
201
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Erken membran rüptürü tanılı olguların klinik özellikleri, tedavi süreçleri ve yenidoğan sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada 2017-2019 yılları arasında kliniğimize başvuran erken membran rüptürü (EMR) tanısı almış olgular incelendi. Olguların tanı aldıkları gebelik haftalarının, doğum haftalarının bu süreçteki latent periyodlarının, başvuru sırasında alınan vajinal kültür ve idrar kültürü tetkiklerindeki üremelerin ve kullanılan antibiyotik rejimlerinin, yeni doğan APGAR skorları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Erken Membran Rüptürü (EMR) tanısı almış 2017-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalına başvuran, gebeliğin 24/0 ve 37/0 haftaları arasında olan 325 hastanın; yaş, parite, spontan veya yardımcı üreme tekniği ile olmuş gebelik, bebek cinsiyeti gibi demografik verileri ve doğum şekli, doğum haftası, latent periyod, başvuru anında alınan örneklerdeki mikrobiyal üreme, antibiyotik rejimleri, yeni doğan kilo ve APGAR verilerinin birbiri ile ilişkisi retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya 325 adet gebe ve bu gebelerin 348 adet yeni doğanı dahil edildi. EMR haftası ve doğum haftası arasında anlamlı pozitif korelasyon (p<0,001) mevcutken, EMR haftası ve latent periyod arasında anlamlı ve negatif korelasyon (p<0,001) bulundu. Doğum haftası ilerledikçe APGAR skorlarının 1. Ve 5. Dakikalar için anlamlı artmış olduğu görüldü (p<0,001). 34/0 ve üzerindeki gebelik haftalarında maternal ve fetal endikasyonlarla hastalara doğum planlandı. Daha küçük haftalarda ise hastalardan idrar kültürü ve vajinal kültür örnekleri alınarak ampirik antibiyoterapileri başlandı. Antibiyoterapi alan grubun latent periyodu anlamlı olarak uzun görüldü (p<0,001). Antibiyotik alan 210 gebe arasında ise kültür sonuçlarında anlamlı üreme olan ve uygun antibiyoterapi altında takibini sürdüren gebelerin latent periyodu, kültür sonuçlarında üreme olmayan sadece ampirik tedaviyi tamamlayan hastaların latent periyodlarından anlamlı olarak uzun bulundu (p<0,001). Latent periyottaki bu anlamlı uzamanın yeni doğanların APGAR skorlarına etkisine bakıldığında ise anlamlı etki bulunamadı. Fakat iki grup arasındaki değerlendirmede antibiyoterapi alan, üremesi olan ve latent periyodu anlamlı olarak uzun bulunan gruptaki minimum APGAR değerlerinin daha az olduğu görüldü. Sonuçlar: Erken membran rüptürü, preterm doğum nedenleri arasında büyük bir orana sahiptir. Prematürite ise ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde oranı artış gösteren, maternal ve fetal mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir faktördür. Neonatal dönemde gebelerin etkin takip ve tedavisinin yeni doğan sonuçlarını olumlu etkilendiği görülmektedir. Bu olumlu sonuçlar, gebe ve yeni doğanlara sosyal anlamda katkı sağlamakla birlikte sağlık giderlerinde de ciddi azalmaya neden olmaktadır. Bununla birlikte erken membran rüptürü gelişmeden önce önlenebilecek nedenlerin tespiti ve ortadan kaldırılması da çok önemli bir basamaktır. Bu çalışmada komplikasyon gelişmiş gebelerin takip ve tedavilerinin yeni doğan sonuçlarına olumlu etkisi gösterilmiş olsa da bunların geliştirilmesi için randomize ve kontrollü prospektif çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Anahtar Sözcükler: Erken Membran Rüptürü, Antibiyoterapi, APGAR, İdrar kültürü, Vajinal Kültür
Sıçanlarda ikinci derece yanık modelinde resveratrolün yara iyileşmesine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Yanık hem ölüm hem de sakatlık açısından insanoğlunun hayatında karşılaşabileceği en ciddi fizyolojik ve psikolojik travmalar arasında kabul edilmektedir. Yanık, tedavi ve iyileşme çerçevesinde de pek çok sorunu beraberinde getirmektedir. Resveratrol, içerisinde barındırdığı nitelikleri sayesinde, Uzakdoğu Asya'nın uzun yıllardır kullandığı ilaçlar arasında karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma kapsamında sıçanlarda ikinci derece yanık modeli oluşturularak resveratrolün yanık iyileşmesi sürecine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaşları 4-6 ay arasında olan, başlangıç ağırlıkları 300-450 g arasında değişen 40 adet Wistar-Albino türü erkek sıçan 4 farklı gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki sıçanların sırtları tıraş edilerek 2. derece yanık oluşturuldu. Grup 1, kontrol grubu olup herhangi bir tedavi yöntemi uygulanmamıştır (n =10). Grup 2'ye mupirosin ile pansuman yapıldı. (n =10). Grup 3'e gümüş sülfadiazin ile pansuman yapıldı (n =10). Grup 4'e resveratrol ile pansuman yapıldı. (n =10). Pansumanlar günlük olarak yenilenip tedavi 14 gün boyunca sürdürüldü. 15. günde tüm gruplardan biyopsi alındı ve sıçanlar sakrifiye edildi. Alınan örnekler, ışık mikroskobu ve elektron mikroskobunda incelendi. Bulgular: Araştırma sonucunda resveratrol uygulanan grupta epitelizasyon, kolajenizasyon ve dermal kolajen dizilimi parametrelerinin daha yüksek olduğu saptandı. Resveratrol uygulanan grupta tüm parametreler normal seyrederken, mupirosin uygulanan grupta dermal fibroblast parametresinde organeller nispeten normal, kolajen parametresinde artmış düzenli olarak saptandı. Deney kontrol grubunda dermal fibroblast parametrelerinde granüllü endoplazmik retikulum sayıca fazla saptandı ve sitoplazmik vakuolizasyon, dermal kolajen parametresinde belirgin bir seviyede artış ve kapiller parametresinde yüksek makrofaj ve mast hücre sayısı belirlendi. Gümüş sülfadiazin ve resveratrol uygulanan gruplarda dermal fibroblast, dermal kolajen ve dermal kapillerler parametrelerinin daha yüksek olduğu izlenmiştir. Sonuç: Yanık iyileşmesinde inflamatuar yanıtın sınırlandırılması iyileşme sürecinde önem arz etmektedir. Çalışmamızda resveratrolün inflamatuar sitokinleri azalttığı ve resveratrol kullanıldığında lenfosit infiltrasyonunun diğer ajanlara göre daha düşük seviyede olduğu saptanmıştır. Bu da resveratrolün antiinflamatuar etkisinin yanık iyileşmesini hızlandırdığını kanıtlamıştır. Buna ek olarak yine resveratrol grubunda kolajenizasyon daha organize halde olması ve deri eklerinin gözlemlenebilir duruma gelmiş olması resveratrolün antiinflamatuar etkinliğinin yanı sıra remodelling aşamasında kolajenizasyon desteklediğini göstermiştir.
Sağlıklı ve kanserli dokularda element miktarlarının indüktif olarak eşleştirilmiş plazma-kütle spektrometresi(İCP-MS) yöntemiyle belirlenerek kıyaslanması
Giriş ve Amaç: En ölümcül halk sağlığı problemlerinden olan kanserle mücadelede önlemek, erken tespit etmek ve morbiditesini azaltmak için yıllardır yoğun bir bilimsel savaş verilmektedir. Biz bu çalışmada tümörlü ve sağlıklı hücrelerdeki eser element ve ağır metal miktarlarını indüktif olarak eşleştirilmiş plazma-kütle spektrometresi ile belirleyip kıyaslayarak bunların kanser ve prognoz üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalıştık. Bu sayede bu elementlerin kanser davranışındaki etkilerini belirleyerek önleyici ve tedavi edici metodlar açısından literatüre katkı sağlamayı amaçladık Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2024 yılı içerisinde malign ön tanılı olup, intraoperatif makroskobik olarak tümör tespit edilen 24 hastanın demografik verileri, komorbiditeleri, preoperatif laboratuvar sonuçları, onkolojik verileri, medikal tedavi etkileri, radyolojik ve patolojik verileri değerlendirilerek detaylı analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmamız benign doku (Grup 1) 24 ve malign doku (Grup 2) 24 olarak iki gruptan oluşmaktadır. Toplam 24 hastadan alınan oluşan çalışmamızda yaş ortalaması 65.16±10.55'ti.Hastaların 15(%62,5) tanesi erkek, 9 (%37,5)i kadındı. Türlere göre 12(%50) kolon, 8 (%33.3) rektum, 4/%16,7) mide kanseri olarak görüldü. Benign ve malign dokulardaki eser element konsantrasyon farkları ve cinsiyete göre konsantrasyon farkları arasında anlamlı farklılık görülmedi(p>0,05). Tanıya göre Cd,Pb, Fe, Zn arasında anlamlı farklılık görüldü(p<0,05). Neoadjuvan tedavi alan hastalardaki konsantrasyon farkları incelendiğinde As(p<0,05) anlamlı derecede farklılık görüldü. Lenfovasküler invazyon yapan dokulardaki kıyaslamada Pb ve Cr(p<0,05) görülürken, perinöral invazyon ve uzak metastaz mevcut olan hastalardaki eser element konsantrasyonlarında anlamlı değişiklik görülmedi. Vücut kitle indeksinin ise eser element konsantrasyonlarında anlamlı farklılık oluşturmadığı(p>0,05) görüldü. Eser elementlerin malign ve benign dokularda birbirleriyle etkileşimi incelendiğinde malign dokularda Cr'un Pb ve Co ile, As'nin Cd ile, Cu'nun K, Cr ve Pb ile, Co'nun Ni ve Se ile, Fe'nin Pb, Cu ve Zn ile, Ni'nin Cr anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği görüldü.(p<0,05) Benign dokulardaki etkileşim incelendiğinde ise Cr'un Pb, Co ile Mn'nin Co, Cr, Cu ile Ni'nin Cr, Co, Pb ve Cu ile anlamlı pozitif korelasyonlar(p<0,05), Se ve Cd arasında ise negatif korelasyon görüldü(p<0,05) Sonuç:Literatürde en çok çalışılan serum konsantrasyonlarının değil de doğrudan tümörlü ve sağlıklı dokularda inceleme yapmamız nedeniyle bu elementlerin tümörlü hücrelerde doğrudan etkilerini öngörebileceğimizi düşünüyoruz. Elde ettiğimiz verilere göre eser elementlerin tümörlü ve benign dokularda farklı davranışlar gösterdiğini, ayrıca birbirleriyle etkileşim içerisinde bulunduğunu gördük. Beslenme ile doğrudan ilişkili olan bu elementleri GİS malignitelerinde kıyaslayarak beslenme ve ilaç sanayisinde yapılacak yeni çalışmalara ve güncellemelere, belki de ilaç kontrendikasyonlarındaki değişikliklere farklı bir bakış açısı oluşturacağımızı düşünüyoruz. Literatüre yeni katkı sağlayacağımız bu çalışma daha büyük ölçekli ve daha hassas çalışmalar içinde bir fikir hüviyetinde olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kanser, Eser Element, ICP-MS, Kütle spektrometresi
Transfüzyon bağımlı talasemi hastalarında T2* kardiyak manyetik rezonans görüntüleri ile demir birikiminin değerlendirilmesi, kullandığı şelasyon rejimi ve serum demir parametreleri ile korelasyonu
Amaç: Transfüzyon bağımlı talasemi hastalarında kardiyak T2* MR ile kullandığı şelasyon rejimi ve demir birikimi takibinde sık kullanılan serum demir parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı hastanesi Çocuk Hematoloji bilim dalında transfüzyon bağımlı talasemi tanısı ile takip edilen 9-25 yaş arasındaki 60 hasta yer aldı. Hastaların hepsi transfüzyon ve 1 hasta hariç şelasyon tedavisi almaktaydı. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı ve boy), laboratuvar bulguları (ferritin, demir, demir bağlama kapasitesi ve hemoglobin düzeyleri), semptom ve klinik özellikleri dosya kayıtlarından, hastane veri sisteminden elde edildi. Demir birikim şiddeti T2* MR değerlerine göre normal-hafif-orta-ağır olarak sınıflandırıldı. Hafif, orta ve ağır grup birleştirilerek (anormal grup) normal grup ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 28'i (%46,7) kadın, 32'si (%53,3) erkekti. Ortalama yaş 17,8±5,4 yıl olarak bulundu. Hastaların kardiyak T2* MR süre ortalaması 42,2±52,2 ms idi. Hastalar kalpteki demir birikim şiddetine göre gruplara ayrıldığında; 49'da (%81,7) T2* MR süresi >20 ms olup, demir birikimi normal sınırlarda idi. On bir hastada (% 18,3) anormal demiri birikimi mevcut olup, bir hastada (%1,7) hafif, 4 hastada (%6,7) orta, 6 hastada (%10) ağır demir birikimi tespit edildi. Kardiyak T2* MR sürelerine göre normal (demir birikimi olmayan) olan grubun mevcut yaş ortalaması 17 yaş (9-25) iken, anormal (demir birikimi olan) olan grupun mevcut yaş ortalaması 24 yaş (12-25) olup, her iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,037). Korelasyon analizinde son başvurudaki ferritin ile kardiyak T2* MR süresi arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki görüldü (r= -0,380). KMR T2* süresi ile hastaların ferritin değerinin >2500 olduğu süre (ay) arasında negatif yönde zayıf ilişki görüldü (r= -0,357, p=0,005). Daha uzun süre ferritin değeri >2500 olan hastalarda KMR T2* süresi daha düşük idi. Sonuç: Kardiyak T2* MR, talasemi majör hastalarında kardiyak demir birikiminin kantifikasyonu için değerli bir non-invaziv araçtır. Hastaların kardiak demir birikiminin daha çok ileri yaşlarda olduğu görüldü.. Talasemi hastalarında son başvurudaki ferritin düzeyleri ve takip süresince kaydedilen maksimum ferritin değer ile Miyokardiyal demir konsantrasyonu (MIC) ve kardiyak T* MR süresi arasında ilişki olduğunu saptadık. Anahtar kelimeler: transfüzyon bağımlı talasemi hastaları, kardiyak T2* MR, Ferritin, demir yükü
Aksiyal spondiloartrit hastalarında renal rezistif indeksin değerlendirilmesi: Tedavi modaliteleri ile ilişkisi
ÖZET Aksiyal Spondiloartrit Hastalarında Renal Rezistif İndeksin Değerlendirilmesi: Tedavi Modaliteleri ile İlişkisi Giriş ve Amaç: Aksiyal spondiloartrit (akSpA), ankilozan spondilit (AS) ve radyografik olmayan aksiyal spondilartriti (nr-akSpA) içeren boyun, sırt, bel ağrısı, ilerleyici omurga sertliği ile kendini gösteren kronik inflamatuar bir hastalıktır. AkSpA'da omurga ve sakroiliyak eklemlerin tutulumunun yanı sıra eklem dışı bulgular da yer almaktadır. Eklem dışı bulgulardan biri de böbrek tutulumudur. AkSpA hastalarında gelişen böbrek tutulumu önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmada akSpA hastalarında renal rezistif indeksin (RRİ) tedavi modaliteleri ile ilişkisi, böbrek tutulumu üzerine etkisi ve erken dönemde böbrek tutulumunu öngörmedeki sensitivite ve spesifitesini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Romatoloji ve İmmünoloji Bilim Dalı'na başvuran akSpA tanısı ile takipli 105 hasta ve buna eşdeğer 52 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. AkSpA tanılı hasta grubu ise aldıkları tedavi modalitelerine göre 53 steroid olmayan anti inflamatuar (NSAID) kullanan ve 52 biyolojik ajan kullanan grup olarak değerlendirilmeye alındı. Hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri, hastalık aktivite skorları (BASDAI ve ASDAS-CRP), renal ultrasonografik değerlendirmeler (RRİ, pulsatilite indeksi (Pİ), sistol/diyastol oranı (S/D), renal volüm (RV), renal volüm/renal rezistif indeks (RV/RRİ) ve renal elastografi (RE) ) not edildi. Verilerin istatistiksel analizinde Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 25.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunda yer alanların, kontrol grubunda yer alanlara göre RRİ ve S/D değerlerinin istatistiksel açıdan daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p=0,011). Düzeltilmiş RV ve RV/RRİ değeri ortalamalarının ise hasta grubunda olanların, sağlıklı kontrol grubunda olanlara göre daha düşük olduğu saptandı (sırasıyla p=0,022; p<0,001). Yapılan incelemeye göre RV/RRİ'nin cutt-off değeri 126,5 olarak hesaplandı. Bu değerin ise % 70,9 Area Under the Curve (AUC), % 58,1 sensitivite, % 80,8 spesifite değeri ile hasta grubunu öngörmede daha kuvvetli olduğu istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,001). RV/RRİ değeri, 52 sağlıklı kontrolün 10'unda ve 105 akSpA'lı hastanın 60'ında 126,5 ve altında saptandı (p<0,001). Hastaların RE değeri ortalamaları, NSAID kullanılan grupta biyolojik ajan kullanılan grupta yer alanlara göre daha yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlıydı (p=0,018). Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamız RRİ'yi ve renal ultrasonografik değerlendirmeleri akSpA'lı hastalarda araştıran ilk çalışmadır. AkSpA'lı hastalarda renal ultrasonografik değerlendirmeler; hastalık seyrinde böbrek tutulumunu preklinik evrede tahmin edebilme ve tedavi algoritmasında tedavi değişimini öngörmede fayda sağlayabileceğini gösterdi. Bu değerlendirmeler aynı zamanda akSpA'lı hastalarda hastalık takibinde inflamasyonun erken bulgusu olabileceğini de ortaya koydu. Anahtar Kelimeler: Aksiyal Spondiloartrit, Renal Rezistif İndeks, Renal Elastografi, Renal Volüm, BASDAI, ASDAS-CRP
Diyabetik ketoasidoz tanısı ile yatan hastalarda klinik ve biyokimyasal verilerin değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi
Amaç: Bu çalışma hastanemize 2016-2024 yılları arasında diyabetik ketoasidoz tanısı ile yatırılarak tedavisi yapılan hastalarımızda klinik ve biyokimyasal verilerin ve tedavilerinin değerlendirmesi amacıyla yürütülmüştür. Materyal ve Metot: Retrospektif, kesitsel olarak yürütülen çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'ne 2016-2024 yılları arasında başvurmuş Diyabetik Ketoasidoz (DKA) tanılı 54 hasta dâhil edildi. Tüm hastaların demografik ve klinik verileri Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (Mergen Tech EBYS) kullanılarak toplandı. Verilerin analizi aşamasında SPSS 27.0 (Released 2020) istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen tip 1 DM'ye sahip hastaların yaş ortalaması 24,07±13,4 iken, tip 2 DM'ye sahip hastaların yaş ortalaması ise 50,56±13,1 idi. Tip 1 DM'li hastaların %62,1'i kadın olup %20,7'sinin komorbiditesi vardır. Tip 2 DM'li hastaların ise %56'sı kadın ve bunlarında %60'ı komorbitideye sahiptir. DKA'ya neden olan tetikleyici faktörler arasında en çok enfeksiyonlar (Tip1 DM'de %51,7, Tip2 DM'de %68) ve tedaviye uyumsuzluk (Tip1 DM'de %48,2, Tip2 DM'de %32) olarak belirlendi. Üriner enfeksiyon sıklığı tip 2 DM'lilerde artmış bulundu. Lipid parametrelerine bakıldığında serum total kolesterol ve trigliserid düzeylerinin tip 2 diyabetlilerde anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Hastaların ketoasidozda kalma sürelerine bakıldığında; tip 1 DM'lilerde sürenin 38.2±19.5 saat, tip 2 DM'lilerde ise 44.2±29.8 saat olduğu görüldü. Aradaki fark istatistiki olarak anlamlı değil idi. Ketoasidoz tedavisi sırasında kullanılan total insülin dozları arasında istatistiki anlamlı fark bulunamadı (tip 1 DM'lilerde 87.9±64 ünite, tip 2 DM'lilerde ise 154.2±131,1 ünite). Sonuç: Çalışmamızda hem tip 1 hem de tip 2 diyabetlilerde ketoasidoz tablosunun gelişebileceğini gördük. Ketoasidoz komplikasyonuna zemin hazırlayan en önemli nedenler hem tip 1 hem tip 2 DM'lilerde enfeksiyon varlığı ve tedavi uyumsuzluğu idi. Tedavi süresince ihtiyaç duyulan total insülin dozları ve tedavi süreleri tip 1 ve tip 2 diyabetlilerde benzer idi ve uygulanan tedaviler ile hastalarımızın tamamı stabil olarak taburcu edildiler. Anahtar Sözcükler: Diyabetik Ketoasidoz, Tip1 diyabet, Tip2 diyabet, risk faktörleri
Deneysel spinal kord hasarında AC-SDKP uygulamasının NLRP3 inflamazom kompleksi ve kan-spinal kord bariyeri üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Ac-SDKP (N-acetyl-seryl-aspartyl-lysyl-proline) tedavisinin deneysel spinal kord hasarında NLRP3 inflamatuar kompleksi ve kan-spinal kord bariyeri (KSKB) geçirgenliği üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışma, AC-SDKP'nin inflamasyon yanıtı ve KSKB bütünlüğü üzerindeki düzenleyici potansiyelini değerlendirmeyi hedeflemiştir. Giriş: Omurilik yaralanmaları, merkezi sinir sisteminde koruyucu bariyerlerin zayıflamasına yol açarak inflamatuar süreçleri tetikler ve kan-omurilik bariyerinde (KSKB) geçirgenliği artırır. Bu geçirgenlik artışı, hasarlı dokuya inflamatuar hücrelerin geçişini kolaylaştırmakla birlikte, bariyerin bozulmasına ve nöroprotektif etkinin azalmasına neden olabilir. NLRP3 inflammasomu, omurilik yaralanması sırasında aktive olan inflamatuar bir kompleks olarak dikkat çeker. NLRP3 inflammasomunun aktivasyonu, inflamasyon sürecinin artmasına yol açarak hasarın şiddetlenmesine katkıda bulunur.AC-SDKP (N-acetyl-seryl-aspartyl-lysyl-proline) adlı immünomodülatör bir peptidin, inflamasyonu düzenleyici etkileri ile KSKB'nin bütünlüğünü koruma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir. AC-SDKP'nin NLRP3 inflammasomunun aktivitesini baskılayarak, inflamatuar yanıtı kontrol altına alabileceği ve böylece omurilik yaralanmalarında KSKB'nin korunmasına katkıda bulunabileceği hipotezi bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Bu araştırma, AC-SDKP'nin omurilik yaralanma modelinde NLRP3 inflammasomu ve KSKB üzerindeki etkilerini detaylı olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'nun onayı ile gerçekleştirilmiştir. Deneylerde 300-350 gram ağırlığında, 3-6 aylık 78 erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar üç ana gruba ayrılmıştır: herhangi bir işlem yapılmayan ve yalnızca örnek alınan kontrol grubu (n=10), yalnızca laminektomi işlemi uygulanan sham grubu (n=20) ve spinal kord hasarı (SKH) oluşturulan deney grubu (n=48). Deney grubu, SKH sonrasında kendi içinde iki alt gruba ayrılmıştır: yalnızca serum fizyolojik verilen deney kontrol grubu (n=24) ve AC-SDKP tedavisi uygulanan tedavi grubu (n=24) Elde edilen doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik yöntemler ile biyokimyasal ve moleküler biyolojik metotlar kullanılarak analizler yapıldı. Tüm gruplarda IL-1β, IL-18, NLRP3, kaspaz-1, NeuN, MMP-9, NF-κB, Okludin, klaudin-5 ve VE-cadherin düzeyleri araştırıldı. IL-1β ve IL-18 seviyeleri biyokimyasal analizlerle (Elisa) tespit edildi. NeuN, MMP-9, Okludin, klaudin-5 ve VE-cadherin seviyeleri immünohistokimyasal yöntemlerle belirlendi. NF-κB, NLRP3, kaspaz-1, IL-1β, IL-18 ekspresyon seviyeleri ise qRT-PCR yöntemi ile gösterildi. Bulgular: Tedavi grubunda, NF-ΚB ve NLRP3 inflammasom aktivitesi baskılanmıştır. İnflamatuar sitokinlerden IL-1β ve IL-18'in düzeylerinde azalma gözlenmiş, Bu bulgular, AC-SDKP'nin inflamasyonu kontrol altına alma etkisini göstermektedir. Ayrıca, tedavi sonrası okludin, klaudin ve VE-kaderin gibi bariyer bütünlüğünü sağlayan proteinlerin ekspresyon seviyelerinin arttığı kaydedilmiştir. Bununla birlikte, KSKB geçirgenliğinde beklenenin aksine bir artış gözlenmiş ve bu durum, tedavi süresince mikroglia ve makrofaj gibi inflamatuar hücrelerin aktivasyonuna bağlı olarak gelişmiş olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Mikroskopik incelemelerde, AC-SDKP'nin inflamatuar hücre sayısını azaltıcı ve ödemi hafifletici etkileri gözlemlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, AC-SDKP'nin omurilik yaralanması durumunda inflamasyonu düzenleyici ve doku iyileşmesini destekleyici özellikler sergilediğini göstermektedir. AC-SDKP tedavisi, NF-Κb ve NLRP3 inflammasom aktivitesini baskılamıştır. İnflamatuar yanıtı azaltarak IL-1β ve IL-18 gibi sitokin seviyelerini düşürmüştür. NLRP3 inflammasomunun aktivitesindeki bu baskılama, inflamasyon sürecinin kontrol altına alınmasına ve hasarlı dokuda daha az inflamatuar hücre birikimine katkı sağlamıştır. Aynı zamanda, AC-SDKP tedavisinin KSKB bütünlüğünü destekleyen okludin, klaudin ve VE-kaderin gibi proteinlerin ekspresyonunu artırdığı gözlenmiştir. Ancak, KSKB geçirgenliğinde gözlenen artış, AC-SDKP'nin nöroprotektif etkinliğini sınırlandırabilecek bir faktör olarak değerlendirilmektedir ve bu artışın inflamatuar hücrelerin aktivasyonuna bağlı olabileceği düşünülmektedir.AC-SDKP'nin omurilik yaralanmasında inflamasyon kontrolünde ve iyileşme sürecinde umut vadeden bir ajan olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, NLRP3 inflammasomu ve KSKB geçirgenliği üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılması için uygun doz, tedavi süresi ve inflamatuar yanıt üzerindeki uzun vadeli etkilerinin ileri çalışmalarda detaylandırılması gerekmektedir. AC-SDKP, inflamasyon kontrolü ve doku iyileşmesi açısından potansiyel sunmakla birlikte, KSKB geçirgenliği ve güvenlik profili açısından daha fazla araştırmaya ihtiyaç duymaktadır.
Acil serviste değerlendirilen gebe travma hastalarının beş yıllık retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesi acil servisinde değerlendirilen gebe travma hastalarını inceleyerek, bu hasta grubu hakkında tespitler yapmak ve yönetimleri konusunda önerilerde bulunmaktır. Materyal ve Metot: Kesitsel ve retrospektif olarak planlanan çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda 01.05.2018 – 30.04.2023 tarihleri arasında travma nedeniyle değerlendirilen gebe hastaların demografik, klinik, laboratuvar, görüntüleme, tedavi verileri ile anne ve bebek sonlanımları incelendi. Bulgular: Çalışmaya 237 gebe travma hastası alınmıştır. En sık görülen travma mekanizması darp (% 36,3), sonra düşme (% 28,3) ve motorlu taşıt kazasıydı (% 23,2). En sık yaralanma bölgesi baş-boyun (% 36,7), üst ekstremite (% 30,4) ve alt ekstremiteydi (% 24,9). Yatış oranı % 13,1 diğer bölüm servislerine ve % 0,8 yoğun bakımaydı, doğum oranı ise % 2,1'di (% 60'ı C/S). <20 hafta gebelerde darp sıklığı daha yüksek (p=0,001), ≥20 hafta gebelerde ise araç içi motorlu taşıt kazası daha yüksekti (p=0,004). Acil serviste yatışı olanlarda darp sıklığı (p=0,041), dış servislerde yatışı olanlarda diğer travma mekanizmalarının sıklığı (p=0,035) daha yüksekti. Travma mekanizmaları ile anne ve bebek sonlanımı arasında ilişki bulunmamaktaydı (p>0,05). Sonuç: Darp, gebe travma hastalarında önemli bir yaralanma mekanizmasıdır. Özellikle <20 hafta gebelerde darp sık görülmekteydi. Darp görülen gebe travma hastalarında yakın partner darbının oranı yüksek olarak görülmüştür. Bu durum ciddi bir sağlık ve sosyal sorundur. Gebe travmaları multidisipliner yaklaşım gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: Gebelik, travma, acil servis
Yarık dudak-damak hastalarında damak onarım zamanının maksillanın transvers genişliği ve anterior pozisyonu üzerine etkisinin radyolojik yöntemlerle değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, yarık dudak ve damak hastalarında damak onarım zamanlamasının (erken: 9–12 ay, geç: 13–24 ay) maksillanın transvers genişliği ve anterior pozisyonu üzerine etkileri radyolojik yöntemlerle değerlendirilmiştir. Palatal onarımın zamanlamasına göre maksilla gelişiminde oluşabilecek farkların ortaya konması ve optimal cerrahi zamanlama protokollerine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi arşivlerinden retrospektif olarak belirlenen toplam 71 hasta (27 bilateral komplet dudak-damak yarığı, 37 unilateral komplet dudak-damak yarığı, 7 sadece dudak/alveol yarığı) dahil edilmiştir. Hastalar, palatoplasti yaşına göre erken onarım (9–12 ay) ve geç onarım (13–24 ay) gruplarına ayrılmıştır. Maksillofasiyal gelişim lateral sefalometrik radyografilerden alınan SNA, SNB, ANB açılarının yanı sıra maksiller ve mandibular iskeletsel ölçümler ile değerlendirilmiştir. Maksillanın transvers genişliği ise konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden posterior (intermolar mesafe farkı, İMMF) ve anterior (Foramen mentale(Fm)–Foramen incisivum(Fi) farkı) ölçümler ile analiz edilmiştir. Ayrıca, palatal onarım sonrası oluşan oronazal fistül (ONF) varlığı kaydedilmiş ve ONF gelişiminin iskeletsel büyüme üzerindeki etkileri alt grup analizleriyle incelenmiştir. Bulgular: Palatoplasti zamanlamasının özellikle maksiller gelişim üzerinde belirgin farklar yarattığı görüldü. Erken ve geç damak onarımı yapılan bilateral gruplar (Grup 1A ve 1B) arasında maksillanın sagital pozisyonu açısından anlamlı fark bulunmazken, geç onarım grubunda İMMF anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (p = 0.005). Unilateral grup içinde (Grup 2A ve 2B), SNA değeri erken onarım grubunda anlamlı olarak daha yüksektir (p = 0.038). Unilateral yarık olgularda geç onarım grubunda maksiller ark genişliğinin hem anterior hem posterior segmentlerinde görece daha dar olduğu gözlendi; ancak posterior genişlik farkı istatistiksel anlamlılık sınırında bulundu (p≈0,05). Genel olarak mandibula gelişim parametresi olan SNB açısı, erken ve geç onarım grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermedi. UKDDY (unilateral komplet dudak damak yarığı) oronazal fistül gelişen hastalarda maksiller transvers darlık, ONF gelişmeyenlere kıyasla belirgin şekilde fazladır (p = 0.011). BKDDY (bilateral komplet dudak damak yarığı) ve UKDAY (unilateral komplet dudak alveol yarığı) grubunda Sınıf II maloklüzyon oranı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Buna karşılık, UKDDY grubunda Sınıf III maloklüzyon belirgin olarak daha yaygın saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca dudak-alveol yarığı olan ve damak yarığı olmayan hastalarda maksiller gelişim parametrelerinin hem transvers hem de sagital yönde diğer gruplara kıyasla daha ileri düzeyde olduğu saptanmıştır. Sonuç: Damak onarımının zamanlaması, yarık dudak-damak hastalarında maksilla büyümesini hem sagital hem de transvers düzlemlerde anlamlı şekilde etkilemektedir. Erken dönemde (9-12 ay içinde) yapılan palatal onarım, özellikle unilateral yarıklarda maksillanın anterior yöndeki pozisyonunu desteklemekte ve SNA açısını daha yüksek tutmaktadır. Hem unilateral hem bilateral dudak damak yarıklı hastalarda geç döneme (13-24 ay) kalan palatal onarımlar ise maksillada belirgin transvers darlık ile ilişkili bulunmuştur; bu etki bilateral yarık olgularında daha belirgin olup maksillanın posterior genişliğinde anlamlı kısıtlanmaya yol açmıştır. Öte yandan palatal onarım zamanlaması (erken ve geç) ve yarık tipine göre, mandibula gelişiminin sagital yönde maksillayı takip ettiği düşünülmektedir. Bu veriler ışığında, cerrahi tedavi planlamasında palatoplasti zamanlaması belirlenirken maksillanın anterior pozisyonunun korunması ve transvers genişliğin kısıtlanmaması göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, palatal fistül gelişiminden kaçınılması maksillanın özellikle transvers yönde büyümesinin sağlanması açısından kritik önemdedir. Anahtar Kelimeler: dudak damak yarığı; damak onarımı; maksillofasiyal gelişim; sefalometri; konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT)
Koklear implant kullanım süresinin ses parametreleri üzerindeki etkisi
Amaç: Çocuklarda koklear implant kullanım süresi ile artan akustik bilginin sesin akustik parametreleri üzerindeki etkileri ve iyileşme özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 25'i normal işiten, 50'si prelingual uygulanan koklear implant kullanıcısı olan toplam 75 birey katılmıştır. Koklear implant kullanan hastalar cihaz kullanım sürelerine göre iki gruba ayrıldı. İmplant kullanım süresi 5 yıl olan hastalar grup I, 10 yıl olan hastalar grup II, normal işiten bireyler ise kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm katılımcılara 3 saniye boyunca ünlü harflerden /a/, /u/ ve /i/ fonemlerini seslendirmeleri istenmiştir. Audacity ve PRAAT programında kayıtları yapılarak akustik analizleri yapılmıştır. Habitual temel frekans (F0), jitter, shimmer, Harmonik/Görültü oranı (HNR) ve Formant Frekansları değerleri kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar arası değerlendirmede, tüm gruplarda yaş ortalaması farklı bulunmuştur (p<0,001). Cinsiyet dağılımlarının ise homojen ve benzer olduğu bulunmuştur (p=0,360). Bunun dışında iki grup arasında unilateral ve bilateral koklear implant kullanımı olma durumları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Tüm gruplarda /a/, /u/ ve /i/ F0 değerinin gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). /a/ ve /i/ fonemleri Jitter, Shimmer ve HNR parametreleri istatistiksel olarak benzer bulunmuştur (p>0,05). /u/ foneminde Shimmer ve HNR parametreleri istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). Formant analizinde gruplarda /a/ F1, /u/ F1 ve /u/ F2 istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Onun dışındaki kalan formant analizi ise benzer olarak çıkmıştır (p>0,05). Unilateral, bilateral ve kontrol grubu kıyaslandığında, /a/ F0, /i/ F0, /u/ F1 ve /u/ F2 gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlenmiştir (p<0,05). Tüm fonemlerde Jitter, Shimmer, HNR parametreleri, /u/ F0, /a/ ve /i/ F1 ve F2 ise istatistiksel olarak benzer olduğu saptanmıştır (p>0,05) Sonuç: Pediyatrik grupta erken yaşta bilateral koklear implant kullanımının ses kalitesini iyileştirdiği ve akustik analizden elde edilen bilginin eğitim ve terapi süreçlerinin yönetilmesine olumlu katkılar sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Bu konu ile ilgili daha standardize hasta gruplarında yapılacak olan çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İşitme kaybı, Koklear İmplant, Sesin akustik analizi, Formantlar