Bingol University
Discipline

Medical Pathology

Bingol University

103

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik kolorektal karsinomlarda KRAS mutasyonu, mikrosatellit instabilite durumu ve histomorfolojik özelliklerin karşılaştırılması

Kolorektal kanserler, görülme sıklığı açısından akciğer ve meme kanserlerinden sonra üçüncü, kansere bağlı ölümlerde ise akciğer kanserlerinden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Kolorektal kanserlerin sık görülmesi ve yüksek mortalite oranları sebebiyle prognostik parametrelerin belirlenmesi, tedaviye doğru ve hızlı erişimin sağlanması önemlidir. Tümöre eşlik eden histomorfolojik özelliklerden Crohn benzeri lenfoid reaksiyon (CBLR) ve tümörü infiltre eden lenfositler (TİEL) iyi prognostik faktör olarak kabul edilirler. Prognostik rolü belirsiz olan desmoplastik yanıt (DY) ve kötü prognostik faktör olarak kabul edilen tümöral tomurcuklanma (TT) kolorektal kanserlerde değerlendirilen diğer histomorfolojik özelliklerdendir. Mikrosatellit instabilite (MSİ) ve KRAS mutasyonu da hem prognoz hem de tedavi seçimi açısından önemlidir. MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 genlerinin germline mutasyonları ile oluşan MSİ Lynch Sendromu'na, MLH1 hipermetilasyonu ile oluşan MSİ ise genellikle BRAF mutasyonu ile birlikte sporadik kolorektal kansere sebep olur. MSİ, kolorektal kanserlerin yaklaşık %15'inde görülür ve iyi prognostik faktördür. KRAS mutasyonu ise kolorektal kanserlerin %30-45'inde görülür, kromozomal instabiliteye sebep olur ve kötü prognostik faktördür. Çalışmamıza Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda kolorektal rezeksiyon materyalinden karsinom tanısı verilmiş ve 2016-2019 yılları arasında PCR ile KRAS mutasyonu bakılmış 109 olgu dahil edilmiştir. 70 olguda MSİ yorumu için immünhistokimyasal yöntem kullanılarak MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 ekspresyonlarına bakılmıştır. Amacımız histomorfolojik bulgular (CBLR, TİEL, DY, TT), MSİ ve KRAS mutasyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamıza dahil olan olguların %32,1'inde (35/109) CBLR, %45'inde (49/109) TİEL, %84,4'ünde (92/109) DY, %73,4'ünde (80/109) TT izlenmiştir. Olguların %24,2'sinde (17/70) MSİ, %35,8'inde (39/109) KRAS mutasyonu mevcuttur. DY mikrosatellit stabil (MSS) olgularda daha sık saptanmış olup sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. CBLR ve TİEL, MSS olgularda; TT, MSİ olgularda daha sık saptanmış olmakla birlikte sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. CBLR, TİEL, DY ve TT, KRAS mutasyonu bulunmayan olgularda daha sık saptanmış olmakla birlikte sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. KRAS mutasyonu MSS olgularda daha sık bulunmuştur. MSİ ise KRAS mutasyonu saptanmayan olgularda daha sık bulunmuştur. MSS ve KRAS mutasyonu varlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Kolorektal kanserlerde MSİ ve KRAS mutasyonu varlığı prognozu ve tedavi protokollerini değiştirmektedir. MSİ saptanan olgularda klasik kemoterapötik ilaçlardan 5-Fulorourasil fayda sağlamazken immünoterapi (Anti PD-L1 vb. ilaçlar) bir tedavi seçeneği olarak ortaya çıkar. KRAS mutasyonu saptanan olgular ise hedefe yönelik tedavilere (Anti-EGFR vb. ilaçlar) direnç gösterirler. Bu nedenle MSİ ve KRAS mutasyonunun değerlendirilmesi kolorektal kanserlerde ayrıca önem taşımaktadır. Değerlendirme yapılamayan durumlarda histomorfolojik bulgular, MSİ ve KRAS mutasyonu arasındaki ilişkinin bilinmesi prognozun belirlenmesi, tedaviye doğru ve hızlı erişimin sağlanması açısından önemli olacaktır.

HistolojiKarsinomaKolorektal neoplazmlar+4
Gizem Ay Haldız
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında PD-L1 ekspresyonu ve prognoz ile ilişkisi

Akciğer kanserleri dünya genelinde kanser nedenli ölümlerin başında gelmektedir ve sağ kalım oranları oldukça düşüktür. Bu nedenle bu hasta gruplarında yeni tedavi yöntemleri arayışı önem taşımaktadır. İmmün kontrol noktalarını hedef alan ve immünoterapi olarak adlandırılan tedavi yöntemi kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Anti-PD-L1 ilaçlar bu tedavilerin başında gelmektedir. Tümör hücreleri, hücre yüzeylerinde bulunan PD-L1 ile T lenfositlerdeki PD-1 bölgesine bağlanır ve T lenfositleri inaktive eder. İnaktive olan T lenfositler tümör hücrelerini yok edemez. Anti-PD-L1 ilaçlar, immün hücreler üzerinde oluşan inaktiviteyi ortadan kaldırıp tümör hücrelerinin yok edilmesini sağlar. Günümüzde küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında (KHDAK) anti-PD-L1 ilaçlar sıklıkla kullanılmaktadır. Az diferansiye nöroendokrin tümör olan küçük hücreli karsinomlarda (KHK), ileri evre hastalıkta, immünoterapi yeni bir tedavi seçeneğidir. Büyük hücreli nöroendokrin karsinomlar da (BHNEK), KHK gibi, akciğerin yüksek dereceli nöroendokrin tümörlerindendir. BHNEK grubunda tedavide kemoterapi (KT) yanı sıra hedefe yönelik tedaviler artan sıklıkta kullanılmaktadır. Çalışmamızda 117 KHDAK, 107 KHK ve 31 BHNEK olmak üzere toplam 255 olguda, tümör hücrelerinde ve immün hücrelerde PD-L1 ekspresyonu araştırılmıştır. PD-L1 ekspresyonu KHK'larda KHDAK'lara göre düşük oranda saptanmıştır. KHK ile BHNEK ve BHNEK ile KHDAK arasında PD-L1 ekspresyonu açısından anlamlı fark saptanmamıştır. KHK'larda tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyon yüzdesi düşük olmasına rağmen, immün hücrelerde PD-L1 ekspresyonu olan olgularda yaşam süresi anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Yine KHK'larda immün hücrelerdeki PD-L1 ekspresyon şiddeti ile korele olarak yaşam süresinin arttığı istatistiksel olarak gösterilmiştir. KHDAK ve BHNEK'larda PD-L1 ekspresyonu ile yaşam süresi arasında anlamlı fark saptanmamıştır. KHDAK'larda birçok çalışmada saptanan PD-L1 ekspresyonu ile sağ kalım arasındaki ilişki, olgularımızın yalnızca metastatik hastaları içermesi nedeniyle bu çalışmada görülmemiştir. Buna göre KHK'larda PD-L1 ekspresyonunun immün hücrelerde değerlendirilmesinin, olguların yaşam süreleri açısından bilgi vereceği düşünülmüştür.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGen ifadesi+4
Arife Çiçek Malat
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük b hücreli lenfomalarda sitogenetik olarak alt tiplerin ve bunların prognostik özelliklerinin araştırılması

Amaç: Diffüz Büyük B hücreli lenfomalar (DBBHL); erişkinlerdeki en sık Non-Hodgkin lenfoma tipidir. Klinik, morfolojik, immunfenotipik ve sitogenetik olarak heterojenite göstermektedirler. Bu nedenle farklı klinik gidiş ve sağkalıma sahiptirler. Bu çalışmanın amacı; DBBHL?nın bu heterojenite gösteren özelliklerini ortaya koymanın yanısıra; EBV RNA varlığının ve C-myc translokasyonunun; klinikopatolojik parametreler ile ilişkisini araştırmak ve bu ilişkinin prognoz ve sağkalıma etkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 50 DBBHL olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgularda immunhistokimyasal yöntem ile Bcl-2, Bcl-6, CD30 ve Ki-67 ekspresyonu belirlendi. Kromojenik İn situ Hibridizasyon yöntemi (CISH) ile EBER (EBV RNA) varlığı, Floresan İn situ Hibridizasyon (FISH) yöntemiyle C-myc yeniden düzenlenmesi varlığı ve bu değerlerin prognoza ve sağkalıma etkileri araştırıldı. Bulgular: Olguların; yaşı, cinsiyeti, LDH düzeyleri, IPI skoru ve olgularda B semptomu varlığı ile sağkalımları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde; B semptomu görülme oranının erkeklerde daha yüksek olması (p=0.005) istatistiksel olarak sınırda anlamlıydı. Bununla birlikte 13 olguda (%26) EBV RNA, 6 olguda (%12) C-myc yeniden düzenlenmesi saptandı. 26 olguda (%52) Bcl-2, 27 olguda (%54) Bcl-6 pozitif olarak değerlendirildi. Ki-67 proliferasyon indeksi 17 olguda (%34) <%50; 33 olguda (%66) %50 ve üzeri olarak değerlendirildi. Bcl-2, Bcl-6 ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon indeksi, c-myc yeniden düzenlenmesi ve EBV RNA varlığı ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmadı. Sonuç: DBBHL?lar; histomorfolojik ve genetik olarak heterojen bir grubu oluşturduklarından farklı klinik gidişe, tedavide farklı yanıta ve sağkalıma sahiptirler. Etkili tedavi-lerin belirlenmesi ve sağkalımın uzatılabilmesi için bu genetik farklılıklar ortaya konmalıdır. Bunun için; düzenli klinik takibe sahip geniş serili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Diffüz Büyük B hücreli Lenfoma, Double Hit lenfoma, C-myc yeniden düzenlenmesi, EBV RNA

Genler-MYCLenfomaLenfoma-B hücreli+2
Özge Çokbankir
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transplantasyon ile tedavi edilen hepatosellüler karsinom olgularında anjiogenez,lenfanjiogenez ve vasküler taklitçiliğin prognozu belirlemedeki rolü

Amaç: Hepatosellüler karsinom (HSK), erişkinlerde en sık görülen primer hepatik malignitedir. Hipervasküler bir tümör olan HSK?un karsinogenez, büyüme ve progresyonunda anjiogenezin belirleyici rolü olduğuna dair veriler bulunmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı transplantasyon ile tadevi edilen HSK olgularında, anjiogenezin sayısal olarak saptanması yanı sıra, vasküler taklitçilik (VT) ve lenfanjiogenez gibi damarlanmanın değişik komponentlerini immünhistokimyasal ve morfometrik yöntemler ile araştırmak ve hastaların operasyon sonrası prognozunu belirlemedeki etkilerini sorgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda transplantasyonla tedavi edilen 60 HSK olgusu dahil edildi. İntratümöral anjiogenez, doku dizinlerine (TMA) immunhistokimyasal olarak uygulanan CD34 ve CD105 antikorları ile değerlendirilmiş olup lenfanjiogenezin saptanmasında D2-40 antikoru kullanıldı. Damarlanma miktarı birim alanda (mm2) saptanan damarların toplam sayısı ve alanı olarak görüntü analiz programı ile belirlendi. Tübüler tipte VT varlığı hematoksilen eozin (HE) kesitlerde değerlendirildi. Matriks paterni tipindeki VT immunhistokimyasal olarak uygulanan laminin antikoru ile tespit edildi. Elde edilen morfolojik ve immunhistokimyasal bulguların prognostik faktörlerle ilişkileri ve sağ kalıma etkileri istatistiksel olarak araştırıldı. Bulgular: 60 olgunun 16?sında tübüler tip VT ve 11?inde matriks paterni tip VT saptanmıştır. HSK?da hem tübüler tipte hem de matriks paterni tipinde VT olduğu gösterilmiştir. Ancak VT varlığı ile prognostik parametreler ve sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmamıştr. Anti-CD34 eksprese eden damarların birim alanda saptanan damar sayısı (NO/FA) ile sağ kalım arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu ilişki birim alanda saptanan damar sayısı fazla olan hastalarda sağ kalımın daha uzun olduğu yönündedir. (p=0,006) Ancak birim alanda saptanan Anti-CD34 pozitif damar sayısı ile tümör boyutu, tümöral nodül sayısı, patolojik T evresi, tümör derecesi, vasküler invazyon ve hasta yaşı, olguların CHILD ve MELD skorları, hastalık nüksü arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Bununla birlikte CD105 ekspresyonunun, CD34 ekspresyonuna göre daha az yoğunlukta olduğu gözlenmiştir ancak her iki antikorun ölçüm değerlerinde anlamlı bir korrelasyon saptanmamıştır. Anti-D2-40 antikoru hem tümör parankiminde hem de tümör nodüllerini çevreleyen fibröz septalarda lenfatikler izlenmiştir. Bu çalışmada lenfanjiogenez prognostik bir belirleyici olarak değerlendirilmemiştir. Sonuç: Elde ettiğimiz sonuçlar HSK?larda farklı damarlanma paternlerinin birbirinden farklı mekanizmalarla, bağımsız olarak işlev gördüğünü desteklemiştir. Ancak bu mekanizmaların prognostik faktörlere, sağ kalıma ve tedaviye olan etkisi tek tek değerlendirildiğinde, vaskülarizasyonun artışının, bu hasta populasyonunda kötü prognostik bir belirteç olduğu kanıtlanamamaktadır. Sadece CD-34 ile gösterilen vaskülarizasyonu yüksek olarak saptanan tümörlerde daha iyi prognozun olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada kullanılan görüntü analiz yönteminin vasküler yapıları efektif olarak seçebildiği görüşünde olmamıza rağmen bu yöntem ideal olmayabilir. Görüntü analiz programı ile literatürde kabul görmüş stereolojik yöntemlerin, TMA kesitleri ve rutin kesitler kullanılarak korrelasyonu önerilebilir. Ancak verilerimiz çalışma için seçilen olguların genellikle erken evrelerde oluşu ve karşılaştırılacak yüksek evrelerde az sayıda olgunun bulunuşundan da etkilenmiş olabilir. Bunun için daha ileri evre ve daha az diferansiye tümörleri de içeren geniş serili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Anjiyogenez inhibitörleriKarsinomaKarsinoma-hepatoselüler+2
Gülen Gül Niflioğlu
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radikal prostatektomi materyallerinde ekstraprostatik yayılım gösteren olgularda gleason skorlamasının prognostik önemi ve nestin ekspresyonunun ekstraprostatik yayılımı öngörmedeki yeri

Amaç: Prostat karsinomu erkeklerde en sık görülen malignitedir. Erkeklerde kansere bağlı ölümlerde akciğer kanserinden sonra ikinci sırada gelmektedir. Çalışmamızın amacı radikal prostatektomi materyallerinde cerrahi sınır pozitif alanlarda ve ekstraprostatik yayılım alanlarındaki Gleason skorunun, pozitif cerrahi sınır uzunluğunun, tümörde nestin ekspresyonu yoğunluğunun ve Her-2 gen amplifikasyonunun prognostik önemini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi?nde 1993-2006 yılları arasında radikal prostatektomi uygulanmış, 122 hasta seçildi. Bu hastalara ait preparatlardan cerrahi sınır uzunluğu (mm) ile pozitif cerrahi sınır ve ekstraprostatik yayılım alanlarındaki Gleason skoru değerlendirildi. Olgulara ait blokların farklı Gleason paterni içeren alanlarından 3 mm?lik 30 kor içeren 6 adet ?tissue microarray? bloğu hazırlandı. Bu bloklardan hazırlanan kesitlere immünohistokimyasal olarak nestin ve CISH yöntemi ile Her-2 uygulandı. Nestin ekspresyonu yoğunluğu derecelendirildi. Her-2 gen amplifikasyonu değerlendirildi. Bulgular prognostik önemi bilinen diğer parametrelerle istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma kapsamına alınan 122 hastanın yaş ortalaması 62.87 olarak hesaplanmıştır. Pozitif cerrahi sınırdaki Gleason skoru ile patolojik evre ve ekstraprostatik yayılım arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Pozitif cerrahi sınır uzunluğu (mm) ve ekstraprostatik yayılım alanlarında değerlendirilen Gleason skoru ile prognostik olduğu bilinen diğer parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Farklı Gleason skoru içeren alanlarda değerlendirilen nestin ekspresyonu tüm alanlarda pozitif saptanmıştır. Nestin boyanma yoğunluğu zayıf ve kuvvetli pozitif olarak derecelendirilmiştir. Nestin ekspresyonu yoğunluğu ile önemli prognostik faktörlerden olan Gleason skoru ve tümör hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. CISH yöntemi ile değerlendirilen Her-2 amplifikasyonu tüm alanlarda negatif olarak saptanmıştır. Sonuç: Pozitif cerrahi sınır alanlarında değerlendirilen Gleason skoru patolojik evre ve ekstraprostatik yayılım ile ilişkili bulunmuştur. Ekstraprostatik yayılım alanlarındaki Gleason skorunun ise prognostik önemi bulunmamıştır. Nestin ekspresyonu yoğunluğu ile Gleason skoru ve tümör hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Pozitif cerrahi sınır alanlarında izlenen Gleason skoru ile tümörde izlenen nestin ekspresyonu yoğunluğunun prognozu öngörmede önemli adaylar olduğu görülmüştür.

Genler-C-Erbb-2KarsinomaNeoplazm metastazları+5
Zehra Beceren
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Seröz over tümörlerinin p53'ün hücre içi lokalizasyonunda görevli MDM2, WWP1 ve PARC molekülleri ile ilişkisinin araştırılması

Seröz over kanserleri, jinekolojik maligniteye bağlı ölümlerin en sık sebebidir. P53 mutasyon durumuna göre iki kategoride incelenmektedirler. Yüksek dereceli seröz karsinomlar p53 mutasyonu taşırken, düşük dereceli seröz karsinomlarda p53 mutasyonu izlenmemektedir. P53 mutasyonu, immünohistokimyasal olarak değerlendirilmekte ve p53'ün hücresel lokalizasyonuna göre farklı mutasyon tipleri bulunmaktadır. P53'ün hücresel lokalizasyonu ve aktivitesi, E3 ubikuitin ligazlarca kontrol edilmektedir. Yüksek dereceli seröz karsinomlarda izlenen mutant p53'ün farklı hücresel lokalizasyonlarının, birer E3 ubikuitin ligaz olan, MDM2, WWP1 ve PARC tarafından düzenlenebileceği düşünülmüş ve bu amaçla Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalı 2011 - 2019 yılları arşivine ait 7 düşük dereceli seröz karsinom, 38 yüksek dereceli seröz karsinom, 15 seröz kistadenomda MDM2, PARC ve WWP1 immünohistokimyasal bulguları, p53 durumu, diğer histopatolojik ve klinik verilerle kıyaslanmıştır. Çalışmamız sonucunda, PARC ve WWP1'in, seröz over kanserinde ekspresyon kaybı gösterdiği görülmektedir. Bu kayıp malignite derecesi arttıkça artmakta, yüksek dereceli seröz over karsinomunda daha belirgin olmaktadır. MDM2 ekspresyonu anlamlı fark göstermemiştir. WWP1 ve PARC'ın seröz over kanserinde p53 ekspresyon paternleriyle kıyaslanarak değerlendirildiği bir çalışmaya literatürde rastlanılmamıştır. WWP1 ve PARC'ın over kanserindeki rolleri ve p53 ile ilişkisi daha iyi aydınlatıldığında, özellikle yüksek dereceli seröz over kanserinin hedefe yönelik tedavisinde kullanılabilecek moleküllerden olabileceklerdir.

DNA mutasyon analiziGen ifadesiMutasyon+4
Elif Özsağır
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Histolojik doku kesiti görüntülerinde referans dokuya dayalı normalizasyon

Amaç: Bu çalışmada, kontrol doku görüntüleri (KDG) farklılıklarına bağlı olarak histogram transferi ile renk düzeltmesi yapılması ve bu yaklaşımın performansının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: CD 34 ile boyanmış plasenta ve tümörlü kolon kesit görüntüleri, kontrol doku görüntüsü (KDG) ve/veya örnek doku görüntüleri (ÖDG) olarak kullanılmıştır. Otuz altı görüntüden bir tanesi standart boyanmış bir görüntü iken (standart boyalı kesit görüntüleri: sKDG ve sÖDG) diğerleri farklı süre ve dilüsyonlarda hazılanmış kesit görüntüleridir. Van Gieson (20 preparat) ve Hematoksilen Eozin (H&E) (20 preparat) boyaları için ise sirozlu karaciğer ve kolon normal mukoza dokuları kullanılmıştır. Normalizasyon uygulanmaksızın, standart ışık altında ışık mikroskopuna bağlı CCD kamera ile çekilmiş dijital görüntüler bilgi-sayarda depolanmıştır. İki KDG arasındaki histogram farkını bulmak ve farkı ÖDG?ne transfer edip düzeltilmiş ÖDG (dÖDG) elde etmek için bilgisayar yazılımı hazırlanmıştır. sÖDG, ÖDG ve semikantitatif olarak iki gözlemci tarafından kör olarak skorlanmıştır ve ÖDG ile dÖDG skorları sÖDG skoru ile karşılaştırılmıştır. Kantitatif analiz için ise ÖDG, dÖDG ve sÖDG? nin ortalama optik dansite (MOD), toplam optik dansite (TOD) ve intensite (boyanan alan yüzdesi) değerleri, görüntü analizi programları ile hesaplanmıştır. Bulgular: Toplam 474 görüntü elde edilmiştir. Semikantitatif skorlamada iki gözlemci için ağırlıklı Kappa (wKappa) 0.59 `dur (MEDCALC). Tüm görüntüler için, ÖDG?nin %23.5? unun semikantitatif skoru ile sÖDG?nın semikantitatif skoru aynıdır ancak dÖDG için %76.35?tir. CD34 ile boyalı plasenta görüntülerinde düzeltmeden sonra TOD ve intensite de-ğerlerinde H&E görüntülerinde ise MOD ve TOD değerlerinde düzelme olmuştur. Sonuç: İlk kez uygulanan KDG?ne dayalı histogram transferi, görüntülerin renk standardi-zasyonu için değerli bir araç olarak görülmektedir. Anahtar Sözcükler: Renk normalizasyonu, histogram transferi, kontrol doku görüntüsüne dayalı renk düzenleme

GörüntüHistolojiHistolojik teknikler
Selen Zengin
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serviks karsinomunda prognozu ve tedaviye yanıtı etkileyen bazı prognostik faktörlerin araştırılması

Amaç: Serviks kanseri (SK) yıllık yaklaşık 750.000 yeni vaka ile dünya çapında en sık görülen jinekolojik malignitedir. Çalışmamız SKnın histopatolojik ve klinik özelliklerini ortaya koymanın yanısıra; bu olgularda immunhistokimyasal olarak glukoz taşıyıcı 1 (GLUT-1) ve maspin ekspresyonlarının ve myeloperoksidaz (MPO) gen polimorfizminin klinikopatolojik parametreler ile ilişkisinin araştırılması ve bu ilişkinin prognoz ve sağkalıma etkili olup olmadığını göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: 1992- 2012 yılları arasında Serviks Karsinomu tanısı olan 114 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulara ait tümörü içeren bloklardan hazırlanan 10 mikron kalınlığındaki kesitler steril ve DNA-RNA free ependorf tüplerine alınmıştır ve bu kesitlerden PCR-RFLP ile MPO gen polimorfizmi çalışılmıştır. Aynı bloklardan quick ray sistemi kullanılarak çapı 5 mm olan ve 20 adet doku koru mikroarray kalıplarına yerleştirilmiştir. Daha sonra bu kalıplar bloklanmış ve elde edilen bloklardan yapılan 4 mikron kalınlıktaki kesitlere GLUT-1 ve Maspin immunhistokimyaları uygulanmıştır. Bulguların , klinikopatolojik prognostik parametreler ile lokal nüks, uzak metastaz, sağkalım ile ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: GLUT-1 ve Maspin ekspresyonları ile tümör tipi, lenf nodu ve lenfovasküler invazyon (LVI) durumu gibi patolojik ve lokal nüks, metastaz arasında istatistiksel anlamlılık bulunmamıştır. Ancak maspin ekspresyonu ile evre arasında ilişki saptanmıştır (p=0.048). MPO genotip analizi sonuçları ile de tümör tipi, lenf nodu ve lenfovasküler invazyon (LVI) durumu, cerrahi sınır (CS), parametrium (PM), sıvı, vajen tutulumu, lokal nüks, metastaz arasında ilişki saptanmamıştır. Yalnızca endometrium (EM) tutulumu ile AG ve GG genotipleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlenmiştir (p=0.015). Sonuç: Çalışmamızda Maspin ekspresyonu ve evre arasında anlamlı ilişki saptadık. Ancak aynı ilişkiyi GLUT-1 ekspresyonu ile saptamadık. Ayrıca literatürde prognozu etkilediği belirtilen evre, tümör tipi, lenf düğümü durumu, LVI, PM durumu ve hastaların sağkalımı ile de GLUT-1 ve maspin ekspresyonunun anlamlı ilişkisi olmadığını bulduk. Benzer şekilde MPO gen polimorfizminin de prognoz için anlamlı bir belirteç olmadığını saptadık.

GLUT-1Gen ifadesiKarsinoma+4
Yasemen Adalı
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrial karsinomun karsinogenezinde epigenetik modifikasyonda rol alan 5-HMC ve HDAC6 genlerinin ekspresyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Endometrial karsinomun karsinogenez aşamalarında epigenetik modifikasyonda rol alan 5-hmC ve HDAC6 genlerinin ekspresyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Literatürde 5-hmC ve HDAC6'nın endometrial kanser ve prekanseröz lezyonlardaki ekspresyonlarını araştıran çok az sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmada elde edilen sonuçlar ışığında; daha sonra yapılacak moleküler çalışmalar ile birlikte, çalışmamızın endometrial karsinomun epigenetik modifikasyonuyla ilgili yeni biyobelirteçlerin keşfine katkıda bulunması amaçlanmıştır. Materyal ve yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalında 2010-2019 yılları arasında tanı alan vakalar proliferatif endometrium, atipisiz endometrial hiperplazi, atipili hiperplazi ve endometrial adenokarsinom (derece 1-2-3) olmak üzere her bir grupta n=20 olacak şekilde sınıflandırılmıştır. Arşiv taraması sonuçlarına göre hastane sisteminden vakaların yaş, doğum sayısı, menopoz durumu, sigara kullanımı, CA125 düzeyi, endometrium kalınlığı ve beden kitle indeksi verileri kaydedilmiş; endometrial adenokarsinom grubundaki vakalara ait myometrial invazyon ve lenfovasküler invazyon durumu da değerlendirmeye alınmıştır. Olgulara ait Hematoksilen & Eozin boyalı preparatlar tekrar değerlendirilmiş ve immünohistokimyasal inceleme için uygun bloklar seçilmiştir. Bulgular: 5-hmC ekspresyonu benign durumlarda yüksekken, endometrial karsinom grubunda ekspresyon kaybı görülmüştür. 5-hmC ekspresyonu açısından gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,001). Endometrial adenokarsinom ve atipili hiperplazi ile proliferatif endometrium arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. HDAC6 ekspresyonunun endometrial adenokarsinom vakalarında diğer gruplara oranla belirgin olarak daha düşük olduğu görülmüştür. HDAC6 ekspresyonu açısından gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Endometrial adenokarsinom ile atipili hiperplazi, atipisiz hiperplazi ve proliferatif endometrium grupları arasında HDAC6 ekspresyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. İyi, orta ve az diferansiye endometrial adenokarsinom grupları arasında 5-hmC ve HDAC6 ekspresyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Menopoz durumuna göre karşılaştırma yapıldığında ise premenopozal dönemdekilerin HDAC6 ve 5-hmC ortalaması, postmenopozal dönemdekilerin ortalamasından anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. CA125 değeri, vücut kitle indeksi, rahim içi araç ve oral kontraseptif kullanımı gibi klinik parametrelerle moleküllerin ekspresyonları arasında da anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda epigenetik modifikasyonda yer alan 5-hmC ve HDAC6 genlerinin endometrium kanserini prekanseröz lezyonlardan ayırt etmede yararlı olabileceği görülmüştür. Ancak bu kapsamda daha yüksek sayılı hasta gruplarında daha detaylı klinik ve patolojik veriler içeren çalışmalar yapılması gerekmektedir. 5-hmC ortalamaları yüksek dereceli endometrioid kanserlerde düşük saptandığı için prognostik önemi olabileceği düşünülmüştür. Literatür incelemesinde çeşitli kanserlerde HDAC6 ekspresyonu artmış olmasına rağmen çalışmamızda endometrial kanser dokusunda ekspresyonun azalmış olduğu görülmüştür. Bu bulgu, literatürle uyumlu değildir.

5-hidroksi metil sitozinEndometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlar+7
Kübra Öztürk Türker
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrioid endometriyal karsinomlarda mikrokistik, elonge ve fragmente invazyon patern yaygınlığının prognostik parametrelerle ilişkisi ve moleküler sınıflamaya göre immünohistokimyasal profilinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda, endometrioid endometrial karsinom olgularında, mikrokistik, elonge ve fragmante (MELF) invazyon paterninin yaygınlığını değerlendirerek tümör derecesi, patolojik evre, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı gibi prognostik parametrelerle ilişkisini, nüks ve sağkalıma etkisini, ayrıca yeni entegre histomoleküler sınıflamaya göre immünohistokimyasal profilini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesinde, Aralık 2011-Ocak 2023 tarihleri arasında total abdominal histerektomi, bilateral salpingoooferektomi, omentektomi ile pelvik ve paraaortik lenf nodu diseksiyonu uygulanan endometrioid tip adenokarsinom tanılı 560 kadın hastanın dosyaları incelendi. Olgulara ait Hematoksilen-Eozin (H&E) boyalı lamlar arşivden çıkarıldı. Tümör içeren kesitler MELF invazyon paterni açısından tekrar değerlendirildi ve MELF invazyon paterni gösteren 136 olgu çalışmaya dahil edildi. İnvaziv tümör sınırlarında en az 10 büyük büyütme alanı taranarak 1 ve 2 MELF tipi invazyon odağı bulunan olgular "fokal", 3 ve 3 üzeri MELF tipi invazyon odağı bulunan olgular "yaygın" olacak şeklinde iki gruba ayrıldı. Her iki grup; tümör çapı, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, miyometriyal invazyon derinliği, endoservikal tutulum gibi prognostik parametreler açısından değerlendirildi. Ayrıca her iki grupta immünohistokimyasal olarak ER, PR, p53, MSH2, MSH6, MLH1 ve PMS2 antikorları ile boyanma sonuçları araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 136 hasta MELF invazyon paterninin yaygınlığına göre iki gruba ayrıldı. Fokal MELF invazyon paterni gösteren grupta 53 hasta, yaygın MELF invazyon paterni gösteren grupta ise 83 hasta vardı. Yaygın MELF invazyon paterni gösteren grupta, ileri evre ve yüksek risk grubuna ait olgular anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Yine bu grup ile tümör çapı (p=0,037), miyometriyal invazyon derinliği (p<0,001), endoservikal tutulum (p=0,029), uterin seroza tutulumu (p=0,030) arasında anlamlı ilişki bulundu. Yaygın MELF invazyon paterni gösteren grupta lenf nodu metastazı (p=0,005), makrometastaz varlığı (p=0,015) anlamlı derecede fazla görüldü. Bölgesel lenf nodu metastazları açısından değerlendirildiğinde paraaortik lenf nodu metastazının varlığı ile yaygın MELF invazyon paterni arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü (p=0,032). Lenfovasküler invazyon ile ise anlamlı ilişki gösterilemedi (p=0,34). Fokal MELF invazyon paterni gösteren grupta ER antikoru ile pozitiflik %92,4; yaygın MELF invazyon paterni gösteren gruptaysa %97,6'ydı. Her iki grup arasında ER pozitifliği açısından anlamlı fark yoktu (p=0,155). PR antikoru ile ise fokal MELF invazyon paterni gösteren grupta %88,7 hastada, yaygın MELF invazyon paterni gösteren grupta ise %97,6 hastada pozitiflik görüldü. İstatistiksel olarak MELF yaygınlığı ve PR pozitifliği arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,031). Ayrıca MELF yaygınlığı ile immünohistokimyasal mutant tip p53 ekspresyonu arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edildi (p=0,045). İmmünohistokimyasal olarak DNA yanlış eşleşme (MMR) proteinleri olan MSH2, MSH6, MLH1, PMS2 ve mikrosatellite durumu ile MELF invazyon paterni yaygınlığı arasında anlamlı istatistiksel sonuç bulunmadı. İstatistiksel olarak MELF yaygınlığının genel ve hastalıksız sağkalım sürelerine etki etmediği görüldü. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, yaygın MELF invazyon paterni gösteren hasta grubunun ileri evre, tümör çapı, lenf nodu metastazı, endoservikal tutulum gibi hastalığın gidişatını etkileyen prognostik parametrelerle ilişkisini gözlemledik. Ayrıca, mutant tip p53 boyanma paterni gösteren 6 adet olgunun tümünün yaygın MELF invazyon paterni gösteren grupta olduğu görüldü. Çalışmamız sonucunda MELF invazyon paterni yaygınlığının hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalım üzerine anlamlı bir etkisi olmadığı saptanmıştır ancak bu konuda kesin değerlenlendirmeler yapabilmek için daha fazla sayıda olgunun yer aldığı, moleküler sınıflamanın tüm kategorilerinin araştırıldığı uzun takip süreli çalışmalar yapılması gerekmektedir. Mevcut çalışma ve bu konuda yapılacak daha ileri çalışmaların MELF invazyon paterni gösteren endometrioid endometrial karsinomların tedavi ve prognozundakı gelişmelere ışık tutacağına inanmaktayız.

Leyla Hasanaliyeva
Baskent University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller tiroid kanserlerinde pd-l1 ve braf v600e boyanma skorlarının prognostik faktörler ile ilişkisi

Tiroid karsinomu, tüm endokrin tümörlerin en yaygın olanıdır. Tiroid kanserinin insidansı ve ölüm oranları giderek artmaktadır. Papiller tiroid karsinomu (PTC), iyi prognozlu tiroid karsinomlarının en büyük bölümünü oluşturmaktadır. Bununla birlikte, tüm tiroid kanserlerinin yaklaşık %10'unun prognozu kötüdür. Bu nedenle, hasta prognozunun daha iyi tahmin edilmesini ve uygun tedavinin planlanmasını kolaylaştıran klinikopatolojik faktörlerin belirlenmesi önemlidir. Bu amaçla yapılan çalışmalarda PTC'lerde prognozu belirlemede kullanılan standart kriterlerin yanı sıra, PD-L1 boyanma oranları ve BRAF V600E mutasyon durumunun belirlenmesinin önemli alternatifler olabileceği öne sürülmektedir. Tümöre eşlik eden Hashimoto tiroiditinin (HT) tümör mikro çevresi ve PTC ilerlemesi üzerindeki etkisi halen araştırılmaktadır. Programlanmış ölüm reseptörü-1 / programlanmış ölüm ligandı-1 (PD-1 / PD-L1) sinyal yolu dahil, bağışıklık kontrol noktası yollarının, self-toleransa aracılık etmede ve kontrol etmede önemli rolü olduğu bilinmektedir. Bu mekanizma, bazen immün sistemden kaçmak için kanser hücreleri tarafından manipüle edilebilir. Son zamanlarda, PD-1 / PD-L1 yolunun monoklonal antikorlarla bloke edilmesinin birçok farklı malignitede çarpıcı klinik sonuçlar ortaya çıkardığı keşfinden dolayı bağışıklık kontrol noktası proteini PD-1 ve ligand PD-L1'e artan bir odaklanma vardır. PD-1 aktive T hücreleri üzerinde eksprese edilir, özellikle tümörü infiltre eden T lenfositler (TIL'ler), tarafından yüksek ekspresyona sahiptir Son yıllarda PTC gelişimden ve invazivliğinden sorumlu olduğu düşünülen bir takım moleküler yolaklar aydınlatılmıştır. Bu bağlamda en çok kabul gören BRAF V600E mutasyonunun belirgin bir rol oynadığı RET-RAS-RAF-MEK-ERK (mitogen-aktive edici protein kinaz) yolağı olmuştur. Bu çalışmanın amacı aşağıdaki soruları yanıtlamaktır: (1) PTC'lerde PD-L1 ekspresyonunu hangi klinikopatolojik faktörler etkiler? (2) PTC'lerde BRAF V600E ekspresyonunu hangi klinikopatolojik veriler etkiler? (3) BRAFV600E boyanma skorları yüksek olan PTC hastalarında, kötü prognostik sonuçları açıklamaya yardımcı olabilecek immün mekanizmlardan biri olan artmış PD-L1 ekspresyonu ile BRAF V600E ekspresyonu arasında ilişki var mıdır? (4) HT zemininde gelişen ve gelişmeyen PTC'ler ile PD-L1 ekspresyonu arasında fark var mıdır? Bu tez çalışmasına, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan Haziran 2013 ile Aralık 2019 tarihleri arasında total tiroidektomi yapılmış, çapı 1 cm ve üzerinde PTC tanısı almış olgular dahil edilmiştir. Tespit edilen 81 PTC vakasının 71 tanesi klasik varyant, 4 tanesi folliküler varyant, 4 tanesi onkositik varyant ve 2 tanesi diffüz sklerozan varyanttır. Çalışmaya dahil edilen bu vakaların 42 tanesine HT eşlik etmektedir. Olgulara ait Hemotoksilen & Eozin kesitleri tekrar gözden geçirilip klinikopatolojik parametreler değerlendirilmiştir. PD-L1 ve BRAF V600E antikorları immünohistokimyasal yöntem ile tüm olgularda çalışılmıştır. Çalışmamızda istatistiksel olarak anlamlı şekilde 55 yaşından küçük vakaların tümü TNM evre I iken, TNM Evre II olan tüm vakalar 55 yaşından büyüktür ve PTC tanısı alan kadın hastaların oranı erkek hastalardan yaklaşık 4 kat fazla saptanmıştır. Lenf nodu metastazı olan ve lenfovasküler invazyon izlenen vakalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde multifokalite saptanmıştır. Klinikopatolojik parametrelerden minimal ekstratiroidal yayılım ile lenfovasküler invazyonun korole olduğu saptanmıştır. Mikroskopik cerrahi sınır pozitif vakalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ekstratiroidal yayılım görülmüştür. HT olan kadın hastaların sayısı erkek hastalardan 7 kat fazladır. Tümör varyantlarına göre PD-L1 ekspresyon oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmiştir. Onkositik varyant PTC'lerde klasik varyanta göre daha fazla boyanma izlenmiştir. PD-L1 ekspresyon oranlarının diğer klinikopatolojik parametreler olan TNM evresi, multifokalite, pN, pT, ekstratiroidal yayılım, cerrahi sınır ve lenfovasküler invazyona göre karşılaştırılmasında anlamlı fark bulunamamıştır. HT varlığına göre PD-L1 ekspresyon oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmiş olup HT olan PTC hastalarında PDL-1 ekspresyon oranın daha yüksek olduğu saptanmıştır. pT1b evresinde BRAF V600E boyanma skorlarının pT1a'ya göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. BRAF V600E boyanma skorlarının diğer klinikopatolojik parametreler olan TNM evresi, multifokalite, pN, tümör varyantı, ekstratiroidal yayılım ve lenfovasküler invazyona göre karşılaştırılmasında anlamlı fark bulunamamıştır. HT zeminde gelişen ve gelişmeyen PTC hastalarında BRAF V600E boyanma skorlarının istatistiksel olarak farklı olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak PD-L1 henüz PTC için kabul edilmiş bir prognostik marker olarak kullanılmamakla birlikte HT zemininde gelişen PTC'ların prognozunu belirleme ve tedaviyi yönlendirme açısından PD-L1 bir marker olarak kullanılabileceği önerilmiştir. pT1b evresinde BRAF V600E boyanma skorlarının pT1a'ya göre daha yüksek olması nedeniyle ileri pT evresinde BRAF V600E boyanma skorlarının daha yüksek olabileceğini ve ileri evre hastalığı ön görmekte kullanılabileceği düşünülmüştür. Ayrıca mikroskobik cerrahi sınır pozitif olan vakalarda BRAF V600E boyanma skorlarının daha yüksek olması BRAF V600E pozitifliğinin dolaylı yoldan rekürren hastalığı ön görebileceğini düşündürmüştür. Literatürde BRAF V600E mutasyonu varlığının kötü prognostik parametreler ile ilişkisinin gösterilmesi nedeniyle çalışmamızda PD-L1 boyanma oranları ile BRAF V600E skorunun korele bulunması PD-L1'in kötü prognozu tahmin etmede yararlı olabileceğini düşündürmüştür. Ancak mevcut bulguların daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.

Duygu Türkbey Şimşek
Baskent University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanserlerinde PD-L1/PD-l2 expresyonu ve mikrosatellite instabilitesinin tümör değişkenleri ve prognoz ile ilişkisi

Mide kanseri, günümüzde en yaygın görülen kanserler arasında 5. sırada, kansere bağlı ölümlerde ise 3. sırada yer almaktadır. Mide kanseri genellikle ileri evrede tanı alır ve oldukça limitli olan sitotoksik kemoterapotik tedavi ile 5 yıllık sağ kalım %20'den azdır. Hedefe yönelik ilaçların tedavide kemoterapotik ajanlara eklenmesi, genel sağkalımda mütevazı bir iyileşme sağlamıştır ancak ne yazık ki hastalık prognozu hala kötüdür. Ortaya çıkan veriler, hastaların prognozlarının yalnızca hastalık evresine değil, aynı zamanda spesifik moleküler ve histopatolojik tümör özelliklerine de bağlı olduğunu göstermektedir. Mide kanserinin iki ayrıntılı genomik karakterizasyonu yakın zamanda Kanser Genom Atlas (TCGA) ve Asya Kanser Araştırma Grubu (ACRG) tarafından geliştirilerek mide kanserinin karmaşık ve heterojen bir hastalık olduğu kanıtlanmıştır. İlginç bir şekilde, MSI-H alt grubu, bu sınıflandırmaların her ikisinde de tanımlanmıştır. Ayrıca son yıllarda, immünoterapi dünya genelinde kanser tedavisi alanında oldukça popüler hale gelmiştir. PD-L1 ve PD-L2 gibi immünmodülatör proteinlerin neoplastik hücrelerde ekspresyonu birçok malignitede tanımlanmış olup agresif klinikopatolojik seyir ve kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmamızda, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Patoloji Anabilim Dalında, Şubat 2011-Mayıs 2019 tarihleri arasında tanı alan, total ve subtotal gastrektomi yapılmış 104 mide adenokarsinom olgusu retrospektif olarak incelenmiştir. Olgular klinikopatolojik parametreler yanısıra immünohistokimyasal olarak uygulanan PD-L1, PD-L2, MSH2, MSH6, PMS2, PMS6 ile birlikte değerlendirilmiştir.. Olgu grubumuzda tümördeki PD-L1 ekspresyonu ile sağkalım arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. peritümöral immün hücrelerde PD-L1 ekspresyonu ile genel sağkalım verileri arasında da istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. Peritümöral inflamatuar hücrelerde PD-L1 boyanma artışı ile sağkalım arasında negatif korele bir ilişki bulunmuştur. PD-L2 eskprese eden vakaların daha uzun sağkalım sürelerine sahip oldukları görülmüş ve ekspresyon ile tümör çapı, tümör evresi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Araştırmamızda MSH2-MSH6 ve PMS2-MLH1 dimerleri ayrı ayrı değerlendirilmiş ve MSH2-MSH6 instabilitesi ile genel sağkalım arasında ilişki görülmüştür. MSH2-MSH6 stabil vakaların daha uzun sağkalım sürelerine sahip oldukları gözlenmiştir. PMS2-MLH1 instabil vakaların ise daha büyük tümör çapına sahip oldukları dikkati çekmiştir. Ayrıca mikrosatellit instabil tümörlerde, peritümöral immün hücrelerde PD-L1 ekspresyonunu değerlendirdiğimizde, PD-L1 ekspresyonu olan olgularda sağkalımın anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Mide kanserlerinde henüz çok yeni bir belirteç olan PD-L2 ve peritümöral immün hücrelerde PD-L1 ekspresyonunun iyi prognostik, MSH2-MSH6 instabilitesinin ise kötü prognostik belirteçler olduğu sonucuna ulaştığımız çalışmamızda bu belirteçlerin patoloji rutininde kullanımının sağkalım ile ilgili öngörüde bulunmaya yardımcı olabileceğini düşündük.

Gen ifadesiMide hastalıklarıMide neoplazmları+5
Merve Nur Çelik
Baskent University
2021
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif ve nonproliferatif glomerülopatilerde HIF-1 α, GLUT-2 ve VEGF ekspresyonlarının prognostik önemi

Kronik böbrek hastalıklarında prognozu belirleyen en önemli histolojik parametreler interstisyel fibrozis, tübüler atrofi ve glomerüler sklerozdur. Bu parametrelerin fizyopatolojik temelini oluşturan enönemli faktörlerden biri ise hipoksidir. Bu nedenle bu çalışmada, hipoksi ile doğrudan ilişkisi olduğu bildirilen HIF-1α, VEGF ve GLUT-2 ekspresyonlarının tedaviye ve prognoza olan etkisini saptamayı amaçladık Yirmi dört FSGS, 34 MPGN ve 20 amiloidosis vakası olmak üzere toplam 78 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalar erken (ilk üç ay) vegeç (üç aydan sonra) dönemde tedaviye verdiklere cevaba ve ilk 12 ay içinde KBY'ne girip girmediklerine göre gruplandırılmışlardır. Tüm biyopsiler yeniden değerlendirilerek histolojik parametreler derecelendirilmiştir. Biyopsiler HIF-1α, VEGF, GLUT-2, ve CD68 antikorları ile boyanmış ve bunların ekspresyonları derecelendirilmiştir.. Erken dönemde sadece mezangial matriks artışı (p<0.001) tedaviyi olumsuz yönde etkilemektedir. Geç dönemde ise mezangail matriks artışına (p<0.05) ek olarak, glomerüler skleroz (p<0.05) ile birlikte tübüler atrofi (p<0.001), interstisyel inflamasyon (p<0.01) ve interstisyel fibrozisinde (p<0.001) tedaviyi olumsuz yönde etkilediği ve bir yıl içinde KBY gelişme riskini arttırdığı saptanmıştır. Tübüler HIF-1α (p<0.05) ve VEGF (p<0.001) artışı erken dönemde tedaviyi olumlu yönde, geç dönemde (p<0.001 ve p=0.01) ise olumsuz yönde etkileyerek ilk bir yıl içinde KBY gelişme riskini artırmaktadır. Glomerüler VEGFartışı ise erken dönemde (p<0.05) tedaviyi olumlu yönde etkilerken geç dönemde etkilememektedir. Đnterstisyel VEGF ve tübüler GLUT artışı erken dönemde tedaviyi etkilemezken geç dönemde tedaviyi olumsuz yönde etkilemekte (p=0.01 ve p<0.001) ve KBY gelişme riskini artırmaktadır. Đnterstisyel (p<0.001) ve PTK makrofaj (p<0.05) sayısındaki artış erken ve geç dönem tedaviyi olumsuz yönde etkilemekte ve KBY gelişme riskini artırmaktadır. Buna karşın PTK VEGF ekspresyonu arttıkça tedaviye cevab hem erken hem de geç dönemde olumluy yönde olup KBY gelişme riski azalmaktadır (p<0.001). Sonuç olarak erken dönemde HIF-1α , VEGF ve GLUT-2 ekspresyonlarının böbreği koruyucu etkisi olduğu, geç dönemde ise fibrosis gelişimine katkıda bulunduğu düşünülmüştür. Fibrosis gelişiminde anahtar rol oynayan hipoksi ve inflamasyonun bu growth faktörleri düzenleyen en önemli parametrelerolduğu ve bu nedenle kronik böbrek hastalığı tedavisi sırasında hastaların anemisinin mutlaka düzeltilmesi gerektiği saptandı.

Aydan Kılıçarslan
Baskent University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat adenokarsinomlarında tümör ilişkili makrofajların HEXİM1 /SMAD2,7/TGFβ döngüsü üzerine etkisi ve bu etkinin tümör progresyonu açısından önemi

Tümör mikroçevresinin bir komponenti olan tümör ilişkili makrofajların (TAM; Tumor-associated macrophages) bir takım sitokinler salgılayarak tümörün büyümesine, ilerlemesine, anjiyogenezis ve metastaz yapabilme yeteneği kazanmasına yol açtığı bilinmektedir. Bu inflamasyon ilişkili programın onkogenleri aktive etmesi ve sonucunda inflamatuar durumun kansere yol açtığı düşünülmektedir. Bu yolda ise transkripsiyon faktörleri, sitokinler ve kemokinler rol almaktadır. TAM'lardan salınan "Transforming growth factor β (TGFβ)", tümör hücrelerinde büyümeyi tetikler ve endotelde stimülasyona neden olarak tümör vaskülaritesini arttırır. TAM' lardan salınan MMP9 tümör stromasında ekstrasellüler matrikste yeniden yapılanma ve sonucunda tümör hücre migrasyonu, invazyonu ve metastazına zemin hazırlamaktadır. TGFβ sinyali, nükleusa SMAD bağımlı yol ile aktarılır. Prostat hücre kültürü çalışmasında bu yolda rol alan SMAD2 gen ekspresyon kaybında hücrelerde malign transformasyon olduğu gösterilmiştir. Yine SMAD7 aşırı ekspresyonunun TGFβ aracılı karsinogenezis, inflamasyon ve fibrozis etkilerini antagonize ettiği bilinmektedir. Ayrıca HEXİM1 gen heterozigotisitesi sonucu SMAD proteinleri, AR, TGFβ bağımlı transkripsiyon faktörleri gibi CDK9 bağımlı proteinlerde artma sonucu prostat kanser oluşumu ve kanser ilerlemesi olabileceği düşünülmüş olup HEXİM1 proteinin TGFβ/SMAD aktivitesinde modülatör olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte HEXİM1 ekspresyonun kanserli hücrelerde ve kanser oluşum aşamasında arttığı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 100 prostat karsinom olgusu retrospektif olarak incelendi, H&E kesitleri tekrar gözden geçirildi; klinikopatolojik parametreler değerlendirildi. Ayrıca HEXİM1, TGFβ, SMAD2, SMAD7, MMP9, CD68 antikorları immunohistokimyasal yöntem ile tüm olgularda çalışıldı. Çalışmamızda prostat adenokarsinom progresyonunda TGFβ/ SMAD2/ SMAD7 döngüsü ve HEXİM1 ekspresyonu üzerinde TAM etkisini araştırmaya çalıştık. TGFβ/SMAD2 yolağının prostat adenokarsinomlarında tümör progresyonunu hızlandırdığını, tümör hücre invazyon, migrasyon ve metastaz yeteneğini kazandırdığını bilmekteyiz. Çalışmamızda TGFβ/SMAD2 ve HEXİM1 ekspresyon şiddeti yüksek olan tümörlerde lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, ekstrakapsüler yayılımın fazla olduğunu gördük. Ayrıca bu olgularda tümörün Gleason skorunun yüksek olduğunu saptadık. SMAD7'nin TGFβ'nın etkilerini antagonize ederek, karsinom progresyonunu engellediğini bilmekteyiz. Çalışmamızda da SMAD7 ekspresyon şiddeti fazla olan olgularda ekstrakapsüler yayılımın az olduğunu, tümörde lenfovasküler invazyon, perinöral invazyonun az olduğunu izledik. Ayrıca TAM'ların prostat kanseri progresyonunda, özellikle TGFβ/ SMAD2/ SMAD7 döngüsü ve HEXİM1 ekspresyonu üzerinde önemli rol aldığını gösterdik. Bu çalışma sonucunda bu yolakta rol alan proteinlerin terapötik tedavi potansiyeli olabileceklerini düşünmekle beraber bu konuda daha fazla olgu üzerinde çalışma yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.

AdenokarsinomGenlerMakrofajlar+4
Alev Ok Atılgan
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme karsinomunda epitelyal mezenşimal dönüşümün E-kadherin, snail, TGF-β, lyric ve fibronektin antikorları ile immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi

Meme kanseri Türkiye'de ve dünyada kadınlarda en sık görülen, kansere bağlı ölümlerde ise akciğer kanserinden sonra ikinci sırada gelen kanser türüdür. Tümör histopatolojisi, klinik seyri ve tedaviye verilen cevapları açısından incelendiğinde; bütün meme kanser tiplerinin kendine özgü bir moleküler çeşitliliği olduğu görülmektedir. Epitelyal-mezenşimal dönüşüm epitel hücresinin epitelyal özelliklerinin kaybı ve mezenşimal fenotip kazanması olarak tanımlanır. Karsinom hücrelerinde artmış agresif seyir, invazyon ve metastaz potansiyeli ile doğrudan ilişkilidir. Epitelyal-mezenşimal dönüşümde etkili rol oynayan moleküllerin bazıları E-kadherin, Snail, TGF-β, Lyric ve Fibronektin'dir. Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 80 adet invaziv karsinom, NOS tanılı ve 30 adet duktal karsinoma in situ tanılı tümörlerde ve 30 adet redüksiyon mammoplasti ameliyatı olmuş normal meme dokusunda klinikopatolojik parametreler ile birlikte TGF-β, Snail, Lyric, E-kadherin ve Fibronektin antikorlarının immünohistokimyasal olarak ekspresyonları incelenmiş, epitelyal-mezenşimal dönüşüm ve tümör invazyonu açısından farklarının olup olmadığını araştırılmıştır. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde immünohistokimyasal olarak artmış TGF-β, Lyric, Snail ve Fibronektin ekspresyonları ile azalmış E-kadherin ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu belirteçlerin, epitelyal-mezenşimal dönüşüm için biyobelirteç adayı olabileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle rutin klinik uygulamada kullanılmak üzere daha geniş serilerde ve farklı histolojik tiplerde invaziv meme karsinomlarında da çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısına varılmıştır.

Biyobelirteçler-tümörCadherinlerEpitel+7
Emine Ebru Tamirci Deniz
Baskent University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolon adenokarsinomlarında tümör/stroma oranı, tümör kök hücreleri ile entropinin ilişkisi ve prognostik önemi

Amaç/Hipotez: Bu araştırmada kolon tümörlerinde bir kısmı önceki çalışmalarda prognostik belirteç olarak tanımlanan, tümörde ve tümör invaziv kenarındaki tümör stroma heterojenitesinin belirteçleri olabilecek matematiksel öznitelikler olan tümör/stroma oranı, entropi ve karmaşıklığın tümöral kök hücreler, histopatolojik ve klinik prognostik belirteçler ile ilişkisinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Yöntem: Radikal cerrahi ile tedavi edilmiş 248 hastanın hematoksilen ve eozin boyalı doku kesitlerinden, mikroskopik digital görüntüler alınmış ve çalışma grubumuz tarafından geliştirilen görüntü analizi programı ile tümör, stroma ve lümen işaretlenerek kaydedilmiştir. Daha sonra bu işaretlenmiş görüntülerde; oran, entropi ve karmaşıklık öznitelikleri ve her bir özniteliğe ait ortalama, en büyük, en küçük ve varyans değerleri tüm görüntülerde ve invaziv kenarı temsil eden son görüntülerde ayrı ayrı matematiksel olarak hesaplanmıştır. Ayrıca ana görüntüler içerisinde 8x8 ve 16x16 piksellik boyutlarda alt görüntüler oluşturularak tüm hesaplamalar bu alanlarda da gerçekleştirilmiştir. Kök hücreleri belirlemek üzere yüzey belirteçleri olduğu bildirilen CD133 ve Lgr5 antikorları ile immünhistokimyasal inceleme yapılmış ve semikantitatif olarak skorlanmıştır. Klinik, histopatolojik prognostik faktörler ve hesaplanan özniteliklerden elde edilen tüm veriler dahil edilerek elde edilen 80 ayrı parametre ile istatistiksel inceleme yapılmıştır. Bulgular: Cox regresyon analizinde ölüm riskinin; yaş ile 1,07; pN evresi ile 2,5; perinöral invazyon varlığı ile 2,2 kat; 8x8 piksellik alt görüntülerde maksimum Tümör/Stroma oranı ile 1,02 kat; 16x16 piksellik alt görüntülerde ortalama Tümör/Stroma oranı ile 1,2 kat ve invaziv kenarda hesaplanan entropi ile 1,9 kat arttığı saptanmıştır. Nüks riskinin ise pT evresi ile 2,4 kat, pN evresi ile 4,211 kat, 16x16'lık alt görüntülerde varyans Tümör/Stroma oranı ile 1,002 kat arttığı görülmüştür. Uzak metastaz riskinin ise pT evresi ile 3,357 kat ve pN evresi ile 9,479 kat arttığı saptanmıştır. Yukarıda belirtilen tüm belirteçlerin, çok değişkenli analiz ile bağımsız değişken oldukları belirlenmiştir. Tümör kök hücresi belirteçleri ile prognoz arasında ilişki saptanmamıştır. CD133 ekspresyonu ile tüm tümör ve invaziv kenar entropileri, Lgr5 ekspresyonu ile tümör/stroma oranı ve entropi öznitelik değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılık olduğu ancak bu değerlerin skorlarla paralel olarak değişmediği görülmüştür. Sonuçlar: Tümör/stroma oranı öznitelik hesaplamaları, birçok çalışmada belirtilenin aksine, tümör miktarındaki artış ile ölüm, nüks ve metastaz gelişimi arasında anlamlı ilişki bulunduğu ve tümör miktarındaki artışın ölüm ve nüks gelişimi için bağımsız değişken olduğu bununla birlikte invaziv kenardaki entropi öznitelik değerindeki artışın çok değişkenli analizlerde de anlamlılığını koruyarak ölüm riskini artırdığı belirlenmiştir. Kök hücre belirteçleri ile genel sağkalım, nüks ve metastaz gelişimi arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmadığı bununla birlikte, CD133 alt grupları arasında entropi ve karmaşıklık öznitelik ortalamaları, Lgr5 alt grupları arasında ise oran ve entropi öznitelik ortalamaları arasında anlamlı fark bulunduğu ancak bu değerlerin skorlarla paralel olarak değişmediği saptanmıştır. Bu çalışmanın özgün bulgusu tümörlerde entropi, karmaşıklık özniteliklerinin tanımlanması ve kolon tümörü invaziv kenarındaki tümör/stroma ilişkili entropinin hesaplanabilir bir bağımsız prognostik öznitelik olarak tanımlanmasıdır. Önceki çalışmalarda kantitatif değerlendirmeye dayanmayan stroma artışının prognostik önemli olma verisi, bu çalışmada kullanılan kantitatif yöntemle anlamlı bulunmamıştır. Kök hücre belirteçleri olarak kabul edilen LGR5 ve CD133 de prognostik ya da hesaplanabilir öznitelikler olarak bu seride anlamlı bulunmamışlardır.

AdenokarsinomBiyobelirteçler-tümörEntropi+6
Yasemin Çakır
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat adenokarsinomlarında mammalıan target of rapamycin yolağının prognoza etkisi

Amaç: Prostat kanseri dünyada en sık görülen kanserlerden biridir ve insidansı hızla artmaktadır. Bir grup hasta yalnızca aktif izlemle yönetilebilirken bir grup hasta agresif bir seyir göstermektedir. Şu anda, özel sinyal yolları ve immünoterapi hedefleyen çeşitli yeni tedavi stratejileri prostat kanseri için araştırılmaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar mammalian target of rapamycin (mTOR) yolunun tedavi için bir hedef olabileceğini göstermiştir. Deneysel ve klinik çalışmalarda, mTOR inhibitörlerinin çeşitli kanser türlerinde büyümeyi engelleyici ve anti-anjiogenik özellikleri olduğu gösterilmiştir. Ancak, mTOR yolunun değişiklikleri prostat kanserli hastalarda çok iyi araştırılmamıştır. Bu çalışma ile çeşitli tümörlerde moleküler olarak tanımlanan ve prognoz ile ilişkisi saptanan mTOR sinyal yolağı proteinleri (AKT, p-mTOR, 4E-BP1, p-P70S6K, PIK3CA) ve bu yolağı etkileyen çeşitli proteinlerin (PTEN, Stathmin-1, Cyp4z1, E-cadherin, Hey2) immunohistokimyasal yöntemle çalışılıp sonuçlarının prostat karsinomlarındaki patolojik prognostik parametreler ve biyokimyasal nüks ile ilişkisinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2003-2013 yılları arasında DEÜTF Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda "Prostat Karsinomu" tanısı alan 389 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulara ait hazır Hematoksilen & Eozin (H&E) boyalı preparatlardan seçilen tümörlü alanlar parafin bloklar üzerine işaretlenerek doku mikroarray kalıplarına yerleştirilmiştir. Hazırlanan mikroarray bloklarından yapılan kesitlere p-mTOR, PIK3CA, AKT1, p-P70S6kinaz, 4E-BP1, Anti-PTEN, Stathmin-1, Cyp4z1, E-cadherin, Hey2 immunhistokimyasal boyamaları uygulanmıştır. Boyanma olmaması 0, %0-10 arası tümör hücresinde boyanma olması 1, %10-50 arası tümör hücresinde boyanma olması 2, %50'den fazla tümör hücresinde boyanma olması 3 puan olarak değerlendirilmiştir. Tümör hücrelerindeki zayıf boyanma yoğunluğu (+) 1, orta boyanma yoğunluğu (++) 2, güçlü boyanma yoğunluğu (+++) 3 puan olarak kabul 3 edilmiştir. İmmunreaktivite skoru ve boyanma yoğunluk skoru birbiri ile çarpılarak 0-9 arası toplam boyanma skoru elde edilmiştir. Elde edilen toplam boyanma skoru kendi içinde gruplandırılmış olup 0-3 arası skoru olanlar zayıf ekspresyon (negatif boyanma), 4-9 arası olanlar güçlü ekspresyon (pozitif boyanma) olarak kabul edilmiştir. Elde edilen immunhistokimyasal bulguların prognostik verilere etkileri istatistiksel olarak araştırılmıştır. Analizlerde sürekli değişkenler için bağımsız grup T testi, süreksiz değişkenler için de Pearson ki-kare testi uygulanmıştır. Tüm testler iki yönlü olup ve p≤0.05 değerleri anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenlerin biyokimyasal nüks ile ilişkisi Cox regresyon modeli ile değerlendirilmiştir (%95 güven aralığı). Bulgular: Gleason skoru, cerrahi sınır pozitifliği, pT evresi ve tümör hacmi biyokimyasal nüksü belirlemede istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Tersiyer patern, vaskuler invazyon, perinöral invazyon ve lenf nodu tutulumu ile biyokimyasal nüks arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. p-P70S6K ve PTEN ekspresyonu ile Gleason skoru ve pT evresi arasında, Stathmin-1 ekspresyonu ile Gleason skoru ve perinöral invazyon arasında istatistiksel anlamlılık saptanmıştır. AKT pozitifliğinin negatifliğine göre biyokimyasal nüks riskini 0,357 kat (%64,3) azalttığı ve istatistiksel olarak da anlamlı olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda biyokimyasal nüks ile patolojik prognostik parametrelerden Gleason skoru, cerrahi sınır pozitifliği, pT evresi ve tümör hacmi ile anlamlı ilişki saptanırken tersiyer patern, vaskuler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu ile anlamlı ilişki saptanmadı. mTOR yolağında etkileri olan proteinlerden p-P70S6K, PTEN ve Stathmin-1 ile prognostik değeri yüksek iki parametre olan Gleason skoru ve pT evresi arasında anlamlı ilişki saptandığından doğrudan biyokimyasal nüksü belirleyen AKT ekspresyonu ile birlikte bu proteinlerin prostat kanserinde prognostik değerleri olabileceği düşünüldü.

AdenokarsinomGenlerNeoplazmlar+6
Nilhan Akbulut
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Formalin ve ksilol yerine kullanılan solüsyonların doku takibine etkisi

Amaç: Formalin ve ksilolün önemli toksik, allerjen ve karsinojen etkileri vardır. Günümüzde, bu kimyasalların yerine geçebilecek daha az toksik maddeler piyasaya sürülmüştür. Bu maddelerin, histokimyasal ve immünohistokimyasal boyamalara; in situ hibridizasyon, polimeraz zincir reaksiyonu gibi incelemelere olumsuz etki etmemesi beklenir. Çalışmamızda, Türkiye'de ticari olarak satılan alternatif kimyasalların etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 5 farklı fiksatif (Formalin, Glyo-Fixx ? , FineFIX ? , Cell block ? ve Greenfix ? ) ve 4 farklı şeffaflandırıcı (Ksilen, Sub-X ? , Bio Clear ? , Shandon Xylene Substitute ? ) kullanılarak 13 farklı doku takibi kurgulanıp, 13 farklı dokuya uygulandı. Hematoksilen-Eozin boyalı kesitler histomorfolojik düzeyde niteliksel olarak karşılaştırıldı. Hazırlanan doku mikrodizini kesitlerine histokimyasal ve immünohistokimyasal boyamalar uygulandı. Histokimyasal boyamalar niteliksel, immünohistokimyasal boyamalar ise bilgisayar programında (3D Histech NuclearQuant ? , MembraneQuant ? ) niceliksel olarak karşılaştırıldı. Kromojenik in situ hibridizasyon uygulandı ve sinyal kalitesi değerlendirildi. DNA ve RNA ekstraksiyonu uygulanarak ve DNA niteliği polimeraz zincir reaksiyonu ile değerlendirilerek doku takipleri moleküler düzeyde kıyaslandı.Bulgular: Tüm doku takiplerinde kesit kalitesinin iyi olduğu gözlendi. Histokimyasal boyama sonuçları, alternatif solüsyonların tümünün bu uygulamalar açısından uyumlu olduğunu gösterdi. İmmünohistokimyasal boyamalarda etken maddesi glyoxal olan fiksatiflerle olumsuz sonuçlar elde edildi. Kromojenik in situ hibridizasyon ile tüm doku örneklerinde sinyalin okunaklığı, zeminin kontrastı benzer ve iyi özellikte bulundu. Ayrıca formalin içermeyen takiplerin moleküler korunma açısından, formalin içerenlere göre üstün olduğu görüldü.Sonuç: Tüm parametreler birlikte değerlendirildiğinde, Glyo-Fixx ? , Cell block ? ve FineFIX ? kullanılan doku takiplerinin, biraz daha üstün oldukları dikkati çekmektedir. Daha az toksik, daha az irritan olmaları, iyi morfolojik sonuç vermeleri, histokimyasal boyamalar ile uyumlu olmaları ve moleküler koruma açısından formaline üstün olmaları nedeni ile alternatif fiksatifler, rutin patoloji ve araştırmalarda formalinin yerini almaya adaydır. Alternatif fiksatif arayışının geri planda bıraktığı alternatif şeffaflandırıcıların da ksilenin yerini almaya güçlü adaylar olduğu görülmüştür.Anahtar Sözcükler: Doku fiksasyonu, formalin, DNA, RNA, patoloji, moleküler

DNADoku fiksasyonuFormaldehit+3
Ilgın Karaman
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostatik adenokarsinom olgularında sürfaktan protein a ve sürfaktan protein d ekspresyonunun tümör volümü ve gleason skoru ile ilişkisinin araştırılması

Prostat adenokarsinomu erkeklerde en sık izlenen kanserdir. Kansere bağlı ölümlerde, akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alır. PCa'unda insidans, yaşla birlikte belirgin bir artış gösterir (2, 18, 83). PCa, başta ortalama yaşam süresi uzun olan ülkelerde olmak üzere önemli bir halk sağlığı sorunudur. Hastaların tedavi prokollerini belirleme, prognozunu öngörme ve takibini sağlamaya yönelik parametrelerin bir kısmı bugün iyi bilinmekte iken halen bu konuda pek çok çalışma devam etmektedir. Sürfaktan proteinleri ilk olarak akciğerde gösterilmiş ve uzun yıllar akciğere spesifik oldukları düşünülmüştür (57, 65-68). Günümüzde yapılan birçok çalışma ile SP'lerinin, eklem sinovyal sıvısı, mide ve barsak mukozası, periton, plevra, karaciğer, böbrek, pankreas ve üriner kanalda, erkek ve kadın genital sisteminde varlıkları gösterilmiştir (57, 66, 68-71). Bu çalışmada prostat dokusu ve prostat adenokarsinomlarındaki SP-A ve SPD ekspresyonu yanı sıra PCa'larındaki SP-A ve SP-D ekspresyonunun PCa'ları için önemli prognostik faktörler olan Glaeson skoru ve tümör volümü ile ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada, prostat adenokarsinomu tanısı almış 35 radikal prostatektomi materyali incelenmiştir. Olgularda Glaeson skoru ve tümör volümü belirlenmiş, tümörlü ve tümörsüz alanlar içeren kesitlere immünohistokimyasal yöntemle SP-A ve SP-D uygulanmıştır. Çalışmada elde edilen veriler değerlendirildiğinde; hem nontümöral prostat dokusunda hem de prostatik adenokarsinom alanlarında SP-A ve SP-D ekspresyonu izlenmiştir.. Prostat adenokarsinomu olgularında Gleason Skoru, tümör hacmi ve yaş arttıkça SP-A Nontümöral prostat dokusunda yangı alanlarında SP-A ve SP-D ekspreyonu artmaktadır. Bu bulgu SP-A ve SP-D'nin prostat immünitesi ile ilişkili olduğu görüşlerini desteklemektedir ve SP-D ekspresyonu azalmaktadır. Buradan yola çıkarak prostat adenokarsinomlarında SP-A ve SP-D ekspresyonunda azalma kötü prognostik faktör olarak değerlendirilebilir.

Meryem İlkay Eren Karanis
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2001-2010 yılları arasında kolorektal karsinom tanılı olguların retrospektif incelenmesi ve kras mutasyonunun histopatolojik parametrelerle ilişkisi

Kolorektal karsinomu, gastrointestinal sistemin en sık rastlanan kanseridir. Bütün dünyada önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olup, dünya genelinde yıllık 1.000.000?dan fazla kişide hastalığın geliştiği tahmin edilmektedir. KRAS bir onkogen olup aynı zamanda EGFR?nin indüklenen RAS-MAPK yolağının anahtar üyesidir. Kolorektal karsinom gelişiminin erken basamağında yer alan bir mutasyondur ve bu tümörlerin %30 ile %40?ında saptanmaktadır. Kemoterapiye dirençli metastatik kolorektal karsinomlu hastalarda Anti-EGFR monoklonal antikorları alternatif tedavi seçeneği olup diğer kemoterapötik ajanlarla kombine edilerek kullanılmaktadır. Retrospektif olarak incelemiş olduğumuz kolorektal karsinomlu olgularda 50 yaş ve üzerinde tanı almış hastalarda tümör histolojik alt tipi, tümör lokalizasyonu, tümör penetrasyon derinliği (T) , lenf nodu metastazı (N), uzak metastaz varlığı, senkron karaciğer metastazı, perinöral invazyon gibi parametrelerde anlamlı korelasyon bulunmamıştır. KRAS analizi yapılmış sınırlı sayıdaki örneklemde benzer parametreler bakılarak MUTANT olgular ile NEGATİF olgular kıyaslanmış olup klinikopatolojik parametrelerin hiçbirinde anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Klinik morfolojik ve immünohistokimyasal bulgular tedavi algoritmasında yer alan yeni jenerasyon antikor tedavilerinde tam olarak etkin sonuç alınmasında yeterli patolojik verileri sağlamamaktadır. Bu yüzden moleküler genetik çalışmalar ileri evrede ve metastatik kolorektal karsinomlu olguların tedavi şansını ve sağkalımı artırmak adına önem kazanmıştır. Nitekim bu bilgiler ışığında hangi hasta popülasyonunun anti-EGFR tedavisinden yarar sağlayacağı mutasyon analizinin önceden yapılmış olmasına bağlıdır. Böylece hastalar sağkalım şanslarını moleküler genetik çalışmaların daha geniş popülasyonlarda yapılacak olan çalışmalar ışığında arttırmış olacaklardır

Antikorlar-monoklonalKarsinomaKolon neoplazmları+6
Aslı Uçar
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Östrojen reseptörü pozitif meme kanseri hastalarında hormonoterapiye direncin moleküler genetik yöntemle (CYP2D6 gen polimorfizmleri açısından) incelenmesi

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Tüm dünyada sıklığı giderek artmaktadır. Erken tanı ve tedavi yöntemleriyle mortalitenin giderek azalmasına rağmen tedaviye cevap ve sağ kalım sürelerinde büyük bireysel farklılıklar görülmesi sebebiyle meme kanseri son zamanlarda genetik çalışmaların majör konularından biri haline gelmiştir. Selektif östrojen reseptör modülatörü olan tamoksifentüm yaş gruplarında 30 yıldan uzun süredir meme kanseri tedavisinde, yakın zamanlarda ise meme kanserinden korunmada kullanılmakta ve tedavinin mihenk taşlarından birini oluşturmaktadır. Tamoksifen bir ön ilaçtır ve etkinlik gösterebilmesi için sitokrom p450 enzimlerince metabolik aktivasyona uğraması gerekir. CYP2D6 N-desmetil- tamoksifeninendoksifene dönüşümünde majör rol oynayan kilit enzimdir. CYP2D6 enzimlerinde tekli nükleotid pleomorfizmleri nadir değildir ve bunlardan bazıları aktivite göstermeyen, azalmış aktivite gösteren, artmış aktivite gösteren enzim polimorfizmlerine neden olurlar. İki wild tip (CYP2D6 *1/*1) allel taşıyan hastalar normal metabolize (EM) ediciler olarak adlandırılırlar. Polimorfik (varyant) allellerin değişik kombinasyonları kötü metabolize edici (PM), orta düzey metabolize edici (IM) ve ultrahızlımetabolize edici (UM) fenotipe neden olurlar. Bu fenotipleradjuvantamoksifenterapisi alan meme kanseri hastalarında daha kötü klinik seyir ile ilişkili bulunmuştur. CYP2D6 enzimgenotipinde etnik farklılıklar sık görülmektedir ayrıcatamoksifen ile birlikte CYP2D6 enzim inhibitörü ilaç kullananlarda enzim aktivitesi azalabilir. Örneğin sıcak basması şikayeti veya depresif bozukluk tanısı ile antidepresan ilaç kullanan hastalarda tamoksifenin doz ayarlaması yapılmalıdır. Bu çalışmadaki amacımız bugüne kadar elde edilmiş veriler ışığında CYP2D6 enzim polimorfizmlerini incelemek ve CYP2D6 genotipininhormonoterapi üzerine etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmamızaadjuvantamoksifen veya aromataz inhibitörü alan ER pozitif 47 meme kanseri hastası dahil edilmiştir. Hastalar 2002-2012 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi patoloji anabilim dalında tanı almış ve yine aynı fakültenin onkoloji bölümünde takip ve tedavisi yapılan hastalar arasından seçilmiştir. Çalışma grubu takipleri boyunca hastalıkta rekürrens veya metastaz yoluyla progresyon gösteren, ER pozitif, adjuvanhormonoterapi alan 26 meme kanseri hastasını içermektedir. Kontrol grubu ise ER pozitif, adjuvanhormonoterapi alan, en az beş yıl süreyle takip edilmiş ve tedavi ile remisyonda olan 21 hasta içermektedir. Hastaların FFPE tümör dokularından DNA analizi yapılarak CYP2D6 polimorfizmleri açısından analiz edilmiştir. ( AutogenomicsInfinityBiofilmMicroarray CYP2D6 I). Gen polimorfizmleri ile hastaların klinik ve patolojik özellikleri Ki-kare, Kruskal- Wallis ve Man- Whitney U testi kullanılarak karşılaştırılmıştır Ortalama takip süresi 60 aydır.Çalışma grubundaki 2 premenapozal hastada CYP2D6 *4/*10 ve bir postmenapozal hastada CYP2D6 *2/*XN genotipi saptanmıştır. Hormonoterapi ile remisyonda olan kontrol grubunda polimorfizm görülmemiştir. Polimorfizmler ile tümör özellikleri arasında PR, Cerb-B2 durumu, tümör boyutu ve evresi arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Progresyona kadar geçen zaman gen polimorfizmi gösteren olgularda daha kısa bulunmuştur. (p=0.02) Sonuçlara göre Türk popülasyonda CYP2D6 enzim polimorfizmi sık görülmemektedir. Progresyona kadar geçen zaman gen polimorfizmi gösteren olgularda daha kısa olmakla birlikte daha önceki çalışmalar ve bizim çalışmamızın sonuçlarıyla halen CYP2D6 genotipini testinin rutin klinik pratikte kullanımının anlamlı olacağına dair yeterli veri elde edilememiştir. Bu bulgular ışığında özellikle postmenapozal hasta grubunda, klinisyenin değerlendirmesi sonucunda da uygun bulunursa tamoksifen tedavisi öncesi hasta CYP2D6 gen polimorfizmleri açısından teste tabi tutulabilir. Ancak premenapozal meme kanseri hastalarında ve intraduktalkarsinom hastalarında tamoksifen hala en iyi seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır

AromatazHormonlarMeme neoplazmları+5
Saniye Sevim Ertuğrul
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlu olgularda tümör doku örneklerinde EGFR, kras ve braf gen mutasyonlarının biofilm çipe dayalı mikroarray yöntemi ile belirlenmesi

Çalışmamızda küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı almış 96 olguda, biofilm çipe dayalı mikroarray yöntemi (Infiniti Autogenomics®) ile EGFR, KRAS ve BRAF gen mutasyonlarının belirlenmesi, mutasyonların sigara içiciliği, hastanın cinsiyeti, tümör tipi ve hastalığın evresi ile ilişkisi, bu genlerdeki mutasyonların Türk populasyonuna özgü sıklığının belirlenmesi ve kullanılan yöntemin güvenilirliğinin belirlenmesi amaçlandı. 96 olgunun 58 tanesi Adenokarsinom, 30 tanesi yassı epitel hücreli karsinom ve 8 tanesi büyük hücreli nöroendokrin karsinom grubundan oluşmaktaydı. Adenokarsinom tanılı hastaların 58 tanesinden 14 tanesinde (%24,1) EGFR mutasyonu saptanırken, 12 tanesinde (%20,6) KRAS mutasyonu saptandı. Yassı epitel hücreli karsinom tanılı 30 vakadan yalnızca 1 tanesinde (%3,3) KRAS mutasyonu izlendi. Büyük hücreli nöroendokrin karsinom olan 8 vakadan ise sadece 1 vakada (%12,5) KRAS mutasyonu görüldü. EGFR mutasyonu, kadın cinsiyet ve sigara içme öyküsü bulunmayan hastalarda literatürle uyumlu olarak daha yüksek oranda izlendi. EGFR mutasyonu, adenokarsinom tanılı olgularda yassı epitel hücreli karsinom tanılı olgulara göre, anlamlı olarak yüksek bulundu. KRAS mutasyonu ile cinsiyet farkı ve sigara içiciliği arasında anlamlı ilişki bulunamadı. KRAS mutasyonu, Adenokarsinom grubunda yassı epitel hücreli karsinom grubuna göre, anlamlı olarak yüksek bulundu. Her üç mutasyon varlığı ile tümör boyutu, lenf nodu metastaz varlığı, uzak metastaz varlığı ve hastalığın evresi arasında korelasyon görülmedi Anahtar Kelimeler: EGFR, KRAS, BRAF, mikroarray, akciğer kanseri.

Akciğer neoplazmlarıEpidermal büyüme faktörüGenler+4
Özlem Ceren Uzun
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi patoloji arşivindeki 10 yıllık (2000-2010) meme kanseri olgularının histopatolojik ve klinikopatolojik özellikleri

Bu çalışmanın amacı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan malign meme tümörlerinin dökümünü yaparak, bunların histopatolojik ve prognostik özelliklerini sınıflamaktır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı tarafından 2000-2010 yılları arası meme tümörleri retrospektif olarak tarandı. Beş yüz üç meme karsinomlu olgu değerlendirmeye alındı. Hastaların klinik (yaş, menopoz durumu, takip süresi, radyolojik bulguları) ve histopatolojik (tümör tipi, boyutu, evresi, lenf düğümü durumu, ki67 labeling indeks, hormon reseptörleri, cerbB2 durumu) özellikleri taranarak, 2007 Microsoft Office Excel programına işlendi. Ayrıca tümörler moleküler sınıflandırmaya göre; luminal A, luminal B, cerbB2 pozitif, Triple negatif olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçların Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik ve Tıbbi Bilişim Anabilim Dalı danışmanlığında SPSS-18 programı kullanılarak değerlendirildi. Bölümümüzde son 10 yılda 503 yeni hasta meme karsinomu tanısı almıştır. Olgularımızın daha çok 50 yaşın üzerindeki hastalar olduğu saptanmıştır. Tümör boyutu, çoğunlukla 2 cm'nin üzerinde olup, en sık görülen histopatolojik tip invaziv duktal karsinomdur. Olguların %40'ında lenf düğümü tutulumu saptanmıştır. Bulgularına ulaşılabilen 203 olguda evreleme yapılmıstır. En sık 61 (%30) hasta ile tümörler evre 2A olarak saptanmıştır. En önemli prognostik parametre olarak kabul edilen lenf düğümü tutulumu ile tümörün boyutu, diferansiyasyon derecesi ve evre arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (P<0.01). Anahtar kelimeler: ER, PR, cerb B2, Ki/67 LI, meme tümörleri.

Genler-C-Erbb-2Ki-67Meme neoplazmları+3
Kadir Balaban
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2000-2011 yılları arasında raporlanan endometrium ve over tümörlerinin retrospektif incelenmesi

Endometrium kanseri kadın genital sisteminin en sık görülen kanseridir. En sık 55-60 yaş arası kadınlarda görülür. Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki tip endometrial karsinom tanımlanmış olup, tip 1 tümörler karşılanmamış östrojen ve endometrial hiperplazi ile ilişkilidir. Müsinöz ve endometrioid karsinom gibi düşük dereceli karsinomlar tip 1, yüksek dereceli, derin invaziv, seröz ya da berrak hücreli karsinomlar ise tip 2'dir. Over tümörleri kadınlarda sık görülen neoplazmlardır. Kadın genital sistem kanserlerinin %30'unu oluşturur. Over kanserlerinde erken tanı oranı düşük olduğundan görülme sıklığı ile orantısız bir kanser ölüm riskine sahiptir. Malign tümörler 40-65 yaş arasındaki kadınlarda sıktır. Literatürde 5 yıllık yaşam oranı ortalama %32'dir. Biz bu çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında 2000-2011 yılları arasında tanı almış, endometrium karsinomları, malign müllerian mikst tümör ve overin yüzey epitelyal tümörlerinin, 11 yıllık süre ile geriye dönük, hastanemiz veri tabanı ve Hastanemiz Kadın Doğum Bölümünden elde edilen hasta verilerini inceleyerek, demografik, histopatolojik ve sağ kalım ilişkilerini inceledik ve literatür verileriyle karşılaştırdık. Endometrium karsinomu tanısı alan 452 vaka inceledik ve ortalama yaşı 58 bulduk. Bu hastalardan 17'si 40 yaş altında olup, histopatolojik olarak 372'si endometriyum adenokarsinomu endometrioid tip, 17'si seröz adenokarsinom, 26'sı malign mikst müllerian tümör tanısı almıştır. Vakaların 201'i (%44,5) grade 1 olup, evreler incelendiğinde en yüksek oranda evre 1 (%70) görülmüştür. Ortalama sağkalım süresi 26 aydır. İstatistiksel olarak anlamlı çıkmasa da, tip 1 tümörlerin sağ kalımları tip 2 tümörlere göre daha iyi, evre 1+2 hastaların evre 3+4 hastalara göre sağ kalımlarının daha iyi olduğu görülmüştür. Ayrıca 40 yaş altı hastaların sağ kalımları 40 yaş üstü hastalara göre daha iyidir. Over yüzey epitelyal tümör tanısı alan 205 vaka çalışmaya alınmıştır. Vakaların yaş ortalaması 55'dir, %62,9'u 60 yaş altında tanı almıştır. Histopatolojik alt tiplerden seröz adenokarsinom %42,4 (87), endometrioid adenokarsinom %27,8 (57) oranlarında izlenmiştir. Tümörler lokalizasyonlarına göre bakıldığında en fazla bilateral tümör görülmüştür. Grade 3 tümörler %68,2 (131) oranda izlenmiştir ve en fazla evre 3 tümör görülmüştür (%78,6). Evre 1 ve 2 tümörlü hastaların 5yıllık sağ kalım oranı %60, evre 3 ve 4 tümörlü hastaların 5 yıllık sağ kalım oranları ise %57 olarak izlenmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı çıkmasa da evre 3 ve 4 tümörlerin sağ kalımının, evre 1 ve 2 tümörlere göre daha kötü olduğu görülmüştür. Seröz adenokarsinomların diğer karsinomlara göre sağ kalım grafiğinde prognozunun daha kötü olduğu, ayrıca borderline tümörlerin sağ kalım grafiğine göre prognozlarının çok iyi olduğu söylenebilir. Sonuç olarak; araştırdığımız over ve endometriyum epitelyal tümörlerinin klinikopatolojik verileri ve sağ kalım analizlerinin literatür verileriyle genelde benzer olduğunu gördük. Farklılıkların, tüm verilerine ulaşılabilir vaka sayımızın yetersiz olması, gruplar arası sayısal dengenin sağlanamaması, takipten çıkan hasta sayısının fazla olmasından kaynaklandığını düşündük

Endometrial neoplazmlarEndometriyumNeoplazmlar+4
Fatih Çelik
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal adenom ve karsinomlarda kök hücre faktörleri olan notch, numb, ıtch ve sıah-1'in birbirleri ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkilerinin gösterilmesi

Kolorektal karsinomlar gastrointestinal sistemin en sık rastlanan tümörleridir ve kanser ile ilişkili ölüm nedenleri arasında 4. sıradadır. Tümör rekürrensinden sorumlu primer neden kemoterapiye dirençli kanser kök hücreleri olduğu düşünülmektedir. Kanser kök hücresine bağlı oluşan direncin ortadan kaldırılarak kanserin tedavi edilmesini hedefleyen çalışmalar giderek artmaktadır. Kanser kök hücresindeki en önemli yolaklardan biri de Notch yolağıdır. Anormal Notch sinyali karsinogenezde hücrelerin kendi kendini yenilemesine ve normal kök hücrelerin regülasyonunun bozulmasına neden olur. Notch sinyali birçok kanser türünde saptanmıştır. Notch sinyali kanser hücrelerinin büyümesinde, invazyonunda ve metastazında etkili bulunmuştur. Bundan yola çıkılarak Notch sinyal inaktivasyonunun kanser tedavisinde kullanılabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmaya 2005-2009 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 50 adet adenokarsinom tanısı almış, 30 adet adenom tanısı almış ve 20 adet normal kolon mukoza örneklerinden oluşan toplam 100 adet olgu dahil edilmiştir. Her bir vaka Notch, Numb, Itch ve Siah ile immunohistokimya ve rt-PCR ile incelendi. Kolon adenokarsinom olguları; yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, tümör boyutu, tümör grade, patolojik evre, pTNM evrelemesi, lenf nodu metastazı, lenfovaskuler, perinöral invazyon ve klinikopatolojik parametrelerine göre değerlendirildi. Çalışmamızda Notch ekspresyonu ile tümör diferansiasyonu (p: 0.001) ve survival (p:0,001) arasında zıt korelasyon, lenf nodu metastazı (p:0,001) ve evre (p:0,005) arasında ise istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Kolon adenokarsinomlarında spearman korelasyon testine göre Notch protein ekspresyonunun artışı; Siah ile pozitif korele iken, Itch ve Numb ile zıt koreledir. Sonuç olarak; normal doku ile karşılaştırıldığında kolon karsinomunda Notch ve Siah protein ekspresyon artışı saptanırken, Numb ve Itch protein düzeylerinde azalma bulunmuştur. Notch'un kolon karsinomu gelişiminde önemli bir yolak olduğu ve tümörün artan agresivitesi ve kötü prognozuyla da ilişkili olduğu bulunmuştur. Kolon kanser tedavilerinde Notch yolağının hedeflenmesi, tümör metastazının değerlendirilmesi ve sağkalımın uzatılması açısından önemlidir Anahtar kelimeler: Kolorektal karsinom, Notch, Numb, Itch, Siah, immunohistokimya.

AdenomlarKarsinomaKolon+6
Sinem Çil Gönülcü
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal adenokanser ve prekanseröz lezyonlarda mikrosatellit instabilitenin immunhistokimyasal ve genetik olarak saptanması

Kolorektal karsinom (KRK) gastrointestinal sistemin en sık kanseridir. KRK'lerin büyük bir çoğunluğunun kolonda daha önce bulunan bir adenomdan kaynaklandığı bilinmektedir. İnflamatuar bağırsak hastalıklarında (İBH) özellikle uzun dönem sonrasında KRK riski artar. Kolorektal karsinogenezde Mikrosatellit İnstabilite (MSI) gösteren tümörler daha iyi prognozludur. Bu yüzden KRK'lerde MSI göstermek önemlidir. Bu çalışmada, KRK, adenomatöz polip ve İBH'de, prognozu ve tedaviye yanıtı daha iyi olan mikrosatellit instabil olguları belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamıza, özellik içermeyen ardışık 40 KRK, 40 adenomatöz polip ve 40 İBH tanılı toplam 120 olgu dahil edilmiştir. Tüm olgulara immunhistokimyasal (İHK) MLH1 ve MLH2 antikorları uygulanmıştır. Ayrıca tüm olgularda izole edilen DNA örneklerinden Bethesda paneli primerleri kullanılarak Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) ve sekans analizi ile MSI durumu değerlendirilmiştir. MLH1 ile olguların %20'sinde, MSH2 ile ise %12,5'inde ekspresyon kaybı gözlenmiştir. Olguların %10,8'inde PCR yöntemle MSI gözlenmiştir. Hem İHK'sal yöntemle ekspresyon kaybı hem de PCR yöntemle mutasyon varlığı en yüksek oranda adenokarsinom grubunda en düşük oranda İBH grubunda bulunmuştur. MLH1 İHK'sal boyası ile MSH2 İHK'sal boyalarının karşılaştırılmasında, iki markırın boyanma dağılımları arasında tüm gruplar için pozitif korelasyon bulunmuştur (p=0,003). Adenokarsinom grubu ile İBH hasta grubu arasındaki MSI oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunurken (p=0,046), adenomatöz polip grubu arasındaki farklılık anlamlı bulunmamıştır (p=0,07). İHK'sal MLH1 ve MSH2 negatifliği ile MSI arasında anlamlı pozitif korelasyon gözlenmiştir (p=0,49, p=0,01). Çalışmamızda tüm gruplarda İHK'sal yöntemle uygulanan MLH1 ve MSH2 ekspresyon kaybı ile genetik olarak saptanan MSI arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Böylece yavaş ve pahalı bir yöntem olan PCR yerine ucuz ve pratik olan İHK'sal yöntemin özellikle seçilmiş hasta gruplarında uygulanabileceği sonucuna varılmıştır. Bu hastaların prognozunun daha iyi olması ve tedaviye daha iyi cevap vermeleri nedeniyle çalışmamızın sonuçları dikkate değerdir. Anahtar kelimeler: KRK, Adenomatöz Polip, İBH, MLH1, MSH2, Mikrosatellit İnstabilite, İmmunhistokimya, PCR.

AdenokarsinomKolorektal neoplazmlarMikrosatelitler+6
Özlem Erdal Özdemir
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Derinin skuamöz hücreli kanserlerinde mirna-214 ile pten, ERK-1 ve caspase 3 ekspresyonunun araştırılması

Melanom dışı deri kanserleri dünya genelinde en sık görülen tümörlerden biridir. Erken tanınmaları halinde çoğunlukla kolay tedavi edilebilirler ve iyi prognozludurlar. Bu grup tümörlerden, agresif büyüme ve metastaz potansiyeli de bulunabilen skuamöz hücreli karsinomların özellikle erken tanınmaları önemlidir. Bu yüzden yeni tanı yöntemleri ve yeni tedavi yaklaşımlarına yön vermek amacıyla çok sayıda çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı deri skuamöz hücreli karsinomlarının patogenezinde PTEN, ERK1, Caspase 3 ve miRNA-214 ekspresyonlarının rolünü ve bu belirteçlerin aralarında ilişki bulunup bulunmadığını araştırmaktır. Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2013-2015 yılları arasında deride skuamöz hücreli karsinom tanısı alan 45 olgu (20 olguda tümör dudak yerleşimli, 25 olguda yüzün güneş gören diğer bölgelerinde yerleşimli) ve olağan deri dokusuna sahip 15 kontrol olgusu dahil edildi. İmmünhistokimyasal olarak PTEN, ERK1 ve özellikle apoptozu belirlemede önemli olan Caspase 3 kullanıldı. Gerçek zamanlı PCR ile miRNA-214 ekspresyonu araştırıldı. Yapılan analizlerin sonucunda tümörlü olgularda PTEN ve ERK1 immünhistokimyasal belirteçlerin istatistiksel olarak da anlamlı artmış ekspresyonu saptandı. Caspase 3 ekspresyonu ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da karsinom tanısı olan olgularda daha yüksek bulundu. Gerçek zamanlı PCR ile değerlendirilen miRNA-214 ekspresyonunun ise skuamöz hücreli karsinomlu olgularda anlamlı oranda azaldığı görüldü. miRNA-214 ekspresyonu ile ERK1 ve PTEN ekspresyonu arasındaki negatif korelasyon anlamlı idi. Caspase 3 ile miRNA-214 arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. ERK1 ve miRNA-214 arasındaki bu ilişki literatürle de uyumlu idi. Bulgular deri skuamöz hücreli karsinomlarında miRNA-214 tümör baskılayıcı geninin ve ERK1 sinyal düzenleyici proteininin rolü olduğunu gösterdi. Bu belirleyicilerin arasında negatif bir korelasyon olduğu ve artmış ERK1 ekspresyonunun azalmış miRNA-214 ekspresyonunu işaret ettiği saptandı.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıFosforik monoester hidrolazlar+5
Tuğba Özbek
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Undifferansiye nazofarengeal karsinomda her2 gen amplifikasyon ve CERBB-2 protein ekspresyonunun karşılaştırılması ve ebv pozitif nazofarengeal karsinomda ve ebv pozitif kronik nazofarenjitte apoptoz durumu

Nazofarengeal karsinom (NFK) oldukça nadir bir tümördür. Undifferansiye nazofarengeal karsinom (UNFK) daha sık karşılaşılan ve tipik olarak radyoterapiye belirgin duyarlılık gösteren histolojik alt tipidir. Radyasyonun tedavi edici etkisi apoptoz ve hücre siklusuna bağlıdır. Son zamanlarda yapılan çalışmalar tedaviye cevabı belirleyebilecek apoptotik belirteçler ve protoonkogenler üzerine yoğunlaşmıştır. Çalışmamıza UNFK tanılı 17 olgu ve kronik nazofarenjit tanılı 10 olgu olmak üzere toplam 27 olgu dahil edilmiştir. UNFK'li 17 olguya cerbB-2 protein ekspresyonu ve HER2 gen amplifikasyonunu değerlendirmek amaçlı immünhistokimyasal (İHK) boyama ve kromojenik in situ hibridizasyon (CISH) yöntemi uygulanmıştır. Toplam 27 olguda EBV ve p53 pozitifliği, Bcl-2 ve c-myc ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon hızı İHK boyama, apoptoz durumu terminal deoxynucleotidyl transferasemediated dUTP nick end labeling (TUNEL) yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda kronik nazofarenjitli 10 olgunun tamamında EBV pozitif, UNFK'li 17 olgunun 6'sında (%35,3) EBV pozitif saptanmıştır. EBV pozitifliği açısından iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,001). UNFK'li grupta EBV ile cinsiyet arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,029). İki grup arasında Bcl-2 ve c-myc ekspresyonu, p53 pozitifliği ve Ki-67 proliferasyon hızı açısından anlamlı farklılık bulunmuştur (sırasıyla p< 0,001, p=0,003, p<0,001, p<0,001). UNFK tanılı 17 olgu içerisinde p53 pozitifliği ve Ki-67 proliferasyon hızı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,001). Uygulanan TUNEL yönteminden sağlıklı sonuç elde edilememiş ve TUNEL yöntem sonuçlarımız istatistiksel değerlendirmeye alınmamıştır. UNFK tanılı 17 olguya uygulanan cerbB-2 boyasında olguların tamamında herhangi bir boyanma gözlenmemiş, ayrıca uygulanan CISH yönteminde olguların tamamında HER2 gen amplifikasyonu saptanmamıştır. Çalışmamızda UNFK'li olgularda kronik nazofarenjitli olgulara göre p53 pozitifliği, Bcl-2 ve c-myc ekspresyonu ile Ki-67 proliferasyon hızı daha yüksek oranda bulunmuştur. UNFK'li olgularda p53 pozitifliği ile birlikte yüksek Ki-67 proliferasyon hızı görülmüştür. HER2 gen amplifikasyonu ve bu genin ürünü olan cerbB-2 protein varlığını UNFK'li olgular üzerinde İHK ve CISH yöntemi birlikteliğinde değerlendirmemiz bölümümüzde tanı almış UNFK'li olguların tamamında cerbB-2 protein ekspresyonunun ve HER2 gen amplifikasyonunun olmadığını göstermiştir.

ApoptozisGen ifadesiGenler+4
Sevilay Gürcan
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Triple negatif meme kanserinde immünhistokimyasal androjen reseptörü ekspresyonunun klinikopatolojik parametreler ile ilişkisi

Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda en sık görülen, farklı biyolojik alt tiplerden oluşan heterojen bir hastalık grubudur. Triple negatif meme kanseri (TNMK), ER, PR ve HER2 ekspresyonunun olmaması ile karakterize klinikopatolojik özellikleri ve tedaviye yanıtı farklı bir alt gruptur. Agresif gidişata sahip TNMK'larda hedefe yönelik tedavi seçeneğinin olmaması prognozu kötüleştirir. Bu nedenle alttiplendirme için prognoz açısından önemli olabilecek ve tedaviyi yönlendirebilecek yeni biyobelirteçler araştırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı TNMK'larda AR ekspresyonunun klinikopatolojik ve immünhistokimyasal bulgularını ve prognostik etkisini araştırmak ve hedefe yönelik tedavide AR'nin potansiyel önemini vurgulamaktır. Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2012-2015 yılları arasında triple negatif meme kanseri tanısı alan 30 olgu dahil edildi. Çalışmada tümörlerin prognozunda rol oynayabileceği düşünülen bazı parametreler ve özellikle yeni hedefe yönelik tedavi seçeneği için alternatif olabilecek AR ekspresyonu değerlendirildi. Bu amaçla immünhistokimyasal olarak AR kullanıldı. İstatistiksel analizlerin sonucunda yaş ve menopoz durumu ile AR ekspresyonu ve lenfovasküler invazyon ve lenf nodu tutulumu ile AR ekspresyonu arasında anlamlı farklılık olmadığı gözlendi. AR ekspresyonu ile Ki-67 ekspresyonu açısından olgular arasında saptanan fark anlamlı değildi ancak p53 ekspresyonunun AR negatif olan olgularda daha fazla olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak da anlamlı olduğu saptandı. Tümör dereceleri ile AR ekspresyon durumları arasında ise istatistiksel olarak da anlamlı negatif korelasyon olduğu görüldü ve bu sonuç literatür ile uyumlu bulundu. Evre ile AR ekspresyonu arasında da negatif korelasyon saptandı. Tümör çapı ile reseptör ekspresyonu arasındaki ilişki istatistiksel olarak da anlamlı iken lenf nodu tutulumuna bağlı evre ile AR arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bulgular TNMK'larda AR'nin rolü olduğunu ve prognostik öneminin olabileceğini gösterdi.

AndrojenlerGen ifadesiMeme neoplazmları+3
Ayşe Gül Örmeci
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Berrak hücreli renal hücreli karsinomlarda ortalama nükleol hacminin prognostik önemi

Amaç ve hipotez: Renal hücreli karsinomlarda (RHK) bugüne kadar prognozu belirlemede birçok parametre önerilmiş, bunların birçoğu sağkalım süresi ile ilişkili bulunmuştur. Bu parametrelerden biri olan Fuhrman nükleer derecelendirme sistemi yaygın olarak kullanılmasına rağmen subjektif bir yöntem olması nedeniyle prognozu belirlemede daha objektif kriterlere dayalı sistemler geliştirilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu çalışmanın amacı berrak hücreli RHK'da nükleer morfometrik bir yöntem olan ortalama nükleol hacminin prognostik önemi olduğu bilinen tümör evresi, derecesi ve diğer klinikopatolojik parametreler ile ilişkisini ortaya koymak, ayrıca yaşam süresi ile nüks-metastaz gelişim riskini öngörmede belirleyici olup olmadığını saptamaktır.Yöntem: 1990-2003 yılları arasında üniversitemiz hastanesinde nefrektomi uygulanan 64 berrak hücreli RHK olgusunun tümörlü bloklarından hazırlanmış olan 5µm kalınlıkta kesitlerden ışık mikroskopunda 400X'lük büyütmede elde edilen görüntü monitöre yansıtılarak toplam 2320X büyütmede bir görüntü elde edilmiş ve Gundersen ve ark. tanımladığı yönteme göre ortalama nükleol hacmi (MnV) hesaplanmıştır. İstatistiksel yöntem olarak tek değişkenli Mann-Whitney U testi ve Pearson ki-kare testi, sağkalım analizleri için Kaplan-Meier metodu ve log-rank testi uygulanmıştır. Anlamlı bulunan parametreler çok değişkenli Cox regresyon analizi ile değerlendirilmiştir.Bulgular: Olguların 48'i (%75) erkek, 16'sı (%25) kadındır ve yaş ortalaması 58.2 yıldır. Olguların ortalama takip süresi 53.7 aydır. Olguların 5 yıllık sağkalımı %54.8, genel sağkalımı ise %48.4'tür. Tek değişkenli analizde tanı anındaki yaş, cinsiyet, Fuhrman derecesi, evre, MnV ve tümör boyutu değişkenlerinden evre, MnV ve tümör boyutunun nüks-metastaz ile; cinsiyet, evre, MnV ve tümör boyutunun ise sağkalım ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu saptanmıştır. MnV ile Fuhrman derecesi ve evre arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sağkalım süreleri göz önüne alındığında kadınlarla erkeklerin, erken evre ile ileri evredekilerin, 60 yaş altı ve üstündekilerin, tümör boyutu 5 cm'den küçük ve büyük olanların ve MnV ? 18 µm3 ve > 18 µm3 olanların yaşam süreleri arasındaki fark anlamlı bulunmuştur.Sonuç: MnV ile Fuhrman derecesi ve evre arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. MnV ? 18 µm3 olan gruptaki hastaların tümörleri daha düşük dereceli ve daha erken evrededir. Ayrıca bu hastalarda ölüm oranı ve nüks-metastaz gelişme riski daha düşüktür. Ortalama nükleol hacmi hesaplanması tümörün prognozu, derecelendirmesi ve evrelemesine dair önemli bilgiler verebilmektedir. Sadece yaş ve tümör evresi bağımsız prognostik faktör olarak görülmektedir.

KarsinomaKarsinoma-renal hücreliNeoplazmlar+1
Bülent Özgür Dokanakoğlu
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Berrak hücreli böbrek hücreli karsinomlarda kombine WHO/ISUPdereceleme sisteminin prognostik önemi

Amaç: Böbrek hücreli karsinomlarda prognozu ön görmek için birçok parametre önerilmiştir. BHK'larda tümör derecesi önemli bir prognostik veri olmasına rağmen, gözlemciler arası uyum düşük bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, tümör içerisinde bulunan farklı tümör derecelerin kombinasyonuna dayalı yeni bir dereceleme sistemi oluşturmak ve çıkan verilerin, prognostik önemi olan parametrelerle ilişkisini göstermektir. Materyal Metod: Bu çalışmaya 2000-2013 yılları arasında tedavi edilmiş 185 berrak hücreli BHK olgusu dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik özellikler, prognostik veriler hasta kayıtlarından ve patoloji raporlarından elde edilmiştir. Olgulara bir üropatolog (BT) ve bir tıpta uzmanlık öğrencisi (TUÖ) (SŞ) tarafından güncel WHO/ISUP derecelemesi yapılmış ayrıca tümör içerisindeki nekroz varlığı da değerlendirilmiştir. Bir ya da birden fazla derece içeren tümörlerde kombine WHO/ISUP dereceleme sistemi uygulanmıştır. Elde ettiğimiz kombine derece skorları, düşük, orta ve yüksek olacak şekilde gruplandırılmıştır. Elde ettiğimiz yeni derecelerin, prognostik parametreler ile ilişkileri istatistiksel olarak araştırılmıştır. Analizlerde Pearson Ki-kare testi kullanılmıştır. Ayrıca iki gözlemci arasındaki ve gözlemcilerin kendi içindeki uyum kappa istatistik testi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Kombine WHO/ISUP dereceleme sistemine göre, 185 olgunun 39'unun (%21) aynı dereceye sahip olduğu, geri kalan 146 (%79) olgunun birden fazla derece içerdiği saptanmıştır. Kombine derece skor grubuna göre düşük dereceli 77 olgu, orta 85 olgu, yüksek 29 olgu değerlendirilmiştir. İki gözlemci arasındaki uyum "iyi" bulunmuştur. Üropatoloğun kendi içindeki uyumu "mükemmel", TUÖ uyumu "iyi" bulunmuştur. Sonuç: İdeal bir dereceleme sistemi objektif kriterlere sahip, uygulanabilir ve tekrarlanabilir olmalıdır. Çalışmamızda tümörün içinde bulunan farklı dereceleri de dereceleme sistemine dahil ederek ve dahil ettiğimiz eşik değeri standardize ederek, gözlemci uyumsuzluğunu büyük oranda çözdüğümüzü düşünmekteyiz.

Böbrek tübülleriDünya Sağlık ÖrgütüKarsinoma-renal hücreli+5
Nazlı Sena Şeker
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid papiller karsinomları, nodüler hiperplazi ve malignite potansiyeli belirsiz iyi differansiye tümörlerde ck-19, hbme-1, galektin-3, cox-2 ve vegf ekspresyonu

Amaç: Tiroid karsinomları en sık görülen endokrin sistem malignitesidir. Son zamanlarda tiroid papiller karsinomlarında oldukça belirgin bir artış meydana gelmiştir. Gerek benign gerekse malign epitelyal tümörlerin histolojik tiplerinde benzer morfolojik özelliklerin varlığı, ayırıcı tanıda sorun yaratmakta ve bu durum patologlar arasında tanı uyuşmazlığına yol açmaktadır. Bu nedenle histolojik tanıya katkı sağlayıcı immunohistokimyasal markırlara ihtiyaç duyulmakta ve bunların rutin uygulamada kullanılabilirlikleri halen araştırılmaktadır. Çalışmamızda nodüler hiperplazi, malignite potansiyeli belirsiz iyi diferansiye tümör, papiller mikrokarsinom ve papiller karsinomda, CK-19, HBME-1, Galektin-3, COX-2 ve VEGF immunreaktivitelerini değerlendirdik. Gereç ve yöntem: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2002- Temmuz 2012 tarihleri arasında tanı almış 30 nodüler hiperplazi, 7 malignite potansiyeli belirsiz iyi diferansiye tümör, 30 papiller mikrokarsinom (klasik ve folliküler varyant) ve 30 papiller karsinom (klasik ve folliküler varyant) olmak üzere 4 grupta toplam 97 olguya ait preparatlar retrospektif olarak gözden geçirildi. Olguların cinsiyet, yaş, tümör çapı, tümör tipi (klasik-folliküler), multifokalite, kapsül invazyonu ve damar invazyonu durumları belirlendi. Nodüler hiperplazi olgularından birer blok, malignite potansiyeli belirsiz iyi diferansiye tümör, papiller karsinom ve papiller mikrokarsinom olgularından ikişer blok (tümörlü alan ve karşı lob tümörsüz alandan) olmak üzere toplamda 164 blok seçildi. Bu bloklara ait kesitler CK-19, HBME-1, Galektin-3, COX-2 ve VEGF ile immunohistokimyasal yöntemle boyandı. Boyanma bulguları yaygınlık ve yoğunluğa göre skorlanarak değerlendirildi. Bulgular: Papiller karsinom ve papiller mikrokarsinomlarda CK-19, HBME-1, galektin-3, VEGF ekspresyonu nodüler hiperplaziye göre daha yüksektir ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Papiller karsinomlarda tümöral alanlarda CK-19, HBME-1, galektin-3, COX-2 ve VEGF ekspresyonu; papiller mikrokarsinomlarda tümöral alanlarda CK-19, HBME-1, galektin-3 ve VEGF ekspresyonu, tümör dışı alanlara göre yüksektir ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Papiller karsinom ve papiller mikrokarsinom olgularında CK-19, HBME-1, galektin-3 ve VEGF ekspresyonu klasik varyantda, folliküler varyanta göre anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,05). Malignite potansiyeli belirsiz iyi diferansiye tümörlerde, CK-19 ve HBME-1 ekspresyonu nodüler hiperplaziden daha yüksek; HBME-1 ve VEGF ekspresyonu papiller karsinom ve papiller mikrokarsinomdan daha düşük; galektin-3 ekspresyonu papiller mikrokarsinomdan daha düşüktür ve bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ancak malignite potansiyeli belirsiz iyi diferansiye tümör olgularında çalıştığımız tüm markırlar için tümöral alanlar ile tümör dışı alanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: CK-19, HBME-1, galektin-3, COX-2 ve VEGF, papiller karsinom ve papiller mikrokarsinom tanısında yardımcı olabilecek immunohistokimyasal markırlardır. CK-19, HBME-1, galektin-3 ve VEGF ekspresyonunu, papiller karsinom ve papiller mikrokarsinomlarda nodüler hiperplaziye göre daha yüksek saptamamız ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olması, özellikle bu markırların tanıyı daha çok destekleyebileceğini düşündürmektedir. Papiller karsinomlarda CK-19, HBME-1, galektin-3, COX-2 ve VEGF ekspresyonunu, papiller mikrokarsinomlarda CK-19, HBME-1, galektin-3 ve VEGF ekspresyonunu tümöral alanlarda tümör dışı alanlara göre anlamlı olarak daha yüksek saptamamız da bu markırların papiller karsinom ve papiller mikrokarsinom tanısı için kullanılabileceğini desteklemiştir. Papiller karsinom ve papiller mikrokarsinom olgularında CK-19, HBME-1, galektin-3 ve VEGF ekspresyonu klasik varyantda, folliküler varyanta göre daha yüksektir. Bu markırların klasik varyantta daha yüksek olması, özellikle papiller morfolojideki malign tümörlerin tanısında daha faydalı olabileceklerini akla getirmektedir. Malignite potansiyeli belirsiz iyi differansiye tümörlerin CK-19 ve HBME-1 ekspresyonunu nodüler hiperplaziden anlamlı olarak daha yüksek bulmamız şüpheli nodüllerin ayırıcı tanısında bu markırların yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Ancak malignite potansiyeli belirsiz iyi differansiye tümör olgularında çalıştığımız tüm markırlar için tümöral alanlar, tümör dışı alanlardan istatistiksel olarak farklı boyanma göstermemiştir. Bu lezyonlarda immunohistokimyasal markırların, papiller karsinom ve papiller mikrokarsinom tanısında yardımcı rol oynayabileceği, ancak nükleer kriterler olmadan tek başına tanı koyduramayacağı düşüncesindeyiz. Ancak malignite potansiyeli belirsiz iyi differansiye tümör grubunda vaka sayımız az olduğu için bu konuda daha fazla sayıda olgu ile ileri immunohistokimyasal çalışmalara gereksinim vardır.

Galektin-3HiperplaziKarsinoma-papiller+7
Betül Demirciler Yavaş
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre kolorektal karsinom olgularında immünhistokimyasal olarak CD144 ve CERB-B2 çalışma sonuçlarının KRAS, NRAS,BRAF mutasyonları ve klinikopatolojik parametrelerle korelasyonu

GİRİŞ VE AMAÇ: Kolorektal kanserli hastaların ölümlerinin %50'si metastazlardandır. Prognozda temel faktör TNM evresidir. Fakat patolojik evrenin aynı olmasına rağmen prognostik farklılıklar prekürsör lezyonların karsinogenezdeki rollerinin anlaşılmasını zorunlu kılmıştır. Bunlardan VE-kaderin, anjiogenez, tümör invazyonu ve metastazında esas moleküldür. Epidermal-mezenkimal transizyonu düzenleyen RAS/RAF ve PI3K yolağı onkoproteinleri ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu ilişkiyi ortaya çıkarmak temel hedeflerimizdendir. YÖNTEM: 2011-2021 yılları arasında tanı almış 122 metastatik KRK vakasının VE- Kaderin ekspresyonu ve Hematoksilen-Eozin kesitleri klinikopatolojik prognostik parametrelerle karşılaştırıldı. Arşivde bloklarına ulaşılamayan, yeterli tümör dokusu içermeyen vakalar dışlandı. Tümör volümü fazla, artefaktı ve perikolorektal yağ doku yoğunluğu az olan ve KRAS, NRAS, BRAF gen mutasyonlarından en az birinin analizinin yapıldığı vakalar seçildi. Analizler SPSS programında yapılıp, istatistiki açıdan anlamlılık kriteri p <0.05 kabul edildi. Vakalara Ki-kare, Man-whitney-u, Kaplan- Meier yöntemi ile Log-rank uygulandı. BULGULAR: VE-kaderinin ekspresyonu, sadece vasküler endotelyal ve 38 vakada tümöral hücrelerde gözlendi. Boyanma olan ve olmayan gruplar arasında hastaların yaşları, cinsiyetleri, tümör boyutu, tipi ve derecesi, RAS-RAF pozitifliği, pozitif KRAS kodonları, T-N evresi, lenf nodu metastaz sayısı, lenfovasküler-perinöral invazyon varlığı anlamlı farklılık göstermedi. Düşük ve yüksek boyanma grupları arasında ise yüksek boyanma olan grupta anlamlı olarak erkek hasta oranı daha yüksek, KRAS pozitifliği ise daha düşük olarak bulundu. SONUÇ: Farklı çalışmalarda olduğu gibi VE-kaderinin kanser progresyonunda rol oynadığı bulundu. VE-kaderinin klinikopatolojik parametreler ve KRAS, NRAS, BRAF ile ilişkisi henüz ülkemizde çalışılmamış olup literatürde ise sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Ancak VE-kaderin ile ilgili farklı evrelerdeki tümörlerde yeni çalışmalar yapılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: HER-2, KRAS, NRAS, vaskülojenik taklit, VE-kaderin

CadherinlerGenlerHistopatoloji+7
Ebru Kayra Yıldırım
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik ve abdominal malign tümörlerde çevre lenf nodlarında saptanan hyalin depozitlerin klinikopatolojik önemi

GİRİŞ VE AMAÇ: Abdominopelvik lenf nodlarında tümör nedeniyle yapılan radikal diseksiyonlarda saptanan hyalin depozitler, daha önce bazı çalışmalara konu olsalar da, bu organ malignitelerinin lenfatik yayılımları ile ilişkileri araştırılmamıştır. Bu çalışma ile hem lenf nodlarında hyalin depozitlerin varlığı ile lenf nodu metastazı arasında, hem de tümör dokusunda ve tümörü drene eden lenf bezlerinde plazma hücre infiltrasyonu ve plazma hücrelerinde üretilen immünoglobülinlerle hyalin depozitler ve metastaz arasında bir ilişkinin olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. YÖNTEM: Abdominopelvik organ karsinomlarından ve pelvik, obturator, paraaortik lenf nodlarından en az birini içeren radikal diseksiyon materyallerinden oluşan 45 vaka çalışmaya dahil edildi ve lenf nodlarında hyalin depozit varlığı değerlendirildi. H&E kesitlerde plazma hücre infiltrasyonu yoğunluğu, immünohistokimyasal boyama ile de, IgG, IgA, IgM, Kappa, Lambda salınım yoğunluğu değerlendirildi. BULGULAR: Endometrial karsinomları drene eden lenf nodlarında, diğer abdominopelvik organ karsinomlarına göre, hyalin depozit birikimi daha belirgindi (p<0,001). Hyalin depozitli lenf nodlarında, depozitsiz lenf nodlarına göre, anlamlı şekilde daha az metastaz gözlendi (p<0,001). İntra ve peritümöral plazma hücresi yoğunluğu artıkça lenf nodu metastaz sıklığı artmaktaydı. Plazma hücrelerinden salınan immünglobülinlerin yoğunluk ve oranları ile metastaz arasında ilişki ve hyalin depozitlerde de bu antikorların herhangi birinin birikimine rastlanmadı. SONUÇ: Abdominopelvik organ tümörlerinde tümörü drene eden lenf nodlarındaki hyalin depozitlerin varlığı ile tümörü infiltre eden plazma hücresi yoğunluğu ve lenfatik metastaz arasındaki korelasyonun, diğer organ tümörleri için de geçerli olup olmadığı ve hyalin depozitlerin oluşumuna yol açan metabolitlerin ortaya konması, bu konuda daha ileri çalışmaların yapılmasını gerektirmektedir

AbdomenLenf nodlarıLenfatik metastazlar+7
Muhammed Cihangir Akcan
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat karsinomu tanısı almış hastaların radikal prostatektomi materyallerinin, tümörün histolojik derecesi, high grade prostatik intraepitelyal neoplazi, bazal hücre hiperplazisi ve granülomatöz prostatit açısındantru-cut biyopsi örnekleri ile karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Tru-cut iğne biyopsisi(TCİB) prostat kanserinin tanı, radikal prostatektomi(RP) de, temel tedavi töntemidir. TCİB'de alınan örneklerin lezyonu tam temsil edememe ihtimali ve alanın küçüklüğü nedeniyle tanıda ortaya çıkabilecek yanılmalar ve yanlış tedavi ihtimali, TCİB'nin handikaplarıdır. Prostat karsinom(PCA)'larında histolojik grade'in tedaviyi yönlendirmedeki öneminin yanı sıra, high grade prostatic intra epitelyal neoplazi (HPIN), kanserin öncü lezyonu olması, bazal hücre hiperplazisi (BHH) ise, özellikle TCİB'inde PCA ile karışabilmesi nedeniyle, TCİB materyallerinin histopatolojik değerlendirmesinde önemlidir. TCİB ve RP arasındaki tanı uyumu, doğru tedavi şeklini belirlemede önemlidir. Bu çalışma ile TCİB sonucu PCA tanısı almış ve RP uygulanmış olgularda, TCİB ve RP materyalleri arasındaki neoplastik ve bazı non-neoplastik tanıların uyumlarını ve TCİB'nin PCA'nun tanı ve tedavisini yönlendirmedeki rolünü ortaya çıkarmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Ocak 2018-Ekim 2022 tarihleri arasındaki TCİB ile PCA tanısı konulmuş ve RP yapılmış 93 hasta çalışmaya alındı. Doku takibi sonrasında hazırlanan Hematoksilen-Eozin (H&E) boyalı preparatlar ışık mikroskobunda değerlendirildi. BULGULAR: Grade Grup (GG) değerlendirmesi açısından, RP yapılan hastaların % 61,3'ü, TCİB tanıları ile uyumlu bulundu. Bu uyum, TCİB'de GG5 tanısı alan hastalarda en yüksek iken, GG3'de %33, GG4'de %16.7 ile en düşük orandaydı. Çalışmamızda TCİB'de HPIN görülme oranı %24,7, RP materyallerinde %79,5 bulundu. TCİB örneklerinde hiç BHH görülmedi. RP materyallerinde ise, BHH oranı %48,3'tü. TCİB'lerde %1,07, RP materyallerinde ise, %6,4 oranında nonspesifik granülomatöz prostatit (GP) saptandı. SONUÇ: Çalışmamızda, olguların %39,4'ünde, TCİB ile RP materyalleri arasında uyumsuzluk vardır. Bu nedenle, özellikle GG1 olgularda, TCİB ile örneklenememiş alanlarda, daha yüksek dereceli tümör odakları olabileceği (çalışmamızda toplam over grade %34) göz ardı edilmemelidir. TCİB materyallerinde HPIN'nin yaygın görülmesi, olguda PCA riskinin arttığının bir belirteci olarak değerlendirilebilir. TCİB'de PCA ile karıştırabilme riski taşımasına rağmen, çalışmamızda BHH'nin, PCA ile ilişkisi olduğuna dair bir bulgu saptamadık. TCİB, RP'de daha sık izlenen GP'in etyolojisinde rol oynuyor görünmektedir. AnahtarKelimeler: Tru-cut iğne biyopsi, radikal prostatektomi, prostat kanseri

BiyopsiBiyopsi-iğneNeoplazmlar+3
Yücel Karaaslan
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal adenokarsinomlarda wnt-3,β-katenin, mmp7, vegf, vimentin ve ki67 ekspresyonlarının patolojik evre ve diğer prognostik faktörler ile ilişkisinin immünohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi

Wnt yolakları hücre bölünmesi, hücre göçü, hücre farklılaşması ve hücre ölümünde rol alan geniş bir transmembran reseptör ailesi ve hücre içi sinyalizasyon sistemidir. Bu yolaktaki bozuklukların karsinogenezde ve kanser prognozunda önemli bir paya sahip olduğu düşünülmektedir. Kolorektal karsinomlar sanayileşmiş ülkelerde en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerden en çok sorumlu olan kanserlerden biridir. Bu sinyal sistemi elemanlarının kolorektal adenokarsinomların prognozuna etkisi ortaya konabilirse bu proteinlere özgü kemoteröpatikler geliştirilebilecek ve bu yolaktaki proteinlerin ekspresyon düzeyi kolorektal adenokarsinomlarında prognostik faktörlerden biri olabilecektir. Bu çalışmada Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyonlarının kolorektal adenokarsinomlarda evre ve diğer prognostik faktörlerle olan ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız için 1 Ocak 2012 ile 1 Ocak 2015 tarihleri arasında merkezimizde kolorektal adenokarsinom sebebiyle opere edilmiş 121 vakanın tümör blokları kullanıldı. Bu vakalardaki Wnt3, β-Katenin, MMP7, VEGF, Vimentin ve Ki67 ekspresyon düzeyini belirlemek için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Vakalar mikroskop altında değerlendirildi. Elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu, bağımsız grupların ortalaması, kategorik verilerin gruplar arası yüzde dağılımları, birden fazla sürekli verinin korelasyonu SPSS v18 kullanılarak hesaplandı. Tümördeki artmış nükleer β-katenin ve VEGF ekspresyon düzeyinin lenf nodu tutulumunu arttırdığı izlendi. Buna ek olarak artmış VEGF ekspresyonunun tümör evresini yükselttiği saptandı. Tümöral MMP7 ekspresyonunun, Ki67 proliferasyon indeksinin ve stromal vimentin ekspresyonunun mikroskopik derece, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu ve tümör evresi ile ilişkisi olmadığı görüldü. Tümördeki nükleer β-katenin ekspresyonu ve VEGF ekspresyonunun birbirleri ile korele olduğu izlendi.

Ahmet Çağrı Evran
Afyonkarahisar Health Sciences University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek biyopsilerinde cd4, cd8, sma, tgf-β ekspresyonlarının immunohistokimyasalolarak değerlendirilmesi ve prognostik faktörlerle karşılaştırılması

Böbrek hastalıkları yüksek morbiditeye sahip hastalıklardandır. Pek çok progresif renal hastalık tiplerinin nihai sonucu tübülointerstisyel fibrozistir. Interstisyel fibrozisin şiddeti böbrek sağkalımının kesin bir göstergesidir. Hasar sonrası renal fibrozisin başlamasında, inflamatuar hücreler çok önemli bir rol oynar. İnflamatuar mikroçevreyi oluşturan, renal fibroziste de regülatör rol oynayan CD4+ ve CD8+ T hücrelerini, renal dokuda ektraselüler matriks komponentlerinin ve mezengial hücrelerin üretimini artıran, renal hasarda kritik rol oynayan ve epitelial-mezenkimal geçişi sağlayan TGF-β‟yı ve renal fibroziste rol oynayan aktive fibroblast markerı olan SMA‟yı çalıştık. Bu boyalarla hemoglobin, proteinüri, serum kreatinin ve GFH gibi klinik prognostik parametrelerle korelasyonlarının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 01.01.2014-01.01.2018 tarihleri arasında merkezimize nefrotik/nefritik sendrom klinik ön tanısıyla gelen non-amiloidoz 18 yaş ve üzeri 62 adet böbrek biyopsisi dahil edilmiştir. Bu böbrek biyopsilerinin 52‟si glomerülonefrit, 10‟u TIN vakalarından oluşmaktadır. Bu vakalara TGF-β, SMA, CD4 ve CD8 immünohistokimyasal boyaları uygulandı. Vakalar mikroskop altında değerlendirildi. Vakalara ait klinik veriler merkezimize ait hastane bilgi sisteminden alınmıştır. Elde edilen verilerin korelasyonu SPSS v20 kullanılarak hesaplandı. Glomerülonefritlerde SMA‟nın interstisyel, TGF-β‟nın glomerüler boyanmaları, CD4 ve CD8 pozitif T lenfosit miktarları ile serum kreatinin arasında doğru, GFH arasında ters korelasyon saptanmıştır. SMA‟nın interstisyel boyanması ile interstisyel CD4 ve CD8 pozitif T lenfosit miktarları arasında korelasyon izlenmiştir. Bu bulgular, inflamasyon ve fibrozisin ilişkili olduğunu desteklemiştir. İnflamasyon ve fibrozis belirteci olan immünhistokimyasal boyalar ile hastalığın kötü prognozunu gösteren klinik veriler arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır.

Esra Şengül
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas adenokarsinomlarında CD4, CD8, FOXP3 3 ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve prognostik parametrelerle karşılaştırılması

Pankreatik duktal adenokarsinom (PDAK) kanser ilişkili ölüm nedenlerinde ön sıralarda yer alan, agresif gelişen, erken metastatik yayılım yapan bir tümördür. Ayrıca PDAK kemoterapi ve radyoterapiye en dirençli kanserler arasındadır. Kür şansı olarak sadece cerrahi tedavi önerilmektedir. PDAK'lar yoğun stromal fibrozise sahiptirler ve tümör mikroçevresinde Treg hücreleri ve CD4+ veya CD8+ T hücreleri içeren yoğun inflamasyon mevcuttur. Treg hücreleri, FOXP3'ün ekspresyonu ile tanımlanır, ancak FOXP3 ekspresyonu, aktive olmuş hücrelerde (CD8+ T hücreler, aktive CD4+ T hücreler gibi) geçici olarak indüklenebilir. Genel olarak, FOXP3+ Treg hücreler bir dizi mekanizma yoluyla baskılayıcı/antiinflamatuar işlevler uygular. Günümüzde Treg hücrelerin kansere karşı immuniteyi engellemede önemli bir rol oynadığına inanılmaktadır. Bununla birlikte PDAK'larda tümör mikroçevresinin diğer elemanları arasında yer alan CD4+ ve CD8+ T hücre oranının ilerlemiş prognoz ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. PDAK'larda tümör mikroçevresindeki FOXP3+ hücrelerin, bunlar içerisinde CD4+ FOXP3+ hücreler ile CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarının/varlığının, tümör mikroçevresindeki CD4+ ve CD8+ T hücre oranının prognostik önemi anlaşılabilirse bunları hedef alan tedavi yaklaşımları geliştirilebilir. Bu çalışmada pankreas adenokarsinomlarında tümör mikroçevresinde CD4, CD8, FOXP3 ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve diğer prognostik parametrelerle ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız için 01.01.2013-31.12.2018 tarihleri arasında merkezimizde PDAK sebebiyle opere edilmiş 50 vakanın rezeksiyon materyallerinin tümör blokları kullanıldı. Bu vakalara immünohistokimyasal double boyama yöntemi ile FOXP3-CD4 antikorları ile FOXP3-CD8 antikorları uygulandı. Boyama sonuçları ışık mikroskopu altında değerlendirildi. İstatiksel değerlendirmede bu veriler ve bu verilerden elde edilen oranlar kullanıldı. Elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu, bağımsız grupların ortalamasının karşılaştırılması, kategorik verilerin gruplar arası yüzde dağılımları, birden fazla sürekli verinin korelasyonu SPSS v20 kullanılarak hesaplandı. PDAK'larda tümördeki FOXP3+ hücre miktarı arttıkça tümörün diferansiasyon derecesinin azaldığı, CD8+ FOXP3+ hücrelerin varlığı ile tümörün diferansiasyon derecesinin azaldığı görülmüştür. CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarı/varlığı, CD4+ FOXP3+ hücrelerin miktarı ve CD4+/CD8+ T hücrelerin oranı ile tümörlerin çapı, diferansiasyon derecesi, evresi, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu metastazı, cerrahi sınır ve çevre doku invazyon durumları arasında ilişki izlenmemiştir. FOXP3+ hücrelerin içerisinde CD4+ FOXP3+ hücrelerin miktarının CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarından daha fazla olduğu görülmüştür. CD8+ FOXP3+ hücre izlenmeyen vakalar mevcut olmakla birlikte CD4+ FOXP3+ hücre izlenmeyen vaka yoktur. Ayrıca FOXP3+ hücrelerin miktarı ile CD8+ FOXP3+ hücrelerin miktarı arasında orta düzeyli, FOXP3+ hücrelerin miktarı ile CD4+ FOXP3+ hücrelerin miktarı arasında yüksek düzeyli doğrusal bir korelasyon mevcuttur. CD4+/ CD8+ T hücre oranı ile herhangi bir korelasyon görülmemiştir.

AdenokarsinomGen ifadesiNeoplazmlar+4
Tuba Yiğit
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2019 yılları arasında invaziv meme karsinomlarında CD68, CD163, CD11c, CD44 ekspresyonlarının hormon reseptör, patolojik evre ve diğer prognostik parametreler ile ilişkisinin immünohistokimyasal yöntem ile değerlendirilmesi

İnvaziv meme karsinomu dünyada kadınlarda en sık tanı alan kanserdir. Mortalitesi gelişen tedavilerle azalmış olsa da hala kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ikinci sıradadır. Meme kanseri tedavisi her hastada tümörün özelliklerine göre değişkenlik göstermekte ve cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, hormonoterapi, hedefe yönelik tedaviler gibi birçok yöntemin kombinasyonu şeklinde uygulanmaktadır. Meme karsinomlarında, tümör mikroçevresinde oldukça farklı hücre popülasyonları mevcut olup bu hücrelerin başında TAM'lar gelir. TAM'lar M1 ve M2 olarak polarite gösterir. Tümör mikroçevresinde pro-tümörojenik ve anti-inflamatuar özellik gösteren M2 makrofajlar baskın olarak bulunur. Meme karsinomlarında TAM'ların tümör ilerlemesini teşvik ederek kötü prognoz, tümör büyümesi ve metastaz ile ilişkili oldukları düşünülmektedir. Bununla birlikte CSC'lerin sınırsız çoğalma ve tümörojenik potansiyele sahip, kök hücre benzeri özelliklerinden dolayı tümör büyümesi, ilerlemesi ve metastazında rol aldıklarına inanılır. İnvaziv meme karsinomlarında tümör mikroçevresinde TAM oranının ve tümörde CSC belirteçlerinin önemi anlaşılabilirse bu antiteler yeni prognostik faktörler olarak kullanılabilir ve hatta bunları hedef alan tedavi yaklaşımları geliştirilebilir. Bu çalışmada 2010-2019 yılları arasında tanı alan invaziv meme karsinomlarında tümör mikroçevresinde CD68, CD163, CD11c ve tümörde CD44 ekspresyonlarının hormon reseptör durumu, patolojik evre ve diğer prognostik parametreler ile ilişkisini immünohistokimyasal yöntem ile değerlendirildik. Çalışmamız için 01.01.2010-30.09.2019 tarihleri arasında hastanemizde meme karsinomu sebebiyle opere edilmiş 150 vakaya ait rezeksiyon materyallerinin tümör blokları kullanıldı. Bu bloklara ait kesitlere CD68, CD163, CD11c ve CD44 antikorları ile immünohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı. Boyama sonuçları ışık mikroskopu altında değerlendirildi. İstatiksel değerlendirmede elde edilen veriler SPSS v22 programı kullanılarak hesaplandı. İnvaziv meme karsinomlarında histolojik derecesi yüksek olan vakalarda, ER ve PR negatif olan vakalarda ve yüksek Kİ67 indeksine sahip vakalarda tümör mikroçevresinde CD68, CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısı daha fazla idi. Bunlara ek olarak invaziv meme karsinomları özel alt tiplerinde tümör mikroçevresinde CD68 makrofaj sayısı, moleküler subtiplerden luminal B'ye oranla luminal A'da tümör mikroçevresinde CD163 makrofaj sayısı ve HER2 skor 3 vakalarda tümör mikroçevresinde CD11c makrofaj sayısı daha fazla idi. Ancak tümör mikroçevresinde CD68, CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısının tümör çapı, odak sayısı, operasyon tipi, lenf nodu metastazı, LVİ ve patolojik evre ile ilişkili olmadıkları saptandı. Tümör mikroçevresinde CD68 pozitif makrofaj sayısı CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısından ve CD163 pozitif makrofaj sayısı da CD11c pozitif makrofaj sayısından fazla olduğu tespit edildi. İnvaziv meme karsinomlarında tümörde CD44 ekspresyonunun histolojik tanı, tümör çapı, odak sayısı, operasyon tipi, lenf nodu metastazı, LVİ, histolojik derece, patolojik evre, ER ve PR negatifliği, HER2 overekspresyonu, Kİ67 indeksi, moleküler subtip ile ilişkili olmadığı görüldü. Ayrıca CD68 pozitif makrofaj sayısı ile CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısı arasında ve CD163 pozitif makrofaj sayısı ile CD11c pozitif makrofaj sayısı arasında yüksek düzeyli doğrusal bir korelasyon saptandı. Tümörde CD44 boyanması ile diğer parametreler arasında herhangi bir korelasyon görülmedi. Sonuç olarak invaziv meme karsinomlarında tümör mikroçevresindeki CD68, CD163 ve CD11c pozitif makrofaj sayısı gelecekte yeni bir prognostik faktör ve hedefe yönelik tedaviler için alternatif yeni bir yol olarak kullanılabilir. Meme karsinomlarında CD44 pozitifliği ile prognostik parametreler arasında ilişki izlenmemesi de literatüre bu yönde katkı sağlayacaktır.

Gen ifadesiMakrofajlarMeme hastalıkları+6
Suna Sarı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Arşivimizdeki deri punch biyopsi materyallerinde histopatolojik inceleme sonuçları ve direkt immünfloresan bulgularının 10 yıllık retrospektif analizi

Deri hastalıkları Dünya Sağlık Örgütünün yaptığı sınıflamaya göre en sık görülen ilk beş hastalık içerisindedir. Deri biyopsisi, dermatolojide tanı amacı ile en sık kullanılan yöntemlerden biridir. Bunun yanında patolojik incelemede doğru teşhis için klinisyen tarafından verilecek olan ön tanılar ve klinik bilgi klinikopatolojik korelasyon açısından önem taşımaktadır. Deri hastalıklarının klinik görünümündeki heterojenlik, histopatolojik incelemeyi kesin tanı ve klinikopatolojik korelasyon için altın standart bir teknik haline getirmektedir. Direkt immünfloresan (DİF) tetkiki ise çeşitli dermatolojik bozuklukların tanısında klinik ve histopatolojik bulgulara ek olarak kullanılan değerli bir incelemedir. İmmünoreaktanların birikiminin yeri ve paterni çeşitli immün aracılı hastalıkların sınıflandırılmasına yardımcıdır. DİF tetkiki klinik ve histopatolojik değerlendirmelere katkı sağlayacak üçüncü ayağı oluşturabilir. Çalışmamızda biyopsi yapılan hastaların demografik özellikleri, lezyon lokalizasyonları, lezyon tipleri ile klinikopatolojik uyumu ve histopatolojik inceleme sonuçları ile DİF bulguları arasındaki uyumu değerlendirilmeyi amaçladık. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Laboratuvarına, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalından 01.01.2010-30.12.2019 tarihleri arasında gönderilen 2753 vakaya ait deri punch biyopsi materyallerinin arşivimizde bulunan raporları retrospektif olarak incelendi. Bu vakaların içinde ayrıca DİF incelemesi de olan 213 vakanın DİF bulguları da retrospektif olarak tanımlandı. Elde edilen verilerle klinikopatolojik uyum ve histopatolojik inceleme sonuçları ile DİF bulguları arasındaki uyum değerlendirildi. Elde edilen veriler tanımlayıcı istatistikler ile değerlendirildi. Klinikopatolojik uyum ve DİF uyumu gösteren ve göstermeyen gruplar arasında yaş, cinsiyet, biyopsi yeri ve hastalık grupları açısından istatistiksel karşılaştırma yapıldı. Elde edilen sonuçların istatistiksel değerlendirmesi ve analizi için SPSS v20 programı kullanıldı. Klinikopatolojik korelasyon %70,9 oranında saptandı. Cinsiyetin, yaşın, biyopsi alınma bölgesinin klinikopatolojik korelasyon üzerine etkisi olmadığı görüldü. Hastalık gruplarından psöriasiform ve püstüler dermatitler ile likenoid ve interfaz dermatitlerde klinikopatolojik uyumun anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Cinsiyetin birinci ön tanı korelasyonu üzerine de etkisi olmadığı fakat alt ekstremiteden alınan biyopsilerde ve 50 yaş ve üzeri yaşlı kişilerde birinci ön tanı uyumunun anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Bunun yanı sıra hastalık gruplarından psöriasiform ve püstüler dermatitler, vasküler tümörler ve vasküler hastalıkların birinci ön tanı uyumunun anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik tanı ile uyumlu DİF paterni gösteren hastaların oranı %79,8 ve DİF duyarlılığı %95 oranında saptandı. DİF yapılan vakalarda cinsiyet ve yaşın DİF uyumu üzerine etkisi olmadığı izlenirken baş ve boyun bölgesinden alınan biyopsilerin DİF uyumunun anlamlı oranda daha düşük olduğu görüldü. Bununla birlikte hastalık gruplarından vezikülobüllöz hastalıklar ve vaskülitlerin DİF uyumunun genel DİF uyumuna yakın olduğu izlendi. Elde ettiğimiz bulgular literatürdeki verileri genişletecek ve dermatologların biyopsi talebinden en çok fayda görecek hastaları belirleyebilmesi konusuna ışık tutacak niteliktedir. Klinikopatolojik uyumu ve histopatolojik tanı ile DİF uyumunu etkileyebilecek faktörleri aydınlatmak için geniş ölçekli daha fazla çalışmaya gereksinim vardır.

AfyonkarahisarBiyopsiDeri hastalıkları+4
Gözde Kurtuluş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun bölgesi kutanöz skuamöz hücreli karsinomlarında tümör tomurcuklanması ve tümöre karşı lenfositik inflamatuar yanıtın değerlendirilmesi, diğer histopatolojik prognostik parametrelerle karşılaştırılması

Tümör tomurcuklanmasının (TT) ve tümöre karşı geliştirilen lenfositik yanıtın (TKGLY) mortalite, metastaz ya da hastalıksız sağ kalım gibi prognostik faktörler ile ilişkisi çeşitli çalışmalarda gösterilmiş olmasına rağmen her iki parametrenin baş boyun bölgesi kutanöz skuamöz hücreli karsinomlarındaki(kSHK) prognostik değeri bilinmemektedir. Biz bu çalışmada TT ve TKGLY'nin baş boyun bölgesi kSHK'lerinde tanımlanan prognostik faktörlerle ilişkilerini araştırdık. Çalışmaya 2010-2021 yılları arasında baş boyun bölgesi kSHK tanısı alan hastalar alınmıştır. Hastaların demografik ve histolojik özellikleri kaydedilmiştir. Hastalar TT derecelerine göre 3 gruba, TKGLY paternine göre ise 3 gruba ayrılmıştır. Sonrasında her iki parametrenin demografik ve histolojik parametreler ile olan ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 187 hasta alınmıştır. 118 hasta derece-1 TT grubunda, 58 hasta derece-2 TT grubunda, 11 hasta derece-3 TT grubunda yer aldı. 105 hasta TKGLY patern-1, 74 hasta TKGLY patern-2 ve 8 hasta TKGLY patern-3 grubunda yer aldı. TT ile yaş, tümör çapı, tümör derinliği, invazyon seviyesi, diferansiasyon derecesi, invazyon paterni, TKGLY, PNİ, LVİ, cerrahi sınırda tümör varlığı ve tümör evresi arasında istatistiksel anlamlılık mevcutken, TKGLY paterninde ise yaş, cinsiyet, invazyon seviyesi, invazyon paterni ve tümör lokasyonunda anlamlılık izlendi. TT ve TKGLY güncel pratiğe yeni sunulan parametrelerdir. Her iki parametre de basit, ucuz ve immünohistokimyasal tetkik gerektirmeden kullanılabilir ve tekrarlanabilirlikleri yüksek olan histolojik faktörlerdir. Baş boyun bölgesi kSHK'lerinde her iki parametre de faydalı bilgiler verebilir. TT, TKGLY'ye göre geleneksel prognostik faktörler ile daha iyi korelasyon göstermektedir ve klinik kullanım için daha ön planda durmaktadır.

Deri hastalıklarıKafa ve boyun neoplazmları
Derya Aksu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Overin epitelyal tümörlerinde epitelyal mezenkimal transizyonun e-kaderin ve vimentin ekspresyonları ile immünohistokimyasal olarak incelenmesi ve histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda epitelyal over tümörlerinde epitelyal mezenkimal transizyon sürecinde yer alan E-Kaderin ve vimentinin ekspresyon dereceleri ile tümörlerin tanı kategorisi, histolojik alt tip, tümör evresi, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz gibi prognostik parametreleri arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2014-2020 yılları arasında tanı alan epitelyal over tümörlerinde E-kaderin ve vimentin ekspresyonlarının prognostik parametreler ile ilişkisini immünohistokimyasal yöntem ile değerlendirildik. Çalışmamız için 01.01.2014-20.12.2020 tarihleri arasında hastanemizde epiteltal over tümörü sebebiyle opere edilmiş 143 vakaya ait rezeksiyon materyallerinin tümör blokları kullanıldı. Bu bloklara ait kesitlere E-kaderin ve vimentin antikorları ile immünohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı. Boyama sonuçları ışık mikroskopu altında değerlendirildi. İstatiksel değerlendirmede elde edilen veriler SPSS v26 programı kullanılarak hesaplandı. Bulgular: E-kaderin medyan skoru, benign olgularda en yüksek, malign olgularda en düşük bulundu. E-kaderin ekspresyonu ile tümörün tanı kategorisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görüldü. Benign ve malign olgularda farklı histolojik alt tiplerde E-kaderin medyan skoru eşit bulundu. Borderline olgulardan seröz borderline tümörde E-kaderin medyan skoru müsinöz borderline tümöre göre daha düşük bulundu. Fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi. E-kaderin medyan skoru ile tümörün histolojik alt tipi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Malign olgularda E-kaderin medyan skoru ile evre, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz varlığı parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Vimentin medyan skoru, malign olgularda en yüksek, benign olgularda en düşük bulundu. Vimentin ekspresyonu ile tümörün tanı kategorisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görüldü. Benign ve borderline olgularda farklı histolojik alt tiplerde vimentin medyan skoru eşit bulundu. Malign olgularda; seröz karsinom olgularında ve berrak hücreli karsinom olgusunda E-kaderin medyan skoru müsinöz ve endometrioid karsinom olgularına göre daha yüksek bulundu. Fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi. Vimentin medyan skoru ile tümörün histolojik alt tipi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Malign olgularda vimentin medyan skoru ile evre, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz varlığı parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki görülmedi. Sonuç: Çalışmamızda epitelyal over tümörlerinde EMT belirteçleri olarak kullanılan E-kaderin ve vimentin ekspresyonu ile tümörlerin tanı kategorisi arasında anlamlı ilişki bulundu. Borderline ve malign tümörlerde benign tümörlere göre E-kaderin ekspresyonunda azalma ve vimentin ekspresyonunda artış tespit edildi. Bu ilişki gelecekte over tümörlerinde yeni bir prognostik faktör olarak kullanılabilir ve over tümörlerinde hedefe yönelik tedaviler için alternatif yeni bir yol olarak kullanılabilir. Çalışmamızda epitelyal over tümörlerinde E-kaderin ve vimentin ekspresyonu ile histolojik alt tip, evre, lenfovasküler invazyon, kapsül invazyonu ve metastaz gibi prognostik parametreler arasında öngördüğümüz ilişki bulunamadı. Epitelyal over tümörlerinde EMT belirteçleri olarak kullanılan E-kaderin ve vimentin'in birlikte değerlendirildiği ve histopatolojik prognostik parametreler ile karşılaştırıldığı çalışmalar oldukça az sayıdadır. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürdeki verileri genişletecek ve bu konudaki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Over Tümörleri, E-kaderin, Vimentin, Epitelyal Mezenkimal Transizyon.

CadherinlerEpitelOver+5
Merve Şahin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin hastalara ait kemik iliği biyopsi materyallerinin biyopsi endikasyonları ve ön tanıları ile histopatolojik bulgularının ve histopatolojik tanılarının karşılaştırılması

Amaç:Erişkin hastalara ait kemik iliği biyopsilerinde hastaların demografik özellikleri, klinik ön tanı, biyopsi endikasyonu ile histopatolojik bulguların ve nihai histopatolojik tanının değerlendirilmesini yaparak klinikopatolojik uyumu ve bunun sonucunda hem klinisyenlere hem patologlara kemik iliği biyopsi yapımında ve değerlendirilmesinde yol haritası çizmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01. 01. 2017-31. 12. 2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıbbi Patoloji Laboratuvarına, İç Hastalıklar Hematoloji Bölümünden gönderilen 900 vakaya ait kemik iliği biyopsi materyallerinin arşivimizde bulunan raporları retrospektif olarak incelendi. 18 adet yetersiz kemik iliği materyali ve 184 adet tedavi yanıtı ön tanısıyla gönderilen takip vakaları çalışma dışında bırakıldı. Çalışmaya 698 vaka dahil edildi. Elde edilen istatistiksel değerlendirme sonuçları ve analiz için SPSS v26 programı kullanılıp p<0,05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Klinikopatolojik uyum için McNemar testi uygulandı. Bulgular: Hastalarda kemik iliği biyopsisi için en sık görülen endikasyon lenfoma olup cinsiyete göre dağılımına bakıldığında kadınlarda en sık endikasyon pansitopeni, erkelerde ise lenfoma oldu. Klinik tarafından en sık sorulan ön tanı her iki cinste de myelomdur. Tanı açısından değerlendirme yapıldığında hem kadında hem erkekte en sık normoselüler kemik iliği tanısı olduğu görüldü. Normoselüler kemik iliği ve hiposelüler kemik iliği tanısı alan hastalarda histopatolojik olarak sıklıklaek bir patolojik bulgu ve spesifik tanı saptamadık. Hiperselüler kemik iliği tanısı alan hastalarda histopatolojik spesifik tanı en sık kronik miyeloproliferatif hastalıklar ile uyumlu bulgular olduğu görüldü. Pansitopeni ve bisitopeni endikasyonu ile gelen, ön tanı verilemeyen hastaların en sık hiperselüler kemik iliği tanısı aldığı görüldü. Klinik ön tanı ve histopatolojik bulgu açısından uyum değerlendirildiğinde kronik lenfositik lösemi/küçük lenfositik lenfoma, mantle hücreli lenfoma, marjinal zon lenfoma, lenfoplazmositik lenfoma, aplastik anemi ve miyelofibrozis tanılarında uyum olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda en sık verilen tanıların nonneoplastik olduğu görüldü. En sık görülen endikasyon olan lenfomanın ön tanı ve tanı uyumu açısından anlamlı olduğu görüldü ve bu nedenle lenfoma evrelemesi için kemik iliği biyopsi işlemi rutin haline getirilebilir. Bisitopeni ve pansitopeni endikasyonu ile gelen hastalarda önceden tanısı olmayan karsinom infiltrasyonu tanısı verilen hastalar oldu. Pansitopeni endikasyonu ile gelen ön tanı verilemeyen hastalarda otoimmün hastalıklar, kronik karaciğer hastalıkları gibi etkenler pansitopeninin nedeni olabilir,bu hastalara sistemik tarama yapılması gereklidir. Önceden solid tümör tanısı olan hastalarda histopatolojik olarak atipik plazma hücreleri görüldü, bu durum kemoterapi ve radyoterapi etkisi olabilir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürdeki verileri genişletecek ve bu konudaki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir. Anahtar kelimeler: Kemik İliği Biyopsisi, Endikasyon, Histopatolojik Bulgular, Tanı, Ön Tanı

BiyopsiHistopatolojiKemik iliği+2
Burcu Belen Aydoğmuş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myelom vakalarında histopatolojik, immünohistokimyasal, klinik ve akım sitometrik bulguların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda kliniğimizde tanı alan myelom vakalarında histopatolojik, immünohistokimyasal, klinik ve akım sitometrik bulguların retrospektif değerlendirilmesini ve bu bulgular eşliğinde literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada AFSÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda, 2017-2023 yılları arasında tanı alan 115 myelom olgusuna ait kemik iliği biyopsisi, immünhistokimyasal boyanma sonuçları, hastaların klinik bulguları ve akım sitometri analizleri yeniden değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmede elde edilen veriler SPSS v.25 programı kullanılarak hesaplandı ve p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda erkek cinsiyette hastalık sıklığı daha fazla bulundu (%63). Hastalarımızın yaş aralığı 41-89 olup genel yaş ortalaması 68,2±10,8 idi. En sık IgG myelom alt tipi tespit edildi. İmmünhistokimyasal değerlendirme sonucunda; Siklin D1 %18, CD117 %42 ve CD56 %66, CD20 %14 ve CD19 %8 oranında pozitif bulundu. Hastalarda en sık retikülin derece 2 fibrozis tespit edildi; kadınlarda ve CD56(-), CD117(-) ve Lambda (-) olan hastalarda fibrozis derecesi daha ileri bulundu. Akım sitometri çalışması yapılan 52 hastanın 17'sine tanı verilemedi. Tanı verme oranı %67 idi. Atipik plazma hücre oranı ortalaması biyopside %66, sitolojide %47, akım sitometride ise %20 bulundu. Biyopsideki atipik plazma hücre oranı ile sitolojideki atipik plazma oranı arasında pozitif yönde güçlü korelasyon bulundu (r=0,624, p=0.00). Çalışma grubumuzda en sık evre 3 hasta (%64) tespit edildi ve ortanca sağkalım süresi 22 ay olarak raporlandı. CD56 (-) olan hastalarda sağkalım daha kısa, evre daha ileri bulundu (p=0.002). CD56+CD117+Siklin D1 üçlü negatif olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde hastalığın ileri evre olduğu tespit edildi (p=0.043). Evresi ileri olan hastalarda sağkalım daha kısa bulundu (p=0.001). Sonuç: Cinsiyet ile sağkalım süresi ve ölüm oranı arasında istatistiksel anlam yoktur. Myelom alt tipinin sağkalımla ilişkisi yoktur. CD56 negatif olan hastalarda, CD56 ve CD117 ikili negatif olan hastalarda, CD56, CD117 ve Siklin D1 üçlü negatif olan hastalarda, Siklin D1 (-) olan hastalarda, yüksek fibrozisi olan hastalarda, ileri evre hastalarda, CRAB bulguları (hiperkalsemi, kreatinin yüksekliği, anemi, kemik lezyonu) olanlarda, albümin miktarı düşük hastalarda, beta 2 mikroglobulin değeri yüksek hastalarda, CRP değeri yüksek hastalarda sağkalım daha kısa bulundu. CD20 (-) olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde kemik tutulumu daha fazladır. Biyopsi ile sitolojideki plazma hücre oranı arasında pozitif yönde güçlü korelasyon, biyopsi ile akım sitometrideki plazma hücre oranı arasında ise pozitif yönde zayıf korelasyon vardır. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürdeki verileri genişletecek ve bu konudaki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir.

Multipl miyelom
Cansu Narin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laringeal karsinomlarda human papillomavirus saptanması ve p16 pozitifliğinin prognostik klinik ve histopatolojik parametrelerle ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Laringeal kanserler en sık görülen altıncı kanser olup, tüm kanserlerin %3'ünü oluşturmaktadır. Diğer bir baş ve boyun bölgesi kanserleri olan orofaringeal karsinomda Human Papillomavirus'un etyolojideki rolü ile, p16 proteininin aşırı ekspresyonu gösterilmiş olmasına rağmen, laringeal kanserlerde HPV'nin ve p16'nın biyobelirteç rolünü açıklamaya yönelik yeterli çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada laringeal skuamöz hücreli karsinomda HPV varlığı ve HPV indikatörü olarak kabul edilen p16 proteini ekspresyonunun, klinik ve patolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Patoloji Laboratuvarı'nda 2008-2017 yılları arasında laringeal skuamöz hücreli karsinom tanısı almış total ve parsiyel larenjektomili 81 olguda retrospektif olarak histopatolojik veriler tekrar değerlendirildi. Tümörlü dokuların parafin kesitlerinde RT-PCR ile HPV DNA varlığı analiz edildi ve HPV DNA izole edilen olgularda HPV tip tayini yapıldı. Tüm olgularda immünohistokimyasal olarak p16 proteini ekspresyonunun histopatolojik parametrelerle istatistiksel ilişkisi değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 81 olgunun ikisinde (%2,5) HPV DNA ve 13'ünde (%16) p16 pozitifliği saptandı. HPV DNA saptanan iki olgunun birinde HPV tip16,33 diğerinde ise HPV tip18 tespit edildi. p16 ekspresyonu, HPV DNA saptanan iki olgudan birinde mevcuttu. p16 pozitifliği ile yaş, tümör çapı, histolojik grade, tümör evresi, lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon, kıkırdak invazyonu, cerrahi sınır pozitifliği, sigara kullanımı, kemoterapi/radyoterapi alma durumu, HPV varlığı, nüks ve mortalite gibi parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). HPV DNA varlığı iki olguya sınırlı olduğundan HPV ile klinikopatolojik parametreler arasındaki ilişki istatistiki olarak değerlendirilemedi. SONUÇ: Çalışmamız, laringeal skuamöz hücreli karsinomda HPV'nin etyolojik ve prognostik rolünü kanıtlamaya yönelik istatistiki olarak anlamlı bir sonuç ortaya koymadı. Çalışmamızda elde edilen bulgular, laringeal SCC'da HPV testi ve p16 ekspresyonu değerlendirmesinin rutin olarak kullanılmasını destekler nitelikte de değildir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmaların yapılması gereklidir. Anahtar Kelimeler: Human Papillomavirüs, larinks, p16

GenlerKarsinomaLaringeal hastalıklar+5
Hülya Yeni Bayraktar
Sakarya University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal tip mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositlerin patolojik prognostik faktörlerle ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositlerin, prognostik faktörlere etkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda intestinal tip mide adenokarsinom tanısı almış, 2010-2019 yılları arasında subtotal ya da total gastrektomi uygulanmış, preoperatif tedavi almamış 152 olgu belirlendi. Tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositler düşük, orta, yüksek olarak gruplandı. Tümör tomurcuklanmasının ve tümörü infiltre eden lenfositlerin derecesinin klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi incelendi. BULGULAR: İstatistiksel analiz sonucunda yüksek tümör tomurcuklanma aktivitesi varlığı ile histolojik olarak az diferansiasyon, lenfovasküler ve perinöral invazyon varlığı, ileri pT ve pN evresi, ileri klinik evre ile anlamlı ilişki görüldü (p<0,001). Tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğunun azalması ile, lenfovasküler ve perinöral invazyon varlığı (sırasıyla p:0,005, p:0,021) arasında anlamlı ilişki saptandı. Tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğu ile tümör evresi ve bölgesel lenf nodu metastazı arasında ters ilişki vardır (sırasıyla p<0,001, p:0,034). Tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğu ile tümörün histolojik derecesi arasında anlamlı ilişki görülmedi. Hem tümör tomurcuklanmasının hem de tümörü infiltre eden lenfositlerin yoğunluğu ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı ilişki saptanmadı. SONUÇ: Tümör tomurcuklanması ve tümörü infiltre eden lenfositler patolojik prognostik faktörlerle ilişkili bulundu. Tedavi yönetimi ve hastaların klinik gidişleri ile ilgili önemli bilgi verebilecek bu iki histolojik parametre, mide kanseri rutin raporlama sistemine girmelidir.

AdenokarsinomGastrointestinal hastalıklarLenfositler+4
Ebru Tezcan
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsilerinde sitomorfolojik özelliklerin yapay zeka ile yorumlanması

Tiroid nodülleri sık karşılaşılan klinik bir sorundur. Palpabl tiroid nodüllerinin prevalansı iyot eksikliği yaşamayan bölgeler göz önüne alındığında tüm dünyada erkeklerde %1 ve kadınlarda %5'tir. Tiroid nodülleri ise klinik, laboratuvar ve ultrasonografik bulgularla değerlendirildikten sonra gerekli görülürse tanısal amaçlı TİİAB yapılmaktadır. İnce iğne aspirasyon biyopsileri tiroid nodüllerinin klinik yönetiminde önemli yer tutmaktadır. TİİAB değerlendirmesi çok sayıda kriter taşımakta, günlük rutin pratikte aynı olguya ait çok sayıda preparatın patolog tarafından ışık mikroskopu altında uzun süre taranması ve görülen hücre gruplarının detaylı olarak incelenmesi zaman ve işgücü açısından zorlayıcı olmaktadır. Ayrıca aspirasyon örneklerinin değerlendirilmesi özel ilgi alanı olup, eğitim ve tecrübe gerektirmektedir. Bu çalışma ile bölümümüzde tanı almış TİİAB yayma preparatlarının retrospektif olarak seçilmesi, fotoğraflanması, işaretlenmesi sonrasında konvolüsyonel nöral ağ modeli yardımıyla yapay zekâ programının 'benign' ve 'malign' tanısal kavramlarını öğrenmesi ve sınıflandırması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 50 adet benign ve 50 adet malign tanılı konvansiyonel yayma preparat dahil edilmiştir. Tüm preparatlardaki uygun alanların fotoğraflanması sonrasında 'benign' tanılı 721 adet ve 'malign' tanılı 710 adet görüntü elde edilmiş, işaretleme, görüntü artırımı, veri seti oluşturma, model mimarisinin oluşturulması, modelin eğitimi ve istatistiksel analiz yapılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, benign tanısı için belirlenen duyarlılık oranı %95,9, seçicilik oranı %95,6 ve F1 skoru ise 0,958 olarak tespit edilmiştir. Malign tanısı için ise duyarlılık oranı %95,6, seçicilik oranı %95,9 ve F1 skoru 0,957 olarak elde edilmiştir. Her iki tanı grubu için hesaplanan kesinlik değeri ise 0,958 olarak belirlenmiştir. Alıcı İşletme Karakteristikleri (ROC) Eğrisi çizilerek eğri altında kalan alan hesaplanmış ve benign ve malign tanı sınıfları için ayrı ayrı ölçüldüğünde her ikisi için de 0.99 olarak ortaya çıkmıştır. Çalışmamız aynı alandaki çalışmalarla benzer duyarlılık, seçicilik, F1 skoru ve ROC eğrisi altında kalan alan istatistiklerine sahip başarılı bir modelin eğitilip uyarlanabileceğini göstermiştir. Tanı kategorilerinin standardize oluşturulması, girdi verilerinin çeşitli adımlarla artırılması, model katman sayısı ve işlemlerinin düzenlenmesi, eğitim sayısının optimizasyonu ile yüksek istatistiksel başarıya sahip bir model oluşturulmuştur. Çalışmamızın sınırlılıkları ve gelecekteki çalışmalarımızda dikkate almamız gereken konular arasında farklı boyama ve yayma teknikleri kullanılarak hazırlanan preparatların çalışmaya dahil edilmesi, modelin WSI üzerinden otomatik olarak seçtiği ROI alanları ile çalışılması, TSRBS kategorilerinin tamamının sınıflandırılması, hasta öyküsü, klinik ve radyolojik özelliklerin girdi verilerine dahil edilmesi ayrıca sitolojik tanıların histolojik olarak onaylandığı olguların seçimi yer almaktadır. Teknoloji çağında, yapay zekâ uygulamalarının günlük hayatımıza, özellikle de tıp alanına entegre edilmesi, birçok sağlık sorununun tanısı ve olgu yönetiminde hekimlerin en önemli yardımcılarından biri olacaktır.

Mennan Yiğitcan Çelik
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Treg hücrelerinin ilk trimester gebelik kayıplarında etyopatolojik rolü: Bir immünohistokimyasal çalışma

Amaç: Habitual abortus tüm gebe kadınların %1-5'ini etkileyen ve dünya çapında önemi artan bir sağlık problemidir. Yardımcı üreme teknikleri günümüzde neredeyse rutin bir obstetrik prosedür haline gelmiş ve başarısı artmış olsa da olguların önemli bir kısmı spontan abortus ile sonuçlanmaktadır. Etyopatogenezi net olarak aydınlatılamasa da spontan abortusun patogenezi maternal immun toleranstaki bozukluk ile ilişkilendirilmektedir. T regülatuvar (Treg) hücreleri genel olarak immüntolerans mekanizmalarında rolü olan hücrelerdir. Bu çalışmada Treg hücrelerinin, spesifik olarak hem habitual, hem de IVF sonrası spontan abortuslarda etyopatogenetik öneminin aydınlatılması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmaya dört grup halinde, her grupta 24 olgu olmak üzere; missed abortus, habitual abortus, IVF sonrası spontan abortus ve istenmeyen gebelik (kontrol grubu) grupları dahil edildi. Küretaj materyallerine ait kesitlerde CD25 pozitif Treg hücrelerinin immunboyanma yoğunluğu ve dağılımı ayrı ayrı skorlandıktan sonra, her iki skor kombine edilerek Q skoru elde edildi. Bulgular: Treg hücrelerinin CD25 immunboyanma Q skoru, her 4 grupta anlamlı farklılık göstermekteydi (one-way ANOVA testi, p=0,003). Yapılan post-hoc testinde (Bonferroni t testi) Q skoru, kontrol grubu ile missed abortus grubunda anlamlı fark göstermezken, habitual abortus ve IVF abortus olgularında kontrol grubuna göre anlamlı oranda daha düşük düzeyde bulundu (sırasıyla p=0,003 ve p=0,02). Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular ışığında Treg hücrelerinin niceliksel durumu habituel abortus ve IVF abortus olgularında, hastalığın etyopatogenezinde rol oynayan önemli bir parametre olabilir. Ancak bu konuda kesin bir sonuca varmak için ekspresyon analizi düzeyinde moleküler çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: düşük, habitual abortus, in vitro fertilizasyon, spontan abortus, Treg hücresi

AbortusAbortus-spontanAbortus-tekrarlayan+4
Mustafa Cüneyt Cevizci
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidin benign ve malign neoplazmlarının ayırt edilmesinde HBME-1, galektin-3, CK-19, emerin, CD56 ve caveolin-1'in ekspresyon profilleri

Tiroid karsinomları en sık görülen malign endokrin tümörlerdir.Tüm kanserlerin yaklaşık %1'ini, kansere bağlı ölümlerin yaklaşık %0,2 sini oluştururlar.Tiroid karsinomlarının her birinin kendine özgü klinijk, radyolojik ve histopatolojik özellikleri olup, farklı tedavi yaklaşımları ve prognozlara sahip olmaları nedeniyle ayrımlarının çok iyi yapılması gerekmektedir. Tiroid bezinin benign ve malign lezyonlarının ayırt edilmesinde güçlükler yaşanmakta, çeşitli immunhistokimyasal yöntemlere başvurulmaktadır. Bu çalışmada 2007-2017 yılları arasında tiroidin benign ve malign neoplazmlarına ait 114 olgu incelendi. AİBÜ İzzet Baysal EAH Tıbbi Patoloji ABD arşivinden hazır boyalı preperatlar çıkarılıp yeniden değerlendirildi. HBME-1, Galektin-3, CK-19, Emerin, CD-56 ve Caveolin-1 immunhistokimyasal boyamaları yapıldı. Emerin için nükleer boyanma özellikleri incelendi. Diğerleri için her bir olguya ait preperatta immunhistokimyasal boyanma yaygınlığı ve şiddeti ayrı ayrı skorlanıp bu iki skor immunhistokimyasal boyanma derecesi olarak tek bir veriye dönüştürüldü. Olgulara ait yaş, cinsiyet gibi demografik özellikler, tümör çapı, tümörün fibröz bir kapsülle çevrili olması, kapsül invazyonu, lenfositik tiroidit zemini, bilateralite ve multifokalite, ektratiroidal yayılım ve servikal lenf nodu metastazı varlığının prognoza etkileri araştırılmıştır. Çalışma sonucunda tümör çapı arttıkça ekstratiroidal yayılımın arttığı, genç hastalarda tümör çapının daha büyük boyutlara ulaştığı, lenfositik tiroiditin eşlik ettiği Papiller Tiroid Karsinomları'nda multifokalite ve bilateralite sıklığının arttığı görülmüştür. Papiller Tiroid Karsinomları'nda fibröz bir kapsülle çevrili tümör varlığı özellikle Folliküler Varyant'ta sıklıkla izlenirken, kapsül invazyonu ile prognoz arasında ilişki saptanmamıştır. Galektin-3, CK-19, HBME-1 pozitifliği ve CD56 ile ekspresyon kaybı Papiller Tiroid Karsinomları'nı ayırt etmede en değerli immünhistokimyasal belirteçlerdendir. Şüpheli nükleer özelliklere sahip olan olgularda Emerin ile boyanma nükleer detayları göstermek açısından son derece faydalı olacaktır. Caveolin-1 özellikle Papiller Mikrokarsinomlarda yüksek duyarlılığa sahiptir. 'Malignite Potansiyeli Belirsiz İyi Diferansiye Tümör' tanısı düşünülen olgularda Caveolin-1 başka bir tanıya yönlenmede etkili olabilir.

Biyobelirteçler-tümörGalektin-3Kaveolin+5
Ertunç Çinpolat
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larinks Skuamöz Hücreli Karsinomlarında Östrojen (E), Progesteron(P), Androjen(A) reseptör varlığının değerlendirilmesi

LARİNKS SKUAMÖZ HÜCRELİ KARSİNOMLARINDA ÖSTROJEN (E), PROGESTERON (P) VE ANDROJEN (A) RESEPTÖR VARLIĞININ DEĞERLENDİRİLMESİ Larinks karsinomu, bronkojenik karsinomdan sonra respiratuar sistemin en sık görülen 2. Malignitesidir. Larinksin pubertede fizyolojik değişiklikler gösteren ikincil seks organı olması, östrojen reseptörleri (ER), progesteron reseptörleri (PR), androjen reseptörleri (AR) gibi seks hormon reseptörleri ile larinks karsinomu gelişimi arasında ilişki olup olmadığı konusunu gündeme getirmiştir. Yapılan sınırlı sayıda çalışmada ER, PR ve AR ekpresyonu ile larinks SHK arasında prognostik açıdan anlamlı sonuçlar bulunması, hormon reseptörlerinin larinks SHK'nin prognozu ve tedavisinde önemli rol oynayabileceği konusunda tartışma başlatmıştır. Bizim bu çalışmadaki amacımız Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış larinks SHK hastalarında, ER, PR ve AR ekspresyon varlığı ile progresyon ve rekürrens tahmini, seçilecek tedavi modaliteleri açısından farklılık olup olmadığını değerlendirmektir. Literatürde bu konuda yapılmış az sayıda vakada sınırlı sayıda çalışma mevcut olup bu çalışmayla literatüre katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 103 larinks SHK olgusu demografik, klinik ve histopatolojik olarak yeniden değerlendirildi. Ayrıca her olgudan seçilen ikişer parafin bloğa immünohistokimyasal olarak ER, PR ve AR uygulandı. Tümör boyutu, tanı evresi, tümör lokalizasyonu, LV invazyonu, PN invazyon, larenjektomi prosedürü ve immünohistokimyasal ER, PR ve AR ana değişkenlerimiz olup bunlar arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Çalışmamızda larinks skuamöz karsinom hastalarında ER, PR ve AR ekspresyonunun histopatolojik, klinik ve sağkalım parametreleri ile arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Çalışmamızın sonuçları, larinks skuamöz karsinomunda şu an için antihormonal tedavinin gerekliliğini destekler nitelikte değildir. ER, PR ve AR reseptör ekspresyonunun larinks skuamöz karsinomunda prognoz ve karsinogenez ile ilişkisini göstermek için elde ettiğimiz sonuçlarımız, bu konu hakkında başka teorilere de başvurulmasını gerektiğini göstermektedir. Bu amaçla daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısındayız.

Büşra Altunay Ünal
Akdeniz University
2024
00