Bingol University
Discipline

Thoracic Surgery

Bingol University

66

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral mezotelyomada plevrektomi-dekortikasyon etkinliğinin değerlendirilmesi

Malign plevral mezotelyoma (MPM) %90'ı plevral kaynaklı, periton ve perikardın seröz yüzeylerinden, nadiren de testiste tunica vajinalisten gelişen, nadir görülen, agresif seyirlisıklıkla mesleksel ve çevresel maruziyetle ortaya çıkan mezotelyal örtünün primer malign tümörüdür. MPM' de %70-90 mesleksel veya çevresel temas bildirilmektedir. Mesleksel asbest maruziyetine bağlı MPM daha erken yaşlarda görülmekle birlikte yaş ilerledikçe risk daha fazla artmaktadır. DSÖ mortalite verilerine göre 1994 ve 2008 yılları arasında yaşa göre düzeltilmiş mortalite hızı milyonda 4.9, ölümde ortalama yaş 70 ve erkek- kadın oranı 3,6:1'dir. Geniş olgu serilerinde yaşam süresi 7-17 ay arasında saptanmıştır. Epiteloid, sarkomatoid ve bifazik alt tipleri bulunmaktadır. Epiteloid tip en sık görülen tip olup prognozu bifazik ve sarkomatoid tiplerden daha iyidir. MPM tüm dünyada hızla yaygınlaşmaktadır, bu da mezotelyoma tedavisi yönündeki çalışmaları son yıllarda iyice arttırmıştır. Hala standart bir tedavisi olmayan MPM' de; cerrahi, kemoterapi, radyoterapi tek veya kombine şekilde kullanılarak denenmektedir. Cerrahi, makroskopik komplet rezeksiyon olacak şekilde ekstraplevral pnömonektomi (EPP) veya extended plörektomi/ dekortikasyon şeklinde yapılır. Günümüzde cerrahi tedavi ile kombine uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin genel sağkalımı arttırdığı yönündeki düşünceler, yapılan çalışmalarda seçilmiş bir hasta grubunda bu kombinasyonun yararlı olabileceği yönündedir. Malign plevral efüzyon (MPE) kimyasal plöredezis için en yaygın kabul gören endikasyondur.En sık kullanılan sklerozan ajan talktır.Talk plöredezis plevral boşluğun obliterasyonudur. Plevrada inflamasyon oluşturarak mezotel hasarı ve fibroblast proliferasyonunun stimülasyonu ile pariyetal ve visseral plevra yapraklarının birbirine yapışması sağlanır. MPM'de palyatif bir tedavi şeklidir. Bu çalışmanın amacı kliniğimize MPM tanısıyla başvuran hastaların gerek plörektomi ve dekortikasyon ile gerek talk plöredez uygulaması ile genel sağkalım sürelerini değerlendirmek ve genel sağ kalımlarında etkili olabilecek diğer faktörleri belirlemektir.Hastalarda ortalama sağkalım ve ortalama sağkalıma etkili olabilecek faktörler araştırılmak üzere P/D yapılan 36 hasta ile talk plöredez uygulanan 36 hasta toplam 72 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmamızda, yapılan cerrahinin tipi, tümör tarafı, sitolojik inceleme sonuçları, kemoterapi, radyoterapinin uygulanmasının sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış ancakP/D yapılan grupta genel sağkalım yapılmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi bulunmuştur. Anahtar sözcükler:Cerrahi, dekortikasyon, plevrektomi, malign plevral mezotelyoma, talk, plöredez

CerrahiMezotelyomaNeoplazmlar+3
Funda Öz
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral efüzyonlarda hızlı plöredezin başarısının değerlendirilmesi

İleri evre maligniteleri olan hastalarda malign plevral efüzyonlar önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bu hastaların yaklaşık %50'sinde hastalık süreci içinde malign plevral efüzyon meydana gelmektedir. Malign plevral efüzyonlu olgularda uygulanan terapötik torasentez ve tekrarlayan plevral effüzyon gelişimini önlemeye yönelik lokal sklerozan tedaviler en sık uygulanan palyatif tedavi yöntemleridir. Biz çalışmamızda, malign plevral efüzyonlarda sklerozan ajan olarak talk pudra kullandık. Günümüzde, plörodez amacıyla en sık kullanılan sklerozan ajanlar talk, iodopovidon, tetrasiklin, doksisiklin ve bleomisindir. Çalışmamızda hızlı plöredez tekniğinin ve talkın etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasında malign plevral efüzyon nedeniyle ince çaplı kateter yoluyla talk kullanılarak plöredezis veya hızlı plöredezis yapılan 53'ü erkek 43'ü kadın olmak üzere toplam 96 hasta retrospektif olarak çalışmaya alındı. Taburcu edilen hastalara nefes darlığı veya göğüs ağrısının tekrar başlaması durumunda tekrar kliniğimize başvurmaları, şikayetlerinin olmaması durumunda ise 1. ayın sonunda kontrole gelmeleri söylendi.Malign plevral efüzyon saptanan ve ince çaplı katater yoluyla plöredezis yapılan 96 hasta incelendi. Bu olgulardan 53'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak plöredezis yapıldı (Grup-I), 43'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak hızlı plöredezis uygulandı(Grup-II). Olgularımızın yaş ortalaması 59,48 (23 - 104) idi. Plöredez (grup-I) grubu olguların 28'i erkek, 25'i kadın, hızlı plöredez (grup-II) grubu olguların 25'i erkek, 18'i kadındı.Grup I de 30 (% 56,6) hastada tam cevap, 12 (% 22,6) hastada parsiyel yanıt olmak üzere toplam 42 (% 79,2) hastada başarı sağlanırken, 11 hasta (% 20,8) başarısız kabul edildi. Grup II de ise olguların 18'inde (% 41,9) tam cevap, 14 (% 32,6) hastada parsiyel cevap olmak üzere toplam 32 (% 74,4) hastada başarı sağlanırken 11 hasta (% 25,6) başarısız kabul edildi (Tablo 8). İstatiksel olarak Grup-I ve Grup-II olguların başarı oranları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Plöredezin küçük çaplı kateter kullanılarak hızlı plöredez tekniği ile yapılması, işlemin etkinliğini değiştirmemekte, hatta hastaların hastanede kalış sürelerini kısaltarak yaşam kalitelerini artırmakta ve maliyeti azaltmaktadır. Küçük çaplı kateter kullanılarak talk ile yapılan hızlı plöredez güvenilir ve etkili bir yöntemdir.

KateterizasyonNeoplazmlarPlevral efüzyon+2
Ali Birak
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göğüs duvarı deformitelerinde kemik kosta, kıkırdak kosta oranı ile deformite şiddetinin belirlenmesi

Göğüs duvarı deformitelerinin etiyolojisinin anlaşılması ve şiddetinin belirlenmesinde çeşitli indeksler tanımlanmıştır, ancak mevcut indeksler göğüs duvarı deformitelerinin, etiyolojisini aydınlatma ve şiddetini belirlemede yetersizdir. Çalışmamız kemik kosta uzunluğunun kıkırdak kosta uzunluğuna oranlanarak göğüs duvarı deformitesi şiddetinin belirlenmesinde etkisinin olabileceği öngörülerek planlandı. Çalışmaya opere edilen 72 olgu (69 olguda pektus ekskavatum ve 3 olguda pektus karinatum saptandı) ve kontrol grubuna 38 olgu dahil edildi. Olguların Önen tarafından önerilen kemik kosta-kıkırdak kosta oranı indeksi, Haller indeksi, düzeltme indeksi, bilgisayarlı tomografi (BT) depresyon indeksi ölçüldü ve birbirleriyle karşılaştırıldı. Opere edilen olgu grubunda BT depresyon indeksi ile kemik kosta-kıkırdak kosta oranı indeksi arasında hafif düzeyde negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0.05). Kemik kosta-kıkırdak kosta oranı indeksi diğer indeksler ile karşılaştırıldığında, opere edilen olgu grubunda BT depresyon indeksi dışındaki diğer bakılan indekslerle ve normal olgu grubu indeksleri ile arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Kemik kosta opere edilen olgu grubunda kontrol grubuna göre daha uzun saptandı. Kıkırdak kosta uzunluklarına bakıldığında opere edilen olgu grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Göğüs duvarı deformitelerinin şiddetini belirlemede ve etiyolojide yer aldığı düşünülen kıkırdak kosta uzunluğu ile ilgili olan indekslerle ile ilgili daha geniş seride çalışmalar yapılması etiyolojiyi aydınlatmada daha net sonuçlar verecektir.

GöğüsGöğüs cerrahisiMalformasyonlar+2
Ali Karakılıç
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer iskemi-reperfüzyon hasarında Melatonin ve N-asetilsisteinin etkisi

İ/R hasarı akciğer transplantasyonunda mortalite ve morbitideyi etkileyen önemli etkenlerden bir tanesidir. İ/R hasarı konusunda birçok çalışma yapılmış olup, Melatonin ve NAC `in İ/R hasarında akciğeri koruyucu etkisi olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bizim yaptığımız bu çalışmada Melatonin ve/veya NAC akciğer İ/R hasarındaki koruyucu etkisini LPDS eşliğinde göstermeye çalıştık.Çalışmada 48 adet Spraque-downey 300 mgr erkek ratlarda Akciğer İ/R hasarında Melatonin ve/veya NAC `ın etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Hayvan Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı ve yaklaşık 8 ay kadar çalışma sürdü.Çalışmada 48 adet rat denek olarak 8 farklı grupta kullanıldı.1. Grup: sol akciğerde iskemi2. Grup: sol akciğerde iskemi + M3. Grup: sol akciğerde iskemi + NAC4. Grup: sol akciğerde iskemi + M + NAC5. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon6. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M7. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + NAC8. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M + NACDenekler Na-Pentotal ile uyutuldu. Trakeostomi açılarak entube edildi ve mekanik ventilatöre bağlandı. Tidal volüm 10 ml /kg solunum dk'da 70 olarak ventile edildi. Median sternatomi uygulandı , daha sonra pulmoner arterden heparinize edildi. Pulmoner hilus 2 saat klempe edilerek iskemi sağlandı. Daha sonra klemp kaldırılarak 2 saat reperfüzyon sağlandı. Daha sonra bütün ratlar kalpten yapılan ponksiyon işlemi ile sakrifiye edildiAlınan sol akciğerin 1/3 lük kısmı Işık Mikroskopu altında İ/R hasarı değerlendirildi. Akciğerde İ/R bağlı olarak gelişebilecek alveolar hemoraji ve Akciğerdeki inflamatuar yanıta bağlı gelişebilecek ödem ve inflamasyon değerlendirildi. Geri kalan akciğerde İ/R hasarının göstergesi olabilecek MDA düzeyi bakıldı.Ayrıca ratlardan alınan kanda serum TAOK düzeyi ve sol akciğer BAL sıvısında Nötrofil yüzdesine bakıldı.

AkciğerAkciğer hastalıklarıMelatonin+4
Atilla Durkan
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer dekortikasyon ameliyatı yapılan erişkin hastaların preoperatif ve postoperatif olarak arteryel kan gazı,solunum fonksiyon testleri ve akciğer perfüzyon sintigrafilerinin karşılaştırılması

WESPleural empyema is an infective process with high mortality andmorbidity despite broad-spectrum antibiotics and drainage of infected pleuralcavity.Empyeme is more frequently observed in underdeveloped or developingcountries due to inadequacy of sanitation, substructure and sewer system ormisdiagnosis of disease.Fibrothorax may develop due to pleural peel that would restrictexpansion of lung. Patients with fibrothorax would not response to tubethoracostomy and respiration reduces or annihilates. Decortication isdescribed as removing the peel that restricts lung parenchyme. Our aim is toimprove respiratory functions by decortication of pleural peel subsequent tofibrothorax.Registrations of 37 patients with chronic empyema between January2000 and November 2008 that were followed-up in Chest Surgery Clinics ofMedical School in Dicle University were examined retrospectively. Patientswith preoperative and postoperative respiratory function tests, arteriel bloodgas analysis and lung perfusion scintigraphy were included.Age disturbance was 15?73 years (37,3). 25 patients were male(%67,6), and 12 patients were female (%32,4). Right and left thoracotomywere performed in 15 (%40,5) and 22 (%59,5) patients, respectively. 28patients (%75,6) had chronic fibrinous pleuritis and 9 patients (%24,3) hadtuberculous pleuritis.Postoperative ratios of FEV1% and FVC% were augmented by 24,74%and 24,35%, respectively and results were statistically significant (p?0,001).2Preoperative and postoperative perfusion scintigraphic examination wascarried out. Improvement ratios were 28,1% in right and 32% in left lungperfusion.Preoperative and postoperative blood gas analysis were compared.Postoperatve partial oxygen pressure was increased by 5,17% (p<0,01).Improvement ratio of oxygen saturation was 2,47% (p<0,05).Both wassignificant.In conclusion, respiratory function tests were significantly improvedsubsequent to decortication of patients with chronic pleural empyema. Lungperfusion of effected side were apparently disordered. Improvement wassignificant subsequent to decortication. Both partial oxygen pressure andoxygen saturation that were preoperatively low, significantly improved. Nosignificant improvement obtained in partial carbondioxyte and pH levels(p>0,05).

Menduh Oruç
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronşektazi ve spontan pnömotoraksda galektin-3 ekspresyonu

İlk kez Laennec tarafından 1819'da tarif edilen bronşektazi, kronik nekrotizan enfeksiyon nedeniyle oluşan patolojik değişiklikler sonucunda bronşların anormal ve kalıcı dilatasyonudur. Bronşektazinin medikal tedavisini, uygun antibiyotik seçimi, postural drenaj, bronkodilatatör ve kortikosteroid kullanımı oluşturmaktadır. Cerrahi tedavi yaygın bronşektazili olgulardan daha ziyade, izole lober bronşektazisi olan hastalarda uygulanmaktadır. Cerrahi tedavide en iyi sonuçlar, akciğer fonksiyon kaybının az olduğu hastalarda elde edilmektedir. Palyatif cerrahi ise medikal olarak semptomların düzeltilemediği ve enfeksiyonların kontrol altına alınamadığı olgularda uygulanabilmektedir.Pnömotoraks, plevranın iki yaprağı arasında hava toplanması sonucunda, akciğerin kısmen veya tamamen çökmesi ile sonuçlanan bir klinik tablodur. Altta yatan görünür herhangi bir akciğer patolojisine bağlı olmadan, kendiliğinden gelişen pnömotoraksa, primer spontan pnömotoraks denir. Primer spontan pnömotoraks genellikle akciğerin bir alanında lokalize olan büllerin yırtılması ile oluşur. Sekonder spontan pnömotoraks ise altta yatan bir akciğer patolojisine bağlı olarak, en sık yaşlı amfizemli hastalardaki büllerin yırtılmasıyla oluşurken, kistik fibrozis, astım, langerhans hücreli granülomatozis, sarkoidozis, akciğer absesi, tüberküloz ve pneumocystis pnömonisi nedeniyle de oluşabilmektedir. Tekrarlayan spontan pnömotoraks, sağlıklı genç hastalarda (primer spontan pnömotoraks) olabileceği gibi altta yatan akciğer hastalığı olan (sekonder spontan pnömotoraks) kişilerde de oluşabilmektedir. Spontan pnömotoraksın tedavisinde, iğne ile aspirasyon, birinci epizod pnömotoraksda tüp drenajı ve/veya kimyasal plörodezis, süreklilik gösteren veya tekrarlayan olgularda ise video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) veya torakotomi ile cerrahi tedavi uygulanmaktadır.Galectin-3, lektin ailesinden, ß-galaktozid bağlayıcı bir proteindir. Ekstrasellüler alanda, bazal membrandaki laminine bağlanmak için integrin reseptörleri ile yarışarak, solunum epiteli hücrelerinde proliferasyona neden olabilmektedir. Galectin-3, epitel proliferasyonu/apopitozisi üzerine olan etkileri ve nötrofil aktivasyonuna neden olması ile, akciğer kanseri ve astım gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. Galektin-3'ün epitel değişiklikleri ve nötrofil infiltrasyonu ile karakterize bir hastalık olan bronşektazideki rolü ve ayrıca primer spontan pnömotoraksdaki rolü henüz bilinmemektedir.Bu çalışmada bronşektazi tanısı ile lobektomi ve/veya wedge rezeksiyon yapılan hastalar ile primer spontan pnömotoraks tanısı alıp wedge rezeksiyon yapılan hastaların akciğer dokularındaki galektin-3 ekspresyonu incelendi. Bronşektazi ve pnömotoraksda hava yollarında oluşan histopatolojik değişikliklerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi bu hastalıkların etyopatogenezinin aydınlatılmasına, hastalıkların daha iyi anlaşılmasına ve yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.

Ahmet Nasır
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks travmalarında mortalite ve morbiditeye etkili faktörler

Travma, hayatın ilk dört on yılında başta gelen ölüm nedenidir. Bütün travmaya bağlı ölümlerin %25'den toraks travması sorumludur ve diğer %25'de mortaliteye katkı sağlamaktadır. Hızlı ve uygun şekilde yapılacak ilk müdahale ile toraks travmalarına bağlı mortalitenin 30% civarında azaltabileceği tahmin edilmektedir. Bu çalışmada kliniğimizde yatarak takip ve tedavisi yapılan toraks travmalı hastalara uygulanan tedavi yaklaşımları, mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörler ve skorlama sistemlerinin etkinlikleri tartışıldı.Haziran 2003 ile Kasım 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi Kliniği'nde yatarak takip ve tedavisi yapılan 1490 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalar yaş, cinsiyet, travma tipi, travmanın oluş şekli, torasik patoloji, ekstratorasik patoloji, geliş tam kan sayımları, geliş tansiyon arteriel değerleri, travma sonrası geçen süre, metabolik hastalık varlığı, uygulanan medikal ve cerrahi tedavi şekli, göğüs tüpü varlığı ve drenajı, mekanik ventilasyon ihtiyacı, kan tranfüzyonu ihtiyacı, yoğun bakım ihtiyacı, mortalite ve morbidite varlığı, toplam hastane kalış süreleri yönünden dökümante edildi. Tüm hastalara ISS ve NISS hesaplamaları yapıldı. Dökümante edilen değerlerin mortalite ve morbiditeye olan etkileri araştırıldı.İstatistik çalışmalarında; T-test ve chi-square testi kullanıldı. Tüm istatistiksel işlemlerde SPSS for Windows 10.0 programı kullanıldı.Çalışmamızda morbidite 298 hastada (%20), mortalite ise 61 hastada (%4.09) oranlarında görüldü.Sonuç olarak; 1490 hastayı kapsayan Toraks travması konulu araştırmamızda; ileri yaş, yüksek ISS ve NISS değerleri, yelken göğüs olması, 3 den fazla kaburga kırığı olması, bilateral plevral patolojinin olması, yaygın akciğer kontüzyonunun olması, başvuru kan hematokritinin düşük olması, başvuru kan lökosit düzeyinin yüksek olması, göğüs tüpü ilk ve total drenajının fazla olması, kalp hastalığının varlığı, kafa travmaları öncelikli olmak üzere eşlik eden yaralanmaların varlığı mortaliteyi artırıcı faktörler olarak görüldü. Travma sonrası başvuru anına kadar geçen süre, yoğun bakım yatış süresi ve hastane toplam yatış süresinin ise mortalite üzerinde etkisinin olmadığı görüldü.

AkciğerMorbiditeMortalite+2
Alper Avcı
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral efüzyonların tedavi etkinliğinin incelenmesi

AMAÇ: Kliniğimizde gerçekleştirilen malign plevral efüzyonlu hastaların plöredez sonuçlarının etkinliğini incelemeği amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda haziran 2003- mart 2010 arasında 105 malign plevral efüzyonlu hastaya palyatif olarak plöredezis yapıldı. Hastaların 58'i (%55.2) kadın, 47'i (%44.8) erkeke idi. Yaş aralığı 25 ile 96 arasında idi. (Ortalama yaş 56.19). Efüzyon 52 hastada sağ tarafta (%49.5), 44 hastada sol tarafta (%41.9) ve 9 hastada bilateral idi (%8.5). Tüp torakostomi ile talk süspansiyon 48 hastaya (%45.7) yapıldı. Tetrasiklin ile plöredez 27 (%25.7) hastaya kullanıldı. 26 hastaya (%24.7) torakoskopik talk pudra yapıldı. 4 hastaya plörektomi yapıldı. VATS tüm hastalara genel anestezi altında yapıldı. Plöredezis işlemi 4 gr. steril asbestsiz talk ile yapıldı. Göğüs tüpü, sıvı drenajı 100cc/24 h altına indiğinde çıkartıldı.BULGULAR: Primer maligniteleri 42 hasta MPM (%40), 26 hasta meme kanseri (%24), 20 hasta KHDAK (%19), 3 hasta GIS malignitesi, 2 hasta böbrek kanseri, 2 hasta over kanseri, 1 hasta nörojenik tümör, 1 hasta ise lenfoma tanılı idi.Plöredezis başarı oranları; VATS talk pudra ile %96.1, talk bulamaç ile % 70.8 ve tetrasiklin ile %70.3 idi. Plöredezis başarısında plevral LDH değeri etkili bulundu (p< 0.05). VATS ile talk pudra yöntemi diğer yöntemlerden daha etkili olduğu anlamlı görüldü (p< 0.05).SONUÇ: VATS ile talk pudra uygulaması, yüksek oranda plöredezis başarısı ve nefes darlığında belirgin azalma ile uzun süreli kontrol sağlayan etkili ve güvenilir bir yöntemdir.

NeoplazmlarPlevral efüzyonPlevral efüzyon-habis+3
Ömer Tan
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kisthidatik ameliyatlarında sonuç ve morbiditeyi etkileyen risk faktörleri

Kisthidatik, endemisi, progresyonu, ciddi komplikasyonları ve nadiren spontan regrese olması nedeni ile önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmamızda 2000 ile 2010 yılları arası kliniğimizde (D.Ü.T.F. Göğüs Cerrahi) akciğer kisthidatik nedeniyle opere olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların yaşı, cinsiyeti, semptomu, kist sayısı, kist boyutu, kistin perfore olup olmaması, lökosit sayısı, kistin hangi tarafta olduğu, kistin lokalizasyonu, gibi parametrelerin mortalite ve morbidite ile olan ilişkisi uygun istatistiksel testler kullanarak araştırıldı. Çalışmamıza alınan toplam 143 hastada mortalite görülmedi. Morbiditenin varlığı ve değişkenler arasında fark olup olmadığı student-t testi ile test edildi. Morbidite olanlarda perforasyon olanların ortalaması ve standart sapması 0,5 ± 0,50 iken, olmayanlarda ise ortalama ve standart sapma değeri 0,29 ± 0,49 olarak görülmektedir. Bu iki ortalama arasında anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p=0,01).Cinsiyetin, kist boyutunun ve lokalizasyonun morbidite üzerine etkisi bulunamadı. ( X²=0, 00, p=1, 00).Sonuç olarak; perfore akciğer kist hidatiklerinin postoperatif morbiditeyi önemli ölçüde artırdığı hastanede kalış süresini uzattığı tespit edildi. Ülkemizde bir halk sağlığı problemi olan akciğer kist hidatik hastalığı, tanı konulduğunda cerrahi olarak tedavi edilmelidir.Anahtar kelimeler: Akciğer ,kist hidatik, perforasyon, morbidite.

AkciğerAkciğer hastalıklarıCerrahi-akciğer+3
Bülent Öztürk
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde opere edilen akciğer kanserli olguların morbidite ve mortalitelerinin değerlendirilmesi

ÖZET Giris Kanser vakalarının %12.8'inden ve kanser ölümlerinin %17.8'inden akciğer kanseri sorumludur. Akciger kanserinde cerrahi uygulanan özellikle de erken evredeki hastalar en uzun sağkalıma sahip hasta grubudur. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK)'de prognostik en önemli faktör mediastinal lenf nodu metastazının olup olmamasıdır. Bu çalışmamızdaki amaç; 6 ve 7. evreleme sisteminin, histopatolojik tanıların, yapılan rezeksiyonların prognoz ve sağkalım yönünden karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem icle Üniversitesi , Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde Ocak 2000 ve Ocak 2013 tarihleri arasında KHDAK nedeniyle rezeksiyon yapılan 120 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Radyolojik görüntüleme ve histopatolojik inceleme ile 6. ve 7.TNM evreleme sistemine göre ayrı ayrı klinik evrelemeleri yapıldı. Hastalar cinsiyet, yaş, tanı yöntemleri, histopatolojik tanıları, uygulanan cerrahi , postoperatif komplikasyonlar, klinik ve patolojik evreler yönünden değerlendirilerek 1 ve 5 yıllık sağkalımları hesaplandı ve sağkalıma etki eden faktörler araştırıldı. Hastaların 6. ve 7. evreleme sistemine göre sağkalımları karşılaştırıldı. Bulgular Hastaların 108'i (%90) erkek, 12'si (%10) kadındı. Hastaların 1 yıllık sağkalım oranı %81,6 , 5 yıllık sağkalımı %45,5 olarak hesaplandı. Başvuru semptomları arasında en sık olan göğüs ağrısıydı (%53,7). Hastalarımızın % 91,6' sında (n=110) sigara içme alışkanlığı mevcuttu. Preoperatif tanı konulan hastaların oranı %62,5 (n=75) idi. Bunların 45'ine bronkoskopi, 30 'una transtorasik ince iğne aspirasyon biyopsisi (TTİİAB) ile tanı konuldu. 45 hastaya aynı seansta eksploratris torakotomi ve frozen section ile rezeksiyon uygulandı. Hastalarımızın %55'ine lobektomi, %27'sine pnömonektomi en sık yapılan rezeksiyon yöntemleriydi. Postoperatif histopatolojik tanılarda %45,8 (n=55) ile en sık epidermoid karsinom tespit edildi. Hastaların %89(n=107) unda tam rezeksiyon, %5,8(n=7) inde eksik rezeksiyon gerçeklesmiştir. Hastaların % 5 (n=6) i intraoperatif inoperabl olarak kabul edildi. Postoperatif en sık komplikasyon %10,8 (n=13) ile uzamış hava kaçağıydı. 6. evrelemeye göre en sık evre IB iken 7. evrelemeye göre IA idi. 6. ve 7. evrelemelere göre 5 yıllık sağkalımı en fazla olan evre IA idi. 6. evrelemede 5 yıllık sağkalım oranları sırasıyla: evre IA %88, IB %53,8. 7. evrelemeye göre; IA %85,7, IB %53,8 , IIA %50 olarak bulundu. Sonuç 7. evreleme sisteminde, tümör boyutunun prognozu belirlemede önemli bir faktör olduğu ve hastanın durumunu ve prognozu daha objektif bir şekilde yansıttığı ortaya çıkmıştır.

Akciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğerKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+6
Ahmet Sızlanan
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plörezilerin etyolojik teşhisinde plevra iğne biyopsisinin değeri

Fevzi Çetin
Dicle University
1985
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kontüzyonunda ozon tedavisinin inflamatuvar yanıta olan etkisi

Amaç: Çalışmamızda künt toraks travması sonucu oluşan direk mekanik hasar ve hasara ikincil geliştiği düşünülen inflamasyon üzerine ozon tedavisinin etkileri, elde edilen histopatolojik sonuçlar ile değerlendirildi. Çalışmamızda oluşturulan deneysel model ile, künt göğüs travmasının eşlik ettiği ratlarda akciğer kontüzyonunun tedavisinde, pek çok doku üzerinde etkisi daha önceden gösterilmiş olan ozonun inflamasyon üzerine etkili olup olmadığını araştırdık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no: 59/2011). Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişken erkek ortalama 200-250 gr. ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar 3 grubu ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece ketamine HCl/ksilazin ile anestezi verildi. Diğer gruptaki ratlara ise Raghavendran ve arkadaşlarının geliştirdiği izole tek taraflı akciğer kontüzyon modeli ile kontüzyon uygulandı. 3. gruptaki ratlara ise kontüzyon sonrası 5 gün boyunca 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozunda intrarektal yoldan uygulandı. Analjezi morfin HCL ile sağlandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden 5 gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede dört farklı parametre; atelektazi, parankimal inflamasyon, perivasküler mononükleer inflamasyon ve bronşiyal hasarlanma kullanıldı ve tüm parametreler derecelendirildi.Bulgular: Travma ve ozon gruplarındaki ratların akciğer dokusunda kontrol grubundaki ratların akciğer dokularına göre hücre yoğunluğu, perivasküler mononükleer inflamasyon, ve lökosit infiltrasyonun istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Buna karşılık kontrol grubu ile travma ve ozon grupları karşılaştırıldığında alveoler ödem ve bronşiyal hasarlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Alt grup analizlerinde ise travma grubu ile ozon grubu karşılaştırıldığında, histopatolojik veriler açısından her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Gruplarımızda inflamatuvar evreler ve hücre dağılımları karşılaştırıldığında travma ve ozon gruplarında inflamasyonun 5. gününde ileri akut inflamatuvar değişiklikler (revaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonu) saptanmıştır. Travma ve ozon gruplarında inflamatuvar yanıt paterni açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Bu durum ozon tedavisinin akut inflamatuvar yanıtı azaltmadığını desteklemektedir. Sonuç olarak, travmanın yarattığı birincil ve ikincil hasarın azaltılmasında ozon tedavisinin akut ve subakut inflamatuvar yanıt üzerine herhangi bir olumlu etkisi gösterilememiştir.Anahtar Sözcükler: Ozon, kontüzyon, inflamasyon

AkciğerAkciğer hastalıklarıHiperbarik oksijenasyon+3
Fatma İlknur Ulugün
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarda bode indeksinin postoperatif komplikasyonları belirlemedeki rolünün saptanması

Akciğer kanserli hastaların çoğunluğunda kronik obstruktif akciğer hastalığının eşlik ettiği kanıtlanmıştır. Ancak rezeksiyon öncesinde, bu duruma özgün olarak yapılan değerlendirmeler yetersizdir. Çalışmamız; akciğer rezeksiyonları üzerindeki en büyük risk faktörü olan kronik obstruktif akciğer hastalığında kabul edilmiş prognostik faktör olan BODE indeksinin; postoperatif komplikasyonları ve yatış süreciyle ilişkili parametreleri öngörebileceği düşünülerek planlandı. Çalışmaya; akciğer rezeksiyonu uygulanacak olan üçü kadın, 33 hasta dâhil edildi. Hastalara preoperatif olarak spirometre, merdiven çıkma testi yapıldı ve BODE indeksi hesaplandı. Merdiven çıkma testini standardize eden formülle, maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi hesaplandı. Hastalar, BODE indeksine göre; sıfır (Grup 0, n=9), bir (Grup 1, n=14), iki (Grup 2, n=6) ve üç veya dört (Grup 3, n=4) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, egzersiz kapasiteleri ve yapılan operasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). BODE indeksinin, hastaların tüm spirometrik değerleriyle anlamlı ilişkisi bulundu (r=-0.36/-0.58, p<0.05). Ayrıca; sekresyon retansiyonu, solunum yetmezliği ve ek komplikasyonlar (akciğerle ilişkisiz) ile güçlü derecede anlamlı korele olduğu saptandı (r=0.49/0.50, p=0.00). BODE indeksinin; postoperatif ekstübasyon, yoğun bakımda kalış, hastanede kalış süreleri ve ek oksijen desteği ihtiyacıyla da korele ve anlamlı olduğu tespit edildi (r=0.34/0.40, p=0.02/0.05). Maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi ise tüm bu parametrelerle ilişkisizdi (p>0.05). Bu verilerin ışığında; hava yolu obstruksiyonu olan hastaların akciğer rezeksiyonu öncesi değerlendirmesinde, diğer parametreler gibi BODE indeksinin de incelenmesini önermekteyiz.

Cerrahi-akciğerPostoperatif komplikasyonlarPreoperatif dönem+3
Hasan Ersöz
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda sistemik glutamin uygulamasının akciğerde postoperatif dönemde oluşan alveoler hava kaçağı ve parankim iyileşmesi üzerine olan uzun dönem etkisi

Amaç: Akciğer cerrahisinde postoperatif dönemde en sık karşılaşılan komplikasyonlardan birisi olan alveoler hava kaçakları, klinik deneyimlerde postoperatif dönemde hastanede yatış süresini uzatan en önemli sebeplerdendir. Akciğer parankiminde hava kaçaklarının önlenmesi etkin yara iyileşmesi ile sağlanabilmektedir. Yaralanmaya metabolik cevaplar ister kaza cerrahisi ister elektif cerrahi sonrası olsun vücuttan nitrojen kaybı sonucu oluşmaktadır. Bu kayıp en sık iskelet kasından olmakta ve alanin ile glutamin visseral dokulara taşınan aminoasit nitrojeninin %50-70'ini oluşturmaktadır. Glutamin ise dolaşımda en fazla bulunan aminoasittir, en sık iskelet kasında ikinci sıklıkta akciğerlerde üretilmekte olup ve plazma aminoasit nitrojeninin %30-35'ini oluşturmaktadır. Travma veya cerrahi sonrası azalan glutaminin yerine konması ile, yara iyileşmesi, immun sistem ve bağırsak permeabilitesini arttırmadaki olumlu etkiler değişik çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda sistemik glutaminin akciğer parankiminde iyileşme ve buna bağlı olarak alveoler hava kaçaklarını önleme üzerine uzun dönem etkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no:18/2012). Çalışmamızda aynı koloniden 19 adet genç yetişkin dişi ortalama 194 gr ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar üç gruba ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece sağ torakotomi yapılıp, parankim hasarı verilmedi. İkinci ve üçüncü gruptaki ratlara sağ torakotomi sonrası parankim hasarı verildi.İlk iki gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün intraperitoneal (i.p.) salin, üçüncü gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün i.p. glutamin (GLN) verildi. Anestezi eter ile sağlandı. Analjezik olarak bupivakainle interkostal blokaj uygulandı. Postoperatif 11. gün sakrifiye edilen ratlara median sternotomi uygulanarak trakea ile tüm akciğer dokusu çıkarıldı. Trakeaya kanül yerleştirilerek akciğere verilen basınçlı hava sonrası oluşan hava kaçakları gözlendi. Kaçak oluşan basınç değerleri ölçüldü. Parankim hasarı oluşturulan bölgeden alınan kesitler alınarak; enflamasyon ve matür kollajen histopatolojik olarak incelendi. İmaj analiz programı kullanılarak kesitlerdeki kollajenler morfometrik olarak değerlendirildi.Bulgular: Sham, kontrol ve GLN grupları arasında enflamasyonun ve postoperatif yapışıklığın değerlendirilmesi açısından anlamlı farklılık görülmedi. Hava kaçağı oluşturan basınç değerlendirilmesi açısından her üç grup arasında anlamlı farklılıklar saptandı. Buna karşılık, matür kollajen miktarı değerlendirmesinde sadece sham ve GLN grupları arasında istatistiksel farklılık gözlemlendi.Sonuçlar: Gruplarımız arasında en anlamlı farklılık; hava kaçağı oluşturan basınç değerleri arasında oluştu. Özellikle GLN ve kontrol grubu arasındaki istatistiksel anlam sistemik GLN kullanımının iyileşme üzerine etkisini ortaya koymaktadır. Kollajen miktarındaki gruplar arası belirgin farklılığın olmaması, sadece sham ve GLN grupları arası sham grubu lehine farklılık olması matür kollajen artışının hava kaçağı iyileşmesi üzerine etkisi olmadığını düşündürebilir.Anahtar Sözcükler: Hava kaçağı, Parankim Hasarı, Glutamin, Kollajen

AkciğerAkciğer hastalıklarıAlveolar proses+7
Aslı Arslan Savaş
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi

Amaç: Akciğer kanseri günümüz dünyasının en önemli kanser sorununu oluşturmaktadır. Akciğer kanseri nedenli ölümler, tüm ölümler içinde beşinci sırada bulunmaktadır. Akciğer kanseri tanısı alan olguların % 25- 30'u lokal ileri evrede saptanmaktadır. Son yıllarda tedavi olanaklarının artması ve multimodal tedavi seçenekleri ile sağkalım sürelerinde iyileşmeler sağlanmıştır. Akciğer kanserinin tedavisinde en iyi yöntem cerrahi tedavi yöntemidir. Genişletilmiş akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2015-2019 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla opere olmuş lokal ileri evre olan ve tüm bilgilerine ulaşılan 61 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, tümörün lokalizasyonu, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 14 (%22,9) hasta Evre ІІB, 40 (%65,5) hasta Evre IIIA ve 7 (%11,4) hasta Evre IIIB idi. En sık uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu çeşidi 30 (%49,1) hasta ile intraperikardiyal pnömonektomi idi ve onu 21 (%34,2) hasta ile göğüs duvarının en-bloc rezeksiyonu takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında 36 (%59) hasta squamöz hücreli karsinom idi. Patolojik inceleme sırasında T4'den küçük 35 (%57,4) hasta ve T4 olan 26 (%42,6) hasta tespit edildi. Postoperatif dönemde 31 (%50,8) hastaya kemoterapi (KT), 24 (%39,3) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Altı (%9,8) hastaya kemoradyoterapi önerilmesine rağmen kendi istekleri doğrultusunda ek tedavi verilmedi. Sağkalım analizinde 1 yıllık sağkalım %63,9 median sağkalım süresi 48 ay hesaplandı. Adjuvan KT ve adjuvan KRT ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,003). Son olarak, ölüm oranı %36,1 idi. Sonuç: İyi değerlendirmeler sonucunda seçilen lokal ileri evre olgularda sağkalım oranlarının iyileşmesine genişletilmiş akciğer rezeksiyon tedavisi ciddi katkılar sağlamaktadır. Özellikle adjuvan KT ile lokal nükslerin önüne geçilerek olgularda sağkalım arttırılabilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+4
Ömer Topaloğlu
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi

Amaç: Dünya genelinde en sık görülen kanser türü akciğer kanseridir.Akciğer kanserinin tedavisinde en etkili yöntem cerrahidir.Santral yerleşimli tümörlerde sleeve akciğer rezeksiyonları etkili ve güvenli bir tedavi yöntemidir.Sleeve rezeksiyonlar parankim koruyucu cerrahi yöntemi olarak perioperatif dönemde hasta konforuna ve sağkalıma olumlu katkılar sağlamaktadır.Sleeve akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2014-2021 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla sleeve akciğer rezeksiyonu yapılan 35 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, neoadjuvan ve adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 6 (%17.1) hasta Evre ІA, 3 (%8,6) hasta Evre IB, 2(%5,7) hasta Evre IIA,19 (%54,3) hasta Evre IIB ve 4(%11,4) hasta Evre IIIA ve 1(%2,9) Evre IIIB idi. En sık uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu çeşidi 18 (%51,4) hasta ile sleeve sağ üst lobektomiydi ve onu 5 (%14,3) hasta ile sleeve sağ alt lobektomi ve 5 (%14,3) sleeve sol alt lobektomi takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında en çok görülen patolojik tip , 22 (%62,8) hasta squamöz hücreli karsinomdu. Preoperatif dönemde 2(%5,7) hastaya neoadjuvan tedavi uygulandı. 1(%2,9) hastaya neoadjuvan kemoterapi(KT), 1 hastaya (%2,9) neoadjuvan kemoradyoterapi verildi. Postoperatif dönemde 11 (%31,4) hastaya kemoterapi (KT), 9 (%25,7) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Sağkalım analizinde sağkalım oranı % 85,7 median sağkalım süresi 1093 gün hesaplandı. Mortalite oranı %14,3 idi. Sonuç: Onkolojik prensiplere uymak kaydıyla yapılan sleeve rezeksiyonlar düşük morbidite ve mortalite, bir üst rezeksiyona göre daha yüksek sağkalım ve klinik konfor nedeniyle uygun olan tüm olgularda öncelikle tercih edilmesi gereken rezeksiyonlardır. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, Sleeve rezeksiyon, Parankim koruyucu

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+2
Alaaddin Buran
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KTÜ Göğüs Cerrahisi kliniğinde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olguların değerlendirilmesi

AMAÇ: Postentübasyon trakeal stenoz (PETS), trakeal darlıkların en sık görülen nedenidir. Hastaların büyük çoğunluğu stridor ve dispne ile başvurur. PETS tedavi edilmezse önemli morbidite ve mortalite sebebidir. Rijit bronkoskopi en iyi tanı koyma yöntemidir ve lezyonun lokalizasyonu ve sınırlarının değerlendirilmesinde çok faydalıdır. Bunun yanında çekilen 3 boyutlu boyun ve toraks BT darlığın etraf dokularla ilişkisini, boyutunu ve yerleşim yerini göstermede önemlidir. Bu değerlendirmeler hastaların nonoperatif tedavi seçenekleri (t-tüp, stent vb) veya cerrahi için uygunluklarını belirler. Uygun hastada cerrahi tedavi altın standart olarak uygulanmaktadır. Bu çalışmada merkezimizde PETS nedenli trakea rezeksiyonu yapılan hastalarda tedavi seçenekleri, takip ve komplikasyonlara neden olabilecek faktörleri belirlemeye çalıştık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız retrospektif ve gözlemsel olarak tasarlandı. Ocak 2014 – Aralık 2021 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu 44 hastanın verileri incelendi. Dahil edilme kriterleri tüm yaşlar (mevcut hastalar için 13-68), trakeal rezeksiyon ve rekonstruksion yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olgular, hastane veri tabanında anamnez, radyolojik görüntüleme ve laboratuar sonuçlarının bulunması kabul edildi. Bu analizde değişkenler yaş, cinsiyet, entübasyon nedeni, stenozun yerleşim yeri rezeksiyon uzunluğu, komplikasyonlar olarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastalarda en sık entübasyon nedeninin travma olduğu görüldü. Hastaların tamamında stridor mevcuttu. Hastaların 26 (%59.1)' sının en az bir ek hastalığı vardı.. Stenoz, hastaların 33 (%75)'inde trakea üst yarısında, 11 (%25)'inde trakea alt yarısınında yer almaktaydı. Hastaların 26 (%59.1)'sında ameliyatta çıkarılan trakeal segmentin uzunluğu 3 cm'nin altında, 18 (%40.9)'inde 3 cm'nin üzerinde oldu. Toplamda 5'i kadın 11'i erkek olmak üzere 16 (%36) hastada komplikasyon görüldü. Trakeal rezeksiyon ve rekonstrüksiyon uygulanan hastaların post op hastane yatış süreleri 4-16 gün arasında değişiklik gösterdi. SONUÇ: Bu tez çalışmasında, trakeal rezeksiyon sonrası uç-uca anastomoz uygulanan postentübasyon trakeal stenozlu olgular değerlendirilmiştir. Komplikasyon gelişen hastalarda anlamlı bir p değerine ulaşılmasa da preop trakeostomi öyküsü, ek hastalık varlığı ve trakea üst yarısına yapılan rezeksiyonlar komplikasyon için önemli predispozan faktör olarak görüldü. Kliniğimizde uygulanan retansiyon sütürleri sayesinde hastaya çene-boyun sutürü atılmadı. Bu durum post op dönemde hasta konforu sağlanmış, anastomoz ilşkili komplikasyon görülme sıklığı azalmıştır. Anahtar Kelimeler: postentübasyon trakeal stenoz, retansiyon süturu, bronkoskopi

BronkoskopiEntübasyonRetrospektif çalışmalar+1
Mustafa Şişman
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pektus ekskavatum ve pektus karinatum açık cerrahi ve minimal invaziv cerrahi yaklaşım kliniğimizin sonuçları

Bu çalışmada, pektus ekskavatum ve pektus karinatum deformitesi nedeni ile modifiye Ravitch ve Nuss yöntemi ile opere edilen hastaları retrospektif olarak değerlendirdik. Altmış iki hastanın (8 kadın, 54 erkek; ortalama yaş 17, dağılım 5-33) sağlık kayıtları değerlendirildi. Hastaların %24,19'unun (15 hasta) pektus karinatum deformitesi, %75,81'inin (47 hasta) pektus ekskavatum deformitesi mevcut idi. Pektus ekskavatum deformiteli hastaların %46,8'i (22 hasta) modifiye Ravitch yöntemiyle %53,2'si (25 hasta) Nuss yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu hastaların tamamı modifiye Ravitch yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu ve pektus ekskavatumlu hastaları yaş, cinsiyet oranları, şikâyet oranları, ameliyat yöntemi oranları, ameliyat sonrası hastanede kalış süresi oranları, ameliyat sonrası ağrı, nüks oranları, erken ve geç komplikasyon oranları açısından değerlendirdik. Pubmed pektus deformiteleri hakkındaki makale ve kılavuzlar açısından tarandı, bizim sonuçlarımız ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda, operasyon sonrası hastanede kalış süresi MR yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda diğer gruba göre daha yüksek bulundu. Bu istatistiksel olarak anlamlı idi. Operasyon sonrası ağrı Nuss yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda anlamlı olarak yüksek idi. MR ve N yöntemleri arasında nüks açısından anlamlı farklılık yoktu. Aynı zamanda farklı yaş grupları arasında da nüks açısından anlamlı farklılık yoktu.

Gökçen Avcı
Akdeniz University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında açığa çıkan bazı mediatörler ve bunların solunum fonksiyonuna etkileri

Kalp-akciğer makinesi, kalp cerrahisinin gelişmesine yardımcı olmakla birlikte vücutta birçok sistem üzerine olumsuz etkilerinin tespit edilmesi nedeniyle günümüzde hala kullanımını ve geçerliliğini sınırlamaktadır. Çoğu zaman post-perfüzyon sendromu ya da tüm vücut inflamatuar cevabı olarak tanımlanan kalp-akciğer makinesinin hasar verici etkisi uzun süre yoğun bakım desteği gerektirebilir ve hastanede kalış süresini uzatabilir. Bazı vakalarda, bu durum çoklu organ yetmezliklerine ve hatta ölüme bile neden olabilmektedir. Bu cevabın biyolojisinin anlaşılması süregelen kalp cerrahisi araştırmalarının en önemli odak noktası olmayı sürdürmektedir.Bizim çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Servis ve Yoğun Bakımında takip edilen 25 CPB uygulanarak CABG operasyonu yapılan hasta (çalışma grubu) ile 10 CPB uygulanmadan CABG operasyonu yapılan hastada(kontrol grubu) plazmada kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz seviyeleri ve solunum fonksiyon testlerinden FEV1, FVC değerleri pre-op ve post-op dönemlerde ölçülerek hem gruplar arasında hem de pre-op ve post-op dönemler karşılaştırıldı, akciğerler ve solunum fonksiyonları üzerine etkileri araştırıldı.CPB yöntemi kullanılarak opere edilen hastalarda anlamlı şekilde daha fazla olmak üzere post op dönemde sistemik inflamatuar yanıtta belirleyici humoral amplifikasyon sisteminde görevli elastaz düzeylerinde artış olduğu gözlenmiştir. Aynı inflamatuar yanıtta görevli VEGF ve kardiyolipin değerlerinde ise anlamlı bir artış izlenmemiştir.Her iki yöntem kullanılarak opere edilen hastaların tümünde akciğer fonksiyonları açısından bilgi veren FEV1 ve FVC değerlerinde post-op dönemde ciddi düşme olduğu sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar kelimeler: Kalp Akciğer Makinası, Kardiyopulmoner Bypass,kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz.

ElastazKalp-akciğer makinesiKardiyolipinler+5
Seçil Sarı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol pnömonektomi yapılan ratlarda ozon terapinin kontrlateral akciğer gelişimi üzerine etkileri

Amaç: Pnömonektomi göğüs cerrahisinin en major ameliyatlarından biri olup artan akciğer kanseri oranları nedeniyle sıkça uygulanmaktadır. Pnömonektomi sonrası kısıtlanan solunum rezervi hasta hayat kalitesini düşüren postoperatif günlük aktivitelere geri dönüş zamanını, hastanede kalış süresini uzatan ve bakım masraflarını arttıran en önemli etkendir. Pnömonektomi sonrası kontrlateral akciğerde volüm, ağırlık, kollajen içeriği, protein ve hücre boyutları artar. Bu durum operasyon öncesi sınırlı solunum rezervine sahip olan hastalar için önemlidir. Rezidü akciğerde boyutsal artış sağlanması solunum fonksiyonlarının düzelmesine katkıda bulunacaktır. Bu amaçla kullanılan bir çok ajanın çok azında olumlu sonuç alınmıştır. Kısıtlı olmakla beraber yapılan çalışmalardan yola çıkarak pnömonektomi yapılmış ratlarda operasyon öncesi ve sonrası rektal yolla uygulancak ozon terapinin kalan akciğer dokusu üzerine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada aynı koloniden 21 adet yetişkin, erkek Wistar albino rat kullanılmıştır. Ratlar üç gruba bölünerek vücut ağırlıkları ölçülmüştür (A, B, C,). Grup A, sham grubudur ve sadece posterolateral sol torakotomi yapılmıştır. Grup B ve C'ye posterolateral sol torakotomiyi takiben 4-0 ipek sütür ile hiler yapılar bağlanıp sol pnömonektomi yapılmıştır. Ozon terapi uygulanan tek grup C grubu olup operasyon öncesi 5 gün boyunca hergün 10 µgr/ml ozon 0.36mg/kg dozda, operasyon sonrası 5 gün boyunca hergün 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozda intrarektal yoldan uygulanmıştır. Ameliyattan 7 gün sonra ratlar letal dozda ketamin kullanılarak sakrifiye edilip total vücut ağırlıkları ölçülmüş ve sağ akciğer trakea ile birlikte çıkarıldıktan sonra akciğer ağırlığı ölçülmüştür. Akciğer ağırlığı ve volümü sakrifikasyon öncesi vücut ağırlığı ile ayrı ayrı oranlanmış; akciğer ağırlık indeksi ve akciğer volüm indeksi bulunmuştur. Akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.

AkciğerAkciğer hastalıklarıCerrahi tedavi+4
Gün Murat Eyüboğlu
Dokuz Eylül University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Torakotomi sonrası erken ve geç ekstübasyonun fev1, fvc parametreleri ile ağrı üzerine etkisinin karşılaştırılması

Torakotomi, toraksın cerrahi girisimle açıldığı bir teknik olup sıklıkla GöğüsCerrahisinde pulmoner rezeksiyon operasyonlarında ve daha az oranda Kalp DamarCerrahisinde Kardiyopulmoner Bypass operasyonlarında kullanılmaktadır.Torakotomi insizyonu ile yumusak dokular, kaslar, kostalar ve periferik sinirlerdeolusan hasar en siddetli postoperatif ağrı olarak bilinen posttorakotomi ağrısına sebepolur. Postoperatif dönemde ağrıya bağlı olarak akciğer fonksiyonlarının göstergesiolan FEV1ve FVC parametrelerinde azalma meydana gelir. Azalan solunum kapasiteve hacimleri, ağrıya bağlı yetersiz öksürme ve solunum terapisini reddetme sonucupostoperatif pulmoner komplikasyon (PPK) riski artmaktadır.Bizim çalısmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi YoğunBakım Ünitesi'nde torakotomi operasyonu sonrası takip edilen 30 hasta erkenekstübasyon (kontrol grubu) ve 30 hasta geç ekstübasyon (çalısma grubu) olmaküzere toplam 60 hasta üzerinde erken ve geç ekstübasyonun ağrı siddeti algısı ilesolunum fonksiyonları üzerine etkisi arastırılmıstır. Geç ekstübasyon grubu erkenekstübasyon grubundan farklı olarak postoperatif sedasyon uygulanarak iki saatdaha geç ekstübe edilmistir. Grupların preoperatif ve postoperatif FEV1, FVC veFEV1/FVC ölçümleri yapılmıs, Vizuel Ağrı Skalası (VAS) ile algıladıkları ağrısiddeti sorgulanmıstır.Her iki grubun FEV1 ve FVC parametrelerinde postoperatif dönemde ciddiazalma kaydedilmistir. Geç ekstübasyon grubunun VAS skoru ortalaması daha düsükbulunmasına rağmen gruplar arasında ağrı algısının solunum fonksiyonlarına etkisiaçısından anlamlı fark bulunamamıstır.Anahtar kelimeler: Torakotomi, Erken Ekstübasyon, Geç Ekstübasyon,Postoperatif Ağrı, Postoperatif VAS, Postoperatif SFT.

Ağrı-postoperatifEkstübasyonPostoperatif dönem+2
Anıl Şahin
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif PET-BT ile değerlendirilmiş küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında mediastinal lenf nodu tutulumunun histopatolojik incelemeyle korelasyonu

Akciğer kanseri en sık görülen ikinci kanserdir ancak kanserle ilişkili ölümlerin birinci nedenidir. KHDAK?ın erken evrede sağkalımı arttıran tedavi şekli cerrahi rezeksiyondur ancak doğru evreleme ve cerrahi için uygun hasta seçimi prognoz açısından kritiktir. N evrelemesinde standardizasyon şarttır. PET-BT, KHDAK?ta doğru evreleme, tedavi yanıtı ve prognozun değerlendirilmesi için sıklıkla kullanılır ve non-invaziv, tek seansta yapılan bir tetkik olması nedeniyle giderek daha fazla diğer tetkiklerin yerini almaktadır. Bu tez çalışmasında preoperatif olarak PET-BT çekilmiş ve tanı veya tedavi amaçlı Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde opere edilmiş olgular geriye dönük olarak PET-BT ve patoloji raporları ile değerlendirildi. PET-BT?de kitle boyutları, histopatolojik alt tip, kitle SUVmax değeri, mediastinal ve hiler lenf nodu istasyonları için SUV max değeri ve histopatolojik tanısı kaydedilerek istatistiksel analiz yapıldı. Preoperatif PET-BT ile değerlendirilmiş hastaların mediastinal lenf nodu tutulumunun tümör histopatolojisi ile ilişkisi incelendiğinde, tümör histopatolojisi ile tümör SUV max değerinin alt tipler arasında anlamlı olarak farklı olduğu ve daha yüksek mediastinal lenf nodu SUVmax değerlerinin daha yüksek N evrelemesiyle ilişkili olduğu ancak PET-BT?nin N1 evrelemesinde başarısız olduğu bulundu. Anahtar sözcükler: PET-BT, mediastinal evreleme, küçük hücreli dışı akciğer kanseri

HistopatolojiKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerLenf nodları+3
Şirin Akdeniz Baysal
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntratorasik lezyonlarda tanı ve tedavi amaçlı video yardımlı torasik cerrahi (Vats) uygulamaları

Necdet Öz
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer hacim azaltıcı ameliyatları erken ve geç dönem sonuçları

Abdullah Erdoğan
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde hiler ve mediastinal lenf nodlarının yerleşim yeri ve histopatolojik tanı ile olan ilişkisi

İrfan Eser
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer rezeksiyonlarında preoperatif - postoperatif hemodinamik çalışma

Tarık Türk
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanser rezeksiyonlarının bronşial sitokinlere etkisi

Bu çalışma sonucunda aşağıdaki kanılara ulaştık;TNF-? akciğer kanseri ve cerrahi travmanın sebep olduğu lokal inflamasyon güçlü bir belirtecidir ayrıca TNF-? tek başına cerrahi travmanın sebep olduğu lokal bronşial inflamasyonu da göstermektedir.Cerrahi travmaya sitokin yanıtı akciğer rezeksiyonlarının büyüklükleri arasındaki farka bağlı olmayıp, torakotomi var olup olmaması farkına bağlıdır ve bu düzeyde anlamlıdır.Kanser tipi, evre, yaş gibi parametreler ile veriler arasında farklılık saptanmamıştır.KOAH'ın FVC'de azalma yaratırken TNF-? düzeyinde proinflamatuar yanıtı da artırdığı gözlenmektedir. KOAH'lı olan olguların cerrahi travmaya karşı IL-8 düzeyinde inflamatuar yanıtta daha hassas oldukları saptanmıştırIL-8 seviyelerinin sağlam akciğer BAL arttığı tespit edilen olgularda ameliyat öncesi akciğer rezeksiyona, dekortikasyon eklenebileceği öngörülebilir.Diyabeti olan akciğer kanser olgularında inflamatuar yanıtta artış mevcuttur ancak cerrahi travmaya IL-8 yanıtı azalmaktadır.Olguların lokal inflamatuar TNF-? yanıtı artmış olarak saptanmış olanlarda, postoperatif kardiak komplikasyona ve lokal inflamatuar IL8 yanıtı artmış olarak saptanmış olanlarda, postoperatif sistemik komplikasyona daha sık rastlandığı tespit edilmiştir.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıBronşlar+4
Ertan Yaman
Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel koroziv özofajit modelinde topikal mitomisin-C uygulamasının striktür gelişimi üzerine etkileri

Giriş: Koroziv özofajit tedavisindeki en önemli sorun striktür oluşumudur. Striktür oluşumunu önlemeye yönelik deneysel çalışmalarda çok sayıda ajan denemiş olmasına rağmen çok azı klinik kullanıma girmiştir. Bu çalışmanın amacı, invaziv olmayan deneysel bir koroziv özofajit modelinde, fibroblast proliferasyonunu önleyen mitomisin-C'nin striktür gelişimini önleyici etkilerini incelemektir.Gereç ve yöntem: 30 rat üç eşit gruba ayrıldı. Özofagus içine, kostik yanık oluşturulmak üzere bir kateter sistemi yerleştirildi. 1. gruptaki ratlara sadece su verildi. 2. gruptaki ratlara %40'lık NaOH solüsyonu verildi ve tedavi yapılmadı. 3. gruptaki ratlara yanık oluşturulması sonrası topikal mitomisin-C uygulandı. 21 gün sonra ratlar sakrifiye edildi ve özofaguslar total olarak çıkarıldı. Enflamasyon, granülasyon ve kollajen birikimi histopatolojik olarak değerlendirildi.Bulgular: Kontrol grubunda enflamasyon, granülasyon ve kollajen birikimi saptanmadı. 2. ve 3. grupta enflamasyo ve granülasyon dokusu oluştuğu izlendi. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En fazla kollajen birikimi 2. grupta izlendi ve bunu 3. grup takip etmekteydi. 2. ve 3. grup arasındaki kollajen birikimi farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).Sonuç: Koroziv özofajit tedavisinde topikal mitomisin-C uygulaması olumlu etkilere sahiptir.

Engin Pabuşçu
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere akciğer kanseri olgularında lenfovasküler invazyon varlığının sağkalım üzerine etkisi

Akciğer kanseri prognozuna etki eden faktörler üzerine araştırmalar devam etmektedir. Biz çalışmamızda opere akciğer kanserlerinde lenfovasküler invazyonun sağkalıma etkisini araştırdık. Çalışmamıza Kliniğimizde akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 111 olgu dahil edildi. Olguların %95,5?i erkek olup %4,5 kadındı. Yaş ortalaması 62,24±8,44 idi. Olguların %64,9?u halen yaşamakta ve % 35,1?i yaşamını yitirmişlerdir. ümör tipleri değerlendirildiğinde %61,3?ü (n=68) squamöz hücreli karsinom,%30,6?sı (n=34) adenokarsinom ve %8,1?i (n=9) diğer tümör gruplarını içermekteydi. Yapılan rezeksiyonların tipi değerlendirildiğinde %22,51 (n=25) pnömonektomi, %12,6 (n=14) bilobektomi, %62,14 (n=69) lobektomi, %1,80 (n=2) segmentektomi olarak görülmüştür. En sık sağ alt lobektomi, en az da sağ pnömonektomi yapılmıştır. Patolojik evrelemede olguların %8,1?i (n=9) evre1A, %27,9?u (n=31) evre 1B, %18?i (n=20) evre 2A, %19,8?i (n=22) evre 2B, %20,7?si (n=23) 3A ve %5,4?ü (n=6) evre 3B ve üzeri olarak değerlendirildi. Lenfovasküler invazyonun yaş ile ilişkisinin varlığı değerlendirildi. Yaş ve lenfovasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tümör tipleri ile lenfovasküler invazyon varlığı karşılaştırıldığında adenokarsinomların %55?inde (n=19), squamöz hücreli karsinomların %83,8?inde (n=57) ve diğer kanser tiplerinin %55,6?sında (n=5) lenfovasküler invazyonun var olduğu görülmüştür. Lenfovasküler invazyon ile T faktörü arasındaki ilişki değerlendirildi, istatistiksel analizi anlamı bulundu. Lenfovasküler invazyon ve N faktörü değerlendirildiğinde N faktörü arttıkça lenfovasküler invazyon görülme sıklığının arttığı izlendi, istatistiksel testin anlamlı olduğu görüldü. Lenfovasküler invazyon ile olguların evresi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Olguların %73?ünde (n=81) lenfovasküler invazyon varken %27?sinde (n=30) olmadığı görüldü. Lenfovasküler invazyon saptanan olguların sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Lenfovasküler invazyona etki eden faktörleri kısaca özetleyecek olursak tümörün evresi, pT, pN ve tümör tipi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuşken, yaş ve cinsiyetin anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda lenfovasküler invazyonun sağkalıma doğrudan etkisinin olmadığı görülmektedir. Ancak tümör evresi ve tümör tipleri ile değerlendirildiğinde lenfovasküler invazyonun indirekt olarak etkili olduğu görülmektedir. Squamöz hücreli karsinomlarda lenfovasküler invazyon anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Tümör evresi arttıkça lenfovasküler tutulum artmakta ve sağkalım oranı düşmektedir. Lenfovasküler invazyon bazı tümör tiplerinde daha belirgin olmak üzere tümörün evresine bağlı olarak sağkalımı etkileyen bir risk faktörüdür. Anahtar Kelimeler; Akciğer Kanseri Klinik Çalışmaları, Lenfovasküler İnvazyon, Visseral Plevra İnvazyonu, Sağkalım

Akciğer neoplazmlarıLenfNeoplazmlar+2
Salih Çokpınar
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda torakotomi sonrası polietilenglikol içeren membran kullanarak intraplevral yapışıklık engelleme modeli

Tıbbi teknolojideki gelişmeler sayesinde maligniteler erkenden saptanabilmekte ve hastaların cerrahi tedaviden faydalanmaları artmaktadır. Dünyada ve kliniğimizde bir hasta için herhangi bir nedenden dolayı üçten fazla tekrarlayan torakotomi uygulaması nadir değildir. Her cerrahi girişim az ya da çok yapışıklıkla sonuçlanır. Ancak batın cerrahisinin aksine göğüs cerrahisindeki yapışıklıklar erken dönem ciddi komplikasyonlara yol açmazken, tekrarlayan torakotomi uygulamalarında morbidite ve mortaliteyi artırmakta, cerrahları oldukça zorlamakta ve ameliyat süresini artırmaktadır. Bu çalışmamızdaki amacımız, yapışıklık engelleyici bir ajan olan Prevadh®'ın rat modelinde etkinliğinin araştırmaktı.Çalışmamızda aynı koloniden 20 adet yetişkin, erkek ve ortalama 250?300 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanılmıştır. Ratlar rasgele olarak üç gruba bölünmüştür; Sham, kontrol ve çalışma grubu (sırasıyla grup A, B ve C). Grup A'ya sadece sol torakotomi yapılmıştır. Grup B'ye sol torakotomi yapılıp yapışıklık modeli oluşturulmuş, Grup C'ye sol torakotomi yapıldıktan sonra yapışıklık modeli oluşturulmuş, plevra ile akciğer arasına Prevadh® yerleştirilmiştir. Yirmi birinci günde ratlar sakrifiye edilmiş ve yapışıklıklar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirilmiştir.Sham, kontrol ve çalışma grubunda yapışıklık uzunluk ortalaması sırasıyla 3.0 ± 2.2, 10.0 ± 2.0 ve 0.0 cm bulundu. Yapışıklık şiddeti skoru ortalaması sham, kontrol ve çalışma grubunda sırasıyla 1.5 ± 1.0, 3.4 ± 0.7 ve 1.0 ± 0.0 olarak bulundu. Yapışıklık uzunluk ortalaması bakımından her üç grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanırken, yapışıklık şiddeti ortalaması açısından sham-kontrol grubu ve çalışma ?kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Mezotel prolifersayon skoru, sham-çalışma grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Plevral kalınlık, makrofaj ve mononüklear hücre infiltrasyon skoru açısından her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p>0.05).Bu sonuçlara göre, makroskopik olarak sham ve kontrol grubunda yapışıklık tespit edilirken, Prevadh® uygulanan çalışma grubunda yapışıklık saptanmamıştır. Kontrol grubunda mezotel çoğalması azalırken, sham ve çalışma grubunda mezotel çoğalması belli bir düzeye ulaşabilmiştir.Sonuç olarak batın cerrahisinde klinik çalışmalarda kullanılan Prevadh®'ın, torakotomi sonrası yapışıklıkları da etkin bir şekilde önlediği rat modellinde gösterilmiştir. Ancak bunun klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

AdezyonlarTorakotomi
Volkan Karacam
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dişi akciğer kanserinde mediastinal lenf nodu evrelemesinde entegre Pozitron Emisyon Tomografi - Bilgisayarli Tomografi'nin (PET / BT ) mediastinoskopi ile karşılaştırılması

Amaç: Akciğer kanseri, tüm dünyada kanser ile ilişkili ölümlerin başlıca nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) erken evrede tespit edildiğinde cerrahi önemli bir tedavi seçeneğidir. Bu nedenle KHDAK olgularının evrelemesi tedavi seçeneğinin belirlenmesinde özel öneme sahiptir. Özellikle mediastinal evreleme bu açıdan son derece önemlidir. Son yıllarda positron emisyon tomografi / bilgisayarlı tomografi (PET / BT) preoperatif evrelemede sıkça kullanılmaya başlanan bir görüntüleme yöntemi olmuştur. Bu çalışmada mediastinal evrelemede PET / BT ve mediastinoskopi karşılaştırılmıştır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada KHDAK tanısı almış 50 hastada; preoperatif evreleme PET / BT kullanılarak yapıldı. Hastalar retrospektif ve prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. PET / BT sonucunda mediastinoskopi ile ulaşılabilecek lenf nodlarında tutulum olan hastalara mediastinoskopi, ulaşılamayanlarına da torakotomi esnasında mediastinal lenf diseksiyonu yapıldı. Hastaların histopatolojik sonuçlarına dayanarak PET / BT ve BT için duyarlılık, özgüllük, negatif ve pozitif öngörü değerleri saptandı.Bulgular: Toraks BT ve PET / BT için duyarlılık, özgüllük, negatif ve pozitif öngörü değerleri sırasıyla % 92.9, % 61.1, % 95.7, % 48.1 ve % 57.1, % 77.8, % 82.4, % 50 olarak saptandı.Sonuç: Hasta sayımız sınırlı olmasına rağmen PET / BT için negatif prediktif değerin ve özgüllüğün düşük saptanması nedeniyle pozitif bulguların histopatolojik olarak kanıtlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Mediastinal evreleme açısından görüntüleme yöntemleri bilgi vermekte ancak doğru evreleme için histopatolojik incelemenin yapılması gerekmektedir.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerLenf nodları+5
Kadriye Banu Aktaş
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Comparison of lung adenocarcinosis subtypes PET results and short period survival

Lung cancer is the most common cause of cancer death worldwide. The most common subtype of lung cancer is adenocarcinoma in many countries. In 2011, the study group of the International Association for the Study of Lung Cancer (IASLC) / American Thoracic Society (ATS) / European Respiratory Society (ERS) proposed a new classification for lung adenocarcinomas. In line with this recommendation, the World Health Organization (WHO) 4th edition published in 2015 included new changes. While this classification includes subtyping of adenocarcinomas, it emphasizes the prognostic significance of these patological subtypes. Positron Emission Tomography/Computed Tomography (PET/CT) used in the diagnosis of lung cancer is a method to measure the amount of fluorodeoxyglucose (FDG) absorption of suspicious lesions. This value is referred to as the Standard Uptake Value (SUV). SUV value >2.5 is considered suspicious for malignancy. In this study, in acinar, lepidic, micropapillary, papillary and solid subtypes of 152 adenocarcinoma cases of which the lungs were resected between January 2010 and January 2016; the relationship between SUV max values in PET-CT and survival was examined. A total of 152 (100%) operated patients, 112 (73.7%) male and 40 (26.3%) female, were included in the study. The mean age of the patients was 64.2 ± 8.6 (41-88). When the distribution of patients according to subgroups was examined; it was observed that there were 84 acinar (55%), 31 solid (20%), 23 lepidic (15%), 9 papillary (5%) and 5 micropapillary (3%). There was no significant difference in the distribution of subgroups according to age (p = 0.404). In the distributions of the sexes to the subgroups; acinar, solid, lepidic, papillary, and micropapillary were seen in men respectively; while subgroups of acinar, lepidic, solid, papillary and micropapillary were seen in women respectively. When the PET uptakes of the subgroups were examined, the difference between the groups was statistically significant (p=0.004); it was found that the greater uptake was in the solid (9,76) group, followed by micropapillary (8.98), acinar (8.06), papillary (5.82) and lepidic (4.23) subgroups. Patients participating in the study were followed for a mean of 40.2 ± 22.04 months, median of 36.62 (1-87); according to Kaplan-Meier life analysis, an interpretation of 59.65 ± 2.81 months (54.13-65.16 months) was made possible. When the distribution of patients according to TNM staging was evaluated; stage I was found to be 48.68% (n=74), stage II 25.0% (n=38), stage III 25.0% (n=38) and stage IV 1.31% (n=2). Survival between stages was statistically significant (p=0.001) when 1,3,5 years of survival was examined for all patients according to their stage; survival rates according to the stage were Stage I; 95%, 77%, 69%, Stage II; 92%, 72%, 10%, Stage III 80%, 45%, 9%, Stage IV 50%, 0%, 0% respectively. When the mean survival rate of the subgroups was examined; it was 57.4 months in acinar, 61.6 in lepidic, 44.5 in micropapillary, 66.0 in papillary and 59.7 in solid, was not statistically significant (p = 0.587). Conclusion: Although the most frequent subtype of lung adenocarcinomas was found as acinar in women and in men, the least frequent as micropapillary; statistically significant associations between age and sex were not achieved (p = 0.404). When the PET uptakes of the subgroups were examined, it was observed that the greater uptake was in the solid group and the least uptake was in the lepidic group (p = 0.004). Despite the fact that survival was determined to be statistically significant according to staging, no significant difference was found between survival of subgroups for the same stage. Keywords: Lung adenocarcinoma, classification, Positron Emission Tomography/Computed Tomography (PET/CT), survival

AdenocarcinomaLung diseasesLung neoplasms+4
Bahar Ağaoğlu Şanlı
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Künt toraks travması ile izole bilateral akciğer kontüzyonu oluşturulan deneysel rat modelinde budesonit ve interlökin 10 etkinliğinin araştırılması

GİRİŞ: Acil servise başvuran travmalı olguların %25'ini toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalı hastaların büyük bir bölümünde kot fraktürü ve akciğer kontüzyonu gelişir. Major toraks travmalarının %30-75'inde ortaya çıkan akciğer kontüzyonu mortalite ve morbiditesi yüksek ciddi bir yaralanmadır. İzole ağır bir kontüzyonda %11 olarak verilen mortalite ilave yaralanmaların varlığında %22'ye çıkmaktadır (6).Çalışmamızda, akciğer kontüzyonunda inhale steroid olan budesonit ve antiinflamatuvar sitokinlerden IL-10'un koruyucu etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEMLER: Çalışmada 55 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat kullanıldı. Sham grubu hariç diğer gruplara izole künt toraks travması uygulanarak akciğer kontüzyonu oluşturuldu. Travmanın şiddeti 1.45 jolue olarak belirlendi. Budesonit ve IL-10 gruplarına travmadan 30 dakika önce, travma sonrası 1. ve 2. gün budesonit oragastrik olarak, IL-10 intraperitoneal olarak verildi. Kontrol grubuna sadece künt toraks travması uygulandı. Grupların 0, 1, 2 ve 3. günlerde kan gazları, kan glutatyon, malondialdehit ve TNF alfa değerleri; akciğer dokusu histopatolojik değerlendirme ve bronkoalveolar lavaj hücre sayımı sonuçları kaydedildi.BULGULAR: Travma sonrası 5 (%9) ratta mortalite gelişti. Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında PaO2 ve SatO2 değerleri kontrol grubuna göre yüksek gözlendi (p<0,05). PaO2 değerinde, budesonit, IL-10 ve sham grupları arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). SatO2 değerinin budesonit ve IL-10 grupları arasında farklılık göstermediği (p>0,05), bu gruplardaki SatO2 değerinin sham grubuna göre düşük olduğu gözlendi (p<0,05). PaCO2 değeri sham grubunda diğer gruplardan yüksek olup (p<0,05), kontrol, IL-10 ve budesonit grupları arasında farklı değildi (p>0,05).Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında malondialdehit ve TNF alfa değerlerinin kontrol grubuna göre düşük olduğu (p<0,05), budesonit grubunda TNF alfa değerinin IL-10 grubuna göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). TNF alfa değerinde IL-10 grubu ile sham grubu arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Budesonit, IL-10 ve sham grupları arasında malondialdehit değerinde fark gözlenmedi (p>0,05).Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında glutatyon değerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu (p<0,05), budesonit grubunda glutatyon değerinin IL-10 grubuna göre düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Glutatyon değerinde IL-10 grubu ve sham grubu arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05).Budesonit ve IL-10 gruplarında akciğer hasar skorlama ortalaması sham grubundan yüksek, kontrol grubundan düşük bulundu (p<0,05). Bronkoalveoler lavaj inflamatuar hücre sayısı kontrol grubunda diğer gruplardan yüksek bulundu (p<0,05).SONUÇ: Ratlarda oluşturulan akciğer kontüzyonunda budesonit ve IL-10 kullanımının akciğerde kontüzyon şiddetini azalttığını ve inflamatuar reaksiyonu en aza indirdiğini gözlemledik.

AkciğerBudesonidGöğüs+3
Kubilay Öcalan
Afyon Kocatepe University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Künt toraks travması ile izole bilateral akciğer kontüzyonu oluşturulan deneysel rat modelinde deksametazonun etkinliğinin araştırılması

GİRİŞ: Travmalı olguların %25'ini toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalı hastaların büyük bir bölümünde kot fraktürü ve akciğer kontüzyonu gelişir. Major toraks travmalarının %30-75'inde ortaya çıkan akciğer kontüzyonu mortalite ve morbiditesi yüksek ciddi bir yaralanmadır. İzole ağır bir kontüzyonda %11 mortal seyreder. Pulmoner kontüzyon sonucunda ortaya cıkan pnomoni, akut solunum yetmezliği sendromu ve uzamış mekanik ventilasyon gibi klinik tabloların semptomatik tedavileri dışında belirlenmiş ve kullanılan bir tedavi yontemi yoktur. Çalışmamızda ratlara travma modeli ile pulmoner kontüzyon oluşturuldu. Oluşturulan pulmoner kontüzyonlu ratlarda deksametazonun lipid peroksidasyonu, serbest oksijen radikalleri üzerine biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırıldı.GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmada 61 adet Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı. Sham ve kontrol grubu hariç diğer gruplara izole künt toraks travması uygulanarak akciğer kontüzyonu oluşturuldu. Travmanın şiddeti 1.5 joule olarak belirlendi. Deksametazon grubuna künt toraks travması uygulandıktan sonra 1, 2 ve 3. gün intraperitoneal 3mg/kg dekort verildi. Kontüzyon grubuna sadece künt toraks travması uygulandı. Grupların 0., 1., 2. ve 3.günlerde kan gazları, dokuda malondialdehit, süperoksit dismutaz, akciğer dokusu histopatolojik değerlendirme sonuçları ve yaş / kuru akciğer ağırlıkları kaydedildi.BULGULAR: Travma sonrası 5 (%8,1) ratta mortalite gelişti. PO2 değeri (mmHg); Sham grubunda, 3. gündeki kontüzyon grubuna göre yüksek, 3. gün deksametazon grubuna göre ise düşük bulundu (p<0,05). 1. ve 3. günde deksametazon grubunda, sham grubu ve 1. ve 3. gündeki kontüzyon grubuna göre yüksek pO2 değerleri ölçülürken (p<0,05), 2. gündeki deksamtezon grubunda da diğer gruplara göre yükselme gözlendi (p>0,05).MDA değeri (pmol/ml/mg); Kontüzyon grubu, sham, kontrol ve 1., 2., 3. günlerdeki deksametazon grupları ile karşılaştırıldğında MDA değerinin kontüzyon grubunda yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Deksametazon grubunda ise 1., 2. ve 3.günlerdeki kontüzyon gruplarına göre MDA değerinde anlamlı düşme izlendi (p <0,05). Deksametazon grubunda kontrol ve sham grubuna göre MDA değeri yüksek ölçüldü (p<0,05) .SOD değeri (U/g/mg); Sham grubu, kontüzyon ve deksametazon grupları ile karşilaştırıldığında SOD değerinin düşük olduğu gözlendi (p <0,05). Sham grubu ile kontrol grubu arasında ise fark gözlenmedi. 2 ve 3. gün deksametazon grubunda, 1., 2. ve 3. günlerdeki kontüzyon grubuna göre SOD değerinin belirgin düşük olduğu izlendi (p<0,05).Patoloji Skoru; 1., 2., 3. gün kontüzyon ve 1., 2. ve 3.gün deksametazon gruplarında, sham ve kontrol grubuna göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05) Kontüzyon ve deksametazon grupları karşılaştırıldığında patolojik skorunun deksametazon grubunda kontüzyon grubuna göre düşük olduğu izlendi (p>0,05) 3. gün deksametazon grubu, 3.gün kontüzyon grubuna göre izlenen yükselme anlamlıydı (p<0,05).Lökosit infiltrasyon skoru; Sham grubunda 1., 2. ve 3. gün kontüzyon grubu ve 1., 2., ve 3.gün deksametazon grubuna göre lokosit infiltrasyon yüzdesi düşüktü (p<0,05). 1.gün 2. ve 3.gün kontüzyon grubunda lökosit infiltrasyon yüzdesi 1., 2. ve 3.gün deksametazon grubuna göre yüksek olup her iki gruptada yüzde artan gün sayısı ile giderek azaldı, deksamteazon verilen grupta izlene azalma anlamlı idi (p<0,05),SONUÇ: Çalışmamız künt travmayla izole akciğer kontüzyonu oluşturulan ratlarda deksametazon kullanımının akciğerde oluşan kontüzyon şiddetini azalttığını, inflamatuvar reaksiyonu en aza indirdiğini ve koruyucu etkileri olabileceğini göstermiştir.

AkciğerKaburga kırıklarıKontüzyonlar+5
Gökçen Doğan
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda pnömonektomi sonrası retinoik asitin karşı akciğer büyümesi üzerine etkileri

ÖZET:Ratlarda pnömonektomi sonrası retinoik asitin karşı akciğer büyümesi üzerine etkileriDr. Bekir Sami Karapolat, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi AD,İzmir, Türkiye.Amaç: Göğüs cerrahisinde pnömonektomi işlemi sıkça uygulanan ameliyatlardan biridir.Pnömonektomi yapılması çoğu zaman hasta ve cerrahi ekip için problem teşkil etmektedir.Çünkü postoperatif dönemde, preoperatif olarak hastalar solunum fonksiyonları açısından nekadar iyi değerlendirilirse de kalan akciğer dokusunun hasta için yeterli olamama ihtimali herzaman mevcuttur. Postoperatif dönemde, hastaların yaşam kalitesi açısından akciğerdokusunun hacim ve işlem olarak büyümesi arzu edilen bir durumdur. Bu büyümeyi sağlamakiçin birçok ajan kullanılmıştır. Normalde akciğer dokusunun fötal matürasyonunda rol alanretinoik asit de bu ajanlardan biridir. Bu çalışmada pnömonektomi sonrası karşı akciğerinbüyümesi üzerinde eksojen olarak verilen retinoik asitin etkileri araştırılmıştır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada aynı koloniden 21 adet yetişkin, erkek Wistar albino ratkullanılmıştır. Ratlar A, B ve C olarak üç gruba bölünmüştür. Grup A, sham grubudur vesadece sol posterolateral torakotomi yapılmıştır. Grup B ve C' de ise ratlara sol posterolateraltorakotomi ile sol pnömonektomi yapılmıştır. Grup A ve B' ye herhangi bir ilaç tedavisiuygulanmamıştır. Grup C' de ise ratlara operasyon esnasında intraperitoneal retinoik asit (0,5mikrogram / gr) verilmiş ve sonrasında 9 gün bu uygulamaya aynı dozda devam edilmiştir.10. günün sonunda ratlar sakrifiye edilmiş, total vücut ağırlıkları ve sağ akciğer ağırlıklarıölçülmüştür. Akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Akciğer volümü ve ağırlığısakrifiye öncesi vücut ağırlığı ile oranlanmış ve akciğer ağırlık ve volüm indeksleribulunmuştur. Sonuçlar istatistiksel olarak Wilcoxon Signed Ranks ve Kruskal Wallis testleriile değerlendirilmiştir.Bulgular: Retinoik asit uygulanan grupta deneyin sonunda rezidü akciğerin hacim veağırlığında Grup B' de Grup A' ya göre, Grup C' de ise diğer iki gruba göre daha fazla artışsaptanmıştır. Akciğer volüm ve ağırlık indeksleri Grup B' de Grup A' ya göre ve Grup C' deGrup A ve B' ye göre daha yüksek bulunmuştur. Histopatolojik olarak Grup C' de akciğerdokusunun alveoler yapısında boyut ve hacim olarak anlamlı artış tespit edilmiştir.Sonuç: Retinoik asit pnömonektomi sonrasında karşı akciğer dokusunda kompansatuvarbüyümeye katkıda bulunmaktadır. Pnömonektomili olgularda retinoik asit kullanımı,fonksiyonel kapasitede artışa sebep olabilecektir.5

Bekir Sami Karapolat
Dokuz Eylül University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Videotorakoskopi yapılan hastalarda multimedya destekli hasta eğitiminin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkisi

Preoperatif multimedya destekli hasta bilgilendirmesi postoperatif ağrı, anksiyete ve hatta postoperatif komplikasyonlar açısından olumlu etkiler göstermektedir. Bu çalışmanın amacı VATS yapılan hastalarda cerrahi öncesinde sözel ve yazılı bilgilendirmeye ek olarak uygulanan multimedya destekli bilgilendirmenin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkilerini saptamaktır. VATS yapılan 50 hasta çalışmaya alındı ve iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da bazal STAT-T testi operasyon öncesi ve sonrası STAI-S testi uygulandı. Multimedya bilgilendirme grubuna (MBG) ~6 dakikalık bilgilendirme videosu izletildi ve STAI-S testi tekrarlandı. Hastaların demografik verileri, cerrahi özellikleri, SFT değerleri, vital bulguları, VAS skorları ve analjezik tüketimleri kaydedildi. Her iki grup arasında demografik veriler, cerrahi özellikler ve SFT değerleri arasında anlamlı fark yoktu. STAI-T, preop STAI-S ve postop STAI-S skorları arasında anlamlı fark mevcut idi (sırasıyla, p=0,002; p=0,001; p<0,0001). Kontrol grubunda postop STAI-S skorları anlamlı düzeyde azalırken MBG'nda bu değişim izlenmedi (sırasıyla, p=0,010; p=0,656). Vital bulgulardan nabız parametresinde MBG'nda anlamlı değişim saptandı (p<0,0001). VAS skorları ve analjezik dozları açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Gruplar içerisindeki 3 günlük değişime bakıldığında tümünde anlamlı düzeyde azalma saptanırken, kontrol grubunda Tramadol dozundaki değişim anlamlı bulunmadı (p=0,115). Çalışmamızda preoperatif multimedya bilgilendirmenin anksiyete üzerine etkisi olmasa da, postoperatif ağrı üzerine kısmen etkili olduğu sonucuna ulaştık.

AnksiyeteAğrıAğrı-postoperatif+6
Adem Gencer
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda sentinel lenf nodlarının intraoperatif peritümoral Tc 99m nanokolloid injeksiyonu ve gama kamera ile saptanarak, tutulumunun mediastinal yayılımın değerlendirilmesinde ve diseksiyonundaki öneminin araştırılması

Arife Ayten
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer spontan pnömotoraks gelişen bireylerde haller indeksi ve diğer risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada, Primer Spontan Pnömotoraks (PSP) gelişim riskinin değerlendirilmesinde Haller İndeksi (HI) ve diğer demografik, klinik ve radyolojik risk faktörlerinin etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde 2019-2025 yılları arasında yürütülen retrospektif, kesitsel, vaka-kontrol çalışmasına, PSP tanısı almış 224 hasta ve aynı yaş grubundan (18-35 yaş) 197 kontrol bireyi dahil edilmiştir. Sekonder spontan pnömotoraks, travmatik pnömotoraks, iyatrojenik pnömotoraks, konjenital pnömotoraks, toraks maligniteleri, sendromik veya genetik hastalık öyküsü olan bireyler çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), sigara kullanım durumu gibi demografik ve klinik verileri ile anteroposterior çap ve lateral çap ölçümleri PACS sisteminden elde edilmiştir. Haller İndeksi, lateral çapın anteroposterior çapa bölünmesiyle hesaplanmıştır. İstatistiksel analizlerde Shapiro-Wilk normallik testi sonrasında, normal dağılım gösteren değişkenler için Student's t-testi, göstermeyenler için Mann-Whitney U testi, kategorik değişkenler için ise Ki-kare testi kullanılmıştır. PSP gelişimini öngören bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış, modelin sınıflama başarısı ROC eğrileri ve AUC değeri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Toplam 421 bireyin (PSP: 224; Kontrol: 197) verileri analiz edilmiştir. PSP grubundaki bireylerin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha genç (p<0.001), daha zayıf (p<0.001) ve daha uzun boylu (p<0.001) olduğu saptanmıştır. Ayrıca, PSP grubunun BMI değerleri de anlamlı derecede düşük (p<0.001) bulunmuştur. Cinsiyet dağılımında, PSP grubunun %84,8'inin erkek olduğu (kontrol: %61,4 erkek, p<0.001) ve sigara kullanım oranının da PSP grubunda anlamlı biçimde yüksek (p<0.001) olduğu belirlenmiştir. Radyolojik ölçümlerde, PSP grubunda anteroposterior çapı (p<0.001) ve lateral çap (p<0.001) anlamlı derecede daha geniş iken, Haller İndeksi (p<0.005) anlamlı derecede daha düşük çıkmıştır. Lojistik regresyon analizinde, lateral çapın (OR=14.88; p<0.0001) PSP gelişimi için anlamlı bir risk faktörü olduğu; yaş (OR=0.40; p=0.0032), kilo (OR=0.13; p<0.0001) ve Haller İndeksi'nin (OR=0.28; p=0.0006) ise koruyucu faktörler olduğu belirlenmiştir. Boy uzunluğu, sigara kullanımı ve cinsiyetin PSP gelişimi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi gösterilememiştir. Modelin öngörü performansı yüksek olup, AUC değeri 0,89 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, PSP'nin genç, erkek, uzun boylu, düşük vücut ağırlığına ve düşük vücut kitle indeksine sahip bireylerde daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Geniş lateral çapın PSP gelişimi için bağımsız bir risk faktörü olduğu; yaş, kilo ve Haller İndeksi'nin ise koruyucu etkileri olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, torasik yapının morfolojik özelliklerinin PSP patofizyolojisinde rol oynayabileceğini ve bu demografik ve anatomik parametrelerin PSP'ye yatkın bireylerin belirlenmesinde, tanı ve tedavi süreçlerinin kişiye özel planlanmasında değerli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.

Muhammed Yavuz Haktanır
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde TH17'nin sağ kalım ve nüks ile ilişkisi

Amaç: IL-17 pozitif hücrelerin varlığı, çeşitli kanserlerde olduğu gibi akciğer kanserinde de gözlenmektedir. TH17 hücresinin akciğer kanserinde oynadığı rol halen netleştirilememekle birlikte genellikle kısa sağ kalım ve kötü prognoz ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, KHDAK hastalarında IL-17'nin prognostik önemini belirlemek, KHDAK dokularında ve kanda IL-17 ekspresyonu ile nüks ve sağ kalım arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: IL-17'nin ekspresyonu, KHDAK 39 hastanın -80°C' de arşivlenmiş tümörlü ve sağlıklı dokusunda immünohistokimya ile ve KHDAK 41 hastanın -80°C' de arşivlenmiş periferik kan örneğinden serumda ELISA ile analiz edildi. IL-17 ekspresyonu ile klinik parametreler arasındaki korelasyonu analiz etmek için χ2 testi kullanıldı. IL-17 ekspresyonu ile genel sağkalım ve hastalıksız sağ kalım arasındaki korelasyonu analiz etmek için Kaplan- Meier yöntemi kullanıldı. Bulgular: Tümörlü dokuda sağlıklı dokuya göre daha yüksek düzeylerde IL-17A tespit edildi. Sağlıklı ve tümörlü dokusunda IL-17A bakılan 39 KHDAK hastasının %51,3'ünde, serumda IL-17A bakılan 41 hastanın %47,6'sında yüksek IL-17 ekspresyonu gözlendi. Hastalardan %38,4'ü adenokarsinom, %50,6'sı skuamoz hücreli karsinom tanısı almıştı. Sağlıklı ve tümörlü dokularda IL-17A bakılan hastaların %23,1'i, serumda IL-17A bakılan hastaların %34,1'i ileri evrede olarak değerlendirildi. IL-17A'nın skuamoz hücreli akciğer kanserinde adenokarsinoma göre anlamlı olarak daha yüksek düzeylerde eksprese edildiği gözlendi. Dokuda yapılan analizlerde erken evre hastalıkta düşük IL-17A düzeyleri daha uzun hastalıksız ve genel sağ kalım süreleri ile ilişkili bulundu. İleri evre hasta grubunda ise adenokarsinomdan farklı olarak skuamoz hücreli akciğer kanseri tanısı olan hastalarda istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte IL-17A düzeyleri yüksek olan hastaların düşük olanlara göre hastalıksız sağ kalım süreleri daha uzun saptandı. Sonuç: IL-17A, akciğer kanserinin histopatolojik tanı ve TNM evresine göre hastalıksız sağ kalımda ve akciğer kanseri metastazında rol oynayan bir immun sistem temel düzenleyicisidir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGen ifadesi+4
Kamran Alıyev
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner kontüzyon modeli oluşturulan ratlarda glutamin ve arjinin tedavisinin inflamatuvar yanıta etkisi

Amaç: Biz çalışmamızda; immuno-inflamatuar yanıtta önemli rolu olan glutamin ve/veya arjinin tedavisinin deneysel travma modelinde etkili olup olmadığını histopatolojik olarak değerlendirdik. Çalışmamızın amacı pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun azalması için erken dönemde glutamin ve/veya arjinin tedavisinin etkinliğinin araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişkin, dişi ve ortalama 460 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanıldı. Ratlar rastgele olarak beş gruba bölünerek; sham ve travma gruplarında 3, arjinin, glutamin ve glutamin+arjinin gruplarında 6'şer olmak üzere randomize olarak gruplar oluşturuldu. İlk gruptaki ratlara travma uygulanmazken, diğer grup ratlara Raghavendran ve ark.'nın tariflediği izole bilateral pulmoner kontüzyon modelinin modifiye şekli ile kontüzyon uygulandı. İlk gruptaki ratlara herhangi tedavi uygulanmazken, ikinci grup ratlara intraperitoneal (i.p) %0,9 serum fizyolojik uygulandı. Üçüncü grup ratlara i.p glutamin, dördüncü grup ratlara i.p arjinin ve son tedavi grubundaki ratlara glutamin + arjinin tedavisi i.p olarak uygulandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden üç gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede üç farklı parametre; inflamasyon yoğunluğu, intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Travma ile glutamin ve arjinin gruplarının karşılıklı analizinde; hem glutamin hem de arjinin grubunda her üç histopatolojik parametrede iyileşme izlenmiş ve istatistiksel olarak 2 anlamlılık saptanmıştır. Ratlarda glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi sonucunda iki molekülde de benzer etkiler olduğu görüldü. Tedavi alt gruplarının değerlendirilmesinde, glutamin ve arjininin tedavide birlikte uygulanması, glutamine göre intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon açısından benzer etkiler göstermesine rağmen, parankimal inflamasyon yoğunluğu açısından tek glutamin tedavisine göre daha olumsuz sonuçlara neden olduğu görüldü. Her üç skorlamada da; Glutamin ve arjininin tedavisinin birlikte uygulandığı ratlarda, tek başına arjinin tedavisine göre daha az etkili olduğu görüldü. Sonuç: Pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun tedavisinde; glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi ile faydalı sonuçlar izlenmesine rağmen, bu iki molekülün kombine uygulanmasının diğer tedavi gruplarına kıyasla daha az etkili olduğunu saptadık.

AkciğerArjininGlutamin+5
Shukur Musayev
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan hastalarda gelişen postoperatif pulmoner komplikasyonların incelenmesi

İnterstisyel Akciğer Hastalığı Ön Tanısıyla Akciğer Biyopsisi Yapılan Hastalarda Gelişen Postoperatif Pulmoner Komplikasyonların İncelenmesi Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde interstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan ve patoloji sonucu interstisyel akciğer hastalığı ile uyumlu çıkan hastalardan postoperatif 1 hafta-1 aylık dönemde gelişen postoperatif komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2017 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda interstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan ve patoloji sonucu interstisyel akciğer hastalığı ile uyumlu çıkan hastalar hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak taranmış ve klinik izlemlerine, patoloji sonuçlarına, preoperatif solunum fonksiyon testlerine ve radyolojik görüntülemelerine ulaşılabilinen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 140 hasta dahil edildi.Hastaların yaş ortalaması 56,96 ± 11,18 yıl olup, hastaların %50,7'si (n=71) kadın ve %49,3'ü (n=69) erkekti. Hastaların %52,1'i (n=73) 60 yaşın altındaydı. Hastaların beden kitle indeksi ortalaması 28,89 ± 5,33 idi. Hastaların %50'si (n=70) sigara içmiyorken %50'si (n=70) operasyon zamanından önce sigara içmiş veya hala içmeye devam etmekteydi. Hastaların ortalama sigara içme miktarı 16,54±23,68 p/yıl olarak saptandı. Hastaların %74,3'ünün (n=104) en az bir adet komorbiditesi mevcuttu. Hastalardaki postoperatif en sık patolojik tanılar; % 26,4 UİP (n=37), % 17,9 HSP (n=25), % 15,7 NSİP (n=22) olarak saptandı. Hastaların %5'inde (n=7) ise yetersiz örnek nedeniyle tanı konulamadığı saptandı. Hastaların % 40'ının (n=56) operasyonunun VATS ile yapıldığı saptandı. Hastaların biyopsi lokalizasyonları olarak en sık (n=99, % 71) sağ akciğer her 3 lobundan biyopsi yapıldığı saptandı. Hastaların biyopsi tarafları incelendiğinde; % 88'inin (n=123) sağ akciğerden yapıldığı saptandı. Hastaların % 57,2'sinin (n=79) FEV1 yüzdesinin % 80 ve üzerinde olduğu, % 63'ünün (n=87) FVC yüzdesinin % 80'in altında iken olduğu saptandı. Hastaların postoperatif dönemde hastanede yatış sürelerinin ortalaması 5,9±3,62 gün idi. Hastaların %62,9'unun (n=88) hastanede yatış süresi 5 gün ve altında olduğu saptandı. Hastaların % 22,1'inde (n=31) en az bir tane postoperatif komplikasyon gelişmiş olduğu görüldü. Bu komplikasyonlardan en sık görülenler; uzamış hava kaçağı % 6,4 (n=9), pnömoni % 7,1 (n=10), dispne % 5 (n=7) idi. Ayrıca 3 tane de (% 2,1) mortalite olduğu görüldü. Hastaların cinsiyeti,yaşı, beden kitle indeksi, sigara içme durumu, komorditeleri, patolojik tanıları, operasyon şekli, biyopsi tarafı ile komplikasyon gelişme durumu arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptandı. Komplikasyon gelişmeyen hastalarda, komplikasyon gelişen hastalara göre FEV1 yüzdesinin ve FVC değerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi ( p= 0,018, p=0,023). Komplikasyon gelişen hastalarda, komplikasyon gelişmeyen hastalara göre hastanede yatış süresinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi ( p= 0,000). Sonuç: İAH, geniş spektrumlu ve karmaşık bir hastalık grubudur. Tanı koyma sürecinden tedavi planlanmasına kadar geçen süreç zor olduğu gibi sonuç alma açısından da klinisyenleri çaresiz bırakabilmektedir. Tanı koyma genellikle multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Klinik ve radyolojik olarak tanı koymada başarısız olunması halinde son çare görülen akciğer biyopsisi ile patolojik tanısının konulmasında bile ciddi zorluklar yaşanmaktadır. Akciğer biyopsisi de İAH'da parankimal tutulumların yaygın olduğu düşünülürse postoperatif dönemde ciddi komplikasyon riskini barındırmaktadır. Bu konuda yapılacak daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnterstisyel akciğer hastalıkları, Akciğer biyopsisi, Postoperatif komplikasyonlar

Emin Ünal
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda cerrahi öncesi FDG-PET/BT tümör SUVmax değerinin cerrahi sonrası lenfovasküler invazyon varlığı ve sağkalım ile ilişkisinin araştırılması

Akciğer kanseri grubunun tanı anında %56.5'inin uzak metastaz yaptığı görülür. Tümör dokusu etrafında bulunan kan ya da lenfatik sistem damarlarının endotel tabakasında tümöral hücrelerin görülmesi LVİ olarak adlandırılır. LVİ varlığı hastada erken metastaz, kötü prognoz belirtisi olarak kabul edilir. LVİ varlığının erken tahmin edilebilir olması halinde hastalarda metastaz risk oranının azalacağı ve sağkalım üzerine olumlu etki edeceği düşünülerek, retrosektif olarak bu çalışma yapıldı. Çalışmaya ameliyat öncesi FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri bilinen, ameliyat sonrası patolojik tanısı KHDAK gelen hastalar alındı. KHDAK tanılı hastalar, LVİ varlığına göre gruplandırıldı, LVİ varlığı ile FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri arasında bir orantısallık olup olmadığı araştırıldı. Retrospektif olarak yaptığımız bu çalışmada kliniğimizde 01.01.2014-20.02.2023 tarihleri arasında ameliyat edilen, ameliyat öncesi FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri bilinen, ameliyat sonrası patoloji tanısı KHDAK gelen toplam 376 hasta değerlendirildi. Bu hastalar LVİ varlığı olanlar ve olmayanlar, KHDAK'nin histolojik alt tiplerinden adenokarsinom-YHK-büyük hücreli karsinom ve diğerleri olmak üzere 3 grup şeklinde, kadın-erkek cinsiyetleri, tanı koyulma yaşları, tümör boyutu, cerrahi sonrası 5 yıllık sağkalım ve genel sağkalım oranları, FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri incelenerek bu çalışma yapıldı. Bu grupların istatistiksel analizinde IBM SPSS Statitics Data Editör 2023 kullanıldı. Çalışmadaki sonuçların yarıdan fazlasının literatürdeki benzer çalışmaların sonuçları ile az uyuştuğu görüldü. Buna sebep olarak sigara öyküsünün sorgulanmaması, tümör lokalizasyonu ve yapılan cerrahi işlemin türünün ve rezeksiyon şeklinin belirtilmemesi, cerrahi sonrası onkolojik tedavi durumunun değerlendirilmemesi, hastalığın evresinin belirtilmemesi ek hastalık durumunun belirtilmemesi vb. düşünüldü. Yine de literatürdeki benzer çalışmalar incelendiğinde LVİ varlığının metastaz ve kötü prognozun belirtisi olduğu görüldü. Ayrıca FGD-PET/BT tümör SUVmax değeri ile LVİ varlığının korelasyon gösterdiğini belirten araştırmalar literatürde görüldü. Çalışmamızın literatüre faydalı olacağı düşünüldü.

Sadullah Aksoy
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larıngotrakeal stenoz nedenıyle rezeksıyon yapılan hastalarda yaşam kalıtesının araştırılması

Amaç: Bu çalışmada kliniğimize LTS ve TS nedeniyle başvuran hastalaların rezeksiyon öncesi ve sonrası kliniklerinin karşılaştırılması, operasyondan sonra gelişen komplikasyonların araştırılması, uzun dönemde nefes darlığı, ses kısıklığı, yutma sorunları açısından yaşam kalitelerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 -Mayıs 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'na LTS ve TS tanısıyla başvuran, cerrahi rezeksiyon veya RB ile dilatasyon yöntemleriyle tedavi edilen hastalar hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak tarandı. Klinik izlemlerine, radyolojik görüntülerine ulaşılan ve kayıtlı telefonlarından ulaşılarak anket yapılabilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 54 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 43,72±17,71 yıl olup, hastaların %40,7'ü (n=22) kadın, %59,3'si (n=32) erkekti. Hastaların %94'inde (n=51) uzamış entübasyona bağlı stenoz geliştiği saptandı. Stenotik segment uzunluğu ortalama 18,65±10,33 mm, ortalama entübasyon süresi ortalama 16,01±8,75 gün olarak saptandı. Hastaların %26'sında (n=14) LTR, %44'ünde (n=24) TR, %30'unda (n=16) RB ile dilatasyon yapıldı. Postoperatif dönemde komplikasyon gelişme oranı LTR yapılan hastalarda %50 (n=7), TR yapılan hastalarda %8,3 (n=2) olarak saptandı (p: 0,004). Postoperatif dönemde restenoz gelişme oranı LTR yapılan hastalarda %42,9 (n=6), TR yapılan hastalarda %4,2 (n=1) olarak saptandı (p: 0,003). Postoperatif dönemde VAS skor ortalaması LTR yapılan hastalarda 2,64±2,98, TR yapılan hastalarda 0,96±1,83, RB yapılan hastalarda 3,63±2,80 olarak saptandı (p: 0,005). SİYKÖ'ün fiziksel fonksiyonel alt boyut ortalama puanı LTR yapılan hastalarda 74,4±24,18 saptanarak TR ve RB yapılan hastalara göre daha düşük sesle ilgili yaşam kalitesine sahip olduğu saptandı (p:0,005). SİYKÖ'ün fiziksel fonksiyonel alt boyut ortalama puanı trakeostomize hastalarda (84,65±18,48) saptanarak trakeostomize olmayan hastalara göre daha düşük sesle ilgili yaşam kalitesine sahip olduğu saptandı (p: 0,009). Yaşam Kalitesi SF-36 kısa formun 8 alt ölçeklerin fiziksel fonksiyon, ruhsal sağlık, genel sağlık alt boyutlarında LTR, TR yapılan hastaların ortama skorları RB yapılan hastalara göre daha iyi olarak sonuçlandı. Sonuç: Özellikle laringeal bölgenin kompleks bir yapıya sahip olması nedeniyle hastalarda cerrahi rezeksiyon sonrası ses kısıklığı, yutma problemlerin gelişmesine ve yaşam kalitesinin olumsuz etkilemesine neden olmaktadır. Çalışmamızdaki LTR yapılan hastaların uzun dönemdeki hem sesle ilgli yaşam kalitesi hem genel yaşam kalitesi açısından TR yapılan hastalara göre daha düşük olduğu saptandı. Cerrahi tedavi genellikle başarılı bir sonuca varmasına rağmen LTS gelişen hastaların ses ve yutmayla ilgili sorunların daha fazla gelişmesi nedeniyle hastaların hem preoperatif hem postoperatif dönemde daha dikkatli yakın takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. LTR, TR yapılan hastaların yaşam kalitesini ayrıntılı şekilde değerlendiren az sayıda bildiriler mevcut olup çalışmamızla literatüre katkı sağlamayı amaçladık.

Goomaral Bayarsaıkhan
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer karsinomu nedeniyle lobektomi yapılan hastalarda postoperatif erken dönemde nötrofil lenfosit ve platelet lenfosit oranının sağkalıma etkisi

Giriş ve Amaç: Akciğer kanseri, kanser ile ilişkili ölümlerin önde gelen sebeplerindendir. Küçük hücre dışı akciğer kanserinde erken evrede cerrahi tedavi uygulanmaktadır. Tedavi sonrası prognoz ve sağkalım süreleri çeşitli faktörlere bağlı olarak değişmektedir. Bu çalışmada sağkalım üzerine ön gördürücü etkisi olabilecek faktörleri tespit etmek ve nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranlarının etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde 01.01.2016 ile 31.12.2022 tarihleri arasında ameliyat edilip küçük hücre dışı akciğer kanseri tanısı alan 257 hasta retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sisteminden alınarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların çoğunluğunun erken evre olduğu, ortalama sağkalım süresinin yaklaşık 5,8 yıl olduğu görüldü. Tek değişkenli analizlerde kadınların, sigara içmeyenlerin, sol üst lob tümörlerinin daha iyi sağkalım ile; büyük hücreli karsinomun, ileri evrenin, eşlik eden kardiyovasküler hastalıkların, kronik böbrek hastalığının, patolojik lenf nodu tutulumunun, yüksek post-op nötrofil/lenfosit oranı ve düşük post-op hemoglobin değerlerinin kötü sağkalım ile ilişkili olduğu görüldü. Çok değişkenli analizlerde post-op NLR artışının, post-op hemoglobin düşüşünün, erkek cinsiyetin, hipertansiyonun bağımsız prediktif özelliği olduğu görüldü. Sonuç: Küçük hücre dışı akciğer kanserinde post-op nötrofil/lenfosit oranı ve post-op hemoglobin düzeylerinin sağkalım ön görme açısından cinsiyet ve komorbiditelerle birlikte kullanılması uygundur. Anahtar kelimeler: Küçük hücre dışı akciğer kanseri, nötrofil/lenfosit oranı, sağkalım.

Elerki Aksaray
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda lober ve sublober rezeksiyonların sağkalıma etkisi

Amaç: Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda küçük hücre dışı akciğer kanseri hastalarında yapılan lober ve sublober rezeksiyonun kıyaslanması ve sağkalım üzerine etkisinin araştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına 01.11.1999 ile 31.10.2020 yılları arasında başvuran ve preoperatif ve intraoperatif akciğer kanseri tanısı alan ve akciğer rezeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelenerek KHDAK tanısı olan ve rezeksiyon yapılan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastalar genel olarak 2 gruba ayrılmıştır. Bunlar; KHDAK tanılı lober rezeksiyon ve sublober rezeksiyon yapılan hasta grupları şeklinde ayrılmıştır. Bu hastaların genel sağkalımları karşılaştırılmıştır. KHDAK tanılı hastalarda lober ve sublober rezeksiyonun sağkalıma etkisine bakılmıştır. Bu hasta grubunda yaş ve cinsiyetin, tümörün histopatojik tipinin, kitlenin yerinin, yapılan rezeksiyonun, ek hastalıklarının , hastanın onkolojik tedavi alıp almamasının, tümörün boyutunun sağkalıma etkisinin olup olmamasını analiz edilmiştir. Genel sağkalım sürelerinin incelenmesinde Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi (p) 0.05 olarak alındı. Bulgular: Araştırma kapsamında 01.11.1999 ile 31.10.2020 yılları arasında olan Akdeniz Üniverstitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına başvurmuş ve akciğer kanseri tanısı preoperatif veya intraoperatif konulmuş, rezeksiyon uygulanmış 1158 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Bunların içinden kriterlerimize uygun 416 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Hastaların cinsiyetine göre değişkenine bakıldığında %20,9 kadın, % 79,1 erkek olarak hesaplanmıştır. Yaş grubuna göre bakıldığında hastaların %40,6'sı 18-60 yaş arası hastalar, %37,5 61-70 yaş arası hastalar, %21,9 ise 71 yaş ve üstü hastalardan ibarettir. Hastaların tümör histolojisine göre bakıldığında % 37,7 sküamöz hücre tipi, %59,3 adenokarsinom hücre tipi ve % 3 ise diğer patoloji hücre tiplerine aittir. 9. TNM sınıflamasına göre tümörün boyutuna göre bakıldığında %35,8 T1, T2 yüzde değeri %47,1, T3 yüzde değeri %9,3 ve T4 %7,6 olarak tespit edilmiştir. Ameliyattan sonra adjuvan kemoterapi alan hastalar %25,3 , adjuvan kemoterapi almayan hastalar ise %74,7 olarak belirlenmiştir. Sadece RT alan 8 hasta tespit edildi. Sublober rezeksiyon yapılan hastalarda cerrahi sınır yeterli olduğu için RT verilmemiş olduğu görüldü. Hem KT hem RT alan hastaların sayısı ise 13 olarak belirlendi. Çalışmaya alınan 416 hastanın 329'u erkek 87'si kadındı. Rezeksiyon uygulanan hastaların 310'una lober rezeksiyonlar ve 106'sına sublober rezeksiyonlar uygulanmıştı. Evreye göre sınıflandırmada 131 hasta 1A (%31,4), 119 hasta 1B (%28,6), 45 hasta 2A (%10,8) ,69 hasta 2B (%16,5) , 43 hasta 3A (%10,3) ve 9 hasta 3B ( % 2,1) olarak sınıflandırıldı. Lober ve sublober rezeksiyon yapılan hastaların sağkalım açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı. T1 ve T2 evresinde olanlarda ortalama yaşam süresi bakımından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. T3 ve T4 evresinde olan hastalarda ise sublober rezeksiyon yapılan hastalarda yeterli sayıda hasta bulunmadığından anlamlı bir istatistik yapılamadı. Hastaların evrelerine göre sağkalım süreleri incelendiğinde, evre 1B olan hastalardan lobektomi uygulananların ortalama yaşam süresinin sublober rezeksiyon uygulanan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Hastalar parankim cerrahi sınır uzaklıklarına göre karşılaştırıldıklarında, lobektomi uygulananların ortalama yaşam sürelerinin parankim cerrahi sınır uzaklığı 0-5 mm olan sublober rezeksiyon uygulananlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: KHDAK'nin cerrahi tedavisinde farklı cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Genel olarak KHDAK hastalarda sublober rezeksiyonların uzun dönem sağkalım sonuçları açısından tedavi için doğru seçenek olabileceği , özellikle 61 yaş üzeri ,T1-T2 tümörlerde cerrahi sınır uzaklığı olarak 5mm'den daha fazla bir mesafe bırakılarak sublober rezeksiyon yapıldığında tedavi için yeterli olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK), lobektomi, sublober rezeksiyon, sağkalım

Şahan Erdoğan
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri tanısıyla opere olmuş olguların mediastinal evrelemesinde yapay zeka kullanımı

Amaç: Primer akciğer karsinomu dünyada kanser sebepli ölümlerin en sık sebebidir. Doğru ve hızlı evreleme ile hastaların sağkalımını arttırmak mümkündür. Uzak metastazların belirlenmesinde yüksek sensitivite ve spesifite ile sonuç veren yöntemler olmasına rağmen mediastinal lenf nodu metastazının belirlenmesinde non-invaziv yöntemlerin spesifitesi düşüktür. Bu çalışmamızın amacı mediastinal lenf nodu metastazını yüksek doğrulukla saptayan bir yapay zeka modeli belirlemektir. Hastalar ve yöntemler: İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda primer küçük hücreli dışı akciğer karsinomu tanısı olan ve mediastinal evreleme amacıyla standart servikal mediastinoskopi yapılan toplam 472 hasta çalışmaya dahil edildi. Yapay zeka sınıflandırma algoritmaları, yapay zeka görüntü işleme yöntemleri ve SPSS Neural Network ile hastaların radyolojik görüntülemeleri ve mediastinal lenf nodlarının uzun aksı, kısa aksı, kitlenin SUVmax değeri, mediastinal lenf nodlarının SUVmax değeri, kitle ve mediastinal lenf nodlarının SUVmax oranı, PET-BT'den operasyona geçen gün sayısı, kitle boyutu, hiler SUVmax değeri, yaş, cinsiyet, adenokarsinom tanısı ve taraf bilgilerini kullanarak farklı yapay zeka modelleri oluşturuldu. Bu modellerin sensitivite, spesifite ve doğruluk oranları ile birlikte F1 skoru değerlendirildi. Bulgular: Yapay zeka ile görüntü işleme modeli mediastinal lenf nodu metastazlarını tespit etmede yetersiz kaldı. Yapay zeka ile görüntü işleme algoritmasının sensitivite, spesifite ve doğruluk oranları sırasıyla % 0, % 100 ve % 50 olarak saptandı. SPSS Neural Network analizinde ise aynı oranlar % 71.4, % 96.8, % 92.3 olarak belirlendi. Aynı değerler SMOTE uygulanmış lojistik regresyon analizinde % 92.3, % 91.2, % 91.5 ve F1 skoru 0.85 olarak belirlendi. En başarılı yapay zeka modeli olan Linear SVM modelinde ise bu değerler sırasıyla % 88.5, % 98.5, % 95.7 olacak şekilde en yüksek oranlara ulaşıldı. Benzer şekilde en yüksek F1 skoru 0.92 olarak Linear SVM yönteminde saptandı. Sonuç: Linear SVM modeli ile oluşturulacak yapay zeka modeli küçük hücreli dışı akciğer karsinomunda mediastinal lenf bezi metastazını değerlendirmede yüksek doğruluk oranı ve güvenle kullanılabilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+5
Eren Erdoğdu
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri tanısıyla sleeve veya konvansiyonel lobektomi uygulanan olguların karşılaştırılması: Propensity skor

Amaç: Sleeve lobektomi akciğerde merkezi yerleşimli tümörlerde parankim koruyucu bir cerrahi prosedürdür. Bu çalışmamızda küçük hücreli dışı akciğer kanseri nedeni ile kliniğimizde konvansiyonel veya sleeve lobektomi uygulanmış hastalarımızın genel özellikler, postoperatif sonuçlar, sağkalımlar ve prognostik faktörler açısından karşılaştırılması amaçlandı. Hastalar ve Yöntem: Ocak 2002 ve Ocak 2020 tarihleri arasında kliniğimizde patolojisi skuamöz hücreli karsinom ve adenokarsinom tanıları alan 196 sleeve lobektomi ve 280 konvansiyonel (standart) lobektomi uygulanan toplam 476 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş ortalaması 60.5 ± 9.2 iken 392 (% 82.4) erkek ve 84 (% 17.6) kadın hasta idi. Konvansiyonel lobektomi (KL) uygulanan olgularda 169 (% 60.4) hastaya sağ taraf cerrahisi yapılırken sleeve lobektomilerde (SL) 134 (% 68.4) hastaya sağ taraf cerrahisi yapıldı. KL grubunda 187 (% 66.8) hasta N0, 63 (% 22.5) N1 ve 30 (% 10.7) hasta N2 durumunda idi. SL grubunda ise 100 (% 51) hasta N0, 78 (% 39.8) N1 ve 18 (% 9.2) hasta N2 idi. Bu iki ayrı cerrahi teknik uygulanan hastalar; demografik özellikler, morbidite, mortalite, sağkalım ve evreleme açısından karşılaştırmalı analizi ve propensity skor eşleştirilmesi yapıldı. Bulgular: KL grupta T evresinin ileri olması komplikasyon gelişimi açısından anlamlı saptandı (p<0.0001). SL grubunda ise 60 yaş üstü olmak (p=0.005) ve neoadjuvan tedavi almak (p=0.012) komplikasyon gelişimi açısından anlamlı olduğu saptandı. Propensity skor eşleştirmesinde; KL ve SL grupları arasında komplikasyon gelişimi (p=0.605) ve postoperatif mortalite (p=0.723) açısından anlamlı fark saptanmadı. Propensity skor eşleştirilmesinde; beş yıllık sağkalım konvansiyonel grupta % 55 saptanırken sleeve grubunda sağkalım % 49 olarak saptandı (p=0.482). Multivaryan analizinde KL grubunda yaşın altmışın üzerinde olması (p=0.003), FEV1 yüzdesinin seksen dördün altında olması (p=0.019) ve perinöral invazyon varlığı (p=0.044) kötü prognostik faktör iken SL grubunda yaşın altmışın üzerinde olması (p=0.028), prognostik faktör varlığı (p=0.018) ve perinöral invazyon varlığı (p<0.0001) kötü prognostik faktör olarak saptandı. Sonuç: Bronşiyal sleeve lobektomi onkolojik açıdan uygun vakalarda konvansiyonel lobektomilere göre daha yüksek bir mortalite yaratmadan güvenle uygulanabilecek bir prosedürdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde cerrahi ve onkolojik açıdan uygun ise bronşiyal sleeve lobektomi güvenle tercih edilebilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+5
Melike Güler Ülker
İstanbul University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Pulmoner fizyoterapinin böbrek alıcılarında fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Böbrek transplantasyonu (BTx) sonrası uygulanan solunum fizyoterapisi ve güçlendirme egzersizlerinin, solunum, fiziksel performans, vücut kompozisyonu ve yaşam kalitesi (YK) üzerine etkisinin incelenmesidir. Yöntem: Antalya Medikalpark Hastanesi'ne ilk kez böbrek transplantasyonu olmak üzere başvuran 53 hastanın, preoperatif dönemde 6 dakika yürüme testi (6 DYT) skorları, zorlu ekspirasyonun 1.saniyesinde ölçülen solunum hacmi (FEV1) değerleri, el kavrama kuvvetleri, vücut kompozisyonu ölçümü verileri ve Kısa Form 36 Ölçeği (KF-36) ile yaşam kalitesi skorları kaydedilmiştir. Hastalar randomize şekilde iki gruba ayrılmıştır. Deney grubundaki hastalarla (n=27) taburculuğa kadar solunum egzersizi; taburculuktan sonra 2 hafta süresince solunum egzersizleri ile beraber haftada 3 gün alt ve üst ekstremite kuvvetlendirme egzersizleri çalışılmıştır. Kontrol grubuna (n=26) ise standart bakım uygulanmıştır. Postoperatif 3. Haftanın sonunda ölçümler tekrar edilmiş, gruplar arasında ilk ve son ölçümler arasındaki değişim miktarı istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Her iki grubun demografik bulguları karşılaştırıldığında benzerdi. KF-36'nın fiziksel fonksiyon alt parametresinin BTx sonrası deney grubunda BTx öncesine göre anlamlı olarak arttığı; kontrol grubunda ise azaldığı görülmüştür. Her iki grupta da 6 DYT, FEV 1 değerlerinin ve yaşam kalitesi ölçeğinin fiziksel rol güçlüğü , emosyonel rol güçlüğü, ruhsal sağlık, enerji/canlılık, genel sağlık alt parametreleri skorlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı ancak gruplar arasında anlamlı bir farklılık olmadığı görülmüştür. Hem kontrol hem deney grubunda KF-36 YK ölçeğinin ağrı alt parametresi skorlarının ve kavrama kuvvetlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değişmediği gözlenmiştir. Sonuç: BTx'den sonra 3 hafta boyunca uygulanan erken bir solunum fizyoterapisi ve kuvvetlendirme programının, hastaların yaşam kalitesini ve fiziksel fonksiyonlarını anlamlı olarak iyileştirdiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: pulmoner rehabilitasyon, böbrek transplantasyonu, postoperatif egzersiz.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliFizik tedavi+6
Zuhal Zeydan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserinde skip metastazların sağkalıma etkisi

Amaç: Bu çalışmada akciğer kanseri tanısı ile rezeksiyon yapılan hastalar arasından ipsilateral mediastinal metastatik lenf nodlarının (N2) bir alt grubu skip metastazlar (N1 negatif, N2 pozitif) olarak belirlendi. Saptanan skip metastazın yerinin, sayısının, tümörün histopatolojik tipinin ve yapılan ameliyatın tümörün hangi lobda olmasının sağkalıma etkisini araştırmak amaçlandı. Non-skip (N1 pozitif ile N2) hasta grubuyla genel sağkalımını karşılaştırmak amaç olarak belirlendi. Materyal ve Metod: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına Ocak 2000 ile Mart 2022 yılları arasında başvuran, akciğer kanseri tanısı alan ve akciğer rezeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelenerek N2 pozitif hastalar içerisinden N1 negatif N2 pozitif hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızda hastalar 2 gruba ayrıldı. Bunlar; N1 pozitif ile N2 pozitif hastalar ve N1 negatif olup N2 pozitif hasta grupları şeklinde ayrıldı. Bu hastaların genel sağkalımları karşılaştırıldı. Skip metastazlı hastalarda metastatik lenf nodunun yerinin, sayısının, sağkalıma etkisine bakıldı. Genel sağkalım sürelerinin incelenmesinde Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi (p) 0.05 olarak alındı. Bulgular: Araştırma kapsamında Ocak 2000 ile Mart 2022 arasında olan Akdeniz Üniverstitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'na başvurmuş ve akciğer kanseri tanısı konulan ve rezeksiyon uygulanmış 1158 hasta retrospektif olarak incelendi. Bunların içinden postoperatif patolojik N2 pozitif tanı alan hastalar içerisinden 45 skip metastaz ( N1 negatif N2 pozitif ) tanılı hastalar araştırmaya dâhil edildi. Hastaların cinsiyetine göre değişkenine bakıldığında %24,4 kadın, % 75,6 erkek olarak hesaplanmıştır. Yaş grubuna göre bakıldığında hastaların %31,1 50 yaş altı, %33,3, 50-65 yaş arası hastalar, %35,6 ise 65 yaş üstü hastalardan ibarettir. Hastaların tümör histolojisine göre bakıldığında % 57,8 sküamöz hücre tipi, %31,1 adenokarsinom hücre tipi ve % 11,1 ise diğer patoloji hücre tiplerine aittir. 8 TNM sınıflamasına göre tümörün boyutuna göre bakıldığında %33,3 T1, T2 yüzde değeri %26,7, T3 yüzde değeri %17,8 ve T4 %22,2 olarak tespit edilmiştir. Ameliyattan sonra adjuvan kemoterapi alan hastalar %82,2, adjuvan kemoterapi almayan hastalar ise %17,8 olarak belirlenmiştir. Skip metastaz grubu hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %34,5, medyan sağkalım süreleri ise 35,99 ay (%95 GA: 29,04-42,96) olarak hesaplanmıştır. Non-skip hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %31,3, medyan sağkalım süreleri ise 35,99 ay (%95 GA: 24,61-47,38) olarak hesaplanmıştır. Her iki grubun sağkalım oranları arasındaki kıyaslamasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Mediasten lenf nodu pozitif olan akciğer kanserli hastaların tedavisinde cerrahi tedavinin yeri konusunda halen ortak sonuca varılamadı. Çalışmamızda cerrahi uygulanmış skip metastazlı hastaların sağkalıma etkisini karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Skip metastazlı hastaların opere edilmesi halen daha tartışılmaktadır. Skip metastazlı hastaların lenf nodlarında bulunan metastaz sıklığına göre, primer tümörün lokalizasyonuna göre, yapılan cerrahi işlemine ve tümörün histopatolojik tipine göre karşılaştırıldığında hastaların sağkalım oranları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. 7 nolu lenf nodu istasyonunda metastaz saptanmasıyla sağkalım arasında anlamlı farklılık vardır. Skip metastazlı hasta gruplarının incelenmesi için daha geniş hasta gruplarıyla çalışmaların gerekliliği ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Akciğer Kanseri, N2, Mediastinal Lenf Nodu, Skip N2, Sağkalım.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıLenf nodları+3
Fırdovsı Farhadzada
Akdeniz University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Mental retardasyonlu bireylerde solunum kas eğitiminin etkinliğinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı mental retardasyonlu bireylerde solunum kas eğitiminin solunum kas gücü, egzersiz kapasitesi, anksiyete-depresyon düzeyi ve fonksiyonel mobilite üzerine etkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Bu çalışma 7/24 yatılı hizmet veren bir rehabilitasyon merkezinde yapılmıştır. Çalışmaya hafif veya orta mental retardasyon tanısı almış 36 birey dahil edilmiştir. Gruplar kontrol (n=18) ve çalışma grubu (n=18) olarak randomize şekilde iki gruba ayrılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin fiziksel özellikleri, MIP ve MEP değerleri, 6 dakika yürüyüş testi (6 DYT), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), süreli kalk yürü testi skorları kaydedilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm olgular 12 hafta süresince haftada iki gün fizyoterapi ve rehabilitasyon programına alınmıştır. Kontrol grubuna aeorobik egzersiz uygulanmıştır. Çalışma grubuna ise aerobik egzersizle beraber solunum kas eğitimi verilmiştir. Çalışmanın başında ve sonunda değerlendirmeler tekrar edilmiştir. Gruplar arasında, ilk ve son değerlendirmeler arasındaki değişim istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Her iki grubun demografik verileri karşılaştırıldığında benzerdi. MIP ve MEP değerleri 12 haftalık egzersiz programı sonrasında kontrol ve çalışma grubunda anlamlı olarak arttığı görülmüştür. Kontrol ve çalışma grubu arasında ise MIP değerinin çalışma grubu lehine anlamlı olarak artış gösterdiği görülmüştür. Gruplar arasında MEP değerinde anlamlı fark görülmemiştir. Her iki grupta da 6 DYT mesafesinde anlamlı düzeyde artış olmuştur. Fakat gruplar arasında anlamlı fark görülmemiştir. HADÖ ölçeğinin anksiyete ve depresyon paremetrelerinde, süreli kalk yürü testi süresinde her iki grupta da anlamlı bir azalma olmuştur. Fakat gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Sonuç: Mental retardasyonlu bireylere verilen solunum kas eğitimi, solunum kas gücünü, egzersiz kapasitesini, anksiyete-depresyon düzeyini ve fonksiyonel mobiliteyi anlamlı olarak iyileştirdiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: mental retardasyon, solunum kas eğitimi, fonksiyonel mobilite, anksiyete ve depresyon, egzersiz kapasitesi

AnksiyeteDepresyonHasta eğitimi+3
Demet Çağanay Demir
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00