
127
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Okul öncesi çocuklarda diş çürüğüne bağlı ağrı ve enflamasyonla büyüme parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Okul öncesi çocuklarda tedavi edilmeyen diş çürüğü çok yaygındır. Diş çürüğüne bağlı pulpa enflamasyonu ve ağrının direkt ve indirekt yollar ile büyümeyi etkilediği bildirilmiştir. Direkt etki teorisi, tedavi edilmeyen diş çürüklerinin yemek yeme bozukluklarına neden olarak beslenme ve büyümeyi etkilediğini açıklamaktadır. İndirekt teoride ise kronik diş enfeksiyonlarının endokrin cevaplara neden olduğu, ağrı ve enfeksiyon nedeniyle uykunun kesintiye uğraması sonucu büyüme hormonu salgısının bozulmasına neden olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, diş çürüğüne bağlı pulpa enflamasyonu ve ağrısı olan okul öncesi çocuklarda büyümenin, uykuya ilişkin zorlukların ve ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesinin tedavi öncesi ve sonrasında diş çürüğüne bağlı pulpa enflamasyonu ve ağrısı olmayan yaşıtlarıyla kıyaslamaktır. Çalışmamıza sistemik hastalığı olmayan, veli onayı ile çalışmaya katılmayı kabul eden 22 erkek, 23 kız toplam 45 okul öncesi çağı (3-6 yaş arası) çocuk dahil edilmiştir. Çalışmamızda ICDAS II ve dmft indeksi kullanılarak pulpanın dahil olduğu diş çürüğü bulunan bir çalışma grubu ve pulpanın dahil olduğu diş çürüğü bulunmayan bir kontrol grubu oluşturuldu. Çalışma grubunda diş tedavilerinden önce ve tedaviden 6 ay sonra serum IGF-1 ve IGFBP-3 seviyeleri ve antropometrik ölçümleri (boy SDS, ağırlık SDS, VKİ SDS) elde edildi. Kontrol grubunda ise antropometrik ölçümler ilk muayenede ve ilk muayeneyi takiben 6. ayda ölçülürken, serum IGF-1 ve IGFBP-3 seviyeleri sadece ilk muayenede tayin edildi. Uykuya ilişkin zorluklar, Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA), ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi, Erken Çocukluk Çağı Ağız Sağlığı Etki Ölçeği (ECOHIS) kullanılarak, çalışma grubunda tedaviden önce, tedaviden 7 gün sonra, tedaviden 6 ay sonra; kontrol grubunda ilk muayenede ve ilk muayeneyi takiben 6 ay sonra kaydedildi. Çalışmada elde edilen bulgular, Student t testi, Mann-Whitney U, Pearson korelasyon ve Spearman's rho korelasyon testleri kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Anlamlılık p<0,05 seviyesinde değerlendirildi. Tedavi öncesinde çalışma ve kontrol grubu arasında antropometrik ölçümlerde anlamlı bir farklılık saptanmazken (p>0,05); çalışma grubunun tedaviden 6 ay sonra antropometrik ölçümleri, başlangıca göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Tedaviden önce serum IGF-1 ve IGFBP-3 seviyeleri çalışma grubunda kontrol grubundan anlamlı derece yüksek bulunurken, tedaviden 6 ay sonra çalışma grubunun serum IGF-1 ve IGFBP-3 seviyeleri başlangıca göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,05). ÇUAA ve ECOHIS skorları tedavi öncesinde çalışma grubunda, kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek saptanırken; çalışma grubunun ÇUAA ve ECOHIS toplam skorları tedaviden 7 gün ve 6 ay sonra başlangıca göre anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,05). ÇUAA skorlarıyla antropometrik ölçümler, serum IGF-1, serum IGFBP-3 seviyeleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Çalışmamızın sonucunda yapılan diş tedavileri ile diş çürüğüne bağlı pulpa enflamasyonu ve ağrının ortadan kaldırılması, çocukların büyüme parametrelerinde (antropometrik ölçümler, serum IGF-1 ve IGFBP-3), uykuya ilişkin zorluklar ve yaşam kalitesinde iyileşme ile sonuçlanmıştır; ancak diş çürüklerinden kaynaklanan uyku zorluklarının, büyümeyi etkilediğini bildiren indirekt etki teorisini doğrulayacak ilişki saptanmamıştır. Direkt etki teorisinin, diş çürüklerine bağlı ağrı ve enflamasyon görülen çocukların büyümesinde daha etkili olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, diş çürüğü, pulpa enflamasyonu, diş ağrısı, büyüme, IGF-1, IGFBP-3, antropometri, uyku sorunları, ECOHIS
Molar kesici hipomineralizasyonu teşhis edilen çocuklarda gluten ile ilişkili rahatsızlıkların varlığının serolojik ve genetik testler ile incelenmesi
Molar Kesici Hipomineralizasyonu (MIH); ameloblastların matrix formasyonunda kalsiyum ve fosfat eksikliğine ya da mine proteinlerinin yeterince uzaklaştırılamamasına bağlı olarak, daimi 1. molar ve keserlerde meydana gelen bir mine defektidir. MIH'ın etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir Çalışmamızın amacı MIH lezyonları görülen çocuklarda, serolojik ve genetik testler kullanarak gluten ile ilişkili rahatsızlıkların varlığını araştırmaktır. Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne dental tedavi için başvuran, sistemik hastalığı olmayan, 7-13 yaş aralığında, 60 çocuk hasta dahil edilmiştir. MIH lezyonu olan 40 çocuk hasta ile çalışma grubu ve MIH lezyonu olmayan 20 çocuk hasta ile kontrol grubu oluşturulmuştur. Dental muayeneyi takiben, tüm çocuklara gluten ile ilişkili rahatsızlıkların oral ve genel semptomlarının varlığını değerlendiren anket soruları ebeveynleri eşliğinde sorulmuştur. Ardından tüm çocuklara, gluten ile ilişkili rahatsızlıkların teşhisinde yardımcı olan serolojik testler (Doku transglutaminaz IgA, Endomisyum Antikoru, Total IgA) ve genetik testler (HLA-DQ2 ve HLA-DQ8) yapılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgular IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı ile analiz edilmiştir. Niteliksel verilerin karşılaştırılması için Fisher's Exact Ki-Kare testi, Continuity (Yates) Düzeltmesi ve Fisher Freeman Halton testleri, niceliksel verilerin karşılaştırılması için Student t test kullanılmıştır (p<0.05). Yapılan testler sonucu, MIH lezyonu olan 3 çocukta doku transglutaminaz antikoru sınır değerde iken, 3 çocukta da pozitif bulunmuştur. Bu çocuklardan 2 tanesinde doku transglutaminaz antikoru ile beraber, EMA, HLA-DQ2 ve HLA-DQ8 testleri de pozitif çıkmıştır. Çocuk Hastalıkları uzmanına yönlendirilen ve biyopsi sonucu çölyak teşhisi konulan bu 2 çocuk hastanın durumu, klinik ve serolojik-genetik testlerin çölyak erken teşhisindeki önemine dikkat çekmektedir. Gluten ile ilişkili rahatsızlıkları, MIH lezyonları ile ortak paydada buluşturan yeni çalışmaların yapılması bu çocukların ağız-diş sağlığının sağlanmasında da büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Molar Kesici Hipomineralizasyonu (MIH), gluten, çölyak hastalığı, genetik, mine defektleri
Çocuk diş hekimliğinde kullanılan prefabrike kronların yüzey pürüzlülüğü ve streptococcus mutans bakteri adezyonunun değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, çocuk diş hekimliğinde kullanılmakta olan prefabrike kronların (paslanmaz çelik kron, zirkonyum kron, FİGARO kron) yüzey pürüzlülüklerini ve S. mutans bakterisinin 24 saatlik süre sonunda kron yüzeylerine adezyonunu karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Çalışmamızda her bir prefabrike kron materyalinden 5x5 mm boyutlarında 10'ar adet ve kontrol grubuyla birlikte toplamda 40 adet deney örneği kullanılmıştır. Kontrol grubu olarak cam materyali tercih edilmiştir. Materyallerin bakteri adezyonu incelemelerinden önce yüzey pürüzlülük ölçümleri 3D kontak profilometresi (Nanomap500LS, AEP Technology, California, ABD) ile yapılmıştır. Numuneler pelıkıl elde etmek amacıyla yapay tükürük ve musin ile kaplanmıştır. Pelıkıl oluşumu sonrasında örneklerin yüzeyine S. mutans bakteri süspansiyonu ve sukroz ilave edilmiş bakteri besiyerleri eklenmiştir. Bakteriyel süspansiyonlar, 37°C' de %5 CO2 atmosferinde 24 saat süreyle inkübe edilmiştir. Konfokal lazer taramalı mikroskop (SP8 Leica Microsystems, Wetzlar, Germany) kullanılarak bakteri adezyonları görüntülenmiştir ve görüntü analiz programı ile sayımlar gerçekleştirilmiştir. İstatiksel analiz, Tek yönlü ANOVA ile Tamhane's T2 ve Tukey HSD çoklu karşılaştırma testleri ile yapılmıştır. Yapılan istatiksel analiz sonucunda kron materyalleri arasında yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyon miktarı bakımından anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,001). 3D kontak Profilometre cihazı ölçümleri sonucunda, zirkonyum kronunun yüzey pürüzlülüğü en az bulunurken, FİGARO kron en yüksek yüzey pürüzlülüğü gösteren materyal olmuştur. Çoklu karşılaştırma sonuçları incelendiğinde paslanmaz çelik kron yüzeyine tutunan bakteri miktarı, cam ve zirkonyum kron materyallerinden anlamlı derecede daha yüksek iken, FİGARO kron materyali ile arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Zirkonyum kron, bakteri adezyonu açısından, FİGARO krondan anlamlı derecede daha düşük bakteri adezyonu göstermiştir. Bu çalışmada yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyonu arasında doğrusal bir korelasyon kurulamamakla birlikte, zirkonyum kron materyali kontrol materyalinden sonra en az yüzey pürüzlülüğü gösteren ve yüzeyinde en az bakteri adezyonu olan deney grubu olmuştur.
Okul öncesi çocuklarda ikinci premolar diş ve diğer daimi dişlerin kalsifikasyon dereceleri arasındaki ilişkinin üç farklı 'dental yaş tayin yöntemi' kullanılarak karşılaştırılması
Konjenital diş eksikliği en sık ikinci premolar dişlerde gözlenmektedir. Bu dişlerin erken çocukluk çağında dental radyografilerdeki görüntüleri net değildir. Bu araştırmada ikinci premolar dişlerin gelişim seviyeleri diğer daimi dişlerin gelişim seviyeleri ile karşılaştırılmıştır. Amacımız dişlerin gelişim seviyeleri arasındaki ilişkiyi sayısal ölçümlere dayandırmaktır. Araştırmamızda 42-78 ay aralığında, diş ve kemik gelişimini etkileyici herhangi bir sistemik hastalığı, dişlerinde herhangi bir gelişimsel bozukluğu veya oligodonti hastalığı bulunmayan 6813 hastaya ait röntgen görüntüleri iki farklı araştırmacı tarafından 3 farklı dental yaş tayin metodu (Nolla metodu, Demirjian, Goldstein ve Tanner metodu ve Moorrees, Fanning ve Hunt metodu) kullanılarak retrospektif olarak incelenmiştir. Araştırmamızın sonucunda, ikinci premolar dişler henüz folikül oluşumu evresinde iken, 4 daimi birinci premolar dişin kron boyunun üçte birinin tamamlandığı evrede olduğu, maksiller daimi birinci molar dişlerin kron gelişiminin tamamlanmak üzere olan evrede olduğu, mandibuler daimi birinci molar dişlerin kron gelişiminin tamamlandığı evrede olduğu, maksiller daimi ikinci molar dişlerin ise foliküllerin seçildiği evrede, mandibuler daimi ikinci molar dişlerin ise kalsifiye noktaların oluşmaya başladığı evrelerde olduğu gözlenmiştir. Panoramik röntgen incelemesinde diğer daimi dişler bu evrede iken, ikinci premolar dişlere ait bir görüntü saptanamıyorsa bu dişlerin eksikliğinden şüphe edilmelidir, fakat gecikmiş kalsifikasyon olgularının yaygın olduğu ve bu hastalardan alınacak takip röntgenleri ile longitudinal araştırmalara ihtiyaç olduğu da unutulmamalıdır.
Okul öncesi çocukların diş tedavi ihtiyacı ve davranış rehberliği tipinin tele diş hekimliği ile saptanması
Diş çürüğü, çocuklarda en sık görülen kronik hastalıklardandır. Son yıllarda, dental genel anestezi uygulaması artmaktadır ve bu artış özellikle okul öncesi çocuklardadır. Diş çürüğü, önlenebilir ve tedavi edilebilir olmasına rağmen bilişsel ve psikolojik gelişimin erken safhalarındaki çocuklarda tedavi ihtiyaçlarının karmaşıklığı tedavileri güçleştirmektedir. Tele tıp uzak mesafelerden tanı, konsültasyon, akut veya kronik hastalıkların takibi için bilgi tabanlı ya da iletişim sistemlerinin kullanılmasıdır. Tele diş hekimliği ağız- diş sağlığını iyileştirmek amacıyla hasta eğitimi, konsültasyon ve ağız içi muayene ve/veya hasta ön değerlendirmesinin videolu görüşme ve/veya fotoğraf alınarak, bir diş hekimi tarafından kullanıldığı tele tıp uygulamalarının bir dalıdır. Bu çalışmanın amacı, çocuk diş hekimliğinde ilk adım olan klinik muayene sırasında belirlenen tedavi ihtiyacı ve önerilen davranış rehberliği tipinin, tele diş muayenesi ile arasındaki uyumu incelemektir. Çalışmaya, kliniğimizden ilk muayene randevusu alan 4-6 yaş arası sağlıklı ve başka bir tıbbi işlem sebebiyle genel anestezi endikasyonu olmayan, özel bakım ihtiyacı bulunmayan 12' si kız, 17' si erkek toplam 29 çocuk, velinin onamı alınarak dahil edildi. Klinik muayene; diş kliniğinde çocuk, diş hekimi koltuğunda oturup reflektör ışığı altında ayna ve sond kullanılarak velisi eşliğinde yapıldı. Tele diş muayenesi; randevulaşılan saatte telefonda çocuk ve velisiyle videolu görüşme yoluyla yapıldı. Her iki muayenede de verilerinin kaydedilip karşılaştırılabilmesi için bir form kullanıldı. Bu formda ağrı şikayeti: spontan ağrı, provake ağrı, gıda sıkışma ağrısı (var/ yok) kaydedildi, ağız içi muayene sonrası iki görüşmede de dmf indeksi kaydedildi ve tedavi ihtiyacı tipi elektif veya acil olarak iki kategoriye ayrıldı. Tedavileri için öngörülen davranış rehberliği tipi belirlenirken; çocuğun dental ve tıbbi hikayesi, işbirliği yeteneği dikkate alındı. Tedavi ihtiyacı olan çocuklar için öngörülen davranış rehberliği; non farmakolojik ve farmakolojik olarak iki kategoriye ayrıldı. Çocuğun diş tedavisi sırasında çocuğun olası davranış tipi ebeveynin görüşüne göre Frankl skalası ile kaydedildi. Çalışmaya başlanmadan önce, iki araştırmacı arasındaki uyum örneklem dışındaki 25 başka hasta üzerinde değerlendirildi ve iki araştırmacı arasında %100 (yüksek uyum, p= 0,001) uyum gözlemlendi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 27.0 programı kullanıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistikleri ortalama, standart sapma, frekans olarak verildi. İki muayene tipi arasındaki uyumun değerlendirilmesinde Mc Nemar testi kullanıldı, uyum katsayısı için Kappa değeri hesaplandı. Anlamlılık p< 0.05 düzeyinde değerlendirildi. Klinik muayene ve tele diş muayenesiyle belirlenen; spontan ağrı (p= 1,000), provake ağrı (p= 1,000), gıda sıkışması ağrısı varlığı (p= 0,289), acil diş tedavisi ihtiyacı (p= 0,125), elektif diş tedavisi ihtiyacı (p= 1,000), davranış rehberliği tipi (p= 0,625). İki muayene tipi arasında acil tedavi ihtiyacı kararı verilirken uyum düzeyi %78.9, (yüksek uyum, p= 0.000), elektif tedavi ihtiyacına karar verilirken %65.1 (yüksek uyum, p= 0,001), davranış rehberliği tipi belirlenirken %71.7 (yüksek uyum, p= 0,001) olarak saptanmıştır. Çalışmamızın sonucunda, okul öncesi çocuklardan oluşan bu örneklemde; Tele diş muayenesi acil ve elektif tedavi ihtiyacının ayırt edilmesi ve davranış rehberliği tipi öngörüsünde klinik muayeneyle yüksek seviyede uyumlu saptanmıştır. Çocuk ve hekimin bir araya gelmesi güç olan şartlarda tele diş hekimliğinin hastaların ilk muayenesi amacıyla kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Tele-tıp, tele-diş hekimliği, çocuk diş hekimliği
Yapay olarak çürük oluşturulan süt dişlerinde biyoaktif cam içerikli jelin remineralizasyona etkisinin değerlendirilmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı, yeni geliştirilen bir teknik ile oluşturulan mikro ve nano boyutlardaki biyoaktif cam (BAG) içerikli jelin yapay olarak oluşturulan başlangıç mine çürüklerinde florür vernik ajanına göre remineralizasyon etkinliklerini değerlendirmektir. Çalışmada 60 adet çürüksüz süt dişi kullanılmıştır. 60 adet süt dişi su soğutmalı kesme cihazında çift taraflı kesen ince elmaslı bıçak kullanılarak meziodistal veya bukkolingual yönde ikiye ayrılmıştır. Dişlerin daha düz yüzeylere sahip olan bukkal, lingual, mesial veya distal parçalarından yaklaşık olarak 5 mm en, 5 mm boy ve 2 mm kalınlıkta mine kesitleri elde edilmiştir. 60 adet süt dişi mine kesitleri mine yüzeyleri açıkta kalacak şekilde epoksi rezine gömülmüştür. 30 adet örnek bilgisayarlı mikrotomografi analizi (Mikro-CT) için ayrılırken geri kalan 30 adet örnek Taramalı Elektron Mikroskobu- Enerji Dağılım Spektroskopisi (SEM-EDS) analizi için ayrılmıştır. Demineralizasyon solüsyon ile başlangıç çürüğü oluşturulan mine kesitlerine ağız ortamının in vitro olarak taklit edildiği pH döngüsü uygulanmıştır. Florür vernik, mikro boyutlu biyoaktif cam içerikli jel ve nano boyutlu biyoaktif cam içerikli jel remineralizasyon ajanları kullanılmasına göre oluşturulan 3 deney grubuna 6 günlük pH döngü aşaması uygulanmıştır. Örnekler, mineral yoğunluk değişimi (BMD) açısından Mikro-CT analizi ile demineralizasyon sonrası ve pH döngü uygulaması sonrası; yüzeydeki morfolojik değişimler ve iyon farklılıkları açısından SEM-EDS analizi ile pH döngü uygulaması sonrası değerlendirilmiştir. Verilerin istatiksel analizi, SPSS 23.0 programı (IBM, Şikago, ABD) kullanılarak yapılmıştır. BMD değerlerinin grup içi ve gruplar arası karşılaştırılmasında iki yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Çoklu karşılaştırmalarda Tukey testinden yararlanılmıştır. Ca, P, Ca/P ve Si değerlerinin gruplara göre karşılaştırılmasında normal dağılım göstermeyen veriler Kruskal Wallis, normal dağılan veriler ise tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile karşılaştırılmıştır. Çoklu karşılaştırmalarda dağılımlar homojen olmadığından Tamhane's T2 testi kullanılmıştır. Analiz sonuçları ortalama ±s.sapma, ortanca (minimum-maksimum) olarak sunulmuştur. Sonuçların değerlendirilmesi p< 0,05 anlamlılık düzeyinde yapılmıştır. Mine yüzeyindeki başlangıç çürük lezyonlarına uygulanan remineralizasyon ajanlarının BMD değerleri üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p= 0,001). Florür vernik grubunda remineralizasyon sonrası elde edilen ortalama BMD değeri ile diğerler remineralizasyon sonrası elde edilen ortalama BMD değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır (p<0,001). Florür vernik grubunda remineralizasyon sonrası elde edilen ortalama BMD değeri ile nano BAG grubunda remineralizasyon sonrası elde edilen ortalama BMD değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır (p<0,001). Mikro BAG grubunda remineralizasyon sonrası elde edilen ortalama BMD değeri ile nano BAG grubunda remineralizasyon sonrası elde edilen ortalama BMD değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktur (p>0,05). Mine yüzeyinde ölçülen ağırlıkça (%) Ca+2 değerleri gruplar arasında farklılık göstermezken (p=0,140), ağırlıkça (%) P+1 değerleri ise gruplar arasında farklılık göstermektedir (p< 0,001). Mine yüzeyinde ölçülen ağırlıkça (%) Ca/P değerleri de gruplar arasında farklılık göstermemektedir (p=0,503). Ayrıca, mine yüzeyinde ölçülen ağırlıkça (%) Si+4 değerleri açısından biyoaktif cam içeren gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktur (p=0,199). Çalışmamızda mikro ve nano boyutlu BAG içerikli jel ajanlarının başlangıç mine çürüğü lezyonları üzerindeki remineralizasyon etkisi, florür vernik ajanına göre düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Biyoaktif cam, başlangıç mine çürüğü, süt dişi, remineralizasyon
Nano ve mikro boyutlarda biyoaktif cam partikülleri eklenen fissür örtücü materyallerin remineralizasyon etkinliklerinin in-vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada; farklı boyutlarda (nano, mikro, hibrit) biyoaktif cam (BAC) partikülleri ile modifiye edilen ticari fissür örtücü materyallerinin, minenin demineralizasyon direncine etkisinin ve remineralizasyonuna katkısının in vitro olarak değerlendirilerek karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda; kökleri uzaklaştırılıp epoksi rezin içerisine gömülen 45 adet çürüksüz daimi molar diş rastgele 5 gruba ayrılmış ve demineralizasyon solüsyonu ile dişlerin okluzal yüzeylerinde yapay başlangıç çürük lezyonları oluşturulmuştur. Demineralize edilen örneklerin sertlik ve elastisite modulü değerleri nanoindentasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Ardından yapay başlangıç çürüğü oluşturulan okluzal yüzeylerdeki pit ve fissürlere fissür örtücü uygulaması yapılmıştır. Birinci grup kontrol grubu olarak seçilmiş ve ticari fissür örtücü materyali olan Helioseal F Plus (Ivoclar Vivadent, Schaan Liechtenstein) uygulanmıştır. İkinci gruba, %15 mikro boyutlu BAC (MİKRO BAC) ile; üçüncü gruba ise, %15 nano boyutlu BAC ile modifiye edilen fissür örtücüler (NANO BAC) uygulanmıştır. Dördüncü gruba %7.5 mikro boyutlu BAC ve %7.5 nano boyutlu BAC'ın doldurucu olarak kombine kullanıldığı fissür örtücüler (HİBRİT BAC) uygulanırken, beşinci grup fissür örtücü uygulamasının yapılmadığı negatif kontrol grubu olarak seçilmiştir. Her bir örnek ayrı kaplarda olacak şekilde gerçekleştirilen 7 günlük pH siklusunun sonrasında ikinci nanoindentasyon analizi yapılmıştır. Demineralizasyon sonrası ve pH siklusu sonrası değerler kullanılarak % yüzey sertlik iyileşme değerleri hesaplanmıştır. Ayrıca her gruptan 1 adet olmak üzere toplamda 5 adet örneğin fissür örtücü tabanına komşu mine dokusunun ortalama iyon yüzdeleri SEM-EDS analizi ile incelenmiştir. Nanoindentasyon analizi ile elde edilen veriler; SPSS 23.0 programı (IBM, Şikago, ABD) ile Shapiro Wilk testi, tek yönlü varyans analizi, Duncan testi ve t testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuçların değerlendirilmesi p< 0,05 anlamlılık düzeyinde yapılmıştır. Tüm gruplarda pH siklusu sonrası ortalama nanosertlik değerleri, demineralizasyon sonrası nanosertlik değerlerinden yüksek olmasına rağmen yalnızca NANO BAC grubundaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,036). Ortalama yüzey sertlik iyileştirme değerleri incelendiğinde ise en yüksek değer MİKRO BAC grubunda iken onu sırasıyla; HİBRİT BAC, KONTROL, NANO BAC ve NEGATİF KONTROL grupları izlemiş ancak değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0,820). Gruplar arası ve grup içi demineralizasyon sonrası ve pH siklusu sonrası elastisite modulü değerleri karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). SEM-EDS verileri incelendiğinde; ağırlıkça ve atomca % Ca ortalaması; en yüksek NANO BAC, en düşük ise NEGATİF KONTROL örneğinde görülmüştür. Ağırlıkça ve atomca % P ortalaması ise; en yüksek KONTROL örneğinde görülürken, en düşük ortalama NEGATİF KONTROL örneğinde görülmüştür. Ağırlıkça % Ca/P ortalaması BAC içeren örneklerde kontrol ve negatif kontrol gruplarındaki örneklere göre daha yüksek iken, en yüksek değer NANO BAC örneğinde gözlenmiştirr. Rezin esaslı fissür örtücülere eklenen nano BAC partiküllerinin, fissür örtücüye komşu mine dokusunun demineralizasyona karşı direncini arttırdığı ve remineralizasyonuna anlamlı derecede katkıda bulunduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: nano biyoaktif cam, rezin esaslı fissür örtücü, nanoindentasyon, demineralizasyon, remineralizasyon
Kitosan ve kitosan nanopartikülünün dental pulpa kök hücrelerinin osteo/odontojenik farklılaşmasına etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, kitosanın ve nanopartikül formunun daimi diş pulpa kök hücreleri üzerindeki osteojenik/odontojenik farklılaşma kapasitelerinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 20 yaş dişlerinden pulpa kök hücresi izole edilmiş ve akış sitometri analizi yapılmıştır. Kitosan nanopartikülü iyonotropik jelleşme yöntemi ile üretilmiştir. Kitosanın ve nanopartikül formunun 0.1, 0.2 ve 0.5 mg/ml oranlarında dental pulpa kök hücreleri üzerindeki sitotoksisitesi CCK-8 kiti kullanılarak incelenmiştir. Osteojenik farklılaşma kapasitesinin incelenmesi için 14 gün boyunca osteojenik farklılaşma besi yeri uygulanmıştır. Farklılaşma kapasiteleri Alizarin Red boyaması ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel veriler, IBM SPSS V23 programı ile Shapiro-Wilk ve Kolmogorov- Smirnov Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Kruskal Wallis Testi, Dunn Testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Sonuçların değerlendirilmesi p<0,05 anlamlılık düzeyinde yapılmıştır. CCK-8 sonuçlarına göre grupların sitotoksisite verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,842). Osteojenik farklılaşma besiyeri uygulanan kitosan ve kitosan nanopartikülü gruplarının kontrol grubuna kıyasla osteojenik farklılaşma değerleri yüksek olarak bulunmasına rağmen istatistiksel olarak bir fark bulunmamıştır (p=0,553). Osteojenik farklılaşma unsurları içermeyen besiyeri uygulanan kitosan ve kitosan nanopartikülü gruplarında negatif kontrol ve DMEM gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı osteojenik farklılaşma gözlemlenmiştir (p<0,001). Kitosan ve Kitosan Nanopartikülü biyouyumlu özellik sergilemiş ve osteojenik farklılaşmayı teşvik etmiştir. Bu sonuçlar uzun takipli ve değişken parametreli çalışmalarla desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Kitosan, kitosan nanopartikülü, sitotoksisite, osteojenik farklılaşma, dental pulpa kök hücresi
Pediatrik ilaçların süt dişlerinde neden oldukları dental erozyonun önlenmesinde florürlü vernik ve kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfatın etkilerinin değerlendirilmesi
Dental erozyon, bakteri tutulumu olmaksızın kimyasal çözünme yoluyla dental sert dokuların ilerleyici kaybı olarak tanımlanır. Günümüzde dental erozyonun prevalansı özellikle çocuklar ve adölesanlar arasında artış göstermektedir. Dental erozyonun etiyoloji, düşük pH, yüksek asiditeye sahip, içeriğinde kalsiyum, florür ve fosfat iyonlarının düşük konsantrasyonlarının bulunduğu veya hiç olmadığı ürünlerin tüketimi ile ilişkilendirilmiştir. Bütün bu özelliklere sahip oldukları için sıvı ilaçlar da bu ürünler arasındadır. Son yıllarda özellikle kronik rahatsızlıkları bulunan çocuklar tarafından ilaç kullanımının artmasından yola çıkılarak, bu in vitro çalışmaki amaç ilaçların süt dişlerinde yol açtıkları erozyona karşı florürlü vernik ve amorf kalsiyum fosfatın etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamızda, yeni çekilmiş, çürüksüz, sağlıklı 60 adet süt dişi ve farklı etken bileşenler içeren 4 ilaç grubu kullanıldı. İlaçların ve eroziv atakların neden olduğu dental erosyonun önlenmesinde koruyucu ajan olarak %5 NaF vernik (Enamelast®, Ultradent Product Inc., ABD) ve Tooth Mousse (Tooth Mousse®, GC America Inc., Alsip, ABD) kullanıldı. Örnekler her bir akrilik blokta 5 diş olacak şekilde otopolimerizan akrilik bloklara gömüldü ve toplamda 24 adet akrilik blok elde edildi. Örnekler 12 gruba (n=10) ayrıldı: G1= Augmentin, G2= Lordes, G3= Polivit, G4= Ventolin, G5= Florürlü vernik + Augmentin, G6= Florürlü vernik + Lordes, G7= Florürlü vernik + Polivit, G8= Florürlü vernik+ Ventolin, G9= GC Tooth Mousse + Augmentin, G10= GC Tooth Mousse + Lordes, G11= GC Tooth Mousse + Polivit, G12= GC Tooth Mousse + Ventolin. Daldırma sikluslarından önce, ilaçların pH, titre edilebilir asidite ve tamponlama kapasitesi ölçüldü. Kontol grubu G1, G2, G3, G4 grupları günde iki defa 5 dk ilaç solüsyonuna batırıldı ve daha sonra yapay tükürükte bekletildi. G5, G6, G7, G8'e pH siklusundan önce florürlü vernik uygulandı ve örnekler 24 saat nemli ortamda bekletildi. G9, G10, G11, G12'ye günde iki defa 3 dakika demineralizasyon işleminden önce ve sonra CPP-ACP uygulandı. Kontrol grubu hariç, diğer gruplar 5 gün pH siklusuna tabi tutuldu. Eroziv siklustan sonra örnekler iki gün boyunca remineralizasyon solüsyonunda (yapay tükürük) bekletildi. Vickers sertlik cihazı (HMV-2 series Shimadzu Corporation, Kyoto, Japonya) kullanılarak örneklerin başlangıç ve 7ci günün sonundaki son mikrosertlik ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analiz eşleştirilmiş t testi, Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi, Kruskal Wallis varyans analizi ve Mann Whitney U testi kullanılarak gerçekleşitirildi. Tüm istatistikler için anlamlılık sınırı p<0.05 olarak alındı. Bütün grupların (G5, G7, G8 hariç) başlangıç ve son mikrosertlik ölçüleri arasındaki fark anlamlı bulundu. G5, G7 ve G8 hariç tüm gruplarda daldırma siklusundan sonra mikrosertlik değerleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulundu. Bütün bu bulguların ışığında, florürlü verniğin erozyon üzerinde etkili olduğu, minenin remineralizasyonunu belirgin şekilde koruyarak dental erozyonu önlediği görülmüştür. CPP-ACP ise diş örneklerini eroziv ataklara karşı korumada başarısız bulunmuştur.
Okul çağı çocuklarında lokal anestezi uygulamasında anlat-göster-uygula yönteminin dental kaygı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Dental kaygı endişe durumu olarak tanımlanır, diş hekimi ziyareti/tedavisinden önce meydana gelir ve genellikle tüm farklı dental korkuları kapsayacak bir terimdir. Dental enjeksiyon kaygısı dental kaygının en sık bildirilen nedenidir. Diş çürüklerinin tedavisinde lokal anestezi uygulaması sıklıkla gerekmektedir. Diş hekimi ziyaretinde ise kaygıyı azaltmak adına iletişim temelli davranış rehberliği yöntemleri uygulanmaktadır. Şiddetli kaygı durumlarında ise bazı durumlarda ileri davranış rehberliği tekniklerine başvurmak gerekebilir. Bunlar içerisinde "anlat- göster- uygula" en sık kullanılan ve ebeveynlerin çoğunluğu tarafından uygulanması onaylanan bir iletişim yoludur. Çalışmamızda lokal anestezi uygulanırken anlat-göster-uygula (TSD) yöntemiyle enjektörün tanıtılmasının çocuğun kaygısı üzerine etkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya kliniğimize başvuran bukkal infiltrasyon lokal anestezisiyle diş tedavisi gerekliliği bulunan; daha önce enjeksiyonla diş tedavisi yapılmamış, acil tedavi ve özel bakım gereksinimi olmayan 17'si kız 12'si erkek 5- 7 yaş arası toplam 29 çocuk velinin onamı alınarak dahil edildi. İlk randevu alıştırma niteliğinde olup enjeksiyon gerektirmeyecek türden koruyucu işlem (fissür örtücü, flor, politür) uygulandı. Alıştırma randevusunun sonunda çocuğun sürekli kaygısı alıştırma randevusunun sonunda "klinikte diş tedavisi olan bir çocuğu çizer misin" komutuyla resimle projekte edilen HFD (Bir İnsan Çiz) skalasıyla ve ebeveyn yanıtına dayalı Çocuklarda Dişhekimliği Korkusu Alt Skalası (ÇDKAS) ile değerlendirildi. Annenin- birinci derece bakım verenin kaygısını ölçmek için Modifiye Dental Kaygı (MDAS) Ölçeği ve Dental anksiyete envanteri kısa formu (S-DAI) kullanıldı. Çocuğun tedavideki uyumu Frankl Davranış Skalası (FDS) ile değerlendirildi. Örneklemin yarısına 2. randevuda TSD davranış rehberliği ile enjektör ve ekipmanları tanıtılarak diğer yarısına 3. randevuda tanıtılarak enjeksiyon yapılıp her çocuk kendi içinde kontrollü olarak değerlendirildi. Enjektör gösterilen grupta şırınga için içi boş tüp benzetmesi yapılarak şırınga ile iğne gibi ekipmanlar çocuğun gözü önünde birleştirildikten sonra enjeksiyon işlemine geçildi. Enjeksiyon sonrası anlık kaygıyı belirlemek için çocuğa nasıl hissettiği sorularak anlık kaygı 5 adet yüz resmi içeren Yüz Görüntüsü Ölçeği (FIS) ne göre değerlendirildi. 2. ve 3. randevuların sonunda çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli kaygı ölçümü alıştırma randevusundaki gibi resim çizdirilerek yapıldı. Enjektörün saklanarak enjeksiyonun yapıldığı randevuda enjektör ve ekipmanları çocuğun görüş alanının dışında tutularak gözler kapalı biçimde uygulandı. Enjeksiyon sonrası anlık kaygıyı belirlemek için çocuğa nasıl hissettiği sorularak FIS'a göre değerlendirme yapıldı. Çocuğun anestezi uygulanan randevulardaki uyumu Modifiye Frankl Davranış Skalası (MFDS) ile anestezi uygulamasına bağlı ağrı miktarı ise enjeksiyon sırası, öncesi ve enjeksiyon sonrası video kayıtlarına bakılarak Ses-Göz-Motor (SEM) ölçeğiyle değerlendirildi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için Spearman's korelasyon testi, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U testi kullanıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistikleri medyan, min-maks, ortalama, standart sapma olarak verildi. Anlamlılık p< 0.05 düzeyinde değerlendirildi. Enjektörün gösterilip gösterilmemesine bağlı olmaksızın: 2.ve 3. randevularda; çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli dental kaygı (p=0.740), lokal anesteziye karşı davranış uyumu (p=0.085), ebeveyn yanıtına dayalı çocuğun sürekli kaygısı ve ebeveynin dental kaygısı arasındaki ilişki (p=0.585); 2. ve 3. randevulardaki enjeksiyon sırasındaki ağrı (0.471), 3. randevudaki enjeksiyon öncesi ve sonrası ağrı ilişkisi (p=0.135) anlamlı bulunmadı. 2. ve 3. randevularda anlık dental kaygı ilişkisi (r=0.491 p=0.007 orta düzey uyum), 2. randevudaki enjeksiyon öncesi ve sonrası ağrı ilişkisi (r=0.422 p=0.023 orta düzey uyum) anlamlı bulundu. 3. randevuda enjeksiyon sırasındaki ağrı değerleri enjektör ve ekipmanları gösterildiği ve gösterilmediğinde farklı bulunmadı (p=803) Cinsiyete göre değerlendirme yapıldığında ebeveyn yanıtına dayalı çocuğun sürekli kaygı (p=0.947), alıştırma randevusu çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli dental kaygı (p=0.303); enjektörün gösterilme sırasının: enjektörün ilk kez 2. randevuda gösterildiği çocuklar ile ilk kez 3. randevuda gösterildiği çocuklar arasında anlık dental kaygı (p=0.447) (p=0.731), lokal anesteziye karşı uyum (p=0.635) (p=0.106), çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli dental kaygı (p=0.317) (p=0.877), enjeksiyon sırasındaki ağrı arasında (p=0.175) (p=0.803) anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda ebeveyn kaygı düzeyinin, cinsiyetin, enjektörü gösterip göstermemenin veya gösterme sırasının kaygı düzeyine, ağrıya ve anestezi sırasındaki davranışlara etkisi olmadığı saptandı. Bu sebeple genel kanının aksine Okul çağı çocuklarında (5-7 yaş) TSD yöntemi kullanılarak enjektör gösterilerek de tedavilerin yapılabilabileceği düşüncesindeyiz Anahtar Kelimeler: Anlat-Göster-Uygula, dental kaygı, lokal anestezi, HFD, çocuk diş hekimliği
Okul öncesi çocuklarda girişimsel diş tedavisi sırasında video modelleme yönteminin dental anksiyete üzerindeki etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında 4-6 yaş grubu dental anksiyete seviyesi yüksek olan çocuk hastalarda 'video modelleme' davranış yönlendirme tekniğinin 'anlat-göster-uygula' yöntemi ile karşılaştırarak etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na ilk muayene için gelen daha önce herhangi bir dental tedavi deneyimi olmayan, tükürük stimulasyonunu etkileyen herhangi bir sistemik hastalığı olmayan, en az bir yüzlü ışınlı kompozit dolgu restorasyonu endikasyonu bulunan 4-6 yaş arasındaki Frankl davranış skalasındaki kesinlikle negatif (1) ve negatif (2) olan, toplam 44 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilme kriterlerini taşıyan hastaların her biri araştırmacı tarafından rastgele olarak çalışma ve kontrol grubuna yerleştirilmiştir. İlk muayeneden 1 hafta sonra tedavi randevusu oluşturulmuştur. Çalışma grubundaki hastalara 'anlat-göster-uygula' davranış yönlendirme tekniği kullanılarak arka diş ışınlı bir yüzlü kompozit restorasyonun yapım sürecini içeren bir video izletilirken, kontrol grubuna ise 'anlat-göster-uygula' tekniği uygulanarak arka diş ışınlı bir yüzlü kompozit dolgu restorasyonu yapılmıştır. İlk muayene, tedaviden önce ve tedaviden sonra olmak üzere; hastalara, Facies Image Scale (FIS) ve Venham Picture Test (VPT) anksiyete skalaları uygulanmıştır. Aynı zamanda, tedavi öncesi ve sonrası toplanan tükürük örneklerinde alfa amilaz (α-amilaz) ve kortizol parametreleri incelenmiştir. Bu randevuda, hastalara arka diş ışınlı bir yüzlü kompozit dolgu restorasyonu uygulaması öncesinde tekrar anksiyete ölçekleri (FIS, VPT) uygulanıp uyarılmamış tam tükürük örneği alınmıştır. Çalışma grubuna 'anlat-göster-uygula' davranış yönlendirme tekniğinden yararlanarak oluşturulan video ile 'video modelleme' tekniği uygulanmıştır. Kontrol grubundaki hastaların ikinci ziyaretinde yalnızca 'anlat-göster-uygula' davranış yönlendirme tekniği uygulanmıştır. Araştırma bulgularımıza göre her iki grupta da tedavi sonrası fizyolojik parametreler (kortizol, α-amilaz) değerlendirildiğinde anksiyete düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Her iki grupta da tedavi öncesine göre tedavi sonrası kortizol seviyeleri azalmış olsa da bu fark istatiksel olarak anlamlı değildir. Çalışma grubunda tedavi öncesine göre tedavi sonrası α-amilaz seviyeleri artmış, kontrol grubunda ise α-amilaz seviyeleri azalmıştır. Her iki grupta da; ilk muayene, tedavi öncesi ve tedavi sonrası FIS skorlarında görülen düşüş yönündeki değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca kontrol grubunda; tedavi öncesine göre tedavi sonrası FIS skorlarında görülen düşüş de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p:0.049; p<0.05). Gruplar arasında ilk muayene, tedavi öncesi ve tedavi sonrası VPT skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Sonuç olarak; 'video modelleme' davranış yönlendirme tekniği uygulanan çocukların dental anksiyete seviyelerinin, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın bulunmadığı belirlenmiştir. Araştırmamızın bulgularına göre projektif dental anksiyete ölçekleri (FIS), (VPT) ve fizyolojik ölçeklerin (tükürük kortizol ve α-amilaz) birbiriyle uyumlu olmasa da dental anksiyetenin belirlenmesinde birlikte kullanılması araştırmanın değerini artırmaktadır. Çalışmada kullanılan her iki teknikte de tedavi sonrası tükürük kortizol değerlerinde, FIS ve VPT ölçeklerinde benzer düşüş gözlemlenmiştir. Bu da her iki yöntemin de hastalarda anksiyeteyi azaltabileceğini göstermektedir. Fakat her iki teknik arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Bu çalışma her iki yöntemin de çocuklarda dental anksiyeteyi yönetmede etkili olabileceğini, ancak tercih edilen yöntemin duruma ve çocuğun bireysel özelliklerine bağlı olarak değişebileceğini ortaya koymaktadır. Hem anlat-göster-uygula hem de video modelleme, çocukların tedavi sürecine daha rahat bir şekilde adapte olmalarını sağlamak için kullanılabilecek yöntemlerdir.
Türk çocuklarında tükürük antimikrobiyal peptitleri ile şiddetli erken çocukluk çağı çürüklerinin ilişkisinin değerlendirilmesi
Erken çocukluk çağı çürüğü (EÇÇ), küçük yaştaki çocuklarda çok sık görülen ve çeşitli problemlere yol açan enfeksiyöz bir hastalıktır. Çocuklarda çürük riskinin erken dönemde belirlenip, çürükler oluşmadan önlenmesi ve ilerleyen dönemlerde meydana gelebilecek çürüklerin engellenmesi açısından büyük önem taşır. Günümüzde, tükürükte bulunan antimikrobiyal peptitlerinin çürük riskine etkisi, merak edilen güncel bir konu haline gelmiştir ve bu konuda çocuklar üzerinde yapılan sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda 3-6 yaş arasında şiddetli erken çocukluk çağı çürüğü (Ş-EÇÇ) bulunan ve diş çürüğü bulunmayan toplam 50 çocuğun tükürük katelisidin (LL-37), histatin-5 (HST-5), insan beta-defensin-3 (hBD-3) peptit seviyeleri ile tükürük Streptococcus mutans ve Candida albicans seviyeleri karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda Ş-EÇÇ bulunan 25 çocuk çalışma grubuna, diş çürüğü bulunmayan 25 çocuk da kontrol grubuna dahil edildi ve çocukların ağız içi muayeneleri yapılarak, çürük, kayıp ve dolgulu diş sayısı (dmft) (decayed missing filling teeth) ve ICDAS (Uluslararası Çürük Belirleme ve Değerlendirme Sistemi) skorları kaydedildi. Velilere çocuklarının beslenme alışkanlıkları, oral hijyen alışkanlıkları, sosyoekonomik faktörleri ve çocuğun doğumu ile faktörleri değerlendiren anket soruları uygulandı. Ayrıca diş çürüğüne bağlı yaşam kalitesini değerlendiren Erken Çocukluk Çağı Ağız Sağlığı Etki Ölçeği (ECOHIS) uygulandı. Her iki gruptaki çocuklardan toplanan stimüle edilmemiş tükürükteki katelisidin LL-37, HST-5, hBD-3 antimikrobiyal peptit, Streptococcus mutans ve Candida albicans seviyeleri, tükürük pH'ı ve tamponlama kapasitesi incelenmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanıldı. Yapılan analizler sonucu tükürük parametreleri incelendiğinde, çalışma grubunda tükürük Streptococcus mutans ve Candida albicans seviyeleri kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Tükürük LL-37, hBD-3 ve HST-5 antimikrobiyal peptit seviyeleri kontrol grubunda çalışma grubuna kıyasla yüksek bulunmuştur ve ancak sadece LL-37 seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Tükürük LL-37 peptit seviyeleri ile Streptococcus mutans ve Candida albicans seviyeleri arasında anlamlı düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. HST-5 ve hBD-3 peptit seviyeleri ile Streptococcus mutans ve Candida albicans seviyeleri arasında anlamlı ilişki tespit edilmemiştir. Tükürük pH seviyelerinde gruplar arası anlamlı fark bulunmamıştır. Tükürük tamponlama kapasitesi çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır. Tükürük pH ve tamponlama kapasitesi ile dmft skorları, tükürük Streptococcus mutans ve Candida albicans seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Anket verileri değerlendirildiğinde gruplar arasında doğumla ilgili faktörler, sosyoekonomik faktörler, beslenme alışkanlıkları ve oral hijyen alışkanlıkları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu faktörler ile dmft skorları arasında da anlamlı fark gözlenmemiştir. Sadece günde 3'ten sık şeker içeren yiyecek veya içecek tüketimi, çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ayrıca ilk dişin sürmesinden itibaren diş fırçalama durumu, çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Beslenme alışkanlıkları ve oral hijyen alışkanlıkları ile tükürük Streptococcus mutans ve Candida albicans seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sadece çalışma ve kontrol grubunda günde 3'ten fazla şeker içeren yiyecek ya da içecek tüketen tüm çocuklarda, tükürük Streptococcus mutans seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışma grubunda ECOHIS skorları kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur ve ECOHIS skorları ile dmft skorları arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyon tespit edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamız antimikrobiyal peptitlerin EÇÇ'ye karşı koruyucu bir faktör olabileceğini konusunda fikir oluştursa da tükürük antimikrobiyal peptitlerinin çürük biyobelirteci olarak kullanılabilmesi ve modülasyonlarının terapötik fayda sağlayıp sağlamadığının doğrulanması için daha geniş popülasyonlarda gerçekleştirilecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Erken çocukluk çağı çürüğü, Histatin-5, Beta-defensin-3, Katelisidin LL-37, Streptococcus mutans, Candida albicans
Okul çağı çocuklarında uyku bozukluklarının ve tükürük parametrelerinin diş çürüğü ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Diş çürüğü, dünya çapında çocuklarda prevalansı en yüksek hastalıklardan biridir. Diş çürüğünün oluşabilmesi için gerekli temel faktörlerin yanında tükürük yapısı, konakla ilgili faktörler, diyet alışkanlıkları, oral hijyen alışkanlıkları gibi ikincil faktörler de oldukça etkilidir. Bu çalışmanın amacı, okul çağındaki çocuklarda ileri düzey çürükler ve periodontal durum ile tükürük akış hızı, pH, tamponlama kapasitesi, melatonin, kortizol, IL-6, TAS, TOS, OSİ seviyesi ve uyku problemleri ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda ileri düzey çürükleri (ICDAS kodu 5 ve 6) bulunan, 6-12 yaş arası 39 çocuk (17 kız, 22 erkek) çalışma grubuna, çürüksüz veya başlangıç ile orta düzey çürükleri (ICDAS kodu 0, 1, 2, 3, 4) bulunan 6-12 yaş arası, 34 çocuk (20 erkek, 14 kız) kontrol grubuna dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm çocukların dmft indeksi skoru, plak indeksi skoru, gingival indeks skoru ve sondalamada kanama indeksi skoru kaydedilmiştir. Tükürük akış hızı, Ph, tamponlama kapasitesi, melatonin, kortizol, IL-6, TAS, TOS, OSİ düzeylerinin ölçülmesi amacıyla tüm çocuklardan uyarılmamış tükürük örneği toplanmıştır. Uyku problemlerinin değerlendirilmesi için çocukların ebeveynlerine Çocuklar İçin Uyku Bozukluğu Ölçeği (ÇUBÖ) uygulanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanılmıştır. Niceliksel verilerin karşılaştırılması için normal dağılım gösteren parametrelerin iki grup arası karşılaştırmalarında Student t testi, normal dağılım göstermeyen parametrelerin iki grup arası karşılaştırmalarında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Çalışma grubunun dmft ve çürük sayısı, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışma grubunun gingival ve sondalamada kanama indeksi skoru kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha yüksek bulunmuştur (p < 0.05). Çalışma ve kontrol grubu arasında plak indeksi skoru, ÇUBÖ skoru, tükürük pH, akış hızı, tamponlama kapasitesi, melatonin, kortizol, IL-6 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Çalışmamızın sonucunda çocuklarda ÇUBÖ skorları, tükürük parametreleri ve ileri düzey diş çürükleri arasında anlamlı ilişki bulunmamış olsa da uyku bozukluklarının, sirkadyen ritme sahip tükürük salgısınının fiziksel ve kiyamsal yapısına olan etkilerinin ortaya konulması, biyolojik saatin düzenlenmesini sağlayan ve önemli bir antioksidan olan melatoninin diş çürükleri açısından koruyucu etkisinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi, ayrıca sirkadyen ritim değişikliklerinden etkilendiği düşünülen tükürük kortizol, IL-6, TAS, TOS, OSİ değerlerinin diş çürükleri için risk faktörü olup olmadığının daha iyi anlaşılması için bu alanda daha büyük örneklem sayısı ve farklı yaş grupları ile gerçekleştirilecek çalışmalara ihtiyaç vardır.
Süt azı dişlerine uygulanan bioflex ve zirkonyum kuronların fiziksel özelliklerinin in vitro olarak karşılaştırılması
Daha sonra doldurulacaktır.
Propolis ve hypericum perforatum özütünün kavite dezenfektanı olarak uygulanmasının ardından rezin esaslı fissür örtücünün fiziksel özellikleri üzerine etkisinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Koruyucu tedaviler kapsamında yaygın olarak kullanılan pit ve fissür örtücülerle çocuk ve gençlerde çürük gelişiminin önlenmesi ve başlangıç lezyonlarının durdurulması hedeflenmektedir. Fissür örtücü uygulanırken öncelikle diş yüzeyinden bakteri plağı uzaklaştırılmalıdır. Bunun için bazı farklı yüzey temizleme teknikleri uygulanmaktadır. Ancak yine de rezidüel bakteriler pit ve fissürlerde var olabilmektedir. Pit ve fissürlerde mekanik temizleme sonrası kalan bakterileri elimine etmek için kavite dezenfektanı kullanmak uygundur. Bu tez çalışması, fissür örtücü materyalinin uygulanmasından önce propolis ve hypericum perforatum özütünün kavite dezenfektanı olarak kullanımının fissür örtücü materyalin fiziksel özellikleri üzerine etkilerini karşılaştırmalı olarak araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmamızda fissür örtücü materyal yerleştirilmeden önce dezenfeksiyon amaçlı propolis, hypericum perforatum özütü ve klorheksidin uygulamalarının mineye olan bağlanma dayanımı ve mikrosızıntı miktarlarına etkileri in vitro şartlarda insan yirmi yaş dişleri kullanılarak araştırılmıştır. Bağlanma dayanımını değerlendirmek için makaslama test yöntemi ve mikrosızıntı miktarını değerlendirmek için boya penetrasyonu yöntemi seçilmiştir. Negatif kontrol grubu örneklerine dezenfeksiyon yapılmamıştır. Pozitif kontrol grubuna klorheksidin ile dezenfeksiyon, deney grubu örneklerine fissür örtücüden önce propolis ile dezenfeksiyon, hypericum perforatum ile dezenfeksiyon uygulanmıştır. Makaslama bağlanma dayanımı testi için fissür örtücü materyal 3 mm çapında, 2 mm yüksekliğinde hazırlanan plastik tüpler yardımıyla uygulanmıştır. Örneklere 1 mm/dk sabit hızda kopma meydana gelinceye kadar kuvvet uygulanmış, kırılan örnek yüzeyleri stereomikroskop altında incelenerek adeziv, koheziv, miks tip olarak gruplandırılmıştır. Makaslama bağlanma dayanımı testi için kullanılan gruplar, mikrosızıntı testi için de oluşturulmuştur. 3. molar dişlerin oklüzal yüzeylerine fissür örtücü uygulanmıştır. Dişler 500 kez termal siklusun ardından, %0.5 metilen mavisi solüsyonunda 24 saat bekletildikten sonra, kesit alma cihazı ile örneklerden bukkolingual yönde üçer adet kesit alınmıştır. Alınan kesitler stereomikroskopta X40 büyütmede incelenmiştir. Fissür örtücü yerleştirilmeden önce propolis ve hypericum perforatum uygulanması makaslama bağlanma dayanımını adeziv ve koheziv kırılma tipi gösteren örneklerde etkilememiştir. Miks kırılma tipi gösteren örneklerin gruplara göre ortalama MPa değeri anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). Propolis uygulanması miks kırılma tipi gösteren örneklerde, negatif kontrol grubuna göre makaslama bağlanma dayanımını artırmıştır. Hypericum perforatum uygulanması miks kırılma tipi gösteren örneklerde hem negatif kontrol grubu hem de pozitif kontrol grubuna göre makaslama bağlanma dayanımını artırmıştır. Mikrosızıntı sonuçlarına göre fissür örtücü yerleştirilmeden önce propolis ve hypericum perforatum uygulanan deney grupları ile kontrol grupları arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmamıştır (p>0.05). Dezenfeksiyon amaçlı Propolis ve Hypericum Perforatum özütü kullanılması rezin esaslı fissür örtücünün fiziksel özelliklerini etkilememiştir. Antimikrobiyal özellikli bu doğal maddelerin kavite dezenfektanı olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Ancak diş hekimliğinde kullanılması ve standardize edilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyacımız vardır. Anahtar Sözcükler: Bağlanma dayanımı, propolis, hypericum perforatum, mikrosızıntı, pit ve fissür örtücü
Çocuk hastalarda değişik konsantrasyonlarda kullanılan sedasyon ajanlarının anksiyete üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu tez çalışmasının amaçları şunlardır; çocuk hastalarda farklı intravenöz ajanlar kullanılarak yapılan derin sedasyon uygulamalarından sonra tükürük kortizol seviyeleri ölçülerek çocukların anksiyete düzeyindeki değişikliklerin değerlendirilmesi ve kullanılan farklı sedasyon ajanlarının klinik etkinliklerinin, operasyon sırasındaki komplikasyonlarının, derlenme sürelerininin ve yan etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Materyal-Metod: Bu klinik çalışmaya 3-7 yaş arası, yüksek anksiyeteye sahip 69 sağlıklı çocuk hasta dâhil edilmiştir. Hastalar, kullanılan sedasyon ajanlarına göre 3 gruba ayrılmıştır; Grup 1'e (23 hasta) Propofol, grup 2'ye (23 hasta) 1:3 oranında Ketofol ve grup 3'e ise (23 hasta) 1:4 oranında Ketofol sedatif ajanları uygulanmıştır. Hastaların anksiyete seviyeleri ilaç uygulaması öncesi ve sonrasında, FIS ve tükürük kortizol seviyeleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Hastaların vital bulguları ve sedasyon derinliği 5 dk aralıklarla kaydedilmiştir. Hastaların işlem sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonları ve derlenme süreleri hasta takip formuna kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: İşlem öncesi ile karşılaştırıldığında işlem sonrası projektif skala FIS'ta anksiyete seviyeleri anlamlı bir değişiklik göstermedi (p>0,05). Sedasyon uygulamalarından sonra tükürük kortizol seviyeleri grup 2 (p=0,000) ve grup 3'teki (p=0,003) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede artış göstermiştir. Vital bulgular, sedasyon derinliği, operasyon süresi ve postoperatif komplikasyonlar karşılaştırıldığında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p<0,05); peroperatif dönemdeki komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edildi. Lokal anestezi enjeksiyonu ağrısının grup 1'de (p=0,025), satürasyon düşmesinin ise grup 3'te (p=0,05) diğer gruplara göre görülme sıklığının istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Derlenme süreleri kıyaslandığında; Grup 2'de yer alan olguların derlenme sürelerinin, Grup 1 (p=0,000) ve Grup 3 (p=0,001)'te yer alan olguların derlenme sürelerinden istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Mevcut çalışmanın sonuçlarına göre; Propofol, Ketofol 1:3 ve Ketofol 1:4 infüzyonu dental sedasyon uygulamalarında ciddi bir komplikasyona neden olmadan etkili bir sedasyon sağlamaktadır. Propofol sedasyon uygulamaları ile karşılaştırıldığında, Ketofol karışımı ile yapılan sedasyon uygulamalarının çocuklarda anksiyeteyi daha çok artırdığı sonucuna ulaşılabilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Derin sedasyon, Ketofol, Propofol, Tükürük Kortizolü
Süt dişlerinde nanoteknolojik ürünler ile bitkisel kaynaklı ajanların remineralizasyon etkinliğinin ı̇n-vitro olarak ı̇ncelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; süt dişi başlangıç mine çürüklerinde kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfat (CPP-ACP), nanohidroksiapatit (nHA), biyoaktif cam gibi nanoteknolojik ürünler ile kakao, propolis, üzüm çekirdeği özü, biberiye ve zencefil gibi bitkisel kaynaklı ajanların remineralizasyon etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 80 adet süt dişi mine örneği; sağlam mine, çürük grubu, CPP-ACP, nHA, biyoaktif cam, kakao, propolis, üzüm çekirdeği özü, biberiye, zencefil olarak 10 gruba ayrıldı. Başlangıç mine çürüğü oluşturmak için grup 1 hariç diğer gruplar 72 saat boyunca demineralizasyon solüsyonunda bekletilip ardından 7 gün boyunca pH siklusuna tabi tutuldu. Grup 1 ve 2 hariç diğer gruplardaki dişlere remineralizasyon materyalleri 4 dk süreyle 7 gün boyunca uygulandı. Ardından tüm dişlere SEM/EDX analizi yapıldı. Veriler IBM SPSS V23 paket programı ile analiz edildi. Kruskal Wallis, Dunn ve Tukey HSD testleri kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Önem düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: SEM görüntüleri incelendiğinde, çalışmamızda kullanılan bütün remineralizasyon materyallerinin deney yüzeyinde kalsifiye çökeltiler oluşturduğu gözlendi. EDX analizinde Ca/P oranları incelendiğinde, CPP-ACP grubunun remineralizasyon etkinliği sağlam mine grubuna göre anlamlı bir farklılık bulunurken (p<0,05) CPP-ACP, nHA, biyoaktif cam ve biberiye grubunun remineralizasyon etkinliği çürük grubuna göre anlamlı bir farklılık bulundu (p<0,05). Remineralizasyon materyallerinin birbirleri ile aralarında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,5). Sonuç: Süt dişlerinde en homojen SEM görüntüsünün üzüm çekirdeği özüne ait olduğu tespit edilmiştir. Kullandığımız tüm materyallerin süt dişi minesinde remineralizasyon etkinliği gösterdiği görülmüştür. Ancak CPP-ACP, nHA, biyoaktif cam ve biberiyenin minedeki Ca/P oranını daha fazla yükselttiği tespit edilmiştir. Çocuklarda yaygın görülen mine çürüklerinde bitkisel ajanların remineralizasyonda faydalı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kakao, üzüm çekirdeği özü, biberiye, zencefil, SEM/EDX
COVID-19 pandemisinin normalleşme döneminde Türkiye'de çalışan çocuk diş hekimlerinin klinik davranışlarının araştırılması
Amaç: Çalışmamızda COVID-19 pandemisinin yeni normalleşme dönemi ile birlikte çocuk diş hekimlerinin klinik tutum ve davranışlarının araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamız Türkiye'de çalışan çocuk diş hekimliği uzmanları ve bu bölümde uzmanlık eğitimi almakta olan katılımcılar arasında anket olarak düzenlendi. Beklenen ön şartın, testin tamamının eksiksiz cevaplandırılması olan çalışmamıza çevrimiçi ortamda toplamda 256 kişi katılım göstermiştir. Bulgular: Çocuk diş hekimleri ve yardımcı personellerinin kişisel koruyucu ekipman kullanımına dikkat ettikleri ve hasta bakılan ortamda gerekli önlemleri aldıkları görüldü. Cinsiyete göre kadınlarda ve 30 yaş altında olan çocuk diş hekimlerinde kaygı düzeylerinin azaldığı gözlemlendi. Daha az aerosol üretiminin olduğu tedavi yöntemlerinden olan ART uygulamasının çocuk diş hekimlerince daha çok tercih edildiği özellikle üniversite ve devlet hastanelerinde daha çok uygulandığı görüldü. Sonuç: Çocuk diş hekimliği ile birlikte diğer uzmanlık dalları ve pratisyen diş hekimlerinin bu süreçteki klinik tutum ve davranışlarının araştırıldığı, daha geniş katılımcı popülasyonların olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır.
Farklı fiberle güçlendirilmiş kompozit rezinler ile tedavi edilen kök kanal tedavili maksiller kesici dişlerde oluşan stres dağılımının sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, maksiller kesici dişte horizontal ve oblik iki farklı kırık tipine sahip diş modellerinde farklı fiberle güçlendirilmiş kompozit rezin (FGKR) restorasyonlarının fonksiyonel kuvvetler altında oluşturduğu stresin sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemiyle değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kök gelişimi tamamlanmış bir maksiller kesici diş mikrobilgisayarlı tomografi cihazında taranmıştır. Elde edilen bilgilerle üç boyutlu kök gelişimi tamamlanmış maksiller kesici diş modeli oluşturularak, horizontal ve oblik kırığa sahip iki farklı grup oluşturulmuştur. Örnek model esas alınarak, kök kanal tedavisi yapılmış horizontal ve oblik kırık hattı oluşturulmuş, maksiller kesici diş modelleri farklı FGKR ile restore edilerek üç boyutlu olarak simüle edilmiştir. Ardından dişlerde fonksiyonel kuvvet altında oluşan stresler SEA yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bulgular: FGKR kullanılan modellerde kök dentininin servikal bölgesi ve restoratif materyalde oluşan stresler azalmıştır. Tüm modeller incelendiğinde hem kök dentininin servikal bölgesinde hem de restoratif materyalde en yüksek stres değerleri yalnızca kompozit rezin kullanılan modellerde görülmüştür. En düşük stres değerleri ise prefabrik uzun cam fiber post kullanılan modellerde görülmüştür. Horizontal kırık hattına sahip olan modellerde oblik kırık hattına sahip modellere göre oluşan streslerin daha fazla olduğu görülmüştür. Sonuç: Kron fraktürüne sahip dişlerde FGKR kullanımı hem kök dentininin servikal bölgesinde oluşan stresleri hem de restoratif materyaldeki stresleri azaltmaya yardımcı olacaktır. FGKR ile restore edilen modeller daha az stres oluşturarak diş yapısını daha fazla güçlendirmiştir. Anahtar Sözcükler: FGKR, SEA, nanofil kompozit, post, komplike kron kırığı
Lezyonlu ve sağlıklı alt daimi 1. büyük azı dişlerine ait trabeküler kemik bölgesinin yaş ve cinsiyete göre fraktal analizlerinin panoramik radyografi görüntüleri üzerinde değerlendirilmesi
Amaç: Diş hekimliğinde radyografilerin değerlendirilmesi tanı, tedavi planı ve dental işlemlerin başarısı için önemli bir prosedürdür. Son yıllarda patolojilerin ve hastalıkların, çene kemiklerinin trabeküler yapısında meydana getirdiği değişiklikleri incelemek için fraktal analiz yöntemi sıklıkla kullanılmaktadır. Fraktal analiz sonucu elde edilen verilerin, kemik yoğunluğundaki değişimler ile ilişkilendirildiği ve kemikteki mineral kaybını yansıttığı belirtilmektedir. Bu çalışmanın amacı, panoramik radyografileri kullanarak periapikal lezyonlu ve sağlıklı alt daimi 1. büyük azı dişlerinin trabeküler kemik fraktal boyut değerlerini yaş ve cinsiyete göre değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na 2022 yılında başvuran 6-16 yaş arasındaki toplam 216 hastanın panoramik radyografileri retrospektif olarak incelendi. Her bir dijital panoramik radyografi üzerinde iki ayrı bölgeden (periapikal lezyonlu ve sağlıklı 1. büyük azı dişinin apeksindeki trabeküler kemik bölgesinden), 25x25 piksel boyutunda belirlenen ROI'lere, ImageJ programı kullanılarak fraktal analiz uygulandı ve fraktal boyut hesaplamaları yapıldı. Gerekli istatistiksel analizler yapıldı. Önem düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Çalışma sonuçlarına göre lezyonlu bölgenin fraktal boyut değeri ortalaması 1,106 iken, sağlıklı bölgenin fraktal boyut değeri ortalaması 1,116'dır. Lezyonlu ve sağlıklı grubun fraktal boyut değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Fraktal boyut değerleri ile yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmedi (p>0,05). Sonuç: Fraktal analiz güvenilir bir yöntem olmasına rağmen, araştırmacılar arasında fikir birliği sağlanabilmesi için histolojik ve klinik parametrelerin yürütülen çalışmalara entegre edilmesi büyük bir öneme sahiptir. Anahtar Sözcükler: Periapikal Lezyon, Panoramik Radyografi, Fraktal Analiz, ImageJ, ROI
Farklı fiberle güçlendirilmiş kompozit rezinlerin bulk fill kompozit rezinin eğme direncine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir bulk fill kompozit rezin materyalinin farklı fiberle güçlendirilmiş kompozit rezinler (FGKR) ile güçlendirilmesinin eğme direncine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Eğme direnci testi için standartlara uygun olarak 4x4x8 mm boyutunda polimetil metakrilat (PMMA) bloklar kullanılarak 60 örnek hazırlandı ve örnekler dört çalışma grubuna [Bulk Fill Kompozit Rezin (Grup 1), Bulk Fill Kompozit Rezin + Örgü Yapıda Cam Fiber (Grup 2), Bulk Fill Kompozit Rezin + Leno Dokuma Yapıda Polietilen Fiber (Grup 3), Bulk Fill Kompozit Rezin + Kısa Cam Fiber Takviyeli Kompozit Rezin (Grup 4) ] ayrıldı. Örnekler 24 saat 37 °C de distile suda bekletilerek, Universal Test cihazı ile üç nokta eğme testine tabi tutuldu. Veriler istatistiksel olarak Mann-Whitney U ve Kruskal Wallis-H testleri kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Ortalama eğme direnç değerleri Grup 1, 2, 3 ve 4'te sırasıyla 654,72 Newton (N), 682,33 N, 643,87 N ve 1003,91 N bulundu. Kısa cam fiber takviyeli kompozit rezin + bulk fill kompozit rezin grubunun eğme direnci üzerine etkisi diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p>0,05). Diğer gruplar arasında eğme direnci bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Bu in vitro çalışmanın sınırları içerisinde, kısa cam fiber takviyeli kompozit rezinin kaide materyali olarak bulk fill kompozit rezinin eğme direncini arttırdığı sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: Aşırı Madde Kaybı, Bulk Fill Kompozit Rezin, FGKR, Fiber, Üç Nokta Eğme Testi
Özel bakım gereksinimi olan çocuklarda ağız ve diş sağlığı parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Tez çalışmasının amacı Diyarbakır ili merkez ilçelerinde yer alan özel eğitim kurumlarında eğitim gören 6-16 yaş arası özel bakım gereksinimi olan çocukların çürük durumunu, plak varlığını, maloklüzyonları ve büyükazı-keser hipomineralizasyon durumunu inceleyip oral sağlıkları konusunda tespit çalışması yapmak ve farkındalık sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma merkez ilçelerde yer alan rastgele seçilmiş olan 10 özel eğitim kurumunda yapılmıştır. Toplamda 368 çocuğun katılımı olup, katılımcıların yaşları 6-16 arasında ve genel yaş ortalaması 9,61'dir. Katılımcıların 196'sı mental retarde, 51'i down sendromu, 121'i otizm spektrum bozukluğuna sahiptir. Araştırmamızda ağız içi bulgularının işlendiği muayene formu bulunmaktadır. Çalışmamızın klinik inceleme bölümünde; DMFT/dmft, plak indeksi, kapanış ilişkileri, büyük azı-keser hipomineralizasyon varlığı bulguları bulunmaktadır. Elde edilen veriler SPSS v21 paket programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmamızın sonuçlarına göre ortalama DMFT/dmft değeri 5,64'tür, ortalama plak indeksi değeri 1,37'dir. Çalışmaya katılanların %78,26'sı Sınıf I, %11,14'ü Sınıf II ve %10,6'sı ise Sınıf III'tür. Çalışmaya katılanların %98,64'ünde BAKH yok ve %1,36'sında BAKH vardır. Otizm ve mental retarde olanların DMFT değeri Down sendromu olanlara göre anlamlı derecede düşüktür. Otizm ve mental retarde olanların plak indeksi Down sendromu olanlara göre anlamlı derecede düşüktür. Down sendromlu olanların %56,86'sı, mental retarde olanların %80,61'i ve otizm olanların %83,47'sinin oklüzyonu Sınıf I iken; Down sendromlu olanların %33,33'ü, mental retarde olanların %7,14'ü ve otizm olanların %6,61'inin oklüzyonu Sınıf III'tür. Sonuç: Çalışmamızda özel bakım gereksinimi olan çocukların genel olarak oral hijyenlerinin kötü olduğu ve ebeveynlerinin/bakıcılarının yeterli farkındalığa sahip olmadığı tespit edilmiştir. Mevcut çalışma popülasyonunda çürük indeksi, plak indeksi yüksek bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Çürük, DMFT, Plak İndeksi, Maloklüzyon, BAKH, Mental Retarde, Down Sendromu, Otizm
9-16 yaş grubu çocuklarda persiste süt dişlerinin klinik durum ve dağılımlarının radyografik olarak incelenmesi
Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, persiste süt dişlerinin (PSD), diş gruplarına ve cinsiyete göre dağılımlarını ve klinik durumlarını değerlendirerek, tedavi planlamalarına rehberlik yapabilmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine tedavi amacıyla başvuran 9-16 yaş grubu arasındaki hastalardan alınan panoramik radyografiler kullanıldı. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uygun olan hastalara ait 9,028 radyograf tarandı. Persiste süt dişi bulunan 379 hastaya ait radyografiler 2. kez incelenerek bulgular not edildi. Hastalar, cinsiyet, PSD sayısı, altında daimi diş mevcudiyeti, çürük, restorasyon, kök kanal tedavisi, apikal lezyon, kök rezorpsiyonu varlığı, infraoklüzyonda olup olmadığı ve komşu dişlerle ilişkisi değerlendirildi. Elde edilen veriler Lisanslı IBM SPSS 21 programı ile analiz edildi. Değişkenlerin grupları arasındaki ilişkiler incelenirken Ki-kare analizi uygulandı. Sonuçlar yorumlanırken, p<0,05 ise anlamlı bir ilişkinin olduğu, p>0,05 olduğunda ise anlamlı bir ilişkinin olmadığı belirtildi. Bulgular: Bu çalışmada, süt dişlerinin persiste kalmasının en yaygın nedeninin altında daimi diş jermi yokluğu olduğu, bunu daimi dişlerin gömülü kalması, anormal konumu ve geç sürmesinin takip ettiği görüldü. En sık görülen persiste süt dişlerinin alt ikinci süt azı dişleri olduğu, bu dişleri maksiller süt kaninlerin izlediği belirlendi. Kadınların erkeklerden, mandibulanın maksilladan ve çenelerde sol tarafın sağ taraftan daha çok etkilendiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda elde edilen sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda PSD'lerin tedavi seçenekleri açısından, bir çoğunun normal oklüzyonda fonksiyon görmesi, prognozunun ileri yaşlarda da kabul edilebilir olması gibi nedenlerle bu dişlerin tedavi planlamasında dental arkta kontrollü bir şekilde tutulmaları tercih edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Persiste süt dişi, konjenital diş eksikliği, dental anomali
El bilek ve panoramik radyografik verilerle farklı yaş tayini metotları kullanılarak elde edilen tahmini yaşın kronolojik yaşla karşılaştırılması
Amaç: Yaş tayini; tanı, tedavi planlaması ve yasal süreçler açısından klinik ve adli diş hekimliğinde önemli rol oynamaktadır. Amacımız Cameriere açık apeks, Demirjian, Greulich &Pyle (GP) el bilek atlası ve Cameriere el bilek metotları ile elde edilen tahmini yaşların bölgemiz çocuklarının kronolojik yaşları ile olan uyumunun karşılaştırıp hangi yöntemin kronolojik yaşa en yakın sonucu, en kolay şekilde verdiğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2013-2019 arasında Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne ortodontik tedavi amacıyla başvurmuş 8-16 yaş arası 300 (150 kadın, 150 erkek) hastanın rutin muayeneleri için çekilmiş olan panoramik ve el-bilek grafileri kullanılmıştır. Kemik yaşı, Cameriere el bilek yöntemi ve GP atlası kullanılarak el bilek grafilerinden; diş yaşı ise Demirjian ve Cameriere metotlarından yararlanılarak panoramik radyografiler üzerinde ölçülmüştür. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics Version 21 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular:Tüm çalışma grubu değerlendirildiğinde bireylerin kronolojik yaşlarına göre; GP, Cameriere El bilek ve Demirjian metotları kullanılarak bulunan sonuçlar sırasıyla 0.22 yıl, 0.55 yıl ve 0.61 yıl daha büyük bulunurken Cameriere açık apeks yöntemiyle 0.72 yıl daha küçük hesaplanmıştır(p<0.005). Cameriere açık apeks ve Demirjian yöntemleri birlikte kullanıldığında hesaplanan yaşlar, cinsiyete bakılmaksızın kronolojik yaşla uyumluluk göstermiştir(p>0.005). Sonuç: Ülkemiz çocuklarında yaş tayini için uygun bir atlasın oluşturulması amacıyla en kısa zamanda büyük çaplı çalışmalara başlanması gerektiği; kısa vadeli çözüm olarak ise uluslararası kabul görmüş metotların ve atlasların ülkemiz çocukları için uygunluğunun saptanarak bu yöntemlerde gerekli modifikasyonlar yapıldıktan sonra kullanılmasının uygun olacağı düşünüldü.
8-12 yaş arası çocuklarda birinci büyük azı dişinin çekim sonuçlarının radyografik ve klinik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Birinci büyük azı dişlerinin çekim sonuçlarının, klinik ve radyografik faktörlere bağlı olarak değerlendirilmesi ve hekimlere kontrollü çekim ile ilgili ön bilgi sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 8-12 yaş grubu arasında, bir ya da daha fazla birinci büyük azı dişinin çekimi yapılmış, 137 çocuk hasta (63 kız, 74 erkek) üzerinde gerçekleştirilmiştir. 'Erken', 'ideal' ve 'geç' grubunu temsil eden hastalarda, cinsiyet, dişin çekildiği yaş, çekimin yapıldığı yıl ile değerlendirme yapılan yıl arasındaki zaman farkı, dişlerin bulunduğu ilgili çene(alt/üst), üçüncü azı dişi varlığı (+,-), alt İBA ve ikinci premoların çekim esnasındaki angulasyonu, boşluk kapanma miktarı ve posterior çapraşıklık durumu ile ilişkisi incelenmiştir. Bununla birlikte çekim sonrası BBA dişinin yerini alan İBA çürük durumunun ve çekilen dişin yerini alan İBA dişinin ark üzerindeki pozisyonunun klinik olarak değerlendirilmesi yapılmıştır. Bulgular: İBA furka gelişim evre durumuna göre 'erken', 'ideal' ve 'geç' dönemde çekimi yapılan dişler ile cinsiyet, hastanın diş çekim yaşı, alt çenedeki boşluk kapanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). İBA'nın çürük durumu, üst çenedeki boşluk kapanma durumu, çekimin yapıldığı yıl ile değerlendirme yapılan yıl arasındaki zaman farkı ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Dişin çekildiği ilgili çene ile İBA dişin yönelimi, boşluk kapanma durumu, posterior çapraşıklık durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Çene ayrımı gözetmeksizin çekimden önce 8 nolu diş varlığı durumu ile boşluk kapanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Çekimden önce 8 nolu diş varlığı durumu ile İBA dişin yönelim durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamaktadır (p>0,05). Posterior çapraşıklık durumu, İBA dişin yönelimi ile boşluk kapanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Sonuç: Radyografik prognostik faktörlerden dört faktörün bir veya daha fazlasının bir arada bulunması, boşluğun daha iyi kapatılması ile ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: birinci büyük azı, kontrollü çekim, radyografik değerlendirme, çekim sonuçları
Diş hekimlerinin çocuk istismarı ve ihmali konusundaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi ve farkındalık yaratılması
Amaç: Bu çalışma, Türkiye'de bulunan diş hekimlerinin çocuk istismar ve ihmali (Çİİ) konusundaki bilgi düzeyleri ve tutumlarının değerlendirilmesi ve değerlendirme sonunda verilen bilgilendirme broşürü ile diş hekimlerinin farkındalığının arttırılmasını amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı tipteki çalışma 2020 yılında Türkiye'de yapılmış ve bu çalışmaya toplam 1000 diş hekimi katılım sağlamıştır. Diş hekimlerine üç bölümden ve toplam 45 sorudan oluşan elektronik anket formu uygulanmıştır. Birinci bölümde diş hekimlerinin kişisel bilgileri, ikinci bölümde Çİİ konusundaki bilgi düzeyleri, üçüncü bölümde ise Çİİ konusuna olan tutum ve davranışlarını ölçen sorular yer almaktadır. Diş hekimlerinin Çİİ konusundaki farkındalıklarını arttırmak amacıyla anketin sonuna eğitici broşür linki eklenmiştir. Değişkenlerin normal dağılımdan gelme durumları araştırılırken birim sayıları nedeniyle Shapiro Wilk's ve/veya Kolmogorov Smirnov Testlerinden yararlanılmıştır. Gruplar arası farklılıklar incelenirken değişkenlerin normal dağılımdan gelmesi nedeniyle grup sayılarına göre Independent T Testi ve One-Way ANOVA'dan yararlanılmıştır. One-Way ANOVA'da anlamlı farklılıklar görülmesi durumunda grupların varyanslarının homojen olduğu durumlarda Tukey HSD ve varyansların homojen olmadığı durumlarda ise Tamhane's analizlerinden yararlanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan diş hekimlerine, Çİİ konusundaki bilgi düzeylerini ölçmek amacıyla 27 soru sorulmuştur ve bu 27 soruda katılımcıların alabilecekleri maksimum puan 32 iken, çalışmamızdaki ortalama puan 20,51 (%64) olarak belirlenmiştir. Çİİ konusundaki bilgi düzey ortalamaları kadınlarda erkeklere, üniversite hastanesinde çalışanlarda özel muayenehanede çalışanlara, uzmanlık alanı olanlarda olmayanlara, uzmanlık alanı çocuk diş hekimliği olanlarda uzmanlık alanı oral diagnoz ve radyoloji, periodontoloji, protetik diş tedavisi, ortodonti ve endodonti olanlara, lisans eğitiminde ve mezuniyet sonrasında eğitim alanlarda almayanlara ve mezuniyet sonrası eğitimi mesleki sürekli eğitimlerde alanlarda doktora/uzmanlık eğitiminde alanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Diş hekimlerinin tutumları değerlendirildiğinde, %19,4'ü meslek hayatları boyunca Çİİ vakasından şüphelendiğini belirtmiş; şüphelenen diş hekimlerinin %45,36'sı fiziksel istismardan şüphelenmiş, %54,63'ü şüphelendikleri Çİİ vakası için bildirimde bulunmuş; bildirimde bulunan diş hekimlerinin %44,34'ü çalıştığı kurumda kendisinden daha yetkili bir kişiye bildirimde bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca diş hekimlerinin %79,6'sı Çİİ'den şüphelendiğinde bu konuyu teşhis edebilecek kadar yeterli bilgi ve birikime sahip olmadıklarını düşünmekte ve %97,3'ü bu konuda daha fazla bilgi edinmeyi ve eğitim almayı istediklerini belirtmiştir. Sonuç: Diş hekimliği lisans, uzmanlık ve doktora eğitimine Çİİ konusu dahil edilmeli ve mesleki sürekli eğitimlerde bu konuya yer verilmelidir.
Diyarbakır ili pediatrist ve aile hekimlerinin çocuk ağız-diş sağlığı hakkındaki bilgi düzeyi ve yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma Diyarbakır ilinde bulunan pediatrist ve aile hekimlerinin çocuk ağız diş sağlığı konusundaki bilgi düzeyleri ve yaklaşımlarının değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: 2021 yılında Diyarbakır ilinde yapılan bu tanımlayıcı tipteki çalışmaya 61 pediatrist, 96 aile hekimi katılım sağladı. Hekimlere 4 bölümden ve toplam 43 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Hekimlerinin çocuk ağız diş sağığı konusundaki farkındalıklarını arttırmak amacıyla daha sonra eğitici broşür dağıtıldı. Çalışmada bilgi puanlarına ilişkin normallik testleri sonucunda iki gruplu karşılaştırmalarda Student t testi ve/veya Mann-Whitney U testi, 3 ve daha fazla gruplu karşılaştırmalarda Anova ve/veya Kruskall-Wallis H testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hekimlere, çocuk ağız-diş sağlığı ile ilgili bilgi düzeylerini ölçmek amacıyla 33 soru soruldu ve çalışmaya katılan pediatristler ve aile hekimlerinin bu 33 soruda alabilecekleri maksimum puan 31 iken, çalışmamızdaki ortalama puan 23,71 (%76) olarak belirlendi. Çalışmaya katılan pediatristlerin ortalama puanı %24,02 iken, aile hekimlerinin ortalama puanı %23,52'dir. Branşlar arasında bilgi düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Hekimlerin çocuk ağız diş sağlığı eğitimi alma durumu değerlendirildiğinde çocuk ağız ve diş sağlığı eğitimi almayan pediatristlerin oranı, aile hekimlerine göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Çocuk ağız diş sağlığı bakımından kendini yeterli bulmayan ve hizmet içi eğitim isteyen pediatristlerin bilgi düzeyi kendini yeterli bulan ve hizmet içi eğitim istemeyenlere göre anlamlı derecede düşük bulundu. Sonuç: Pediatrist ve aile hekimlerinin tıp fakültesi ve uzmanlık eğitimi müfredatlarına ağız-diş sağlığı ve travmatik dental yaralanmalar ile ilgili dersler dahil edilmeli, belirli aralıklarla hizmet içi eğitimler verilerek bilgi düzeyi ve farkındalığın arttırılması sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Pediatrist, aile hekimi, ağız-diş sağlığı, çocuk, eğitim.
Çocuk hastalarda görülen endodontik enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımı hakkında diş hekimliği öğrencilerinin bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çocuk diş hekimliğinde endodontik enfeksiyonlar oldukça sık karşılaşılan durumlardır. Endodontik enfeksiyonların tedavisinde doğru endikasyon durumunda antibiyotik kullanımına karar vermek, doğru dozda ve doğru sıklıkta antibiyotik kullanımı diş hekimliği bilimi için oldukça önem arz eder. Bu çalışmanın amacı klinik öncesi antibiyotikler hakkında teorik eğitim almış olan ve çocuk diş hekimliği pratik uygulamalarını yapabilmek için yeterlilik kazanan 4. ve 5. sınıf diş hekimliği öğrencilerinin endodontik enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımı hakkındaki bilgi seviyelerini ölçmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Dicle, Fırat ve İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde öğrenim görmekte olan, klinik stajları başlamış intern öğrenciler üzerinde 'GOOGLE FORM' elektronik anket yöntemi kullanılarak uygulanmıştır. Verilen cevaplara göre elde edilen veriler istatiksel olarak analiz edilmiştir. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Etik Kurulu' nun 2019- 54 nolu onayı ile yürütülmüştür. Bulgular: Çalışma kapsamında anketi cevaplayan 468 katılımcıdan elde edilen verilere göre; antibiyotik kullanılması gereken durumda ilk tercihin %84,4 oran ile amoksisilin olduğu, penisilin alerjisi olan hastalarda antibiyotik kullanılması gereken durumda ilk tercihin %42,3 oran ile klindamisin olduğu görülmüştür. 'Vaka soruları 1' bölümünde birinci vaka için antibiyotik reçete etme kılavuzlarına uyumun %27,5; ikinci vaka için %33,7; üçüncü vaka için, %33,8; dördüncü vaka için %20,5; beşinci vaka için %5,34 olduğu bulunmuştur. Antibiyotik doz hesaplaması bilgisini ölçmeyi hedefleyen çoktan seçmeli soruda katılımcıların sadece %32,26' sı doğru cevabı işaretlemiştir. Antibiyotik genel bilgisi, reçete bilgisi, antibiyotiklerin pediatrik doz hesaplaması ve parenteral antibiyotik uygulamaları hakkında bilgilendirilenler ile bilgilendirilmeyenler arasında, bilgilendirildikleri yerler arasında ve aldığı bilgilendirmeyi yeterli bulanlar ile bulmayanlar arasında bilgi düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. (p<0,05) Bilgi düzeyi ile öğrencilerin cinsiyeti, öğrenim gördükleri üniversite, fakültede bulundukları sınıf arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmamaktadır. (p>0,05) Sonuç: Yapılan tez çalışmasında örneklem grubundaki katılımcıların çocuklarda görülen endodontik enfeksiyonlarda kullanılan antibiyotikler hakkında yeterli bilgi düzeyine sahip olmadığı ve güncel kılavuzlara uyumlarının düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu durum global bir sağlık sorunu olan antibiyotik direnci konusunda önem arz eder. Diş hekimliği öğrencilerinin antibiyotikler konusundaki bilgi düzeyinin ancak ders müfredatlarında bu konuya verilen önemin arttırılması, çeşitli meslek içi eğitimler, kongre- konferans veya benzeri uygulamalar ile yeterli seviyeye geleceğini ummaktayız.
Epidermolizis bülloza vakalarından elde edilen klinik bulguların değerlendirilmesi, oral hijyen rehberliği ve dental yaklaşımın belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmamızda epidermolizis bülloza vakalarından elde edilen klinik bulguların değerlendirilerek vakalarda görülen insidanslarının ortaya çıkarılması, bulguların literatürler ile karşılaştırılması, bu vakalara diş hekimi yaklaşımının belirlenmesi, vakalar ile iş birliği yapılarak yaşam kalitelerinin arttırılmasına yönelik dental rehberliğin sağlanması ve diş hekimleri arasında farkındalık oluşturulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2018- 2020 yılları arasında Diyarbakır, Batman ve Şanlıurfa'da yaşayan 15'i kadın, 15'i erkek toplam 30 epidermolizis bülloza vakasının klinik bulguları, anamnezleri ve aile geçmişleri değerlendirilerek yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda incelediğimiz toplam 30 vakamızın %66,7'sinde malnütrisyon-sık enfeksiyon hikayesi, %73,3'ünde anemi-gastrointestinal sistem komplikasyonları-ellerde kontraktür, %30'unda kalp problemi ve covid-19 hikayesi, %86,7'sinde büyüme geriliği, %60'ında gözlerde komplikasyon, %96,7'sinde tırnaklarda deformite, %76,7'sinde ayaklarda kontraktür, %96,7'sinde anne-baba arasında akrabalık ilişkisi olduğu ve %33,3'ünde etkilenmiş 3.dereceden akrabası olduğu öğrenildi. Çalışmamızdaki vakalarımızın intraoral bulgularına bakıldığında %80'inde intraoral bül ve lezyonlar, %73,3'ünde ankiloglossi ve yaygın çürük, %70'inde mikrostomi ve maxiller atrofi, %66,7'sinde vestibül sulkus obliterasyonu, %6,7'sinde mine hipoplazisi, %60'ında dişlerde çapraşıklık görüldü. Ayrıca vakalarımızın sadece %13,3'ünde oral hijyen alışkanlığının olduğu belirlendi. Sonuç: Epidermolizis bülloza vakalarına tıp ve diş hekimlerinin dahil olduğu multidisipliner bir yaklaşımın gerekliliği düşünüldü. Dental tedavi yaklaşımları ise estetik, fonksiyon ve fonasyonun iadesi ile birlikte normal büyüme ve gelişmeyi de desteklemektedir. Diş hekimleri ve epidermolizis bülloza vakaları ile ebeveynleri oral hijyenin ve dental stabilitenin sağlanmasının öneminin farkında olmalıdır. Ayrıca diş hekimleri EB'li vakalarda, mikrostomi bulunduğu için gerekli dental tedavileri uygun anestezi şeklini belirleyerek, atravmatik olarak genel veya lokal anestezi altında gereken çalışma yöntemlerine hakim olmalıdır. Epidermolizis büllozanın diş hekimleri tarafından daha iyi anlaşılması için çalışmaların devam etmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Epidermolizis bülloza, çocuk diş hekimliği, genetik, oral hijyen rehberliği, dental yaklaşım.
Trikalsiyum silikat esaslı biyomateryallerin farklı içerikteki cam iyonomer esaslı restoratif simanlara bağlanım dayanımının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, trikalsiyum silikat içerikli biyomateryallerin farklı içerikteki cam iyonomer esaslı restoratif simanlara olan makaslama bağlanma dayanımının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, polilaktik asit (PLA) filamentten yapılmış 4 mm çapında ve 2 mm derinlikte boşlukları bulunan 96 adet standardize blok, üç boyutlu yazıcı yardımıyla elde edildi. Hazırlanan trikalsiyum silikat içerikli biyomateryaller (NeoMTA2 ve Biodentine) bloklardaki boşluklara yerleştirilip, sertleşmeleri için önerilen sürelerde bekletildi. Biyomateryal örnekleri, çalışmamızda kullanılan farklı içerikteki cam iyonomer esaslı restoratif simanlara göre kendi arasında rastgele 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar, yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (Chemfil Rock), cam hibrit restoratif materyal (Equia Forte HT), cam karbomer (GCP Glass Fill) ve önceden reaksiyona girmiş cam iyonomer partikülleri içeren giomer (Beautifil II)'i içermektedir. Biyomateryallerin üzerine 2 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde silindirik kalıplar yardımıyla farklı içerikteki cam iyonomer restoratif materyaller uygulandı Tüm örnekler 24 saat 37°C'lik etüvde bekletildikten sonra makaslama bağlanma dayanım değerleri universal test cihazı kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Tüm biyomateryaller için en yüksek ortalama makaslama bağlanma dayanım değeri Beautifil ΙΙ grubunda, en düşük değer ise Chemfil Rock grubunda gözlendi. GCP Glassfill, Equia Forte HT, Chemfil Rock restoratif materyal gruplarının her iki biyomateryale olan bağlanma dayanımı Beautifil ΙΙ restoratif materyal grubuna göre anlamlı derecede daha düşük değerler gösterdi (p<0,05). Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular ışığında, vital pulpa tedavilerinde kullanılan kalsiyum silikat içerikli biyomateryallerin üzerine yerleştirilen cam iyonomer esaslı restoratif materyal olan Beautifil ΙΙ, final restorasyonu olarak tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Trikalsiyum Silikat, Biodentine, Cam İyonomer, Biyomateryal, Bağlanım Dayanımı.
Kök gelişimi tamamlanmamış dişlerin farklı tedavi prosedürlerinin ve bu tedavi prosedürlerinde kullanılan materyallerin biyomekanik etkilerinin sonlu eleman analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kök gelişimi tamamlanmamış diş modelleri üzerinde parsiyel pulpotomi, apeksifikasyon ve REP uygulamalarının ve bu tedavi prosedürlerinde kullanılabilecek KH, MTA, Bioaggregate ve Biodentin materyallerinin, fonksiyonel kuvvetler altında oluşturduğu stresin SEA ile değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Tomografi verilerinden faydalanılarak kök gelişimi tamamlanmış bir maksiller kesici diş ve çevre dokular üç boyutlu olarak bilgisayar ortamında oluşturulmuştur. Bu model esas alınarak, kök gelişimi tamamlanmış ve tamamlanmamış 2 sağlıklı diş modeli oluşturulmuştur. Ayrıca parsiyel pulpotomi, apeksifikasyon, REP uygulamalarının ve bu uygulamalarda KH, MTA, Bioaggregate ve Biodentine materyallerinin kullanıldığı 17 tedavi modeli simüle edilmiştir. Ardından dişlerde 100 N' luk fonksiyonel çiğneme kuvveti uygulanarak SEA ile dişte oluşan von Mises stres değerleri apikal, orta ve servikal olmak üzere üç bölgede incelenmiştir. Bulgular: Kök gelişimi tamamlanmamış dişlerde kök gelişiminin tamamlanması stresleri azaltmıştır. Parsiyel pulpotomi modellerinde apeksogenezisin tamamlanmasıyla dişte oluşan stresler azalmış olup benzer şekilde REP sonrası sement benzeri doku ile kök gelişiminin tamamlanması da dişte oluşan streslerin azalmasını sağlamıştır. Apeksifikasyon tekniğinin simüle edildiği modellerde diğer modellere kıyasla en yüksek stress değerleri oluşmuştur. Bu tedavi prosedürlerinde kullanılan materyaller değerlendirildiğinde en yüksek stress miktarı KH kullanılan modellerde görülmüştür. MTA, Bioaggregate ve Biodentin benzer stresler oluştururken en düşük stres MTA kullanılan modelde oluşmuştur. Sonuç: Kök gelişimi tamamlanmamış dişlerde kök gelişimini uyaran tedavi prosedürlerine yönelmek dişte oluşan stresleri azaltmaya yardımcı olacaktır. MTA ile yapılan tedaviler KH, Bioaggregate ve Biodentine ile yapılan tedavilere göre diş yapısını daha fazla güçlendirmiştir.
Sürme gecikmesi olan çocuklarda serum 25-hidroksi vitamin D, kalsiyum, fosfor ve paratiroid hormon seviyelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Erüpsiyon, dişin gelişiminin başlangıcından fonksiyona katılmasına kadar devam eden dinamik bir süreçtir. Çeşitli mineral ve hormon eksiklikleri; sürme gecikmesine, hipomineralizasyona, alveolar kemik yapısında bozulmaya neden olabilmektedir. Bu çalışmada amaç, Diyarbakır ilinde daimi diş sürme gecikmesi olan çocuk hastalarda 25-hidroksi Vitamin D (25(OH)D3), Kalsiyum (Ca+2), Fosfor (P), Paratiroid Hormon (PTH) seviyeleri ve birbirleriyle ilişkisine bakılarak, meydana gelen oral değişikliklerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Kliniğine başvuran, kronik hastalığı olmayan, son 3 ay içerisinde hormonel tedavi almamış, cinsiyet farketmeksizin 6-14 yaş aralığındaki muayene edilen 936 çocuk hastadan kriterleri sağlayan 101'i çalışmaya alınmıştır. 60 çocukta sürme gecikmesi olup hasta grubuna dahil edilirken, 41 çocuk kontrol grubuna alınmıştır. Anteriorda santral dişlerin, posteriorda ise 1. büyük azıların sürmesi kriter alınarak, sürme gecikmesi Amerikan Diş Hekimleri Birliği (ADA)' nın yaş-sürme grafiği referans gösterilerek belirlenmiştir. Serum 25(OH)D3, Ca+2, P ve PTH seviyelerine bakılmıştır. Bulgular: İstatistiksel analiz olarak IBM SPSS V.21 paket programı kullanılmış olup, p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Gruplar arasındaki yaş ve cinsiyet dağılımı homojendir. P değeri bakımından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Hasta grubunda 25(OH)D3 ve Ca+2; kontrol grubunda ise PTH değeri anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Fizyolojik etkileri ve metabolik yolaklardaki rollerinden dolayı D vitamini seviyesinin önemi artmıştır. Regülasyonunda rol oynayan Ca+2, P ve PTH değerlerine de bakılmalıdır. D vitamini, bağırsaklardan Ca+2 ve P emilimini sağlarken; PTH düzeyi ile ters ilişkilidir. D vitamini ile orantılı olarak Ca+2 ve P seviyesi artarken, PTH değeri azalmaktadır. Anahtar Sözcükler: Erüpsiyon, Vitamin D, Paratiroid Hormon, Kalsiyum, Fosfor
Diş hekimlerinin çocuk hastalardaki dental tedavilere ilişkin tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, Türkiye'de çalışan çocuk diş hekimliği alanında uzmanlık yapmamış diş hekimlerinin çocuklardaki dental tedavilere ilişkin tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: 2021 yılında Türkiye genelinde yapılan bu tanımlayıcı tipteki çalışmaya 559 diş hekimi katılım sağladı. Diş hekimlerine 2 bölümden ve toplam 33 sorudan oluşan elektronik anket uygulandı. Bulgular: Çalışmamıza katılan diş hekimlerinin %68,87'si çocuk hastaları tedavi etmenin daha zor ve yorucu olması sebebiyle tedavi etmeyi tercih etmediklerini belirtmişlerdir. Çalışmaya katılan diş hekimleri tedavi ettikleri çocuk hastaların yaş gruplarını sırasıyla; 13-18 yaş (%77,82), 6-12 yaş (%77,10), 0-5 yaş (%37,57) olarak belirtmişlerdir. Çalışmamıza katılan diş hekimlerinin %89,27'si, çocuk hastaları tedavi ederken 'Anlat-Göster-Uygula' davranış yönlendirme tekniğini kullandıklarını belirtmiştir. Çalışmamıza katılan diş hekimlerinin; %91,06'sı oral hijyen eğitimi verdiklerini, %90,16'sı beslenme önerilerinde bulunduklarını, %70,48'i fissür örtücü uyguladıklarını, %57,6'sı topikal flor uygulaması yaptıklarını belirtmişlerdir. Çalışmamıza katılan diş hekimlerinin; %63,33'ü süt dişlerine amputasyon tedavisi yaptıklarını, %60,64'ü süt dişlerine kök kanal tedavisi yaptıklarını, %59,57'si yer tutucu uyguladıklarını, %37,21'i apeksifikasyon tedavisi uyguladıklarını belirtmiştir. Çalışmamıza katılan hekimlerin %77,28'i çocuk hastalara uygulanan dental tedaviler hakkında daha fazla bilgi edinmeyi ve eğitim almayı istediklerini bildirmişlerdir. Sonuç: Ülkemizde çocuk diş hekimi uzman sayısı, özellikle kamu hastanelerinde yetersizdir. Bu sebeple ülkemizdeki çocuk diş hekimliği uzmanlığı yapmamış diş hekimlerinin de çocuk hastalardaki dental tedavilere katılımları önemlidir. Kamu hastanelerinin şartlarının iyileştirilmesi ve mezuniyet sonrası sürekli eğitimlerle bu oran artabilir.
Travma sonrası mine dentin kırığı bulunan maksiller santral kesici dişin iki farklı teknikle yapılan restorasyonunun mikro bilgisayarlı tomografi verilerine dayalı sonlu elemanlar analizi metodu kullanılarak stres dağılımının değerlendirilmesi
Amaç: Çocuk hastalarda maksiller santral kesici dişler tüm diş dizisi içinde en sık travmaya uğrayan dişlerdir. Bu dişler fonksiyon, fonasyon ve estetik açısından büyük öneme sahiptir. Travma sebebiyle kliniğimize başvuran hastalarımızın küçük yaşta oldukları göz önüne alındığında yapılacak olan restorasyonların uzun ömürlü olması gerekir. Bu çalışmada mine dentin kırığı bulunan maksiller santral kesici dişin mikro-bilgisayarlı tomografi verilerine dayanarak hazırlanan 3 boyutlu modeli üzerinde, sonlu elemanlar stres analizi metodu kullanılacaktır. Bu metotla, iki farklı yönden uygulanan kuvvet altında, kırık parçanın yapıştırılması (reataçman) ve direk kompozit restorasyon uygulaması şeklindeki iki restoratif tekniğin, kırık dişler üzerine uygulanacak farklı retantif prosedürler sonrasında oluşturdukları stres dağılımı incelenecektir. Gereç ve Yöntem: Avülse sol maksiller santral kesici diş mikro bilgisayarlı tomografi cihazında tarandı. Elde edilen veriler, bilgisayara aktarılarak üç boyutlu modelleme yapıldı. Modellerde, dişin distoinsizal köşesinden mesial arayüze doğru 3 mm uzakta, 45 derece açıyla, oblik yönde kırık hattı oluşturuldu. Reataçman yönteminde kullanılan retantif prosedürler; 1) İç dentin oyuğu, 2) Palatinal kompozit laminate veneer, 3) Çift palatinal retantif oluk. Kompozit restorasyon tekniğinde kullanılan retantif prosedürler; 1) Kompozit laminate veneer, 2) Mine bizotajı sonrası direk kompozit retorasyon, 3) Çift palatinal oluk sonrası kompozit uygulama, olacak şekilde toplamda altı model oluşturuldu. Restorasyonu tamamlanan modellere, sonlu elemanlar stres analizi metodu kullanılarak insizal ve palatinal yönden olmak üzere iki kuvvet 100 N büyüklüğünde uygulanarak, bulunan sonuçlar restorasyon ve diş üzerinde oluşan stresler açısından incelendi. Bulgular: Tüm modellerde mine ve dentinde palatinal kuvvetler, insizal kuvvetlerden daha yüksek stres oluşturmuşlardır. Tüm kuvvetler altında tüm modellerde kökün bukkal yüzeyinde palatinal yüzeyine göre daha fazla stres yoğunlaştığı gözlenmiştir. Mine dokusunda en az stresi oluşturan model reataçman sonrası palatinal laminate veneerin uygulandığı Model-1'de gözlenmiştir. Kompozit restorasyonlarda en yüksek stres değeri Model-1'de, en düşük stres değeri Model-3'te gözlenmiştir. Direk kompozit restorasyon uygulanan modellerde; kompozit, mine ve dentin yüzeyinde biriken maksimum stres miktarları arasında belirgin bir fark bulunamamıştır. Sonuç: Yapılan modellemelerden elde edilen verilere göre diş üzerinde uygulanan restorasyonun şekli, kullanılan teknik, restorasyonun yeri ve uygulanan kuvvetin yönü, diş ve restorasyonda biriken stres miktarını ve dağılımını etkilemektedir. Fakat elde edilen stres analizi sonuçları restorasyonların klinik başarını değerlendirmek için yeterli değildir. Kullanılan modellerin başka tekniklerle yapılacak çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Reataçman tekniği, sonlu elemanlar stres analizi, direk kompozit restorasyon, palatinal restorasyon, mine dentin kırığı
Güncel fissür örtücü materyallerin mine remineralizasyonuna katkısının in vitro olarak incelenmesi
Bu çalışmada, güncel ve modern analiz yöntemleri kullanılarak, mevcut ve deneysel aşamadaki fissür örtücü materyallerin minede demineralizasyona direnç ve remineralizasyon etkinliklerinin değerlendirilmesi ile koruyucu diş hekimliğine katkıda bulunmak amaç edinilmiştir. Çalışmamızda, fissür örtücü materyallerin okluzal mine remineralizasyonuna katkısı, mikrosertlik yöntemi ve SEM-EDX analizi olmak üzere 2 farklı yöntem ile in-vitro olarak 2 bölümde değerlendirilmiştir. Deney grupları sırasıyla; A: Amorf kalsiyum fosfat (ACP) içerikli fissür örtücü (Aegis, Bosworth); G: Karbomer ve nanofloroapatit/hidroksiapatit ile güçlendirilmiş cam iyonomer bazlı fissür örtücü (GCP Glass Seal); F: Cam iyonomer esaslı yüksek flor salınımlı fissür örtücü (Fuji VII/Triage, GC); C: florür destekli, uzun süreli flor salınımı yapabilen rezin esaslı fissür örtücü (Conseal F, SDI); N: Flor salınımı yapabilen akışkan kompozit rezin (Natural Flow, DFL) uygulanan gruplar ile S: Herhangi bir işleme tabi tutulmayan sağlam dişlerden oluşan kontrol grubu; D: Fissür örtücü uygulanmayıp sadece pH siklusuna tabi tutulan dişlerden oluşan negatif kontrol grubu şeklindedir. Mikrosertlik ölçümü yönteminde 6 (S, A, F, G, C, N); SEM-EDX analizi yönteminde 7 çalışma grubu (S, A, F, G, C, N, D) mevcuttur. Mikrosertlik yönteminde, her grupta 15 örnek olacak şekilde (n=15) 6 grupta toplam 90 örnek; SEM-EDX analizi yönteminde, her grupta 10 örnek olacak şekilde (n=10) 7 grupta toplam 70 örnek ile çalışılmıştır. Örneklerde yapay çürük oluşturulmak üzere pH siklusu yönteminden yararlanılmıştır. Çalışmamızda pH siklusu 24 saatlik periyotlar şeklinde 14 gün boyunca uygulanmıştır. 6 deney grubunda (S, A, G, F, C, N) bukkolingual kesitler elde edildikten sonra fissür tabanı ve bukkal pencere mine kesiti olmak üzere 2 bölgede, mine marjininden dentine doğru; 20 μm, 50 μm ve 80 μm olmak üzere 3 derinlikten cross-sectional (enine kesit) mikrosertlik ölçümleri elde edilmiştir. 7 deney grubunun fissür tabanlarındaki mineral içeriğini elementer bazda incelemek için SEM-EDX analizinde % Ca, P, F, O, C, Na ve Si olmak üzere toplam 7 elementin atomca ve ağırlıkça yüzdeleri (%at ve %wt) hesaplanmış ve % Ca/P oranları değerlendirilmiştir. Sonuçların istatistiksel analizinde; bağımsız gruplara ait ortalamalar arası farkların değerlendirilmesinde ANOVA (Tek Yönlü Varyans Analizi), çoklu karşılaştırmalarda ise Tukey HSD istatistik testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizlerde % 95' lik güven aralığı uygulanmış olup; p<0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmamızın mikrosertlik ve SEM-EDX analizi bulguları bütün olarak değerlendirildiğinde; A, G ve F gruplarına uygulanan ACP (Aegis), Cam karbomer (GCP Glass Seal) ve Cam iyonomer içerikli fissür örtücü (Fuji, Triage) materyallerin, okluzal yüzeylerde pH siklusu süresince demineralizasyonu engellediği ve minede mineral kazancı sağlayarak remineralizasyona katkı sağladığı gözlenmiştir. Bu üç materyalin mine mikrosertliğine katkılarının fissür örtücü marjinlerinden 20-50-80 µm derinliklerde birbirleriyle kıyaslanabilir olduğu tespit edilmiştir. Her iki inceleme yönteminden elde edilen bulgularda da; ACP, cam karbomer ve cam iyonomer içerikli fissür örtücülerin uygulandığı A, G ve F gruplarının, okluzal yüzeylerde minede mineral kaybını inhibe etme ve remineralizasyon etkinliklerinin, flor salınımı yapabilen rezin sistemlerin uygulandığı C ve N gruplarından istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Her iki inceleme yönteminden elde edilen bulgularda da; C grubuna uygulanan flor salınımı yapabilen rezin esaslı fissür örtücü materyalin (Conseal-F) demineralizasyona direnç etkinliğinin, N grubuna uygulanan flor salınımı yapan akışkan kompozit rezinden (Natural Flow) daha iyi olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, amorf kalsiyum fosfat içerikli ve iyonomer bazlı fissür örtücülerin minede remineralizasyon etkinliği, flor salınımı yapabilen rezin sistemlerden daha başarılı bulunmuştur. ACP içerikli ve cam karbomer içerikli fissür örtücü materyallerin diş sert dokuları üzerinde etkinliklerinin değerlendirildiği az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu materyallerin remineralizasyon etkinliklerinin farklı analiz methodlarıyla değerlendirildiği hem in-vitro hem in-vivo koşullarda daha çok araştırma yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Remineralizasyon, fissür sealant, amorf kalsiyum fosfat, cam karbomer, mikrosertlik, SEM-EDX
Üç farklı posterior kompozit materyalinin sitotoksisite ve mikrosertlik açısından değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; geleneksel posterior kompozit rezin ve iki farklı bulk-fill posterior kompozit rezinin polimerizasyon derinliklerini mikrosertlik testi ile biyouyumluluklarını ise in-vitro sitotoksisite testi ile değerlendirmektir. Bu çalışmada restoratif materyal olarak FiltekTM Z550 Kompozit Rezin, Tetric N-Ceram Bulk Fill Kompozit Rezin ve FiltekTM Bulk Fill Posterior Kompozit Rezin kullanıldı. Çalışmanın ilk bölümünde, kompozit rezinlerin mikrosertlikleri, ikinci bölümünde ise in-vitro sitotoksisiteleri değerlendirildi. Mikrosertlik testi için; 2, 4, 5 mm kalınlıklarda ve 5 mm çapında teflon kalıplar kullanılarak, her kompozit rezinden 10 adet örnek elde edildi. Hazırlanan toplam 30 örnek LED ışık cihazı ile polimerize edildi. Polimerizasyonun ardından, örnekler 37˚Cʼ de 24 sa karanlık ortamda bekletildi. Vickerʼ s mikrosertlik testi kullanılarak her bir örneğin alt ve üst yüzeylerinden mikrosertlik değerleri ölçüldü. Her örneğin alt yüzey/üst yüzey sertlik oranı hesaplanarak kaydedildi. Elde edilen veriler tek yönlü varyans analizi (Oneway ANOVA) ve Tukey HSD testi ile analiz edildi. Sitotoksisite testi için; 2, 4, 5 mm kalınlıklarda ve 5 mm çapındaki teflon kalıplar kullanılarak, her kompozit rezinden 12 adet örnek elde edildi. Hazırlanan toplam 36 adet örnek LED ışık cihazı ile polimerize edildi. Örnekler 37˚Cʼ de 24, 48 ve 72 sa' lik periotlarda RPMI 1640 besiyerinde inkübe edilerek ekstraksiyon sıvıları elde edildi. İnkübasyon periotlarının ardından, MTT testi ile hücre canlılığı değerlendirildi. Elde edilen veriler Kruskal Wallis varyans analizi metodu ve Mann Whitney U testi ile analiz edildi. Mikrosertlik testi sonucu elde edilen verilere göre; Kompozit rezinlerin üst yüzey ve alt yüzey mikrosertlik değerleri FiltekTM Z550 Kompozit Rezin>FiltekTM Bulk Fill Posterior Kompozit Rezin>Tetric N-Ceram Bulk Fill Kompozit Rezin olarak sıralanmaktadır. Elde edilen mikrosertlik değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Alt yüzey/üst yüzey mikrosertlik oranları karşılaştırıldığında FiltekTM Z550 Kompozit Rezinin mikrosertlik oranı diğer kompozit rezinlerden anlamlı olarak daha fazladır. FiltekTM Bulk Fill Posterior Kompozit Rezin ve Tetric N-Ceram Bulk Fill Kompozit Rezinin Alt yüzey/üst yüzey mikrosertlik oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. Ancak tüm kompozit rezinler ideal polimerizasyon derinliğini sağlamıştır. Sitotoksisite test sonucu elde edilen verilere göre; 24 ve 48 sa' lik inkübasyonlarda, kompozit rezinlerin sitotoksisite değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak, 72 sa' lik inkübasyonda, Filtek ™ Bulk Fill Posterior Kompozit Rezin diğer gruplara göre anlamlı derecede daha yüksek sitotoksisite değeri gösterdi. Bunun yanında, Filtek ™ Bulk Fill Posterior Kompozit Rezinin 72 sa' lik inkübasyonu sonucu elde edilen sitotoksisite değeri, 24 ve 48 sa' lik inkübasyonlardan elde edilen sitotoksisite değerlerine göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, bulk-fill kompozit rezinlerin geleneksel kompozit rezinler gibi ideal polimerizasyon derinliğini sağladığı gözlenmektedir. Aynı zamanda Filtek ™ Bulk Fill Posterior Kompozit Rezin' in 72 sa' lik inkübasyonu haricinde, polimerizasyon derinliğinin yeterli olduğu tüm çalışma gruplarında sitotoksisite değerleri anlamlı bulunmamıştır. Elde ettiğimiz veriler sonucunda, ideal bir kompozit rezin önerebilmek için daha uzun süreli ve daha çok sayıda çalışmaya ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz.
Erken yaşlarda görülen diş çürüklerinin etiyolojik açıdan değerlendirilmesi
Bu çalışma, tedavi stratejileri geliştirebilmek ve çürüğü oluşturan riskleri ortadan kaldırabilmek için okul öncesi dönemdeki Ş-EÇÇ'li çocukların ağız-diş sağlığı durumunu, çürüğe neden olan faktörleri ve etken bakteri türlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya herhangi bir sistemik rahatsızlığı bulunmayan ve son 1 ay içerisinde antibiyotik kullanmamış olan çocuklar dahil edildi. Çürüklü çocuk grubu belirlenirken AAPD'nin EÇÇ kriterleri göz önünde bulunduruldu. Bu kriterlere uygun yaş grubundan 19'u kız, 18'i erkek toplam 37 çocuk çalışma grubu (ort. yaş 4,81±1,05) olarak belirlendi. Aynı yaş gruplarından çürüğü bulunmayan 16'sı kız, 21'i erkek toplam 37 çocuk ise kontrol grubu (ort. yaş 4,03±1,01) olarak belirlendi. Çocukların ağız ve diş sağlığı muayeneleri diş hekimi koltuğunda, yeterli ışık altında ayna ve sond kullanılarak yapıldı. Çalışma ve kontrol grubundaki çocukların çürük indeksi, plak indeksi ve modifiye dişeti indeksine ilişkin değerler kaydedildi. Ayrıca ebeveynlerin, anket formundaki beslenme, sosyoekonomik durum, flor takviyesi, tedavi geçmişi, ağız sağlığı ve ağız hijyen alışkanlığı gibi faktörlere ilişkin sorulara cevap vermesi istendi. Çürüklü ve çürüksüz çocuk gruplarının her birinden plak ve tükürük örnekleri alındı. Alınan tükürük ve plak örnekleri MRS (Man-Rogosa-Sharpe) agar ve Brucella Agar besiyerlerine sayım yöntemi ile ekildi. Besiyerlerinde üreyen farklı morfolojideki her koloninin cins ve tür düzeyindeki tiplendirmesi Matrix aracılı Lazer Dezorbsiyon/İyonizasyon Uçuş Zamanı Kütle Spektrometresi (MALDİ-TOF MS) yöntemi ile yapıldı. Elde edilen bulgular bağımsız Örneklem t testi ve Mann Whitney U testi, Ki-Kare testi, Fisher Exact testi ve Kolmogorov Smirnov testleriyle analiz edildi. Yapılan ağız içi muayene değerlendirmelerine göre, çalışma grubundaki çocukların dmft, dmfs, PI ve MDI değerleri sırası ile 7.49±3.033, 11.43±5.942, 0.438±0.370 ve 0.06±0.157 olarak saptandı. Maldi-tof MS incelemesi sonucunda alınan plak numunelerinde çalışma grubunda L. Fermentum, L. Salivarius, L. Rhamnosus, S. Mutans pozitifliği görülme oranlarının, kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlendi. Öte yandan Maldi-tof MS incelemesi sonucunda alınan tükürük numunelerinde ise, L. Fermentum, S. Mutans, L. Salivarius'un EÇÇ ile istatistiksel olarak anlamlı derecede ilişkili olduğu saptandı. Yapılan anket değerlendirmelerinde ise ebeveyn eğitim düzeyinin düşük olması, düşük aylık gelir durumu, gece beslenme alışkanlıklarının varlığı, uzun süre biberon kullanımı, öğün aralarında tüketilen gıdaların şeker içerikli olması, şekerli yiyecek ve içecek tüketim sıklığının yüksek olması, diş fırçalama alışkanlığının eksikliği EÇÇ ile anlamlı derecede ilişkili bulundu. Sonuç olarak araştırmamızda L. Fermentum, L. Salivarius, L. Rhamnosus ve S. Mutans'ın EÇÇ ile ilişkili bakteri türleri olduğu ve bunun yanı sıra beslenme, oral hijyen, gelir durumu, eğitim seviyesi gibi faktörlerin de EÇÇ üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir.
Çocuk diş hekimliği uygulamalarında kullanılan farklı remineralizasyon preparatlarının etkinliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Koruyucu diş hekimliğinin amacı diş çürükleri henüz oluşmadan önlem almaktır. Bu çalışmada koruyucu amaçlı kullanılan flor vernik, CPP-ACP ve CPP-ACFP krem ve fTCP verniğin remineralizasyon üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada başlangıç çürük lezyonu oluşturulan örnekler her grupta 20şer örnek olacak şekilde rastgele 5 gruba ayrılmıştır; Grup (1) kontrol grubu, Grup (2) flor vernik grubu, Grup (3) CPP-ACP krem, Grup (4) CPP-ACFP krem, Grup (5) fTCP vernik. Kullanılan remineralizasyon ajanlarının örnekler üzerindeki etkilerini değerlendirmek için lazer floresan cihazı (DIAGNOdent), taramalı elektron mikroskobu (SEM) ve enerji yayılımlı X-ışını analizi (EDX) kullanılmıştır. Bulgular: Grup içi tedavi öncesi ve sonrası değerlendirmede DIAGNOdent ölçümlerinde; kontrol grubu hariç bütün gruplar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). DIAGNOdent ile yapılan değerlendirmede gruplar arası ikili karşılaştırmada; CPP-ACFP flor grubuna göre anlamlı bulunurken (p<0.05), diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). EDX analizinde Ca/P oranı gruplar arası değerlendirildiğinde; CPP-ACFP grubu kontrol grubu, CPP-ACP grubu ve TCP grubuna göre anlamlı farklılık bulunurken (p<0.05), CPP-ACFP grubu flor grubuna göre anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). SEM görüntülemelerinde en çok mineral birikimi CPP-ACFP grubunda gözlenmiştir. Sonuç: Bu değerlendirmeler sonucunda CPP-ACFP farklı inceleme yöntemlerinde remineralizasyonda en etkili materyal olarak tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: flor vernik, CPP-ACP, CPP-ACFP, fTCP, DIAGNOdent, SEM, EDX
Ektodermal displazi vakalarında retrospektif ve prospektif olarak elde edilen klinik, radyolojik bulguların değerlendirilmesi
Amaç: Bu retrospektif ve prospektif çalışmamızda ektodermal displazi vakalarımızda görülen klinik semptom verilerinin insidanslarının değerlendirilerek, ED' nin çevre illere endemik dağılım oranlarının belirlenmesi, bulguların literatürler ile karşılaştırılması, vakalarla işbirliği ile yaşam kalitelerinin artırılması, estetik, fonksiyon, fonasyonun sağlanması ve diş hekimleri arasında farkındalık oluşturulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 1997-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 69 ektodermal displazi vakasının klinik ve radyolojik bulguları değerlendirilerek yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulguar: Çalışmamızda incelediğimiz toplam 69 vakamızdan %95,31' inde seyrek saç, %56,25' inde tırnak deformitesi, %64,06' sında semer burun, %68,75' inde ileri çıkık dudak, %79,69' unda cilt kuruluğu, %79,37'sinde terleme problemi, %65,08' inde solunum problemi, %55,74' ünde işitme kaybı, %77,05' inin anne-babası arasında akrabalık ilişkisi olduğu öğrenildi. Vakalarımızın dental anomalilerine bakıldığında %69,69' unda konik şekilli anterior diş, vakalarımızın tamamında değişen sayılarda diş eksikliğine, %4,41' inde dudak-damak yarığı tespit edildi. Sonuç: Ektodermal displazi vakalarına tıp ve diş hekimlerinin dahil olduğu multidisipliner bir yaklaşımın gerekliliği düşünüldü. Dental tedavi yaklaşımları ise estetik, fonksiyon ve fonasyonun iadesi ile birlikte normal büyüme ve gelişmeyi de desteklemektedir. Diş hekimleri ve küçük çocukların ebeveynleri, mevcut dişlerin en iyi şekilde korunması gerektiğinin, diş kaybının en erken aşamada rehabilite edilmesi gerekliliğinin farkında olmalıdır. ED' nin daha iyi tanımlanması için araştırmaların devam etmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Ektodermal displazi, çocuk diş hekimliği, sendrom,sefalometrik analiz, AutoCAD.
İnhaler ilaç kullanan çocuk hastaların ağız ve diş sağlığı bakımından değerlendirilmesi
Amaç: İnhaler ilaç kullanan astımlı çocukların, inhaler ilaçların oral sağlık durumu üzerine etkilerinin ortaya konulması ve bu yan etkilere karşı önlem alınması için gerekli farkındalığı oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif olarak planlanıp, yaşları 4-16 arasında değişen toplam 48 çocuk hastayla yapılmıştır. Çalışma grupları ve kontrol grubu arasında dmft, tükürük akış hızı, tükürük pH' sı, tükürük tamponlama kapasitesi, tükürük viskozitesi, tükürükte S.mutans varlığı, plak varlığı, erozyon, flor uygulaması öncesi ve sonrası diagnodent ile yapılan diş mineralizasyon miktarı farklılıkları araştırılmıştır. Çalışma grubu standardizasyonu sağlamak için 3'e ayrılmıştır. Bulgular: DMFT/dmf'nin (p=0,2411), uyarılmamış tükürük akış hızının (p=0,2376), tükürük viskozitesinin (p=0,3675), tükürük S.mutans miktarının (p=0,1694) inhaler ilaç kullanımından direkt etkilenmediği tespit edilmiştir. Buna karşın inhaler ilaç kullanımı uyarılmış tükürük akış hızını(p=0,0198), tükürük pH'sını(p<0,0001), tükürük tamponlama kapasitesini (p=0,028) düşürebilmektedir. İnhaler ilaç kullanımının dental erozyon (p=0,0001) ve plak birikim miktarını (p=0,0048) arttırdığı görülmüştür. Flor uygulamasından bir hafta sonra mineralizasyondaki artış diagnodent yardımı ile tespit edilmiştir. Sonuç: İnhaler ilaç kullanan çocukların DMFT/dft oranları etkilenmezken, uyarılmış tükürük akış hızı, tükürük pH'sı, tükürük tamponlama kapasitesi, plak miktarı ve dental erozyon gibi pek çok parametrenin inhaler ilaç kullanımından etkilendiği tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: İnhaler ilaç, Astım, Tükürük, Erozyon, S.Mutans
Küçük yaş grubundaki çocuklarda dental rahatsızlık anketi (Dental discomfort questionnaire)'nin Türkçe güvenirliği ve geçerliğinin değerlendirilmesi: Pilot çalışma
Bu çalışmada okul öncesi çocuklarda dental ağrının değerlendirilmesi amacı ile geliştirilen Dental Rahatsızlık Anketi (DRA)'nin Türkçe uyarlamasının güvenirliği ve geçerliği değerlendirilmiştir. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na Ocak 2017- Ekim 2017 tarihleri arasında başvuran 2-6 (ortalama 3.84) yaşları arasındaki ASA1 risk grubunda yer alan 120 hasta dahil edilmiştir. Kültürel olarak uyarlanmış sorular ebeveynler tarafından herhangi bir dental müdahale yapılmadan önce cevaplandırılmıştır. Ölçeğinin güvenilirlik çalışması kapsamında iç tutarlılık Cronbach alfa katsayısı, test-tekrar test tutarlılığı Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı(SKK) ile değerlendirilmiştir. DRA'nın Türkçe versiyonunun geçerliliği; toplam puan ile dmft skoru arasındaki Spearman korelasyon katsayısı ile incelenmiştir. DRA Türkçe versiyonu ile dmft indeksi arasında istatistiksel olarak anlam bulunmasa da (p=0.111) aynı yönlü (pozitif) bir ilişki (korelasyon) olduğu görülmüştür (r=0.145). Cronbach's Alpha katsayısı ile güvenirlik ve iç tutarlılık analizi yapıldığında, çalışmadaki maddelerin çıkartılması önemli bir değişime neden olmadığı için hiç bir madde anketten çıkarılmamıştır ve iç tutarlılık değeri 0.813 olarak bulunmuştur.Yapılan test-tekrar test uyum katsayısı0.988 bulunmuştur (p<0.001). DRA Türkçe versiyonunda kız (7.78±5.16) ve erkek çocukların (8.67±5.05) total DRA puanları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). DRA toplam puanı cinsiyete göre değişmemektedir. DRA Türkçe versiyonu ile yaş arasında zıt yönlü bir ilişki olduğu yani artan yaş ile birlikte DRA skorlarında azalma olduğu görülmüştür. Sonuç olarak DRA'nin Türkçe versiyonunun istatistiksel olarak oldukça yüksek geçerlilik ve güvenilirlik göstergelerine sahip bir ölçme aracı olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Dental Discomfort Questionnaire, Çocuklarda dental ağrı, ağrı değerlendirme metodları.
Süt dişlerinde iki farklı mineral trioksit agregat (mta) materyali ve demir sülfat kullanılarak yapılan amputasyonların klinik ve radyografik olarak değerlendirmesi
Amaç: Amputasyon, kök patolojisi bulunmayan derin çürüklü süt dişlerinde sıklıkla tercih edilen vital endodontik tedavilerden biridir. Bu çalışmanın amacı, süt dişi amputasyonlarında kullanılan iki farklı mineral trioksit agregat (MTA) materyalinin ve Demir Sülfatın dokuz aylık klinik ve radyografik başarılarının karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne diş çürüklerinin tedavisi için başvuran beş ile dokuz yaş arası 32 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan toplam 96 derin çürüklü süt II. azı dişine üç farklı amputasyon materyali (OrthoMTA®, RetroMTA® ve Demir Sülfat) uygulandı. Tedavilerin başlangıcında ve üç, altı ve dokuz aylık periyotlarda klinik ve radyografik kontroller yapıldı. Elde edilen veriler Ki-kare testi, Cochran Q testi, Post-Hoc Dunn testi ve Kaplan-Meier analizleriyle değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda klinik olarak, OrthoMTA® (O-MTA) ve RetroMTA® (R-MTA) grubunda %100, Demir Sülfat (DS) grubunda %93,7 başarı tespit edildi. Radyolojik veriler değerlendirildiğinde, O-MTA grubunda %90,6 R-MTA grubunda %87,5 DS grubunda ise %62,5 başarı gözlendi. Ki-kare testi ve Kaplan Meir analizi sonucu üç materyalin klinik başarı ve sağkalım oranları arasında istatiksel olarak fark bulunmazken (p>0,05), radyolojik başarı değerlendirildiğinde DS grubunun diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha düşük başarı gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda, OrthoMTA® ve RetroMTA® süt dişi amputasyonlarında Demir Sülfat amputasyonuna göre klinik ve radyografik olarak daha başarılı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Amputasyon, MTA, süt dişi, Demir Sülfat
Erken çocukluk dönemi çürüğü olan çocuklarda tükürük interlökin-32, interlökin-10, interlökin-6 ve tümör nekroz faktör-alfa seviyelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Erken çocukluk dönemi çürüğü (EÇÇ), bebek ve küçük çocuklarda gözlenen, hızlı ilerleyen enfeksiyöz bir hastalıktır. Çocuklarda çürük riskinin belirlenmesi, ileride oluşması muhtemel çürüklerin önlenebilmesi açısından çok önemlidir. Tükürükteki sitokinlerin çürük riskindeki rolü merak edilen güncel bir konu olaya devam etmektedir. Bu çalışmanın ana amacı, erken çocukluk dönemi çürüğü olan hastaların tükürüklerindeki interlökin-32 (IL-32), interlökin-10 (IL-10), interlökin-6 (IL-6) ve tümör nekroz faktör-alfa (TNF- α) seviyelerinin değerlendirilmesidir. Bununla beraber, erken çocukluk dönemi çürüklerinin, hastaların oral hijyen ve beslenme alışkanlıkları ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya yaşları 36 ay ile 71 ay arasında değişen dişlerinde çürük bulunan (n= 28 çocuk) ve çürük bulunmayan (n=28 çocuk), toplam 56 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların ebeveynlerine, çocuklarının beslenme ve oral hijyen alışkanlıklarını değerlendiren anket formu uygulandı. Hastaların çürük durumları, dmft (süt dişlerinde çürük, çürük nedeniyle çekilmiş ve dolgulu diş diş/yüzey sayısı) ve dmfs indekslerine göre değerlendirildi. Bununla beraber, hastaların periodontal sağlıkları, plak indeksi ve gingival indeks kullanılarak belirlendi. Hastaların tükürük örneklerindeki IL-32, IL-10, IL-6 ve TNF-α seviyeleri ELISA ile ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: EÇÇ grubu ile kontrol grubu arasında çalışmada değerlendirilen oral hijyen ve beslenme alışkanlıkları, plak indeksi ve gingival indeks değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). EÇÇ grubunun tükürük IL-32, IL-10, IL-6 ve TNF-α seviyeleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek bulundu (p<0,001). ROC eğrisi, EÇÇ tanısı için bu sitokinlerin optimum duyarlılığını ve seçiciliğini ortaya koyarak iyi birer tanı kriteri olabileceklerini göstermiştir. Tükürük IL-32, IL-10, IL-6 ve TNF- α seviyeleri ile dmft ve dmfs değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon gözlendi (p<0.05). Tükürük örneklerindeki IL-32, IL-10, IL-6 ve TNF-α seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptandı (p<0.05). Sonuç: Bu çalışma, EÇÇ'li çocuklar ve çürüksüz çocuklarda tükürük IL-32 seviyesini gösteren ilk çalışmadır. Bu çalışmanın sınırlamaları dahilinde, EÇÇ'li çocukların tükürüklerinde saptanan yüksek IL-32, IL-10, IL-6 ve TNF-α seviyeleri, bu sitokinlerin EÇÇ gelişiminde rol aldığını düşündürmektedir.
Farklı remineralizasyon ajanlarının ve er:Yag lazer kullanımının mine remineralizasyonu üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada yapay çürük lezyonu oluşturulmuş daimi dişler üzerine flor, CPP-ACP, teobromin ve arjinin uygulamasının, tek başına veya Er:YAG lazerle kombine uygulanması sonucunda, remineralizasyon potansiyellerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, ortodontik sebeple çekilmiş 66 adet premolar dişten 130 adet mine örneği elde edilmiş ve örnekler rastgele 10 gruba (Grup F (1450 ppm NaF içerikli diş macunu), Grup CPP-ACP (%10 CPP-ACP) , Grup A (%8 arjinin içerikli diş macunu), Grup T (Teobromin içerikli diş macunu), Grup L (Lazer), Grup LF (Lazer+Flor), Grup L-CPP-ACP (Lazer+ CPP-ACP), Grup LA (Lazer+Arjinin), Grup LT (Lazer+ Teobromin), Grup K (kontrol grubu)] ayrılmıştır. Örnekler üzerinde yapay çürük lezyonları oluşturulmak üzere demineralizasyon solüsyonunda bekletilmiştir. Lazer gruplarına Er:YAG lazer uygulanmasının ardından diş macunu solüsyonları hazırlanarak 10 günlük pH siklus uygulamaları yapılmıştır. Grupların etkinliğini belirlemek için örneklerin yüzey sertliği başlangıç, demineralizasyon sonrası ve pH siklusu sonrası olmak üzere her aşamada mikrosertlik testi ile ölçülmüş ve deney sonunda her gruptan bir örneğin yüzey morfolojisi SEM ile değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics Version 25 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: En yüksek mikrosertlik değerleri flor ve arjinin içerikli diş macunlarının uygulandığı gruplarda gözlenmiştir. Bu gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında mikrosertlik değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekken, geri kalan gruplar ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. L-CPP-ACP grubunda mikrosertlik değerlerinin CPP-ACP grubuna göre arttığı ancak bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Mine yüzeylerinin SEM değerlendirmesi sonucunda tüm gruplar kontrol grubuna göre morfolojik değişimler göstermiştir. Sonuç: Bu çalışmanın sınırları dahilinde yapay çürük lezyonları üzerinde remineralizasyon etkisi karşılaştırıldığında flor içerikli ajanlar en yüksek etkinliği göstermiştir. Lazer, teobromin, CPP-ACP ve bu ajanların kombinasyon gruplarında remineralizasyon sonrası mikrosertlik değerlerinde artış olmasına rağmen bu etki kontrol grubundan istatistiksel olarak farklı bulunmamıştır. Lazerin çalışmada kullanılan ajanlarla birlikte uygulanması remineralizasyon üzerine ek bir etki sağlamamıştır. Flor içerikli ajanlar lazer ile birlikte kullanıldığında da yüksek değerler göstermiştir. Bu nedenle florun günümüzde en etkin remineralizasyon ajanı olma özelliğini koruduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Arjinin, CPP-ACP, Er:YAG lazer, Flor, Koruyucu diş hekimliği Remineralizasyon, Teobromin.
Genel anestezi altında sistemik olarak sağlıklı ve özel tedavi ihtiyacı olan çocuk hastalara yapılan tedavi yöntemlerinin, yaş-cinsiyet dağılımlarının değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Amaç: Genel anestezi, çocuk diş hekimliğinde tedavinin klinik ortamda uygulanamadığı bazı özel durumlarda başvurulan ileri davranış yönlendirme tekniklerinden biridir. Bu çalışmanın amacı Aralık 2013-Eylül 2021 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde genel anestezi altında aynı hekim tarafından endikasyonları konulup dental tedavileri yapılan çocuk hastaları retrospektif olarak değerlendirerek bu tedavi edilen hastaların sistemik durumunu, genel bilgilerini, yapılan koruyucu ve dental tedavi türlerini karşılaştırmak ve incelemektir. Gereç ve Yöntemler: 2013-2021 yılları arasında kliniğimize başvuran ve tedavileri genel anestezi altında tamamlandıktan sonra verileri sisteme kaydedilen hastalar incelenmiştir. Genel anestezi altında hastalara uygulanan tedaviler, anestezi süreleri, hastaların genel bilgileri ve sistemik sağlık durumları hasta dosyalarına ulaşılarak ve epikriz raporları vasıtasıyla kaydedilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, dft/DMFT değerleri, anestezi süresi ve sistemik sağlık durumları ile hastalara yapılan tedaviler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 2-14 yaşları arası 199 kız (%45,6), 237 erkek (%54,4) hasta olmak üzere toplam 436 çocuk hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 5,96±2,29'dur. Hastaların %47,9'u (n=209) 2-5 yaş aralığında, %50,5'i (n=220) 6-12 yaş aralığında ve %1,6'sı (n=7) 12 yaş üzerindedir. Hasta grubunun %73,2'si (n=319) sistemik olarak sağlıklıdır. %8,5'ini (n=37) sistemik hastalığı olan engeli olmayan hastalar oluşturmaktadır. Hastaların %18,3'ü (n=80) ise engelli hastalardan oluşmaktadır. Tüm hastaların dft değeri ortalaması 6,19±4,014; DMFT değeri ortalaması 2,70±2,772 bulunmuştur. Tüm hastaların ortalama anestezi süresi 86,71±33,95 dakikadır (dk). Hastaların %36,7'sine süt dişi çekimi, %4,8'ine daimi diş çekimi, %89,2'sine süt diş restorasyonu, %51,1'ine daimi diş restorasyonu, %23,2'sine süt dişi pulpotomisi, %8,5'ine süt dişi kanal tedavisi, %12,8'ine PÇK uygulaması, %8'ine süt dişi fissür örtücü, %37,4'üne daimi diş fissür örtücü, %20'sine flor uygulaması ve %2,5'ine detertraj uygulaması yapılmıştır. Sonuç: Çalışmadaki sağlıklı hasta sayısı engelli hasta sayısına göre daha fazladır. Çalışmaya katılan hastalar arasında daha küçük yaşta sağlıklı hastalar bulunurken; daha büyük yaşta engelli hastalar bulunmaktadır. Bu durum bize sağlıklı hastaların erken çocukluk çağı çürüğünden (EÇÇ) etkilendiğini ve küçük yaşta kooperasyon problemlerinin yaşandığını, engelli hastaların ise sistemik sağlık problemlerinin önceliği sebebiyle diş hekimine daha geç başvurduğunu düşündürmektedir. Tüm hastalar içinde küçük yaşlarda dft değeri ortalamasının yüksek olduğu ve daha büyük yaşlarda ise hastaların DMFT değeri ortalamasının engelli hastalarda daha yüksek olduğu görülmüştür. Küçük yaş çocukların ve engelli hastaların yüksek çürük oranına sahip oldukları görülmektedir. Anestezi süresi açısından en fazla süre 2-5 yaş arası sağlıklı çocuk hastalarda bulunmuş olup yüksek çürük oranının anestezi süresini arttırdığı düşünülmektedir. Yapılan tedaviler incelendiğinde, 2-5 yaş ve 6-12 yaş arası sağlıklı hastalara daha fazla süt dişi çekimi yapıldığı, 6-12 yaş arası engelli hastalara daha fazla daimi diş çekimi yapıldığı görülmüştür. 2-5 yaş ve 6-12 yaş arası engelli hastalardan daha az süt dişi restorasyonu yapıldığı, 6-12 yaş ve 12 yaş üzeri engelli hastalara daha fazla daimi diş restorasyonu yapıldığı görülmüştür. Bu durum engelli hastalarda ağız bakımının zorluğu sebebiyle tekrarlayan genel anestezi riskini önlemek amaçlı radikal davranılması sebebiyle oluşmuştur. Genel anestezi altında en fazla uygulanan tedavi süt ve daimi diş restorasyonu olarak bulunmuştur.
Genel anestezi altında dental tedavi gören çocuk hastaların yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, genel anestezi altında dental tedavi gören ve erken çocukluk çağı çürüğü tanısı almış 72 aydan küçük çocuklarda tedavi öncesi ve tedaviden bir ay sonraki yaşam kalitesini kıyaslayarak yapılan tedavi türleri ve sayılarının yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmaya, daha önce klinikte kooperasyon kurulamayan ve genel anestezi ile dental tedavi ihtiyacı olan erken çocukluk çağı çürüğü tanısı almış, Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) hasta sınıflamasına göre ASAI ve ASAII olarak değerlendirilen, fiziksel, mental bir engel veya sendromu bulunmayan 72 aydan küçük toplam 35 çocuk dahil edilmiştir. Çocukların yaşam kalitelerinin belirlenmesinde Erken Çocukluk Çağı Ağız Sağlığı Etki Ölçeği (Early Childhood Oral Health Impact Scale – ECOHIS) anketi ebeveynlerine yönelik tedavi öncesi ve birinci ay kontrollerinde uygulanmıştır. Ayrıca çocukların cinsiyeti, ay olarak yaşı, kilosu, ebeveynin gelir düzeyi ve eğitim durumunu içeren sosyodemografik bilgiler de kaydedilmiştir. Genel anestezi öncesi dft/DMFT skorları belirlenmiş ve genel anestezi altında yapılan dental tedaviler de kaydedilmiştir. İstatistiksel analizlerde parametrik veya nonparametrik test seçimi için varsayımlar test edilmiştir. Normallik Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirilmiştir. Bağımlı gruplar için bağımlı örneklem t-testi, bağımsız gruplar için Mann Whitney-U testi kullanılmıştır. Sayısal değişkenler arası ilişki Pearson korelasyon katsayısı ile incelenmiştir. Anlamlılık düzeyi 0,05 olarak belirlenmiştir. Ölçek puanlarının güvenilirliği Cronbach Alfa testiyle değerlendirilmiştir. Kolmogorov-Smirnov testinde p<0.05 olan değişkenlerde ise parametrik testler uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 35 hastanın yaş ortalaması 60,11±8,20 ay, dft skoru ortalaması 12,62±3,43 olarak bulunmuştur. Tedavi öncesi kilo ortalaması 17,34±2,48 kg olarak ölçülmüş, birinci ay sonunda bu ortalama 17,89±2,56 kg olarak kaydedilmiştir. Ebeveynlerin çoğunluğu asgari ücretin üzerinde gelir beyan etmiş ve orta ve yükseköğrenim düzeyinde eğitim almıştır. Yaşam kalitesi alt belirteçlerin değişim puanları ile hastalara ait sosyodemografik veriler ve dft skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Çocuk alt bölümünde sosyal etki belirteci haricinde tüm yaşam kalitesi alt belirteçlerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim gözlenmiş ve yaşam kalitesinde artış bulunmuştur (p<0,05). Çocuklara uygulanan tedavi türüyle yaşam kalitesi değişimi arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç: Genel anestezi ile dental tedavi sonrasında çocuk hastaların yaşam kalitelerinde artış gözlenmiştir. Hastalara ait sosyodemografik bulgular, ebeveynlerin eğitim ve sosyoekonomik düzeyi, genel anestezi altında yapılan dental tedaviler ve çürük skor ortalamalarının yaşam kalitesi üzerinde etkisi olmadığı bulunmuştur. Genel anestezi ile dental tedavinin çocuk hastaların yaşam kalitesinde iyileşmeyle sonuçlandığı için kooperasyon kurulamayan küçük yaştaki çocuklarda faydalı bir tedavi seçeneği olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Erken çocukluk çağı çürüğü, Genel anestezi, Yaşam kalitesi
Farklı içerikli çocuk diş macunlarının antibakteriyel ve remineralizasyon etkinliklerinin İn Vitro olarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda farklı aktif bileşenler içeren 5 adet çocuk diş macununun antibakteriyel ve remineralizasyon etkinliklerinin in vitro olarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda; 1000 ppm florür, ozon ve propolis içerikli Kids Ozon, 1000 ppm florürlü Oral B Pro-kids, 1000 ppm florür ve postbiyotik bileşen içeren Dentiste Junior Postbiotics, 1000 ppm florür ve hidroksiapatitli Curasept Biosmalto ve hidroksiapatit içeren Zubio diş macunları kullanılmıştır. Remineralizasyon etkinliği belirleme aşamasında daimi 3. molar dişlerinden oluşturulan 48 adet örneğin başlangıç mikrosertlik ölçümü yapıldıktan sonra 5 adet diş macunu ve negatif kontrol grubu olmak üzere 6 grup oluşturulmuş, her gruba 8 diş örneği dahil edilmiştir. Örneklerin 4 gün boyunca demineralizasyon solüsyonunda bekletilmesinden sonra tekrar mikrosertlik ölçümleri yapılmıştır. Ardından 14 gün boyunca pH siklusu uygulanmış, bu süreçte örneklere günde iki kez diş macunu uygulanarak her aşamada 37°C etüvde bekletilmiştir. Siklus sonrası mikrosertlik ölçümleri de yapılarak istatistiksel analizler tamamlanmıştır. Antibakteriyel etkinlik belirleme aşamasında Streptococcus mutans, Lactobacillus acidophilus, Enterococcus faecalis ve Candida albicans suşları kullanılarak agar difüzyon yöntemi uygulanmıştır. Suşların agarlara inoküle edilmesinden sonra kuyucuklar açılmış, bu kuyucuklara diş macunları yerleştirilerek uygun koşullarda inkübe edilmiştir. İnkübasyon süresi sonunda her diş macunu için oluşan inhibisyon zonları milimetre cinsinden ölçülerek istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda kullandığımız diş macunlarının tümü başlangıç mine çürüğü lezyonlarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde remineralizasyon sağlamıştır (p<0,05). Remineralizasyon sonrası yüzey sertlik değerleri karşılaştırıldığında; Kids Ozon> Dentiste Junior Postbiotics> Curasept Biosmalto> Zubio> Oral B Pro-kids> Negatif kontrol olarak bulunmuştur. Ancak diş macunları arasında mikrosertlik değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Antibakteriyel etkinlik değerlendirmesinde tüm macunlar her bir bakteri suşunda inhibisyon zonu oluşturmuştur. Streptococcus mutans suşu üzerinde Curasept Biosmalto, sadece Kids Ozon grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek antibakteriyel etkinlik göstermiştir (p<0,05). Curasept Biosmalto, diğer macunlara göre daha yüksek antibakteriyel etkinlik göstermesine rağmen aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Lactobacillus acidophilus, Enterococcus faecalis ve Candida albicans suşları üzerinde antibakteriyel etkinlik değerlendirildiğinde macunlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Diş macunlarının tüm mikroorganizmalara karşı total antibakteriyel etkinlikleri karşılaştırıldığında ise; Curasept Biosmalto> Oral B Pro-kids> Dentiste Junior Postbiotics> Zubio> Kids Ozon olarak bulunmuştur. Curasept Biosmalto, sadece Kids Ozon grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla total antibakteriyel etkinlik göstermiştir (p<0,05). Ancak diğer macunlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda yer alan tüm macunlarının başlangıç mine çürüklerinde remineralizasyon sağladığı ve antibakteriyel etkinlik gösterdiği görülmüştür. Bu diş macunlarının çocuklarda diş çürüğüne karşı klinik etkinliklerinin kanıtlanabilmesi için ilave uzun dönem takipli klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Antibakteriyel Etkinlik, Çürük, Diş Macunu, Remineralizasyon
Nano gümüş florürün farklı flor ajanları ile karşılaştırmalı olarak remineralizasyon etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda deneysel bir formülasyon olan nano gümüş florürün mine remineralizasyonuna etkisinin gümüş diamin florür ve sodyumflorürlü vernikle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 45 adet daimi insan 3. büyük azı dişi bukko-lingual ve mezio-distal yönde 4'e bölünerek 180 adet mine örneği elde edilmiştir. Örneklerin başlangıç mikrosertlik ölçümleri yapılmış ve her grupta 45 adet mine örneği olacak şekilde 4 grup [Grup NGF (Nano gümüş florür ), Grup GDF (Gümüş diamin florür), Grup FV (Sodyum florürlü vernik), Grup Kontrol (deiyonize su)] oluşturulmuştur. Tüm örnekler 96 saat demineralizasyon solüsyonunda bekletilerek yapay çürük lezyonu oluşturulmuş ve demineralizasyon sonrası mikrosertlik değerleri kaydedilmiştir. Remineralizasyon materyalleri üreticilerin kullanım talimatlarına uygun olarak uygulanmış ve 24 saat 37°C'de nemli ortamda bekletilmiştir. Sonrasında örnekler pH döngüsüne tabi tutulmuştur, 5 gün boyunca 3 saat demineralizasyon solüsyonunda, 21 saat remineralizasyon solüsyonunda bekletilmiştir. Sonraki 2 gün ise yalnızca remineralizasyon solüsyonunda bekletilmiş ve remineralizasyon sonrası mikrosertlik ölçüm değerleri tekrar kaydedilmiştir. Başlangıç, demineralizasyon sonrası ve remineralizasyon sonrası mikrosertlik değerleri karşılaştırılmıştır. Bununla birlikte, oluşan yüzey değişimlerini karşılaştırabilmek amacıyla her gruptan 4'er örnek, sağlam mine ve demineralizasyon sonrası elde edilen mine örnekleri üzerinde SEM incelemesi yapılmıştır. Tüm veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Tüm deney gruplarında uygulanan remineralizasyon materyallerinin, demineralize diş yüzeyinin mikrosertlik miktarını istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı gözlemlenmiştir. Remineralizasyon sonrası mikrosertlik değerleri gruplar arası karşılaştırıldığında; en yüksek yüzey sertlik değerleri sırası ile FV>GDF>NGF>Kontrol olarak bulunmuştur. Sonuç: Bu tez çalışmasına göre, tüm gruplarda uygulanan remineralizasyon materyallerinin, insan dişlerinde oluşturulan yapay çürük lezyonları üzerinde remineralizasyonu olumlu yönde etkilediği ancak nano dümüş florürün florlu vernik ve gümüş diamin florür kadar başarılı olamadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Nano Gümüş Florür, Gümüş Diamin Florür, Florlu Vernik, Yapay Çürük, Remineralizasyon
Küçük azı ve ikinci büyük azı olgunluk indekslerinin 12.yaşı tahmin etmedeki etkinliklerinin incelenmesi
Amaç: Yaş belirleme, çocukların hukuki ve sosyal haklarını tanımlamada kritik bir rol oynamaktadır. Birçok ülkede, ceza ehliyeti için minimum yaş sınırı 12'dir. Bu çalışmada, Türk popülasyonunda birinci küçük azı (IPM1), ikinci küçük azı (IPM2) ve ikinci büyük azı (I2M) olgunluk indeksleri ile alt çenedeki yedi dişin olgunluk indekslerinin toplam değeri (S değeri) kullanılarak, 12 yaş sınırını için kesim noktaları belirlenmiştir. Ayrıca, bu kesim noktalarının tanısal performansları değerlendirilmiştir. Yöntem: Retrospektif olan bu çalışmada, 8–16 yaş aralığındaki bireylere ait toplam 1136 ortopantomografi incelenmiştir. Örneklem rastgele olarak eğitim ve doğrulama grubu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Eğitim grubunda IPM1, IPM2, I2M ve S değeri ölçülerek 12 yaş sınırı için kesim noktaları belirlenmiştir. Doğrulama grubunda, bu kesim noktaları için alıcı işletim karakteristiği (ROC) eğrileri oluşturulmuş ve eğri altında kalan alan (AUC) hesaplanmıştır. Gözlemciler arası ve gözlemci içi uyum, sınıf içi korelasyon katsayısı ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Optimum kesim noktaları kızlarda; IPM1 için 0,014, IPM2 için 0,069, I2M için 0,184 ve S değeri için 0,350 olarak, erkeklerde ise IPM1 için 0,030, IPM2 için 0,090, I2M için 0,191 ve S değeri için 0,412 olarak belirlenmiştir. Erkek grubunda en yüksek AUC değerleri; tek değişkenli yöntemlerde 0,966 ile I2M'de, iki değişkenli yöntemlerde 0,969 ile I2M+IPM1'de hesaplanmıştır. Kız grubunda en yüksek AUC değerleri; tek değişkenli yöntemlerde 0,950 ile IPM2'de, iki değişkenli yöntemlerde 0,950 ile IPM1+IPM2'de hesaplanmıştır. S değeri içeren yöntemde AUC değeri kızlarda ve erkeklerde sırasıyla 0,951 ve 0,970 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: IPM1, IPM2, I2M ve S değeri Türk popülasyonunda 12 yaş sınırının ayırt edilmesinde yüksek tanısal performans göstermiştir. Kızlarda yöntemler arasında AUC değerleri açısından anlamlı bir fark saptanmamış, erkeklerde ise bu fark yalnızca IPM2 yönteminde görülmüştür. Anahtar Kelimeler: adli yaş tahmini, yasal yaş sınırı, olgunluk indeksi, ROC analizi
Erken doğumun ağız ve diş sağlığına etkisi ve erken çocukluk çağı çürükleri ile ilişkisi
ERKEN DOĞUMUN AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞINA ETKİSİ VE ERKEN ÇOCUKLUK ÇAĞI ÇÜRÜKLERİ İLE İLİŞKİSİ Amaç: Bu tez çalışmasında erken doğan bebeklerde ağız ve diş sağlığının farklı indeksler kullanılarak değerlendirilmesi ve Erken Çocukluk Çağı Çürüğü (EÇÇ) görülme sıklığının sosyodemografik ve beslenme ile ilgili risk faktörleri de ele alınarak normal doğan bebeklerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı Bölümü'ne başvuran; yaşları 32-76 ay arasında değişen 131 kız, 126 erkek olmak üzere toplam 257 çocuk dahil edildi. 36.hafta ve daha öncesinde doğan çocuklar "Erken doğan" grubuna, 37.hafta ve sonrası doğan çocuklar ise "Normal doğan" grubuna dahil edildi. EÇÇ için risk faktörü olabilecek sosyodemografik, prenatal ve postnatal veriler kaydedildi. Ağız ve diş sağlığı verileri ise Uluslararası Çürük Tespit ve Değerlendirme Sistemi (ICDAS II), dmft, gingival indeks ve plak indeksi kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: EÇÇ görülme oranı, normal doğan çocuklarda %65,4 iken erken doğan çocuklarda %65,3 olarak bulundu. Erken doğan ve normal doğan çocuklar arasında ortalama dmft değeri, plak indeksi, gingival indeks, ICDAS II kodu ve EÇÇ varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Babanın eğitim düzeyi, annenin gebelikte ilaç kullanımı, anne sütü ile beslenmeme, emziğin şekere batırılması, günlük şekerli ara öğün tüketim sıklığı, diş fırçalama sıklığı, ağız ve diş sağlığı konusunda ebeveynlerin bilgilendirilmesi, annedeki çürük varlığı gibi değişkenlerin dmft sonuçlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde etkilediği bulundu (p<0,05). Sonuç: Elde edilen bulgular, erken doğum ile EÇÇ arasında bir ilişki tanımlamasa da EÇÇ'nin çok faktörlü bir yapıya sahip olduğunu ve bireysel, çevresel ve beslenmeye bağlı değişkenlerden etkilenebileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: erken çocukluk çağı, çürük, erken doğum, düşük doğum ağırlığı