
297
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ağır astımlı olgularda omalizumabın retreatment olarak etkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş Ağır astım, tedavideki güçlükler nedeniyle hasta ve hekim için; tedavi ve işgücü kaybına bağlı maliyetler nedeniyle de ülkelerin ekonomisi için ağır bir yük oluşturmaktadır. Ağır astımlı olgularda omalizumab tedavisi, son zamanlarda gittikçe daha fazla kullanılmaktadır . Omalizumab tedavisinin ağır astımlı hastalarda etkinliği birçok çalışmada gösterilmiş olsa da, omalizumab tedavisi kesilen ve daha sonra yeniden tedavi verilen durumlarda etkinliğini değerlendiren çalışma sayısı azdır. Amaç Omalizumab kullanmış ve herhangi bir nedenle tedaviyi bırakmış olan astım hastalarının bir kısmında takipte astım semptomları nüks etmektedir. Bu hastalarda omalizumab tedavisine tekrar başlanması gerekebilmektedir. Çalışmamızda, omalizumab tedavisi aldıktan sonra herhangi bir nedenle bırakan hastalarda tekrar başlanan tedavinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem Çalışmaya en az iki yıl omalizumab tedavisi almış, tedavinin başarılı olduğu gösterilmiş ve yeniden tedavide en az bir yıl omalizumab almış hastalar dahil edildi. Sosyodemografik verileri kaydedildi. Hastaların hem ilk tedavi öncesi ve sonrası, hem de yeniden tedavi öncesi ve sonrası astım ilaçları, solunum fonksiyon testleri, astım kontrol testi skorları ve bir yıldaki; astım atak, sistemik kortikosteroid kullanmayı gerektiren astım atak, sistemik kortikosteroid tedavi, plansız doktor ziyareti, acil servis başvurusu ve hastane yatış sayıları kaydedildi. İlk ve yeniden tedavi öncesi immunglobülin E (IgE) değerleri ve her iki tedavideki yan etkiler kaydedildi. Bulgular Çalışmamıza, ağır persistan astım tanısıyla toplam 36 hasta dahil edildi. Hastaların 27'si kadın, dokuzu erkek olmak üzere ortalama yaşları 53,39,7 idi. En sık tedavi sonlandırma nedeni hasta isteğiydi. 26 hastada tedavi bu nedenle sonlandırıldı. Yeniden tedaviye başlama süresi ortalama 16,510,1 aydı. Yeniden tedavi sonrası hastaların astım kontrol testi puanı ve bir yıldaki; astım atak, sistemik kortikosteroid kullanmayı gerektiren astım atak, sistemik kortikosteroid tedavi, plansız doktor ziyareti, acil servis başvurusu ve hastane yatış sayısında istatistiksel açıdan anlamlı düşüş izlendi. (p<0,05) Olguların yeniden tedavi dozları önceki tedavilerine göre daha düşük olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı değildi. Olguların üçünde ilk tedaviye yanıt alınmasına karşın yeniden tedaviye yanıt alınamadı. Olgu bazlı bakıldığında bu üç olgunun da ilk tedaviye göre yeniden tedavi dozları daha düşüktü. Yan etki açısından bakıldığında hiçbir hastada ciddi yan etki görülmedi ve yan etkiler ilk tedavidekine benzerdi. Tartışma ve Sonuç Omalizumab tedavisine iyi yanıt veren birçok astım hastası, ilaç kesildikten sonra tekrar astım kontrolünü kaybetmektedir. Yeniden tedavinin etkinliği, güvenilirliği ve hasta seçme kriterleri bu hastalar için büyük önem arz etmektedir. Tedavi süresi ile ilgili bile bu kadar bilinmeyen olan bu ilaç için yeniden tedavi etkinliği çok güncel ve önemli bir konudur. Bizim çalışmamızda omalizumabın ağır astım hastalarında yeniden tedavide de etkin ve güvenilir olduğu görüldü. Çalışmamız, omalizumab yeniden tedavisi ile ilgili yapılacak daha çok olguyu içeren yeni çalışmalara ışık tutacaktır.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığında KOAH değerlendirme testinin "CAT TM" fonksiyonel belirteçler ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), ülkemiz ve tüm dünya ülkelerinde önemli mortalite ve morbidite nedeni olan bir hastalıktır. Spirometrik ölçümler hastalığın multisistemik yönünü tam olarak yansıtmadığından, yaşam kalitesi değerlendirmeleri giderek önem kazanmıştır Araştırmamızda 8 sorudan oluşan, günlük uygulamada pratik olabilecek KOAH değerlendirme testinin solunum fonksiyonları, BODE indeksi ve St George solunum hastalıkları anketi ile ilişki ve uyumunun incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Dörtyol Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine Nisan 2011- Nisan 2012 tarihleri arasında başvuran, KOAH tanısı almış ve tedaviye devam etmekte olan toplam 100 stabil KOAH hastası alınmıştır. KOAH?ta fonksiyonel belirteçler ve yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla Modifiye `?Medical Resarch Council (MRC) dispne skalası, BODE indeksi, Saint George?s solunum anketi (SGRQ) ve KOAH Değerlendirme Testi (CATTM) uygulanmıştır. Araştırmamızda KOAH?lı hastaların yaş ortalaması 63,19 ± 9,86 ve yaş aralığı 35,0-82,0 arasında değişmektedir. KOAH ağırlığı arttıkça semptom skoru, his skoru, aktivite skoru, toplam SGRQ skoru anlamlı düzeyde artmakta olup yaşam kalitesi düşmektedir. En belirgin kötüleşme aktivite skorunda saptanmıştır. Çok ağır grupta diğer gruplara göre semptom skorunun ve toplam SGRQ skorunun anlamlı düzeyde kötü olduğu görülmüştür. Toplam CAT skorunun SGRQ, BODE puanı, 6 dakika yürüme mesafesi, ortalama hastaneye yatış süresi, ortalama yıllık atak sayısı, ortalama FEV1, ortalama semptom skoru, ortalama his skoru, ortalama MRC skoru ile ile anlamlı ve yüksek korelasyon göstermektedir Toplam CAT skoru artıkça olguların 70SGRQ, BODE puanları, atak sayıları, his semptomları, aktivite skorları, MRC anlamlı düzeyde artmakta olduğu görülmdır. Ek olarak, FEV1 değeri MRC, BODE, SGRQ ile negatif yönde orta düzeyde korelasyon göstermektedir Sonuç olarak, KOAH?lı hasta yönetiminin yalnız spirometrik değerlendirmeler ile değil, ek olarak yaşam kalitesi, aktivite kısıtlaması, ataklar, dispne derecesi de dahil olmak üzere mutlaka çok yönlü değerlendirme gereğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar ışığında uzun yıllardır kullanılan, uygulama ve yorumlama açısından daha kompleks olan SGRQ `ye göre yeni ve basit bir test olan CAT klinik pratikte kullanılabilir.
COVID-19 nedeniyle hastanemiz kliniklerinde yatmış hastaların tanıdan bir yıl sonra COVID-19'un uzun dönem etkileri açısından değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: COVID-19 hastalığı mortalitenin yanında bir çok morbiditeye de neden olmaktadır. COVID-19 hastalığından iyileşen hastaların kısa dönemde çok büyük bir kısmında solunumsal semptomlar devam ettiği (fizyolojik etkilenmeler), radyolojik yönden ise sekel lezyonların varlığı görülmektedir. Bununla birlikte uzun dönem etkilenimleri iyi bilinmemektedir. Bu çalışma ile amacımız servislerimizde yatmış COVID-19 olgularımızı bir yıl sonra klinik, fizyolojik ve radyolojik yönden değerlendirmektir. Yöntem: COVID-19 hastalığı nedeniyle servisimizde yatan hastalar bir yıl sonra telefonla aranarak kontrole çağrıldılar. COVID-19 öncesinde bilinen akciğer hastalığı olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Yazılı onamı alınan 82 olgu çalışmaya alındı. Hastaların semptomları, fizik muayene bulguları kaydedildi. Radyolojik, laboratuvar, solunum fonksiyon testleri ve ekokardiyografi ile kontrolleri yapıldı. Tomografi görüntülerinde en az %10 ve üzerinde etkilenim olan olgular; organize pnömoni paterni baskın grup, fibrozis benzeri değişiklik olanlar, parankimal bant baskın grup olarak gruplandırıldı. Bulgular: 82 olgunun yaş ortalaması 54.3±12.15 (28-86)'dur. Hastaların 43(%52.4)'ü erkek, 39 (%47.6)'u kadındı. Olguların 7 (%8.5)'si sigara içicisi, 17(%20.7)'si bırakmış; 58(%70.7)'i hiç sigara kullanmamıştı. Olguların 69 (%84.15)'unda nefes darlığı, öksürük, halsizlik, unutkanlık gibi en az bir semptom mevcuttu. 13 (%15.85)'ünde semptom yoktu. Hastaların 38 (%46.34)'inde nefes darlığı; 33 (%40.24)'ünde unutkanlık semptomu mevcuttu. Olguların mMRC skoru ortalama 1.5±1.06 idi. Olguların bir yıl sonra Toraks bilgisayarlı tomografi bulguları incelendiğinde; %29.3(24)'ünde hala radyolojik etkilenim olduğu görüldü. %70.7(58)'sinin toraks tomografisi normal olarak izlendi. Toraks BT'de: 1 olguda (%1.2) organize pnömoni paterni; 9 (%11) olguda fibrozis benzeri değişiklikler izlendi; 14(%17.1) olguda parankimal bantlar izlendi. Toraks BT'de etkilenimi olan olguların yaş ortalaması; etkilenmesi olmayanların yaş ortalamasından ve sPAB ortalamasından daha fazla; 6 dakika yürüme mesafesi ise daha azdı. 9 olguda sPAB 30 mmHG ve üzerinde ve 6'sının TLCO ≤%60 saptandı. Yatışlarında oksijen ihtiyacı olmamış olan hastalarda uzamış semptomlar daha az tespit edildi (p<0,025). Birinci yıl kontrollerinde parametreler ile uzamış semptom varlığı açısından yapılan analizlerde, semptom olan grupta FEV1 yüzdesinin anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü (p<0,016). 6DYT ise istatiksel anlamlı olarak kalıcı semptomları olan grubun yürüme mesafesi azalmıştı (p<0,009). MMRC skoru da uzamış semptomları olan grupta anlamlı daha yüksekti (p<0,001). Sigara içicisi olanlarda radyolojik sekel gelişimi daha fazla görüldü (p<0,026). Radyolojik tutulumu olan hastaların yatışlarındaki Lenfosit değerlerinin düşük (p=0,014); CRP (p=0,018) ve D-Dimer (p=0,002) oranlarının ise radyolojik tutulumu olmayan hastalara göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Tomografide "fibrozis benzeri değişiklikleri" olan grubun 6DYT değeri diğer gruplardan düşük (p=0,012), mMRC skorunun ise istatiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlendi(p<0,023). Tartışma ve Sonuç: COVID-19 öncesi bilinen herhangi bir akciğer hastalığı olmayan 82 olgunun COVID- 19 sonrası birinci yılında %46.34'ünde nefes darlığı şikayeti vardı. Olguların %29.3'ünde hala %10'dan fazla radyolojik etkilenim vardı. mMRC skorları ortalama 1.5'du. Olguların 9'unun sPAB 30 mmHG ve üzerindeydi. Olgulardan 6'sının TLCO %60 ve altındaydı. COVID-19 en fazla solunum sistemi olmak üzere birçok sistemi tutan bir hastalıktır ve COVID-19'a bağlı sağlık problemleri uzun yıllar devam edeceği görünmektedir. Anahtar kelimeler: COVID-19, uzamış semptom, fibrozis
Hastanede yatan toplumda gelişen pnömonili hastalarda sigaranın prognoz ve mortalite üzerine etkisi
Toplumda gelişen pnömoni (TGP), infeksiyonla ilişkili ölümlerin önde gelen nedenidir. Sigaranın TGP gelişimine etkisini araştıran çalışmalarda genellikle önemli bir risk faktörü olduğu ve mortalite riskini arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı "Pnömoni veri tabanı" kullanılarak hastanede yatan TGPli hastalarda sigaranın, prognoz ve mortalite üzerine olan etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza Kasım 2009 - Mayıs 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniklerine TGP tanısı ile yatırılan 702 olgu alındı. TTD Solunum Sistemi İnfeksiyonları Çalışma Grubu tarafından hazırlanan Pnömoni Veri Tabanı kullanılarak hazırlanan hasta izlem formuna, olguların ilk yatış günü bilgileri, yatış sırasında ve taburcu olduğu günde kontrol bilgileri, 1 aylık tedavi sonuçları, toplam tedavi maliyetleri kaydedildi. Olguların 465'i (%66,2) erkek, 237'si (%33,8) kadındı. Yaş ortalaması 65 olarak saptandı. Olguların %37,2'si daha önce hiç sigara içmemiş, %11,1'i aktif sigara içicisi, %51,7'si daha önce sigarayı içmiş ve bırakmıştı. Olgularda en sık sırasıyla, öksürük, balgam, ateş, halsizlik semptomları olduğu saptandı. Sigarayı içmiş-bırakmış olanlarda balgamın, aktif sigara içicilerinde ise yan ağrısı, baş ağrısı ve GIS semptomlarının daha fazla olduğu görüldü. Eşlik eden ek hastalık olarak en sık KOAH, koroner arter hastalığı ve diabetes mellitus bulunmaktaydı. Sigara içmiş ve bırakmış olan grupta KOAH, koroner hastalığı ve akciğer kanseri oranının diğer gruplara göre anlamlı derecede fazla olduğu saptandı. %22,5 olguda inhaler steroid kullanımı, %15,4 olguda son 3 ay içinde hastaneye yatış öyküsü, %19,7 olguda son 3 ay içinde antibiyotik kullanımı, %7,1 olguda uzun süreli sistemik steroid kullanımı, %5,6 olguda son 3 ay içinde immunsüpresif tedavi kullanım öyküsü bulunmaktaydı. Olguların influenza aşısı yaptırma oranı %21,2, PPV ile aşılanma oranı ise %12,4 olarak saptandı. Her iki aşıyı da yaptırma oranı, sigara içmiş ve bırakmış olan grupta en fazlaydı. %72,9 olgunun akciğer grafisinde konsolidasyon, %40,7 olguda intertisyel/yama tarzı tutulum, %3,2 olguda kavite, %38,2 olguda bilateral tutulum, %35 olguda multilober tutulum, %20,7 olguda plevral effüzyon olduğu saptandı. Sigara kullanımı ile radyolojik bulgular arasında ilişki olmadığı görüldü. Olguların sigara içme durumuna göre laboratuar bulguları değerlendirildiğinde, aktif sigara içicilerinde AST, ALT değerlerinin daha yüksek, SO2 değerlerinin ise daha düşük olduğu saptandı. Ortalama CRP değeri 47,01±69,39 mg/L, PCT değeri 7,64±24,23 mcg/l olarak saptandı. CRP ve PCT düzeyleri ile sigara kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olmadığı görüldü. Pnömoni ağırlık indekslerinden PSI skorunun sigarayı içmiş ve bırakmış olanlarda daha yüksek olduğu saptanırken, CURB-65 indeksi ile sigara kullanımı arasında ilişki olmadığı görüldü. Olguların sigara içme durumunun, hastanede yatış süresi ve maliyet üzerine etkisinin olmadığı görüldü. 1 aylık tedavi sonuçları değerlendirildiğinde, tedavinin 3-5.günleri arasında beklenen farklı olarak aktif sigara içicilerinde tam iyileşmenin, hiç sigara içmemiş ve içmiş-bırakmış olanlarda kısmi iyileşmenin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu saptandı. Bu sonuç, aktif sigara içen grubun daha genç ve altta yatan hastalığı olmayan grup olmasıyla açıklanabilir. Çalışmamızda toplam mortalite oranı %8,5 olarak bulundu. İleri yaş, komorbid hastalık varlığı ve sigara kullanım öyküsü olması mortaliteyi etkileyen faktörler olarak saptandı. Sonuç olarak, sigara kullanımı TGP gelişiminde ve prognozunda belirleyici birçok faktörü olumsuz etkilediği; ileri yaş ve komorbid hastalık varlığının yanısıra mortaliteyi arttırdığı bulunmuştur.
Hekimlerin, hasta yakınlarının ve toplumun akciğer kanseri tanısının söylenmesine ilişkin görüşlerinin değerlendirilmesi
Akciğer kanseri genellikle sağkalım beklentisi düşük olan, bireyin yaşam kalitesini bozan bir hastalıktır. Tanının, hastanın kendisine söylenmesi önerilmektedir; ancak bu durum hekimler için oldukça zor bir görev olarak algılanmaktadır. Ülkemizde genellikle hasta yakınlarına bırakılan bir karar olan, akciğer kanserli hastalara tanının söylenmesi konusunda tanı koyan, tedavi veren hekimlerin, birinci derece akrabası akciğer kanserli hasta yakınlarının ve toplumun görüşlerinin değerlendirilmesi amacı ile bir anket çalışması düzenlendi. Çalışmaya yaş ortalaması 39.37±11.44 olan 170'i kadın toplam 310 olgu alındı (100 tıp hekimi, 110 hasta yakını,100 sağlıklı gönüllü). Hekimlerin %46'sı kliniğinde kanser tedavisi(KT/RT) uyguluyordu. "Akciğer kanseri tanısı alsaydınız tanıyı öğrenmek ister miydiniz?" sorusuna olguların %84.5'i "evet" yanıtı vermişti, gruplar arasında dağılım benzer bulundu (p>0.05). Hekimlerin %72'si akciğer kanseri tanısını hastalarına söylerken, kanser tedavisi uygulayan hekimlerde %89.1, uygulamayanlara (%57.4) göre yüksek bulundu (p<0.05). Akciğer kanseri tanısını zamana yayarak anlayabileceği şekilde duyma isteği hekimlerde %19 toplumda %34 ve hasta yakınlarında %59 oranında saptanmıştır (p<0.05). Yaşam süresi hakkında bilgi alma, kanser tedavisi uygulayan hekimlerce (%77) uygulamayan hekimlere (%56) göre daha fazla önemsenmektedir (p<0.05). Tedavi tipleri ve yan etkileri ile ilgili bilgi almayı tüm katılımcılar (%90.8) önemsemekteyken (p>0.05), yaşam kalitesi bilgisi hasta yakınları (%87) tarafından, toplum (%65) ve hekimlere (%63) göre; daha fazla önemsenmektedir (p<0.05). Yaşam kalitesi kanser tedavisi uygulayan hekimlerce (%76.7), uygulamayan hekimlere (%48.8) göre, daha fazla önemsenmektedir (p<0.05). Araştırmaya katılanların çocuk sayısı arttıkça son dönemlerini aile ile geçirme isteği de artmaktadır (p<0.05). Hekimlerin hasta ve yakınlarına tanıyı anlayabilecekleri şekilde bilimsel verilerle, gereğinde zamana yayarak söylemesinin, tedavi ve yan etkiler hakkında bilgilendirme yapmasının, hastanın yaşam kalitesini önemsemesinin, hastanın güvenini kazanmasını sağlayacağı ve bu durumun tedaviye uyumu arttıracağı düşünülmektedir.
Leıcester öksürük anketi (Leıcester cough questıonnaıre) (LCQ) türkçe geçerlilik ve güvenilirliği
Bu çalışmanın amacı Leicester Öksürük Anketini Türkçe'ye çevirerek, dilimizde geçerliliğini ve güvenilirliğini sağlamak, öksürük şikayeti olan türk hastaları için kullanılabilir hale getirmektir. Anket uygun çeviri basamaklarını takip ederek Türkçe'ye çevrildi. Çalışmaya 18 yaş üstü, okuma-yazma bilen, aktif psikiyatrik hastalığı olmayan hastalar alındı. Hastaların sosyodemografik bilgileri kaydedildi ve klinik muayeneleri yapıldıktan sonra oluşturulan Türkçe ölçek hastalara uygulandı. Güvenilirlik analizleri için iç yapı tutarlılığı ve test-tekrar test güvenilirliği ölçüldü. Ölçekteki her madde için ayrı ayrı ve tüm alt ölçekler için Cronbach alfa katsayısı ve madde-toplam puan korelasyonları hesaplandı. Test-tekrar test güvenilirliği için, ölçek 100 hastada başlangıçta ve iki hafta sonra olmak üzere ikişer kez uygulandı. Test-tekrar test güvenilirliği, Pearson korelasyon testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Geçerlilik için 'birlikte geçerlilik' araştırıldı. Birlikte geçerlilik için daha önce Türkçe geçerliliği belirlenmiş olan SF-36 ve WHOQOL-BREF-TR ile karşılaştırma yöntemi kullanıldı. Çalışmaya Temmuz 2013-Temmuz 2014 tarihleri arasında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne başvuran 100 kronik öksürük şikayeti olan 58 kadın, 42 erkek toplam 100 hasta ve 100 kontrol grubu alındı. Hastaların ortalama yaşı 44,75 ± 16,4 yıl idi. İçyapı tutarlılık ölçümünde tüm alt ölçeklerin cronbach alfa katsayısı 0,73-0,89 arasında değişmekte olup, tüm anket için 0,92 olarak hesaplandı. Test-tekrar test güvenilirliğinde tüm sorular için korelasyon katsayısı 0,598-0,788 arasında değişmekte olup, toplam LÖA skoru için korelasyon katsayısı r=0,905 olarak hesaplandı. (p<0,001) Geçerlilik analizleri için, toplam LÖA ve SF-36 ve WHOQOL-BREF-TR skorları arasındaki ilişki hesaplanmış olup ve her iki ölçek arasında güçlü korelasyon bulunmuştur. (p<0,05 ) Çalışmamız, yapılan istatistik analizler ve güvenilirlik ölçümleri sonucunda LÖA'nın öksürüğü olan Türk hastaları için uygun bir ölçek olduğunu göstermektedir.
KOAH hastalarında Leicester Öksürük Anketinin (Leicester cough questionnaire) Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği
Türkiye' de KOAH hastalarında kronik öksürüğü ölçmek ve değerlendirmek için herhangi bir yaşam kalitesi anketi bulunmamaktadır. Bu nedenle Leicester Öksürük Anketi' 'nin (LÖA) Türkiye versiyonunun kronik öksürüğü olan KOAH hastalarında ölçme ve değerlendirme özelliklerini test etmeyi amaçladık. Araştırmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine kronik öksürük nedeniyle başvuran 71 erkek, 4'ü kadın toplam 75 KOAH hastası (GOLD B,C,D) ve 75 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların ortalama yaşı 62,32 ± 7,8 yıl idi. İç yapı tutarlık ölçümündetüm alt ölçeklerin cronbach alfa katsayısı 0,72-0,86 arasında değişmekte olup tüm anket için 0,89 olarak bulundu. Test tekrar test güvenirliğinde tüm sorular için korelasyon sayısı 0,609-0,783 arasında değişmekte olup, toplam LÖA skoru için korelasyon sayısı r=0,885 olarak hesaplandı. Geçerlilik analizleri için LÖA skorları ve SF-36 ve WHOQOL-BREF-TR skorları arasındaki güçlü korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak, KOAH hastalarında da kolay uygulanabilir ve tekrarlanabilir bir ankettir. KOAH hastalarının izleminde kronik öksürüğün değerlendirilimesinde objektif bir ölçüm yöntemi olarak kullanılabilir
Obstrüktif uyku apne'li hastalarda inflamatuar belirteçlerle (nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı) apne-hipopne ındeksi (AHİ) arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Obstrüktif Uyku Apne sendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları ve sıklıkla kan oksijen satürasyonunda azalma ile karakterize bir hastalıktır. Yapılan bazı çalışmalarda, Nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve platelet lenfosit oranı (PLO) değerleri ile hastalıkların şiddeti arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızın amacı hastalığının şiddetini öngörmede tam kan sayımı gibi basit bir kan testinden elde edilen nötrofil lenfosit oranı ve platelet lenfosit oranının hastalığın şiddetiyle ilişkisini belirlemektir. Yöntem: 16 Ocak 2021-31 Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarı'nda Obstrüktif Uyku Apne tanısı konan 191 hastanın yaşı, cinsiyeti, sigara öyküleri, boy, kilo, boyun çevresi ,hemogram, tiroid fonksiyon testi, solunum fonksiyon testi, kolesterol düzeyleri , posterior anterior akciğer filmleri, Apne-hipopne indeksleri, tanılı ek hastalıkları, aldıkları tedaviler retrospektif yöntemle hastane otomasyon sisteminden ve dosyalarından incelenerek kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 50,1±11,5 yıl iken; 142 (%74,3)'si erkekti. Sigara kullanımı hastalardan 95 (%49,7)'inde gözlenirken, ortalama sigara kullanımı 20,4±10,5 paket/yıl idi. Ek hastalık oranı kadın hastalarda, erkek hastalara göre daha yüksek bulundu (p=0,015). Hastaların BMI değerleri ile AHI grupları arasında da anlamlı bir farklılık olduğu gözlenirken (p=0,021), bu farklılığın AHI grubu Ağır olan hastaların, AHI grubunda orta olan hastalara göre daha yüksek BMI değerine sahip olmasından kaynaklandığı saptandı. Hastaların AHI değeri ile lenfosit değerinin negatif, TG değerleri ile AHI arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu gözlendi (sırasıyla r=0,248; r=0,153). Ayrıca NLO ve Platelet/Lenfosit değerleri arasında ise pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu tespit edildi (sırasıyla r=0,162; r=0,175). Çalışmada AHI hafif+orta ve ağır grupları ile değerlendirilen NLO ve Platelet/Lenfosit değerlerinin tanısal test performansları göre; NLO değerinin duyarlılığının %47,4; Platelet/Lenfosit oranının duyarlılığının ise %62,26 olduğu gözlenirken; en iyi tanısal test performansının Platelet/Lenfosit oranı olduğu tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: OSAS' da artan NLO, bu hastalarda apne ve hipopnenin yapmış olduğu inflamasyona sekonder, komorbid hastalıklara bağlı ve üst hava yollarındaki gelişen nötrofil hakimiyetine bağlı gelişiyor olabilir. Tam kan ölçümüyle kolayca elde edilebilen, ucuz ve pratik bir yaklaşımla OSAS hastalarında hastalığın şiddetini öngörmede ve göstermede NLO ve PLO' nun kullanışlı olabileceği düşünmekteyiz ancak OSAS' da AHI ile NLO ve PLO ilişkisini daha net anlayabilmek için hala daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Uyku apnesi, nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı, AHI
KOAH alevlenme ile hastaneye yatan hastalarda DECAF skoru ile mortalite tahmini
Giriş ve Amaç: Kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), tüm dünyada en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Alevlenme sıklığı arttıkça hastalık şiddeti ve mortalite riski artmaktadır. Çalışmamızda, KOAH alevlenme ile başvuran hastalarda mortaliteyi ve prognozu belirleyici faktörleri değerlendirmek istedik. Bu amaçla geliştirilmiş DECAF skorunun ( dispne, eozinopeni, konsolidasyon, asidemi, AF), hastalarda mekanik ventilasyon ihtiyacı, hastane yatış süresi ve mortaliteyi öngörmede etkisini araştırdık. Bu skorlamaya göre risk gruplarının belirlenmesi, hastalarda erken taburculuk ya da erken ventilasyon desteğini planlamada klinisyenlere yardımcı olabilecektir. Materiyal Metod: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesinde, KOAH alevlenme nedeniyle hastaneye yatırılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Özellikle metastatik maligniteli olan, beklenen yaşam süresi 1 yıl ve altında olan hastalar ve bilinen astım tanılı hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik özellikleri, labarotuvar verileri, mMRC dispne skoru, FEV1 değeri, USOT ve NİMV kullanımı, komorbidite ve komplikasyonları, mekanik ventilasyon ihtiyacı, hastanede yatış süresi, hastane yatışında ve taburculuk sonrası 30 gün içindeki mortalite verileri kaydedildi. Veriler ki-kare testi, ya da gerektiğinde fisher exact ve korelasyon testleri ile analiz edildi. Bulgular: Araştırmamızda toplam 100 olgu değerlendirildi. %98 erkek %2'si kadın olup ortalama yaş 67,46 ±8,32'di. Hastaların % 5'inin hastane içinde, % 5'inin ise taburculuk sonrası 30 gün içinde öldüğü görüldü. DECAF skoruna göre 0-1 puan alan düşük riskli grupta ve 2 puan alan orta riskli grupta hastane içinde ölüm oranı % 0 iken 3 ve üzerinde puan alan hastalarda mortalite oranının anlamlı olarak arttığı görüldü. Bununla birlikte bu grupta İMV ihtiyacının da arttığı, aynı hastalarda korele olarak NİMV ihtiyacının azaldığı görüldü. DECAF skoru 5 olan hastalarda hastane yatış süresinin de diğer gruplara göre anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Bu skorlamada kullanılan veriler bağımsız olarak değerlendirildiğinde mMRC dispne skoru arttıkça ve AF varlığında mortalite riskinin arttığı görüldü. Sonuç: Araştırmamızda ortaya çıkan en önemli sonuç; DECAF skorlamasının, KOAH alevlenme ile başvuran hastalarda iyi bir prognostik belirteç olarak kullanılabileceğidir . Henüz yeterli veri olmasa da, bu konuda yapılmış çalışmalar bu bulgularımızı desteklemektedir.
Akciğer kanserli bir grup hastada yaşam kalitesi ve sağkalımın araştırılması
Kliniğimizde akciğer kanseri tanısı alan 33 olgu yaşam kalitesi ve sağkalımı etkileyen faktörleri değerlendirmek için incelendi. Hastalar cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, malignite türü, tip tayini, hastalık evresi, başvurma yakınmaları, radyografi bulguları, tanı koyma yöntemi, serum LDH ve CEA düzeyi, tedavi ve yan etkileri, tedaviye yanıt yönünden değerlendirilerek bunların yaşam kalitesi ve sağkalıma etkisi incelendi. Zayıflama ve ağrının yaşam kalitesini etkilediği gözlenirken, ATS dispne skorlamasının KF-36'nın fiziksel fonksiyon alt ölçeği ile uyumlu olduğu saptandı. Metastaz varlığının ise depresyon yönünden yaşam kalitesini etkilediği saptandı. Tedavi sonrası progresyon gösterenlerde de yaşam kalitesinin etkilendiği görüldü. ECOG ve Karnofsky Performans skalalarının KF-36'nın fiziksel fonksiyon alt ölçeği ile uyumlu olduğu bulundu. Cerrahi tedavinin sağkalımı iyi yönde etkilediği saptanırken, plevral tutulum varlığının, tedaviye rağmen progresyon olmasının ve ileri dönemde metastaz ortaya çıkmasının sağkalımı kötü yönde etkilediği saptandı. Yaşam kalitesini ve sağkalımı etkilemesi beklenen zayıflama, ek hastalık varlığının, hastalık evresinin, başlangıçtaki metastaz varlığının, tümör tipinin ve tedavinin (cerrahi tedavinin sağkalıma etkisi dışında) belirgin etkisi saptanmadı. Bu nedenle akciğer kanserli hastalarda yaşam kalitesini etkileyen faktörleri belirlemek amacı ile sınırları daha belirgin hasta gruplarında ve daha çok hastanın dahil edildiği çalışmalarla bu faktörlerin etkisinin araştırılması gerektiği kanısına varıldı.
Astımlı olgularda inflamasyon takibinde yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografinin yerinin ve lökotrien reseptör antagonistlerinin inflamasyona olan etkisinin değerlendirilmesi
ÖZETAstımda görülen distal hava yollarındaki inflamasyonu göstermede non-invaziv bir yöntem olan yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT)'ninetkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı.Randomize, prospektif, tek-kör, kontrollü çalışmaya sigara içmeyen, hastalığıkontrol altında olan 38 astımlı olgu (18-50 yaş arası, en az 3 yıldır astımı olan, ekakciğer patolojisi olmayan, FEV1>%60 olan) ve 18 sağlıklı, sigara içmeyen kontrolgrubu dahil edildi. Astımlı olgular iki haftalık bir run-in periyodu sonrasındabudenosid, formaterol ve lökotrien reseptör antagonisti (LTA), montelukast,(n:19,montelukast grubu) veya budenosid ve formaterol (n:19,non-montelukastgrubu) alacak şekilde randomize edildi. Çalışmanın başlangıcında tüm olgulara vekontrol grubuna YRBT uygulandı. Havayolunun toplam ve lümen çapları(lober vesegmental, subsegmental, lobüler), aortik ark, karina ve diyafragma seviyelerindeekspiryum ve inspirasyondaki akciğer dansiteleri birbirinden bağımsız iki ayrıradyolog tarafından ölçüldü. Duvar alanının tüm bronş alanına oranının yüzdesi(%WA) ve duvar kalınlığının (T) havayolunun çapına oranı (T/D) hesaplandı. Buölçümler vücut yüzey alanına (VYA) bölünerek kişilere göre standardize edildi. Budeğerlerin yanında ayrıca mozaik perfüzyon ve hava hapsi varlığı da değerlendirildi.Çalışmanın bitiminde YRBT astımlı olgularda tekrarlandı. Solunum fonksiyon testi deçalışma öncesi ve sonrasında tekrarlandı. Çalışmada olgular toplam iki ay takipedildi.Çalışmaya 9'u erkek 29'u kadın toplam 38 astımlı olgu dahil edildi. Gruplararasında demografik özellikler, astım süresi ve astım derecesi yönünden anlamlı birfark yoktu (p>0.05). T, %WA/VYA ve T/D değerleri kontrol grubuylakarşılaştırıldığında astımlı hastalarda daha yüksek bulundu (p<0.05). Çalışmanınbaşlangıcında montelukast alan ve almayan gruplar arasında T, %WA, T/D, dansite,mozaik perfüzyon, hava hapsi ve solunum fonksiyon testleri arasında anlamlı bir farkyoktu (p>0.05). kinci ay sonunda montelukast alan grupta T, %WA/VYA, T/Ddeğerleri azalırken montelukast almayan grupta bu değerlerde hafif bir artmasaptandı. Çalışma öncesi ve sonrası bu değerler arasındaki farklarkarşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı(p<0.05).Astımlı olgularda hava yolu çapı küçüldükçe duvar kalınlığının arttığı gözlendi.Lökotrien reseptör antagonistlerinin astımlılarda distal havayollarındakiinflamasyonun azalmasına katkıda bulunabileceği, YRBT'nin bu inflamasyonugöstermede ve tedavi izleminde kullanılabileceği düşünülmektedir.
Akciğer kanserli olguların bronş lavajı ve serum örneklerinde human metapneumovirus rastlanma sıklığı ve akciğer kanseri ile human metapneumovirus arasındaki ilişki
VII. ÖZETAkciğer kanseri etiyolojisinde bazı virüslerin varlığı kanıtlanmıştır.Araştırmamızda, akciğer kanserli olguların bronş lavajı ve serum örneklerinde hMPVrastlanma sıklığının ve akciğer kanseri ile hMPV arasındaki ilişkinin araştırılmasıamaçlandı.Çalışmaya, akciğer kanseri tanısı alan 70 hasta ve kontrol grubu olarak kabuledilmiş 30 sağlıklı kişi seçildi. Olgulardan, 5 cc periferik kan örneği alındı ve -80ºC'de saklandı. Akciğer kanseri ön tanısıyla bronkoskopi işlemi yapılan hastalardanişlem sırasında alınan bronş lavajı örneklerinde 5 cc ayrılarak çalışılmak üzere -80ºC'de saklandı. Hasta ve kontrol grubundan alınan örnekler hMPV açısından PCRyöntemiyle araştırıldı.Çalışmaya alınan 70 akciğer kanserli olgunun 65'i (% 93) erkek, 5'i (% 7)kadın idi. Yaş ortalaması 61.44 ± 9.65 (44-81 yaş) idi. Kontrol grubunu oluşturan 30sağlıklı kan donörünün 10'u (% 33) kadın, 20'si (% 67) erkek ve yaş ortalaması 51(40-55 yaş) idi. Akciğer kanserli 70 olgunun 54'ü (% 77) KHDAK tanısı alırken, 16'sı(% 23) KHAK tanısı aldı. KHAK tanısı alan 16 olgunun 9'u (% 56) sınırlı hastalık, 7'si(% 44) yaygın hastalık olarak değerlendirildi. KHDAK tanısı alan 54 olgunun 22'si (%41) skuamöz hücreli karsinom, 14'ü (% 26) adenokarsinom, 2'si (% 4) diğer gruptu (1olgu nöroendokrin tümör, 1 olgu büyük hücreli tümör). 16 olguda (% 29) tipayrımlanma yapılamadı. KHDAK tanısı alan olguların 2'si (% 4) evre I, 1'i (% 1) evreII, 2'si (% 4) evre IIIA, 27 `si (% 50) evre IIIB, 16'sı (% 30) evre IV olarakdeğerlendirildi. Olguların 6'sı (% 11) tanı sonrası takiplerine gelmedikleri içinevreleme yapılamadı.Akciğer kanseri olgularında ve kontrol grubunda serum ve kanser grubundabronş lavajı örneklerinde PCR yöntemi ile hMPV varlığına rastlanmadı.Bu çalışmada ileri yaş, immün yetmezlik ve sigara içimi nedeniyle virüsaçısından riskli olarak düşünülen akciğer kanseri ile hMPV arasında belirgin bir ilişkibulunamamıştır. Ancak olgu sayısının azlığı, olguların asemptomatik olması veyöntemle ilgili sorunlar sonuçları etkilemiş olabilir. Bu nedenle daha geniş serilerdeyapılacak çalışmalara gereksinim duyulduğu düşünülmektedir.
İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında çinko düzeyi ve hastalığın ağırlık düzeyine etkisi
Amaç ve Kapsam: İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), olağan interstisyel pnömoninin (UIP) radyolojik ve histolojik özellikleri gösteren, nedeni bilinmeyen fibrozan interstisyel pnömonidir. İPF'nin spesifik nedeni bilinmemektedir. Çinko, organizma için esansiyel bir mineraldir. Çinko ayrıca anti-inflamatuar, antioksidan, anti-apoptotik molekül, kritik bir yara iyileştirme bileşeni ve solunum epitelinde DNA sentezi için bir kofaktör olarak da işlev görebilir. Bu çalışma ile amacımız İPF hastalarının serum çinko düzeyleri ile akciğerdeki fibrozis arasında ilişkisi olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs hastalıkları bölümünde İPF tanısı alan 37 hasta ve 38 kontrol hastası dahil edilmiştir. Prospektif vaka kontrol çalışmadır. Hastaların poliklinik başvurusunda demografik verilerine, kanındaki çinko değerine, solunum fonksiyon değerlerine, radyolojik tutulumlarına bakılmıştır. Çinko düzeyleri laboratuvarda kolorimetrik yöntem ile ölçülmüştür. Veriler SPSS programına girilmiştir. Bulgular: İPF hastaların %10,8'i kadın ve %89,2'si erkek yaş ortalaması 65,8±8,8 yıl; kontrol grubunun % 84,2'si erkek yaş ortalaması 64,4±7,5 yıl olup kontrol grubu ile İPF hastaları arasında da istatistiksel açıdan anlamlı farklılık görülmemiştir (p= 0,526; p=0,465). İPF grupundaki serum çinko düzeyi ortalama 135,6±35,8'di, kontrol grupu çinko düzeyi ortalama 142,7±33,9'du. Serum çinko düzeyi açısından gruplar arasında anlamlı fark olmamasına karşın İPF hastalarının çinko düzeyi daha düşük saptanmıştır (p=0,156). İPF hastalarında radyolojik tutulumu %50'nin üzerinde olanlarda çinko düzeyi 135±39,6 radyolojik tutulumu %50'nin altında olanlarda 136±32,5'dir. İPF hastalarında radyolojik tutulumlarıyla serum çinko düzeyi arasında anlamlı korelasyon saptanmasa da radyolojik tutulumu %50'nin üzerinde olanlarda çinko düzeyi daha düşük saptandı. Sonuç: Çalışmamızda İPF hastalarının serum çinko düzeyi ile kontrol grubu arasında anlamlı korelasyon saptanmasa da İPF hastalarının serum çinko düzeyi kontrol grubuna göre düşük saptanmıştır. Yine İPF hastalarının radyolojik tutulumu %50'nin üzerinde olanlarda çinko düzeyi istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte radyolojik tutulumu % 50'nin altında olanlardan daha düşük saptanmıştır. Çinko düzeyi İPF hastalarında kontrol grubundan ve İPF hastalığı daha kötü olan (radyolojik tutulumu daha fazla olan) grupta istatistiksel olarak fark saptanmasada daha düşük saptanmıştır. Ancak bu durum hasta ve kontrol sayısının az olmasından kaynaklanmış olabilir. Literatürde İPF hastalarında çinko düzeyi ile ilgili çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız da göstermektedir ki İPF hastalarında çinko düzeyinin araştırıldığı, daha fazla olgunun katıldığı çok merkezli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelmeler: İdiyopatik pulmoner fibrozis, çinko, radyolojik tutulum
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı'nda bode indeksi ile yaşam kalitesi, crp ve inflamatuar sitokinlerin (ıl-8, tnfalfa) ilişkisi
KOAH izleminde BODE indeksinin kullanımı son yıllarda artmıştır. Çalışmamızda KOAH'lı hastalarda BODE indeksi ile yaşam kalitesi ve inflamasyon belirteçleri ;CRP, TNF-?, IL-8 arasında ilişkiyi araştırdık.88 erkek, 15 kadın 103 stabil KOAH(GOLD) olgusunda solunum fonksiyon testleri, arter kan gazları, altı dakika yürüme testi, vücut kitle indeksi, dispne skalası (MMRC), St.George Yaşam Kalitesi anketi ve serum CRP, TNF-?, IL-8 düzeyleri değerlendirildi.Yaş ortalaması 63,7±10,7 olan hastaların %22'si evre 1, %41'i evre 2, %26'sı evre 3 ve %14'ü evre 4 idi. BODE indeksine göre hastaların %54,4'ü BODE 1, %19,4'ü BODE 2, %13,6'sı BODE 3, %12,6'sı BODE 4 olarak saptandı. BODE indeksi ile hastalık evreleri (p<0,001), hastalık süresi (p= 0,013), atak sayısı (p< 0,001 ) ve yıllık hastaneye yatış sayısı (p< 0,001) arasında anlamlı ilişki saptandı. BODE ile PO2 arasında negatif yönde (p< 0,001), PCO2 ile pozitif yönde (p< 0,001) anlamlı ilişki saptandı. BODE ile CRP arasında anlamlı ilişki saptanırken (p=0,019), TNF-? ve IL-8 düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. BODE indeksi ile St.George Yaşam Kalitesi semptom, his, aktivite skoru ve toplam skor arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0,001).Sonuç olarak BODE indeksi, hastalık evresi, atak sayısı, yaşam kalitesi ve daha pek çok parametre ile ilişkili olduğundan KOAH'lı hastaların takip ve prognozunu belirlemede kullanılması gereken prediktif bir testtir.
Sporcularda egzersizin indüklediği bronkokonstrüksiyon ve astım.
Egzersizle indüklenen bronkokonstrüksiyon (EİB), hava yolu duyarlılığı artmışkişilerde, yoğun bir fiziksel aktivitenin akut hava yolu daralmasını tetiklediği durumutanımlamaktadır. Bu çalışmada, spor yapmayan sağlıklı kontrol grubunda ve elitsporcularda EİB oranını karşılaştırmak ve EİB ile bronş hiperreaktivitesi, bronşinflamasyonu ve atopi ilişkisini değerlendirmek amaçlandı.18-30 yaş aralığında, çalışma öncesi 4 aylık sürede, haftada 12 saatten fazlaegzersiz yapan, Celal Bayar Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Meslek YüksekOkulu öğrencisi olan 30 sporcu (Sporcu grubu) ve 18-30 yaş arası, haftada 2 saattenaz egzersiz yapan 30 olgu (Kontrol grubu) çalışmaya alındı. Çalışmaya alınanolgulara, maksimum egzersizde ve günlük yaşamda oluşan solunumsal semptomlarlailgili anket formu, egzersiz bronkoprovokasyon testi (EBT), metakolinbronkoprovokasyon testi (MBT) uygulandı. Ekspiryum havası nitrik oksit (NO)düzeyleri ölçüldü ve sık görülen 20 aeroalerjen ile cilt prick testi uygulandı.Kontrol grubu ve sporcu grubunun yaş ortalaması, cinsiyet dağılımı, sigaraöyküsü, FEV1, FVC, FEV1/FVC oranı ve PEF değerleri açısından istatistiksel olarakanlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05).Sporcu grubunda 4 olguda (% 13,3) EBT pozitif bulundu, kontrol grubunda iseegzersiz testine pozitif yanıt saptanmadı. Sporcu ve kontrol grubu arasındaki bu farkistatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05).13 (% 43,3) sporcuda ve kontrol grubundan 1 (% 3,3) olguda MBT pozitifolarak saptandı. Sporcularda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olarakMBT daha yüksek pozitif bulundu (p=0,000)Çalışmaya alınan olgularda MBT ve EBT' inden birine veya her ikisine yanıtıolanlar bronş hiperreaktivitesi pozitif olgular olarak kabul edildi. 16 (% 53,3) sporcuda(n=15 metakolin, n=1 metakolin ve egzersiz), kontrol grubu olgularının 1 (% 3,3)' inde(n=1 metakolin) bronş hiperreaktivite pozitif (BHR+) olarak saptandı. Sporcu vekontrol grubu arasında saptanan bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p=0,000). BHR+ ve BHR- sporcular ve kontrol grubu arasında cinsiyet, atopi öyküsü,ailede atopi öyküsü varlığı, cilt prick testi ve sigara kullanımı açısından iki grupkarşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). BHR+ ve BHR- sporcularınegzersiz semptom skoru kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarakanlamlı bir fark saptandı (p=0,048).Sporcu grubunda ekspiryum havası NO düzeyi 22,6 ± 10,1; kontrol grubundaise 22,3 ± 10,1 olarak saptandı, iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıbulunmadı (p>0,05). BHR+, BHR- sporcular ve kontrol grubu arasındaki NO düzeyleriaçısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Atopi varlığını göstermek için yapılan cilt prick testi sporcu grubunda 6 olguda(% 20,0), kontrol grubunda ise 3 (% 10,0) olguda pozitif saptandı, ancak iki grubundeğerlendirilmesinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamadı (p>0,05).Çalışmaya alınan olgularda, alerjik bir hastalığı olduğunu ifade edenlerin % 77,8' inincilt prick testi de pozitif saptanırken, alerjik hastalığı olmadığını ifade edenlerin %94,1' inin test sonucu negatif olarak saptandı. Cilt prick testi ile atopisi olan olguların(9 olgu) NO düzeyinin ortalaması 30,0 ± 10,0; cilt prick test sonucu negatif olanolguların (51 olgu) NO düzeyi ortalaması ise 21,0 ± 18,0 olarak bulundu, iki gruparasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05).Egzersizle ilişkili semptomu olan sporcuların EİB açısından dikkatledeğerlendirilmesi, tanı için EBT ve MBT yapılarak bronş hiperreaktivitesininaranmasının uygun olacağı, atopik sporcularda EİB riskinin artması nedeniyle dahatitizlikle taranması gerektiği ve bronş hiperreaktivitesinin değerlendirilmesindeekspiryum havası NO ölçümlerinin uygun bir test yöntemi olmadığı sonucuna varıldı.
KOAH olgularında altı dakika yürüme testi, mekik testi, otur kalk testi ve zamanlı kalk yürü testlerinin birbirleri,yaşam kalitesi, solunum fonksiyonları ve dispne skalaları ile ilişkileri
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan (KOAH) hastalarda yaygın olarak kullanılan altı dakika yürüme testi (6DYT) poliklinik koşullarında uygulanabilirliği zor bir testtir. Bu çalışmada poliklinik ortamında uygulanımı daha kolay olan, otur kalk (Sit To Stand Test-STST) ve zamanlı kalk yürü testleri (Timed Up and Go Test-TUG) ve kullanımı yaygınlaşmaya başlayan mekik testinin(shuttle test) 6DYT ile karşılaştırılması amaçlandı.KOAH tanısı olan (FEV1/FVC ?70 )(GOLD), 80 stabil dönemde hasta ve 25 kontrol olmak üzere toplam 105 olgu çalışmaya alındı. KOAH dışı pulmoner hastalık, kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı, ortopedik kusuru, kas eklem hastalığı, kontrolsüz kronik hastalığı olan olgular çalışma dışı bırakıldı. Olgular testlere başlamadan önce, 1 saat dinlenme sonrası solunum fonksiyon testi (SFT) ve St.George yaşam kalitesi anketiyle (SGRQ) değerlendirildi. Bazal ve test sonrası nabız, saturasyon değerleri, vizüel anolog skala (VAS), BORG dispne skalası kaydedildi. Egzersiz testleri aynı sırayla (TUG, STST, 6DYT ve mekik testi) eşit dinlenme süreleriyle uygulandı.Hastaların 7'si (%8.7) hafif, 44'ü (%55) orta, 25'i(%31.2) ağır ve 4'ü(%5) çok ağır evredeydi. FEV1 ile en yakın ilişki 6DY testinde gözlendi, bunu mekik testi, STST ve TUG testi izledi (p<0.05). SGRQ ile en yakın ilişki yine 6DY testinde gözlendi, bunu STST, mekik testi ve TUG testi izledi (p<0.05). TUG testinin sonunda VAS değerlerinde, 6DYT ve TUG testi sonunda saturasyon değerlerinde bazale göre değişiklik gözlenmedi (p>0.05). Dört test birbiri ile ilişkili olara saptandı.STST ve TUG testlerinin kolay uygulanabilir olmaları yanında TUG testinin dispne hissi yaratmıyor ve oksijenizasyonu bozmuyor olmasından dolayı 6DYT ve mekik testlerine alternatif olarak kullanılabilecekleri sonucuna varılmıştır.
KOAH hastalarında CFTR gen mutasyon değerlendirilmesi
Amaç ve Kapsam: KOAH hastalığı; persistan, sıklıkla progresif hava akımı obstrüksiyonuna sebep olan hava yollarındaki ve/veya alveollerdeki anormalliklere bağlı olarak kronik solunum semptomlarla karakterize heterojen bir durumdur. Sigara bağımlısı veya aynı çevresel maruziyetlerle karşılaşan insanların bazılarında KOAH gelişirken bazılarında gelişmemesi ve özellikle de bazı ailelerde KOAH'ın daha sık görülmesi, KOAH'ın patogenezinde genetik faktörlerin önemli bir yerinin olduğunu gösterir. Kistik fibrozis gelişiminde rolü olan KFTR geninin KOAH gelişiminde rolü olabileceği dair çalışmalar mevcuttur. Bu nedenle bu çalışmada Türk toplumunda KOAH'lı hastalarda KFTR gen mutasyonu sıklığını ve KOAH gelişimindeki rolünü değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs hastalıkları bölümünde poliklinikten ve/veya serviste yatan 55 KOAH hastası ve 26 kontrol hastası dahil edildi. Hastaların demografik verileri, solunum fonksiyon testleri ile Toraks BT ve/veya PAAG radyolojik görüntüleri kaydedildi. Her iki hasta grubunun kanları Biorad CFX 96 Real Time PCR cihazında çalışılarak KFTR gen mutasyonları saptanıp kaydedildi. Tüm veriler SPSS istatistik programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza 55 (%67,9) KOAH'lı hasta ve 26 (%32,1) kontrol hastası dahil edilmiştir. KOAH'lı hastaların yaş ortalaması 66,4±9,0 olup 54'ü (%98,2) erkek 1'i (%1,8) kadındı. Çalışmanın kontrol grubundaki hastaların ise yaş ortalaması 56,3±8,6 olup 14'ü (%53,8) kadın, 12'si (%46,2) erkekti. KOAH'lı 55 hastanın 8 (%14,5) tanesinde KFTR geninde mutasyon görülürken 26 kontrol hastasından ise 2 (%7,6) tanesinde KFTR gen mutasyonu tespit edilmiştir. Araştırmaya göre her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Sonuç: KFTR gen mutasyonu KOAH'lı hastalarda daha sık görülse de çalışma grupları arasında istatistiksel olarak anlamlılık görülmemiştir. Anahtar kelimeler: KOAH, KFTR gen mutasyonu, Kistik Fibrozis
İdiopatik pulmoner fibrozisli hastalarda tanı anındaki periferik kan monosit sayımının hastalık ağırlığı ve prognozu ile ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında tanı anındaki periferik kan monosit sayımının hastalık şiddeti ve prognozuna etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif kesitsel bir çalışma olarak planlandı ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları bölümünde 1 Ocak 2017 - 1 Ocak 2023 tarihleri arasında İdiopatik Pulmoner Fibrozis (İPF) tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi. İlk başvuruda hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, boy ve beden kitle indeksi), sigara içme alışkanlıkları, ek hastalıkları, uzun süreli oksijen tedavisi alıp almadıkları, 6 dakika yürüme mesafesi, kan oksijen doygunluğu, GAP skoru, solunum fonksiyon testi değerleri, Yüksek Rezolüsyonlu Bilgisayarlı Tomografi (YRBT) paterni, ekokardiyografi verileri ve periferik kan sayımı değerleri kaydedildi. Takip süresince, 6. ay, 12. ay ve 24. ayda elde edilen solunum fonksiyon testi değerleri, ekokardiyografi verileri ve periferik kan sayımı değerleri de kaydedildi. Ayrıca, hastaların İPF tedavisi sırasında aldıkları antifibrotik tedavi süreleri, hastalığın progresyonu, akut alevlenme nedeniyle hastaneye yatışları, yoğun bakım ihtiyaçları ve mortalite bilgileri retrospektif olarak dosyalarından taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda yaş ortalaması 67,2±8,9 yıl ve %85'i erkek olan 100 İPF hastasının verileri incelendi. Takip süresince hastaların %49,5'inde alevlenme görülmüş olup, ortalama alevlenme sayısı 1,5±2,4 olarak belirlenmiştir. Ortalama hastane yatış sayısı ise 0,9±1,6'dır. Hastaların %41'inde hastalık progresyonu gözlemlenmiş ve %37'si tedavi süresince hayatını kaybetmiştir. Hayatını kaybeden hastaların ortalama ölüm süresi 677,8±488,8 gün olarak hesaplanmıştır ve bu hastaların %70,3'ü akut alevlenme nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Hastalar mortalite durumlarına göre iki gruba ayrılarak karşılaştırıldığında, demografik veriler açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak, hayatını kaybeden hastaların ilk başvuru anındaki kan oksijen doygunluklarının diğer gruba göre istatistiksel olarak daha düşük olduğu saptanmıştır (p=0,019). Ayrıca, hayatını kaybeden grupta, ilk başvuruda uzun süreli oksijen tedavisi kullanımının daha fazla olduğu saptanmıştır (p=0,001). GAP indeksi açısından incelendiğinde, hayatını kaybeden hastaların ilk başvuruda daha yüksek evrede olduğu tespit edilmiştir (p=0,001). İlk başvuru sırasında yapılan 6 dakika yürüme mesafesi, CRP, uzun süreli oksijen tedavi süresi, İPF tanısının konulma şekli ve YRBT paterni ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Alevlenme yaşayan hastalarda ölüm oranı daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Ayrıca, hayatını kaybeden hastaların daha sık alevlenme yaşadıkları ve hastaneye yatış yaptıkları tespit edilmiştir (p=0,001). Bu hastaların tanı anındaki zorlu vital kapasite (FVC) yüzdesi ve hacmi, karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (DLCO) ve spesifik difüzyon katsayısı (DLCO/VA) değerlerinin hayatta kalanlara göre istatistiksel olarak daha düşük olduğu belirlenmiştir (sırasıyla p=0,001, p=0,007, p=0,001 ve p=0,002). Mortaliteye göre laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında, hayatını kaybeden hastaların tanı anındaki beyaz küre, nötrofil ve platelet sayılarının hayatta kalan hastalara göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir (sırasıyla p=0,005, p=0,001 ve p=0,035). Tanı anındaki, lenfosit, eritrosit dağılım genişliği, platelet dağılım genişliği ve hemoglobin değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Tanı anındaki monosit yüksekliği ile prognoz ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edildi (sırasıyla p=0,245 ve p=0,205). Tanı anındaki monosit yüksekliği ile GAP indeksi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0,885). ROC analizinde, beyaz küre değerinin 9,1 103/µL'nin üstünde olmasının mortaliteyi %62 sensitivite ve %65 spesifisite ile, nötrofil değerindeki yüksekliğin ise mortaliteyi %65 sensitivite ve %73 spesifisite ile tahmin edebileceği saptanmıştır. Sonuç: Beyaz küre ve nötrofil seviyelerinin İPF hastalarında mortalite tahmininde potansiyel olarak önemli bir rol oynayabileceğine dair önemli işaretler bulunmaktadır. Çalışmamızda monosit seviyelerinin mortalite ile ilişkisi saptanmamıştır ancak literatürde üstünde durulduğu gibi monosit sayılarının mortalite ile ilişkisinin gösterilmesi açısından daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, Monosit, Mortalite, Prognoz
Hastanede Gelişen Pnömonide Klinik İnfeksiyon Skoru ve bazı infeksiyon belirteçlerinin tanı ve izlemdeki rolü
HGP, nozokomiyal infeksiyonlar içinde ikinci sıklıkta görülen infeksiyon olmakla birlikte, mortalitesi en yüksek olan infeksiyondur. Tanı konur konmaz uygun antibiyotik tedavisinin uygulanmaya başlanmasının mortalite üzerine etkili olduğu bilinmektedir. Ancak erken dönemde tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ve tedavinin devamı veya sonlandırılmasına karar verilmesi konusunda klinisyene yardımcı olabilecek bazı skorlama sistemleri ya da belirteçlerlere ihtiyaç duyulmaktadır.Araştırmamızda hastanede gelişen pnömonide "klinik pulmoner infeksiyon skoru" ile CRP ve PCT olmak üzere infeksiyon belirteçlerinin tedavi izlemi ve mortaliteye etkisini belirlemeyi ve KPİS-PCT ve CRP arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya 25 HGP tanılı hasta dahil edildi. İlk gün başlangıç KPİS ve CRP, PCT değerleri bakıldıktan sonra TTD Erişkinlerde Hastanede Gelişen Pnömoni Tanı Ve Tedavi Uzlaşı Raporu'nda önerilene uygun antibiyotik tedavisi başlandı. 3. gün takip KPİS değerine ve 4. gün takip CRP ile PCT değerlerine tekrar bakıldı. Hastalar tanı sonrası 1. ayda değerlendirilerek mortalite bilgisi alındı.Çalışmaya aldığımız 25 olgunun 14'ü (%56) kadın, 11'i (%44) erkek idi. Yaş ortalaması 65,6 ± 15,16 olarak bulundu. HGP gelişimine kadar geçen süre incelendiğinde ortalama 9,4±8,2 gün olarak saptandı. Yaş ile KPİS, CRP, PCT, HGP gelişim süresi, hastenede yatış süresi ve mortalitenin ilişkisi incelendiğinde hiçbir parametrede anlamlı bir değişiklik saptanmadı ancak yaşın artışı ile HGP gelişme zamanının korelasyon analizinde bu 2 parametre arasında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde ve (-) yönde korelasyon saptandı. Tüm olguların ateş, lökosit, PaO2/FiO2, sekresyonun niteliği, mikrobiyolojik üreme ve toplam KPİS'ten oluşan parametrelerinin takip değerlerinde başlangıca göre istatistiksel anlamlı değişiklik saptandı. KPİS değerine en fazla etkili olan parametre PaO2/FiO2 oranıydı. İnfeksiyon belirteçlerinden CRP ve PCT değerlerinde ise başlangıç ve takip değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastanede yatış süresi ve 1 aylık mortalite ile 6 KPİS parametresi, KPİS, CRP, PCT ve HGP gelişim süresi arasında anlamlı ilişki bulunmadı.Sonuç olarak, HGP tedavisinin izleminde klinik skorlama sistemi olan KPİS; CRP ve PCT gibi biyobelirteçlerden daha üstün bulunmuştur, ancak hiçbirinin mortalite üzerine etkisi saptanmamıştır. Daha kesin sonuçlar için, olgu sayısının daha yüksek olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır.
Astım hastalarında astım kontrol testinin solunum fonksiyonları, yaşam kalitesi, ve inflamasyonla ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Astım hastalarında tedavi semptomlar, fonksiyonel ve inflamatuar parametrelerin kontrolü üzerine odaklanmıştır. Çalışmamızda astımlı hastalarda semptomları değerlendiren astım kontrol testi (AKT) ile hava yolu inflamasyonu belirteçlerinin ilişkisini araştırdık.METOD: Çalışmamıza Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran GINA 2006 kriterlerine göre astım tanısı olan, tedavi kullanan 101 olgu alındı. Hastalara 1. ayda (bazal) ve tedavileri AKT'ye göre düzenlendikten sonra 3. ayda (kontrol) olmak üzere AKT, solunum fonksiyon testi, metakolin bronş provokasyon testi (MBPT) ve astım yaşam kalitesi anketi (AQLQ) yapıldı, ekspiryum havasında nitrik oksit (FeNO) düzeyi ve indükte balgamda eozinofil oranlarına bakıldı.BULGULAR: AKT'ye göre 1. vizitte (n=101); 9 olgu tam kontrol, 48 olgu kısmi kontrol, 44 olgu ise kontrol dışıydı. 2. vizitte (n=83) ise 10 olgu kontrol altında, 41 olgu kısmi kontrolde ve 32 olgu kontrol dışıydı. FeNO eşik değeri 20 ppb olarak alındığında tam kontroldeki olgularda olguların bazal ve kontrol vizitlerinde oranı (%8) değişmezken, kısmi kontroldeki olguların oranı 1. vizitte %65 iken, kontrolde %45'e düşmüştü. MBPT pozitifliği hem kontrol hem de kısmi kontroldeki hastalarda azalmıştı (sırasıyla %56-%30 ve %66-%51). Balgam eozinofilisi eşik değeri %3 olarak alındığında, 1. vizitte (n=62) %23 olguda, 2. vizitte %30 (n=30) eozinofili saptandı.Çalışmamızda ilk vizitte AKT ile solunum fonksiyon parametreleri (FEV1(litre)) arasında anlamlı ilişki saptanmadı (r=0.48, p=0.631). FeNO eşik değeri 20 ppb olarak alındığında kontrollü (%8), kısmi kontrollü (%65) ve kontrolsüz (%27) gruplar arasında farklılık gözlendi (p= 0.016). Her iki vizitte de AKT'deki kontrole göre MBPT pozitifliği (1. vizit p=0.447, 2. vizit p=0.333) ve indükte balgam eozinofilisi (1. vizit p=0.804, 2. vizit p=0.486) arasında farklılık bulunmadı. Ancak bazal ve kontrol AkT and bazal ve kontrol AQLQ orta derecede ilşkili sapatndı.(*r=0,654 p<0,01 r=0,740 p<0,01 for basal and control respectively).SONUÇ: Çalışmamızda AKT'nin inflamasyonun biyolojik belirteçlerinden yalnızca FeNO ile kısmen ilişkili bulunması nedeniyle, AKT'nin klinik kontrolün değerlendirilmesinde uygun ancak, inflamasyonun takibinde yeterli bir araç olmadığı düşünülmüştür.
Manisa ili ilköğretim öğrencilerinde sigara içme prevalansı
AmaçBu çalışmada Manisa ili ilköğretim öğrencilerinde sigara içme prevalansının, içimi etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve Temmuz 2009'da yürürlüğe ?Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun? a karşı öğrencilerin tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.YöntemTanımlayıcı nitelikteki araştırmanın evrenini 2009-2010 eğitim öğretim döneminde Manisa İli merkez ilköğretim okulları 6-7-8. sınıflarında bulunan 8236'sı kent ve 4937'si gecekondu olmak üzere 13173 öğrenci oluşturdu. Örneklem sayısı, ilimizde daha önce bulunan sigarayı ilk kez deneme prevalansı %17,5 baz alınarak 831 kişi, rastgele seçim yöntemi kullanılarak 6 kent ve 3 gecekondu olmak üzere 9 okul olarak belirlendi. Sigara içme, etkileyen faktörler, sigara içmenin etkileri ve ailelerinin sigara içme durumları gibi soruları içeren anket formu hazırlandı. Belirlenen 9 okuldan toplam 615 öğrenciye anket uygulandı. Araştırmanın verileri SPSS 14.0 bilgisayar istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde tanımlayıcı istatistikler (yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma), ki-kare ve bağımsız gruplarda t testi kullanıldı.BulgularÖğrencilerin %47'si kız idi. Sigara deneme prevalansı %23.5, (kent okullarında %16, gecekondu okullarında %35), sigara içme prevalansı ise %7.1 (kent okullarında %1,7, gecekondu okullarında %15.7) olarak saptandı. Sigara deneme yaşı 10.04 ±2.3 idi. Öğrencilerin %86.6'inin sigara yasağını desteklediği, %43.3'ünün sigara paketleri üzerindeki uyarı yazılarının etkili olduğunu düşündüğü ve %35.2'sinin sigara dumanına pasif maruz kaldıkları saptandı.Erkek cinsiyet, yaş, sosyoekonomik durum, ailenin eğitim durumu, aile bireyi ve en yakın arkadaşın sigara içmesinin öğrencinin sigara içmesinin önemli risk faktörleri olduğu görüldü.SonuçSigara içmeye başlama yaşının erken olması sigarayla mücadele çalışmalarının ilköğretim okullarına ve özellikle sigara içme prevalansının yüksek olduğu gecekondu bölgelerine yoğunlaştırılmalıdır.
Astım hastalarında uyku kalitesinin astım kontrolü, solunum fonksiyonları ve yaşam kalitesiyle ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Astımlı hastalarda gece semptomları nedeniyle uyku kalitesi etkilenebilir. Çalışmamızda astım hastalarında solunum fonksiyonları, hastalık kontrolü ve yaşam kalitesinin uyku kalitesi ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.YÖNTEM: Çalışmaya 7 eğitim -araştırma ve üniversite hastanesinden dahil edilen toplam 126 stabil dönemde astım hastası ve 40 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların ve kontrol grubunun medikal öyküleri kaydedildi. Tüm çalışma grubuna Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) uygulandı. Astımlı hastalarda astım kontrol testi (AKT), astım yaşam kalitesi anketi (AQLQ) ve solunum fonksiyon testleri (SFT) değerlendirildi.BULGULAR: %82'si kadın olan hastaların yaş ortalaması 40±9,9 olarak bulundu. Hastaların %79'unda hafif şiddette astım mevcuttu. AKT ortalamaları 18.5±4.85, PUKİ ortalaması 7.02±3.86, toplam AQLQ ortalaması 4.43±1.16 olarak bulundu. Uyku efektivitesi %83±19 olan hasta grubunun %39'unda sağlıklı uyku, %61'inde kötü uyku mevcuttu. Hastalarda, FEV1<%80 olması (p=0.750) ve hastalık şiddetine (p=0,550) göre uyku kalitesinde farklılık gözlenmedi. Ancak AKT (r=-0.324, p<0.001) ve AQLQ (r=-0,299 p<0.001) skoru arttığında uyku kalitesinin de arttığı saptandı. Kontrol grubunun uyku kalitesi (3.95±2,18) ile astımlı hastaların (7.02±3,86) uyku kalitesi karşılaştırıldığında aralarında anlamlı farklılık gözlendi (p<0.001).SONUÇ: Astım hastalarında uyku kalitesi kontrol grubuna göre anlamlı derecede bozulmuştur. Uyku kalitesindeki düşüşün yaşam kalitesi düzeyi ve özellikle hastalık kontrolü ile ilişkisi önemlidir
Akciğer kanserli hastalarda izlem sürecindeki değişikliklerin yaşam kalitesine etkisinin European Organızatıon for Research and Treatment of Cancer (EORTC-C 30) yaşam kalitesi ölçeği ve izlem sonuçları ile değerlendirilmesi
Akciğer kanseri tanı ve tedavisindeki tüm gelişmelere rağmen sağkalımda çok fazla artış saptanamamıştır. Araştırmamızda akciğer kanserli hastalarda izlem sürecindeki değisikliklerin yaşam kalitesine etkisinin EORTC-C30 ölçeği ve takip sonuçları ile değerlendirilmesi, hasta ve kanser cevabı arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlanmıştır.Araştırmamızda izlem sürecinde yaşam kalitesinin sağkalım için diğer tüm değişkenlerden bağımsız bir prognostik faktör olduğu saptanmıştır. Genel iyilik halinin kötüleşmesi, fiziksel, duygusal, uğraş ve kavrama fonksiyonunun bozulması; yorgunluk, bulantı, kusma, ağrı, nefes darlığı, uykusuzluk, iştahsızlık, konstipasyon sağkalımı olumsuz yönde etkilemiştir. Mali zorlukların artışı da sağkalımı olumsuz etkilemiştir. Yalnızca sosyal fonksiyon ve diyare sağkalım ile ilişkili bulunmamıştır.Sonuç olarak performans durumu ve yaşam kalitesi sağkalım için bağımsız ve güçlü prognostik faktörlerdir. Uzun yaşam süresi beklenmeyen bu hastalarda yaşam kalitesinin iyileştirilmesi son derece önemlidir. Performans durumu değerlendirmeleri klinik pratikte kolay uygulanabilir olduğundan sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak hastanın yalnızca fiziksel durumunu değerlendirme olanağı sağlar. Yaşam kalitesi ise çok yönlü ve daha kapsamlı bir değerlendirme olması nedeni ile hastanın bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirilmesi, hastalıkla ilişkili yaygın, ama göz ardı edilen sorunların saptanmasına ve tedavisine dolayıyıyla yaşam kalitesinin artırılmasına olanak verir. Bu nedenlerle yaşam kalitesi değerlendirmeleri bir araştırma alanı olmaktan çok hastanın tamamlayıcı bir alanı olmalı ve , klinik pratikte kullanılmalıdır.
Kistik fibrozis dışı bronşiektazi hastalarında TH2 inflamasyonun ve alarminlerin hastalık ağırlığı ile ilişkisinin incelenmesi
Bronşektazi tekrarlayan enfeksiyonlar, inflamasyon ve irreversible bronşiyal duvar genişlemesi ile karakterize progresif bir akciğer hastalığıdır. Bronşiektazi hastalarının üçte bire yakınınında eozinofilik inflamasyon izlenmektedir. Bronşiektazi gibi fazla tedavi seçeneği bulunmayan bir hastalıkta olası tedavi yolaklarının hastalık ağırlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi planlanmıştır. Çalışmamızda Ekim 2024 ve Ekim 2025 arasında kistik fibrozis dışı bronşiektazi tanısı ile Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 79 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bronşiektazi tanısı koyulan hastalardan ELİSA çalışması yapılması için kan örnekleri alındı. Alınan örneklerden IL25, IL33, TSLP, IL4, IL5, IL13, IL17A seviyeleri çalışıldı. Hastaların yaş ortalaması 50,19(19-80)'idi. Bronşiektazi etyolojisi incelendiğinde %40,5 postenfeksiyöz, %22,8 KOAH, %34,2 Astıma bağlı olduğu izlendi. Solunum fonksiyon testleri değerlendirildiğinde %38 obstrüktif bulgular izlendi, %32,9 normal olarak izlendi. BSI skoru ile yapılan değerlendirmede hastalık ağırlığı arttıkça nötrofil sayılarında, CRP ve CD8+ T hücreleri ile hastalık ağırlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar izlenmiştir. FACED skoru ile yapılan değerlendirmede vücut kitle endeksi, nötrofil sayısı ve CRP ile hastalık ağırlığı arasında anlamlı farklılıklar izlenmiştir. FACED skoru ile interlökinler arasındaki ilişki incelendiğinde hastalık ağırlığı arttıkça IL25 ve IL5 seviyelerinde anlamlı bir artış izlenmiştir. BSI skorlarıyla interlökin seviyeleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde IL13 ile pozitif yönde bir ilişki izlenmiştir. FACED skoru ile interlökin seviyeleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde IL25, IL5, IL13 seviyeleri arasında pozitif yönde bir ilişki izlenmiştir. İki skor sistemine göre de IL25 düzeyindeki artışın alevlenme riskini arttırdığı izlenmiştir. Sonuç olarak tüm hastalarda mortalite ve alevlenme riskini belirlemek için BSI ve FACED skoru kullanılmalıdır. Son 1 yılda sık alevlenme öyküsü olan, hastane yatışı olan ve IL-25, IL-5 seviyeleri yüksek olan hastalarda mortalitenin yüksek olduğu göz önünde bulundurularak yakın takip edilmesi gerekmektedir. Bu araştırma verileri ve bronşiektazi patogenezi ortak düşünüldüğünde tedavide olası bir yolağın aydınlatılması gerektiği görülmektedir. Tedavi konusunda gelişmelere açık olan bronşiektazi ile ilgili bu yolakları hedef alan biyolojik ajanların geliştirilmesi ve var olan ajanların etkinliğiyle ilgili çok merkezli çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Fiberoptik bronkoskopi işleminin tanı oranlarının belirlenmesi ve komplikasyon hızının tesbiti
Giriş ve Amaç: Fiberoptik bronkoskopi (FOB), solunum yollarının doğrudan görüntülenmesine olanak sağlayan ve akciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılan invaziv bir yöntemdir. FOB ile bronkoalveoler lavaj, sitoloji ve biyopsi gibi farklı örnekleme teknikleri uygulanabilmesine rağmen, işlemin tanısal başarısı lezyonun özelliklerine ve kullanılan yönteme bağlı olarak literatürde hâlen değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle FOB'un gerçek yaşam koşullarındaki tanısal etkinliğinin ortaya konulması önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde uygulanan FOB işlemlerinin tanı oranlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, retrospektif, tanımlayıcı ve analitik nitelikte olup 1 Ocak 2019–31 Aralık 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalında FOB uygulanan erişkin hastaların verileri üzerinden yürütülmüştür. Çalışmaya, bronkoskopi raporları ile patoloji, sitoloji ve mikrobiyoloji sonuçları eksiksiz olan hastalar dâhil edilmiştir. FOB sırasında bronkoalveoler lavaj, endobronşiyal biyopsi, transbronşiyal biyopsi ve sitolojik örnekleme işlemleri uygulanmıştır. Elde edilen verilerde tanımlayıcı istatistikler kullanılarak demografik özellikler, bronkoskopik bulgular, tanı oranları ve en sık konulan tanılar belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmaya, kriterleri karşılayan toplam 499 hastanın verileri dâhil edildi; hastaların yaş ortancası 65,0 yıl olarak saptandı. Bronkoskopik örnekleme en sık sağ üst lobdan yapılırken, olguların önemli bir kısmında endobronşiyal lezyon izlenmedi. Histopatolojik incelemelerde biyopsi ile hastaların %63,3'ünde tanı konulurken, sitolojik değerlendirmede tanı oranı %31,1 olarak bulundu. Mikrobiyolojik incelemelerde ise olguların %53,9'unda etken saptanarak tanısal katkı sağlandı. Sonuç: Bu çalışmada FOB'un, özellikle biyopsi yoluyla elde edilen histopatolojik örneklerde yüksek tanısal katkı sağladığı, sitoloji ve mikrobiyolojik incelemelerin ise tamamlayıcı rol üstlendiği gösterilmiştir. Klinik pratikte bronkoskopik örnekleme yöntemlerinin birlikte ve hedefe yönelik kullanılması tanısal başarıyı artırmak açısından önerilmektedir. Anahtar kelimler: Biyopsi, Fiberoptik bronkoskopi, Sitoloji, Mikrobiyolojik inceleme
COVID-19 sonrası poliklinik kontrolüne gelen hastaların klinik ve laboratuar özellikleri
SARS-CoV-2 (Severe acute respiratory syndrome coronavirus 2), 2019 yılının Aralık ayında Hubei'de görülmeye başlayan, dünyaya hızla yayılan bir enfeksiyondur. DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından 2020 yılının Mart ayında pandemi olarak ilan edilmiştir. SARS-CoV-2 enfeksiyonu sonrası hastalarda klinik şikayetlerin devam ettiği dikkati çekmiştir. Çalışmamızda hastalığın uzun dönem etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 2020 yılı Kasım ayının başından 2021 yılının Ocak ayının sonu arasında kliniğimizde izlenen ters transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) (+) ve RT-PCR (-) bilgisayarlı tomografide (BT) COVID-19 (Coronavirus Hastalığı-2019) pnömonisiyle uyumlu akciğer tutulumu olan 94 hasta dahil edildi. Hastaların sosyo-demografik özellikleri (yaşadıkları yer, medeni durum), yaş, cinsiyet, komorbiditeleri, aldıkları tedaviler, başvuru sırasında bakılan hemoglobin (Hb), D-dimer, ferritin, C-reaktif protein (CRP), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), laktat dehidrojenaz (LDH), parmak ucu saturasyon değerleri incelendi. Toraks BT' de akciğer tutulumları, pnömoninin ağırlık derecesi, kontrolde çekilen P-A (Posteror-anterior ) akciğer grafileri ve aldıkları anti-viral, antibiyotik, kortikosteroid, immünmodulatör, destek tedaviler değerlendirildi. Değerlendirmeler hastalar kontrole çağrıldıklarında da tekrarlandı. Hastaların başvuru ve kontrolleri arasındaki ortalama süre 38.2±30.2 gün idi. Çalışmamızda 59 erkek (orta yaş 61.5), 35 kadın (ort yaş 59.5) hasta yer aldı. Hastaların en sık gözlenen başvuru şikayetleri sırasıyla; nefes darlığı (%47.9), halsizlik (%47.9) , öksürük (%46.8), ateş yüksekliği (%29.8), kas ağrısı (%19.1) ve koku kaybıydı (%19.1). Hastaların %70 'i en sık hipertansiyon (HT), diyabet, ve kardiak iskemi gibi COVID-19 dışı ek hastalığa sahipti. COVID-19 dışı hastalığı bulunanların ortalama yaşları (64.4) bulunmayanlardan (51.2) anlamlı olarak fazlaydı (p=0.001). Hastaların %75'inden fazlasında tedavi yatarak gerçekleşirken, benzer orandaki hastalara oksijen tedavisi uygulanmıştı. Antikoagulan ve favipravir tedavileri %90'ın üstündeki oranlarda uygulanmıştı. Kortikosteroidler hastaların yaklaşık olarak %65'inde uygulanırken, anti IL-6 tedavisi %8.5 oranında uygulanmıştı. Hastaların %10.6'sına NIMV (servis veya yoğun bakım ünitesi) uygulanmış, %11.7'si ise yoğun bakım ünitesinde izlenmişti. Hastaların 1.ay kontrollerinde %60' ında radyolojik patoloji sürerken (erkeklerde kadınlarda daha sık radyolojik patoloji vardı), %35 inin üzerinde nefes darlığının olduğu (erkeklerde nefes darlığı kontrolde anlamlı düzeyde azalmamıştı), öksürük-halsizlik şikayetlerinin de %20' nin üzerinde devam ettiği tespit edildi. Sonuçta; COVID-19 aşısının henüz uygulanmaya başlanmadığı dönemde izlenen hasta grubunda yaklaşık 40 gün sonra yapılan kontrollerde dispnenin, öksürük ve halsizlik şikayetlerinin, radyolojik patolojinin sürdüğü gözlendi. Erkeklerde kontrolde dispnenin anlamlı düzeyde azalmaması, radyolojik patolojinin %60 üstünde sürmesi, enfeksiyonun erkeklerde daha ağır seyrettiğini bildiren literatürle uyumlu bulundu. Uzamış COVID-19 tablosu bulunan hastaların dikkatle izlenmeleri gerektiği vurgulandı.
Ağır COVID-19 pnömonisi nedeniyle oksijen desteği alan hastaların oksijen destek düzeyleri ile oksidatif stres düzeyleri arasındaki ilişki
Giriş-amaç: Oksijen toksisitesine bağlı akciğer hasarında oksidatif stres belirteçleri artarken, antioksidan belirteçlerin azaldığını gözlemleyen araştırmalar bulunmaktadır. COVID-19 pandemisinde ağır hastalarda yaygın olarak başvurulan ≥ %60 FiO2 ile O2 tedavisine bağlı pulmoner toksisite gelişmesi riskini araştıran çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Bu çalışmada ≥ %60 FiO2 ile O2 tedavisi alan hastaların; oksidatif stres belirteci olarak malondialdehid (MDA) ve antioksidan olarak glutatyon (GSH) ile aynı hastaların iyileşme dönemi sürecinde nazal 2-4 lt/dk oksijen alırken glutatyon ve malondialdehit düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık Materyal-Metod: Çalışmaya rezervuarlı maske ile ≥ 15lt/dk, yüksek akımlı nazal kanül (HFNC) ile ya da noninvazif mekanik ventilasyon (NIMV) ile ≥ %60 FiO2 oksijen tedavisi alan COVID-19 pnömoni tanısı alan 50 hasta dahil edildi. Oksijen desteği ≥%60 FiO2 olarak başlandıktan 48 saat sonra ve oksijen tedavisi nazal 2-4 lt/dk' ya düşüldükten 48 saat sonra GSH ve MDA düzeyleri bakıldı. Yirmi hasta ex olduğu için kontrol GSH ve MDA düzeyleri bakılamadı. Bulgular: Hastaların %60'ı (n= 30) erkek, %40'ı (n=20) kadın idi. Hastaların ortalama yaşı 66.0 ± 15,2 (min:40, max:93) idi. Altta yatan hastalıklar sıklık sırasına göre; DM %32 (n=16), HT %26 (n=13), iskemik kalp hastalığı %26 (n=13), konjestif kalp yetmezliği %12 (n=6), benign prostat hiperplazisi %10 (n=5), hipotiroidi %10 (n=5), kronik böbrek yetmezliği %8 (n=4) idi. Oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde hastaların O2 satürasyonu %93 civarında, soluk sayısı 23/dk iken, ortalama LDH, ferritin, d-dimer ve CRP değerleri normal referans değerlerin üstündeydi. Altta yatan hastalığı HT olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan MDA düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olarak azalmıştı (0.62'den 0.54'e düştü, p=0.043). Altta yatan hastalığı hipertansiyon olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan MDA düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olmasa da azalmıştı (6.26'dan 5.57'ye düştü, p=0.064). Altta yatan hastalığı DM olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan GSH düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olarak azalmıştı (3.95'ten 3.05'e düştü, p=0.021). Ağır radyolojik tutulumu olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan GSH düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olarak azalmıştı (3.61'den 2.94'e düştü, p=0.039). Cinsiyete, yaş kategorisine, sigara kullanımına, KOAH varlığına, hafif ve orta radyolojik tutulum düzeylerine göre oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönem ile nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde MDA ve GSH düzeylerin anlamlı farklılık gözlenmemişti. Ancak; 60 yaş altındakilerde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da belirgin MDA azalması (7.42'den, 6.23'e, p=0.117), sigara kullanmayanlarda belirgin GSH azalması (4.93'ten 3.09'a, p=0.093), KOAH tanısı bulunmayanlarda belirgin GSH azalması (4.98'den 4.30'a, p=0.153), HT bulunmayanlarda belirgin GSH azalması (5.53'den 4.58'e, p=136) gözlenmişti. Elli hastanın 20'si ex için kontrol testler 30 hastada yapıldı. Ölen hastaların ortalama MDA düzeyleri sağ kalanlardan anlamlı olarak yüksekti (10.12'ye 6.65). Ölenlerin GSH düzeyleri sağ kalanlardan düşük olsa da farklılık anlamlı değildi (2.91'e 4.56). Sonuç: Sonuç olarak oksidatif stres viral enfeksiyonlarda, özellikle COVID-19 enfeksiyonunda önemli bir role sahiptir. COVID-19 hastalığında gerek hastalığın patogenezinin gerekse de tedaviyle ilgili faktörlerin oksidatif stresi artırdığını düşündüğümüz çalışmamızda ölen hastaların yeterli antioksidan yanıt oluşturamadığı sonucuna ulaştık. Artan oksidatif strese vücudun vereceği antioksidan yanıt da mortalitenin belirleyicisi olabilir. COVID-19 pnömonisinde oksidatif stres ile mortaliteyi ilişkili bulduk, ancak oksijen destek düzeyleri ile oksidatif stres ilişkisi gösteremedik. Uzun vadede oksidatif stresi azaltan tedaviler araştırılmalıdır. Antioksidanların ve redoks proteinlerinin rolleri dahil olmak üzere oksidatif stresin COVID-19 enfeksiyonundaki rolünü anlamak, potansiyel terapötikleri yönlendirmeye yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: COVID-19 enfeksiyonu; glutatyon; malondialdehit; yüksek düzey oksijen (≥ %60 FiO2)
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisinin serum kaspaz-3 düzeyi üzerine etkisi
Giriş: Aralıklı hipoksemi, obstrüktif uyku apne (OUA) komplikasyonlarının fizyopatogenezinde önemli bir yere sahiptir. OUA'da aralıklı hipoksemiye bağlı artmış apoptoz önemli bir klinik durum olabilir. Bu çalışmada OUA olan hastalarda artmış apoptozun dolaylı bir belirteci olan kaspaz-3 enzim düzeyini değerlendirmeyi ve sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) ile OUA tedavisinin kaspaz-3 enzim düzeyi üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya uykuda solunum bozuklukları laboratuvarına 6 ay içinde başvuran ardışık 141 hasta dahil edildi. Tüm olgulara gece yapılan polisomnografi (PSG) sabahı alınan rutin kan örneklerinden kaspaz-3 ölçümleri yapıldı. PSG sonucuna göre OUA tespit edilip CPAP tedavisi uygulanmasına karar verilen olgular 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kontrole çağrıldı. Kontrole gelen hastaların CPAP tedavisine uyumları değerlendirildi ve tedavi sonrası kaspaz-3 düzeylerine tekrar bakıldı. Bulgular: Çalışmaya 39'u kadın (%27,7) 102'si erkek (%72,3) toplam 141 olgu dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 49±12 (min-17, max-77) idi. PSG sonuçlarına göre olguların %95,7'sinde (135/141) OUA tespit edildi. Hafif OUA 35 (%24,8), orta OUA 39 (%27,7), ağır OUA 61 (%43,3) olgu idi. Çalışma grubunda erkek ve kadınlarda medyan kaspaz-3 enzim düzeyleri benzerdi. OUA varlığı ve şiddetine göre ayrılmış gruplar arasında hemogram parametreleri ve kaspaz-3 enzimi düzeyi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Gündüz aşırı uykululuk hali olanlarda kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak yüksek, kardiyovasküler hastalığı olanlarda ise kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak düşük bulundu. OUA'da 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kaspaz-3 enzim düzeyinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak değişmediği tespit edildi. Kaspaz-3'ün hem CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi hem de gecede 1 saatten fazla CPAP cihazı kullanım yüzdesi ile negatif korelasyon gösterdiği bulundu. CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.397, p=0.030). Gecede 1 saatten fazla CPAP tedavisi kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.411, p=0.024). Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları OUA şiddetiyle kaspaz-3 düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya koyamamıştır. Ancak tedavi uyumu arttıkça azalan kan kaspaz-3 seviyeleri OUA'da artmış apoptozu CPAP tedavisinin düzeltebileceğini düşündürmektedir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apne, Kaspaz-3, Apoptozis, Aralıklı hipoksemi, CPAP
Romatoid artrit tanılı hastalarda obstruktif uyku apnesi sıklığı ve özellikleri
Amaç: Çalışmada romatoid artrit (RA) hastalarında obstrüktif uyku apnesinin (OUA) sıklığı ve RA hastalarında OUA'nın gelişimine neden olabilecek faktörlerin araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniği veya Romatoloji polikliniği tarafından RA tanısı konulan hastalarda OUA'yı değerlendirmek için Epworth uykululuk skalası (EUS), STOP-BANG anketleri uygulandı ve polisomnografi (PSG) yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 83 RA hastası katıldı. Hastaların % 78,3'ü kadın, %21,7'si erkek ve yaş ortalaması 57 idi. Horlama, tanıklı apne, gündüz uykululuk hali, vücut kitle indeksi ≥ 35 kg/m2 ve EUS ≥ 10 kriterlerinden en az 2'sini karşılayan 16 hastaya PSG yapıldı. PSG yapılan hastaların %87,5'inde OUA saptandı. OUA saptanan hastalar, çalışmaya katılan tüm hastaların %16,8'i idi. OUA saptanan hastalarda kilo, VKI, bel çevresi ve boyun çevresi ölçüleri anlamlı derecede farklıydı. Horlama şikayetinin OUA için sensitivitesi ve negatif prediktif değeri %100 idi. Horlama şikayetinin hasta popülasyonunu ayırt etme kapasitesi yüksek olarak bulundu. Tanıklı apne ve gündüz uykululuk halinin ise sağlıklı popülasyonu ayırt etme kapasitesi daha yüksek olarak bulundu. Hastaların kullandığı ilaçlar sorgulandı. MTX kullanan hastalarda OUA sıklığı anlamlı olarak fazla bulundu. Sonuç: OUA için risk faktörlerinin saptanmasıyla RA'da erken OUA tanı konulup tedavi başlanabilir. Erken tedavi gelişebilecek komorbiditeler ile morbidite ve mortalitede azalmaya yardımcı olabilir. Daha geniş popülasyonda çalışmalar yapılması RA ve OUA birlikteliğine yol açan durumların daha iyi tanımlanmasına ve erken tedavi başlanmasına yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, obstrüktif uyku apnesi, polisomnografi, STOP-BANG
İnterstisyel akciğer hastalıklarının ayırıcı tanısında YKL-40 ve KL-6'nın yeri
İnterstisyel akciğer hastalıkları(İAH) akciğeri diffüz olarak etkileyen, parankimde inflamasyon ve fibrozise neden olabilen bir grup hastalıktır. İAH'larının tanısında ve takibinde; invaziv olmayan, ucuz ve kolay yapılabilen tetkik arayışında biyobelirteçler yıllardır çalışılmaktadır. KL-6 akciğerde tip 2 pnömositler tarafından üretilen bir proteindir. YKL-40 ise kitinaz benzeri proteinler ailesinde bulunan, kronik inflamasyonun olduğu birçok hastalıkta yükselen bir belirteçtir. İAH'ları da inflamasyon ile seyreden akciğer hastalığı olduğundan YKL-40'ın bu hastalıklarda da yükselebileceğini düşündük. YKL-40 ile, yıllardır İAH'ında kullanılan bir belirteç olan KL-6 ile karşılaştırdık. Çalışmamıza Nisan 2019- Şubat 2020 tarihleri arasında kliniğimize başvuran İPF, Sarkoidoz, hipersensivite pnömonisi (HSP) ve kollajen doku hastalığı ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (KDH-İAH) tanılı hastalar ile akciğer hastalığı olmayan bireyler dahil edildi. Hastalardan kan alınarak KL-6 ve YKL-40 ölçümleri ELİSA yöntemi ile çalışılıp kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS ile yapıldı. Tüm hasta gruplarının medyan KL-6 ve YKL-40 değerleri, kontrol grubundan yüksek saptandı. Sadece İPF ile kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı. IPF ile akciğer hastalığı olmayan kontrol grubunun ayrımında, KL-6 için kesim noktası 74,75 U/mL olarak belirlenirken (p<0,001; Sensitivite= 76,19%, Spesifite= 90%), YKL-40 için kesim noktası 27,96 ng/mL olarak saptandı (p<0,001; Sensitivite= 95,24%, Spesifite= 70%). KL-6 ile YKL-40 arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde çok kuvvetli bir ilişki olduğu belirlendi (p<0,05; r=0,951). KL-6 ve YKL-40'ın cinsiyetler arasında fark göstermediği, yaş ile korele olmadığı görüldü. Her iki belirteç de sigara içen bireylerde, içmeyenlere göre daha yüksek saptandı. Çomak parmak bulgusu olan bireylerde serum KL-6 ve YKL-40 değerleri çomak parmak bulgusu olmayan bireylere kıyasla daha yüksekti. KL-6 ve YKL-40, SpO2 düzeyi ile negatif yönde korele olarak saptandı. Hem KL-6, hem de YKL-40 İAH'larının tanısında, takibinde, tedaviye yanıtı değerlendirmede ve prognoz tayininde kullanılabilir. Daha yüksek hasta sayılarıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Hava kirliliğinin bronş lavajındaki 1-hidroksipiren düzeyleriyle ve bronş lavajının hücresel analizi ile ilişkisi
Amaç: Tüm canlıların sağlığını tehdit eden hava kirliliğinin insanların bronşiyal sıvılarında yarattığı etkileri sitolojik analiz ve 1-Hidroksi Piren (1-OHP) düzeyi ölçümleriyle değerlendirmek. Gereç ve yöntem: Farklı ön tanılarla yapılan bronkoskopi hastalarında planlanan örneklem sayısına ulaşıncaya kadar BAL örnekleri toplanmıştır. Tüm hastaların örnekleri patoloji ve biyokimya laboratuarında değerlendirilmiştir. Hastaların kişisel bilgileri ve hava kirlilik verileri kaydedilmiştir. Elde edilen bilgilerin 1-OHP ile korelasyonu değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 55'i erkek iken 25'i kadın idi. Hastaların 28'i il merkezinde, 26'sı ilçe merkezinde, 26'sı da köyde yaşamaktaydı. Hastaların %40'ı emekli, %27,5'i ev kadınıydı. Hastaların %25'i eş zamanlı olarak çiftçilik ile uğraşmaktaydı. Hastaların %27,5'inin haftada birden fazla kızartma yaptığı öğrenildi. Isınmak için hastaların %40'ı doğalgaz, %17,5'i odun sobası yakmaktaydı. Kışın yaza göre günlük ve 7 günlük PM2,5, CO, NO2, NOX seviyeleri anlamlı olarak fazla idi. Yazın ise günlük, 7 günlük ve 30 günlük SO2, O3 düzeyleri daha yüksekti. BAL'daki 1-OHP ile günlük PM10, NO ve 30 günlük NO düzeyleri arasında pozitif korelasyon vardı. 1-OHP ile günlük SO2, NO2, 7 günlük PM2,5, SO2, NO2, NOX ve 30 günlük SO2, NO2 düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon vardı. Yaz grubunda makrofajların kış grubuna göre anlamlı düzeyde fazlaydı. Doğalgaz yakanlarda 1-OHP düzeyleri anlamlı olarak düşükken, evde kızartma yapanlarda yüksekti. Çiftçilik yapanlarda 1-OHP düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Sonuç: Birçok hastalığın temelini oluşturan hava kirliliği ile bireysel ve ulusal düzeyde mücadele edilmelidir. Bireysel olarak evde doğalgaz kullanımı tercih edilmeli, sigara kullanılmamalı, kızartılmış yiyecekler tercih edilmemelidir. Özellikle havanın kirlilik seviyesinin yüksek olduğu günlerde dışarı çıkılmamalı, tarım toprakları bilinçli bir şekilde kullanılmalı ve ulaşımda mümkün olduğunca doğa dostu araçlar tercih edilmelidir. PAH açısından riskli mesleklerde çalışanların kişisel koruyucu ekipmanlarını özenli bir şekilde kullanmalı ve fabrika bacalarından salınan kirleticilerin daha fazla denetlenmesi ve gerekli önlemlerin alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler; Hava kirliliği, Polisiklik aromatik hidrokarbonlar, 1-Hidroksi Piren, Bronkoalveolar lavaj
Koah akut atağına bağlı tip II solunum yetmezliğinde noninvaziv pozitif basınçlı ventilasyon uygulaması ve standart medikal tedavi ile karşılaştırılması
Sigara bırakmada nikotin bant ve bupropion tedavilerinin etkinliğinin kıyaslanması
Akciğer kanseri evrelemesinde pet/btincelemesi ile kombine edilen transbronşial iğne aspirastonunun yeri
Bu çalışmada PET/BT incelemesi rehber alınarak uygulanan TBİA işleminin akciğer kanseri evrelemesindeki yerini, mediastinoskopi ile karşılaştırılmasını ve mediastinoskopi ihtiyacını azaltıp azaltmadığını saptamayı amaçladık. Akciğer kanseri ön tanısı düşünülen, Toraks BT'sinde 1 cm' den büyük lenfadenopati saptanan ve PET/BT tetkikinde SUV max? 2.5 olan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Toplam 43 lenf nodu istasyonundan TBİA örneklemesi yapıldı, mediasten değerlendirmesinde mediastinoskopi sonucu altın standart olarak kabul edildiğinde, TBİA yönteminin mediastinal evrelemedeki duyarlılık, özgüllük, negatif prediktif ve pozitif prediktif değerleri sırasıyla; %87, %100, %100, %89 olarak bulundu. Yeterli TBİA örneklemesi yapılan 19 olgunun; 13'ünde (%69) başlangıç klinik evresi TBİA sonrası gerilemiş, mediastinoskopi sonrası 17'sinin (%89) evrelemesinin doğru olarak yapıldığı saptanmıştır. Ondokuz olgunun 5'inde (%26) TBİA ile mediastinoskopi ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Pozitif TBİA sonucunu öngörebilecek klinik faktörlerden sadece PET SUV max değerinin TBİA pozitifliğini etkilediği saptandı [OR=1.27 (1.004-1.610), p=0.046]. PET SUV max ? 5'in TBİA pozitifliğini yaklaşık 11 kat artırdığı gösterilmiştir [OR=10.68 (1.91-59.62), p<0.01].Sonuç olarak, akciğer kanseri olgularının doğru olarak evrelendirilmesinde mediastinoskopiye kıyasla daha az invaziv ve komplikasyonu daha az bir işlem olan TBİA'nın kullanılabileceği, PET/BT tetkiki ile birlikte uygulanmasının TBİA'nın sensitivitesini arttırdığı, özellikle SUV max? 5 olan lenf nodlarında TBİA pozitifliğinin anlamlı oranda yükseldiği ve TBİA'nın mediastinoskopi ihtiyacını azalttığı sonucuna varılmıştırAnahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Evreleme, TBİA, PET/BT
Plevral sıvıların ayırıcı tanısında iskemi modifiye albumin
Plevral sıvılar rutin pratikte sık karşılaştığımız, ayırıcı tanısında güçlüklerin yaşandığı bir klinik problemdir. Genellikle sistemik bir patolojinin veya başka bir organa ait hastalığın komplikasyonu olarak görülürler. Mevcut birçok iskemi belirteci ile kıyaslandığında iskemi açısından daha duyarlı olduğu anlaşılan iskemi modifiye albumin plevral efüzyonlarda ölçümüne dair mevcut veri bulunmamaktadır. Bazı plevral hastalıklarda iskeminin daha belirgin olması olasıdır. Biz özellikle konjestif kalp yetmezliği ve pulmoner tromboemboli gibi durumlarda plevral iskemi modifiye albumin seviyelerinin diğer etyolojilere bağlı plevral efüzyonlara kıyasla daha yüksek olabileceğini düşündük. Bu amaçla bu çalışmada plevral efüzyonların ayrıcı tanısında plevral iskemi modifiye albumin düzeylerinin katkısını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya Kasım 2008 Eylül 2010 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıklarına başvuran veya diğer kliniklerden konsültasyon istenen plevral efüzyonlu 92 hasta alındı. Hastaların 31'i transüda, 61'i eksüda vasfında plevral efüzyona sahipti. Plevral efüzyonların etyolojik dağılımları; 32 malignite, 30 transüda (konjestif kalp yetmezliği ve diğer transüdalar), 11 tüberküloz, 5 pulmoner tromboemboli, 11 parapnömonik efüzyon, 3 nedeni bilinmeyen idi.Plevral sıvı iskemi modifiye albumin değerleri etyolojik gruplar arasında karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Ortalama plevral sıvı iskemi modifiye albumin değeri konjestif kalp yetmezliği ve diğer transüdalar grubunda en yüksek bulundu (9113.5±10864,9 ng/mL).Kan iskemi modifiye albumin değerleri açısından böyle bir fark yoktu. Plevral sıvı iskemi modifiye albumin değerinin transüdaları eksüdalardan ayırmadaki değeri araştırıldığında (ROC eğrisi).4664 ng/mL değerinin üzerindeki iskemi modifiye albumin değerleri için transüda tanısı koymada duyarlılık %75, özgünlük ise % 80 bulundu. Eğrinin altında kalan alan (AUC) 0.832±0.045 olarak bulundu (p=0.0001).Sonuç olarak plevral sıvı iskemi modifiye albumin düzeyi transüdatif sıvılarda eksüdatif sıvılara göre daha yüksektir. Kan iskemi modifiye albumin düzeyleri arasında böylesi bir fark olmaması ya plevral iskemi modifiye albuminin yarılanma ömrünün daha uzun olduğunu ya da plevral iskemi modifiye albumin düzeylerinin artmasında iskemi dışında başka faktörlerin de etkin olabileceğini düşündürmektedir.
Bronş astması ve kronik obstrüktif akciğer hastalığında yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografinin yeri: konvansiyonel tanı yöntemleri ile karşılaştırılması
Mercimek kırma tesislerinde çalışan işçilerin solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Gaziantep ilinde bronş astması prevalansı
ÖZET Astma oldukça yaygın kronik bir hastalıktır ve dünyanın değişik bölgelerinden bronşial astma prevalansım gösteren farklı sonuçlar bildirilmiştir. Son zamanlarda astma prevalansında tüm yaş gruplarında özellikle çocukluk çağında artma bildirilmiştir. Bu çalışmada Gaziantep'te bronşial astma prevalansının saptanması hedeflenmiştir.Gaziantep'te daha önceden kliniğimizce yapılan ankete dayalı bir çalışmada potansiyel astma olarak saptanan 258 kişi çalışmaya alınmıştır. Bu kişilerin fizik muayeneleri yapılmıştır. Akciğer ve sinus grafıleri çekilip SFT, BPT prick deri testleri yapılmıştır, total IgE düzeyleri ölçülmüştür. Sonuç olarak Gaziantep'te bronşial astma prevalansı %2.1 olarak bulunmuştur(Kadınlarda 2.7, erkeklerde %1.5). Astma prevalansının yoğunlaştığı iki yaş grubu dikkati çekmektedir. Bunlardan birisinin 19-50 yaş grubu kadınlarda (%4.8), diğerinin ise 50 yaş üzeri erkeklerde (%10) olduğu gözlenmiştir. Birçok ülkede çocukluk çağında yüksek astma prevalansı bildirilmesine rağmen bizim çalışmamızda çocuklarda önemli bir prevalans bulunmamıştır(%1.2). Kliniğimizce astma tanısı alanların %26.6sı daha önceden astma tanısı aldıklarını ifade etmişlerdir. Astmalılarda %46.7' sinde atopi, %16.6'sında ailede astma olduğu saptanmıştır. Prick deri testi pozitifliği, atopi varlığı astmalı grupta anlamlı derecede yüksektir, ancak total IgE düzeyinde farklılık gözlenmemiştir. 70
Sarkoidoz hastalarında nutriyonel durumun solunum kas gücüne etkisi
Sarkoidoz, etiyolojisi bilinmeyen sistemik granülomatöz bir hastalıktır. Yorgunluk en sık görülen şikayetlerden biridir. Nedeni hala araştırılmaktadır. Azalmış akciğer fonksiyonu ve solunum kas gücü, fiziksel dekondisyon, kortikosteroid kaynaklı miyopati gibi faktörler yorgunluğa neden olabilir. Hastaların beslenme durumunun, solunumun sistemi hastalıklarının değerlendirilmesinde önemi giderek artmakta olup sarkoidoz hastalarında periferik kas kuvveti, solunum kas gücü ve efor kapasitesininin düşmesinde nutrisyonel değerlendirmenin etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu prospektif, vaka kontrollü çalışmaya sistemik steroid tedavisi almayan 31 sarkoidoz hastası ve yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 24 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcılara 6 dakikalık yürüme testi (6MWT) ile fonksiyonel egzersiz kapasitesi, maksimum inspiratuvar (MIP) ve ekspiratuvar basınçları (MEP) kullanılarak solunum kas gücü, el kavrama dinamometrisi ile periferik kas gücü ve akciğer fonksiyon testleri uygulandı. Beslenme durumu Mini Beslenme Değerlendirmesi (MNA) anketi ve biyoelektrik empedans yoluyla vücut kompozisyonu analizi kullanılarak değerlendirildi. Benzer akciğer fonksiyonu ve solunum kas gücüne rağmen sarkoidoz hastalarında kontrollerle karşılaştırıldığında önemli ölçüde daha düşük 6MWT mesafeleri gösterdi. Sarkoidoz hastalarının vücut kitle indeksi (VKİ) ve yağ kütlesi daha yüksekti. Yağsız kütle, yumuşak kas kütlesi, iskelet kas kütlesi, sıvı ağırlığı ve periferik kas gücü hasta ve kontrol grubunda benzerdi. Kontrol grubuna göre sarkoidoz hastalarında MIP, MEP ve beklenen yüzde değerlerinde anlamlı fark oluşmadı. MIP, MEP ve yağsız vücut kütlesi arasında pozitif korelasyonlar gözlemlendi. Sarkoidoz hastaları, kontrollerle karşılaştırıldığında prognostik beslenme indeksi (PNI) değerlerinde önemli bir fark göstermedi. Bu çalışma, sarkoidozda yorgunluk için altta yatan inflamasyonun tedavi edilmesinin yanı sıra yaşam tarzı değişiklikleri, beslenme ve fiziksel rehabilitasyon dahil olmak üzere bireyselleştirilmiş müdahalelerin önemini vurgulamaktadır.
Gaziantep yöresindeki geleneksel kalaylama işçilerinde mesleki akciğer hastalıkları araştırması
Pulmoner tromboemboli saptanan hastalarda polisomnografi bulguları
Bu çalışmada, pulmoner tromboemboli saptanan ve PTE kliniği olmayan hastaların polisomnografi bulguları karşılaştırıldı. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'de spiral anjio toraks bilgisayarlı tomografi ile PTE tanısı alan 30 hastaya OUAS açısından sorgulama yapılmadan Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'nde PSG yapıldı. Yine Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'ne başvuran hastalardan yaş ve cinsiyeti uygun olan 45 olgu rastgele seçilerek kontrol grubu olarak alındı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, obstrüktif uyku apne sendromu semptomları, uyku evreleri, apne-hipopne indeksi, solunumsal olyların dağılımları karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, bel ve boyun çevreleri ile Epworth uykululuk ölçeği arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastaların apne-hipopne indekslerine göre gruplandırıldığında hastaların 8'i (%26,7) normal, 9'u (%30) hafif, 7'si (%23,3) orta, 6'sı (%20) ağır dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubuna giriyordu. Kontrol grubunda ise 16 kişi (%35,6) normal, 20'si (%44,4) hafif, 9 kişi (%20) orta dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubundaydı. Kontrol grubunda ağır dereceli OUAS olan hasta saptanmadı. apne-hipopne indeksine göre sınıflandırıldığında her iki grup arasında anlamlı olarak fark saptanmıştır (p=0,015).Sonuç olarak, obstrüktif uyku apne sendromu pulmoner tromboembolide daha sık ve ağırdı. Pulmoner tromboemboli ile obstrüktif uyku apne sendromu arasındaki ilişkiyi anlamak, bunun nedenleri ve tetikleyen faktörlerin belirlenmesi için ilave çalışmalara gereksinim vardır.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda pozitif hava yolu basıncı tedavisinin kardiyopulmoner egzersiz testine etkileri
Obstruktif uyku apnesi sendromu (OUAS) erişkin popülasyonda sık görülen, kardiyovasküler başta olmak üzere birçok önemli komplikasyona neden olabilen klinik bir tablodur. OUAS'lu hipertansif hastalarda pozitif hava yolu basıncı (PAP) tedavisi ortalama kan basıncı değerlerini ve kalp hızını azaltır. Sağ ve sol ventrikül fonksiyonunu düzeltir, pulmoner arter basıncını düşürür. Biz bu çalışmada OUAS hastalarında pozitif hava yolu basıncı tedavisi ile kardiyopulmoner egzersiz kapasitesindeki olası değişiklikleri incelemeyi hedefledik.Çalışmaya polisomnografi ile OUAS tanısı konularak PAP tedavisi önerilen 65 uyku kliniği hastası dahil edildi. On sekiz yaşından büyük, tespit edilen obstrüktif veya restriktif akciğer hastalığı olmayan, kalp yetmezliği hastalığı olmayan, bisiklet kullanmayı engelleyecek ortopedik sorunu olmayan hastalar çalışmaya alındı.Olgularda, tanı anında ve en az 4 hafta sonra bisiklet ergometrisi kullanılarak, kardiyopulmoner egzersiz kapasiteleri araştırıldı. Karbondioksit üretimi (VCO2), oksijen tüketimi (VO2), anaerobik eşik (AT), kardiyak ritim (HR), tidal volum (VT), HR-VO2 ilişkisi, VE/VCO2, VE/VO2, iş yükü (WR), nabız rezervi (HRR), solunum rezervi(RR), oksijen pulse, dakika ventilasyonu (VE) parametreleri değerlendirildi.Hastalar 4 hafta sonra yapılan kontrollerde PAP tedavisine uyuma göre gruplandırıldı ve istatistiksel analizler bu 2 grup arasında yapıldı. Olguların 57 (%87.7)' si erkek, yaş ortalaması 45.29±10.57 yıl'dı. AHİ ortalaması 38.02±23.19 olay/saat, VKİ ortalaması 31.72±4.87 kg/m2 olarak tespit edildi.Gruplar arasında yaş bakımından anlamlı farklılık görüldü (p=0.006). Bu yüzden yaşa göre düzeltilmiş verilerin analizinde tekrarlanan ölçümlü varyans analizi kullanıldı.VO2 max/kg cihaz kullanan (n=33) grupta korunurken (22.52±6.62 ml/dk/kg, 21.32±5.26 ml/dk/kg; p=0.111), cihaz kullanmayan (n=32) grupta VO2 max'ın (21.31±5.66 ml/dk/kg, 19.92±5.40 ml/dk/kg; p=0.050) düştüğü saptandı.İş yükü yüzdelerine (WR%) bakıldığında PAP tedavisine uyumlu grupta ortalama 84.03±16.31 iken tedavi sonrası 85.03±14.60'a çıktığı saptandı. Tedaviye uyumsuz grupta ise ortalama 79.56±17.86 iken kontrolde 77.06±17.76'ya düştüğü saptandı (p=0.041).Anaerobik eşikteki VE/VCO2 oranında cihaz kullanan grupta ortalama 28.42'den 27.36'ya gerileme, diğer grupta ortalama 27.41'den 27.81'e yükselme görüldü (p=0.033).Sonuç olarak, OUAS'lularda egzersiz kapasitesindeki düşüş 4 haftalık PAP tedavisi önlendi. AT'de VE/VCO2'deki değişiklikler, OUAS'lulardaki patofizyolojik değişikliklerin PAP tedavisi ile tersine dönerek kardiyak fonksiyonlarda iyileşme ve ölü boşluk ventilasyonunu ve/veya pulmoner arter basıncını azaltarak daha efektif ventilasyona yol açabileceği izlenimini vermektedir.
KOAH ile ilişkili akut solunum yetmezliği nedeniyle mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler
Giriş ve Amaç: Morbidite ve mortalitesi yüksek olan KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) 'da, akut ataklar sırasında olguların tedavilerinin YBÜ(Yoğun Bakım Ünitesi)'de devamı gerekebilmektedir. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Dahili YBÜ'de takip ve tedavi edilen KOAH olgularının,YBÜ mortalitesi ve mortaliteyi etkileyen potansiyel faktörlerin araştırılması ve literatürdeki sonuçlarla kıyaslanması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesi'nin prospektif veri bankası kayıtları kullanılarak, Şubat 2007- Temmuz 2008 arasında KOAH alevlenmesine bağlı solunum yetmezliği tanısı ile yatırılan yaş ortalaması 65+/-10.9 olan, 85 hasta değerlendirildi. (E:69, K:16)Veri Analizi: Çalışmaya alınan 85 hastanın Yoğun bakımda ortalama kalış süresi 6 (3-11.5) gün ve mortalitesi %39(n:33) idi. İMV(İnvaziv Mekanik Ventilasyon) alanların %58 `i ve NIMV (Non İnvaziv Mekanik Ventilasyon)alanların da % 21' i mortal seyir etti. Kadınlarda %36 `sında (n:4) NIMV başarısız, %2'sinde NIMV başarılı idi.(p:0.048) Erkeklerde %91.3'de NIMV başarılı(n:21), %64'de NIMV başarısız idi. NIMV `nun başarısız olduğu grupta komorbid hastalıklardan, hipertansiyon ve diabetes mellutus daha fazla bulundu. (p değeri; 0.05, 0.04) İki grupta hemodinamik instabilite,GSK(Glaskov Koma Skoru) , pH, PCO2, FEV1(1. saniye zorlu ekspiratuar volüm ),FEV% açısından istatistiksel olarak fark yoktu. NIMV sonrası ve direk entübasyon uygulanan hastalar karşılaştırıldığında; direk entübe edilenlerde GKS, NIMV sonrası entübe edilenlere göre daha düşük ve istatistiksel olarak anlamlı idi.Sonuçlar: Yaş, cinsiyet, APACHE-II skoru, hastanın geldiği klinik, komorbiditeler (DM, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği), giriş GKS, noninvaziv ve invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı, invaziv mekanik ventilasyon süresi, reentübasyon, trakeostomi ihtiyacı, giriş serum albumin ve hematokrit değerleri, yatış sırasındaki pH, pCO2, bazal FEV1 değeri analiz edildi. Tekli lojistik regresyon analizinde; APACHE-II skoru, reentübasyon ve trakeostomi ihtiyacının mortaliteyi artırdığı; hematokrit, albumin, bikarbonat ve karbondioksit değeri, GKS'nin mortaliteyi azalttığı görüldü.Ancak, çoklu lojistik regresyon analizinde mortaliteyi anlamlı bir şekilde etkilemediği görüldü.
Entübasyon tüpü kaf basınçlarının alt ve üst sınırda tutulmasının ventilatör ilişkili pnömoni insidansına etkisi
Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) entübasyon sırasında pnömonisi olmayan invaziv mekanik ventilasyon desteğindeki hastalarda endotrakeal entübasyondan en erken 48 saat sonra gelişen hastane kökenli pnömonidir. Mekanik ventilatördeki hastaların %9-27'inde VİP gelişmektedir. VİP'deki mortalite %24-50 arasında değişmektedir. Subglottik sekresyonların hasta tarafından aspire edilmesi VİP için majör risk faktörüdür. Kaf basıncının 20-30 arasında tutulması trakeobronşiyal mukozal hasara yol açmadan aspirasyonları önlemektedir. Bizim hipotezimiz kaf basıncı 30 cmH2O olarak takip edilen grupta VİP'in daha az görüleceğidirBu çalışma randomize kontrollü bir çalışmadır. Çalışmamıza prospektif olarak 26 hasta alındı. Hastalarımız düşük-normal ve yüksek normal kaf basıncı olmak üzere iki gruba randomize edildi. Daha sonra düzenli olarak kaf basıncı ölçümlerini yapıldı. Randomize edilen gruplardan birincisinin kaf basıncı 20 cmH2O ikinci grubun kaf basıncı 30 cmH2O'da tutulmak üzere 4 saatte bir kez ölçülerek düzenlendi. VİP tanısı için (National Nosocomial Infection Surveillance System) NNIS kriterleri kullanıldı. Hastaların klinik ve demografik özellikleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Kaf basınçları incelendiğinde teknik zorluklardan dolayı hedeflenen kaf basınçlarına ulaşılamadığı, ancak iki grup arasında anlamlı bir fark olacak şekilde, kaf basınçlarının düşük-normal grupta 18.2 (16.0-21.4) cmH2O, yüksek-normal grupta 22 (20.1-24.8) cmH20 olduğu tesbit edildi. Düşük-normal grupta VIP insidansı % 41.7 (1000 ventilatör gününde 64) yüksek-normal grupta ise %21.4 (1000 ventilatör günde 41) olarak tesbit edildi. Sonuçta iki grup arasında VİP insidansı ve mortalite açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.27, p=0.56). VİP gelişen hastaların %75'inde trakeal aspiratta üreme saptandı. Antibiyogram sonuçlarına göre bakıldığında empirik antibiyotik tedavisinin hastaların sadece %12.5'inde yeterli olduğu görüldü. VİP gelişen hastaların yoğun bakım mortalitesinin %100 olduğu saptandı.Anahtar kelimeler: VİP, Kaf basıncı, Yoğun bakım.
Plevral sıvıda transüda-eksüda ayırımında total oksidan, antioksidan düzeylerinin rolü
Plevral sıvılar rutin pratikte sık karşılaştığımız, ayırıcı tanısında güçlüklerin yaşandığı bir klinik problemdir. Genellikle sistemik bir patolojinin veya başka bir organa ait hastalığın komplikasyonu olarak görülürler. Bu çalışmada amaç plevra sıvısı ve kanda bakılan total oksidatif status (TOS) ve total antioksidatif status (TAS)'un transüda-eksüda ayrımında tanı kriteri olarak kullanılıp kullanılamayacağının değerlendirilmesi ve çeşitli etyolojilere bağlı plevral sıvıların etyopatogenezinde ve etyolojisini saptamada oksidatif stresin rolünü araştırmaktır.Çalışmaya plevral efüzyonlu 100 hasta alındı. Hastaların 40'ı transüda, 60'ı eksüda vasfında plevral efüzyona sahipti. Atmış dört hastanın benign nedenlere bağlı plevral efüzyonu mevcut iken, 36 hastanın malign nedenlere bağlı plevral efüzyonu mevcuttu.Plevral sıvı TOS seviyeleri eksüdatif efüzyonlarda transüdatif olanlara göre (sırasıyla 6.02±3.31 ve 3.79±2.44, p=0.000) ve malign kaynaklı efüzyonlarda benign kaynaklı olanlara göre (sırasıyla 6.04±3.26 ve 4.61±3.03, p=0.030) oldukça yüksek bulundu. Ayrıca oksidatif stresin göstergesi olarak oksidatif stres indeksi (OSİ) bakıldığında plevral OSİ değeri eksüdalarda transüdalılara göre (sırasıyla 1.30±1.90 ve 0.45±0.40, p=0.007) ve malign sıvılarda benign sıvılara göre (sırasıyla 6.56±19.00 ve 0.72±0.97, p=0.016) anlamlı derecede yüksek bulundu. Yapılan ROC analizi sonucu plevra TOS değeri için 4.54 µmol H2O2 equivalent/L değerinin üzerinde %65 duyarlılık ve %87 özgüllükle eksüda tanısı öngörülebilmekteydi. Plevra TAS değeri için ise 1.13 µmolH2O2 Trolox equivalent/L değerinin üzerinde %48 duyarlılık ve %78 özgüllükle transüda tanısı öngörülebilmekteydi.Farklı etyolojilere bağlı plevral efüzyonların birbirleri ile karşılaştırılmasında farklı hastalık grupları arasında sadece plevral sıvı TOS değerleri ve plevral sıvı OSİ değerleri açısından istatistiksel olarak farklılık saptandı. Ancak aradaki farklılık plevral efüzyonun etyolojisine yönelik tanı amaçlı kullanılabilecek kadar belirgin değildi.Sonuç olarak plevral TOS ve TAS düzeyleri transüda-eksüda ayırımında Light kriterleri kadar duyarlı ve özgün olmamakla birlikte Light kriterlerine ek olarak kullanılabilir. Diğer taraftan oksidatif stres indeksinin eksüdatif sıvılarda transüdatif sıvılara göre daha yüksek bulunması ve bunun serum değerleri ile güçlü korelasyon göstermemesi, oksidatif stresin lokal üretildiğini ve bu hastalıkların patogenezinde rol oynadığını düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler : Plevral sıvı, TOS-TAS, Transüda, Eksüda
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda CPAP tedavisinin PROBNP ve kardiyak markırlar üzerine etkisi
Bu çalışmada, kardiyak fonksiyonları normal olan obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda, apnelerin kardiyak stresin belirteci olan pro-BNP ve kardiyak markırlar üzerine etkisi ve CPAP tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığı değerlendirildi. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'ne başvuran ve obstrüktif uyku apne sendromu tanısı konulan 30 hasta dahil edildi. Hastaların pro-BNP ve kardiyak markır düzeyleri CPAP tedavisi öncesi ve sonrasında değerlendirildi. Pro-BNP düzeyleri 25 hastada normal (%83.3) iken 5 hastada (%16.7) yüksek bulundu. Obstruktif uyku apne sendromu evreleriyle pro-BNP düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.534). Hastaların ilk başvurularındaki Troponin-I ortalaması 0.007±0.036 ve CPAP tedavisi sonrası 0.003±0.018 olarak bulundu (p=0.326). İlk başvurudaki AST ortalaması 16.9±5.50 iken CPAP tedavisi sonrası 19.4±12.6 olarak bulundu (p=0.229). İlk kreatin kinaz ortalaması 100.10±56.63, CPAP tedavisi sonrası 110.20±55.95 olarak bulunmuştur (p=0.363). İlk CK-MB ortalaması 1.62±1.16, CPAP tedavisi sonrası 1.81±1.16 olarak bulundu (p=0.224).Sonuç olarak, pro-BNP ve kardiyak markır (CK, CK-MB, Troponin-I, AST) düzeyleri CPAP tedavisi öncesi normaldi ve CPAP tedavisi sonrası bu parametrelerde anlamlı bir değişiklik olmadı. Bu çalışmada serum proBNP, CK, CK-MB, Troponin-I ve AST düzeylerinin nokturnal hipoksemi/hipoksinin ortaya çıkardığı myokardiyal hasarı göstermede yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: OUAS, proBNP, CK-MB, Troponin I, CPAP.
Dizel egzoz partiküllerinin (DEP) serumlu ortamda insan akciğer epitel hücre canlılığı üzerindeki etkisi
Partiküler hava kirliliği ile solunum hastalıkları arasında yakın bir ilişki gösterilmesine rağmen altta yatan mekanizmalar açık değildir. Çalışmalarda, dizel egzoz partiküllerinin (DEP), serumsuz kültür ortamında hava yolu epitel hücre proliferasyonuna yol açtığı gösterildiği halde, inflame hava yollarında gözlenene benzer serumlu ortamda DEP'nin hava yolu hücre canlılığını etkileyip etkilemeyeceği bilinmemektedir. Çalışmamda, DEP'nin serumlu (FCS) kültür ortamında A549 hücre canlılığı üzerindeki etkilerini ve altta yatan mekanizmaları araştırmayı amaçladım.A549 hücre kültürleri 12 kuyucuklu `plate'lerde ekilerek, %0-10 FCS'li ortamda N-asetil sistein (NAC), c-jun N-terminal kinaz (JNK), extra regulated kinaz (ERK) ve nükleer faktör (NF)-?B inhibitörlerinin varlığında veya yokluğunda 0-1000?g/ml DEP'e maruz bırakılarak, hücre canlılığı MTT boyama tekniği ile değerlendirildi. `Flask'lara ekilen hücreler %3.3 FCS ortamında 200?g/ml DEP'e maruz bırakılarak, akım sitometri tekniği (FACS) ile apoptozis çalışıldı. Benzer flasklardan elde edilen hücrelerde p21, p27 ve p53 proteinlerinin mRNA ekspresyonu gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ile araştırıldı.Serumsuz ortamda, DEP (50-200?g/ml) hücre canlılığını artırırken, %1 FCS'li ortamda bu etki gözlenmedi. %3.3 FCS ortamında ise 50-1000?g/ml DEP hücre canlılığını baskılarken, %10 FCS varlığında bu etki ortadan kalktı. Hücreler %3.3 FCS varlığında çalışma drugları ile inkübe edildiğinde, NAC (3.3-33mM) ve JNK (10-33 ?M), ERK (3.3-33?M) ile NF-?B (3.3-33?M) inhibitörleri hücre canlılığını baskılarken, 200?g/ml DEP eklendiğinde sadece 33mM NAC ve 33?M JNK inhibitörü hücre canlılığını azalttı. DEP, FACS çalışmalarında hücre apoptozisini etkilemezken, p21 ekspresyonunda bir artış eğilimi gözlendiyse de, teknik sorunlardan dolayı p21, p27 ve p53 mRNA ekspresyonu istatistiksel olarak değerlendirilemedi.Bu bulgular DEP'nin ödemli hava yollarında hava yolu epitel hücre canlılığını baskılamak suretiyle astım ve KOAH gibi hastalıklarının patogenezinde rol oynayabileceklerini düşündürmektedir. Ancak altta yatan mekanizmaların araştırılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Kalp yetmezlikli hastalarda uykuyla ilişkili solunum bozuklukları ve adaptif servo-ventilasyonun etkileri
Kronik kalp yetmezlikli hastalarda obstrüktif apne, santral apne, cheyne-stokes solunumu gibi uykuda solunum bozuklukları görülebilmektedir. Kalp yetmezlikli hastalardaki bu solunum bozuklukları hastalığın prognozunu etkileyebilmektedir.Bu çalışmada amaç, kalp yetmezlikli hastalarda uykuda solunum bozukluklarını ortaya çıkarmak ve yeni bir tedavi modalitesi olan adaptif servo-ventilasyonun (ASV) bu solunum bozukluklarına etkisini ortaya koymaktır. Prospektif olarak yürütülen çalışmada Şubat 2011 ? Haziran 2012 arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ve Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran kronik kalp yetmezlikli 32 hasta çalışmaya alındı. Tek gecelik polisomnografi (PSG) tetkiki yapıldı. PSG sonuçlarına göre hastalarımızda uykuyla ilişkili solunum bozuklukları oranı %96,7 olarak saptandı. Bunların %90'ında obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), %6,7'sinde santral apne sendromu (SAS) saptanırken sadece %3,3'ünde AHI<5 olarak bulundu. Apne hipopne indeksi (AHI) > 5 olan hastalara her biri ayrı gecede ve en az 3 gün arayla sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) ve ASV titrasyonları yapıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, semptomları, uyku etkinlikleri, apne-hipopne indeksleri, solunumsal olayların dağılımları, minimum SpO2 değerleri, Cheyne-Stokes solunumu (CSS) varlığı, ekokardiyografi bulguları kayıt edildi. Solunum fonksiyon testleri, 6 dakika yürüme mesafeleri, transferin ve pro-BNP değerlerine ASV titrasyonu öncesi ve sonrasında bakıldı. Hastalar AHI'lerine göre gruplandırıldığında, 30 hastanın 18'inde ağır, 4'ünde orta, 5'inde hafif OUAS, 2'sinde SAS saptandı. Bir hasta normal (AHİ<5/saat) olarak değerlendirildi. PSG ve CPAP, ASV titrasyonları yapılan 7 erkek 1 kadın hastada obstrüktif apne, santral apne, AHİ, arousal ve SpO2 min değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (sırasıyla p=0,001 p=0,016 p=0,001 p=0,015 p=0,008). ASV'nun tüm CSS'larını düzelttiği saptandı. ASV titrasyonu sonrası değerlendirilen sekiz hastanın pro-BNP, yürüme mesafesi ve FVC ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (sırası ile p=0,036 p=0,018 p=0,018).Sonuç olarak kalp yetmezlikli hastalarda saptanan CSS ve santral apnelerin CPAP uygulaması ile sebat ettiği, bir gecelik ASV uygulaması ile ortadan kalktığı saptanmıştır. ASV titrasyonunda obstrüktif apneler ve AHI'de CPAP'a kıyasla daha fazla baskılanmasına rağmen anlamlı fark saptanmamıştır. Tek gecelik ASV uygulamasının serum pro-BNP seviyelerinde anlamlı düşüş ve FVC ölçümlerinde ve 6 dakika yürüme mesafelerinde anlamlı artış sağladığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: Santral apne sendromu (SAS), Kalp Yetmezliği, Pro-BNP, Adaptif servo-ventilasyon (ASV), Cheyne-Stokes solunumu (CSS).
Trombolitik uygulanan masif/submasif pulmoner emboli hastalarında erken dönem mortalite ve uzun dönem kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) oranlarını etkileyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pulmoner emboli (PE), miyokard enfarktüsü ve inmeden sonra kardiyovasküler ölümlerin en sık nedenidir. Masif PE olgularında erken dönem hastane mortalitesi %15'in üzerindedir ve ölümlerin %50'den fazlası ilk saatler içinde gerçekleşmektedir. PE atağını takip eden ilk iki yılda KTEPH kümülatif insidansı %0,1 – 9,1 arasında değişmektedir. Bu çalışmada, masif/submasif PE nedeniyle fibrinolitik tedavi alan hastalarda erken ve geç dönem mortalite ve morbidite ile bunları etkileyen klinik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Kliniğimizde 2012-2024 yılları arasında masif/submasif PE tanısıyla fibrinolitik tedavi (alteplaz) uygulanmış tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Otomasyon sisteminden masif/submasif pulmoner emboli tanısıyla fibrinolitik tedavi alan tüm olgular tespit edildi ve değerlendirildi. Bulgular: Toplam 50 olgu (31 kadın, %62; 19 erkek, %38) çalışmaya dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 64±16 yıl (min: 21 – max: 93) olup, median izlem süresi 1661 gündü (min: 1 – max: 4566 gün). Masif/submasif PE olgularında D-dimer negatifliği %2 oranında, kardiyak enzim yüksekliği ise %52 olguda tespit edildi. Hastaların 36'sı (%72) masif, 14'ü (%28) submasif PE olgularıydı. Fibrinolitik tedavisi acil serviste (%18), yoğun bakımda (%24) veya serviste (%58) uygulandı. Majör kanama (intrakranial kanama) 1 olguda (%2) görüldü. Olguların %26'sına yarı doz, %74'üne tam doz fibrinolitik uygulandı. İlk 2 günlük mortalite %10 (5/50), 10 günlük mortalite %26 (13/50) ve 30 günlük mortalite %28 (14/50) olarak bulundu. Malignite ve kalp yetmezliği öyküsü olanlarda erken mortalite ve geç mortalite oranları anlamlı olarak daha yüksekti. Yarı doz fibrinolitik tedavi alanlarda 30 günlük mortalite oranı, tam doz tedavi alanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%53,8 e karşı %18,9 p=0,029). Kardiyak enzim yüksekliği de 30 günlük mortalite riskini artıran bir faktör olarak tespit edildi. Hipertansiyonu ve obezitesi olanlarda ise mortalite oranları anlamlı olarak daha düşüktü. Yaş, cinsiyet ve klinik tablonun masif ya da submasif olması, erken ve geç mortaliteyi anlamlı şekilde etkilemediği görüldü. Fibrinolitik tedavisinin acilde, serviste veya yoğun bakımda uygulanması mortalite oranlarını etkilemiyordu. Masif/submasif PE nedeniyle 30 gün içinde hayatını kaybeden hastalarda tanı anındaki nabız sayısı, üre ve kreatinin değerleri, sağ kalan hastalardan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Trombolitik uygulanan masif ve submasif olgularda erken ve geç dönem mortalite farkı saptanmadı. Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan tüm olgular için medyan sağ kalım 2352 gün (Standart Hata 304 gün) olarak bulundu. Kaplan-Meier sağkalım analizinde malignite ve kalp yetmezliği olan hastaların medyan sağ kalımı anlamlı olarak düşük bulundu. Malignite olsun ya da olmasın obezlerde medyan sağ kalım anlamlı olarak daha uzundu. Cox Regresyon analizine göre sağ kalımı malignite olumsuz, obezite ise olumlu etkileyen bağımsız risk faktörleriydi. KTEPH değerlendirmesi yapılan 21 hastanın 6'sında (toplam olguların %12'sinde; 6/50) KTEPH geliştiği tespit edildi. KTEPH gelişen hastaların başlangıç pulmoner arter sistolik basınç ortalaması, KTEPH gelişmeyen hastalardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. Sonuç: Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan hastalarda malignite, obezite ve yarı doz fibrinolitik tedavi gibi faktörlerin mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri daha kapsamlı çalışmalarla incelenmelidir.
Obstrüktif uyku apne sendromu izole pozisyonel ve izole rem bağımlı fenotiplerinin klinik, demografik özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) fenotiplerinden sık görülen izole pozisyonel ve izole REM bağımlı OUAS tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin karşılaştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve yöntem: Toplam 3742 hastanın PSG sonuçları değerlendirildi. İzole REM bağımlı OUAS tanı kriterini karşılayan toplam 35 hasta tespit edildi. Buna karşılık olarak en yakın tarihten geriye doğru ardışık olarak tespit edilen ve izole pozisyonel OUAS kriterlerine uyan 35 hasta çalışmaya dahil edildi. En yakın tarihten geriye doğru ardışık olarak Normal PSG olarak sonuçlanan 30 hasta da kontrol grubu olarak seçildi. Bulgular: Çalışmaya 45 kadın, 55 erkek toplam 100 olgu dahil oldu. Pozisyonel OUAS grubunda erkeklerin oranı (%82,9), REM bağımlı OUAS grubunda ve kontrol grubunda ise kadınların oranı (%60) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. REM bağımlı OUAS olgularının tamamı AHİ'ye göre hafif olgulardan oluşmaktayken, pozisyonel OUAS grubunun %48.6'sı hafif, %37.1'i orta ve %14.3'ü ise ağır OUAS olgularından oluşmaktaydı. OUAS majör semptomlarından horlama ve tanıklı apne REM bağımlı OUAS olgularında pozisyonel OUAS olgularına göre istatistiksel anlamlı olarak daha az sıklıkla görülmekteydi (%94.3 e karşı %28.6). Hatta horlama semptomu REM bağımlı olgularda kontrol grubundan bile daha az orandaydı (%28.6 ya karşı %56.7). Eşlik eden Diyabet ve hiperlipidemi REM bağımlı OUAS grubunda kontrol ve pozisyonel OUAS grublarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Yine Ca kanal blokörü kullanım oranı REM bağımlı OUAS grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Kontrol grubu yaş ortalaması diğer 2 gruptan anlamlı olarak daha düşüktü. Grupların kilo ortalamaları benzerdi. REM bağımlı OUAS grubunda boy ortalaması anlamlı olarak daha kısa, vücut kitle indeksi ortalaması ise anlamlı olarak daha yüksekti. Epwort Uykululuk Skoru pozisyonel OUAS grubunda anlamlı olarak yüksekti. REM bağımlı OUAS grubunda hemoglobin ve hematokrit değerleri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Total AHİ ortalaması pozisyonel OUAS'da anlamlı olarak daha yüksekti. Pozisyonel OUAS'da supin pozisyondaki AHİ (fenotipik AHİ) ortalaması REM bağımlı OUAS'da REM sırasındaki AHİ ortalamasından anlamlı olarak daha yüksekti (39,2 ± 23,5 karşı 26,3 ± 11,9). Desaturasyon indeksi pozisyonel OSAS grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Multivariate Lojistik Regresyon analizi İzole Pozisyonel OUAS'dan izole REM bağımlı OUAS grubunu ayırt eden bağımsız faktörlerin kadın cinsiyet (p=0,035, Wald=4,424, B=2,073) ve kalsiyum kanal blokörü kullanımı (p=0,027, Wald=4,890, B= -2,753) olduğunu gösterdi. Sonuç: Çalışmanın sonuçları REM OUAS'ın asemptomatik ve düşük AHİ'li ancak yüksek komplikasyona sahip kadın olgulardan oluştuğunu gösterdi. Bulgular OUAS'ın erkek hastalığı olduğu klasik savını desteklememektedir. Toplumda olası tanı konmamış çok sayıda kadın OUAS hastası olabileceği, obez kadınlarda semptom olmasa dahi OUAS açısından dikkatli olunması gerektiği kanaatindeyiz. Bu konuda daha geniş kapsamlı çok ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler; Uyku Apne; cinsiyet; REM bağımlı uyku apne; pozisyonel uyku apne; uyku apne fenotipleri; horlama; diabet; kalsiyum kanal blokörü