868
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Anestezi yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda anemi gelişimi ve kan transfüzyonlarının retrospektif değerlendirilmesi
ÖZET Yoğun bakım (YB) hastalarında anemi gelişimi sık karşılaşılan bir problemdir. Çalışmamızda, Anestezi Yoğun Bakım Ünitesi (AYBÜ)'nde izlenen hastalarda anemi ve transfüzyon insidansını, tanısal amaçlı alınan kan miktarının anemi gelişimine katkısını, transfüzyon için kullanılan eşik hemoglobin (Hb) değerini ve transfüzyonun klinik sonuçlarla olan ilişkisini retrospektif olarak araştırmayı amaçladık. Araştırmamızda, 01.01.2015 – 31.12.2015 tarihleri arasında AYBÜ'nde 24 saatten daha uzun sürede takipleri yapılan erişkin hastaların verileri incelendi. Hastaların yaş, Glasgow Koma Skalası (GKS) skorları, yatış tanıları ve ek hastalık varlığı, APACHE II skorları, Hb değerleri, tanısal kan kayıpları ve sıvı dengesi, transfüzyon öncesi Hb değerleri, transfüzyon endikasyonları, transfüzyon ile ilişkili komplikasyonlar kaydedildi. Erkek (Grup E) ve kadın (Grup K) hastaların verileri ayrı ayrı değerlendirilerek karşılaştırıldı. Toplam 229 hastanın (Grup E, n = 119; Grup K, n = 110) özellikleri araştırmaya uygun bulundu. Bunların %90'ının YBÜ'nde kalış süreleri 30 günden kısa olduğu için, yatışın ilk 30 günündeki verileri değerlendirildi. Grupların yatış süreleri, YB'a kabul nedenleri, ek hastalıkları, APACHE II skorları (Grup E'de 20.93 ± 6.68, Grup K'da 21.50 ± 7.33) ve GKS değerleri (ortanca 9) benzerdi (p >0.05). Hastaların %60.7'si (Grup E'de %62.2, Grup K'da %59.1) YBÜ'ne kabul edildikleri gün anemikti. Tüm hastalarda zaman içinde Hb değerlerinde düşüşler olduğu, anemik olmayanların da %55.6'sında yatışlarının 3. gününden itibaren anemi geliştiği saptandı (p <0.001). Kadınlar tüm dönemlerde daha düşük Hb değerlerine sahipti (p <0.05). Hastalardan tanı ve tetkik amacıyla kişi başına günlük ortalama 23.48 ± 11.68 mL kan örneği alınmıştı. Hastaların %25.3'ne anemi (%41.4), akut kanama (%24.1), cerrahi girişim (%12.1) veya hemodinamik instabilite (%22.4) endikasyonlarıyla eritrosit süspansiyonu verilmişti. Anemik hastalarda transfüzyon öncesi ortalama Hb değerleri 6.9 ± 1.1 g/dL'ydi. Hastaların %15.5'inde (n = 9) transfüzyon ile ilişkili febril reaksiyon ve bir hastada alerjik reaksiyon gelişmişti. Anemi insidansı, transfüzyon oranları ve komplikasyonlar açısında gruplar arasında fark yoktu. Sonuç olarak, AYBÜ'mize kabul edilen hastaların çoğunun anemik oldukları; zaman içinde Hb değerlerinde düşüşlerin devam ettiği; tekrarlayan kan örneklemlerinin anemi gelişimine katkısı olduğu; transfüzyon ilişkili komplikasyon olarak en sık febril reaksiyon görüldüğü tespit edildi ve mevcut evrensel transfüzyon rehberlerine uygun uygulamalar yapıldığı görüşüne varıldı. Anahtar Kelimeler: Yoğun Bakım Ünitesi, Anemi, Kan Transfüzyonu
Yeni tanı hipertansiyon hastalarında ve tip 2 diabetes mellituslu olup yeni gelişen hipertansiyon hastalarında cerebellin ve katekolamin (epinefrin ve norepinefrin) düzeylerinin karşılaştırılması
ÖZET Hem hipertansiyon (HT) hem de diabetes mellitus (DM) gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. DM ve HT birlikteliği mikro ve makrovasküler komplikasyonları hızlandırarak mortalite ve morbidite riskini arttırır. Hipertansiyon, diyabetli hastaların yarısında görülmektedir. Yeni tanı alan diyabetlilerin yaklaşık %40'ında HT mevcuttur. Normal sağlıklı popülasyonla karşılaştırıldığında hipertansif hastalarda DM sıklığı 2,5 kat artmıştır. Hipertansiyon ile DM' nin birlikteliği her iki hastalığın patogenezinde suçlanan ortak birkaç mekanizmaya bağlı ortaya çıkar. Katekolaminler ile HT ve HT+DM arasında ilişkiyi araştıran sınırlı sayıda çalışma mevcut olup katekolaminlerin sentezinde görev alan cerebellin adlı molekül henüz çalışılmamıştır. Bu yüzden bu çalışmada HT ile HT+DM tanısı alan hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası hem idrar hem de kanlarında katekolamin ile cerebellin düzeylerinin kaderinin ne olduğunu ortaya çıkarmayı amaçlandı. Bu çalışmaya yeni tanı almış 30 tane hipertansiyon hastası, daha önce diabetes mellitus tanısı olup yeni hipertansiyon gelişen 30 hasta ve bilinen bir hastalığı olmayan 30 tane sağlıklı gönüllü bireyden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası eş zamanlı olarak 5 cc idrar ve kan alındı. Alınan biyolojik numunelerden cerebellin, adrenalin, noradrenalin, metanefrin ile normetanefrin düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışıldı. Diğer biyokimyasal parametreler (AKŞ, HbA1c, LDL, TG) ise otoanalizörle çalışıldı. Ayrıca cinsiyet, yaş, kan basıncı ve VKİ kayıt edildi. Gruplar arası karşılaştırma yapıldı. Kontrol ve HT, HT+DM grupları arasında VKİ açısından anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). Kontrol ve HT grubu, HT+DM grubu ile karşılaştırıldığında AKŞ ve HbA1c açısından anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Tedavi öncesi ve sonrası çalışma hastalarında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve idrar cerebellin, metanefrin ve normetanefrin düzeylerinde anlamlı azalma saptandı(p<0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında HT ve HT+DM grubunda adrenalin düzeylerinde anlamlı artış izlenmiştir (p<0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan noradrenalin düzeyinde HT grubunda anlamlı artış saptanırken HT+DM grubunda anlamlı azalış saptanmıştır. Ek olarak kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem HT hem de HT+DM gruplarında idrar noradrenalin düzeyi artmıştır (p<0,05). Bu çalışmada cerebellin, katekolamin(adrenalin ve noradrenalin) ve katekolamin metabolitlerinin(metanefrin, normetanefrin) HT ile HT+DM arasında bir bağlantı olduğu ortaya çıkarılmıştır. Gelecekte bu hastalıklarda bu parametrelerin bakılması ve mevcut hastalıkların etyopatogenezi hakkında fikir verebileceği öngörülmektedir. Anahtar Sözcükler: Hipertansiyon, diabetes mellitus, cerebellin, katekolaminler.
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda insula hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş, DSM-IV e göre anksiyete bozuklukları içerisinde sınıflandırılan, ancak DSM-V te ayrı bir başlık altında ele alınan ve üzerinde önemle durulmuş bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda obsesif kompulsif bozukluk hastalarında yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilişkili olması muhtemel anormallikler saptanmıştır. Bu çalışmada, obsesif kompulsif bozukluğunun etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek için hastalarda insula volümü ve ilişkili parametrelerinin morfometrik değişikliklerinin araştırılması amaçlandı. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 20 hasta ile 13 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (Y-BCOS) ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak insulanın volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontroller arasında insula volümleri açısından anlamlı düzeyde fark gözlenmemiştir. İnsulanın hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyri ile ilişkisinin olabileceği söylenebilir. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşılmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Volüm, İnsula, MRG
Sessiz serebral iskemi belirteçi olarak karotis arter stentleme öncesi ve sonrası bakılan iskemi modifiye albümin
ÖZET Sağlık bakanlığı 2010 verilerine göre ülkemizde inme, iskemik kalp hastalıklarından sonra mortalitenin ikinci en sık nedenidir. Özürlülüğün en sık nedeni ise inmedir. Tahmin edilen inme prevalansı yaşla birlikte artar. Önemli oranda karotis arter stenozu 60-79 yaşlarındaki hastaların yaklaşık % 0,5'inde görülürken, 80 yaş ve üstü hastaların yaklaşık % 10'unda görülür. Tüm iskemik inme olgularının yaklaşık % 20-25'nin nedeni kraniyoservikal aterosklerozdur. Asemptomatik karotis arter darlığı % 75'in altında ise yıllık inme riski %1,3 iken, darlık %75'in üzerindeyse yıllık inme ve geçici iskemik atak (GİA) riski %10,5'e çıkmaktadır. Bu çalışmada klinik bulgu vermeyen karotis darlığında stentlemeden önce ve 14 gün sonra iskemi modifiye albümin (İMA) düzeyi bakılarak sessiz iskemi varlığının çalışılması amaçlanmıştır. Çalışmaya kliniğimize başvuran akut inme bulguları olmayan hastalar alındı. İskemik kalp hastalığı, pulmoner emboli, iskelet kası iskemisi ve ileri dönem böbrek yetmezliği gibi İMA düzeyinde yüksekliğe yol açan hastalığı olanlar dışlandı. Çalışmaya alınan hastalardan (n=32) karotis arter stentlemeden önceki 24 saat içinde ve 14 gün sonra kan alınarak santrifüj edildi ve -20 derecede saklandı. Tüm numuneler aynı gün çalışıldı. Karotis stentlemeden önce bakılan İMA düzeyi stentlemeden sonra bakılan İMA düzeyine göre belirgin şekilde (p<0.0001) yüksek saptandı. Karotis darlığının derecesi, yaş, cinsiyet ve eşlik eden hastalık değişkenleriyle İMA düzeyi arasında ilişki saptanmadı. Karotis darlığının tanısında doopler ultrasonografi, kontrastlı bilgisayarlı tomografi anjiyogram (BTA), kontrastlı manyetik rezonans anjiyogram (MRA) ve dijital substrakt anjiyogram (DSA) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışma karotis darlığında İMA'nın basit, ucuz ve non invaziv bir tarama testi olarak veya doopler ultrasonografi ile korele kullanılabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca İMA'nın perfüzyon bozukluğuyla da korele olabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak bu çalışma karotis darlığında klinik bulgu olmadığında bile sessiz bir iskemik sürecin olduğunu, İMA'nın sessiz serebral iskeminin non invaziv bir belirteci olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: Sessiz serebral iskemi, karotis darlığı, karotis arter stentleme, iskemi modifiye albümin
Femur intertrokanterik kırıklarda proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların sonuçlarının değerlendirilmesi
Kliniğimizde intertrokanterik femur kırığı tanısı ile proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, Ocak 2014 - Ocak 2018 tarihleri arasında femur intertrokanterik kırık nedeniyle Proksimal Femoral Çivi (PFN) ile tedavi edilen ve en az 6 aylık takibi olan 195 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama takip süresi 18 aydı. Hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik bulguları retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızdaki hastaların demografik verileri, ameliyat öncesi hastalıkları, ameliyat öncesi anestezi riski(ASA), hastanede kalma süreleri, ameliyat olana kadar geçen süre, cerrahi süreleri, kanama miktarları, ek travmalarının olup olmadığı, redüksiyon kaliteleri, komplikasyon oranları, fonksiyonel değerlendirme için harris kalça skoru (HKS) kriterleri ve bu değişkenler arasındaki korelasyonlar değerlendirilmiştir. Kırık tiplerinin belirlenmesinde Evans Jansen sınıflandırması, radyolojik değerlendirme için Fogagnolo Redüksiyon Kalitesi kriterleri kullanıldı. 195 hastanın 15'inde (% 8 ) Tip 1, 40'ında (% 20) Tip 2, 46'sında (% 24) Tip 3, 15'sinde (% 8) Tip 4, 59'unda (% 30) Tip 5, 20'sinde (% 10) Tip R Evans Jansen tipi kırık mevcuttu. Çalışmaya en az 6 aylık takibi olan hastalar dahil edildi. Hastalarımızın yaş ortalaması 74 olarak bulundu. Hastalarımızın % 87.5'inde etyolojik neden basit düşme, % 9.5'inde trafik kazası, % 1.5'inde yüksekten düşme, % 1.5'inde ise ateşli silah yaralanmasaydı. Cerrahi süremiz yaklaşık olarak 30-45 dk arasındaydı. Kanama miktarımız ortalama olarak 100-150 cc'ydi. Ameliyata kadar geçen süre ortalaması 2.1 gün, toplam yatış süreleri 7.2 gün olarak tespit edildi. Komplikasyon oranımız % 8.2'di ve en fazla varusda kaynama görüldü (% 2.4). Hastaların redüksiyon kaliteleri 159 (% 72,5) hasta iyi, 24 (% 12,3) hasta kabul edilebilir, 12 (% 6) hasta kötü olarak bulundu. HKS ile yapılan fonksiyonel değerlendirmelerinde 195 hastamızdan 94'ünde (% 48) mükemmel sonuç, 70'inde (% 36) iyi sonuç, 19'unda (% 10) orta sonuç, 12'sinde (% 6) kötü sonuç elde edildi. Verilerin istatistiksel analizi yazar ekibi dışında bir biyoistatistikçi tarafından SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin analizinde Spearman rank korelasyon katsayısı, ki-kare testi (Crosstabs Chi-square) kullanıldı. Çalışmamızda p<0.05 değeri, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmanın sonucunda; intertrokanterik kalça kırıklarında proksimal femoral çivi uygulaması düşük kanama miktarı, düşük cerrahi süreleri, hızlı mobilizasyona izin vermesi, redüksiyon kalitelerinin iyi olması ve ameliyat sonrası fonksiyonel sonuçlarının iyi olması nedeniyle PFN'nin uygun vakalarda seçilmesi gereken bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Proksimal Femoral Nail, Femur İntertrokanterik Kırık, Evans Jansen Sınıflandırması, Fogagnolo Redüksiyon Kriterleri, Harris Kalça Skoru.
Postmortem intihar olgularının santral sinir sisteminde Kİ67, glial fibrilar asidik protein ve vitamin D reseptörünün önemi
İntihar sonucu ölüm trajik bir toplum sağlığı problemidir. Bu ölümlerin bir kısmını majör depresif hastalar oluşturmaktadır. Major depresyon etiyolojisi henüz aydınlığa kavuşturulmasa da hipokampus ve kaudat nükleusun etkili olduğunu düşündüren bazı çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada postmortem sol hipokampus ve kaudat nükleuslar intihar ederek ölen tedavisiz major depresif olgular (n=7) ile psikiyatrik olarak normal kontrol grubundan (n=6) elde edildi. Hipokampus ve kaudat nükleus Vitamin D Reseptörü (VDR) ve glial fibrial asidik protein (GFAP) antikorlarıyla boyandı. Ki67 antikoru ile hipokampus boyandı. Anterior ve posterior dentat girus (DG) Ki67 pozitif hücre sayısında major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Major depresyon grubunda anterior DG'de Ki67 pozitif hücre sayısı ile yaş arasında negatif bir ilişki saptandı. Antreior DG, posterior DG ve kaudat nukleusta GFAP immunreaktif alan fraksiyonunda intihar ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anterior dentat girusda VDR immunreaktif granüler hücre yüzdesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0,05); posterior dentat girusta bulunmadı. Kaudat nükleusda VDR immunreaktif nöron pozitifliği major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak intihar ederek ölen tedavisiz major depresyon olgularında anterior hipokampusta immunohistokimyasal olarak daha fazla değişime uğradığı ve VDR granüler hücrede koruyucu faktör olarak artış gösterdiği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Hipokampus, vitamin d reseptörü, kaudat nükleus
Total abdominal histerektomi olgularında quadratus lumborum bloğunun postoperatif analjezi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, total abdominal histerektomi uygulanan hastalarda quadratus lumborum bloğunun (QLB) postoperatif analjezi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Genel anestezi altında abdominal histerektomi operasyonu yapılan ve postoperatif analjezi amacıyla QLB uygulanan ve uygulanmayan toplam 50 hasta çalışmaya alındı. Her iki grupta hastaların yaşı, ağırlık, boy, ASA skorları, operasyon süresi, postoperatif derlenme ünitesindeki kalp atım hızı, sistolik ve diyastolik kan basınçları,1., 2., 6., 12 ve 24. Saat Visüel Analog Skala (VAS) değerleri, ek analjezi gereksinimleri, herhangi bir komplikasyon veya yan etki olup olmadığı, hasta ve cerrah memnuniyeti değerleri karşılaştırıldı. Postoperatif 1., 2., 4., 12., 24. saat VAS değerleri ve postoperatif ilk 24 saat opioid kullanımı grup k (kontrol) da istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Hasta ve cerrah memnuniyeti grup blok da istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Her iki grubun postoperatif kan basınçları, kalp atım hızı, ameliyat süresi, ASA skorları, operasyon süreleri benzerdi. Çalışmamızda QLB uygulanan hastalarda postoperatif ilk 24 saatte tüketilen analjezik miktarının azaldığı, VAS skorlarının düştüğü, hasta ve cerrah memnuniyetinin arttığı saptandı. Ultrason eşliğindeki QLB yapılmış abdominal cerrahi uygulanan hastalarda, postoperatif dönemde ağrıyı gidermek ve opioid gereksinimini azaltmak için alternatif, güvenli ve etkili bir yöntem olduğu dolayısıyla QLB uygulamasının geleneksel analjezik yöntemlere alternatif olduğu düşüncesindeyiz. Ancak literatürde sınırlı hasta ve çalışma olmasi nedeniyle hasta ve çalışma sayısı artması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Quadratus Lumborum Blok (QLB), Visüel Analog Skala (VAS)
N-metil N-nitrözüre ile oluşturulan retinitis pigmentosa modeline edaravon ve ellajik asit'in antioksidan etkisi
Retinitis pigmentosa, çocukluk çağında başlayıp körlükle sonuçlanabilen, en sık görülen herediter retina distrofisidir. Bu çalışmada N-Metil-N-Nitrözüre (MNU) ile oluşturulan deneysel Retinitis pigmentosa modelinde antioksidan özelliği bilinen Edaravon ve Ellajik asit'in fotoreseptör hücre apoptozisinden koruyucu etkisini biyokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmada 49 adet Spraque Dawley türü rat randomize olarak yedi eşit gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olarak belirlenen birinci gruba tıbbi ve cerrahi müdahale yapılmamıştır. Diğer gruptaki ratlara intraperitoneal MNU enjeksiyonu yapılarak fotoreseptör hücre apoptozisi indüklenmiştir. Sham grubu olarak belirlenen ikinci ve üçüncü grup intraperitoneal PBS, dördüncü ve beşinci grup intraperitoneal Edaravon, altıncı ve yedinci grup intraperitoneal Ellajik asit ile tedavi edilmiştir. Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı gruplar 3.gün; üçüncü, beşinci ve yedinci gruplar ise 7.gün dekapite edilmiştir. Gözler enüklee edilerek, retina dokuları alınmışıtr. Sağ gözlerden alınan retinal doku örneklerinde TUNEL boyama ile apoptotik indeks ölçümü, H&E boyama ile retinal kalınlık ölçümü yapılmış ve immünhistokimyasal boyama ile rodopsin immünreaktivitesine bakılmış; sol gözlerden alınan retinal doku örneklerinde ise ELISA yöntemiyle Bax ve Bcl 2 analizleri yapılmıştır. Sham gruplarında kontrol grubuna göre ortalama Bax değeri yüksek, Bcl 2 değerleri düşük, apoptotik indeks yüzdesi yüksek, rodopsin immünreaktivitesi düşük ve dış nükleer tabakada istatiksel olarak anlamlı bir incelme saptanmıştır (p<0.05). Sham 2 grubuna göre sham 1 grubunda ortalama Bax değerleri yüksek, Bcl 2 değerleri düşük, TUNEL boyamayla apoptotik indeks yüzdesi yüksek ve dış nükleer tabakalarda istatiksel olarak anlamlı bir incelme saptanmıştır (p<0.05). Bu şekilde MNU indüksiyonuyla RP modeli oluşturulmuştur. Edaravon ve Ellajik asit grupları 3.gün sonunda sham grubuyla kıyaslandığında, ortalama Bcl 2 değerleri yüksek, Bax değerleri düşük, apoptotik indeks yüzdesi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.05). Edaravon grubunda 3.gün ve7.gün sonunda rodopsin immünreaktivitesi, dış nükleer tabaka kalınlığı, dış nükleer tabaka/ total retinal kalınlık oranı sham gruplarına göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ellajik asit grubunda ise 3.gün ve7.gün sonunda rodopsin immünreaktivitesi, dış nükleer tabaka kalınlığı, dış nükleer tabaka/ total retinal kalınlık oranı sham gruplarına göre yüksek bulunmuş olup, istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Deneysel RP modelinde fotoreseptör hücre apoptozisini önleyici etkileri saptanan bu ajanların insanlarda olası etkilerinin ortaya konulabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: N-Metil-N-Nitrözüre, deneysel retinitis pigmentosa, edaravon, ellajik asit
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğinde ekstrapulmoner tüberküloz tanısı konulan hastaların epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif incelenmesi
Tüberküloz genellikle, Mycobacterium tuberculosis'in etken olduğu, her organı tutabilen bir hastalıktır. İmmün sistemi baskılayan hastalıklar ve ilaç kullanımının artışına bağlı olarak TB insidansı artmaya başlamıştır. ETB tanısı çoğunlukla klinik, histopatolojik, radyolojik, daha az oranlarda mikrobiyolojik olarak konulmaktadır. Dolayısıyla tanısı zor konulmaktadır. Çalışmamızda ETB olguların demogrofik, klinik, laboratuar verileri, tedavi yan etki ve sonuçları retrospektif olarak incelenerek, tanıya yardımcı verilerin ortaya çıkarılması planlandı. Fırat Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda, Ocak 2012 ve Mart 2017 yılları arasında ETB tanısı konulan ve tedavisi başlanılan hastalar tez olgusu olarak seçildi. Çalışmadan elde edilen veriler "Statistical Packages for the Social Science" 22 istatistik programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmaya dahil edilen 125 hastanın %71,2'si kadın, %28,8'i erkek ve yaş ortalaması 46,3±17 idi. ETB tanısı konulan hastaların %49'u lenfadenit, %14'ü kas iskelet sistemi, %3'ü miliyer, %10'u genitoüriner sistem, %4'ü santral sinir sistemi, %6'sı gastrointestinal sistem, %5'i mastit, %9'u diğer organ tutulumu gösterdi. Hastalar en sık şişlik, terleme ve ateş şikayetleri ile başvurdu. CRP ve ESH değerlerinin genellikle yüksek olduğu saptandı. Hastaların %61,1'inde TDT pozitif ve %71'inde quantiferon testi pozitif olarak saptandı. Hastalarımızın %12,8'inde mikobakteri kültüründe üreme, %6,4'ünde PZR pozitifliği, %16,8'inde de ARB pozitifliği tespit edildi. Histopatolojik inceleme yapılan hastaların %81,9'unda granülom yapıları görüldü ve granülom yapılarının %64,7'sinde kazeifikasyon nekrozu saptandı. Ülkemiz gibi TB'un sık görüldüğü bölgelerde, etyolojisi tespit edilmeyen enfeksiyon hastalıklarının ayırıcı tanısında tüberküloz mutlaka düşünülmesi gerekmektedir. ETB tanı yöntemlerin hiçbirinin tek başına kullanılabilecek duyarlılık ve özgüllüğe sahip olmadığı, hala TDT ya da quantiferon değerlendirilmesinin tanıda kullanılabileceği düşünüldü. ETB tanısı için duyarlılık ve özgüllüğü yüksek yeni testlere ihtiyaç olduğu kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: ekstrapulmoner tüberküloz, epidemiyoloji, tüberkülin deri testi, quantiferon testi
Tularemi: Epidemiyolojik, klinik, laboratuar değerlendirilmesi ve interferon gama 874 t/a, NRAMP1 ınt4 gen polimorfizmlerinin araştırılması
ÖZET Tularemi, kuzey yarım kürede endemik olarak görülebilen zoonotik bir hastalıktır. Hastalığın etkeni olan Francisella tularensis, fakültatif hücre içi patojendir. IFN-γ ve NRAMP1 intrasellüler bakterilerin yol açtığı hastalıkların kontrolünde önemli rol oynar. Bu çalışmada tularemi tanısı almış hastaların epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin değerlendirilmesi, bu hastalarda NRAMP1 INT4, IFN-γ 874 T/A polimorfizmlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız 2011 – 2017 yılları arasında tularemi tanısı alan 53 hastaya ulaşıldı. 26 hasta kontrol muayene ve genetik çalışmaya katılmayı kabul etti. 100 sağlıklı kontrol grubu seçildi. İstatistiksel analiz için p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Hastaların 33 (%62,3)'ü glandüler, 19 (%35,8)'u orofarengeal, 1 (%1,9)'i ülseroglandüler tularemiydi. Çalışmaya katılan 26 hastanın kontrol ultrasonografisinde 16 (%61,5)'sında lenfadenopati saptanmazken, 10 (%38,4) hastada lenfadenopati boyutlarında ilk başvurularına göre küçülme vardı. Hasta grubunda IFN-γ genotipleri; AA %48, AT %40, TT %12 bulundu. Kontrol grubunda ise AA genotipi %30, TT genotipi %24, AT genotipi %46 oranında saptandı. Hasta ve kontrol grubu arasında IFN-γ 874 A/T varyant allel (AT/TT) görülme sıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,038). Hasta grubunda NRAMP-1 Int4 genotipleri; G/G %52, G/C %40, C/C %8 bulundu. Kontrol grubunda allel dağılımları, G/G %63, G/C %35, C/C %2 idi. Hasta ve kontrol grubu arasında NRAMP-1 Int4 polimorfizmi görülme sıklığı farklıydı ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.248). Çalışmamız tularemi olgularında INF-γ 874 T/A gen polimorfizmi ilişkisinin araştırıldığı ve anlamlı sonuç bulunduğu ilk çalışmadır. Bu konuda daha fazla hastayla yapılacak çok merkezli klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Hastalığa yatkınlıkla ilgili genetik faktörlerin aydınlatılması; hastalık patogenezinin ortaya konmasına, yeni farmakolojik hedeflerin belirlenmesine, etkinliği daha yüksek aşıların geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar kelimeler: tularemi, polimorfizm, INF-γ 874 T/A, NRAMP-1 Int4