Demiroğlu Bilim University
Faculty

Faculty of Medicine

Demiroğlu Bilim University

9

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

9 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile Sağlığı merkezinde izlemi yapılan 24-60 ay arası çocuklarda obezite sıklığı

GİRİŞ ve AMAÇ: Toplumların sağlıklı bir geleceğe sahip olabilmesinin temelini sağlıkla yetişen çocuklar oluşturmaktadır. Bu sebeple Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) çocukluk çağı obezitesini "21.yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından biri ve epidemik bir problem" olarak görmektedir. Biz de çalışmamızda, İstanbul Avcılar ilçesinde aile sağlığı merkezinde izlemi yapılan 24-60 ay arası çocuklarda antropometrik ölçümlerin (Boy, Kilo, Beden Kitle indeksi) üç farklı persentil eğrisine (WHO, CDC, NEYZİ) göre değerlendirilerek obezite sıklığının hesaplanmasını, ulusal ve uluslarası çalışmalarla kıyaslanmasını ve obeziteye yol açan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçladık. YÖNTEM: Araştırma analitik tipte bir çalışmadır. Araştırma Mayıs-Ağustos 2021 tarihleri arasında 281 çocuk ve ailesinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Çocukların boy ve kilo ölçümleri CEDD Çözüm programına girilerek WHO, CDC, NEYZİ persentillerine göre BKİ z-skorları hesaplanmıştır. Ailelerin sosyodemografik özellikleri, çocuğun beslenme ve doğum özellikleri, aile fertlerinin boy ve kilo değerleri veri toplama formu aracılığıyla araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS sürüm 26 kullanılmıştır. Anket formumuzda yer alan kategorik değişkenler ve bunların ortaya çıkış sayıları frekans değerleri ve yüzdeler şeklinde gösterilmiştir. Karşılaştırmalarda bağımsız gruplar için Student t testi kullanılmıştır. Çocukların cinsiyetine göre kategorik değişkenlerin dağılımları Pearson ki-kare testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda anlamlılık düzeyi de 0.05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Ortalama yaşları 41,6±10,9 ay olan 281 çocukta, fazla kilolu ve obez olma durumu CDC kriterlerine göre %26,34; NEYZİ kriterlerine göre %24,9; WHO kriterlerine göre %29,9 bulunmuştur. BKİ değerleri ile Neyzi, CDC, WHO persentilleri ve z skorları arasında istatistiksel açıdan anlamlı yüksek derecede korelasyon saptanmıştır (r: 0.800-0.980, p<0.01). Çocuğun doğumdaki boy ve kilo değerleriyle ebeveynlere ait değişkenler (BKİ, eğitim düzeyi, çalışma durumu vb.) arasında 0-0.20 arasında çok düşük korelasyonlar ortaya çıkmıştır(p>0.05). Çocukların 12-13 ay kiloları ve obezite durumlarıyla şu anki obezite değerleri arasında her üç kılavuza göre de orta düzeyde bir ilişki görülmektedir (r değerleri 0.408 – 0.521). Bulunan bu değişkenler arasındaki korelasyonlarda istatistiksel olarak anlamlıdır(p<0.01). Çalışmamızda aşırı kiloluluk ve obezite her üç kılavuza göre de kızlarda ve kız kardeşlerinde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Kızlarda obezite oranı %15,06 oranıyla en fazla WHO BKİ z-skorlarında bulunmuştur. Aynı şekilde erkeklerde de obezite oranı %5,9 oranıyla en yüksek WHO BKİ z-skorlarında bulunmuştur. SONUÇ: Olcay Neyzi persentil değerlerine göre obezite sıklığı %7,83 olarak hesaplanmış olup, obezite sıklığı %10,68 oranıyla en fazla WHO persentillerinde bulunmuştur. Çalışmamızdaki obezite sıklığı ülkemizde yapılan çalışmalardan (%14-%24) daha düşük bulunmuş, ancak fazla kilolu ve obez olma durumu toplamı benzer bulunmuştur. Çalışmamızdaki kız çocuklarında ve onların da kız cinsiyetteki kardeşlerinde gözlediğimiz yüksek değerler, obezite mücadelesinde kız çocuklarına özel uygulamalar geliştirilmesini gerektirmekte ve sıklığı günden güne artan obeziteyi, ancak kendi ulusal veri tabanımızı oluşturup toplumumuza uygun persentil eğrilerini kullanarak en doğru biçimde tespit edip yönetebileceğimizi düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: obezite, çocuk, BKİ, Neyzi, CDC, WHO

Aile sağlığı merkeziObeziteRisk faktörleri+3
Abdullah Tokay
Demiroğlu Bilim University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile Sağlığı Merkezi'ne gelen doğurgan yaştaki kadınların aile planlaması yöntemleri konusunda bilgi düzeyi ve davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı Bağcılar 20 No'lu Aile Sağlığı Merkezi'ne herhangi bir nedenle başvuran doğurgan yaştaki kadınların aile planlaması konusunda bilgi düzeyini öğrenmek ve bu konudaki davranış şekillerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Araştırma evrenini Bağcılar 20 No'lu Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı 15-49 yaş doğurgan yaştaki 7838 kadın oluşturmaktadır. Bu evrenden araştırma projemizle ilgili hesapladığımız örneklem büyüklüğü olan 200 doğurgan kadına 50 sorudan oluşan anket formumuz yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Bu çalışma, aile sağlığı merkezine gelen doğurgan yaştaki kadınların aile planlaması yöntemleri konusunda bilgi düzeyi ve davranışlarının değerlendirilmesini belirlemek amacı ile kesitsel olarak yapılmıştır Bulgular: Aile Sağlığı Merkezi'ne müracaat eden kadınların bilgi ve davranış önermelerine verdikleri cevapların dağılımlarına baktığımızda, doğru cevap verme oranlarının %28.0-%85.5 aralığında değiştiği görülmektedir. Bilgi önermelerine eğitim düzeyi lise ve üstü olanların, ortaokul ve altı olanlara göre daha yüksek oranda doğru cevap verdikleri görülmektedir. Düşük ekonomik düzeyde olanlar daha yüksek oranda doğru yanıt vermiştir. Bu önermelerin hepsinde çalışan kadınlar daha yüksek oranda doğru yanıt vermişlerdir. Evlenme yaşı 30 ve üzeri olan kadınlar daha yüksek oranda doğru yanıt vermiştir. Bu önermelere modern yöntem kullananların daha yüksek oranda doğru yanıt verdiği görülmüştür. Sonuçlar: Araştırmadan elde edilen veriler doğrultusunda, Aile Sağlığı Merkezi'ne müracaat eden kadınların bilgi ve davranış önermelerine verdikleri cevapların dağılımlarına baktığımızda, doğru cevap verme oranlarının %28.0-%85.5 aralığında değiştiği görülmektedir. Bu da aile planlaması konusunda kadınlarımızın bilgilendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Herhangi bir modern/geleneksel aile planlaması yönteminin kişiye uygun olup olmadığının belirlenmesi açısından sağlık kuruluşuna danışılması ve aile planlaması danışmanlığı alınması gerektiği noktasında, konu ile ilişkili olan Aile Sağlığı Merkezi gibi ailelere ilk adımda ulaşabilecek birimlerin, ailelerle sıkı iletişimde olması önerilmektedir. Anahtar sözcükler: aile sağlığı, aile planlaması, doğum kontrolü, kadın, bilgi

Aile planlamasıAile sağlığı merkeziBilgi düzeyi+4
Ömür Vardarlı
Demiroğlu Bilim University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik malignitesi olan hastalarda kanıta dayalı pneumocystis jirovecii enfeksiyon sıklığı ve klinik sonuçların değerlendirilmesi

Amaç: Hematolojik malignitesi olan hastalarda Pneumocystis jirovecii pnömonisi (PJP) önemli bir mortalite sebebi olabilmektedir, bu risk özellikle yoğun kemoterapi, nakil süreçleri ve profilaksi eksiklikleri ile artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, hematolojik malignite tanısı ile izlenen hastalarda gelişen akciğer enfeksiyonlarında PJP sıklığını belirlemek ve PJP gelişen olguların klinik sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2014–2022 yılları arasında Demiroğlu Bilim Üniversitesi İstanbul Florence Nightingale Hastanesi'nde yatarak veya ayaktan başvuran, hematolojik malignite tanısı ile izlenen ve enfeksiyon kliniği ile başvurmuş bronkoalveoler lavaj (BAL) örneği alınan toplam 282 hasta dahil edilmiştir. Her hastanın yalnızca ilk başvurusu analize alınmıştır. PJP tanısı, klinik radyolojik ve BAL örneklerinde polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile konulmuştur. Hastaların demografik verileri, primer hematolojik tanıları, nakil durumları, komorbiditeleri, laboratuvar bulguları, profilaksi kullanımı, enfeksiyonun klinik sonuçları, eşlik eden enfeksiyon etkenleri ve sağkalım verileri değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde tanımlayıcı yöntemler, tek/çok değişkenli lojistik regresyon ve Kaplan–Meier sağkalım analizi kullanılmıştır. Bulgular: 2014–2022 yılları arasında izlenen 3056 hematolojik malignite hastası arasında yapılan taramada, PJP insidansı %1,3 (n=39) olarak saptanmıştır. Klinik olarak PJP şüphesi ile bronkoskopi yapılarak BAL örneği çalışılan hastalar değerlendirilmiş, toplam 282 hastaya ait veriler incelenmiştir. Bu hastalardan 39'unda (%13,9) BAL örneklerinde PJ-PZR pozitifliği saptanmış, klinik, radyolojik ve olarak doğrulanan bu olgular PJP (+) kabul edilerek tedavi edilmiştir. Demografik özellikler açısından PJP (+) ve PJP (–) saptanan hastalar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. PJP (+) hastalarda mortalite oranı %20,5 (8/39) olarak saptanmıştır. İki grup arasında yapılan karşılaştırmalarda, PJP (+) hastalarda başvuru anındaki CRP ve LDH düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Hem genel popülasyonda (p=0,037) hem de PJP (+) hasta grubunda (p=0,008), tek değişkenli mortalite analizinde Gram-negatif bakteriyemi varlığı anlamlı bulunmuştur. Tüm hasta popülasyonunda yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, enfeksiyon sonrası mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak ileri yaş (OR: 1,032; %95 GA: 1,00–1,06; p=0,038) ve düşük albümin düzeyi (OR: 0,244; %95 GA: 0,10–0,56; p<0,001) saptandı. Ayrıca, hematopoetik kök hücre nakli yapılan olgularda PJP'nin yalnızca erken dönemde değil, ileri takip dönemlerinde de gelişebildiği ve profilaksi altında dahi ortaya çıkabildiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda PJP insidansı ve mortalite oranlarının gerek genel popülasyonda gerekse hematopoetik kök hücre nakli yapılan hasta grubunda güncel literatürle uyumlu olduğu görülmüştür. İleri yaş ve düşük albümin düzeyi mortaliteye olumsuz etki eden bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır. Güncel profilaksi yaklaşımlarına rağmen PJP'nin hematolojik hastalarda halen önemli bir enfeksiyon etkeni olarak ortaya çıkması, henüz netleşmemiş ek risk faktörlerinin varlığına işaret etmektedir. Bu nedenle, daha güçlü kanıtların elde edilebilmesi için çok merkezli, geniş serili ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hematolojik neoplazmlarPnömosistisPnömosistis enfeksiyonları
Vural Kıraç
Demiroğlu Bilim University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde saptanan genetik mutasyonların klinikopatolojik değerlendirilmesi, tek merkez sonuçları

Akciğer kanseri Türkiye'de ve dünyada erkek ve kadınlarda mortalitesi en yüksek olan kanserdir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin %70 'i ileri evrede tanı alır. Metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanserinin sistemik tedavisinde kullanılan klasik kemoterapi ile genel sağkalım sürelerinde ortalama 2 ay uzama sağlanır. Son 20 yılda hızla gelişen moleküler ve genetik çalışmaların sonucunda KHDAK de saptanan sürücü mutasyonlara karşı geliştirilen kişiye özel, hedefe yönelik tedaviler metastatik KHDAK progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım sürelerinde anlamlı uzamalar sağlamıştır. Gelişen biyomarkır hedefli tedaviler ve immunoterapilerin katkısıyla 2009-2010 arasında 2 yıllık GS oranı %34 ten 2015-2016 tarihleri arasında %42 ye yükselmiştir. Biyomarkıra veya immunoterapiye uygunluğu olan hastalarda 5 yıllık GS oranları %15-%62 arasındadır. Çalışma, ileri evre KHDAK hastalarında erken ve doğru moleküler profillemenin gerekliliğine dikkat çekmekte ve uygun hedefe yönelik tedavilerin zamanında başlanmasının önemini vurgulamaktadır.

DNA mutasyon analiziKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerTıbbi onkoloji
Şeyma Demir
Demiroğlu Bilim University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subakut tiroidit hastalarında tanı, tedavi, prognoz ve nüks oranlarının gösterilmesi

Giriş ve Amaç: Subakut tiroidit (SAT), sıklıkla viral enfeksiyonları takiben ortaya çıkan, kendini sınırlayıcı ancak bazı olgularda nüks ve kalıcı hipotiroidi ile seyreden inflamatuvar bir tiroid hastalığıdır. Çalışmamızın amacı, subakut tiroidit tanısı alan hastaların klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmek; nüks ve kalıcı hipotiroidi gelişimiyle ilişkili risk faktörlerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya 2017–2023 yılları arasında subakut tiroidit tanısı almış 79 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, klinik özellikleri, laboratuvar parametreleri (TSH, serbest T4, serbest T3, CRP, ESH vb.), tedavi protokolleri (steroid veya NSAİİ kullanımı) ve ultrasonografi, radyoaktif iyot uptake test bulguları dosya kayıtlarından elde edilmiştir. Hastalar tedavi sonrası nüks ve kalıcı hipotiroidi gelişimi açısından değerlendirilmiş, risk faktörleri istatistiksel analizlerle incelenmiştir. Bulgular: Hastaların yaklaşık üçte birinde (%34,2) nüks, %11,4'ünde ise kalıcı hipotiroidi geliştiği tespit edilmiştir. Kadın cinsiyetin nüks açısından anlamlı bir risk göstergesi olduğu saptanmıştır. Steroid tedavisi alan hastalarda nüks oranı daha yüksek olmakla birlikte, kalıcı hipotiroidi açısından steroid kullanımıyla anlamlı bir ilişki saptanmadı. Tanı anındaki yüksek TSH düzeyleri nüks için öngörücü bir parametre olarak öne çıkmıştır. Ultrasonografik bulgular (hipoekoik alan, vaskülarizasyon değişiklikleri) ve radyoaktif iyot uptake testi sonuçları ile nüks veya kalıcı hipotiroidi gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Subakut tiroidit hastalarında nüks ve kalıcı hipotiroidi gelişimi hem klinik hem de laboratuvar parametreleri ile ilişkili olup tedavi seçimi prognozu belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Kadın cinsiyet ve steroid tedavisi nüks riski ile ilişkili bulunmuş, kalıcı hipotiroidi ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır; çalışmamız kalıcı hipotiroidiye karşı koruyucu etkiyi desteklememektedir. Tanı anındaki yüksek TSH düzeyi, uzun dönem prognozu öngörmede değerli bir belirteç olabilir. Bu bulgular, hasta yönetiminde klinisyenlere yol göstermekte ve daha bireyselleştirilmiş tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Subakut tiroidit, Nüks, Kalıcı hipotiroidi, Steroid tedavisi, TSH düzeyi

Ceren Feyzioğlu
Demiroğlu Bilim University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite nedeniyle liraglutid başlanmış olan hastaların tek merkezli tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Obezite günümüzde hem bireysel hem de toplumsal sağlık üzerinde ciddi etkileri olan, ilerleyici bir kronik hastalık olarak tanımlanmaktadır. Obezite yükündeki artış, başta diyabet, kardiyovasküler hastalıklar ve metabolik hastalıklar olmak üzere birçok morbidite ve mortalite sebebine zemin hazırlamaktadır. Bu süreçte, yaşam tarzı değişikliklerinin yanı sıra farmakolojik tedavi seçeneklerinin kullanımı da önem kazanmıştır. GLP-1 RA olan liraglutid, sağladığı kilo kaybı ve metabolik parametreler üzerindeki olumlu etkileri sayesinde obezite tedavisinde etkili bir ajan olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, liraglutid tedavisi başlanan obez bireylerde kilo kaybının, vücut kompozisyonundaki değişimlerin, metabolik parametrelerdeki düzelmelerin ve tedaviye bağlı gelişen yan etkilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 2021–2024 yılları arasında İstanbul Florence Nightingale Hastanesi'nde liraglutid tedavisine başlanan ve 6. hafta ve 12. hafta değerlendirmeleri olan 84 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Liraglutid tedavisi belirlenen protokole uygun şekilde başlanmıştır. Doz, kademeli olarak artırılarak günlük 3 mg'lık hedef doza ulaşılmıştır. Tedavi başlangıcında, 6. haftada ve 12. haftada vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, yağ oranı ve kas kütlesi ölçümleri yapılmıştır. Biyokimyasal parametreler (açlık glukozu, HbA1c, insülin, amilaz ve lipaz düzeyleri) ise tedavi başlangıcında ve 12. haftada ölçülmüştür. Tüm parametreler ayrıntılı biçimde analiz edilmiştir. %5'ten fazla kilo kaybı olanlar ile olmayanları ayırt etme gücünü belirlemek amacıyla ROC analizi uygulanmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile değerlendirilmiştir. Verilerin dağılımına göre ANOVA veya Friedman testi kullanılmış ve post-hoc analizler yapılmıştır. Nicel değişkenlerin karşılaştırılmasında Wilcoxon testi ile Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Nitel değişkenler için ki-kare testi uygulanmıştır. p<0.001 istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Tedavisi sonlandırmadan takip edilen 78 hastanın 12 haftalık takibi sonunda vücut ağırlığında ortalama 104,1 kg'dan 96,3 kg'a düşme saptanmıştır (p<0.001). Bu azalmaya paralel olarak ortalama vücut yağ oranı %40,8'den %38,9'a ve kas kütlesi ise 53,6 kg'dan 50,8 kg'a düşüş saptanmıştır (p<0.001). Yapılan ROC analizinde 6. haftada %2,09 kilo kaybı gösteren hastaların, 12 hafta sonunda %5 ve üzeri kilo kaybetme olasılığı güçlü saptanmıştır (AUC:0.868). Hastaların ortanca glikoz düzeyi 97,5 mg/dL'den 90 mg/dL'ye; ortanca HbA1c ise sırasıyla %5,6'dan %5,4 anlamlı azalmalar görülmüştür (p<0.001). İnsülin değişiminde ise 13,3 μIU/mL'den 14,05 μIU/mL'ye yükselme olduğu saptanmıştır (p=0.018). Diğer bir takip parametresi amilaz ve lipazda ise; ortanca amilaz 52,5 U/L'den 58 U/L'e ve ortanca lipaz 27,5 U/L'den 36 U/L'a yükselmiştir (p<0.001). Benzer şekilde prediyabet ve tip 2 diyabet tanılı alt gruplarda da belirgin şekilde glisemik iyileşme olmuştur. Yan etki profiline bakıldığında, bulantı, kusma, ishal ve kabızlık gibi gastrointestinal yakınmaların ön planda olduğu görülmüştür. Ciddi yan etkiler sebebiyle dört hastada tedavi sonlandırılmıştır. Bunlar arasında üç hastada akut pankreatit (%3,5), bir hastada (%1,2) karaciğer enzim yüksekliği saptanmıştır. Tüm nedenler dikkate alındığında hastaların %9,5'u tedaviye devam edememiştir. Sonuç: Bu çalışma, liraglutid tedavisinin obez bireylerde kısa dönemde anlamlı kilo kaybı sağladığını ve glisemik parametrelerde kayda değer iyileşmeler oluşturduğunu göstermiştir. Özellikle yapılan ROC analizi ile 6. hafta kilo verme oranının, tedavi başarısını ön görebilmek ve tedavi devamlılığı için karar verme aracı olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Tedavi genel olarak iyi tolere edilmiş; yan etkiler çoğunlukla hafif ve yönetilebilir düzeyde kalmıştır. Literatürde bildirilenden daha yüksek oranda akut pankreatit vakası saptanmıştır. Bu durum, ilaç güvenliği açısından dikkatli olunması gerektiğine işaret etmektedir. Elde edilen veriler, liraglutidin obezite tedavisinde etkili bir seçenek olduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, GLP-1 Reseptör Agonisti, Liraglutid, Kilo kaybı, Retrospektif.

LiraglutideObezite
Mustafa Emre Özçilsal
Demiroğlu Bilim University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Temel klinik veriler ve laboratuvar parametreleri kullanılarak yapay zeka desteğiyle sepsis fenotiplerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Sepsis, enfeksiyona karşı düzensiz bir immün yanıtın neden olduğu organ disfonksiyonu ile karakterize, hayatı tehdit eden bir durumdur. Yüksek morbidite ve mortalite oranlarıyla yoğun bakım ünitelerinde önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Sepsis fenotiplemesi, hastaların klinik özelliklerini, tedaviye yanıtlarını ve prognozlarını daha iyi anlamayı ve potansiyel olarak kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarını mümkün kılmayı amaçlamaktadır. Yapay zeka tekniklerini kullanarak tam kan sayımı ve hemodinamik izlem verilerine dayanarak sepsis fenotiplerini belirlemek ve bu fenotiplerin klinik sonuçlar üzerindeki etkisini analiz etmek. Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, 2008-2019 yılları arasında Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi'nin yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören 65.000'den fazla yetişkin hastanın verilerini içeren MIMIC-IV veritabanı kullanıldı. Sepsis-3 kriterlerine göre sepsis tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri, vital bulguları, laboratuvar sonuçları ve komorbiditeleri analiz edildi. Sepsis fenotiplerinin belirlenmesi için kümeleme analizi uygulandı. Fenotipler arasındaki farklılıklar Kruskal-Wallis ve χ2 testleriyle değerlendirilirken, 28 ve 90 günlük sağkalım analizleri Kaplan-Meier eğrileri ve Cox regresyon analizleriyle gerçekleştirildi. Bulgular: Makine öğrenimi teknikleri üç farklı fenotip belirledi. Ortalama trombosit ve lökosit sayıları gibi laboratuvar parametreleri bu fenotiplerin belirlenmesinde etkili oldu. Özellikle, yoğun bakıma kabulde yüksek trombosit sayısına sahip hastaların (Fenotip HP) daha yüksek mortalite riski gösterdiği, buna karşın normal sayıda trombosit sayısına sahip hastalarda (Fenotip NP) ise en düşük mortalite oranlarına sahip olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışma, erken dönem hemodinamik bulgular ve temel kan sayımı parametreleri kullanılarak belirlenen sepsis fenotipleri arasında mortalite, morbidite ve klinik sonuçlarda önemli farklılıklar olduğunu ortaya koydu. Makine öğrenimi teknikleriyle elde edilen fenotip sınıflandırması, hasta risk değerlendirmesinde ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarında kullanılabilir. Sepsis yönetiminde yapay zeka entegrasyonu, bu alandaki yenilikçi yaklaşımların öncüsü olarak ortaya çıkmakta ve gelecekteki araştırmalar için kritik bir dönüm noktası sunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Sepsis, Fenotipleme, Yapay zeka, Makine öğrenmesi, Yoğun bakım

Mehmet Çelik
Demiroğlu Bilim University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen doğumlarda kesi yerine subkütan olarak uygulanan 20cc Bupivakain'in postoperatif ağrı üzerine etkisinin incelenmesi

AMAÇ: Genel anestezi altında sezaryen olan hastalarda, kesi yerine subkutan olarak uygulanan Bupivakain'in postoperatif ağrı düzeylerine etkinliğinin araştırılması MATERYAL METOD: T.C. Demiroğlu Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Özel Ataşehir Avicenna Hastanesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Bölümünde 01.01.2020 ile 01.06.2022 tarihleri arasında term dönemde genel anestezi ile sezaryen olmuş hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan 60 hastanın bilgileri iki guruba ayrıldı. Grup A (n=30) ameliyat bitiminde insizyon hattına subkutan olarak 20 cc bupivakain uygulanmış ve sonrasında VAS ile ağrı skorlaması yapılmış olan gebelerden, Grup B (n=30) ameliyat bitiminde kesi yerine herhangi bir uygulama yapılmamış, sonrasında ise VAS ile ağrı skorlaması yapılmış olan gebelerden oluşmaktadır. Postoperatif 2, 4, 6 ve 12. saat ağrı düzeyleri retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: A grubunda 4, 6 ve 12. saat ağrı düzeylerinin, B grubundan istatistiksel olarak anlamlı daha düşük değerlere sahip olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca A grubunun kendi içinde 2. Saat ağrı düzeyi 6 ve 12. Saatten anlamlı derecede daha yüksektir. Ek olarak 4. Saat ağrı düzeyi de 6. Saat ağrı düzeyinden anlamlı derecede daha yüksektir. B grubunda ise 2. saat ağrı düzeyi 6. Saat ağrı düzeyinden, 4. Saat ağrı düzeyi ise 6 ve 12. Saat ağrı düzeyinden anlamlı derecede daha yüksektir. SONUÇ: Yaptığımız retrospektif çalışmamızda genel anestezi altında yapılan sezaryen doğumlarda ameliyat bitiminde kesi yerine subkütan olarak uygulanan 20 cc Bupivakain infiltrasyonunun postoperatif ağrı yönetiminde, ağrı skorlarını düşürerek etkili olduğu sonucuna ulaştık.

Anestezi-lokalBupivakainPostoperatif ağrı+1
Mehmet Deniz Altıparmak
Demiroğlu Bilim University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sırasında uterusun Vicryl veya V-LOC ile sütüre edilmesinin karşılaştırılması

Bu araştırma sezaryen sırasında V-LOC (Ethicon Inc.) ile suture edilmiş uterus ile geleneksel yöntem olan vicryl (Ethıcon Inc.) ile suture edilmiş uterus arasındaki operasyon sonrası istmosel oluşumunun ve myometriyal kalınlığın karşılaştırılması amaçlanmıştır.Daha önce sezaryen ameliyatı olan hastalarda uterin skarın olduğu bölgede ön duvarda dolum defekti veya niş izlenebilir. Bu alan istmosel olarak adlandırılır. İstmosel kadınlarda ara kanamalara şikayetlerine, pelvik ağrıya, sekonder infertiliteye sebebiyet verebilmektedir.Bu nedenle, yaptığımız araştırmada anormal kanama şikayetlerini azaltmak ve komplikasyonları önlemek adına V-LOC sutur kullandık.V-LOC 180 sutur poliglikonat içerikli olup doku destek süresi 3 hafta, emilim süresi 180 gündür.Tırtıklı yapısı sayesinde dokuyu sayısız noktalardan tutularak gerginliği hat boyunca eşit düzeyde yayar. Bu sebeple vicryl ile suture edilmiş uterusta ön duvarda meydana gelebilecek dolum defekti V-LOC sutur yardımıyla minimalize edilmiştir ve myometriyal kalınlık büyük ölçüde korunmuştur.

GebelikMiyometriumSezaryen operasyonu+4
Gülcan Melissa Kesici
Demiroğlu Bilim University
2023
00