
275
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ratlarda oluşturulan deneysel yara modelinde yara iyileşmesi üzerine lokal rosmarinik asit ve topikal dexpanthenol uygulamalarının karşılaştırılması
Yara iyileşmesi cerrahide yüksek morbiditeye neden olabilen ciddi bir sorundur. Yara iyileştirmesini hızlandırmak, nekrozu veya iskemiyi önlemek için değişik farmakolojik ajanlar çalışılmış ve halen bu çalışmalar yaygın bir şekilde devam etmektedir. Bu farmakolojik ajanlardan biri de rosmarinik asit olup, literatürde olumlu etkileri olduğu savunulmuştur. Topikal dexpanthenol ise hem yara bakımında hem de dermatolojik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmamızda, ratlarda oluşturulan deneysel yara modelinde lokal rosmarinik asit ve topikal dexpanthenol uygulamalarının etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmada 200–250 gram arasında değişen 24 Adet Wistar Albino dişi rat kullanıldı. Hayvanlar üç gruba ayrıldı. Deney hayvanlarının anestezisini takiben sırt orta kesimlerine 2 cm uzunluğunda tam kat kalınlıkta deri defekti oluşturuldu. Yara pansumanında tüm hayvanların yaraları steril % 0.9 NaCl solüsyonu ile yıkandıktan sonra kontrol grubu olduğu gibi bırakılırken, irrigasyon sonrası 2. gruba %5'lik Dexphantenol krem, 3. gruba % 10'luk rosmarinik asit krem uygulandı. Ratlarda yara boyutları 3., 5., 7., 10., 14., 21. günlerde ölçülerek kaydedildi ve 21. gün tüm ratların sırt kısımlarından insizyon hattını içerecek şekilde tam kat deri çıkarılarak histolojik incelemeye alındı. BULGULAR: Yara boyutlarında 3. 5. ve 7. günlerde gruplar arasında anlamlı fark gözlenmezken 10. gün ve sonrasında rosmarinik asit grubunda belirgin şekilde yara boyutlarında küçülme olduğu gözlendi. Histomorfolojik incelemede ise gruplar arasında anlamlı fark bulunamadı. SONUÇ: Çalışmamızda rosmarinik asitin, dexpanthenol ve kontrol grubuna göre belirgin yara iyileşmesine yol açtığını gözlemledik. Anahtar Kelimeler; Yara iyileşmesi, dexpantenol, rosmarinik asit, rat.
Paratiroid hastalıklarına klinik yaklaşım
Paratiroid bezleri, kalsiyum ve fosfor metabolizmasının düzenlenmesinde çok önemli rol oynayan paratiroid hormonunu (PTH) salgılar. PTH'nın salgılanmasının artması, primer, sekonder veya tersiyer olarak sınıflandırılan endokrinolojik bir durum olan hiperparatiroidi (HPT) olarak adlandırılır. Bu çalışmada kliniğimize başvuran paratiroid hastalarının sosyo-epidemiyolojik, laboratuvar, görüntüleme özellikleri ile kliniğimizin paratiroid hastalıklarını tedavi ederken uyguladığı yaklaşımları ve sonuçlarını retrospektif incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma paratiroid hastalığı olan, yaşları 18 ile 93 arasında değişen 200 hasta bilgilerinin retrospektif incelemesi ile yapılmıştır. Çalışmaya paratiroid hastalığı tanısı almış ve tedavi seçeneği olarak cerrahi planlanan hastalar dahil edilmiştir. Bulgular: Ek tiroid hastalığı bulunmayan 128 (%64) hastaya unilateral cerrahi yaklaşım ve lokal eksplorasyon ile sadece paratiroid adenom eksizyonu uygulanmıştır. Ek tiroid hastalığı olan 45 (%22,5) hastanın 41'ine bilateral total tiroidektomi, 4'üne sol totale tamamlayıcı tiroidektomi uygulanmıştır. Hastaların 182 (%91)'sinde patolojik tanı paratiroid adenomu olarak bildirilmiştir. Patolojik tanı ile ameliyat öncesi USG bulguları arasında 129 (%75,6) hastada, sintigrafi ile 110 (% 73,3) hastada uyum saptanmıştır. Preoperatif PTH değerinin intraoperatif yüksek, 1. gün ve 1. ay PTH değerinden anlamlı olarak düşme olduğu görülmüştür (p<0,001). Preoperatif serum kalsiyum değerindeki 1. gün ve 1. ay sonundaki düşmenin istatiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Ameliyat sonrası dönemde bakılan serum P değerlerindeki artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Ameliyat sonrası dönemde 9 (% 4,5) hastada komplikasyon görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki paratiroid bozukluklarında ameliyatın deneyimli ellerde çok düşük komplikasyon oranı ile gerçekleşmesi mümkündür, kılavuzlara uygun olarak bu hastalıklarda öncelikle tercih edilmesi gereken tedavi yöntem de cerrahi yaklaşımdır.
Pilonidal sinüs tedavisinde Limberg flep ile primer kapama tekniklerinin karşılaştırılması
Giriş: Pilonidal sinüs en sık sakrocoksigeal bölgede rastlanan ve günlük aktivite ve yaşam konforunu etkileyen bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisinde çok sayıda cerrahi teknik ve tıbbi metod tanımlanmıştır. Bu prospektif çalışmada kliniğimizde 2 farklı cerrahi tedavi metodu uygulanan pilonidal sinüslü olguların takip sonuçlarını sunmayı amaçladık.Hastalar ve Yöntem: Mayıs 2005- Mayıs 2007 tarihleri arasında plinoidal sinüs nedeniyle rhomboid eksizyon- limberg flep kapama veya eksizyon primer kapama yapılan 123 olgu prospektif olarak incelendi. Grup 1 Limberg flep uygulanan olgular, grup 2 ise primer kapama uygulanan olgulardan oluşmaktaydı. Olgular postoperatif komplikasyon ve nüks açısından değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamızda 109 erkek olmak üzere 123 olgu mevcuttu. Postoperatif komplikasyonlar incelendiğinde; en sık seroma (n=10) ve enfeksiyon (n=9) ile karşılaşıldı. Postoperatif komplikasyonlar incelendiğinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0.012). Grup 1 `de 14,7±4,4 ay, grup 2' de ise 14,6±4,3 ay olgular nüks yönünden takip edildi. Nüks eden olgulara bakıldığında grup1'de bir olguda, grup 2'de ise sekiz olgu tespit edildi. Her iki grupta hastalık nüksü açısından önemli istatistikî fark mevcuttu (p=0,009).Sonuç: Bu çalışma ile pilonidal sinüs tedavisinde primer kapama ve Limberg flep yöntemleri karşılaştırıldı. Primer kapama tekniği ile daha fazla enfeksiyon ve nüks oranı saptandı. Postoperatif ağrı, işe dönüş açısından fark saptanmadı. Son yıllarda giderek popülarite kazanan flep yöntemlerinden olan Limberg flep tekniği, gerek düşük enfeksiyon oranı, gerekse kabul edilebilir nüks oranı ile pilonidal sinüs tedavisinde etkin kullanabilecek bir tekniktir.
Relaparotomilerde mortaliteye etkili faktörler
Relaparotomi terimi bir abdominal cerrahi operasyonu takiben 60 gün içerisinde ilişkili yeni abdominal operasyon veya operasyonların gerçekleştirilmesini ifade eder. Relaparotomiler yüksek mortalite oranına sahirtirler. Bu çalışmada relaparotomilerde mortaliteye etkili bağımsız risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2002-Temmuz 2007 tarihleri arsında abdominal cerrahi geçiren 6125 hastadan relaparotomi yapılan 114 hastanın dosyaları hastane arşivlerinden tarandı. Hastaların yaş, cins, mevcut sistemik hastalıkları, ilk operasyonda hangi sisteme yönelik cerrahi yapıldığı, hangi şartlarda gerçekleştirildiği (acil/elektif), ilk operasyonun kliniğimizde veya başka merkezlerde mi gerçekleştirildiği, ilk operasyondan itibaren hastaya kan transfüzyonu yapılıp yapılmadığı ve ilk operasyon ile relaparotomi arasında geçen süre hasta dosyalarından araştırıldı. Akut Fizyolojik ve Uzun Süreli Sağlık Durum Değerlendirmesi (Acute Physiology and Chronic Health Evaluation - APACHE ) II skoru relaparotomi yapılacağı gün hesaplandı. Univaryant analizde p<0.2 olan değerlere multivaryant lojistik regresyon analizi yapılarak mortaliteye etkili bağımsız risk faktörleri belirlendi.Relaparotomiler, abdominal cerrahi geçiren 6125 vakanın 114 (%1.8) tanesinde 131 kez gerçekleştirildi. Ortalama laparotomi sayısı 1.15 idi. Relaparotomi yapılan hastalarda mortalite oranı %48.2 (55/114) idi. Erkek ve kadın sayısı sırasıyla 75 (%65.8) ve 39 (%34.2) idi. Yaş ortalaması 46.06±19.98 (15-84 yaş) idi. Relaparotomi yapılan 50 yaş üstü 51 (%44.7) hastada mortalite oranı %68.6 (35/51) iken, 50 yaş altındaki 63 (% 55.3) hastada mortalite oranı %31.7 (20/63) idi. Sistemik hastalığı mevcut olan hastalarda mortalite oranı %70.6 (24/34) idi. Tüm hastalar acil şartlarda opere edildi. Relaparotomi yapılan 114 hastanın ortalama APACHE II skoru 19,23±8.06 (2-44) idi. APACHE II skoru 20'nin üzerindeki hastalarda mortalite oranı %75.0 (45/60) iken, 20'nin atındaki hastalarda mortalite oranı %18.5 (10/54) idi.En sık alt GİS operasyonları sonrası (%50.0, 57/114) relaparotomi yapıldı. Alt GİS operasyonları sonrası relaparotomi yapılanlarda mortalite oranı %45.6 (26/57), multiorgan patolojiler sonrası %52.6 (10/19), hepatobilier patolojiler sonrası % 68.7 (11/16) ve üst GİS operasyonları sonrası yapılan relaparotomilerde mortalite oranı %40.0 (4/10) idi. En sık relaparotomi nedeni intestinal onarım veya anastomoz yerinden kaçak ve intestinal perforasyon nedenli GİS fistülü (%29.8, 34/114) idi. Mortalite oranları intestinal onarım veya anastomoz yerinden kaçak ve intestinal perforasyon nedenli GİS fistülünde %50.0 (17/34), hemorajilerde %39.1 (9/23), intraabdominal infeksiyonlarda %26.3 (5/19) ve intestinal nekrozlarda %76.9 (10/13) idi. İstatistiksel analiz yapıldığında relaparotomi nedenlerinden intestinal nekroz (p=0.038) ve intraabdominal infeksiyon (p=0.036) mortalite ile anlamlı olarak ilişkili görüldü. Relaparotomi yapılan 15 (%13.2) hastada komplikasyonlar kontrol altına alınamadığından multipl relaparotomiler yapıldı. Mortalite oranı bir ve multipl sayıda relaparotomi yapılan hastalarda sırası ile %44.4 (44/99) ve %73.3 (11/15) idi. En sık mortalite nedeni sepsis ve multipl organ yetmezliği (MOY) (%45.4, 25/55) idi. İlk operasyon ile relaparotomi arası süre ortalama 7.87±7.70 (0-60) gün idi. Hastanede yatış süresi ortalama 24.32±18.69 (1-91) gün idi.Univaryant analiz ile belirlenen ileri yaş, sistemik hastalık varlığı, infeksiyon varlığı, multipl relaparotomi yapılması ve APACHE II skorunun 20'nin üzerinde olması değişkenlerine yapılan multivaryant analiz sonucunda APACHE II skorunun 20'nin üzerinde olması (p<0.0001) ve ileri yaş (p=0.017) mortaliteye etkili bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi.İlk operasyon esnasında gerekli dikkatin gösterilmesi ve postoperatif dönemde gelişen komplikasyonlara zamanında müdahale etmek relaparotomi gereksinimini ve mortaliteyi azaltacaktır. Ancak gerektiğinde zaman kaybetmeden relaparotomi yapılması hayat kurtarıcı olabilmektedir. Belirlenmiş değişkenlere multivaryant lojistik regresyon analizi yapıldığında ileri yaş ve APACHE II skorunun 20'nin üzerinde olmasının mortaliteye etkili bağımsız risk faktörleri olduğu görüldü.
POSSUM, P-POSSUM, CR-POSSUM ve ACPGBI-CRC skorlama sistemlerinin kolorektal karsinomlu hastalarda mortalite tahminindeki duyarlılıklarının karşılaştırılması
Kolorektal kanser cerrahi operasyon sonrası gelişecek sonuçları tahmin etmek için skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Bizim amacımız kolorektal kanser nedeniyle opere edilen hastaların, postoperatif mortalite değerlendirmede kullanılan POSSUM, P- POSSUM, CR- POSSUM ve ACPGBI-CRC skorlama sistemlerinin postoperatif mortaliteyi belirlemede hangisinin daha duyarlı olduğunu karşılaştırmaktır.Materyal ve metod: Çalışmamızda Ocak 2002 ile Haziran 2007 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde kolorektal kanser nedeniyle ameliyat edilen 130 hasta vardı. . POSSUM, P-POSSUM, CR-POSSUM ve ACPGBI-CRC skorlama sistemlerinin postoperatif mortalitenin doğruluğunu belirlemede Receiver Operator Characteristic (ROC) eğri analizi ve Hosmer-Lemeshow testi kullanıldı.Bulgular: Postoperatif 30 günlük gözlenen mortalite yüzdesi 13.07 (%95 CI 8.32-19.93) idi. Mortalite tahmin güçleri POSSUM için 6.15 (3.14-11.66) p=0.0925 ; P-POSSUM için 5.38 (2.62 10.69) p=0.0538; CR-POSSUM için 8.44 (4.78-14.51), p=0.3178; ACPGBI-CRC için 9.23 (5.35- 15.44), p=0.4315 idi. Ve doğruluklarını değerlendirmek için ROC eğri analizi yapıldığında AUC değerleri CR-POSSUM için 0.969 (0.922-0.991), p=0.270; P-POSSUM için 0.959 (0.909-0.986), p=0.232; POSSUM için 0.949 (0.896-0.980), p=0.167. olarak bulundu.Sonuç: Tüm skorlama sistemleri postoperatif mortaliteyi belirlemede anlamlıdır. Ancak tüm hastaları değerlendirmede mortaliteyi en az tahmin eden skorlama sistemi P-POSSUM olarak bulundu. Postoperatif mortaliteyi belirlemede CR-POSSUM ve ACPGBI-CRC skorlama sistemlerinin daha anlamlı olduğu görüldü. CR-POSSUM ve ACPGBI-CRC skorlama sistemleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. ROC eğri analizinde de skorlama sistemleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır.
Generalize peritonitli hastalarda kanda MDA, SOD, katalaz düzeylerinin peritonit şiddeti ile korelasyonu
Generalize peritonit terimi intraabdominal infeksiyon ile aynı anlamda kullanılmakta olup, acil cerrahi girişimlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bu çalışmada amaç, generalize peritonitlerde oksidatif stresin göstergesi olan MDA, SOD ve katalaz düzeylerinin peritonit şiddeti ve takibinde etkinliğini belirlemektir.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde Mart-Eylül 2008 tarihleri arasında başvuran hastalardan prospektif ve randomize olarak yapılmıştır. Hastalar; grup 1 (n=50), generalize peritonitli laparotomi yapılan, grup 2 (n=50), elektif şartlarda laparotomi yapılan peritonit tablosu bulunmayan hastalar, grup 3 (n=50), kontrol grubu şeklinde oluşturuldu. Grup 1 ve grup 2'deki hastalardan 0., 1. ve 3.günlerde MDA, SOD, Katalaz, CRP seviyelerini ölçmek için kan örnekleri alındı. Grup 3'den ise bir kez venöz kan örneğii alındı.İstatistiksel değerlendirme yapılırken gruplar arası parametrik değişkenlerin ortalamalarının karşılaştırılmasında oneway Anova testi kullanılırken, grup içi parametrelerin karşılaştırılmalarında ise tekrarlı Anova testi kullanılarak değerlendirmeler yapıldı.Grup 1'in 0., 1. ve 3. gün MDA değerleri grup 2 ve grup 3 ile karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup 1'in ve grup 2'nin 0.,1. ve 3. gün MDA ortalamaları arasında fark olduğu saptandı.Grup 1 ve grup 2'nin 0.gün katalaz değerleri ile grup 3'ün katalaz değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Grup 1'in, grup 2'nin 3.gün katalaz değerleri ile grup 3'ün katalaz değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu.Grup 1'in ve grup 2'nin 0.,1. ve 3.gün katalaz değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu görüldü.Grup 1 ve grup 2'nin 0.gün SOD değerleri ile grup 3 SOD değerleri karşılaştırıldığında anlamlı fark olduğu bulundu. Grup 2'nin 1.gün SOD değerleri ile grup 3 SOD değerleri arasında anlamlı fark tespit edildi. Grup 1 ve grup 2'nin 3.gün SOD değerleri ile grup 3 SOD değerleri arasında anlamlı fark görüldü.Grup 1'in ve grup 2'nin 0.,1.ve 3. günde bakılan SOD değerleri korele edildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu.Grup 1 ve grup 2'nin 0., 1. ve 3. gün CRP değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Grup 1'in 0.,1. ve 3. gün değerleri arasındaki fark anlamlı bulundu. Grup 2'nin ise 0. ve 3. gün ile 1. ve 3. gün değerleri arasındaki farkın anlamlı olduğu görüldü..Sonuçta; generalize peritonitin şiddetinin belirlenmesinde ve takibinde SOD, katalaz ve MDA düzeylerinin kullanılabilir parametreler olduğunu düşünmekteyiz.
Standart hasta ısıtma protokolünün normotermi ve cerrahi alan enfeksiyonları üzerine etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Giriş-Amaç: Perioperatif İstenmeyen Hipotermi (PİH) anestezi ve cerrahinin istenmeyen bir etkisidir. PİH kardiyak morbiditelerde, enfeksiyöz komplikasyonlarda ve hematolojik bozukluklarda artmaya neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı ameliyathanede uygulanacak standart normotermi protokolünün postoperatif normotermi ve Cerrahi Alan Enfeksiyonları (CAE) üzerine etkilerini araştırmaktır. GereçYöntem: Haziran 2013 ve Aralık 2015 arasında genel anestezi altında ve otuz dakikadan uzun, >18 yaş olan elektif, kirli/enfekte olmayan, açık majör abdominal cerrahi geçiren hastalar çalışmaya dahil edildi. Acil cerrahi, lokal/rejyonel veya laparoskopik girişimler, minör ameliyatlar, malign hipertermi, aktif enfeksiyon bulgularının olması, immün süpresyon, ciddi malnutrisyon, böbrek/karaciğer yetmezliği, son 1 hafta içerisinden antibiyotik veya son 1 ay içerisinde kemoterapi, immünsüpresyon tedavisi almış olma dahil edilmeme kriterleri idi. Hastalar iki gruba randomize edildi. Normotermi grubunda standart protokole bağlı kalınarak perioperatif hasta ısıtma ve sıcaklık kontrolü yöntemleri uygulandı. Kontrol grubundaki hastalarda herhangi bir protokolden bağımsız kliniğimizde kullanılan ısıtma yöntemleri uygulandı. Hastalarda protokol dışındaki perioperatif tedavi yaklaşımı benzerdi. Beden sıcaklığının 36 °C' nin altında olması hipotermi olarak tanımlandı. Vücut sıcaklığı sürekli non-invaziv bir sistemle takip edildi. Demografik ve etyolojik özellikler, sıcaklık ölçümleri kaydedildi. CAE' ye ve normotermiye uygulanan protokolün etkileri değerlendirildi. Bulgular: 128 hastaya yapılması planlanlanan çalışmada(çalışma ve kontrol için 64) hastaların 118' ine analiz yapıldı.(55 çalışma, 63 kontrol grubu) normotermi hastalarının 9 u, kontrol hastalarının biri analiz dışı bırakıldı. Gruplar demografik özellikler, perioperatif sıcaklık ölçüm verileri dışındaki tüm kayıtlar benzerdi. Her hasta için ölçülen 18 sıcaklığın ortalamaları çalışma ve kontrol gruplarında 36.540.36°C, 36.160.34°C idi. (p<0.001) Genel, çalışma ve kontrol gruplarında CAE oranı %22.8(n=27) %16.3( n=9), 28.5%(n=18) idi ve anlamlı olarak normotermi grubunda daha azdı. (p=0.045) Sonuç: Standart bir normotermi protokolü CAE oranlarını ve hipotermi insidansını anlamlı olarak düşürebilmektedir. Anahtar Sözcükler: Cerrahi alan enfeksiyonu, normotermi, hipotermi, ısıtma protokolü
Ratlarda deneysel akut nekrotizan pankreatitte klotrimazolün etkisi
Amaç: Bu çalışmada serulein ve glikodeoksikolik asit ile oluşturulan deneysel akut nekrotizan pankreatit(ANP) modelinde klotrimazolün(KLT) pankreatitin sistemik etkileri ile pankreas dokusu ve pankreatik mikrosirkülasyon üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırılıkları 300-350 gram arasında değişen 64 erkek Sprague-Dawley cinsi rat kullanıldı. Ratlar 5 gruba ayrıldı. Grup 1 (sham+salin, n=10), Grup 2 (sham+KLT, n=16), Grup 3 (sham+Polietilen glikol, n=6), Grup 4 (ANP+salin, n=16), Grup 5 (ANP+KLT, n=16). Pankreatit, ratlara intravenöz yolla serulein ve biliopankreatik kanala glikodeoksikolik asit infüzyonu ile oluşturuldu. Tedavi grubuna pankreatit indüksiyonundan 6 saat sonra klotrimazol uygulandı. 24 saat sonunda pankreatik kan akımı ortogonal polarizasyon spektrometre yöntemi ile ölçüldükten sonra sakrifiye edilen ratlardan arteryel kan gazı, İnterlökin-6(IL-6) ve biyokimyasal parametreler için kan örnekleri alındı. Bronkoalveolar lavaj(BAL) uygulanarak BAL laktat dehidrogenaz için örnek temin edildi. Histopatolojik inceleme ve miyeloperoksidaz(MPO) ile malonildialdehit (MDA) aktivitesi ölçümü için akciğer ve pankreas dokuları alındı. Histopatolojik inceleme ise gruplardan habersiz bir patolog tarafından yapıldı. Pankreas dokusundaki nekroz, ödem, granülosit infiltrasyonu değerlendirildi.Bulgular: Pankreatik doku mikrosirkülasyon düzeyleri klotrimazol verilen gruplarda daha yüksek bulundu(p<0.005). Pankreatik dokunun histopatolojik analizinde pankreatik dokudaki ödem ve nekroz açısından klotrimazol tedavisi ile azalma tespit edildi(p<0.005). Ortalama serum BUN, alanin aminotransferaz, IL-6 ve kalsiyum değerleri ile ortalama kan basıncı ve saatlik idrar volümleri klotrimazol ile tedavi edilen grupta anlamlı olarak düzelmiş bulundu(p<0.005).Akciğer ve pankreas dokularında ölçülen MPO ve MDA değerlerinde klotrimazol tedavisi ile anlamlı bir azalma gözlendi(p<0.005).Sonuç: Bu çalışmada klotrimazolün ratlarda akut nekrotizan pankreatitte yararlı etkisinin olduğu gösterilmiştir.
Karaciğer kist hidatiğinde cerrahi deneyimimiz ve morbiditeye etki eden faktörler
Giriş ve AmaçKaraciğer kist hidatiği; E. Granulosus'un larva sestodlarının neden olduğu zoonotik bir hastalıktır. Günümüzde kist hidatik tedavisinde en geçerli yöntem hala cerrahi işlemlerdir. Kistin safra yollarına açılması en sık görülen komplikasyondur. Cerrahi sonrası gelişen safra fistülü, hastanede kalış süresinin artmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada kistin yerleşim yeri, büyüklüğü, ameliyat öncesi labaratuvar değerleri, ameliyat esnasında kist kavitesi ile safra kanalları arasındaki ilişkinin varlığı ve yapılan ameliyat tipinin komplikasyon ile hastanede kalış süresi üzerine etkilerini irdelemeyi amaçladık.Hastalar ve YöntemKliniğimizde Mart 2005-Ocak 2010 tarihleri arasında karaciğer kist hidatiği nedeniyle opere edilen 100 hasta retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, kistlerin sayısı, yerleşim yeri ve büyüklüğü, evresi, sarılık öyküsü, ameliyat öncesi labaratuvar değerleri, uygulanan cerrahi yöntem ve intrakaviter safra kanalı mevcudiyeti, postoperatif komplikasyon ve hastanede kalış süreleri kaydedildi.BulgularHastaların 63'ü (%63) kadın ve 37'si (%37) erkekti. Yaş ortalaması 35.6 idi. Hastaların 95'inde karın ağrısı, 12'sinde ikter ve 8'inde palpabl kitle mevcuttu. En büyük kist çapı 30 cm iken en küçük kist çapı 4 cm idi. 100 hastada toplam 134 kist mevcuttu. 9 hastada intraabdominal yerleşimli ekstrahepatik kisthidatik mevcuttu. 13 hastaya ameliyat öncesi kolanjit ve tıkanma ikteri nedeniyle ERCP yapılmıştı. Hastaların 64'ünde sağ lobda, 17'sinde sol lobda, 17'sinde bilobüler, bir hastada kaudat lobda ve bir hastada da hem sağ hem kaudat lobda kist mevcuttu. Perforasyon nedeniyle 2 hasta acil olarak opere edilirken, diğer hastalar elektif koşullarda opere edildi. Parsiyel kistektomi+drenaj+kapitonaj 45 hastaya, parsiyel kistektomi+drenaj 32 hastaya, parsiyel kistektomi+drenaj+omentoplasti 11 hastaya uygulanmıştır. Periferik yerleşimli 5 hastaya total kist eksizyonu ve 7 hastaya laparaskopik drenaj yapılmıştır. İntraoperatif 48 hastada kist kavitesinin safra yolları ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Koledok dilatasyonu ve kistin ana biliyer duktuslarla ilişkisi olması nedeniyle 15 hastaya T-tüp uygulanmıştır. Safra yolları ile ilişkili hastalardaki kist çapı ortalama 11.8 iken, safra yolları ile ilişkisi olmayanlarda ortalama 8.6 cm idi. Safra yolları ile ilişkili kist hidatik vakalarında operasyon öncesi AST, ALP ve GGT değerleri sırasıyla 75.19 U/L, 162 U/L, 196 U/L olup safrayolları ile ilişkili olmayan hastalarda ise sırasıyla; 69.70 U/L, 124 U/L, 114 U/L idi. Hastaların %43'ünde komplikasyon gelişti. Safra fistülü ve kavite enfeksiyonu en sık gelişen komplikasyon olup, 9 hastada safra fistülü spontan kapanırken 9 hastaya endoskopik sfinkterektomi uygulandı. Bir hastada safra fistülüne eşlik eden intestinal fistül nedeniyle cerrahi işlem uygulandı. Major komlikasyon gelişme oranı safra yolları ilişkili kisti olan vakalarda %50 iken; olmayan grupta %15.4 idi. (p<0.001). Safra yolları ile ilişkili kist hidatik vakalarında hastanede kalış süresi 17,48 gün iken; safra yolları ile ilişkili olmayan vakalarda 8,46 gündü. (p<0.001).SonuçKist çapı büyük, ameliyat öncesi AST, ALP ve GGT değerleri yüksek olan hastalarda kistin safra yolları ile ilişkili olma riski artmaktadır. Safra yolları ile ilişkili kist hidatiklerde major komplikasyon gelişme oranı ve hastanede kalış süresi anlamlı olarak artmaktadır. Kistin yerleşim yeri, evresi ve uygulanan cerrahi yöntemin komplikasyon ve hastanede kalış süresi üzerine etkisi saptanmamıştır.
Multinodüler guatrlarda total ve subtotal tiroidektominin erken dönem komplikasyonlarının karşılaştırılması
Çalışmamızda ocak 2005-aralık 2009 tarihleri arasında Dicle üniversitesi tıp fakültesi genel cerrahi kliniğinde multinodüler guatr nedeniyle tiroidektomi uygulanan 419 hastanın bulguları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, ameliyat endikasyonları, preoperatif antitiroid ilaç kullanımı, yapılan ameliyat çeşidi, erken dönem morbidite (geçici ve kalıcı rekürren laringeal sinir hasarı, geçici ve kalıcı hipokalsemi, postoperatif kanama ve yara yeri enfeksiyonu) ve hastanede kalış süreleri değerlendirildi.Hastalar total ve bilateral subtotal tiroidektomi olmak üzere iki gruba ayrıldı. Soliter adenom veya toksik adenom nedeniyle tek tarafa lobektomi uygulanan hastalar, tiroid kanseri nedeniyle tiroidektomi yapılan hastalar, malignite veya rekürren guatr nedeniyle tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastalar çalışma dışı bırakıldı.Hastaların yaş ortalamaları 41,72 (±12,55) olup, hastaların 329'u (%78,5) kadın, 90'ı (%21,5) erkek idi. 301 (%71,9) hasta multinodüler guatr, 118 (%28,1) hasta toksik multinodüler guatr nedeniyle opere edildi. 263 (%62,8) hastaya total tiroidektomi, 156 (%37,2) hastaya subtotal tiroidektomi uygulandı.Total tiroidektomi yapılan 6 (%2,3) hastada, subtotal tiroidektomi yapılan 3 (%1,9) hastada rekürren laringeal sinir hasarı saptandı. Subtotal tiroidektomi yapılan grupta kalıcı rekürren laringeal sinir hasarı gözlenmezken, total tiroidektomi yapılan grupta 1 (%0.4) hastada kalıcı rekürren laringeal sinir hasarı gözlendi. Total tiroidektomi yapılan 40 (%15,2) hastada hipokalsemi gözlenirken, subtotal tiroidektomi yapılan 27 (%17,3) hastada hipokalsemi gözlendi. Subtotal tiroidektomi grubunda kalıcı hipokalsemi gözlenmezken, total tiroidektomi grubunda 1 (%0.4) hastada kalıcı hipokalsemi görüldü. Subtotal tiroidektomi yapılan 3 (%1,9) hastada hematom, 1 (%0,6) hastada yara yeri enfeksiyonu ve total tiroidektomi yapılan 3 (%1,1) hastada hematom, 3 (%1,1) hastada yara yeri enfeksiyonu gelişti.Çalışmamızda total tiroidektomi ile subtotal tiroidektomi arasında postoperatif komplikasyonlar açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı. Çalışmamız total tiroidektominin her iki lobu da tutan multinodüler guatrlarda düşük komplikasyon oranı ile güvenli bir şekilde uygulanabileceğini desteklemektedir
Hepatik iskemi reperfüzyon hasarında curcumin'in karaciğer ve uzak organ üzerine etkilerinin araştırılması
Giriş ve AmaçKaraciğer kan akımın kesilmesi sonucu ortaya çıkan iskemi / reperfüzyon( I/R) hasarının karaciğer ve uzak organlar üzerindeki etkilerinin azaltılmasında doğal bir ürün olan curcuminin etkinliğinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması amaçlanmıştır.Hepatik iskemi reperfüzyon modellerinde ise; son zamanlarda ülkemiz dâhil birçok merkezde başarıyla uygulanan karaciğer transplantasyonları sonrası ortaya çıkan reperfüzyon hasarlarının mekanizmasının ortaya konması ve buna yönelik yeni yaklaşımları getirilmesine odaklandığını, ayrıca karaciğer ve safra yollarına yönelik yapılan cerrahi girişimler esnasında yapılması zorunlu hale gelen pringle manevrası ile ortaya çıkan karaciğer iskemisine bağlı olarak ortaya çıkan reperfüzyon hasarının engellenmesine yönelik yaklaşımların oluşturulmasını amaçlanmaktadır. Ayrıca ortaya çıkan iskemi reperfüzyon hasarının sadece ilgili organı değil, özellikle akciğer ve böbrek başta olmak üzere diğer organlarıda etkilediği ve organizmada sistematik bir yanıtın oluşmasına neden olduğu da bilinmektedir. Bu nedenle aynı ajanın diğer organlar üzerine etkilerinin ortaya konması bu çalışmanın bir diğer hedefidir.Curcumin (diferuloylmethane), hem antiinflamatuvar hemde antioksidan özellikleri bulunan ve Curcuma Longa (zerdeçal) adı verilen bitkinin esas pigmenti olup fenolik bir birleşiktir. Curcumin'in Vitamin C ve E ile karşılaştırılabilir düzeyde antioksidan aktivitesi bulunduğu, endojen antioksidan savunma enzimlerini arttırdığı ve peroksinitrit (OONO-) oluşumunu azalttığı, aynı zamanda reaktif oksijen radikallerinin atımını kolaylaştırdığı ve lipit peroksidasyonunu inhibe etme etkisi olduğu literatür çalışmalarıyla ortaya konmuştur.Materyal ve Metot:Çalışmamızda 10'ar hayvandan 4 grup olmak üzere 40 hayvan kullanıldı. Birinci gruba laparatomi yapılıp hiçbir ajan verilmezken ikinci gruba curcumin verildi. Üçüncü gruba laparatomi yapıp hepatoduedonal ligamanın 30 dakika klemplenip, daha sonra 30 dakika reperfüzyon uygulandı. Dördüncü gruba ise üçüncü gruba ek olarak curcumin verildi. Deneysel çalışma sırasında; curcumin kapsülleri açılarak toz halinde hassas terazide tartılarak hayvanlar için gerekli uygun doz oluşturulduktan sonra serum fizyolojik ile sulandırılarak oral gavaj yoluyla iskemiden 15 dakika önce verildi. 1 ve 2. Gruplarda deney başladıktan 60 dakika sonra, 3 ve 4. Gruplarda reperfüzyon başlangıcından 30 dakika sonra (tüm gruplarda deney süresi 60 dakikadır) biyokimyasal inceleme için kan alınarak hayvanlar sakrifiye edildi. Eş zamanlı olarak karaciğer, akciğer ve böbrek dokularının çıkarılarak biyokimyasal ve histopatolojik olarak incelendi.Bulgular:Plazmanın değerlendirilmesi sonucu; iskemi/reperfüzyon grubu iskemi/reperfüzyon + curcumin grubuyla karşılaştırıldığında Malonildialdehid (MDA) değerleri daha yüksek, Antioksidan aktivite (AOA) değerleri ise daha düşüktü. MDA değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı (p<0,001) iken, AOA değerleri arasındaki fark (p>0.05) anlamlı değildi. Doku örneklerinin biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirilmesi sonucu; iskemi/reperfüzyon grubu iskemi/reperfüzyon + curcumin grubuyla karşılaştırıldığında AOA değerlerinin iskem/reperfüzyon + curcumin grubunda daha yüksek, total oksidan aktivitenin (TOA) daha düşük olduğu, histopatolojik skorların daha iyi olduğu görüldü. Ancak bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05)Sonuç:Curcumin hepatik iskemi reperfüzyon hasarının karaciğer ve uzak organlar üzerine etkisini kısmen azaltmasına rağmen, bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildir.Anahtar Kelimeler: Hepatik iskemi-reperfüzyon, curcumin, karaciğer, uzak organ
Akut biliyer pankreatitli olgularda erken ve geç laparoskopik kolesistektominin yeri
Giriş ve AmaçAkut pankreatit; sindirim enzimlerinin pankreas içi aktivasyonuyla pankreasın otosindirimi sonucu oluşur. Hafif ödematöz pankreatitten, %20 lere varabilen mortaliteye sahip şiddetli nekrotizan pankreatite kadar uzanan, oldukça heterojen dağılım gösterebilir. Bu çalışmada; Akut biliyer pankreatit'li (ABP) hastalarda erken ve geç laparoskopik kolesistektomi (LK) sonuclarını karşılaştırarak, mortalite ve morbitide üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.Hastalar ve YöntemKliniğimizde Ocak 2005 ? Eylül 2010 tarihleri arasında şiddetli olmayan ABP tanısı alan ve tedavisi için LK uygulanan toplam 108 hasta çalışmaya alındı. Hastalar erken (grup-A) ve geç (grup-B) LK şeklinde iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, yapılan ameliyat türü, ameliyat süreleri, açık ameliyata geçme oranları, komplikasyonlar, mortalite ve hastanede yatış süreleri kaydedildi. Komplikasyon olarak hastaların safra yollarında yaralanma ve safra fistülü değerlendirmeye alındı. ABP atağının başlanğıcından itibaren ilk 15 gün içinde ameliyat edilen hastalar erken LK, 15 günden sonra ameliyat edilen hastalar geç LK olarak değerlendirildi.BulgularToplam 108 hastanın 46'sı grup-A'da, 62'si grup-B'de idi. Gruplara göre yaş ortalamaları; Grup-A'da 52.9 (23 - 84) yıl, grup-B'de 51.9 (19 - 82) yıl idi. Grupların kadın erkek oranı grup-A'da 35/11 (% 76.1/ % 23.9) iken, grup-B'de 44/18 (% 71.0/ % 29.0) idi. Grup-A'daki 43 (%93.5) hastaya başarılı şekilde LK gerçekleştirilirken, 3 (% 6.5) hastada açık ameliyata geçildi. Grup-B'de 58 (% 93.6) hastaya başarılı şekilde LK uygulanırken, 4 (% 6.4) hastada açık ameliyata geçildi. Açığa geçme oranları açısından her iki grup arasında fark yoktu. Her iki grupta komplikasyon gelişmedi. Grup-A'da bir hasta postoperatif dönemde nekrotizan pankreatit nedeniyle kaybedildi. Ameliyat süreleri Grup-A'da ortalama 70.5 dakika, Grup-B'de ise ortalama 68.6 dakika idi. Ameliyat sonrası hastanede yatış süresi Grup-A'da 2.8 gün, Grup-B'de 3.0 gündü. Hastaların ameliyat süreleri ve ameliyat sonrası hastanede yatış süreleri açısından gruplar arasında fark yoktu.SonuçVerilerimize göre hafif ve orta şiddetteki pankreatitte, erken LK açığa geçme oranlarını ve safra yolu komplikasyonlarını arttırmamaktadır. Buna karşılık geç LK de tekrarlayan pankretit atakları geçikme süresiyle korele olarak artmaktadır. Bu yüzden hafif ve orta şiddetli biliyer pankreatitte tekrarlayan pankreatit ataklarınının morbidite ve mortalitesinden hastaları korumak için erken LK yi önermekteyiz.Anatar Sözcük: Akut pankreatit, laparoskopik kolesistektomi, operasyon zamanlaması
Solid organ yaralanamlarında morbiditeye etkili faktörler
Giriş ve AmaçBatın travması sonrası gelişen solid organ yaralanmalarının nonoperatif tedavisi, günümüzde her genel cerrahın orta düzeyde gelişmiş bir hastanede yapabileceği seviyeye gelmiştir. Böylece travma merkezlerinin ve travma cerrahlarının öncü rolü, bu tür tedavilerin diğer cerrahlarca da geniş ölçüde benimsenmesiyle zaman içerisinde travma sonrası solid organ yaralanmalarında gereksiz operasyon sayısı azalmıştır. Bu gün, artık gerekli yakın takibin yapılabildiği ve yeterli tıbbi donanımın olduğu her hastanede, yüksek gradeli yaralanmaların bile önemli bir kısmı başarıyla nonoperatif olarak tedavi edilebilmektedir.Bu çalışmada travma sonrası solid organ yaralanmalı hastaların demografik özellikleri, biyokimyasal paremetreleri, kan transfüzyon miktarı ve travma skorlarının morbidite üzerine etkisini irdelemeyi amaçladık.Hastalar ve YöntemDicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında Ocak 2005 ile Ekim 2010 tarihleri arasında karın travması nedeniyle solid organ yaralanması tespit edilen 109 hasta retrospektif olarak incelenmiştir.Hastaların yaş, cinsiyet, travma interval zamanı, vital durumu (nabız, tansiyon arteryel ve solunum sayısı), Hematokrit (HCT) değeri, Serum alanın aminotransferaz (ALT) ve aspartat aminotransferaz (AST) değeri, USG'de abdominal serbest mayi varlığı, travma mekanizması, ekstraabdominal sistem yaralanmaları, yaralanan solid organ ve sayısı, Abdominal BT'deki yaralanma derecesi, kan transfüzyon sayısı, hastanede kalış süresi, ameliyat edilen hastaların operasyona alınma zamanları, travma skorları (ISS,RTS, Glaskow koma skalası ve TRISS), morbidite ve mortalite nedenleri irdelenmiştir.Travma sonrası takip döneminde hastada intra abdominal hematom enfeksiyonu, emboli, kateter enfeksiyonu ve derin ven trombozu morbidite faktörleri olarak izlendi.BulgularKarın travması sonrası izole solid organ yaralanması tespit edilerek takip ve tedavi edilen 109 hastanın hastanın 81'i erkek (%74,3) ve 28'sı (%25,7) kadındı. Ortalama yaş 37,6±18.28 (15-78) yıl idi. Hastaların karın travmasının mekanizması incelendiğinde; 58'i (%53,3) trafik kazası (22'si araç dışı ve 36'sı araç içi), 27'si (%24,7) yüksekten düşme, 14'ü (%12,9) darp, 5'i (%4,5) kesici delici alet yaralanması ve 5'i (%4,5) ateşli silah yaralanması olduğu görüldü. BT ile derecelendirilen 69 karaciğer yaralanmasında yaralanmanın 14'ünde grade I (%20,3), 32'sinin grade II (%46,4), 22'sinde grade III (%31,8) ve 1'inde grade IV (%1,5) olduğu saptandı.Yine BT ile derecelendirilen 63 dalak yaralanmasının 21'inde grade I (%33,3), 27'sinde grade II (%42,9), 11'inde grade III (%17,5) ve 4'ünde grade IV (%6,3) olduğu saptandı. Konservatif olarak tedavi edilen 109 hastanın 9'una takibin 1. gününde cerrahi uygulandı. Operasyon endikasyonu bu hastalarda yapılan resüssitasyona (sıvı ve kan replasmanı) rağmen hemodinamik insitabilitenin devam etmesi nedeniyle konuldu.Medikal olarak takip edilen hastalara ortalama olarak 0,84 İÜ kan transfüzyonu yapıldı. Medikal tedavi sonrası hemodinamik insitabilitesi olan 9 hastaya ortalama 2,66 İÜ kan transfüzyonu yapıldı. Morbite olan 22 hastada ortalama 1,54 İÜ , morbidite olmayan 78 hastada ortalama 0,42 İÜ kan transfüzyonu yapıldı. Medikal olarak takip edilen hastarın travma sonrası hastanede kalış süresi ortalama 6,46 gün idi. Morbite olan 22 hastada bu oran ortalama 8,13 gün, morbidite olmayan 78 hastada ise ortalama 5,98 gün idi. Travma sonrası medikal takip edilen hastaların 22 (%22)'sinde morbidite izlendi.Çalışmamızda travma sonrası solid organ yaralanmalarında hemodinamik stabilite ve periton iritasyonunun olmaması koşuluyla nonoperatif tedavinin güvenle uygulanabileceği görülmüştür. Ancak takip sırasında oluşabilecek morbidite için KC ve dalağın birlikte yaralanması(P<0,01), solunum sayısının yüksekliği (P<0,01), travma skorları(GKS,ISS,RTS) (P<0,0001) ve ALT AST değerlerinin yüksekliği (p<0,01) uyarıcı olduğu vurgulanmıştır.SonuçTravma sonrası solid organ yaralanması olan hastaların takibinde düşük gradeli hastalarda olduğu gibi yüksek gradeli hastalardada medikal takip düşünülebilmektedir. Yine bu hastaların takibi sırasında KC ve dalağın birlikte yaralanması, solunum sayısının yüksekliği, GKS ve ISS'nin yüksekliği, RTS'nin düşüklüğü ve ALT AST değerlerinin yüksekliğinin morbidite üzerine etkisi saptanmıştır.
Deneysel mekanik incebağırsak obstrüksiyonunda bakteriyel translokasyon ve inflamatuvar cevap değişikliklerinin splenektomize ratlarda araştırılması
Giriş ve Amaçİntestinal obstrüksiyon sonucu ortaya çıkan mukoza hasarı ve akut inflamatuar yanıt bağırsak bariyerinin hasarına ve bakteriyel translokasyona yol açar. Splenektominin ise biomateryallere karşı makrofaj cevabında gecikmeye neden olarak bakterial translokasyonu azaltabileceğine inanılmaktadır. Bu çalışmada splenektomize ratlarda incebağırsak obstruksiyonuna bağlı ortaya çıkan bakteriyel translokasyon ve inflamatuvar reaksiyon etkilerinin araştırılması amaçlandı.Gereç ve YöntemÇalışmamızda 24 rat kullanıldı. Ratlar; grup 1, sham; grup 2, intestinal obstruksiyon ve grup 3, splenektomi + intestinal obstruksiyon olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Ratlara uygulanan ilk laparatomiyi takiben, 24 saat sonra intrakardiyak bölgeden kan alınarak sakrifiye edildi ve hızlıca laparatomi uygulandı. Periton sürüntüsü, mezenterik lenf nodu, karaciğer ve ileal dokular steril koşullarda alındı. Alınan örnekler mikrobiyolojik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak incelendi.BulgularSham ve intestinal obstruksiyon karşılaştırıldığında; intestinal obsruksiyona bağlı olarak kan, periton sürüntüsü, mezenterik lenf nodları ve karaciğer dokusunda bakteriyel translokasyon açısından anlamlı farklılık izlendi. Ayrıca ileal mukoza hasarı ile ileum, mezenterik lenf nodu ve karaciğerde inflamatuvar değişiklikler açısından da farklılık izlendi. İnflamatuvar cevabın biyokimyasal olarak analizinde paroksanaz, Total oksidan kapasite, tümör nekroz faktör-?, interlökin-6, interlökin-1ß ve C-reaktif protein açısından anlamlı farklılık izlenirken, Total antioksidan status ve Asimetrik dimetil arginin sonuçları benzerdi. İntestinal obstruksiyon ve intestinal obstruksiyon + splenektomi grubu karşılaştırıldığında mikrobiyolojik, histopatolojik ve biyokimyasal sonucların benzer olduğu görüldü.Sonuçİntestinal obstruksiyon sonucu artan inflamatuvar sitokinler ve oksidatif stres sonucu ortaya çıkan intestinal mukozal hasar bakteriyel translokasyonu artırmakta ve ileummezenterik lenf nodları ve karaciğerde de inflamatuvar
Total tiroidektomi sonrasında gelişebilecek hipokalseminin erken tanısında parathormon ölçümü
Giriş ve Amaç: Total tiroidektomi uygulanan hastalarda erkenpostoperatif dönemde ölçülecek etkili bir parametre hastaların en geç 24 saatsonunda güvenli bir şekilde eve çıkarılabilmelerini sağlayacaktır. Totaltiroidektomi sonrasında gelişebilecek semptomatik hipokalseminin preoperatifve postoperatif 12.saate uygulanacak intakt parathormon (iPTH) ölçümü ileerken dönemde belirlenebilmesi amaçlandı.Yöntem: Benign nedenle ve tiroid karsinomu nedeniyle bilateral totaltiroidektomi uygulanan 50 hastanın demografik bulguları, preoperatif vepostoperatif intakt parathormon ve kalsiyum değerleri ve semptomatikhipokalsemi açısından prospektif olarak incelendi.Bulgular: Çalışmada 50 olgunun 13 (%26) ünde semptomatikhipokalsemi gelişti. Semptomatik hipokalsemisi olan 13 (%26) hastaya daintravenöz kalsiyum tedavisi verilerek, oral kalsiyum ile idame tedaviyebaşlandı. Sadece 2 (%4) hastamıza dirençli hipokalsemi nedeniyle 1,5 mcgKalsitriol başlandı. Postoperatif dönemde vokal kord ödemine bağlı fonasyonkısıtlılığı nedeniyle 1 (%2) hastaya steroid başlandı. Benign nedenle opereedilen 45 (%90) hasta ve tiroid kanseri nedeniyle opere edilen 5 (%10)hastada postoperatif PTH ve kalsiyum değerleri benzerdi (p>0.05).Postoperatif parathormon değerleri ile postoperatif 1. , 2. ve 3. gün ölçülenkalsiyum değerleri arasında pozitif korelasyon mevcuttu. Benzer şekildesemptomatik hipokalsemisi olan hastalarda postoperatif magnezyum değeridaha düşüktü (p=0,004). Semptomatik hipokalsemili hasta grubunda kadıncinsiyet anlamlı oranda yüksekti (p<0.001).Sonuç: Total tiroidektomi ardından gelişebilecek semptomatikhipokalseminin erken tanısında iPTH ölçümü etkin sonuç vermektedir.Yöntemin rutin kullanımı hastaların güvenle erken eve çıkartılmalarını vesemptomatik hipokalsemi gelişebilecek hastaların tedavisine erkenbaşlanabilmesini sağlayacaktır.Anahtar Kelimeler: Tiroidektomi, hipokalsemi, parathormon
Geçici batın kapama tekniklerinden bogota bagile cilt kapatılmasının karşılaştırılması
Amaç; GBK teknikleri yüksek İAB, AKS, İBH veya şüphesi olan ve reoperasyon gerekecek hastalarda sık kullanılmaktadır. Açık abdomen sonrası uygulanan GBK teknikleri son 20 yılda travma, İBH ve şüphesi olanlar ayrıca yaygın intraabdominal sepsis gibi durumlarda hayat kurtarıcı bir durum olarak gelişmiştir. Günümüzde GBK teknikleri olarak farklı teknikler kullanılmaktadır. Bu tekniklerin birbirine üstünlükleri ve dezavantajları olsa da henüz hangi yöntemin en uygun olduğuna dair ortak bir görüş yoktur. Bu çalışmamızda DÜTF Genel Cerrahi anabilim dalı yoğun bakım ünitesinde takip edilen ve çeşitli nedenlerle dekompresif laparatomi yapılıp, GBK tekniği uygulanan hastalarda iki farklı GBK yöntemi olan Bogota bag ile cilt kapama tekniklerini karşılaştırmayı amaçladık.Materyal metod; Bu çalışmamızda Ocak 2006 ile Mart 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde abdominal operasyon geçiren hastalarda GBK tekniklerinden Bogota bag veya ciltile kapatılan 109 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalarda yaş, cinsiyet, tanı, İAB, GKS, MPİ, APACHE II skoru, CRP değeri, WBC sayısı, HCT değeri, PLT sayısı, serum albumin değeri, organ yetmezliği, morbidite ve mortaliteleri retrospektif olarak incelendi.Bulgular; Bu çalışmamızda GBK tekniklerinden 85 hastanın batını grup 1 ile, kalan 24 hastanın batını grup 2 ile kapatıldı. Her iki hasta grubunda yaş, cinsiyet, tanı, İAB, GKS, MPİ, APACHE 2 skoru, CRP değeri, WBC sayısı, HCT değeri, PLT sayısı, serum albumin değeri, organ yetmezliği, morbidite ve mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı gözlendi. Ancak hastaların hastanede ortalama kalış süreleri ve ortalama operasyon sayısı açısından anlamlı fark olduğu gözlendi. Batını cilt ile kapatılan hastaların ortalama hastanede kalış süresi 20,38 gün iken batını Bogota bag ile kapatılan hastaların ortalama hastanede kalış süresi 34,46 gün olduğu gözlendi. Batını cilt ile kapatılan hastaların ortalama operasyon sayısı 1,92 iken, batını Bogota bag ile kapatılan hastaların ortalama operasyon sayısı 2,50 olduğu gözlendi.iiSonuç; Bu bulgulara dayanılarak bogota bag ve cilt kapama arasında mortalite ve morbidite açısından anlamlı bir fark saptanmadı. GBK yöntemi uygulanan hastalarda; seçici vakalarda bogota bag uygulamaktayız, diğer uygun vakalarda ise cilt kapamasını önermekteyiz.Anahtar kelimeler; Bogota bag, Cilt kapatılması, Batın kapama tekniği, İntraabdominal hipertansiyon
Akut pankreatitte prognozun belirlenmesinde ranson kriterleri ile MRCP'nin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Akut pankreatit (AP), pankreasta sindirim enzimlerinin herhangi bir etiyolojik faktörle aktif hale geçmesi ve pankreas dokusunu otosindirmesiyle başlayan, pankreasın bakteriyel olmayan enflamasyonu ile karakterize, ödemden, nekroza kadar değişik şiddette patolojik bulgularla seyredebilen, önemli komplikasyonlara yol açabilen, yüksek morbidite ve mortalite oranına sahip ciddi bir hastalıktır.Çalışmamızda AP'li hastalarda birtakım laboratuar ve klinik verilere dayanan, bilimsel açıdan kabul gören ve pratikte kullanılan Ranson kriterleri ile radyolojik tanı yöntemlerinden Manyetik Rezonans Kolanjiyopankreatografi (MRCP)`i karşılaştırmak suretiyle MRCP'nin akut pankreatitin prognozunun belirlenmesinde yerinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2010-Haziran 2011 tarihleri arasında Akut Pankreatit ön tanısı ile tedavi altına alınan ve endikasyon dahilinde MRCP `leri çekilen ve biyokimyasal parametreleri çalışılan 42 hasta prospektif olarak incelendi.Klinik olarak hastaların yaş, cinsiyet, amilaz ve diğer biyokimyasal parametrelerinin yanı sıra, uygulanan tedavi türü, komplikasyonlar, etiyolojik faktörler, morbidite oranları, hastanede kalış süreleri, Ranson skorları değerlendirmeye dahil edildi.Hastalar Ranson skorları 0-3 arasında olan hafif şiddette atak grubu ve Ranson skorları 4-5 olan orta şiddette atak grubu, normal ana pankreatik kanal morfolojisine sahip grup ve anormal ana pankreatik kanal morfolojisine sahip grup olmak üzere çalışma sonunda ayrı ayrı gruplara bölündü.Bulgular:Çalışmamıza 24'ü kadın, 18'i erkek olmak üzere toplamda 42 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaşları 19-80 yaş (ortalama 62, 76yaş) idi. Serum amilaz düzeyleri 146-3086 U/L (ortalama 1271, 07U/L) arasında değişmekte idi. Hastaların 28 (% 66, 7)'i biliyer pankreatit atağı geçirmekteyken, 14 (%33,3)'ü non biliyer atak geçirmekteydi. Ayrıca 5 hastada safra kesesi taşına koledok taşı da eşlik etmekteydi. Hastaların Ranson skorlama sistemine göre skorlandığında; 3 (%7,1) hasta Ranson 0, 10 ( %23,8) hasta Ranson 1, 15 (% 35,7) `i Ranson 2, 11 (% 26,2) hasta Ranson 3, 2 (% 4,8) `si Ranson 4 ve sadece 1 ( % 2,4) hastanın Ranson5 skoruna sahipti. Ranson skoruna göre gruplandırmada hafif şiddet grubunda toplamda 39 hastanın yer aldığı görülürken, orta şiddet grubunda toplamda sadece 3 hastanın yer aldığı görüldü. Hastalarımızdan 21 `ine CT, 31'ine USG ile görüntülemesi MRCP'e ek olarak uygulandı. Çekilen MRCP sonuçlarına göre;4 (%9,5)hastanın ana pankreatik kanalında genişleme tespit edilirken, sadece 1 (%2,3) hastanın ana pankreatik kanalında daralma tespit edildi. 37 (%88,2) hastanın ana pankreatik kanal görünümü normaldi. MRCP görüntüleri temel olarak yapılan gruplandırmada anormal ana pankreatik kanala sahip hasta grubunda toplamda sadece 5 hasta yer alırken, normal grupta 37 hastanın yer aldığı gözlendi. Hafif şiddette pankreatit atağı geçirenlerin %10,3'ünün, orta şiddette pankreatit atağı geçirenlerin %33,3'ünün anormal pankreatik kanal morfolojisine sahip oldukları, Ranson skoru ile pankreatik kanal morfolojisi arasında gözlemsel olarak anlamlı ilişki bulundu fakat gruplar arasında yapılan istatiksel karşılaştırma sonucunda P değeri>0,05 olup istatiksel açıdan anlamlı değildi.Ortalama hastanede kalış süresi, normal pankreatik kanal morfolojisine sahip grupta 11.48±7.12 gün iken, anormal pankreatik kanal morfolojisine sahip grupta 10.6±3.71 gün idi. Gruplar arasında yapılan istatiksel karşılaştırma sonucunda P değeri>0,05 olup istatiksel açıdan anlamlı değildi.Ortalama hastanede kalış süresi, Ranson skoru 0-3 arasında olan hafif şiddet grubunda 11.2±6.94 gün iken, Ranson skoru 4-5 arasında olan orta şiddet grubunda 13.6±4.04 gün idi. Gruplar arasında yapılan istatiksel karşılaştırma sonucunda P değeri>0,05 olup istatiksel açıdan anlamlı değildi.Hastaların 23 (%54,8)'ü medikal tedaviye olumlu yanıt verdi ve ek bir tedavi protokolü gerektirmedi. 12 (%28,6)'sine medikal tedaviye ek olarak taburcu olmadan kolesistektomi yapıldı. Cerrahi girişim yapılan bu 12 hastanın 6'sına laporoskopik kolesistektomi uıygulanırken, 6'sına açık kolesitektomi uygulandı. Açık kolesistektomi yapılan 6 hastanın 1'ne T-tüp drenaj, 2'sine koledokoduodenostomi kolesistektomiye operasyon esnasında eklendi. 7 (%16,7) hastaya medikal tedavinin yanı sıra ERCP işlemi uygulandı.Hastaların takipleri esnasında 3'ünde komplikasyon olarak psödokist geliştiği gözlendi. Psödokist gelişen bu hastalardan sadece 1'ine PTK ile drenaj uygulanırken, diğer 2 hasta medikal tedaviye cevap verdi ve spontan regrasyon olduğu gözlendi.Sonuç: Çalışma sonucunda akut pankreatit hastalarında MRCP ve MR'nin en az CT kadar takip ve tedaviye yardımcı olduğu düşüncesindeyiz. MRCP'nin biliyer ve pankreatik kanal anatomisini net olarak ortaya koyduğunu tecrübe ettmiş bulunmaktayız.Verilerimize göre pankreatik kanal morfolojisi ile yaş, cinsiyet, etiyoloji, tedavi yöntemleri, hastanede kalış süresi arasında ilişki tespit edilemedi. Çalışmamızda yer alan komplike olguların Ranson skoruna göre yapılan gruplandırmada hafif grupta, MRCP görüntüleme sonuçlarına göre yapılan gruplandırmada normal morfolojili grupta yoğunlaştığı gözlenmektedir. Bu nedenle prognozun belirlenmesi noktasında gruplar hakkında yorum yapmak mümkün olmamıştır.MRCP görüntüleme sonuçları ve Ranson skoruna göre oluşturulan gruplar karşılaştırıldığında, gözlemsel açıdan anlamlı ilişki tespit edilmesine karşın, istatiksel açıdan anlamlı ilişki tespit edilememiş olup daha geniş serilerle yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Sıçanlarda obstrüktif sarılığın karaciğer volümü üzerindeki etkisi (Deneysel çalışma)
Amaç: Safra yolu tıkanıklığına sekonder olarak karaciğer fizyolojisindeki değişiklikler, tıkanma sarılığının klinik yönetiminde direk olarak etkilidir. Cerrahi müdahale kararının optimal zamanının verilebilmesi için cerrahlar tıkanma sarılığı esnasında karaciğer volümündeki olası değişimlerin farkında olmalıdır. Bu çalışmada obstruktif ikter esnasında sıçan karaciğer volümünde ve histopatolojisinde meydana gelen değişimlerin değerlendirilmesi amaçlanmışıtır.Materyal ve Metodlar: Ağırlıkları 180-300 gr arasında değişen 32 adet dişi Sprague Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 4 deneysel gruba ayrıldı. Deney öncesinde, bazal volümetrik analizler için tüm hayvanlara abdominal tomografi çekildi. Ardından ana safra yolu bağlandı. Grup 1'de deneyin üçüncü günü volümetrik analiz tekrarlandı. Volüm korelasyonu ve histolojik değerlendirme için total hepatektomi uygulandı. Aynı protokol grup 2 için deneyin 7. gününde, grup 3 için deneyin 15. gününde ve grup 4 için deneyin 25. gününde uygulandı. Deney esnasında safra yolunun bağlanmasından önce anestezi nedeni ile ölen sıçanlardan kontrol grubu oluşturuldu.Bulgular: Grup 1'de deney sonunda karaciğer volümünde fark görülmedi (P=0.5). Grup 2'de deneyin 7. gününde karaciğer volümünde anlamlı farklılık gözlendi (P=0.01). Deneyin 15. gününde karaciğer volümündeki anlamlı artış devam etti (P= 0.003). Deneyin 25. gününde hayvan karaciğer volümleri, safra yolunun bağlanmasından önce ölçülen karaciğer volümlerinin % 60'ına kadar artış gösterdi (P= 0.002). Benzer değişiklikler, hayvanların karaciğerlerinin ıslak ağırlıklarının kontrol grubundakilerle karşılaştırılmasında da gözlendi. Grup 1'de P değeri 0.9 idi. Bununla birlikte anlamlılık günden güne arttı. P değeri Grup 2'de 0.3 idi. Grup 3'te 0.06 idi. Safra yolunun bağlanmasının 25. gününde karaciğer ağırlıkları, safra yolu obstruksiyonundan önceki karaciğer ağırlıklarının % 40 ına kadar artış gösterdi (P=0.002).Sonuç: Tıkanma sarılığında karaciğer volümleri ve karaciğer ağırlıkları paralel olarak artmaktadır. Karaciğer volümündeki artış özellikle karaciğerin cerrahi tedavisini zorlaştırmaktadır. Cerrah, tıkanma sarılıklı hastalarda cerrahi kararı verirken, karaciğer volümündeki zamana bağlı bu değişikliklerin farkında olmalıdır.
Ratlarda oluşturulan akut nekrotizan pankreatitte iskemi modifiye albumin (İMA) düzeyinin prognostik rolü
Giriş ve Amaç: Akut pankreatit, çevre dokular veya uzak organ sistemleritutulumu ile beraber seyredebilen akut inflamatuar bir hastalıktır. Akut pankreatitinpatofizyolojisindeki en önemli iki olay pankreas otodigesyonu ve pankreasmikrosirkülasyonunun bozulmasıdır. Akut nekrotizan pankreatitte gelişenmikrosirkülasyon bozukluklarında; vasküler permeabilite artışı, iskemi, intravaskülerkoagülasyon, yetersiz kapiller ve venöz drenajın yanında özellikle kapiller staz etkiliolmaktadır (14). İskemik modifiye albumin (İMA), iskemik hasarın değerlendirilmesi içinson zamanlarda geliştirilen bir belirteçtir. Bu çalışmada; serum İMA düzeylerinin,pankreatitin şiddeti ve histopatolojisindeki değişikliklerle ilişkisini araştırmayı hedefledik.Materyal ve Metodlar: Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen 59 adeterkek Sprague Dawley cinsi sıçan 5 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu (n=7), Grup 2 (n =10), Grup 3 (n = 10), Grup 4 (n = 16), Grup 5 (n = 16) olarak belirlendi. Pankreatitoluştulmasını takiben Grup 2'de 6 saat, Grup 3'te 12 saat, Grup 4'te 24 saat, Grup 5'te 48saat sonra kan amilaz, alanin amino transferaz (ALT), glukoz, üre , kalsiyum ve İMAdüzeylerine bakıldı. Ardından pankreas dokusu total olarak çıkarıldı ve histopatolojikinceleme için patolojiye gönderildi.Bulgular: ANP oluşturulan tüm gruplarda kontrol grubuna göre amilaz, ALT veüre değerlerindeki artma (P<0,005), glukoz ve kalsiyum değerlerinde azalma (P<0,005)saptandı. Serum İMA değerleri tüm gruplarda kontrol grubundan yüksek bulunmaklabirlikte sadece 4 ve 5. gruplarla kontrol grubu arasında anlamlı fark vardı (P<0.005).Mortalite oranları, Grup 3'de %20, Grup 4'de %31, Grup 5'de %43,8 olarak tespit edildi.Histopatolojik hasar zamanla doğru orantılı olarak artış göstermekteydi.Sonuç: Serum İMA değerlerinin pankreatitin süresi, şiddeti ve histopatolojikhasarla doğru orantılı olarak arttığı tespit edilmiştir. Bu sonuç aynı zamanda mortalite ilede paralellik göstermektedir. Sonuç olarak; serum İMA değerleri, akut nekrotizanpankreatitin prognozunun belirlenmesinde değerli bir biyokimyasal belirteç olabilir. Busonuçların klinik çalışmalarla desteklenmesi gereklidir.
Peptik ülser perforasyonunda morbidite ve mortaliteye etkili risk faktörleri
Amaç: Peptik ülser perforasyonu günümüzde halen önemli bir cerrahi problemdir. Bu çalışmada peptik ülser perforasyonunda morbidite ve mortaliteye etkili risk faktörleri incelendi.Materyal metod: Ocak 2006-Aralık 2010 yılları arasında peptik ülser perforasyonu nedeniyle çalışmaya dahil edilen 148 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalarda yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, şikayetlerin başlangıcı ile hastaneye başvuru arasında geçen süre, fizik muayene bulguları, yandaş hastalıklar, laboratuar ve görüntüleme bulguları, ameliyat teknikleri, hastanede yatış süresi, morbidite ve mortalite kaydedildi.Bulgular: Hastaların 129' u (%87,2) erkek, 19' u (%12,8) kadındı. Ortalama yaş 51,7± 20 (15-88) yıldı. Hastaların 45' inde (%30.4) en az bir yandaş hastalık saptandı. Postoperatif dönemde hastaların 30' unda (%20.3) komplikasyon gelişti. En sık gelişen komplikasyon yara yeri enfeksiyonu idi. Hastaların 27' sinde (%18.2) mortalite gelişti. En sık mortalite nedeni sepsis idi. Bu çalışmada univariate analizde 60 yaştan büyük olma, yandaş hastalıkların olması, perforasyon çapı ve Mannheim peritonit indeksi istatistiksel olarak morbidite üzerine etkili bulunurken, hastaların ortalama yaşı, hastaneye başvuru süresi, şok bulgularının mevcut olması, yandaş hastalıkların olması, perforasyon çapı, Mannheim peritonit indeksi ve Akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirme II mortalite üzerine etkili olarak belirlendi. Multivariate logistik regresyon analizde 60 yaş üstü olma, yandaş hastalıkların olması ve Mannheim peritonit indeksi morbidite üzerine bağımsız risk faktörü olarak bulunurken, 60 yaş üstü olma, başvuru süresi ve Mannheim peritonit indeksi mortalite üzerine bağımsız risk faktörü olarak bulundu.Sonuç: Peptik ülser perforasyonu ile başvuran hastalarda erken tanı ve uygun tedavi önemlidir.Anahtar kelimeler: Peptik ülser perforasyonu, morbidite, mortalite, risk faktörleri, başvuru süresi.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde yapılan karaciğer ameliyatları sonrasında gelişen akciğer komplikasyonlarının nedenleri ve akciğer bakımının etkinliği
Amaç: Karaciğer cerrahisi sonrası mortalite ve morbiditenin en sık sebebi postoperatif akciğer komplikasyonlarıdır. Bu çaşılmada hepatektomi ve karaciğer transplantasyonu sonrası PAK gelişiminin nedenlerinin belirlenmesi ve postoperatif akciğer bakımının etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Materyal ve metodlar: Ocak 2007 ve Mart 2012 tarihleri arasında karaciğer cerrahisi uygulanan toplam 85 hasta (81 hepatektomi ve 4 karaciğer nakli) çalışmaya dahil edildi. PAK için risk faktörleri taşıyan hastalar, Göğüs Hastalıkları Kliniği tarafından değerlendirildi. Postoperatif hastalara ekstübasyondan bir gün sonra akciğer bakımı uygulandı. Komplikasyon gelişen vakalarda ise, Göğüs Hastalıkları Kliniğinin desteği ile hastaların ameliyat sonrası akciğer bakımı gerçekleştirildi. Hastaların demografik verileri, laboratuvar verileri, ameliyat öncesi risk faktörleri ve operatif değişkenleri ile postoperatif komplikasyonları, mortalitesi, postoperatif seyri ve postoperatif hastanede yatış süresi incelendi.Bulgular: Olguların 44'ü erkek (% 51.7) ve 41'i kadın (% 48.3) idi. Hastaların % 14 (n=12)'ü 70 yaşın üzerinde ve % 19 (n=16)'u ASA 3 veya 4 olarak sınıflandırıldı. Rezeksiyon endikasyonlarını % 40.8 (n=33) hastada benign ve % 59.2 (n=48) hastada malign hastalık oluşturuyordu. Hepatektomi sonrası mortalite oranı % 7.4 (n=6) bulundu. Bu hastalarda ölüm nedenleri PTE (n=4) ve pnömoni (n=2) idi. Hepatektomi sonrası morbidite oranı % 19.7 (n=16) idi. Morbidite nedenleri sırasıyla; PAK (n=10) (% 12), cerrahi alan yara enfeksiyonu (n=4), safra kaçağı (n=4) ve postoperatif karaciğer yetmezliği (n=1) idi. PAK gelişen hastalarda; hastanede yatış süresinde anlamlı bir artış saptandı (7.8±4.8 güne karşı 15.5±11.9 gün, p=0.037). PAK gelişen hastaların yoğun bakım ünitesinde daha sık izlendiği (% 1.4 karşın % 36.8, p<0.0001) görüldü. PAK gelişen 19 hastanın 16'sı ASA skoru ?2 olan hastalar idi. Çok değişkenli analiz sonucunda PAK'lar için tek bağımsız risk faktörünün uzamış ameliyat süresi olduğu saptandı.Sonuç: PAK'ların önlenmesi için akciğerle ilişkili risk faktörleri ortaya konulmalı ve koruma amaçlı stratejiler belirlenmelidir. Postoperatif akciğer bakımı, karaciğer cerrahisi sonrası tüm hastalara uygulanmalıdır. Bu sayede; PAK insidansı düşürülebilir ve hasta sağ kalımı iyileştirilebilir.
Deneysel künt karın travması oluşturulan ratlarda n-asetil sistein kullanımının karaciğer yaralanması üzerine etkisi
Amaç: Karaciğer, künt karın travmalarında en çok yaralanan organlar arasındadır. Günümüzde künt karaciğer travmasında nonoperatif tedavi sıklığı artmaktadır. Bu nedenle solid organ yaralanmalarında iyileşmeyi arttırıcı ajanların araştırılmasına devam edilmektedir. N-asetil sistein (NAC), antioksidan etkili, glutatyon prekürsörü olan bir amino asit türevidir. Bu çalışmanın amacı, künt karın travması sonrasında intraperitoneal ve intramusküler NAC uygulanmasının karaciğer yaralanması üzerine etkilerini araştırmaktır. Materyal Metod: Her grupta 6 rat olacak şekilde künt karın travma sonrası üçüncü ve yedinci günlerde sakrifiye edilen sham, intraperitoneal NAC (IP) ve intramusküler NAC (IM) uygulanan toplam 6 grup oluşturuldu. Künt karaciğer travması, iki yüz gr ağırlıktaki bir cisim, 0.784 joule kinetik enerji yaratacak şekilde, deneklerin sağ üst kadranına serbest düşürülerek oluşturuldu. NAC, intraperitoneal 200 mg/kg ve intramusküler 50 mg/kg dozda uygulandı. Deneyler üçüncü ve yedinci günlerde sonlandırıldı. Serumda AST, ALT ve LDH düzeyleri ölçüldü. Karaciğer dokusunda 0-3 arasında skorlanarak inflamasyon şiddeti, tunnel yöntemi ile apopitozis indeksi (AI) ve Ki-67 boyaması ile proliferasyon indeksi (PI) araştırıldı. Bulgular: Travma sonrası AST ve ALT düzeyleri üçüncü gün sakrifiye edilen gruplara göre yedinci gün sakrifiye edilen gruplarda azalmıştı. Bu azalma Sham ve IM gruplarında belirgindi. Travmadan sonra üçüncü gün ve yedinci gün sakrifiye edilen grupları kendi aralarındaki karşılaştırmasında AST, ALT ve LDH düzeyleri, Sham grubuna göre IM ve IP gruplarında belirgin azalmış bulundu (sırasıyla p=0.01, p=0.004). Bununla birlikte IM ve IP grupları arasındaki fark anlamlı değildi (p>0.05). Karaciğer dokusundaki inflamasyon şiddeti açısından, travmadan sonra üçüncü ve yedinci gün sakrifiye edilen gruplar arasında belirgin farklılık mevcuttu. Üçüncü gün sakrifiye edilen gruplar arasında Sham grubuna göre özellikle IM grubu ve IP grubu anlamlı düşük şiddette inflamasyon gösterdi (p=0.010 ve p=0.049). Yedinci gün sakrifiye edilen gruplarda da farklılık tespit edildi. Ki-67 PI, travma sonrası üçüncü gün sakrifiye edilen gruplarda yedinci gün sakrifiye edilen IM ve IP gruplarına göre belirgin yüksekti (p<0.001 ve p=0.005). Üçüncü gün sakrifiye edilen grupların Ki-67 PI; Sham, IM ve IP grupları arasındaki farkı belirgindi (sırasıyla p= 0.001, p=0.038). Travma sonrası yedinci gün sakrifye edilen gruplarında Ki-67 PI benzer bulundu. Apopitozis index, travma sonrası üçüncü gün sakrifiye edilen gruplarda yedinci gün sakrifiye edilen İM ve İP gruplarına göre belirgin fark yoktu. Travma sonrası üçüncü gün sakrfiye edilen gruplarında AI; Sham-3 grubunda en yüksek oranda olup İM-3 grup ile arasında istatiksel olarak anlamlıydi. Travma sonrası yedinci gün sakrifiye edilen gruplarında AI; sham grubunda yüksek iken İM ile arasındaki fark belirgindi. Sonuç: Künt karaciğer yaralanmasının tedavisinde NAC kullanımı, AST, ALT ve inflamasyon şiddetinin azalmasında, hücresel proliferasyonun artışında etkili olmaktadır. Bununla birlikte bu konuda ileri çalışmalar gerekmektedir.
İnvaziv duktal meme kanserlerinin ameliyat öncesi mamografi ve ultrason görüntülerinin ameliyat sonrası patolojik bulgularla karşılaştırılması.
9.01. GirişMeme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup akciğer kanserlerinden sonra ikinci sırada ölüme sebep olur. Meme kanserlerinin %70-80'ni invaziv duktal karsinomlar oluşturur. Meme karsinomlarının erken tanıları için radyolojik görüntülerinin doğru yorumlanmaları, düzenli klinik takip, erken biyopsi, tedavinin erken başlatılması, yaşam kalitesini artırmak amaç ve hedeflerimizdir. Çalışmamızda fizik muayene, tarama ve yaşının önemini vurgulamak, radyoloji ile patoloji arasındaki bulgu farkını göstermektir.9.02. Materyal Ve MetodBu çalışmada 2011 ve 2012 yıllarında Karadeniz Teknik Üniversitesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı polikliniğinde tanısı İnvaziv Duktal CA tanısı konulan 110 hastanın verileri kullanılmıştır. Bu hastaların ameliyat öncesi poliklinik şartlarında fizik muayenesi, ultrason ve/veya mamografisi yapılan hastaların ameliyat sonrası patolojik bulguları ile karşılaştırılması yapılmıştır. Bu çalışma prospektif bir çalışma olup, parametrelerin değerlendirilmesinde SPSS, Mc Nemar, Wilcoxon yöntemleri kullanılmıştır.9.03. BulgularBu çalışma yapılırken rutin poliklinik muayenesi ve radyolojik tetkiklere göre biyopsiler yapıldı. Biyopsi sonucu İnvaziv Duktal CA tanısı alan bu hastalara cerrahi uygulandı ve patoloji sonuçları radyolojik bulgularıyla karşılaştırıldı. Mamografik olarak 40 (%36,4) hastada malign mikrokalsifikasyon, ultrasonik 70 (%63,6) hastada solid kitle lezyonu görülmesi üzerine hastalara biyopsi yapıldı. Kitle yapısının karşılaştırılmasında ise fark olmadığı görüldü(P:0,00). Ultrason / mamografik olarak aksilla muayenesinde 34 (%30,9) hastada patolojik LAP tespit edilmesine karşın patolojide 63 (%57) hastada patolojik LAP tespit edildi(P:0,017). Ultrasonografik / mamografik olarak tespit edilen kitlelerin ortalama boyu 2,89 cm (1-10cm) olmasına karşın patolojinin spesmende bulduğu kitlelerin ortalama boyu 3,45 cm (1-13cm) olup anlamlı olabilecek fark tespit edildi(P:0,00). Çalışmamızda meme kanseri görülme yaşının 25 yaşına kadar düştüğü, serideki hastaların %15,4'ü 40 yaş altı, %2,7'si 30 yaş altı olduğu görüldü. Serideki hastalara ileri tetkikleri sonucunda 5 (% 4,5) tanesinde ileri organ metastazı tespit edildi.Sonuç olarak meme kanseri görülme yaşının 25 yaşına kadar düştüğü, serideki hastaların %15,4'ü 40 yaş altı, %2,7'si 30 yaş altı olduğu görüldü. Meme tarama yaşının aşağı çekilmesi gereğini düşündürmektedir. Radyolojik olarak tespit edilen kitlelerin boyutu ile LAP sayıları gerçekte daha büyük olduğu görüldü. Kitle yapısının karşılaştırılmasında ise fark olmadığı görüldü. Ultrasonoğrafi/mamografi ile preoperatif kitlenin boyutu ve LAP sayılarının değerlendirilmesinde yetersiz olduğu ancak kitlenin yapısının değerlendirmesinde ise daha duyarlı olduğu görüldü.Anahtar Sözcükler: Meme kanseri, erken tanı, uzun yaşam
Tiroid nodüllerinde ince iğne aspirasyon biyopsisinin tanısal değeri
ÖZET Giriş: Tiroid nodüllerine popülasyonda sık rastlanmaktadır. Bunların %5-10'u malign özellik taşımaktadır. İİAB ile tiroid nodüllerinin patolojisi hakkında daha doğru bilgilere ulaşıldığından yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmamızda İİAB'nin duyarlılık ve özgüllüğünü saptamayı amaçladık. Materyal ve metod: Ocak 2006 - Mart 2013 tarihleri arasında Kliniğimizde troid ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulanan ve takiben tiroidektomi yapılan toplam 354 hasta demografik bulgular, fizik muayene, preoperatif radyoloji ve laboratuar bulguları, preoperatif İİAB sonuçları, operasyon ve postoperatif histopatolojik inceleme bulguları açısından retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamızda hastaların 266(%75,2)'sı kadın, 88(%24,8)'i ise erkek idi. Yaş ortalamaları sırasıyla 44.44±13.71 (12?87) ve 48.76±12.58 (21?81) yıl idi. Preoperatif dönemde fizik muayenede 232(% 65,6) hastada tiroid nodülü palpe edilirken, 122(% 34,4) hastada nodül palpe edilmedi. Boyun muayenesinde 5(%.1,4) hastada servikal lenfadenopati palpe edildi. Ultrasonografide ise hastaların 284(% 80,2)'ünde tiroid bezinde birden fazla nodül tespit edilirken 70(% 19,8) hastada soliter nodül tespit edildi. Bunların 263'ü (% 74,2)ötiroidik, 34(% 9,6)'ü hipotiroidik ve 57'si (% 16,2) hipertiroidik olarak saptandı. İİAB yapılan hastaların biyopsi sonucu 283(% 79,9) hastada benign 38(% 10,7) hastada malign, 22(% 6,2) hastada önemi belirsiz atipi ve 11(% 5,2) hastada yetersiz materyal olarak tespit edildi. İİAB'ni takiben 337(% 95,1) hastaya bilateral total tiroidektomi, 6(% 1,8)'sına lobektomi, 11(% 3,1)'ine tamamlayıcı tiroidektomi yapıldı Postoperatif histopatolojik bulgular 57(%16,2) hastada malign 297(%(83,8)) hastada benign olarak raporlandı. Sonuç: İİAB ile malign ve benign lezyon ayırımı yapılarak endikasyon dışı tiroid operasyonları önlenebilir. İİAB Tiroid malignitelerinin tanısında en güvenilir yöntem dir. Anahtar kelimeler: Tiroid İİAB, Tiroid nodülü
Klorheksidin glukonatlı yıkamanın ileostomi kapatılmasında cerrahi alan enfeksiyonları üzerine etkisi: Prospektif gözlemsel çalışma
İleostomi açılması genel cerrahi servislerinde sık yapılan bir operasyondur. Yara yeri enfeksiyonu da ileostomi kapatılması sonrası rastlanan en sık komplikasyonlardandır. Amaç: Bu çalışmada genel cerrahi pratiğinde cerrahi alan enfeksiyonunun (CAE) en sık ortaya çıktığı ameliyatlardan biri olan ileostomi kapatılmasında cerrahi yarayı distile suda seyreltilmiş %0.05 klorheksidin glukonat (KHG) ile yıkamanın postoperatif CAE oranına etkisini araştırmayı amaçlıyoruz. Gereç-Yöntem: İleostomi kapatılması ameliyatında faysa kapatıldıktan sonra cilt altı distile su ile seyreltilmiş %0.05 KHG çözeltisi ve serum fizyolojikle yıkanan hastaların verileri gözlemsel kohort yaklaşımıyla karşılaştırılmıştır. Örneklem büyüklüğü hesaplarken %30'luk bir genel CAE oranı öngörülmüştür. %0.05 KHG çözeltisi ile irrigasyonun CAE oranını %4'e indireceği hipotezi ile α=0.05 ve %95 güç ile örneklem büyüklüğü her grupta 60'ar hasta şeklinde hesaplanmıştır (1-sample Z-test). Yara iyileşmesi ASEPSIS skorlamasıyla değerlendirilerek iki grubun sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Ortalama yaş 56.5±13.5, K/E oranı 48/74'tü. Kontrol grubunda 60, çalışma grubunda 62 hasta vardı. Kontrol grubunda 19 (%31.6) hastada CAE görülürken, çalışma grubunda 3 (%4.8) hastada CAE görüldü (p<0.001). Ortalama ASEPSIS skoru kontrol grubunda 12.8±17.7 ve çalışma grubunda 3.7±7.8'di (p<0.001). Tartışma-Sonuç: Ameliyat sahasının %0.05 KHG solüsyonuyla yıkanması CAE oranını ve iyileşme süresini azaltmaktadır. Çalışmamızda klorheksidin ile yara yerini yıkadığımız çalışma grubunda yara yeri enfeksiyonu anlamlı olarak az gözlemlenmiştir.
Ratlarda oluşturulan deneysel yara modelinde yara iyileşmesi üzerine lokal sildenafil sitrat ve topikal dexpanthenol uygulamalarının karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ : Yara iyileşmesi cerrahide yüksek morbiditeye neden olabilen ciddi bir problemdir. Yara iyileştirmesini hızlandırmak, nekrozu veya iskemiyi önlemek için değişik farmakolojik ajanlar çalışılmış ve halen yaygın olarak çalışılmaya devam etmektedir. Bu farmakolojik ajanlardan biri de sildenafil sitrat olup, çeşitli yara iyileşmesi modellerinde kullanılmış, literatürde olumlu etkileri olduğu savunulmuştur. Topikal dexpanthenol hem yara bakımında hem de dermatolojik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmamızda, ratlarda oluşturulan deneysel yara modelinde lokal sildenafil sitrat ve topikal dexpanthenol uygulamalarının etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmada 200–250 gram arasında değişen 30 Adet Wistar Albino dişi rat kullanıldı. Hayvanlar üç gruba ayrıldı. Deney hayvanlarının anestezisini takiben sırt orta kesimlerine 2 cm uzunluğunda tam kat kalınlıkta deri defekti oluşturuldu. Yara pansumanında tüm hayvanların yaraları steril % 0.9 NaCl solüsyonu ile yıkandıktan sonra kontrol grubu olduğu gibi bırakılırken, irigasyon sonrası 2. gruba %5'lik Dexphantenol krem, 3. gruba % 10'luk sildenafil krem uygulandı. Ratlarda yara boyutları 3., 5., 7., 10., 14. ve 21. günlerde ölçülerek kaydedildi ve 21. gün tüm ratların sırt kısımlarından insizyon hattını içerecek şekilde tam kat deri çıkarılarak histolojik incelemeye alındı. BULGULAR: Tüm gruplara genel olarak bakıldığında makroskopik olarak günlere göre yara boyutlarında anlamlı küçülme olduğu görüldü, ancak gruplar arası günlere göre yara boyutlarındaki küçülme ve histopatolojik bulgular açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. SONUÇ: Ratlarda oluşturulan deneysel yara modelinde yara iyileşmesi üzerine lokal sildenafil sitrat ve topikal dexpanthenol uygulamalarının sonuçları benzerdi. Anahtar Kelimeler; Yara iyileşmesi, sildenafil, dexpanthenol, rat.
Güneydoğu Anadolu bölgesinde meme kanserinde tanı ve tedavide gecikme sebepleri
Amaç: Bu çalışmanın asıl amacı meme kanserinde bölgemizde hasta ilişkili ve sağlık sistemi ilişkili gecikmede etkili olan faktörlerin incelenmesidir Materyal ve Metod: Bu çalışmada 2012 Aralık -2014 Temuz tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğine başvuran 100 Meme kanserli hasta incelendi. Hedef popülasyon; anketin yapılmasından önce son 6 ay içerisinde 18 yaş ve üstündeki Meme Kanser tanısı almış, tedavisi alan veya almakta olan kadınlardır. Çalışmanın amacı doğrultusunda hastalara bilgi vermek amaçlı görüşmeler düzenlendi. Hastaların onamı alındı, hastalar çalışma anketini doldurdu. Anket 4 bölüm ve 25 sorudan oluşmaktaydı (hasta ve sistem ilişkili faktörler, demografik veriler ve kanser evresinin değerlendirilmesi) Blgular: Hastaların sadece %13 periyodik muayene sırasında, sadece bir hasta mamografik kontrol sırasında tespit edilmiş, diğer tüm hastalar meme semptomları ortaya çıktıktan sonra fark edilmiş. Çalışmamızda %57 hastamız meme de kitle şikayeti,%24' te meme ağrısı ile polikniğimize başvurmuştu, Hastalarımızın %84'ü şikayetleri ile ilgili olarak genel cerrahi doktoruna başvurmuş, %3'lük küçük bir kesim aile hekimine başvurmuştu. Çalışmamızda meme kanseri aile öyküsü %14 idi. Hastalarımızın %82'i ilk bir hafta içinde mamografi çekımi yapılabilmişti. Hastaların %78' inin meme biyopsi alma işlemi ilk bir haftada yapılmış olup, biyopsi inceleme sonuçları %87 oranında 2-4 haftalar arasında çıkmıştır. Hastalarımız tedavi başlangıcı %94'lük bir kısımda 4-6 haftalar arasında olmuştu. Hastalarımızın %59'luk kısmı 50 yaş altında idi. Hastalarımızın %72' sinde okuma yazma yoktu. Hastalarımızın %82'i işsiz/ev hanımıydı. Hastalarımızın %63 mamagrafi davetinı almadığını, kalanların ise mamografi daveti alıp almadıkları konusunda bilgi sahibi değillerdi. Hastalarımızın %65'i memedeki tümörün kaç cm çapında olduğunu, %73'ü lenf bezlerinin etkilenip etkilenmediğini, %58'i hastalığın vucudun başka yerinde olup olmadığını bilmiyorlardı.Hastalarımızın polikniğimize başvurmaları esnasında %72' sine herhangi bir tadavi başlanılmamış,%15'ine daha önce meme cerrahisi geçirmiş olduğu,%11'inin kemoterapi aldığı,%1'inin diğer tedavilerden aldığı ancak hangi tedavi aldığını bilmediği, %1 hastamızın da sorumuza cevap vermeyenlerden oluşmaktaydı. Hastalarımızın %30'una sentinel lenf nodu biyopsisi ile beraber meme koruyucu cerrahi, %5'i sentinel lenf nodu biyopsisi ile beraber mastektomi, %7 axiller disseksiyonla beraber meme koruyucu cerrahisi, %23'üne modifiye radikal mastektomi yapılmıştı. Hastalarımızın %93' ü meme kanserinin hangi evrede olduklarını bilmiyorlardı. Sonuç : Sonuç olarak meme kanserinde tanıda gecikme olması tanı konulduktan sonraki süreçte önemli değişimler oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki gecikmede hastanın yaşı, okuma yazma bilip bilmemesi, duygusallık durumu, sağlık sistemi etkılı olabilmektedir. TGZ'nin azaltılmasında kadınların ve sağlık çalışanlarının meme kanser hakkındaki bilgisinin artması, bölgemizde özellikle birinci sağlık kuruluşlarının büyük sorumluluk alarak polikniklerine başvuran bayanların meme ile ilgili şikayetlerinde endişelenmemesi ve memedeki lezyonların farkındalığında olmaması , memede meydana gelen lezyonların önemsemeleri, 40 yaş üstü bayanlarda mutlaka mamografi çektirmeleri sağlamalarına yönelik diyalogların geliştirmeleri gerekmektedir. Bölgemiz ve ülkemiz için meme kanseri açısından tarama programlarının yapılmasını zorunluluk kılmaktadır
Operatif kolanjiografi
Lenfanjiyografi
Tıkanma sarılıklarında teşhis ve cerrahi tedavi prensipleri
Ratlarda oluşturulan deneysel pringle manevrası sonrası yapılan major (%70) hepatektomi modelinde intraperitoneal uygulanan takrolimusun karaciğer rejenerasyonuna etkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Deneysel olarak oluşturulan karaciğer rezeksiyondan sonra rejenerasyonun başladığı bilinmektedir. Pringle Manevrası hepatektomi operasyonları sırasında kan kaybını azaltmak amacıyla uzun yıllardır kullanılmaktadır fakat bu uygulamanın karaciğer rejenerasyonu üzerinde potansiyel zararlı etkileri mevcuttur. Karaciğer transplantasyonu operasyonları sonrasında hastalar greft rejeksiyonunu önlemek amacıyla immünsüpresif tedaviler almaktadır. Bu immünsüpresif ilaçlar da karaciğer rejenerasyonu üzerinde farklı yan etkiler gösterebilmektedir. Amaç: Çalışmamızda parsiyel hepatektomi yapılan ratlarda, takrolimusun Pringle Manevrası uygulandığı ve uygulanmadığı durumlardaki karaciğer rejenerasyonu üzerine olan etkilerini araştırdık. Gereç-Yöntem: Bu çalışma ağırlıkları 200-300 gram arasında değişen 35 adet Wistar Albino türü erkek rat üzerinde gerçekleştirildi. Denekler, rasgele toplam beş gruba ayrıldı: Grup 1; batını açılıp başka bir işlem yapılmayanlar, Grup 2; 70% hepatektomi yapılanlar, Grup 3; 15 dakika Pringle Manevrası + 70% hepatektomi yapılanlar, Grup 4; 70 % hepatektomi + beş gün 1 mg/kg/gün i.p. takrolimus verilenler ve Grup 5; 15 dakika Pringle Manevrası + 70% hepatektomi + beş gün 1 mg/kg/gün i.p. takrolimus verilenler. Tüm ratlar postoperatif yedinci gün sakrifiye edildi, kalan karaciğer dokuları tartılarak ağırlık indeksleri oluşturuldu. Kalan karaciğer dokuları phosphohistone H3 ile boyanp ışık mikroskopu altında incelenerek mitotik indeksleri hesaplandı. Bulgular: Pringle + %70 hx + takrolimus grubu ile kontrol grubunu mitotik indeks ve ağırlık indeksleri açısından karşılaştırdığımızda, her iki indekste de istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca %70 hx + takrolimus grubu ile kontrol grubunu mitotik indeks ve ağırlık indeksleri açısından karşılaştırdığımızda da her iki indekste istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Rejenerasyonun baskılanması küçük volümlü greftlerle yapılan karaciğer transplantasyonu sonrası risk oluşturabilir, bu yüzden; takrolimusun Pringle Manevrası ile kombine edildiğindeki etkisinin araştırılması, özellikle segmenter karaciğer grefti ile yapılan transplantasyonların sonrasında önem kazanmıştır. Çalışmamızda takrolimus kullanımının karaciğer rejenerasyonu üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığını gösterdik.
Akut pankreatitin tıbbı ve cerrahi tedavisi
Duodenum yaralanmaları
Koledokoduodenostomi endikasyonları
Sindirim sistemi cerrahisinde erken dönem relaparatomileri
Karın içi büyük damar yaralanmaları
Kasık fıtıklarında Bassini ve anatomik onarım ameliyatlarının karşılaştırılması
Safra peritonitleri
Meme hastalıklarının tanımında duktografinin değeri ve anlamı
Karaciğer abseleri
Künt karın travmalarına bağlı jejenum ve ileum perforasyonları
Pankreas yaralanmalarında klinik araştırma
Tiroid hastalıklarının teşhisinde ince iğne biyopsisinin tanısal değeri
Tifo perforasyonları (267 vakanın retrospektif incelenmesi)
Tiroidektomi komplikasyonları
Portal hipertansiyonlu hastalarda değişik şant yöntemlerinin etkinliği (37 olgunun retrospektif incelenmesi)
İntraabdominal hidatik kistlerde cerrahi tedavi
Genel cerrahi yoğun bakım ünitesinde deliryum sebepleri, prevalansı ve sonuçları
ÖZET 1 ocak 1996 ile 1 ocak 1997 arası bir yıllık süre zarfında, kliniğimize değişik tanılarla başvuran 818 hasta deliryum açısından prospektif çalışma protokolüne alındı. Deliryum grubu(n=90) ve kontrol grubu(Nondeliryum grubu, n=728) ele alındı. Deliryum prevalansı %11 bulundu. Deliryum gelişen hastaların ; 56(%62.2)'si erkek, 34(%37.8)'ü kadın, gelişmeyen hastaların ; 414(%56.9)'ü erkek, 314(%43.1)'ü kadın idi. Cinsiyet açısından aralarında anlamlı fark bulunamadı(X2=0.94 p=0.332). Deliryum gelişenlerin yaş ortalaması 47.57±19.89, gelişmeyenlerin yaş ortalaması 39.88±17.07 bulundu(t=3.92 p=0.000). Acil vakalarda deliryum daha sık izlendi(X2=37.91 pO.0000). Ortalama hastanede yatış süresi 15.64±1 6.52(1 -105) gün idi. Tıkanma ikterlerinde; %51.7, fistüllerde %50, ateşli silah yaralanmalarında %22.9, kunt batın travmalarında %35.3, sigmoid kolon torsiyonlarında %50, nekrotizan faciitlerde %50, üst GİS kanamalarında %60 oranında deliryum görüldü. Deliryumlu hastaların %63.7'sinde elektrolit imbalansı, %78.9'unda respiratuar hastalık, %41.1'inde azotemi, %44.4'ünde anemi, %43.3'ünde hipoalbüminemi, %76.7'sinde hipotansiyon, %73.3'ünde ateş/hipotermi, %38.9'unda metabolik asidoz etyolojik faktörler olarak tesbit edildi. Hastaların; %67.8'inde hiperaktif tip, %32.2'sinde hipoaktif " tip psikomotor aktivite tesbit edildi. Hastaların %31'ine sebebe yönelik tedavi ve diazepam, %13.3'üne sebebe yönelik tedavi ve haloperidol, %55.6'sınada sadece sebebe yönelik tedavi uygulandı. Deliryumlu grupta mortalite oranı %58.9 iken, nondeliryum grubunda mortalite oranı %0.3 bulundu(X2=438.78 p<0.0000). Sonuç olarak; deliryumun multipl etyolojik faktörlerinin olduğu, acil vakalarda deliryum sıklığının daha fazla olduğu (p<0.0000), morbidite ve hospitalizasyon süresini arttırdığı ve deliryum gelişenlerde mortalitenin daha yüksek olduğu kanaatine varıldı. 45
Pringle manevrasında gelişen bakteriyel translokasyonun profilaktik antibiyotik kullanımı ile önlenmesi (Deneysel çalışma)
ÖZET Amaç: Bu çalışma, ratlarda pringle manevrası esnasında ortaya çıkan bakteriyel translokasyon (BT) üzerinde profilaktik antibiotik (sefotaksim ve seftazidim) kullanımının etkinliğini araştırmak için yapıldı. Durum Değerlendirilmesi: Bakeriyel translokasyon, insanlarda görülebilir ve septik morbidite insidansmda artışa sebep olur. Bakteriyel translokasyon, yanıklar, travma, şok ve cerrahiyi içeren bir dizi deneysel çalışmalarda da gösterilmiştir. Pringle manevrasının bakteriyel translokasyona sebep olduğu daha önceden tespit edilmiştir. Profilaktik antibiotik kullanımı bu translokasyonu azaltabilir. Yöntem: Ağırlıkları 250-300 gr olan 30 adet erkek Sprague- Dawley sıçanlar, 10'arlı 3 gruba ayrıldı. Tüm ratlar ketamin anestezisini takiben steril koşullarda orta hat laparatomi uygulandı. Grup l'de, 40 dk. süreyle hepatoduodenal ligaman klampe edildi. Grup 2 (sefotaksim) 'de cerrahi işlemlerden 30 dk önce sefotaksim 30 mg/kg im uygulandıktan sonra, 40 dk. süreyle Pringle manevrası uygulandı. Grup 3 (seftazidim)' de, cerrahi işlemlerden 30 dk. önce sefotaksim 30 mg/kg im. uygulandıktan sonra, 40 dk süreyle Pringle manevrası uygulandı. Kan kültürü için 1 ml portal kan örneği alındı. Yine kültür amaçlı, mezenter lenf nodlan (MLN) biopsisi ve splenektomi uygulandı. Çıkarımlar: Portal ven kanı, MLN ve dalaktan elde edilen pozitif kültürler en sık grup 1' de idi. Grup 1 ile grup 2 ve 3 kıyaslandığı zaman, grup l'de anlamlı derecede fazla üreme tespit edildi (sırasıyla; p<0.009, p<0.01, p<0.002 ). MLN ve dalakta en sık izole edilen bakteri E.coli idi ve diğer bakterilerle kıyaslanımca anlamlı derecede fazla bulundu (p<0.5, p<0.1). Hem MLN hem de dalak kültürlerinde, grup l'de hesaplanan CFU (Colony Forming Unit) sayısı diğer grupların CFU sayılarından anlamlı derecede fazla idi (p<0,0001, p<0.004 ). Sonuçlar: Çalışmamızda, portal triad klempajı sonrası MLN'nnda, dalakta ve kanda anlamlı bakteriyel translokasyon ortaya çıktı. Sefotaksim' in ve seftazidim' in proflaktik olarak uygulanmasının, BT'u etkin bir şekilde önlediğini tespit ettik. Ancak perioperatif antibiyotik kullanımının iyi bir cerrahi tekniğe, asepsi ve antisepsi uygulamalarına alternatif olmadığmıda unutmamalıyız. 27
Neoadjuvan kemoradyoterapi verilen lokal ileri rektum kanserli hastalarda tümör tomurcuklanmasının prognostik önemi
Amaç: Neoadjuvan kemoradyoterapi verilen ve verilmeyen rektum kanserli hastaların rezeke edilmiş patolojik piyeslerinde tümör tomurcuklanmasının prognostik önemi ve iyi bilinen klinikopatolojik faktörler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Hastalar ve Yöntem: Ocak 2000?Haziran 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Kolorektal Cerrahi Birimi'nde uluslararası kabul edilmiş standartlara göre klinik evrelemesi yapılıp cT3N0-cT4N0 veya herhangi bir cTN(+) pozitif olarak lokal ileri rektum kanseri tanısı almışve multidisipliner kolorektal konseyinde neoadjuvan kemoradyoterapi alması gerekliliği karara bağlanmış, metastazı olmayan rektum kanseri hastaları(n=117) ile preoperatif adjuvan tedavi verilmeyen cT2N0-cT3N0 rektum kanseri hastalarının(n=113) klinikopatolojik verileri ve onkolojik sonuçları prospektif olarak değerlendirildi.?Tumor budding?[Tümör Tomurcuklanması(TT)] değerlendirilirken Hase ve ark.'nın 1993 yılındaki tanımlaması esas alınarak izole tek bir kanser hücresi veya 5'den daha az sayıda hücreden oluşmuş olan kanser hücresi kümesi ?tomurcuklanma odağı? olarak kabul edildi. Elde edilen sayı tümör tomurcuklanmasının derecesi olarak kabul edildi ve bu sayı için ?tomurcuklanma yoğunluğu? terimi kullanıldı. TT yoğunluğuna göre yok, az(1?5), orta(6?10), çok(>10) olarak sınıflandı. Ayrıca TT yoğunluğu skalası (yok, az) ve (orta, çok) olarak iki grup(TT-1 ve TT-2) oluşturuldu.Sonuçlar: Tümör tomurcuklanması ile neoadjuvan kemoradyoterapi(KRT), tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, lenf damar invazyonu, venöz invazyon, lokal nüks, uzak metastaz ve metastatik lenf nodu sayısı arasında anlamlı ilişki saptandı.TT yoğunluğu arttıkça olgularda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım oranları azalmaktadır. Tümör tomurcuklanması tüm rektum kanserlerini içeren seride ve neoadjuvan KRT verilmeyen olgularda genel sağkalım için bağımsız prognostik faktör olarak tespit edildi. Neoadjuvan KRT verilen olgularda tümör tomurcuklanması skorunun genel sağkalıma bağımsız bir faktör olarak etkisinin olmadığı görüldü.Neoadjuvan KRT verilmesi ile genel sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanırken, hastalıksız sağkalım üzerine anlamlı etkisinin olmadığı görüldü.Lenf damar invazyonu ve venöz invazyon varlığının genel sağkalımı ve hastalıksız sağkalımı azalttığı tespit edildi.Çevresel rezeksiyon sınırı(ÇRS) uzaklığının yetersiz olmasının hastalıksız sağkalımı azalttığı ve ÇRS uzaklığı mesafesi daraldıkça-tümöre yaklaşıldıkça-hem neoadjuvan KRT alan hem de almayan olgularda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalımın azaldığı saptandı.