Discipline

International Relations

Fırat University

1,605

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Avrupa'nın Güvenlik ve Savunma Politikasında Türkiye'nin yeri

Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle, uluslararası sistemde yaşanan değişime bağlı olarak ortaya çıkan yeni tehditler sebebiyle, güvenlik algı ve olgusuna uyum sağlayabilecek yeni bir güvenlik sistemi, Avrupa'da zorunlu hale gelmiştir. Avrupa Birliği (AB), bu mimaride başı çekerek, muhtelif sebeplerle kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir savunma mekanizması kurma yönünde girişimlerde bulunmuş; buna yönelik olarak da, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'nı (AGSP) gündemine almıştır. Bu tez çalışması da, AGSP'nin oluşumuna kadar söz konusu olan tarihsel yapıyı inceleyerek, buna yönelik olarak AGSP'nin başarısını ve başarı potansiyelini ortaya koymaya çalışacak ve bu süreç ve potansiyelde, Türkiye'nin yerinin ne olduğunu/olması gerektiğini irdeleyecektir.Özellikle günümüz itibariyle söz konusu olan gelişmeler de, Türkiye'nin Avrupa güvenlik sistemindeki konumunda ve ulusal güvenlik politikalarında etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Türkiye de, AB bütünleşmesinin dışında kalmamak ve ulusal güvenliği açısından bir kayba uğramamak adına, AGSP ile kurumsal bağlar kurmak istemindedir. Çalışmamızda da bu anlamda, antlaşmalar/görüşmeler/müzakereler temel alınarak, Türkiye'nin AGSP'ye ilişkin çekincelerinin ve katkılarının neler olabileceği üzerinde anlatımlarda ve değerlendirmelerde bulunulacaktır.Anahtar Sözcükler1. Güvenlik kavramı2. Avrupa Birliği (AB)3. Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP)4. NATO5. Türkiye

Avrupa Güvenlik ve Savunma PolitikalarıGüvenlikGüvenlik politikaları+2
Mehmet Kara
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de dini motifli terör

Terörizm, son yıllarda kazandığı ivmeyle, özellikle de 11 Eylül 2001 tarihinde ABD'de İkiz Kulelere yapılan saldırılar sonrasında, dünyanın en çok konuştuğu ve tartıştığı olayların başında gelmektedir.Radikal İslami hareketlerin ideolojik kökleri 18.ve 19. yüzyıllardaki ?İslami uyanış? hareketlerinde yatmaktadır. Bu hareket 20. yüzyılın ilk yarısında ?İslami kaynaklara dönüş? olarak adlandırılmaktadır. Hareketin önde gelen lider ve ideologları Ebul Ala El Mevdudi, Hasan El-Benna ve Seyyid Kutub'dur. Hareketin amacı İslam dünyasında siyasal ve entelektüel alanda köklü değişiklikler yapmaktır. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için Kuran'dan referans aldıkları bazı kavramları kullanmışlardır. Bu arada dini metinlerin ulema ve dini liderler tarafından yanlış kullanılması ve siyasal amaçlar için dini metinlerin yanlış yorumlanması terörist faaliyetlerde etkili olmuştur. Bu nedenle bazı dini metinlerin modern dünyadaki sosyal değişimlerden dolayı modern şartlara uygun olarak yeniden yorumlanması gerekmektedir. Çünkü din ile terör arasında ilişki kurulmasına karşılık din özellikle de İslamiyet terörün kaynağı değildir. Terörün temel sebebi toplumdaki siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlardır.Bu çalışmanın amacı dini motifli terörü besleyen temel nedenleri ortaya koymak ve bu nedenlerin terör örgütleri tarafından nasıl suiistimal edildiğini tespit etmektir. Çalışma yapılırken militanların düşünce yapısını net olarak görebilmek için büyük oranda dini grupların ve cihatçı ideologların yayınlarından istifade edilmiştir.Bu çalışmada özetle şu sonuçlara varıldı: Dünyadaki gerginlikler iyi analiz edilmeli ve adil çözümler üretilmelidir. Toplumlarda uzlaşmaya kapalı gruplar kamuoyu gündeminden düşürülmelidir. Samimi dindarlarla, dini terör unsuru bir araç olarak kullananlar ayrı tutulmalıdır.Selefi-Vahabi ideoloji çerçevesinde, İslam'ın katı bir yorumu üzerine inşa edilmiş El Kaide ve Hizbullah Terör Örgütleri'ni anlatmaya çalıştık. Bir sonraki bölümde ise dini motifli bir terör örgütü olarak El Kaide incelenmiştir.Tezin ilk bölümünde, terör ve terörizm kavramları tanımlanarak, devlet terörizmi, devlet destekli terörizm ve uluslararası terörizm hakkında açıklamalarda bulunulmuştur. Bir sonraki bölümde ise dini motifli terörizm kapsamında İslam, İslamcılık ve fundamentalizm kavramları açıklanmış, El-Kaide üyeleri tarafından benimsenen Selefi-Vahhabi ideoloji analiz edilerek, bu ideolojinin gelişimine katkıda bulunan ideologların görüşlerine değinilmiştir.Hedefini gerçekleştirme yolunda Kuran referanslı olan cihat, hüküm, halife, hizb, mülk, küfür, şura, itaat, şeriat, tevhit, ümmet, daru'l Islam, daru'l harb gibi kavramları kullanmaktadırlar.

DinDini motiflerDini çatışmalar+7
Osman Tunahan Berk
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Irak işgali sonrası Kerkük sorunu

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde Türkiye-Irak sınırı ciddi bir ihtilaf konusu olmuştur. Lozan Konferansı'nda çözülemeyen sorun Milletler Cemiyeti'nin devreye girmesi ile Türkiye'nin aleyhine sonuçlanmış, böylece Musul ve Kerkük, Irak topraklarına dahil edilmiştir. Irak'ta ardı ardına gelen darbeler sürecinde ve sonrasında Kerkük'ün aidiyeti, Bağdat ile Kürtler arasında en önemli sorunlardan biri haline gelmiştir. Ancak iktidarın güç kullanmadaki cömertliği, sorunun daima Bağdat lehine çözülmesini sağlamıştır. 2003'te Baas rejimine son veren ABD işgaliyle oluşan kaotik ortamda Kürt gruplar, Kerkük'te yönetimi ele geçirmek ve demografik kompozisyonu değiştirmek suretiyle yeni bir sürecin başlamasını sağladılar. Bu süreçte Kerkük'ün geleceği Irak'ın iç meseleleri arasında birinci sıraya yükseldi. Araplar ve Türkmenler şehrin Kürt Bölgesi'ne katılmasına karşı çıktılar. Öte yandan şehrin petrol zenginliğinin Kürtlerin eline geçmesi halinde bölgesel ve uluslararası dengelerin değişeceği varsayımı, Irak'a müdahil olmaya çalışan İran'ı, hâlihazırda PKK ile mücadele ederken diğer taraftan şehirdeki Türkmenlerin geleceğinden kaygı duyan Türkiye'yi ve ülkeyi işgal altında bulunduran ABD'yi sorunun tarafları haline getirdi.Tez, son yıllarda ?komşularla sıfır sorun? düsturu ile hareket eden Türk Dış Politikası'nın Kerkük sorununda, Bölgesel Kürt Yönetimi'ni (BKY) ?komşu? olarak görüp görmediği ve Kerkük meselesi adına ?komşularla sıfır sorun? düsturundan ne kadar ödün vereceğine ilişkin ipuçları sunmaktadır. Kürtlerin, uzun yıllar Bağdat'a karşı sürdürdüğü mücadelenin ardından, ABD operasyonu sonucu elde ettiği kazanımları, Kerkük'ü de BKY sınırlarına dahil etmek adına riske atıp atamayacağına ilişkin öngörüler sağlamaya çalışmıştır. Yine Kürtlerin, Kerkük uğruna tüm bölgesel aktörler tarafından ?istenmeyen? ilan edilmeyi göze alıp almayacakları, bu aşamada çevre ile iyi ilişkiler kurarak varlığını meşrulaştırmayı mı yoksa ABD ile ilişkileri güçlü tutarak bölgede ABD'nin ?Truva Atı? olarak görülmeyi mi tercih edeceği sorusuna cevap aramaktadır. Son olarak Tez, Irak'ın federal yapısı içerisinde Kerkük'ün gelecekteki statüsünün ülke içi dengeleri ne yönde değiştireceği ve bunun bölgesel yansımalarının neler olabileceğini ortaya koymaya çalışmıştır.Anahtar Sözcükler1. Kerkük2. Irak3. Kürtler4. Türkmenler5. Araplar

AraplarIrakKerkük sorunu+4
Gürkan Pamukçu
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Malta-Avrupa Birliği ilişkileri

Malta, İngiltere'den 1964 yılında ayrılarak bağımsızlığını kazanmıştır. Bağımsız olmasıyla beraber ekonomik olarak İngiltere'ye olan bağımlılığından vazgeçmek zorunda kalmış ve Ekonomisini toparlamak için herhangi bir ittifaka üye olmasının zorunlu olduğunu farketmiştir. 1970 yılında Malta ile AET arasındaki ilişkilerde Ortaklık Antlaşması ile başlamıştır. 40 yıl boyunca süren ilişkiler sonunda 2004 yılında da Malta, AB üyesi olmuştur. Malta'nın tam 40 yıl üye olmayı beklemesinin arkasındaki en önemli neden Malta'nın sahip olduğu iki partili sistemdir. Muhafazakar Parti, AB yanlısı politikalar takip etmiş ve iktidara geldiği yıllarda AB üyelik başvurularını aktif etmeye çalışmıştır. İşçi Partisi AB karşıtı politikalar takip etmiştir. İşçi Partisi, Muhafazakar Partiden sonra iktidarı her devralmasında üyelik başvurularını askıya almıştır. Malta, AB'ye üyelik başvurularında çeşitli sorunlarla karşılaşmıştır. Malta'nın AB üyeliği deneyimi diğer AB üyesi ülkelere benzememektedir. Malta'nın AB üyeliği başvurularında Malta Avrupalı ve Akdenizli kimliğini bir avantaj olarak kullanmıştır. Malta'nın AB'den birçok ayrıcalık kazanması da bu özelliği sayesinde olmuştur.

Avrupa BirliğiMaltaUluslararası ilişkiler+1
Özlem Zerrin Keyvan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası sistemin yapısı ve işleyişine kendi bilinci ve öteki algılaması üzerinden farklı bir yaklaşım

Uluslararası sistemin yapısını ve işleyişini belirleyen temel unsur öteki algılamasıdır. Öteki algılamasını ve ötekiye karşı yaklaşımı şekillendiren ise kendi bilincidir. Ötekinin karşısında yer alan ve onunla devamlı çatışma hâlinde olan kendi bilinci, zihniyet (zihnin işleyişine yön veren unsurlar) tarafından oluşturulur ki, bu zihniyet sadece aklî (pozitif) bilgiye değil, aynı zamanda tecrübeye (gelenek) ve inanca da dayanır. Kendi bilinci, öteki algılamasını inşa ederken kendi niteliklerini de büyük ölçüde ötekiye göre yapılandırmaktadır.Uluslararası sistemdeki kendi-öteki çatışmasının karşılığı Batı-Doğu çatışmasıdır. Batı zaten aynı isimle bir medeniyeti ifade ederken onun ötekisi olan Doğu bu hâliyle bir kendi bilincine karşılık gelmez. Doğu'dan kasıt, bir kendi bilinci oluşturmasından beri İnanç'tır. Bizim çalışmamız temelde Batı'nın öteki algılaması üzerine olduğu için, bu çalışmanın perspektifine göre kendi Batı ve öteki İnanç'tır. Uluslararası sistemin işleyişi kendi-öteki çatışması esasında devam ederken, Soğuk Savaş olarak adlandırılan ve Batı üst birimi içerisindeki iki diğerinin rekabet ettiği dönemde öteki değişmediği hâlde, diğerinin öteki olarak sunulması sebebiyle rayından sapmıştır. Bu rekabetin sona ermesi ile birlikte, sistem tekrar rayına oturmuş ve Batı üst biriminin temsilcisi ABD kendi, henüz temsil kabiliyetinden yoksun olsa da İnanç öteki olmak üzere, kendi-öteki çatışması yeniden beliginleşmiştir.Genel hatları bu şekilde çizilebilecek tezimizin ispatına yönelik çalışmamızın birinci bölümünde evvelâ bir kavramsal çerçeve dâhilinde ?kendi-diğeri-öteki? kavramsallaştırması izah edilmektedir. Daha sonra, Batı perspektifinden bakıldığı için kendi olan Batı üst birimin bileşenleri ve ardından genel hatlarıyla ve kırılma noktalarından hareketle kendi-öteki çatışmasının (uluslararası sistemin) tarihî seyri anlatılmaktadır. İkinci bölümde ise, ilk olarak Soğuk Savaş döneminin kendi-diğeri (birbirlerine göre diğeri-diğeri) rekabetine dayalı bir sistemden sapma olduğunu ileri sürdüğümüz yaklaşım ortaya koyulmakta ve son olarak da bu sapmanın akabinde sistemin nasıl tekrar kendi-öteki çatıması temelindeki rayına girdiği açıklanmaktadır.

KendilikUluslararası sistemZihniyet+1
Muhammet Savaş Kafkasyalı
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Oslo Anlaşması'ndan günümüze İsrail-Filistin anlaşmazlığı ve Türkiye'nin konuya ilişkin politikası

İsrail-Filistin anlaşmazlığı, 20. yüzyıldan bugünlere miras kalan en önemli bölgesel ihtilaflar arasında yer almaktadır. Bu anlaşmazlığın temelinde, İsrail ve Filistin halklarının aynı toprak parçası ile tarihsel, kültürel ve dinsel bağlar taşımaları yatmaktadır. Kudüs'ün statüsü, Filistinli mülteciler, Yahudi yerleşimciler, sınırlar, güvenlik düzenlemeleri ve ekonomik kaynakların kullanım esasları, anlaşmazlığın başlıca unsurlarını oluşturmaktadır.1991 yılında Madrid Barış Konferansı ile başlayan ve Oslo Anlaşmaları ile ivme kazanan Orta Doğu Barış Süreci, İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözülmesi yönündeki umutları artırmış olsa da, 2000 yılında gerçekleştirilen Camp David Zirvesi'nin başarısızlıkla sonuçlanması, barış çabalarını sekteye uğratmıştır. 2007 yılı sonunda başlatılan Annapolis süreci de, sözkonusu ihtilafın çözüme kavuşturulmasında somut bir ilerleme sağlayamamıştır.2010 Mayıs ayından itibaren, İsrail ve Filistin arasında, ABD'nin Orta Doğu Özel Temsilcisi George Mitchell'in aracılığında dolaylı görüşmeler gerçekleştirilmektedir. Ancak, bu görüşmelerde henüz kaydadeğer bir mesafe kat edilebilmiş değildir. Filistin'de Hamas ile Fetih grupları arasında yaşanan bölünmüşlük ve İsrail'in Gazze'ye yönelik ablukası da, görüşmelerin seyrini olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla, görüşmelerden olumlu bir netice alınabilmesi için öncelikle Filistin'deki iç bölünmenin giderilmesi, İsrail'in Gazze ablukasına son vermesi, yerleşim faaliyetlerini durdurması ve Hamas'ın barış sürecine dahil edilmesi önem taşımaktadır. Zira İsrail ile Filistin arasındaki mevcut durum sürdürülebilir değildir. Bu anlaşmazlığın devamının bölgedeki istikrarsızlığı artıracağı muhakkaktır. Bu nedenle,tarafların sorumluluk duygusuyla hareket ederek, karşılıklı güven tesis edici adımlara ağırlık vermeleri, kapsamlı bir çözüm zemininin oluşturulmasında kilit rol oynayacaktır.Türkiye, İsrail-Filistin anlaşmazlığının, güvenli ve tanınmış sınırlar içinde yan yana yaşayan iki devlet vizyonu temelinde, karşılıklı müzakereler yoluyla barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasını arzu etmektedir. Türkiye, Orta Doğu'ya yönelik etkin dış politika anlayışı doğrultusunda, sözkonusu anlaşmazlığın nihai bir barış anlaşmasıyla sonlandırılması yönündeki çabalara katkı sağlamayı sürdürmelidir.Anahtar Sözcükler1. İsrail-Filistin Anlaşmazlığı2. Madrid Barış Konferansı3. Oslo Anlaşmaları4. Camp David Zirvesi5. Yol Haritası

Camp DavidFilistinFilistin-İsrail sorunu+7
Burak Karartı
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

21. yüzyıl güvenlik politikalarında enerji ve Hindistan'ın enerji güvenliği siyaseti

21. yüzyıla girerken ?güvenlik? kavramında birçok değişim meydana gelmiştir. Bunlardan birisi de güvenliğin ?enerji? boyutudur. 20. yüzyılın başlarında petrolün keşfiyle başlayan mücadele yaklaşık yüz yıldır tüm hızıyla devam etmektedir. Enerji alanında yaşanan mücadele hemen hemen tüm dünya devletlerinin gündemine yerleşmiştir. Devletlerin dış politika hamleleri büyük ölçüde enerji merkezli olmaya başlamıştır. Asya kıtası ise enerji alanında giderek kendinden daha fazla söz ettirmeye başlamaktadır. Özellikle Çin ve Hindistan toplamda 2.5 milyar civarındaki nüfusları ve artan enerji ihtiyaçlarıyla enerji politikalarında önemli yer edinmeye başlamıştır. Bu bağlamda Hindistan bölgenin önemli bir aktörü olarak gerek bölgesel gerek küresel gelişmelerde varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Enerji tüketiminde giderek yükselen grafiği bölgenin diğer önemli gücü Çin ile Hindistan'ı karşı karşıya getirmektedir. Hindistan'ın bölgedeki rekabette önemli bir unsur olarak yer alması ise enerji kaynaklarına sahip olabilmekten ve enerji kaynaklarının mümkün olabildiğince çeşitlendirmekten geçmektedir. Hindistan gibi bölgesel güç olma yolunda önemli adımlar atan bir devletin gücü ?enerji güvenliği? politikalarını doğru bir biçimde yönlendirmesiyle doğru orantılıdır. Artan nüfus ve ekonomik kalkınma ile birlikte enerji ihtiyacı da giderek artmakta bu da bölgede enerji alanında rekabetin giderek artacağına işaret etmektedir. Hindistan'ın bu mücadelede kazanan taraf olmasını ?enerji güvenliği? politikaları belirleyecektir.

21. yüzyılEnerjiEnerji güvenliği+4
İhsan Ömer Atagenç
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Soğuk Savaş Döneminin Avrupa'daki terör faaliyetlerine etkisi: Almanya, İtalya, Yunanistan

Terörizmin konusunda uluslararası alanda genel kabul görmüş bir tanımın olmamasının pratikteki anlamı, terörizmin, bir güç mücadelesi olarak kabul edilen uluslararası ilişkilerde, uluslararası alanda kıt olan kaynaklar üzerinde söz sahibi olarak ihtiyaçların karşılanması, rakip olarak görülen aktörlerin siyasi, askeri, toplumsal ve ekonomik güçlerinin zayıflatılarak, uluslararası alanda öne çıkmalarının engellenmesi, oluşacak boşluktan faydalanarak, dış politika hedeflerinin gerçekleşmesinde mesafe almak ve uluslararası toplumda öne çıkmak, statükoyu korumak, terör eylemleri üzerinden silah satarak ekonominin işletilmesini sağlamak, yeni silah ve teknolojilerin denenmesi ve terörle mücadele adına, Afganistan ve Irak gibi, belli bir bölgeye yerleşilmesi gibi amaçlar çerçevesinde bir dış politika aracı olarak kullanıldığına işaret etmektedir.Bu bağlamda iki kutuplu dünya sisteminde ve sonrasında Avrupa uluslararası güvenliği tehdit eden Marksist-Leninist terör örgütlerinin, Doğu bloğunun yanı sıra Batı bloğu tarafından da kullanıldığı yönünde ciddi ihtimaller bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB, özellikle Avrupa'daki çıkarlarını koruyabilmek, sürdürebilmek ve geliştirebilmek için, bu tarzdaki örgütlerden fayda sağlamaya çalışmışlardır. Böylece Avrupa ülkeleri, günümüze kadar etki eden bir terör macerası içinde olmuştur. Bu durum tabiatiyle Avrupa Birliği'nin terörle mücadele boyutuna da yansımıştır.

AlmanyaAvrupaSoğuk savaş+6
Polat Kızıldağ
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye-Rusya enerji ilişkileri (1995-2005)

Türk-Rus enerji ilişkileri "çok boyutlu ortaklık" düzeyine ulaşmıştır. Dünyadaki her ülkenin enerjiye olan ihtiyacının hızla arttığı artık bir gerçektir. Güçlü ve rekabet edebilen bir ekonomi olmanın ön şartı enerji erişimine bağlıdır.Rusya Dünya'nın en büyük gaz üreticisi ise dünyanın en büyük gaz piyasası da Avrupa'dır. İşte burada Türkiye'nin konumu onu bu denklemde önemli aktör kılmaktadır.Türkiye dünyada, enerjide çözümün bir parçası olmak istiyor. Rusya ve diğer bölge ülkelerinden gelen gazı ve petrolü en kısa ve ucuz yoluyla Avrupa'ya aktarmak istiyor. Bu çerçevede Türkiye birkaç projeyi gerçekleştirmiş durumunda; Mavi Akım (Doğalgaz), Bakü-Tiflis-Ceyhan (Petrol), İran-Türkiye (Doğalgaz), Irak-Türkiye (Petrol) ve Rusya-Türkiye (Doğalgaz). Ancak bu hatlar bile küresel enerji aktörü olmaya etmemektedir. Türkiye daha fazla rol üstlenmek istemektedir. Bu yönde atılan önemli adımları vardır. Boru hatlarının sayısını artırmayı amaçlamaktadır, inşa ve proje halinde olan boru hatları; Nubucco (Doğalgaz), Rusya-Türkiye-İsrail (Doğalgaz), Türkmenistan-İran-Türkiye (Doğalgaz), Türkmenistan-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye (Doğalgaz), Mısır-Türkiye (Doğalgaz), Irak-Türkiye (Doğalgaz) ve Türkiye-Yunanistan-Avrupa (Doğalgaz).Nabucco Projesi`nin, önemi büyüktür ve enerji alanında, Türkiye'nin jeopolitik konumunu çok iyi kullanması gerekir çünkü Türkiye'nin jeopolitik konumu dünyanın rağbetindedir diyebiliriz. Türkiye'nin enerji diplomasisi ile ilgili yürüttüğü çalışmaların en önemli yapı taşlarından birisi Nabucco Projesidir.Türkiye kendi enerji kaynaklarını tam olarak değerlendirememektedir. Türkiye ve Rusya'nın yenilenebilir kaynakları, rüzgar, güneş, sıcak sular ve deniz dalgalarından elde edilen enerji genel tüketim oranlarında çok düşük seviyelerde kalıyor. Ayrıca, Türkiye'nin sahip olduğu bor madenlerinin kaderi belirsizliğini korumaktadır.Dünya enerji piyasasının önemli aktörleri; ABD, AB, Çin, Rusya ve Japonya. Bu aktörleri göz önüne almadan hiçbir büyük projenin gerçekleşmesi mümkün olmuyor. Burada Rusya ile Türkiye'nin enerji işbirliği ön plana çıkmaktadır. İki ülkenin enerji politikaları ve bu alandaki önemli kuruluşlarının faaliyetleri onları hiç olmadığı kadar yakınlaştırmaktadır. Rusya kendi enerji kaynaklarını en güvenli şekilde uluslararası piyasalara ulaştırma gayretindedir, Türkiye ise enerji zengini komşu ülkelerin bu önemli değerlerini başka ülkelere aktararak hem maddi hem de siyası kazanç elde etme peşindedir.Türkiye'nin önem verdiği bir başka enerji bölgesi de Orta Asya Devletleridir. Bu devletlerle kültürel, etnik ve tarihi yakınlığı bulunan Türkiye, onlarla enerji işbirliği olanaklarını değerlendirmek istemektedir. Ülkemiz bu bölgede Rusya ile rekabet içinde olsa da çeşitli enerji projelerini tasarlayarak hayata geçirmeye çalışmaktadır.Türkiye'nin Rusya ile kuracağı ?Avrasya Birliği?, dünyada bilinen tüm dengeleri değiştirecektir. Bu oluşum ?Avrupa Birliği? gibi ekonomik, siyasal ve kültürel birlik olabilir. Bu birliğin her iki ülkeye çok büyük fırsatlar sunacağına inanmaktayım.

Boru hatlarıEnerjiEnerji nakli+7
Bayram Salamov
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası Hukukta yerinden edilmiş kişiler

Bu çalışmanın konusu zorunlu göç mağdurları olan sığınmacılar, mülteciler ve ülkesinde yerinden edilmiş kişiler olup, bu kapsamda söz konusu yerinden edilmiş kişilerin uluslararası hukuk çerçevesindeki konumları tartışılmaktadır. Çalışmanın temel tezi, yerinden edilmiş kişiler için günümüzde kabul edilen sığınmacı, mülteci ve ülkesinde yerinden edilmiş kişi şeklindeki üçlü ayrımın siyasi bir ayrım olduğu ve temelinde insan haklarını esas alması gereken bir olgunun dar devlet çıkarları ve retoriklerine hapsedildiğidir.Çalışma toplam dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde genel olarak göçler ve zorunlu göç olgusu konu edilmektedir. Bu kapsamda göçlerin tarihsel, siyasal ve teorik arka planı incelenmekte ardından ise zorunlu göç kavramı, zorunlu göçe sebep veren nedenler ve bunların sonuçları üzerinde durulmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde sığınma hakkı ve sığınmacıların statüsü konusu ele alınmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise genel olarak yerinden edilmiş kişi gruplarından bir diğeri olan mültecilerin uluslararası hukuk konsepti içerisindeki konumları, kendilerine yönelik oluşturulmuş bulunan uluslararası mülteci hakları rejimi içerisinde değerlendirilmektedir. Çalışmanın dördüncü ve son bölümünde ise, ülkesinde yerinden edilmiş kişiler ve bunların uluslararası hukuk çerçevesinde korunması sorunsalı üzerinde durulmaktadır.

MültecilerUluslararası hukukZorunlu göç+1
Murat Saraçlı
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Soğuk savaş sonrası Avrupa güvenliğinin yeniden oluşumu ve Türkiye'nin rolü

1957 yılında altı Batı Avrupa ülkesi (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg) ?ortak bir pazar? tesisi amacıyla Avrupa Ekonomik Topluluğunu (AET) kurmuşlardır. Ekonomik bütünleşmesini çok iyi geliştirmesi dolayısıyla ?ekonomik dev? sıfatını kazanmayı hak eden Avrupa Birliği (AB), siyasi ve askeri alanda aynı başarılı gelişmeyi gösteremediği için ?politik cüce? pozisyonuna gerilemiştir.Avrupa Birliği, Soğuk Savaş sonrası koşulların yarattığı yeni güvenlik parametrelerine göre şekillenen yeni ortamda, ortak dış ve güvenlik politikasını düzenleme çalışmalarına girişmiştir.1990'lı yılların ilk yarısı, NATO bünyesinde Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği çerçevesinde geçmiştir. Ancak, NATO'nun Atlantik ötesi üyelerinin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Kanada'nın Avrupa savunmasıyla doğrudan ilişkisinin olması, AB üyelerini tedirgin etmiştir. Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'na ilişkin yeni yaklaşım ve görüşmeler 3-4 Aralık 1998 tarihinde İngiltere ve Fransa'nın katılımıyla St.Malo Zirvesi'nde başlatılmış ve bu konuda ortak bildiri yayınlanmıştır.NATO üyesi ve AB'ye aday ülke Türkiye, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası içinde yer alarak AGSP'nin karar alma mekanizmalarına katılma isteğini belirtmiştir. Ancak, Avrupa Birliği, Türkiye'nin AGSP içinde yer almasında gösterdiği isteksizliğinin nedenini, Türkiye'nin henüz AB üyesi olmamasına bağlayarak, AGSP'ye katılım için AB üyeliğini ön koşul olarak ileri sürmektedir.Oysa ki, her iki taraf birbirlerini ?güvenliklerine tehdit? olarak algılamak yerine, ?güvenlik sağlayıcı? kimliklerini ön plana çıkardıkları takdirde Türkiye'nin AB'ye katılımı ve Soğuk Savaş sonrası Avrupa güvenliğinin sağlam ve doğru temeller üzerine kurulmasının gerçekleşmesi mümkün olabilecektir.Anahtar Sözcükler:1.Avrupa Güvenliği ve Savunma Kimliği (AGSK)2.Avrupa Güvenliği ve Savunma Politikası (AGSP)3.Avrupa Birliği (AB)4.Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)5.?Güvenlik Sağlayıcısı? ve ?Güvenlik Tehditçisi?

Avrupa BirliğiAvrupa Güvenlik ve Savunma KimliğiAvrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları+4
Ayfer Alptekin
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Osmanlı diplomasisinin modernleşmesinde Tanzimat Dönemi

?Osmanlı Diplomasisinin Modernleşmesinde Tanzimat Dönemi? başlıklı bu tezde, öncellikle modernleşmenin kavramsal ve tarihsel gelişimi ve Osmanlı modernleşmesi genel olarak tartışılmıştır. Daha sonra diplomasi kavramı ve diplomasinin tarihsel süreci ile Avrupa'da diplomasinin gelişimi detaylı olarak incelenmiştir. Bu çerçevede Avrupa'da Ad hoc diplomasiden sürekli diplomasiye geçiş süreci değerlendirilmiştir.Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş, yükselme, duraklama ve çöküş dönemlerindeki dış politikası ile dış politikayı yürütürken kullandığı yöntem tahlil edilmiştir. Osmanlı diplomasisinin kurumsal yapısı, Tanzimat döneminde diplomasi yöntemlerinde ortaya çıkan değişmeler ve Tanzimat dönemi Osmanlı dış politikasını önemli ölçüde etkileyen olaylar tartışılmıştır.

DiplomasiDiplomasi temsilcileriModernleşme+3
Ahmet Yavuzhan Erdem
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği'nin deniz ulaştırması politikalarının güvenlik boyutu

Bu çalışmada; günümüzde meydan gelen korsan eylemlerinden ve deniz ticaretinin ve taşımacılığının artan öneminden hareketle AB'nin deniz güvenliği alanında yaptığı çalışmaları incelenmiştir. Taşımacılık mâliyetlerin artmasının doğal sonucu olarak meydana gelen güvenlik ihtiyacı ve bunun sonucu yapılan çalışmalar konunun nüvesini oluşturmaktadır.Konunun öncelikle güvenlik boyutu ele alınmış uluslararası hukuk boyutu, bu konuda faaliyet gösteren diğer uluslararası örgütler, deniz ulaştırması alanındaki genel rejim ve nihayet AB'nin yaptığı çalışmaları da incelenerek ortaya konmuştur.Anahtar Kelimeler:1.Deniz Güvenliği2.Avrupa Birliği3.Taşımacılık4.Deniz Haydutluğu

Avrupa BirliğiDeniz yolu taşımacılığıDeniz yolu taşımacılığı+2
Mustafa Çağatay Cansız
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Azınlık dilleri düzenlemeleri ile ilgili mukayeseli bir inceleme

Tezimizin konusu Bölgesel Diller ile Azınlık Dillerine Dair Avrupa Şartının kapsam ve hukuki ve siyasi yönleri bakımından incelenmesidir. Şart, Avrupa Konseyi çerçevesinde yapılmış bir uluslararası sözleşmedir. Bilindiği üzere, Avrupa Konseyi bölgesel ve azınlık dillerini Avrupa'nın kültürel zenginliği ve çeşitliliği olarak kabul etmektedir. Şart, bu kültürel zenginliği ve çeşitliliği sekiz temel ilkeye dayanarak korumaya çalışmaktadır. Bu ilkeler: bölgesel ve azınlık dillerini kültürel zenginliğin bir ifadesi olarak tanıma; her bölgesel ve azınlık dilinin dayandığı coğrafi alana saygı duyma; bu dilleri geliştirmek için kararlı eylem ihtiyacı; bu dillerin özel hayatta ve kamusal hayatta kullanılmasını teşvik etme; bu dillerin öğretilmesini kolaylaştırma; ulusötesi temasları teşvik etme; her türlü ayrımcılığı yasaklama; ülkelerdeki dil grupları arasında karşılıklı anlayışı geliştirmektir. Tezimizde yaptığımız değerlendirmelerde sonuç olarak, Bölgesel Diller ile Azınlık Dillerine Dair Avrupa Şartının bölgesel ve azınlık dillerinin korunması ve geliştirilmesi için önemli bir uluslararası belge olduğu, fakat devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkelerini çok fazla dikkate almadan hazırlandığı, dolayısıyla uygulamada istenen amaçları gerçekleştirmesinin zor olduğu tespitlerinde bulunduk.

Ünal Abataş
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

İslam konferansı örgütü

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ülkeler ortak amaçları ve çıkarları doğrultusunda, güvenlik ve ekonomik alanlar başta olmak üzere birçok alanda birtakım bölgesel örgütler kurmuşlardır. Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu İslam ülkelerinden çoğu da çeşitli güvenlik, ekonomik, sosyal ve kültürel bölgesel örgütlere üyedir. Ancak temeli İslam olan ve dolayısıyla yalnızca İslam ülkelerinin üye olduğu bir tek bölgesel örgüt vardır, o da İslam Konferansı Örgütü'dür (İKÖ). İKÖ İslam dünyasının Birleşmiş Milletleri (BM) gibi düşünülmüştür. Bu yönüyle tezimiz "İslam Konferansı Örgütü'nü" tüm yönleriyle incelemektedir. 1969'da kurulan İKÖ, kuruluş amaçlarına rağmen pek de başarılı bir örgüt olamamıştır. İKÖ İslam ülkelerinin ortak meselelerinde çözüm üretememiş, ortak eylem gerçekleştirememiş, etkili olamamıştır. Buna karşın, İslam ülkelerini ortak bir paydada buluşturan bir platform olduğu için oldukça önemlidir. Bu yönüyle gelecekte önemli roller oynayabilme potansiyeline sahiptir. Örgütün kurumsal yapısını oluşturan daimi komiteler ve uzmanlık kuruluşları ve bunların eylem alanlarının çeşitliliği göz önünde bulundurulduğunda, İslam ülkeleri için önemli bir buluşma platformudur.

Şefik Çalışkan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

1979 sonrası İran'ın Orta Doğu politikası ve bölge ülkeleri ile ilişkileri

İran, gerek sahip olduğu insan gücü ve gerekse ekonomik gücünedeniyle XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren en önemli bölgesel aktörlerinbiri olarak bölgenin gelişmelerinde etkin bir rol oynamış ve günümüzde deoynamaktadır. Özellikle, gelecek dönemde jeopolitik rekabetlerin enerjikaynakları üzerinde olacağını ve enerji üretimi ve ihracında önemli alanlarıoluşturan Körfez ve Hazar bölgesinin dünya siyasetinde önplanda olacağınıgöz önüne aldığımızda İran'ın gerek bölge gerekse uluslararası siyasettedaha etkin bir rol oynayacağı ve önem kazanacağını tahmin etmek çok zorolmayacaktır.Üstelik, ABD, Avrupa Birliği, Çin ve Rusya'nın başını çektiği ŞanghayBeşliği arasında olacağı tahmin edilen stratejik rekabette Körfez bölgesiönplana çıkacak ve İran gibi ikinci sınıf güçlerin konumu hangi tarafın başatolacağında belirleyici rol oynayacaktır. Ayrıca, İran'ın bölgesel aktörlerleilişkileri bölgesel ve hatta uluslararası gelişmelerde önemli ölçüde belirleyiciolacağı tahmin edilmektedir.Kanımızca, İran İslam Cumuriyeti özgün bir yönetim tarzı ve rejimyapısına sahiptir. Dolayısıyla, Dış Politikasının araştırılması, söz konusuözgün yanlarını ele alacak bir model dahilinde yapılmalıdır. Çalışmamızdaniel Bayman'ın modeli çerçevesini temel alarak diğer çalışmalarda önplanaçıkarılan etmenlerle tamamlamıştır.Çalışmamız dört varsayıma dayanmaktadır: ilk olarak, İran İslamCumhuriyeti Dış Politikasının araştırılması birçok özgün etmenin elealınmasını gerektirmektedir.İkinci olarak, devrim sonrası çeşitli dönemde kimi bu etmenler önplanaçıkarak dış politikanın belirlenmesinde etkili olmuşlardır.Üçüncü varsayımımız ise her etmenin belli bir politika gerektirdiğiyöndedir. Prtaik politika bu politikaların kompozisyonundan meydana geldiğivarsayılmaktadır.Dördüncü ise, Devrim sonrası dönemeçlerde bu etmenlerin etkisialtında farklı bir politikalar izlenmiştir.Çalışmamız altı bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm, İran İslamCumhuriyeti Dış Politikasının genel konseptini ele almakla birlikteoluşumunda katkıda bulunan unsurlarını ve gerektirdiği politikalarını ve buçerçevede İran'ın bölgeye yönelik politikasını ele almaktadır.Çalışmamızın diğer bölümleri sırasıyla İran-Suudi Arabistan, İran-Irak,İran- Türkiye, İran- Suriye ve İran- İsrail ilişkilerini ve İran'ın Filistin Sorununayönelik politikasını ele almaktadır.Anahtar sözcükler: Jeopolitik, Ulusçuluk, Ekonomi, Etniklik, Devrimciİslam

Nasser Kashef Asl
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Bulgaristan ve Romanya'nin AB üyeliklerinin AB Karadeniz politikalarına etkisi

Bu çalışmada 01 Ocak 2007 tarihinde gerçekleşen son genişleme ile Bulgaristan ve Romanya'nın Katılımının AB Karadeniz Politikalarına etkisi incelenmiştir. AB'nin mevcut politikalarının 2007 öncesi politikaları ve diğer aktörlerin bölgeye yönelik politikalarıyla farklılıkları ve uyuşan taraflarını otaya koymak için bu aktörlerin de politikalarına değinilmiştir.Bölgenin AB için önemi öncelikle burada mevcut istikrarsız ülkelerden kaynaklanacak sorunların Birlik içine ithalini önlemek ve ikinci olarak da Birliğin çok fazla ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına ulaşım için bölgeden geçen enerji nakil hatlarını kontrol edebilmektir. 2007 yılbaşından itibaren bir Karadeniz gücü olan AB'nin bölgeye yönelik politikalarının temelini, 2003 yılında başlatılan Avrupa Komşuluk Politikası oluşturmaktadır.İstikrarsız ülkelere yardım için bu ülkelerde demokratikleşme ve ekonomik kalkınmayı destekleyen AB, enerji nakil hatlarını ise RF'dan bağımsız hale getirmek için alternatif kaynaklar ve alternatif hatlar peşindedir.Bu zamana kadar özellikle Karadeniz'e bölgesel yaklaşmadığı için ENP ile istediği sonuca ulaşamayan AB, 2007 itibariyle mevcut farklı politikaları entegre ederek sonuca varmak için Karadeniz Sinerjisi adını verdikleri politikayı gündeme getirmiştir. Bu politika gereği öncelikle Karadeniz'e bölgesel yaklaşacağının işareti olarak KEİÖ'ne gözlemci olarak katılan AB gündeme getirdiği yeni krediler ve projeler ile yoğun olarak KAradeniz'e angaje olmuştur.

Metin Uzal
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

1945 sonrası Bulgaristan Türklerine yünelik asimilasyon politikası

Bu tezin yazılma amacı 1945 sonrası süreçte Bulgaristan'da komünistlerin iktidara gelmelerini takip eden süreçte uyguladıkları asimilasyon politikalarının incelenmesidir. Bulgaristan Türklerinin yaşamış olduğu zorluklar asimilasyon politikasının sürekliliğine ve sistematik bir biçimde uygulanışına bağlanmıştır. 1945 sonraki süreç değerlendirilirken gerek Osmanlı döneminde gerekse Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında imzalanmış olan anlaşmalardan faydalanılmıştır.Tezdeki argümanları desteklemek amacıyla dönemin Komünist Parti toplantı tutanaklarından ve Politbüro kayıtlarından yararlanılmıştır. Bu belgeler ışığında 1984'ten sonra uygulamaya konan uyanış sürecinin altyapısının 1945'ten sonra atılmaya başlandığı savunulmuştur. Kanıtları kuvvetlendirmek amacıyla Bulgarca, Türkçe ve İngilizce kaynaklar kullanılmıştır.Bulgaristan'ın istikrarsız bir seyir izleyen azınlık politikası ve Türkiye'nin verdiği tepkiler incelenmiştir. 1951, 1968 ve 1989 göçlerinin arkasındaki nedenler detaylı bir şekilde sıralanmış ve bunlar Komünist Parti'nin asimilasyon politikalarıyla açıklanmaya çalışılmıştır.Tezde değerlendirilen bir diğer konu da Bulgar Milliyetçiliğinin gelişimi ve asimilasyon politikasına etkisi olmuştur. Yapılan araştırma sonucunda komünistlerin meşruiyetlerini arttırmak amacıyla milliyetçiliği kuvvetlendirmeye çalıştıkları görülmüştür. Tek bir etnik temele dayalı komünist Bulgar milletini oluşturma amacına hizmet etmek için Türklerin ve ülkedeki diğer azınlık mensuplarının isimlerini değiştirip Bulgarlaşmalarını sağlama konusunda ciddi bir planı uygulamaya koymuşlardır.Başta Pomaklar olmak üzere Tatar ve Çingenelere yönelik asimilasyon politikası başarılı bir şekilde sonuçlanınca sıradaki hedef olarakTürkleri görmüşlerdir. Ancak isimleri Bulgar adlarıyla değiştirilen Türkler bunu kabullenememiş ve protesto gösterilerine başlamışlardır. Bu durum kitlesel bir hal alınca da Bulgaristan'daki komünist iktidar zor anlar yaşamıştır. İlk olarak Türklerin Türkiye'ye göç etmesine izin verilmiş ardından da Türklere isimleri geri verilmiştir.Türklerin göç etmesini takip eden süreçte girdiği ekonomik kriz sonucu Bulgaristan'da komünist iktidar dönemi sona ermiş ve demokratik yeni bir yönetim kurulmuştur. Uyanış sürecinin sorumluları ise kesin bir şekilde bulunamamıştır. Bazı göstermelik tutuklamalar yapılmasına rağmen Todor Jivkov ve çevresindeki birkaç kişiye hafif cezalar verilmiştir.

Nuri Ali Tahir
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Küreselleşme sürecinde güvenliği yeniden düşünmek

Bu çalışmada küreselleşme sürecinde güvenlik alanının genişlemesi ve derinleşmesini içeren ?yeni güvenlik anlayışı? irdelenmiştir. Küreselleşme süreci ile birlikte güvenliğe yönelik tehditlerin farklılaşması yeni bir güvenlik anlayışını gerekli kılmaktadır. Zira, geleneksel tehditlere yönelik mücadele yöntemleri yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizlik yeni bir güvenlik tanımlamasının yanı sıra bu tanımlamadan hareketle yeni mücadele araçlarını devreye sokmayı da gerektirmektedir. Güvenlik alanında yaşanan değişimler devletlerin ve uluslararası örgütlerin de güvenlik alanında yeniden yapılanmasını zorunlu kılmaktadır.Devletlerin yanı sıra bireylerin, grupların ve çevre gibi diğer faktörlerin güvenlik çalışmalarına dahil edilmesi güvenliğin yeniden düşünülme sürecini şekillendiren bir diğer etkendir. Kısacası, bu çalışmada güvenlik alanındaki geleneksel tehdit algılamalarına eklemlenen yeni güvenlik tehditlerin neler olduğu ve bu konuda ne gibi önlemler alınabileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca, devlet dışı birimlerin güvenlik alanına eklemlenme süreci ele alınmıştır.Çalışmanın ilk bölümünde, güvenlik olgusu kavramsal, tarihsel ve teorik açıdan irdelenmiştir. Ayrıca, uluslararası ilişkiler teorileri üzerinden geleneksel güvenlik anlayışı ve yeni güvenlik anlayışı ortaya konmuştur.Çalışmanın ikinci bölümünde, öncelikli olarak küreselleşme süreci kavramsal ve tarihsel açıdan irdelenmiştir. Bu aşamadan sonra küreselleşme sürecinde şekillenen yeni güvenlik anlayışı ele alınmıştır. Bu bağlamda küreselleşme sürecinde ortaya çıkan `yeni tehdit/güvenlik alanları' ve `geleneksel güvenlik konularının yeniden düşünülme süreci' incelenmiştir. Çalışmanın özünü bu bölümünün oluşturduğu söylenebilir.Çalışmanın son bölümünde ise öncelikli olarak yeni güvenlik anlayışı eleştirel bir bakış açısıyla incelenmiştir. Ayrıca, geleneksel güvenlik anlayışı ile yeni güvenlik anlayışının karşılaştırmalı bir analizi yapılmıştır. Küreselleşme süreci ile birlikte gerek devletlerin gerekse uluslararası örgütlerin güvenlik tanımlamaları ve anlayışlarının değişmeye başladığı ön kabulünden hareketle, örnek bir uluslararası örgütün ve ülkenin güvenlik anlayışlarındaki değişimler ortaya konmaya çalışılmıştır. Örnek uluslararası örgüt olarak BM, örnek ülke olarak da ABD seçilmiştir.Ana hatlarıyla böylesi bir çerçeve ekseninde şekillenen bu doktora çalışmasında savunulan temel tez; geleneksel güvenlik anlayışının küreselleşme süreciyle dönüşüme uğrayan güvenlik olgusunu analiz etmede kullanılacak bir araç olmaktan çıktığı ve bu bağlamda güvenliğin yeniden düşünülmesi gerektiğidir.

GüvenlikKüreselleşme
Bilal Karabulut
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde uyum (siyasi, enerji, ekonomik ve kültürel boyutu)

Azerbaycan'ın 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığını kazanmasının ardından, aynı soydan gelen ve aynı din, dil ve kültür değerlerine sahip olan Türkiye ile Azerbaycan, birbirleriyle yakın bir işbirliği geliştirmiştir. Geliştirilen bu işbirliği sonucunda iki devlet uluslararası platformda birbirleriyle uyumlu politikalar yürütmektedir. Bu çalışmada Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler Siyasi İlişkilerde Uyum, Enerji Alanında Uyum ve Türkiye-Azerbaycan İlişkilerindeki Uyumun Ekonomik ve Kültürel Boyutu başlıkları altında ele alınmıştır. Bu çerçevede, iki devlet arasındaki uyum ortaya konulmaya çalışılmıştır.

AzerbaycanBakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru HattıEnerji+1
Müslüm Güzel
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Körfez Savaşı'ndan sonra Türkiye-Irak ilişkileri

İkinci Körfez Krizi, Kuzey Irak'ta hakim olan siyasal ve güvenlik boşluğu ile krizin ortaya çıkardığı yeni sorunlarla ilişkisi dolayısı ile Türkiye'nin siyasetini tekrar gözden geçirmeye mecbur etmiştir. Bu durum Ankara için gerçek bir kriz oluşturmuştur. Türkiye'nin hedefleri ve amaçlarına aykırı yeni bir oluşum gelişmiştir. Bu da Ankara'yı çok yönlü bir siyaset izlemeye yönlendirmiştir. Üstelik Türkiye Irak'ta ABD'nin güvenine mazhar olabilecek bir siyaset takip etmiştir. Türk hükümetinin, PKK'ya karşı yürüttüğü askeri operasyonlarında Kuzey Irak'ta beliren güvenlik boşluğu PKK tarafından istismar edilmiştir. PKK'ya karşı daha etkili olunabilmesi çin Türkiye'nin menfaatleri, Kürt partilerine gerekli yardımı sunmayı gerektirmiştir. Ayrıca Kürtlerin, Kuzey Irak'a himayelerini celbetmek için batı anlaşmaları konusunda kendilerine yardım etme ihtiyacını duymuştur. Bu iki sorun arasında Türkiye, kuzey Irak'a bakışı ve Musul Kerkük konusundaki iddialarını, petrol konusundaki hakları ve Türkmenlerin hamisi rolü ile ortaya çıkma hususlarını yeniden tekrarlamaktan çekinmemektedir.Irak'a karşı ABD istismar projesi Türkiye için yeni bir krizdir. Türkiye stratejik ortağı ile kendisini Irak'la bağlayan tarihi dostluk ve komşuluk ilişkisi bahsinde, bu iki cazibe merkezi arasında tereddütte kalmıştır. Bu sebeplerden dolayı kendisi için açık ve sabit bir pozisyona yönelmiştir. Bu pozisyonunda da Irak'ın toprak bütünlüğünü koruma hedefini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Nitekim Türkiye, Irak krizini atlatmak için, ABD'nin Irak savaşını engelleyecek birçok yola yönelmiştir. Bu konuya Türkiye'yi yönlendiren güney sınırında bir Kürt Devletinin kurulması endişesi olmuştur.Irak krizini aşma hedefi ve bu konudaki çalışmaların başarısızlıkla sonuçlanması neticesinde ve ABD yönetiminin evvelce Irak işgali ısrarının aşılması ve birçok zincirleme görüşme ve incelemeler, Irak işgali operasyonunun çeşitli ihtimallerini inceleme hedefini açıklama çalışmalarından sonra, Türkiye; ABD'nin Irak'a karşı, kendi sınırları boyunca Kuzey Irak'ta cephe açmaya ilişkin taleplerini reddetmiştir.Gerçekte Irak'ı işgal harekatında Türkiye'nin pozisyonunu şekillendiren esas neden Türk milletinin Amerika'nın Ortadoğuda bütünü ve ayrıntıları ile takip ettiği siyaseti reddetmesi, Türklerin, Irak halkı ile yakınlık ve komşuluk ilişkilerini yerleştirme arzu ve inancıdır. Nitekim bu pozisyon Türkiye'yi ABD'ye bağlayan stratejik ilişkilerin ne kadar dağılmaya mahkum olduğunu ispatlamış bulunmaktadır. Üstelik ve bunlardan daha fazla olarak Türkiye'nin pozisyonu, Irak işgali bahsinde Amerikan askeri operasyonunun seyrini etkilemiş ve ABD yönetiminin bu durumu aşmak için başka girişimleri aramasına sevk etmiştir.Anahtar kelimeler: Irak, Irak Türkiye İlişkileri, Irak Türkmenleri

Readh M. Alı
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Değişen jeopolitiği bağlamında Çin'in güvenlik politikaları

Soğuk Savaşın arkasından, Çin'in temel dünya algılamaları ve ulusal güvenliği sağlama konusundaki fikirleri değişmeye başlamıştır. Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerin çöktüğü zaman Soğuk Savaş dönemindeki uluslararası sistemin yapısı değişmiş ve Pekin'in güvenlik stratejilerinde kullandığı parametreleri de ortadan kalkmıştır. Çinli liderler kendilerini birden bire, yeni stratejik yörüngeler üzerine kuracakları güvenlik stratejilerini yeniden tanımlayacakları ve bunlara yön verecekleri tamamen yeni bir dünyada buldular.Çin'in global ekonomik ilişkilerinin gelişmesi, Pekin'in dikkatini ekonomik çıkarlara ve güvenliğin sağlanmasına vermesine neden olmuştur. Çinli liderler, güvenliklerinin sadece diğer ülkelerden gelecek askeri tehditlerle değil aynı zamanda uluslararası ilişkilerdeki politik, ekonomik, soysal ve çevresel faktörlerce de etkilendiğini fark etmişlerdir. Pekin, dünya politikalarında var olmak ve ?barışçıl gelişimini? devam ettirmek için hem askeri savunmaya hem de askeri olmayan faaliyetlerde bulunmaya ihtiyaç duymaktadır.Çin'in hızla gelişen ve ilerleyen ekonomik büyümesi beraberinde artan aktif bir dış politikayı ve büyüyen askeri kapasiteyi de beraberinde getirmektedir. Çin'in büyüyen etkisi 21. yüzyılda dünyaya meydan okuma olarak alınabilecek en önemli jeopolitik bir gelişmedir.

GüvenlikGüvenlik politikalarıJeopolitik+3
Fatma Çoban
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Hindistan: Güney Asya'nın güncel jeo-politiği bağlamında uluslararası politikada mevcut ve muhtemel yeri

SSCB'nin dağılması sonrasında diğer küresel güçler için nüfuz edilebilir hale gelen Orta Asya, gerek konumunun önemi gerekse doğal kaynakları nedeniyle kısa süre içinde uluslararası politikanın en sıcak bölgelerinden birisi haline gelmiştir. Bu durum, göreli konumu nedeniyle, Orta Asya'yı kontrol etmek, Orta Asya'ya ulaşmak ve Orta Asya'dan deniz çıkmak açısından Güney Asya'nın önemini arttırmıştır. Güney Asya'nın önemini arttıran diğer bir husus da, kontrol edebilmek açısından çok uygun bir konumda olduğu Hint Okyanusu'nun, dünya ticareti ve enerji kaynaklarının nakli açısından her geçen gün daha önemli hale gelmesi olmuştur. Bu gelişmeler özellikle Güney Asya'nın büyük ülkesi Hindistan için önemlidir. İlave olarak, Hindistan gibi büyük bir ülkeyi yanına çekebilen bir gücün Asya politikalarında büyük avantaj kazanacak olması, bu ülkenin uluslararası platformda çok daha önemli bir hale gelmesi sonucunu doğurmuştur.Küresel bir güç olmak, Hindistan halkına, ulusal liderleri Nehru tarafından işaret edilmiş olan bir hedeftir. Hindistan'ın Soğuk Savaş sonrasında, özellikle ekonomik açıdan yakalamış olduğu ivme, ülkede bu hedefi yakalama yönündeki ümitleri arttırmış bulunmaktadır. Ancak Hindistan'ın, mevcut şartlar altında böyle bir hedefe ulaşmak için ümitlenmekle, sahip olduğu imkan ve yeteneklerini abarttığı düşünülmektedir.Küresel bir güç olabilmek için,- Geniş bir toprak varlığı ile nitelik ve nicelik açısından büyük bir nüfus gücüne sahip olmak,- Dış politikada özgün, akılcı, aktif ve müdahaleci olmak,- Ülke içinde istikrarlı bir yönetimi, ortak bir kimlik algılamasını ve genel bir toplumsal mutabakatı sağlamış olmak,- Kesintisiz bir gıda, enerji ve hammadde tedarikini sürdürebilecek, masraflı politikaları, askeri operasyonları, ülke içindeki koşulları zorlamadan yürütebilecek çok güçlü bir ekonomiye; teknolojik bilgi birikimi ve büyük üretim kapasitesi olan güçlü bir endüstriye sahip olmak; uluslararası finans hareketlerinin ve uluslararası ticaretin yönlendirilmesinde söz sahibi olmak; ekonomik ilişkileri bir politika aracı olarak etkin bir şekilde kullanabilmek,- Ülkeden uzaktaki bir bölgede uzun süreli ve geniş kapsamlı bir askeri harekatı gerçekleştirebilecek nitelik ve nicelikte bir silahlı kuvvet yapısına, bunu destekleyebilecek bir savunma endüstrisine ve özellikle de gelişmiş bir nükleer silah kapasitesine sahip olmak.- Kültürel kazanımlarını uluslararası ilişkilerde yumuşak güç uygulamaları şeklinde ortaya koyarak küresel anlamda bir nüfuz aracı olarak kullanabilmek gerekmektedir.Hindistan'ın küresel güç olma potansiyeline sahip olup olmadığı konusunda bir yargıya varmak için, sayılan bu ölçütlerin Hindistan'da var olup olmadığının birer birer ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.Güney Asya Bölgesi'nin başat gücü olan Hindistan, nüfusu, toprak genişliği ve doğal kaynakları itibarıyla diğer bölge ülkeleriyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir ülkedir. Hindistan bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini de bu büyük fark paralelinde geliştirmiş olup halen Güney Asya'da bir ?Bölgesel Güç? konumundadır. Diğer yandan dünya ölçeğinde dahi çok büyük olan milli güç potansiyelinden küresel politikalarını desteklemekte yeterince yararlanamayan Hindistan'ın, bu açığını başarılı dış politikaları ve diplomasi becerileri ile kısmen kapatabildiği görülmektedir.Hindistan birçok dil ve dinin mevcut olduğu çok kültürlü bir ülkedir. İnsanları aşılamaz sınırlarla birbirinden ayıran Kast Sistemi hariç tutulursa ülkede demokrasi bütün kurumlarıyla yerleşmiş bulunmaktadır. Nüfus, coğrafya ve doğal kaynaklardan ileri gelen olağanüstü potansiyeline rağmen nüfusun yarıdan fazlasının, fakirlik sınırının altında yaşayan, ekonomiye katkısı çok sınırlı, sosyal hizmetler ve altyapı yatırımlarından yeterli payı alamayan bir kitleden oluşması ve ilave olarak ekonominin boğazını sıkan enerji sorunu, ülkenin milli gücünü olumsuz olarak etkilemektedir.Hindistan ekonomisi yıllık ortalama yüzde 7 oranında büyümektedir. Ancak bu büyümeye rağmen dünya ticaretinin halen sadece yüzde 1,5'unu gerçekleştirebilmektedir. Tüm ülkeler arasında, GSMH esasına göre yapılan sıralamada, satın alma gücü parite şartları esasıyla 4., nominal bazda ise 12. olan Hindistan, kişi başına milli gelirde ise ilk yüze dahi girememektedir. Ülkede, ekonominin gelişmesinden yaşam standartlarını yükseltme adına pay alabilen kesim nüfusun çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır.Hindistan'ın savunma alanındaki durumuna bakıldığında da benzer şartların mevcut olduğu görülmektedir. Hindistan Silahlı Kuvvetleri personel sayısı itibarıyla dünyanın üçüncü büyük ordusudur. Ancak bu büyük ordunun ülkesine sağladığı askeri gücün, personel sayısına göre yapılan sıralamadaki yeri ile orantılı olmadığı görülmektedir.Hindistan'ın bölgesindeki küçük komşularıyla ilişkileri, onlar hegemonyasını sorgulamaya kalkışmadıkça veya rakip olarak gördüğü ÇHC ile yakınlaşmadıkça iyi olmuştur. Ülkenin bölgedeki esas sorunları Pakistan ve esasen bir Güneydoğu Asya ülkesi olan ÇHC'den kaynaklanmakta olup geçmişte her iki komşusuyla da savaşmıştır.Hindistan'ın ABD ile ilişkileri, bu ülkenin Pakistan ile yakınlaştığı dönemler haricinde hep iyi olmuştur. Günümüzde ise tarihinin en iyi seviyesinde olduğu söylenebilecektir. İki ülke Nükleer İşbirliği Anlaşması'nı da kapsayan bir stratejik ortaklık ilişkisi içindedirler. SSCB/RF - Hindistan ilişkilerinin ise hemen her devirde iyi olduğu söylenebilecektir. Hindistan AB, Ortadoğu Ülkeleri, Orta Asya Ülkeleri, Afrika ve Güney Amerika Ülkeleri ile de iyi ilişkilere sahip olup bu ülkelerin tamamıyla ekonomik ilişkilerini ve karşılıklı ticaretini arttırmaya çalışmaktadır. Özellikle, dış yatırımlar için elverişli, enerji kaynakları zengin ve pazar olma potansiyeli gösteren ülkelerle yakınlaşmak için yoğun gayret sarf etmektedir.Hindistan, BM organizasyonu içerisinde oldukça aktif bir durumdadır. Organizasyon içinde Bağlantısızlar, Güney Ülkeleri gibi grupların desteğine sahip olan Hindistan BM Güvenlik Konseyi'nde, veto hakkına sahip bir daimi üye olmak için yoğun kulis faaliyetleri içindedir. Bu konumu hak ettiğini göstermek için de BM organizasyonu içinde gerek barışı koruma operasyonlarına, gerekse her türlü ihtisas kuruluşları ve komisyonların çalışmalarına yoğun bir şekilde katılmaktadır. Ayrıca bölgesel veya küresel, tüm siyasi ve ekonomik gruplaşmaların içerisinde yer almak, dahası kendisi de bu tür kurumlar oluşturarak kurum içinde lider pozisyonu almak için çaba göstermektedir.Kendisini Hint Okyanusu üzerinde özel haklara sahip olarak gören Hindistan son yıllarda bu deniz ile ilgili konulara olan ilgisini son derecede arttırmıştır. Hindistan hem ticari hem de askeri manada denizcilik olanak ve yeteneklerini arttırmak için çaba göstermektedir. Ülkenin kısa vadedeki amacı Aden'den Malakka Geçidi'ne kadar olan bölgedeki ulaşım yolları üzerinde etkin bir kontrol sağlayabilmektir.Hindistan dış politikada akılcı, özgün ve oldukça başarılıdır. Sistemli ve planlı çalışan dış politika kurumlarına ve yetişmiş diplomatlara sahip olup bu bağlamda, gelecekte dünyada daha önemli bir konuma gelme açısından hazırlıklı olduğu değerlendirilmektedir. Hindistan halen birçok ülke tarafından bölgesinde barış ve istikrarın garantörü olarak görülmekte, bu yaklaşımlar paralelinde dünyada siyasi açıdan etkili ve saygın bir konuma sahip bulunmaktadır. Ancak yine de, birincisi kendisine güvenini geliştirmek, ikincisi ise bölgesinde artmakta olan ÇHC nüfuzunu dizginleyebilmek şeklinde iki önemli ihtiyaç içerisindedir. Hindistan dış politika çevrelerinin Asya politikalarında gelecekte de ABD'ne yakın duracakları, ancak RF ile olan iyi ilişkilerinin bundan etkilenmeden sürmesi için gerekli politik manevraları da ihmal etmeyecekleri, diğer taraftan ÇHC ile ilişkilerinde uygulamaya çalıştıkları daha yakın diyalog ve daha fazla ekonomik ilişkiler kurma politikasına devam edecekleri değerlendirilmektedir.Ülkenin hem dünya ekonomisinde söz sahibi olabilecek bir konuma ulaşması hem de büyük rakibi ÇHC ile arayı kapatabilmesi için mevcut büyüme hızını daha da arttırması gerekmektedir. Ancak alınan tüm önlemlere rağmen bu artış sağlanamadığı gibi ilerisi için de bu konuda fazla bir ümit beslenmesi mümkün görülmemektedir. Dış ticaret açığı büyümekte, enerji sorununa kısa vadede bir çözüm bulunabilmesi beklenmemekte, enflasyon giderek artmaktadır. Sanayi sektörü genelde teknoloji transferlerine dayanmakta, sanayi ürünleri açısından pazarlama sorunları da halen sürmektedir.İç güvenlik sorunları azalmak bir yana gün geçtikçe artmaktadır. Silahlı Kuvvetler'in bölgesel ve küresel amaçlara hizmet edebilecek seviyeye gelmesi için hem zamana hem de büyük kaynağa ihtiyaç olup mevcut ekonomik büyüme hızının hem yatırımları hem de savunma masraflarını karşılaması oldukça zor görünmektedir. Üstelik savunma sanayiini geliştirme çabalarına rağmen askeri tedarik faaliyetleri halen büyük oranda dış alımlara dayanmaktadır. Hindistan, amaçladığı nitelik ve nicelikte bir donanmaya sahip olabilse dahi Hint Okyanusu'ndaki ulaşım yollarını kullanmakta olan diğer güçlerin, çıkarlarını korumak adına bu bölgede yapacakları faaliyetleri gelecekte de sineye çekmek zorunda kalacaktır.Hindistan'ın mevcut şartlar altında, ÇHC'nin Güney Asya'daki nüfuz artışını engellemenin bir çaresini bulmak kaydıyla, görünür gelecekte de ?Bölgesel Güç? statüsünü sürdüreceği; küresel bir güç olma hayallerine rağmen, halen kalkınma ve sanayileşme sürecinde olan ülkede, bu amacın kısa ve orta vadede gerçekleştirebileceğine işaret edebilecek verilerin henüz mevcut bulunmadığı değerlendirilmektedir.

HindistanJeopolitikUluslararası ilişkiler+1
Serdar Çelebi
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Pakistan'da etnik milliyetçilik hareketleri ve Beluç sorunu

Etnik kimlik ve etnik milliyetçilik hareketleri devletlerin iç ve dış politikasını şekillendiren önemli olgulardan biridir. Asırlık Müslüman-Hindu mücadelesi sonunda 1947'de Hindistan'dan koparak bağımsızlığını kazanan Pakistan'ın siyasi tarihi beş temel etnik unsurun birbirleriyle ve merkezi yönetimle mücadelesi üzerine kuruludur. 1948'de Pakistan'a katılarak beş federe bölgeden biri olan Belucistan, Pakistan seçkinlerinin devletin idari, politik ve ekonomik gücünü paylaşmasındaki isteksizliği nedeniyle ayrılmak için fırsat kollamaktadır.ABD öncülüğündeki tek kutuplu uluslararası sistemin çok kutupluluğa dönüşmesiyle dünya politikalarına yön veren ezberler de bozulmaya başlamıştır. Büyük Ortadoğu Projesi'nin başarısızlığa uğraması, Afganistan ve Irak'ta yaşanan olumsuz gelişmeler ABD'nin önemli ölçüde güç ve prestij kaybetmesine neden olmuştur. Ortadoğu'da başarısız olan ABD Obama ile başlayan yeni dönemde rotasını Avrasya'ya çevirmiştir.Avrasya dünya nüfusunun yüzde yetmiş beşini, toplam enerji kaynaklarının dörtte üçünü barındırmaktadır. Avrasya'yı kontrol etmek için ABD, Rusya ve Çin arasında küresel; İran, Pakistan ve Hindistan arasında bölgesel rekabet yaşanacaktır. Pakistan ve Belucistan'ın geleceği bu rekabetin sonucuna bağlı olarak şekillenecektir.Anahtar Kelimeler:1.Etnik Kimlik2.Etnik Milliyetçilik3.Pakistan'da Etnik Milliyetçilikler4.Beluç Etnik Milliyetçiliği5.Beluç Sorunu

BeluçBölgesel sorunlarEtnik kimlik+4
Ali Erhan Ertan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

1990 sonrası Türk dış politikası'nda dış Türkler faktörü

Soğuk Savas'ın sona ermesiyle birlikte uluslararası iliskilerde stratejikbir konuma gelen Orta Asya ve Kafkasya'nın, kültürel ve jeopolitik olarakTürk Dıs Politikası açısından ayrı bir önemi vardır. Türkiye, yeni bağımsızolan Türk Cumhuriyetleri ile tarihsel, kültürel, etnik ve dilsel bağlara sahiptir.Ayrıca Orta Asya ve Kafkasya, bulundukları jeopolitik konum itibariyleTürkiye'ye enerji, güvenlik ve uluslararası politika alanında fırsatlarsunmaktadır. Diğer yandan Türk Cumhuriyetleri açısından da Türkiye büyükönem arz etmektedir. Zira Türkiye, siyasi ve ekonomik alanda bu ülkelerekıyasla çok daha deneyimli bir pozisyondadır. Laik ve demokratik yapısı daonlara örnek teskil edecek konuma sahiptir. Bu nedenle Türkiye ve TürkCumhuriyetleri'nin birbirlerine çesitli konularda ihtiyaç duyması söz konusuolmustur.Bu çalısmanın amacı, Türkiye'nin Dıs Türkler ile iliskileri ve onlarayönelik politikasını tarihten günümüze ayrıntılı olarak inceleyerek, genel birdeğerlendirme ısığında gelecekte izlemesi gereken politikalara yönelik bazıyaklasımlar ortaya koyabilmektir. Çalısmanın kapsamını Türkiye'nin SSCBsonrası yeni bağımsız olan Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistanve Türkmenistan ile kültürel, siyasi ve ekonomik iliskileri; Orta Asya veKafkasya'nın Türkiye açısından önemi ve büyük güçlerin bölge politikalarıolusturmaktadır. Bu doğrultuda, Türkiye'nin yakın tarihinde TürkCumhuriyetleri ile iliskileri, olumlu ve olumsuz politikaları incelenmistir. Buincelemede, 1990'ların basında Türkiye'nin Dıs Türkler politikasındaduygusal ve hayalperest davranmaktan kaynaklanan basarısız girisimleriolduğu; ancak zamanla bu politikasını daha gerçekçi temellere dayandırdığıve bölgesel politikalardaki basarısını arttırdığı sonucuna varılmıstır.

1990 sonrasıDış TürklerKafkas Cumhuriyetleri+7
Yeşim Doğan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası Hukukta suçluların iadesi ve siyasi suç istisnasının uluslararası terörizmle mücadeledeki etkisi

Uluslararası Hukukta Suçluların ?adesi ve Siyasi Suç ?stisnasının Uluslararası Terörizmle Mücadeledeki EtkisiTerörizmle mücadelede önemli bir unsur olarak algılanan siyasi suç istisnasının ve suçluların iadesi kurumunun incelenmesi tezin konusunu olu?turmaktadır.Tezin amacı, uluslararası terörizm suçlarını siyasal suç saymak, bu suçları i?leyenlere siyasal sığınma hakkı vermek veya onları iade etmemek hususlarının uluslararası terörizmle mücadeleyi hangi ölçüde ve ne yönde etkilediğini irdelemektir.Son zamanlarda özellikle yurt dı?ına kaçan terör suçlularının ülkemize getirilmesi yönündeki çabalar ve bu konuda kar?ıla?ılan güçlükler ülke gündemini sıklıkla me?gul etmeye ba?lamı?, bunların terör suçlusu değil siyasi suçlu olarak kabul edilmesi, yargılanmak üzere iade edilmemesi yada hiç yargılanmadan cezasız kalmaları kamu vicdanını rahatsız etmi?tir. Bunun dı?ında konu hukuki boyutuyla hiç ele alınmamı?tır.Hazırladığımız tez neticesinde kısaca ?unları söyleyebiliriz. Dünyanın hızla globalle?mesine rağmen, hukuki yaptırım gücünün münhasır devletlerin tekelinde ve sınırları içinde hapsedilmesi ba?ka bir ülkede bulunan sanığın yargılanmasını bulunduğu ülkenin takdirine bırakmaktadır. Ayrıca bu durum devletlere keyfi davranma fırsatı vermekte ve sadece bulundukları ülkeler için değil tüm dünya için tehlike arz eden teröristlere serbest kalma imkânı vermektedir.Ülkeler kısır çeki?me ve menfaatleri bir yana bırakıp siyasi suçluların iadesinde ortak bir bakı? açısı yakaladıkları takdirde terörizm ile daha etkin258mücadele edebileceklerdir. Terör suçluları Milletlerarası kurulacak bir mahkemede yada suç i?ledikleri ülkelerin mahkemesinde yargılanmalıdır. Suçun kanıtlanması husussu göz önüne alındığında suçlunun kendi ülkesinde yargılanması daha isabetli görünmektedir. Günümüzde global bir tehlike halini almı? olan uluslararası terörün önlenebilmesi, devletler arasında ?sıkı bir i?birliği? yapılması ile sağlanabilir. Bu nedenle, terör suçlarının önlenmesini sağlamak üzere, Devletlerarasında bilgi deği?imi, terörün önlenmesi konusundaki ?denenmi? mücadele yöntemlerinin? kar?ılıklı olarak öğrenilmesi ve görevlilerin eğitimi, ne kadar önemli ise suçluların iadeside en az onlar kadar belki daha da önemli bir husustur.Teröristlerin nereye giderlerse gitsinler yakalanıp suç i?ledikleri yerlere getirilip yargılanacaklarını, yâda en azından yakalandıkları yerlerde yargılanarak i?ledikleri terör suçlarının yanlarına kar kalmayacağını bilmelerinin terörizmin önlenmesinde çok etkili olacaktır.Anahtar Kelimeler1. Suçlu2. ?ade3. Terörizm4. Suçluların ?adesi5. Siyasi Suç

Siyasi suçlarSuçluların iadesiTerör+4
Kürşat Çevik
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Irak'ın Kuzeyindeki Bölgesel Kürt Yönetimi (1992 - 2008)

Ortadoğu coğrafyasının önemli bir unsuru haline gelen Bölgesel Kürt Yönetimi bu tez içerisinde ele alınmıştır. Bu bağlamda öncelikli olarak Iraklı Kürtlerin siyasallaşma faaliyetleri incelenmiştir. Daha sonra Molla Mustafa Barzani önderliğindeki mücadele ele alınmıştır. Molla Mustafa Barzani'nin 1979'daki ölümünün ardından Körfez Savaşı'na kadar olan süreç İran-Irak Savaşı çerçevesinde değerlendirilmiştir. Irak'ın Kuveyt'i 1990 Ağustos'unda işgal etmesi Iraklı Kürtler için çok büyük fırsatlar sunmuştur. Irak'ın Kuveyt'ten çıkarılmasının ardından ayaklanan Kürtleri Saddam Hüseyin'den korumak gayesi ile Irak'ın kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturulmuştur. Bu güvenli bölge ile Kürtler kendilerine 1992 yılında fiili bir yönetim kurmuşlardır. Günümüzdeki konumlarının temelini oluşturan bu yönetimin kurulmasının ardından 1992 yılı Ekim ayında `Federe Kürt Devletini' ilan eden Yönetim Irak'ın ABD tarafından 2003 yılında işgal edilmesinin ardından bu ilana resmilik kazandırabilmiştir. Her ne kadar resmilik kazansa da yönetim için özellikle Kerkük vilayetinin statüsü, petrol sahaları gibi konular sorun alanları niteliği taşımaya devam etmiştir. Tez içerisinde özellikle bu iki konu detaylıca incelenmiştir. Bu konuların yanısıra Kürt yönetiminin geleceğini yakından etkileyebilecek ABD, Suriye ve İran'ın Yönetime bakışları da ele alınmıştır. Bağımsız bir Kürt devleti ihtimalinden diğer bölge ülkeleri gibi tedirgin olan Türkiye'nin Yönetim ile var olan ilişkileri geçmiş ve gelecek boyutları ile değerlendirilmiştir.Bölgesel Kürt Yönetimin geçirmiş olduğu tüm aşamalar kronolojik bir doğrultuda anlamlandırma ve yorumlama metodları çerçevesinde ele alınarak incelenmiştir. Bu incelemenin ardından Bölgesel Kürt Yönetimi idari yapısının kökenlerini teşkil eden Kürt unsurların gecikmiş ve bastırılmış bir milliyetçilik akımı içinden geldiği, bu akım ile birlikte dış destek sağlayarak mücadeleye giriştiği, Irak'ın işgalinin ardından bu mücadelesini taçlandırdığı ama günümüzde hala tam anlamı ile istikrarlı bir yapı kazanamadığı, bölge ülkelerinden özellikle Türkiye'nin izleyeceği politikanın Yönetim üzerinde çok büyük etkiye sahip olacağı ve Türkiye'nin sahip olduğu jeopolitik konumu, tarihi, siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel birikimini dikkate alan temel politik yaklaşımlar ile Yönetime karşı bir tutum takınması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar Sözcükler1.Kürt2.KDP3.KYB4.Irak5.Türkiye

Bölgesel yönetimIrakKuzey Irak+2
Hasan Tevfik Güzel
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessEN

Untold story of intra-party democracy: The case of Germany, Italy, and Austria

This research investigates the intra-party democracies of 19 countries. Based on the classical method of Most Similar Systems Design, Germany, Italy, and Austria are the cases to seek the nature and reasons of differences in intra-party democracies. These cases show how different states that share a common historical and political heritage have different levels of intra-party democracy. The thesis will answer why Germany, Italy, and Austria have different levels of intra-party democracy despite their similarities. The thesis will show that legal provisions and political party ideologies influence the degree of intra-party democracy. Party systems and party types can provide an alternative explanation to legal provisions. The level of democracy, GDP, and Governance levels of the countries are weak and insufficient to explain the different levels of intra-party democracy as these three countries have similar values. To examine the effects of legal provisions and political party ideologies on intra-party politics, this paper uses the Political Party Database Project index as a measure of intra-party democracy and an index constructed in this project to measure the related legal provisions for intra-party democracy. There are two main findings of this research. First, Germany, Italy, and Austria have different levels of intra-party democracy, which can be attributed to the presence of legal provisions regulating intra-party democracy. Second, political party ideologies show that left-wing or environmentalist parties are accepted as acting more democratically than right-wing parties without legal provisions, as in Italy and Austria. Finally, right-wing political parties can follow democratic principles for their internal action with well-established legal provisions, such as Germany.

GermanyAustriaDemocracy+5
Gizem Çetin
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Not just another armed actor: Explaining pro-government militia mobilization and participation in civil conflict

Pro-government militias (PGMs) are a critical yet undertheorized actor in civil con- flicts. Current research has not considered what factors lead to PGM participating in internal conflict, leaving a gap in our understanding of the ultimate purpose of PGMs. I test this relationship through the lens of two competing hypotheses: PGMs as force multipliers and PGMs as intelligence gatherers. Using data from the Uppsala Conflict Data Program and the Pro-Government Militias Database, I use an Andersen-Gill hazard model and negative binomial regression as well as out-of- sample predictive tests to determine when states will mobilize PGMs and what leads states to utilize multiple PGMs. Results show that the need for intelligence drives states to mobilize new PGMs while both latent military threat and the need for local information contribute to multiple PGM usage. I argue that these results require a revised approach to studies of PGMs, focusing on their intelligence gathering pur- pose rather than treating them as "just another armed actor" in civil conflict. This revision has implications not only for studies of pro-government militias but also for larger, integrated studies of civil conflict.

Pro-government militiasArmed groupsArmed conflicts+2
Devın Patrıck Brown
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessEN

Refugee activism and state policies in comparative perspective: Contentious voices from Greece and Turkey

This study examines forced migrant groups' access to the realm of activism practices in Turkey and Greece. It does this through considering the role of these states' refugee policies, refugees' interaction with pre-existing networks and politico-legal systems in the post-2010 period. The research aims to expose the underlying mechanisms that explain the diversification of refugee activism practices in two country cases by comparing similar forced migrant group's activisms whose origin of country is the same. It tries to establish an interconnected link between the spatial dimension of control and power seized by the state, together with policies and practices regarding the emergence of migrant and pro-migrant activism, by putting refugee agency at the center. The analysis presents comparative cases in three layers and how refugees position themselves differently in their access to rights contra to, or in alignment with, the state, civil society and themselves. Unfolding certain spaces enables us to tackle why activism diversifies, by scrutinizing the refugee agents' choice of actions and involvement in different mobilizations. The thesis categorizes activism in three layers – as high, medium and low in terms of the control of spaces – for example camp/border, urban and private realms. While private space – under the low-control layer – crosses across other spatial settings as a subjective autonomous dimension. The analysis contributes to the discussion between critical citizenship studies and the autonomy of the migration debate by arguing that both perspectives are complementary and interrelated within the structural setting. Therefore, the research seeks answers to explain the diversification of activism by combining a careful inquiry into refugee's agentic preferences in relation to the socio-political structures. Data for this study was collected between 2015-2018 through fieldwork visits to both countries, by conducting in-depth interviews with refugees and pro-refugee activists, bureaucrats and NGO workers; establishing a refugee activism dataset; collecting media coverage of the cases of contentious activism and overviewing secondary literature. The analysis of varying refugee activism practices illustrates refugees' strategic involvement in existing channels and networks. Yet, it also argues that the availability of these channels is highly dependent on the state's structural relationship with civil society, inclusive of refugee policies and the state's politico/legal setting. While this determines a space of opportunity to mobilize, the structural constraints and opportunities allow them to move forward in the state's 'desired' trajectory of activism. Analyzing the emergence, production, reproduction and diversification of multiple forms of refugee activisms through the lens of refugee agency, this study aims to contribute to the growing scholarly literature on migrant activism. It enables a dialogue between social movements literature with a particular interest in the activism and contentious movements of excluded and marginalized groups, i.e., refugees.

ActivismState policiesMigration policies+5
Birce Altıok Karşıyaka
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

The impact of uncertainty and institutional design: UNHCR and IOM's competing discourses on climate change-related mobility

Expanding into the climate change regime in the 2000s, the International Organization for Migration (IOM) and the United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR) have become the primary policy actors in the emerging issue area of climate migration and displacement. Despite their key positions in shaping the emerging policy norms, UNHCR and IOM's discourses on climate change-related mobility are under-researched. As this thesis shows, they conceptualize the relationship between climate change and human mobility in differing ways, endorse different terminologies and promote competing policy objectives. This thesis aims to explain why UNHCR and IOM adopt different discourses on climate change-related mobility and discuss their implications for the emerging regime for its global governance in terms of climate justice. It employs Critical Discourse Analysis as its method to study primary sources from UNHCR and IOM. By drawing on constructivist and historical institutionalist treatments of international organizations (IOs), it highlights the role of issue-specific and institutional factors. The findings suggest that coupled with the absence of an international norm and a clear delegation from member states, the uncertainty and ambiguity regarding the relationship between climate change and human mobility provide IOs a wider room for interpretation. Yet, IOs' institutional contexts (e.g. their mandates, funding structures, degrees of autonomy and previous policy standards) constrain the boundaries of imaginable and acceptable discourses when deliberating policy ideas in a new issue area beyond their core mandates.

United NationsUnited Nations High Commissioner for RefugeesDiscourse analysis+4
Kübra Ergün
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Küreselleşme sürecinde ulus-devlet ve vatandaşlık ilişkisi: Vatandaşlığın dönüşümü

Bu çalışma, küreselleşme sürecinde vatandaşlığın dönüşümüne işaret eden gelişmeleri betimleyici bir perspektiften ortaya koymayı amaçlamaktadır. Küreselleşme olgusu son çeyrek yüzyıldaki değişim dinamiklerini anlayabilmek için başvurulan temel kavramlardan biri haline gelmiştir. Küreselleşme sürecinde Westphalia sisteminin egemen devletleri dünya siyasetinin tek aktörleri olma niteliklerini kaybetmişlerdir. Fakat kendilerini uyarlamak zorunda kaldıkları bir dönüşüm içinde varlıklarını ve nüfuzlarını muhafaza etmektedirler. Bu uyarlanma sürecinde küreselleşmenin etkileri, geleneksel vatandaşlık anlayışını yeninden tanımlanmayı gerektirmektedir.Ulus-devletler ve ulus-devletlerin vatandaşları olan bireylerin küreselleşme sürecinde kendilerini içinde buldukları ?kriz? aynı zamanda bir kimlik sorunu kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan vatandaşlığın bir dönüşüm içinde olduğunu gösteren tecrübeler bir küresel vatandaşlık kimliğine işaret etmez. Küresel vatandaşlık idealinin geçerliliği bu idealin uygun ve işletilebilir koşullarını belirleyecek etkili katılım araçlarının geliştirilmesi ile mümkün olabilecektir.

KimlikKüreselleşmeUlus-devlet+1
Gülistan Alpaslan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliğinin yasadışı göç politikası ve Türkiye'ye yansımaları

Avrupa Birliği kuruluşundan bu güne kadar her alanda entegrasyonu hedeflemiş bir oluşumdur. Ancak Birlik, bu politikasına paralel olarak yasadışı göç sorunsalı ile karşılaşmıştır. AB, soruna karşı mücadele yöntemi olarak sıkı koruma tedbirleri ve katı vize uygulamalarını seçmiştir. Bu yönü ile AB'nin yasadışı göç sorununda benimsediği çözüm yolu, ?Avrupa Kalesi?nin duvarlarını sağlamlaştırmaktadır.Türkiye ise tarihi ve coğrafi nedenlerle bir göç kavşağının üzerindedir. Buna karşın 2000'lere kadar Türkiye'nin etkin bir göç politikası olmamıştır. AB üyeliği her alanda olduğu gibi bu alanda da önemli politika değişiklikleri meydan getirmiştir. Helsinki sürecinden sonra, Türkiye'nin yasadışı göç konusuna bakışı değişmiş ve daha uzun vadeli bir görünüm almıştır. Nitekim bu değişim ilgili mevzuata ve yasadışı göçle mücadelede elde edilen sayısal verilere de yansımıştır.Buna karşın Türkiye, AB'nin politik miyopluğu nedeni ile birtakım açmazlar ile karşı karşıyadır. Geri Kabul Anlaşması bu açmazların düğümlendiği noktadır. AB Geri Kabul Anlaşması ile göç sorununu Türkiye'ye havale etmek isterken Türkiye ise külfet paylaşımı ve tam üyelik tarihine paralel bir ilerleme istemektedir.Yasadışı göç bir ülkenin değil her ülkenin sorunudur. Dolayısıyla çözüm; bu sorunun maliyetini bir ülkeye yüklemek değil, uluslararası işbirliği ve külfet paylaşımı temelinde tüm ülkelerin gerekli çabayı göstermesidir.Anahtar Sözcükler1.Yasadışı Göç2.Yasadışı göç politikası3.İltica4.Geri Kabul

Harun Kartal
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Arnavutluk Devleti'nin dış politikasında Arnavut azınlıklar (Kosova, Makedonya, Greece)

Balkanlar'da stratejik bir öneme sahip olan Arnavutluk ciddi bir rol verilmesi düşünülen bölgelerden biridir. Önemli bir jeopolitik konuma sahip olan Arnavutluk, birkaç sorunu beraberinde getirmektedir. Bu çalışmada, Balkanlar'ın anahtar ülkesi olan Arnavutluk dış politikası ve azınlıklara etkisini ele alınmıştır. Tez üç bölümden oluşmaktadır.Azınlıklar bu sorunların en önemlisidir, çünkü bunlar Arnavutluk dış politikasının dünden bugüne olan mimarisini oluşturmaktadır.Arnavutlar, Balkanların demografik açıdan en fazla dağılmış uluslarından biridir. Şöyle ki Balkanlarda yaşayan 6 milyon Arnavut'tan sadece 3.3 milyonu Arnavutluk topraklarında yaşarken diğerleri komşu ülkelerde yaşamaktadır. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında Arnavutluk dışında kalan Arnavutlar irredentist emellerin çatıştığı en kritik coğrafyalarda yaşamalarından dolayı dünya kamuoyunun en fazla ilgisini çeken uluslardan biri haline gelmiştir. Arnavut milliyetçiliği, Soğuk Savaş sonrası milliyetçiliğin gelişimi açısından ilginç bir örnek olma özelliği taşımaktadır. Kosova, Makedonya, Yunanistan ve Karadağ'da yaşayan Arnavutlar arasında hızla yayılan bu milliyetçilik dalgası ?Arnavut Sorunu?nu dünyanın gündemine taşımıştır.Aynı zamanda sorunlu bir bölge olan Balkan yarımadasının, çözüm getirilmesi gereken konularından biri de azınlıklardır.Giriş bölümünde Arnavutlar'ın tarih sahnesinde Balkanlar'daki Arnavut azınlıklara uyguladığı politikalar özetle verilmiştir.Birinci bölümde, Arnavutluk Devleti'nin 1912 yılından itibaren (Arnavutluk'un bağımsız olarak ortaya çıkışı) bugüne kadar olan dönemi tarihsel olarak ele alınmıştır. Arnavutluk'un dış politikasına etki eden iç ve dış faktörlere maddeler halinde bu bölümde yer verilmiştir.İkinci Bölümde, azınlıkların Arnavutluk Devleti'nin dış politikası üzerindeki etkileri anlatılmıştır. Kosova, Makedonya ve Yunanistan'daki Arnavut azınlıkların her iki ülke üzerindeki etkileri maddeler halinde açıklanmıştır.Son bölümde ise, Arnavutluk'un gelecekteki dış politikasını belirleyecek olan AB'ne üyeliği, ABD ve komşu ülkeleri ile olan iyi ilişkileri üzerinde durulmuş ve de geleceğe yönelik varsayımlarda bulunulmuştur.

Erjada Progonati
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Saddam sonrası Irak'ta şiilerin yeni konumları ve Körfez ülkeleri üzerindeki olası siyasal etkileri

Hz. Ali ile Muaviye arasında çıkan hilafet kavgası, İslam âleminde derin bir yara açmıştır. O tarihten itibaren Müslümanların arasındaki birlik beraberlik sarsılmaya başlamış ve yeni bir mezhebin ortaya çıkmasına neden olmuştur.Yeni ortaya çıkan mezhebe Şia adı verilmiştir. Sia mezhebi Hz.Ali-Muaviye arasında gerçekleşen hilafet kavgasından sonra taraftar kazanmaya başlamıştır. Ancak Şiilerin onbirinci İmamı olan Hasan Al-askeri'nin bir erkek çocuğunun olmaması nedeniyle Şiiler, politika ve devlet işlerinden uzak durmayı tercih etmişlerdir. Çünkü bazı Şii din adamlarının geliştirdiği tezlere göre onbirinci İmamın bir oğlunun bulunduğunu iddia etmişlerdir. Ayrıca onikinci imam olan Muhammed Mehdi'nin gizlilik dönemine girdiğini savunmuşlardır. Böylece yeni oluşan teze göre Şiilerin liderliğini yapacak olan Mehdi ortaya çıkıncaya kadar politikadan uzak duracaklardır. Ancak Şah İsmail döneminde, Safevlerin Şia mezhebini devletin resmi mezhebi olarak ilan etmeleriyle birlikte Şii-Sünni çatışmasına farklı boyutlar kazandırmıştır.Çağdaş Irak devleti kurulduğunda Iraklı Şiiler politikadan uzak durma eylemlerini sürdürmekteydiler. Iraklı Şiiler 1921 yılında İngilizlerin himayesinde yeni oluşan çağdaş Irak devleti işgalci bir tarafın gözetiminde kurulduğu için devletin yeni kurulan müesseslerinde yer almamayı uygun bulmuşlardır. Daha sonra Irak'ta Baas partisi iktidara geldikten sonra hem Baas iktidarı tarafından dışlanmışlardır hem de kendileri de Baas rejimini dinsiz olarak gördükleri için Baas partisinin iktidarına karşı gelmişlerdir. Ayrıca o dönemde Şiilerin en büyük Mercii olan Ayetullah Al-hui'nin; Şii din adamının politikaya karışmama görüşünü savunmaktaydı. Al-hui'nin bu görüşü Şiilerin pasifleşmesine neden olmuştur.9 Nisan 2003 tarihinden itibaren Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra Irak'ta oluşan yeni düzende Şiiler var güçleriyle yer almaya çalışmışlardır. Çağdaş Irak devleti kurulduğu gibi politikadan uzak durmamışlar bu sefer işgalci güçlere karşı gelmemişlerdir tam tersine ABD ile işbirliği yapmışlardır. Bu işbirliği de Sistani'nin ısrarıyla gerçekleşmiştir. Şiiler özellikle yeni anayasanın hazırlanmasında büyük rol üstlenmişlerdir. Şiiler kalıcı anayasada o kadar etkili olmuşlar ki isteklerini tek tek Kalıcı Anayasada sıralayarak yasallaştırmışlardır.Iraklı Şiilerin bu yeni konumları, körfez ülkeleri üzerindeki Şiilere olumsuz yansımaya başlamıştır. Çünkü bu ülkelerdeki Şiiler birçok haklarından yoksun bırakılmışlardır. Baskı altında olan, devletin müesseselerinden dışlanan ve dini törenlerini özgürce yapabilme imkânını bulamayan Arap körfezli Şiiler, Iraklı Şiileri örnek almaya ve bulundukları ülkelerin rejimlerine karşı baskı uygulamaya başlamışlardır.2003 sonrası Irak sadece Körfez ülkeleri üzerindeki etkileriyle sınırlı kalmayacak aynı zamanda Orta Doğu'da büyük roller üstlenmesi öngörülmektedir. Şiilerin böyle bir konuma gelmelerini, ABD'nin radikal Sünnilere karşı tutumu ve Şiileri açık bir şekilde desteklemesine bağlayabiliriz.Anahtar Kelimeler:1)Şii2)Arap Körfez Ülkeleri3)Kalıcı Anayasa4)Mezhepsel Çatışma5)Irak

Muafak A. Omer
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Rus yönetimi altında Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasındaki ilişkiler

İnanamıyoruz, modern dünyamızda - coğrafi sınırların değişilmez sanıldığı bir zamanda bir halk komşusunun topraklarını güç vasıtasıyla zaptetsin, insanlık tarihine belli olmayan ıstıraplar tatbik etmekle nüfusunu oradan kovsun, fakat haklı olduğunu iğrenç uydurmalar yaymakla ispat etmeğe çalışsın ve uluslararası alanda da hipnoz ortamı oluşturabilsin. Tabii ki, böyle bir amaca ulaşabilmek için önce nankörlüğün ve riyakarlığın tarihte eşi görünmemiş ustalığına ulaşmak gerekmektedir.Azerbaycan halkı Ermeni milliyetçileri tarafından değişik zamanlarda, planlı olarak katliamlara ve tecavüzlere uğramışlardır. Sadece XX. Yüzyıl içerisinde 1905-1907, 1918-1920, 1948-1953, 1988-1993 tarihleri arasında Azerbaycan Türkleri dört büyük katliam ve toprak değişimlerine maruz kalmıştır.Sizlere sunduğumuz bu projede de, yukarıda belirttiğimiz olayları aydınlatmak için eski çağlardan modern Azerbaycan'ın bağımsızlığına kavuşmasına kadar olan devirlerdeki Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasındaki ilişkiler kronolojik bölüm sırasıyla incelenmiştir. Burada aynı zamanda Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasındaki ilişkilere Rusya'nın nasıl etki ettiği ve yukarıda bahsettiğimiz olayların uygulanmasının Bolşevik-Daşnak birleşmelerinin yardımıyla Ermenilerin yaptığı açığa çıkarılnıştır. Bütün bunlar ise Rusya'nın bölgeye yönelik politikasının ve aynı zamanda Ermeni milliyetçilerinin ?Büyük Ermenistan? yaratmak istemelerinin sonucudur.Bildiğimiz kadarıyla Rusya'nın bölgeye yönelik politikasının temel hedefi bölgede kendine dayak olacak bir hristiyan devletini oluşturmak ve bu devleti kullanarak bölgeyi kendi kontrölü altında tutmak istemesidir. Fakat, Ermenilerin Azerbaycan Türklerine yönelik tecavüzkar politikalarının uluslararası alanda hiç bir tepkiyle karşı karşıya gelmemiştir. Ermenilerin politikalarının hiç bir tepkiyle karşılaşmamalarına rağmen, bütün bu olaylar Azerbaycan tarihinde nesiller boyu devamlı araştırılacak ve tahlil edilecektir. İşte bu zaman bizim projemizin de ileride bir yararı ola bilir.

Yusıf Hasanov
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessFR

La crise d'argentine dans le contexte de la crise du capitalisme et la globalisation capitaliste neo-liberale

Having lived a long period of expansion after the 2nd World War, capitalismentered a structural crisis by the second half of the 1970s. The crisis caused aserious crisis of debt in the underdeveloped countries. As a solution to the crisis, theneo-liberal capitalist ideology was proposed. But this approach made the crisismore serious. In the work, one tried to study the crisis of Argentina, one of the mostimportant countries of the Latin America, in the context of perspective of crisis.Keywords :The Crisis of Capitalism, Neo-Liberal Globalisation, Argentina,Stabilisation and Structral Adjustement Programs StructurelScience Code :

Tamer Şen
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessEN

Global shifts and military dimension in middle power politics: Turkey's military activism in the Post-Arab spring era

What is the role of hard power in middle power politics? While the existing literature on middle powers places greater attention on soft power dominated worldview, the importance of military and defense industry dimensions is highly neglected. However, middle powers cannot be confined to soft power and low-politics issues given the dramatic alterations in regional and global scales. For that reason, this thesis focuses on the potentials and risks generated by military activism and defense industry investments for middle powers drawing on the Turkish case in the post-Arab Spring period. Accordingly, middle powers can indeed considerably benefit from their hard power toolbox to shape the geopolitical dynamics involving multiple actors from within and outside of the region in the direction of their own national interests. Nevertheless, this potential should not be taken for granted and it depends on a carefully crafted, cautious and balanced implementation of wise policies without underestimating the role of soft power working in the background as well. On the flip side, being increasingly associated with military force and ambitious defense industry endeavors could undermine the soft power components of middle power foreign policy behavior. As a result, a suboptimal mix of soft and hard tools negatively impacts broader activism strategies of middle powers, with a particular blow on their ability to form effective coalitions as well as on aspirations to serve as normative role models in their respective regions.

The Arab SpringMilitary activitiesMilitary relations+5
Tolunay Öndül
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

How do refugees decide on their future home?: A qualitative analysis of return decision of Syrians in Turkey

This thesis offers an explanation to the question of how refugees decide about their future life aspirations regarding their residency. Some refugees return to their home country, while others stay in the host country, or resettle in a third country. This study tries to understand which factors would increase the likelihood of return and which factors courage refugees to stay in the host country. Expanding the capital accumulation theories that are mostly centered around labor migrants to the conditions of refugees, this thesis provides a model for the process of evaluation before a decision to return, stay or resettle. According to this model, refugees decide on one of three future options after comparing the social, economic, and human capital they accumulated in the host country with the capital they would have after a possible return to their home country or future resettlement in a third country. They tend to choose the option in which they would acquire more social, economic, and human capital. Qualitative data from 40 in-depth interviews with Syrian refugees in Istanbul and Konya was gathered to see if the real cases of decision-making processes of Syrian refugees are compatible with the expectations of this research. As some examples of the social, economic, and human capital accumulation of refugees, developing new social relations, attaining an educational program, and having a stable, fairly paid job in the host country have a negative effect on return; while developing no or few social relations, having no or little education/ not being able to get educational degrees accredited, being unemployed/having an unstable underpaid job in the host country, and still having a home and source of income in the home country have a positive effect on the decision to return of refugees.

RepatriationEmigrantsDecision making+5
Feyza Köseoğlu Darılmaz
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Rebel governance as a post-conflict survival strategy: The impact of wartime rebel state-building on post-conflict power-sharing

Recent studies in civil war literature showed that insurgent groups engage in a rival institution-building process on rebel-held territories. They establish governing institutions and provide services for civilians in the fields of education, health, adjudication, and security. Previous research on rebel governance explains the variance in rebel groups' capability of governing the conflict zone. However, the literature still lacks studies evaluating the implications of rebel governance on the post-conflict order such as power-sharing between the government and the insurgent groups. This thesis aims at analyzing the relationship between the insurgent state-building and post-war power-sharing. In this study, I develop a theoretical framework to explain why some rebel groups are better than others in receiving a share of state power in the post-civil war order. First, I discuss the logic of the bargaining process among the warring parties and the challenges it creates in front of peaceful power-sharing. Further, I present my theory explaining the rebels' strategy of using wartime state-building as leverage in the bargaining process to convince the states to share power. I test my argument using logistic and OLS regression models based on two existing large-N datasets of rebel governance and power-sharing. The results indicate a statistically significant and positive impact of rebel governance on the likelihood and the level of power-sharing among former combatants.

Regional administrationState buildingPower sharing+4
Zeynep Köseoğlu Onat
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Changes in official language policies and the trajectories of nation building in post-Soviet republics

Only a handful of currently spoken languages receive some form of legal recognition in state institutions around the world. Such recognition, which may or may not reflect sociolinguistic reality, is predicated on a complex constellation of factors. A symbolic link between languages and group identities and its implications for nation-building feature prominently among them. On the one hand, this makes official language policy choices highly contestable. On the other, once adopted, such policy choices remain "sticky" and difficult to change. What conditions then make official language policy change possible? This dissertation elaborates on the necessary combination of factors that affect the direction and timing of such policy changes. The design of the research is based on the combination of cross-country and within-case historical comparison, which explains the changes of official language policies or the lack thereof by addressing the empirical puzzle of policy divergence in three post-Soviet republics: Belarus, Ukraine and Latvia. These three countries chose similar official language policies at the time of obtaining independence, and two of them (Belarus and Latvia) changed their policies during the first decade of independent nation-building. The findings of the research indicate that changes in official language policies take place when realignments within elite groups dramatically altered policy-relevant resources of different language policy advocacy coalitions. The findings also demonstrate the constraining effects of the dominant discourse on nationhood and understanding of nation on elite preferences and feasible policy options.

ByelorussiaLanguage policiesLatvia+2
Yury Katlıarou
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Political opportunity structures and transnational activism: The case of Iraqi Turkmen

This thesis offers an explanation on how immigrants mobilize in the political field across borders and questions how this mobilization interacts with the structural factors surrounding the immigrant communities with the case of Iraqi Turkmen living in Turkey. Dwelling on the transnationalism literature, the study aims at explaining that migrants engage with political activities at three different levels which are host country, home country and transnational space. Within this analytical framework, the study further addresses the kin state relation between Turkmen and the host country Turkey and questions the explanatory power of kin relations for transnationalism literature. The national and transnational contexts in which mobilization occurs offer opportunities and constraints for political actors. How wide or constrained these opportunity spaces, may determine the form, intensity level and success of the mobilization. Taking the political opportunity structures from social movements literature as the theoretical background, this study seeks an answer to the question of how opportunity spaces change in these three contexts over time and how this reflects over the mobilization patterns of Iraqi Turkmen. It tries to understand how these three opportunity structures interact and countervail each other while guiding the mobilization. It connects this discussion into the kin state relation between Turkey and Turkmen.

Relative relationshipMigrationsEmigrants+5
Gül Sena Gökduman
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Eleştirel bir yaklaşımla uluslararası örgütlerin yolsuzlukla mücadele stratejileri

Bu tez çalışmasında belli başlı uluslararası örgütlerin yolsuzlukla mücadele konusundaki stratejileri eleştirel bir yaklaşımla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yolsuzlukla mücadele eden ya da ettiğini iddia eden dünyanın önde gelen uluslararası örgütlerinin çalışmalarının yetersiz olduğu, başarılı olamadığı çünkü yolsuzlukların nitelik ve nicelik olarak artmaya devam ettiği tezinden hareketle bu mücadeleyi daha etkin yürütebileceğine inandığımız ve yeni mekanizmalar getirecek olan yeni bir uluslararası örgüt kurulması önerilmiştir.Yolsuzluğun tarihçesi, tanımı, türleri, unsurları, belirleyicileri, nedenleri, etkileri ve sonuçları ile mücadele yollarının anlatıldığı ilk bölümden sonra yolsuzlukla mücadele eden belli başlı uluslararası örgütlerin faaliyet ve çabalarının yer aldığı ikinci bölüm hazırlanmıştır. Söz konusu ikinci bölümde Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, OECD, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Uluslararası Şeffaflık Örgütü, Amerikan Devletleri Örgütü ve İslam Konferansı gibi dünyanın önde gelen uluslararası ve bölgesel örgütlerinin faaliyetleri örnek olay ve gerçek verilerle anlatılmıştır. Son bölümde ise mevcut uluslararası ve bölgesel örgütlerin yolsuzlukla mücadelede başarısız oldukları belirtilerek yolsuzlukla daha etkin mücadele edebilmek için yeni bir örgüt kurulması fikri ortaya atılarak örgütün kuruluşu, organları, işleyişi vb. gibi hususlara yer verilmiştir.Tez çalışması sırasında öncelikle Türkiye'de bu konuda yayınlamış kitap, makale, bildiri, haber ve sunumlardan faydalanılmıştır. Türkçe kaynakların tezimizin konusu ve amacı açısından yetersiz olması nedeni ile özellikle İngilizce ve Fransızca kaynak taraması yapılarak konumuzu yakından ilgilendiren ve bu konuda uluslararası literatürde öne çıkan isimlerin çalışmalarından özellikle faydalanılmıştır. Uluslararası örgütlerin faaliyetleri incelenirken bu örgütlerin resmi internet sitelerinden de gerektiği kadar yararlanılmıştır. Ayrıca Ankara'da bulunan üniversitelerin kütüphaneleri ile merkezi Paris'te bulunan OECD kütüphanesi konumuzu ilgilendiren kaynaklar açısından taranarak lüzum görülen eserlerden faydalanılmıştır. Uluslararası düzeyde kaynakların çok sayıda olması tüm eserleri incelemeyi olanaksız kılmış, bu nedenle titiz bir tarama yapılarak konumuz açısından önemli olanlar seçilerek bu tez çalışmasında kullanılmıştır.Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, yolsuzluk olayları ilk çağlardan itibaren çeşitli şekillerde toplum yaşamında ortaya çıkmaya başlamış, süreç içinde gelişerek ve yaygınlaşarak günümüz toplumlarının en büyük sorunlarından biri haline gelmiştir. Ortak kabul gören bir tanımının dahi yapılamadığı bir kavram olan yolsuzlukların günümüzde çok çeşitli şekillerde ve platformlarda karşımıza çıktığı görülmektedir. Yolsuzlukların devletler arasındaki ilişkilerde ve çok uluslu şirketlerin ticari işlemlerinde sıklıkla görülmesi ile birlikte uluslararası boyut kazanmaya başlaması, yolsuzluklarla mücadele konusunu da uluslararası platformlara taşımıştır.Başta Birleşmiş Milletler, OECD ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü olmak üzere Avrupa Birliği, Dünya Bankası, Avrupa Konseyi ve Uluslararası Para Fonu vb. gibi örgütlerin özellikle 1990'lı yıllardan itibaren yolsuzluklarla mücadele konusunda etkin stratejiler oluşturmaya çalıştıkları ancak bu mücadelede başarılı olamadıkları görülmüştür. Zira, yapılan araştırmalar göstermiştir ki, dünyanın belli bölgelerinde çok spesifik konularda kısmi azalmalar görülürken, dünyanın geri kalan büyük bölümünde yolsuzluklar nitelik ve nicelik olarak artmaya devam etmektedir. Dolayısı ile mevcut uluslararası örgütler bu mücadelede yetersizdir ve bu nedenle yeni bir uluslararası oluşuma ihtiyaç vardır. Devletlerin yoğun katılımının gerekli olduğu ve daha etkin sonuç alıcı mekanizmalar getirecek olan bu yeni oluşumun adı ?Yolsuzlukla Mücadele Uluslararası Örgütü? olacaktır. İnancımız odur ki; bu örgüt önerdiğimiz mekanizmaları ile kurulduğu takdirde bugün küresel boyutlara ulaşan yolsuzluklar bitmeyecek ancak sayısı ve çeşitleri azalacaktır.

İmran Kürşad Ağca
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Güncel uluslararası politikada Karadeniz'in yeri

Soğuk Savaş süresince iki kutuplu uluslararası sistemin sınır alanlarından birini oluşturan Karadeniz, küresel ve bölgesel aktörlerin politikalarında sahip olduğu jeopolitik ve jeoekonomik potansiyelin çok gerisinde bir öneme sahip olmuştur. Soğuk Savaşın sona ermesi, bölge açısından uluslararası arenada yaklaşık 45 yıl süren göz ardı edilme döneminin sona ermesi ve bölgenin tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi yeniden önemli bir kültür ve ticaret merkezi olarak sahneye çıkması açısından dönüm noktası olmuştur.Soğuk Savaşın ardından başlayan yeni dönemde demir perdenin ortadan kalkmasına paralel olarak bölgede kendi çıkarları doğrultusunda politika izleme özgürlüğüne kavuşan birçok bağımsız aktör ortaya çıkmıştır. Yeni dönemde bölge ülkelerinin birbirleri ve uluslararası kurumlarla ekonomik, politik, askeri, kültürel v.b. ilişkilerin yoğunlaştığı gözlenmektedir.Karadeniz yeni dönemde sahip olduğu jeostratejik önem paralelinde uluslararası kamuoyunun önemli gündem maddelerinden biri haline gelirken, küresel ve bölgesel aktörlerin mücadele zemini olmuştur. Önümüzdeki dönemde bölgenin geleceği, kendi doğal dinamiklerinin yanı sıra, bölgesel ve küresel aktörler arasındaki mücadelenin parametrelerine bağlı olarak şekillenecektir. Vurgulanması gereken unsur, Karadeniz'de bir ?güç boşluğu? değil ?güçler dengesi? sisteminin var olduğudur. Karadeniz'deki bölgesel ve bölge dışı güçlerin asırlar boyu süren rekabeti neticesinde ortaya çıkan bu denge, yazılı ifadesini Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bulmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türk Boğazları ile Karadeniz'in hukuki statüsünü belirleyen bir uluslararası antlaşma olmanın ötesinde Karadeniz'deki güçler dengesinin sembolüdür.Önümüzdeki dönemde bölgede çıkarları bulunan aktörlerden birinin Karadeniz'deki güçler dengesini kendi lehine değiştirmeye yönelik bir girişimde bulunmasının, güçler dengesi prensibi çerçevesinde hegemonik bir gücün oluşmasını engellemek üzere diğer aktörlerin de devreye girmesine yol açacağı ve bölgede sancılı bir süreç yaşanmasına neden olacağı düşünülmektedir.

Güç dengesiKaradenizSoğuk savaş+2
Burcu Çörten
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Hegemonya ve imparatorluk tartışmaları bağlamında Irak savaşı'nın politikası

Tezde, küreselleşme döneminde dünya düzeninde meydana gelen bazı önemli değişimlerin Irak Savaşı'nın temel sebeplerini oluşturduğu savunulmaktadır. Avrupa'nın ABD'den bağımsızlaşma yolunda ilerleyişi, çevreden Çin gibi güçlerin yükselişleri ile Hardt ve Negri'nin İmparatorluk adlı çalışmalarında ele aldıkları, ulusaşırılaşma süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni küresel yönetişim mimarisi söz konusu değişimlerin başlıcalarıdır. ABD'de 2000 seçimleriyle iktidara gelen tarihsel blok, Ortadoğu petrollerinin denetimi yoluyla, dünya düzenini Amerikan ulus devleti etrafında yeniden merkezileştirmek istemiştir. Tezde Robert W. Cox'un çalışmaları başta olmak üzere yeni Gramsci okulunun sağladığı teorik imkanlardan faydalanılmaktadır. Braudelci tarih anlayışı ile Sorokin ve ardıllarının geliştirdikleri sosyal zaman kavramı tezin kavramsal çerçevesinin diğer önemli parçalarını oluşturmaktadır. Tezde önce emperyalizm, hegemonya ve imparatorluk kavramları değişik tarihsel konjonktürlere tekabül eden hakim ontolojik imajlar olarak tarihselleştirilmekte, daha sonra da bunların oluşturdukları ardışık dünya düzenleri üzerinden Irak'ın işgalinin uzun vadesi analiz edilmektedir. İkinci kısımda ise önce hakim tarihsel bloğu Irak'ın işgaline götüren dünya düzenindeki değişim dinamikleri ele alınmaktadır. Daha sonra, tarihsel bloğun ana bileşenlerini oluşturan Hıristiyan Sağı ve yeni muhafazakarlar fikirler ve çıkar arasındaki etkileşimi esas alan bir perspektiften incelenmektedirler. Tezin son kısmında da tarihsel bloğun oluşumu ve Irak'ın işgali süreci değerlendirilmektedir.

EmperyalizmHegemonyaİmparatorluk projesi
Mehmet Akif Okur
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliğinin etnik ve dini kimliklere bakış açısı: Güneydoğu Anadolu Bölgesi örneği

[BAŞBİLEN, Pınar]. [Avrupa Birliği'nin Etnik ve Dini Kimliklere Yaklaşımı: Güneydoğu Anadolu Bölgesi Örneği], [Yüksek Lisans Tezi], Ankara, [2008].Azınlık kavramı, 16'ncı yy.daki reform hareketleri çerçevesinde "ulus" denilen toplumsal birimlerin uluslararası arenaya çıkmasıyla, oluşmaya başlayan yeni bir kavramdır. Kavram, son yıllarda "etnik grup" kavramıyla birlikte anılmaya başlanmıştır. Bu durum, uluslararası konjonktürde henüz ortak bir azınlık tanımına ulaşılamamasından kaynaklanmaktadır.BM, AK ve AGİT çerçevesinde yapılan düzenlemeler de bu konuda yeterli olmamış, uluslararası kabul gören bir azınlık tanımına ulaşılamamıştır.Avrupa'da, son yıllarda insan haklarının bir bileşeni olarak algılanan azınlık hakları, gelişmekte olan bir alandır ve Avrupa Birliği'nin bu konudaki mevzuatı son derece gençtir. Hatta, azınlık haklarının daha çok AB'ye katılma çabasındaki devletlerin gündemine konmasına karşın, bugüne kadar AB'nin kendi içerisinde özellikle de yöne üye devletler bakımından aynı ölçüde popüler bir konu olmadığı yorumları yapılmaktadır.AB ülkelerinde her devletin kendi ulusal politikalarına göre azınlık rejimi belirlenmekte ve ona uygun politikalar uygulanmaktadır. Başka bir deyişle, AB'de yaşayan farklı etnik, dilsel ve dinsel kimliklere ortak bir politika ile yaklaşılmamaktadır.Oysa AB, azınlık rejimi, ulusal yasaları, Anayasası ve kurucu antlaşması ile belirlenmiş Türkiye'ye aynı hoşgörüyü göstermemekte, Kopenhag kriterleri olarak adlandırdığı Birliğe üyelik kriterleri gereği, Türkiye'yi ülkesinde var olmayan farklı etnik, dilsel ve dinsel gruplara haklar vermesi şeklindeki dayatma ile karşı karşıya bırakmaktadır.Bugün, Türkiye'nin algıladığı tehditlerin belki de en başında, ülke içerisinde farklı etnik, dini ve dilsel kimlik yaratma çalışmaları gelmektedir. Çokkültürlülük adı altında dış destek ile geliştirilen bu politikalar, Türkiye'nin üniter yapısını bozmayı hedeflemektedir.Nitekim, 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, anılan antlaşma uyarınca azınlık kriterini "gayrimüslimlik" olarak belirlemiş, bu kapsamda, üç gruba (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler) azınlık statüsü tanımıştır. Ayrıca bu gruplara, uluslararası azınlık hukukuna göre her türlü hak tanınmaktadır.Ancak, 1990 sonrasında, Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin hızlandığı dönemde, Avrupa ülkelerinin Türkiye'de farklı etnik, dilsel ve dinsel unsurlar yaratma konusundaki baskıları artmış, özellikle ülkenin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan Kürt ve Süryani kökenli vatandaşlar ile dinsel olarak farklı bir mezhebe mensup Alevi vatandaşlarımızın, dinsel, dilsel ve kültürel hakları tartışmaya açılmıştır. Bu kapsamda, Kürt ve Süryani kökenli vatandaşlar "ulusal azınlık", Alevi mezhebine mensup vatandaşlarımız da "dinsel azınlık" olarak algılanmıştır.Kendi içerisinde bile, farklı kimlikler üzerinde ortak bir politika belirleyemeyen AB, yer yıl yayımladığı raporlarla, başta anadilde eğitim ve yayın hakkı olmak üzere, diğer kültürel ve dinsel haklar alanında Türkiye'yi "ihlalci" konumuna getirmekte, başta Anayasa olmak üzere, ilgili yasaları ve en önemlisi Lozan Antlaşmasını görmezden gelmektedir.Türkiye, AB'ye aday ülke olarak kabul edildiği günden itibaren kapsamlı bir reform sürecine girmiş, yasalarında ve anayasasında değişiklikler yapmıştır. Bugün itibariyle Türkiye, Kopenhag Kriterlerinin insan hakları kapsamında dile getirilen taleplerin büyük bir kısmını karşılamış durumdadır. Bu çerçevede Türkiye, Lozan Antlaşması ile belirlediği hukuki statünün değiştirilmesi konusunda AB tarafından yapılan baskılara müsaade etmemeli, konu hakkındaki kararlılığını müzakereler boyunca net bir şekilde diplomatik yollarla iletmelidir.Anahtar Sözcükler: Azınlık, Etnik Grup, Türkiye, Avrupa Birliği, Kürt Kökenli Vatandaşlar.

Avrupa BirliğiAzınlıklarEtnik gruplar+2
Pınar Başbilen
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessEN

Assessing regime survivability during civil wars: A comparative analysis of the Russian (1917-22) and the Spanish (1936-39) civil wars

Interwar Europe witnessed numerous civil wars that tested the resilience and survivability of various political regimes. Two notable instances of this phenomenon were the Russian Civil War, which ensued after the Bolshevik seizure of power in Russia in 1917, and the Spanish Civil War, which erupted in 1936 between the Republicans and the Nationalist factions. These revolutionary changes in Spain and Russia were met with opposition from conservative factions within the military and society, who aimed to counter these transformative events. While the Bolshevik regime in Russia emerged victorious over counterrevolutionary forces and served as a successful case study in regime survivability, the Spanish Republicans were unable to achieve a similar result, and instead the insurgent forces were victorious in overthrowing the Republican regime. The divergence in outcomes observed between these cases, despite their initial similarities, warrants careful examination to better understand the factors and mechanisms that contribute to a regime's increased likelihood of survival during such conflicts. Therefore, this study seeks to shed light on the connections between three analytic variables—"Party Cohesion," "Support of Professional Military," and "Mobilizing Social Support"— to come at compelling results concerning this crucial phenomenon. It appears that the Bolsheviks in Russia and the Nationalists in Spain were successful in emerging victorious from their respective conflicts with a combination of factors including their having a higher party unity, operationalized with their administrative cohesion and charismatic features of their leaders, a stronger support from the professional army corps, measured with the available data regarding the distribution of officers to the belligerent factions, and their successfully mobilizing social support, apparent with both the national and international mobilization of a more robust support for their campaigns.

Aybars Arda Kılıçer
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Irak Kürt muhalefet hareketinin gelişiminde bölge ve bölge dışı ülkelerin etkisi

Bu tez çalışmasında, Irak'ın kuzeyindeki bölgede ortaya çıkan Kürt hareketinin, bölge ve bölge dışı ülkelerle ilişkileri araştırılmakta ve bunun hareketin gelişimini nasıl etkilediği tespit edilmeye çalışılmaktadır. Kürt hareketinin dış etkilere açık olmasını, bölgenin tarihsel bir çatışma hattında olması gerekçesiyle destekleyen çalışma, esas olarak 1918?1975 dönemini kapsamaktadır. Kürt hareketinin yabancı devletlerle ilişkisi, her iki tarafın ihtiyaçları açısından ele alınarak anlamlandırılmaktadır. Tezin temel bulgusu, Kürt hareketinin Irak'ın kuruluş sürecinden 1975'e kadar olan dönemde yabancı devletlerin yoğun etkisine maruz kaldığı ve hareketin artan ve azalan dinamizminin dış etkenlere bağımlı olduğudur. Gerek Irak'a komşu ülkeler gerek Orta Doğu'ya nüfuz etme çabasındaki bölge dışı ülkeler, bu ülkeye yönelik dış politika çıkarlarını gerçekleştirmek için Irak Kürtlerinin merkezi yönetime karşı kışkırtılmasını maliyeti az ve başarı şansı yüksek bir araç olarak değerlendirmiştir. Bu ilişkiler ağında varlığını sürdüren Kürt hareketi, merkezi yönetimden daha fazla imtiyaz elde edebilmeye şartlanmış ve Irak Kürtlerinin ülkenin bütüncül bir parçası haline gelinmesi olumsuz biçimde etkilemiştir.

Ogün Duru
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Bağımsızlık sonrasında Kırgızistan-Rusya Federasyonu ilişkileri ekseninde Kırgız Cumhuriyeti'nin dış politikası

Bu çalışmanın konusu ?Bağımsızlık Sonrasında Kırgızistan-Rusya Federasyonu İlişkileri Ekseninde Kırgızistan Cumhuriyeti'nin Dış Politikası?dır. Tezin amacı, Kırgızistan'ın Rusya Federasyon ile ilişkilerini örnek alarak incelemek suretiyle, ülkenin kalkınması ve güvenlik ihtiyaçları gereğince oluşan milli menfaatler doğrultusunda uluslararası alanda yapılan çalışmalar açısından Kırgızistan Cumhuriyeti'nin dış politika faaliyetlerinin etkinliği ve gelişimi konularında belirli bir yargının sağlanmasına yöneliktir. Kırgızistan'ın değişik alanlardaki gelişim düzeyinin göz önüne alınmasıyla Kırgızistan Cumhuriyeti'nin yürüttüğü dış politikadan en uygunu açıklanmaya çalışılmıştır.Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır; araştırma, siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişiklerine dayalı inceleme yapılmıştır. Daha sonra bu üç boyutta elde edilen verilerin birleştirilmesiyle Kırgızistan'ın dış politikası belirlenmiştir. Bu kapsamda çalışmanın birinci bölümünde, ?Çalışmanın Zemini? başlığı altında 1990 sonrasında Orta Asya'nın genel durumu, ilk başta Sovyetler Birliğinin Dağılma süreci, Orta Asya Cumhuriyetlerinin ekonomik, politik, askeri yapılarına yansıması bulunmaktadır. İkinci alt başlıkta, Kırgızistan'ın bugünkü durumunun oluşmasına etki sağlayan tarihsel gelişme ve bağımsızlığını kazanma süreci incelenmektedir. İlk başlıkta, Kırgızistan'ın tarihi, sonra da ülkenin gerekli bilgileri verilmekte ve ekonomik, politik ve askeri-savunma yapısı ele alınmıştır.İkinci bölümde, Kırgızistan'ın dış politikası ele alınmaktadır. Birinci alt başlıkta Kırgızistan'ın güncel jeopolitiği ikinci olarak da Kırgızistan'ın dış politikasına yön veren etkenler açıklanmaktadır. Üçüncü alt başlıkta, Kırgızistan Cumhuriyeti'nin uluslararası alanda dış politikasının ilkeleri ve yönleri belirlenmeye çalışılmıştır. Dördüncü alt başlıkta ise ?Lale Devrimi? ele alınarak Kırgızistan'ın dış politikasına etkisi açıklanmaktadır.Üçüncü bölümde, Kırgızistan'ın bağımsızlığını kazandığı tarihten bugüne kadar olan dönemi kapsayan ve bu dönemde Rusya Federasyon ile olan ilişkileri ayrıntılı olarak işlenmektedir. İlk olarak Kırgızistan'ın bağımsızlığını kazandıktan sonraki dönem (1991?2005) arasındaki ilişkiler; ikinci alt başlıkta, devrimden sonraki dönem ele alınmaktadır. Üçüncü alt başlıkta ise ?Lale Devriminin? Kırgızistan-Rusya ilişkilerine etkisi konusunda analiz yapılmaktadır. Dördüncü alt başlıkta, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğine yönelik bazı önemli hususlara değinilmiştir. Son alt başlıkta Kırgızistan Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu ilişkilerinde Türkiye'nin yeri ve rolü belirlenmeyen çalışılmıştır.Son olarak; ?Sonuç? başlığı altında tez çalışmalarında incelenen konular değerlendirilmekte ve araştırmanın sonucu yapılmaktadır.

Rita Nazakulova
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessEN

Political party positions towards Syrian refugees in Turkey: An overview between 2011 and 2021

The current thesis presents a comparative study of Turkish political parties' policy decisions regarding Syrian refugees in Turkey between 2011 and 2021 and tries to reveal similarities and differences in their policy choices on Syrian refugees. While doing so, it aims to explore the contributions of mainstream international relations theories (MIRTs) to explain the factors influencing policy decisions of political parties regarding Syrian refugees, along with other factors like national security/domestic politics, economy/social development, and the international refugee regime. Having built upon existing literature and research on the drivers of forced migration governance, this thesis designs an analytical framework that sheds light on the factors behind the policy positions of the five largest political parties in the Grand National Assembly of Turkey (GNAT) on Syrian refugees. The proposed analytical framework comprises four dimensions: international politics of forced migration, national security and domestic political agenda, national economy and social development, and the international refugee regime. To utilise this analytical framework, data for the study has been collected through semi-structured elite interviews with political party officials responsible for their parties' foreign policy vision and migration agenda and through various forms of political communication strategies used by political parties, including party programs, election manifestos, reports and policy notes, and public statements. The data collection process has been complemented with secondary data based on desk research and analysis of laws and regulations related to asylum. The findings of the current study indicate that policy decisions of political parties regarding Syrian refugees in Turkey could not be adequately analysed without putting them into the context of domestic and international politics. In this regard, the four-dimensional analytical framework offers a comprehensive and multifaceted sense of understanding of party-based approaches towards Syrian refugees in Turkey. Given the insights of international relations theories into how refugee policies are formulated, the current thesis reveals the importance of linking the discipline of international relations with the literature on refugee/forced migration studies.

Ebru Aras
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00