
110
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ortodontik ve periodontal tedavi amacıyla çekilmiş daimi premolar dişlerde mikro bilgisayarlı tomografi yardımıyla mine ve dentin dokusunun mineral yoğunlukları ile hacim değerlerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı; genç ve erişkin bireylerde ortodontik ve periodontal sebeplerle çekilmiş dişlerin mikro bilgisayarlı tomografi kullanılarak mine-dentin dokularının hacimlerinin ve mineral doku yoğunluklarının ölçülebilirliğini göstermektir. Gereç ve Yöntem: Ortodontik ve periodontal problemler nedeniyle çekilmiş çürüksüz dişler kullanılmıştır. Dişler, Dicle Üniversitesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran hastalardan elde edilmiştir. Dişler İnönü Üniversitesi Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Merkezinde mikro BT (Skyscan 1172, Bruker, Belgium) cihazıyla taranmıştır. Mikro BT ile taranan örneklerin görüntü verilerinin bilgisayar ortamında CTAn programı yardımıyla, mine, dentin dokularının hacimlerinin hesaplanması ve mineral yoğunlukları tespit edildi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan karşılaştırmalarda ortodontik tedavi amacıyla çekilmiş olan genç maksiller 1. premolar dişlerin (grup 1) mine ve dentin dokularının okluzal, orta, apikal bölge mineral yoğunluk değerleriyle, periodontal tedavi amcıyla çekilmiş olan dişler (grup 2) kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Ayrıca ortalama mine ve dentin dokusunun mineral yoğunluk değerleri kıyaslandığında istatistiksel bir fark görülmemiştir. Gruplar kendi aralarında karşılaştırılmalarında mine, dentin ve pulpa hacminin kron hacmine göre yüzdelik oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0.05). Grup 1 dişlerin mine ve pulpa hacminin kron hacmine göre yüzdelik oranı grup 2 dişlere göre daha fazla olmasına rağmen dentin hacminin kron hacmine göre yüzdelik oranı daha azdır. Sonuç: Mikro BT tekniğinin, diş dokularında zamanla görülen hacimsel değişimlerin ve hassas ve doğru bir şekilde ölçüm yapılabilecek bir görüntüleme yöntemi olduğunu düşünmekteyiz. Bununla birlikte mikro BT ile çalışma gruplarındaki mine ve dentin dokularındaki yoğunlukların güvenilir bir şekilde ölçülebileceği sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: Mikro bilgisayarlı tomografi, hacim, mineral yoğunluk, mine, dentin.
Diş kök kırıklarının belirlenmesinde üç boyutlu konik ışınlı dental tomografi ile intraoral radyografinin in vitro olarak karşılaştırılması
Amaç: Klinik pratiğinde dental kök kırıklarının kesin tanısını koymak oldukça zordur. Bu çalışmamızın amacı dental kök kırıklarının teşhisinde üç boyutlu Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) ve geleneksel intraoral radyografi görüntülerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Kökleri sağlam 50 adet üst santral diş köküne laboratuvar ortamında tek darbe vurularak 10 dişte çatlak oluşturulmasına çalışıldı ayrıca diğer 40 dişte kök kırığı oluşturuldu. Kök kırık parçaları arasında aralıksız, 0,2 mm, 0,4 mm ve 0,6 mm aralık kalacak şekilde yapıştırılarak beş farklı grup oluşturulup, KIBT ve geleneksel intraoral radyografi görüntüleri alınmıştır. 30 diş hekiminin incelediği görüntülere ait değerlendirme sonuçlarının doğru teşhis ortalamaları, pozitif tahmin testi ve Fleiss Kappa testi değerleri hesaplanmıştır. Bulgular: 30 farklı diş hekiminin değerlendirmeleri sonucunda genel olarak elde edilen KIBT görüntülerinin geleneksel yöntemlerle elde edilen periapikal radyografi görüntülerine göre diş kökündeki çatlak ve kırıkların teşhisi için daha uygun olduğu ayrıca elde edilen KIBT görüntülerinde voksel boyutu küçüldükçe görüntü kalitesinin arttığı görüldü. Bu çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular doğru teşhis ortalamaları, pozitif tahmin testi ve Fleiss Kappa testi kullanılarak elde edilmiştir. Sonuç: Diş köklerindeki çatlak ve kırıkların teşhisinde KIBT ile elde edilen görüntülerin geleneksel intraoral radyografi ile elde edilen görüntülere göre teşhis için daha net görüntüler sağladığı görüldü. Elde edilen sonuçlar çerçevesinde, dişlere uygulanan radyasyon dozu, uygulama süresi ve elde edilen görüntülerin kalitesi göz önüne alındığında 0,3 voksel ile elde edilen KIBT tarama görüntülerinin diş hekimliğinde diş kök çatlak ve kırıklarının teşhisinde yeterli netlikte görüntüler sağlayabildiği görüldü.
Süt dişlerinde prenatal ve postnatal sert dokular arasındaki farkların ICP-MS yöntemi ile incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda, önceki çalışmalarda temel olan 19 aylık bireyin minesi olgun mine kabul edildiği önermesinden dolayı 24 ay barem alınarak çekilen süt dişlerin analizleri yapılmıştır. Amacımız prenatal ve post natal dönemindeki sert doku oluşumları arasındaki mineralizasyon yoğunluk farklılıklarını tespit etmek ve dolgu materyalinin mikrosızıntısını yüksek çözünürlüklü mikroskop altında gözlemlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmamızda sağlam dişler kullanıldı. Çalışmamızda kullandığımız dişler Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalına başvurmuş olan 19 aylıktan büyük çocukların alt ve üst çenedeki travma, mobilite, vb. sebeplerden dolayı çekilmiş olan kesici dişleridir. Dişlere Analitik Kimya Anabilim Dalı laboratuvarında ICP-MS analizi yapılmıştır. Mikrosızntı değerlendirmesi, steromikroskop altında milimetre cinsinden marjinde boya ilerlemesi ölçülerek yapılmıştır. Çalışmamızda ICP-MS analizine giren 25 adet diş ikiye bölünerek 50 adet prenatal ve postnatal örnek oluşturmuştur. İstatistiksel sonuçları SPSS (Statistical Package fort he Social Science) 21.0 yazılım programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Normalite testi sonrası V, Fe, Co, Ba elementlerinin normal dağılım gösterdiği diğer elementlerin ise (Cr, Mn, Ni, Cu, Zn, As, Se, Ba, Cd, TI, Pb, Ag) sonuçlarının ise normal dağılım göstermediği belirlendi. Dönemler arasında istatistiksel değerlendirme yapıldığında postnatal dönemde mikrosızıntıda bir artış olduğu görülmüştür (p=0.00, p<0,05). Prenatal ve postnatal sert dokularda iyonik farklar Vanadium, Manganez, Nikel, Bakır, Çinko, Arsenik ve Kurşun elementleri için anlamlı olduğu saptanmıştır. Sonuç: Prenatal ve postnatal sert doku yapıları çalışmamızda değerlendirilip, yapılar arasındaki iyonik olarak bazı elementlerde farklılıklar gözlemlenmiştir. Bu farklılık çevresel özelliklere göre değişiklik gösterdiği başka çalışmalarda da gösterilmiştir. Bu elementlerin, mikrosızıntı ve dental materyallerin dişe bağlanmasını etkilemeleri açısından ileri çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: süt dişi, mine, dentin, prenatal-postnatal sert doku, ICP-MS analizi
Geleneksel yöntemle ve Er:YAG lazer preparasyonundan sonra süt dişlerinde kullanılan farklı bonding ajanların mikrosızıntı açısından değerlendirilmesi
Bu çalışmamızın amacı Er:YAG lazer ve geleneksel yöntem kullanılarak çekilmiş süt dişlerinde açılan Klas V kavitelerde iki farklı tip self-etch adeziv ajan (Adper Promopt L-Pop ve Clearfil SE Bond) ve bir total-etch adeziv ajan (Adper Schotchbond Multi-Purpose) kullanılarak yapılan kompozit restorasyonların mikro sızıntılarının değerlendirilmesidir. Buna ek olarak total-etch adeziv sistem uygulaması sırasında Er:YAG lazer ile etching yapılan örnekleri asit ile etching yapılan örneklere göre mikro sızıntı açısından değerlendirdik.Çeşitli nedenlerle çekilmiş çürüksüz veya minimal çürüklü 70 adet diş 7 gruba bölünerek 1.,2.,3.,4. gruplara üretici firmanın önerileri doğrultusundaki dalga boyu kullanılarak Er:YAG lazer ile 5.,6.,7. gruplara ise geleneksel yöntemle ile klas V kaviteler açılmıştır. 1. ve 5. gruba Adper Promopt L-Pop, 2. ve 6. gruba Clearfil SE Bond ve 3.,4.,7. gruplara da Adper Schotchbond Multi-Purpose uygulanmış, 4. gruba asit ile etching yerine Er:YAG ile etching işlemi uygulanmıştır.Örnekler bonding işlemi uygulandıktan sonra ECUSİT ( DMG Chemics-Pharmazeutische Fabrik GmbH Hamburg Germany) kompozit kullanılarak restore edilmiştir. Termocycling işleminden sonra örnekler %1 lik metilen mavisi içinde 24 saatte boyandıktan sonra bukko-lingual olarak kesilmiş ve ışık stereomikroskobu altında boya penetrasyonlarına bakılmıştır.Sonuçlar Chi-Square testi kullanılarak değerlendirilmiş ve istatistiksel anlamlılıkların belirlenmesinde p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Er:YAG lazer ile açılan kavitelerde Promopt L-Pop diğer bonding sistemlerine göre daha az mikro sızıntı değeri gösterirken,geleneksel yöntem uygulanan gruplarda en az mikro sızıntıyı Clearfil SE Bond göstermiştir. En fazla mikro sızıntı değeri Er:YAG ile etching işlemi uygulanan total etch grubunda meydana gelmiştir.Gruplar kavite tekniğine göre değerlendirildikleri zaman gruplar arası farkın geleneksel yöntem lehine olduğu gözlemlendi. İki self-etch adeziv sistem arasında Adper Prompt L-Pop açısından Clearfil SE bond değerlendirildiğinde ise aralarında farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmektedir. En fazla mikro sızıntı değerleri total-etch sistem uygulandığında görülmüştür. Bu çalışmanın sonuçları değerlendirildiği zaman süt dişlerinde Er:YAG lazer uygulamasının geleneksel yöntemlerle karşılaştırıldığında mikro sızıntı açısından etkinliğinin daha az olduğu görülmektedir. Uygulanan self-etch adeziv sistemi süt dişlerinde total-etch adeziv sisteme göre mikro sızıntıya daha dayanıklı olduğu görülmüştür.
Bir antibakteriyel adeziv sistemin ve farklı kavite dezenfektanlarının S. mutans, L. acidophilus ve C. albicans üzerine etkilerinin incelenmesi
Dişteki patolojik durum olarak kabul edilen diş çürüğü; plak mikroorganizmaları, dişin yapısı, kişinin beslenme alışkanlığı ve zaman gibi faktörlerin tesiri altında ilerleyen ve bu faktörlerin birbirleri ile etkileşmesi sonucu toplumda oldukça sık görüldüğü kabul edilen enfeksiyonel bir hastalıktır. Diş çürüğü oluştuktan sonra, bu durumun eliminasyonu çürüğün mekanik ya da kimyasal bir yöntemle uzaklaştırılması ile mümkün olmaktadır. Çürük temizlendikten sonrada kavite kenarlarında, mine- dentin sınırında mikroorganizmalar kalabilmektedir.Dental tedaviler sonrasında meydana gelen sekonder çürükler ortamdaki çürüğün yeteri kadar uzaklaştırılamaması kadar kavite duvarlarında kalan bakterilerin varlığıyla da alakalıdır. Bu sebeple, restorasyon öncesi kavite duvarlarında kalan bakterilerin elimine edilmesi amacıyla antibakteriyel bir ajanın uygulanması önerilmektedir. Kavite dezenfektanları adıyla piyasada farklı etken maddeli ürünler hala hazırda kullanılmaktayken, son dönemlerde antibakteriyel etkili dentin-bonding sistemi piyasaya sürülmüştür.Bu çalışma, klorheksidin glukonat esaslı Consepsis, benzalkolyum klorid etken maddeli Tubulicid Red, sodyumhipoklorid etken maddeli Wizard ve %3' lük hidrojen peroksit etken maddeli 4 farklı kavite dezenfektanı ile antibakteriyel etkili MDPB içeren Clearfil Protect Bond' un S. mutans, L. acidophilus, C. albicans üzerindeki antibakteriyel etkinliğini araştırmayı amaçlamaktadır.Bu amaçla, her birinde 10 petri kutusu olacak şekilde 3 ayrı grup oluşturuldu. Bütün petri kutularına standart kalınlıkta Müller Hilton Agar dökülerek, 10' arlı gruplardan birincisi S. mutans ile, ikincisi L. acidophilus ile, üçüncüsü ise C. albicans ile enfekte edildi. Petri kutularının her birine 5 ayrı çukurcuk oluşturarak her çukura dezenfektan maddelerden biri steril enjektörler yardımıyla bırakıldı. 370 C' de 24 saat bekletilen petri kutularındaki her bir çukurun etrafında oluşan inhibisyon çapları ölçülerek kayıt edildi. Oluşan zon çapının büyüklüğüne göre antibakteriyel etkisi değerlendirildi.Yapılan istatistiksel değerlendirmeler ANOVA, Tukey HSD ve `İndepent + T-testi' kullanılarak analiz edildi.Elde edilen veriler ışığında her bir dezenfektanın, farklı mikroorganizmalar üzerinde farklı antibakteriyel etkinliği olduğu görüldü.Bu sonuçların özetle;Klorheksidin glukonat, benzalkolyum klorid, sodyumhipoklorid, hidrojen peroksit içerikli kavite dezenfektanları ve antibakteriyel etkili MDPB içeren dentin bonding sisteminin S. mutans, L. acidophilus, C. albicans üzerinde antibakteriyel etkinlik gösterdiği, bu aktivitenin mikroorganizma türüne göre değiştiği,Klorheksidin glukonat içerikli consepsis maddesinin bu üç mikroorganizma türünden en çok S. mutans üzerinde etkili olduğu,Sodyumhipoklorid içerikli Wizard maddesinin, S. mutans ve L.acidophilus üzerinde benzer ve C. albicans üzerinde olan etkisinden daha fazla etkili olduğu,Benzalkolyum klorid içerikli Tubulicid Red maddesinin S. mutans üzerinde en etkili olduğu,MDPB içerikli Clearfil Protect Bond maddesinin en etkili olduğu mikroorganizmanın S. mutans olduğu ve bunu sırasıyla L. Acidophilus ve C. albicans' ın izlediği,Hidrojen peroksit maddesinin en etkili olduğu mikroorganizmanın C. albicans olduğu görüldü.Kullanılan materyallerin mikroorganizmalar üzerine etkisine bakıldığında C. albicans üzerine en etkili olan maddenin Hidrojen peroksit olduğu, S. mutans ve L. acidophilus üzerine en etkili maddenin ise Clearfil Protect Bond olduğu görüldü.Çalışmanın, kavite preperasyonu sonrasında dezenfektan madde seçiminde yol gösterici olduğu düşünülmektedir.
Farklı fiber post sistemlerinde mikrosızıntının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, beş farklı fiber post sisteminin mikrosızıntı değerlerinin in vitro ortamda karşılaştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, ortodontik ve periodontal nedenlerle yeni çekilmiş 50 adet çürüksüz insan alt çene premolar dişi kullanıldı. Dişler her grupta 10 adet olacak şekilde rastgele seçilerek 5 gruba ayrıldı. Bütün gruplar için 10 mm derinliğinde post boşlukları hazırlandı. Pulpası çıkarılmış dişlerin restorasyonu için Snowpost, DT Light Post, Ribbond, Carbopost ve Reforpost kompozit post sistemleri kullanıldı. Simantasyon için hem kimyasal hem de ışıkla sertleşen (dual-cure) bir rezin siman (Dual-Syringe, Bisco Inc, Schaumburg, USA) kullanıldı. Simantasyonun ardından sıvı filtrasyon metodu kullanılarak mikrosızıntı testi yapıldı.Bulgular: Elde edilen sonuçlar tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testi ile değerlendirildi. Sonuçlara göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05).Sonuç: Çalışmamızda test grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Genç daimi azı dişlerinin sınıf ıı kavitelerine uygulanan düşük polimerizasyon büzülmesi gösteren kompozitlerin klinik değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, pedodonti kliniklerinde sıklıkla tedavi edilen genç daimi azı dişlerinin sınıf II kavitelerine uygulanan düşük polimerizasyon büzülmesi gösteren kompozit rezinlerin klinik başarılarının United States Public Healt Services (USPHS) kriterlerine göre değerlendirmektir.Bu çalışmada 7-13 yaşları arasındaki karışık dişlenme dönemindeki 86 çocukta (49 kız, 37 erkek) toplam 111 adet genç daimi azı dişinin sınıf II kaviteleri mikrohibrit kompozit olan Filtek Z 250, ring opening kompozit olan Filtek Silorane, nano dolduruculu kompozit olan Grandio, kondanse edilebilir rezin kompozit olan SureFil , ormoser esaslı mikro hibrit kompozit rezin Admira ve kendi adezivleri kullanılarak üretici firmanın önerilerine göre tek bir klinisyen tarafından restore edildi. Çalışma bitimine kadar 106 restorasyonun takibi sağlandı. Her bir restorasyondan önce, sonra ve kontrol seansında dijital periapikal radyografi alındı. Restorasyonların klinik durumları 6 ve 12 ay sonra USPHS kriterlerine göre farklı iki araştırmacı tarafından bağımsız olarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz Pearson Chi-square ve McNemar testleri kullanılarak yapıldı.Çalışmada hiçbir olguda sekonder çürük, anatomik formda uyumsuzluk, yüzey yapısında bozukluk ve renk uyumsuzluğu gözlenmedi. Klinik takip süresi sonunda Z 250 grubunda % 20, Silorane grubunda % 4,3, Grandio grubunda % 4,5, SureFil grubunda % 14,3 ve Admira grubunda % 15 oranında kenar renklenmesi (p=0,215); Admira grubunda % 5 oranında marjinal uyumsuzluk (p=0,362); Silorane grubunda % 4,3, Grandio grubunda % 4,5, SureFil grubunda % 4,8 oranında postoperatif hassasiyet (p=0,758) gözlendi.Bu bulgular neticesinde genç daimi azı dişlerinin restoratif tedavisi için düşük polimerizasyon büzülmesi gösteren kompozit rezinlerin klinik olarak başarılı olduğu ve bu materyallerin uzun dönem başarılarını değerlendirilmesi için daha uzun süreli klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Kompozit, polimerizasyon büzülmesi, ormoser, siloran, United States Public Healt Services (USPHS) Kriteri.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile kök kırıklarının değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: Bu çalışmamızın amacı 8-15 yaş arasında dental travmaya maruz kalmış kök kırığından şüphenilen ve kök kırığı gerçekleşmiş 50 hastadan alınan Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntüsünün değerlendirilmesidir. Çalışmamızda hastalardan elde ettiğimiz tomografik görüntüler ile üç düzlemde daha güvenilir, ayrıntılı, objektif ve birebir gerçek boyutlarda ölçümler yapılmıştır. KIBT ile kök kırığının lokalizasyonu, kök kırığı sayısı ve yönü periapikal X-ray?lardan daha farklı ve üstün olarak klinisyenin istediği kesitte incelenebilmektedir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya dahil olan bireylerin tümünden üç boyutlu volumetrik dental tomografi cihazı ile 0,3 voksel aralığında ve 8,9 saniyede görüntüler elde edilmiştir(i-CAT®, Model 17-19, Imaging Sciences International, Hatfield, Pa USA). Hastalardan alınan anamnez ve KIBT görüntülerinden elde edilen bilgiler, bağımsız değişkenlerin ortalaması ve dağılımı Ki-kare testi istatistiksel yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Dental travma sonrası lüksasyon olan vakalarda 0,5mm tam yuvarlak ortodontik tel ve kompozit yardımıyla semirijit splint uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan yaşları 8-15 arasında değişen travmaya maruz kalmış 50 çocuğun toplam 97 dişinde kök kırığı yaralanması saptandı. Horizontal kök kırığı 97 dişin %63,9?unda, oblik kök kırığı %31,9?unda, %1.03 inde de hem horizontal hemde oblik kök kırığı, %2,06 parçalı kırık ve %1,03?ünde hem horizontal hem de vertikal kök kırığı görülmüştür. Kök kırıklarının lokalizasyonu incelendiğinde 97 dişin 96?sı maksiller kesici dişler ve 1?i mandibular diş olduğu gözlendi. En fazla etkilenen dişler sırasıyla üst santral dişler (%41.23 sağ, sol %37.11), üst sağ lateral dişler (%11.34), üst sol lateral dişler (%9.27) ve alt santral diş (%1.03) olarak saptandı. Sonuç: Günümüzde geleneksel radyografi ile kök kırıklarında yeterli teşhis yapılamadığından alternatif olarak seçilen KIBT, travma geçiren hastalarda kök kırığının tespitinde geleneksel radyografiden daha üstün özellikler sergilemiş klinisyenlere teşhis ve tedavi sonuçlarını görmede daha fazla kolaylıklar sağladığı görülmüştür. KIBT diş hekimliği geleceğinde geleneksel radyografinin yerini alacak gibi görünmektedir. Anahtar Kelimeler: KIBT, dental travma, kök kırığı.
Chlorhexidine ve cetrimide içeren geleneksel cam iyonomer simanın çeşitli özelliklerinin in-vitro değerlendirilmesi
Atravmatik restoratif tedavi (ART) uygulamaları esnasında, kavite içerisinde bırakılan çürüğün restorasyonun başarısızlığına neden olacağı ve restorasyonların altında canlı kalabilen bakterilerin yaşamını devam ettirebileceği bildirilmektedir. Bu nedenle ART tekniğinde kullanım özelliği bulunan cam iyonomer siman (CİS)'ların antibakteriyel (AB) etkinliğin arttırılması amacı ile Chlorhexidine (CHX) ve Cetrimide'in (CT) değişik konsantrasyonlarda CİS ile birlikte kullanımının olumlu olacağı bildirilmektedir. Araştırmalarda, CHX veya CT tozun CİS'ın tozuna eklenmesinin ardından simanda meydana gelen antibakteriyel, kimyasal ve fiziksel değişiklikler ile ilgili çalışmalar yapıldığı bildirilse de, simanın likidine CHX veya CT tozun eklenmesi ile ilgili çalışmaların yapılmadığı gözlenmiştir. Araştırmamızda, geleneksel yönteme kıyasla likidine toz ilave edilen örneklerin kimyasal özellikler ve mekanik dayanım açısından daha başarılı sonuçlar oluşturacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada, CHX veya CT bileşiği Fuji IX'un likidine veya tozuna %1 veya %5 oranlarında ayrı ayrı ilave edilip, deney grupları elde edilmiştir. Kontrol grubu olarak AB içermeyen Fuji IX kullanılmıştır. Antibakteriyel içeren Fuji IX örneklerinden salınan CHX veya CT miktarı HPLC ile, örneklerin Streptococcus mutans (S mutans) ve Lactobacillus casei (L casei)'ye karşı AB aktivitesinin değerlendirilmesi Agar difüzyon testi ile, laktik asit solüsyonuna yerleştirilen örneklerin, zamana bağlı olarak solüsyonun pH'sında meydana getirdiği farklılıklar pH analizi ile; laktik asit solüsyonuna yerleştirilmeden önce ve sonrasında örneklerin yüzeyinde meydana gelen değişimin, yüzey pürüzlülüğü analizi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Distile su içerisinde bekletildikten sonra örneklerden zamana bağlı olarak salınan F¯ iyonunun miktarı iyon seçici elektrot ile, mikrosızıntı düzeyinin tespiti termalsiklus prosedürü ile, örneklerin süt dişi dentin yüzeyine bağlanma kuvveti değerleri mikro-gerilme test tekniği ve bu test tekniği ile kopma değerleri hesaplanan örneklerin bağlanma ara yüzeylerindeki kopma tiplerinin tayini steromikroskop ile belirlenmiştir.Bu çalışma sonucunda hedef; CHX veya CT tozun CİS'ın likidine ilave edilmesi ile elde edilen karışımlarının, geleneksel karıştırma şekline (CHX veya CT tozun CİS'ın tozuna ilave edilmesi) kıyasla benzer antibakteriyel etkiyi sağlarken simanın kimyasal yapısında ve fiziksel özelliklerinde en az hasarın meydana gelmesi ve böylece antibakteriyel etkinliğin arttırılması ile ART'de uygulanabilecek ideal CİS ve antibakteriyel kombinasyonlarının elde edilmesi yönündedir.Anahtar sözcükler: fiziksel özellikler, kimyasal özellikler, cam iyonomer siman, Fuji IX, Cetrimide, Chlorhexidine, HPLC, agar difüzyon testi, antibakteriyel etkinlik, laktik asit, yüzey pürüzlülüğü, fluorid salımı, termalsiklus, mikro-gerilme
Süt dişleri kök kanallarında Er, Cr: YSGG lazer uygulamasının ısı, sitotoksisite ve kanal dezenfeksiyonu üzerine etkisinin değişik parametreler kullanılarak incelenmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı, endodontide kullanılan çeşitli irrigasyon solüsyonları ile Er,Cr:YSGG lazerin dezenfeksiyon etkinliklerinin karşılaştırılması, Er,Cr:YSGG lazerin sitotoksik etkisinin, kök kanal duvarlarında meydana getirdiği sıcaklık artışının ve morfolojik değişimlerin incelenmesiydi. Antibakteriyel etkinliğin değerlendirilmesi için çekilmiş 120 adet diş iki gruba ayrılarak E. faecalis ve C. albicans ekildi. Kullanılan üç farklı dezenfeksiyon yöntemine (grup 1; %2.5 NaOCl, grup 2; %2 CHX glukonat, grup 3; Er,Cr:YSGG lazer) göre alt gruplara ayrıldı. Sitotoksisite çalışması için bir adet üçüncü azı dişinden periodontal ligament üretilerek dört farklı lazer güç seviyesinin (0,75 W, 1,5 W, 3 W, 4 W) etkinliği değerlendirildi. Sıcaklık artışı 32 adet diş üzerinde su spreyli ve su spreysiz incelendi. Ayrıca 10 adet diş üzerinde morfolojik değişimler SEM kullanılarak analiz edildi. %2.5'lik NaOCl her iki mikroorganizma üzerinde en etkili ajan idi. Oysa C. albicans'a karşı üç deney grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir farklılık bulunamadı (p>0.01). Er,Cr:YSGG lazerin etkinliği E. faealis ile karşılaştırıldığında C. albicans üzerinde daha anlamlı bulundu (p=0.000). Hücre kültür vasatlı ortamda değerlendirilen farklı güç seviyeleri arasında herhangi bir farklılık bulunmazken (p>0.05), hücre kültür vasatsız ortamda 1.5, 3 ve 4 W'lık güç seviyeleri birbirinden farklı olmaksızın (p>0.05) ciddi sitotoksisiteye sebep oldu (p<0.05). Sıcaklık artışı su spreyi kullanımına bakılmaksızın lazer temas noktasında en yüksek bulundu (p>0.05). SEM analizinde su spreyi kullanımında daha düzenli ve daha temiz kanal duvarları elde edilirken su spreyi kullanılmayan dişlerde düzensiz, karbonize yüzey yapısı ve çatlak oluşumu gözlendi. Sonuç olarak bu çalışmanın kısıtlamaları dahilinde, Er,Cr:YSGG lazerin NaOCl'e alternatif değil yardımcı olarak kullanılabileceği söylenebilir ve bu lazerin daha etkin ve güvenli kullanımını sağlayacak parametrelerin belirlenmesi için daha çok in vitro ve hayvan çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır.
Süt dişlerine uygulanan değişik restorasyonlardaki mikrosızıntının incelenmesi
Mikrosızıntı; materyal davranışı, sertleşme işlevi, diş ve dolgu materyali arasındaki farklılıklar gibi değişik sebepler sonucu oluşan, operatif dişhekimliğindeki en önemli problemlerden birisidir. Mikrosızıntının zarar verici etkileri sebebiyle araştırmaların birçoğu bu problemi ortadan kaldırmaya odaklanmıştır. Son kırk yıldan bu yana, mikrosızıntıyı elimine etmek için çeşitli materyal ile tedavi biçimleri önerildiği halde günümüzde mevcut materyal yada tekniklerden hiçbiri bu problemi tamamen elimine edememiştir. Bununla beraber mikrosızıntıyı elimine etmek için son günlerde tanıtılan dentin bonding ajanlar ümit verici görülmektedirler. Bu çalışmanın amacı, süt dişlerinde dört farklı tedavi tekniğinin kenar sızıntısı ve adaptasyonunu karşılaştırmak idi. Kırk adet V. sınıf kavite, çekilmiş insan süt molar dişlerinde hazırlandı. Tüm kaviteler, dişlerin bukkal yüzeylerinde ve servikal üçlüde konumlandırıldı. Preperasyonun tamamlanmasından sonra, dişler 4 tedavi grubuna ayrıldı. 1) CIS liner+Yüksek Bakırlı Amalgam, 2) CIS liner+Panavia 21+Yüksek Bakırlı Amalgam, 3) CIS liner+asit etching+ Komposit Resin, 4) CIS liner + asit etching + Panavia 21+Komposit Resin. Restorasyon işlemi öncesi komposit resin ile doldurulacak kavitelere 45o'lik açı ile 1mm genişliğinde bizotaj yapıldı ve komposit restorasyonlar soflex diskler ile, diğerleri ise taş ve lastik möletlerle parlatılarak bitirildi. Dişler daha sonra 5 4 ve 60 4 oC'ler arasında 250 kez thermal şok işlemine tabi tutuldu ve 3 gün 37 oC'de distile su içinde saklandı. Saklama işlemi sonrası dişlerin tüm yüzeyi restorasyon ve çevresindeki 1mm'lik alan dışında tümüyle tırnak cilası ile kaplandı ve 24 saat %2'lik methilen mavisi boya solüsyonu içine yerleştirildi. Dişler daha sonra restorasyon merkezi boyunca mesio-distal olarak ikiye ayrıldı. Parçalardan birisi mikrosızıntı değerlendirmesi ve diğeri de SEM incelemesi için kullanıldı. Mine ve dentindeki sızıntı şu skala kullanılarak değerlendirildi: 0=Hiç sızıntı yok, 1= Kavite duvarlarının 1/3'ünden daha az sızıntı, 2= Kavite duvarlarının 1/3'ü ile 2/3'ü arasında sızıntı, 3= Tüm kavite duvarları boyunca sızıntı, 4= Kavite tabanında (aksiyal duvar) sızıntı ve, 5= Tüm kavite kenarlarında, kısmen veya tamamen kavite tabanından pulpaya doğru sızıntı. Restoratif teknikler, kendi aralarında Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi kullanılarak karşılaştırıldı. Diş-restorasyon ve iki restoratif materyal arasındaki mikromorfoloji, SEM ile incelendi ve 10 m üzerindeki yarık oluşumları ölçüldü. Tüm restorasyon grupları, çok azdan aşırıya doğru mikrosızıntı sergiledi. Dört grup içinde grup 3 (CIS-Komposit), anlamlı olarak en az sızıntıya ve grup 2 (CIS-Panavia 21-Amalgam) en fazla sızıntıya sahip idi. Panavia 21 mikrosızıntıyı artırır tarzda bulundu. Bu sonuçlar, CIS liner materyallerinin mikrosızıntıyı azaltmak açısından iyi bir potansiyele sahip olduklarını ve günümüzdeki dentin bonding ajanların mikrosızıntıyı elimine etmek için geliştirilmeleri gerektiğini gösterdi.
ART (travma oluşturmayan dolgu işlemi)'nin Diyarbakır kırsal bölgesinde koruyucu bir önlem olarak değerlendirilmesi
ÖZET Çiğneme fonksiyonunun azalmasıyla beraber beslenme bozukluklarına yol açan diş kaybı, sosyo-ekonomisi düşük toplumda önemli bir problemdir. Bu nedenle, daha çok ekonomik problemlerden dolayı, tedavi imkanı olmayan alanlarda yaşayanlar için bir teknik geliştirilmiş ve "Travma Oluşturmayan Restoratif Tedavi"(ART) olarak adlandırılmıştır. Bu teknikte diş çürüğü, elektrikli bir ekipman kullanılmaksızın yalnızca el aletleri ile temizlenmekte ve adheziv bir dolgu materyali ile restore edilmektedir. Bu çalışmanın amacı; ART'nin, köy ortamında yaşayan çocuklarda, plak pH'sı ve tükürük bakterilerinin (MS/LB) miktarları üzerindeki etkisini ve l yıl sonunda da çürük indeksindeki aktivitesine bakılarak koruyucu bir önlem olarak etkinliğini değerlendirmekti. Çalışma, Diyarbakır'ın bir köyünün iki ayrı ilkokulunda gerçekleştirildi. Rasgele 3 5 'er kişiden oluşan bir çalışma ve bir de kontrol grubu oluşturuldu. 1 yıl süren çalışmada, ilk gün; her iki gruptaki bireylerin çürük indeksleri hesaplanarak, plak pH'sı ölçümleri ve dip-slide yöntemi ile tükürük MS/LB seviyeleri belirlendi. Aynı gün, kontrol grubundaki bireylerin çürükleri olduğu gibi bırakılarak, çalışma grubundaki bireylerin hem mevcut çürüklerinin restorasyonlarında hem de çürüğe yatkın dişlerin sealentlanması işleminde bir cam iyonomer siman materyali (Argion) kullanıldı. Çalışmanın 90. ve 180. günlerinde her iki grupta da, plak pH'sı ölçümü ve tükürük MS/LB seviyelerinin belirlenmesi işlemi tekrarlandı. 360. günde ise, hem çalışma hem de kontrol grubunun çürük indeksleri çıkarılarak, plak pH'sı ve tükürük MS/LB ölçümleri tekrar hesaplandı. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre, çalışma grubundaki plak pH'sı ölçümlerinin ve tükürük MS/LB seviyelerinin, zaman içerisindeki değişikliği istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Cam iyonomer simanla 68dolgu ve sealent yapılan çalışma grubunun, dolgu yapılmadan önceki çürük sayısı ile dolgu yapıldıktan 360 gün sonraki mevcut çürük sayıları arasındaki fark da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak; cam iyonomer simanın ART tekniğinde tercih edilmesiyle beraber, ART'nin, özellikle oral sağlık programlarından yoksun bölgelerdeki kişilerde, diş çürüğünü kontrol etmek açısından yeterli olabileceği düşünülebilir. Ancak bu konuda daha uzun süreli ve ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Dental plak, mikroorganizmalar, cam iyonomer siman, ART.
ART (travma oluşturmayan dolgu işlemi) restorasyonlar altında bırakılan çürüğün, klinik ve mikrobiyolojik olarak klasik restorasyonlardaki çürükle karşılaştırılması
ÖZET Günümüzde var olan yeni cihazlar, malzemeler ve teknikler dişhekimliği alanında daha koruyucu ve daha doğal yaklaşımları mümkün kıldığı halde; dünyanın pek çok ülkesinde diş çekimi hala tek dişhekimliği girişimi olarak kabul edilmektedir. Bununla beraber, son yıllarda geliştirilen ve ART (travma oluşturmayan dolgu işlemi) olarak isimlendirilen bir teknikle geniş insan kitlelerine tedavi imkanı sunmak mümkün olmaktadır. Fakat yeni bir teknik olduğu için ART'nin yapısından kaynaklanan bazı eksiklikler de mevcuttur. Bu araştırma da, ART restorasyonların yapım teknikleri esnasında kalma ihtimali olan çürüğü, bakteri cinsi, bakteri yoğunluğu, dentin kıvamı ve rengi açısından; klasik amalgam dolguların altında istemli bir şekilde bırakılan, çürükle karşılaştırmak amacıyla planlanmıştır. Çalışma Dicle Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı kliniğinde; yaşlan 8-10 arası değişen 29 çocuğun süt IV ve V numaralı dişleri üzerinde gerçekleştirildi. Çalışma grubunu oluşturan 30 adet dişe ART, kontrol grubunu oluşturan 30 adet dişe ise klasik kavite preparasyonu tekniği ile; lezyon gövdesine dokunulmadan kavite açıldı. Lezyonlara ait klinik bulguları mikrobiyolojik sonuçlarla karşılaştırabilmek için, çürük örneği almadan önce renk ve dentin kıvamı açısından elde edilen veriler kaydedildi. Mikrobiyolojik değerlendirilmesi yapılan örnekler üç eşit gruba ayrıldı. Her grup için 90.gün, 180.gün ve 360.günlerde aynı işlemler tekrarlandı. Elde edilen bulgular sonucunda, çalışma grubunda kullanılan CİS'ların etkilenmiş dentin üzerinde remineralizasyon ve antibakteriyel etkisine sahip olduğu görüldü. 58Bu sonuç, ART tekniğinin tedavi imkanı olmayan alanlarda yaşayan insanlara güvenli bir sağlık hizmeti olarak sunulabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Derin dentin çürüğü, mikroorganizmalar, Cam iyonomer siman, ART. 59
Dört farklı restoratif materyalin kırılma dirençlerinin değerlendirilmesi
ÖZET Günümüz dişhekimliğinde; süt ve sürekli dişlerin restorasyonunda değişik materyaller kullamlmakta olup, amalgam restorasyonlar uzun yıllardan beri ilk sırayı almaktadır. Çeşitli dezavantajları nedeniyle amalgamdan sonra en yaygın kullanılan materyallerin, kompozit rezin ve cam iyonomer restorasyonlar olduğu bilinmektedir. Dişlerin arka grup restorasyonlarında kullanılacak materyallerin yüksek kırılma direncine sahip olması gerektiği görüşü hakimdir. Yapılan araştırmalar, bu materyallerin birçoğunun çiğneme basınçları karşısındaki dayanıksızlıkları nedeniyle zaman ve ekonomik kayba neden olduklarım göstermektedir. Bu çalışma, dört farklı tip restoratif materyalin II. sımf kaviteli dişlerde dik kuvvetler karşısındaki dayanıklılıklanmn değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Bu in-vitro çalışma, periodontal ve ortodontik nedenlerle çekilmiş 60 adet premolar diş üzerinde gerçekleştirildi. Soğuk akrilik bloklar içerisine sabitlenerek standart arayüz kaviteleri hazırlanan dişler, 15 'erli 4 eşit gruba rastgele ayrıldı. Restorasyon işlemleri; Dicle Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Birinci gruba Valux Plus, ikinci gruba Herculite XR.V, üçüncü gruba Vitremer ve dördüncü gruba Chelon Silver materyalleri yerleştirildikten sonra, restorasyonların kırılma dirençleri T.C. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB-Ankara) laboratuarında bulunan Testometrik mikro-500 makinesinde ölçüldü. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak Tek Yönlü Varyans analizi ve Post-Hock testi kullanılarak değerlendirildi. Ortalama kırılma direnci değerleri; Valux Plus için 66,9113 kgf., Herculite XRV için 55,2187 kgf., Vitremer için 51,1493 kgf. ve Chelon Silver için ise 38,0633 kgf. olarak tespit edildi. Kullanılan dört farklı tip restoratif madde arasında; Valux Plus en yüksek, Chelon Silver ise en düşük kırılma direncine sahip materyal olarak belirlenmiştir.Yapılan istatistiksel analizler sonucu elde edilen kırılma direnci değerlerinin en yüksekten daha düşük dirence doğru sıralaması: Valux Plus > Herculite XRV > Vitremer > Chelon Silver şeklinde izlenmiştir (p< 0.001). Anahtar kelimeler: Kompozit rezin, Cam iyonomer siman, Kırılma direnci.
Zorunlu ekstraksiyonu yapılan daimi 1.molar dişlerde kategorik sınıflandırmaya etki eden faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Daimi birinci molar dişler oklüzyonun anahtarı olarak adlandırılan dişler olup, planlı olmayan kayıpları oklüzal bozukluklara neden olmaktadır. Çalışmamızda fakültemizde Ocak 2008–Haziran 2019 tarihleri arasında daimi birinci molar dişleri çekilmiş 7-14 yaş aralığındaki çocukların veritabanında kayıtlı olan panoramik radyografilerinin incelenmesi ile ekstraksiyon boşluğunun kategorik sınıflandırmaya göre kapanma derecesine etki eden radyografik faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların 152 dişi radyografik olarak incelendi. İkinci molar dişin gelişim evresi, üçüncü molar dişin germ varlığı, ikinci molar dişin açılanması ekstraksiyon öncesi alınmış panoramik radyografide belirlendi. Ekstraksiyon sonrası alınmış panoramik radyografide ikinci premolar ile ikinci molar diş arasındaki mesafe ölçüldü ve ölçülen değer Teo ve arkadaşlarının boşluk kapanma sınıflaması baz alınarak kategorilere ayrıldı. Kategori 1 tam boşluk kapanmasını temsil etti. Boşluk kapanması ile üçüncü molar dişin germ varlığı, daimi ikinci molar dişin gelişim evresi ve dişin açılanması arasındaki ilişkiye bakıldı. Ayrıca maksilla ve mandibula boşluk kapanma başarısı açısından karşılaştırıldı. p<0.05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda maksilladaki ekstraksiyon boşluğunun kapanmasının mandibulaya göre daha başarılı olduğu saptandı (p<0,001). Ekstraksiyon boşluğunun kapanması ile diş gelişim evresi arasındaki ilişkiye bakıldığında sonuç anlamlı bulundu (p<0,01). Maksillada hemen her evrede kategori 1 kapanma görülebildiği, mandibulada ise "D" ve "E" evresinin tam boşluk kapanması görülen vakaların çoğunu oluşturduğu saptandı. Ekstraksiyonu yapılan birinci molar dişe komşu ikinci molar dişin açılanması ile boşluk kapanması arasındaki ilişkiye bakıldığında her ne kadar anlamlı ilişki bulunamamış olsa da (p>0,05) kategori 1 boşluk kapanması görülen dişlerin %66,6'sında sürme açısının 25°-40° aralığında olduğu görüldü. Üçüncü molar varlığı ile boşluk kapanması arasındaki ilişkiye bakıldığında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmadı (p>0,05); ancak kategori 1 kapanma görülen dişlerin %85'inde üçüncü molar dişin germinin bulunduğu saptandı. Çalışmada değerlendirilen faktörlere ait eşit sayıda verinin sağlandığı, çalışmaya klinik muayenenin de dahil edildiği uzun dönem takipli prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.
Avülsiyon yaralanmalarına yönelik hazırlanan broşür bazlı yüz yüze ve web tabanlı bilgilendirme araçlarının etkinliklerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Dental avülsiyon; dişin yuvasından tamamen çıktığı, tüm diş yaralanmalarının %1- 16'sını oluşturan hem ebeveynler hem de çocuklar üzerinde psikolojik ve ekonomik zorluklar yaratan yaralanmalardır. Bu araştırmada amaç; katılımcılara iki farklı yöntemle avülsiyon yaralanmalarına müdahale eğitimi verilerek ilgili konu hakkında bilgi düzeylerinin, farkındalıklarının artırılması ve bu iki bilgi aracının etkinliğinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Araştırmaya başlangıçta 125 katılımcı broşür bazlı bilgilendirme (BBB) grubunda, 125 katılımcı web tabanlı bilgilendirme grubunda (WTB) olacak şekilde toplam 250 kişi katıldı ve 231 katılımcı çalışmayı tamamladı. Eğitim klinikte hastalardan izole bir şekilde gerçekleştirildi ve her bir katılımcıya ayrı ayrı eğitim materyali uygulandı. Katılımcılardan içeriğinde demografik özelliklerin, travma öyküsünün, öz değerlendirme ve sağlık bilgi arama davranışlarının sorgulandığı anket formunu eğitimden önce; avülsiyon yaralanmalarına müdahale ile ilişkili bilgilerin sorgulandığı 6 sorudan oluşan anket formunu ise eğitimden önce (ÖT), eğitimden hemen sonra (ST1) ve eğitimden 3 ay sonra (ST2) doldurmaları istendi. İstatistiksel analizler sırasında Ki-Kare ve Mc Nemar testleri kullanıldı. Tüm analizlerde p<0.05 düzeyi anlamlı olarak kabul edildi. Broşür bazlı bilgilendirme ve web tabanlı bilgilendirme eğitim grupları arasında katılımcılara yönetilen "Daha önce travmatik diş yaralanmaları hakkında bilgi aldınız mı?" sorusunda istatistiksel olarak anlamlı fark (p=0.01) tespit edilirken; demografik özellikler, travma öyküsü, öz değerlendirme ve sağlık bilgi arama davranışları kapsamında yöneltilen diğer sorularda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Katılımcıların avülsiyon yaralanmalarının yönetimiyle ilgili bilgi düzeylerini ölçmek için yapılan ankette 1. soruda travma sonucu tamamen yerinden çıkan süt dişinin tekrar yerine yerleştirilip yerleştirilemeyeceği, 2. soruda travma sonucu tamamen yerinden çıkan daimi dişin tekrar yerine yerleştirip yerleştirilemeyeceği, 3. soruda tamamen yerinden çıkan daimi dişin yerine yerleştirilmeden önce nasıl temizleneceği, 4. soruda tamamen yerinden çıkan daimi dişi yerine yerleştirirken dişin nasıl tutulacağı, 5. soruda travma sonucu tamamen yerinden çıkan daimi dişe yapılacak müdahale için en uygun zaman, 6. soruda ise xii travma sonucu tamamen yerinden çıkan dişin en iyi saklama ortamının ne olduğu sorgulanmıştır. Sonuçlar değerlendirildiğinde hem BBB hem de WTB grubunda yer alan katılımcıların bilgi düzeylerinin zamana bağlı değişim analizinde ÖT-ST1 arasında 2., 3., 4. ve 6. sorularda doğru cevap oranlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede artma tespit edilirken (p<0.001), 5. soruda bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Her iki grupta 1. soruda ise doğru cevap oranında istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0.001). Broşür bazlı bilgilendirme grubunda ÖT-ST2 anketleri karşılaştırıldığında; 2., 3. ve 6. sorularda doğru cevap oranlarında istatistiksel olarak anlamlı artma tespit edildi (p<0.001). Web tabanlı bilgilendirme grubunda ÖT-ST2 anketleri karşılaştırıldığında; 2. (p<0.001), 3. (p=0.001) ve 6. (p<0.001) sorularda doğru cevap oranlarında istatistiksel olarak anlamlı artma tespit edildi. Her iki grupta 1. soruda ise ÖT-ST2 arasında doğru cevap oranlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma (p<0.001) meydana gelirken 4. ve 5. sorularda meydana gelen artış istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı (p>0.05). Son test 1-son test 2 anketleri arasında ise hem BBB grubunda (p<0.001) hem de WTB grubunda (p=0.021) 6. soruda katılımcıların doğru cevap oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Broşür bazlı bilgilendirme ve web tabanlı bilgilendirme grubunda yer alan katılımcıların doğru cevap oranları arasındaki karşılaştırmada, ÖT anketinde 6 sorunun tamamında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Bununla birlikte, ST1 anketinde 3. soruda WTB grubundaki katılımcıların (p<0.001) BBB'ye göre, ST2 anketinde ise 1. soruda BBB grubundaki (p=0.007) katılımcıların WTB'ye göre doğru cevap oranları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. Sonuç olarak, BBB ve WTB grubunda yer alan katılımcıların eğitim öncesi avülsiyon yaralanmalarının yönetimiyle ilgili bilgi düzeyleri eğitim sonrasında çoğunlukla yükselme eğilimi gösterdiği gözlenmiştir. Bilgilerin kalıcılığı yönünden değerlendirildiğinde her iki eğitim grubunda da 3 ay sonra anket sorularına verilen yanıtların başlangıç düzeyine göre genel olarak arttığı saptanmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler doğrultusunda avülsiyon yaralanmalarına müdahale ile ilgili eğitimlerin başarılı olduğu düşünülebilir. İki farklı bilgi aracı soru bazlı ve karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde iki eğitim grubunun birbirine belirgin bir üstünlüğünün olmadığı düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: dental travma, avülsiyon, bilgilendirme araçları, bilgilendirme
Çocukların mizaç özellikleri dental bekleme odası tercihlerini etkiler mi?
Hastalarda tedaviden önce bekleme odasındaki bekleme eylemi sırasında dental anksiyete oluşabileceği bilinmektedir. Bekleme odalarının fiziksel çekiciliği arttırılarak çocukların bekleme deneyimini iyileştirmek ve preoperatif anksiyetenin azalmasını sağlamak mümkün olabilir. Bu çalışmada preoperatif anksiyeteyi azaltmada önemli olan dental bekleme odalarının düzenlenmesinde araştırmanın sonucunda elde edilen çocuk tercihlerini kullanmak ve hatta farklı mizaç özelliklerine sahip çocukların kooperasyonunu arttırmak amaçlı farklı tasarımlarda bekleme odalarının oluşturulmasında fikir vermek amaçlanmaktadır. Çalışmaya 6-11 yaş aralığında 150 çocuk katıldı. Anketlerin tamamı uygulanmadan önce ilk olarak ''Duygusallık, Aktivite ve Sosyallik Mizaç Anketi (EAS Mizaç Anketi)'' gözlemciler arası güvenilirliği ölçmek için çalışmaya dahil edilmeyen 15 adet katılımcıya aynı ziyarette hem baş araştırmacı hem de çalışmadaki farklı bir çocuk diş hekimi tarafından uygulandı. İki hafta sonra testlerin güvenilirliğini ölçmek amacıyla EAS Mizaç Anketi baş araştırmacı tarafından 15 çocuğun her birine tekrar uygulandı. Sonrasında baş araştırmacı tarafından 150 çocuğa ''Modifiye Bekleme Odası Tercihleri Anketi (MBOTA)'' ve ''Çocuk Korku Değerlendirme Skalası-Dental Alt Ölçeği (ÇKDS-DAÖ)''; ebeveynlere EAS Mizaç Anketi ve demografik veri anketi uygulandı. Duygusallık, Aktivite ve Sosyallik Mizaç Anketi'nin gözlemciler arası uyumunun tespitinde Cohen's Kappa testi ve iki hafta arayla uygulanan anketleri karşılaştırmak için Wilcoxon testi uygulandı. Çalışma verileri değerlendirilirken Mann-Whitney-U testi, Kruskal Wallis testi, Bonferroni düzeltmesi ile birlikte Mann-Whitney-U testi ve Spearman's rho korelasyon analizi kullanıldı. Tüm analizlerde p<0.05 düzeyi anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamızda demografik veri soruları olan anne ve baba eğitim düzeyi, aile geliri, anne ve baba mesleği, çocukların gittikleri okulun tipi, babayla beraber yaşama durumu, ailedeki toplam çocuk sayısı ve küçük kardeş sayısı ile çocukların mizaçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı (p>0.05), büyük kardeş sayısı ile duygusallık alt grubunun zayıf ama istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde ilişkili olduğu saptandı (r=-0.206, p=0.012; p<0.05). Çalışmada katılımcılara uygulanan EAS Mizaç Anketi ile yaş ve cinsiyet gruplarına göre farklılıklarını belirlemek adına yapılan analizler sonucunda, duygusallık ve sosyallik puanları ile yaş grupları arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olduğu ve hem duygusallık hem de sosyallik puanlarının artan yaşla birlikte azaldığı belirlendi (p=0.043; p<0.005, p=0.014; p<0.005). Aktivite ile utangaçlık puanlarıyla yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Cinsiyet ile EAS Mizaç Anketi alt grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Utangaçlık alt grubuyla, ÇKDS-DAÖ alt gruplarından düşük-yüksek derecede anksiyete arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu ve utangaçlık puanları ile ÇKDS-DAÖ puanlarının beraber arttığı belirlendi (p=0.001; p<0.017). MBOTA soruları ile mizaç alt grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). MBOTA için genel yüzdelik tercihlere bakıldığında ise çocukların sekreter cinsiyeti olarak kadını, müzik olarak pop müziği, parfüm kokusu için gül gibi çiçek kokularını, ışıklandırma için güneş ışığını, oda olarak bir ya da iki çocuğun olduğu sessiz odayı, duvar dekorasyonu için Mickey Mousse gibi karakter resimlerini, duvar rengi için maviyi, mobilya olarak puf veya armut koltuğu ve beklerken yapılacak aktivite olarak kitap okumayı diğer seçeneklere göre daha çok tercih ettiği saptandı. Çocukların tablet ve cep telefonundan videolar ile televizyondan çizgi film izlemek istedikleri saptandı. Bekleme odalarında çocukların ebeveyn veya yakınlarıyla birlikte beklemek istedikleri ve onları bekleme odasından velilerinin alıp bırakmasını istedikleri bulgulandı. Çocukların bekleme odasında beklerken diğer duygulara nazaran daha çok mutlu hissettikleri tespit edildi. Ek olarak çocukların, içerisinde çiçek olan bekleme odasında beklemek istedikleri bulgulandı. Dental anksiyete gösterme ihtimalleri genellikle yüksek olan duygusal ve utangaç alt gruplarındaki çocukların istatistiksel olarak anlamlı olmasa da çalışmamızda parfüm olarak nane karanfil gibi baharat kokusunu, ışık olarak güneş ışığını, renk olarak maviyi yüksek oranda tercih ettikleri saptandı. Ayrıca bekleme odasında ebeveyn ve yakınlarıyla beklemek istedikleri ve beklerken diş ve fırçalama ile ilgili videolar izlemek istedikleri bulundu. Bekleme odası tercihleri ile mizaç arasında bir ilişki olmadığını ancak çocukların bekleme odası genel tercihleri ile utangaç ve duygusal çocukların tercihlerinin bekleme odaları hazırlanırken dikkate alınmasının, çevresel unsurlar sayesinde çocukların anksiyetesinin azaltılmasına yönelik stratejilerin geliştirilmesi adına yararlı olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Mizaç, Dental bekleme odası, Anksiyete, Çocuk
Trabzon ve çevresinde yaşayan 6-15 yaş grubu çocuklarda diş sayı anomalilerinin retrospektif olarak incelenmesi
Diş sayı anomalileri, fonksiyonel ve estetik bozukluklara yol açması açısından önemli olan ve tedavilerinde de kaybolan bu fonksiyon ve estetiğin kazandırılmasını sağlamak için basit girişimlerden komplike girişimlere kadar zaman ve emek harcanmasını gerektiren patolojilerdir. Bu çalışmada, Trabzon ve çevresinde yaşayan 6-15 yaş grubu çocuklardaki diş sayı anomalilerinin prevelansının ve özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na, Ocak 2019-Ocak 2021 tarihleri arasında, dental tedavi amacıyla başvuran ve gelişimsel bozukluğu olmayan nonsendromik 6-15 yaş aralığındaki 7109 çocuktan alınan ekstraoral (panoramik) ve intraoral (periapikal ve oklüzal) radyografi ile tıbbi ve dental anamnez kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Diş eksikliği değerlendirilirken travma, çürük, periodontal hastalık, ortodontik çekimden kaynaklanan eksik dişler hariç tutuldu ve çalışmaya 3. molar dişlerin eksikliği dahil edilmedi. En az bir dişin konjenital eksikliğinin görülmesi durumunda "hipodonti" terimi kullanıldı. Normal diş formülü ile tarif edilenden daha fazla diş sayısı "hiperdonti" olarak kaydedildi. Aynı kişide hipodonti ve hiperdontinin aynı anda ortaya çıkma durumu ise "eşzamanlı hipohiperdonti" olarak kaydedildi. Saptanan diş sayı anomalilerinin cinsiyet, bölge, yön ve pozisyonuna göre sıklık ve dağılımları analiz edildi. İstatistiksel analizler sırasında Ki-kare, Fisher's exact ve Mann Whitney U testleri kullanıldı. Tüm analizlerde p<0.05 düzeyi anlamlı olarak kabul edildi. Elde edilen verilere göre hipodonti görülme sıklığı %7.7, hiperdonti görülme sıklığı %1.5 ve eşzamanlı hipohiperdonti görülme sıklığı %0.08 olarak bulgulandı. Konjenital eksikliği en sık görülen dişlerin alt 2. premolar (%32.7) dişleri olduğu saptandı. Süpernumerer dişler ise en yaygın olarak üst çene orta hatta mesiodens (%36.5) olarak ortaya çıktı. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, hipoodontinin kızlarda (%52.7) erkeklere (%47.3) göre daha fazla bulunmasına rağmen cinsiyetler arasındaki bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi (p=0.185; p>0.05). Hiperdontinin ise erkeklerde (%65.7) kızlara (%34.3) göre daha fazla ortaya çıktığı ve bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p=0.001; p<0.01). Diş sayı anomalilerinin görülme sıklığı ve özellikleri, popülasyonlar arasında ve içinde farklılıklar gösterebilmektedir. Diş hekimlerinin diş sayı anomalileri ile sık karşılaşıldığının farkında olmaları ve teşhis için klinik ve radyografik muayeneye önem vermeleri gerekmektedir. Bu anomalilerin erken teşhisi ve multidisipliner tedavisi, çocukların potansiyel ortodontik ve estetik problemlerini minimuma indirgemesi ve uzun vadede tedavi maliyetlerini ve süresini azaltması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: Diş sayı anomalileri, Hipodonti, Hiperdonti, Süpernumerer dişler, Eşzamanlı hipohiperdonti, Prevelans
Üç farklı süt dişi döner alet sisteminin süt dişi kök kanal tedavisi sırasında apikalden taşan debris miktarına etkisi
Erken süt dişi kaybının esas nedenlerinden biri periapikal enfeksiyondur. Süt dişlerinde rutin olarak yapılan kanal tedavisi geri dönüşü olmayan inflamasyon veya enfekte pulpa dokusunun tedavisinde etkilidir. Kanal preparasyonu aşamasında, nekrotik debris, pulpa kalıntıları, mikroorganizmalar, dentin talaşları ve irriganlar apikal bölgeye taşabilmektedir. Bunlar inflamasyona, iyileşmede gecikmelere neden olmakta ve daimi diş germlerine zarar verebilmektedir. Çalışmamızın amacı, üç farklı süt dişi döner alet sisteminin süt dişlerinde kök kanal tedavisi sırasında debris taşırma miktarını ve preparasyon zamanını belirleyerek bu sistemlerden en etkin olanını ortaya koymaktır. Çalışmamız, 4-6 yaş arası çoçuklarda çekim endikasyonu konulmuş toplam 80 adet ikinci süt azı dişinin üç farklı süt dişi döner eğe sistemi ve el eğeleri ile in vitro olarak kök kanal preparasyonunun yapılması ile gerçekleştirildi. Dişler her bir grupta 20 diş olacak şekilde bilgisayar destekli bir randomizasyon programı yardımıyla rastgele dört alt gruba ayrıldı (n=20). Tüm gruplardaki (Grup 1: AF Baby Rotary, Grup 2: Easyinsmile Baby Rotary, Grup 3: Endoart Pedo Gold, Grup 4: El eğeleri) dişlere üretici firmaların önerileri doğrultusunda kök kanal preparasyon işlemi yapıldı. Preparasyon sırasında taşan debris, boş ağırlıkları kaydedilmiş Eppendorf tüplerinde toplandı. Eppendorf tüpleri, taşan irrigasyon solüsyonunun tamamen buharlaşıp içerisinde sadece kök kanal preparasyonu sırasında taşan debris kalıncaya kadar 37°C inkübatörde 14 gün bekletildi. Eppendorf tüplerinin inkübatör işlemi sonrası yapılan ağırlık ölçüm değerlerinden, boş ağırlık değerleri çıkartılarak, apikalden taşan debris ağırlığı elde edildi. Çalışmada, eğe sistemlerinin çalışma zamanının hesaplanması ise kronometre ile yapıldı. Çalışma zamanına eğenin kanalda kaldığı süre, eğe değişim süresi ve irrigasyon süresi dahil edildi. Çalışmada elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile değerlendirildi. Gruplar arası karşılaştırmada Kruskal Wallis testi sonrası gerekli durumlarda Mann Whitney U testi ve Bonferroni düzeltmesi kullanıldı. Grup içi preparasyon öncesi ve sonrası karşılaştırma için Wilcoxon testi uygulandı. Tüm testler için p değeri 0.05'den küçük hesaplandığında istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre her grupta Eppendorf tüplerinin preparasyon öncesi ve sonrası ağırlık değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olmakla birlikte (p<0.001), gruplar arasında bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulgulanmadı (p>0.05). Taşan debrisin yüzdelik oranı istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmasa da en fazla manuel K eğelerinde olup, en az AF Baby Rotary eğe sisteminde bulundu. Çalışma zamanı verileri incelendiğinde AF Baby Rotary-Easyinsmile Baby Rotary, Easyinsmile Baby Rotary-manuel K, AF Baby Rotary-Endoart Pedo Gold, AF Baby Rotary-manuel K ve Easyinsmile Baby Rotary-manuel K arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p=0.003; p<0.01, p<0.001) bununla birlikte Easyinsmile Baby Rotary-Endoart Pedo Gold arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamsız olduğu bulgulandı (p>0.01). Çalışma zamanı en uzun olarak manuel K eğelerinde saptanıp, en kısa ise Endoart Pedo Gold eğe sisteminde bulgulandı. Süt dişi Ni-Ti döner eğe sistemlerinin manuel eğelere göre çalışma zamanını kısaltması ve yüzdelik olarak daha az debris taşırması; alttaki daimi diş germinin sağlığını ve çoçuk kooperasyonunu olumlu yönde etkileyerek yapılan kök kanal tedavisi başarısını arttırabilir. Bu nedenle süt dişi Ni-Ti döner eğe sistemlerinin pediatrik diş hekimleri için iyi bir tercih olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Süt dişi, Kök kanal tedavisi, Apikal debris, Zaman
Hipotiroidili çocuk hastalarda iki farklı metotla diş yaşı tahmini
Hipotiroidi; büyüme ve gelişim üzerinde gecikmiş pubertal gelişim, zayıf büyüme, cücelik, gecikmiş diş sürmesi, gecikmiş kemik yaşı gibi etkileri olduğu bilinen bir endokrinolojik hastalıktır. Diş oluşumunun, yaş tayini uygulamalarında ve olgunluğun değerlendirilmesinde sıklıkla kullanıldığı bilinmektedir. Dental yaş tayini; pediatrik endokrinoloji, adli tıp, arkeoloji, yaşı bilinmeyen göçmen çocukların yaş tayini, cezai faaliyetlerde verilecek cezanın yaşa göre belirlenmesi, diş hekimliğinde tedavi planlaması ve dental olgunluğun belirlenmesi gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Bu çalışmada hipotiroidili hastalarda farklı iki dental yaş tayini metodu uygulayarak dental gelişimin değerlendirilmesi ile uyguladığımız farklı iki yöntem ve hipotiroidili çocuklar açısından yaş tayininin kullanıldığı tüm alanlarda literatüre katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Çalışmada 5-13 yaş arası 80 hipotiroidili ve randomize olarak seçilen, bu hastalarla yaş ve cinsiyet olarak uyumlu 80 sağlıklı hasta değerlendirildi. Çalışmaya başlamadan önce esas araştırmaya dahil olmayan, örneklem boyutunun %10'u kadar panoramik radyografi analizi, her iki metot için kalibre olan iki ayrı araştırmacı tarafından bağımsız olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların panoramik radyografileri retrospektif olarak incelenerek Cameriere ve Nolla metotları ile diş yaşı tayini yapıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm radyografilerden rastgele seçilen %10 kadar panoramik radyografi ise baş araştırmacı tarafından çalışmaya dahil edilmiş tüm radyografiler değerlendirildikten 2 hafta sonra tekrar değerlendirildi. Çalışmada elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov testi ile gerçekleştirildi. Gözlemciler arası ve gözlemci içi uyum analizi amacıyla sınıf içi korelasyon katsayısı hesaplandı. Gruplar arası karşılaştırmalarda Mann Whitney U testi, grup içi karşılaştırmalarda ise Wilcoxon Signed Rank testleri kullanılırken; her iki metotla hesaplanan diş yaşının kronolojik yaştan 12 aydan az ve 12 aydan fazla farklılıklarının hipotiroidi ile ilişkisini belirlemek için ki-kare testleri uygulandı. Tüm analizlerde p<0.05 düzeyi anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamızda; hem cinsiyet gözetmeksizin, hem de cinsiyet bazında yapılan değerlendirmeler sonucunda hipotiroidi ve kontrol grupları arasında; Nolla ve Cameriere metotlarıyla hesaplanan diş yaşının kronolojik yaşla olan farklarında medyan değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Çalışmamıza dahil edilen tüm kızlar ve erkekler arasında, Nolla metodu ile hesaplanan diş yaşının kronolojik yaşla olan farkında, medyan değerlerine göre kızların diş yaşının erkeklere göre anlamlı düzeyde daha geri kaldığı gözlendi (p<0.05). Çalışmamızda kızlarda hem hipotiroidi (p<0.001) hem kontrol grubunda (p<0.01) medyan değerlerine göre Cameriere metodunun Nolla metoduna kıyasla diş yaşını istatiksel olarak anlamlı şekilde kronolojik yaşa daha yakın hesapladığı saptandı. Erkeklerde ise hem hipotiroidi hem kontrol grubunda Nolla metodu ve Cameriere metodu ile hesaplanan diş yaşının kronolojik yaşla olan farkları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p> 0.05). Çalışmamızda her iki metot ile hesaplanan diş yaşı ve kronolojik yaş arasındaki farkın ±12 aya kadar ve ±12 aydan fazla değişimleri açısından hipotiroidi ve kontrol grupları arasında hem kızlarda hem erkeklerde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0.05). Hipotiroidili hastalar ile kontrol grubu arasında her iki metotla değerlendirilen diş yaşı açısından anlamlı bir fark olmadığı ancak hipotiroidili hastaların kontrol grubuna oranla geriye eğilim göstermesinin dikkatli değerlendirilmesi gerektiği düşünülmüştür. Bununla birlikte, her iki yöntemin birbirine yakın sonuçlar sergilemesiyle beraber hem hipotiroidili hem sağlıklı kız çocuklarında Cameriere metodunun Nolla metoduna göre daha tercih edilebilir olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelime: Hipotiroidi, Diş yaşı, Cameriere metodu, Nolla metodu
Astım ilacı kullanan çocuk hastalar ve sağlıklı çocukların çekilmiş süt molar dişlerindeki iyon konsantrasyonlarının karşılaştırılması
Diş çürüğü multifaktöriyel bir süreçtir. Beslenme, ağız ve diş sağlığı alışkanlıkları, ilaç kullanımı gibi faktörlerden etkilenmektedir. Beslenme ve ilaç kullanımı gibi faktörlerle vücuda alınan elementler tükürük ve dişlerde birikmektedir. Bu elementlerden bazıları çürüğe karşı direnç oluşmasını sağlarken bazıları da dişi çürüğe karşı dirençsiz hale getirmektedir. Tüm bu faktörler ve biriken elementlerin yoğunluğu bir araya geldiğinde dişlerin çürük açısından geleceği belirlenmektedir. Bu çalışma astım ilacı kullanan çocuklar ile sağlıklı çocukların çekilmiş çürüklü ve çürüksüz süt molar dişlerindeki iyon konsantrasyon değişimlerini inceleyerek, astım hastası çocuklardaki ilaç kullanımı gibi durumların diş çürüklerine olan yatkınlığa etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmamızda, Karadeniz Teknik Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na diş çekimi amacıyla başvurmuş hastaların süt molar dişleri kullanıldı. Gruplar sağlıklı ve astım ilacı kullanan çocuklarda çürüklü ve çürüksüz dişler olacak şekilde toplam dört grup şeklinde dizayn edildi. Her bir grupta on diş olacak şekilde 40 süt molar dişi çalışmaya dahil edildi. Tüm çocukların ailelerinden ya da yasal velilerinden bilgilendirilmiş gönüllü olur ve onam formu alındıktan sonra çekim endikasyonu konulan dişler, kliniğimizde rutin olarak uygulanan anestezik solüsyonlar ve tekniklerle çekildi. Çekilen dişler gerekli işlemlerden geçtikten sonra cam bir kapta formaldehit içerisinde saklandı. Çekimler tamamlandıktan sonra dişler Karadeniz Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Cevher ve Kömür Hazırlama Anabilim Dalı'nda boyutları 100 mikron altında olacak şekilde halkalı öğütücü ile öğütüldü. Toz haline getirilen örnekler dış hizmet alımı yapılarak özel bir şirket tarafından ICP-MS yöntemi ile analiz edildi. Tanımlayıcı istatistikler ortalama±standart sapma veya ortanca, min-maks şeklinde verildi. Gruplar arasındaki çoklu karşılaştırmalarda Kruksal Wallis, Mann Whitney U testleri ve Bonferroni düzeltmesinden yararlanıldı. İkili karşılaştırmalarda Mann Whitney U testi uygulandı. Anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz Pb, Mn, Cu, Sr, Li ve S seviyeleri ve çürük arasındaki ilişki incelendiğinde astım ilacı kullanan ve sağlıklı çocuklarda Pb, Mn, Cu ve S seviyelerinin çürük varlığında arttığı, Sr ve Li seviyelerinin çürük varlığında azaldığı bulundu. Bu elementler için elde edilen sonuçların daha önce yapılmış çalışmaların sonuçlarıyla benzer olduğu görüldü. Ayrıca Mo seviyelerinin çürük varlığı ile arttığı, Al seviyelerinin ise çürükten bağımsız olduğu tespit edildi. Bu elementlerde elde ettiğimiz sonuçların literatürdeki sonuçlarla uyuşmadığı belirlendi. Sr, Zr ve Al seviyeleri çürük varlığına bağlı olmaksızın astım ilacı kullanan çocuklarda sağlıklı çocuklara göre daha yüksek bulundu. Astım ilacı kullanan çocuklar ile sağlıklı çocukların çürüklü ve sağlıklı dişlerinin metal iyon konsantrasyonları arasında fark olduğunu ve bu durumun dişlerdeki çürük durumunu etkileyebileceği düşünüldü. Elde edilen verilerin astım ilacı kullanımı-çürük-element ilişkisini ele alarak tıp açısından geleceğin en önemli gelişmelerinden olması beklenen kişiselleştirilmiş tedavilere katkı sağlayabileceği ve bireylerin sahip oldukları rahatsızlıklara göre ağız ve diş sağlığı açısından ek önerilerin kolaylıkla alınmasına yardımcı olabileceği düşünüldü.
Farklı yapıştırma ajanları ve iki farklı teknik (Konvansiyonel/Hall) kullanılarak uygulanan paslanmaz çelik kronların kenar uyumlarının ın-vitro olarak incelenmesi
Bu çalışma, çekilmiş süt dişlerinde Hall veyaKonvansiyonel teknik kullanılarak uyumlanan ve üç farklı simantasyonmateryali ile yapıştırılan paslanmaz çelik kronlarda, marjinal açıklıkve mikrosızıntı düzeylerini incelemek amacıyla yürütülmüştür.Ortodontik nedenlerle çekilen, 78 adet çürüksüz ikinci süt molar dişi, rastgele iki gruba ayrılarak Hall teknik veya konvansiyonel tekniğin uygulandığı paslanmaz çelik kronlarla(3M ESPE, Almanya) restore edilmişlerdir. Bu amaçla, kron uyumlanmasını takiben her grup rastgele üç alt gruba ayrılarak, (n=13/Grup), geleneksel cam iyonomer siman (Ionofil,Voco, Almanya);Rezin siman (Rely X U,3M ESPE,Almanya), veya Çinkopolikarboksilat siman (AdhesorCarbofine,SpofaDental, Çek Cumhuriyeti) ile yapıştırılmıştır.Restore edilen süt dişlerine5-55±20C'de 1000 kez termal siklusuygulanmıştır. Her alt gruptan2 örnek tarama elektron mikroskobik inceleme için ayrılırken;kalan 11 örnekte boya penetrasyon yöntemiyle mikrosızıntı testi uygulanmıştır. Boya penetrasyonve marjinal açıklık düzeyleri, her diş örneğinden alınan 4'er kesit üzerindedigitalimaj analizi yöntemiyle kantitatif olarak tespit edilmiştir.Verilerin istatistiksel analizindeİki Yönlü Karma Etki Modeli veİki Yönlü Bağımsız Etki Modeli kullanılmıştır (p=0.05). Sonuçlar incelendiğinde, Hall teknik grubunda mikrosızıntı ve marjinal açıklık düzeylerinin Konvansiyonel teknik grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Hem Hall, hem de Konvansiyonel Teknik grubunda rezin simanla yapıştırılan örnekler en düşük mikrosızıntı değerlerini gösterirken, bunu sırasıyla cam iyonomer ve polikarboksilat simanla yapıştırılan örnekler takip etmiştir (p<0.05). Ancak hiçbir grupta mikrosızıntı tamamen engellenememiştir (p<0.05).Kullanılan kron uygulama tekniğinden bağımsız olarak tüm örneklerde bukkal marjinlerin lingual marjinlere kıyasla anlamlı düzeyde yüksek açıklık değerleri gösterdiği tespit edilmiştir.SEM görüntülerinde izlenen marjinal uyumsuzluklar,kantitatif ölçüm değerlerini desteklemiştir.
Diş hekimliğinde kullanılan multimod, etch and rinse ve self etch adezivlerin süt ve daimi dişlerin sınıf I restorasyonlarında mikrosızıntı açısından karşılaştırılması
Bu çalışma, çekilmiş süt ve daimi dişlerin sınıf I kavitelerinde beş farklı adeziv sistemin farklı metotlarla (self etch, selektif etch, etch and rinse) uygulanması sonucunda dişlerde görülen mikrosızıntı miktarının ölçülmesi, süt ve daimi dişlerde mikrosızıntı açısından bir farklılık görülüp görülmediğinin anlaşılması amacıyla planlanmıştır. Çeşitli nedenlerle çekilmiş 110 adet süt dişi ve 110 adet daimi diş rastgele olarak 11'er gruba ayrılmıştır. Çalışmada kullanılan adeziv materyaller (All Bond Universal (Bisco Inc., Schaumburg, ABD), Single Bond Universal (3M ESPE, St. Paul. MN, ABD), Clearfil SE Bond (Kuraray Medical Inc., Tokyo, Japonya), Tri-S Plus Bond (Kuraray Medical Inc., Tokyo, Japonya) ve Single Bond 2 (3M ESPE, St. Paul. MN, ABD)'dir. Tüm gruplar Filtek Z250 (3M ESPE, St. Paul. MN, ABD) A2 kompozit ile restore edilmiştir. Restorasyon sonrası dişlere 5-55±20C'de 1000 kez termal siklus uygulanmış ve sonrasında dişler mikrosızıntı testine tabii tutulmuştur. Boya penetrasyon sonrasında oluşan mikrosızıntı değerleri, her diş örneğinden alınan 4'er kesit üzerinde dijital imaj analizi yöntemiyle kantitatif olarak tespit edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Kruskal Wallis Varyans Analizi, Mann Whitney U Testi ve Ki-Kare Testi kullanılmıştır (p=0.05). Sonuçlar incelendiğinde, Clearfil SE Bond ve Single Bond Universal hem süt hem daimi dişlerde self etch metodu ile uygulandığında en az mikrosızıntı değerini göstermiştir (p<0.05). Selektif etch metodunda ise daimi dişlerde All Bond Universal ve Clearfil SE Bond, Tri-S Plus Bond ve Single Bond Universal'a göre daha az mikrosızıntı değerleri göstermiştir (p<0.05). Süt dişlerinde ise Single Bond Universal diğer materyallere göre en fazla mikrosızıntıyı değerlerine yol açarken (p<0.05), diğer materyaller arasında mikrosızıntı miktarı açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Kullanılan adezivlerin selektif etch olarak uygulanması ile Single Bond 2 materyali karşılaştırıldığında daimi dişlerde Clearfil SE Bond en az mikrosızıntı değerine sahipken(p<0.05) diğer materyaller arasında anlamlı bir fark görülmemiştir(p>0,05). Süt dişlerinde ise All bond universal, Single Bond Universal, Clearfil SE Bond, Tri-S Plus Bond materyallerinin selektif etch olarak uygulanması ile Single Bond 2 materyali arasında mikrosızıntı açısından anlamlı bir fark görülmemiştir(p>0,05). Süt ve daimi dişlerde görülen sızıntı miktarları karşılaştırıldığında All Bond Universal, Single Bond Universal ve Tri-S Plus Bond materyalleri self etch metoduyla uygulandığında daimi dişlerde süt dişlerine göre daha fazla mikrosızıntı görülmüştür(p<0.05), selektif etch ve etch and rinse metotlarında ve Single Bond 2 materyalinde ise süt ve daimi diş arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır(p>0,05). Clearfil SE Bond materyalinin self etch metoduyla uygulanmasında süt ve daimi dişler arasında bir fark görülmezken(p>0,05), selektif etch metodunda süt dişleri, daimi dişlere göre daha fazla mikrosızıntı göstermiştir(p<0.05).
Pedodontide kullanılan lokal anestezi yöntemleri ve güncel teknikler
Amaç: Bu çalışmanın amacı; günümüzde kullanılmakta olan lokal anestezi tekniklerinden; geleneksel lokal anestezi tekniklerinin (dental enjektör ve karpül enjektör), bilgisayar destekli enjeksiyon sisteminin (Wand), iğnesiz jet enjeksiyon (Madajet XL) sisteminin ve kapı kontrol teorisi esas alınarak geliştirilen vibrasyon (VibraJect ve DentalVibe) sistemlerinin, psikometrik ve fizyolojik ölçüm teknikleri kullanılarak, çocuklardaki yarattığı stres durumunun, hasta konforunun ve kooperasyonunu arttırmadaki etkinliğinin, karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Yöntem: Çalışmamıza, yaşları 7-12 arası değişen toplam 160 hasta dahil edildi. Hastalara lokal anestezi olarak geleneksel yöntemler (enjektör, karpül enjektör) ve güncel lokal anestezi sistemleri (DentalVibe, VibraJect, Wand, Madajet XL) ile bukkal infiltrasyon anestezisi uygulandı. Kaygı düzeylerinin değerlendirilmesinde; "görsel yüz skalası (FIS)", tükürük kortizol değerleri, pulse nabız ve oksijen saturasyon değerleri kullanıldı. Elde edilen veriler SPSS programıyla değerlendirildi. Bulgular: FIS, SpO2 ve nabız verileri incelendiğinde, özellikle karpül enjektör ve Wand cihazı ile uygulanan anestezi yöntemlerinin, diğer anestezi yöntemlerine göre çocuklar tarafından istatistiksel olarak anlamlı derecede daha kabul edilebilir olduğu saptandı (p<0,05). Anestezi öncesi ve sırasında elde edilen nabız ve SpO2 değerleri incelendiğinde gruplar arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi (p>0,05). Tükürük kortizol seviyeleri incelendiğinde ise sadece Wand cihazı başarılı bulundu. Sonuç: Yeni lokal anestezi tekniklerinin de incelendiği çalışmamızın sonucunda, Wand sistemi en başarılı teknik olarak bulundu. Ancak, tekniklerin çocuklardaki etkinliği konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Çocuk hastalarda konforlu bir diş tedavisi için, güncel lokal anestezi tekniklerinin araştırılmasına ihtiyaç vardır.
Beyaz nokta lezyonlarının tedavisinde yeni bir yaklaşım: rezin infiltrasyon sistemi
Amaç: Çalışmamızda, daimi ön dişlerin vestibül yüzeylerinde görülen gelişimsel mine opasitelerinin ve ortodontik tedaviye bağlı oluşan beyaz nokta lezyonlarının tedavisinde, son yıllarda kullanılmaya başlanan rezin infiltrasyon sisteminin (ICON-DMG, Hamburg, Germany) klinik olarak etkinliğinin, ICDAS II kriterleri ve DIAGNOdent Pen kullanılarak değerlendirilmesi ve beyaz nokta lezyonlarının tedavisinde kullanılmakta olan flor verniği (Duraphat-Colgate-Palmolive Co. New York) uygulamasının klinik etkinliği ile karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya 8 yaşından büyük ve 18 yaşından küçük 66 hasta dahil edilmiştir. Materyaller, vestibül yüzeylerinde demineralize ve hipomineralize opak lezyonları bulunan toplam 132 adet daimi ön dişe uygulanmıştır. Lezyonlar materyaller uygulanmadan önce, uygulandıktan hemen sonra, 1 ay ve 3 ay sonra değerlendirilmiştir. Materyallerin opak lezyonları maskelemedeki başarılarının değerlendirilmesinde ICDAS II kriterlerinden yararlanılmıştır. Lezyonlarda meydana gelen yapısal değişiklikler ise DIAGNOdent Pen cihazından yararlanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS programıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Materyaller uygulandıktan sonra tüm gruplarda DIAGNOdent Pen skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş görüldüğü, ancak beyaz nokta lezyonlarına ICON uygulanan grupta (Grup 2) bu düşüşün diğer gruplara göre çok daha fazla olduğu saptanmıştır. Tüm gruplarda uygulama öncesi ve sonrası DIAGNOdent Pen skorları arasında kaydedilen ileri derecede anlamlı farklılık, uygulama öncesi ile 1.ay ve 3.ayda elde edilen skorlar arasında da devam etmiştir (p=0,0001). Her bir grupta materyaller uygulanmadan önce, uygulandıktan sonra, 1 ay ve 3 ay sonra elde edilen ICDAS II skorları birbirleriyle karşılaştırıldığında, anlamlı bir farklılık oluştuğu tespit edilmiştir (p=0,0001). Farklılığın hangi gruptan kaynaklandığının araştırılması için yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda, farklılığın Grup 2'den elde edilen ICDAS II skorlarından kaynaklandığı belirlenmiştir (p<0,001). Sonuç: Elde ettiğimiz sonuçlara göre ICON rezin infiltrasyon sisteminin, beyaz nokta lezyonlarının ve gelişimsel mine opasitelerinin tedavisinde, hem ICDAS II kriterleri hem de DIAGNOdent Pen değerleri dikkate alındığında, başarılı sonuçlar verdiği görülmekle birlikte, özellikle beyaz nokta lezyonlarının tedavisinde çok daha etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak materyalin uzun dönem başarısını değerlendiren geniş kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tek köklü genç daimi dişlerde retrograt dolgu materyalleri ile tek seans apeksifikasyon tedavisi sonrası mikrosızıntı ve kök kanal dentinine adaptasyonun karşılaştırılması
Travma ve derin çürükler sonucu kök gelişimi duraksayan genç daimi dişlerde tek seans apeksifikasyon tedavileri etkili bir alternatiftir. Amaç: İn vitro olarak 3 farklı mineral trioksit agregat (MTA) materyali ve Biodentine'in tek seans apeksifikasyon uygulamalarında koronal, apikal mikrosızıntı ve taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile dentin adaptasyonu değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ortodontik sebeplerle çekilmiş tek köklü daimi dişler açık apeksli diş formu verilerek kullanılmıştır. Her grupta 20 örnek olacak şekilde dişlere Angelus MTA, Ortho MTA, Retro MTA ve Biodentine kullanılarak tek seans apeksifikasyon tedavisi uygulanmıştır. Her grup ve pozitif, negatif kontrol grupları için koronal ve apikal sızıntı değerlendirilmiştir. Mikrosızıntı testi için örnekler 72 saat 37℃ sıcaklıkta %2'lik metilen mavisi içerisinde bekletildikten sonra stereomikroskop altında mikrometrik olarak ölçümler yapılmıştır. Dentin adaptasyonunun değerlendirilmesi için 16 örnek hazırlanmıştır. SEM incelemesi apikal ve koronal bölgelerde görüntüler üzerinde materyal ve dentin arası boşluklar bilgisayar ortamında mikrometrik olarak ölçülerek yapılmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Mikrosızıntı değerlendirmesi sonuçlarına göre apikal ve koronal ölçümlerde Biodentine Angelus MTA ve Retro MTA'ya göre anlamlı derecede daha fazla sızıntı gösterirken, MTA grupları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p<0.05). Dentin adaptasyonu açısından apikal bölgede gruplar arası anlamlı bir fark görülmezken; koronal bölgede Biodentine diğer gruplara göre anlamlı derecede daha fazla boşluk boyutuna sahip grup olarak saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda Ortho MTA ve Retro MTA tek köklü genç daimi dişlerin tek seans apeksifikasyon tedavilerinde kullanılabilecek alternatif biyomateryaller olduğu gösterilmiştir. Biodentine'nin mikrosızıntı ve marjinal adaptasyon açısından diğer gruplar kadar başarılı sonuçlar veremediği görülmüştür.
Diş sürme döneminde kullanılan farklı diş jellerinin ve bitkisel yağların insan gingival fibroblastları üzerinde sitotoksisitelerinin ve yara iyileşmesine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, diş sürme döneminde kullanılan farklı diş jelleri ve bitkisel yağların insan gingival fibroblast hücreleri (HGF-1) üzerindeki sitotoksik etkisi ve in vitro yara modeli üzerindeki etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda kullanılan preparatların HGF-1 üzerindeki sitotoksik etkisi MTT testi ile değerlendirildi ve LD50 değerleri hesaplandı. Ardından in vitro yara modeli oluşturuldu ve preparatların LD50 değerindeki konsantrasyonu mikroplakalara uygulandı. İn vitro yara modeli alanının preparatların uygulanmasından önce, uygulandıktan sonra 24. saatte ve 48. saatteki görüntüleri mikroskop üzerinden alındı ve yara alanları Image J (National Institutes of Health, New York, U.S.A) yazılım programı ile hesaplandı. Çalışmada elde edilen bulguların istatistiksel değerlendirilmesinde, IBM SPSS istatistiksel paket yazılım programı (Statistical Package for Social Science, Version 26, IBM SPSS®, Chicago, U.S.A) kullanıldı. Bulgular: İnsan gingival fibroblastları üzerinde yapılan sitotoksisite testi sonucunda en fazla sitotoksik etki gösteren preparatın çay ağacı yağı olduğu, en az sitotoksik etki gösteren preparatın ise Jack N' Jill® diş jeli olduğu bulunmuştur. Yapılan in vitro yara modeli testi sonucunda ise 24. saatte sayısal olarak en yüksek yara iyileşme yüzdesine sahip olan preparat çay ağacı yağı iken, 48. saatte ise Aftadur® diş jeli olarak bulunmuştur. Sayısal olarak en düşük yara iyileşme yüzdesi gösteren preparat ise, hem 24. saatte hem de 48. saatte Calgel® diş jeli olarak bulunmuştur. (p>0,05) Çalışmamızda kullanılan preparatlardan hiçbirisinin yara iyileşme yüzdesi kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmamıştır. (p>0,05) Sonuç: Diş sürme döneminde kullanılan preparatların insan gingival fibroblastları üzerinde çeşitli oranlarda sitotoksik etkilere sahip olduğu ve bu ürünlerin yara iyileşmesine anlamlı bir olumlu etkilerinin olmadığı bulunmuştur. Sağlık çalışanlarının diş sürme döneminde kullanılan preparatlarla ilgili bilinçlenmesi ve ebeveynlere yol göstermesi, reçetesiz ulaşılabilen bu ürünlerin bilinçsiz kullanımının önüne geçilmesi açısından oldukça önemlidir.
Yeni geliştirilen MTA (Mineral trioksit agregat) maddesinin kemik iyileşmesinde mandibular kemik defekti modelinde ratlarda histopatolojik ve immünohistokimyasal yönden değerlendirilmesi
Amaç: Yeni geliştirilen NeoMTA 2 (NuSmile Avalon Biomed, Bradenton, FL) materyalinin kemikle temasında kullanılacak dental prosedürlerde kemik iyileşmesi üzerindeki etkinliğinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 42 adet Wistar cinsi, ortalama ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen, ortalama 6-8 haftalık erkek albino ratlar kullanıldı. Ratlar Kontrol grubu, Membran grubu, MTA grubu, MTA + Membran grubu, Biodentine grubu ve Biodentine + Membran grubu olarak 6 gruba ayrıldı. Ratların sağ mandibulalarında 5 mm boyutunda kritik boyutlu kemik defektleri oluşturuldu ve oluşturulan gruplara uygun olacak şekilde materyaller yerleştirildi. Kontrol grubunda oluşturulan defektler ise boş bırakıldı. Cerrahi operasyondan 3 ay sonra ratlar sakrifiye edildi ve mandibulaları çıkarıldı. Gerekli doku takibi prosedürleri sonrasında Masson-Goldner trikrom boyaması ile histolojik inceleme, Osteopontin (OPN) ve Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) ekpresyonu ile immünohistokimya incelemesi yapılmıştır. Bulgular: Yapılan histolojik ve immünohistokimyasal inceleme sonrasında boyanan kesitler mikroskop (Olympus BX50) altında incelendi. İmmünohistokimyasal inceleme sonucunda kontrol grubunda OPN ekspresyonu gözlenmezken, en fazla OPN ekspresyonunun saptandığı grup Biodentine grubu olarak belirlenmiştir. VEGF ekspresyonu değerlendirildiğinde gruplar arasında farklılık gözlenmemiştir. Massan Goldner trikrom boyamada tüm gruplarda yangı hücrelerinin varlığı izlenmiştir. Sonuç: İncelenen kesitlerde OPN ekspresyonu Biodentine grubunda en fazla bulunmuş olup, NeoMTA 2'nin OPN reaksiyonu orta şiddette gözlenmiştir. NeoMTA 2'nin kontrol grubuyla kıyaslandığında kemik iyileşmesinde başarılı olduğu gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: NeoMTA 2, Kemik iyileşmesi, Osteopontin, Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü, İmmünohistokimya, Masson-Goldner
Biyoseramik içerikli kök kanal tamir materyallerinin periodontal ligament hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi
Amaç: Çalışmamızın amacı, Çocuk Diş Hekimliği'nde endodontik tedavi prosedürlerinde sıklıkla kullanılan dört farklı biyoseramik içerikli kök kanal tamir materyalinin insan periodontal ligament hücrelerine olan sitotoksik etkisini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda çekilmiş birinci küçük azı dişinden elde edilen periodontal ligament fibroblast hücresi kullanıldı. Hücreler NeoMTA® 2, NeoPUTTY®, Biodentine™ ve MTAFlow™ White'a lamel üzerinde direkt ve indirekt temas ettirilerek MTT sitotoksisite testi yapıldı. Real Time PCR yöntemi ile 24. ve 48. Saat apoptozis gen ifadeleri düzeyleri tespit edildi. Çalışmada elde edilen bulguların istatiksel değerlendirilmesinde, IBM SPSS istatiksel paket yazılım programı kullanıldı. Bulgular: MTT sitotoksisite sonuçlarına göre MTAFlow™ White grubunda direkt temasta istatiksel olarak anlamlı derecede düşük hücre canlılık aktivitesi saptanmıştır (p≤ 0.05). 48. Saatte NeoMTA® 2 dışında tüm materyallerde direkt temasta kontrole göre hücre canlılık aktivitesinin daha az olduğu bulunmuştur. NeoMTA® 2 hem direkt hem indirekt temasta hücre canlılık aktivitesi kontrol grubuna göre yüksek olan tek materyal olmuştur. NeoMTA® 2 grubunda direkt temas 48. Saatte proapoptotik belirteçlerden caspase-3 gen ifadesi kontrole göre istatiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p≤ 0.01). Sonuç: NeoMTA® 2 hem MTT sitotoksisite testinde hem Real Time PCR apoptozis gen belirteçlerine göre en az sitotoksisite gösteren materyal olmuştur. NeoMTA® 2, NeoPUTTY®, Biodentine™ ve MTAFlow™ White biyouyumlu materyaller olup daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Biyoseramik, Real Time PCR, Sitotoksisite, Periodontal Ligament Hücresi, MTA
Diş hekimi profil görünümlerine göre çocuk hasta ve ebeveyninin hekim tercihi açısından uyumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı; çocuk hastaların ve ebeveynlerinin değişen profil görünümlerine sahip diş hekimlerine dair tercihlerinin ve birbiri arasındaki uyumlarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 7-14 yaş aralığında 300 çocuk ve annesi dahil edilmiştir. Çalışmada kullanılmak üzere hekim tarafından dört bölümden oluşan Likert bir anket formu oluşturulmuştur. Çalışmada doldurulacak anket için hekimlerin saç özelliklerinin değerlendirildiği bir bölüm oluşturulmuştur. Bu bölümde, bone kullanan ve kullanmayan kadın/erkek model fotoğrafları, farklı saç tipine, rengine ve uzunluğuna sahip kadın/erkek model fotoğrafları sunulmuştur. Anketin aksesuar bölümünde ise piercing, dövme, küpe, optik gözlük, siperlik, makyaj, sakal, bıyık kategorileri yer almıştır. Tüm katılımcıların dental anksiyete düzeyleri Corah Dental Anksiyete Skalası kullanılarak belirlenmiştir. Ölçümde kullanılacak anket ve form, bir platform aracılığıyla çevrim içi olarak doldurulmaya hazır hale getirilerek tek bir araştırmacı tarafından doldurtulmuştur. Anket çocuk ve anne bölümü olarak iki ayrı aşamada hazırlanmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizi SPSS paket yazılım kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çocuk katılımcılar ve anneler kadın hekimleri, erkek hekimlerden daha çok tercih etmiştir. Hekimlerin saç stilleri değerlendirildiğinde hem çocuk hem annelerin en düşük puanlamayı uzun saçlı erkek hekim için yaptıkları bulunmuş ve çocuk ve annesi arasında anlamlı düzeyde uyum görülmüştür (ICC=0,358; p<0,001). Aksesuar bölümünde ise hekimlerin piercing ve dövmelerinin olması diğer kategorilere göre daha düşük ortalama puanlar ile değerlendirilmiştir. Çocukların yaş grupları ergenlik öncesi (7-9 yaş) ve ergenlik dönemi (10-14 yaş) olarak sınıflandırıldığında ergenlik dönemindeki çocukların hekimlerin saç özellikleri kategorisinde anneleri ile uyum göstermedikleri görülmüştür (ICC=0,281; p=0,072). Sonuç: Çalışmamızda anne ve çocuğun hekim tercihinde sıklıkla birbirleri ile uyumlu oldukları görülse de çocuklar yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde ergenlik dönemi içindeki çocuk hastaların tercihlerinin anneleri ile paralel seyretmeyebileceği bulunmuştur. Dolayısıyla, hekim tercihi konusunda özellikle daha büyük yaştaki çocukların da fikirleri önemsenmelidir. Bununla birlikte hekimlerin sosyal hayatlarında tercih edebilecekleri marjinal saç stilleri ve aksesuar seçimleri hastaların hekim ile ilgili algılarında etkili olabileceği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Diş hekimi hasta ilişkisi, Fiziksel görünüm, Hekim tercihi, Uyum
Üç farklı pediatrik kronun farklı aşındırıcılığa sahip diş macunlarıyla fırçalanması sonrası yüzey pürüzlülüklerinin in-vitro değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, üç farklı pediatrik kronun farklı aşındırıcılık değerlerine sahip çocuk diş macunları ve distile su ile uzun dönem klinik fırçalama etkilerini simüle eden döngülerle, fırçalama simülatöründe fırçalanması sonrası; yüksek çözünürlüğü sahip cihazlarla yüzey pürüzlülüğü değerlerinin in vitro olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada paslanmaz çelik kron (NuSmile®, ABD), pediatrik zirkon kron (NuSmile®, ABD) ve üç boyutlu baskıyla üretilmiş pediatrik rezin kron (Senertek P CrownV4, Türkiye) olmak üzere üç farklı kron çeşidi kullanılmıştır. Toplam 60 aynı boyuttaki kron örneği, üç ana gruba (n=20) ve her biri dört alt gruba (n=5) ayrılmıştır. Alt gruplarda yüksek (RDA=103), orta (RDA=80) ve düşük (RDA=35) aşındırıcılığa sahip çocuk diş macunları ile bir kontrol grubunda distile su kullanılmıştır. Fırçalama simülasyonu, her örneğin yumuşak sertlikteki fırça ile 200 grF sabit basınç altında ve 10.000, 30.000, 50.000 döngüde, fırçalama simülatöründe gerçekleştirilmiştir. Tüm örneklerinin sayısal yüzey pürüzlülük değerleri (Ra) ve yüzey topografik haritalandırması, başlangıç ve tüm fırçalama döngüleri sonrasında atomik kuvvet mikroskobu (AFM, Park XE-100E, Parksystem, Kore) ile ölçüldü. Yüzeylerin başlangıç ve sonuç morfolojik değerlendirmesi için ise taramalı elektron mikroskobu (LEO 1430 VP, Almanya) kullanıldı.Veriler, üç yönlü Robust ANOVA testiyle analiz edildi ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Robust ANOVA sonuçlarına göre; kron türü (Q=5022,32; p<0,001), diş macunu tipi (Q=253,24; p<0,001) ve fırçalama döngü sayısı (Q=1586,01; p=0,001) yüzey pürüzlülüğü üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etki göstermiştir. Ayrıca bu değişkenler arasındaki ikili ve üçlü etkileşimler de anlamlı bulunmuştur (p<0,001).Toplamda ortalama Ra değerleri PRK grubunda 152,5, PÇK grubunda 51,7 ve PZK grubunda 36,6 olarak ölçülmüştür. Diş macunu gruplarına göre ise en yüksek ortalama değeri 87 ile AF grubunda, en düşük ortalama Ra değeri 69,7 ile kontrol grubunda elde edilmiştir. En yüksek Ra değeri, PRK grubunda AF diş macunu ile 50.000 döngü fırçalanması sonrası 222,1 olarak kaydedilmiştir. Bu bulgular, yüzey pürüzlülüğünün hem materyal hem de fırçalama koşullarına bağlı olarak değiştiğini göstermektedir. Sonuç: Çalışmanın sonucunda, tüm kron gruplarında artan fırçalama döngü sayısı ve diş macunu aşındırıcılığı ile yüzey pürüzlülüğü değerlerinde artış gözlenmiş, bu artış en az PZK grubunda olmuştur. Estetik ve mekanik açıdan daha dayanıklı görülen PZK'ların uzun dönem kullanım için tercih edilebileceği, 3 yılı aşan kullanımlarda ise kronların polisajlanması veya değiştirilmesinin uygun olacağı tavsiye edilebilir. Anahtar Kelimeler: Atomik kuvvet mikroskobu, Fırçalama simülatörü, Pediatrik rezin kronlar, Rölatif dentin aşındırıcılığı, Yüzey pürüzlülüğü
Dil itimi etiyolojisi ve klinik bulguları hakkında ebeveynlerin farkındalığının ve bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, ebeveynlerin dil itimi alışkanlığının etiyolojisi ve klinik bulguları konusundaki farkındalık ve bilgi düzeylerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Aralık 2024 – Mart 2025 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Kliniği'ne ilk muayene için başvuran, 9-14 yaş arası dil itimi alışkanlığı olan 124 çocuk ile onların ebeveynleri, belirlenen dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uygun olarak dahil edilmiştir. Ebeveynler dil itimi alışkanlığı konusundaki farkındalıklarını değerlendirmek amacıyla hazırlanmış, geçerliliği ve güvenilirliği literatürden desteklenen çoktan seçmeli anket formunu çevrim içi olarak doldurmuştur. İstatistiksel analizler R programı ile gerçekleştirilmiş, kategorik veriler için uygun testler uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmada ebeveynlerin %66,1'i zararlı ağız alışkanlıklarının ileride olumsuz etkileri olabileceğini düşünürken, %25,8'i bu konuda fikrinin olmadığını belirtmiştir. Annelerde bu oran %72 iken, babalarda %48,4 olarak bulunmuştur. Zararlı alışkanlıkların gelecekte soruna yol açabileceği düşüncesi ile ebeveynlerin cinsiyeti arasında anlamlı fark saptanmıştır (p=0,022). Ancak ebeveynlerin yaş ve eğitim durumları ile bu görüş arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Yanlış yutkunma veya dil itimi alışkanlığına ilişkin farkındalık düzeyi ise oldukça düşüktür; yalnızca %13,7'si farkında olduğunu belirtmiştir. Annelerde farkındalık %16,1, babalarda %6,5 olarak tespit edilmiştir ve ebeveynlerin demografik özellikleri ile farkındalık arasında anlamlı ilişki gözlenmemiştir. Sonuç: Çalışma bulguları, ebeveynlerin dil itimi ve bunun klinik etkileri konusunda yeterli farkındalığa sahip olmadıklarını göstermiştir. Erken tanı ve müdahale için ebeveynlerin bilinçlendirilmesinin gerekliliği ortaya konmuştur.
Farklı tipte diş fırçalarının kullanımına bağlı olarak görülen mikroplastik salınımının değerlendirilmesi: Bir deneysel çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı markalara ait çocuk diş fırçalarının kullanımı sonrası tükürük örneklerinde mikroplastik varlığını ortaya koymak ve diş fırçası kıllarının oral mikroplastik maruziyetine olası katkısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 7–14 yaş arası çocuklar dahil edilerek, beş farklı markaya ait diş fırçaları (Oral-B, TePe, Splat, Curaprox, Rocs) katılımcılara dağıtılmıştır. Deney grubunda, fırçaların bir aylık kullanımından sonra tükürük örnekleri toplanmış; ön çalışma grubunda ise fırça kullanımı öncesinde alınan tükürükler çeşitli kombinasyonlarla (saf tükürük, tükürük + RIPA, tükürük + mikroplastik + RIPA) hazırlanarak analiz edilmiştir. Çalışmada mikroplastik tespit yöntemlerinden, etiketleme yöntemlerinden biri olan Nile Red boyası kullanılarak floresan mikroskobu (Texas Red, Parlak Alan ve Faz Kontrast filtreleri altında görüntüleme) tercih edilmiş; bunun yanı sıra Dijital Mikroskop analizi de yapılmıştır. Bulgular: Ön çalışma grubuna ait tükürük örneklerinde floresan mikroskobu altında anlamlı bir ışıma tespit edilmezken, deney grubunda fırça kullanımından sonra toplanan tüm örneklerde tükürüklerde benzer morfolojide ve yoğunlukta tekrarlanabilir şekilde mikroplastik partiküller gözlenmiştir. Görsellerde mikrometre ölçeğinde farklı boyutlarda partiküller belirlenmiştir. Dijital mikroskop altında ön çalışma grubunda herhangi bir boyama gözlenmezken, deney grubunda Nile Red kaynaklı kırmızı renkli boyalı alanlar yine mikroplastik varlığına işaret etmektedir. Sonuç: Mikroplastikler çevresel kirliliğin önemli bir bileşeni haline gelmiş ve hem ekosistemler hem de insan sağlığı üzerinde potansiyel riskler oluşturmaktadır. Bu çalışma, çocuk diş fırçalarının kullanım süreci boyunca mikroplastik salınımına neden olabileceğini ve bu partiküllerin tükürük yoluyla ağız ortamına geçebileceğini göstermiştir. Gelecekte plastik fırçaların ağız sağlığı için sunduğu faydalar göz ardı edilmeden biyobozunur veya doğal materyallerden üretilmiş alternatif diş fırçalarının geliştirilmesi, oral mikroplastik maruziyetini azaltmak için önemli bir adım olabilir. Anahtar Kelimeler: plastik diş fırçası, floresan mikroskop, dijital mikroskop, RIPA, mikroplastik
Non-sendromik dental agenezis ve oligodonti hastalarında genetik etiyolojilerin ve fenotipik özelliklerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, oligodonti fenotipine sahip sendromik olmayan diş agenezisi vakalarında genetik etiyolojilerin değerlendirilmesi ve ilgili genlere bağlı fenotipik varyasyonların belirlenmesi yoluyla literatürdeki bilgi birikimine katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan 5-18 yaş arası 13 birey dahil edilmiştir. Katılımcılardan periferik kan örnekleri alınmış ve bu örneklerden genomik DNA, QIAamp® 96 DNA QIAcube® HT DNA izolasyon kiti kullanılarak izole edilmiştir. Varyantların belirlenmesi amacıyla, Diş Displazisi Paneli (WNT10A, WNT10B, PAX9, EDA, EDAR, EDARADD, AXIN2, KRT17, LTBP3, MSX1, SMOC2, TSPEAR) kapsamında 13 genin kodlayan ekzonlarını kapsayan primerler kullanılarak ilgili bölgelere yeni nesil dizileme yöntemi (NGS) uygulanmış; dizileme işlemi Ion GeneStudioTM S5 System cihazı ile gerçekleştirilmiştir. Veriler, Ion Reporter™ yazılımı ve Franklin™ by Genoox yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Tespit edilen varyantların doğrulanması ve aile bireylerinde segregasyonun değerlendirilmesi amacıyla Sanger dizileme yöntemi kullanılmış; elde edilen ürünler Applied BiosystemsTM 3500 Genetic Analyzer cihazında kapiler elektroforez ile analiz edilmiştir. Dizileme sonuçlarının varyant tespiti ve yorumlanması, Mutation Surveyor® yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Yeni nesil dizileme analizi sonucunda 6 bireyde WNT10A, 1 bireyde PAX9 ve 1 bireyde EDAR geninde varyant tespit edilmiştir. 5 bireyde ise varyant saptanmamıştır. Ayrıca WNT10A geninde c.376+2T>C, PAX9 geninde c.218G>A, WNT10A geninde c.1073T>G olmak üzere üç yeni varyant tespit edilmiştir. Bu varyantlar, mevcut literatürde ilk kez raporlanmakta olup, diş agenezisi ile olan ilişkileri literatüre yeni bir katkı sunmaktadır. WNT10A genindeki varyantların çoğunlukta olması, bu genin sendromik olmayan oligodonti etiyolojisinde önemli bir rol oynadığını desteklemektedir. Sonuç: Yeni nesil dizileme yöntemi ile elde edilen veriler hem bilinen hem de literatürde ilk kez tanımlanan varyantların tespitine olanak sağlamış; bu sayede diş agenezisinin genetik nedenlerinin daha iyi anlaşılmasına ve literatüre yeni katkılar sunulmasına imkan tanımıştır. Anahtar Kelimeler: Diş agenezisi, Gen, Oligodonti, Varyant, Yeni nesil dizileme
Diyot lazer destekli frenektomi yapılan pediatrik hastalarda üç farklı ağrı ölçeğinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, diyot lazer destekli frenektomi uygulanan pediatrik hastalarda postoperatif ağrı düzeylerini değerlendirmek ve üç farklı ağrı ölçeğinin etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Pedodonti Kliniği'ne başvuran ve frenulum anomalisi nedeniyle diyot lazer ile frenektomi uygulanan 8–14 yaş aralığındaki 53 pediatrik hasta dahil edilmiştir. Postoperatif ağrı düzeyleri, Wong-Baker Yüz Ağrı Ölçeği, Modifiye Edilmiş Emoji Ağrı Ölçeği ve cinsiyete özgü tasarlanmış görsel ölçek kullanılarak cerrahi sonrası ilk yedi gün boyunca değerlendirilmiştir. Ölçekler arasında karşılaştırmalar yapılmış; cinsiyet, zaman ve ölçek farklılıkları incelenmiştir. İstatistiksel analizler SPSS 11.5 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Normal dağılım göstermeyen veriler için Mann-Whitney U testi kullanılarak cinsiyet farklılıkları incelenmiş, ölçekler arasındaki ilişki Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Postoperatif dönemde zamana bağlı değişikliklerin analizi için Friedman testi uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Diyot lazer destekli frenektomi sonrasında elde edilen bulgular incelendiğinde, postoperatif ağrı düzeylerinin düşük olduğu ve ağrı skorlarının zamanla anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür. Üç farklı ölçekten elde edilen veriler arasında yüksek korelasyon saptanmış olup, bu durum değerlendirmelerin güvenilirliğini ortaya koymaktadır. Cinsiyet analizleri sonucunda, kız çocuklarının erken postoperatif dönemde erkek çocuklarına göre daha yüksek ağrı skorları bildirdiği, ancak sonraki günlerde bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlılığını kaybettiği belirlenmiştir. Sonuç: Diyot lazer destekli frenektomi, pediatrik hastalarda postoperatif ağrı kontrolünde etkili bir yöntemdir. Çoklu ve cinsiyete duyarlı ağrı ölçeklerinin kullanımı, çocukların öznel ağrı değerlendirmesinin güvenilirliğini artırmakta ve pediatrik ağrı yönetiminde bireyselleştirilmiş yaklaşımların geliştirilmesine katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Diyot lazer, frenektomi, pediatrik hasta, ağrı ölçekleri, Wong-Baker, Modifiye Edilmiş Emoji Ölçeği
Ozon uygulamasının pedodontide kullanılan rezin içerikli restoratif materyallerin farklı içeceklerle yaşlandırılması sonrası renk değişimi ve yüzey pürüzlülüğüne etkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı ozon uygulamasının çeşitli içeceklerle yaşlandırılmış üç farklı restoratif materyalin renk ve yüzey pürüzlülüğü üzerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda kullanılan restoratif materyaller, alkasit (Cention N CN), poliasit modifiye kompozit rezin (Glasiosite) ve rezin modifiye cam iyonomer siman (İonolux), yaşlandırma solüsyonları ise portakal suyu, çikolatalı süt, kola ve kontrol grubu (distile su)'dur. Çalışmamızda n=10 olmak üzere 24 grup belirlendi. Tüm numuneler üzerinde yapılan renk ölçümü için Vita Easyshade Advance, yüzey pürüzlülüğü ölçümü için Marsurf M300 profilometre cihazı kullanıldı. Grupların yarısına Ozononette Dent ozon jeneratörü ile ozonlanmış su uygulanıp, diğer yarısına uygulanmadı. Ozon prosedürü uygulandıktan sonra numuneler solüsyonlara daldırıldı ve bu işlem her gün tekrarlandı. Renk ve yüzey pürüzlülüğü ölçümleri 0., 1., 7. ve 14. günlerde yapıldı. İstatistiksel analizler için IBM SPSS V23 programı kullanıldı. İstatistiksel olarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. Ozonlanmış su uygulamasının 7. gününde portakal suyuna daldırılan kompomer materyalinin renk değişimi, ozonlanmış su uygulanmayan kompomer materyaline göre daha yüksekti. CN en çok distile suda, kompomer en çok çikolatalı sütte, RMCİS ise en çok kolada renk değişimi gösterdi. CN en çok 7. gün renklenirken, kompomer ve RMCİS, en çok 14. günde renk değişimi gösterdi. Ozon uygulamasının restoratif materyallerin yüzey pürüzlülükleri üzerinde anlamlı etkisi görülmedi. Restoratif materyallerin yüzey pürüzlülük değerlerinde solüsyonda bekleme süresi arttıkça artış görüldü.
Tip 1 diyabet hastalığı olan çocuklarda mandibular kemik kalite ve mikromimarisinin fraktal analiz ve radyomorfometrik indekslerle değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı 6-15 yaş aralığındaki Tip 1 diyabet (T1DM) hastası çocukların mandibular kemik kalitesi ve mikromimarisinin fraktal analiz ve radyomorfometrik indekslerle değerlendirilmesi ve sağlıklı çocuklarla karşılaştırılmasıdır. Çalışmamız dental panoramik radyografilerin kullanıldığı tek merkezli kesitsel retrospektif bir çalışmadır. Dental panoramik radyografiler üzerinden 39 T1DM hastası çocuk ve 39 sağlıklı çocukta, mandibular kortikal indeks (MKİ), mental indeks (Mİ), panoramik mandibular indeks (PMİ) sonuçları değerlendirildi ve altı farklı bölgenin (kondil, angulus, interdental) fraktal boyut (FB) analizi yapıldı. Veriler IBM SPSS 25 ile analiz edildi. T1DM hastası çocuklarda MKİ dağılımı kontrol grubuna benzerdir (p>0.05). T1DM hastası çocuklarda Mİ değerleri kontrol grubuna benzerdir (p>0.05). TIDM hastalarında ortalama PMİ değerleri istatistiksel olarak kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p=0,021). TIDM hastalarında ortalama FB angulus değerleri istatistiksel olarak kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p=0,010). T1DM hastası çocukların trabeküler kemik mikromimarisi ve kemik kalitesi sağlıklı çocuklar ile benzerdir. Osteoporoz ön tanısında, hastaları DEXA ile yapılacak ileri görüntülemelere yönlendirmek için en güvenilir indeksin Mİ olduğunu düşünmekteyiz.
Süt dişlerinde klorheksidin, ozonlu su ve propolis' in kavitedezenfektanı olarak kullanımının kompomerin bağlanma dayanımı üzerine etkisinin incelenmesi: İn vitro çalışma
Bu in vitro araştırmanın amacı, süt dişlerinde kavite dezenfektanı olarak kullanılan klorheksidin, propolis ve ozonlu suyun, kompomer materyalinin bağlanma dayanımı üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Çalışmada, her biri 13 örnekten oluşan dört grup oluşturulmuştur. Birinci grup kontrol grubunu, ikinci grup klorheksidin uygulanan örnekleri, üçüncü grup propolis uygulanan örnekleri ve dördüncü grup ozonlu su uygulanan örnekleri içermektedir. Tüm örnekler, oral ortamın termal değişimlerini taklit etmek amacıyla 5°C ile 55°C arasında 10.000 döngüye tabi tutulmuştur. Bu termal siklus işlemi, ağız içindeki yaklaşık bir yıllık kullanımı simüle etmektedir. Uygulamaların ardından kompomer materyalinin bağlanma dayanımı shear bond testleri ile ölçülmüştür. Bu çalışmanın bulguları, uygulanan klorheksidin, ozonlu su ve propolisin kompomerin süt dişi dentinine bağlanma dayanımı üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık oluşturmadığını ortaya koymuştur (p>0.05). Bununla birlikte, kırılma tiplerinin dağılımında gruplar arasında dikkate değer farklılıklar gözlenmiştir. Propolis grubunda adeziv kırıkların daha yüksek oranda görülmesi, ozonlu su ve klorheksidin gruplarında ise miks kırıkların baskın olması, bağlanma dayanımı değerleri ile kırılma tipleri arasında doğrudan bir korelasyon olmadığını düşündürmektedir. Elde edilen sonuçlar, değerlendirilen tüm kavite dezenfektanlarının kompomer materyaliyle klinik olarak kabul edilebilir düzeyde uyum gösterdiğini ve süt dişi restorasyonlarında güvenle kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, doğal kökenli ve biyouyumlu bir ajan olan propolisin; kimyasal dezenfektanlara alternatif oluşturabilecek, toksisite riski düşük ve çevre dostu bir seçenek olarak pedodontik uygulamalarda geleceğe yönelik önemli bir potansiyel taşıdığı sonucuna varılmıştır.
Florür içermeyen remineralizasyon ajanlarının ER, CR; YSGG lazer kullanımı ile mine başlangıç çürüğü üzerine etkilerinin incelenmesi
Diş çürüğü yaygınlığı toplumumuzda yüksek olup, diş çürüğünü başlangıç aşamasında yakalamak ve en etkili remineralizasyon tekniği ile tedavi edebilmek ve invaziv tedavi ihtiyacını ortadan kaldırabilmek son derece önemlidir.Bu tez çalışması florüre alternatif olan ajanların etkinliğinin değerlendirilmesi için planlanmıştır.Florür içermeyen alternatif remineralizasyon ajanlarından teobromin içeren diş macununun(Theodent,ABD),kalsiyum-fosfat bileşiklerinin (CPP-ACP,Japonya), Ca,P,Mg bileşikleri içeren Remineralizasyon Jel'in (R.O.C.S.,Rusya) bir pozitif kontrol grubu (florürlü diş macunu)(Colgate,ABD) ve bir negatif kontrol grubu (distile su) dahil olmak üzere, Er,Cr;YSGG lazerin (2780nm) tek başına kullanımı ve diğer ajanlarla birlikte kullanılmasıyla sığır dişleri üzerindeki mine başlangıç çürüklerine etkilerini inceleme amacıyla yapılan bu çalışmada 10 grup belirlenmiş (n=7) ve demineralize edilen örnekler 8 günlük bir pH siklusuna tabi tutulmuştur.Mine örnekleri yüzey mikrosertlik testi (Vickers) ile incelenmiş ve sonuçlar SEM görüntüleriyle desteklenmiştir.Gruplara göre mikrosertlik geri kazanım yüzdesi değerlerinin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi kullanılmış, çoklu karşılaştırmalar ise Dunn testi ile yapılmıştır.Er,Cr:YSGG lazer(2780nm)(p=0,003) ve R.O.C.S. Remineralizasyon Jel (p=0,019) ajanlarının tek başlarına kullanımları sonucu ve Er,Cr:YSGG lazer(2780nm) ile kombine kullanılan CPP-ACP(p<0,001), Er,Cr:YSGG lazer+florür(p=0,001) ve Er,Cr:YSGG lazer+R.O.C.S. Remineralizasyon Jel(p=0,036) gruplarında mikro-sertlik değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptanmıştır.Materyallerin tek başlarına kullanımlarıyla lazerle kombine kullanımları arasında anlamlı bir fark olmadığı belirlenmiştir.Demineralize mine üzerinde remineralizasyon etkinliğinin incelendiği çalışma sayısı sınırlı olup, bu çalışmada Er,Cr:YSGG lazerin(2780nm, 0.25W, 4.48J/cm2 , 20 Hz, hava/su soğutması olmaksızın) başlangıç çürüğü tedavisinde kullanılabileceği,R.O.C.S. Remineralizasyon Jeli'nin etkili sonuçlar verdiği,CPP-ACP ve florürlü diş macunu uygulamalarının belirlenen deney süresi boyunca tek başına yeterli olamayacağı ve etkinliklerini anlamlı kılmak için lazer ile desteklenmesi gerektiği ve teobromin içerikli diş macununun ise remineralizasyonda başarılı olmadığı sonucuna varılmış olup, sonuçların daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Demineralize mineye uygulanmış mikrokapsül içeren fissür örtücünün mikrosızıntı ve remineralizasyon üzerine etkisinin incelenmesi
Minimal invaziv diş hekimliği kapsamında, başlangıç çürük lezyonlarının durdurulması ve remineralizasyonu koruyucu tedaviler ile sağlanabilmektedir. Bu çalışma, demineralize mineye uygulanmış biyoaktif fissür örtücünün mikrosızıntı ve remineralizasyon üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Mikrosızıntı deneylerinde çekilmiş insan molar dişi (n:40) kullanılmış; demineralize edilen dişler 4 ayrı gruba ayrılmış (n:10); biyoaktif ve geleneksel fissür örtücüler tek başlarına ve adeziv sistemle beraber uygulanmıştır. Dişler, 5000 devirlik termal siklus uygulaması sonrası boya penetrasyon testleri ile skorlanmıştır. Remineralizasyon deneyleri 10 adet çekilmiş insan molar dişinde (n:40) gerçekleştirilmiştir. Diş örnekleri üzerinde oluşturulan 4 pencere; pozitif ve negatif kontrol grupları, fissür örtücülerin tek başlarına ve adezivle birlikte uygulandığı gruplar olacak şekilde oluşturulmuştur. 30 günlük dinamik pH siklusunun ardından her pencereden kesitler elde edilmiş; mine dış yüzeyinden dentin yönüne doğru 0 µm, 5 µm, 10 µm, 15 µm ve 20 µm derinliklerinde SEM/EDX analizleri gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analizde, nonparametrik değişkenler iki grup arasında değerlendirilirken Mann Whitney U Testi, ikiden fazla grup arasında değerlendirilirken Kruskal Wallis Testi kullanılmıştır. Gruplar arasında mikrosızıntı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. SEM/EDX analizinde, biyoaktif fissür örtücünün incelenen tüm derinliklerde Ca, P ve F element ağırlıklarını artırarak (0-20µm) istatistiksel olarak anlamlı remineralizasyon sağladığı (p<0,001); geleneksel fissür örtücünün remineralizasyon etkinliğinin ise 0 ve 5 µm derinliklerde sınırlı kaldığı tespit edilmiştir (p<0,05). Fissür örtücülerle adeziv sistemlerin birlikte kullanımının mikrosızıntı ve remineralizasyon üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık oluşturmadığı saptanmıştır. Bu çalışmada, başlangıç çürüğü bulunan dişlerde fissür örtücü uygulamalarının remineralizasyona katkı sağladığı, biyoaktif fissür örtücünün bu alanda öne çıkan etkisi ile daha olumlu sonuçlar verdiği ve çalışma bulgularının klinik çalışmalarla desteklenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Farklı içeriğe sahip fissür örtücülerin yaşlandırma prosedürü sonrasındaki aşınma, pürüzlülük ve mikrosertlik değerlerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma, yaşlandırma prosedürlerinin farklı içeriklere sahip fissür örtücülerin aşınma, pürüzlülük ve mikrosertlik değerlerine etkisinin karşılaştırılması amacı ile gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmada dört farklı içerikli fissür örtücü materyal; Aegis (Bosworth, ABD) (A Grubu), Beautisealant (Shofu, Japonya) (B Grubu), Clinpro (3M, ABD) (C Grubu) ve Ultraseal XT Hydro (Ultradent, ABD) (U Grubu) kullanıldı. Disk şeklinde hazırlanan toplam 100 örnek (5mm çap/3mm yükseklik) üretici firmaların önerilerine göre hazırlandı ve mikrosertlik/VHN, yüzey pürüzlülüğü, aşınma testleri için gruplandırıldı. Yaşlandırma prosedürleri olarak termal siklus (10,000 siklus/5°-55°C±2ºC/20 sn) ve çiğneme simülatörü (75,000 siklus/49N) uygulandı. Yaşlandırma prosedürlerinden önce ve sonra ölçümler alındı, örnekler SEM ile incelendi. Bulgular Kruskal Wallis, Wilcoxon ve Welch testleri ile istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: En yüksek ve en düşük mikrosertlik/VHN ortalama değişim değerleri U Grubu (9,88±1,46) ve A Grubu'nda (4,40±0,46) elde edildi; mikrosertlik ortalama değişim değerleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0,001) (U>B>C>A). Pürüzlülük ortanca değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı; en yüksek pürüzlülük ortalama değişim değerleri U ve C Gruplarında bulundu (U=C>A>B). Aşınma ortalama değişim değerleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0.001); en yüksek ve en düşük aşınma ortalama değişim değerleri, sırası ile U Grubu (0,0097±0,0003 gr) ve C grubunda (0,0041± 0,0006 gr) elde edildi (U>B>A>C). Yaşlandırma prosedürleri sonrasında fiziksel değişikliklerin en fazla U Grubunda oluştuğu belirlendi. Sonuç: Çalışma bulguları değerlendirildiğinde; yaşlandırma prosedürlerinin tüm deney materyallerinin fiziksel yapılarında farklı düzeylerde değişiklik oluşturduğu, Ultraseal XT Hydro'nun en çok etkilenen materyal olduğu, bireysel tedavi gereksinimlerinin ve materyal özelliklerinin fissür örtücü seçiminde göz önünde bulundurulması gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: fissür örtücü, aşınma, mikrosertlik, pürüzlülük, yaşlandırma prosedürleri
Universal bonding sistemlerin süt ve sürekli diş dentinine bağlanma dayanımlarına tükürük kontaminasyonunun etkisi
Tükürük kontaminasyonu, restorasyon başarısını azaltan faktörlerden biridir. Bu araştırmada iki farklı universal dental adezivin süt dişi ve sürekli dişin dentinine olan bağlantısının başarısına tükürük kontaminasyonun etkileri, in vitro testler ile değerlendirilmiştir. Bu amaçla mikrotensil bağlanma dayanımı testi ve SEM analizi yapılmıştır. Mikrotensil bağlanma dayanımı testi için 84 adet üçüncü büyük azı ve 84 adet düşme zamanı gelmiş süt azı dişi toplanmış, SEM analizi için ise ayrıca birer örnek oluşturulmuştur. Mikrotensil bağlanma dayanımı testleri için her alt grupta 6 diş bulunmaktadır. Adeziv olarak Prime & Bond Universal Bond ve Clearfil Universal Bond Quick üretici firmanın talimatlarına uygun şekilde uygulanmıştır. Birinci gruplar kontaminasyon içermezken, ikinci ve üçüncü gruplar adeziv uygulamasından önce, dördüncü, beşinci ve altıncı gruplar adezivden sonra ve yedinci gruplar adeziv polimerizasyonundan sonra tükürükle kontamine edilmiştir. Isomet cihazı ile dişler 1mm2'lik dentin çubukları haline getirilmiş ve tüm örneklerin bağlanma dayanımları Mikro Tensile Tester (BISCO) cihazı ile ölçülmüştür. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi Kruskal-Wallis testi ve Mann Whitney U Testi kullanılarak yapılmıştır (p<0,05). Tüm gruplarda süt dişlerinin bağlanma dayanımının sürekli dişlerden anlamlı olarak düşük olduğu belirlenmiştir. Ayrıca sürekli dişlerde adeziv uygulaması öncesinde kontamine olan gruplarda Prime& Bond Universal bağlanma dayanımı değerleri (PB-B2=19,74±4,84 ve PB-B3=18,76±3,98) Clearfil Universal Bond Quick değerlerinden (CU-B2=11,92±3,11 ve CU-B3=12,19±3,67) anlamlı olarak daha yüksek iken, adeziv sonrasında kontamine olan gruplarda Prime& Bond Universal bağlanma dayanımı değerleri (PB-B4=12,93±3,85 ve PB-B6=24,46±3,85) Clearfil Universal Bond Quick değerlerinden (CU-B4=19,48±4,09 ve CU-B6=29,80±5,63) anlamlı olarak daha düşüktür.
Çocuklarda görülen gömük kanin dişlerin değerlendirilmesinde kullanılan farklı görüntüleme yöntemlerinin etkinliklerinin retrospektif olarak incelenmesi
Maksiller daimi kanin dişler, anterior dişlerin posterior diş segmentine geçişini oluşturmakta ve hem fonksiyonel, hem de estetik açıdan büyük önem taşımaktadır. Diğer dişlerle karşılaştırıldığında en uzun gelişim periyoduna, en superiordaki gelişim alanına ve en zor sürme yoluna sahip olması sebebiyle mandibular üçüncü azılardan sonra en sık gömülü kalan dişler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı 8-16 yaşları arasındaki çocuklarda, gömülü maksiller kanin dişlerin lokalizasyonunun, komşu kesicilerde oluşabilecek muhtemel kök rezorpsiyonunun, dilaserasyon varlığının, komşu anatomik yapı ve dişlerle olan ilişkisinin, tedavi öncesinde detaylı şekilde incelenmesi ve gömülü kanin dişin sebep olduğu kök rezorpsiyonuna ilave KIBT (Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi) ihtiyacını azaltmak amacıyla, panoramik radyografik görüntüler ve KIBT görüntüleri karşılaştırılarak bir tahmin modeli oluşturmaktır. Bu amaçla toplamda 60 adet maksiller gömülü kanin dişe sahip hastaların panoramik ve KIBT görüntüleri, sektör lokalizasyonu, labiopalatinal konum, alfa, beta ve gama açısı, oklüzal düzleme olan dik uzaklığı, dilaserasyon ve rezorpsiyon varlığı açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda kök rezorpsiyonu kızlarda erkeklere oranla 2,5 kat daha fazla bulunmuştur. Gömülü kalmış maksiller kanin diş ile komşu kesici dişler arasında bulunan kontakt ilişkisi ile kesici dişlerde görülen rezorpsiyon arasında yüksek korelasyon bulunmuştur. Dilaserasyon tanısında ve gama açısı ile rezorpsiyon varlığı açısından iki yöntem arasında anlamlı fark bulunmuştur. Panoramik radyografide gama açısının 45,5 dereceden az olduğu durumlarda, komşu kesici dişlerde kök rezorpsiyonu görülme olasılığının artmasından dolayı ek KIBT'ye ihtiyaç duyulmaktadır.
Çocukluk çağında kullanılan ilaçların süt dişi minesindeki eroziv etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı çocukluk çağında sık kullanılan ilaçların süt dişi minesi yüzeyindeki eroziv yani aşındırıcı etkilerini in vitro olarak incelemektir. Düşük pH ve yüksek asiditeye sahip ilaçların diş yüzeyine temas etme süresi ve sıklığına bağlı olarak erozyona neden olduğu yapılan in vitro çalışmalarla literatürde yer almaktadır. Özellikle kronik hastalığa sahip ve bu nedenle uzun dönem ilaç kullanması gereken çocuk hasta grubunda bu durumun araştırılması önem kazanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada fizyolojik olarak düşme zamanı gelmiş veya ortodontik nedenle çekim endikasyonu konulmuş, çürük, dolgu veya herhangi bir mine malformasyonu göstermeyen süt dişleri kullanılmıştır. Toplanan dişler kontrol ve ilaç uygulanan gruplar olmak üzere toplam 7 gruba ayrılmıştır. Dişlerin yüzeyi iki eşit parçaya bölünmüştür. Çalışma yüzeyine herhangi bir işlem uygulanmamış, kontrol yüzeyi çift kat tırnak cilası ile kapatılmıştır. Deney protokolünde, kontrol grubu yanlızca pH siklusu uygulanırken, çalışma grubuna hem pH siklusu uygulanmış hem de ilaçlara daldırılmıştır. 7. günün sonunda örnekler mekanik profilometre cihazı, taramalı elektron mikroskobu ve EDX cihazı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Yapılan yüzey pürüzlülüğü analizinde, tüm ilaç gruplarının yüzey pürüzlülük değeri olan Ra'yı arttırdığı görülmüştür. Grup ve ilaç uygulama durumu etkileşimleri Ra ortalaması üzerindeki etkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). En yüksek ortalama değer pH'sı en düşük olan Asist grubunda ilaç uygulanan dişlerde elde edilmiştir. Yapılan taramalı elektron mikroskopu incelemesinde, tüm ilaç gruplarının mine yüzeyinde bozulmalara neden olduğu görülmüştür. EDX analizi incelemesinde tüm ilaçların belirli oranlarda mine yüzeyindeki kalsiyum ve fosfor yüzdesinde azalmaya neden olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirildiğinde; pH'sı en düşük olan Asist grubunun en yüksek yüzey pürüzlülük değerine sahip olduğu, ancak tüm ilaçların mine yüzeyinde bozulmalara neden olduğu görüldü. Bu nedenle ilaçların özellikle çocuklarda dişler üzerindeki etkileri değerlendirildiğinde kontrollü bir şekilde kullanılması gerekmektedir.
Çocuklarda kullanılan nano hidroksiapatitli diş macunu ile farklı içerikli diş macunlarının remineralizasyon etkinliğinin in vitro olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışma, nano-hidroksiapatit (nHA) esaslı diş macununun kazein fosfopeptit-amorf kalsiyum fosfat (CPP-ACP) ve sodyum fluorid (NaF) içerikli diş macunları ile yapay mine lezyonları üzerindeki remineralizasyon etkinliğinin taramalı elektron mikroskobu (SEM) ve enerji dağılım spektrometresi (SEM/EDS) yöntemleri ile karşılaştırmalı olarak incelenmesi amacı ile gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntem: Çekilmiş süt dişleri üzerinde oluşturulan pencereler 3 bölüme ayrıldı ve orta kısımları (kontrol yüzeyi) her dişte örtüldü. Pencerelerde açık kalan yüzeylerde yapay çürükler oluşturuldu ve dişler rastgele 3 gruba ayrıldı (n=10): 1. grup; nHA içerikli macun (Natural toothpaste, Splat, Rusya), 2. grup; CPP-ACP içerikli macun (MI Paste ONE, GC, Amerika), 3. grup; NaF içerikli macun (Oral-B Kids, Oral-B, Almanya). Dişler pH siklusuna alınmadan önce yapay çürük oluşturulan birer yüzey her dişte örtülerek her grup için açık kalan yüzeyler farklı diş macunları ile fırçalandı. Açılan pencerelerin yüzey topografik incelemeleri için SEM'de görüntüler alındı. Yüzey element analizleri için SEM/EDS ile spektrumlar elde edildi. Element analizi bulguları Mann Whitney U ve Kruskal Wallis yöntemleriyle istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Element analizi sonucunda flor grubunun P %at ve P %wt değerleri demineralizasyon yüzeylere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). CPP-ACP içerikli macun ile remineralizasyon sağlanan yüzeylerde Ca %at, P %at ve P %wt değerleri demineralizasyon yüzeylerine oranlı anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Tüm grupların element analizleri sağlam mineye yakın olarak tespit edildi. Gruplar birbirleri ile karşılaştırıldığında flor grubuna ait P %at ve P %wt değerlerinin remineralizasyon yüzeyinde anlamlı olarak yüksek olduğu; nHA ve CPP-ACP gruplarının birbirlerine göre anlamlı farklılık göstermediği bulundu. Sonuç: Tüm materyallerin remineralizasyon sağladığı, flor grubunun daha yüksek remineralizasyon değerleri gösterdiği tespit edilmiştir. nHA grubunun SEM görüntülerinde yüzey topografik özelliklerinin doğal mineye en yakın olması, bu ajanın farklı konsantrasyonlarda değerlendirilerek geliştirilebileceğini düşündürmektedir.
Kalsiyum silikat esaslı materyallerin biyoaktivitelerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada kalsiyum silikat esaslı materyallerden ProRoot MTA, NeoMTA Plus ve RetroMTA'nın biyoaktivitelerinin, ağır metal içeriklerinin ve pH değerlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Biyoaktivite testleri için 10x2 mm ölçülerinde diskler oluşturulmuştur. Materyaller ilk sertleşme sonrası ve PBS içerisinde 1, 7 ve 24 gün bekletildikten sonra SEM-EDS ve FTIR ile incelenmiştir. SEM-EDS ile elde edilen atomik verilerden Ca/P oranı, FTIR ile elde edilen verilerden CO3/PO4 oranı hesaplanmıştır. pH incelemelerinde materyaller deiyonize distile su içerisine yerleştirilmiş ve 3 saat, 1, 7 ve 28 gün sonunda pH ölçümleri yapılmıştır. Ağır metal analizinde, materyallerin içeriğindeki As, Pb, Cr ve Ni elementleri ICP-MS cihazı ile tespit edilmiştir. Elde edilen veriler IBM SPSS V23 ile analiz edilmiştir. SEM-EDS analizlerinde PBS'de 1 gün ve 28 gün bekletilen materyallerin Ca/P oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.001), 7 gün inkübasyondan sonra tüm materyaller benzer Ca/P oranı göstermiştir (p=0.387). Ca/P oranları zamana bağlı olarak incelendiğinde, tüm materyallerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0.001). ProRoot MTA'nın CO3/PO4 oranının zamana bağlı olarak azaldığı görülmüştür ve materyallerin 28. gün ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0.014). pH değerleri tüm materyallerde zamanla azalmış ve tüm ölçüm zamanlarında en yüksek pH değerini ProRoot MTA göstermiştir. Ağır metal analizlerinde As ve Ni en yüksek NeoMTA Plus'ta görülürken, en düşük RetroMTA'da bulunmuştur. Cr değerleri arasında istatistiksel olarak fark görülmemiştir (p=0.106). Pb, en yüksek RetroMTA'da bulunurken en düşük ProRoot MTA'da görülmüştür. ProRoot MTA, NeoMTA Plus ve RetroMTA materyallerinin alkali pH değerlerinde, biyoaktif ve içerdikleri ağır metallerin toksik düzeyin altında olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Ağır metal, Biyoaktivite, NeoMTA, pH, ProRoot MTA, RetroMTA
Aşırı madde kaybı gösteren sürekli azı dişlerinde CAD/CAM sistemlerin kompozit restorasyonlar ile ın-vitro koşullarda karşılaştırmalı incelenmesi
Amaç: Bu çalışma aşırı madde kayıplı büyük azı dişlerinde, CAD/CAM ile üretilen rezin nanoseramik, kompozit ve zirkonyum ile güçlendirilmiş lityum silikat seramik blok indirekt inley materyallerinin, direkt rezin kompozit materyali ile kenar uyumu ve mikrosızıntı açısından karşılaştırmalı olarak incelenmesi amacı ile gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntem: 44 adet çekilmiş büyük azı dişi üzerinde MOD kaviteler açıldı ve dişler rastgele 4 gruba (n=11) ayrıldı. 1.grup: CERASMART (GC Corp., Tokyo, Japonya), 2.grup: BRILLIANT Crios (Coltene/Whaledent, Altstätten, İsviçre), 3.grup: Celtra Duo (Dentsply Sirona, Konstanz, Almanya), 4.grup: GC Essentia (GC Corp., Tokyo, Japonya) ile restore edildi. Akrilik bloklar içerisine yerleştirilen dişler taramalı elektron mikroskobunda, kenar aralıkları ve marjin devamlılığı açısından değerlendirildi. Mikrosızıntı değerlendirmesi için örnekler 24 saat boyunca % 0,5' lik bazik fuksin içerisinde bekletildi ve meziyodistal hat boyunca ikiye kesilerek boya sızıntısı miktarları stereomikroskopla x20 büyütme altında skorlandı. İstatistiksel analizler için, iki grup arasında değerlendirilirken Mann Whitney U Testi, ikiden fazla grup arasında değerlendirilirken Kruskal Wallis Testi kullanıldı. Bulgular: Ortalama kenar aralığı değerleri 16,92±14,27μm-69,97±41,15μm arasında bulundu. Ölçüm noktalarında marjin devamlılığı görülme yüzdeleri CERASMART grubunda tüm gruplardan daha yüksek bulundu (p<0,05). Mikrosızıntı incelemelerinde ortalama değerler CERASMART için 0,86, BRILLIANT için 1,80, Celtra Duo için 1,70, Essentia için 2,00 bulundu. CERASMART grubunun mikrosızıntı değeri tüm gruplara göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,05). Sonuç: Tüm gruplar için kenar aralıklarının literatüre göre kabul edilebilir değerlerin altında olduğu gözlenmiştir. Rezin nanoseramik CERASMART blok, diğer materyallere göre marjin devamlılığı ve mikrosızıntı değerleri açısından daha başarılı sonuç vermiştir. Devamlı marjin yüzdelerinin mikrosızıntı değerlerini desteklediği görülmüştür.
Büyük azı- keser diş hipomineralizasyon (MIH) şiddetinin ve bu durumun çocuklarda ve adölesanlarda ağız diş sağlığı ve yaşam kalitesine olan etkisinin değerlendirilmesi
Amaç. Molar keser diş hipomineralizasyon (MIH) şiddetinin ve bu durumun çocuklarda ve adölesanlarda ağız diş sağlığı ve yaşam kalitesine olan etkisinin ve MIH'lı hastalardaki tükürük parametrelerinin değerlendirilmesi. Yöntem. Bu çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti AD'ye başvuran, yaşları 8-15 aralığındaki hastalardan dişlerinde MIH bulunan 50 hasta (çalışma grubu) ve kontrol grubu olarak dişlerinde MIH bulunmayan 50 hasta dahil edilmiştir. Klinik muayenede; ICDAS II, DMFT/S, dft/s ve dişeti/plak indeksleri, tükürüğün pH, akış hızı, tamponlanma kapasitesi ve element içeriği değerlendirilmiştir. MIH'lı hastalarda ağız ve diş sağlığının genel yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesinde COHIP-SP19 ölçeği kullanılmıştır. Bulgular. Çalışmamız, 57'si kız 43'ü erkek olmak üzere toplam 100 çocuk hasta ile tamamlanmıştır. Ortalama yaş; 10,12±1,85'tir. Gruplar arasında ICDAS, DMFT/S açısından anlamlı fark saptanmazken, dft/s değerlerinde anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Çalışma grubunun basitleştirilmiş oral hijyen indeksi (OHI-S) istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuşken (p<0,05), modifiye dişeti indeksleri (MGI) açısından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Çalışma grubundaki hastaların tükürük pH'ı ve akış hızı daha düşük olmasına rağmen, tamponlanma kapasitesi kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuş ancak iki grup arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. MIH hastalarının tükürük örneklerinde ortalama Ca, P ve C içeriği değerlerinin MIH olmayan hastalara göre daha yüksek olduğu ve bu farkın P ve C için düşük, Ca için anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). MIH'lı toplam diş sayısı/MIH'lı ön diş sayısı ve COHIP-SF19 toplam, COHIP-SF19 Ağız sağlığı değerleri anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç. MIH'la ilgili hastaların bilinçlendirilmesi ve erken dönemde koruyucu önlemlerin alınmasının ağız ve yaşam kalitesi üzerinde pozitif etki edeceği düşünülmektedir. Erişilebilir kaynaklardan yapılan literatür taramasında, çalışmamızın MIH'lı hastaların tükürüklerindeki Ca, P ve C düzeylerinin ilişkisini değerlendiren ilk çalışma olduğu tespit edilmiştir. MIH'lı hastaların tükürüğünde önemli ölçüde yüksek miktarda Ca bulunması ve bu tür çalışmaların yokluğu, daha ileri araştırmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Molar keser hipomineralizasyonu, tükürük, yaşam kalitesi, COHIP¬-SF19
Biyoseramik esaslı dental materyallerin genotoksisite ve biyoaktivite özellikleri ile alkalen fosfataz aktivitesinin incelenmesi
Bu çalışmada biyoseramik esaslı dört materyalin (BioMTA, Biodentine, NeoMTA, MTA CEM) genotoksisitesi, biyoaktivite özellikleri ve alkalen fosfataz aktivitesinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Genotoksisite tayininde tek donörden elde edilen periferal kan lenfosit hücreleri ile materyallerin üç ayrı dozu kültür edilmiş ve hücreler mikronükleus (MN) testi ile değerlendirilmiştir. Bulgular MN sayısı, % MN ve nükleer bölünme indeksi (NBI) olarak sunulmuş ve GraphPad programı ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Çalışmanın biyoaktivite değerlendirmesi için kemik morfogenik protein (BMP-2), fibroblast büyüme faktörü (FGF-2) ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) seviyeleri ile alkalen fosfataz (ALP) aktivitesinin incelenmesinde ELİSA yöntemi kullanılmıştır. Bu incelemelerde insan dental pulpa kök hücre hattı (Lonza Grup, Basel, İsviçre) üçüncü pasajı, materyallere ait salınım sıvılarının %50 ve %100'lük formları ile 1., 3. ve 7. günlerde değerlendirilmiştir. Bulgular IBM SPSS V23 programı ile analiz edilmiştir. Veriler incelendiğinde, deney grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında insan periferal lenfosit hücreleri üzerinde MN oluşumunu indüklememiş, % MN anlamlı olarak düşük ve NBI değerleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm materyallerin BMP-2, FGF-2 ve VEGF düzeylerini zamana bağlı olarak çeşitli oranlarda artırdığı bulunmuştur. BMP-2 düzeyi en yüksek 7. gün Biodentine ve BioMTA grubundan elde edilmiştir. FGF-2 seviyesi, Biodentine ve NeoMTA grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yükseltmiştir. VEGF'i en çok uyaran grup Biodentine olarak bulunmuştur. ALP aktivitesi, Biodentine için tüm günlerde, NeoMTA ve BioMTA için 7. gün anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmada kullanılan materyaller insan periferal lenfosit hücreleri üzerinde genotoksik etki oluşturmamış ve çeşitli oranlarda büyüme faktörlerini uyararak osteojenik ve anjiyojenik etki göstermişlerdir.
Bitkisel ve antioksidan içerikli vital pulpa tedavi ajanlarının sitotoksisite ve alkalen fosfataz düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, bitkisel ajanlardan Curcuma longa ve Aloe vera bitkilerinin özütleri kurkumin ve aloin, antioksidan karışım ve mineral trioksit aggregatın (MTA) insan dental pulpa kök hücreleri üzerindeki sitotoksisite ve alkalen fosfataz (ALP) aktivitesi düzeylerinin değerlendirilmesi amacı ile gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, insan dental pulpa kök hücreleri (Lonza Group,İsviçre), kurkumin (Sigma-Aldrich,ABD), aloin (Sigma-Aldrich,ABD), vitamin-mineral içerikli antioksidan karışım (BayerAG, Almanya), ProRoot MTA (Dentsply,ABD) kullanıldı. Kurkumin ve aloin dozları 2,5- 6,75-12,5-25-50 µg/ml, antioksidan karışım ve MTA konsantrasyonları %25-50-75-100 olarak hazırlandı; materyallerle etkileşime girmeyen insan dental pulpa hücreleri kontrol grubu olarak değerlendirildi. Sitotoksisite, materyallerin tüm doz/konsantrasyonlarında 1.,2.,3.,7. günlerde WST-1 testi ile; 2,5-6,75 µg/ml kurkumin ve aloin, %25-50'lik antioksidan karışım ve MTA'ın ALP aktivitesi 7. ve 14. günlerde ELISA testi ile incelendi. Elde edilen bulgular Tek Yönlü Anova, Tukey ve Sidak testleri ile istatistiksel olarak Graphpad Prism 6 programında analiz edildi. Bulgular: 2,5 µg/ml kurkumin, aloinin tüm dozları, %25-50'lik MTA'ın 1.günde hücre proliferasyonunu anlamlı derecede (p<0,05) arttırdığı ve doz/konsantrasyon, materyal-pulpa etkileşim süresinin artması ile pulpa hücrelerinde proliferasyonun azaldığı; antioksidan karışımın anlamlı derecede sitotoksik etki (p<0,05) gösterdiği belirlendi. ALP aktivitesinin incelenmesinde ise hiçbir materyalin 7 ve 14 günde anlamlı derecede etki (p>0,05) oluşturmadığı saptandı. Sonuç: 2,5-6,75 µg/ml kurkumin ve aloinin, %25-50'lik MTA'nın kısa zaman sürelerinde sitotoksik etki oluşturmadığı, antioksidan karışımın tüm konsantrasyon/zamanlarda yüksek sitotoksisite gösterdiği ve hiçbir materyalin ALP aktivitesini 14 günde anlamlı derecede artırmadığı belirlendi. Günümüzde alternatif pulpa tedavi ajanı olarak önerilen kurkumin ve aloinin sitotoksisite ve ALP aktivitesi düzeylerinin uzun dönemde gelecek in-vitro çalışmalarla incelenmesine ve formulasyon içeriklerinin geliştirilmesine gereksinim olduğu sonucuna varıldı.