
3,468
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Düşünce ve uygulamalarıyla halk adamı Atatürk
Atatürk büyük bir asker, devlet, siyaset ve halk adamıdır. Atatürk'ün kişiliğini, hayatını ve eserlerini yeteri kadar incelemeyenler, Atatürk ile ilgili her şeyin yazıldığını ve araştırıldığını düşünebilirler. Halbuki kısa bir incelemede bile, bu büyük insanı her olayda yeniden keşfetmenin ve araştırdıkça onda yeni sırlar bulmanın mümkün olduğunu görebilirler.Bu nedenle, M. Kemal Atatürk'ün halâ milletinin gönlünde yaşamasının ana sırrı olan ve onu farklı kılan, halk adamlığı ile insanî yönünün incelenmesi önem arzetmektedir.Bu çalışmada; Mustafa Kemal'in yetiştiği dönem ile savaştan bıkmış, girdiği savaşları kaybetmiş, umutlarını yitirmiş, yoksul ve yorgun Türk Halkını milli mücadeleye ikna ederek, bu zorlu mücadeleyi kazanan ve ülkenin kalkınmasıyla ilgili her önemli reformu halkına kabul ettirmeye çalışan, daima halkın arasında olan, halkından kopmayan, düşünce ve uygulamalarıyla halkını yönlendiren `Halk Adamı ve İnsan Atatürk' ele alınmıştır.Anahtar Kelimeler: Atatürk, Halk, Türkiye Cumhuriyeti, Devlet, Toplum, Demokrasi, Savaş
Türkiye-Suriye ilişkileri (1954-1973)
Devletlerarası tarihi ilişkilerin öneminden hareketle, ?1954?1973? yılları arasında Suriye Türkiye ilişkilerinin tarihi iki ülkelerin arasındaki dünü ve bugünü bakımından önemlidir. Bu Tezin amacı, iki devletin, siyasi ve iktisadi durumu üzerine ?1973?1954? yılları arasındaki gelişmelere ışık tutmaktır.Bu konunun seçilmesinin sebebi, 1954'te başlayan dönemin önemine dayanır. Bu dönem, Suriye'de askeri inkılâpların son bulma dönemidir. Suriye'de, Başkan Şükri El-Kuvvetli'nin ve aynı şekilde Türkiye Başbakanı Celal Bayar'ın idareyi eline alması, aynı döneme rastlar. Ama dönemin sonu olan 1973 yılı, çağdaş Suriye tarihinde önemli bir yeri olan Ekim Savaşı dönemidir. Araştırmanın hedefi, iki Devlet için siyasi ve iktisadi gelişmeler üzerinde yoğunlaşmaktır yapmaktır.Tezin kaynakları, Şam'da bulunan El-Esed Kütüphanesindeki eserlere dayanmaktadır. Ayrıca Şam, Lazikiye ve Beyrut'taki kütüphanelerde bulunan eserlerden de faydalanılmıştır. Bunların dışında tezde resmi belgeler ve yayınlar ile yabancı kaynaklar da kullanılmıştır.Anahtar Kelimeler: Türkiye Suriye İlişkileri, Siyasi, Partiler, Devrimler, Ortadoğu
İngiltere 1648-1763
Bu yüksek lisans tezi; 1648-1763 yılları arasında Britanya adaları tarihini ele almaktadır. Britanya Adaları Tarihini genel olarak ele alan çalışma, Britanya Adaları Tarihine genel bir perspektif sunma amacını taşımaktadır. Britanya Adaları coğrafyası, İlk halkları, Cermen Göçleri, Norman İstilası gibi Britanya tarihinin önemli gelişmelerinin yanı sıra İngiliz Hanedanları detaylı bir biçimde ele alınmıştır. Otuz Yıl Savaşları ve İngiliz İç Savaşı'ndan başlayarak Yedi Yıl Savaşları'na kadar Britanya Adaları Tarihi ve Avrupa Tarihine yönelik bir bakış açısı sunmaktadır.Anahtar Kelimeler: Britanya Adaları, Britanya Halkları, İngiltere İç Savaşı, Otuz Yıl Savaşı, Westfalya Barışı, Yedi Yıl Savaşları
Batı müziğinin Türkiye'ye girişi ve etkileri
Müzik, insanların sosyal yönlerini ortaya koyduğu ve toplumsal etkileşimlere yol açan bir olgudur. İnsanoğlu dünya kurulduğundan itibaren müzik öğrenmeye, müzik yapmaya çalışmıştır. Doğada çıkan sesleri taklit yoluna giderek, hayvanlardan çıkan seslere benzer sesleri ortaya koyarak ve özel günlerde bunları sergileyerek müziğin temellerini atmışlardır. Hayvan derilerinden ve doğada bulunan kütüklerden enstrümana benzer aletler yapmışlardır. Zamanla müzik, insanların duygularını dışa vurmaları için kullandıkları sosyal bir nesne haline dönüşmüştür.Müzik insanları, insanlar da kültürleri etkilemiştir. Batı müziği de coğrafyamıza belli bir süreçte girmiş ve izler bırakmıştır.Osmanlının son yüzyılında kültürümüze Batı Müziği, Cumhuriyet döneminde eğitim ve kültür ?sanat politikaları da oldukça önemsenmiştir.Anahtar Kelimeler: Müzik, Bibliyografya, Muzika-i Hümayun, Çok Sesli Müzik, Cumhuriyet Dönemi Müzik
Erken Dönem İslam dünyasında Berid Teşkilatı ve istihbarat
İlk çağlardan itibaren insanoğlunun en önemli ihtiyaçlarından biri haberleşmedir. İnsanlar Bu ihtiyacın giderilmesi için çeşitli organizasyonlar oluşturmuşlardır. İslam tarihinde posta ve haberleşme sistemi olarak karşımıza Berid teşkilatı çıkmaktadır. Müslümanlar Hz. peygamber döneminden itibaren haberleşme faaliyetleri içinde bulunmuşlardır. Hz. Ömer zamanında devlet yönetimi alanında görülen kurumsallaşma faaliyetleri haberleşme faaliyetlerini de yakından etkilemiştir. Emeviler döneminde posta teşkilatı daha çok bir haber alma servisi şeklinde faaliyet göstermiştir. Abbasiler zamanında haberleşme faaliyetleri `'Divanü'l-Berid'' adı altında kurumsallaşmıştır.Berid teşkilatı, yolları, tesisleri ve çalışanları olan büyük bir organizasyondu. Çok fonksiyonel bir yapıya sahip olan Berid teşkilatı aynı zamanda bir haber alma servisiydi. Teşkilatın bünyesinde çok sayıda casus çalıştırılmıştır. Berid teşkilatı adeta halifenin gören gözü işiten kulağıydı. Bu teşkilatta çalışanlar hiyerarşik bir düzen içinde sıralanmışlardı. Haberleşme araçları olarak binek hayvanları, yaya postacılar, posta güvercinleri, ateş kuleleri ve gemiler kullanılmıştır. Posta teşkilatının kullandığı belli başlı yollar ve rotalar vardı. Bu yollar üzerinde habercilerin dinlenebileceği ve yorulan atlarını değiştirebilecekleri posta istasyonları bulunmaktaydı.Anahtar Kelimeler: Berid, İstihbarat, Hz. Peygamber, Hz. Ömer, Emeviler, Abbasiler
Bizans Devleti'nde meslek birlikleri
Esnaf, kelime anlamı olarak sınıflar anlamına gelir. Bağımsız çalışan, sermayesi olmayan, kol ve beden gücüne dayanarak iş yapan girişimcileri tanımlamak için kullanılır. Zanaatkâr ve küçük ticarethane sahipleri esnaf olarak anılır. Günlük yaşamımızın kolaylaşmasını sağlayan ve aslında her karşılaşmamızda da ahlakını sorguladığımız bu grupta, fırıncıdan çömlekçiye, kasaptan müzisyene, ayakkabıcıdan marangoza, dericiden demirciye ve kuyumcuya varana kadar pek çok meslek grubu yer almaktadır.İstanbul'u siyasi, sosyal ve iktisadi denetimi altında tutan Bizans esnaf ve teşkilatı, merkezin ekonomik ihtiyaçlarını sistemli bir şekilde karşılamıştır. Dini, ahlaki ve sosyal örgütlenmeyi bünyesinde barındıran lonca teşkilatı, toplumsal örgütlenmenin işleyişinin de mükemmel bir örneğidir. Ancak her yapı zamana bağlı olarak değişme, gelişme ve yok olmaya mahkûmdur. Bizans Lonca Örgütlenmesi de teknolojik ve demografik gelişmeye karşı zaman zaman direnmiş ancak 12. yüzyılda yaşanan Haçlı seferleri Bizans ekonomisini zarara uğratmış, Bizans ticaret ve endüstrisi İtalyanların eline geçmiştir. Son dönem Bizans ekonomisi güçlü bir feodalleşme dönemine girmiştir.Anahtar Kelimeler: Esnaf, Zanaatkâr, Lonca Örgütlenmesi, Feodalizm?
Malazgirt öncesi Kafkasya'da Türk varlığı
Kafkasya Karadeniz ile Hazar Denizi arasında doğu-batı paralelinde uzanan ve yüksekliği orta kısımlarda beş bin metreyi aşan bölgeye verilen addır. Kuzey-güney ve doğu-batı yollarının birleştiği bölgede olması nedeniyle etnik açıdan farklı kavimlerin uğrak yeri olmuştur.Türkler, Kafkasya'ya ana yurtları olan Asya'dan gelmişlerdir. Kafkasya bölgesinde M.Ö.4000'lere tarihlenen bozkır kültürünü temsil eden kurganların Asya'dan gelen göçerler tarafından oluşturulduklarına dair çalışmalar yapılmıştır.M.Ö.2000'lere gelindiğinde Proto-Türk olarak kabul edilen kabilelerin Kafkasya bölgesine geldikleri ve miladın başlarına kadar burada hâkim oldukları görülmüştür. Kronolojik olarak bakıldığında M.Ö.2000 yıllarının başlarından M.Ö.8. yy'a kadar Kimmerlerin, M.Ö.8. yy'dan M.Ö.2.yy'la kadar İskitlerin, sonrasında ise Sarmatların aynı coğrafyada varlıkları tespit edilmiştir.Milatın başlangıcından itibaren sırasıylaAlan, Hun, Bulgar, Sabir, Avar, Göktürk Türk kavimlerinin varlığı, miladın yedinci yüzyılına gelindiğinde ise Hazar devletinin Kafkasya'da kurulduğu görülmektedir.10. yy'a gelindiğinde Hazar Devleti gücünü kaybedince Türkler burada zayıflıyor. 11. yy başlarından itibaren ise Kıpçakların etkili olmamakla birlikte varlıklarının tespit edilmesinin yanı sıra asıl güç olarak Selçukluları görmekteyiz. Bunlar 1010 yıllarından itibaren Kafkasya akınlarına başlayıp 1071'e kadar da devam etmişlerdir.Anahtar Kelimeler: Kafkasya, Kimmer, İskit, Sarmat, Alan, Hun, Bulgar, Sabir, Avar, Göktürk, Hazar, Kıpçak, Selçuk, Türk.
Karadağ'ın Osmanlı egemenliğine karşı mücadelesi: 1830-1878
Tarih'in çeşitli dönemlerinde Duklja, Zeta, Monte Nigro, Crna Gora, Black Mountain, Montenegro gibi değişik isimlerle anılan Karadağ, coğrafyasının ve toplumsal yapısının elverişiz şartlarından istifade ile varlığını sürdürebilen ender ülkelerden birisidir.Osmanlı'nın egemenliği altına girdiği 1496 tarihine kadar Bizans içinde özerk ve bağımsız olarak bulunmuş, Osmanlı yönetiminde İşkodra Sancağı'na bağlanmış ve toprakları has, zeamet ve tımar bölgelerine ayrılmıştır.Vladika'ların liderliğinde Karadağlılar, başlangıçta, vergi toplanması veya yerel otoritelerin zalimliği gibi bölgesel nedenlerle, Osmanlı'nın zayıflaması ve milliyetçilik akımlarına paralel olarak siyasi nedenlerle Osmanlı ile mücadele etmiş ve buraya kaynak sarf edilmesine neden olmuştur.Karadağ'ın XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden, bağımsızlığını kazandığı 1878 yılına kadar Osmanlı devleti ile mücadelesi ve bu süreç içinde devletleşme adına yapmış olduğu çalışmaları, birinci elden kaynak durumunda olan arşiv vesikalarına dayalı olarak, objektif bir yaklaşımla ele alarak; idari ve sosyal yönleriyle inceleyip bir bütün halinde ortaya koyulmaya çalışılacaktır.Anahtar Kelimeler: Karadağ, Montenegro, Duklja, Zeta, Vladika.
Siyasi, idari, iktisadi, sosyal ve kültürel açıdan Sâsânî Devleti
MS. 226 yılında I. Erdeşîr tarafından kurulmuş olan Sâsânî Devletinin Dünya Medeniyet tarihi açısından önemli bir konumu vardır. Günümüz modern devletlerinin sahip oldukları idari kurumların birçoğunun temelleri bu dönemde atılmıştır. Sâsânî Devletinin oluşturmuş olduğu siyasi, iktisadi ve sosyal yapı kendisinden sonraki devletler tarafından olduğu gibi devam ettirilmiştir. Sâsânî Devleti kaynağını halktan alan sosyal bir yapıya ve ciddi bir şekilde işleyen devlet kurumlarına sahiptir. Sahip olduğu kurumsal yapıdan dolayı çağdaşı olan birçok devletten daha modern bir devlet yapısına sahipti. Sâsânî devletinin, daha yakından yapılan bir incelemeyle; son sözün hükümdara ait olmasına rağmen, kısmen güçler ayrılığı ilkesine dayalı anayasal bir devlet olduğu görülecektir.Bu çalışmamızda Sâsânî Devletini siyasi, idari, iktisadi, sosyal ve kültürel açıdan beş ana başlıkta inceleyerek genel anlamda sahip olduğu ana unsurları ortaya koymaya çalıştık. Birinci bölümde devletin kuruluşundan yıkılışına kadarki siyasi tarihi üzerinde durduk. İkinci bölümde devletin kurumlarını, bu kurumlarda çalışan memurları ve kurumların işleyişini kendisinden sonraki dönemleri hangi alanlarda ve nasıl etkilediğini örnekler vererek anlattık. Üçüncü bölümde devletin ekonomik yapısını, tarım, ticaret, endüstri ve sanayi temelli olarak izah ederek; vergi ve toprak sistemi, para politikası ve maden sanayisi hakkında bilgiler verdik. Dördüncü bölümde sosyal sınıflarıyla beraber Sâsânî toplum yapısını ve Sâsânî toplumundaki dinleri inceleyerek ortaya koyduk. Beşinci bölümde ise Sâsânî Devletinin kültürel yapısını edebi, felsefi, mimari ve bilimsel açıdan ele alarak sanatsal yönünü ve halkın yaşam tarzını ortaya koymaya çalıştık.
Enver Hoca Dönemi Arnavutluk: 1945-1985
Soğuk Savaş Döneminde Arnavutluk'un lideri olan Enver Hoca yalnız Balkanlar'da değil tüm Dünyada farklı yönleriyle gündeme gelmiştir. Ancak, iktidara geldikten sonra ölünceye kadar diktatörlük konumunu koruduğu görülmüştür. İlmi alanda ilgi çeken bir yaşantısı olduğu düşünülmesine rağmen, Enver Hoca'nın 40 yıllık diktatörlüğünün ve Arnavutluk İşçi Partisi'nin faaliyetlerinin istenilen seviyede incelenme imkânı bulunamamıştır. Böylece bu çalışmanın yapılması ihtiyacı doğmuştur. Enver Hoca; Sovyet lideri Josef Stalin'den daha fazla Stalinci olmuştur. Stalin'i bir ilah ve Marksist-Leninist İdeolojisini de bir yaşam tarzı olarak görmüştür. O'nun Arnavutluk'u bir ?kapalı kutu? haline nasıl getirdiği maalesef hala ortaya çıkarılmamıştır. Ayrıca Enver Hoca Dönemi'nin Arnavutların Balkanlardaki rolü ile Arnavutluk'un yalnız komünist ülkeleriyle değil aynı zamanda Batı ülkeleri ve Türkiye ile olan ilişkileri de hâlâ karanlık kalmıştır.Bir yandan bazı Arnavut halkı O'nu hâlâ Arnavutların ulusal lideri İskenderbey'den sonra büyük bir kişi olarak görmekte iken, diğer bir kısım Arnavut halkı ise O'nu bir vatan haini ve Arnavutluk'un modernleşme yolunda en büyük engeli olduğuna inanmıştır. Bundan dolayı, Enver Hoca döneminin yeniden incelenmesi büyük bir önem arz etmiştir.Bu sebeple çalışmamızda; ilk iki bölümde Enver Hoca'nın İkinci Dünya Savaşı'nda ülkesine nasıl bağımsızlığı kazandırdığı, kısa zamanda iktidara gelişi ve Arnavutluk İşçi Partisinin oluşturulması konuları göz önüne alınmıştır. Daha sonra Enver Hoca'nın iktidarda kalmak için muhaliflere karşı uyguladığı etkisizleştirme siyaseti ile diktatörlük yönleri de göz önüne serilmiştir. İlave olarak, Komünist ülkeleri ile Batılı ülkeler ve ayrıca Türkiye ile olan ilişkileri farklı yönleri ile detaylı olarak ele alınmıştır. Son olarak; Enver Hoca döneminin siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik yönleri, gelecekte Arnavutluk ile iyi ilişki kurmak isteyenlere yeni bir pencere açmak amacıyla detaylı olarak incelenmiştir.Anahtar Kelimeler: Enver Hoca, Arnavutluk İşçi Partisi, Diktatör, Stalin, Mao, Tito.?
III. yüzyılın ikinci yarısından İlk İslâm Fetihlerine kadar el-Cezire bölgesi
Çok eski çağlardan beri insanoğlu su kenarlarında yaşam şartlarının elverişli olmasından dolayı medeniyetler kurmuştur. Konumuz olan el-Cezire Bölgesi de Dicle ve Fırat Nehirleri'nin arasında kalan, Batılıların Mezopotamya olarak adlandırdıkları bölgedir. Bölgenin başlıca hâkimleri III. - VII. yüzyıllarda Sâsânîler ile Bizans devletleri olmuştur. Bu iki devlet arasındaki savaşlar, bölgede güçler dengesini ve sınırların da sık sık el değiştirmesine sebep olmuştur.Doğu Roma denilen Bizans'ın doğusunu, Sâsânîlerin ise batı sınırlarını oluşturan el-Cezire bölgesinin başlıca şehirleri; Harran, Edessa (Urfa), Batnae (Suruç), Hasankeyf, Amid ve Nisibis'i (Nusaybin) sayabiliriz. Bunlardan Urfa ve Nusaybin gibi şehirler aynı zamanda birer dini merkez olma kimliğini de taşımaktaydı.İki uygarlık yani Sâsânî ve Bizans, başta din olmak üzere farklı değerlere sahip oldukları için izledikleri politikalar bakımından da farklılıkları vardı. Örneğin biri Nesturi inancını desteklerken, diğeri buna karşı son derece olumsuz davranış sergilemekteydi. Bölgenin durumu İslam fetihleri ile büyük değişikliğe uğramış, coğrafi yer adları bunun en belirgin örneği olmuştur. Aynı zamanda demografik yapı da önemli bir değişim geçirmiştir.Sonuç olarak Sâsânî ve Bizans Devletleri yaptıkları mücadeleler ile önce birbirlerinin gücünü tüketmiş, sonra kolayca İslam fetih dalgasına teslim olmuştur.Anahtar Kelimeler: El- Cezire Bölgesi, Fırat ve Dicle Nehirleri, Mezopotamya, Bizans, Sâsâniler, Sınırlar
Bizans İmparatorluğu Döneminde Nusaybin'in siyasi, sosyal, iktisadi, mimari ve kültürel durumu: IV.-X. yüzyıl
Nusaybin, bilinen tarihi Asurlular dönemine kadar uzanan kadim ve önemli bir şehirdir. Nemrut tarafından kurulduğu klasik kaynaklarda sıkça belirtilen bu şehir, antik dönem kaynaklarında da adı geçmekle birlikte Roma İmparatorluğu hâkimiyetine geçtikten sonra Mezopotamya'da bir sınır şehri olarak daha önemli ve stratejik bir rol üstlendi. İlk kez MÖ. 68 yılında Lucullus döneminde Romalılar Nusaybin'e sahip oldular. Sonraki dönemlerde Part ve Roma savaşlarının paylaşılamayan arazilerinden biri oldu ve bu süreçte Pers-Roma sınırında Roma ordularının askeri harekât üssü olarak önemli bir görev ifa etti. 363 Barışı akabinde Sasanilere terk edildikten sonra 507 yılında yeni istihkâm şehri Dara inşa edilinceye kadar Bizans İmparatorluğu doğu sınırında yaklaşık bir buçuk asırlık bir bocalama süreci geçirdi. Bizans imparatorluğu bu tarihten sonra Nusaybin'i ezeli rakibi Sasanilerden geri alamadı. Sasanilerin inkırazından sonra, imparatorluğun yeni rakibi Müslüman Araplardı ve şehir 639'da diğer Mezopotamya şehirleriyle birlikte Müslümanların eline geçti. Bizans'ın Abbasiler dönemine tekabül eden X. asır ortalarında gerçekleştirdiği birkaç girişim, çok kısa süren hâkimiyetlerle sonuçlandı.Bizans İmparatorluğu çağında Nusaybin, sosyal açıdan çokçeşitli ve iktisadi açıdan İpekyolu güzergâhında bir ticaret gümrük şehri olarak var oldu. Mimari açıdan klasik Roma tarzının askeri, dini ve sosyal mimari unsurları kent ve yakın çevresindeki yapılar üzerinde egemen oldu. Dini açıdan Hıristiyan kiliselerinin ikiye ayrıldığı dönemde Sasanilerin koruması altında monofizitçilere karşı diyofizit anlayışın en önemli merkezi oldu. İlmi açıdan kentte kurulan akademi vesilesiyle özellikle Süryaniler arasında tıp, hukuk, felsefe, mantık, astronomi ve dilbilgisi gibi alanlarda temayüz etmiş önemli isimler yetişti. Bu akademinin eğitim kadrosunda önemli yer eden Yakub, Efraim, Narsay, Barsawmo, Pavlos ve Baboy gibi isimlerin gerek ilkçağ eserlerini tercüme ederek günümüze ulaştırmaları gerekse kendi meydana getirdiği eserler, Araplar tarafından muhafaza edilip tercüme edilerek Haçlı Seferleri kanalıyla Avrupa'ya taşınmış ve aydınlanma çağının başlamasında önemli bir görev ifa etmiştir.Anahtar Kelimeler: Nusaybin, Dara, Mezopotmaya, Bizans İmparatorluğu, Sasaniler, Justinian, Hüsrev, Nusaybin Okulu, Nusaybinli Yakub, Efraim, Narsay, Barsawmo, Pavlos
Diyarbakır vilayetinde Ermeniler ve Ermeni olayları: 1878-1920
Ermeniler XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı idaresi altında bulunan bir toplumdu. Osmanlı Devleti tarafından ?teba-i sadıka? olarak adlandırılan Ermeniler, sonraki dönemlerde misyonerlik faaliyetleri, Fransız ihtilalının getirdiği milliyetçilik akımın etkisi ve büyük devletlerin politikaları nedeniyle XIX. yüzyılın sonlarında devlete karşı isyan etmeye başladı. Doğu Vilayetleri başta olmak üzere Anadolu'nun birçok yerinde ve İstanbul'da olaylar meydana geldi.Bu süreçte Osmanlı Devleti'nden ayrılıp bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan Ermenilerin isyan ettiği yerlerden birisi de Diyarbakır idi. Nitekim 1 Kasım 1895 Cuma günü Müslümanlar namazda iken Ermeni komiteleri camilere saldırarak birçok Müslüman'ın ölümüne sebep oldu. Olay eş zamanlı olarak vilayete bağlı bazı kaza, nahiye ve köylerde de yaşandı. Vilayet merkezinde başlayan ve yoğun devam eden Ermeni olayları üç gün içerisinde kontrol altına alındı. Ancak vilayete bağlı Mardin ve Ergani Sancaklarında Ermeni isyan olayları bir hafta sonra kontrol altına alınabildi.Ermenilerin neden olduğu olaylar yer yer halklar arası bazı çatışmalara dönüştü. Bunun neticesinde Ermenilerin de arasında bulunduğu Hıristiyanlardan ve Müslümanlardan çok sayıda insan maddi zarar uğradı, yaralandı ve yaşamını kaybetti. 1 Kasım 1895 günü Ermeni isyan olaylarının başladığı gün Diyarbakır vilayet merkezinde meydana gelen yangında ise 878 dükkân, işyeri ve atölye yandı. Osmanlı Devleti ve vilayet yöneticileri gerekli tedbirleri alarak mağduriyetleri gidermeye ve toplumsal barışı tesis etmeye çalıştı.Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasını ve Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesini kendileri için fırsat gören Ermeni komiteleri ihtilal planları hazırlanmaya başladı. Bu dönemde vilayete vali olarak atanan Mehmet Reşit Bey, almış olduğu sıkı ve etkin tedbirler neticesinde binlerce Ermeni firariyi ve silahı açığa çıkararak Ermeni komiteleri tarafından hazırlanan planların uygulanmaya konulmasına engel oldu. Osmanlı Devleti'nin birçok cephede savaş halinde olduğu bu dönemde Ermeni komitelerinin Birinci Dünya Savaşı'nda cephe gerisini tehdit etmesi, askeri konvoyları vurması, Müslümanlara yönelik katliamlara girişmesi Osmanlı Devleti'ni Ermenilere karşı tedbir almaya mecbur bıraktı. Bunun neticesinde Sevk ve İskân Kanunu çıkarıldı. Bu kanun gereğince Ermenilerin büyük bir kısmı Suriye ve Musul'a tehcir edildi. Diyarbakır vilayetinde Ermeni komitelerinin faaliyetlerine şahit olan ve dolayısıyla tehcirin haklılığına inanan Vali Reşit Bey, tavizsiz bir şekilde tehciri uygulamaya çalıştı.Reşit Bey, tehcirin haklılığına inanmakla birlikte, tehcirin en iyi şekilde yapılması için mücadele etti. Ancak bu dönemde vilayetteki nizami birliklerin yetersizliği ve bazı idarecilerin dirayetsizliği nedeniyle bir takım suiistimaller meydana geldi. Bu durum Reşit Bey'in daha sonra suçlanmasına ve hatta Divan-ı Harb-i Örfi'de sorgulanmasına neden oldu. Tehcire tabi tutulmayan ve vilayete geri dönen Ermeniler Mütareke döneminde ve Kurtuluş Savaşı esnasında Fransızların Diyarbakır'ı işgali için bir takım teşebbüslerde bulundular. Ancak alınan gerekli tedbirler nedeniyle buna engel olundu.Anahtar Kelimeler: Diyarbakır, Ermeniler, Vali Enis Paşa, Mehmet Reşid Şahingiray
Milli Mücadele'de telgraf muhaberatı: 1918-1922
Mondros Ateşkes Antlaşması ile teslimiyet sürecine giren Osmanlı Devleti'nin, işgal edilen unsurlarından biri de haberleşme ağı idi. Bunların başında da telgrafhaneler gelmektedir.Anadolu'da Milli Mücadeleyi başlatan Mustafa Kemal Paşa telgraf istasyonlarını Milli güçler tarafından kontrol altına aldırarak haberleşme üstünlüğü sayesinde, bir Milli teşekkül oluşturacaktır. Bundan sonra telgraf muhaberatının önemi artarak Milli Güçlerin canları pahasına koruduğu noktalar olacaktır.Mustafa Kemal Paşa hem bütün Anadolu'yu bu telgraf ağı sayesinde kontrolünde tutacak hem de yurt dışı ile ilişkilerini büyük ölçüde bu ağ üzerinden gerçekleştirecektir. Bunun için de Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'a dönük olarak yapılmış olan telgraf ağını, Ankara merkezli olarak yeniden düzenleterek cephe hattı da dâhil olmak üzere tüm Anadolu'yu kontrolüne almıştır.Telgraf muhaberatı onu elinde tutan, Mustafa Kemal Paşa ve Milli Güçlere, Milli Mücadelenin tüm aşamalarında üstünlük sağlayarak zaferde büyük etki etmiştir.Anahtar Kelimeler: Mondros Mütarekesi, Milli Mücadele, Mustafa Kemal Paşa, Telgrafhaneler, Telgrafçılar
Mısır ekseninde Ortadoğu'da Amerika ? Sovyet Rusya mücadelesi (1945 ? 1973)
İngiltere ve Fransa'nın II. Dünya Savaşı'nın ardından Ortadoğu'da nüfuzlarının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalışan ABD ve Sovyetlerin, Ortadoğu mücadelesinin ana eksenini, İsrail Devleti'nin kurulması ile başlayan Arap ? İsrail savaşları ve buna karşı Arap Milliyetçiliği ile Arapları bir arada tutmaya çalışan Mısır oluşturmuştur. ABD ve Sovyetlerin Ortadoğu Politikalarının ana eksenini Mısır'ın oluşturmasının en önemli sebebi, Mısır ihtilali ve Süveyş Kanalı'nın millileştirilmesi olmuştur. Bu olaylar büyük güçlerin politikalarında önemli değişiklikler oluşturmuş, Sovyetler ?Barış İçinde Bir Arada Yaşama? tezini kullanırken ABD ise hem İsrail'in varlığının korunmasının hem de Araplardan kopmamanın hesaplarını yapmıştır. Ancak incelediğimiz bu dönem içerisinde ABD, Arap Ortadoğusu'nda pek de inandırıcı olamamıştır. Nitekim İsrail'e desteği Ortadoğu Devletlerini Sovyetlere yönlendirmiştir. İki güç arasındaki bu kuvvet paylaşımı Sovyet nüfuzunun artmasını sağlamış, ancak Arap ? İsrail Savaşlarında galip taraf İsrail ve dolayısıyla da ABD olmuştur. Bu durum 1970'lere gelindiğinde özellikle de Mısır'ın Sovyetlerden uzaklaşıp ABD'ye yakınlaşmasına yol açmıştır. Yani Sovyetlerin Ortadoğu'da izlediği politika başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Ortadoğu, ABD, Sovyetler, Mısır, İsrail
1914-1945 yılları arası Türk-Amerikan ilişkileri
Bu çalışma; 1914-1945 yılları arası Türk-Amerikan ilişkilerini ele almakla birlikte, iki ülke arasındaki siyasî, ticarî, kültürel, diplomatik ve eğitim faaliyetlerini içermektedir. İkili ilişkiler ilk olarak Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'da bulunan eyaletleriyle ticarî amaçlı olarak 19. yüzyılda başlamıştır. Ticaretle başlayan ilk temaslar diplomatik ve siyasî ilişkilerin başlamasını da sağlamıştır. Akabinde Osmanlı topraklarına Amerikalı misyonerlerin gelişiyle birlikte ikili ilişkiler hız kazanmış, beraberinde de eğitim ve kültür politikaları üzerine belli başlı problemlerin yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla bir süre ikili ilişkiler kesilmişse de savaş sonrasında iki devlet arasındaki ilişkiler ticarî faaliyetlerle yeniden başlamıştır.Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zarurî şartlar nedeniyle çıkarmış olduğu Tehcir Kanunu, Amerikan misyonerlerin tepkisine neden olmuştur. Ermenileri sürekli olarak Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtan Amerikan misyonerleri, Tehcir Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra Ermenilere yardım etmek amacıyla Near East Relief adında bir örgüt etrafında faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Savaştan sonra iki devlet arasındaki ilişkiler özellikle Amerikan misyonerlerin Ermeni faaliyetleri, Osmanlı Devleti'ne karşı düşmanca tutumları nedeniyle olumsuz etkilenmiştir. Bu etkilenme kendini siyasî alanda da göstermiştir. ABD'deki Türk aleyhtarlığına yönelik lobi çalışmaları, 1923 yılında Lozan'da etkinlik kazanmıştır. İki devlet arasında imzalanmış olan Türk-Amerikan Lozan Antlaşması, lobi çalışmalarının da etkisiyle 1927 yılında Amerikan Senatosu tarafından kabul edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Amerika, Misyoner, Ermeni, Ticaret, Anlaşma, Savaş ve Diplomasi
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı'nın ikmal ve iaşesi
Sanayi Devrimi sonrasında Avrupa'da görülen teknolojik gelişmeler, silah sanayinde de kendini gösterdi. Bu doğrultuda askeri hücum ve savunma sistemleri değişti. XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar savaş sistemi, kale gibi korunaklı savunma sistemine dayanmaktaydı. Ancak bu tarihten itibaren silah menzillerinin artması, buharlı makinelerin taşımacılık, üretim, vs. alanlarda kullanılmasıyla tabyalı tahkimat sistemine geçildi. Batıdaki teknolojik gelişmelerin gerisinde kalan Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıldan itibaren bu gelişmeleri yakından takip etmeye başladı. III. Selim döneminden itibaren askeri alanda yapılan ıslahatlar, halefi olan diğer padişahlar zamanında da devam ettirilmeye çalışıldı. Tamamı maaşlı askerlerden oluşan Asakir-i Mansûre-i Muhammediyye Ordusu kuruldu. Ancak mali yetersizlikler, eğitimli personel yetersizliği, art arda çıkan isyanlar ve savaşlardan dolayı ordu teşkilatı kuruluşunu tam olarak tamamlayamadı. Başta Rusya olmak üzere diğer büyük güçlerin Boğazlar ve sıcak denizlerdeki çıkarları, Osmanlı Devleti'nin dış politikasının belirlenmesinde önemli bir etken oldu. XIX. yüzyıldaki çıkar çatışmaları, Osmanlı ile Rusya'yı dört defa karşı karşıya getirdi. Bunların sonuncusu ve Osmanlı Devleti'nin varlığı açısından en önemlisi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı idi. Rumî takvimde 1293 yılına denk geldiği için ?Doksanüç Harbi? olarak da bilinen bu savaş öncesinde, Rusya'nın kurnazca takip ettiği politika sayesinde Osmanlı Devleti siyasi ve askeri alanda diğer devletler tarafından yalnız bırakıldı. Savaşa çok önceden hazırlanan Rusya karşısında Osmanlı Devleti, askeri birliklerini ve gerekli levazımatı seri ve düzenli bir şekilde sevk edememesi, emir komuta zincirindeki kopukluklar, savaşın Yıldız Sarayından idare edilmesi gibi nedenlerden dolayı yenilgiye uğradı. Aynı zamanda hem nakit hem de toprak bakımından oldukça büyük kayıplara uğradı. Savaş nedeniyle Balkanlardan ve Kafkaslardan yapılan göçler ise ayrı bir sorun yarattı. Göçlerle birlikte savaşta kaybedilen topraklar nedeniyle, Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki varlığı büyük oranda yok oldu. Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünden yana olan büyük güçler, bu tavırlarını değiştirdiler. Bu tarihten itibaren Osmanlı toprakları, pastadan en büyük payı kapmak isteyenlerin mücadele alanı oldu.Bu çalışma Osmanlı Devletinin yıkılmasını tetikleyen ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin dış politikasını belirleyen, Osmanlı'nın en yıkıcı savaşlarından bir tanesinin kaybedilmesinin altında yatan lojistik sorunlara eğilmektedir.Anahtar Kelimeler: 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Büyük Güçler, Askeri, İkmal, İaşe
Divanü Lugati't-Türk'de geçen idari ve askeri kavramlar üzerine bir inceleme
Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügât'it-Türk adlı eserini, Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazmıştır. Kendi anlatımına göre, eserine sadece o gün için kullanılan kelimeleri almıştır. Bunu da eserinin daha kullanışlı olmasını istediği için yaptığını söyler. Türkçe-Arapça bir sözlük olan eserinde açıklamaları da mesajını ulaştırmayı hedeflediği kitlenin diliyle, yani Arapça yapar. Kelimeleri gerek gördüğünde cümle içinde kullanır. Türk kültürü adına bunu başarıyla yerine getirdiği rahatlıkla söylenebilir.Bu çalışmada Divanü Lügat'it-Türk'te askeri ve idari kavramları bularak onlar üzeride kavramsal, anlamsal ve zaman içersindeki gelişimlerini, tarihsel perspektife uygun olarak inceleyerek, olabildiğince konuyla ilgili detayları bir araya toplayarak vermeye çalıştık. İdari unvan ve terimleri, ardından askerî unvan ve terimleri ayrı ayrı inceledik. İncelememiz sonucunda, Divandan bulduğumuz ve ele aldığımız kavramların teşkilât tarihi açısından ve müesseselerin Türk devletlerinde sürekliliği bakımından her dönemde ihtişamını koruduğunu ve karmaşık bir yapı taşıdığını hissettik. Günümüzde kullanılan birçok benzer kavrama da rastladık.Anahtar Kelimeler: Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügat'it-Türk, askeri, idari kavramlar
Urartu ordusu ve savunması
Yaklaşık olarak MÖ 900 ve MÖ 300 tarihleri arasında hüküm süren Urartu Devleti, merkezi Van olmak üzere, kuzeyde Ermenistan'ın Güneyi, batı da Malatya, güneyde Urumiye Gölü ve Doğu da Güney Azerbaycan'a kadar olan bölgede hâkimiyet kurmuştur.Savunma yapılarının kalitesi, ordusunun hareket kabiliyeti ve donanımıyla döneminin diğer güçlerine karşı uzun süre dayanabilen Urartular, özellikle güneyinde bulunan Asur Devletinden, askeri birçok alanda etkilenmişlerdir. Genel strateji olarak tahkimli yapılar; bölgenin ticaret yolları, verimli tarım arazileri ve maden yataklarıyla paralel olarak inşa edilmiş ve bu bölgelerin kontrolü sağlanmıştır.Urartu askeri teşkilatlanması incelenirken, genel literatür taraması yapılmış, Urartu ve Assur çivi yazılı belgeleri, bronz işlemeli eserler ve taş kabartmalar ayrıntılarıyla incelenmiş ve döneminin diğer askeri oluşumlarıyla karşılaştırmalar yapılmıştır.Anahtar Kelimeler: Urartu, Savunma, Kale, Garnizon, Ordu, Strateji, Silahlar
Normanlar döneminde Sicilya Adası (11-12. yüzyıllar)
Sicilya Adası, Akdeniz'in en büyük ve önemli adasıdır. Normanlar egemenliğindeki dönem boyunca ise Sicilya, yalnız Akdeniz için değil aynı zamanda Avrupa için de çok önemli bir konuma sahipti. Kuzey Avrupa'nın en uç bölgesinden hareketle başlayan Norman istilası, Akdeniz'in bu müstesna adasına kadar uzanmıştı. Kuzey Avrupa'nın barbar kavimleri arasında yer alan Normanlar, özellikle 10. ve 11. yüzyıllarda İtalya'da görünmeye başadılar. Özellikle güney İtalya'da ücretli asker olarak hizmet veren Normanlar arasından Hauteville kardeşler sıyrılarak bölgedeki Normanlar'a liderlik yaptılar. Hauteville kardeşlerin öncülüğünde Normanlar, önce güney İtalya'yı daha sonrasında da Sicilya'yı istila etmeye başladılar. Hauteville kardeşlerden I. Roger, Müslümanlar'dan yaklaşık olarak iki yüz yıl boyunca egemen oldukları Sicilya'yı almayı başardı. Ancak Normanlar, kuzey Avrupa'dan birer barbar olarak başladıkları serüvenlerinin sonunda Sicilya'da dönemlerinin en modern, zengin ve ileri kültür seviyesiyle karşılaştılar. Sicilya Adası'nın İslâm, Bizans ve Latin kültürlerinden oluşan zengin mirasını devralan Normanlar, yeni bir kültür sentenzini oluşturmayı başardılar. Normanlar döneminde oluşan bu sentez kültür, Rönesans öncesi Avrupa'nın kültürel değerlerinin oluşumuna önemli ölüçüde katkıda bulundu. Ayrıca Normanlar egemenliğindeki Sicilya'da birçok farklı kültür ve inanca sahip toplulukların barış ve uzlaşı içindeki yaşamları, yalnız kendi dönemleri için değil günümüz modern dünyasına dahi örnek teşkil edecek bir düzeydi. Haçlı seferlerinin başlangıç döneminde Sicilya'yı ele geçiren Normanlar, Avrupa'da oluşan Haçlı ruhu'nun tersine egemen oldukları topraklarda başta Müslümanlar olmak üzere tüm tebaalarıyla barış içinde olmuşlardı.Anahtar Kelimeler: Sicilya, İtalya, Normanlar, İslâm kültürü, Haçlı Seferleri, Bizans.
Abbasîler Dönemi Basra Körfezi'nde uluslararası taşımacılık ve ticâret
Abbasî dönemi içerisinde, istikrar ve emniyet açısından en görkemli devrini yaşayan Basra Körfezi, özellikle emniyetin verdiği güven ortamı sayesinde uluslararası taşımacılık ve ticârette önemli gelişmeler kaydetti. Ticârî manadaki bu gelişme sadece Basra Körfezi ile sınırlı kalmayıp doğu denizlerinin genel olarak hemen hepsinde görüldü. Abbasîlerin ticâreti geliştirmeye yönelik almış oldukları bir dizi tedbirler neticesinde özellikle Basra Körfezi, Asya'daki en önemli ticâret kanallarından biri oldu. Bu yolla Hind, Çin ve Güneydoğu Asya'nın ürünleri, Irak ve Biladu'ş Şam pazarlarına, Anadolu'ya, Mısır'a, Kuzey Afrika'ya, Endülüs'e, Avrupa içlerine ve Rusya'ya taşınıyordu. Aynı şekilde bu bölgelerden gelen ticarî ürünlerde aynı yolları takip ederek Hindistan ve Uzakdoğu'ya ulaştırılıyordu. Öyle ki Basra Körfezi'nden geçen kara ve deniz ticâret yolları, o dönemin önemli şehirlerinden (Basra, Bağdat, Halep, Dımaşk, Kahire, Kayrevân, Kurtuba, Gırnata, Kostantıniyye) hemen hepsine ulaşmaktaydı. Bu durum Abbasîlerin önemini giderek arttırdı ve Abbasî saltanatını, kendinden önceki yönetimlerin fevkine çıkardı. Abbasî hilafetinde, altın çağını yaşayan Basra Körfezi, ticarî arenada olduğu kadar doğuda yapılacak olan İslam fetihlerine de büyük katkı sağladı. Basra Körfezi bir nevi Müslümanların Arap topraklarından doğuya çıktıkları kapı vazifesini üstlendi. Özellikle ticarî yolculuklarda karşılaşılabilecek tehlikelere ve zorluklara karşı Müslüman tüccarlara siyasî himaye sağlayan Abbasî iktidarı, ticâretin geniş coğrafyalara ulaşmasına vesile oldu. Böylece İslam kültürü ve dininin savaşsız bir şekilde Hind Okyanusu'na taşınıp, bütün Hind Okyanusu havzasında meydana gelecek yeniliklerin önü açıldı. Nitekim günümüzde Müslüman nüfusunun yoğunlukta olduğu Endonezya, Malezya, Filipinler? gibi bölgeler bu dönemdeki Müslüman tüccarların faaliyetleri neticesinde İslamiyetle tanışma imkanı buldular.Anahtar Kelimeler: Abbasîler, Basra Körfezi, Bağdat, Uzakdoğu, Ticâret.
XVI. yüzyılda ticarî alanda Osmanlı - Hindistan ilişkileri
Osmanlı iktisadî anlayışında, önce ihtiyaçlar karşılanır, arzın yetersizliği durumunda dış alıma ihtiyaç duyulurdu. Başka bir ifadeyle, devlet ihtiyacı karşılar, ihtiyaç fazlasını satardı. Ancak Osmanlı?nın jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip bir coğrafya?da bulunması -tüccar bir yapıya sahip olmasa bile- Osmanlı?yı tam da transit ticaretin hareketliliğine itmiştir. Böylece emtia ticaretine, özellikle ihracata, ekonomisinde birinci derecede yer vermeyen Osmanlı, transit ticaretin gereklerini yapmış ve ticaretin rahat sağlanması için her türlü önlemleri almaya çalışmıştır. Bunun için yerel yönetimlere çeşitli emir ve hükümler vermiş, hatta ticaretin rahat sağlanması için güzergâhın güvenliği ve rahatlığı için derbent teşkilatı, bedesten, han ve kervansarayların temini konusunda gerekli uygulamaları gerçekleştirmiştir.Hindistan ticareti ise, genel anlamda ihracata dayalıydı. Bu anlamda Hindistan tüccar bir memleket konumundaydı. Hindistan?da at, silah yapımı için çelik ve demir, üretimde çalıştırılmak üzere köle, stratejik anlamda korunmak için bilgili ve teknik anlamda donanımlı asker ve harp gereçleri, altın, gümüş ve lüks süs eşyaların ithali dışında hemen hemen hiçbir ithalat hareketi yoktu. Zaten, Hindistan?ın zengin coğrafyası kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yetmekteydi.Her iki ülke arasında gerçekleşen ticarette ise, ticaretin muhatabı sadece iki ülkeden ibaret kalmıyordu. Çünkü ticaretin kendisi kıtalar arası bir konuma sahipti. IIIBöylece Avrupa, Arap Yarımadası, İran ve Afrika, gerçekleşen ticarete muhatap olmaktaydı.Osmanlı-Hindistan ticaretinin XVI. yüzyılda yoğunluk kazanmasındaki en önemli rol XV. yüzyıl ortalarında Fatih Sultan Mehmed?in İstanbul?u fethetmesidir. Tebrik için Hindistan?dan gelen elçiler, ticaret bağlantılarında da bulunmuşlardır. Ticaretin yoğunluğu ise, XVI. yüzyıl başlarında zayıf Memlûk siyaseti ile yaklaşan Portekiz tehlikesine karşı, hem Akdeniz ticaretini hem de Osmanlı topraklarını tehlikeye atabilecek durumda olduğu için, Osmanlı?nın 1516-1517 Suriye, Filistin Mısır seferleri sonucunda Doğu ticaretinin güzergâhında bulunan önemli ticaret merkezlerini almasıyla başlamıştır. Bu bağlamda Osmanlı, tam da XVI. yüzyılda, Akdeniz?de ve Kızıldeniz?de Doğu ile bağlantılı bir ticaret yoğunluğuna girmiştir. Ancak bu durum Avrupalıları rahatsız etmiştir.Dünya ticaret tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilecek XVI. yüzyıl, siyasî ve iktisadî alandaki gelişmeleriyle ön plana çıkmaktadır. XV. yüzyılın sonunda yeni yolların keşfi ve bu keşifler neticesinde ticaret yollarının Orta Doğu?dan Güney Afrika yoluna kayması ve böylece Avrupa?nın gelişen ekonomisinin karşısında dünya ekonomisinin dengelerinin değişmesi, XVI. yüzyıla damgasını vuran olaylardır.Avrupalılar, Osmanlıların Hindistan ticaretini ve tarihi İpek Yolu'nun Orta Doğu bölgesini elinde tutmalarından rahatsızlık duyuyorlardı ve yol güvensizliği, yol boyunca alınan vergileri, deniz, nehir ve kara ticaretinin yoruculuğu gibi durumları yaşamak istemiyorlardı. Bunun için Yeni yolları kullanıp, Ümit Burnu?nu dolaşarak Hint mallarını ülkelerine götürdüler.Hindistan ticaretini tekellerine almak isteyen Portekizliler, Kızıldeniz?de Müslümanların gerçekleştirdiği ticarete de darbe vurmak istediler. Artık Hint sularında ve Kızıldeniz?de Portekiz mücadelesi beraberinde İran ile mücadele, Osmanlı?nın ticaretini iyiden iyiye etkilemişti. XVI. yüzyıl başlarında kötü giden bu durum fazla uzun sürmedi. Yüzyılın ortasından itibaren, Osmanlı, çeşitli imtiyazlarla tüccar devletleri tekrar Akdeniz?e çekmeyi başardı. Böylece Venedik, Ceneviz, Fransa ve İngiltere verdiği ticaret vergileriyle Osmanlı?nın ticaretini yeniden canlandırdı. Ancak durum XVII. yüzyıldan itibaren tekrar kötüye gitmeye başladı. Halep, Trablusşam, İskenderiye, Kahire, Bursa ve İstanbul gibi daha pek çok ticaret şehirlerine artık, eski yoğunluktaki gibi, baharat ve ipek gelmiyor; yeni dünya ticaretinde yaşanılan yol IVuzunluğuna, İngiliz korsanlarına, iklimsel şartlardan dolayı okyanus tehlikesine rağmen, Avrupa?nın dağıtım merkezi olan Lizbon?a gidiyordu.Hindistan?dan gelen baharat, ipek, pamuklu kumaşlar, boya gibi emtianın Osmanlı kara ve sularına az gelmesi, fiyatlara ve vergi gelirlerinin düşmesine de yansımaktaydı. Öte yandan Avrupa?nın para devrimi ile piyasaya yüksek miktarda altın ve gümüş arzını gerçekleştirmesi de Osmanlı ekonomisini sarsmıştır. Ancak, dünya ticaret tarihinde önemli bir yere sahip olan Hindistan ve onun zenginlikleri, her halükarda dünyaya akmaya devam etmiştir.Anahtar Kelimeler: Osmanlı İmparatorluğu, Hindistan, XVI. Yüzyıl, ticaret, Akdeniz, ticaret güzergâhı, İpek Yolu, ticaret emtiası, baharat, İpek, fiyatlar, Osmanlı ticaret şehirleri, Hindistan ticaret şehirleri, Kızıldeniz, Portekiz, İran, Avrupa, Coğrafî Keşifler
H.C. Wels cihan tarihin umumi hatları İstanbul 1927 adlı eserin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Çalışmamız cihan tarihinin umumi hatları adlı eserin transkripsiyonunu içermektedir. Bu çalışmada insanlık tarihinin önemli bir kilometre taşı olan medeniyetleri ve bu medeniyetlerin tarihi süreçlere katkısını anlattık. Bu çerçevede daha önce çevirisi yapılmamış bu eserin transkripsiyonunu yaparak tarih bilimine katkıda bulunduk. Çalışmamızda Asur, Babil, Mısır, Elen gibi ilk çağ medeniyetlerinin sosyal ve kültürel özelliklerini vurgulamayı amaçladık.Anahtar Kelimeler: Kavimler, Medeniyetler, İskender, Sargon, Kast
Destanlarda İslam öncesi Gök Tanrı inancı ve ilgili motifler
Destanlar ortak kültürel mirasın ürünüdür. Destanlar, milli kültürün bugünkü haliyle eski zamanları arasındaki ilişkileri tespit eden birincil kaynaklardır. Destanlar toplumun dünyaya ve olaylara bakış açısını bir anlamda toplumun karakterini yansıtırlar. Bu nedenle destanların özellikle Türk destanlarının incelenmesi Türk kültür yapısına önemli katkıları olacaktır.Destanlardan hareketle inanç felsefemizin bugünkü haliyle eski çağları arasındaki ilişkileri tespit edebilmemiz mümkündür. İnançlar bir milletin hayatında önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; Türk milleti tarihi boyunca birçok dini kabul etmiş ve bu dinlerden kalan birçok inanış günümüze kadar gelebilmiştir. İşte bu dinlerden bizi ilgilendireni Gök Tanrı inancıdır.Gök Tanrı inancı Türklerin en eski inancı olup bu inanca ait birtakım bilgileri destanlar sayesinde öğrenebilmekteyiz. Çünkü destanlarımızda yer alan tarihi gerçekler ve destanlarda geçen olayların ya da kişilerin yaşadıkları, destan motifi çerçevesinde Gök Tanrı inancına dair bilgiler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Destan, Milli Kültür, Türk Destanları, İnanç, Türk Milleti, Gök Tanrı İnancı, Destan Motifleri.
I numaralı (h. 1155–1168/ m. 1742–1755) Bosna Ahkâm Defteri-değerlendı̇rme ve transkrı̇psı̇yon-
Osmanlı Devleti'nde adalet sisteminin ilk basamağını kadıların başkanlık ettiği yerel mahkemeler oluşturmaktadır. Bu mahkemelerde çözülemeyen meseleler arzuhal yazılarak ya da divân-ı hümâyûna bizzat gidilerek çözülmeye çalışılmaktaydı. Divân-ı hümâyûnda görüşülen bu meseleler için kanuna uygun hükümler verilmekteydi. Bu hükümler de mahallindeki kadılara, valilere, sancak beylerine ve diğer muhataplarına gönderilirdi. Meselelerin çözümü için verilen bu hükümler ahkâm şikâyet defterlerine kaydedilirdi. Çalışmanın konusunu Hicri 1155-1168, Milâdi 1742–1755 tarihlerini kapsayan I Numaralı Bosna Ahkâm Defteri'ndeki hükümler ve bu hükümlerin tasnif ve tahlili oluşturmaktadır. Hükümler, konularına göre çeşitli başlıklar altında örneklendirilerek incelenmeye çalışılmıştır. İlgili defterde yer alan hükümler, Bosna'nın idarî, sosyal ve iktisadî yaşamı hakkında değerli bilgiler sunmaktadır. Yapılan çalışmada defterdeki hükümler esas alınarak, XVIII. yüzyıl Bosna'sı hakkında değerlendirmelerde bulunulmuştur. Bu dönemde yaşanan olaylar, gelecek yıllarda yaşanacak gelişmelerin de temel sebeplerini oluşturmuştur. Anahtar Kelimeler: Ahkâm Defterleri, Divan-ı Hümayun, Bosna, Osmanlı Devleti, XVIII. Yüzyıl, Balkanlar.
Kemankeş Kara Mustafa Paşa Vakıfları
Bir vakıf medeniyeti olan Osmanlı'da, devletin sosyal ve ekonomik isyanlarla uğraştığı her bakımdan sıkıntılı bir dönemde sadrazamlık yapan Kemankeş Kara Mustafa Paşa, başarılı sayılabilecek siyasî yönünün yanı sıra, hayırsever yönüyle de dikkat çekmiştir. İstanbul'da kiliseden çevrilme bir camisi, mescidi, medresesi, hanı, ihtisab çardağı, çok sayıda dükkânı, yahudihaneleri, çeşmeleri ve evli odalarından oluşan bir mahallesi bulunan Mustafa Paşa, aynı zamanda Fatih'teki İskender Paşa Camii'nin ve Edirne'deki Mihal Bey Köprüsünün de ihyâ-kerdesidir. İstanbul'daki hayratının yanı sıra Eğriboz, Sivas ve Çanakkale'de mukataaları olan Mustafa Paşa, tüccar menzili olan Sivas-Yenihan'da bir menzil külliyesi inşa ettirerek burayı iskân etmiştir. Kemankeş Kara Mustafa Paşa vakıflarının konu edildiği bu çalışmada, vakfiye ve diğer arşiv kayıtlarından istifade edilerek vakıfların kuruluşu, hukukî statüsü, vakıflara ait hayır eserlerinin neler olduğu, nerelerde bulunduğu ve yüzyıllar içerisindeki akıbeti ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bunlarla beraber, Mustafa Paşa'nın vakfiyedeki şartları, vakıfların bu şartlar doğrultusunda idare edilip edilmediği, gelir kaynaklarının neler olduğu, nerelerde bulunduğu ve gelirlerinin giderlerini ne oranda karşıladığı da üzerinde durulan konular arasındadır. 1644'te idam edilen Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın vakıfları, zaman içerisinde Osmanlı'nın Balkanlardaki hâkimiyetinin sona ermesiyle Rumeli'de bulunan gelir kaynaklarını kaybetmiş olsa da, Osmanlı'nın son dönemlerine kadar ayakta kalmayı başarmıştır. Yaklaşık 300 yıl boyunca faaliyet gösteren Kemankeş Kara Mustafa Paşa Vakıfları, Cumhuriyet Dönemi'nde İstanbul'da yapılan plânsız ve etütsüz imâr faaliyetleri nedeniyle hayrat ve akaratının büyük bölümünü kaybetmiştir. Vakıflardan, günümüze sadece Galata'da ve Sivas-Yıldızeli'nde bulunan camiler ile Mustafa Paşa tarafından ihyâ edilen İskender Paşa Cami ve Mihal Bey Köprüsü sağlam olarak ulaşabilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Osmanlı, Vakıf, Vakfiye
Şanlı Ordu Gazetesinin değerlendirilmesi (26 Nisan 1909- 24 Mayıs 1909)
Bu çalışmayı oluşturan Şanlı Ordu gazetesi, 31 Mart 1325 olayından (13 Nisan 1909) 13 gün sonra, 26 Nisan 1909 Pazartesi günü yayın hayatına başlamış, 24 Mayıs 1909 Pazartesi günü 29. son sayısını çıkarmıştır. Üsküdar'da Salih Zeki tarafından çıkarılan gazete, II. Abdülhamid'in 27 Nisan 1909'da tahttan indirilmesinden hemen sonra sadece bir ay yayımlanmıştır. Araştırmada, Şanlı Ordu gazetesinin Osmanlı Türkçesi matbu metin halindeki 29 sayısının tamamı transkript edilmiştir. Literatür taraması, Başbakanlık Osmanlı arşiv belgeleriyle desteklenerek basın tarihi ve II. Abdülhamid dönemi olayları gazete çerçevesinde değerlendirilmiştir. İstibdada karşı kişilerin yazılarından oluşan, günlük 4 sayfa her sayfada dörder sütun yayımlanan bu gazete Meşrutiyet ve Hareket Ordusu taraftarı yayınlarıyla dönemin muhalif basınının amacına hizmet etmiştir. Osmanlı basın tarihi alanında ilk defa konu alınan Şanlı Ordu gazetesi, 31 Mart Olayı'nı, Hareket Ordusu'nu, Meşrutiyet yönetiminden beklenen demokrasi kavramının yansımalarını, iç ve dış tehditlerle kıskaca alınmış Osmanlı Devleti'nin 1909 yılındaki durumunu anlatmaktadır. Telgraf haberleriyle bilgi sahibi olunan dış devletler, Meclis-i Mebusân, Meclis-i Ayan, İttihâd ve Terâkki Cemiyeti, Divân-ı Harp, Kanûn-i Esâsi, "hürriyet, müsavat ve uhuvvet" politikalarının siyasete yansıması hakkında haberler ve makaleler içermektedir. Şanlı Ordu, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerindeki karışık durumu anlatması bakımından önem taşır. Gazete, II. Abdülhamid'e ve onun yönetim şekline muhalefetin en uç noktasında eleştiriler içermektedir. Gazetede en önemli durum Mahmut Şevket Paşa'nın baskın siyasi ve askeri karakteridir. Mahmut Şevket Paşa Şanlı Ordu gazetesini, İttihâd ve Terâkki cemiyeti ile Hareket Ordusu'nun propagandası için bir vasıta olarak kullanmıştır. Gazetede, 26 Nisan 1909-24 Mayıs 1909 günlerindeki Osmanlı Devleti'nin siyasal, askeri, hukuk, ekonomi, eğitim ve kültür durumunu tüm açılardan görmek mümkündür.
6 numaralı Name-i Hümayun Defterinin transkripsiyon ve değerlendirmesi (s.151-300)
6 Numaralı Nâme-i Hümâyûn Defteri, Hicri 1115-1133/ Miladi 1703-1721 yılları arasında Osmanlı Devleti ile yabancı devletler arasında ve Osmanlı'ya tabi bölgelerin hakimleriyle yapılan yazışmaları ihtiva eden defterdir. Defterde nâme-i hümâyûn, mektup, nişan-ı hümâyûn, temessük, kaime suretleri bulunmaktadır ve eser toplamda 523 sayfadan oluşmaktadır. Bununla beraber bu çalışmada defterin s. 151-300 arasında bulunan kısmı ele alındı. Yazışmalar nesih hat ile yazılmış olup okunaklıdır. Defterde Mekke emirliği'ne gönderilen Arapça nâmelerle, İran'dan ve Özbek hanlarından gelen Farsça mektuplarda yer almaktadır. İçerik olarak baktığımızda ise Kırım hanına, Mekke şerifine, Özbek hanlarına, Kalmuk melikine, Kazak hakimine, Acem şahının i'timâdü'd-devlesine, Fas hâkimine, Fransa kralına, İngiltere ve İskoçya kraliçesine, Nemçe çasarına, Rus çarına, Ceneviz cumhuruna, Venedik dojuna, Lehistan ve İsveç kralına gönderilen ve onlardan gelen name suretleri vardır. Ayrıca iç yazışmalardan Bender muhafızı İsmail Paşa ve vezirazam Baltacı Mehmet Paşa'nın yaptığı Prut Anlaşması'nın onaylandığını bildiren nişan-ı hümâyûn; Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması'nın sureti ile Rus çarından gelen tekidname yer almaktadır. Mektupların büyük bir kısmı elçi atamaları, Karlofça Antlaşması'nın uygulanması, Rusya ile yapılan 1700 İstanbul Antlaşması, Poltava savaşı sonrası İsveç kralı XII. Karl'ın Osmanlı'ya sığınması sonucunda Rusya ile yaşanan sorunlar, Prut Savaşı ve Antlaşması, Edirne Antlaşması'na ait belgeler yer alır. Bunun dışında Kırım'a sefere davet maksatlı, Azak'ın savunulması ve Nogaylıların iskânı konusunda mektuplar gönderilmiştir. Mekke şerifine gönderilen mektuplar ise şerif tayin ve azilleri ile Hicaz'da huzurun sağlanması ve surre alayları hakkındadır. Çalışmamızın amacı, III. Ahmet (1703-1730) dönemi tarihi olaylarını, devletin izlemiş olduğu iç ve dış siyaseti, defterde yer alan mektuplar ve diğer kaynaklar çerçevesinde değerlendirmekrir.
Tek Parti Döneminde Isparta (1923-1950)
Cumhuriyet rejimi, Anadolu'nun tüm illerinde olduğu gibi Isparta'da da köklü ve kalıcı yeniliklerin yaşanmasını sağlamıştır. Cumhuriyetle birlikte ilde nerdeyse hiç bulunmayan bayındırlık ve imar faaliyetleri başlatılmıştır. Şehir imar plânı hayata geçirilmiş, karayolları yapılmış ve ile demiryolu getirilmiştir. Modern anlamda su taşınma ve ilin kanalizasyon hizmetleri de bu dönemde gerçekleşmiştir. Haberleşme alanında posta ve telgrafa ek olarak telefon eklenmiş, şehirlerarası telefon telleri döşenmiştir. Diğer yandan devlet kurumlarının ıslahı ve yeniden inşası hız kazanmış yeni hastaneler ve okullar açılmıştır. Bu dönemde cezaevi ve Çocuk Esirgeme Kurumu yenilenerek faaliyetlerine devam etmeleri sağlanmıştır. Millî banka şubelerinin açılması ile ilde ziraat kredi kooperatifleri oluşturulmuştur. Cumhuriyetten bir yıl önce Isparta'ya getirilen matbaa, Cumhuriyetin ilan edilmesiyle çalışmalarına hız katmış, yerel gazete ve dergiler basmıştır. Cumhuriyet yönetiminin eğitim alanında gerçekleştirdiği Tevhid-i Tedrisat ve Harf İnkılâbı gibi reformlar, Isparta'da eğitim ve öğretim faaliyetlerine hız kazandırmıştır. Pansiyonlu köy okullarının açılması ile ilkokul eğitimi üç yıldan beş yıla çıkarılmıştır. İlde ilkokul ve ortaokulların yaygınlaştırılması ile eğitim çağındaki tüm çocuklara ulaşmak hedeflenmiştir. Cumhuriyet yönetimi, sanayi alanında yaptığı reformlar ile Isparta'da mevcut olan küçük el sanatları işletmeleri, büyük ve modern fabrikalara dönüştürmüştür. Bu fabrikalar; 1926 yılında açılan Isparta İplik Fabrikası ile Yalvaç Deri Fabrikası ve 1935 yılında açılan Gülyağı fabrikasıdır. Yeni açılan bu fabrikaların dışında, faaliyetlerini sürdüren deri fabrikası ve Keçiborlu Kükürt Fabrikası ıslah edilmiştir. Isparta'da tarım ve hayvancılığın iyileştirilmesi için 1945 yılında Zirai Kalkınma Birliği kurulmuştur. Hayvancılığın gelişimi için yoğun veterinerlik hizmetleri başlatılmış tarım için çeşitli hastalıklarla savaşılmıştır. Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yönetimin, idari ve siyasi taşra teşkilatlanmasının temelinde millete hizmet anlayışı hâkimdir. Bu anlayış tüm ülke kaynaklarını ekonomik ve sosyal kalkınmaya adamıştır. 1923-1950 yılları arasında TBMM'de Isparta'dan yirmi farklı isim milletvekili olarak görev almıştır. Hafız İbrahim Demiralay (6 Dönem seçilmiştir), Hüseyin Hüsnü Özdamar (6 dönem seçilmiştir), Kemal Turan Ünal (5 dönem seçilmiştir), Kazım Aydar (2 dönem seçilmiştir) ve Rıfat Güllü hizmetleri ile öne çıkan milletvekilleri olmuştur. Aynı yıllar arasında idari teşkilatlanmada dokuz farklı vali görev almıştır. Durmuş Bey (1930-1932) ve Fevzi Daldal (1932-1939) hizmetleri öne çıkan valiler olmuştur. Aynı dönemde yedi farklı Belediye Başkanı arasından Hilmi Çakmakçı'nın hizmetleri oldukça ön plândadır. Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet, Tek Parti, Isparta, Yerel Tarih
Mahmut Şevket Paşa'nın Hareket Ordusu Kumandanlığı ve 31 Mart'taki propaganda faaliyetleri
Rumî takvime göre, 31 Mart 1325'te meydana geldiği için literatüre 31 Mart Vakası olarak geçen hadise, görünüşte gerici bir ayaklanma olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayaklanmayı bastırmak üzere, Selanik'te vücuda getirilen Hareket Ordusu, ayaklanmayı bastırmasının ardından, siyasi yönetimin İttihat ve Terakki Cemiyeti ve dolayısıyla askeri düzenin eline geçmesinde etkili olmuştur. Hareket Ordusu'nun kumandanı olan Mahmut Şevket Paşa, 31 Mart sürecinde yalnızca askeri hamleleri ile değil, siyasete müdahale eden adımlarıyla da dönemin en çok adından söz ettiren karakteri olmuştur. Askeri ve siyasi stratejilerini, basın-yayın yoluyla gerçekleştirmiş olduğu propaganda faaliyetleri ile perçinleyen Mahmut Şevket Paşa, propagandasını, Meşrutiyetin yegâne bekçisi olma yönünde sunmuştur. Askeri tazyikin bir sonucu olarak ilan edilen II. Meşrutiyet, kendisinden beklenileni verememiş ve II. Meşrutiyet'in sloganı haline gelen "hürriyet, müsavat, uhuvvet" söylemlerine ters düşecek olaylar zuhur etmiştir. 31 Mart'ın patlak vermesi neticesinde, siyasi yönetimde tek söz sahibi olan İttihat ve Terakki ile cemiyete yakın bir isim olan Mahmut Şevket Paşa, sivil olması gereken siyasetin, ordunun eline geçmesinde ön ayak olmuşlardır. Dönemin en gelişmiş propaganda aracı olan basın, 31 Mart İsyanı'na doğru gidilirken çatışma içinde olan her iki kutup tarafından da etkili bir biçimde kullanılmıştır. Neticede isyanı bastırarak hâkimiyeti eline geçiren Mahmut Şevket Paşa, 31 Mart İsyanı boyunca ve isyandan sonra propaganda faaliyetlerine devam etmiştir. İyi bir hatip olan ve üslubu ile kitleler üzerinde tesir yaratan Mahmut Şevket Paşa, propagandasını uygularken bu yeteneğini ziyadesiyle kullanmıştır.
Mehmed Emin İseviç'e göre XIX. yüzyıl başlarında Bosna
İslâm âleminde ideal devletin nasıl olması gerektiği, hükümdar-tebaa ilişkisi ve içtimâi düzenin ne şekilde olması gerektiğiyle alâkalı Müslüman âlimlerce birçok siyasetnâme kaleme alınmıştır. Osmanlı Devleti'ndeki âlimler ve müellifler devraldıkları bu geleneği bir adım ödeye taşıyarak zamansız bir idealizmden çok hâlihazırın ne şekilde idealize edilebileceği ile ilgilenmişler, geçmiş dönem siyasetnâmelerinin aksine eserlerinde aktüel olaylara eğilmişlerdir. Çalışmamıza konu olan Mehmed Emin İseviç'in Ahvâl-i Bosna eseri biçim ve içerisinde geçen kavramlar yönünden Osmanlı ıslahatnâmelerine benzemektedir. Bununla beraber imparatorluğun yalnızca bir eyaletini ilgilendiren meseleleri işlemesi, müesseselerdeki bozulmaları bizzat kişi isimlerine yer vererek açıklaması bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır. Eserin müellifi Mehmed Emin İseviç seçkin bir ilmiye ailesinde doğmuş ve medrese tahsilini tamamladıktan sonra Bosna'da kadılık yapmıştır. XIX. yüzyılın başlarında Bosna'da yaşanan bir dizi olay, 1809 tarihinde İseviç'in Limni Adası'na sürgüne gönderilmesiyle sonuçlanmıştır. İseviç bu sürgün sırasında eyaletin içerisinde bulunduğu fesat ve ihtilâl hâlinin sebeplerini, bunlara sebep olduğuna işaret ettiği kişilerin isimlerini de vererek bir risale hâline getirmiş ve doğrudan sultana göndermiştir. Birkaç yıl sonra affedilen Edirne Müderrisi payeli İseviç, Bosna ordu şeyhliği ile taltif edilmişti. 1816'da vefat eden Mehmed Emin İseviç, ardında bıraktığı Ahvâl-i Bosna eseriyle, ilmiyeden askerî alana XIX. yüzyılda Bosna'da yaşanan yolsuzluklara dair birçok malûmat vermesinin yanı sıra sistemin çarkları arasında ezilenlerin de sesi olmuştur. Bu çalışmada İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunan 6647 indeks numaralı Ahvâl-i Bosna eseri üzerinden XIX. yüzyıl başlarında Bosna'daki durum ele alınmış, eserin transkripsiyonu verilmiştir.
Türkiye Selçuklu ve Eşrefoğluları Döneminde Beyşehir
Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Beyşehir, binlerce yıllık tarihi mirası ile incelemeye konu olmuştur. Neolitik Çağ'dan, Bizans Çağı'na kadar pek çok antik yerleşim yeri tespit edilmiştir. Hititler döneminde dini bir kimlik kazanan Beyşehir yöresi, Roma ve Bizans döneminde Hristiyanlık tarihinin önemli merkezlerine yakınlığı ile dikkat çekmiştir. Roma döneminde ticaret yolu üzerinde bulunması cazibe merkezi olmasını sağlamıştır. Bir dönem Arap devletlerinin akınlarına sahne olan Beyşehir ve çevresi, Selçukluların bölgeyi ele geçirmesi ile Türk egemenliğine girmiştir. XII. yüzyılda ise kozmopolitik bir Türk-İslam şehrine dönüşen Beyşehir, I. Alâeddin Keykubad döneminde Kubâd-âbâd Şehri'nin inşası ile canlılığını artırmış ve Türkiye Selçuklu Devleti'nin ikinci idari merkezi konumuna gelmiştir. Türkiye Selçuklu Devleti'nin merkezi otoritesinin zayıflaması ile bölgede kurulan Eşrefoğlu Beyliğine başkentlik yapmıştır. Beyşehir, Eşrefoğulları döneminde yapılan cami, medrese, bedesten, han, hamam, kale gibi yapılarla Türk-İslam kimliğini koruyarak saygın bir şehir haline gelmiştir. Bu çalışma, Türkiye Selçuklu Devleti'nin ve sonrasında kurulan Eşrefoğlu Beyliği'nin Beyşehir'e yapmış olduğu katkılara odaklanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Türkiye Selçukluları, Eşrefoğulları, Kubâd-âbâd, Beyşehir, I. Alâeddin Keykubad.
Türkiye Selçukluları ve Karamanoğulları zamanında Lârende (Karaman)
Lârende (Karaman) şehri Selçuklu akınlarının fethi sonrası Oğuz boylarının iskânı ile Türk-İslâm yurdu haline gelmiştir. Dânişmendli, Türkiye Selçuklu ve Karamanoğulları Beyliği idaresinde kurulan ve geliştirilen idari-sosyal yapı ve doku Osmanlı döneminde de devam ettirilmiştir. Lârende, Karamanoğulları'nın gerek İlhanlılara karşı bağımsızlık savaşında gerekse Osmanlı ilhakına direniş esnasında yağma ve çapul sebebiyle zarar görmüş, şehirde asayiş ve emniyet sekteye uğramıştır. İlhanlı hâkimiyetini asla kabul etmeyen ve bu yönü ile diğer beyliklerden farklı olarak kendilerini Selçuklu varisi olarak gören Karamanoğullarının haklı davalarında merkezi bir şehir olmuştur. Karamanoğulları'nın Memlûkler, Eratnalılar, Timurlular, Karakoyunlular ve Osmanlı Devleti ile geliştirdikleri politikalar yöre ve bölge siyasetini belirlemiştir, iç ve dış politika bu merkezde yönlendirilmiştir. Lârende siyasi gelişmelerin yanı sıra Mevleviliğin doğuşunda ve yaygınlaşmasında etkin bir rol oynamıştır. Mevlâna Celaleddin Rûmî, Karamanlı Nizâmî, Karamanlı Aynî, Hoca Fakih, Şeyh Alâeddin Ali es-Semerkandî, Molla Fenârî gibi isimler şehirde yaşamış ve her açıdan önemli etkileri olmuştur. Karaman koyunu, atları ve tarımsal ürünlerde üzümleri ve buğdayı meşhurdur. Çalışmamızda Osmanlı öncesi Lârende'nin Türk-İslâm yurdu olduğu dönemi bir bütün olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Lârende, Dânişmendliler, Selçuklular, Karamanoğulları
1951 / 137 numaralı (1810-1811 M. tarihli) Trabzon Şeriyye sicili
Şeriyye Sicilleri Osmanlı tarihi açısından birinci elden kaynaklardır. Bu açıdan Yüksek Lisans Tezi olarak 1951/137 Numaralı (1810-1811 M. Tarihli) Trabzon Şer'iyye Sicilini çevirmeye çalıştık. Bu çalışma 1810-1811 tarihleri arasında Trabzon tarihinin ekonomik, idari, sosyal ve hukuki yönlerini sunmak için ortaya konulmuştur.Tez dört bölümden meydana gelmektedir. Tezde öncelikle Şeriyye Sicillerinin tanımı, önemi ve ihtiva ettiği belge çeşitleri gibi konular hakkında kısaca bilgiler verilmiştir. Daha sonraki bölümlerde kısaca belge özetleri verilmiş ve metnin transkripsiyonu yapılmıştır. Defterde 551 belge bulunmaktadır. Çalışmadaki toplam 551 belgenin içeriğinde nikah hücceti, tereke tesbiti, ihtida hücceti, ibra hücceti, vasi hücceti, vakfiye hücceti gibi konular bulunmaktadır. Bunlar içerisinde nikah hücceti belgelerin çoğunluğunu oluşturmaktadır.Anahtar Kelimeler: Trabzon, Şeriyye Sicili, Mahkeme, Belge, Tarih.
Türkiye'de sağlık teşkilatının geliştirilmesi çalışmaları (1923-1938)
Türkiye?de sağlık hizmetlerini modernleştirme çabaları Cumhuriyet döneminin daha öncesine uzanmaktadır. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti sağlık alanında insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir takım çabalar içerisine girilmiştir. Bu amaçla 1871 tarihinde İdare-i Umumiye-i Tıbbiye Nizamnamesini yayınlamıştır. Böylece halka hizmet amacı güden örgütlerin kuruluşu sağlanmıştır. Memleket Tabipleri adlı bir kadro oluşturan ve ülkenin gerekli yerlerine hekim gönderme hakkına sahip olan devlet, bunun yanı sıra Tabip Muavini makamı oluşturularak memleket tabiplerinin yanına birer yardımcı almaları yolunu açmıştır. Bu düzenleme 1912 tarihinde Vilayet-i İdare-i Sıhhiye Nizamnamesinin yayımlanması ile değişmiştir. Buna göre memleket tabibi kaldırılmış yerine Hükümet Tabibi adıyla yeni bir birim oluşturulmuştur. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında sağlık alanında en büyük sorun bulaşıcı hastalık ve salgınların durdurulması olmuştur. Bu yıllarda savaşların neden olduğu sosyal ve ekonomik yıpranma her sorun gibi sağlık sorununu da güçleştirmiştir. Sağlıklı insan gücü yetersizliği de ayrı bir sorun oluşturmuştur. 1927 yılında 555 hekim, 139 hemşire ve 347 ebeye sahip olmuştur. Hükümetler hekimlik hizmetlerini özellikle salgın hastalıklarla savaş için kurdukları örgütleri genel bütçeyle ihtiyaçlarını karşılamıştır. Hükümet tabiplerinin temel görevi tifo, tifüs, çiçek, trahom ve frengi ile savaş olmuştur. Ankara?da Hıfzıssıhha Enstitüsü kurularak laboratuarlarda aşı ve serum üretilmeye başlanmıştır. Yine bu dönemde hastane hizmetleri yerel yönetimlere bırakılmıştır. Bakanlık sadece örnek olsun diye 5 tane Numune Hastanesi kurmuştur. Bu dönemde birinci basamak sağlık hizmetlerinde çok ileriye gidilememiştir. Fakat genellikle sağlık alanında çok şeyler yapılmıştır. Hekim açığını kapatmak için Leyli Tıp Talebe Yurtları açılmıştır. Buradaki tıp öğrencilerine zorunlu hizmet görevi verilmiştir. Ebe, hemşire gibi personelin yetiştirilmesine de büyük önem verilmiştir. Sağlık personelinin maaş ve ücret durumunda da iyileştirmelere gidilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sağlık, Türkiye Cumhuriyeti, Sağlık Hizmetleri, Kamu Sağlığı Hizmetleri, Atatürk Dönemi Sağlık Hizmetleri.
6 Numaralı Nâme-i Hümâyûn Defteri'nin transkripsiyon ve değerlendirmesi (S. 1-150)
Osmanlı Devleti bilindiği gibi altı yüzyılı aşkın bir süre geniş bir coğrafya üzerinde hüküm sürmüştür. Bu durum doğal olarak birçok devletle dolaylı ya da doğrudan diplomatik ilişkiler içerisine girmesine neden olmuştur. Sadece kendi hakimiyeti dışındaki devletlerle değil, kendi hakimiyeti altındaki birçok bölgesel hakimlerle de diplomatik ilişkiler yürütülmüştür. Nâme-i Humâyûn Defterleri işte bu diplomatik ilişkiler sonucunda meydana gelmiştir. Osmanlı Arşivi'nde toplam 18 adet Nâme-i Hümâyûn Defteri bulunmaktadır. Bu defterler Avrupa devletleriyle, Rusya, Türkistan Hanlıkları, Kuzey Afrika ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri, Balkan devletleri ile olan diplomatik ilişkilerin gün yüzüne çıkarılması açısından çok önemlidir. 6 Numaralı Nâme-i Hümâyûn Defteri, Hicri 1115-1133/ Miladi 1703-1721 yılları arasında Osmanlı Devleti ile yabancı devletler arasında ve Osmanlı'ya tabi bölgelerin hakimleriyle yapılan yazışmaları ihtiva etmektedir. Defterde nâme-i hümâyûn, mektup, nişan-ı hümâyûn, temessük, kaime suretleri bulunmaktadır ve defter toplamda 509 sayfadan oluşmaktadır. Bizim çalışmamız defterin s. 1-150 arasındaki mektupları kapsamaktadır. Defterde Özbek Hanı'ndan gelen ve Osmanlı padişahı tarafından Özbek hanına yazılan Farsça mektuplar ile İran'dan gelen Farsça mektupların yanında Mekke Emirliği'ne yazılan Arapça mektuplar da vardır. Defterde Kırım hanına, Moskov çarına, Mekke şerifine, Fransa kralına, Nemçe çasarına Venedik dojuna, İngiltere kraliçesine, Özbek hanlarına, Lehistan kralına, Harezm hanına, Kalmuk hanına, Şah-ı Acem'den gelen ve bu devletlere gönderilen name suretleri vardır. Çalışmamızı oluşturan kısımda vezirlere ve ocak ağalarına yazılmış hatt-ı şerifler ile iki adet ek belge vardır. Bu eklerden biri Arapça yazılmış 1917 tarihli bir mektuptur. Diğer ek ise dua ile başlayıp Hz. Muhhammed'e ait Hırka-ı Şerif'de yer alan eşyaların yazılı olduğu bir belgedir. Bu devletlerle yapılan yazışmaların içeriği muhatap devlete göre değişmekle birlikte genel olarak cülûs-ı hümâyûn bildirimi, tüccarların ve reayanın himayesi, elçi atamaları gibi konulardır. Örneğin Moskov çarına yapılan anlaşmalara uyulması ve dostlukların devamının temennisi için, Kırım'da hanlık değişimi, sınırların korunması, Mekke Emirliği'ne hacıların ve hac yollarının korunması, Surre-i Hümâyûn, emir değişikliği husûslarında nâmeler yazılmıştır. Çalışmamızın amacı dönemin diplomasi geleneği ve usullerini anlamak ve defterdeki mektupların verdiği bilgiler ışığında Osmanlı dış politikası hakkında bir değerlendirme yapmaktır. Bu bakımdan 6 Numaralı Nâme-i Hümâyûn Defteri'nde bulunan mektupların ait olduğu dönem olan Sultan III. Ahmed'in saltanat zamanında takip edilen dış siyaset ile bunun iç siyasete yansımaları üzerinde durulmuştur. Bunu yaparken, mektupların verdiği bilgilere ilaveten, modern araştırmalardan da istifade edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Nâme-i Hümâyûn, Osmanlı İmparatorluğu, III. Ahmed, Diplomatika, Arşiv, Diplomasi.
Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin doğuşu ve XVII. yüzyıl Endonezyası'nda yükselişi
Avrupa?da Coğrafi Keşifler sonrasında başlayan okyanus ötesi ticaretin ve sömürgecilik faaliyetlerinin en önemli aktörlerinden biri Hollanda Birleşik Doğu Hindistan Şirketi?dir. Felemenkçe adı ?Verenigde Oost-Indisch Compagnie? olan şirket kısaca ?VOC? olarak bilinmektedir.Yüksek Lisans tezi olan bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, Birleşik Doğu Hindistan Şirketi öncesinde Hollanda ticareti, ikinci bölümde Hollanda?da kurulan ilk Doğu Hindistan şirketleri ve Asya?ya düzenledikleri ilk ticari seferler, Hollanda Birleşik Doğu Hindistan Şirketi?nin kuruluşu ve Hollanda?daki idare merkezleri ele alınmıştır. Son bölümde ise şirketin Hollanda Hindistan?ı olarak bilinen Endonezya Adaları?ndaki ilk faaliyetleri üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Hollanda, Doğu Hindistan, Şirket, Endonezya, VOC
V numaralı (H. 1196–1199/ M. 1782–1785) Bosna Ahkâm Defteri -değerlendirme ve transkripsiyon-
Osmanlı Devleti'nin en yüksek yargı ve karar organı olarak Dîvân-ı Hümâyûn'da alınan kararların özetlerinin kaydedildiği farklı defter çeşitleri bulunmaktadır. İlk zamanlar devletin iç ve dış tüm meselelerine ait kararlar ve bu meselelerle ilgili fermânlar Mühimme Defterleri adı verilen defterlere kaydedilirdi.1649'dan itibaren artan şikâyetlerle birlikte "Şikâyet Defterleri "tutulmaya başlanmıştır. XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren (1742) ise şikâyetler her Eyâlet için ayrı oluşturulan "Ahkâm Defterleri'ne" kaydedilmeye başlanmıştır. Ahkâm defterleri oluşturulduğu halde şikâyet defterleri tutulmaya devam edilmiştir. Ahkâm Defterleri, temelde halkın şikâyet ve problemlerini çözüme kavuşturmak ve adaleti tesis etmek amacıyla düzenlenmiştir. Osmanlı bürokrasisinde onaltı eyâlet adına düzenlenen bu defterlerin şekil ve içerik yönünden değerlendirilmesi ve tanıtılması gerek tarihi çalışmalara gerekse bölge üzerine yapılacak akademik çalışmalara katkı sağlaması bakımından önem arz etmektedir. Bu çalışmada 5 numaralı Bosna Ahkâm Defteri'nin fiziksel durumu, dil ve diplomatik özellikleri, içeriği ve içerdiği belge sayıları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Çalışma sırasında elde edilen veriler gerektiğinde tablo hâlîne getirilip metin içerisinde verilmiş, böylece çalışmaya istatistiksel katkı sağlanılması amaçlanmıştır. Bu çalışma neticesinde defterdeki hükümlerin içeriği, defterde bahsi geçen yerleşim birimleri de tespit edilerek bölgenin coğrafi sınırları hakkında da bilgilere ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: 18.Yüzyıl, Bosna, Ahkâm Defterleri, Şikâyet, Adalet, Balkanlar, Osmanlı Devleti
Çanakkale cephesi'nde 5.Ordunun iaşesi
Osmanlı İmparatorluğu?nun I. Dünya Harbinde başarı sağladığı yegane cephe Çanakkale Cephesi?dir. Türk ordusunun kazandığı bu zaferde muharip ordunun kahramanlığı kadar lojistik faaliyetlerin başarılı şekilde yürütülmesinin önemi büyüktür. Zira lojistik destek, tarihin her devirlerinde muharip orduların savaşı devam ettirmesinde adeta can damarı hüviyetindedir. Savaş alanlarındaki lojistik desteğinin yeterliliği stratejiye ve taktiğe ziyadesiyle etki etmekte ve amaca ulaşmanın ancak harekatla lojistik faaliyetlerin birlikte planlanması ve eksikliklerin önceden belirlenip gerekli tedbirlerin alınmasıyla mümkündür.Bu çalışmada, Çanakkale Cephesindeki 5. Ordunun iaşe ve ikmal faaliyetleri ana hatlarıyla arşiv belgeleri ışığında incelenmiş, bu faaliyetlerin mezkûr cephenin kazanılmasındaki yeri ve önemi üzerine odaklanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Çanakkale Cephesi, 5. Ordu, Lojistik faaliyetler, İaşe ve İkmal
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'ne göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki bazı kaleler ve diğer kaynaklarla mukayeseli incelenmesi
XVII. yüzyılda Osmanlı devletinde yaşayan büyük seyyah Evliya Çelebi, Doğu Anadolu Bölgesine yapmış olduğu seyahatlerde bir çok şehir ve kale gezmiş, yaptığı incelemeleri Seyahatnâme adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Gezdiği kale ve kale-şehirlerden seyahatnâmenin bazı bölümlerinde kısaca bahsetmiş, bazı bölümlerinde ise bu kale ve kale-şehirler hakkında detaylı bilgiler vermiştir. Çalışmamız, Evliya Çelebi?nin Doğu bölgesindeki bölge tarihi açısından önemli bazı kaleler (Ahlat Kalesi, Adilcevaz Kalesi, Bitlis Kalesi, Diyarbakır Kalesi, Erzurum Kalesi, Mardin Kalesi, Van Kalesi) hakkında verdiği bilgileri ve bu bilgilerin yapılmış diğer bilimsel çalışmalar ile bir mukayesesini içermektedir. Evliya Çelebi çalışmamıza konu olan kaleleri anlatırken, kalelerin nasıl kurulduğu ve isimlerinin nereden geldiği konusunda efsanevi unsurlardan ve dini öğelerden sıkça yararlanmıştır. Kalelerin tarihi gelişimini anlatırken ise okumuş olduğu eserlerden, yaşadıklarından ve duyduklarından faydalanmıştır.Evliya Çelebi?nin, kalelerin Osmanlı Devleti öncesi tarihini anlatırken herhangi bir kronoloji takip etmediği, kalelerin kuruldukları coğrafyada yaşamış olan bazı önemli devletlerden bahsetmediği, bazen de tarihi olayları karışık, eksik veya kısmen hatalı verdiği görülmüştür. Evliya Çelebi, tezimize konu olan kalelerin Osmanlı hakimiyeti dönemindeki tarihi seyrini detaylı bir şekilde anlatmıştır. Seyahatnâme çok geniş bir coğrafya ile ilgili bilgiler verdiği için, tümünün eksiksiz ve tam olması beklenmemelidir. Bu durum Seyahatnâme?nin önemli bir kaynak olarak kullanılmasına engel teşkil etmemektedir. Bilgiler tarihi tenkit süzgecinden geçirildikten sonra eşsiz bir bilgi hazinesi haline dönüşecek niteliktedir.Seyahatnâme, kalelerin mimari açıdan durumlarına ve o dönem içerisindeki idari yapılanmaya ışık tutması açısından oldukça önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Evliya Çelebi?nin özellikle Diyarbakır, Van, Bitlis gibi kale-şehirlere yaptığı seyahatleri sırasında yaşadığı olaylar, o dönemin sosyal ve siyasi yapısı hakkında bize başka hiçbir kaynakta bulamayacağımız bilgiler vermektedir. Anahtar Kelimeler: Kale, Seyahatnâme, Şehir, Mimari, İdare.
Rusya Müslümanları Yahud Tatar Akvamının Tarihçesi adlı kitabın transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Tarih boyunca Türk – Rus ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Türklerin yanında Müslümanların da Rusya ile ilişkileri Rus devlet tarihi içerisinde gelişen kırılmalardan doğrudan etkilenmiştir. Rusya İmparatorluğu Döneminde orada yaşayan Müslüman halklar çeşitli problemlerle karşı karşıya kalmalarına rağmen varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Gerek etnisite olarak gerekse dini inanışlar yönünden Rusya'da farklı bir grup olarak kalan Müslümanlar, genel manasıyla azınlık olmanın psikolojisini derinden hissedegelmektedirler. Rusya Müslümanları içerisinde en dikkate değer unsurlardan olan Tatarlar, miladın ilk yıllarından itibaren boy gösterdikleri İdil coğrafyasında bugün de var olma başarısı göstermektedirler. Bu başarı, tarih içerisinde türlü sıkıntıların içerisinden süzülüp gelen Tatarların azminin ve fedakarlıklarının göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Biz hazırladığımız tezde Rusya'da Müslümanlar yahud Tatar Akvamının Tarihçesi isimli eseri transkribe ederek bu döneme ışık tutan çalışma yapmaya gayret ettik. Çalışmada Tatarların adından başlayarak etnik kimlikleri, tarihleri, inanışlarına dönük bir inceleme de gerçekleştirdik. Müellifi belli olmayan bu eserin Tatar tarihine dönük çalışmalara kaynaklık edecek hususiyetlerini tespit ettik. Kazan Hanlığı merkezinde gelişen siyasi hadiseler, Rusya'nın zaman içerisinde yükselen azalan baskıları, çekilen sıkıntılar, yaşanan acılar tezimizin ana omurgasını teşkil etmektedir.
Türkiye'de 1923-1950 yılları arasında sinema ve tiyatro
Bu tez, Türkiye'de Batı tarzı Türk tiyatrosunun ve Türk sinemasının gelişim tarihini incelemektedir. Türk tiyatrosunun ve sinemasının bugünkü görünümünü nasıl kazandığını, hangi evrelerden geçtiğini, belli başlı özelliklerini ve Türkiye'nin çağdaşlaşma hedefindeki rolünü konu almaktadır. Dini törenlerden doğduğu var sayılan tiyatro, diğer uygarlıklarda olduğu gibi Türk tarihinde de yer alan bir sanattır. Batıda tiyatro, Yunan tiyatrosundan evrilerek XVIII. Yüzyıldan sonra kendi alanındaki ürünleriyle olgunlaşmaya başlamıştır. Türkiye'ye, Avrupa'dan yabancı gösteri gruplarıyla birlikte gelmiş olan tiyatronun oyunları hem metinle hem de belli bir dekor içinde yer alan sahnede oynanmaktadır. Geleneksel Türk tiyatrosu ise daha çok doğaçlama gelişen, bir metne bağlı olmayan ve gösteriye uygun herhangi bir yerde icra edilebilen bir sanattır. Avrupa'nın, ekonomik ve sosyal yönden ilerlemesiyle, Batıya karşı duyulan hassasiyet Batı kültürünün Türkiye'de karşılık bulmasını sağlamıştır. İlk başta Saray eğlencesi olarak düşünülen tiyatro, bir süre sonra yerli gayrimüslimler ve yabancı gruplar vasıtasıyla İstanbul'da özellikle eski adı Pera olan bugünkü Beyoğlu'nda yapılan binalarda yerleşmeye başlamıştır. Saraydan sonra İstanbul zenginlerinin kendi evlerinde sahne kurdurması bu tiyatronun yerleşmesini hızlandırmıştır. Türk tiyatrosu, geleneksel ve batı olmak üzere iki farklı türde sahne hayatında yer almıştır. Batı tarzı tiyatro, oyunda metin ve çerçeve sahne gerektirdiğinden Geleneksel Türk tiyatrosunun farklı algılanmasına neden olmuştur. İlk dönem, sahnede bu ayrım çok belirgin değildir, ilerleyen dönemde ise Batı tiyatro eserleri ile anlaşılmaya başlamıştır. Yine de halkın alıştığı, bildiği, sevdiği, Geleneksel Türk tiyatrosu, yalnızca köy, kasabalarda değil şehirlerde de halkın ilgi gösterdiği tiyatro olmaya devam etmiştir. 1914'te Darülbedayi adında bir tiyatro kurumu kurulmuş ancak I. Dünya Savaşı'nın çıkması kurumun faaliyetlerini yavaşlatmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, önderliğinde yürütülen Milli Mücadelenin kazanılmasından sonra Türkiye'de rejim değişikliği meydana gelmiştir. İmparatorluğun son yüzyılında, doğal bir şekilde başlayan Avrupa ile kültürel etkileşim, Cumhuriyet ile birlikte devlet politikası olarak hayata geçirilmiştir. Cumhuriyet'in ilanı, Batı tarzı Türk tiyatrosunu güçlendirmiştir zira, modern dünyayı yakalamada Batı'nın kültür kurumları ön plana alınmıştır. Darülbedayi yeniden düzenlenmiş, kuruma yeni bir kimlik kazandırılmış ve özellikle 1930'lardan sonra Türk tiyatrosu artık Batı tarzı olarak ayrılmak yerine Türk tiyatrosu genel başlığı altında toplanmıştır. Geleneksel Türk tiyatrosu yaşamaya devam etmiş ancak metinli ve sahneli tiyatro kadar devlet desteği görememiştir. İstanbul'da Darülbedayi, 1931'den sonra Belediye bünyesine katılmış ve 1934'te adı İstanbul Şehir Tiyatrosu olmuştur. Oyuncu kadrosu genişlemiş ancak Türkiye'de tiyatro adına eğitim veren bir okul henüz açılmamıştır. Cumhuriyet'in modern yüzü başkent Ankara'nın tiyatro kurumu eksikliği 1934'te Müzik ve Temsil Akademisi'nin kurulması ile kapatılmıştır. Okulda eğitim verecek akademisyenler Avrupa'dan davet edilmiş, onların hazırladıkları raporlarla tiyatro eğitimi için gerekli hazırlıklar yapılmıştır. Ancak okul, iki yıllık gecikmeli başlayabilmiştir. Müzik bölümü okulda daha baskın olmuş, tiyatro bir anlamda ikinci planda kalmıştır. İşte bu durum, 1940'ta Ankara Devlet Konservatuvarı Kanunu ile çözümlenecektir. Türk tiyatrosu Tatbikat Sahnesi adıyla ayrı bir alan kazanmıştır. Hem eğitim hem uygulama sahnesi olarak değerlendirilebilecek Tatbikat Sahnesi, dokuz yıl boyunca Türk tiyatrosunun önemli bir kurumu olacaktır. 1940 yılı, tiyatronun özerkleşme serüveni içinde çok önemli bir tarihtir. Dokuz yıl sonra Devlet Tiyatroları Kanunu çıkacak ve artık tiyatro tam anlamıyla müstakil bir sanat kurumu olacaktır. İstanbul'da olduğu gibi Ankara'da da tiyatro binası sorunu ise hala çözülememiştir. Bütün eksikliklere rağmen Türk tiyatrosu, 1923 yılında başlayan inkılaplardan sonra bugünkü çehresini kazanmıştır. Sinema, 1895'te ortaya çıkışından hemen sonra dünyadaki gelişmelere paralel olarak yine aynı hızda Türkiye'ye gelmiştir. Türkiye'de sinema makinesi yabancı menşelidir ancak ilk dönem sinema işi ile uğraşanlar yurttaşlardır. Yabancılar gelip şirket kurmamış genelde sinema makinelerini ve filmlerini pazarlamıştır. Hareketli görüntü kayıtları olarak sinemanın ilk başta oluşturduğu heyecan, merak ve ilgi yerini konulu filmlere bırakmaya başlayacaktır, sonra sinema yavaş yavaş bir sanat halini alacaktır. Türkiye'de, modernizasyon askeri kurumlardan başlatıldığı için 1915 yılında ordunun içinde bir sinema dairesi kurulmuş ve bu gelenek bozulmamıştır. Türk sineması adına ilkler yine 1920'lerden sonra ortaya çıkacak, Kemal Film ve İpek Film Şirketleri önemli film yapım şirketleri olacaktır. 1930'lar Türk sinemasının belki de en kısır yıllarıdır, 1940'lara gelindiğinde tiyatro kökenli sinemacıların yerini artık bu sanata ilgi duyan ve bizzat bu işle uğraşan isimler alacaktır. 1940'lardan sonra sinema piyasasının Mısır, Avrupa ama özellikle ABD filmlerinin sardığı düşünülürse Türk sinemasının üzerinde yabancı film baskısı olduğu göze çarpar. İkinci bir savaşın gölgesinde kalan Türk sineması atılımlarını daha çok 1945 yılı ve sonrası gerçekleştirecektir. Türk sineması, oyuncuları, yapımcıları, yönetmenleriyle dışardan gelen bu baskıya rağmen zayıflamayacak aksine kuvvetli bir biçimde yeniden doğacaktır. Anahtar kelimeler: Darülbedayi, Türk tiyatrosu, İstanbul Şehir Tiyatrosu, Müzik ve Temsil Akademisi, Ankara Devlet Konservatuvarı, Devlet Tiyatrosu, Türk sineması.
Asya Hunlarında iktisadi hayat
Tarih araştırmalarında, tarihin sosyal ve iktisadi boyutu, yaşanan olayların pek çoğunun sebebi olması bakımından oldukça önemlidir. Toplumların, devletlerin sosyal ve iktisadi yapılarının anlaşılmasıyla, siyasi gelişmelerin sebep ve sonuçları daha iyi görülebilir. Asya Hun Devleti?nin tarihi incelendiğinde, devletin dış politikasının ekonomik temellere dayandığı görülmektedir. Hunların temel iktisadi faaliyet hayvancılıktır. Ancak yapılan tek ekonomik faaliyet bu değildir. Bir toplumun, ihtiyaçlarının tamamını bir tek iktisadi faaliyetle karşılaması mümkün değildir. Hunlar, birçok ihtiyaca cevap verebilen hayvancılık faaliyetinin yanı sıra, ziraat, madencilik, dokumacılık, ticaret gibi farklı iktisadi faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Ancak her toplum gibi Hunlar da yabancı ülkelerin ürettiği mallara ihtiyaç duymuşlardır. Bu ihtiyaçlarını da en başta Çin?den, ticaret, vergi ve yağma yoluyla elde etmeye çalışmışlardır. Hunların dış politikadaki tavrını, yönünü belirleyen en önemli etken, Çin?den faydalanma isteğidir. Bu düşünceyi destekleyen en önemli veri, Hunların Çin ile yaptıkları savaşlardan sonra imzalanan anlaşmaları en çok iktisat ile ilgili maddeleri içermesidir. Bu çalışmada, Hunların uğraştığı ekonomik faaliyetleri detaylı olarak değerlendirerek, devletin, toplumun yapısının ve özellikle dış politikanın nasıl şekillendiğini incelemeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: Hunlar, Çin, Ekonomi, Hayvancılık, Ziraat
1817-1818 M. (1233 H.) tarih ve 561 numaralı Afyon Şer'iyye Sicili
Şer? iyye Sicilleri ihtiva ettikleri belge ve bilgiler nedeniyle bulundukları bölge ve yazıldıkları dönemle ilgili zengin bilgiler ihtiva etmektedir. 561 numaralı Afyon Şer?iyye Sicili , bizlere devletin halka olan ilişkilerini ve sistem agı içerisinde cereyan eden olayları aktarmada ve böylece Osmanlı Devleti?nin gün yüzüne çıkmayan karanlık noktalarını aydınlatmaya yardımcı olmaktadır. Afyon Şer?iyye Sicili Miladi 1817 ve 1818 Hicri 1233 tarihleri arasında Afyon?da meydana gelen birçok olayı aydınlatmaya yarayacak ve şehir tarihçilerine büyük faydalar sağlayacaktır. Sözü edilen sicilde daha çok merkezden gelen ferman, buyuruldu, berat vb. gibi belgeler kaydedilmiştir. Mahalli olarak Afyon?u anlatan buyruldu, mektup, hüccet, ilâm ve mürâsele gibi vesikalar çoğunluktadır, bu defter daha çok ?Sicil-i Mahfuz Defterli? şeklinde tanzim edilmiştir. Anahtar Kelimeler : Afyon Şer?iyye Sicili , Kadı
Osmanlı modernleşmesinde Mısır etkisi
Osmanlı Devleti'nin XVI. yüzyılda kendisini oldukça hissettiren bir çözülmeye maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Nitekim bu çözülmenin sebeplerinin hem içeriden hem de dışarıdan gelen etkileşimlerden kaynaklandığı görülmektedir. Osmanlı Devleti uzun bir süre dışarıdan maruz kaldığı etkiyi tanımlamakta güçlük çekmiş ve çözülmeyi iyileştirme merhalelerini kendi iç dinamiklerinde aramıştır. Ne yazık ki mazide kalmış muhteşem yöntemlerinin artık işlerliğinin olmadığını anlaması da zaman alacaktır. Bu süreçte girişilen bir dizi iyileştirme politikalarıyla birlikte esasında adım adım modernleşme atılımları sergileyen bir ruha sahiptir. XVII. yüzyılın gelenekçi atılımlarının yanında XVIII. yüzyıla gelindiğinde Avrupai atılımlara da girişmeye meyilli profiller de oluşmaya başlayacaktır. Modernleşme girişimleri Osmanlı Devleti için birçok muhalefetle karşılaşmaktaydı. Hem askeri sınıfın hem de ulema sınıfının keskin muhalefeti adımların uzun soluklu ve geniş kitlelere yayılmasını engelleyecektir. II. Mahmud dönemine gelindiğinde ise daha önce gerçekleştirilememiş düzeyde girişimlerin mevcudiyeti ile karşılaşılmaktadır. Nitekim bu durum süreç içerisinde atılan minik adımların bütüne ulaşması ile birlikte II. Mahmud için örnek almak zorunda kalacağı Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın karakteriyle de ilintilidir. Bu çalışma Osmanlı modernleşmesinde Mısır etkisinin ne derece kurumsal boyutta olduğunu ve aynı zamanda bireysel ayağının mevcudiyetini sorgulamak adına gerçekleştirilmiştir. Üç bölümde incelenen çalışmanın birinci bölümünde Osmanlı Devleti'ni modernleşmeye iten sebepler ve buna verilen cevaplar tanımlanmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde Mısır'da gerçekleşen modernleşme becerisinin aşamalarını ve bu aşamaların sonucunda ortaya çıkan ürünün Tanzimat Fermanına kadar ki süreçte Osmanlı Devleti'ni etkileme şekilleri üzerine değerlendirmelerde bulunulmuştur. Üçüncü bölümde ise Tanzimat Fermanı sonrası Osmanlı-Mısır ilişkileri ekseninde gerçekleşen modernleşme etkileri aktarılmaya çalışılmıştır.
Başlangıcından Birinci Dünya Savaşı'na kadar Türk-Amerikan ilişkileri
Bu çalışma 18. Yüzyılın sonlarında başlayan ve Birinci Dünya Savaşı?na kadar olan dönemde Türk-Amerikan ilişkilerini çok yönlü olarak ele almıştır. Ticaretle başlayan ilişkiler; siyasi, askeri, kültürel ve eğitim alanlarında çeşitlenerek iki ülke politikalarına yön vermiştir. ABD bağımsızlığını ilân ettikten sonra gelişip genişleyebilmek için ticarete önem vermiş; bu anlamda iki ülke arasındaki ilk ilişkiler Kuzey Afrika?da ?Garp Ocakları?nda başlamıştır. Osmanlı Devleti ile resmi ticaret anlaşması imzalamak isteyen ABD?ye çeşitli sebeplerinden çok sıcak bakmamıştır. Fakat 1827 yılında Navarin?de Osmanlı donanmasının yakılması, Osmanlı Devleti?ni Amerika?ya yaklaştırmış; neticede 7 Mayıs 1830 tarihli Dostluk ve Ticaret Anlaşması imzalanarak resmi ilişkiler başlamıştır. Adı geçen anlaşma ile ABD?ye ?en fazla kayrılan ülke? statüsü verilmiş; böylece gelecekte iki ülke arasında yaşanan birçok sorunların temel kaynağının altyapısını oluşturmuştur. 19. yüzyılda sömürgecilikle beraber gelişen emperyalizm; Osmanlı topraklarında da kendini hissettirmiştir. Bu anlamda batının nüfuz mücadelesine sahne olan bu topraklara ABD kayıtsız kalamamış; Osmanlı Devleti ile siyasi, askeri, ticari, kültürel ilişkilerini geliştirmek istemiştir. Osmanlı Devleti, batıya karşı denge politikası gereğince ABD?ye yaklaşmıştır. ABD Monroe Doktrini gereğince Avrupa işlerine karışamayınca bunu Osmanlı topraklarına gönderdiği misyonerler aracılığıyla yapmak istemiştir. ABD Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerini tüccarlarla başlatmış misyonerlerle devam ettirmiştir. Bu anlamda Misyonerler Protestanlığı yaymanın dışında Amerikan çıkarlarına da hizmet etmiştir. Misyonerler azınlıklara yönelik açmış olduğu kurumlarla özellikle ülke içinde başta Ermeniler olmak üzere diğer azınlıkların ayrılıkçı fikirlerinin oluşmasına zemin hazırlamış; böylece devletin siyasi bütünlüğünü tehlikeye düşürmüştür. Ermeni meselesi ve misyonerlik faaliyetleri iki ülke arasında sorunlara yol açmış; zaman zaman ABD donanmasının Osmanlı sularına tehdit amacıyla gönderdiği donanma ilişkilerin iyice gerginleşmesine sebep olmuştur. Netice itibariyle Birinci Dünya Savaşı?na girmeden önce iki ülke arasında temel problemler; Ermeni meselesi, misyonerlik faaliyetleri, Amerikan vatandaşlarının hakları, Amerikan donanmasının tehditleridir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, ABD, Emperyalizm, Kapitülasyon, Ermeni İsyanları.
Altın Orda İmparatorluğu dış ilişkileri
Cengiz Han'ın büyük oğlu Cuci soyundan gelen Hanlar tarafından yönetilen Altın Orda devleti, yine Cengiz'in torunu Batu Han tarafından Doğu Avrupa ve İdil (Volga) boyunda, Saray şehri merkez olmak üzere 1241 yılında kuruldu. Berke Han'ın tahta geçmesi ve İslamiyet'i kabul etmesiyle birlikte aslında bölge'de önemli bir güç unsuru olabileceğinin sinyallerini veriyordu. Çünkü yine bölgenin önemli güçlerinden Memluk Sultan'ı Baybars ile Berke aynı dine inanıyor ve ortak bir düşman'a karşı bir ittifak içinde olma ihtimalleri düşünülüyordu. Nitekim İlhanlı hükümdarı yani Cengiz Han'ın torunu olan Hülagu ile Berke Han arasında Azerbaycan'ın kime ait olduğu noktasında çıkan anlaşmazlıktan kaynaklanan husumetten ve 1258 yılında Abbasi halifeliğinin Başkenti Bağdat'a saldırmasından sonra; Hülagu Azerbaycan topraklarının kendisine ait olduğunu iddia etmiş, Berke Han ise bu topraklarda kendi hanlığının da hakkı olduğunu ve Cengiz yasalarına göre, fethedilen toprakların beşe bölünmesi gerektiğini ve bunlardan iki bölümünün Büyük Han'a, birinin Batu Ulusuna, kalan iki kısmında İlhanlı Hanlığına verilmesi gerektiğini beyan etmişti. Üstelik Hülagu'nun bu bölgeyi Berke Han'ın göndermiş olduğu askeri kuvvetler sayesinde kazanmış olduğu apaçık bir gerçekken. Dolayısıyla genç yaşta Müslüman olan Berke, İslam'ı Yakın Doğu politikasının temeli haline getirmiş ve bu da Berke'yi Mısır Memlukları ile dostça ilişkiler kurmaya itmiştir. Bu iki devletin birbirleriyle yakınlaşması karşılıklı elçilerin gidip gelmeleri sayesinde mümkün olurken; Memluk Sultan'ı Baybars, Hülagu'nun Bağdat'ı zaptından sonra Berke'ye müracaat ederek, Hülagu'ya karşı cihat açılmasını istiyordu. Nihayetinde Altın Orda ve Memluk imparatorlukları İran Moğollarına karşı müşterek bir cephe kurmakla Ortadoğu'da siyasi muvazene de değişiyordu. Fakat Bizans İmparatoru Mihail şimdi daha yakın olarak Hülagu'nun ağır baskısını hissedince bu ittifak cephesine karşı siyasetini değiştirdi. Aslında daha önce Baybars'ın elçilerini memnuniyetle kabul eden ve onun İstanbul'da Camii tamiri ve tezyinine yardım eden imparator şimdi Berke Han'a giden Mısır Sultanının elçilerinin 1264'de İstanbul'dan geçerken tevkif ve mallarına el koydurttu. Ayrıca imparator Laskaris, Altın Orda ve Memluk Devletlerinin güçlenmesini istemiyor ve Hülagu devletini himayeye çalışıyordu. Dolayısıyla da bu iki devlet'in müşterek hareket etme eğilimlerini bitirmek için İmparator Laskaris tarafından bu devletlerarasındaki elçileri engellenmeye çalışıyordu. Ayrıca daha sonra Balkan Yarımadasında Bizans'a karşı yürüyen Altın Orda kuvvetlerinin başında Berke'nin başkomutan'ı Nogay bulunuyordu. Berke'nin ölümünden sonra (1266) Mengü Timur Han zamanında Nogay nüfuz'u daha da büyümüştü. Mihail Paleolog, Nogay'ı kendi tarafına çekebilmek amacıyla kızı Efrosinya'yı Nogay'ın zevceliğine verdi. 1271' de Bulgar Kralı Kostantin ile yaptığı muharebe de Mihail, Nogay'dan çok büyük yardımlar görmüştü. Nitekim bu ve buna benzer ilişkilerle devam eden bu münasebetler; 1261'de Bizans İmparatoru Mihail'in İstanbul'u Latinlerden geri almasıyla kısmen başlayan ilişkiler, Altın Orda Devletini farklı bir siyaset takip etmeye yöneltmişti. Dolayısıyla karşılıklı bir takım siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkiler içerisine girildi. Yine bu çalışmanın önemli bir kısmını oluşturan Kültür ve Medeniyet Tarihi de Altın Orda Devletinin devlet ve idare teşkilatını, iktisadi ve ticari hayatını, sosyal hayatlarındaki din ve edebiyat algısını anlayabilmek için önemli bir kısımdır. Anahtar Kelimeler: Altın Orda, İlhanlılar, Memluk, Bizans
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Arnavutluk ve Türkiye-Arnavutluk ilişkileri
Osmanlı Devleti'nin yıkılmasının ardından verilen kurtuluş mücadelesiyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti, takip ettiği dış politika çerçevesinde pek çok ülke ile ilişkiler geliştirmiştir. Bu devletlerden birisi de bağımsızlığını ilan eden en son Balkan ülkesi olan Arnavutluk'tur. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve Arnavutluk, ikili ilişkilerini güçlendirmek ve siyasi-diplomatik alanda iş birliğini geliştirmek üzere anlaşmalar imzalamışlardır. Kısa süre içinde de her iki ülkede karşılıklı olarak konsolosluk ve elçilik açılmıştır. Bununla birlikte, İtalya ile ekonomi, savunma ve güvenlik anlaşmaları imzalayan Arnavutluk, bu ülkenin nüfuzu altına girmiştir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Arnavutluk ile kurulan iyi ilişkiler, ülkedeki İtalyan nüfuzu ve Ahmet Zogu'nun krallığını ilan etmesi gibi bazı gelişmeler sonrası bozulma eğilimine girmiştir. Buna karşın, ortak tarihi ve kültürel bağlara dayanan dostluk ilişkileri, -inişli çıkışlı bir seyir izlese de- 1939 yılına kadar devam etmiştir. 1930'lu yılların sonuna Kral Ahmet Zogu'nun yönetiminde giren Arnavutluk, 7 Nisan 1939'da İtalya tarafından işgal edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı döneminde önce İtalyan ardından da Alman işgalini yaşamış olan ülke, direniş örgütlerinin başlattığı bağımsızlık mücadelesi neticesinde Kasım 1944'te işgalci güçlerden temizlenmiştir. "İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Arnavutluk ve Türkiye-Arnavutluk İlişkileri" başlıklı tezimin giriş bölümünde, Arnavutluk'un coğrafi, demografik ve iktisadi yapısı ile bağımsızlığın kazanılmasına kadar Arnavutluk tarihi ele alınmıştır. Birinci bölümde, bağımsızlığın kazanılmasından İkinci Dünya Savaşı dönemine kadar Arnavutluk'taki gelişmeler ve bu dönem içindeki Türkiye-Arnavutluk İlişkileri incelenmiştir. İkinci bölümde, İtalya'nın Arnavutluk'u işgali ve işgale uluslararası arenada gösterilen tepkiler, İtalyan işgali döneminde Arnavutluk'ta yaşanan gelişmeler, ülkedeki direniş mücadeleleri, Alman işgali, Partizanların zaferi ve Çamerya sorunu gibi konular ele alınırken, üçüncü bölümde, iki ülke arasındaki ilişkiler Türk basını temel alınarak ortaya konulmuştur. Çalışmada Türkiye ve Arnavutluk arşiv belgelerinin yanı sıra Türkçe, Arnavutça ve İngilizce bilimsel yayınlar ile dönemin Türk basını incelenmeye çalışılmıştır.
1310 Sene-i Hicriyesine Mahsus Mamurat'ul Aziz
Hazılamış olduğumuz 1310 Sene- i Hicriyesine Mahsus Salname-i Vilayet-i Mamuret'ül Aziz adlı çalışmada Elazığ'ın siyasi, sosyal, ekonomik, coğrafi yapısı, nüfusu ve Mamurat'ül Azize bağlı kazâlar hakkında detaylı bilgi verilmiştir. Bu çalışma giriş ve sonuç bölümleri hariç beş bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde ise tablolar, sene içerisindeki olaylar, Mamurat'ul Aziz ve kendine bağlı olan kazâlar, vilayetdeki nehirler, vilayetin ileri gelenleri, köyleri ve merkeze uzaklıkları, hatime yer almaktadır. Anahtar Kelimeler : Mamuret'ül Aziz, Salname
H.1036-1037/ M.1627 tarihli Harput Şerʻiyye Sicili (Transkripsiyon ve Değerlendirme)
Bu çalışmada Harput Kazasıʼnın H.1036-1037/M.1627 tarihli Şerʻiyye Siciliʼnin transkripsiyonu ve değerlendirmesi yapılmıştır. Öncelikli olarak kadılık kurumu, şerʻiyye mahkemeleri ve şerʻiyye sicilleri hakkında bilgi verildikten sonra, söz konusu sicil içindeki belgeler özetlenip, bunların konularına göre tasnifi ve genel değerlendirmesi yapılmıştır. Daha sonra ise transkripsiyon metnine yer verilmiştir.Çalışmamıza konu olan bu sicilde alım-satım, borç tescilleri, mal davaları, miras taksimi, vasi tayini, hibe, nafaka, vergi, hırsızlık, hakaret, cinayet gibi konuları içeren kayıtlarla; ferman, berat, tezkire, mektup gibi belgelerin suretlerinin kaydı yer almaktadır.Osmanlı Devleti İranʼa karşı yaptığı savaşlarda İran sınırına yakın olması nedeniyle Diyarbakırʼı merkez üssü olarak kullanmıştır. Sicilin hazırlandığı dönem Bağdad Seferiʼne rastladığı için sicilde bu konuyla ilgili çok sayıda belge bulunmaktadır. Bu belgelerde yeniçerilerin ve sipahilerin bir an önce sefere katılmaları, ordunun ihtiyaçlarının karşılanması ve zahire temini gibi konular yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Kadı, Şerʻiyye Sicili, Diyarbakır, Harput