özellikler ve SFT değerleri arasında anlamlı fark yoktu. STAI-T, preop STAI-S ve postop STAI-S skorları arasında anlamlı fark mevcut idi (sırasıyla, p=0,002; p=0,001; p<0,0001). Kontrol grubunda postop STAI-S skorları anlamlı düzeyde azalırken MBG'nda bu değişim izlenmedi (sırasıyla, p=0,010; p=0,656). Vital bulgulardan nabız parametresinde MBG'nda anlamlı değişim saptandı (p<0,0001). VAS skorları ve analjezik dozları açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Gruplar içerisindeki 3 günlük değişime bakıldığında tümünde anlamlı düzeyde azalma saptanırken, kontrol grubunda Tramadol dozundaki değişim anlamlı bulunmadı (p=0,115). Çalışmamızda preoperatif multimedya bilgilendirmenin anksiyete üzerine etkisi olmasa da, postoperatif ağrı üzerine kısmen etkili olduğu sonucuna ulaştık.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda sentinel lenf nodlarının intraoperatif peritümoral Tc 99m nanokolloid injeksiyonu ve gama kamera ile saptanarak, tutulumunun mediastinal yayılımın değerlendirilmesinde ve diseksiyonundaki öneminin araştırılması
Primer spontan pnömotoraks gelişen bireylerde haller indeksi ve diğer risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, Primer Spontan Pnömotoraks (PSP) gelişim riskinin değerlendirilmesinde Haller İndeksi (HI) ve diğer demografik, klinik ve radyolojik risk faktörlerinin etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde 2019-2025 yılları arasında yürütülen retrospektif, kesitsel, vaka-kontrol çalışmasına, PSP tanısı almış 224 hasta ve aynı yaş grubundan (18-35 yaş) 197 kontrol bireyi dahil edilmiştir. Sekonder spontan pnömotoraks, travmatik pnömotoraks, iyatrojenik pnömotoraks, konjenital pnömotoraks, toraks maligniteleri, sendromik veya genetik hastalık öyküsü olan bireyler çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), sigara kullanım durumu gibi demografik ve klinik verileri ile anteroposterior çap ve lateral çap ölçümleri PACS sisteminden elde edilmiştir. Haller İndeksi, lateral çapın anteroposterior çapa bölünmesiyle hesaplanmıştır. İstatistiksel analizlerde Shapiro-Wilk normallik testi sonrasında, normal dağılım gösteren değişkenler için Student's t-testi, göstermeyenler için Mann-Whitney U testi, kategorik değişkenler için ise Ki-kare testi kullanılmıştır. PSP gelişimini öngören bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış, modelin sınıflama başarısı ROC eğrileri ve AUC değeri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Toplam 421 bireyin (PSP: 224; Kontrol: 197) verileri analiz edilmiştir. PSP grubundaki bireylerin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha genç (p<0.001), daha zayıf (p<0.001) ve daha uzun boylu (p<0.001) olduğu saptanmıştır. Ayrıca, PSP grubunun BMI değerleri de anlamlı derecede düşük (p<0.001) bulunmuştur. Cinsiyet dağılımında, PSP grubunun %84,8'inin erkek olduğu (kontrol: %61,4 erkek, p<0.001) ve sigara kullanım oranının da PSP grubunda anlamlı biçimde yüksek (p<0.001) olduğu belirlenmiştir. Radyolojik ölçümlerde, PSP grubunda anteroposterior çapı (p<0.001) ve lateral çap (p<0.001) anlamlı derecede daha geniş iken, Haller İndeksi (p<0.005) anlamlı derecede daha düşük çıkmıştır. Lojistik regresyon analizinde, lateral çapın (OR=14.88; p<0.0001) PSP gelişimi için anlamlı bir risk faktörü olduğu; yaş (OR=0.40; p=0.0032), kilo (OR=0.13; p<0.0001) ve Haller İndeksi'nin (OR=0.28; p=0.0006) ise koruyucu faktörler olduğu belirlenmiştir. Boy uzunluğu, sigara kullanımı ve cinsiyetin PSP gelişimi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi gösterilememiştir. Modelin öngörü performansı yüksek olup, AUC değeri 0,89 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, PSP'nin genç, erkek, uzun boylu, düşük vücut ağırlığına ve düşük vücut kitle indeksine sahip bireylerde daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Geniş lateral çapın PSP gelişimi için bağımsız bir risk faktörü olduğu; yaş, kilo ve Haller İndeksi'nin ise koruyucu etkileri olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, torasik yapının morfolojik özelliklerinin PSP patofizyolojisinde rol oynayabileceğini ve bu demografik ve anatomik parametrelerin PSP'ye yatkın bireylerin belirlenmesinde, tanı ve tedavi süreçlerinin kişiye özel planlanmasında değerli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde TH17'nin sağ kalım ve nüks ile ilişkisi
Amaç: IL-17 pozitif hücrelerin varlığı, çeşitli kanserlerde olduğu gibi akciğer kanserinde de gözlenmektedir. TH17 hücresinin akciğer kanserinde oynadığı rol halen netleştirilememekle birlikte genellikle kısa sağ kalım ve kötü prognoz ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, KHDAK hastalarında IL-17'nin prognostik önemini belirlemek, KHDAK dokularında ve kanda IL-17 ekspresyonu ile nüks ve sağ kalım arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: IL-17'nin ekspresyonu, KHDAK 39 hastanın -80°C' de arşivlenmiş tümörlü ve sağlıklı dokusunda immünohistokimya ile ve KHDAK 41 hastanın -80°C' de arşivlenmiş periferik kan örneğinden serumda ELISA ile analiz edildi. IL-17 ekspresyonu ile klinik parametreler arasındaki korelasyonu analiz etmek için χ2 testi kullanıldı. IL-17 ekspresyonu ile genel sağkalım ve hastalıksız sağ kalım arasındaki korelasyonu analiz etmek için Kaplan- Meier yöntemi kullanıldı. Bulgular: Tümörlü dokuda sağlıklı dokuya göre daha yüksek düzeylerde IL-17A tespit edildi. Sağlıklı ve tümörlü dokusunda IL-17A bakılan 39 KHDAK hastasının %51,3'ünde, serumda IL-17A bakılan 41 hastanın %47,6'sında yüksek IL-17 ekspresyonu gözlendi. Hastalardan %38,4'ü adenokarsinom, %50,6'sı skuamoz hücreli karsinom tanısı almıştı. Sağlıklı ve tümörlü dokularda IL-17A bakılan hastaların %23,1'i, serumda IL-17A bakılan hastaların %34,1'i ileri evrede olarak değerlendirildi. IL-17A'nın skuamoz hücreli akciğer kanserinde adenokarsinoma göre anlamlı olarak daha yüksek düzeylerde eksprese edildiği gözlendi. Dokuda yapılan analizlerde erken evre hastalıkta düşük IL-17A düzeyleri daha uzun hastalıksız ve genel sağ kalım süreleri ile ilişkili bulundu. İleri evre hasta grubunda ise adenokarsinomdan farklı olarak skuamoz hücreli akciğer kanseri tanısı olan hastalarda istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte IL-17A düzeyleri yüksek olan hastaların düşük olanlara göre hastalıksız sağ kalım süreleri daha uzun saptandı. Sonuç: IL-17A, akciğer kanserinin histopatolojik tanı ve TNM evresine göre hastalıksız sağ kalımda ve akciğer kanseri metastazında rol oynayan bir immun sistem temel düzenleyicisidir.
Pulmoner kontüzyon modeli oluşturulan ratlarda glutamin ve arjinin tedavisinin inflamatuvar yanıta etkisi
Amaç: Biz çalışmamızda; immuno-inflamatuar yanıtta önemli rolu olan glutamin ve/veya arjinin tedavisinin deneysel travma modelinde etkili olup olmadığını histopatolojik olarak değerlendirdik. Çalışmamızın amacı pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun azalması için erken dönemde glutamin ve/veya arjinin tedavisinin etkinliğinin araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişkin, dişi ve ortalama 460 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanıldı. Ratlar rastgele olarak beş gruba bölünerek; sham ve travma gruplarında 3, arjinin, glutamin ve glutamin+arjinin gruplarında 6'şer olmak üzere randomize olarak gruplar oluşturuldu. İlk gruptaki ratlara travma uygulanmazken, diğer grup ratlara Raghavendran ve ark.'nın tariflediği izole bilateral pulmoner kontüzyon modelinin modifiye şekli ile kontüzyon uygulandı. İlk gruptaki ratlara herhangi tedavi uygulanmazken, ikinci grup ratlara intraperitoneal (i.p) %0,9 serum fizyolojik uygulandı. Üçüncü grup ratlara i.p glutamin, dördüncü grup ratlara i.p arjinin ve son tedavi grubundaki ratlara glutamin + arjinin tedavisi i.p olarak uygulandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden üç gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede üç farklı parametre; inflamasyon yoğunluğu, intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Travma ile glutamin ve arjinin gruplarının karşılıklı analizinde; hem glutamin hem de arjinin grubunda her üç histopatolojik parametrede iyileşme izlenmiş ve istatistiksel olarak 2 anlamlılık saptanmıştır. Ratlarda glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi sonucunda iki molekülde de benzer etkiler olduğu görüldü. Tedavi alt gruplarının değerlendirilmesinde, glutamin ve arjininin tedavide birlikte uygulanması, glutamine göre intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon açısından benzer etkiler göstermesine rağmen, parankimal inflamasyon yoğunluğu açısından tek glutamin tedavisine göre daha olumsuz sonuçlara neden olduğu görüldü. Her üç skorlamada da; Glutamin ve arjininin tedavisinin birlikte uygulandığı ratlarda, tek başına arjinin tedavisine göre daha az etkili olduğu görüldü. Sonuç: Pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun tedavisinde; glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi ile faydalı sonuçlar izlenmesine rağmen, bu iki molekülün kombine uygulanmasının diğer tedavi gruplarına kıyasla daha az etkili olduğunu saptadık.