Gazi University
Discipline

Biophysics

Gazi University

192

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı tanısı alan hastalarda MMP-1 (-1607 1G/2G), MMP-2 (-1306 C/T), MMP-3 (-1171 5a/6a) gen varyasyonları ve serum demir, bakır, çinko düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

"Koroner arter hastalığı tanısı alan hastalarda MMP-1 (-1607 1G/2G), MMP-2 (-1306 C/T), MMP-3 (-1171 5A/6A) gen varyasyonları ve serum demir, bakır, çinko düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi", Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyofizik Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2024. Giriş ve Amaç: Koroner Arter Hastalığı (KAH), tüm dünyada hem çevresel hem de genetik etkiler sebebiyle, her yıl binlerce erişkini etkileyen ve en sık görülen hastalıklardan biridir. Hastalığın patolojisini anlamak adına bu gen varyasyonlarının belirlenmesi oldukça önemlidir. KAH riski taşıyan kişilerde erken tanı için, gen varyasyonları ile eser elementleri birlikte değerlendirerek klinik açıdan önlemler alınmasına önemli katkılar sağlayabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda; KAH tanısı alan hastalarda MMP-1 (-1607 1G/2G), MMP- 2 (-1306 C/T), MMP-3 (-1171 5A/6A) gen varyasyonları ve serum demir (Fe), bakır (Cu), çinko (Zn) düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi ve KAH'a sebep olabileceği düşünülen olası risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya, 110 KAH hastası ve 110 kontrol grubu dahil edilerek, periferik venöz kandan elde edilen DNA örneklerinden gen varyasyonları genotip dağılımları polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi yöntemleri uygulanarak genetik yatkınlık saptandı. Serum eser element ölçümleri için titrisol standart solüsyonundan çözeltiler hazırlandı. Her elemente uygun hava-asetilen gaz karışımı Atomik Absorbsiyon Spektrofotometresi'ne (Shimadzu AA-6800) standart çözeltiler verilerek elementlerin konsantrasyon-kalibrasyon grafikleri çizildi. Her grubun serum örneklerinden Fe, Cu ve Zn düzeyleri belirlendi. Bulgular: Koroner arter hastalığı tanısı almış bireyler grubu ve sağlıklı kontrol grubu arasında, MMP-1 (-1607 1G/2G) gen varyasyonu hasta grubunda 2G/2G daha yüksek bulunurken kontrol grubunda 1G/2G daha yüksek, MMP-2 (-1306 C/T) gen varyasyonu hasta grubunda TT genotipi daha yüksek bulunurken kontrol gubunda CC genotipinin daha yüksek olduğu, MMP-3 (-1171 5A/6A) hasta grubunda 5A/6A genotipinin kontrol grubuna göre daha yüksek, kontrol grubunda 5A/5A genotipinin daha yüksek olduğu bulundu. MMP-1 (-1607 1G/2G), MMP-2 (-1306 C/T), MMP-3 (-1171 5A/6A) gen varyasyonlarının genotip dağılımları ile serum Fe, Cu, Zn düzeyleri ve Cu/Zn oranı istatiksel olarak değerlendirildiğinde; MMP-3 (-1171 5A/6A) gen varyasyonlarının 5A/6A-6A/6A genotipleriyle serum Zn düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda sonuç olarak; KAH tanısı almış olan hasta grubu için, diabetes mellitus, hipertansiyon, kolesterol ve sigara kullanımı hastalık için risk faktörleri olabileceklerini, MMP-1 (-1607 1G/2G) gen varyasyonunun 2G/2G, MMP-2 (-1306 C/T) gen varyasyonunun TT ve MMP-3 (-1171 5A/6A) gen varyasyonunun 5A/5A genotiplerini taşıyan bireylerin KAH'a yakalanma olasılığının daha yüksek olabileceğini, serum Fe, Cu, Zn düzeyleri ve Cu/Zn oranının KAH'da takip edilmesi gereken değerler olabileceğini, MMP-3 (-1171 5A/6A) gen varyasyonunun 5A/6A-6A/6A genotiplerinin Zn ile birlikte değerlendirilerek klinik açıdan KAH riski taşıyan kişilerde hastalığa yakalanmadan gerekli önlemlerin alınmasına katkı sağlayabileceğini, KAH riski taşıyan bireylerde, hastalık ortaya çıkmadan önce gen varyasyonları ve eser elementleri bir arada değerlendirmenin, klinik açıdan önleyici tedbirler alınmasına önemli katkılar sağlayabileceğini ifade edebiliriz. Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, MMP-1 (-1607 1G/2G), MMP-2 (-1306 C/T), MMP-3 (-1171 5A/6A) gen varyasyonları, eser elementler. Destekleyen Kurum: Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 2023/41

Genetik varyasyon
Esra Ergin
Trakya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Konjenital işitme kayıplı kobayların serum ribeye ve prestin miktarlarının araştırılması

Giriş ve Amaç: İşitme, ses dalgalarının kulak yapıları aracılığıyla iç kulağa iletilmesi ve burada sinirsel uyarılara dönüştürülerek beyin korteksine iletilmesi ile gerçekleşen karmaşık bir süreçtir. İç kulakta yer alan dış tüylü hücrelerin elektromotilitesi, bu sürecin hassasiyetini belirleyen temel faktörlerden biridir. Prestin proteini, dış tüylü hücrelerin motilitesinden sorumlu olup, koklear amplifikasyonda anahtar rol oynar. Öte yandan ribeye proteini, iç tüylü hücrelerde yer alan ribbon sinapsların temel bileşenlerinden biri olarak, işitsel sinyallerin sinaptik iletiminde önemli görevler üstlenmektedir. Konjenital işitme kaybı, doğumda mevcut olan ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan kalıcı bir işitme kaybı türüdür ve bireyin dil, bilişsel ve sosyal gelişimini ciddi düzeyde etkileyebilmektedir. Bu nedenle, erken tanı ve müdahale oldukça kritik olup, güvenilir biyobelirteçlerin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, konjenital işitme kaybı oluşturulan kobaylarda serum prestin ve ribeye düzeylerinin ölçülerek bu proteinlerin işitme kaybıyla ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda;10 deney, 10 kontrol grubu olmak üzere toplam 20 adet Hartley cinsi, 0–6 aylık ve 250–650 gram ağırlığında genç-erişkin kobay kullanılmıştır. Deney grubu konjenital işitme kayıplı kobaylardan, kontrol grubu ise normal işitme fonksiyonuna sahip kobaylardan oluşturulmuştur. Kobaylar, %50 nem ve 21 ± 3°C sıcaklıkta, 12 saat aydınlık/12 saat karanlık döngüsünde barındırılmıştır. Deneysel işlemler genel anestezi altında gerçekleştirilmiş; sedasyon için ketamin hidroklorür (50 mg/kg) ve ksilazin hidroklorür (10 mg/kg) intramüsküler uygulanmıştır. İşitme fonksiyonları ABR ve DPOAE testleri ile değerlendirilmiş, konjenital işitme kayıplı kobaylar Çalışmaya dahil edilmiştir. Kan örnekleri, anestezi altında intrakardiyak ponksiyonla alınmış ve serum Prestin ile Ribeye düzeyleri ticari ELISA kitleri ile ölçülmüştür. Bulgular: Serum Prestin düzeyleri deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark göstermemiş, konjenital işitme kayıplı kobaylarda değerler kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Benzer şekilde, Ribeye düzeyleri kontrol grubunda daha yüksek olsa da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Bulgular, konjenital işitme kayıplı kobaylarda serum Prestin ve Ribeye düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı değişiklik göstermediğini ortaya koymuştur. Bu durum, her iki proteinin konjenital işitme kayıplarında biyobelirteç olarak kullanımının sınırlı olabileceğini, ancak edinsel ve konjenital işitme kayıplarının patofizyolojik farklarının anlaşılmasına katkı sağladığını göstermektedir. Daha geniş kapsamlı ve çoklu biyobelirteç içeren çalışmalar bu proteinlerin rollerini netleştirebilir. Anahtar kelimeler: Konjenital işitme kaybı, elisa testi, kobay, prestin, ribeye Destekleyen kurum:

Perihan Büşra Koktay
Trakya University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İnmeli hastalarda interlökin-8 (IL-8) (-251 A/T, +781 C/T) gen varyasyonları ve IL-8 serum ekspresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

"İnmeli hastalarda interlökin-8 (IL-8) (-251 A/T, +781 C/T) gen varyasyonları ve IL-8 serum ekspresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması", Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyofizik Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2025. Giriş ve Amaç: Serebrovasküler hastalıklar (SVH), özellikle iskemik inme, dünya genelinde yüksek morbidite ve mortalite oranlarına yol açan önemli sağlık sorunlarıdır. İskemik inme sırasında beyin damarlarındaki tıkanıklık, hipoksiye ve enerji kaybına neden olarak hücresel hasarı tetikler. Bu süreçte inflamatuvar yanıtlar devreye girer ve çeşitli sitokinler salınır. Bu sitokinlerden biri olan interlökin-8 (IL-8), nötrofillerin iskemik bölgeye göçünü sağlayarak inflamasyonu artırır. Yüksek IL-8 düzeyleri, inme şiddeti ve kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada, IL-8 genine ait -251 A/T ve +781 C/T varyasyonlarının genotip dağılımlarının belirlenmesi, bu varyasyonların IL-8 serum düzeyleriyle olan ilişkisinin ortaya konması ve iskemik inmenin erken tanısı ve hastalık progresyonundaki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır Gereç ve Yöntemler: İnme tanısı almış 100 hasta ve 100 kontrol grubundan alınmış olan periferik venöz kanlaran DNA izolasyonu gerçekleştirildi. Elde edilen DNA örneklerinden polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ve restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi yöntemleri uygulanarak genetik yatkınlık saptandı. ELISA yöntemi kullanılarak IL-8 serum ekspresyon düzeyleri ölçüldü. Genetik varyasyonlar ile serum düzeyleri ve klinik parametreler arasındaki ilişkiler istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Bulgular: IL-8 (-251 A/T) gen varyasyonunun TT genotipinin inmeli hasta grubunda daha yüksek, kontrol grubunda AT genotipi daha yüksek, IL-8 (+781 C/T) gen varyasyonunun CC genotipi hasta grubunda anlamlı derecede yüksekken, kontrol grubunda TT genotipi daha yüksek bulundu. Ayrıca IL-8 serum eskpresyon düzeyleri hasta grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, kalp hastalığı, ailesinde inme hastalığı ve ailesinde nörodejeneratif hastalık olması inme hastalığı için risk teşkil edebileceği, IL-8 -251 A/T gen varyasyonunun TT genotipinin inme hastalığı için risk faktörü olabileceğini, AT genotipinin hastalığa karşı koruyucu faktör olabileceği belirlenmiştir. IL-8 (+781 C/T) gen varyasyonunun CC genotipinin TT olması inme riskini azaltabileceğini ve bu gen varyasyonlarının biyobelirteç ve risk değerlendirme parametresi olarak klinik çalışmalarda önemli bir rol oynayabileceği tespit edilmiştir. IL-8 serum eskpresyon düzeylerindeki artış inme riskini artırıcı bir etken olabileceği, sadece tanı amaçlı değil, belirli ölçüde prognostik olarak da kullanılabileceğine dair kanıt oluşturabileceğini ve inme sonrası beyin hasarını azaltma stratejisi olabileceğini, IL-8 serum eskpresyon düzeyleri ile IL-8 (+781C/T) gen varyasyonunun CC-CT genotiplerinin birlikte değerlendirilmesi, inme riski taşıyan bireylerin erken tespiti ve hastalığın önlenmesine yönelik erken tedbirlerin alınmasına önemli katkılar sağlayabilecektir. Gen varyasyonları ile serum ekspresyon düzeylerinin birlikte değerlendirilmesi, inme riski taşıyan bireylerde hastalık gelişimi öncesinde klinik açıdan biyobelirteç ve risk değerlendirme parametresi olarak kritik bir rol oynama potansiyeline sahip olabileceğini belirtebiliriz. Anahtar Kelimeler: İnme, IL-8 (-251 A/T, +781 C/T), gen varyasyonları, IL-8 serum ekspresyon düzeyi Destekleyen Kurum: Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 2025/27.

Enes Paslak
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Preterm bebeklerde anne sütü leptin seviyesinin nekrotizan enterekolit oluşumuna etkisi-pilot çalışma

Preterm bebeklerde anne sütü leptin seviyesinin nekrotizan enterekolit oluşumuna etkisi-pilot çalışma, Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyofizik Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2025. Giriş ve Amaç: Bu çalışma, erken doğum yapmış annelerin kolostrum ve 15 gün sonrası alınan tam süt örneklerindeki leptin seviyelerini karşılaştırarak, nekrotizan enterokolit (NEK) gelişimi ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya erken doğum yapmış ve süt örnekleri alınmış NEC tanısı olan ve olmayan anneler dahil edilmiştir. Anne sütü örnekleri, yağları ayrılmadan tam süt olarak analiz edilmiştir. Kolostrum ve 15 gün sonrası süt örneklerinden leptin seviyeleri, enzim bağlı immünosorbent testi (ELISA) yöntemi ile ölçülmüş ve gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile incelenmiş ve parametrik testler kullanılmıştır. Bulgular: NEK ve NEK olmayan annelerin sütlerindeki leptin seviyeleri arasında kolostrum ve 15 gün sonrası dönemler açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05p > 0.05p>0.05). Ancak, kolostrum ve 15 gün sonrası süt örnekleri arasındaki leptin düşüşü bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edilmiştir (p<0.05p < 0.05p<0.05). Leptin seviyelerinin NEK grubunda zamanla daha belirgin şekilde düştüğü görülmüştür. Sonuç: NEK gelişimi açısından leptin seviyelerinin doğrudan bir etkisi bulunmasa da, leptin seviyelerindeki azalma oranı bu süreçle ilişkili olabilir. Kolostrumdaki yüksek leptin seviyelerinin, prematüre bebeklerin metabolik ve bağışıklık ihtiyaçlarını karşılamada kritik bir rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamız, anne sütü bileşimindeki leptin değişimlerinin NEK gelişimindeki potansiyel rolünü anlamaya yönelik literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Ancak, leptin seviyelerinin klinik etkilerini değerlendirmek için daha geniş çaplı ve uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prematüre, anne sütü, leptin, nekrotizan enterokolit. Destekleyen Kurum: Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 2024/201.

Begüm Şuta
Trakya University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında serotonin taşıyıcı gen polimorfizmlerinin araştırılması

"Psöriazis hastalarında serotonin taşıyıcı gen polimorfizmlerinin araştırılması", Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyofizik Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2025. Giriş ve Amaç: Psöriazis, keratinositlerin artmış proliferasyonu ile immün sistemin aracılık ettiği kronik inflamatuar bir hastalıktır. Kesin nedeni bilinmemekle birlikte, enfeksiyon, travma ve psikolojik stres gibi çok faktörlü bir yapının patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, SLC6A4 genindeki intron 2 VNTR polimorfizmlerinin psöriazis hastalığının gelişimi ve patogenezi ile olan ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 121 psöriazis tanılı hastadan ve 123 sağlıklı kontrol grubundan alınan venöz kan örnekleri ile Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) yöntemi kullanılarak genotipleme işlemi gerçekleştirildi. Psöriazis hastalarında ve sağlıklı bireylerde bu genetik varyantların dağılımı karşılaştırılarak, bu polimorfizmlerin hastalıkla ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarındaki genotip dağılımları karşılaştırıldı gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Metabolik sendrom varlığı olan psöriasiz hastaları ile genotip arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. STin2.10/ STin2.10 genotipine sahip bireylerde metabolik sendromun beklenenden belirgin şekilde az olduğu görüldü. Sonuç: Psöriazis hastaları ve sağlıklı kontrollerin SLC6A4 genindeki intron 2 VNTR genotip karşılaştırılması yapıldığında metabolik sendroma sahip psöriasiz hastalarında STin2.10/ STin2.10 genotipine sahip bireylerde metabolik sendromun beklenenden belirgin şekilde az olduğu görülmüştür. Bu durum STin2.10/ STin2.10 genotipinin metabolik sendroma karşı koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca STin2.9 genotipinin sadece kontrol grubunda gözlemlenmesi bu genotipleri olan bireyler üzerinde hastalık açısından koruyucu etkiye sahip olabileceğini düşündürmüştür. Kontrol grubunda yer alan ve aralarında akrabalık ilişkisi bulunan bireylerin (Anne ve iki çocuğu, kız-erkek) üçünde STin2.9 genotipine sahip olduğu gözlemlenmiştir. Bu durum, STin2.9 genotipinin genetik aktarım ile geçebileceğini düşündürmüştür. Örneklem büyüklüğü arttırılarak ileride yapılacak çalışmalara katkı sağlayabileceğini öngörmekteyiz. Anahtar kelimeler: Psöriazis, SLC6A4, intron 2 VNTR, Serotonin Destekleyen Kurum: Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 2025/74

Reseptörler-serotonin
Pelin Güven
Trakya University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Mekanosensitif iyon kanalı adayı genlerin Astacus leptodactylus türünde klonlanması ve ilgili proteinlerin fonksiyonel ve yapısal özelliklerinin belirlenmesi

Hücreler, membrandaki gerim veya ozmotik basınç değişimi gibi çeşitli mekanik uyarılara yanıt verirler. Mekanosensitif iyon kanalları, mekanik uyarıların elektriksel veya kimyasal sinyallere dönüştürülmesi olan mekanotransdüksiyon [şlem[nde temel bir rol oynar. Son yıllarda tanımlanan Piezo1 ve Piezo2 kanalları, bu özelliklere sahip kanallardır. Ancak Piezo kanalları mekanik uyarılara yanıt veren bazı hücre popülasyonlarında ifade edilmedikleri için vücuttaki tüm mekanosensitiviteyi açıklamak için yeterli değildir. TMC ve TMEM63'ün çeşitli türlerde mekanosensitif oldukları raporlanmıştır. Bu tez, bu kanalların ortologu olan mRNA'ların Astacus leptodactylus (tatlı su kereviti) türünde ilk defa klonlanmasını amaçlamıştır. Putatif mRNA'lar klonlandıktan sonra klonlanan kanalların moleküler özellikleri araştırılmıştır. İlgili proteinlerin üç boyutlu yapıları hesaplanmış ve bazı fonksiyonel kısımlar tanımlanmıştır. Fonksiyonel çalışmalarda kullanılmak üzere, klonlanan mRNA'lar sentezlenmiş, plazmid vektörlere transfer edilmiş ve HEK293T hücre hatlarında ifade edilmiştir. Mekanosensitivite, çeşitli mekanik uyarılara cevap olarak kalsiyum duyarlı bir boyanın (Fluo-4 AM) emisyon sinyali kayıt edilerek takip edilmiştir. Bu çalışmada TMC ve TMEM63 ortologlarını kodlayan iki mRNA de novo klonlandı. Moleküler hesaplamalar ikisinin de transmembran iyon kanalı olarak yapılanabileceklerini gösterdi. Fonksiyonel çalışmalar TMEM63'ün bir mekanosensitif iyon kanalı olarak görev alıyor olabileceğini in situ ve heterolog ifade sisteminde gösterdi.

Gen klonlamaİyon kanalları
Kaan Arslan
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessEN

Cloning putative voltage-gated calcium channel gene in Astacus Leptodactylus and determination of structural and functional properties of related protein

Voltage-gated calcium channels are essential elements in development of many cellular processes like electrical signaling, contraction secretion and gene expression. There has been a fair amount of information about the functional and structural properties of the calcium channels in mammalian species. Crayfish serves as a model animal for many types of experiments. However, there has been no information related to the molecular and genetic properties of the calcium channels in the crayfish. Conventional cloning methods, three-dimensional structural calculations, docking experiments have been conducted. An mRNA 7791 bp in size has been cloned. The coding region has been translated into an alpha peptide with 1942 residues. The cloned protein sequence has similarity to other L-type voltage-gated calcium channel sequences from the neighboring species. Three-dimensional structure, in reference to human L-type voltage-gated calcium channel, has been calculated. Known calcium channel blockers; nifedipine, verapamil and diltiazem have been successfully docked on the calculated three-dimensional model. Considering the similarity assay in the NCBI platform, the three-dimensional structural calculations and the docking experiments it was concluded that the cloned mRNA codes an alpha peptide for a putative voltage-gated calcium channel protein in the crayfish. In the present work by using the conventional molecular biology methods complete mRNA coding a putative calcium channel was de novo cloned. Three-dimensional structure of the related protein was calculated and several pharmacological agents blocking the channel were docked to the identified receptor sites.

Astacus leptodactylusBioinformaticsDocking+5
Berk Sağlam
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İkinci trimesterde sağlıklı ve kromozomal anomalili gebeliklerde fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, barsak, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-MOD histogram ve shear wave elastogram yöntemleri ile ı̇ncelenmesi

B-mod ultrasonografi Down Sendromu gibi fetal kromozom anomalilerin taramasında kullanılmaktadır. B-mod ultrasonografi taramasında hiperekojen barsak, geniş renal pelvis, nazal kemik hipoplazisi ve ense kalınlığında artış gibi yumuşak belirteçlerin varlığından yararlanılmaktadır. B-mod histogram, ilgilenilen dokunun B-mod ultrasonografisindeki siyah ve beyaz renk kodlarının ortalama değeri ve standart sapmasını hesaplamaktadır. Shear wave elastografi dokuların elastik özelliklerini ölçmede kullanılan yeni bir ultrasonografi yöntemidir. Bu çalışma, kromozomal anomalili ve sağlıklı gebeliklerde; fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-mod ultrasonografi histogramı ve shear wave elastografi yöntemleri ile incelenmesini amaçlamıştır. Araştırmada yer alan gönüllüler, öploid (n=35) ve anöploid (n=14) fetüsü olan 19-23 gebelik haftalarında, tekil gebelerden oluşmaktadır. Fetal barsak, böbrek, karaciğer, nazal kemik, ense katlantısı, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının hem B-mod ultrasonografi hem de shear wave elastografi görüntüleri alınmıştır. Görüntüler araştırmacı tarafından yazılan ve kalibre edilen veri analizi dosyasında, histogramları çıkarılarak ve shear wave hızları hesaplanarak incelenmiştir. İstatistiksel analiz SPSS Programı ile yapılmıştır. Normal dağılan değişkenler Student's t-test ile normal dağılmayan değişkenler Mann Whitney-U testi kullanılarak analiz edilmiştir. Fetal nazal kemiğin shear wave hız ortalaması ile standart sapması anöploid fetüslerde anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Diğer dokuların shear wave hızı ile B-mod ultrasonografi histogramı arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak, anöploid fetüslerin nazal kemiklerinin öploid fetüslerden daha elastik olduğu bulunmuştur.

AnomalilerAnöploidiElastografi+6
Gökçe Naz Küçükbaş
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

3,5 GHz RF radyasyon maruziyetinin üreme sistemiüzerindeki etkileri: Koenzim Q10' un koruyucupotansiyeli

Bu tez çalışmasında, 5G kablosuz iletişim sistemlerinde yaygın olarak kullanılan 3.5 GHz frekansındaki radyo frekansı (RF) radyasyonunun erkek sıçanlarda üreme sistemi üzerindeki biyolojik etkileri değerlendirilmiş ve Koenzim Q10 (CoQ10) takviyesinin bu etkiler üzerindeki olası koruyucu rolü araştırılmıştır. Çalışmada, sıçanlar dört gruba ayrılmış (kontrol, RF, koenzim Q10, RF+ koenzim Q10) ve RF maruziyeti 30 gün süreyle günde 2 saat olacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Maruz kalınan tüm vücut SAR değeri 0.006879 W/kg, testis dokusuna özgü SAR değeri ise 0.000598 W/kg olarak hesaplanmıştır. Hormon analizleri (LH, FSH, testosteron), testiküler dokuya ait oksidatif stres belirteçleri (MDA, TOS, TAS, GSH) ve histopatolojik bulgular detaylı biçimde değerlendirilmiştir. RF grubunda testosteron, LH ve FSH düzeylerinde anlamlı düşüş; MDA ve TOS düzeylerinde ise belirgin artış gözlenmiştir. Histopatolojik olarak seminifer tübül yapısında bozulma ve Johnsen skorunda düşüş saptanmıştır. Koenzim Q10 uygulaması, özellikle testosteron düzeyinin korunması, antioksidan parametrelerin iyileştirilmesi ve histolojik bütünlüğün desteklenmesi açısından anlamlı katkılar sunmuştur. Bu bulgular, düşük SAR değerlerinde dahi RF maruziyetinin erkek üreme sistemi üzerinde biyolojik etkiler oluşturabileceğini ve koenzim Q10' un bu etkileri hafifletme potansiyeli taşıdığını göstermektedir. Elde edilen sonuçlar, elektromanyetik alan maruziyetine karşı bireysel koruma stratejilerinin önemine ve antioksidan temelli yaklaşımların gelecekteki terapötik uygulamalarda değerlendirilmesi gerekliliğine işaret etmektedir.

Seval Yıldırım
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

3.5 GHz RF radyasyonuna maruz kalan ratların tiroid dokusundaki oksidatif stres parametrelerinin incelenmesi: Kuersetin uygulamasının potansiyel koruyucu etkisi

Bu tez çalışmasında, yeni nesil 5G iletişim altyapısında yer alan 3.5 GHz frekansındaki radyo frekansı (RF) radyasyonunun, ratların tiroid dokusunda oksidatif stres oluşturup oluşturmadığı araştırılmış ve doğal bir flavonoid olan kuersetinin bu etkiler üzerindeki olası koruyucu rolü değerlendirilmiştir. Çalışmada, Sprague Dawley türü erkek ratlar dört gruba ayrılmış ve belirlenen gruplara 30 gün boyunca RF maruziyeti ve/veya kuersetin uygulaması yapılmıştır. Deney sonunda serum ve doku örneklerinde tiroid hormon düzeyleri (T3, T4, TSH) ile birlikte oksidatif stres belirteçleri olan MDA, TAS, TOS ve GSH düzeyleri analiz edilmiştir. Sonuçlar, RF maruziyetinin tiroid dokusunda belirgin oksidatif hasara ve hormonal düzeylerde bozulmalara yol açtığını göstermiştir. Özellikle MDA ve TOS düzeylerinde artış, TAS ve GSH düzeylerinde ise düşüş saptanmıştır. Ayrıca, tiroid hormonlarında da anlamlı düzeyde düşüş gözlemlenmiştir. Kuersetin uygulamasının bu parametreler üzerinde kısmen düzeltici etkiler sağladığı; bazı biyobelirteçlerde RF'nin zararlı etkilerini azalttığı belirlenmiştir. SAR analizleri ile tüm vücut için belirlenen özgül emilim oranı (SAR) 0.006879 W/kg, tiroid dokusuna özgü SAR ise 0.000598 W/kg olarak hesaplanmıştır. Elde edilen bulgular, düşük SAR seviyelerinde bile RF radyasyonunun biyolojik etkiler oluşturabileceğini ve kuersetin gibi doğal antioksidanların bu etkilere karşı koruyucu bir potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir. Bu çalışma, çevresel elektromanyetik maruziyetlerin tiroid sağlığı üzerindeki olası etkilerini anlamak ve korunma stratejileri geliştirmek açısından literatüre katkı sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Radyofrekans radyasyon, 3.5 GHz, Kuersetin, Oksidatif stres, Tiroid.

Burcu Buse Akgün
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

3.5 GHz radyofrekans radyasyonun ve resveratrolün karaciğer oksidatif stres parametrelerine etkisinin değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında, yeni nesil iletişim teknolojilerinde kullanılan 3.5 GHz frekansındaki radyo frekans (RF) radyasyonunun sıçanların karaciğer dokusunda oluşturduğu oksidatif stres düzeyi değerlendirilmiş ve doğal bir polifenolik bileşik olan resveratrolün bu etki üzerindeki potansiyel koruyucu rolü araştırılmıştır. Çalışmada 28 adet yetişkin erkek Wistar Albino sıçan dört gruba ayrılarak, 30 gün boyunca günde 2 saat RF maruziyeti ve/veya resveratrol uygulaması yapılmıştır. Deney sonunda serumda ALT ve AST düzeyleri; karaciğer dokusunda ise GSH, MDA, TAS ve TOS düzeyleri ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. RF grubunda ALT, MDA ve TOS düzeylerinde artış; GSH ve TAS düzeylerinde ise anlamlı düşüş saptanmıştır. RF ile birlikte uygulanan resveratrol, bu parametrelerin büyük kısmında düzelme sağlamıştır. Histopatolojik incelemelerde RF grubunda karaciğer dokusunda dilate sinüzoidler, hipertrofik Kupffer hücreleri ve yoğun eozinofilik hepatositler izlenmiş; RF+RES grubunda bu bulguların hafiflediği görülmüştür. CST Studio Suite yazılımıyla yapılan SAR analizinde, 3.5 GHz frekansında uygulanan RF'nin tüm vücut için SAR değeri 0.006879 W/kg, karaciğer dokusuna özgü SAR değeri ise 0.000598 W/kg olarak hesaplanmıştır. Bu bulgular, düşük SAR düzeylerinde bile RF maruziyetinin oksidatif stres üzerinden karaciğer fonksiyonlarını olumsuz etkileyebileceğini ve resveratrolün bu etkilere karşı belirgin hepatoprotektif potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: 3.5 GHz, Karaciğer, Oksidatif Stres, Radyofrekans Radyasyon, Resveratrol

Biyofizik
Ebubekir Beşak
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kadmiyum ile oluşturulmuş in vivo nörotoksisite modelinde TRPM2 katyon kanalı aracılığı ile selenyumun etkisinin araştırılması

Nörotoksisite, merkezi ve periferik sinir sisteminde toksik maddelerin birikimi sonucu ortaya çıkan nöronal yapı ve fonksiyon bozukluklarıyla karakterize edilen bir durumdur. Kadmiyum (Cd) birçok endüstriyel üründe kullanılan ağır bir metaldir. Cd maruziyetinin canlılar üzerinde nörotoksik etkiler oluşturduğuna dair birçok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada sıçan beyin dokusunda, selenyumun (Se) antioksidan ve anti-inflamatuar özellikleri sayesinde kadmiyum kaynaklı nörotoksisiteye karşı koruyucu role sahip olup olmadığı ve Transient Receptor Potential Melastatin 2 (TRPM2) kanalının bu mekanizmadaki rolü araştırıldı. Çalışmada 40 adet erkek Wistar Albino sıçan rastgele beş gruba ayrıldı (n=8): Kontrol, CdCl₂, CdCl₂+Se, CdCl₂+2-APB ve CdCl₂+Se+2-APB. Çalışmada 5 gün boyunca her gün grup inkübasyonlarına göre CdCl₂ (25 mg/kg) intragastrik yolla, Se (0,5 mg/kg) ve TRPM2 inhibitörü 2-Aminoetoksidifenil Borat (2-APB) (3 mg/kg) ise intraperitoneal yolla uygulandı. Çalışma sonunda alınan beyin dokularında total antioksidan düzeyi (TAS), total oksidan düzeyi (TOS), reaktif oksijen türleri (ROS), poli (ADP-Riboz) polimeraz 1 (PARP-1) ve TRPM2 kanal seviyeleri ticari ELISA kitler kullanılarak ölçüldü. Sonuçlar incelendiğinde, TOS, ROS, PARP-1 ve TRPM2 seviyeleri diğer gruplar ile kıyaslandığında, CdCl₂ grubunda anlamlı biçimde yüksek düzeyde bulundu (p<0.05). Bu parametrelerin CdCl₂+Se ve CdCl₂+2-APB gruplarında kontrol grubuna kıyasla yüksek olduğu, ancak CdCl₂ grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu gözlendi (p<0.05). CdCl₂+Se+2-APB grubunda ise bu parametrelerin tüm CdCl₂ içeren gruplar arasında en düşük düzeyde olduğu görüldü (p<0.05). Öte yandan, TAS seviyesinin en düşük olduğu grup CdCl₂ grubu iken, Se ve 2-APB uygulamaları ile bu düzeyin anlamlı şekilde arttığı, en yüksek TAS seviyesinin ise diğer Cd gruplarına kıyasla CdCl₂+Se+2-APB grubunda olduğu görüldü (p<0.05). Sonuç olarak, Cd sıçan beyin dokusunda belirgin oksidatif stres ve TRPM2 kanal aktivasyonu yolağını aktive ettiği ve kanal ekspresyonunu artırdığı görüldü. CdCl₂ kaynaklı nörotoksisiteye karşı Se ve 2-APB tedavisinin ve TRPM2 kanal inaktivasyonun nörotoksisiteyi anlamlı düzeyde azalttığı anlaşıldı.

Hamza Avci
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Cloning of astacus leptodactylus ryanodine receptor gene

Cytoplasmic Ca2+ concentration plays an essential role in many types of cellular function including electro-mechanical coupling in striated muscle fibers. Ryanodine receptor channels (RyR), mediating Ca2+ release from sarcoplasmic reticulum (SR), has a homotetrameric structure. It is the largest ion channel with a size of 2.2 MDa. Vertebrate and invertebrate RyR channels are structurally and functionally similar. Although Astacus leptodactylus, narrow-clawed crayfish, is a widely used model animal in neuroscience, information about genetic properties of the animal is rather limited. The present study is focused onto de novo cloning of the mRNA of the crayfish RyR channel which encodes the largest ion channel. A hybrid cloning method has been used, referring to the homology between RyR mRNA molecules and the computational assembly of the next generation sequencing data. A mRNA molecule of 15236 bp in size has originally been cloned. The putative RyR protein, with 5042 amino acids, has a significant similarity to the sequences reported in other species. Furthermore, the putative sequence possessed many of the conserved domains specific to the RyR channel. Thus, it has been proposed that a mRNA coding RyR channel has originally been cloned in the present study. The 3D protein structure can also be determined by the help of this revealed genetic information, or future mutation studies can be designed.

Astacus leptodactylusSequence analysisGene cloning+3
Nazlı Coşkun Jıhad
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Astımlı çocuklarda ağız sağlığı ve ilaç kullanımının tükürük özelliklerine etkisi

Astım özellikle çocuklarda sık görülen kronik rahatsızlıklardan biridir. Kullanılan ilaçlar ve ağız solunumu ağız sağlığını etkilemektedir. Bu durumun sağlıklı ve astımlı çocukların ağız sağlığı ve tükürük biyofiziksel parametrelerinde bir farklılık oluşturup oluşturmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada sağlıklı ve astımlı 5-13 yaş arası 72 çocuğun ağız sağlığı taraması yapılıp tükürük örnekleri alınmıştır. Alınan tükürük örnekleri üzerinde pH ve element analizi yapılmıştır. Yapılan tüm istatistiksel analizler için p<0,05 değeri anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi. Sağlıklı ve astımlı çocukların ağız sağlığı parametrelerinden DMFT, dmft, DMFS, dmfs, molar kapanış, open bite, over jet, ağız solunumu, yüksek damak, çapraz kapanış, dişlerde renkleşme ve erezyon indeksi değerleri karşılaştırılmıştır. Bu değerler arasında yüksek damak değeri astımlı çocuklarda sağlıklı çocuklara göre anlamlı derecede yüksek olduğu sonucuna ulaşıldı(p<0,05). Astımlı çocuklar kendi aralarında ilaç kullanım sürelerine göre 4-5 ay ve 6-12 ay şeklinde gruplandırılarak analiz edildiğinde ise çapraz kapanış değerinin ilaç kullanım süresi ile artığı ve bu değerin anlamlı olarak yüksek olduğu sonucuna varıldı(p<0,05). Sağlıklı ve astımlı çocuklardan alınan tükürük örneklerinde pH değeri Radiometer ABL800 Basic cihazıyla, element analizi ise ICP-OES cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. Sağlıklı ve astımlı çocuklarda pH, As, B, Cr, Cu, Fe, Mg, Mn, Ni, Se, Si, Zn, Ca ve P değerleri karşılaştırıldı. Yapılan analiz sonucunda B(p<0,01), Cr(p<0,05), Fe(p<0,01) ve Zn(p<0,05) değerleri astımlı çocuklarda anlamlı derecede düşükken, Cu(p<0,01) ve Si(p<0,01) değerleri astımlı çocuklarda daha yüksek değerde olduğu tespit edildi. Bu araştırma, kullanılan ilacın ağız sağlığı ve tükürük biyofiziksel özellikleri üzerinde belirgin etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle astım hastalarının düzenli ağız sağlığı kontrollerinin, ilaç kullanımına bağlı olası sorunların önlenmesinde kritik öneme sahip olduğu belirlenmiştir. Tükürük parametrelerindeki değişikliklerin izlenmesi, erken müdahale ve koruyucu yaklaşımlar için bir fırsat sunmaktadır. Bu bulgular, ilaç kullanımının ağız sağlığı üzerindeki etkilerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Farklı yaş grupları ve uzun süreli ilaç kullanımı üzerine yapılacak daha geniş kapsamlı çalışmalar, elde edilen sonuçların genelleştirilmesine ve klinik pratiğin iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır.

AstımAğız sağlığıElementler+3
Dilek Dursun
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kalp pili takılan hastalarda, elektrot yerleşiminin 12 saat ve sonrasındaki empedans, algılama ve eşik değerlerine etkilerinin incelenmesi

Kalp pili kullanımı dünya genelinde ve ülkemizde hızla yaygınlaşmakta, bu durum tedavi edilen hasta sayısında belirgin bir artışa işaret etmektedir. Teknolojik ilerlemeler, kalp pilleriyle ilgili klinik çalışmaların çeşitlenmesine ve sayısının artmasına olanak sağlamıştır. Kalp pilleri, çeşitli kalp ritim bozukluklarının tedavisinde pacemaker ve ICD olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktadır. Her iki cihaz da implantasyon sonrası dışarıdan programlanabilir ve gerektiğinde parametreleri değiştirilebilir şekilde tasarlanmıştır. Bu parametreler, hastanın kalbine en uygun tedaviyi sağlamak amacıyla ayarlanır. Kalp pili taşıyan hastaların, cihazlarının batarya ömrü tükenmeden düzenli aralıklarla kontrol ettirilmesi gereklidir. Bu kontrollerde cihazın performansı, belirli parametreler ve aritmi durumundaki değişiklikler değerlendirilir; gerekirse ek testler uygulanabilir. Çalışmamız, kalp pili takılan toplam 50 hastayı kapsamaktadır. Bu hastaların 37'sine pacemaker, 13'üne ise ICD takılmıştır. Anjiyo laboratuvarında kalp pilleri yeni yerleştirilmiş ve pansumanı tamamlanmış olan bu hastaların pilleri, programlayıcı cihaz kullanılarak kontrol edilmiştir. Kontroller sırasında, lead (elektrot) empedansları, algılama (sensing) değerleri ve eşik (threshold) değerleri üçer kez test edilmiş ve elde edilen veriler kaydedilmiştir. Bu veriler, 12 saat sonra yapılan tekrar testlerinin sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Test sonuçları, lead lokalizasyonları da göz önünde bulundurularak pacemaker ve ICD cihazları için ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, atrial ve ventriküler tüm lead yerleşimlerinde empedans değerlerinde öngörülen ve istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş yaşandığını göstermiştir. Buna karşın, algılama ve eşik değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik tespit edilmemiş ve bu parametrelerin stabil kaldığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma, kalp pili implantasyonu sonrası kısa vadede lead empedanslarındaki beklenen düşüşlerin meydana geldiğini, algılama ve eşik değerlerinin ise yüksek düzeyde stabilite sergilediğini ortaya koymaktadır. Bu veriler, kullanılan modern cihazların klinik etkinliğini ve güvenilirliğini güçlü bir şekilde desteklemektedir.

Serdar Karalük
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Canlı yapının analizinde mekanobiyolojik yaklaşımlı yöntemlerin kullanılması

Meknanobiyoloji, hücrelerin fiziksel özelliklerini ve hücrenin uygulanan kuvvetlere nasıl tepki verdiğini araştıran gelişmekte olan bir araştırma alanıdır. Hücre karar almak için hücre dışı çevre tarafından iletilen mekanik bilgileri algılar ve işler. Hücrelerin mekanobiyolojik yönlerini araştırmak için kullanılan güncel yöntemlerden biri de Optik Tuzaklama (OT) sistemlerinin kullanımıdır. OT cihazı kullanılarak mikron mertebesindeki parçacıkların tuzaklanması ve manipüle edilmesi mümkündür. Tuzaklama ve manipülasyon süreçleri, yüksek sayısal açıklığa (NA) sahip olan bir objektif kullanılarak oluşturulan odaklanmış lazer ışını etkisiyle meydana gelen kuvvetlerin sonucu olarak oluşur. Optik cımbız sisteminin kullanıldığı bu yöntem, invaziv olmaması, yüksek hassasiyetle kontrol edilebilir olması nedeniyle, mekanobiyolojik yaklaşımlarda kullanmak için güçlü bir yöntemdir. Ayrıca OT'ler sadece mekanobiyoloji alanında değil Fizik, Biyofizik, Biyoteknoloji, Malzeme Bilimi gibi alanlarda da kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasında mekanobiyolojik olarak incelenen canlı yapı olarak, tüm genom dizilimi bilinen ve temin edilmesi kolay olan Saccharomyces cerevisiae (S.cerevisiae) kullanılmıştır. S.cerevisiae ile ilgili geniş bir bilgi birikimine sahip olunmasına rağmen mekanik özellikleri ile ilgili bilinenler azdır. Çalışma kapsamında, OT sistemi kullanarak S. cerevisiae'in tuzaklanmasının gerçekleştirilmesi için temel parametreler teorik olarak hesaplanmıştır. Ayrıca deneysel olarak da OT ölçüm tekniği kullanılarak S. cerevisiae tuzaklanması gözlemlenmiştir. Bu çalışma ile mekanobiyoloji alanında yapılan çalışmalara bir bakış açısı sunmak ve gelecekte bu alanda gerçekleşecek olan çalışmalara öncül bilgilerin sağlanması amaçlanmıştır.

Saccharomyces cerevisiae
Sinem Sipahioğlu Kara
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Molecular properties of crayfish potassium channels

Potassium channel family is the largest group in the ion channel superfamily. Family members are reported in all organisms ranging from bacteria to higher mammals. Potassium channels have important roles in cell growth, termination of action potential and determination of cell shape and resting membrane potential. Presence of crayfish potassium channels has been documented in previous functional studies. However, as the genome of the crayfish is not complete yet, there is limited information about the molecular properties of potassium channels. To reveal potassium channel coding genes in the crayfish, conventional cloning methods have been employed. As a result of the present study, gene sequences have been revealed for an Inward Rectifier Potassium Channel (Kir) and a Calcium-activated (KCa) type of Potassium Channel. Gene sequences show strong similarity to known potassium channels from closely related species and they share characteristic features of the potassium channel family. Revealed genes have been cloned to appropriate expression vectors. Crayfish Kir channel has been expressed in Xenopus oocytes and inward currents have been recorded via two electrode voltage clamp. Compiled data indicates that in crayfish genome are present multiple Potassium Channel genes which have been functionally expressed. It was identified that the cloned genes are belonging to two different potassium channels.

AstacoideaElectrophysiologyCrayfish+2
Bora Ergin
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Comparative investigation of event-related potentials elicited by the stroop effect and event-related potentials elicited by color conflict

Main interest of cognitive and experimental psychology is the human behavior system. Cognitive control is the key aspect of this system and investigating its neural mechanisms is an important objective method in such studies. One of the prominent methods of studying cognitive control is the Stroop effect. The studies we have met in the literature used different sets for congruent and incongruent stimuli, which could cause habituation effects at various ERP components. The aim of this thesis was to examine the cognitive control in the context of the Stroop task by recording event-related potentials with a standard oddball paradigm. Amplitudes and latencies of the seven ERP components were examined in the averaged data and compared between stimulus types. N1 was not different for four stimuli in terms of amplitude and latency. Latencies of P2, N2 and P3b were significantly longer for incongruent words than that of incongruent bars. These findings suggest that Stroop conflict is processed at early stages of stimulus evaluation. Incongruent bars and words enhanced significantly longer and larger P3b responses than congruent bars and words, respectively, as expected from a standard oddball paradigm. N450-LPC complex was recorded only for incongruent words as a reflector of post-perceptual mechanisms. Among the stimulus types, only congruent bars did not evoke an LPN response since they did not have any semantic dimension or a color conflict.

CognitionCognitive controlPsychology+1
Gamze Doğan
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan çene kası sinaptik bağlantılarının araştırılması

İnsan Çene Kası Sinaptik Bağlantılarının Araştırılması Elektromiyografi insan sinir sistemi ve bağlantılarının araştırılmasında kullanılan elektrofizyolojik bir ölçüm yöntemidir. Bu araştırmada farklı seviyelerde mekanik ve transkraniyal manyetik uyarılar uygulanması ile masseter kasından elektromiyografi ölçümü yapılarak korteks, masseter kası ve reseptörler arasındaki sinaptik bağlantıların ve farklı kasılma durumlarında bu bağlantılardaki olası değişimlerin ortaya çıkarılması amaçlandı. Araştırmaya herhangi bir dental, nörolojik, psikiyatrik, alerjik ya da kas hastalığı ve gebelik durumu olmayan 22–39 yaşları arasında 20 sağlıklı yetişkin gönüllü katıldı. Mekanik uyarılar mekanik uyarı probu ile ön sağ kesici dişe ve transkraniyal manyetik uyarılar sekiz şeklinde bobin ile korteks çiğneme bölgesine verildi. Kayıtlar sağ masseter kasından, tek kullanımlık Ag-AgCl elektrodlar vasıtasıyla yüzeyel elektromiyografi yöntemiyle alındı. Elde edilen verilerden refleks parametreleri, inhibisyon-eksitasyon seviyeleri ve motor uyartılmış potansiyeller incelendi. Bu araştırma sonucuna göre, çiğneme sırasında oluşan refleks yanıtların çenenin sabit kasılması sırasında oluşan yanıtlardan farklı olduğu ortaya çıkarıldı. Mekanik ve transkraniyal manyetik uyarı sonucunda uyarı şiddeti arttırıldıkça refleks parametrelerinden genlik arttı (p<0,05). Perioral bölgeye lokal anestezi uygulanarak dişe verilen mekanik uyarılar ile periodontal mekanoreseptörler ve kas iğciklerinin çiğneme fonksiyonları sırasındaki refleks bağlantıları gösterildi. Farklı şiddetlerdeki transkraniyal manyetik uyarılar sonucunda korteksin çiğneme sırasında çene kaslarına olan katkısı bulundu. Elde edilen sonuçlar, farklı çiğneme durumlarında farklı seviyelerdeki transkraniyal manyetik ve mekanik uyarıların masseter kası sinirsel bağlantılarını göstermede etkili bir yöntem olduğunu gösterdi. Anahtar Kelimeler: Mekanik uyarı, transkraniyal manyetik uyarı, elektromiyografi, masseter kası, periodontal mekanoreseptörler, kas iğcikleri, motor korteks.

BiyofizikElektrofizyolojiElektromiyografi+6
Elif Sibel Atış Tekeli
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Çeşitli renkteki ışıkların insanda otonom sinir sistemine etkisi ve kişilik tipleri ile olan ilişkisinin araştırılması

LED ışık kaynaklarının, geleneksel ışık kaynaklarına göre pek çok avantajı olması nedeniyle, günlük yaşamda gerek aydınlatma gerek dekoratif amaçlı olarak kullanımları giderek artmaktadır. Bu nedenle, tek renkli ışıklara maruziyetin insanlarda ne gibi psikolojik ve fizyolojik tepkiler doğurduğu merak uyandırmakta ve artan sayıda araştırmaya da konu olmaktadır. Mevcut araştırmaların bir kısmı özellikle kırmızı ve mavi renkli ışığın insan otonom sinir sistemi üzerinde önemli bazı etkilerinin olduğunu belirtirken, diğerleri ise anlamlı bir etkinin olmadığını ileri sürmektedirler. Bu çelişkili sonuçlar, renk algısı ve renk tercihinin insanların kişilik özellikleri ile çok yakından ilgili olduğunun göz ardı edilmesine dayandırılabilir. Bu nedenle, bu tezde LED kaynaklı beyaz, kırmızı ve mavi renkteki ışıkların farklı kişilik özelliklerine sahip insanlarda kalp atım hızı, kalp atım hızı değişkenliği ve elektrodermal aktivite gibi otonomik yanıtlar üzerindeki etkisi ile ışık maruziyeti altındaki duygu durum, zaman akışı ve ortam genişliği gibi algı değişimlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, yaşları 19 ile 43 (28 ± 6) arasında değişen toplam 48 denek (15 Kadın, 33 erkek) araştırmaya alınmıştır. Deneklerin kişilik özellikleri Beş Faktör Kişilik Envateri ile belirlenmiştir. Denekler, beyaz, kırmızı ve mavi olmak üzere 3 farklı renkteki ışığa maruz bırakılmıştır. Her bir renkli ışık 300 lüks aydınlatma şiddetinde olacak şekilde ve 8 dakika boyunca deneklere rastgele biçimde uygulanmıştır. Maruziyet sırasında deneklerin elektrodermal aktivite, kalp atım hızı verileri kayıtlanmış ve kalp atım hızı verileri üzerinden kalp atım hızı değişkenliği değerleri hesaplanmıştır. Her ışık maruziyeti sonrasında deneklerin söz konusu renkli ışık altındaki anlık duygu durumlarını belirlemek amacıyla, denekler Self Assessment Manikin Testi'ne tabi tutulmuş ve ardından zaman ve ortam genişliği algısının belirlenmesine yönelik kişisel algı sorularını yanıtlamaları istenmiştir. Verilerin analizleri için Tekrarlayan Ölçümler Varyans Analizi, Spearman Sıra Farkları Korelasyon Testi ve Çoklu Regresyon Analizi (stepwise) uygulanmıştır. Elde edilen bulgular incelendiğinde, kırmızı ve mavi ışık maruziyetinde ölçülen elektrodermal aktivite ortalamasının, beyaz ışık altında ölçülenlere göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,01). Kırmızı ve mavi ışığın kalp atım hızı ve kalp atım hızı değişkenliği değerleri üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Ancak kalp atım hızı değişkenliği değerleri ile kişilik özellikleri karşılaştırıldığında, yumuşak başlılık skorlarının kırmızı (p<0,01) ve beyaz ışık (p<0,05) altındaki LF/HF değerleriyle ters yönde ilişkili olduğu, gelişime açıklık faktörlerinin ise sadece beyaz ışık altındaki LF değerleriyle ters yönde ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0,01). Diğer taraftan, her 3 ışığın hoşnutluk, uyarılmışlık ve baskınlık hisleri üzerindeki etkilerine bakıldığında, mavi ve beyaz ışık altında hoşnutluk düzeylerinin, kırmızı ışık altında ise hem uyarılmışlık hem de baskınlık düzeylerinin anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bunlara ek olarak, zaman akışının kırmızı ışık altında en yavaş ilerlediği, aydınlatılan ortamın genişliğinin ise yine kırmızı ışık altında daha dar olarak algılandığı tespit edilmiştir (p<0,01). Yumuşak başlılık skorlarının, kırmızı ışık altında hoşnutluk skorları ile pozitif yönde ilişkili olduğu, gelişime açıklık skorlarının beyaz ışık altında ortam genişliği skorları ile ters yönde ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, kırmızı ışık insanlarda sempatik sinir sistemi aktivitesine bağlı olarak değişen uyarılmışlık düzeyini yükseltmekte, geçen zaman ve ortam genişliği algısını bozmaktadır. Gelişime açıklık ve yumuşak başlılık kişilik özellikleri kırmızı ve beyaz renkli ışık altında sempatovagal dengeyi parasempatik sinir sistemi lehine değiştirmektedir.

Mustafa Munzuroğlu
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Achillea biebersteinii afan.'nın ependimal tümör kültür hücrelerinde antikanser etkisinin araştırılması

Kanser tedavisinde umut vadeden gelişmeler olsa da beyin kanserlerinden gliomaların oldukça kötü prognozlu bir türü olan ependimomaların tedavisi konusunda bilinenler sınırlıdır. Bu çalışmada Achillea biebersteinii su ekstresinin ependimomaların alt formu olan DKFZ-EPN1 hücre hattı üzerine anti-kanser etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla Achillea biebersteinii'nin ultrasonik yöntemlerle su ekstresi elde edilmiş, 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difenil-2H-tetrazolyum bromür (MTT) analiziyle sitotoksik etkileri saptanmış ve kontrol (ekstre eklenmeyen), düşük (0,115 mg/mL), orta (IC50=0,241 mg/mL) ve yüksek doz (0,482 mg/mL) olmak üzere gruplar oluşturulmuştur. Tüm gruplarda, akım sitometri yöntemiyle apoptotik aktivite ve hücre döngüsü analizleri yapılmıştır. Ekstrenin Nükleer Faktör Kappa B (NF-κB) ve Geçici Reseptör Potansiyel Katyon (TRPC)6 kanalları gen ekspresyona etkisi gerçek zamanlı PCR analiziyle belirlenmiştir. Geçici Reseptör Potansiyel (TRP) kanal akımları üzerine etkisi yama kenetleme yöntemiyle analiz edilmiş, alınan kayıtlarda maksimum akım ve iletkenlik değerleri ölçülerek değerlendirme yapılmıştır. Ayrıca malondialdehit (MDA) seviyeleri ile oksidatif stres belirteci olan katalaz (CAT), süperoksitdismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) aktiviteleri incelenmiştir. Sitotoksisite analizlerinde hücre canlılığında tüm gruplarda kontrole göre azalma tespit edilmiştir (p<0,05). Hem TRPC6 hem de NF-κB için gen ekspresyon değerlerinde tüm gruplarda kontrole göre azalma görülmüştür (p<0,01). Yama kenetleme analizlerinde tüm gruplarda maksimum akım ve iletkenlik değerlerinde kontrole göre azalma belirlenmiştir (p<0,05). Akım sitometri deneylerinde ekstrenin doza bağımlı olarak hücre proliferasyonunda inhibisyon etkisi olduğu, apoptozu indüklediği ve G1-fazında hücre siklusu tutuklanmasına yol açtığı belirlenmiştir. Katalaz, glutatyon peroksidaz, süperoksitdismutaz ve malondialdehit düzeylerinde ise anlamlı değişiklik gözlemlenmemiştir. Sonuç olarak Achillea biebersteinii su ekstresinin doza bağlı olarak DKFZ-EP1NS hücreleri için sitotoksik olduğu, TRPC6 ve NF-κB gen ekspresyonlarını azalttığı, TRP kanal akımlarını bloke ettiği, bunlara bağlı olarak da hücre proliferasyonunu inhibe ettiği ve apoptozu indüklediği gözlemlenmiştir. Bu sonuçlar Achillea biebersteinii su ekstresinin ependimoma için küratif bir fitoterapötik ajan olarak kullanılabileceğini düşündürmekle birlikte bu konuda in vivo ve klinik çalışmaları da içeren daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Achillea biebersteiniiAntineoplastik ajanlarEpendimom+6
Erkan Özbay
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İskemik inmenin kalp fonksiyonları açısından incelenmesi ve mitotempo'nun olası koruyucu etkisinin araştırılması

İnme, dünya genelinde ikinci en yüksek ölüm nedeni ve önde gelen bir sakatlık sebebidir. Yapılan araştırmalarda iskemik inmeden sonraki ilk 3 ay içerisinde hastaların %19'unun en az bir kardiyak rahatsızlığa yakalandığı belirtilmektedir. Bu çalışmada beyin ve kalp arasındaki etkileşimlerde koruyucu mitokondri spesifik antioksidan (MitoTEMPO) uygulamasının önemi değerlendirilmiştir. Ayrıca inme geçirme insidansı diğer bireylere göre daha yüksek görülen kişilerde koruyucu tedbirlerin önemini vurgulayıcı özgün verilere ulaşılması hedeflenmiştir. Projemiz amacına ulaşabilmek için Wistar Albino türü erkek sıçanlar koruyucu MitoTEMPO enjeksiyonu (0,7 mg / kg / gün) sonrası monofilament ilerletme tekniği ile orta serebral arter (OSA)'de 1 saat iskemi gerçekleştirilmiştir. Ölçüm ve doku toplama işlemleri ise reperfüzyonun üçüncü günü yapılmıştır. Deney hayvanları rastgele seçimle SHAM, iskemi+reperfüzyon (IR) ve MitoTEMPO+IR (MT+IR) şeklinde üç gruba ayrılmıştır. Deneyler sonucunda torasik elektriksel biyoempedans (TEB) ölçümlerinde IR ile istatistiksel anlamlı olarak azalan VEPT ve LVET değerlerine karşı MitoTEMPO koruyucu etki göstermiştir. Ayrıca elektrokardiyografi (EKG) sonuçlarımız P-R interval, QTc, T dalga süresi ve R-R interval değerlerinin de IR ile anlamlı şekilde değişmiş ve MitoTEMPO bu değişimlere karşı koruyucu etki göstermiştir. Biyokimyasal sonuçlarımız ise kan serumu örneklerinde TAS, TOS ve OSİ, kalp sol ventrikül dokusunda cAMP ve IP3, beyin sağ serebral hemisfer dokusunda ise cAMP, IP3 ve katalaz değerlerinin IR ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilendiği ve MitoTEMPO'nun koruyucu etki gösterdiğini işaret etmektedir. Kalp ve beyne ait dokuların IR sonrası mikroskobik düzeydeki histopatolojik değişimlerine de MitoTEMPO büyük ölçüde koruyucu etki göstermiştir. Sonuç olarak inme geçirme insidansının diğer bireylere göre daha yüksek olduğu bilinen bazı hastalık gruplarında MitoTEMPO kullanımının IR kaynaklı kardiyopatolojik bulguları azaltabileceği tespit edilmiştir.

AntioksidanlarKalp fonksiyon testleriKalp hastalıkları+3
Ahmet Akkoca
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel demiyelinizasyon sürecinin periferik sinirlerin hız ve uyarılabilirliği üzerine etkilerinin araştırılması

Periferik sinir sistemini oluşturan nöronların Schwann hücrelerinde hasar oluşması demiyelinizasyon; bu hasarın iyileşme süreci de remiyelinizasyon olarak adlandırılır. Remiyelinizasyon her durumda tam olarak gerçekleşmez; bu nedenle çeşitli periferik sinir hastalıkları oluşur. Bu hastalıkların hayvanlar üzerinde modellenmesi için kullanılan yöntemlerden bir tanesi lizofosfotidilkolinin sinir kılıfı içerisine, mikroenjeksiyon ile zerk edilmesidir. Lizofosfotidilkolinin geçici ve lokal demiyelinizasyona sebep olduğu literatürde görülmektedir. Sinir hücrelerinde oluşan yaralanmaların tespiti için, bu hücrelerin elektriksel özellikleri incelenir. Eşik izleme yöntemi, sinirlere farklı puls desenleri uygulanarak, sinir hücresinin zar sığası ve direnci gibi elektriksel özellikleri ile iyon kanal kinetikleri hakkında veri toplanmasını sağlar. Uyaran-yanıt ilişkisi, şiddet-süre zaman sabiti, toparlanma döngüsü, eşik elektrotonus ve akım-eşik isimli alt-protokoller sinir hücrelerinde iletimden sorumlu farklı mekanizmalar hakkında bilgi verir. Bu çalışmada, demiyelinizasyon ve remiyelinizasyon süreçlerini izlemek, başlangıçlarını yakalamak ve bu süreçlerde sinir lifindeki kanal kinetiklerinin nasıl değiştiğini incelemek için, farklı hayvanlardan lizofosfotidilkolin enjeksiyonu yapıldıktan 3 gün, 7 gün, 10 gün ve 20 gün sonra uyarılabilirlik ölçümleri yapılmış ve kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışma sonucunda elde edilen bulgular incelendiğinde, bir çok parametrede grup ortalamalarının seyri, genel olarak literatüre uyumlu sonuçlar vermektedir. Maksimum BAP genliğinde anlamlı fark bulunmasa da, maksimum yanıtın %50'si için gereken uyaran şiddeti ile birlikte ele alındığında demiyelinizasyonun ve remiyelinizasyonun gerçekleştiği ve LPC mikroenjeksiyonu modelinin başarıyla uygulandığı kabaca görülmektedir. Reobaz ve SDTC değerleri LPC ile demiyelinizasyonun ortalama 3 günde sağlandığını ve daha sonra remiyelinizasyonun 20 günden önce başladığını göstermektedir. Uyaran yükü-süresi değerleri de önceki cümledeki sonucu desteklemektedir. Bu çalışmada, iyon kanal dağılımının demiyelinizasyonla değiştiğini ve remiyelinizasyonla önceki haline, kısmen de olsa, döndüğü uyarılabilirlik yönünden gösterilmiş oldu.

Demiyelinizan hastalıklarLizofosfatidilkolinPeriferik sinirler+1
İlksen Burat
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kardiyomiyositlerde hipoksi ile indüklenen bikarbonat transport regülasyonunun incelenmesi

Hücre içi pH (pHi) hücre fonksiyonunun ana modülatörüdür. Memeli kalbinde pHi hücre membranında bulunan asit baz transportörleri ile dar bir aralıkta (7,1-7,3) tutulur. Na+/ H+ değiş-tokuşçusu (NHE1) ve Na+/HCO3- ko-transportörü (NBC), kardiyomiyositlerde asit atan başlıca membran proteinleridir. Kalpte, NBC proteininin elektrojenik (NBCe1/NBCe2) ve elektronötral (NBCn1) izoformları bulunur. Memeli kardiyomiyositlerinde hipoksinin NBC akısı üzerindeki etkisi henüz bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında, fare atrial tümör kökenli HL-1 hücrelerinde hipoksinin (%1 O2, 48 saat) ve akut anoksinin (1 mM DT, 10 dakika) NBC akısı üzerindeki etkisi ilk kez araştırıldı. Bu hücrelere amonyum ön-yükleme işlemi ile asit yüklendi ve NBC akısı pH-duyarlı SNARF boyası kullanılarak ölçüldü. HL-1 hücrelerinde NBCe1 ve NBCn1 izoformlarının eksprese olduğu ancak NBCe2 izoformunun eksprese olmadığı bulundu. Hücre dışı pH (pHo) 7,4'te tutulduğunda hipoksik koşullarda NBC akısının pH duyarlılığında artış gözlendi. Bu artış hipoksik koşullardaki tamponlama kapasitesi değişikliklerine bağlı değildi. Hipoksi ile NBCe1 ve NBCn1 protein seviyelerini etkilemedi ancak NBCe1 mRNA düzeyinde artış gözlendi. Normokside hücre içinde hipoksi ile indüklenen faktör (Hif) birikimi yaparak hipoksiyi taklit eden dimetiloksalilglisin (DMOG) ile hipokside gözlenen protein ve NBC akısı sonuçları tekrarlandı. Bu sonuçlar hipokside NBC akısındaki artışın Hif aracılı olduğuna işaret etmektedir. Ancak, akut anokside ise NBC akısı inhibe oldu. Sonuç olarak, akut anoksi ve uzun süreli hipoksi NBC akısını farklı yolaklar aracılığı ile regüle etmektedir. Hipokside artan NBC akısının hiperkalemik solüsyonlara duyarlılığından elektrojenik (NBCe1) ve nötral (NBCn1) izoformların katkısı aydınlatıldı. Sonuçlarımız Hif bağımlı NBC akı artışından NBCn1 izoformunun sorumlu olduğunu gösterdi.

BikarbonatlarHIFHipoksi+3
Gül Şimşek
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda metotreksat kullanımının neden olduğu sinir sistemi dejenerasyonuna agmatinin etkisi

Amaç: Kemoterapötik tedavinin yaygın yan etkilerinden biri merkezi sinir sistemi nörotoksisitesini ve periferal nöropatiyi içeren nörodejenerasyondur. Bu çalışmada kemoterapötik bir ajan olan Metotreksat (MTX) ile oluşturulan nörotoksisite ve periferal nöropatide Agmatinin (AgM) terapötik etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Wistar albino cinsi erkek sıçanlardan kontrol, MTX, AgM ve MTX-AgM (n=10) olmak üzere 4 deney grubu oluşturulmuştur. MTX gruplarına, 3 hafta boyunca, haftada 1 kez 37,5 mg/kg MTX intraperitonal (i.p) enjeksiyonu uygulanarak kimyasal nöropati modeli oluşturulmuştur. Sonrasında, tedavi gruplarına 1 hafta boyunca, günde 2 doz 40 mg/kg AgM (i.p) uygulanmıştır. Deney süresince siyatik fonksiyonel indeks (SFI), açık alan (OF) nosiseptif testleri; AgM uygulamasının bitimiyle su labirenti ve rotarod davranış testleri uygulanmıştır. Siyatik sinirden gerçekleştirilen elektrofizyolojik ölçümlerden sonra denekler sakrifiye edilerek siyatik sinir ve omurilik dokuları alınmıştır. Dokulardaki bazı apoptotik ve mitofajik yolak proteinlerinin ekspresyon seviyeleriyle ve histopatolojik değişimler belirlenmiştir. Bulgular: MTX uygulamasının, siyatik sinir dokusunda akson çapını, miyelin kılıf kalınlığını, miyelinli sinir lif çapını azaltığı; dolayısıyla nosiseptif ağrı algısında, sinir ileti hızında ve SFI skorunda düşüşe neden olduğu gözlemlenmiştir. MTX uygulanan gruplarda AgM'in akson çapında, miyelinli kılıf kalınlığında, nosiseptif ağrı algısında, sinir ileti hızında ve SFI skorunda artış sağladığı gözlemlenmiştir. MTX uygulamasıyla azalan lokomotor aktivite, öğrenme ve hafıza becerilerinin AgM uygulamasıyla arttığı gözlemlenmiştir. MTX uygulamasının apoptotik yolakta anlamlı olmayan bir aktivite artışına ve mitofaji ile ilgili yolakta anlamlı bir değişime neden olmadığı görülürken; MTX-AgM uygulamasının apoptozu baskıladığı gözlemlenmiştir. Omurilik dokusu torakal bölgede MTX nedenli oluşan dejeneratif değişikliklerekarşı AgM'nin terapötik etki gösterdiği gözlemlenmiştir. Sonuç: AgM'in, MTX'la indüklenen nörodejenerasyonda umut vadeden bir terapötik etkinliği olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Metotreksat, Agmatin, Siyatik sinir, Omurilik, Periferal Nöropati, Nörodejenerasyon.

AgmatineHayvan deneyleriMetotreksat+6
Hatice Fulya Yılmaz
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

900 Mhz radyasyona maruz bırakılan bitkilerde çimlenme, köklenme, gövde ve yaprak gelişimi

Bitkiler büyümek için su, toprak ve güneş ışığına ihtiyaç duyar. Güneş ışığı elektromanyetik spektrumun görünür bölgesini kapsamaktadır. Görünür bölgenin yanı sıra, iyonize olmayan elektromanyetik spektrum da bitki büyümesinde etkilidir. Bu nedenle, ticaret veya kamu hizmetlerinde kullanılan belirli bantlar araştırılmaya değerdir. Bu çalışma, özellikle 900 MHz mobil telefon frekansına odaklanarak, bu frekansa maruz bırakılan bitkilerin gelişimi sırasında fiziksel ve morfolojik özelliklerini nasıl etkilendiğini belirlemeyi amaçlamaktadır. Dokuz farklı bitki türü (börülce, kabak, salatalık, nohut, mısır, karpuz, biber, domates ve susam) 900 MHz frekansına bir dalga kaynağı (~200 mV/m) aracılığıyla maruz bırakılmıştır. Kaptaki tohumlar, antenden 30 cm uzaklıkta eşit mesafede daire şeklinde yerleştirilmiştir ve tam ortada elektromanyetik dalga kaynağının anteni bulunmaktadır. Kontrol ve tahrik (radyasyon) gruplarını ayırmak için radyasyon koruyucu kumaş kullanılmıştır. Deney iki kez tekrarlanmıştır. Parametrelerdeki farklılıkları en aza indirmek için ortam kontrol altında tutulmuştur. Tohumların çimlenmesi, köklenme ve sürgün ile yaprak gelişimi, ekimden itibaren 24 günlük büyüme sürecinde nicel ve nitel olarak takip edilmiştir. Bu deneyler iki kez tekrarlanmıştır. İkinci deneyde sıcaklığın azalmasına bağlı olarak bitkilerin zarar görmemesi için sera kurulumu yapılmıştır. İlk deneyde, çimlenme işlemi 3'üncü günden itibaren başlamıştır. Ortalama çimlenme oranı %56, kök uzunluğu ise yaklaşık 11 cm idi. Tekrar edildiğinde, sıcaklığın düşmesi çimlenme oranını artırdı (%74) ancak çimlenme bir hafta sonra başlamıştır. Saplar daha kalın, yapraklar daha büyük ve canlıydı. Kök uzunluğu ise yaklaşık 12 cm olmuştur. Saksı boyutunun büyütülmesi kök saçaklanmasını artırmıştır. Her deneydeki bitkiler kendi içerisinde değerlendirilmiştir. Bütün bitki türlerinde 900 MHz elektromanyetik radyasyona maruz bırakılmasının, genel olarak çimlenme, sürgün ve yaprak büyümesi ile kök uzunluğu üzerinde herhangi bir etkiye sahip olmadığı tespit edilmiştir. Elde edilen bilgi, bu frekansta çalışan cep telefonu operatörleri için büyük değer taşıyabilir. Bununla birlikte, bitkilerle benzer deneyleri faklı frekans bantlarında yapmak ve elde edilen sonuçların bitki verimliliğinin sağlanması ve istenilen zamanda hasat yapılması için kullanılması uygun olacaktır.

Bitki gelişimiBitki korumaBitki morfolojisi+7
Büşra Öztürk
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sisplatin ile indüklenmiş in vitro periferik nöropati modelinde kuersetin ve düşük seviyeli lazer tedavisinin etkilerinin incelenmesi

Kemoterapi ile indüklenmiş periferik nöropati (KİPN), kemoterapötik ilaçların yan etkisiyle oluşmaktadır. Sisplatin sonucu oluşan nöron kayıplarını minimalize etmek için farmakolojik ajanlar ve fotobiyostimülatörler kemoterapi ile indüklenen periferik nöropati tedavisinde kullanılmaktadır. Ancak bu metotların etki mekanizması ve kullanım etkinlikleri net değildir, araştırılmaktadır. Bu tez çalışmasında, kuersetin ve düşük seviyeli lazer tedavisinin sisplatin ile indüklenmiş in vitro periferik nöropati modeli üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma için PC12 hücre hattı kullanılmıştır. Sisplatin ile periferik nöropati modeli oluşturulan hem farklılaştırılmış hem de farklılaştırılmamış PC12 hücrelerine, kuersetin ve düşük seviyeli lazer tedavi uygulanmıştır. Uygulama yapılan hücrelere hücre canlılığı, apoptoz, mitokondriyal membran potansiyeli, LDH, RT-PCR analizleri yapılmıştır. Analiz sonuçlarına göre sisplatinin hem farklılaştırılmamış hem de farklılaştırılmış PC12 hücrelerinde apoptoz, mitokondriyal membran potansiyelinde, LDH oranlarında artışa, hücre canlılığında, GAP-43 ve Synapsin I gen ekspresyonlarında azalmaya sebep olduğu bulunmuştur. Sisplatin ile indüklenen periferik nöropati modeli oluşturulan hem farklılaştırılmış hem de farklılaştırılmamış PC12 hücrelerine ayrı ayrı uygulanan kuersetin ve DSLT gruplarda ise apoptoz, mitokondriyal membran potansiyelinde, LDH oranlarında azalma, hücre canlılığında, GAP-43 ve Synapsin I gen ekspresyonlarında artışa neden olduğu belirlenmiştir. Ancak kombine tedavi (kuersetin ve DSLT) uygulanan gruplarda ise sisplatin uygulanan gruplar arasında istatiksel olarak bir fark görülmemiştir. Sisplatin ile indüklenen periferik nöropatide kuersetin ve düşük seviyeli lazer tedavisinin uygun dozları belirlenmiştir. Ancak kombine tedavinin etkinliği görülmemiştir. Gelecek çalışmalarda kombine tedavinin mekanizması araştırılacaktır.

KuersetinLazerlerNöropatiler+3
Simge Ünay
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Ultrasonik kavitasyonun PC3 hücre hattı için klorin E6 aracılı sonodinamik terapi ile indüklenen apoptozda etkisinin gösterilmesi

Amaç: Sonodinamik Terapi (SDT), Fotodinamik Terapiden türetilmiş, etki mekanizmaları tam olarak aydınlatılmamış ve giderek önem kazanan bir kanser terapi yöntemidir. SDT etki mekanizmalarının açığa çıkarılması terapi sürecinin olumlu sonuçlanmasına katkı sağlayacaktır. Bu çalışmada SDT etki mekanizmalarından biri olarak kabul edilen akustik kavitasyonun SDT uygulaması kaynaklı hücre ölümü üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: In vitro SDT uygulaması için PC3 prostat kanser hücre hattı kullanılmıştır. Altı kuyucuklu plakalara kuyu başına 105 hücre ekilmiştir. Sonosensitif ajan Klorin e6 önceden belirlenen dozda (5 µM) hücrelere uygulanmıştır. Ardından hücreler değişen yoğunluk ve görev döngülerine sahip 1 MHz frekansta ultrasese maruz bırakılmıştır. Hücrelerin bulunduğu besiyerinde oluşan kavitasyon değerleri ölçülmüştür. Tedavi etkinliğinin anlaşılması için hücrelere hücre canlılığını gösteren ve hücrelerin metabolik aktivitelerini belirleyen 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolyum bromür tetrazolyum tahlili (MTT) yapılmış ve hücreler Hoechst/ Propidium İodide (HO/PI) ile boyanmıştır. Ölçümler kavitasyon seviyeleriyle ilişkilendirilmek üzere kaydedilmiştir. Bulgular: MTT bulgularına göre ultrases görev döngüsü arttıkça kavitasyon seviyesi anlamlı artış gösterdi ve hücre canlılığında anlamlı azalma meydana geldi. Ultrases güç yoğunluğunun artmasına bağlı olarak hücre canlılığı anlamlı azalma gösterdi ancak kavitasyon seviyelerinde kararlı anlamlı artış görülmedi. Sonuç: Kavitasyon seviyesi ile SDT etkinliği arasında bir ilişkinin mevcut olduğu doğrudur fakat hücre canlılığının azaldığı tüm durumlarda kavitasyon seviyesinin arttığı gözlemlenmemiştir. Hücre canlılığı üzerinde görülen bu negatif etkiyi keşfetmek için SDT'nin diğer etki mekanizmalarının araştırılması uygun olacaktır.

BiyofizikHücre dizisiKavitasyon+6
Ayşegül Türkkol
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda akut miyokart enfarktüsü modelinde miyokardiyal perfüzyonun termal görüntülenmesi

Amaç: Bu araştırmada kardiyovasküler cerrahide miyokart perfüzyonunun intraoperatif değerlendirmede termal kamera kullanılması için non-invaziv ölçüm yöntemi geliştirme amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmada 40 adet Wistar albino ratlarda akut MI modellerinin kalpteki perfüzyon değişiminin değerlendirilmesi yapıldı. Pozitif kontrol olarak isoproteranol ile indüklenerek MI modeli oluşturuldu. Kalbi besleyen sol ön inen arterin oklüde edilerek 15 ve 30 dakika süreyle iskemi ve reperfüzyon yapıldı. Her beş dakikada bir görüntüler kaydedildi. Enerji metabolizması tayini miyokart sıcaklık değişimleri ile ilişkilendirildi. Bulgular: Araştırmada 40mg/kg isoproteranol uygulanan pozitif kontrol grubunun enerji metabolizması, kalpteki sıcaklık değişimleri ve histopatolojik değerlendirilmesi 15 dakika iskemi-15 dakika reperfüzyon yapılan grup ile benzer bulundu. Kalpteki tüm sıcaklık değişimleri 0,010 C hassasiyetle tespit edildi ve gruplar arası fark anlamlıydı(p<0,01). Sonuç: Bu çalışmada kalbin iskemi ve reperfüzyon sürecindeki sıcaklık değişimleri kaydedilerek termal görüntülemenin miyokart perfüzyonunu hassasiyetle görüntüleyebildiği sonucuna ulaşıldı. Termal kameranın ameliyat sırasında etkin bir şekilde kullanılabilmesi için değerlendirilecek bölgenin termal kontrastının sağlanması gerekmektedir. Ancak vaka esnasında hızlı müdahale gerektiren acil durumlar düşünüldüğünde, çok kısa sürede bilgi verecek ve çok kısa sürede müdahale imkânı sağlayacak, özel ve kompakt bir şekilde sistemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu sistemlerin ergonomik olabilmesi için cerrahi branşa özel yazılımların geliştirilmesi ve vaka örneği sayısının arttırılarak bilgi kütüphanesi oluşturulması gerekmektedir.

EnfarktüsMiyokardMiyokardial iskemi+7
Merve Serin
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Investigation of the effect of neural therapy and electrical stimulation in the experimental colitis model induced by trinitrobenzene sulfonic acid in rats

Objective: Inflammatory Bowel Diseases (IBD) is a systemic chronic disease affecting the gastrointestinal system. Neural therapy (NT) is a regulation treatment applied through the injection of procaine or lidocaine. The aim of the study is to investigate the effects of NT and/or electrical stimulation (ES) in an experimental colitis model induced by Trinitrobenzene Sulfonic Acid (TNBS) in rats. Materials and Methods: Ninety one male Wistar Albino rats were divided into 13 groups (sham control, TNBS, TNBS+intrarectal (i.r.) procaine, TNBS+i.r. lidocaine, TNBS+ intraperitoneal (i.p.) procaine, TNBS+i.p. lidocaine, TNBS+subcutaneous (s.c.) procaine, TNBS+s.c. lidocaine, TNBS+ES, TNBS+ES+i.r. procaine, TNBS+ES+i.r. lidocaine, TNBS+ES+i.p. procaine, TNBS+ES+i.p. lidocaine). Colitis was induced using TNBS dissolved in 37% ethanol. Procaine or lidocaine was administered i.r., i.p., s.c. at a dose of 10mg/kg for 3 days. ES was applied to the ST36 acupuncture point for 10 minutes/day for 3 days. After treatment, colon segments and kidney tissue were removed from the subjects for biochemical and histopathological examination. Results: In the biochemical analyses, parameters involved in oxidative stress (MDA, MPO) and proinflammatory response (TNF-α, IL1beta, IL6) were found to increase in the TNBS group, while antioxidant values (SOD, CAT, GPx) and anti-inflammatory response (IL4 and IL10) showed a decrease. These values approached those of the control group with treatment. In the histopathological analyses, significant improvement was observed in colon tissue in the treatment groups, while partial improvement was observed in kidney tissue. Conclusion: The therapeutic efficacy of NT in IBD has been demonstrated in the experimental colitis model through anti-inflammatory mechanisms. The combination of neural therapy and ES showed a synergistic potential for improvement.

Electric stimulationAnimal experimentationColitis+6
Hüseyin Nazlıkul
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel diyabetik nöropatide Ficus carica çekirdeği yağı ve düşük yoğunluklu ultrasesinolası koruyucu etkileri

Amaç: Streptozotosin (STZ) ile indüklenen deneysel diyabetik nöropatide, Ficus carica çekirdeği yağı (FCÇY) ile düşük yoğunluklu ultrasesin (US) ve bunların kombine uygulamalarının, olası nöroprotektif etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Yetişkin erkek Wistar albino sıçanlar, kontrol (sağlıklı), diyabetik (tedavi edilmemiş diyabetik), diyabetik + FCÇY, diyabetik + US, diyabetik + FCÇY+US grubu olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. STZ'nin tek doz (50 mg/kg) intraperitonal (i.p) uygulaması sonucu diyabet indüklenmiştir. FCÇY grubundaki sıçanlara, 5 hafta süreyle oral gavaj yoluyla 4 ml/kg/gün dozunda FCÇY verilmiştir. US uygulanan gruba 5 cm 2 'lik cilt yüzeyine 1,5 W/cm 2 güç yoğunluğunda 1 MHz frekansta 3 dak/gün, 5 hafta süreyle uygulanmıştır. Kombine grupta önce aynı dozlarda FCÇY verilmiş, ardından US uygulanmıştır. Sıçanlarda tedavinin başında ve sonunda kan şekeri ölçülmüştür, tedavi sonunda insülin ve HbA1C düzeyleri ölçülmüştür. Nöropati başlangıcında ve tedavi sonunda hot plate testi uygulanarak nosiseptif değişiklikler belirlenmiştir. Tedavi sonunda; siyatik sinir elektrofizyolojik ölçümleri gerçekleştirilmiş, oksidatif stres ve nöroinflamasyon biyobelirteçlerinin seviyeleri belirlenmiştir. Bulgular: STZ ile oluşturulan diyabetin; kan glikoz değerleri ve HgA1C değerlerinde artışa, insülin seviyesinde azalmaya, nosiseptif tepki sürelerinde artıma, sinir ileti hızında düşmeye, oksidatif stres parametreleri ve nöroinflamasyon biyobelirteç değerlerinde artışa neden olduğu ve ayrı ayrı ve kombine uygulanan FCÇY ve US tedavileriyle değerlerin sağlıklı kontrol değerlerine yaklaştığı gözlenmiştir. Sonuç: Ficus carica çekirdeği yağı (FCÇY) ve düşük yoğunluklu ultrases (US) ve kombine (FCÇY+US) tedavi diyabetik nöropatiye karşı nöroprotektif etkilidir. Anahtar kelimeler: Diyabetik nöropati, Ficus carica çekirdeği yağı, Düşük yoğunluklu ultrases, Oksidatif stres, İnflamasyon.

Serap Oktay
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Periferik sinirlerde akrilamid kaynaklı nörotoksisitenin nörobiyofizik yöntemlerle araştırılması

Başlık: Periferik sinirlerde akrilamid kaynaklı nöroksisitenin nörobiyofizik yöntemlerle araştırılması. Amaç: Akrilamid (AKR) hem insanlarda hem de deney hayvanlarında kanıtlanmış nörotoksik etkiye sahiptir. AKR maruziyetinin hem merkezi hem de periferik sinir sistemini etkilemekte olup, Akrilamidin neden olduğu nöropatinin altında yatan mekanizmalar tam olarak bilinmemektedir. Yapılan çalışmada sıçan siyatik sinirinde sinir iletimi ile ilgili parametreler ve sinir uyarılabilirlik göstergelerinin ölçülerek, nörobiyofizik yöntemlerle incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Deneylerde Sprague- Dawley türü 20 adet erişkin erkek sıçan her bir grupta 10 hayvan olacak şekilde kontrol grubu (salin i.p., KON) ve deney grubu (akrilamid i.p., AKR) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Deney grubuna salinle çözünmüş 50 mg/kg/gün miktarda, 11 gün boyunca akrilamid intraperitoneal (i.p.) olarak enjekte edilirken, kontrol grubuna ise aynı miktarda salin intraperitoneal (i.p.) olarak enjekte edilmiştir. 12. gün kan serumu örnekleri alınmış, sinir uyarılabilirlik ve bileşik aksiyon potansiyeli kayıt deneyleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Elde edilen nörobiyofizik bulgular, akrilamidin sıçan siyatik sinir bileşik aksiyon potansiyeli genliğinde, alanında ve iletim hızlarında anlamlı azalmaya neden olduğunu göstermiştir. Biyokimyasal parametreler ise bu etkinin kaynağının oksidatif stres olduğunu göstermiştir. Histopatolojik incelemelerde ise sinir lif çapı, miyelin kılıf kalınlığı ve akson çapının azaldığı gösterilmiştir. Sonuç: Akrilamid nörotoksisitesi periferik sinirlerde oksidatif stres kaynaklı, fonksiyonel ve yapısal değişimlere neden olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Akrilamid, nörotoksisite, sinir iletim hızı, bileşik aksiyon potansiyeli, sıçan

AkrilamidHayvan deneyleriNefrotoksisite+4
Nuray Semiz
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Fare ve sıçanlar için koşu bandı tasarımı ve yapımı

Egzersiz gerek doğal ortamda ve gerekse çeşitliliği son yıllarda giderek artırılan araç ve gereçler kullanılarak yapılan, metabolizmayı hızlandıran fiziksel faaliyetleri kapsamaktadır. Tıbbi araştırmalarda ve testlerde kullanılan, deney hayvanları grubunda olan fare ve sıçanlar son yıllarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Yapılan deneysel çalışmaların birçoğunda fare ve sıçanlar üzerinde yapılan egzersiz çalışmaları en yaygın olarak kullanılan yöntemlerden birisidir. Bu tez çalışmasında fare ve sıçanların egzersiz amaçlı sabit veya değişken hızlarda koşmasını sağlayan, aynı anda birden fazla hayvanın kaçmadan istikrarlı bir şekilde koşabilmesine imkân sağlayan şeffaf kulvarlı ve farklı açılı koşma eğimi ayarlanabilir yeni nesil programlı bir koşu bandı tasarım ve üretimi hedeflenmiştir. Koşu bandının 3 boyutlu tasarımı bilgisayar ortamında çizilerek gerekli parçalar belirlenmiştir. Koşu bandı tasarımının da kullanılacak yazılım ve donanım ürünleri üretimi yapılarak birleştime ve montajı tamamlanmıştır. Yapılan kontrollerden sonra yazılım ve donanım ürünleri çizilen 3 boyutlu tasarıma göre üretilen metal gövde labaratuvar şartlarına uygun elektrostatik toz boya ile boyanmıştır. Boya sonrası montajı tamamlanan koşu bandının süreli hız testleri yapılarak hız, eğim ve mesafe kalibrasyonu yapıldı. Ayrıca cihazın güvenli ve stabil çalıştığını doğrulamak ve nitel olarak gözlemlemek amacıyla 8 adet deney hayvanı ile egzersiz testi yapılmıştır.

Serhat Yol
Fırat University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İn vivo ve in vitro diyabet modellerinde asprosinin dorsal kök gangliyonlarında miRNA-181a ekspresyonu ve hücre canlılığı üzerine etkisinin incelenmesi

Diyabet prevelansı son yıllarda giderek artan en büyük halk sağlığı sorunlarından biridir. Diyabetli hastalarda, yaygın ve uzun süre devam eden komplikasyonlardan biri de nöropatik ağrıdır. Nöropatik ağrının etiyolojisi tam olarak bilinememekle birlikte, adipoz doku ve adipokinler ile nöropatik ağrı arasında ilişki olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Nosiseptif iletimde görev alan dorsal kök gangliyonu (DKG), nöropatik ağrı gelişiminde ve yönetiminde önemli rol oynamaktadır. Nöropatik ağrının altında yatan moleküler mekanizmaları aydınlatmak için, gen ekspresyon paternlerinin nöropatiyi nasıl değiştirdiğini, bu değişikliklerin kronik ağrının gelişimine ve devam etmesine nasıl yol açtığını belirlemek oldukça önemlidir. Diyabet ve diyabetik komplikasyonlara aracılık etmede mikroRNA (miRNA) 'ların biyolojik işlevinin önemli olduğu rapor edilmiştir. miRNA-181a insan genomunda tanımlanan dört üyeli bir miRNA ailesinin (miRNA-181a-d) parçasıdır. miRNA-181a'nın diyabette apoptoz, otofaji ve mitokondriyal biyogenez gibi homeostatik mekanizmalarda rol aldığı bilinmektedir. Bununla birlikte miRNA-181a'nın diyabetik farelerin DKG'sinde değişip değişmediği bilinmemektedir. Yeni keşfedilmiş bir adipokin olan asprosinin (ASP), diyabette ve obezitede miktarı değişmektedir. Ancak asprosinin diyabette miRNA-181a ekspresyonunu DKG'de nasıl etkilediği ile ilgili bir çalışma henüz mevcut değildir. Bu tez çalışmasının üç temel amacı bulunmaktadır. Birincisi, diyabet indüklenmiş farelerin DKG'lerinde miRNA-181a ekspresyonunun değişip değişmediğini incelemek, ikincisi asprosin uygulamasının fare DKG'lerinde miRNA-181a ekspresyonunu etkileyip etkilemediğini belirlemek, üçüncüsü asprosinin DKG hücre canlılığı ve DKG hücre apoptozu üzerine etkinliğini belirlemektir. Bu çalışmada yetişkin, 25-30 gr ağırlığındaki Balb/C ırkı erkek fareler kullanılmıştır. Farelerde diyabet intraperitoneal streptozotosin (STZ) (150mg/kg) enjeksiyonu ile gerçekleştirilmiştir. Deney grupları kontrol, asprosin (10 g/kg), STZ, STZ+asprosin (10 g/kg) olmak üzere dörde ayrılmıştır (n=7 her bir grupta). Çalışma sonunda dekapite edilen hayvanların lomber-4, 5 (L4,L5) te bulunan DKG'leri alınarak qRT-PCR yöntemiyle miRNA-181a seviyeleri analiz edilmiştir. Ayrıca asprosinin DKG hücre apoptozu üzerideki etkinliği TUNEL testiyle, DKG hücre canlılığı üzerindeki etkinliği MTT testiyle belirlenmiştir. Sonuç olarak, ilk kez bu tez çalışmasıyla STZ ile diyabet indüklenmiş farelerin DKG'sinde miRNA-181a ekspresyon düzeylerinin azaldığı görülmüştür. Ayrıca ilk kez asprosin uygulamasının, diyabetli farelerin DKG'sinde düzeyleri azalmış olan miRNA-181a ekspresyonunu arttırdığı bulunmuştur. Asprosinin DKG hücre canlılığını arttırdığı ve DKG hücre apoptozunu azalttığı görülmüştür. Bu çalışmanın bulguları, asprosinin, diyabetik farelerin dorsal kök gangliyonlarında miRNA-181a ekspresyonunu, hücre canlılığı ve apoptozu modüle ettiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: miRNA-181a, Diyabet, Asprosin, Dorsal Kök Gangliyonu, Nöropatik ağrı

AdipokinlerAdipoz dokuAsprosin+6
Muhammed Adam
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Erkek sıçanlarda yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketiminin puberteye geçiş ve cinsel davranış üzerindeki etkilerinin araştırılması

Yüksek fruktozlu mısır şurubu (YFMŞ) tatlandırıcı olarak sıvı ve katı gıdalarda kullanımı gıda sanayisinde son yıllarda önemli ölçüde artmıştır. Bu artışla beraber metabolik hastalıkların yüksek insidansından sorumlu olabileceğine dair birçok çalışma yapılmıştır. Doğum sonrası gelişim sırasındaki yaşam tarzı, metabolik programlamanın puberte, cinsel davranış ve üreme sistemi üzerindeki etkileri önemli bir çalışma alanı oluşturmaktadır. Bu tez çalışmasınin amacı, YFMŞ tüketiminin pubertal olgunlaşma, cinsel davranış ve üreme sistemi üzerindeki etkinliğinin araştırılmasıdır. Tez çalışmasındade deneysel çalışmalar 3 aşamadan oluşmaktadır; İlk aşamada YFMŞ'nin puberteye geçiş üzerindeki etkilerinin anlaşılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır (YFMŞ-1). Çalışmanın bu aşamasında kullanılacak olan erkek hayvanlar 21 günlük (hayvanların sütten kesildiği dönem) iken seçilmiş kontrol ve YFMŞ-55 (%15 seyreltik, ortalama 30 gün uygulandı) gruplarına (n=10) ayrılarak hayvanların puberteye geçiş parametreleri ölçülmüştür. Ayrıca serum ve beyin doku örneklerinde; Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay ( ELİSA) ile üreme hormon (Testosteron, Östrojen, Luteinleştirici hormon (LH), Follicle Stimulating Hormone (FSH) ) seviyeleri ve polymerase chain reaction (PCR) ile de gen analizleri (Kiss1, KiSS1R, RFRP3) yapıldı. Deneysel çalışmaların ikinci aşamasında ise; cinsel davranış gösteren erişkin erkek sıçanlarda YFMŞ tüketiminin üreme sistemine etkisine yönelik çalışmalar yapılmıştır (YFMŞ-2). Bu aşamada 20 adet erkek sıçan; kontrol ve YFMŞ-55 (%15 seyreltik, 56 gün uygulanan) grupları olmak üzere 2 gruba (n=10) ayrılmıştır. Deneysel çalışmanın üçüncü aşamasında hayvanlar 21. günlük (hayvanların sütten kesildiği dönem) hayvanlar cinsel olgunluğa erişene kadar YFMŞ ile beslenmiştir (YFMŞ-3). Bu aşamada 20 adet erkek sıçan; kontrol ve YFMŞ-55 (%15 seyreltik, ortalama 86 gün) grupları olmak üzere 2 gruba (n=10) ayrılmıştır. Bu deneysel çalışmanın hem ikinci hem de üçüncü aşamasının sonunda tüm hayvanlara cinsel davranış testi (CDT) ve cinsel motivasyon testi (CMT) yapılmıştır. Ardından hayvanlar dekapite edilerek serum ve beyin doku örneklerinde; PCR gen analizleri, ELİSA ile üreme hormon seviyeleri belirlendi. YFMŞ-1 protokolünde YFMŞ tüketiminin puberteye geçişi kontrol hayvanlarıyla karşılaştırıldığında puberteye girişi geciktirdiği görülmüştür. Aynı zamanda YFMŞ uygulamasının serum östrojen, LH ve FSH seviyelerini kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde arttırdığı belirlenmiştir. Arkuat nükleus (ARC) bölgesinde Kiss, KiSS1R gen ekspresyonu kontrol grubuna kıyasla anlamlı ölçüde artmıştır. YFMŞ-2 protokolünde YFMŞ uygulaması sonrası CMT ile dişinin bitişiğindeki uç odanın tamamında (end zone) ve dişi yaklaşma bölgelerinde (approach zone) bölgelerinde kontrola kıyasla daha az zaman harcadığı görülmüştür. CDT de ise YFMŞ tüketimi mount latensi (ML) ve ejekülasyon lantensini (EL) anlamlı olarak arttırdığı, çifleşme oranı (ÇO) ve cinsel aktivite indeksi (CAİ) ise anlamlı şekilde azalttığı tespit edilmiştir. Serum östrojen, LH ve FSH seviyelerinin anlamlı bir şekilde arttığı bulunmuştur. ARC bölgesinde Kiss, KiSS1R gen ekspresyonu kontrol grubuna kıyasla anlamlı ölçüde artmıştır. YFMŞ 3 protokolünde YFMŞ uygulamasının, ilk cinsel davranış gösterme gününü uzattığı ve ilk cinsel davranış gösterdiği ağırlığı anlamlı bir şekilde arttırdığı görülmüştür. CMT ile dişi test hayvanın Approach zone ve End Zone bölgesinde harcadığı süreyi anlamlı şekilde azalttığı tespit edilmiştir. CDT de ise YFMŞ tüketimi EL anlamlı olarak arttırdığı, ejekülasyon frekansı (EF), ÇO ve CAİ ise anlamlı şekilde azalttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak YFMŞ'nin hipogonadizme ve serum hormon seviyelerinde değiştirerek puberteye geçişi ve cinsel olgunlaşmayı geciktirdiği, cinsel motivasyon ve davranışı olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Bulgularımız, hayvan modellerinde YFMŞ tüketimi ile erkek üreme sistemi bozuklukları arasındaki bağlantıların daha fazla araştırılmasını gerektirmektedir.

Cinsel davranışCinsellikErgenlik+7
Gökhan Zorlu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Asprosin hormonunun nöroendokrin etkilerinin hipotalamik hücre hatlarında in vitro yöntemlerle araştırılması

Vücut yağ ve kas ağırlığı belirli bir eşik değere ulaştığı zaman, çeşitli metabolik sinyaller puberte başlangıcını ve dolayısıyla üreme fonksiyonunu düzenleyen hipotalamik nöronal ağa bu bilgiyi iletir. Fakat bu metabolik tetikleyicilerin doğası hala net değildir. Literatürde vücut ağırlığı/metabolik durumla ilgili bilgilerin nöroendokrin üreme aksı ile ilişkilendirilmesinde; leptin, insülin ve ghrelin gibi çeşitli eksitatör ve inhibitör metabolik sinyallerin rolü belirlenmiştir. Fakat bu faktörler tek başlarına puberte ve üremenin metabolik düzenleyicileri değildirler. Buna bağlı olarak vücut yağ/kas kütlesi ile ilişkili olabilecek diğer potansiyel sinyallerin araştırılmasının gerekliliği söz konusudur. Beyaz yağ doku hücrelerinden salınan bir hormon olan asprosin, karaciğerden dolaşıma hızlı bir şekilde glikoz salınımına sebep olmaktadır. Yağ dokudan salgılanan asprosinin bir yandan karaciğerden kana glikoz salınmasını kontrol ettiğinin anlaşılması ve diğer yandan sperm motilitesini artırıcı etkisi bu hormonun erkeklerde enerji metabolizması ve üreme faaliyetlerinin başlaması arasında anahtar bir rol oynayabileceği düşüncesini doğurmaktadır. Ancak asprosinin nöroendokrin üreme aksı üzerindeki etki mekanizması hala tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışma kapsamında yapılacak olan in vitro çalışmalar ile asprosinin puberteye geçiş üzerindeki hipotalamik hücre hatlarına olası etkilerini inceleme amacıyla gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH), gonadotropin inhibitör hormon (GnIH) ve kisspeptin nöronları üzerinde etkileri belirlenmeye çalışıldı. Çalışmada immortal hipotalamik hücre hatları GnRH (mHypoA GFP), GnIH (mHypoA50) ve kisspeptin (mHypoA GFP3) kullanıldı. Asprosinin farklı dozlarda (1 nM,10 nM ve 100 nM ) ve farklı zamanlarda (0., 30., 60., 90., 120. dakika) bu hücre hatlarındaki GnRH, GnIH ve Kisspeptin sekresyonu üzerindeki etkisi ELISA yöntemiyle belirlendi. Veriler Students't testi ve tek yönlü varyans analizi ve varyans analizinin ardından post-hoc Tukey's testi kullanılarak gerçekleştirildi. Asprosinin 1nM ve 10 nM dozlarında uygulandığı GnRH hücre hattında; GnRH tüm zamanlarda anlamlı şekilde azalırken, 100 nM' da ise anlamlı şekilde artmıştır. GnIH hücre hattında, 1nM ve 10 nM asprosin dozlarında GnIH düzeyinde 30., 60., dakikalarda anlamlı bir artış, 100 nM dozda; yalnızca 120. dakikada anlamlı bir azalma görülmüştür. Kisspeptin hücre hattında 1 nM ve 10 nM asprosin uygulaması; kisspeptin düzeyinde tüm zamanlarda anlamlı bir azalışa yol açarken, 100 nM dozda ise anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Bu bulgular, asprosinin hipotalamik hücre hatları üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. Bu durum puberteye geçiş ve üreme sisteminin merkezi olarak düzenlenmesinde önemli bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

AsprosinEnzime bağlı immünosorbent testiGnRH+6
Aysun Üçer
Fırat University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetik nöropatinin in vitro modelinde fibroblast büyüme faktörü 21'in hücre canlılığı üzerine etkisinin araştırılması

Diyabet, prevelansı son yıllarda giderek artan en büyük sağlık sorunlarından biridir. Diyabetli hastalarda, yaygın ve uzun süre devam eden en önemli komplikasyonlardan biri de nöropatik ağrıdır. Nöropatik ağrının etiyolojisi tam olarak bilinememekle birlikte, merkezi veya periferik sinir sisteminin patolojisinin neden olduğu ağrıyı ifade eder. Fibroblast Büyüme Faktörü-21 (FGF21) karaciğer, yağ dokusu ve pankreasta eksprese edilen ve açlıktan ölme stresi veya bazı patolojik durumlar tarafından indüklenen endojenik bir hormondur. FGF21'in hipoglisemik, anti-inflamatuar ve anti-oksidatif aktiviteler gibi birçok fizyolojik fonksiyona sahip olduğu bilinmektedir. Ancak FGF21'in, diyabette meydana gelen nöropatik ağrı mekanizmasında potansiyel bir rolü olup olmadığı bilinmemektedir. Periferden santrale ağrı iletiminden sorumlu olan dorsal kök gangliyonları (DKG) nöronlarının uzun süreli yüksek glikoza (YG) maruz bırakılması diyabetik nöropatinin in vitro modeli olarak kabul edilmektedir. Bu tez çalışmasının amacı, diyabetik nöropatinin in vitro modelinde FGF21'in hücre canlılığı üzerindeki etkileri belirlemektir. Bu çalışmada 1-2 günlük Spraque Dawley ırkı sıçan (n=10, cinsiyet ayrımı olmaksızın) kullanılmıştır. Bu sıçanların DKG çıkarılmasını takiben enzimsel ve mekanik tritürasyona tabi tutulup izole hücreler elde edilmiştir. FGF-21'in (12.5 ng/mL, 25 ng/mL, 50 ng/mL ve 100 ng/mL) farklı konsantrasyonları YG (45mM) ile birlikte DKG nöronlarına 24 saat uygulanarak hücre canlılığı üzerine etkisi tespit edilmiştir. FGF-21'in hücre canlılığı üzerine olası etkisinin hangi hücresel yolak üzerinden olduğunun belirlenmesi çalışmanın devamında planlanmış ve hücre canlılığı tespitinde 3-[4,5-dimetiltiyazol-2-il]-2,5-difenil-tetrazolyum bromür (MTT) analizi kullanılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışmada diyabetik nöropati modelinde ilk kez FGF21'in hücre sağ kalımı üzerinde nöroprotektif bir etkisi olduğu gösterilmiştir. Böylece diyabetik nöropati için terapötik bir ajan olarak yeni yaklaşımların ortaya çıkarılması açısından basamak teşkil edecek yeni veriler elde edilmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca FGF21'in hücre canlılığını etkilediği mekanizmaların aydınlatılması ve deneylerin in vivo olarak desteklenmesi diyabetik nöropati için hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır.

Bazal gangliaDiabetes mellitusDiabetik nöropatiler+4
Seval Ülkü Orhan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

COVID-19 geçiren ve iyileşen hastalarda sarkopeni sıklığı ve sarkopeninin COVID-19 klinik seyri üzerine etkisi

Bu çalışmada Covid-19 geçirenlerde sarkopeni sıklığı ve sarkopeninin Covid-19 un klinik seyrine etkisi araştırıldı. Çalışmaya PCR testi pozitif olup Covid-19 tanısı aldıktan sonra en az 45 gün geçmiş 50 yaş ve üzeri 92 kişi, Covid-19 geçirmemiş 92 sağlıklı gönüllü olmak üzere 184 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubun yaş ortalaması 62,8, kontrol grubun yaş ortalaması 61,7 di. Cinsiyet dağılımı olarak hasta grubun; 43ü kadın, 49u erkek, kontrol grubunun 46 sı kadın, 46 sı erkekti. Çalışmaya katılan tüm bireylere sarkopeni için sarc-f anketi, el kavrama gücü ölçümü, kas kütle ölçümü, yürüme hızı, yorgunluk için VAS, dispne için BORG skalası, yaşam kalitesi için Sf-36 anketi, komorbidite için Charlson komorbidite indeksi, sigara alışkanlığı, vücut kompozisyon ölçümleri yapıldı ve kaydedildi. Hasta gruba Covid-19 sırasında klinik seyri, ateş ve öksürük varlığı, hastanede yatış süresi, kas ağrısı sorgulandı. Hasta grubunda sarkopeni görülen kişi 38 (41,3)'iken, sağlıklı kontrol grubunda sarkopeni görülen 3 (%3,26) kişiydi. Hasta grupta sarkopeni görülme sıklığı sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). 50-65 yaş grubunda hasta grubun %32,65'nde, kontrol grubunun %1,39'nda sarkopeni görülmüştür. 65 yaş üzerinde ise hasta grubunun %51,16'sında,kontrol grubunun %10'nda sarkopeni görülmüştür. VAS, BORG ve Charlson komorbidite ortalaması hasta grupta kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek, kas kuvveti, yürüme hızı, sf-36 ortalaması istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü. (p<0,05).Hasta grupta kas ağrısı semptomu, ayaktan ve yatarak tedavi şekli, hastanede yatış günü, sigara kullanımı ve sarkopeni ilişkisinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Bu çalışmanın sonuçları, Covid-19 enfeksiyonunu takiben sarkopeni sıklığının arttığını gösterdi. Komorbidite indeksi, sigara, yüksek BMI ve düşük yaşam kalitesi Covid-19 klinik seyrini olumsuz etkilediği düşünüldü. Covid-19 enfeksiyonu ile sarkopeni arasındaki nedensellik ilişkisini değerlendirmek için daha fazla popülasyon tabanlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimler: BMI, Covid-19,Kas ağrısı, Sarkopeni, Sigara

COVID 19Kas ağrısıKas distrofileri+4
Nursima İnce
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerde serum magnezyum düzeyleri ve kardiyak komorbid hastalıkların üzerindeki etkisi

Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı (KOAH) kronik inflamasyon sonucu solunum yolunda hava akışını bozan ve sistemik yan etkilere sebep olan ilerleyici akciğer hastalığıdır. KOAH varlığında hiperekspande amfizematöz akciğerlerin varlığı ve hipoksik pulmoner vazokonstriksiyonun kalbin sağ tarafına uzun süreli etkileri pulmoner hipertansiyona ve daha sonra sağ atriyal, sağ ventrikül hipertrofisine yol açarak EKG değişimlerine ve kardiyak komorbiditelere neden olur. Magnezyum (Mg) elektrolitlerin iletilmesinde rol oynayan, hücre membran potansiyelini değiştirebilen bir iyondur ve ayrıca bronkodilatatör etkisi ile akciğer fonksiyonlarında iyileşme gösteren Mg, günümüzde KOAH için tanı, tetkik ve tedavi yönergelerinde bulunmamaktadır. Bu çalışmada evre 3 (%30 ≤FEV1<%50) ve evre 4 (FEV1<%30 veya FEV1<%50 ve kronik solunum yetmezliği) KOAH ile sağlıklı gönüllülerden hemogram, biyokimya, kardiyak enzimler ve EKG alınmıştır. KOAH olanlarda fosfor, laktat dehidrogenaz, total kolesterol, kırmızı hücre dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi, vitamin B12, antistroptolizin O, tiroid uyarıcı hormon, sedimentasyon, kütle CK-MB, troponin ile kalp atım hızı, V1'de P amplitüdü, QTc Mesafesi, V1'de R amplitüdü, V6'de S amplitüdü, V1'de R/S oranı, P dalga aksı sağlıklı gönüllülere göre anlamlı yüksek ve kreatinin, glomerular filtrasyon hızı, Mg, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, total protein, albümin, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu, demir, total demir bağlama kapasitesi, serbest T3, QRS amplitüdü, V1'de S amplitüdü, V6'de R amplitüdü, V6'de R/S oranı anlamlı düşüktü. KOAH olanlarda hipertansiyon ve hiperlipideminin KVH için risk faktörü olduğu görüldü. Mg seviyesinin KOAH olanlarda <2 mg/dl olduğu, ayrıca troponin ve kütle CK-MB değerleri ile korelasyonu olmadığı; bu nedenle Mg seviyelerindeki değişimlerin KVH oluşma riskini arttırmadığı söylenebilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifKalp hastalıkları+2
Mustafa Sencer Özkeçeci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Proteinlerin katlanmış yapısında olmayan etkileşmelerin protein dinamiğine ve katlanma yolaklarına etkileri: Protein spesifik model yaklaşımları

.

Moleküler biyolojiMoleküler yapıProteinler+1
Omed Hamah Ameen Hama
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

İyonize radyasyon uygulanan sıçanların beyin dokusunda nitrozatif stres üzerine Nigella Sativa'nın etkisinin araştırılması

Çalışmamızda amacımız, antioksidan etkisi birçok çalışma ile gösterilmiş olan Nigella sativa (NS)?nın beyin dokusunda iyonize radyasyona (İR) bağlı oluşabilecek oksidatif hasara karşı engelleyici etkisinin olup olmadığını değerlendirmekti. Çalışmada sıçanlar; Standart Kontrol Grubu (Grup A, n=8), timokinon (TQ) için Kontrol Grubu (Grup B, n=8), Çörek Otu Yağı (ÇOY) için Kontrol Grubu (Grup C, n=8), İyonize Radyasyon Grubu (Grup D, n=10), Timokinon + İyonize Radyasyon Grubu (Grup E, n=10) ve Çörek Otu Yağı + İyonize Radyasyon Grubu (Grup F, n=10) olmak üzere toplam 6 gruptan (n=54) oluşturuldu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine tüm kafaya ilk gün 5 Gy tek doz iyonize radyasyon uygulandı. ÇOY, ilk dozu ışınlamadan 1 saat önce olmak üzere 10 gün boyunca sıçanlara gavaj yoluyla verildi. TQ?un ise ilk dozu ışınlamadan 30 dk. önce olmak üzere 10 gün boyunca intraperitoneal olarak verildi. Çalışma sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek beyin dokusu örnekleri alındı. Alınan doku örneklerinden nitrik oksik sentaz (NOS) enzim aktivitesi, nitrik oksit (NO) ve peroksinitrit (OONO?) seviyeleri gibi oksidan/antioksidan parametreler çalışıldı. NOS enzim aktivitesi açısından yapılan karşılaştırmalarda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ve İR grubunda diğerlerinden yüksek bulundu (p<0.001). NO seviyesi açısından yapılan karşılaştırmalarda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ve İR grubunda diğer gruplardan yüksekti (p<0.001). Peroksinitrit seviyesi açısından yapılan karşılaştırmalarda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ve İR grubunda diğerlerinden yüksekti (p<0.001). İyonize radyasyona maruz bırakılan sıçanlarda ÇOY ve TQ verildiğinde ise bu oranlar anlamlı düzeyde düşük tespit edildi. Sonuç olarak çalışmamızda iyonize radyasyona maruz bırakılan sıçanlarda NO, NOS ve OONO? düzeyleri gibi nitrozatif stres parametrelerinin daha yüksek bulunması, ÇOY ve TQ verildiğinde ise bu oranların anlamlı düzeyde düşük tespit edilmesi beyin dokusunda, oksidasyon durumunda ÇOY ve TQ maddelerinin antioksidan etki gösterdiğini desteklemektedir.

AntioksidanlarBeyinNigella sativa L.+3
Adem Ahlatcı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Radyodiagnostik radyoloji fiziğinde kalite yönetim metotları

Hastaneler, klinikler ve diğer sağlık kurumlarında gerek teşhis gerek tedavi amaçlı kullanılan tıbbi cihazların son teknoloji ürünü olup, bu cihazların seçimi, doğru kullanımı, yönetimi ve en önemlisi bakımı ve kalibrasyonu artık göz ardı edilmemesi gereken önemli bir konu haline gelmiştir. Kalibrasyon, belirlenmiş koşullar altında, doğruluğu bilinen bir ölçüm standardını veya sistemini kullanarak diğer bir cihazın doğruluğunun ölçülmesi, sapmalarının belirlenmesi ve doküman haline getirilmesi için kullanılan ölçümler dizisidir. Kalibrasyon bilinci oluşmuş kurumlar, kalibrasyonun önemini iyi bildiklerinden, hatalı ölçüm yapan bir cihazın teşhis sürecini olumsuz yönde etkilemesi sebebi ile sağlık gibi geri dönüşü zor olan bir sektörde nelere mal olacağını bildikleri için kalibrasyon yaptırma noktasında hassas davranmaktadır. Kritik noktalarda karar verebilmek ve limit aşımlarını belirlemek için kullandığımız ölçüm cihazlarının doğruluğundan emin olmak adına kalibrasyona ihtiyaç duyulmaktadır. Biz bu çalışmamızda toplam beş röntgen cihazıyla kalibrasyon işlemi yaptık. Cihazlarda kV, HVL değerlerini ölçmeye çalıştık. Yaptığımız ölçmeler sonucunda tüm cihazların normal standartlar çerçevesinde ölçüm yaptığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Radyodiagnostik Radyoloji Fiziği, Kalite, Kalibrasyon

KalibrasyonKaliteKalite yönetimi+4
Azzem Özçelik
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel diyabette pulslu elektromanyetik alanın antioksidan etkileri

ÖZET DENEYSEL DİYABETTE PULSLU ELEKTROMANYETİK ALANIN ANTİOKSİDAN ETKİLERİ Hafiza GÖZEN Yükseklisans Tezi Biyofizik Anabilimdalı Tez danışmanı : Doç. Dr. Can Demirel Haziran 2014 Deneysel diyabet modelinde pulslu elektromanyetik alanın (PEMA) koruyucu etkileri oksidatif/ nitrozatif stres parametreleriyle incelenmiştir. Bu amaçla, deney protokolüne uygun olarak, sıçanlar rastgele kontrol (K; n=8), sham (SPEMA; n=8), diyabet (D; n=8), diyabet+PEMA (D+PEMA; n=8) olmak üzere toplam 4 gruba bölünmüştür. PEMA uygulaması diyabet tanısı konduktan sonra başlayıp günlük 60 dakika olmak üzere 4 hafta D+PEMA grubuna uygulanmıştır. Elde edilen kandan ve karaciğer dokusundan antioksidan parametrelerden Total Thiol-SH , Glutatyon (GSH), Süperoksit Dismutaz (SOD), Katalaz (CAT), Total antioksidan düzeyi (TAS), oksidan parametrelerden Nitrik Oksit (NO), Malondialdehid (MDA), Miyeloperoksizdaz (MPO), Total Oksidan Düzeyi (TOS) ölçümleri yapılmıştır. TOS/TAS oranından Oxidative Stress İndex (OSİ)'i elde edilmiştir. K grubuna göre SPEMA ve D gruplarında MPO, MDA, NO ve TOS seviyelerindeki artma ile SOD ve TAS seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0.05). D+PEMA grubunda MPO, MDA, SOD, NO ve TAS seviyelerinin K grubu seviyesine yaklaştığı saptandı. D+PEMA grubunda TOS düzeyindeki artma diğer gruplarla anlamlı farklılık yaratmamıştır. GSH seviyesinin kontrol grubuna göre SPEMA, D ve D+PEMA grubunda düştüğü görüldü (P<0.05). Thiol-SH ve CAT seviyeleri incelendiğinde gruplararasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. SPEMA ve D grupları OSİ oranına göre karşılaştırıldığında, bu gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Birbirine benzer oranlar K ve D+PEMA grupları karşılaştırıldığında da elde edilmiştir. PEMA'nın TAS, TOS, OSİ, MDA, NO, MPO, SOD ve GSH parametrelerinde etkin olduğunu ve diyabete bağlı hasarda düzenleyici rolünü oksidatif stresi azaltıp antioksidanların artışını destekleyerek ortaya çıkardığını düşünmekteyiz. Çalışmamızın PEMA'nın, diyabet ve komplikasyonlarına yönelik non-invaziv bir tedavi seçeneği olarak daha kapsamlı araştırmalara katkıda bulunacağını umuyoruz. Anahtar kelimeler: antioksidanlar, diyabet, oksidatif stress, serbest radikaller, PEMA.

AntioksidanlarDiabetes mellitus-deneyselElektromanyetik alanlar+2
Hafiza Gözen
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Yüklü etkileşmelerin ve sterik faktörlerin protein dinamiğine etkileri

Bu tez çalışmasında, basitleştirilmiş zincir temsili içeren protein modelleri ve moleküler dinamik simülasyon tekniği kullanılarak; yüklü etkileşmelerin protein dinamiğine etkileri incelenmiştir. Bu maksatla 3 farklı protein ailesinden 11 farklı protein ele alınmıştır. Yüklü etkileşmelerin farklı proteinlerde; protein katlı yapı kararlılığı, geçiş durum topluluğu dağılımı, serbest enerji bariyer yüksekliği ve protein katlanma oranlarına tamamıyla zıt etkilerinin olabileceği gözlemlenmiştir.

BenzetimBeslenmeMoleküler biyoloji+4
Gözde Gezici
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Pulslu elektromanyetik alanın rejenere olan sıçan siyatik sinir demetinde potasyum kanallarına etkisinin sukroz-gap yöntemi ile incelenmesi

ÖZET Pulslu Elektromanyetik Alanın Rejenere Olan Sıçan Siyatik Sinir Demetinde Potasyum Kanallarına Etkisinin Sukroz-Gap Yöntemi İle İncelenmesi Periferik sinir sisteminde, sinir yaralamasının ardından yeniden miyelinlenme sinir iletim fonksiyonlarının tam olarak düzelmesi için çok önemlidir. Araştırmalar pulslu elektromanyetik alanın (PEMA) rejenerasyonu hızlandırabileceğini göstermiş, fakat PEMA'nm sinir rejenerasy onunu hızlandırma mekanizması çözümlenememiştir. Bu nedenle, bu çalışmanın esas amacı yaralanma sonrası PEMA etkisinde rejenere olan siyatik sinirlerde elektrofizyolojik ve yapısal değişikliklerin olup olmadığını belirlemektir. Yaralanma sonrasında sıçan siyatik sinirlerinin elektrofizyolojik fonksiyonlarına iyon kanallarının katkılarını göstermek için sukroz-gap tekniğini kullandık. Yeniden miyelinlenme sırasında ve sonrasında K* kanal duyarlılığını belirlemek için 4-Aminopiridinin (Ap) ve Tetraetilamonyum (TEA) kullanıldı. Ayrıca, sinirlerin iletim hızlarını ölçtük ve elektron mikroskobu ile sinirlerdeki yapısal değişiklikleri araştırdık. Bulgular, PEMA nm sinir rejenerasyonu üzerindeki etkisinin yaralanmadan 38 gün sonra ortaya çıktığını gösterdi. PEMA özellikle 4-Ap'nin etkilerini değiştirdi. Delayed depolarizasyonun genliği düştü, süresi uzadı ve hiperpolarize edici ard potansiyel aktivitesi azaldı. Bunların dışında, PEMA iletim hızında bir artışa neden oldu. Bu araştırmanın sonuçları, sinirlerin elektriksel iletim özellikleri ile miyelin oluşması arasında çok önemli ilişkinin varlığını gösterdi. Miyelinli bölgelerdeki küçücük hasarlar bile iyon kanallarının fonksiyonlarında önemli değişikliklere neden olabilir. Yaralanma öncesiyle karşılaştırıldığında, rejenere olan sinir liflerinin elektrofizyolojik özellikleri ve yapılarında çeşitli farkların bulunduğu belirlendi. Siniri yaralanmış sıçanlara uzun süreli PEMA uygulandığı zaman, miyelinizasyon sürecinin PEMA tarafından hızlandırılabildiği belirlendi. Anahtar Sözcükler: Pulslu elektromanyetik alan, Sinir rejenerasyonu, Sinir ezilme yaralanması, Bileşik aksiyon potansiyeli, Sıçan Siyatik sinir

Tufan Mert
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Sıcak ve soğuk kanlı iskelet kaslarının biyoelektrik ve biyomekanik parametrelerine ketaminin etkisi

I» ______ ÖZET Bu çalışmada soğuk ve sıcak kanlı deney hayvanlardan kurbağa ve sıçanın siyatik sinir-sartorius kas ve frenik sinir-hemidiyaf- ragma sinir-kas preparatlarmın biyoelektrik ve biyomekanik parametreleri ve bu parametrelere ketaminin etkisi incelenmiştir. Çalışmada ağırlıkları 80-100 g arasında değişen Rana-pipien türü kurbağadan disekte edilen 18 adet siyatik sinir-sartorious kas preperatı ile, ağırlıkları 200-230 g arasında değişen Albino-wistar türü sıçandan disekte edilen 13 adet frenik sinir-hemidiyaf ragma kas preperatı kullanılmıştır. Bu preparatlarm normal ve ketamin dozuna bağlı mekanogram değerleri, izole organ banyosunda izometrik çevirec ile ölçüldü. Her iki preperatta da nöromüsküler iletimin blokaj miktarları artan ketamin dozu ile artmakta, fakat iletimi bloke eden ketamin konsantrasyonları farklı olmaktadır. Bununla birlikte, ketamin etkisinin ortadan kalkma süresi, yani yıkandıktan sonra geriye dönüş süreleri aynıdır. Kullanılan preperatlarının biyoelektriksel parametreleri mikroelektot yöntemiyle ölçüldü. Her iki preperatm biyoelektriksel parametrelerinin normal değerlerinin farklı olduğu, fakat zar ve aksiyon potansiyeli parametrelerinin ketaminin dozuna bağlı olarak değiştiği bulundu. Soğuk ve sıcak kanlı iskelet kaslarının biyomekaniksel ve biyoelektriksel özelliklerinin farklı olduğu ve bu kaslarda ketaminin doza bağlı etki derecelerin de farklı olduğu belirlendi. Literatürde soğuk ve sıcak kanlı kasların biyoelektrik ve biyomeka nik parametrelerine (BBP) ait çok sayıda bilgi bulunmaktadır. Bu çalışmada laboratuvarımızda kullanılan Rana-pipien türü kurbağanın sartorius sinir-kas preperatlarının BBP'nin normal değerleri ile Albino-wistar türü sıçanın diyafragma sinir-kas preparatlarmın BBP'nin normal değerlerini saptamak ve karşılaştırmak da amaçlan mıştır. Klinikte genel anestezik olarak kullanılan ketamin, lokal anestezikler gibi davranıp sinir-kas preparatlarmda nöromüskülerkavşağı etkileyerek iletimi bloke eder. Düşük ketamin konsantras yonları zarı depolarize, yüksek konsantrasyonları ise zarı hiperpolarize eder. Sıcak kanlı sıçan frenik sinir-hemidiyaf ragma kas preparatında nöromüsküler iletimi bloke eden ketamin konsant rasyonu, soğuk kanlı kurbağa siyatik sinir-sartorius kas prepara tında nöromüsküler iletimi zayıflatır, yani bloke edemez, ancak daha yüksek ketamin konsantrasyonlarında nöromüsküler iletim bloke olur. Ketaminin doza bağlı olarak oluşturduğu etkinin farklı olması, kullanılan preparatlarm yapısı, işlevleri ve ortam sıcaklığının farklı olmasından ileri gelmektedir.

BiyomekanikKas-iskelet fizyolojik fenomenleriKetamin
Işıl Öcal
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1993
00
Master'sOpen AccessTR

Biyolojik sinyallerin bilgisayar ile kayıtlanmaları ve analizleri

oz BİYOLOJİK SİNYALLERİN BİLGİSAYAR İLE KAYITLANMALARI VE ANALİZLERİ Bu çalışmada biyolojik sinyallerin digital formda kayıtlanma ve analizinde kullanılabilecek iki veri alma sistemi önerilmektedir. Birincisi Digital storage osiloskoplu (DSO) veri alma sistemi ve ikincisi Analog to Digital Converterli (ADC) veri alma sistemidir. Birinci sistemde analog sinyaller DSO'un kendi ADC'si tarafından digitale çevrilip 1 kvvord'lük bir data olarak saklanmakta ve bu datalar BİSİP Programı ile bilgisayara aktarılmakta, burada görüntülenmekte ve üzerinde çeşitli işlemler yapılabilmektedir. Bu sistemde DSO hem digitale çeviren hem de görüntüleyen alet olarak kullanılmaktadır. İkinci veri alma sisteminde ADC bulunmaktadır. Osiloskop yalnız görüntüleyen bir alet görevini yüklenmiştir. Bilgisayara ASCII formatında kayıtlanmış bilgiler geliştirilen BİSİP Programıyla bilgisayar ekranında çizilmekte ve üzerinde kürsörlerle ölçümler yapılabilmektedir. BİSİP Programıyla bir ekrana çok sayıda eğrinin çizdirilmesi, kürsörlerle zaman ve genlik bilgilerinin okunabilmesi, türev, integral, Fourier Frekans analizi ve Averajlama gibi işlemlerin yapılması mümkündür. BİSİP programıyla verileri DSO'dan veya ADC'den okunabilir, print screen komutuyla kağıda aktarılabilir ve save komutu ile manyetik ortamda "file" olarak saklanabilir. Analog biyolojiksinyallerin digitale çevrilip bilgisayarla analizlenmeleri sonucu, biyolojik sinyallerden biyolojik sistem hakkında daha fazla bilgi elde etmek mümkün olmaktadır. Anahtar kelimeler: Veri alma sistemi, biyolojik sinyal, hafızalı osiloskop, analog- digital çevirici. vıı

BilgisayarlarBiyolojik işaretlerVeri analizi+1
Aykut Pelit
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1996
10
Master'sOpen AccessTR

Lokal anesteziklerin tonik ve fazik etkilerinin sukroz-gap tekniği ile incelenmesi

oz LOKAL ANESTEZİKLERİN TONİK VE FAZİK ETKİLERİNİN SUKROZ-GAP TEKNİĞİ İLE İNCELENMESİ Lokal anesteziklerin zar ve aksiyon potansiyeli üzerine etkileri intrasellüler ve ekstrasellüler olarak çeşitli tekniklerle belirlenebilmektedir. Bu çalışmada, sukroz-gap tekniğiyle lokal anesteziklerden prokain ve lidokainin, kurbağa siyatik sinir demetlerinin bileşik dinlenim potansiyeli (BDP) ve bileşik aksiyon potansiyeli (BAP) parametreleri (genlik (V), latans (TJ, depolarizasyon zamanı (TDE), yarı-repolarizasyon zamanı (1/2TRE)) üzerine olan etkileri arıştırıldı. BDP ve BAPları kayıtlamak için beş bölümlü ve her bölümü perfüze edilebilen bir sukroz-gap aparatı geliştirildi. Kayıtlanan DC ve AC potansiyele perfüzyonun ve asimetrinin etkileri belirlendi. Ayrıca ekstrasellüler KCl'ün konsantrasyonlarına bağlı olarak zarda oluşan depolarizasyon da ölçüldü. Çalışmada ağırlıkları 70-80 gram arasında değişen kurbağalardan (Rana cameranoi) çıkarılan 5-7 cm uzunluğundaki siyatik sinir demetleri kullanıldı. Sukroz-gap tekniğiyle bu sinirlerin BAP parametreleri ve BDP'leri kontrol, 1, 2.1, 4.2, 8.4 mM Prokain ve 1, 2.1, 4.2 mM lidokain konsantrasyonlarında, tek uyarımla uyarılarılarak ve tonik ve frekansa bağlı uyarılarılarak kayıtlandı. Sonuç olarak, tek puis uyarımlarında prokain ve lidokain konsantrasyona bağlı olarak BAP'nin genliğini düşürdüğü, latans, depolarizasyon zamanı ve yarı- repolarizasyon zamanını arttırdığı ve bileşik dinlenim potansiyelini çok az hiperpolarize ettiği belirlendi. 2.1 mM prokain ve lidokain konsantrasyonlarının frekansa bağlı uyarımlarda genliği daha fazla düşürdüğü belirlendi. Anahtar Kelimeler: Bileşik Dinlenim Potansiyeli, Bileşik Aksiyon Potansiyeli, Sukroz-Gap Tekniği, Prokain, Lidokain. vııı

AnestetiklerLidokaineProkain+1
Tufan Mert
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1997
00
DoctorateOpen AccessTR

AC manyetik alana maruz bırakılan deneysel olarak oluşturulan diyabetli sıçanların extensor digitorum longus ve soleus kasının biyoelektrik, biyomekanik, biyokimyasal ve histolojik özellikleri

ÖZETAC Manyetik Alana Maruz Bırakılan Deneysel Olarak Oluşturulan Diyabetli SıçanlarınExtensor Digitorum Longus ve Soleus Kasının Biyoelektrik, Biyomekanik,Biyokimyasal ve Histolojik ÖzellikleriÇalışmada ağırlıkları ortalama 250 ile 350 g arasında değişen Wistar türü,albino, erkek sıçanlar kullanıldı (n=80). Sıçanların yarısında, juguler venden 0,1 Msoğuk sitrat tampon çözeltisi (pH =4,5) içinde çözülmüş streptozotosin (STZ) 45mg/kg verilerek diyabet oluşturuldu. Sıçanların diğer yarısına ise aynı hacimde 0,1 Msoğuk sitrat tampon enjeksiyonu i.v. yoldan enjekte edildi. Kontrol (sitrat tamponenjekte edilmiş) grubunun yarısı ile diyabetli grubun yarısı her gün aynı saatlerde165 dakika boyunca 1,5 mT şiddetinde, 50 Hz frekanslı düzgün modülasyonlumanyetik alan içinde tutuldular. Bir aylık süre sonrasında intrakardiak kan alınarakkan biyokimya değerleri ölçüldü, dekapite edildikten sonra Soleus ve ExtensorDigitorum Longus (EDL) kaslarından biyomekanik ve biyoelektriksel ölçümlerkayıtlandı, Soleus ve EDL kası histolojik özellikleri elektron mikroskobu (EM) ileincelendi.Biyoelektrik ölçümlerden dinlenim zar potansiyelleri, Kas AksiyonPotansiyelleri, Depolarizasyon ve repolarizasyon süreleri, Kas Aksiyon PotansiyelAlanı, Depolarizasyon hızı ve repolarizasyon hızı ölçüldü. Deney gruplarına aitparametreler istatistik testleri ile analiz edildi.Sonuç olarak, manyetik alan diyabetli sıçanlarda kilo kayıplarını dolaylı olarakazalttığı, yorgunluk öncesi azalan kas kuvvetlerinde artma fakat yorgunluk sonrasıazalan kas kuvvetlerinde ise düzelme sağlamadığı görüldü. Dinlenim zar ve aksiyonpotansiyeli değerlerinde ise sayısal olarak çok az bir düzeltme sağladı ve budüzeltme istatiksel açıdan anlamlıdır. Kan glikoz, total kolesterol, HDL ve LDLkolesterol, trigliserid değerlerindeki artmayı da azalttı. Modülasyonlu manyetik alandiyabetin bozduğu tabloyu nispeten normalleştirdi. Ancak kontrol değerlerineyaklaştıramadı. Manyetik alanını şiddeti, frekansı, biçimi ve uygulama sürelerideğiştirilerek diyabet tablosuna etkileri araştırılabilir.ANAHTAR KELİMELER: AC manyetik alan, soleus, extensor digitorum longus, sıçan,streptozotosin

Aykut Pelit
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
DoctorateOpen AccessTR

Roziglitazonun diyabetik sıçan papiller kalp kasının mekanik ve elektriksel aktiviteleri üzerine etkisi

Diyabette, yüksek kan glikozu ve serbest yağ asitlerinin artması kalbin fonksiyonlarında çeşitli bozukluklara neden olduğu bilinmektedir. Diyabetik kardiyomiyopati olarak bilinen ve diyabet sebepli ölümlerin en temel nedeni olarak gösterilen patolojik durum, uzun süreli diyabete maruz kalan hastalarda gözlenen doğal bir sonuçtur. Bu çalışmanın amacı, diyabetik sıçan modelinde sol ventrikül papiller kasında mekanik ve elektriksel değişimlerden sorumlu olası mekanizmaları araştırmaktır.Çalışma için ağırlıkları 270 ile 300 g arasında değişen Wistar türü, albino, erkek sıçanlar kullanıldı (n=120). Sıçanlar; Kontrol (K) grubu, Roziglitazon (RZG) verilmiş konrol (K+RZG) grubu, sıçanların kuyruk veninden 0,1 M soğuk sitrat tampon çözeltisi (pH =4,5) içinde çözülmüş streptozotosin (STZ: 45 mg/kg) verilerek oluşturulan diyabet (D) grubu, RZG ve insülin (İNS) ile tedavi edilen diyabetik gruplardan (D+RZG, D+RZG+İNS ve D+İNS) oluşan toplam altı gruba ayrıldı.Tedavi edilen üç gruba günlük kilogram başına 4 mg/kg/gün RZG gavaj yoluyla ve insülin (İNS) diyabetin şiddetine bağlı olarak, günde 1 IU insülin, subkutan yoldan enjeksiyon ile sabah akşam olmak üzere günde iki defa verildi.Diyabetik süreçte, kas kasılmalarının tepe değerinde anlamlı düşüş saptanmıştır (p<0,05). Kasılma süresinde anlamlı uzamanın altında, kasılma sırasında Ca+2 salınım ve geri alınımındaki uzamadan diyabetin neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca tedavi uygulanmış grupların kasılma parametreleri tedavi sayesinde, sağlıklı sıçanların papiller kas kasılma parametrelerine yaklaşmıştır.Klasik mikroelektrot kayıt tekniği ile kayıtlanan aksiyon potansiyeli sürelerinin, diyabet grubunda kontrole göre anlamlı derecede uzamış olmasının altında yatan iyonik mekanizmanın, potasyum kanal akım yoğunluğundaki azalma olduğu sonucuna varılmıştır.Bir antidiyabetik ajan olan RZG'nin deneysel diyabetik sıçanlara verildikten sonra hayvanların genel durumuna ilişkin (vücut ağırlığı, kan şekeri vs.) bazı parametreleri sağlıklı deneklerden elde edilen veriler yönünde iyileşmiştir. Bu çalışmada tedavi uygulanan gruplarının, diyabetin neden olduğu uzamış aksiyon potansiyeli süresinin yanında kasılma sürelerinde de düzelmelere neden olduğu gözlenmiştir.Hemoglobin Alc, homosistein, total kolesterol, HDL ve LDL kolesterol, trigliserid değerlerinin diyabetle artığı ve tedavi uygulanmış gruplarda ise kan plazmasındaki bu değerlerin azaldığı gözlenmiştir.Sonuç olarak, bu çalışma, miligramlar düzeyinde verilen RZG nin, STZ kullanılarak yapılan diyabet sonrası uyarılma-kasılma çiftleniminde gözlenen değişimleri, sağlıklı deneklerin değerlerine yaklaştırılarak terapötik etki yaptığını açıkça göstermektedir.ANAHTAR KELİMELER: Diyabet, Sıçan papiller kalp kası, Roziglitazon, Kasılma, Aksiyon potansiyeli, Dinlenim zar potansiyeli.

Servet Kavak
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00