Ege University
Discipline

Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı

Ege University

147

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole hipospadias etyolojisinden sorumlu genler ve epigenetik modifikasyonların araştırılması

Hipospadias, üretral açıklığın penisin ucuna doğru şekilde yerleşmediği konjenital bir anomalidir. Erkek çocuklarda kriptorşidizmden sonra en sık görülen ikinci konjenital bozukluktur ve peniste en sık görülen malformasyondur. Hem genetik hem de çevresel faktörlerin rol oynaması nedeniyle karmaşık bir hastalık olarak kabul edilir. Hipospadias etiyolojisini ortaya koymak adına Trakya Üniversitesi Çocuk Cerrahisi Servisi'nde ameliyat olan 20 hipospadias ve 21 sünnet hastasından alınan prepusyum dokularında AR, ESR-1, FGFR-2, FGF-8 ve BMP-7 gen ekspresyonları ile DNA metilasyonları araştırıldı. Hipospadias grubunda AR gen ekspresyonu ve DNA metilasyonu anlamlı olarak düşük bulundu. ESR-1 gen ekspresyonu ve DNA metilasyonu, hipospadias hastalarında anlamlı olarak yüksek bulundu. FGFR-2 gen ekspresyonu ve DNA metilasyonu hipospadias hastalarında anlamlı olarak yüksek bulundu. Hipospadias hastalarında BMP-7 gen ekspresyonu anlamlı olarak yüksek bulunurken, DNA metilasyonunda anlamlı farklılık bulunamadı. FGF-8 gen ekspresyonunda anlamlı fark bulunmazken, DNA metilasyonu ise hipospadias hastalarında anlamlı olarak düşük bulundu. Çalışmamızın sonuçları, çevresel maruziyetler sonucu oluşan epigenetik modifikasyonların gen ekspresyonlarını düzenleyerek izole hipospadias gelişimine neden olabileceğini göstermiştir. Daha geniş popülasyonlarda planlanacak çalışmalar, hipospadias etiyolojisinin anlaşılması, cerrahi tedavi dışında tedavi seçenekleri geliştirilmesi ve belki de hipospadias gelişiminin engellenmesine yardımcı olacaktır.

Sadettin Yıldız
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel testis torsiyonu modelinde allopurinol ve oksipurinol tedavisinin apoptozise etkisi

Amaç: Testis torsiyonu testis kaybına neden olabilen ürolojik acil bir durumdur. Cerrahi detorsiyon sonrası gelişen reperfüzyon hasarı daha fazla doku hasarına yol açarak testiküler fonksiyon kaybına ve infertiliteye neden olabilir. Testis torsiyonundan sonra etkili bir tedavi, iskemi-reperfüzyonun tehlikeli etkilerine karşı koruma sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı deneysel testis torsiyonu modelinde allopurinol ve oksipurinol tedavisinin oksidatif stres ve apoptozis üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır. Materyal ve Metod: 32 sıçan 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (Sham-ameliyat, n=8), testis açığa çıkarıldı ancak torsiyon yapılmadı; Grup-2 (İR+SF, n=8), sol testise torsiyon/detorsiyon işlemi uygulandı ve 1 ml SF verildi; Grup-3 (İR+Allopurinol, n=8), sol testise torsiyon/detorsiyon işlemi uygulandı ve 50 mg/kg allopurinol verildi; Grup 4 (İR+Oksipurinol, n=8), sol testise torsiyon/detorsiyon işlemi uygulandı ve 50 mg/kg oksipurinol verildi. Sol testis örneği postoperatif 28. günde alınarak dokuda TAS, TOS ve OSİ düzeylerine; ayrıca Bax, Bcl-2, eNOS ve VEGF-A gen ekspresyon düzeylerine bakıldı. Bulgular: Allopurinol ve oksipurinol tedavisi TAS ve TOS düzeylerini İR-SF grubuna göre anlamlı olarak arttırırken, OSİ düzeyini anlamlı olarak düşürdü (p<0.001). Oksipurinolün oksidatif stresi azaltmada anlamlı olarak daha etkili olduğu görüldü (p<0.001). Allopurinol ve oksipurinol tedavisi Bax gen ekspresyon düzeyini İR+SF grubuna göre anlamlı olarak düşürdü (p<0.001). Allopurinol (p=0.009) ve oksipurinol (p=0.001) tedavisi Bcl-2 düzeyini İR+SF grubuna göre anlamlı olarak arttırdı. Allopurinol ve oksipurinol tedavisi apoptozis indeksini İR+SF grubuna göre anlamlı olarak düşürdü (p<0.001). Allopurinol (p=0.007) ve oksipurinol (p<0.001) tedavisi eNOS gen ekspresyon düzeyini İR+SF grubuna göre anlamlı olarak yükseltti. Allopurinol ve oksipurinol tedavisi VEGF-A gen ekspresyon düzeyini İR+SF grubuna göre anlamlı olarak yükseltti (p<0.001). Sonuç: Allopurinol ve oksipurinolün İR sonrası testiste oksidatif stresi azaltıcı etkilere sahiptirler ve oksipurinolün antioksidan etkisi daha fazladır. Allopurinol ve oksipurinol tedavisi İR sonrası testiküler dokuda eNOS ve VEGF-A aracılı onarım sürecine olumlu katkıda bulunarak apoptozisi azaltıcı etkilere sahiptirler. Bu açılardan allopurinol ve oksipurinol testis torsiyonu klinik uygulamaları için potansiyel ajanlardır.

Emine Bilaloğlu
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfantil hipertrofik pilor stenozu olgularının uzun dönem izlem sonuçları

İnfantil hipertrofik pilor stenozu (IHPS) nedeniyle opere edilen hastaların uzun dönem sonuçları net olarak bilinmemektedir. Bu nedenle IHPS tanısı alan ve yenidoğan döneminde cerrahi geçiren olguların uzun dönem beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi ve uzun dönemde fonksiyonel intestinal bozukluk geliştirip geliştirmediğini araştırmak amacıyla ileriye dönük bir çalışma planlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra IHPS hastalarının kayıtlarına hastane arşiv sisteminden ulaşılmıştır. IHPS olguları çalışma grubunda (ÇG), sağlıklı gönüllüler ise kontrol grubunda (KG) toplanmış ve her bir grup 4-10 yaş arası ve 10 yaş ve üzeri olacak şekilde alt gruplara ayrılmıştır. Tüm olgulara yeme davranışı sorgulama ve ROMA III-Türkçe versiyon anketleri posta ile yollanarak uygulanmıştır. Anket verileri kaydedilip gruplar karşılaştırılmıştır. Tüm yaş gruplarında ÇG (n=52) ve KG (n=52) arasında boy ve kilo değerleri, vücut kitle indeksi değerleri, yaşa göre boy ve kilo persentil değerleri açılarından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). ÇG ve KG yeme davranışı sorgulama anketi sonuçları açısından karşılaştırıldığında tüm parametreler için istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0.05). ROMA III (her iki yaş grubu için) anket sonuçlarına göre; epigastrik ağrı bulgusunun ÇG olgularında KG olgularına göre anlamlı derecede daha fazla oranda görüldüğü tespit edilmiştir (p<0.05). Ağrı şikayeti olan hastalarda ROMA III kriterine göre fonksiyonel gastrointestinal bozukluk olmadığı izlenmiştir. IHPS olguları ile sağlıklı kontroller arasında uzun dönemde büyüme parametreleri ve yeme davranışları açısından farklılık bulunmadığı izlenmiştir. IHPS olgularında uzun dönemde epigastrik ağrı görülebildiği, ancak bu ağrının fonksiyonel bir hastalığa neden olmadığı görülmüştür.

AğrıBeslenmeBeslenme davranışı+3
Orkhan Farzaliyev
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemolitik hastalıklar nedeniyle yapılan splenektomi ve kolesistektominin tedavi sonuçları

Amaç: Hemolitik hastalık tanısı almış olgularda splenektomi ve kolesistektomi sonuçlarının incelenmesidir. Gereç ve yöntem: 2003-2023 yılları arasında splenektomi yapılan olgular geriye dönük olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, primer tanı, splenomegali, aksesuar dalak varlığı, cerrahi teknik, kolelitiasis ve kolesistektomi öyküsü, laboratuvar bulguları ve komplikasyonlar değerlendirildi. Bulgular: 197 splenektomi olgusunun 87'sinde endikasyon hemolitik hastalık idi. Bunlar içinde 61 herediter sferositoz (HS), 10 talasemi, 9 idiyopatik trombositopeni (İTP) olgusu bulunmakta idi. 7 olguda daha nadir rastlanan hemolitik patolojiler görüldü. 72 olgu açık teknikle, 15 olgu laparoskopik olarak gerçekleştirildi. 87 olgunun 55'ine eş zamanlı, 1 olguya da ilerleyen dönemde tamamlayıcı kolesistektomi yapıldı. Bu 55 olgunun 45'inde kolelitiasis varlığı bilinirken kalan 10 olguda kolesistektomi profilaktik olarak uygulandı. İTP tanılı olgularda kolelitiasis ve kolesistektomi öyküsüne rastlanmadı. Toplam 25 olguda aksesuar dalak tespit edildi ve çıkarıldı. Tüm hastalık gruplarında preoperatif ve postoperatif 1. yıl hemoglobin ve trombosit değerlerinde anlamlı düzeyde artış görüldü. İzlemde 2 olguda yara yeri enfeksiyonu, 1 olguda splenektomi lojunda hematom ve 1 olguda kolesistektomi lojunda koleksiyon gelişti. Splenektomi sonrası 2 olguda yatış gerektiren enfeksiyon saptandı. Hiçbir olguda splenektomi sonrası sepsis izlenmedi. Splenektomiden 1,5 yıl sonra ileum ve çekumda perforasyon saptanan hemofagositik hastalık tanılı bir olgu kaybedildi. Sonuç: Splenektomi hemolitik hastalıklarda hemoliz bulgularını ve transfüzyon ihtiyacını azaltmak amacıyla uygulanan güvenilir ve komplikasyon oranı düşük bir cerrahi seçenektir. Olgularda kolelitiasis varlığında veya profilaktik olarak eş zamanlı kolesistektomi de yapılabilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemolitik hastalık, splenektomi, kolesistektomi

Anemi-hemolitikKan transfüzyonu
Oğuzhan Uzaslan
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda dinamik böbrek sintigrafisi ile eş zamanlı yapılan seri ultrasonografinin üriner obstrüksiyon tanısına katkısı

Amaç: Tek taraflı hidronefroz (HN) nedeniyle dinamik böbrek sintigrafisi (DBS) yapılan hastalarda eş zamanlı dinamik ultrasonografi (DUSG) kullanarak obstrüktif hidronefroz tanısında DUSG'nin tanısal etkinliğini değerlendirmektir. Bu kapsamda, dinamik ultrasonografi verileri ve dinamik böbrek sintigrafisi bulguları karşılaştırılıp daha sonra bu verileri klinik izlem sonuçları ile kıyaslayarak daha doğru bir obstrüksiyon tanısı konulması hedeflenmiştir. Hastalar ve Yöntem: Haziran 2022 - Ağustos 2024 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Nefroüroloji Konseyi'nde dinamik böbrek sintigrafisi kararı alınan tek taraflı HN tanılı 35 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar cinsiyet, doğum öncesi tanı, doğum haftası, başvuru yaşı, belirli bir protokole göre dinamik böbrek sintigrafisi ile eş zamanlı olarak yapılan ultrasonografi bulguları ve dinamik böbrek sintigrafisi verileri ileriye dönük olarak toplanmıştır. Her iki yöntemin bulguları detaylı olarak incelenmiş ve hasta bazında karşılaştırılmıştır. Bu veriler daha sonra hastaların klinik sonuçları ile birlikte değerlendirilmiştir. Bulgular: Otuz beş hastadan 30'unun (% 85) doğum öncesi tanısı vardı ve bu tanıları USG ile konulmuştu. Hastaların 33'ü zamanında doğmuş, 2'si (%5,7) ise zamanından önce doğmuştu (30-32 GH). Hastaların ilk başvuru yaşı ortalama 33 ay (0-132 ay) idi ve hepsi erkek cinsiyetteydi. HN'lu böbrek sol tarafta olan 29 hasta (%82,8) ve sağ tarafta olan 6 hasta (%17,2) mevcuttu. On dokuz hastada dinamik böbrek sintigrafisi sonucu diüretik yanıtlı olarak gelmiştir, 10 hastada diüretik yanıtsız ve kalan 6 hastada da diüretiğe kısmi yanıt şeklinde sonuçlanmıştır. Hastalardan 4'ünde dinamik ultrasonografi bulgularında hidronefroz olmasına rağmen dinamik böbrek sintigrafisinde diüretik verilmeden boşalım görüldü. Geri kalan 31 hastada diüretik sonrası t½ değerleri incelendi. Diüretik yanıtsız olan hasta grubunda t½ > 20 dakika, diüretik yanıtlı olan grupta ortalama 7,3 dk (3-8 dk), diüretiğe kısmi yanıt olanlarda 14,2 dk (12-20 dk) idi. Dinamik ultrasonografi bulguları değerlendirildiğinde; 17 hastanın hidronefrozları USG 4'te devam etmektedir. Geri kalan 18 hastanın böbrek pelvis ön-arka çapları USG 1'deki değerine veya daha az bir değere dönmüştür. USG 4'te böbrek pelvis ön-arka çapları USG 1 değerine dönmeyen 17 hastanın 4'ü diüretiğe kısmi yanıtlı ve 6'sı diüretik yanıtsızdır. Yedi hastanın ise diüretik yanıtlı olmasına rağmen USG 4'te hidronefroz değerleri, USG 1'den daha yüksektir. USG 4'te hidronefrozları başlangıç değerine veya başlangıç değerinden daha düşük değerlere dönen 18 hastanın 2'si diüretiğe kısmi yanıtlı, 4'ü diüretik yanıtsızdır. Bütün hastalarda USG 3MM böbrek pelvis ön-arka çapları ile USG 4MM böbrek pelvis ön-arka çapları arasındaki azalış yüzdesinde istatiksel olarak anlamlı bir değişim olduğu görüldü. Bu boşalma yüzdesinin diüretik yanıtısız grupta %4,63 olduğu bulundu. Toplamda 20 hasta konservatif olarak izlendi. 15 hastaya girişim endikasyonu konuldu. Bu iki grup karşılaştırıldığında; böbrek pelvis ön-arka çapları izlem grubunda, USG 3'te ortalama olarak belirgin bir artış gösteriyor, ancak USG 4 itibarıyla bu artış bir miktar azalarak başlangıç değerine geri dönmeye meyilli. Girişim endikasyonu alan grupta da USG 3'te daha büyük bir artış görülüyor ve USG 4 itibarıyla bu artışın bir kısmı korunuyor, yani geri dönüş daha sınırlı. Bu sonuçlara göre, USG 4% oranı (boşalma yüzdesi) açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır. Dinamik böbrek sintigrafisi ve dinamik ultrasonografi verileri grafik olarak uyumlu olsa da zamanlamalarının farklı olduğu görüldü. Yani radyofarmasötik yarılanması ile böbrek pelvis ön-arka çaplarının gerilemesi farklı zamanlarda gerçekleşiyor; t½ ile HN ½ aynı anda olmadığı görüldü. Dinamik böbrek sintigrafisi ve dinamik ultrasonografi verileri birlikte değerlendirildiğinde tanıya katkıda bulunacak bir eşik değer bulundu. Cerrahi gruptaki hastaların önemli bir kısmı (%66.67'si) böbrek pelvis ön-arka çapları boşalma yüzdesinin (USG 4%) %20'nin altında azalma göstermiştir. Girişim endikasyonu alan grupta 6 hastaya JJ kateter takıldı, 6 hastaya piyeloplasti yapıldı ve geri kalan 3 hasta girişim işlemi için ameliyat tarihi verildi. Girişim endikasyonu alınan hastaların üreteropelvik bileşke (ÜPB) bulguları arasında; JJ kateter takılan hastalardan birinde ÜPB hipoplazik görünümdeydi, bir hastada ÜPB'de dolum defekti izlendi, bir hastada ÜPB'de açılanma mevcuttu ve geri kalan 3 hastada da ÜPB dar olarak değerlendirildi. Cerrahi yapılan hastalardan birinde ÜPB'de kinkleşme mevcuttu ve buna bağlı obstrüksiyon oluştuğu düşünüldü, bir hastada ÜPB'nin hemen distalinde aberran damar basısı izlendi ve buna ek olarak ÜPB pelvis içerisine doğru invajine görünümdeydi, geri kalan 4 hasta da ÜPB'de dar lümen ve fibrotik görünüm izlendi. İzlenmekte olan bütün hastaların klinik izlem bulguları stabil olup ultrasonografi bulgularında kötüleşme saptanmadı. İzlem grubundaki hastalarımızın 13'ünde (%65) en son kontrol ultrasonografilerinde böbrek pelvis ön-arka çapları <10mm olarak bulunmuştur. DBS ve DUSG verileri klinik sonuçlarla karşılaştırıldığında; her iki yöntem birlikte değerlendirildiğinde obstrüksiyon tanısının daha iyi anlaşılabileceği görüldü. Sonuç: DBS lasix boşalım eğrileri ile DUSG eğrileri %68,5 uyumlu olduğu ancak birebir örtüşmediği belirlendi. Nükleer boşalım ile anatomik dilatasyon gerilemesi zamansal olarak farklı olduğu belirlendi. DUSG hidronefroz gerileme eşik değeri %20; obstrüksiyonu desteklemede uyumlu bulundu. DUSG'de HN gerileme yüzdesi %20 altında olması ile DBS'de obstrüktif patern birlikteliğinin; klinik sonuçları en yüksek doğrulukta öngördüğü belirlendi. DBS'de yarılanma zamanı ile HN gerileme yüzdesi karşılaştırıldığında girişim endikasyonu alan grupta anlamlı negatif ilişki olması, yarılanma zamanı arttıkça HN gerileme yüzdesinin azaldığını, yani daha uzun yarılanma süresine sahip hastaların daha düşük bir azalma oranı sergilediği belirlendi. Sonuç olarak, DUSG ile DBS birlikte değerlendirildiğinde, üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu tanısında daha hassas bir değerlendirme yapılabileceği sonucuna varıldı.

Zeynep Merve Gökbuget
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole özofagus atrezisi olan çocuklarda proksimal ve distal özofagus boyutları ile her iki segment arası mesafenin geciktirilmiş onarım için belirleyiciliğinin incelenmesi

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Ana Bilim Dalında 2000-2018 yıllarında izole özofagus atrezisi (ÖA) nedeni ile takip edilen olgular, proksimal ve distal özofagus arası mesafenin ameliyat yöntemi ve postoperatif komplikasyonlara etkisini değerlendirmek üzere geriye dönük olarak incelenmiştir. Olgulara ait yaş, cinsiyet, doğum haftası, doğum ağırlığı, ek anomali varlığı gibi demografik veriler hastane kayıt sisteminden elde edilmiştir. Geliştirilen ölçüm yöntemi ile üst ve alt poş uzunlukları ve poşlar arası mesafeler ölçülmüştür. Olgular cerrahi onarım yöntemine göre geciktirilmiş primer onarım (GPO) ve özofagus replasmanı (ÖR) olmak üzere iki gruba ayrılmış, elde edilen ölçümler her iki grup arasında karşılaştırılmıştır. Bilgilerine ulaşılan 14 olgunun yaş ortalaması 4,1±1,9 (1-9 yıl) yıl olup, 6'si (%42,9) kız, 8'i (%57,1) erkektir. GPO ve ÖR grupları arasında yaş, anne yaşı, doğum haftası ve doğum kilosu açısından anlamlı fark görülmemiştir (p>0,05). GPO ile ÖR yapılan hastaların ölçümleri karşılaştırıldığında her iki grup arasında, alt ve üst poş uzunlukları arasında anlamlı fark bulunmazken, poşlar arası mesafenin ÖR grubunda (ortanca; 50 mm, min:29,4- maks: 83,6 ) GPO'ya (ortanca; 18.8 mm, min:3,4 maks: 34,5) göre anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p<0.05). Anastomoz darlığı olan ve olmayan olgular arasında ölçümler açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak, ÖR yapılan olgularda hem üst hem de alt poş ölçümleri GPO yapılan olgulara göre daha kısa olsa da, her iki poş uzunluğunun cerrahi yöntem seçiminde belirleyici olmadığı gösterilmiştir. Cerrahi yöntem seçiminde poşlar arası mesafe önemli olmakla birlikte hangi mesafe uzunluğunun cerrahi yöntem seçiminde yol gösterici olduğu ortaya koymak üzere daha geniş hasta serilerine gereksinim vardır.

Retrospektif çalışmalarTrakeoözofageal fistülÇocuklar+2
Bilge Gördü
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner sistem anomalisi bulunan çocuklarda asemptomatik bakteriüri tedavisinin antibiyotik direnci ve semptomatik bakteriüri gelişimine etkisi

ÖZET Nurullayev E. Üriner Sistem Anomalisi Bulunan Çocuklarda Asemptomatik Bakteriüri Tedavisinin Antibiyotik Direnci ve Semptomatik Bakteriüri Gelişimine Etkisi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Uzmanlık Tezi, Ankara, 2020. Asemptomatik bakteriüri (ABÜ) üriner sistem anomalisi bulunan çocuklarda sık rastlanan ve yanlış antibiyotik kullanımına neden olan bir bulgudur. Bu çalışmada, üriner sistem anomalisi bulunan ve ABÜ saptanan çocuklarda antibiyotik tedavisinin etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Merkezimizde 2016 yılında ABÜ saptanan ve üriner sistem anomalisi bulunan çocukların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir. Yaş ortancası 71 ay (28 ay-114 ay) olan, 32 erkek (%82,1) ve 7 kız (%17,9) olguda 92 ABÜ saptanmıştır. Üriner sistem anomalileri; nörojenik mesane (n=14), hipospadias (n=12), vezikoüreteral reflü (n=11), üreteropelvik darlık (n=5), mesane ekstrofisi (n=3), ürogenital sinüs anomalisi (n=2) ve posterior üretral valvdir (n=1). Kültürler, kateterle mesaneden alınan idrar (n= 69) ve temiz orta akım idrardan (n=23) elde edilmiştir. En sık izole edilen mikroorganizmalar Escherichia coli, Enterococcus fecalis ve Klebsiella pneumoniadır. ABÜ saptanan 92 üremenin 61'ine antibiyotik tedavisi verildiği ve kontrol kültürlerde saptanan 39 üremenin 21'inde daha önceki kültürlerde saptanmamış yeni bir bakteri izole edildiği, 16'sında ise daha önceki ABÜde üreyen bakteriye yeni antibiyotik direnci geliştiği gözlenmiştir. ABÜ nedeniyle antibiyotik alan iki olguda tedavi sırasında semptomatik idrar yolu enfeksiyonu gelişmiştir. Antibiyotik tedavisi verilmeyen 31 üremenin kontrolünde saptanan 23 ABÜde ise daha önceki kültürlerde saptanmamış yeni bir bakteri türü izole edilmediği ve daha önceki ABÜde üreyen bakteriye yeni antibiyotik direnci gelişmediği görülmüştür. Üriner sistem anomalisi bulunan çocuklarda ABÜnün antibiyotikle tedavisi, antibiyotik direnci gelişimine ve yeni bakteri türlerinin dahil olduğu ABÜye neden olmaktadır. Bu karmaşaların önlenebilmesi için akılcı antibiyotik kullanımı konusunda farkındalık kazandırılması gereklidir. Anahtar Kelimeler: üriner sistem anomalisi, asemptomatik bakteriüri, antibiotik direnci

Elnur Nurullayev
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı adrenokortikal tümörlerinde PD-L1'in prognostik rolünün araştırılması

İleri evre adrenokortikal karsinomlarda (AKK) prognoz kötüdür ve mevcut tümör belirteçleri kötü prognozu tahmin etmek için yeterli değildir. PD-1/PD-L1 (Programlanmış Ölüm/Ligand) yolağı, birçok solid tümörün prognozunu belirleyen ve immünoterapinin hedefini oluşturan bir bağışıklık kontrol noktasıdır. Bu çalışma, çocukluk çağı AKK'lerde PD-L1 ekspresyonunun, prognoz üzerindeki etkisini belirlemeyi amaçlamıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2000-2020 yılları arasında adrenokortikal tümör (AKT) tanısı almış hastaların verileri, geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların klinik bulguları, ameliyat öncesi/sonrası yönetimleri ve sağ kalım sonuçları çalışmaya dahil edildi. Patoloji örnekleri primer tümörden, metastazlardan ve rekürren kitlelerden elde edilen dokulardan seçildi. PD-L1'in immünohistokimyasal değerlendirilmesi ve Wieneke skorlama sistemi ile malignite sınıflaması yapıldı. Bu sınıflamaya göre hastalar benign, intermediate ve malign olarak üç ayrı katerogiye ayrıldı. PD-L1 pozitifliği için %3 pozitif boyanma anlamlı kabul edildi. Adrenokortikal tümör tanısı alan 24 hastanın ortanca yaşı 5,9 yıl ve erkek/kız oranı 11/13 idi. On üç hasta AKK ve 11 hasta adrenokortikal adenom (AKA) tanısı aldı. Wieneke skorlama sistemine göre malign kategoride olan 12 hastadan birinin primer tümöründe ve akciğer metastazında PD-L1 pozitifliği (%5) saptandı. Benign kategorideki bir AKA'nın ve malign kategorideki bir AKK'nin primer tümörü, PD-L1 için %3 pozitifliğe sahipti. Benign kategorideki sekiz hasta ve malign kategorideki dokuz hasta PD-L1 için <%3 pozitifliğe sahipti. Bu çalışmada PD-L1 pozitifliği ile prognoz arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Öte yandan, bir hastanın primer ve metastatik tümöründe PD-L1 pozitifliği, immün kontrol noktası blokajı ile olası bir tedavi için umut verici olabilir. Daha büyük hasta gruplarını inceleyen çok merkezli çalışmalar, immün kontrol noktalarının önemini anlamada ve çocukluk çağı AKT'lerde sağ kalımı arttıırmada yardımcı olacaktır.

Gül Özyüksel
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatoblastom tedavisinde ve prognozunda radyolojik ve histopatolojik ipuçları

Amaç: Wnt/Beta-katenin sinyal iletim yolu, karaciğer gelişimi ve rejenerasyonunda önemli görevlere sahip bir yolaktır. Bu yolakta meydana gelen anormal bir aktivasyonun hepatoblastom gelişimine neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada hakkında sınırlı sayıda çalışma olan, beta-katenin proteininin hücre içi ekspresyon özelliklerine göre hepatoblastom hastalarının prognozunu belirlemedeki yerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Mayıs 2004-Kasım 2018 yılları arasında kliniğimizde hepatoblastom nedeni ile opere edilen olguların demografik özellikleri, PRETEXT evreleri, risk sınıflamaları, radyolojik özellikleri, histopatolojik özellikleri, adjuvan-neoadjuvan kemoterapi (KT) protokolleri, KT yanıtları, nüks ve sağ kalım oranları geriye dönük olarak değerlendirildi. Radyolojik görüntülerine ulaşılan olgular radyolog tarafından vasküler tümör tutulumu açısından tekrar değerlendirildi. Olgular beta-katenin proteininin sitoplazmik ya da nükleer ekspresyonuna göre iki gruba ayrıldı. Bulgular iki grup arasında karşılaştırmalı olarak Fisher-Exact testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. p değeri <0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma süresi içerisinde kliniğimize yönlendirilen toplam 41 hasta mevcuttu. Olgulardan dördü dosya kayıtlarına ulaşılamadığı için çalışma dışı bırakıldı. Kalan 37 (E/K: 22/15) olgunun dördünde beta-katenin ekspresyonu negatif, üçünde beta-katenin özellikleri belirtilmemişti. 2 olgu KT toksisitesi nedeni ile tedavi sırasında kaybedildi. On altı hastada sitoplazmik, 12'sinde ise nükleer beta-katenin pozitifliği saptanan toplam 28 olgu değerlendirmeye dahil edildi. Grupların PRETEXT evreleri, risk grupları, KT yanıtları, cerrahi özellikleri, nüks ve sağkalım oranları aşağıdaki tabloda özetlenmiştir. Beta-katenin Sitoplazmik (n) Nükleer (n) p Ortanca yaş (ay) 18 ay (+/-) 16 ay (+/-) PRETEXT (n:28) 1 0 1 2 4 5 3 7 5 4 5 1 Hepatik Ven Tutulumu (n:26) 0.016 V+ 11/14 3/12 V- 3/14 9/12 Portal Ven Involvement (n:26) 0.45 P+ 6 4 P- 8 8 Risk sınıflaması (n:28) >0.05 Standart 1 4 Yüksek 15 8 Kemoterapi yanıtı (n:27) 0.0046 KT yok 2/15 4/12 ≥%50 4/15 8/12 <%50 9/15 0/12 Transplantasyon (n:8/28) 7/16 1/12 0.035 Sonuç: Çalışmamızda, sitoplazmik beta-katenin ekspresyon özelliklerine sahip olguların daha yüksek oranda hepatik ven tutulumu gösterdiği, daha düşük KT yanıtına sahip olduğu ve geniş cerrahi rezeksiyon ve nakil ihtiyacı olduğu görülmüştür. Bu sonuç literatürde sitoplazmik beta-katenin ekspresyonunun prognoza etkisinin gösterildiği ilk çalışmadır.

Karaciğer hastalıklarıKaraciğer neoplazmlarıKatenin+2
Ülgen Çeltik
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ve adölesan over patolojilerinde uzun dönem cerrahi sonuçlarımızın değerlendirilmesi

Cerrahi müdahale çocukluk çağı çok çeşitli over ve adneks patolojilerinde sıklıkla gerekmektedir. Çocukluk çağının diğer cerrahi hastalıklarına göre daha nadir görülmekle birlikte over ve adneks sorunlarının büyük kısmı cerrahi müdahaleye gerek duymaktadır. Bu araştırmanın amacı, çocuk ve adölesanlarda over patolojlerinde uygulanan cerrahi tekniklerin uzun dönem sonuçlarının araştırılmasıdır. Araştırmaya Mayıs 1995-Mayıs 2015 tarihleri arasında kliniğimizde adneks patolojisi nedeniyle ameliyat edilmiş 240 hasta edilmiştir. Hastaların; şikayetleri, yaşları, cinsiyetleri, semptomları, preoperatif laboratuvar sonuçları görüntüleme tetkikleri, yapılan operasyonlar, postoperatif hastane kayıtları incelenmiştir. Çalışmamızın ikinci aşamasında ise ulaşılabilen hastalara telefon viziti yapılarak klinik şikayet, medeni durum, gebelik öyküsü, menstrüel özellikler, oral kontraseptif kullanımı, ek operasyon geçirme öyküleri sorgulanmıştır. Ek olarak son bir yıl içerisinde kan hormon tetkiki ve/veya pelvik USG yapılmış hastaların sonuçları kaydedilmiştir. Hastaların operasyon sırasındaki yaş ortalaması 13,8±3,4 olarak saptanmıştır. Olguların %58'i kliniğimize acil şikayetler nedeniyle başvurmuş, %42'si ise elektif şartlarda ameliyat olmuşlardır. Olguların %87,9'u kliniğimizde tek operasyon geçirmiş iken %10,4'ü iki, %1,6'sı ise üç operasyon geçirmiştir. Over kitlesi nedeniyle yapılan operasyon sayısı 85, over torsiyonu nedeniyle yapılan operasyon sayısı 66, over kisti nedeniyle yapılan operasyon sayısı 102 olarak saptanmıştır. Olguların %79,6'sına (n=191) ulaşıldı. 3 olgu izlem sürecinde kaybedilmiş, 3 olguya bilateral ooferektomi uygulanmıştı. Kalan 185 olgunun sorgulanma sırasındaki yaş ortalaması 21,5±5,8 [ortanca yaş: 20,9 (4,0-36,3)], ortama izlem süresi ise 7,6 ± 5,1 yıl [ortanca izlem süresi: 6,2 (2,1-22,3) yıl] olarak saptandı. 11 olgu sorgulanma sırasında premenarşiyal dönemdeydi. Premenarşiyal dönemdeki olguların sorgulanma sırasında ortanca yaşı 11 (4,0-13,4) yaş olarak saptandı. Çalışmamızdaki olguları over koruyucu cerrahi ve tek taraflı ooferektomi olanlar olarak iki gruba ayırıp değerlendirdiğimizde, menarş yaşları arasında anlamlı farklılık olmasa da, metroraji, dismenore ve oligomenore şikayetleri over koruyucu cerrahi grubunda istatistiksel olarak anlamlı fazla olduğu saptanmıştır. Over torsiyonlarının hiç birinde altta yatan malignite saptanmamıştır. En sık altta yatan neden premenarşiyal olgularda over kistleri iken (%45,4), postmenarşiyal olgularda torsiyonlar en sık altta yatan bir lezyon olmadan gerçekleşmiştir (%36,4). Over torsiyonlarında fiksasyon uygulanan ve uygulanmayan olgular arasında gebelik başarısı açısından farklılık saptanmamıştır. Over kistlerinde olguları iki grup halinde değerlendirdiğimizde serimizdeki olguların %63,2'sine unroofing uygulanmıştır. İki grup arasında, ipsilateral nüks ve asenkron kontralateral kist oranlarında, menstrüel özellikler, başarılı gebelik oranları ve kan hormon profilleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Over kitlelerinde olguların %72,2'sine over koruyucu cerrahi uygulanmıştı. 72 benign ovaryan kitlenin 39'unu (%54,2) matür kistik teratomlar oluşturmaktaydı. MKT'larda asenkron metakron kitle %5,1, ipsilateral nüks kitle %5,1 oranlarında saptandı. 13 müsinöz kistadenom tanılı olgunun 3'ünde (%23,1) ipsilateral nüks kitle saptanmıştır. Malign over kitlelerinin %76,9'unu malign germ hücreli over tümörleri oluşturmakta olduğu saptandı. Serimizde over kitlelerinde olguların menstrüel özelliklerine bakıldığında metroraji ve dismenore şikayetlerinin over koruyucu cerrahi grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Olguların gebelik öyküleri ve kan hormon değerlerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Matür kistik teratom olgularında over koruyucu cerrahi ve ooferektomi arasında ipsilateral nüks ve asenkron metakron teratom oranlarında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Tüm olguları eksplorasyon şekline göre iki grup halinde değerlendirdiğimizde laparoskopi grubunda laparotomiye göre dismenore şikayeti anlamlı olarak fazla bulunmuştur. Olguların kan hormon değerleri, prematür ovaryan yetmezlik oranı ve gebelik öyküleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Sonuç olarak; ooferektomi uygulanan olguların ovaryan fonksiyonlarında ve fertilitelerinde etkilenme olmadığı, over torsiyonlarında, detorsiyon uygulanan olguların ovulasyon sorunlarının ooferektomi grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak fazla olduğu, detorsiyon ile fiksasyon uygulanan olgularda, fiksasyon yapılmayan gruba göre fertilitelerinde anlamlı farklılık bulunmadığı, torsiyon nedeniyle ooferektomi uygulanan olgularda kontralateral torsiyon riski oransal olarak yüksek olmasına rağmen detorsiyon grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklı olmadığı, over torsiyonlarında altta yatan neden olarak malignite saptanma olasılığının düşük olduğu, kistlerde uygulanan cerrahi tekniğin ovulasyon sorunlarını etkilemediği, kistlerde uygulanan cerrahi tekniğin rekürrensi etkilemediği, kistlerde uygulanan cerrahi tekniğin fertiliteyi etkilemediği, ovaryan kitlelerde uygulanan ooferektomi ve over koruyucu cerrahi arasında fertilite açısından anlamlı farklılık bulunmadığı, matür kistik teratom nedeniyle ooferektomi uygulanan olgularda kontralateral benzer kitle olasılığının over koruyucu cerrahi grubuna göre daha yüksek olmadığı, laparoskopi ve laparotomi uygulanan olguların fertilitelerinde anlamlı farklılık bulunmadığı saptanmıştır.

Adneks hastalıklarCerrahiErgenler+5
Bade Toker Kurtmen
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distal hipospadiaslı hastalarda 10 yıllık deneyimimiz

Amaç: Hipospadias aşağıdaki 3 anomalinin herhangi birinin veya hepsinin kombinasyonu ile izlenebilir: 1- üretral meatusun olması gerektiği yerden daha proksimalde olması 2- penil eğrilik (kordi) ve 3- ventral sünnet derisi eksikliği. Yaklaşık %70 olguda üretral meatus penis şaftının distalinde yerleşmektedir. Hipospadiasın distal formunda erkek çocuklarda kozmetik ve psikososyal problemler daha sık izlenmektedir. Hipospadias hastalığının tedavisi yalnızca cerrahidir. Bu cerrahide temel esas iyi bir kozmetik ve işlevsel sonuç elde etmektir. Bu nedenle yayınlarda 300'den fazla cerrahi teknik önerilmesine rağmen en iyi teknik konusunda genel bir kanıya varılamamıştır. Bu çalışmamızda geriye dönük olarak hastalarımızın klinik sonuçları değerlendirildi. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 2011 – 2021 yılları arasında distal hipospadias tanısıyla düzeltici ameliyat uygulanan 113 hasta dahil edildi. Hastaların ameliyat öncesi hipospadias anomalisinin derecesi, ameliyat yaşı, uygulanan cerrahi teknik, cerrahi teknik aşamaları, kullanılan üretral kateter tipi ve boyutu, ameliyat sonrası takip süreleri, ameliyat sonrası üretrokutanöz fistül, meatal darlık, divertikül, tekrar ameliyat olma gibi komplikasyonları geriye dönük şekilde incelendi. Bulgular: 113 hastalık seride 4 üretrokutanöz fistül (3,5%) ve 6 meatal stenoz (5,3%) izlenmiştir. Hastaların büyük çoğunluğunda minimal invaziv yöntemle modifiye Snodgrass yöntemi uygulanmıştır. Sonuç: Minimal invaziv yöntemle yapılan modifiye Snodgrass yöntemi gerek orijinal ve literatürde belirtilen modifiye Snodgrass yöntemlerine kıyasla tatminkar sonuç vermektedir. Anahtar kelimeler: Distal hipospadias, Üretrokutanöz fistül, Minimal invaziv yöntem.

HipospadiasMinimal invaziv cerrahi işlemlerPenis+4
Bakhtıyar Mehtı
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipospadias cerrahisi uygulanan hastaların retrospektif değerlendirmesi

Hipospadias, eksternal üretral meanın glans penisin ucunda olması gereken yerden daha proksimale ve penisin ventral yüzüne açıldığı konjenital bir anomalidir. 250-300 doğumda bir gözlenir, en sık distal yerleşimlidir ve tedavisi cerrahidir. Hipospadias cerrahisinin amacı, hem fonksiyonel hem kozmetik olarak normal bir penis elde etmektir. Bu amaçla birbirinin modifikasyonu olan yüzlerce farklı teknik tanımlanmıştır. Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Mart 2013 ile Aralık 2020 tarihleri arasında hipospadias tanısıyla takip ve tedavi edilen 285 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların yaşı, üretral mea lokalizasyonu, tedavide kullanılan cerrahi yöntem, üretral kateterizasyon süresi ve ameliyat sonrası oluşan komplikasyonlar kaydedildi. Toplam 285 hasta uygulanan ameliyat tekniğine göre Grup I (n=86, %30.1) MAGPI yöntemi uygulanmış olan, Grup II (n=199, %69.8) TIPU yöntemi uygulanmış olan hastalar şeklinde iki gruba ayrıldı. Üretrokutanöz fistül riskini azaltabilmek amacı ile TIPU yöntemi uygulanan hastaların tamamına tek tabaka Dartos flebi uygulandı. Distal hipospadias tedavisinde MAGPI ve Mathieu, temel yöntemler olarak uzun yıllar kullanılmıştır. TIPU, uygulaması kolay ve üretral meanın lokalizasyonuna bakılmaksızın tercih edilebilecek bir yöntemdir. Fistül oluşumunun önlenmesinde yeni üretra ile cilt arasına koyulan bir bariyer tabaka fistül oranını anlamlı şekilde düşürür. Prepusiyel Dartos flebi vaskülarizasyonun zengin olması nedeni ile iyi bir tercihtir.

CerrahiFistülHipospadias+2
Ayça Töre Başer
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total parenteral nütrisyon uygulamasının vasküler endotel üzerinde hasar yapıcı etkisinin deneysel olarak araştırılması

10. ÖZETTotal parenteral nütrisyon (TPN) gastrointestinal sistemin kullanılamadı ı durumlardahayati fonksiyonların devamı için gerekli olan su, protein, karbonhidrat, lipid, elektrolit,vitamin ve eser element gibi substratların periferik veya santral venöz kompartmana verildi ibir tekniktir. TPN'un yaygın kullanımı ile konjenital ve akkiz hastalıklarda uygulanan cerrahii lemler sonucunda mortalite önemli ölçüde azalmı tır.Di er taraftan TPN uygulaması sırasında geli en komplikasyonlar önemli bir mortalitenedeni olarak ortaya çıkmı tır. Hepatobilier disfonksiyon ve sepsis, üzerinde en fazla durulanve pek çok ara tırma yapılan en önemli komplikasyonlardır.TPN uygulaması sırasında geli en sepsisin etyopatogenezi hala tam olarakaydınlatılamamı tır. Bu konuda yapılan ara tırmalarda solüsyonların verildi i kateterler veverilen solüsyon veya emülsiyonların sepsis geli iminden sorumlu tutulmu tur. Sorumlututulan di er bir neden de TPN uygulaması sırasında geli en vasküler endotel hücrelerindekihasardır.Biz yaptı ımız bu deneysel çalı mada TPN uygulaması sırasında geli en sepsisteanahtar rolü oynadı ı için vasküler endotel hücre hasarını ara tırmayı planladık.Çalı mada toplam 50 adet tav an 5 gruba ayrıldı. Her grupta 10 tav an vardı. lk 4gruba internal juguler ven yoluyla ?cut-down? yöntemiyle santral venöz kateter takıldı.Birinci gruptaki 10 tav ana 10 gün süresince lipidli TPN verilirken, ikinci gruba 10 günsüresince lipidsiz TPN verildi. Üçüncü gruba sadece serum fizyolojik verildi. Dördüncü grubaise herhangi bir tedavi verilmeksizin, santral kateter ile 10 gün takip edildi. Be inci grup isekontrol grubunu olu turdu.On günlük deney süresinin sonunda tüm tav anlardan karaci er, böbrek ve vena kavainferior doku örnekleri alındı ve tav anlar sakrifiye edildi.58Alınan doku örneklerinde vasküler endotelial hücre hasarının göstergesi olan VCAM-1 ekspresyonu immünohistokimyasal yöntemlerle incelenerek histopatolojik de erlendirmeyapıldı. statistiksel olarak kar ıla tırma ANOVA testi ve LSD testi ile yapıldı.Tüm sonuçlar de erlendirildi inde TPN uygulamasının, karaci er ve böbrekteki küçükçaplı venlerin ve vena kava inferiorun endotel hücrelerinde hasara neden oldu u ve bu hasarınTPN'nin içeri inden kaynaklandı ını ve solüsyonlardaki lipidin bu hasarı istatistiksel olarakanlamlı olmasada azalttı ını saptadık.Sonuç olarak, TPN uygulaması sırasında geli en sepsis komplikasyonunda anahtar roloynayan vasküler endotelyal hücre hasarının TPN içeri indeki solüsyonlardankaynaklandı ını ve bu hasarın parenteral lipidler ile azaltılabilece ini dü ünmekteyiz.59

Kubilay Gürünlüoğlu
İnönü University
2007
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroziv özofagus yanıklarında resveratrolün inflamasyon ve striktür oluşumu üzerine etkilerinin deneysel olarak araştırılması

The purpose of medical treatment in the caustic esophageal burns (CEB) is to decrease inflammatory reaction and to prevent stricture formation. Resveratrol have got antiinfiammatory and antifibrotic properties. The aim of the study was investigated the effects of resveratrol antiinfiammatory and suppressing stricture formation in experimental CEB.Fourty-two male Wistar albino rats were divided into five groups as follows Control group, caustic group 4 and 28 group (esophageal burns were created), resveratrol 4 and 28 group (esophageal burns were created and resveratrol were given). CEB were produced by the method of Gehanno and Guedon as modified by Liu and Richardson, 25 % NaOH were used for burns. Animals were sacrificed on the 4th and 28th days for biochemical and histopathologic examination. Mean malondialdehyde and nitric oxide assays of the caustic groups were significantly higher than in the resveratrol groups (p<0,05). GSH assay on the resveratrol groups were significantly higher than in the caustic groups (p<0,05). Histologically, edema, inflammation and necrosis in resveratrol 4 group were significantly lower than in the caustic 4 groups (p<0,05). Submucosal and muscular collagen accumulation in the resveratrol 28 group were significantly lower than in the caustic 28 groups (p<0,05).We conclude that resveratrol decreased both the inflamatory reaction and the stricture formation. Further studies are necessery for potential therapeutic use of resveratrol in CEB.

Cesim İrşi
İnönü University
2007
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çevresel sigara dumanının 7-10 yaş grubu çocuklarda testis fonksiyonlarına etkisi

Amaç: Pasif içicilik olarak tanımlanan çevresel sigara dumanına maruz kalma sık karşılaşılan bir durumdur. Pasif sigara içicisi olan çocukların serumlarında oksidatif stres ürünlerinin ve idrarlarında, sigaraya maruz kaldıklarının bir göstergesi olan kotinin düzeylerinin artmış olduğu gösterilmiştir. Çocuklarda, pasif sigara içiminin testis fonksiyonlarını nasıl etkilediği bilinmemektedir. Bu çalışma ile pasif sigara içicisi durumunda olan 7?10 yaş grubu çocuklarda çevresel sigara dumanının testis fonksiyonları üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ilköğretim okullarında okuyan, 7-10 yaş grubunda ek bir sağlık problemi olmayan erkek çocuklar dahil edildi. Pasif sigara içicisi durumunda olan (Pİ) 50 olgu ve olmayan (K) 50 olgu anket çalışmasıyla belirlendi. Belirlenen olguların serumlarından kotinin düzeyleri ile testis fonksiyonunun biyokimyasal göstergeleri olan testosteron, inhibin-B, anti-müllerian hormon (AMH) ile beraber FSH, LH düzeyleri çalışıldı.Bulgular: Pİ grubunda serum kotinin düzeyleri K grubuna göre belirgin artmış bulundu (p<0,05). Testosteron, inhibin-B, FSH, LH düzeyleri K grubunda Pİ grubuna göre belirgin olarak yüksek bulunurken; bu yaş grubunda testosteron ile ters orantılı hareket eden AMH seviyelerinin K grubunda Pİ grubuna göre düşük olduğu saptandı (p<0,05).Sonuç: Çocuk testisi, yetişkin yaşa kadar gelişimini sürdüren bir organdır. Elde ettiğimiz sonuçlar çevresel sigara dumanının testislerde fonksiyon bozukluğuna yol açtığını göstermektedir. Bunun da erişkin yaşlarda ortaya çıkabilecek infertiltenin nedenlerinden olabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Testis, sigara, çevresel sigara dumanı, kotinin, inhibin B, anti-Müllerian hormon, testosteron, FSH, LH.

Erkan Taş
İnönü University
2008
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kolon anastomoz modelinde, Ghrelinin anastomoz iyileşmesine etkisi

Amaç: Ghrelin gastrointestinal sistem tarafından üretilen, santral etki ile yeme davranışı ve vücut ağırlığının düzenlenmesinde görev alan büyüme hormonu (GH), salınımı, beslenme, gastrik asit sekresyonu, gastrik motilite ve hücre proliferasyonu gibi birçok farklı sistemi etkileyen peptid yapıda bir hormondur.Barsak anastomozları gastrointestinal cerrahinin temel girişimlerindendir. Bu çalışmada ghrelinin deneysel kolon anastomozu iyileşmesi üzerine etkisinin olup olmadığını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada ağırlığı 200?250 gr arasında değişen 30 adet Wistar Albino sıçan kullanıldı. Grup 1; Sham grubunda laparatomi, Grup 2; Kontrol grubunda laparatomi+kolon anastomozu+ intraperitoneal SF, Grup 3; Ghrelin grubunda laparatomi+kolon anastomozu+ Ghrelin (10ng/kg/gün/İP) uygulandı (n=10). Ratlar 7. gün sakrifiye edilerek anastomoz patlama basınçları ölçüldü. Anastomoz hattında doku hidroksiprolin düzeyi ölçüldü. Histopatolojik olarak inflamatuar hücre infiltrasyonu, fibroblast yoğunluğu, kollojen miktarı ve neovaskülarizasyon değerlendirildi.Bulgular: Ghrelin grubunda anastomoz patlama basınçları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (168,29±20,8, 117,86±46, p<0.05). Hidroksiprolin kontenti ile fibroblast yoğunluğu, kollojen miktarı ve neovaskülarizasyon açısından Ghrelin grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmazken, inflamatuar hücre infiltrasyonunun ghrelin grubunda az olduğu saptandı (p<0,05)Sonuç: Ghrelin deneysel kolon anastomozlarının iyileşmesi üzerinde olumlu etki göstermiştir. Bu etkisinin mekanizmalarının aydınlatılması ve insanda kullanılabilirliğine yönelik ileri çalışmaların ardından klinikte kullanımı mümkün olabilir.

FibroblastlarHidroksiprolinKolajen+2
Rauf Tuğrul Aksoy
İnönü University
2009
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yapay zeka algoritmaları ile doğumsal hidronefrozda cerrahi gerektirecek olguları öngörme modeli oluşturma

Doğumsal hidronefroz antenatal dönemde en sık rastlanan üriner sistem patolojisi olup postnatal dönemde yakın izlem gerektirmektedir. Bu çalışmada Yapay Zeka (YZ) algoritmaları kullanılarak, üst üriner sistem ve alt üriner sistem cerrahisi geçiren olguların, ameliyat gerekliliğinin tahminine yönelik makine öğrenme yönteminin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Haziran 2010 ile Ocak 2021 tarihleri arasında üreteropelvik bileşke darlığı nedeniyle pyeloplasti uygulanan (Grup 1) 129, alt üriner sistem patolojileri nedeniyle cerrahi müdahale uygulanan (Grup 2) 271 ve hidronefroz nedeniyle cerrahi müdahale olmaksızın takip edilen (Grup 3) 96 olguya ait veriler retrospektif olarak toplandı. Hastaların demografik özellikleri, klinik bulguları, radyolojik ve sintigrafik incelemeleriyle ilgili veriler değerlendirildi. Üst üriner sistemde ameliyat gerekliliğinin tahmin edilmesi için grup 1 ile grup 3, alt üriner sistem için ise grup 2 ile grup 3 karşılaştırılacak şekilde iki ayrı tahminleme seti oluşturuldu. Makine Öğrenme Yöntemi (MÖY) kullanılarak üst ve alt üriner sistemde cerrahi gerektirecek olguların öngörülmesi amaçlandı. Sonuçlara göre MÖY'nin Random Forest Classifier algoritmasının, üst üriner sistem patolojilerinde %97.83, alt üriner sistem patolojilerinde %92.11 doğruluk oranları ile cerrahi gerektirecek hastaların başarı ile tahmin edilmesinde en uygun algoritma olduğu bulundu. Gelecekte yapılacak yeni YZ çalışmalarında, klinik ve diğer değerlendirme kriterleri dahil edilerek ve veri seti büyütülerek, cerrahi gerektirecek olguların tahmininde ve bu temelde planlanacak benzeri çalışmalarda, daha güçlü ve güvenilir doğruluk oranları ile öngörünün yapılmasının mümkün olacağı düşünüldü.

AlgoritmalarCerrahi-ürolojikHidronefroz+3
Tehran Abbasov
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pektus ekskavatumlu hastalarda uygulanan vakum tedavisi sürecinin 3 boyutlu tarayıcı ile değerlendirilmesi

Pektus ekskavatum çocuklarda en sık görülen göğüs duvarı malformasyonu olup, yaklaşık 300 doğumda bir izlenir. PAAG ve CT tanıyı desteklemek için kullanılan geleneksel radyolojik yöntemlerdir. Bu çalışmada amaç tanıya yönelik modern teknolojileri kullanarak radyolojik yöntemlerin hastaya olan iyonlaştırıcı etkisinden kaçınmaktır. Çalışmaya 2022-2023 yılları döneminde Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Polikliniğinde görülen PE tanılı 30 hasta dahil edildi. PE tanısı almış hastaların deformite ölçümleri manuel olarak alındı. Ardından dijital video kamera ile deformitenin farklı açılardan görüntüleri alındı. İzole bir gövde modeli oluşturmak için optik görüntüler x yazılımı ile işlendi. Meshroom yazılımı, Blender ve Cura programları aracılığı ile 3D görüntüler çalışıldı. Bu çalışmada manuel ve üç boyutlu ölçümlerin istatiksel karşılaştırılmasında anlamlı derecede fark olduğu görüldü. Bulgulara dayanarak PE'lu hastaların VB tedavisinin sonuçlarını doğru ölçmek için 3D modelinin çıkarılması işlemi, M ölçümle kıyaslamada daha güvenilir olduğunu düşündük. PE derinliği ve hasta yaşı arasında istatiksel olarak ilişki saptanmadı. Aynı zamanda bizim çalışmada PE derinliğinin düzelme oranı ile tipi (simetrik/asimetrik) arasında önemli düzeyde bağlantı saptanamadı. VB tedavisi sürecinde yapılmış olan M ve 3D ölçüm verilerine dayanarak, ilerleyen aylarda PE derinliğinin dikkat çekici derecede azalması kanısı oluştu. Aynı zamanda VB'i düzenli kullanma durumu PE derinliğinin azalmasını anlamlı düzeyde etkilemediği istatiksel olarak görüldü. VB tedavisini önerildiği gibi ve düzenli kullanan hastaların kozmetik görüntüden memnun oldukları gözlendi. Sonuç olarak göğüs kafesi deformitesi şiddetinin üç boyutlu görüntüleri ile değerlendirilmesinin, hastaları iyonlaştırıcı etkiye maruz bırakmadan yapılan ve umut veren görüntüleme tekniği olduğunu düşündük.

GöğüsPektus ekskavatumVakum+1
Araz Huseynov
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda ikinci derece yanıkların tedavisinde beş farklı yara örtüsünün etkinliklerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Özet (Tr): Giriş ve Amaç Yanık yaralarında vücudun çok önemli fiziksel ve biyolojik savunma gücü ortadan kalkmakta ve bunun yeniden tesis edilmesi için cildin yerini tutabilecek aynı zamanda biyolojik olarak da deriyi taklit edebilecek çeşitli yara örtüleri ile bu sürecin enfekte olmadan, yeterli epitelizasyon ve uygun skar dokusu gelişimi ile tamamlanması hedef alınmaktadır. Bu amaçla, fiziksel bir engel olmanın yanı sıra yara örtülerinin içeriğine değişik eklemeler yapılarak yara iyileşmesinde yer alan ana faktörleri etkilemeden iyileşme sürecinin kısaltılması ve optimal skar oluşumu hedef alınmaktadır. Esas fiziksel engeli teşkil edecek yara örtüsü materyali olarak değişik malzemeler kullanılmaktadır. Bu amaçla yarada maserasyona neden olmadan yaranın yeterince nemli kalmasını sağlayacak, çok sık pansuman değişimine gerek duymadan yara ortamında enfeksiyon gelişimine engel olup toksik artık oluşturmayacak farklı yara örtüleri geliştirilmektedir. Bu klinik çalışmada farklı etki mekanizmalarına sahip yara örtüsü ürünlerinin yanık yaralarının iyileşmesi üzerine etkileri histopatolojik olarak araştırıldı.Gereç ve Yöntem Dört farklı yara örtüm ürünü yanık pansumanı pratiğinde çok sık kullanılan % 0.2 Nitrofurozan pomat (Furacin®) emdirilmiş gazlı bez ile tedavi edilen kontrol grubu ile mukayese edildi. Deney grupları için Aquacel®Ag, Textus® bioaktiv, Curasorb® Ca, Curasorb® Ca+Zn kullanıldı. Her beş hastada bir aynı ürün kullanılmak kaydıyla ve her grupta on hasta tamamlanarak toplam elli deneğe ait, yirmibirinci günde alınan punch biyopsi örnekleri incelendi. Histolojik değerlendirmede papillaların sayısı ve boyları, epitel kalınlığı, stratum korneum kalınlığı ölçüldü. Ayrıca fibroblast, kollajen, mononükleer ve polimorfonükleer hücre yoğunlukları değerlendirilerek skorlandı.Epitel hücre rejenerasyonu göstergesi olarak epitel hücresi çekirdeğinin aktivasyonunu, dolayısıyla iyileşme hızını saptamak amacıyla Nükleer Organizasyon Bölgesi (NOR =Nuclear Organization Region) boyaması yapıldı ve AgNOR (Argyrophylic Nuclear Organisation Region) cisimcikleri sayılarak bir indeks elde edildi.Bulgular Yapılan istatistiksel çalışmada gruplar arasında sadece stratum korneum kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). Gruplar arasında stratum korneum kalınlığı en fazla Aquacel®Ag grubunda ölçülmüş olup bunu sırasıyla Textus® bioactiv, Curasorb®Ca, Curasorb® Ca + Zn ve kontrol grubu izlemektedir. Fibroblast, kollajen ve AgNOR cisimcikleri skorlarında gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmasa da bunların Aquacel®Ag grubunda daha yoğun izlendiği histolojik olarak gösterilmiştir. Sayılan bu histopatolojik iyileşme kriterlerine göre iyileşme hızları Aquacel®Ag > Curasorb® Ca > Textus® bioactiv > Curasorb® Ca+Zn > kontrol grubu olarak saptanmıştır.Sonuç Bu prospektif randomize klinik çalışma verilerine dayanarak AquacelAg®'nin kolay uygulanabilmesi, yaraya yapışmaması, acıyı azaltması, yüksek absorbsiyon kabiliyeti ve yara üzerinde uzun süre kalabilme özelliği ile (15-21 gün) ideal yara örtüsü özelliğine sahip olup iyileşme sürecini hızlandırdığı da histopatolojik olarak kanıtlanmıştır. Bu özellikleri ile Aquacel® Ag'in ikinci derece yanıkların tedavisinde oldukça etkili bir yara örtüsü olduğu kanısına varılmıştır.

DeriSargılarYanıklar+3
Birsen Harma
İnönü University
2011
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması

Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1

EndotelinlerEpidermal büyüme faktörüGlütatyon+6
Ahmet Güngör
İnönü University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polienilfosfatidilkolin'in tıkanıklık nefropatisinde böbrek hasarını azaltıcı etkinliği

10. ÖZETPOLİENİLFOSFOTİDİLKOLİN'inTIKANIKLIK NEFROPATİSİNDE BÖBREK HASARINI AZALTICI ETKİNLİĞİAmaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrektemeydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve edinsel hastalığıtıkanıklık nefropatisine neden olmaktadır. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusutübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin etkin rolü olduğudüşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar, PFK'in antioksidan, antifibrotik vehücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir. Bu deneysel çalışmada, TTKT sıçanmodelinde PFK'in oluşan böbrek hasarı üzerine iyileştirici etkisini olup olmadığını araştırmayıamaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet sıçan kullanıldı. 1. gruptaki 10 sıçan shamgrubunu, 2. gruptaki 15 sıçan TTKT grubunu, 3. gruptaki 15 sıçan PFK verilen TTKT grubunuoluşturdu. TTKT modeli üreterin psoas kasına gömülmesi metodu ile yapıldı. PFK tedavisinetıkanıklık modeli oluşturulduktan hemen sonra başlandı, 30 gün boyunca 100 mg/gün dozdandevam edildi. Bir aylık deney periyodu sonunda böbrek örnekleri alındı ve sıçanlar sakrifiyeedildi. Alınan doku örneklerinde öncül inflamatuar sitokinler (İL-1, İL-6, TNF-α), lipitperoksidasyon ürünü MDA, oksidan ürün NO, antioksidan enzimler SOD, GSH, büyüme faktörüTGF-β doku NF-κβ, α-DKA ekspresyonu, hücre infiltrasyonu ve tübülointersitisyel fibrozis1,değerlendirildi. İstatistiksel karşılaştırmada gruplar arası anlamlılık için Kruskal-Wallis H ve farkiçin Mann-Whitney U testi uygulandı.51Bulgular: PFK tedavisinin, tıkanıklık nefropatisinde gelişen böbrek hasarını azaltmaktaetkin olduğu, tübülointersitisyel fibrozisi azalttığı görüldü. PFK'in öncül inflamatuar sitokinlerin,büyüme faktörlerinin, oksidan enzimlerin düzeyini azalttığı, antioksidan enzimlerin düzeyiniarttırdığı saptandı.Sonuç: PFK'in TTKT sonrası gelişen böbrek hasarını azalttığı ve bu etkiyi de güçlüantioksidan, anti-inflamatuar, antifibrotik, hücre koruyucu etkinliğinin yanında TGF-β 'i, NF-1κβ'ı ve öncül inflamatuar sitokinlerin düzeyini azaltarak yaptığını belirledik. Geniş ve kapsamlıklinik çalışmalar sonrasında PFK'in, çocukluk çağının tıkanıklık nefropatisine neden olan UPbileşke darlığı, PUV, nöropatik mesane, üreterosel gibi sık görülen hastalıkların tedavisindeklinik kullanıma girebileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Tek taraflı kısmi üreteral tıkanıklık, polienilfosfatidilkolin, nitrit venitrat, lökosit infiltrasyonu, öncül sitokinler, transforming growth factor-beta1, alfa-düz kasaktin, nükleer faktör kappa beta

Melih Akın
İnönü University
2006
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İndirekt inguinal herni patofizyolojisinde ELF5, KIF18A, NPTX1 ve COL23A1 genlerinin araştırılması

İndirekt inguinal herni (İİH); fetal dönemde testisin skrotuma inişi esnasında oluşan processus vaginalisin (PV) testisin inişini tamamlamasına rağmen kapanmaması nedeniyle açık kalan PV'ye batın içi organların girmesi sonucu oluşur. Tedavi edilmediği durumlarda doku, organ kaybı ve hayati tehlike oluşturma İhtimali vardır. İİH'ye neden olan PV'nin açık kalması, çevresel ve genetik faktörlerin etkisiyle multifaktöryel olarak gelişir. İİH etiyolojisinde genetik faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülmekle birlikte bu konuda henüz yeterli düzeyde çalışma mevcut değildir. Çalışmamızda İİH etyolojisinde genetik faktörlerin etkisinin araştırılması amaçlandı. Sonuçlar SPSS 22 ile değerlendirldi. Fırat Üniversitesi Çocuk Cerrahisi Kliniği'nde İİH nedeni ile ameliyat edilen 186 hasta çalışma grubunu, eşlik etmeyen inmemiş testisli 26 hasta da kontrol grubunu oluşturdu. Her iki grupta da kanda ve PV dokularında RNA izolasyonu yapılarak ELF5, KIF18A, NPTX1 ve COL23A1 genlerine ait ilgili primerler varlığında kantitatif mRNA düzey analizleri yapıldı. ELISA analiziyle de doku örneklerinde gen ifadesi en yüksek olan KIF18A'nın protein düzeyine bakıldı. Çalışmamızda hasta grubunun %8,6 ' sında ailede inguinal herni (İH) öyküsü mevcuttu. Genetik değerlendirmede, Çalışma grubunda ELF5 (p<0,001), KIF18A (p<0,004) ve COL23A1 (p<0,001) genlerinin polimorfizim varyantların sonuçları kontrol grubundan anlamlı oranda yüksek bulundu. NPTX1 (p=0,712) değerleri gruplar arasında anlamsızdı. KIF18A (p=0,972) protein düzeyinde ise kontrol grubuna göre anlamlı farklılık tespit edilmedi. KIF18A'nın gen polimorfizmindeki artışı hücre bölünmesinin kontrolünde rol aldığını düşüdürmektedir. KIF18A artışının hücre bölünmesi için gerekli olduğu ve çeşitli kanser tiplerinde arttığı gösterilmiştir. Öncelikle H&E ile yapılan histopatolojik değerlendirmeler çocukluk çağındaki İH'lerde hem düz kas hücrelerinde (SMC; smooth musle cell) hem de mezotelyal hücrelerinde kontrole göre proliferasyonda belirgin bir artış olduğunu göstermiştir. Bu SMC'ler apoptotik süreçlerin bozuk olduğunun göstergelerindendir. Ayrıca, hücre bölünmesinin diğer bir belirteci olan Proliferating Cell Nuclear Antigen ekspresyonunda İH gruplarında kontrole göre arttığı gösterilmiştir. Verilerimiz İH dokularında hücre bölünmesindeki artışla paralel olarak KIF18A'nın arttığı sonucunu doğurmaktadır. Çalışmamızda ekspresyon artışı tespit ettiğimiz diğer bir gen ise COL23A1'dir. COL23A1'in başlıca ekspresyon bölgelerinden biri deridir. Artan ekspresyonu, hücre dışı matris döngüsünün varlığını ima eden prostat kanserinin nüksü ve metastazı ile ilişkilendirilmiştir. Bu aynı zamanda COL23A1'in fıtık gelişimine katılımını da destekleyebilir. Bu veriyi destekleyecek şekilde İH olgularında doku düzeyinde hücre bölünmesinin arttığı gösterilmiştir. Yaptığımız çalışmada bulgularımız COL23A1 artışının, artan hücre bölünmesine eşlik edebileceğini göstermektedir. ELF5 geninin yanlış ekspresyonu epitel hücrelerinin spesifikasyonunu ve farklılaşmasını bozabilir, bu nedenle muhtemelen skrotal herni etiyolojisinin dikkate değer bir özelliği olan epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT) sürecine dahil olur. Yapılan bir çalışmada, mezotelyal hücre belirteci olan mezotelyal HBME-1 ekspresyonunun artmasının İH gruplarında peritoneal ve PV örneklerine göre immünohistokimyasal olarak anlamlı bir artış olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle bulgularımızdaki ELF5 artışı İH olgularında EMT artışı ile açıklanabilir. Çalışmanın sonuçlarına göre; PV kapanmasında etkili faktörler arasında ELF5, KIF18A ve COL23A1 genleri sayılabilecektir. Bununla birlikte daha fazla sayıda hasta ile ya da hayvan çalışması yapılarak, diğer genlerin de çalışıldığı daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu ve bu çalışmaların İİH etiyolojisini aydınlatmada faydalı olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Genetik, polimorfizm, inguinal herni, çocuk, ELF5, KIF18A, NPTX1 ve COL23A1

Gen ifadesiGenlerHerni-inguinal+4
Ercan Genç
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsiyet gelişim kusurları nedeniyle opere edilen hastaların uzun dönem takip sonuçları

Cinsiyet gelişim kusuru (CGK) tanısıyla opere edilen hastaların takip sonuçlarını ortaya koymak ve literatür ile karşılaştırmak amaçlandı. 2009-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda CGK nedeniyle cerrahi geçiren hastalar çalışmaya dahil edildi. Dosya bilgileri geriye doğru taranarak hastalar belirlendi. Poliklinik kontrolüne gelen hastaların demografik ve klinik özellikleri, yapılan ameliyatları, cerrahi komplikasyonları, ailelerin cerrahi sonrası memnuniyet ve endişeleri, tanı aşamasında bakılan hormon değerleri ve d2/d4 parmak ölçüleri alınarak takip sistemine kaydedildi. Toplam 62 hasta çalışmaya dahil oldu. Hastaların %58'i 46XX CGK, %40'ı 46XY CGK, %2'si miks gonadal disgenezi tanısında idi. 46XX CGK hastaların tamamı konjenital adrenal hiperplazi tanısınnda olup bunların da %89'unu 21-OH eksikliği oluştururken, 46XY CGK hastalarının %72'sini androjen direnç sendromları oluşturmaktaydı. Hastaların %65'inde aile öyküsü varken %73'ünde akraba evliliği mevcuttu. En sık eşlik eden ek hastalık %8 ile epilepsi idi. 46XX CGK hastaların operasyon yaş ortalaması 29 ay iken, 46XY CGK hastaların 73 ay olarak bulundu. Total testosteron, Anti Müllerian hormon ve 17-hidroksi progesteron düzeylerine bakılarak yüksek doğrulukla CGK tanısı konulduğu görülmüştür. Ayrıca androjen maruziyeti ile d2/d4 parmak oranı arasında ters orantı olduğu görülmüştür. 46XX CGK hastalarının neredeyse tamamına feminizan genitoplasti uygulanırken, 46XY CGK hastalarının %72'sine maskülinizan genitoplasti yapıldı. Anatomisi uygun olan ve özellikle feminizan genitoplasti yapılacak olan hastalarda erken dönemde tek aşamalı operasyon ile komplikasyon oranları daha düşük, memnuniyet oranları da daha yüksek bulunmuştur. En sık görülen cerrahi komplikasyon maskülinizan genitoplasti yapılan hastalarda %30 ile üretral stenozdu. Ailelerin %94'ünün cerrahi sonrası kozmetik görünümden memnun olmasına karşın, %65'i çocuğun gelecekteki cinsel yaşamı hakkında endişeli idi. Sonuç olarak CGK multidisipliner yaklaşımla, aile ile birlikte yönetilmesi gereken ve uzun dönem takip gerektiren hastalık grubudur. Cerrahinin zamanlaması ve metodu hakkında fikir birliği olmamasına karşın erken dönemde tek aşamalı cerrahinin sonuçları olumlu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: cinsel gelişim bozukluğu, genitoplasti, konjenital adrenal hiperplazi, androjen duyarsızlık sendromları, d2/d4 parmak oranı

Adrenal hiperplazi-konjenitalAndrojenlerCerrahi+3
Abdulkadir Tekin
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

UÜTF kliniğinin 1988-2021 yılları arasındaki opere özofagus atrezisi ve koroziv özofagus yanıklı olgulardaki dilatasyon deneyimi

Özofagus darlıklı olgular, çeşitli etyolojik sebepler sonrası gelişebilen ve uzun süre tedavi ve takibi gereken, bu sebeple de çocuk cerrahisi kliniklerinin kronik hastaları sayılabilecek hastalardır. Opere özofagus atrezileri ve koroziv madde alımı sonrası striktür gelişen olgular bu patolojinin en önemli sebeplerindendir. Ulusal ve uluslararası merkezlerde bu kronik hasta gruplarıyla ilgili deneyimler ve yeni denenen uygulamaların ele alındığı çok sayıda çalışma mevcuttur. Biz de 32 yıldır bu hastalara tedavi hizmeti veren bir kurum olarak retrospektif değerlendirme yaparak deneyimlerimizi derledik. Hastaların preop patolojileri, yandaş medikal durumları, postoperatif takipleri ve uygulanan teknikler ele alınarak uzun vadedeki gelişimleri incelendi. Bu çalışma sonucunda; klinik deneyimimiz definitif olduğu düşünülen cerrahi yöntemler yerine, hastanın kendi özofagusunu olabildiğince koruma yönünde uzun süreli dilatasyon tedavisinin olumlu sonuçları olduğunu desteklemektedir.

AnastomozBursaDilatasyon+4
Hatice Melda Ürekli
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel tıkanma sarılığı oluşturulan sıçanlarda maresin-1'in karaciğer hasarı üzerinde koruyucu etkilerinin araştırılması

AMAÇ: Safra yollarında meydana gelen obstrüksiyonun sonucunda oluşan tıkanma sarılığıyla safra stazı meydana gelir. Bunun sonucunda başta karaciğer olmak üzere birçok organ etkilenerek çoklu organ hasarı gelişir. Bu çalışmanın amacı; deneysel tıkanma sarılığında patolojik süreçleri yavaşlatmayı hedefleyerek; immünsüpresyona neden olmadan nötrofil infiltrasyonunu azaltarak, inflamasyonun çözünmesine aracılık eden pro-çözücülerden Maresin1'in karaciğer üzerine etkilerini incelemektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Toplam 21 sıçan rastgele üç gruba ayrıldı. Sham grubuna laparotomi yapıldı, safra yolları diseke edilip kapatıldı. Vehicle grubunda safra yolları diseke edilip bağlanıp kesildi, 14 gün intraperitoneal dimetil sülfoksit verildi. Mar1 grubuna ise vehicle grubuyla aynı cerrahi prosedür uygulandı, 14 gün boyunca intraperitoneal Maresin1 verildi. Maresin1'in aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamil transferaz, alkalen fosfataz, 5'nükleotidaz, total bilirubin, direkt bilirubin, peroksinitrit, malondialdehit, iskemi modifiye albümin, kelch like ECH associated protein1 ve nuclear factor erythroid 2-related factor2 değerleri üzerinde yaptığı değişiklikler analiz edildi. Histopatolojik olarak da portal inflamasyon, interfaz hepatit, fokal nekroz, konfluent nekroz ve fibrozisden oluşan histolojik aktivite indeksine göre analiz edildi. BULGULAR: Maresin1; iskemi modifiye albümin hariç biyokimyasal parametrelerin tümünde anlamlı şekilde düzelme sağladı. İskemi modifiye albümin değerlerinde de düzeme bulundu ancak bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi. Patolojik incelemelerde de Mar1 grubunda yine tüm parametrelerde düzelme görüldü ancak bu düzelme portal inflamasyon, konfluent nekroz ve fibrozis skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Elde edilen sonuçlar Maresin1'in inflamasyonu ve doku hasarını azaltarak tıkanma sarılığında hepatoprotektif etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamız, tıkanma sarılığı üzerine Maresin1'in koruyucu etkilerinin ortaya konulduğu ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Anahtar sözcükler: Biliyer atrezi, Keap1, Maresin1, Nrf2, Tıkanma sarılığı

Hayvan deneyleriKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Ahmet Demez
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipospadiaslı çocuklarda ürodinaminin klinik önemi

ÖZETHipospadiaslı Çocuklarda Ürodinaminin Klinik ÖnemiBu çalışmanın amacı, hipospadiaslı çocuklardaki işeme işlevi bozukluğunuürodinami ve üroflovmetri ile değerlendirmek ve bu durumun klinik öneminivurgulamaktır.Ocak 2005-Temmuz 2006 arasında, dört yaşın üzerinde, ameliyat olmamış 30(Grup 1) ve ameliyat olmuş 32 (Grup 2) hipospadiaslı çocuğa dolum sistometrisi veüroflovmetre; hipospadias ve başka üriner sorunu olmayan 31 (Grup 3) çocuğa isesadece üroflovmetre yapıldı. Bu çalışma, ameliyat olmuş ve olmamış gruplarıneksternal üretral mea yerleşim yerlerine göre akım değerleri açısından fark göstermedi.Ameliyat olmamış grupta distal yerleşimli 7, proksimal yerleşimli 8 hastada;ameliyatlı grupta distal yerleşimli 4, proksimal yerleşimli 12 hastada detrüsör aşırıaktivitesi saptandı (p<0,005).Bu çalışmada, klinik bulgu olarak öncelikle kabul edilen pollaküri (sıkışma),Grup 1'de DAA'lı 15 hastanın 11'inde (özellikle proksimal hipospadiaslı hastalarda)(p<0,005), Grup 2'de, 16 hastanın 11'inde pozitifti.Grup 1'de distal hipospadiaslı 19 hastanın dördünde, proksimal yerleşimli 11hastanın dokuzunda sıkışma bulgusu vardı (p<0,05).Grup 2'de, ameliyat öncesimeatusları distal yerleşimli olan 17 hastanın dördünde, proksimal yerleşimli 15 hastanınyedisinde sıkışma bulgusu vardı. Sıkışma semptomları, ameliyat olmamış gruptakiproksimal hipospadiaslıların %82'sinde görülürken, orijinal yerleşimi proksimalolmasına rağmen, ameliyatla meatusu normal konumuna getirilen hastaların yalnızca%47'sinde bulundu.Sonuç olarak, hipospadiaslı çocuklarda ürodinami çalışması göstermiştir ki;özellikle meatusun proksimal yerleşimli olduğu gruplarda DAA artışıyla paralel olaraksıkışma semptomlarının sıklığı artmaktadır.Anahtar sözcükler: Hipospadias, ürodinami, detrüsör aşırı aktivitesi.VII

Nilüfer (toros) Sırça
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anorektal malformasyonlu fötal sıçanlarda rektosigmoid düz kas fonksiyonu ve nörotransmiter dağılımı

Amaç: Anorektal malformasyonlu olgularda cerrahi tedavi sonrasında, kabızlık, gaitanın hissedilmemesi ve inkontinans sıkça karşılaşılan sorunlardır. Cerrahi tedavideki gelişmelere rağmen sorunların devam etmesi, anorektal malformasyonlarda yapısal bozukluklar düzeltilse bile, anal sfinkter ve barsak fonksiyon bozukluklarının devam ettiğini düşündürmektedir. Çalışmamızda, deneysel anorektal malformasyon sıçan modelinde, rektosigmoid düz kas dokularında kasılma fonksiyonları ve nöron spesifik enolaz, P maddesi, vazoaktif intestinal peptid yoğunlukları araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Wistar Albino türü gebe sıçanlara gebeliğin 11. gününde, serum fizyolojik verilerek elde edilen yavrulardan kontrol grubu, ethylenethiourea verilerek elde edilen yavrulardan anorektal malformasyon gelişmemiş olanlardan ethylenethiourea grubu, anorektal malformasyon gelişmiş olanlardan ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubu oluşturuldu. Her bir gruptaki on yavrunun rektosigmoid dokularının organ banyosunda düz kas kasılma ve gevşeme yanıtları incelendi. Her bir gruptaki 15 yavrunun rektosigmoid düz kas dokularında, nöron spesifik enolaz, P maddesi ve vazoaktif intestinal peptid'in immünohistokimyasal antikor boyalarıyla boyanma sonuçları gruplar arasında karşılaştırmalı olarak analiz edildi.Bulgular: Organ banyosunda karbamilkolin uygulanmasıyla kontrol ve ethylenethiourea grubunda kasılma yanıtları alınırken, ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubunda kasılma yanıtı alınamadı. Ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubunda diğer gruplara göre nöron spesifik enolaz ve P maddesi yoğunluğu düşük bulunurken, vazoaktif intestinal peptid yoğunluğu yüksek bulundu.Tartışma ve Sonuç: Ethylenethiourea-anorektal malformasyon grubunda barsak düz kasında kasılma yanıtı alınamaması ve vazoaktif intestinal peptid düzeyinin yüksek bulunması, anorektal malformasyonlarda rektosigmoid düz kasında kasılma yanıtsızlığı olarak ortaya çıkan intrinsik sinir sistemi bozukluklarının olduğunu ve bu durumdan vazoaktif intestinal peptid düzeyi yüksekliğinin sorumlu olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular, anorektal malformasyonlarda cerrahi tedavi sonrasında ortaya çıkan barsak ve sfinkter fonksiyon bozukluklarının nedenlerini açıklayabilecek gibi gözükmektedir.Anahtar Kelimeler: Anorektal malformasyon, Barsak düz kası, Nöron spesifik enolaz, P maddesi, Vazoaktif intestinal peptid.

Merdan Türker
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus yanığına bağlı darlığın önlenmesinde kitozanın etkinliğinin epidermal büyüme faktörü (EGF) ile karşılaştırılması

Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı özofagus yanığı sıçan modelinde, kitozanın yara iyileşmesi ve darlık oluşumuna etkilerinin EGF ile karşılaştırmalı olarak araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Toplam 68 adet Wistar Albino türü sıçan ile kontrol ve sham gruplarının yanında beş tedavi grubundan oluşan toplam 7 çalışma grubu oluşturuldu. Sham grubu dışında tüm gruplarda yanık oluşturulduktan sonra Kontrol grubunda tedavi uygulanmadı, K-14 grubuna 14 gün, K-28 grubuna da 28 gün boyunca kitozan jel, K+E-14 grubu ve K+E-28 grubuna kitozana ek olarak subkutan EGF, E-28 grubunda da sadece EGF verildi. Çalışmanın sonunda çıkarılan distal özofagus parçalarında makroskopik olarak darlık oluşumu, histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve histopatolojik skor, biyokimyasal olarak da hidroksipirolin (HP) düzeyleri araştırıldı.Bulgular: Çalışma sonunda, tedavi uygulanan gruplarda ortalama vücut ağırlığı kaybının kontrol grubundan daha az olduğu saptandı. Kontrol grubunda % 100 olan darlık oranı K-14'de % 20, K-28'de % 50, E+K-14'de % 20 idi. Sham, E-28 ve K+E-28 gruplarında hiç darlık gözlenmedi. Grupların stenoz indeksi değerleri de darlık oranları ile uyumlu bulunmuştu. Kitozan kullanılan grupların ortalama histopatolojik skorları ve HP düzeyleri kontrol grubundan belirgin olarak düşüktü (p<0,05). E-28 grubunun HP düzeyi hariç diğer parametreleri ise sham grubundan farklı değildi (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları kitozan ve EGF'nin, alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişimini engelleyebildiklerini, EGF'nin etkinliğinin kitozandan görece daha fazla olduğunu göstermiştir. Doğal, nontoksik, insanda kullanılabilirliği kanıtlanmış düşük maliyetli bir ajan olan kitozanın bu özellikleri nedeni ile klinik pratiğinde kullanıma geçirilmesi kolay olduğundan değişik form, doz ve uygulama süreleri ile bu konudaki etkinliğinin araştırmaya değer olduğu düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Kitozan, EGF, Özofagus yanığı, Fibrozis, Darlık.

Epidermal büyüme faktörüFibrozKitosan+6
Emre Hoşver
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk cerrahisi yenidoğan yoğun bakım ünitesinde sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar ve risk faktörleri

Amaç: Bu çalışmanın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi yenidoğan yoğun bakım ünitesinde tedavi edilmiş hastalarda sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon (SBİE) sıklığını, enfeksiyon etkenlerini ve risk faktörlerini araştırmaktır.Hastalar ve Yöntem: Hastalar başvuru tarihleri, cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel yaş, başvuru anındaki yaş, hastanede kalış süresi, başka kurumda yatırılıp yatırılmaması ve süresi, geldikleri iller, ameliyat yapılıp yapılmaması, sepsis gelişimi, TPN (Total parenteral nutrisyon) alımı, toraks tüpü uygulaması, endotrakeal entübasyon, idrar sondası kullanımı, nazal veya oral sonda kullanımı, karın dreni uygulaması, santral kateter uygulaması, oral beslenmeme süresi, laboratuar parametreleri, cerrahi stres dereceleri, yara niteliği yönünden incelendi. Enfeksiyonların ve enfeksiyon etkenlerinin yıllara göre dağılımına, antibiyotik direnç paternlerine bakıldı. Sonuçlar Mann-Whitney-U ve Ki-kare testleri ile istatistiksel olarak kıyaslandı.Bulgular: Toplam 264 hastanın 48'i çalışma dışı bırakıldı. Kalan 216 hastanın 73'ünde SBİE vardı ve 143 hastada SBİE yoktu.Düşük doğum ağırlığı ve başka kurumda yatırılıp sevk edilme, yüksek cerrahi stres derecesi, TPN kullanımı ve süresi, toraks tüpü takılması ve süresi, endotrakeal entübasyon ve süresi, idrar sondası ve süresi, santral kateter, ameliyatlarda karın dreni konulması, nazal-oral sonda süresi ve enteral beslenmesiz geçen sürenin uzaması SBİE için risk faktörü olarak bulundu. SBİE olan hastalarda, CRP, PCT değerleri yüksek hematokrit düşük ve en sık tanı özofagus atrezisiydi. SBİE olanların 40 (% 54,8), enfeksiyonu olmayanlardan 16 (% 11,2) bebek öldü. SBİE olan hastaların 57'sinde sepsis saptandı, bunların 35'i öldü. Hastanede kalış süresi SBİE olan hastalarda 47,2, SBİE olmayan hastalarda 17,5 gündü.Sonuç: İnvaziv işlemler ve süresinin azaltılması, hastanede kalış süresinin kısaltılması, salgın şeklindeki mikroorganizmalara özel önlemler alınması SBİE ve buna bağlı ölüm oranlarını düşürebilir.Anahtar Kelimeler: Cerrahi yenidoğan, sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon, risk faktörleri, enfeksiyon, cerrahi yenidoğanlarda sepsis

Bebek bakımıBebek-yenidoğmuşBebekler+5
Ahmet Gökhan Güler
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsel gelişim bozukluğu olan çocuklarda tedavi yönetimi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2002-2009 yıllarında cinsel gelişim bozukluğu tanısı konan hastaların tanı ve tedavi uygulamalarını değerlendirmektir.Hastalar ve yöntem: Dosya bilgileri geriye doğru incelenerek, hastaların başvuru yaşı, başvuru nedeni, fizik muayene bulguları, tanısı, laboratuvar değerleri, kromozom analizi sonuçları, ultrasonografi, manyetik rezonans görüntüleme, genitogram, endoskopi bulguları, gonad biyopsileri, `Cinsiyet Araştırma Konseyi' kararları ve cerrahi tedavileri değerlendirmeye alındı.Bulgular: Toplam 36 hastanın yaş ortalaması 39 aydı. Hastaların % 66,6'sı iki yaşından küçüktü, en sık başvuru nedeni cinsiyet belirsizliği idi, yarıdan fazlası dişi psödohermafrodit (% 61,1), diğerleri erkek psödohermafrodit (% 33,33) ve mikst gonadal disgenezi (% 5,55) idi. Etiyolojik neden dişi psödohermafroditlerin % 95,4'ünde 21-hidroksilaz enzim eksikliğiydi. Erkek psödohermafroditlerin % 58,3'ünde etiyolojik neden belirlenemedi. Genitogram ve endoskopik inceleme çok yararlı görüntü yöntemleriydi. Hastaların % 22,2'sinde ailenin verdiğinden farklı bir isim değişikliğine geçildi. Kız yönünde düzeltici ameliyat yaşı ortalama 44,7 aydı; bu hastaların % 47'si iki yaş öncesinde ameliyat edildi, 12'sine (% 33,3) tek aşamalı kliterovajinoplasti yapıldı. Kız cinsiyet kararı verilen 27 hastanın beşinde yüksek tip vajinal açılım nedeni ile safhalı ameliyat gerçekleştirilerek önce kliteroplasti yapıldı, vajinoplastileri ergenlik dönemine bırakıldı.Sonuç: Cinsel gelişim bozukluklarında cinsiyet kararı, bir dizi laboratuvar ve görüntü incelemesinin multidisipliner bir çalışma ile gerçekleştirilmesi sonucunda, anne ve baba ile işbirliği içinde verilir. Cerrahinin zamanlaması konusunda klinik tartışmalar sürmekle birlikte, kısa ürogenital sinüse ve alçak konumlanmış vajina açılımına sahip hastalarda erken cerrahinin sonuçları olumludur.Anahtar Kelimeler: Ambigius genitale, cinsel gelişim bozukluğu, interseks, konjenital adrenal hiperplazi, vajinoplasti.

Adrenal hiperplazi-konjenitalAmbigius genitaleCerrahi-ürogenital+7
İlknur Banlı Cesur
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı korozif özofagus yanıklarında gastroözofageal reflü sıklığını etkileyen faktörler

Amaç: Bu çalısmanın amacı korozif özofagus darlıklı hastalardagastroözofageal reflü sıklıgını ve bu sıklıgı etkileyen risk faktörlerini arastırmaktır.Gereç ve Yöntem: Korozif madde içimi nedeni ile 2003-2010 yılları arasındaklinigimize basvuran 52 darlık gelisen ve 18 gelismeyen, toplam 70 hasta çalısmayadahil edildi. Darlık ve reflü varlıgına göre olusturulan hasta grupları, içilen maddeler,klinik bulgular, inceleme yöntemlerinin sonuçları, darlık özellikleri ve tedavi basarısıaçılarından karsılastırıldı.Bulgular: Yas ortalamaları 48±35,9 (6-170) ay olan 70 hastanın 40'ı erkek, 30'ukızdı. Reflü sıklıgı darlık gelisen hastalarda (% 63,5), gelismeyen kontrol grubuna göre(% 33,3) anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Alkali darlıklarında 1,62 kat dahafazla reflü saptandı. Reflü tanısı, darlıgı olan hastaların 28'inde özofageal pHmonitorizasyonu, 5'inde endoskopik özofajit bulgusu ile kondu. Reflüsü olan veolmayan hastalar arasında darlık sayısı ve yerlesimi açılarından anlamlı farksaptanmazken, ortalama darlık uzunlugu reflüsü olanlarda (3,7±1,8 cm), olmayanlara(2,2±1,0) göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.005). Uzun darlık reflü riskini 1,938 katartırmıstı. Ortalama tedavi süresi reflülü hastalarda 8,41±6,12, diger grupta 8,21±8,4 ayidi ve iki grup arasında dilatasyon sıklıgı, kullanılan dilatatör çapları açısından da farksaptanmadı (p>0.05).Sonuç: Korozif özofagus darlıgına sıklıkla reflü eslik etmektedir ve darlıgınuzun olması bu noktada önemli bir risk faktörüdür. Reflünün kısa vadede dilatasyontedavisi üzerine olumsuz etkisi gösterilememistir. Yine de, bu kadar yüksek reflü sıklıgıözofajit ve Barrett özofagus riskini artıracagından, bu hasta grubunun rutin olarakreflünün uzun dönem etkileri açısından izlenmesini ve daha genis hasta gruplarında buetkilerin ileriye dönük olarak arastırılmasını öneriyoruz.Anahtar Kelimeler: Gastroözofageal reflü, korozif özofagus darlıgı, özofagealpH monitorizasyonu, özofagoskopi, özofajit.

GastroskopiGastroözofageal reflüYanıklar+4
Zerrin Özçelik
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antenatal ve neonatal hidronefrozlu olgularda izlem

Antenatal ve Neonatal Hidronefrozlu Olgularda İzlemAmaç: Gebeliklerin yaklaşık % 1'inde görülen antenatal hidronefrozlar içinde en sık rastlanan anomali üreteropelvik bileşke obstrüksiyonudur. Hidronefrozlu böbreklerin ileride ne durum alacağı, hangi böbreklerin fonksiyonlarını koruyacağı ve hangilerine cerrahi girişim gerekeceği konusunda kesin kriterler yoktur. Bu prospektif klinik çalışma, antenatal/postnatal tanı konularak takip ve tedavi edilen hastalarda hidronefrozun prognozunu belirlemek amacıyla yapıldı.Gereç ve Yöntem: Antenatal ya da doğumu takip eden ilk hafta içinde ultrasonografi ile hidronefroz tanısı konulan ve Eylül 2009?Haziran 2012 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda takip ve tedavisi gerçekleştirilen 31 hasta prospektif klinik bir çalışma ile incelendi.Bulgular: Antenatal dönemde hidronefroz tanısı alan 31 hastanın 22'sinde (% 71,0) üreteropelvik bileşke darlığı, dördünde (% 12,9) multikistik displastik böbrek saptandı. Pelvis anteroposterior çapının 5.-7. günler arasında 15 mm'den büyük olması (p=0,003), hidronefrozun Fetal Üroloji Birliği sınıflamasına göre evre III ve IV (p=0,001), Önen sınıflamasına göre evre II, III, IV (p=0,001) olması cerrahi tedavi gerekliliği açısından ayrı ayrı anlamlı bulundu. Cerrahi girişim kararı için bu üç sınıflamanın birbirine istatistiksel bir üstünlüğü yoktu. Bir yıllık takip sürecinde hastaların 13'üne (% 42) cerrahi tedavi uygulandı. Yalnız bir hastanın sintigrafisinde kortikal hasar geliştiği görüldü. Cerrahi tedavi uygulanan hastalarla cerrahi tedavi gerekmeyen hastaların pelvis AP çapları arasında birinci yıl sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,374).Sonuç: Antenatal ve neonatal hidronefrozların pelvis anteroposterior çapı, Fetal Üroloji Birliği ve Önen hidronefroz sınıflandırmalarına göre takipleri, cerrahi girişim gerekliliği açısından birbirine yakın ve güvenilir sonuçlar vermektedir. Bu hastaların ultrason ile yakın takip ve doğru zamanda cerrahi tedavisi ile böbrek fonksiyonlarının ve parankiminin en iyi şekilde korunması sağlanabilir.

HidronefrozUltrasonUltrasonografi+2
Cemal Parlakgümüş
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnce barsak atrezi ve stenozu olgularında yaşamda kalımı etkileyen faktörler ve sağlıkla ilişkili hayat kalitesi

İnce Barsak Atrezi ve Stenozu Olgularında Yaşamda Kalımı Etkileyen Faktörler ve Sağlıkla İlişkili Hayat Kalitesi Amaç: İnce barsak atrezi/stenozu nedeniyle takip edilen hastalarda morbidite ve mortalite nedenlerini ve yaşamda kalımı etkileyen faktörleri araştırmak, büyüme gelişmelerini incelemektir. Hastalar ve Yöntem: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle 2002-2012 yılları arasında kliniğimize başvuran duodenal, proksimal jejunoileal, distal jejunoileal atrezi/stenoz nedeniyle takip edilen 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar cinsiyeti, prenatal tanısı olup olmadığı, tanı konulma zamanı, doğum haftası, kilosu, anne yaşı, anne-baba akrabalık düzeyi, klinik özellikleri, eşlik eden anomaliler, ameliyattaki bulgular, ameliyat sonrası kalış süresi, total parenteral nütrisyon süresi, beslenmeye geçiş süresi, tam doz beslenme süresi ile ilgili veriler kaydedilerek morbidite ve mortaliteyi etkileyen faktörler ve büyüme gelişme parametreleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın 44?ü kız, 41?i erkekti. Bu hastaların 35?inde duodenal, 29?unda proksimal jeunoileal, 21?inde ise distal jejunoileal atrezi/stenoz mevcuttu. %58 oranında prematürite mevcut olup bu oran duodenal atrezi/stenoz hastalarında daha fazla idi. Ebeveynler arasında akrabalık durumunda distal jejunoileal/stenoz görülme olasılığı daha yüksekti. Hastaların % 54?ü prenatal ultrasonografi ile tespit edildi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalarda eşlik eden konjenital anomali oranı %64, jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda % 58 idi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalara en sık eşlik eden anomali konjenital kalp hastalığı ve Down Sendromu idi. Duodenal atrezilerde en sık kullanılan ameliyat yöntemi duodenoduodenostomi, jejunoileal atrezilerde ise rezeksiyon+primer anastomoz idi. Mortalite oranı %18 olarak hesaplandı. Tüm gruplarda genel komplikasyon oranı %20 olup en sık görülen komplikasyon sepsisti. Kaybedilen hastalarda en sık karşılaşılan ölüm nedeni sepsis olup bu hastalarda, prematürite, düşük doğum ağırlığı ve ek konjenital anomali görülme sıklığı artmıştı. Hastalar büyüme gelişme açısından incelendiğinde duodenal atrezi/stenoz grubunda vücut ağırlığı ve kilo persentillerinin normal değerlerde olduğu, jejunoileal atrezilerde ise boy persentillerinin düşük olduğu tespit edildi. Sonuç: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle takip ve tedavisi yapılan hastaların mortalite sıklığı literatürdeki oranlara göre yüksek olduğu tespit edildi. Kaybedilen hastalarda prematürite, düşük doğum ağırlığı ve eşlik eden konjenital anomalilerin sıklık oranının artmış olduğu bulunmuş, mortalitenin primer olarak cerrahi komplikasyona bağlı olmadığı düşünülmüştür. Geç dönem komplikasyonlarının oldukça düşük oranda görülmesinin mortalite oranının yüksek olmasından kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda vücut ağırlığı persentilleri düşük olup bu hastaların ameliyat sonrası dönemde beslenme ve malabsorbsiyon açısından yakın takip edilmesini öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Duodenal atrezi, stenoz, jeunoileal atrezi, mortalite, yaşam kalitesi

Bağırsak-inceDuodenal hastalıklarMortalite+2
Selcan Türker Çolak
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipospadias cerrahisi öncesi uygulanan hormon stimülasyon tedavisinin etkinliği: Deneysel çalışma

Amaç: Hipospadias peniste doğuştan şekil bozukluğu olması, idrar kanalının kısa olup kanalın ağzının penis ön yüzünde herhangi bir yere açılmasıdır. Yaklaşık 100-300 erkek doğumda bir görülür. Hipospadiasın ağır formlarında penis küçük ve çevre dokular zayıf olabilir. Penis büyüklüğü ve çevre dokuların kalitesi ile hipospadias cerrahisinin başarısı arasında ilişki vardır. Penis ebatları küçüldükçe, çevre dokular yetersiz oldukça cerrahi başarı şansı düşmektedir. Penis büyüklüğünü ve doku gelişimini arttırmak için hormon tedavileri kullanılmaktadır. Ancak kullanılacak hormon preperatının seçimi, tedavinin ne kadar süreyle yapılacağı ve yapılacak cerrahi tedavinin zamanlaması konusunda bir görüş birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı (hipospadias olmayan) hayvan modelinde hormon stimülasyon tedavisi yöntemlerinin peniste meydana getirdikleri yapısal ve histopatolojik değişiklikleri gözlemlemek, bu gözlemlerin sonucunda ilaç uygulaması sonrası en ideal cerrahi tedavi zamanına karar vermektir. Gereç ve Yöntem: Wistar Albino cinsi 4-6 haftalık 50 adet sıçan kullanıldı. Sıçanlar parenteral human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron, topikal dihidrotestosteron, parenteral ile topikal tedavinin kontrol grupları olarak 5 gruba ayrıldı. Uygulama başlangıcında, uygulama boyunca ve sonrasında penis çapı ve uzunluğu haftalık ölçüldü. Histopatolojik inceleme için 0, 1, 3, 6, 7 ve 8. haftalarda prepusyumdan biyopsiler alındı. Biyopsiler damarlanma artışı, epitel kalınlığı, inflamasyon ve fibrozis açısından değerlendirildi. Bulgular: Parenteral human koryonik gonadotropini verilen grupta penis uzunluğunda %56, penis çapında % 58 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise % 84 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,4 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. İnflamasyon skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında, fibrozis skorunun 3 ile 6. haftalar arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Parenteral testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %62, penis çapında %59,8 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %109 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,5 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. Parenteral testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Topikal testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %46, penis çapında % 59 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %100 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu ve damar sayısındaki artışlar topikal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Penis çapındaki artış ise çalışmanın 3. haftasında kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksektir. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,3 ve 3,3 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir. Topikal testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skoru çalışmanın 3.haftasında topikal kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Hormon stimülasyon tedavisinde kullanılan human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron ve topikal dihidrotestosteron tedavilerinin hipospadias cerrahisi öncesi penis boyutlarını ve doku kalitesini artırmakta yararlı olduğu gösterilmiştir. Hormon stimülasyon tedavilerinin inflamasyon ve fibrozisi alevlendirmediğini, aksine dönemsel olarak baskıladığını göstermiştir. Tedavi rejimleri içinde en etkili olanın parenteral testosteron olduğu gözlenmiştir. Hormon stimülasyon tedavisi sonrası cerrahi onarım için en elverişli dönem; penis ebatlarının en büyük ve dokuların histopatolojik açıdan en iyi durumda olduğu dönem olan; ilaç uygulamasından sonra parenteral human koryonik gonadotropini grubunda 4, parenteral testosteron grubunda 7, topikal dihidrotestosteron grubunda 1 haftadan sonra olduğu düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: Hipospadias, preoperatif hormon stimülasyonu, sıçan prepusyum, deneysel çalışma, cerrahi zamanlaması

CerrahiHipospadiasHormonlar+4
Özlem Çöloğlu
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı hidronefrozu olan çocuk olgularda ultrasonografik renal parankimal hacim ölçümü

Amaç: Üreteropelvik bileşke darlığı (UPBD), renal pelvisten proksimal üretere idrar akışının engellenmesini ifade eder. Böyle bir durumda renal pelviste toplanan idrar burada basınç artışına ve pelvis duvarının gerilmesine sebep olur. Renal pelvis mevcut duruma bir süre uyum sağlayabilir, ancak viskoelastisitesini kaybettiğinde, artan intrapelvik basınç irreversibl böbrek hasarına sebep olur. Hastalığın takip sürecinde, özellikle cerrahi tedavinin zamanı hakkında yapılan birçok çalışma, yayınlanan birçok makale mevcuttur ancak bu konuda maalesef ortak bir karar söz konusu değildir. Dolayısıyla UPBD'nin takibi ve cerrahi kararı konusunda ucuz, ulaşılabilir, iyonizan radyasyon içermeyen bir yöntem ile oluşturulmuş farklı bir parametreye ihtiyaç duyulmaktadır. Parankimal böbrek hacminin bu konuda önemli bir argüman olacağı son dönemde yapılan çalışmalarda gösterilmektedir. Tüm bu sebeplerle çalışmamızda tek taraflı UPBD'li olgularda USG kullanarak renal parankimal hacim ölçümü yapılabilmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza Mart 2023–Eylül 2023 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çocuk Cerrahisi Kliniği'ne başvuran tek taraflı hidronefrozu olan UPBD tanısı almış 0-18 yaş arasındaki toplamda 24 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların böbrek transvers kesitleri USG (Canon Aplio A – Tokyo, Japan) aracılığıyla böbrek inferiorundan superioruna doğru prob hareketiyle video olarak kayıt altına alındı. Ardından bu görüntüler içerisinden 5 adet eşit aralıklı kesitsel görüntü (segmentasyon) çıkarıldı. Bu görüntüler Adobe 360 programı aracılığıyla birleştirilerek parankimal hacimleri ölçüldü. Ölçülen parankimal hacimler normal böbrek ve UPBD'li böbrek şeklinde 2 gruba ayrıldı ve bu gruplar hidronefroz, AP çap ve parankimal kalınlık parametreleriyle karşılaştırıldı. Numerik değişkenlerin normal dağılıma uyup uymadığı Shapiro-Wilk korelasyon testi ile değerlendirildi. Gruplar arasındaki farklılılar non-parametrik Wilcoxon işaretli analiz testi ile analiz edildi. p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 24 olgunun parankimal hacimleri, UPBD olan böbreklerde ortalama 49.452 mm3 ± 23.287 mm3 iken, normal böbreklerde ortalama 57.979 mm3 ± 27108 mm3 olarak izlendi. Normal böbreklerin parankimal hacimleri, HN olan böbreklerin parankimal hacimlerine oranlanıp HN dereceleri ile karşılaştırıldığında grade 2 HN ile grade 3 HN arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Grade 3 HN ile grade 4 HN arasında karşılaştırma yapıldığında bu gruplar arasında da anlamlı bir fark olmadığı izlendi (p>0,05). Son olarak grade 2 HN ile grade 4 HN arasında karşılaştırma yapıldığında ise her iki grup arasında anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız, USG ile parankimal hacmin ölçülebildiğini göstermektedir. Daha çok olgu dahil edilerek yapılan çalışmalar sonucunda; cerrahi karar verme aşamasında USG ile renal parankim ölçümünün güvenilir bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.

BöbrekHidronefrozPelvis renalis+3
Faruk Beci
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda nonoperatif antibiyoterapi ile tedavi edilen komplike olmayan apandisitlerde izlem kriterlerinin belirlenmesi

Amaç: Çalışmamızda akut apandisit tanısı ile ameliyatsız tedavi uygulanan hastalarımızda literatürde yeterince ortaya konulmayan izlem kriterlerini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Akut apandisit tanılı çocuklara 5 gün boyunca intravenöz seftriakson ve metranidazol uygulamasını takiben oral amoksisilin-klavunat başlandı. Hastalar 7 gün boyunca günde iki kez muayene edilerek hassasiyet, defans ve rebaund değerlendirildi. İzlemin 1, 2, 3 ve 7. günlerinde beyaz küre sayısı (WBC), nötrofil yüzdeleri, c-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT), interlökin-6 (IL-6) ve pentraksin-3 (PTX-3) değerlerine bakıldı ve abdominal ultrasonografi (USG) ile apendiksin çapı ve duvar kalınlığı değerlendirildi. Bulgular: Toplam 24 hasta çalışmaya alındı. Hastaların izleminde fizik muayene bulguları anlamlı olarak geriledi (p<0.001). Ortalama beyaz küre sayısı, nötrofil yüzdesi, CRP ve prokalsitonin değerinde ilk günden sonra istatistiksel olarak anlamlı azalma görülürken, IL-6 ve PTX-3 değerlerindeki azalma anlamlı değildi. Ultrasonografide ortalama apendiks duvar kalınlığı ve çapında ikinci günden sonra anlamlı azalma olduğu görüldü. Taburculuk sonrasında tekrarlayan karın ağrısı ve apendikolit saptanması (bir hastada) ile iki hasta opere edildi. Geri kalan 22 hasta başarılı şekilde tedavi edilerek yaklaşık 2 yıl boyunca hastane ve telefon viziti ile takip edildi, herhangi bir sorun saptanmadı. Sonuç: Akut apandisitte konservatif tedavi başarılıdır. Tedavi sırasında 2. günden itibaren azalma gösteren hassasiyet, defans ve rebound bulguları; lökosit sayısı, CRP ve prokalsitonin serum değerleri ve apendiks duvar kalınlığı ve çapı izlem kriterleri olarak hasta değerlendirilmesinde yardımcı olurlar. Tedavinin 7. gününde bulgu ve değerler normalleşmektedir. Bu şekilde bir izlem protokolü oluşturulabilir. Anahtar Kelimeler: Pediatrik apandisit, Konservatif tedavi, Antibiyotik tedavisi, Tedavi protokolü

İbrahim Berkan Usta
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşamın ilk üç ayındaki inguinal hernili bebeklerde laparoskopik PIRS (Perkutan Internal Ring Suturing) tekniğinin güvenilirliğinin araştırılması

Yaşamın ilk üç ayındaki inguinal hernili bebeklerde laparoskopik PIRS (Perkutan Internal Ring Suturing) tekniğinin güvenilirliğinin araştırılması Amaç: İnginal herni tüm dünyada cerahi tedavi gerektiren çocukluk çağı patolojilerinin başında gelmektedir. Doğum yaşı geriledikçe görülme insidansı artmaktadır, prematüre ve düşük doğum ağırlıklı erkek bebeklerde 4 kat daha sık görülebilmektedir. Gelişen tekloji ve cerrahi tekniklerle birlikte laparoskopik cerrahi çoğu patolojide olduğu gibi inguinal herni cerrrahisinde de sıklıkla kullanılmaktadır. İnguinal herni onarımında birçok laparoskopik cerrahi yöntem tanımlanmıştır. Bu yöntemlerden en sık kullanılanı PIRS (Pekütan Internal Ring Suturing) yöntemidir. Bu araştırmada inguinal herni onarımında kullanılan PIRS tekniğinin 3 ay ve daha küçük bebeklerde laringeal maske anestezisi (LMA) ile güvenle kullanılabildiğini göstermeyi, klasik açık cerrahi yöntemi ile PIRS yönteminin operasyon süreleri, hastanede yatış süreleri, preop ve post op verileri, nüks gelişimi ve komplikasyonları değerlendirilip her iki yöntemi avantajları ve dezavantajlarıyla inceleyip çocuk cerrahları için güncel verilere dayalı öneriler sunulması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Eylül 2022 ile Eylül 2023 tarihleri arasında yaşı 3 aydan küçük inguinal herni nedeniyle opere edilen 59 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalara laparoskopik yöntem olarak PIRS, açık cerrahi olarak klasik açık cerrahi yöntem uygulandı. Hastalara anestezi intratrakeal veya laringeal maske ile uygulandı. Hidrosel, inmemiş testisin eşlik ettiği ya da acil cerrahi gerektiren inkarsere hernili hastalar çalışmadan hariç tutuldu. Bulgular: Hastalardan 26'sı laparoskopik PIRS yöntemi ile, 33'ü ise açık yöntemi ile opere oldu. Hastaları %76,9'u (n:20) erkek, %23,1'i (n:6) kız ve ortalama yaşları 71 gündü. Demogrofik olarak her iki grubun benzer özelliklerde olduğu görüldü. Çalışmamızda PIRS uygulanan vakalarda bilateral olma oranı, açık cerrahiye göre yaklaşık 2,8 kat fazla olarak bulundu. Ayrıca her iki grubun anestezisi için LMA kullanım oranı benzer bulunmuştur. Değerlendirmeye alınan parametrelerden kesede kanama ve kas gevşetici ihtiyacı açısından her iki grup arasında, istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. Çalışmamızda bakılan diğer parametreler olan hastanede kalış süresi, beslenme süresi, operasyon süresi, şişlik, skrotal ödem, yara yeri enfeksiyonu, post op 30.dk kan şekeri, postop stridor ve bronkospazm gelişimi, komplikasyon gelişimi ve nüks gelişimi parametreleri değerlendirildiğinde, istatiksel anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular ve güncel literatür incelendiğinde, PIRS onarımın, açık cerrahi prosedürü ile karşılaştırıldığında en az açık onarım kadar etkili ve güvenli olduğu görüldü. PIRS yönteminin açık cerrahiye kıyasla minimal invaziv olması, yara iyileşmesinin mükammel olması, kontralateral kasığın değerlendirilmesine ve tespit edilirse okült bir fıtığın onarılmasına olanak tanıması gibi avantajlarının bulunması sebebiyle inguinal herni onarımlarında gelecekte öncelikli tercih edilecek tedavi seçeneği olacağını düşünmekteyiz. Ayrıca küçük bebeklerde de PIRS yönteminin LMA ile güvenle yapılabildiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İnguinal herni, laparoskopi, PIRS, çocuk

Enes Arslan
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipospadiaslı çocukların glans ve meatusunun morfolojik özelliklerine göre prepisyum ve tunica dartosta cinsiyet hormon reseptörlerinin değerlendirilmesi

Hipospadias penis ventral yüzünün anatomik bir anomalisidir. Hipospadiasa neden olabilecek birçok çevresel ve genetik etken olduğu düşünülse de patogenezini tam olarak açıklayan bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda, 2022–2024 yılları arasında opere edilen prepubertal hipospadias olgularından ve rutin sünnet yapılan prepubertal olgulardan elde edilen dokulardan prospektif olarak gerçekleştirilmiştir Operasyon sırasında iç prepisyum(İP) ve dış prepisyum(DP), ventral dartos(VD) ve dorsal dartos(DD), üretra epiteli(UE) ve firlit yakasından(FY) dokularından örnekler alınarak bu örnekler histopatolojik olarak androjen reseptörleri(AR) ve östrojen reseptörleri(ER) açısından değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan operasyon sırasında alınan doku örneklerinde AR ve ER immunohistokimyasal boyaması yapılmıştır. Sünnet yapılan olgulardan kontrol grubu örnekleri elde edildşitir. Tüm dokuların reseptör düzeyleri modifiye hızlı skor(mQuickscore) ile yarı-kantitatif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda AR ve ER düzeyleri prepisyumda proksimal hipospadiaslarda distal hipospadiaslara göre düşük bulunmuştur. Distal hipospadiaslarda da kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur. Her hipospadiaslı olgunun kendi VD ve DD arasında AR/ER düzeyleri karşılaştırıldığında VD'deki düzeyleri anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Ayrıca,prepisyumun tam olduğu MIP varyantı ve kontrol grubunda prepisyum ve dartos dokuları karşılaştırıldığında reseptör düzeylerinin MIP grubunda kontrol grubuna göre daha düşük ekspresyon düzeylerinin olduğu saptanmıştır. Hipospadias olmadan V şeklinde defektli prepisyum grubu ve kontrol grunbunda prepisyum ve dartos dokularında reseptör düzeylerinin benzer olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda MIP varyantında tam prepisyum nedeniyle kontrol grubu ile benzer AR düzeyleri ı beklenirken düşünülenin tam aksine AR ve ER ekspresyon düzeylerinin hipospadias gibi sonuçlar verdiği, hipospadias olmadan V-shape prepisyum olgularında hipospadiasa yakın olmasını beklerken normal sünnet grubu ile benzer bulgular elde edilmiştir. Hipospadias etiyolojisinde hormonal reseptör düzeylerinin yalnızca meatus lokalizasyonuna değil, aynı zamanda ilgili dokulara göre değişiklik gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuçlar, hipospadiasın sadece lokal değil, tüm penil dokuları etkileyen kompleks bir gelişimsel bozukluk olduğunu desteklemektedir.

AndrojenlerHipospadiasHistopatoloji+2
Fulya Beceren
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı kist hidatiklerinde cerrahi, perkütan radyolojik girişim ve benzimidazol tedavisi

Amaç: Çocuklarda kist hidatik sebebiyle cerrahi, perkütan ve benzimidazol tedavilerinde etkinliğin araştırılması. Gereç ve Yöntem: Haziran 2002 ile Haziran 2016 arasında kist hidatik sebebiyle tedavi gören 91 çocuğun dosyası retrospektif incelendi. Hastalar; başvuru şikâyetleri, muayene bulguları, tanı yöntemleri, kistlerin yerleşim yeri, tip, boyut ve sayısı, tedavi yöntemleri, tedaviyi etkileyen faktörler, takip süreleri, bronş-safra fistülleri, kist rüptürü, komplikasyonlar ve yönetimi konularında değerlendirildi. Her bir organ ve organ ilişkisiz yerleşimler bir bölge olarak kabul edilip buna göre de kıyaslamalar yapıldı. İstatistiksel analizde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: En sık başvuru şikâyeti karın ağrısıydı. Karaciğer kistli 28/71, akciğer kistli 25/33 hastada muayenede patoloji vardı. Tanıda akciğer grafisi, tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme kullanıldı. Seroloji 61/91 hastada pozitifti. Histopatolojik inceleme 75 hastada yapıldı. En sık tutulum karaciğerde, en fazla kist tipi Tip 1'di (49/71 hastada). 91 hastada 115 organ-bölge tutulumu vardı. Kist çapları ortalama 71,66±35,79 mm idi. Cerrahi 59, albendazol 41, perkütan tedavi 14 bölgeye uygulandı. Cerrahiyle 56/59, albendazolle 27/41, perkütan radyolojik girişimle 10/14 başarı sağlandı. Albendazol profilaksisi karaciğer cerrahisinde 29/29, akciğer cerrahisinde 19/21, perkütanda 11/14 hastaya uygulandı. En çok yapılan cerrahi işlem konservatif yöntem idi (52/59). Albendazol küçük kistlerde daha başarılıydı. Cerrahi uygulanan akciğer kistlerinin 19/23'ü bronş ilişkiliydi. Karaciğerde safra yoluyla ilişkili kistlerin 13/15'inde çap 75 mm'nin üstündeydi. Rüptür akciğer kistlerinde 12/33, karaciğerde 3/71 hastada vardı. Postoperatif hava kaçağında konservatif takip; safra drenajında endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi, sfinkterotomi, biliyer stent ve cerrahi uygulandı. Takip süresi ortalama 40±28 aydı. Sonuç: Kist hidatikte cerrahi halen en çok uygulanan ve en etkili tedavidir. Uygun vakalarda albendazol veya perkütan tedavi de etkilidir. En uygun tedavinin tespitinde başka prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Albendazol, Cerrahi, Çocuk, Kist Hidatik, Perkütan Radyolojik Girişim

AlbendazolBenzimidazollerCerrahi+5
Kamuran Tutuş
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel apandisit modelinde antibiyoterapinin etkinliğinin gösterilmesi

Apandisit Çocuk Cerrahisi pratiğinde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Apandisitin temel tedavisi cerrahidir. Ancak son dönemde apandisitin tedavisinde cerrahi uygulanmadan antibiyotik ile tedavi gündeme gelmiştir. Apandisitte inflamasyona bağlı akut faz reaktanlarında artış olur. Cerrahi ya da antibiyoterapi ile iyileşme ile birlikte akut faz reaktanları geriler. Bu çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan apandisit modelinde akut faz reaktanlarının düzeyleri bakılarak antibiyoterapinin etkinliğini değerlendirdik. Çalışmamızda Sprague Dawley cinsi 200-250 gr arası toplam 28 hayvan kullanıldı. Hayvanlar 7'şerli 4 gruba ayrıldı. 1. grup şam grubunu, 2. grup kontrol grubunu, 3. grup hastalık + antibiyoterapi grubunu, 4. grup hastalık + cerrahi grubunu oluşturdu. Hayvanlara intraperitoneal anestezi yapıldıktan sonra steril boyama ve örtüleme ile laparotomi yapıldı. Deneysel apendisit modelinde hayvanların çekumlarının distalindeki küçük bir alan damarı korunarak sütür ile daraltılıp içi çekal materyal ile doldurularak obstrüksiyon oluşturuldu. Sütür çekum duvarının dolaşımını bozmayacak şekilde gevşek olarak bağlandı. Ardından karın sütüre edilerek kapatıldı. 1. grupta apandisit oluşturulmadı, sadece laparotomi yapılıp karın kapatıldı, herhangi bir tedavi verilmedi. 2. grupta sadece apandisit oluşturuldu, herhangi bir tedavi verilmedi. 3. grupta apandisit oluşturulduktan sonra günlük düzenli olarak antibiyotik (Sulbaktam ampisilin 100 mg/kg) intraperitoneal olarak verildi. 4. grupta apandisit oluşturulduktan 48 saat sonra yeniden laparotomi yapılıp apendektomi yapıldı. Tüm gruplarda hayvanlardan 0, 2. ve 7. günlerde kan örneği alındı. 7. günde grup 1, 2 ve 3 deki ratlara yeniden anestezi altında laparotomi ile apendektomi yapıldı. Operasyon sonrası tüm hayvanlara ekssanguinasyon yöntem ile ötenazi uygulandı. Çalışmamızda; Grup 2 ve Grup 3 istatistiksel olarak incelendiğinde prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. Gün, 2. Gün ve 7. Gün değerleri arasında iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Antibiyotik kullanımı olan ve olmayan iki grup arasında antibiyotik CRP düzeylerinde düşmeye yol açmaktadır. Bu durum bize enflamasyonun gerilediğini göstermektedir. Prokalsitonin düzeyi iki grupta da 2. gün düşmüş iki grupta da 7. gün yükselmiştir ancak iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmemiştir. Lökosit düzeyleri Grup 2 ve Grup 3 de ikinci gün yükselmiştir. İki grup için de 7. gün lökosit düzeyleri gerilemiştir. Ancak antibiyotik verilen grupta lökosit düzeyleri daha belirgin düşmüştür. Bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sonuçta antibiyotik tedavisi enflamasyonu azaltmakta bunun en belirgin göstergesi CRP değerlerinin 2. ve 7. günlerde hastalık grubuna göre anlamlı düşük olmasıdır. Grup 2 ve Grup 4 istatistiksel olarak incelendiğinde Prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. gün, 2. gün ve 7. gün değerleri iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Grup 3 ve Grup 4 istatistiksel olarak incelendiğinde Prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. Gün, 2. Gün değerleri arasında iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Antibiyotik verilen 3. Grupta lökosit değerlerinde belirgin düşme gözlenirken apendektomi yapılan grupta düşüş gözlenmemiştir. Ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Antibiyotik tedavisi geç dönemde CRP değerlerinin cerrahide olduğu kadar düşük olmasını sağlamaktadır. Patolojik incelemelere baktığımızda; Mukozada, submukoza ve subserozanın enflamasyon tutulumu açısından dört grup arasında anlamlı saptanmıştır (chi – square 0,01). TNF alfa immunhistopatolojik incelemede 4 grup arasında anlamlı çıkmıştır. (chi – square 0,043). IL6 doku immunhistopatolojik incelemede 4 grup arasında anlamlı izlenmiştir (chi – square 0,014). IL6 immunhistokimyasal incelemede; Grup 3 ve Grup 4' de yani antibiyotik tedavisi alan ve apendektomi yapılan grupta enflamasyon azalmıştır. Grup 2 ve 3 arasında immunhistokimyasal olarak bakılan TNF alfa ve IL6 değerleri açısından anlamlı fark izlenmiştir (Chi-square 0,031 - 0,018 ). Antibiyotik tedavisi enflamasyonu azaltmıştır. Grup 2 ve 4 arasında TNF ve IL6' da enflamasyon açısından anlamlı fark izlenmiştir (chi-square 0,031-0,01) . Apendektomi enflamasyonu azaltmıştır. Biyokimyasal çalışma izlem kriteri olarak düşünüldüğünde prokalsitonin değerlerinin oluşturduğumuz appandisit modelinde bir anlamı olmadığı sonucunu çıkarıyoruz. Antibiyotik tedavisi prokalsitonin değerlerini geç dönemde düşürüyor olsa dahi, prokalsitonin değerleri değişkendir ve düşük değerler enflamasyonun varlığı veya enflamasyonun gerilemesi ile korele değildir. Apendektominin lökosit değerlerini etkilememiş olduğu görülüyor. Antibiyotik grubunda lökosit değerlerinin apendektomi grubuna göre düşük olması antibiyotik tedavisinin etkinliğini gösteren bir bulgu olabilir. Bu modelde apandisit CRP' yi geç dönemde yükseltmektedir cerrahi ise bu yüksekliği anlamlı olarak engellemektedir. Antibiyotik tedavisi de hastalık grubuna göre CRP' yi anlamlı olarak düşürmektedir ve aynı zamanda cerrahi kadar etkili olmaktadır. Dolayisıyla CRP antibiyotik tedavisi için özellikle 2. günden itibaren bir izlem kriteri olabilir. Antibiyotik tedavisi patolojik enflamasyonu olumlu yönde etkilememiştir. Diğer yandan enflamasyonun mediatör düzeyinde göstergeleri olan TNF ve IL6 açısından bakıldığında enflamasyon anlamlı derecede azalmıştır. Dolayısıyla genel anlamda bakıldığında antibiyotik tedavisi patolojik enflamasyonu azaltmaktadır.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarApendektomi+3
Halis Can Demirtürk
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anorektal malformasyon nedeni ile ameliyat edilmiş hastaların kontinans ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Anorektal malformasyonlar takibi ve tedavisi zor olan hastalık grubudur. Bu nedenle opere edilen hastalar ameliyat sonrasında da inkontinans, kabızlık ve soiling gibi yaşam kalitelerini etki eden problemlerle karşılaşmaktadırlar. ARM nedeniyle kliniğimizde opere edilen hastaların ameliyat sonrasında oluşan problemlerini araştırmak ve bunlara etki eden faktörleri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2007 ile Aralık 2017 arasında ARM sebebiyle opere edilen 110 çocuğun dosyası retrospektif incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalarda prenatal patoloji, akraba evliliği, yaşı, cinsiyeti, radyolojik bulguları, başvuru şikayetleri, ilk müdahale zamanı, ilk müdahale şekilleri, eşlik eden anomaliler, genel anestezi altında muayene bulguları, ameliyat teknikleri, kolostomi şekilleri, fistül yeri, erken ve geç dönem komplikasyonları, redo operasyon endikasyonu, operasyon şekilleri, Holschneder, Kelly ve Temploton skorlama sonuçları kaydedildi. Opere edilen hastalarda fistül yeri, yapılan operasyon şeklinin, eşlik eden anomali ve diğerlerinin kontinans skorlama değerleri arasında olan ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hastaların 22 yüksek tip, 44 orta tip, 32'si ise alçak tipti.6 hastada kloakal anomali vardı. Altı hasta dış merkezde opere olarak gelmiştir. Hastaların başvuru şikayetlerine bakıldığında en sık başvuru şikayeti anüsün yokluğu 63 (%57,3) hastada mevcuttur. Hastaların tanısı genelde fizik muayene ile konuldu. Ek sistem patolojileri ve eşlik eden anomalileri araştırmak için USG,EKO,VCUG ve farklı grafiler çekildi. Ek anomali en sık urogenital sistemde görüldü (%43,6). İkinci sıklıkta ise kardiak anomaliye (% 33,6) rastlandı. Hastalara ilk müdahele olarak en sık kolostomi açılmıştır.75 (%68,2) hastada kolostomi yeri inen kolondan olup diverjandı. Definitif cerrahi ve redo cerrahide en sık kullanılan yöntem PSARP'tı (88/16).Hastaların çoğunda erken ve geç ameliyat sonrası komplikasyonlar rastlanmamıştır. İlk yapılan müdahile şekilleri (kolostomi açılması, dilatasyon, anoplasti, PSARP) arasında, nöroşirorjik müdahale edilenlerle edilmeyenler arasında, üriner sistemlerde patolojisi olanlarla olmayan hastalar arasında, definitif cerrahi şekilleri arasında, definitif cerrahi sonrası 2'li antibiyotik alanlarla 3'lü antibiyotik alanlar arasında ve fitül yerleri arasında Kelly, Templton ve Holschneider skor ortalamaları bakımından anlamlı bir fark bulundu. Kontinans değerlendirilmesinde kullanılan Kelly, Temploton ve Holshcnider skorlamalar arasında bir çok diğer parametrelerde ise anlamlı fark bulunmadı. Sorguda 13 (%11,8) hastanın skorlama ile bağlı bilgilerine ulaşılmadı. Bizim çalışmamızda hastaların genel skorlama ortalamaları yüksek geldi. Holschneider skoru için ortalama puan değeri 10,56±3,72 ortanca 13'dü (2-14). Kelly skoru için bu değer 3,97±1,97 ortanca değer 5 di (0-6). Temploton skoru için ise bu değer 3,73±1,60 ortanca değer 4,5'di (0,5-4,5). Sonuç: Sonuç olarak hastaların ortalama % 15,5 de inkontinanas izlenmiş olup bu hastalarda da orta ve yüksek tip ARM, Down sendromu, MMR ve eşlik eden koksiks ve sakral anomaliler mevcuttu. Hasta yönetim kılavuzlarında olmasa da her yaş grubunda kullanılabildiği için, stimülatör muayenesini, hasta takibinde, tekrar operasyon gereksiniminde, postoperatif prognoz değerlendirilmesi için önermekteyiz. Yaş grubu uyumsuz olan, mental retarde hastalarda elektrik stimületörle yapılan muayeneler de prognostik ve faydalıdır. Alçak tip atrezilerde, taşma inkontinansa neden olan kabızlık çok olabileceği için ameliyat sonrası hastaların kabızlık açısından yakın takip edilmelidir. Anahtar sözlük: Anorektal malformasyonlar, Kelly, Holschnider, Temploton skoru

AnorektumAnüsCerrahi+5
Galıb Baıramovı
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal sistemde yabancı madde nedeniyle başvuran hastaların demografik ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmamızda 01.01.2000-01.01.2020 arasındaki 20 yıllık süreçte kliniğimizde yabancı cisim yutma nedeniyle yatırılarak izlenen 499 olgu incelenmiştir. Bu olgular arasında özofagusta yabancı cisim nedeniyle operasyona alınan 252 vaka ağırlıklı olarak incelenmiştir. Bu 252 vakada en sık şikâyet ağrılı yutkunma (odinofaji) (%36), tükürüğünü yutamama (%25,3), kusma (%18,6), göğüs ağrısı (%8,7), öksürük (%4,7) olarak tespit edildi, olguların yarısından fazlasının (%51,4) aktif bir şikâyeti yoktu. 18 olguda operasyon sırasında özofagoskopiye gerek kalmadan laringoskop yardımıyda magill penseti ile yabancı cisim çıkarıldı. 215 olguda yabancı cisim özofagoskop ile çıkarılırken 19 olguda özofagusta yabancı cisim tespit edilemedi. 9 olguda komplikasyonlar ve GİS'te uzun bekleme nedeniyle laparotomi yapılarak yabancı cisim çıkarıldı. Her olgu tüm özellikleriyle kendi özelinde değerlendirilerek en uygun tedavi yolu çizilerek hastalar hızlı bir şekilde tedavi edilmelidir. Yabancı cisim yutmanın kısmen önlenebilir bir patoloji olduğu göz önüne alınarak, çocukların daha güvenli çevrede sağlıklı olarak büyümeleri için radikal ve multidisipliner önlemlere ihtiyaç duyulmaktadır.

BataryaDemografiGastrointestinal sistem+4
Bilal Arıkbaşı
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreteropelvik bileşke darlığı olgularında üriner biyolojik belirteçler dinamik böbrek sintigrafisinin yerini alabilir mi?

Giriş: Çalışmamızda üreteropelvik bileşke darlığı tanılı olgularda sintigrafik analize alternatif olarak kolay uygulanabilen, düşük maliyetlive daha az invaziv olan üriner belirteçlerin, obstrüksiyonu belirlemedeki geçerliliğinin gösterilmesi amaçlanmıştır.. Gereç ve Yöntem: Tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı tanısıyla takip edilen 39 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular dinamik böbrek sintigrafilerindeki diüretik yarılanma zamanlarına göre 2 gruba ayrıldı. Obstrüksiyon olan grupta 15, obstrüksiyon olmayan grupta 24 olgu mevcuttu. Hastalardan alınan spot idrar örneklerinde Systatin C, β2-mikroglobulin, KIM-1, MCP-1 ve NGAL analiz edildi. Üriner analizlerde rutin kullanımda olmamaları nedeniyle bu göstergelerin obstruksiyonlu olan ve olmayan olguları ayırt etme becerilerini ortaya koymak ve kesme değerleri konusunda fikir edinebilmek amacıyla belirteçlerin her biri için ROC eğrileri çizildi ve eğrilerin kırılma noktalarından elde edilen her bir kesme değeri için duyarlılık, seçicilik, pozitif ve negatif prediktif değerler elde edildi. Systatin C, β2-mikroglobulin ve MCP-1 eğrilerde 2 kırılma noktası göstermeleri üzerine bu moleküller için 2, kalan belirteçler için tek kesme değeri üzerinden sensitivite, spesifite, pozitif ve negatif prediktiviteler hesaplandı. Bulgular: Obstrüksiyon olan ve olmayan grupların idrarlarından çalışılan örneklerde belirteçlerin her bir kesme değeri için obstrüksiyonu belirlemede Sistatin C %80,0, β2 mikroglobulin %80,0, MCP-1 %86,7 ve Osteopontin %80,0 sensitivite göstermiştir. MCP-1 farklı kesme değerinde %73,3 sensitivite, %62,5 spesifite, β2-mikroglobulin farklı kesme değerinde %60,0 sensitivite, %83,3 spesifite göstermiştir. Sonuç: Obstrüksiyonu belirlemede üriner belirteçler arasından Systatin C, β2 mikroglobulin, MCP-1 ve osteopontin yüksek sensitiviteye sahiptir. Ancak Systatin C ve osteopontin'in spesifitesi, sensitivitenin yüksek olduğu kesme değerlerinde çok düşük bulunmuştur. Tüm bu belirteçler içerisinde üriner MCP-1 ve β2 mikroglobulin invaziv olmayan klinik tanı testi olarak gelecekte kullanım yeri bulabileceği kanısındayız.

Beta globülinlerBöbrekBöbrek hastalıkları+6
Deniz Ersayın Gürer
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda idrar ngf ( nöral büyüme faktörü ) ve idrar BDNF ( beyin türevi nörotrofik faktör ) düzeylerinin araştırılması

Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda, idrarda NGF (Neural Growth Factor) ve BDNF (Brain Derived Neurothropic Factor) düzeylerinin araştırılması Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu terimi, çocukluk çağında hem çocuk hem aile için sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen bir grup hastalığı kapsayan genel bir terimdir. Tanı ve alt grup ayırıcı tanısı zordur ve tanıda objektif olarak yardımcı olabilecek belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Literatürde ümit vadeden sonuçları yayınlanan BDNF ve NGF'nin gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu ve alt gruplarında belirteç olarak değerliliği araştırılmıştır. Çalışmaya alt üriner sistem semptomları ile başvuran ve alt üriner sistem işlev bozukluğu tanısı alarak çalışma kriterlerine uyan 43 çocuk olgu ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Çalışma grubunda çeşitli tanı yöntemleri ve tetkiklerle alt gruplandırma yapılmıştır. Olgulardan idrar örnekleri alınarak idrarda kreatinin, NGF ve BDNF testleri yapılarak hasta özellikleri ve biyokimyasal sonuçlar kontrol grubu ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda olgular; gündüz aşırı sık idrara çıkma (n:1), vajinal reflü (n:1), giggle inkontinans (n:2), primer mesane boynu işlev bozukluğu (n:2), disfonksiyonel işeme (n:7), aşırı aktif mesane (n:10), disfonksiyonel işeme + aşırı aktif mesane (n:10), tüm hasta grubu (n:43) ve iki grubun birleştirilmesi ile oluşturulan aşırı aktif mesane ortak grubu (n:20) olarak gruplandırılmış ve elde edilen veriler kontrol grubu (n:20) ile karşılaştırılmıştır. NGF/Cr değeri, sadece aşırı aktif mesane ortak grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivitesi ve spesifitesi düşük saptanmıştır (%60,%65). BDNF/Cr değeri, tüm gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivite ve spesifitesi tüm gruplarda yüksek saptanmıştır. Bu yükseklik aşırı aktif mesanenin etiyolojisinin heterojen özellikte olmasından ya da aşırı aktif mesaneye değil de alt üriner sistem işlev bozukluklarının tamamına özgü bir belirteç olmasından kaynaklanıyor olabilir.

EnürezisMesaneMesane hastalıkları+6
Hasan Çayırlı
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal iskemi ve reperfüzyon hasarında resveratrolün etkinliğinin değerlendirilmesi

İskemi ve reperfüzyon hasarı, nekrotizan enterokolit, invaginasyon, inflamatuarbarsak hastalıkları, pull-through ameliyatları, strangüle herniler, serbest pediküllü barsakflebi kullanımı ve barsak transplantasyonunun etiyolojisinde rol oynamaktadır.Resveratrolün antioksidan özelliği, endotelyal nitrik oksit üretimini arttırması veapoptozisi engellemesi bizi, resveratrolün intraperitoneal olarak verilmesinin iskemireperfüzyonhasarını önleyici, organ disfonksiyonlarını azaltıcı etkisi olup olmadığıkonusunu araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada deneysel modelde iskemi vereperfüzyon hasarında resveratrolün etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.Deney, ağırlıkları 180-220 gr arasında değişen, Wistar albino cinsi, 35 erişkinerkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanlar randomize olarak 5 eşit gruba ayrıldı. 1.Grup, kontrol grubu olarak ayrıldı. Diğer gruplarda superior mezenterik arter oklüzeedilerek 2. ve 4. Gruplara 30 dakika, 3. ve 5. Gruplara ise 120 dakika iskemi uygulandı.İskemi sonrası, 2. ve 3. Gruplara, 10 ng/kg dozdan intraperitoneal resveratrol verildi.Ardından iskemiyi takiben 60 dakika reperfüzyon uygulanarak, tüm gruplardan deneysonunda histopatolojik inceleme amacıyla yaklaşık 3 cm terminal ileal segment rezekeedildi.Histopatolojik olarak, alınan kesitlerde apoptozis ve TNF-?, IL-1ß, IL-6 ve IL-8 dağılımları incelendi.Sonuçta, resveratrol uygulanması apoptotik mekanizmayı durduramasa bile, birmiktar azaltmıştır, ayrıca erken dönemdeki etkisi uzun döneme oranla daha fazladır vegecikmiş bir apoptozise neden olduğu düşünülmüştür. Yine bu uygulanmanın, istatikselolarak anlamlı olmasa da sitokin immunreaktivitesini bir miktar azalttığı görülmüş ve buetkinin özellikle geç iskemi sonrası ortaya çıktığı saptanmıştır. Resveratrolün yanetkilerinin ve farmakokinetik özelliklerinin araştırılması sonrası hızla klinik kullanımagireceğine inanıyoruz. Özellikle nekrotizan enterokolit açısından risk grubunda bulunanprematür yenidoğan servislerindeki olgulara ileride koruyucu amaçlı resveratroluygulanabileceğini düşünüyoruz.

Reperfüzyonİskemi
Teoman Özcan
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak oluşturulan laparoskopik fowler-stephens operasyonu'nda EGF'nin testis koruyucu olarak etkinliği

Son yıllarda intraabdominal yerleşimli testis olgularının cerrahi tedavisinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanmaktadır. Ancak özellikle deneysel çalışmalar olmak üzere bu operasyonun testiste atrofiye yol açtığı ve testis kanlanmasını bozduğu yönünde görüşler bildirmektedir. Yine EGF'nin lokal uygulanması ve orşiyopeksi kombinasyonunun birlikte uygulanmasının tek başına orşiyopeksi uygulanmasına göre spermatogenezin restorasyonunda çok daha etkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda serum inhibin B düzeyi ölçülerek ve testise lokal EGF uygulanarak laparaskopik olarak oluşturulmuş Fowler-Stephens modelinin testis fonksiyonlarına etkisini değerlendirildi.Çalışmamızda 20 adet yetişkin tavşan 3 gruba ayrılmış, sağ testisleri işleme başlamadan önce çıkarıldı. Grup 1'deki deneklerin sol testisi laparaskopik olarak kesildi, Grup 2'de sol testis içerisine 100 µL EGF 30G iğne ile verilerek 1. gruba uygulanan işlem uygulandı, 3. gruba ise sadece laparaskopik görüntüleme (sham grubu) uygulandı. Deneklerin 1 ay sonunda serum inhibin B düzeyi ile testis histopatolojisine bakıldı.Çıkarılan testisler incelendiğinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanan gruplarda testisler belirgin olarak ödemli ve nekrotikti. Serum inhibin B düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Testislerin histopatolojik incelemesinde sham grubu dışında tüm gruplarda belirgin nekroz dikkati çekmektedir.Sonuç olarak olarak laparoskopik de olsa spermatik damar ligasyonunda kan akımının azaldığı kesindir ve rete testis içine verilen EGF, testis histolojisinde ve spermatogenezde belirgin bir düzelme sağlayamamaktadır. Ancak serum inhibin B düzeylerinin düşük çıkmaması, spermatogenezin bozulmasına karşılık testiste halen daha sertoli hücre fonksiyonunun devam ettiğinin göstergesidir.

Cerrahi-ürolojikEpidermal büyüme faktörüKriptorşidizm+2
Reha Sermed Aygören
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tanı ve tedavide kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin farelerde intestinal mukoza üzerine olumsuz etkisi ve L-argininin koruyucu rolü

Günümüzde yeni doğan dönemi gastrointestinal hastalıkların tanı ve tedavide noninvaziv radyolojik gelişmeler olmasına karşın hala invaziv işlemlere sıklıkla başvurulmaktadır. Yeni doğan döneminde tanı ve tedavi sırasında sıklıkla kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin mukoza hasarı bilinmektedir. Yeni doğan döneminde esansiyel bir amino asit olan L-arginin iskemi reperfzyon, NEK sırasında koruyucu etkinliğin bilinmesi bizi hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukoza hasarında koruyucu olabileceğine yöneltmiştir. Çalışmamızda, deneysel modelde yenidoğanlarda hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal bağırsak hasarı ve L-arginin koruyucu etkisini değerlendirmesi amaçlanmıştır.Deney 28 günlük 70 fareler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Fareler cinsiyet ayırımı olmaksızın randomize olarak her birinde 10 fare olacak şekilde 7 eşit gruba ayrılmıştır. Grup I'e oral yoldan sadece 2 cc serum fizyolojik verilerek kontrol grubu oluşturulmuştur. Grup II'ye oral yoldan iohexol ve Grup III'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-Arginin verildikten sonra 2 saat sonra oral yoldan iohexol verilmiştir. Grup IV'e oral yoldan 2 cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate ve Grup V'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten 2 saat sonra oral olarak 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VI'ya distile su ile % 50 oranında dilüe edilen 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VII'ye oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten sonra oral yoldan distile su ile %50 oranında dilue edilen 2cc diatrizoate Na+meglumine diatrizoate verilmiştir. Kontrast maddelerin oral yoldan verilmesinden 2 saat sonra tüm deneklere laparotomi eksplore edildikten sonra terminal ileumu içine alacak şekilde 5 cm'lik ileal ans rezeke edilmiş ve denekler sakrifiye edilmiştir.İmmunohistopatolojik olarak alınan kesitler doku morfolojisini değerlendirmek için hematoksilen ile boyanırken ve immunohistolojik olarak iNOS ve e NOS değerlendirilmiştir. Biyokimyasal olarak dokuda NO, MDA seviyeleri sırasıyla Griess, Ohkawa metoduyla değerlendirilmiştir.Çalışmamızda hiperrosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukozaya zararlı etkisi immunohistopatoloijk olarak tespit edilemese de bağırsak hasarı biyokimyasal olarak NO ve MDA seviyelerinin artışı ile ortaya konulmuştur. Kontrast madde verimeden 2 saat önce oral yoldan verilen L-Arg'in hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal hasar üzerine koruyucu etkisi NO ve MDA seviyelerinde ki belirgin azalma ile biyokimyasal olarak ortaya konulmuştur.Sonuç olarak, çalışmamızda yeni doğan Formula mamalarında bulunan L-Arg kouyucu ajan olarak kullanılmış ve etkinliği gösterilmiştir. Yeni doğanların kontrast çalışma yapılmadan önce L-Arg içeren Formula ile beslenmesinin barsak hasarı oluşmasında engelleyici rolü olacağı düşünülmektedir. Hiperosmolar kontrast maddelerin oluşturduğu barsak hasarına karşı L-Arg'nin tek başına rutin kullanımını önermek için ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

ArjininGastrointestinal sistemKontrast maddeler+3
Alparslan Aşcı
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Post-fundoplikasyon erken dönem disfajinin interstisyel cajal hücreleri ile ilişkisi

Gastroözofageal reflü tedavisinde en sık uygulanan yöntem olan Nissen fundoplikasyonu sonrası en sık komplikasyonlardan birisi erken dönem gelişen disfajidir. Disfajinin etiyolojisi kesin olarak belli değildir, nedeninin operasyon sonrası geçici ödem veya özofageal hipomotilite olduğu düşünülmektedir. İnsanlarda yapılan bazı manometrik çalışmalarda operasyon sonrası özofagusta hipomotilite geliştiği bildirilmektedir. Ancak bu çalışmaların kesin etiyolojik bir açıklama getirememesi bizi konuyu araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada deneysel modelde gastroözofageal reflü , Nissen fundoplikasyonu ve özofagus disseksiyonunun intestinal sistem pacemaker hücreleri üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma deney ağırlıkları 250-300 gram arasında değişen, Wistar albino cinsi, 16 erişkin erkek ratlar üzerinde gerçekleştirildi. Ratlar, çalışma grubu 9 rat, kontrol grubu 7 rattan oluşmak üzere randomize olarak 2 gruba ayrıldı . Birinci gruba operasyonun özofagus üzerindeki etkinliğinin araştırılması için Nissen fundoplikasyonu operasyonu uygulandı. İkinci grup hiçbir işlem uygulanmayan kontrol grubu olarak değerlendirildi. Disfaji yaklaşık 2. haftada pik yaptığı için bu süre sonunda denekler sakrifiye edilerek özofaguslar ve özofago-gastrik bileşkeler patolojik inceleme için çıkartıldı. Patolojik inceleme esnasında bu gruplar da kendi içlerinde iki eşit gruba ayrıldı.Histopatolojik olarak alınan kesitlerde interstisyel Cajal hücreleri, 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımları incelendi.Sonuçta gastro-intestinal sistemin pacemaker hücreleri olan interstisyel Cajal hücrelerinin sayıca miktarının azalmasının post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajiye etkisi olabileceği düşünülmüştür. İnterstisyel Cajal hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirmede aracı olan ve gastrointestinal sistemde bireysel olarak da fonksiyon gören 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımlarında belirgin farklılık bulunmaması konu hakkında ileri araştırmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Bu bulguların özellikle post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajinin yönetiminde tedaviye yönelik katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiGastrointestinal hastalıklar+4
Cansu Ünden Özcan
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biliyer atrezi tanısı ile ameliyat edilen hastaların sonuçlarının değerlendirilmesi

ÖZET Biliyer Atrezi Tanısı ile Ameliyat Edilen Hastaların Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada, biliyer atrezi tanısıyla ameliyat edilmiş hastaların prognozunu etkileyen faktörleri bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 1 Ocak 2007 – 20 Ekim 2023 tarihleri arasında biliyer atrezi tanısı almış ve ameliyat edilmiş hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak dosya bilgileri tarandı. Hastaların cinsiyetleri, doğum tarihleri, ameliyat zamanları; başvuru sırasında,ameliyat öncesinde, taburculuk öncesinde,1. ayda ve 3. ay kontrollerindeki karaciğer fonksiyon testleri değerleri, viral tarama sonuçları, ultrasonografi bulguları, ameliyat notları, izlem sürecinde gelişen komplikasyonları incelendi ve patoloji preparatları yeniden kıdemli patolog tarafından değerlendirildi.APRİ skorlarına bakıldı. İyi prognoz hastanın kendi karaciğeri ile yaşaması (Grup A), kötü prognoz ise hastaya karaciğer nakli yapılması veya hastanın ölmesi (Grup B) olarak tanımlandı. Bulgular: Belirtilen tarih aralığında 64 hasta biliyer atrezi tanısıyla ameliyat edildi. İki hastanın dosya verilerine ulaşılamadığı için çalışma kapsamından çıkarıldı. Hastaların 32'si kız (51,6%), 30'u erkekti (48,4%). Doğum haftası ortalama 37,8 ± 1,2'idi. Hastaların APRİ skoru değerlendirildiğinde 0,65 cut off değeri %74 sensivite %52 spesifite ile prognoz belirlemede orta derecede güvenilirlik sunmaktaydı. Grup A'da ortalama ameliyat yaşı 65,6±22,2 gündü. Grup B'de ortalama 78±33,2 gündü. Erken opere edilen olguların prognozunun daha iyi olduğu bulundu. Japon Biliyer Atrezi Derneği sınıflamasına göre 6 hasta tip 1 (%9,5), 13 hasta tip 2 (%20,6), 44 hasta tip 3 (%69,8) idi. Prognoz açısından tipler arası istatistiksel fark yoktu. Patoloji parametrelerinin (fibrozis derecesi, kolestaz derecesi, safra kanal proliferasyon derecesi, duktal plate varlığı) hastaların prognozu üzerine istatistiksel olarak etkisinin olmadığı gözlendi. Grup A (iyi prognoz) hastalarının %94,7'sinde postoperatif dönemde kolik gaita yaptığı gözlendi. Grup B (kötü prognoz) hastalarında bu oran %55,8 ile anlamlı derecede düşüktü. Sonuç: APRI skoru, hem sarılık klirensi hem de nativ karaciğer sağkalımını anlamlı şekilde öngörürken, düşük doğum ağırlığı ve geç cerrahi müdahale kötü prognozla ilişkili bulundu. Cinsiyet, gestasyonel hafta, doğum mevsimi, USG parametreleri, BA alt tipleri, sendromik durum, CMV enfeksiyonu ve uygulanan cerrahi tekniklerin, prognoza etkisi bulunmadı. Anahtar sözcükler: Biliyer Atrezi, Kasai portoenterostomi, Prognoz, APRİ skoru

Gökay Gökdeniz
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hirschsprung hastalığı tanısıyla transanal endorektal pull through ameliyatı yapılan olguların uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Hirschsprung hastalığının (HH) tedavisinde son yıllarda en sık tercih edilen cerrahi yöntem, transanal endorektal pull through (TERP) ameliyatıdır. Çalışmamızda, TERP ameliyatı yapılan olgularda ameliyat sonrası hastaların uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirmek, elde edilen verileri literatür ışığında analiz etmek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalın'da 2009-2019 yılları arasında TERP yapılan ve ameliyat sonrası 3 yaş ve üzeri olan hastaların dosyaları incelendi. Ameliyat öncesi hasta bilgileri retrospektif taranarak elde edildi. Hastalar, postoperatif dönemdeki barsak fonksiyonları, kontinans durumları ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amacıyla polikliniğe çağırıldı. Kontrole gelemeyen hastaların bilgileri yakınlarıyla telefonla görüşülerek elde edildi. Hastalara hazırlanmış anket soruları soruldu. Bulgular: Hastaların 46'sı erkek 8'i kız idi. Tanı yaşı ortalama 26,4 ay ve ameliyat yaşı ortalama 35,5 ay idi. Ameliyat süresi ortalama 140 dakika, aganglionik segment uzunluğu ortalama 21,5 cm idi. Ameliyat sonrası erken dönemde 3 (%5,5) hastada anastomoz darlığı, 2 (%3,7) hastada enterokolit tablosu görüldü. Uzun dönem sonuçları değerlendirilen hastaların 13 (%24)'ünde kabızlık ve 7 (%13)'sinde soiling görüldü. Takiplerde 2 (%3,7) hastada kısmi fekal inkontinans izlendi. İstatistiksel olarak ameliyat öncesi ve sonrası hastaların boy ve kilo persentil değerleri arasında anlamlı fark bulundu. Hastalara uygulanan barsak fonksiyon anketi ortalama puanı 19,05 idi. Sonuçlar: Çalışmamızda, TERP ameliyatının tüm HH yaş grupları için etkili ve güvenilir bir yöntem olduğu görüldü. TERP ameliyatının hastalara kolay uygulanabilir, komplikasyonlarının az, kozmetik sonuçlarının oldukça iyi, cerrahi sonrası ise normale yakın barsak hareketleri ve sfinkter fonksiyonlarının olduğu görüldü. TERP ameliyatının bu avantajlarıyla, HH için oldukça önemli bir ameliyat tekniği olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Hirschsprung hastalığı, İnkontinans, Kabızlık, Pull through.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiFekal inkontinans+2
Bayram Burulday
Gaziantep University
2020
00