Gaziantep University
Discipline

Pulmonary Diseases

Gaziantep University

124

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibrozis dışı bronşiektazi hastalarında TH2 inflamasyonun ve alarminlerin hastalık ağırlığı ile ilişkisinin incelenmesi

Bronşektazi tekrarlayan enfeksiyonlar, inflamasyon ve irreversible bronşiyal duvar genişlemesi ile karakterize progresif bir akciğer hastalığıdır. Bronşiektazi hastalarının üçte bire yakınınında eozinofilik inflamasyon izlenmektedir. Bronşiektazi gibi fazla tedavi seçeneği bulunmayan bir hastalıkta olası tedavi yolaklarının hastalık ağırlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi planlanmıştır. Çalışmamızda Ekim 2024 ve Ekim 2025 arasında kistik fibrozis dışı bronşiektazi tanısı ile Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 79 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bronşiektazi tanısı koyulan hastalardan ELİSA çalışması yapılması için kan örnekleri alındı. Alınan örneklerden IL25, IL33, TSLP, IL4, IL5, IL13, IL17A seviyeleri çalışıldı. Hastaların yaş ortalaması 50,19(19-80)'idi. Bronşiektazi etyolojisi incelendiğinde %40,5 postenfeksiyöz, %22,8 KOAH, %34,2 Astıma bağlı olduğu izlendi. Solunum fonksiyon testleri değerlendirildiğinde %38 obstrüktif bulgular izlendi, %32,9 normal olarak izlendi. BSI skoru ile yapılan değerlendirmede hastalık ağırlığı arttıkça nötrofil sayılarında, CRP ve CD8+ T hücreleri ile hastalık ağırlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar izlenmiştir. FACED skoru ile yapılan değerlendirmede vücut kitle endeksi, nötrofil sayısı ve CRP ile hastalık ağırlığı arasında anlamlı farklılıklar izlenmiştir. FACED skoru ile interlökinler arasındaki ilişki incelendiğinde hastalık ağırlığı arttıkça IL25 ve IL5 seviyelerinde anlamlı bir artış izlenmiştir. BSI skorlarıyla interlökin seviyeleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde IL13 ile pozitif yönde bir ilişki izlenmiştir. FACED skoru ile interlökin seviyeleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde IL25, IL5, IL13 seviyeleri arasında pozitif yönde bir ilişki izlenmiştir. İki skor sistemine göre de IL25 düzeyindeki artışın alevlenme riskini arttırdığı izlenmiştir. Sonuç olarak tüm hastalarda mortalite ve alevlenme riskini belirlemek için BSI ve FACED skoru kullanılmalıdır. Son 1 yılda sık alevlenme öyküsü olan, hastane yatışı olan ve IL-25, IL-5 seviyeleri yüksek olan hastalarda mortalitenin yüksek olduğu göz önünde bulundurularak yakın takip edilmesi gerekmektedir. Bu araştırma verileri ve bronşiektazi patogenezi ortak düşünüldüğünde tedavide olası bir yolağın aydınlatılması gerektiği görülmektedir. Tedavi konusunda gelişmelere açık olan bronşiektazi ile ilgili bu yolakları hedef alan biyolojik ajanların geliştirilmesi ve var olan ajanların etkinliğiyle ilgili çok merkezli çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Bronşektazi
Okan Gürbüz
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 sonrası poliklinik kontrolüne gelen hastaların klinik ve laboratuar özellikleri

SARS-CoV-2 (Severe acute respiratory syndrome coronavirus 2), 2019 yılının Aralık ayında Hubei'de görülmeye başlayan, dünyaya hızla yayılan bir enfeksiyondur. DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından 2020 yılının Mart ayında pandemi olarak ilan edilmiştir. SARS-CoV-2 enfeksiyonu sonrası hastalarda klinik şikayetlerin devam ettiği dikkati çekmiştir. Çalışmamızda hastalığın uzun dönem etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 2020 yılı Kasım ayının başından 2021 yılının Ocak ayının sonu arasında kliniğimizde izlenen ters transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) (+) ve RT-PCR (-) bilgisayarlı tomografide (BT) COVID-19 (Coronavirus Hastalığı-2019) pnömonisiyle uyumlu akciğer tutulumu olan 94 hasta dahil edildi. Hastaların sosyo-demografik özellikleri (yaşadıkları yer, medeni durum), yaş, cinsiyet, komorbiditeleri, aldıkları tedaviler, başvuru sırasında bakılan hemoglobin (Hb), D-dimer, ferritin, C-reaktif protein (CRP), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), laktat dehidrojenaz (LDH), parmak ucu saturasyon değerleri incelendi. Toraks BT' de akciğer tutulumları, pnömoninin ağırlık derecesi, kontrolde çekilen P-A (Posteror-anterior ) akciğer grafileri ve aldıkları anti-viral, antibiyotik, kortikosteroid, immünmodulatör, destek tedaviler değerlendirildi. Değerlendirmeler hastalar kontrole çağrıldıklarında da tekrarlandı. Hastaların başvuru ve kontrolleri arasındaki ortalama süre 38.2±30.2 gün idi. Çalışmamızda 59 erkek (orta yaş 61.5), 35 kadın (ort yaş 59.5) hasta yer aldı. Hastaların en sık gözlenen başvuru şikayetleri sırasıyla; nefes darlığı (%47.9), halsizlik (%47.9) , öksürük (%46.8), ateş yüksekliği (%29.8), kas ağrısı (%19.1) ve koku kaybıydı (%19.1). Hastaların %70 'i en sık hipertansiyon (HT), diyabet, ve kardiak iskemi gibi COVID-19 dışı ek hastalığa sahipti. COVID-19 dışı hastalığı bulunanların ortalama yaşları (64.4) bulunmayanlardan (51.2) anlamlı olarak fazlaydı (p=0.001). Hastaların %75'inden fazlasında tedavi yatarak gerçekleşirken, benzer orandaki hastalara oksijen tedavisi uygulanmıştı. Antikoagulan ve favipravir tedavileri %90'ın üstündeki oranlarda uygulanmıştı. Kortikosteroidler hastaların yaklaşık olarak %65'inde uygulanırken, anti IL-6 tedavisi %8.5 oranında uygulanmıştı. Hastaların %10.6'sına NIMV (servis veya yoğun bakım ünitesi) uygulanmış, %11.7'si ise yoğun bakım ünitesinde izlenmişti. Hastaların 1.ay kontrollerinde %60' ında radyolojik patoloji sürerken (erkeklerde kadınlarda daha sık radyolojik patoloji vardı), %35 inin üzerinde nefes darlığının olduğu (erkeklerde nefes darlığı kontrolde anlamlı düzeyde azalmamıştı), öksürük-halsizlik şikayetlerinin de %20' nin üzerinde devam ettiği tespit edildi. Sonuçta; COVID-19 aşısının henüz uygulanmaya başlanmadığı dönemde izlenen hasta grubunda yaklaşık 40 gün sonra yapılan kontrollerde dispnenin, öksürük ve halsizlik şikayetlerinin, radyolojik patolojinin sürdüğü gözlendi. Erkeklerde kontrolde dispnenin anlamlı düzeyde azalmaması, radyolojik patolojinin %60 üstünde sürmesi, enfeksiyonun erkeklerde daha ağır seyrettiğini bildiren literatürle uyumlu bulundu. Uzamış COVID-19 tablosu bulunan hastaların dikkatle izlenmeleri gerektiği vurgulandı.

COVID 19
Şule Yıldız
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterstisyel akciğer hastalıklarının ayırıcı tanısında YKL-40 ve KL-6'nın yeri

İnterstisyel akciğer hastalıkları(İAH) akciğeri diffüz olarak etkileyen, parankimde inflamasyon ve fibrozise neden olabilen bir grup hastalıktır. İAH'larının tanısında ve takibinde; invaziv olmayan, ucuz ve kolay yapılabilen tetkik arayışında biyobelirteçler yıllardır çalışılmaktadır. KL-6 akciğerde tip 2 pnömositler tarafından üretilen bir proteindir. YKL-40 ise kitinaz benzeri proteinler ailesinde bulunan, kronik inflamasyonun olduğu birçok hastalıkta yükselen bir belirteçtir. İAH'ları da inflamasyon ile seyreden akciğer hastalığı olduğundan YKL-40'ın bu hastalıklarda da yükselebileceğini düşündük. YKL-40 ile, yıllardır İAH'ında kullanılan bir belirteç olan KL-6 ile karşılaştırdık. Çalışmamıza Nisan 2019- Şubat 2020 tarihleri arasında kliniğimize başvuran İPF, Sarkoidoz, hipersensivite pnömonisi (HSP) ve kollajen doku hastalığı ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (KDH-İAH) tanılı hastalar ile akciğer hastalığı olmayan bireyler dahil edildi. Hastalardan kan alınarak KL-6 ve YKL-40 ölçümleri ELİSA yöntemi ile çalışılıp kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS ile yapıldı. Tüm hasta gruplarının medyan KL-6 ve YKL-40 değerleri, kontrol grubundan yüksek saptandı. Sadece İPF ile kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı. IPF ile akciğer hastalığı olmayan kontrol grubunun ayrımında, KL-6 için kesim noktası 74,75 U/mL olarak belirlenirken (p<0,001; Sensitivite= 76,19%, Spesifite= 90%), YKL-40 için kesim noktası 27,96 ng/mL olarak saptandı (p<0,001; Sensitivite= 95,24%, Spesifite= 70%). KL-6 ile YKL-40 arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde çok kuvvetli bir ilişki olduğu belirlendi (p<0,05; r=0,951). KL-6 ve YKL-40'ın cinsiyetler arasında fark göstermediği, yaş ile korele olmadığı görüldü. Her iki belirteç de sigara içen bireylerde, içmeyenlere göre daha yüksek saptandı. Çomak parmak bulgusu olan bireylerde serum KL-6 ve YKL-40 değerleri çomak parmak bulgusu olmayan bireylere kıyasla daha yüksekti. KL-6 ve YKL-40, SpO2 düzeyi ile negatif yönde korele olarak saptandı. Hem KL-6, hem de YKL-40 İAH'larının tanısında, takibinde, tedaviye yanıtı değerlendirmede ve prognoz tayininde kullanılabilir. Daha yüksek hasta sayılarıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-interstisyelBiyobelirteçler+1
Alper Şimşek
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hava kirliliğinin bronş lavajındaki 1-hidroksipiren düzeyleriyle ve bronş lavajının hücresel analizi ile ilişkisi

Amaç: Tüm canlıların sağlığını tehdit eden hava kirliliğinin insanların bronşiyal sıvılarında yarattığı etkileri sitolojik analiz ve 1-Hidroksi Piren (1-OHP) düzeyi ölçümleriyle değerlendirmek. Gereç ve yöntem: Farklı ön tanılarla yapılan bronkoskopi hastalarında planlanan örneklem sayısına ulaşıncaya kadar BAL örnekleri toplanmıştır. Tüm hastaların örnekleri patoloji ve biyokimya laboratuarında değerlendirilmiştir. Hastaların kişisel bilgileri ve hava kirlilik verileri kaydedilmiştir. Elde edilen bilgilerin 1-OHP ile korelasyonu değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 55'i erkek iken 25'i kadın idi. Hastaların 28'i il merkezinde, 26'sı ilçe merkezinde, 26'sı da köyde yaşamaktaydı. Hastaların %40'ı emekli, %27,5'i ev kadınıydı. Hastaların %25'i eş zamanlı olarak çiftçilik ile uğraşmaktaydı. Hastaların %27,5'inin haftada birden fazla kızartma yaptığı öğrenildi. Isınmak için hastaların %40'ı doğalgaz, %17,5'i odun sobası yakmaktaydı. Kışın yaza göre günlük ve 7 günlük PM2,5, CO, NO2, NOX seviyeleri anlamlı olarak fazla idi. Yazın ise günlük, 7 günlük ve 30 günlük SO2, O3 düzeyleri daha yüksekti. BAL'daki 1-OHP ile günlük PM10, NO ve 30 günlük NO düzeyleri arasında pozitif korelasyon vardı. 1-OHP ile günlük SO2, NO2, 7 günlük PM2,5, SO2, NO2, NOX ve 30 günlük SO2, NO2 düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon vardı. Yaz grubunda makrofajların kış grubuna göre anlamlı düzeyde fazlaydı. Doğalgaz yakanlarda 1-OHP düzeyleri anlamlı olarak düşükken, evde kızartma yapanlarda yüksekti. Çiftçilik yapanlarda 1-OHP düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Sonuç: Birçok hastalığın temelini oluşturan hava kirliliği ile bireysel ve ulusal düzeyde mücadele edilmelidir. Bireysel olarak evde doğalgaz kullanımı tercih edilmeli, sigara kullanılmamalı, kızartılmış yiyecekler tercih edilmemelidir. Özellikle havanın kirlilik seviyesinin yüksek olduğu günlerde dışarı çıkılmamalı, tarım toprakları bilinçli bir şekilde kullanılmalı ve ulaşımda mümkün olduğunca doğa dostu araçlar tercih edilmelidir. PAH açısından riskli mesleklerde çalışanların kişisel koruyucu ekipmanlarını özenli bir şekilde kullanmalı ve fabrika bacalarından salınan kirleticilerin daha fazla denetlenmesi ve gerekli önlemlerin alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler; Hava kirliliği, Polisiklik aromatik hidrokarbonlar, 1-Hidroksi Piren, Bronkoalveolar lavaj

Uğur Yüregir
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mercimek kırma tesislerinde çalışan işçilerin solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Öner Dikensoy
Gaziantep University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sarkoidoz hastalarında nutriyonel durumun solunum kas gücüne etkisi

Sarkoidoz, etiyolojisi bilinmeyen sistemik granülomatöz bir hastalıktır. Yorgunluk en sık görülen şikayetlerden biridir. Nedeni hala araştırılmaktadır. Azalmış akciğer fonksiyonu ve solunum kas gücü, fiziksel dekondisyon, kortikosteroid kaynaklı miyopati gibi faktörler yorgunluğa neden olabilir. Hastaların beslenme durumunun, solunumun sistemi hastalıklarının değerlendirilmesinde önemi giderek artmakta olup sarkoidoz hastalarında periferik kas kuvveti, solunum kas gücü ve efor kapasitesininin düşmesinde nutrisyonel değerlendirmenin etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu prospektif, vaka kontrollü çalışmaya sistemik steroid tedavisi almayan 31 sarkoidoz hastası ve yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 24 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcılara 6 dakikalık yürüme testi (6MWT) ile fonksiyonel egzersiz kapasitesi, maksimum inspiratuvar (MIP) ve ekspiratuvar basınçları (MEP) kullanılarak solunum kas gücü, el kavrama dinamometrisi ile periferik kas gücü ve akciğer fonksiyon testleri uygulandı. Beslenme durumu Mini Beslenme Değerlendirmesi (MNA) anketi ve biyoelektrik empedans yoluyla vücut kompozisyonu analizi kullanılarak değerlendirildi. Benzer akciğer fonksiyonu ve solunum kas gücüne rağmen sarkoidoz hastalarında kontrollerle karşılaştırıldığında önemli ölçüde daha düşük 6MWT mesafeleri gösterdi. Sarkoidoz hastalarının vücut kitle indeksi (VKİ) ve yağ kütlesi daha yüksekti. Yağsız kütle, yumuşak kas kütlesi, iskelet kas kütlesi, sıvı ağırlığı ve periferik kas gücü hasta ve kontrol grubunda benzerdi. Kontrol grubuna göre sarkoidoz hastalarında MIP, MEP ve beklenen yüzde değerlerinde anlamlı fark oluşmadı. MIP, MEP ve yağsız vücut kütlesi arasında pozitif korelasyonlar gözlemlendi. Sarkoidoz hastaları, kontrollerle karşılaştırıldığında prognostik beslenme indeksi (PNI) değerlerinde önemli bir fark göstermedi. Bu çalışma, sarkoidozda yorgunluk için altta yatan inflamasyonun tedavi edilmesinin yanı sıra yaşam tarzı değişiklikleri, beslenme ve fiziksel rehabilitasyon dahil olmak üzere bireyselleştirilmiş müdahalelerin önemini vurgulamaktadır.

Şeyma Tunç
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda pozitif hava yolu basıncı tedavisinin kardiyopulmoner egzersiz testine etkileri

Obstruktif uyku apnesi sendromu (OUAS) erişkin popülasyonda sık görülen, kardiyovasküler başta olmak üzere birçok önemli komplikasyona neden olabilen klinik bir tablodur. OUAS'lu hipertansif hastalarda pozitif hava yolu basıncı (PAP) tedavisi ortalama kan basıncı değerlerini ve kalp hızını azaltır. Sağ ve sol ventrikül fonksiyonunu düzeltir, pulmoner arter basıncını düşürür. Biz bu çalışmada OUAS hastalarında pozitif hava yolu basıncı tedavisi ile kardiyopulmoner egzersiz kapasitesindeki olası değişiklikleri incelemeyi hedefledik.Çalışmaya polisomnografi ile OUAS tanısı konularak PAP tedavisi önerilen 65 uyku kliniği hastası dahil edildi. On sekiz yaşından büyük, tespit edilen obstrüktif veya restriktif akciğer hastalığı olmayan, kalp yetmezliği hastalığı olmayan, bisiklet kullanmayı engelleyecek ortopedik sorunu olmayan hastalar çalışmaya alındı.Olgularda, tanı anında ve en az 4 hafta sonra bisiklet ergometrisi kullanılarak, kardiyopulmoner egzersiz kapasiteleri araştırıldı. Karbondioksit üretimi (VCO2), oksijen tüketimi (VO2), anaerobik eşik (AT), kardiyak ritim (HR), tidal volum (VT), HR-VO2 ilişkisi, VE/VCO2, VE/VO2, iş yükü (WR), nabız rezervi (HRR), solunum rezervi(RR), oksijen pulse, dakika ventilasyonu (VE) parametreleri değerlendirildi.Hastalar 4 hafta sonra yapılan kontrollerde PAP tedavisine uyuma göre gruplandırıldı ve istatistiksel analizler bu 2 grup arasında yapıldı. Olguların 57 (%87.7)' si erkek, yaş ortalaması 45.29±10.57 yıl'dı. AHİ ortalaması 38.02±23.19 olay/saat, VKİ ortalaması 31.72±4.87 kg/m2 olarak tespit edildi.Gruplar arasında yaş bakımından anlamlı farklılık görüldü (p=0.006). Bu yüzden yaşa göre düzeltilmiş verilerin analizinde tekrarlanan ölçümlü varyans analizi kullanıldı.VO2 max/kg cihaz kullanan (n=33) grupta korunurken (22.52±6.62 ml/dk/kg, 21.32±5.26 ml/dk/kg; p=0.111), cihaz kullanmayan (n=32) grupta VO2 max'ın (21.31±5.66 ml/dk/kg, 19.92±5.40 ml/dk/kg; p=0.050) düştüğü saptandı.İş yükü yüzdelerine (WR%) bakıldığında PAP tedavisine uyumlu grupta ortalama 84.03±16.31 iken tedavi sonrası 85.03±14.60'a çıktığı saptandı. Tedaviye uyumsuz grupta ise ortalama 79.56±17.86 iken kontrolde 77.06±17.76'ya düştüğü saptandı (p=0.041).Anaerobik eşikteki VE/VCO2 oranında cihaz kullanan grupta ortalama 28.42'den 27.36'ya gerileme, diğer grupta ortalama 27.41'den 27.81'e yükselme görüldü (p=0.033).Sonuç olarak, OUAS'lularda egzersiz kapasitesindeki düşüş 4 haftalık PAP tedavisi önlendi. AT'de VE/VCO2'deki değişiklikler, OUAS'lulardaki patofizyolojik değişikliklerin PAP tedavisi ile tersine dönerek kardiyak fonksiyonlarda iyileşme ve ölü boşluk ventilasyonunu ve/veya pulmoner arter basıncını azaltarak daha efektif ventilasyona yol açabileceği izlenimini vermektedir.

Egzersiz testiOksijen tüketimiPozitif basınç solunumu+4
İlker Özsaraç
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH ile ilişkili akut solunum yetmezliği nedeniyle mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler

Giriş ve Amaç: Morbidite ve mortalitesi yüksek olan KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) 'da, akut ataklar sırasında olguların tedavilerinin YBÜ(Yoğun Bakım Ünitesi)'de devamı gerekebilmektedir. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Dahili YBÜ'de takip ve tedavi edilen KOAH olgularının,YBÜ mortalitesi ve mortaliteyi etkileyen potansiyel faktörlerin araştırılması ve literatürdeki sonuçlarla kıyaslanması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesi'nin prospektif veri bankası kayıtları kullanılarak, Şubat 2007- Temmuz 2008 arasında KOAH alevlenmesine bağlı solunum yetmezliği tanısı ile yatırılan yaş ortalaması 65+/-10.9 olan, 85 hasta değerlendirildi. (E:69, K:16)Veri Analizi: Çalışmaya alınan 85 hastanın Yoğun bakımda ortalama kalış süresi 6 (3-11.5) gün ve mortalitesi %39(n:33) idi. İMV(İnvaziv Mekanik Ventilasyon) alanların %58 `i ve NIMV (Non İnvaziv Mekanik Ventilasyon)alanların da % 21' i mortal seyir etti. Kadınlarda %36 `sında (n:4) NIMV başarısız, %2'sinde NIMV başarılı idi.(p:0.048) Erkeklerde %91.3'de NIMV başarılı(n:21), %64'de NIMV başarısız idi. NIMV `nun başarısız olduğu grupta komorbid hastalıklardan, hipertansiyon ve diabetes mellutus daha fazla bulundu. (p değeri; 0.05, 0.04) İki grupta hemodinamik instabilite,GSK(Glaskov Koma Skoru) , pH, PCO2, FEV1(1. saniye zorlu ekspiratuar volüm ),FEV% açısından istatistiksel olarak fark yoktu. NIMV sonrası ve direk entübasyon uygulanan hastalar karşılaştırıldığında; direk entübe edilenlerde GKS, NIMV sonrası entübe edilenlere göre daha düşük ve istatistiksel olarak anlamlı idi.Sonuçlar: Yaş, cinsiyet, APACHE-II skoru, hastanın geldiği klinik, komorbiditeler (DM, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği), giriş GKS, noninvaziv ve invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı, invaziv mekanik ventilasyon süresi, reentübasyon, trakeostomi ihtiyacı, giriş serum albumin ve hematokrit değerleri, yatış sırasındaki pH, pCO2, bazal FEV1 değeri analiz edildi. Tekli lojistik regresyon analizinde; APACHE-II skoru, reentübasyon ve trakeostomi ihtiyacının mortaliteyi artırdığı; hematokrit, albumin, bikarbonat ve karbondioksit değeri, GKS'nin mortaliteyi azalttığı görüldü.Ancak, çoklu lojistik regresyon analizinde mortaliteyi anlamlı bir şekilde etkilemediği görüldü.

APACHE skorlama sistemiAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+4
Sabriye Seda Genç
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda CPAP tedavisinin PROBNP ve kardiyak markırlar üzerine etkisi

Bu çalışmada, kardiyak fonksiyonları normal olan obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda, apnelerin kardiyak stresin belirteci olan pro-BNP ve kardiyak markırlar üzerine etkisi ve CPAP tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığı değerlendirildi. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'ne başvuran ve obstrüktif uyku apne sendromu tanısı konulan 30 hasta dahil edildi. Hastaların pro-BNP ve kardiyak markır düzeyleri CPAP tedavisi öncesi ve sonrasında değerlendirildi. Pro-BNP düzeyleri 25 hastada normal (%83.3) iken 5 hastada (%16.7) yüksek bulundu. Obstruktif uyku apne sendromu evreleriyle pro-BNP düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.534). Hastaların ilk başvurularındaki Troponin-I ortalaması 0.007±0.036 ve CPAP tedavisi sonrası 0.003±0.018 olarak bulundu (p=0.326). İlk başvurudaki AST ortalaması 16.9±5.50 iken CPAP tedavisi sonrası 19.4±12.6 olarak bulundu (p=0.229). İlk kreatin kinaz ortalaması 100.10±56.63, CPAP tedavisi sonrası 110.20±55.95 olarak bulunmuştur (p=0.363). İlk CK-MB ortalaması 1.62±1.16, CPAP tedavisi sonrası 1.81±1.16 olarak bulundu (p=0.224).Sonuç olarak, pro-BNP ve kardiyak markır (CK, CK-MB, Troponin-I, AST) düzeyleri CPAP tedavisi öncesi normaldi ve CPAP tedavisi sonrası bu parametrelerde anlamlı bir değişiklik olmadı. Bu çalışmada serum proBNP, CK, CK-MB, Troponin-I ve AST düzeylerinin nokturnal hipoksemi/hipoksinin ortaya çıkardığı myokardiyal hasarı göstermede yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: OUAS, proBNP, CK-MB, Troponin I, CPAP.

Nilüfer Çifçi
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dizel egzoz partiküllerinin (DEP) serumlu ortamda insan akciğer epitel hücre canlılığı üzerindeki etkisi

Partiküler hava kirliliği ile solunum hastalıkları arasında yakın bir ilişki gösterilmesine rağmen altta yatan mekanizmalar açık değildir. Çalışmalarda, dizel egzoz partiküllerinin (DEP), serumsuz kültür ortamında hava yolu epitel hücre proliferasyonuna yol açtığı gösterildiği halde, inflame hava yollarında gözlenene benzer serumlu ortamda DEP'nin hava yolu hücre canlılığını etkileyip etkilemeyeceği bilinmemektedir. Çalışmamda, DEP'nin serumlu (FCS) kültür ortamında A549 hücre canlılığı üzerindeki etkilerini ve altta yatan mekanizmaları araştırmayı amaçladım.A549 hücre kültürleri 12 kuyucuklu `plate'lerde ekilerek, %0-10 FCS'li ortamda N-asetil sistein (NAC), c-jun N-terminal kinaz (JNK), extra regulated kinaz (ERK) ve nükleer faktör (NF)-?B inhibitörlerinin varlığında veya yokluğunda 0-1000?g/ml DEP'e maruz bırakılarak, hücre canlılığı MTT boyama tekniği ile değerlendirildi. `Flask'lara ekilen hücreler %3.3 FCS ortamında 200?g/ml DEP'e maruz bırakılarak, akım sitometri tekniği (FACS) ile apoptozis çalışıldı. Benzer flasklardan elde edilen hücrelerde p21, p27 ve p53 proteinlerinin mRNA ekspresyonu gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ile araştırıldı.Serumsuz ortamda, DEP (50-200?g/ml) hücre canlılığını artırırken, %1 FCS'li ortamda bu etki gözlenmedi. %3.3 FCS ortamında ise 50-1000?g/ml DEP hücre canlılığını baskılarken, %10 FCS varlığında bu etki ortadan kalktı. Hücreler %3.3 FCS varlığında çalışma drugları ile inkübe edildiğinde, NAC (3.3-33mM) ve JNK (10-33 ?M), ERK (3.3-33?M) ile NF-?B (3.3-33?M) inhibitörleri hücre canlılığını baskılarken, 200?g/ml DEP eklendiğinde sadece 33mM NAC ve 33?M JNK inhibitörü hücre canlılığını azalttı. DEP, FACS çalışmalarında hücre apoptozisini etkilemezken, p21 ekspresyonunda bir artış eğilimi gözlendiyse de, teknik sorunlardan dolayı p21, p27 ve p53 mRNA ekspresyonu istatistiksel olarak değerlendirilemedi.Bu bulgular DEP'nin ödemli hava yollarında hava yolu epitel hücre canlılığını baskılamak suretiyle astım ve KOAH gibi hastalıklarının patogenezinde rol oynayabileceklerini düşündürmektedir. Ancak altta yatan mekanizmaların araştırılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Dizel kurum
Füsun Fakılı
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezlikli hastalarda uykuyla ilişkili solunum bozuklukları ve adaptif servo-ventilasyonun etkileri

Kronik kalp yetmezlikli hastalarda obstrüktif apne, santral apne, cheyne-stokes solunumu gibi uykuda solunum bozuklukları görülebilmektedir. Kalp yetmezlikli hastalardaki bu solunum bozuklukları hastalığın prognozunu etkileyebilmektedir.Bu çalışmada amaç, kalp yetmezlikli hastalarda uykuda solunum bozukluklarını ortaya çıkarmak ve yeni bir tedavi modalitesi olan adaptif servo-ventilasyonun (ASV) bu solunum bozukluklarına etkisini ortaya koymaktır. Prospektif olarak yürütülen çalışmada Şubat 2011 ? Haziran 2012 arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ve Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran kronik kalp yetmezlikli 32 hasta çalışmaya alındı. Tek gecelik polisomnografi (PSG) tetkiki yapıldı. PSG sonuçlarına göre hastalarımızda uykuyla ilişkili solunum bozuklukları oranı %96,7 olarak saptandı. Bunların %90'ında obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), %6,7'sinde santral apne sendromu (SAS) saptanırken sadece %3,3'ünde AHI<5 olarak bulundu. Apne hipopne indeksi (AHI) > 5 olan hastalara her biri ayrı gecede ve en az 3 gün arayla sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) ve ASV titrasyonları yapıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, semptomları, uyku etkinlikleri, apne-hipopne indeksleri, solunumsal olayların dağılımları, minimum SpO2 değerleri, Cheyne-Stokes solunumu (CSS) varlığı, ekokardiyografi bulguları kayıt edildi. Solunum fonksiyon testleri, 6 dakika yürüme mesafeleri, transferin ve pro-BNP değerlerine ASV titrasyonu öncesi ve sonrasında bakıldı. Hastalar AHI'lerine göre gruplandırıldığında, 30 hastanın 18'inde ağır, 4'ünde orta, 5'inde hafif OUAS, 2'sinde SAS saptandı. Bir hasta normal (AHİ<5/saat) olarak değerlendirildi. PSG ve CPAP, ASV titrasyonları yapılan 7 erkek 1 kadın hastada obstrüktif apne, santral apne, AHİ, arousal ve SpO2 min değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (sırasıyla p=0,001 p=0,016 p=0,001 p=0,015 p=0,008). ASV'nun tüm CSS'larını düzelttiği saptandı. ASV titrasyonu sonrası değerlendirilen sekiz hastanın pro-BNP, yürüme mesafesi ve FVC ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (sırası ile p=0,036 p=0,018 p=0,018).Sonuç olarak kalp yetmezlikli hastalarda saptanan CSS ve santral apnelerin CPAP uygulaması ile sebat ettiği, bir gecelik ASV uygulaması ile ortadan kalktığı saptanmıştır. ASV titrasyonunda obstrüktif apneler ve AHI'de CPAP'a kıyasla daha fazla baskılanmasına rağmen anlamlı fark saptanmamıştır. Tek gecelik ASV uygulamasının serum pro-BNP seviyelerinde anlamlı düşüş ve FVC ölçümlerinde ve 6 dakika yürüme mesafelerinde anlamlı artış sağladığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: Santral apne sendromu (SAS), Kalp Yetmezliği, Pro-BNP, Adaptif servo-ventilasyon (ASV), Cheyne-Stokes solunumu (CSS).

Kalp yetmezliğiSolunum bozukluklarıUyku+2
Esra Yarar
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombolitik uygulanan masif/submasif pulmoner emboli hastalarında erken dönem mortalite ve uzun dönem kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) oranlarını etkileyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pulmoner emboli (PE), miyokard enfarktüsü ve inmeden sonra kardiyovasküler ölümlerin en sık nedenidir. Masif PE olgularında erken dönem hastane mortalitesi %15'in üzerindedir ve ölümlerin %50'den fazlası ilk saatler içinde gerçekleşmektedir. PE atağını takip eden ilk iki yılda KTEPH kümülatif insidansı %0,1 – 9,1 arasında değişmektedir. Bu çalışmada, masif/submasif PE nedeniyle fibrinolitik tedavi alan hastalarda erken ve geç dönem mortalite ve morbidite ile bunları etkileyen klinik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Kliniğimizde 2012-2024 yılları arasında masif/submasif PE tanısıyla fibrinolitik tedavi (alteplaz) uygulanmış tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Otomasyon sisteminden masif/submasif pulmoner emboli tanısıyla fibrinolitik tedavi alan tüm olgular tespit edildi ve değerlendirildi. Bulgular: Toplam 50 olgu (31 kadın, %62; 19 erkek, %38) çalışmaya dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 64±16 yıl (min: 21 – max: 93) olup, median izlem süresi 1661 gündü (min: 1 – max: 4566 gün). Masif/submasif PE olgularında D-dimer negatifliği %2 oranında, kardiyak enzim yüksekliği ise %52 olguda tespit edildi. Hastaların 36'sı (%72) masif, 14'ü (%28) submasif PE olgularıydı. Fibrinolitik tedavisi acil serviste (%18), yoğun bakımda (%24) veya serviste (%58) uygulandı. Majör kanama (intrakranial kanama) 1 olguda (%2) görüldü. Olguların %26'sına yarı doz, %74'üne tam doz fibrinolitik uygulandı. İlk 2 günlük mortalite %10 (5/50), 10 günlük mortalite %26 (13/50) ve 30 günlük mortalite %28 (14/50) olarak bulundu. Malignite ve kalp yetmezliği öyküsü olanlarda erken mortalite ve geç mortalite oranları anlamlı olarak daha yüksekti. Yarı doz fibrinolitik tedavi alanlarda 30 günlük mortalite oranı, tam doz tedavi alanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%53,8 e karşı %18,9 p=0,029). Kardiyak enzim yüksekliği de 30 günlük mortalite riskini artıran bir faktör olarak tespit edildi. Hipertansiyonu ve obezitesi olanlarda ise mortalite oranları anlamlı olarak daha düşüktü. Yaş, cinsiyet ve klinik tablonun masif ya da submasif olması, erken ve geç mortaliteyi anlamlı şekilde etkilemediği görüldü. Fibrinolitik tedavisinin acilde, serviste veya yoğun bakımda uygulanması mortalite oranlarını etkilemiyordu. Masif/submasif PE nedeniyle 30 gün içinde hayatını kaybeden hastalarda tanı anındaki nabız sayısı, üre ve kreatinin değerleri, sağ kalan hastalardan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Trombolitik uygulanan masif ve submasif olgularda erken ve geç dönem mortalite farkı saptanmadı. Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan tüm olgular için medyan sağ kalım 2352 gün (Standart Hata 304 gün) olarak bulundu. Kaplan-Meier sağkalım analizinde malignite ve kalp yetmezliği olan hastaların medyan sağ kalımı anlamlı olarak düşük bulundu. Malignite olsun ya da olmasın obezlerde medyan sağ kalım anlamlı olarak daha uzundu. Cox Regresyon analizine göre sağ kalımı malignite olumsuz, obezite ise olumlu etkileyen bağımsız risk faktörleriydi. KTEPH değerlendirmesi yapılan 21 hastanın 6'sında (toplam olguların %12'sinde; 6/50) KTEPH geliştiği tespit edildi. KTEPH gelişen hastaların başlangıç pulmoner arter sistolik basınç ortalaması, KTEPH gelişmeyen hastalardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. Sonuç: Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan hastalarda malignite, obezite ve yarı doz fibrinolitik tedavi gibi faktörlerin mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri daha kapsamlı çalışmalarla incelenmelidir.

EmboliFibrinolitik ajanlar
Esra Oğuz
Düzce University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fındık fabrikası çalışanlarında solunum sistemi yakınma ve bulguları ve solunum fonksiyon testleri

Giriş: Bitkisel kökenli organik tozların inhale edilmesi astım, astım benzeri sendrom ve hipersensivite pnömonitisi gibi çeşitli hastalıklara neden olabilmektedir. Çalışmanın amacı fındık fabrikasında çalışan işçilerde solunum fonksiyon ölçümleri, solunumsal anket ve iç ortam toz partikül ölçümü yaparak solunumsal sağlık etkilerini değerlendirmektirYöntem: Düzce ilinde bir fındık fabrikasında farklı departmanlarda çalışan toplam 150 işçi çalışma grubu olarak ve hastanede büro elemanı olan 70 çalışan kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Olgulara bir anket formuyla, yaş, cinsiyet, anket yapılan yer, boy, kilo, sigara kullanımı, çalışma yeri ve süresi, iş öncesi astım-allerji öyküsü, diğer solunum hastalıkları öyküsü, solunumsal semptomların varlığı (öksürük, dispne, balgam, göğüste baskı hissi, sıkışıklık, nefessizlik) ve mesleki ilişkisini, allerjik belirtileri (konjonktivit, rinit vb) ve mesleki ilişkisini içeren sorular soruldu. Vardiya öncesi ve sonrası solunum fonkiyon testi uygulandı. Çalışma alanı ve dış ortam havası toz partikül ölçümü yapıldıBulgular: Fındık işçilerinde solunumsal semptomlardan nefessizlik semptomu (%6) anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0.029). Solunum fonksiyon ölçümlerinin vardiya öncesi ve sonrası FVC, FEV1, FEV1/FVC ve FEF25-75 değerlerinin tümünün kontrol grubuna göre düşük olduğu tespit edildi. Kontrol grubuna göre vardiya sonrası % 10'dan fazla FEV1 düşüklüğü 9 işçide görüldü (p=0.029Sonuç: Bazı gıda işleme sektörlerinde (un, çay, kahve) ve pamuk sektöründe çalışanlarda gözlenen solunumsal etkilenmelerin fındık sektöründe de gözlendiği, etkili toz kontrolünün işçilerin sağlığını olumlu yönde etkileyeceği anlaşılmıştırAnahtar kelimeler: SFT, fındık işçisi, toz konsantrasyonu, solunumsal semptomlar

Naciye Karataş
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periyodik akciğer film taramaları standartlara uygun mu ?

Giriş: İşçi sağlığında çok önemli yeri bulunan periyodik akciğer film taramalarının teknik ve kalite standartlarına uygun olup olmadığını belirlemektir.Yöntem: Standart Profil fabrikasında çalışan 400 işçinin daha önce (2009 yılında) çekilmiş akciğer grafilerinin teknik ve kalite standartlarına uygunluğunu 3 yorumcu ile değerlendirildi.Bulgular: Pulmonolog (%52) filimlerin dozunu diğer iki okuyucudan (radyolog; %44.3, asistan; %30.4) daha sık olarak normal bulmuştu.. Pulmonologun (%81.7) filimleri inspiryumda çekilmiş olarak yorumlama sıklığı diğer iki okuyucudan daha azdı. Pulmonologun (%53.5) filimleri simetrik bulma oranı diğer 2 okuyucudan daha yüksekti Skapulaların ekarte edildiğini en sık bildiren gözlemci asistandı (asistan; %55.9). Apekslerin izlenebildiğini en az sıklıkta belirten gözlemci asistandı (asistan; %92.3,). Asistan gözlemci akciğerlerin kasete sığdığını en az sıklıkta belirtmişti. Filimlerin yumuşak çekilmiş olmasıyla ilgili Gözlemci 1 ile 2'nin (radyolog ve pulmonolog) yorumları arasında mükemmel uyum vardı. Filmin sert teknikle çekilmiş olmasında ise Gözlemci 2 ile 3 (pulmonolog-asistan) arasında mükemmel uyum vardı.. Asistan gözlemci en sık nodül (%10.9) ve infiltrat (%3.2) saptarken, pulmonolog amfizem (%7.2) ve bronşektazi (%1.7) gözlemişti. En sık plevral bozukluk saptayan gözlemci pulmonolog idi. Santral yapılarda en sık bozukluk saptayan gözlemci pulmonolog idi.Sonuç: Akciğer filimlerin kalitesinin artırılması için filimlerin teknik standardizasyonu ve çekim prosedürünün düzeltilmesi gereklidir. Filimleri okuyan herkesin denetlenmesi ve teknisyenlerin sürekli eğitimi gereklidir.Anahtar kelimeler: Film kalitesi, okuyucular arası farklılık, peryodik tarama, işçi sağlığı

AkciğerAkciğer hastalıklarıMeslek sağlığı+2
Songül Binay
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Noninvaziv mekanik ventilasyon sırasında PaCO2 düzeyinde düşmeyi etkileyen ventilatör dışı faktörlerin belirlenmesi

Bu çalışma, hiperkapnik solunum yetmezliği ile yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastalarda NİV başarısını etkileyen ventilatör dışı faktörlerin tespit edilmesi amacıyla yapıldı. Bu prospektif kohort çalışmasına GÜTF Göğüs Hastalıkları YBÜ? ye Ocak 2010-Kasım 2012 tarihleri arasında hiperkapnik solunum yetmezliği ile kabul edilen 41 hasta alındı. Bu hastalar en az 96 saat takip edildi. İlk 72 saatte PaCO2?de ?10mmHg düşüşün olduğu hastalar başarılı (Grup 1), olmadığı hastalar ise başarısız (Grup 2) kabul edildi. NİV tedavisi alan hastalarda PaCO2 düşüşü üzerinde yaş, APACHE II skoru, enfeksiyon belirteçleri, bronkospazm, kalp yetmezliği, tiroid fonksiyonları ve ölü boşluk solunumunun (VD/VT) etkisine bakıldı. Çalışmaya alınan 41 hastanın 28?i Grup 1 de, 13?ü Grup 2 de yer aldı. Gruplar arasında ventilatör parametreleri açısından fark bulunmadı (p>0,05). Başarılı olan hastaların daha genç (p:0,048), başlangıç PaCO2 düzeyi (p<0,0001), serbest T3 değeri (p:0,045) ve EF?si (0,004) daha yüksek , 1. gün (p:0,043), 2. gün (p:0,039) ve 3. gün (p:0,015) ölü boşluk solunumu daha düşük, stabil dönem (p:0,013), 1. gün (p:0,017) ve 2. gün (0,025) % beklenen FEV1 değerleri ile stabil 76dönem (p:0,002), 3. gün (p:0,046)ve 4. gün (p:0,017) % FEV1/FVC oranının daha düşük olduğu görüldü. Başarısız olan hasta grubunda ise 1. (p:0,014) ve 3. (p:0,031) gün ölçülen CRP düzeyininde yüksek olduğu görüldü. NİV başarısını öngören faktörlerine baktığımızda başlangıç PaCO2 (OR:1,59 GA%95:1,1-2,3 p:0,014), sT3 (OR:12 GA%95:1,51-101 p:0,019) ve VD/VT (OR:1,23 GA%95:1,01-1,52 p:0,048) değerlerinin bağımsız risk faktörleri olduğu tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçları hiperkapnik solunum yetmezliğinde NİV tedavisine beklenen cevabın alınamadığı durumlarda hastalarda ölü boşluk solunumuna neden olabilecek faktörlerin, tiroid fonksiyonlarının ve bronkodilatör tedavinin yeniden gözden geçirilmesinin yararlı olabileceğini düşündürmüştür.

Hiperbarik oksijenasyonSolunumSolunum yetmezliği+2
Seçil Taşyürk Demir
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromunda derin ven trombozu sıklığının değerlendirilmesi

Obstruktif Uyku Apne Sendromunda Derin Ven Trombozu Sıklığının Değerlendirilmesi GiriĢ ve Amaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu‟nun (OUAS) serebrovasküler ve kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyle iliĢkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde OUAS ile venöz tromboemboli arasında nedensel bir iliĢki olduğunu düĢündüren çalıĢmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalıĢmada OUAS olgularında derin ven trombozu (DVT) sıklığını araĢtırmak amaçlanmıĢtır. Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Laboratuvarına baĢvuran, OUAS ön tanısıyla polisomnografi yapılan 1 yıllık süreçteki ardıĢık 239 hasta çalıĢmaya dahil edildi. Tüm olgulara D-dimer testi yapıldı. D-dimer (+) olgular Alt ekstremite doppler USG ile değerlendirildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 52±12 yıl olup %31,8‟i (76/239) kadındı. OUAS (-) olgularda %9,5 (6/63), hafif OUAS‟da %8,8 (5/57), orta OUAS‟da %5,8 (2/34), ağır OUAS‟da ise %17,6 (15/85) oranında d-dimer pozitif bulundu. Ağır OUAS olgularında d-dimer pozitifliği (15/85) diğer tüm olgulara göre (13/154) anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla %17,6 ve %8,4, p=0,034). Ağır OUAS‟da d-dimer pozitiflik riski 2,3 kat artmaktaydı. D dimer (+) bulunan 28 olgunun 4‟ünde alt ekstremite doppler USG ile DVT tespit edildi (%14,2). DVT bulunan 4 olgunun tamamı ağır OUAS idi. Tüm ağır OUAS olgularının %17,6 sında (15/85) D-dimer pozitifliği mevcuttu. Ağır OUAS olgularının %4,7‟sinde (4/85) trombüs bulundu. D-dimer (+) ağır OUAS‟da tromboz sıklığı %26,6 (4/15) bulundu Sonuç: ÇalıĢmanın sonuçları ağır OUAS‟nın DVT için önemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda bu çalıĢmada elde edilen verilern ağır OUAS hastalarında DVT semptomlarının sorgulanmasının, d-dimer iii bakılmasının ve d-dimer pozitif ağır OUAS olgularının DVT proflaksisi açısından değerlendirilmesinin yararlı olabileceğini düĢündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Obstruktif Uyku Apne Sendromu ġiddeti, Derin Ven Trombozu, D-dimer

D-dimerKardiyovasküler sistemSerebrovasküler dolaşım+4
Yağmur Bahar
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sarkoidoz hastalarında uykuda solunum bozukluklarının klinik ve polisomnografik değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmada sarkoidoz hastalarında obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) sıklığının ve buna etkili olan klinik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde tanı almış ardışık 60 sarkoidoz hastasına uykuda OSAS riskini değerlendirilmek için Epworth Uykululuk Ölçeği, Stanford Uykululuk Ölçeği, Pitsburg Uyku Kalitesi Ölçeği, Berlin Anketi, STOP ve STOPBANG anketleri uygulandı ve polisomnografi (PSG) testi yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 50±11 olan 45 (%75) kadın, 15 (%25) erkek toplam 60 sarkoidoz hastası çalışmaya dahil oldu. Olguların 54'üne polisomnografi yapıldı. Polisomnografi yapılan olguların %70,4'üne (38/54) OSAS tanısı kondu. OSAS tespit edilen sarkoidoz olgularında ortalama yaş daha yüksek bulundu (47±13'e karşı 54±11, p=0,041). OSAS'lı sarkoidoz olguları daha şişmandı (VKİ 29,0±4,6 ya karşı 31,9±4,4 p=0,034). Pitsburg uyku kalitesi ölçeği, STOP ve STOP-BANG anketlerinde klinik açıdan yüksek riskli bulunan sarkoidoz hastalarında polisomnografiyle OSAS sıklığı anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0,024, p<0,001ve p<0,001). Polisomnografi yapılan sarkoidoz olgularında evre 1'de %38,5 (5/13), evre 2'de %77,8 (28/36), evre 3'de ise tüm olgularda (5/5) OSAS tespit edildi. Sarkoidoz evresi arttıkça OSAS sıklığının arttığı tespit edildi (p=0,003). Sarkoidoz evresi arttıkça apne hipopne indeksi (AHİ) ortalaması da istatistiksel açıdan anlamlı olarak artmaktaydı (p=0,043). Sarkoidoz evresiyle AHİ'nin pozitif korelasyon gösterdiği tespit edildi (p=0,003, r=0,391). Tedavi gören sarkoidoz olgularında OSAS oranları hiç tedavi görmemiş olanlara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (%87,5 e karşı %56,7, p=0,018) . Yapılan multivaryant lojistik regresyon analizinde sarkoidoz olgularında OSAS riskini artıran tek bağımsız risk faktörünün hastalığın evresi olduğu tespit edildi (p=0.026). Sonuç: Sarkoidozda hastalığın evresiyle artan yüksek oranlarda OSAS tespit edildi. Özellikle ileri yaştaki, obez, steroid tedavisi alan ve akciğer parankim tutulumu olan (evre 2 ve 3) sarkoidoz olgularının OSAS riski açısından klinik ve polisomnografik olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Sarkoidozda yüksek OSAS prevalansının olası nedenlerini ortaya koymak için daha büyük ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sarkoidoz, obstrüktif uyku apne, polisomnografi, uyku anketleri,

AnketlerPolisomnografiSarkoidoz+3
Özlem Ataoğlu
Düzce University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemize maluliyet için başvuran yeraltı kömür madeni işçilerinde radyolojik pnömokonyoz kategorisi ile solunum fonksiyon parametrelerinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, 2015-2017 yıllarında hastanemize pnömokonyoz maluliyet değerlendirmesi için başvuran ve Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dal'ında pnömokonyoz heyetinde üç ILO okuyucusu tarafından ILO kriterlerine göre pnömokonyoz tanısı konmuş madencilerde solunum fonksiyon parametreleri ile bunların klinik radyolojik korelasyonlarının değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Toplam 613 dosyadan SFT yapamamış hastalar, Kömür İşçisi Pnömokonyozu (KİP) tanısına ek olarak tüberküloz ve kanser tanısı olanlar ve SFT- DLCO- vücut pletismografi tetkiklerinden biri eksik olan dosyalar çalışmadan çıkarıldı. 144 olgu çalışmaya dahil edildi. 20 olguda KİP saptanmadı ve bu olgular kontrol grubu olarak belirlendi. KİP tanısı alan ve almayan grup arasında demografik özellikler ve SFT parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. KİP tanısı alanlarda alt kategorik değerlendirmelere göre SFT parametrelerinde bir takım anlamlı farklılıklar izlendi ve bunların en belirgini kategori 1 basit KİP ile kategori B+C komplike KİP arasındaydı. KİP tanısı alan olgularda sigara içme öyküsü olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında SFT sonuçları açısından anlamlı fark saptanmadı. KİP gelişimi açısından yaş, VKİ, yer altında çalışma süresi ve sigara içme öyküsü bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir risk faktörü saptanmadı. Sonuç olarak; her ne kadar KİP tanısı alan ve almayan grup arasında SFT parametreleri açısından anlamlı fark saptanmasa da KİP kategorisi arttıkça, özellikle FEV1/FVC ve %MMEF değerleri olmak üzere tüm akciğer fonksiyonlarında kötüleşme olabilmektedir. Bu nedenle kömür madeni işçileri radyografik olarak takip edilmesinin yanında spirometrik olarak da kötüleşme olup olmadığının takibi yapılmalı ve mutlaka sigara bırakma programlarına yönlendirilmelidirler. Anahtar Kelimeler: Pnömokonyoz, spirometri, obstrüksiyon

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifKömür işletmeleri+4
Susamber Dik Altıntaş
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acinetobacter kolonizasyonu ve infeksiyonunun, göğüs hastalıkları ünitesinde yatan hastaların prognozu ve hastane içi mortalite üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada, alt solunum yolundan alınan örneklerde Acinetobacter etkeni üremesi olan hastalarda seçilmiş parametrelerin mortalite üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-05.03.2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları servis ve yoğun bakım ünitesinde yatan ve balgam, trakeal aspirat veya bronş lavaj kültüründe Acinetobacter üremesi olan 173 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. 22 hasta çeşitli sebeplerle çalışma dışı bırakıldı. Toplam 152 vakanın bilgilerine ulaşıldı. Mortaliteyi etkileyebilecek klinik ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi. Hastalar yatış sürecinde hayatını kaybeden ve taburcu edilen olmak üzere gruplandırılarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 107'si erkek (%70.4), 45'i kadın (%29.6) olmak üzere 152 hasta dahil edildi. Tüm hastaların yaş ortancaları 77 (31-69) idi. Hastalardan 93'ünün (%61.1) sigara kullanım öyküsü mevcuttu. Hastaların %59.2'si (n=90) hastane yatışı sırasında hayatını kaybetti, %40.8'i (n=62) tedavisi tamamlanarak taburcu oldu. Hayatını kaybeden ve taburcu olan hastalar karşılaştırıldığında gruplar arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla p=0.133 ve p=0.958). Hastaların bir kısmının komorbid hastalıkları mevcuttu ancak gruplar arasında fark izlenmedi. 37 hastada (%24.3) Acinetobacter üremesi kolonizasyon olarak değerlendirildi. Hayatını kaybeden hastaların 8'inde (%8.9), taburcu olanların 29'unda (%46.8) Acinetobacter üremesi kolonizasyon olarak değerlendirildi. Gruplar arasında kolonizasyon açısından anlamlı fark görüldü (p<0.001). Hastaneye yatıştan itibaren üremenin olduğu ortanca gün değeri 9 (1-51)'du. 74 hastaya (%48.7) meropenem ve kolistin kombinasyon tedavisi uygulandı, antibiyotik seçimi açısından gruplar arasında anlamlı fark mevcuttu (p=0.018). Hastaların üreme olduğu dönemdeki vital değerlerine bakıldı, sadece kalp tepe atımının hayatını kaybeden grupta taburcu olan gruba göre daha yüksek olduğu görüldü (p=002). GKS'unun hayatını kaybedenlerde belirgin düşük, SOFA ve PSI skorlarının ise yüksek olduğu görüldü (p<0.001). Tedavi sonrasında üre ve kreatinin değerlerinin yükseldiği saptandı. Tedavi sonrası ürenin artışının, mortalite riskini 1.019 kat artırdığı (p=0.003) ve entübe olanların mortalite riskinin olmayanlara göre 7.252 kat fazla olduğu (p=0.003) bulundu. Dopamin ve noradrenalin alanlarda almayanlara göre mortalite riskinin daha fazla olduğu görüldü. Diğer değişkenler mortalite üzerine anlamlı risk faktörü olarak bulunmadı. Sonuç: Solunum yollarında Acinetobacter etkeni üremesi olan hastalarda mortaliteyle ilişkili olabileceği düşünülen belirli parametreler incelendi. Hastalığın kötü gidişatı, septik tabloya ilerleme, hipotansiyon ve verilen nefrotoksik tedavi üre yüksekliğine neden olmaktadır. Üre yüksekliği, entübasyon, dopamin ve noradrenalin kullanımının mortaliteyle ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Acinetobacter, hastane kaynaklı pnömoni, kolistin, mekanik ventilasyon, mortalite

AcinetobacterKolistinMortalite+4
Ceyda Yücel Demirkıran
Zonguldak Bülent Ecevit University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda non-invaziv ventilasyon başarısızlığı pulse oksimetre ile değerlendirilebilir mi?

Giriş: KOAH akut alevlenmesi ile prezente olan hastalarda aşırı inspiratuar yük altında çalışan solunum kaslarında gelişen yorgunluk, zamanla solunumsal eforun azalması ve hiperkapni gelişimi ile sonuçlanır. Bu hastaların tedavisinde Non-invaziv mekanik ventilasyon (NIMV) uygulaması altın standart tedavi yöntemdir. Bununla birlikte hastaların yaklaşık beşte birinde NIMV başarısızlıkla sonuçlanır. Gecikmiş entübasyon; yoğun bakım ve/veya hastanede kalış süresini ve hastane iç ölüm riskini artırmaktadır. Bu nedenle, NIMV başarısızlığının erken tahmini önemlidir. Amaç: Plevral basınçta solunum siklusu boyunca oluşan dalgalanmalar (respiratory swings) arteryel nabızda da benzer dalgalanmalar oluşturur. Pleth variabílíte indeksi (PVI) ise solunum dalgalanmaları esnasında nabız oksimetre dalga formunda oluşan değişkenlik olarak tanımlanır ve plevral basınç değişimin boyutu ile ilişkilidir. Öyle ki respiratuar eforun non-invaziv göstergesi olarak gözükmektedir. Bizim bu çalışmamızda amacımız NIMV uygulamasının 1-2 saatinde PVI'daki değişimin erken NIMV başarısızlığını tahmininde yeri olup olmadığını test etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Haziran 2022 ve Aralık 2022 tarihleri arasında Göğüs Hastalıkları kliniğimize, hiperkarbik solunum yetmezliği sebebi ile NIMV uygulanan toplam 56 KOAH tanılı hasta dahil edildi. Hem NIMV tedavisi başlangıcında ve hem de NIMV uygulamasından 1-2 saat sonrasında arter kan gazı, vital parametreler, Glaskow Koma Skoru ve PVI değerleri kaydedildi. NIMV başarısızlığı 24-48 içinde gelişen entübasyon ihtiyacı olarak tanımlandı. Bulgular: PVI değişimi (NIMV uygulaması 1-2 saat sonra) ile pH değişimi arasında pozitif (r=0,448), pCO2 değişimi ile de negatif bir korelasyon (r=-0,499) saptandı (p<0,001, p<0,001). NIMV başarısızlığını tahmin etmek için yapılan lojistik regresyon analizinde başlangıç Glasgow koma skalası düzeyi, NIMV sonrası (1-2. saat) ölçülen nabız sayısının dakikada 100 üzerinde olması ve PVI'de NIMV sonrası bazal değere göre artış olmaması NIMV başarısızlığını Öngörmede %92 AUC değerine sahipti. Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki PVI'nin, pH ve PCO2 değişimi ile yakın ilişkili olduğunu ve NIMV başarısızlığını tahmin etmede yeri olabileceğine işaret etmektedir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifOksimetri+4
Orbay Tutku Seren
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fiberoptik bronkoskopi ve endobronşial ultrasonografi esnasında hasta konforunu etkileyen faktörlerin incelenmesi

Fiberoptik bronkoskopi (FOB) ve endobronşial ultrasonografi (EBUS) akciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır ancak FOB ve EBUS uygulanan hastaların çoğu işlem sırasındaki rahatsızlıklardan yakınmaktadır ve işlemin tekrar edilmesi gerektiğinde önceki negatif deneyimlerinden dolayı işlemin tekrar edilmesini reddetmektedirler. Çalışmamızda Nisan 2011- Nisan 2012 tarihleri arasında ilk kez teşhis amaçlı fiberoptik bronkoskopi ve endobronşiyal ultrasonografi yapılan hastalarda işlem esnasında hasta konforunu etkileyebilecek faktörleri araştırdık. Hastaların demografik bilgilerinin yanısıra sigara kullanımları, ek hastalıkları, işlem öncesi ilaç kullanımları, semptomları, premedikasyon, işlem esnasında uygulanan anestezi, işlemi yapan kişinin deneyimi, bronkoskopinin giriş şekli, yapılan bronkoskopik işlemler, işlem süresi ve hastaların işlem öncesi endişe ve kaygı düzeyleri kaydedildi. İşlem sonrasında işleme karşı olan endişe ve kaygı düzeyleri ve işlemin tekrarlanmasına yönelik gönüllülükleri soruldu. Çalışma, yaşları 21 ila 87 arasında değişmekte olan, 174'ü (%69.6) erkek ve 76'sı (%30.4) kadın olmak üzere toplam 250 hasta üzerinde yapıldı. Olguların ortalama yaşı 56.48±13.68'di. FOB grubunun ortalama yaşı 56.2±13.9, EBUS grubunun ortalama yaşı 57.8±12.1 bulundu. Yaş ile işlem sırasında duyulan rahatsızlık arasında arasında iki grupta da anlamlı fark tespit edilmedi.FOB grubunda olgularımızın %77.6'sı, EBUS grubunda olgularımızın %63.9'u işlem esnasında rahatsızlık hissettiklerini belirtti. Her iki grup için de işlem esnasındaki ana rahatsızlık öksürüktü. Bu oran FOB grubunda %75.7, EBUS grubunda %61.1 idi. Öksürüğün yüksek oranda görülmesi antitusif ilaç kullanılmamasına bağlandı.FOB grubunda hastaların işlem esnasındaki medyan rahatsızlık düzeyi 40 GAS, EBUS grubunda 27.5 GAS tespit edildi. FOB grubunda rahatsızlık düzeyinin fazla olması FOB'da daha çok işlem yapılmasına ve EBUS-TBNA'nın BAL, TBB, PB işlemleriyle kıyaslandığında daha az uyarıcı etkisinin olmasına bağlandı.FOB grubunda işlem esnasında TBNA yapılan grupta, işlem esnasında duyulan rahatsızlık oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.EBUS grubunda midazolam kullanımının hastaların işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini etkilemediği bulunurken, FOB grubunda işlem esnasında yüksek rahatsızlık hisseden gruba anlamlı derecede daha fazla oranda midazolam verildiğini ve midazolam verilmesinin hasta konforunu ve kooperasyonunu artırmadığını bulduk. Bunun nedeni EBUS grubunda midazolamın rutin olarak kullanılmasına rağmen, FOB grubunda midazolamın sadece işlem öncesinde anksiyete düzeyi fazla olan hastalara verilmiş olması ve EBUS ile karşılaştırıldığında FOB grubunda daha fazla girişimsel işlem yapılmış olması olarak yorumlandı.FOB grubunda olguların %81.3'ü az deneyimli bronkoskopistler tarafından, %18.7'si ise deneyimli bronkoskopistler tarafından yapıldı. EBUS yapılan 36 olgunun tümü deneyimli bronkoskopist tarafından yapıldı. FOB grubunda işlemin az deneyimli ya da deneyimli bronkoskopist tarafından yapılmasının hastaların rahatsızlık düzeyi üzerinde etkisi olmadığı bulundu. Bu durum az deneyimli bronkoskoskopistlerin eğitimlerinin başından beri fiberoptik bronkoskopi uygulanması konusunda eğitim (teorik ve pratik) almış olmalarına ve az deneyimli bronkoskopistler işlem yaparken bronkoskopi ünitesinde deneyimli bronkoskopistin de bulunmasına ve işlem esnasındaki yapılacak işlemleri ve komplikasyonları denetlemesine bağlandı.FOB grubunun işlem öncesi ortalama anksiyete düzeyi 52.7±3.4 GAS bulunurken EBUS grubunun işlem öncesi ortalama anksiyete düzeyi 38.3±32.8 GAS bulundu. Hem FOB grubunda hem de EBUS grubunda işlem esnasında yüksek rahatsızlık duyan gruplarda işlem öncesi anksiyete düzeyinin anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca FOB grubunda işlem öncesi anksiyete düzeyinin işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini artıran bağımsız bir risk faktörü olduğu bulundu.Bronkoskopi sırasında yapılan işlem sayısı ve türü arttıkça hastaların duydukları rahatsızlığın anlamlı derecede arttığı bulundu. FOB grubunda TBB ve BAL yapılan hastalarda işlem esnasında duyulan rahatsızlığın anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. FOB grubunda, bronş biyopsisi yapılan hastalarda işlem esnasında hissedilen boğulma hissi bronş biyopsisi yapılmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksekti. Yine FOB grubunda TBB işlemi esnasında öksürük, boğulma hissi oranı yapılmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. EBUS grubunda yapılan işlemler ile hastaların rahatsızlık düzeyleri arasında fark saptanmadı. EBUS grubunda TBNA yanısıra BL alındığında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber hastaların işlem esnasında duydukları rahatsızlıkların arttığı görüldü.Ne FOB grubunda ne de EBUS grubunda işlemden önce hastaların ek hastalıklarının ve kullandıkları ilaçların işlem esnasında hastaların duydukları rahatsızlıklar üzerine anlamlı etkisi saptanmadı. EBUS yapılan grupta işlem öncesinde antihipertansif kullanılan grupta işlem esnasında hastaların duydukları rahatsızlık düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunması, tansiyon yüksekliğinin işlem sürecine de yansıyarak, kanama kontrolü sağlanması için vazokonstriktif ajan (soğuk salin, lidokain ve adrenalin) verilmesine ve buna bağlı olarak aspirasyon miktarının artmasına ve işlem süresinin uzamasına bağlandı.FOB grubunda düşük rahatsızlık duyan grupta ortalama işlem süresi 22.1±10.3 iken yüksek rahatsızlık duyan gupta ortalama işlem süresi 26.3±10.4 bulundu. Yüksek rahatsızlık duyan grupta işlem süresinin anlamlı derecede uzun olduğu tespit edildi. EBUS grubunda yüksek rahatsızlık duyan grupta ortalama işlem süresi daha uzun olmasına rağmen düşük rahatsızlık duyan grup ile arasında işlem süresi açısından anlamlı fark tespit edilmedi.FOB grubunda işlemlerin %8.8'i oral, %91.2'si nazal yolla girilerek yapıldı. EBUS grubunda olguların tümüne oral yolla girilerek işlem yapıldı. FOB grubunda nazal yolla girilmesinin hastanın işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini artıran bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Bu durum FOB grubunda oral yolla işlem yapılan hasta sayısının az olmasına bağlandı.FOB yapılan grupta, kadınların daha fazla oranda rahatsızlık hissettikleri bulundu. Bu durum kadın hastaların işlem öncesinde daha fazla endişe ve kaygı duyduklarına bağlandı. EBUS yapılan grupta kadın ve erkekler arasında rahatsızlık açısından fark saptanmadı.Çalışmamızda işlemin tekrar yapılmasına karşı olan gönüllülük oranı FOB grubunda %69.6, EBUS grubunda %86.1 bulundu. Hem FOB hem de EBUS grubunda işlem esnasında düşük rahatsızlık hisseden grupta işlemin tekrarmasına yönelik pozitif cevaplar yüksek rahatsızlık hisseden gruba göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu.Sonuç olarak; FOB grubunda işlem süresi uzadıkça, nazal yol ile girildiğinde, işlem sırasında ne kadar fazla örnekleme yapılırsa, işlem öncesinde hastaların işleme karşı endişe ve kaygı düzeyleri ne kadar fazla ise işlemde duydukları rahatsızlıklar o kadar artmaktadır. Kadın hastalar işlem sırasında daha sık oranda rahatsızlık hissetmektedir.EBUS grubunda hastaların işlem öncesinde endişe ve kaygı düzeyleri arttıkça işlemde duydukları rahatsızlık artmaktadır. Ancak EBUS yapılan hastaların işlemin tekrar yapılmasına yönelik pozitif duyguları daha fazla bulundu.Çalışmamızda ayrıca hastaların işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyi azaldıkça işlemin tekrarlanmasına yönelik pozitif duygularının arttığı bulundu.

Akciğer hastalıklarıBronkoskopiFiber optik+1
Fatma Yıldırım
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut atakta copeptin düzeyi ve sağkalımla ilişkisi

Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH), hava yolları ve akciğer parankiminin kronik enflamatuar bir hastalığıdır. KOAH'lı hastalarda, klinik seyir alevlenme dönemlerinde stabil döneme göre kötüleşir. Copeptin, Arginin-vazopressin (AVP) ile ilişkili bir glikopeptiddir. Copeptin ağrı, enfeksiyon, hipoksemi, egzersiz, hipoglisemi, inme ve şok gibi bir çok fizyolojik ve patolojik uyaran tarafından salınmaktadır. Çalışmamızda KOAH akut atağı olan hastalarda serum copeptin düzeylerinin belirlenmesi ve copeptinin çeşitli inflamatuvar belirteçler, arteryel kan gazı (AKG) ölçümleri, solunum fonksiyon testleri (SFT) parametreleri ile ilişkisinin saptanması, ayrıca atak sonrası 6 ay içinde mortal seyreden hastaların belirlenmesi ve copeptin düzeyi ile mortalite arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Kliniğimize KOAH akut atak tanısı ile yatırılan 70 hastanın demografik verileri, SFT parametreleri, AKG değerleri kaydedildi. Hastalar ile benzer yaş ve cinsiyette olan 40 olgu kontrol grubu olarak belirlendi. Atak tedavisine başlamadan önce her hastadan ve kontrol grubundan copeptin düzeyi ölçümü için venöz kan alındı. Çalışmaya dahil edilen KOAH hastalarının 61'i erkek, 9'u kadın ve yaş ortalaması 66.21±6.59 olarak saptanırken, kontrol grubunun 32'si erkek, 8'i kadın ve yaş ortalaması 63.77±5.26 olarak saptandı. İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (χ2 =0.994, p>0.05). Vücut kitle indeksleri de gruplar arasında farklılık göstermedi (KOAH grubunda 25.48±6.28, kontrol grubunda 24.48±3.72, p>0.05). KOAH hastalarında hastalık süresi 5.8±4.17 yıl, hastaneye yatış süresi ise 5.65±3.93 gün idi. Serum copeptin düzeyi KOAH grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (KOAH grubunda 7.25±2.39, kontrol grubunda 5.69±2.06, p=0.002). KOAH grubu kendi içinde USOT kullanan/kullanmayan, ek hastalık olan/olmayan ve hastaneye yatış sayısı 1 veya ≥2 olan şeklinde gruplara ayrıldığında copeptin düzeylerinin gruplar arasında fark göstermediği saptandı (p>0.05). Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı akut atak tanısı ile yatırılan hastalar mortalite açısından sorgulandığında, taburculuk sonrası 6 ay içindeki mortalite oranının %12.85 (n=9) olduğu saptandı. Mortal seyreden hastalar ile yaşayan hastaların demografik verileri karşılaştırıldığında, sadece atak sayısı açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0.001). Ayrıca, mortal seyreden hastaların PaCO2 değerlerinin yaşayan hastalara göre anlamlı derecede yüksek, SaO2 değerlerinin anlamlı derecede düşük olduğu görüldü (sırasıyla; p=0.004, p=0.021) Serum copeptin düzeyleri ile demografik ve laboratuar parametreler arasındaki ilişki araştırıldığında; kopeptin düzeyinin sadece FEV1 ve PaO2 düzeyleri ile negatif korelasyon gösterdiği saptandı (sırasıyla; r=-0.350, p=0.003, r=-0.276, p=0.026). Serum copeptin düzeyinin KOAH atak sırasında yüksek olması, FEV1 ve PaO2 değerleri ile negatif korelasyon göstermesi, copeptin'in hava yolu obstrüksiyonu ve hipoksemi şiddetini öngörmede faydalı bir parametre olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH akut akut, copeptin, mortalite

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifCopeptin+2
Nazife Özge Altan
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif Uyku Apne Sendrom'lu hastalarda oksidatif stresin çeşitli parametrelerle gösterilmesi

Oksidatif Uyku Apne Sendromu (OSAS); yaygın görülen, tekrarlayan apne ve hipopne atakları nedeniyle solunum yollarında hava akımı kısıtlanması ve durması ile karakterize bir hastalıktır. Hastalıkta görülen hipoksik atakların oksidatif stres ve sistemik inflamasyonu arttırdığı ve ateroskleroza yatkınlığı arttırdığı tahmin edilmektedir. Oksidatif stres OSAS ilişkisi, çeşitli çalışmalar ile gösterilmiş olup, OSAS hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyonlar, oksidatif stres ve sistemik inflamasyon ile ilişkilendirilmiştir. Yine yapılan birçok çalışma, OSAS ile kardiyovasküler hastalıklar arasında ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. OSAS hastalarında eşlik eden kardiyovasküler komplikasyonların da morbidite ve mortaliteyi arttırdığı bilinmektedir. Yaptığımız çalışmada, OSAS'lı hastalarda oksidatif stresin gösterilmesi ve aterosklerozun gelişmesinde rolü olduğu düşünülen çeşitli parametrelerin (Reactive oxygen specises modülatör-1 (ROMO-1), copeptin, malondialdehit (MDA), total oksidatif stres (TOS), apolipoprotein E2 (APO-E2), lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 (Lp-PLA2)) düzeyinin ölçülmesi amaçlandı. Çalışma sonucunda OSAS'lı hastalarda oksidatif stres yükünün arttığı, ateroskleroz gelişiminde rol oynayan çeşitli parametrelerin düzeylerinin yükseldiği, özellikle hastalık şiddetinin artması ile bu olumsuz gelişmelerin daha belirgin olduğu saptandı. Sonuç olarak OSAS; oksidatif stres ve sistemik inflamasyon ile güçlü ilişkisi olan bir hastalıktır. OSAS hastalarında ortaya çıkan oksidatif stres ve sistemik inflamasyon da hastalığın şiddeti ile orantılı bir şekilde ateroskleroz gibi kardiyovasküler komplikasyonları tetikleyip, morbidite ve mortaliteyi arttırmaktadır.

Apolipoproteinler ELipoproteinlerMalondialdehit+3
Aydın Duyu
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH); tam olarak geri dönüşümlü olmayan, ilerleyici hava akımı kısıtlanması ile karakterize bir hastalıktır. Hastalıkta ortaya çıkan inflamasyon yalnızca akciğerlerle sınırlı olmayıp, sistemik özellikler de göstermektedir. KOAH mortalitesi yüksek bir hastalıktır ve mortaliteyi önleyen bir tedavi modalitesi henüz geliştirilememiştir.Çalışmamızda KOAH'lı hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörleri saptamak amacıyla Ocak 2000-Mayıs 2011 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde KOAH nedeni ile yatarak tedavi gören hastalar alınmıştır. Bu hastalarda mortalite nedenleri, demografik veriler, komorbiditeler, Charlson komorbidite skoru, stabil durum tedavisi ve komorbidite tedavi özelilkleri, uzun süreli oksijen tedavisi (USOT), evde noninvaziv mekanik ventilatör (NIMV) kullanımı, alevlenme verileri, yaş, dispne, hava yolu obstrüksiyonu (ADO) ve dispne, hava yolu obstrüksiyonu, sigara, alevlenme (DOSE) indeksi, mortalite ve yaşam süresine etki eden faktörler değerlendirilmiştir.Buna göre KOAH tanısı almış 753 hastanın 324'ünün dosya verilerine ulaşılabilmiştir. Bu hastalardan 168 tanesine telefonla ulaşılmış, bunların 96'sının (%57,1) hayatta olduğu, 72'sinin (%42,9) eksitus olduğu öğrenilmiştir. Eksitus olan hastalardaki eksitus nedenleri incelendiğinde; %47,2'sinin KOAH, %33,3'ünün akciğer kanseri, %5,6`sının konjestif kalp yetmezliği, %5,6`sının myokard enfarktüsü, %2,8`inin akciğer dışı malignite nedeniyle eksitus oldukları belirlendi.Tüm kohortun %85,7'si erkekti ve ortalama yaş 69,2 ± 9,2 yıldı. Sigara içme öyküsü tüm hastaların 149'unda (%88,7) vardı ve ortalama 54,3±39,2 paket/yıl idi. Tüm hastaların ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 25,7±6,3 kg/m2 olarak bulundu. Hayatta kalanlar ve eksitus olanlar arasında demografik veriler bakımından fark yoktu.Hayatta kalanların en sık komorbiditeleri hipertansiyon (%58,3), aterosklerotik kalp hastalığı (%30,2), iken eksitus olanların en sık komorbiditeleri hipertansiyon (%50), akciğer kanseri (%41,7), olarak saptandı. Akciğer kanseri eksitus olan grupta daha sık izlendi (p<0,001) Charlson komorbidite skoru 7 ve üzerinde olan hasta oranı hayatta kalan grupta 0 eksitus olan grupta 18 (%25) idi (p<0,001).Stabil durum ilaçlarının düzensiz kullanımının eksitus olan grupta fazla olduğu görüldü (%59,7'ye karşılık %33,3 p<0,001). Komorbidite ilaçlarının dağılımı her iki grupta benzerdi. USOT ve NIMV kullanımı her iki grupta benzerdi.Son bir yıl içinde alevlenme sıklığı, hastanede yatış süresi, Anthonisen kriterlerine göre alevlenme türü her iki grupta benzerdi. Alevlenme nedeniyle yatan hastalardaki kan gazı analizlerinde parsiyel oksijen basıncı (PaO2) düzeyinin hayatta kalanlara kıyasla eksitus olan grupta daha düşük olduğu görüldü (62,1±11,5'e karşılık 57,2±16,6 mmHg p=0,03). Eksitus olan grupta C-reaktif protein (CRP) düzeyinin daha yüksek olduğu görüldü ( 35,0'e karşılık 14,7 mg/L p=0,002). ADO ve DOSE indekslerinin her iki gruptaki değerleri incelendiğinde DOSE bakımından fark olmamakla beraber yüksek ADO indeksi (?7) eksitus olan grupta daha fazla saptandı ( %68,2'ye karşılık %47,1 p=0,02 ).Mortaliteye etki eden faktörler tekli değişkenli analizlerle incelendiğinde akciğer kanseri 6,9 kat, Charlson komorbidite skoru 2,1 kat, CRP 2 kat, ADO indeksinin ?7 olması 2,4 kat artırdığı bulundu.Çoklu değişkenli analizlere bakıldığında hastaların akciğer kanseri olması mortaliteyi 16,1 kat, ADO indeksinin ?7 olması 3,2 kat, hipoksik olması (PaO2 <60 mmHg) 3,4 kat arttırdığı saptanmıştır. Yaşam süreleri açısından bakıldığında akciğer kanseri varlığı 3,1 kat, Charlson komorbidite skorlarının yüksek olması 3,3 kat, düzenli inhaler tedavi kullanımlarının olmaması 2 kat, hipoksemi varlığı 2,2 kat etkilemiştir.Sonuç olarak; bu çalışma ağırlıklı olarak ağır ve çok ağır KOAH hastalarından oluşmuş bir kohortta mortalitenin akciğer kanseri, yüksek ADO skoru, yüksek Charlson komorbidite skoru, hipoksemi ve düzensiz ilaç kullanımı ile ilgili olduğunu ortaya koymuştur. ADO indeksi ve Charlson komorbidite skoru prognoz belirlemede kullanılabilir

Akciğer hastalıkları-obstrüktifKronik hastalıkMortalite+2
Gülçin Sarı
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endobronşial ultrasonografi ekoik görüntüleri ile mediastinal patolojilere tanısal yaklaşım

AMAÇ: Endobronşiyal ultrasonografi (EBUS) mediastinal lenf düğümlerinin incelenmesi için yüksek tanısal değeri olan minimal invaziv bir tekniktir. EBUS sırasında elde edilen ultrason görüntülerinin sonografik özelliklerinin değerlendirmesi ile malign ve benign lezyonların ayırt edilebileceği öne sürülmüştür. Ancak sonografinin kendisi kullanıcı bağımlıdır. Amacımız sonografik özelliklerin tanısal değerinin incelenmesi, gözlemcinin kendi içindeki uyumu ve gözlemciler arası uyuma yönelik değerlendirmeler yapılarak sonografik özelliklerin internal ve eksternal validasyonunun incelenmesi ve bu görüntülerin daha objektif değerlendirmesine olanak veren nümerik verilerin yararlılığının incelenmesidir. METOD: Çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Eylül 2014 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında prospektif olarak yürütüldü. EBUS yapılan hastaların ultrason görüntüleri kaydedilerek patoloji sonuçları takip edildi. Görüntüler patoloji sonuçlarına kör olan bir klinisyen ve bir radyolog olmak üzere iki farklı gözlemci tarafından yorumlandı. Sonrasında birer ay ara ile karıştırılan karma veriler gözlemciler tarafından tekrar yorumlandı. Her bir veri aynı gözlemci tarafından ikişer kez olmak üzere toplam dört kez değerlendirildi. Bu görüntüler ayrıca bir görüntü işleme ve analiz programı aracılığı ile incelendi ve histogram analizleri ile nümerik değerler elde edildi. Elde edilen değerler SPSS programına yüklenerek istatistiksel analizler yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya 119 hasta dahil edildi (E:K= 77:42). Yaş ortalaması 58.1±13.3 (23-85) bulundu. Patolojik değerlendirmeye göre olguların %50.4'ü (60) malign, %49.6'sı (59) benign sonuçlandı. Alt tanı grupları %44.5 (53) akciğer kanseri, %31.1 (37) sarkoidoz, %16.8 (20) benign sitoloji, %4.2 (5) diğer organ metastazı, %2.5 tüberküloz, %0.8 (1) lenfoma idi. Ekoik özelliklerden zımpara granüler yapı benign mediastinal lenfadenopatileri belirlemede istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.028) (Sensitivite %81.4, Spesifite %36.7; PPD %55.8, NPD %66.7). Gözlemciler arası uyum en iyi ekojenite ve santral hiler yapı kriterlerindeydi. Gözlemcilerin kendi içindeki uyumu değerlendirildiğinde Gözlemci-2 (radyolog)'nin kendi içindeki uyumu şekil, sınır, ekojenite, santral hiler yapı, koagülasyon nekrozu ve zımpara granüler yapı için daha yüksek bulundu. Histogram mean, median, standart deviasyon ortanca değerleri diğer nümerik verilerin ortanca değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0.037; p=0.048; p=0.018). ROC (Receiver operating characteristic) analizinde Sarkoidoz ve Tüberküloz dışındaki diğer benign lenf düğümlerini malign lenf düğümlerinden ayırmada histogram mean, median ve standart deviasyon nümerik değerlerinin ortancaları anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.005; p=0.008; p=0.001). Diğer benign lenf düğümlerinin kantitatif histogram mean, median, standart deviasyon değeri için yapılan ROC analizinde malign lenf düğümleri ile ayrımda anlamlı bulundu. Benign- malign lenf bezi ayrımında histogramı oluşturan minimum gray scale kantitatif değeri için iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.035). Hastalar arasında alt grup analizi yapıldığında ise akciğer kanseri ve sarkoidoz grupları arasında minimum gray scale, skewness ve kurtosis kantitatif değerleri için istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p= 0.029, p=0.024, p=0.22) SONUÇ: Bu prospektif çalışma sonucunda; zımpara granüler yapı benign lenf düğümlerinin belirlenmesinde potansiyel bir ekoik özellik olabilir. Ultrason görüntülerinin değerlendirilmesinde radyolog değerlendirmesi klinisyene göre kendi içinde daha uyumludur ve ekoik özellikler kişiye bağımlı veriler olduğundan sayısal değerler veren nicel ölçümler gereklidir. Histogram mean, median ve standart deviasyon değerleri ve minimum gray scale kantitatif değeri diğer verilere göre daha anlamlı olup, benign lezyonları malign lezyonlardan ayırmada anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak mediastinal lenf düğümlerinin ultrason görüntülerinin ekoik özellikleri, histogram verileri, PET CT tutulumları hep birlikte değerlendirilerek bir skorlama sistemi oluşturulabilir. Bu özellikle malign evrelemede yalancı negatif lenf düğümlerine yaklaşımı etkileyecebilecek bir yöntem olabilir.

Bronşiyal hastalıklarBronşlarLenf nodları+5
Neslihan Özçelik
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik öksürüğü olan hastalarda metakolin bronş hiperreaktivitesi ve inflamatuar biyomarkerlerin karşılaştırılması

Kronik öksürük sık karşılaşılan ve göğüs hastalıkları polikliniklerine en başta gelen başvuru nedenlerinden birisidir. Hemen hemen bütün akciğer problemleri kronik öksürüğe yol açabildiği gibi, bazı akciğer dışı durumlar da etyolojide rol oynayabilir. Kronik öksürüğün en sık üç nedeni postnazal akıntı sendromu (PNAS), astım ve gastroözofageal reflü (GÖR)?dür. Astıma bağlı öksürük nedenlerini, diğer nedenlerden ayırabilmek amacıyla bronş hiperreaktivitesini değerlendirmek üzere bronş provokasyon testleri (BPT) yapılır. Metakolin, bronş provokasyon testlerinde sık kullanılan bir uyarandır. Bu çalışmada da kronik öksürüğü olan olgularda metakolin ile yapılan bronş hiperreaktivitesi ile yine aynı olgularda inflamatuar biyomarker düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya Mayıs 2012-Şubat 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi (BEU) Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne kronik öksürük yakınması ile başvuran 18 yaş üzerindeki 55 olgu ile öksürük yakınması olmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Her iki grubun da akciğer grafileri ve spirometrik ölçümleri normaldi. Tüm olgulara BPT yapıldı. Aynı zamanda olgulardan serum total immünglobulin E (IgE), eozinofilik katyonik protein (ECP), serum beyaz küre (WBC) sayımı, eozinofil düzeyi, C-Reaktive Protein (CRP) ve sedimentasyon ölçümü için venöz kan alındı. Kronik öksürüklü olgularımız etyolojilerine göre değerlendirildiklerinde %38,2 oranında PNAS, %34,5 GÖR, %5,4 oranında ise astım saptandı. Metakolin bronş hiperreaktivitesi, kronik öksürüklü olguların 3?ünde pozitif saptanmış olup, kontrol grubunda pozitif çıkan olgu yoktu; ancak pozitiflik oranı da düşük bulunduğu için istatistiksel anlamlılık izlenmedi. Ayrıca hasta grubundaki BPT negatif saptanan 6 olgumuzun son 1 ay içerisinde inhale kortikosteroid kullandığı öğrenildi. BPT?nin astım düşünülen olgularda negatif çıkması, inhale kortikosteroid kullamının bronş hiperreaktivite testlerinde yalancı negatif sonuç vermesi ile, veya kronik öksürük yakınması ile başvuran ve klinik olarak astım tanısı konulan hastalarda gerçek tanının astım ile karışabilen başka durumlar olmasıyla açıklanabilir. Çalışmamızda her iki grupta incelediğimiz inflamatuar biyomarker düzeyleri arasında anlamlı fark izlenmemiştir; ancak son yıllarda önemi artan bu konuyla ilgili daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

AkciğerAkciğer hastalıklarıBiyobelirteçler+4
Çiğdem Özbey
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun süre oksijen tedavisi alan kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan hastaların klinik verilerinin ve oksijen tedavisi etkinliğinin değerlendirilmesi

KOAH'lı hastalarda uzun süreli oksijen tedavisi (USOT) hipoksemiye sekonder polisitemiyi ve sağ kalp yetmezliğini düzelttiği, pulmoner hipertansiyonu düşürdüğü, yaşam kalitesini ve yaşam süresini uzattığı gösterilmiştir. Çalışmamızda oksijen konsantratörü ile USOT alan KOAH'lı hastaların klinik verilerin ve mortaliteyi değerlendirmeyi ve bu hastalarda tedavi uyumunu ve USOT'un KOAH'lı hastalar üzerindeki tedavi yararlılığını değerlendirmeyi amaçladık. Temmuz 2008- Haziran 2012 tarihleri arasında göğüs hastalıkları kliniğinde takip edilen oksijen konsantratörü ile taburcu edilen KOAH'lı hastalar çalışmaya alındı. Oksijen konsantratörü verilen hastalar göğüs hastalıkları heyet arşivi taranarak tespit edildi. Tespit edilen hastaların yatış esnasındaki klinik verileri hastane otomasyon sistemi kullanılarak kaydedildi ve sonra telefonla aranarak hastalar kontrole çağrıldı. Hasta öldüyse yakınlarından ölüm tarihi öğrenildi ve cihaz kullanım özellikleri sorgulandı. Çalışmaya 169 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastalardan %66,3'üne ulaşıldı. Ulaşılan hastalardan 75'i öldüğü için 6'sı da kontrole gelmediği için kontrol tetkikleri istenmedi. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması %71±10 olup %58'i (n=98) erkek idi. USOT sonrası bir yıllık hastane yatış sayısının (0,56±0,79), USOT öncesi bir yıllık hastane yatış sayısına (1,14±1,64) göre azaldığı bulundu (p=0,001). USOT sonrası kan gazlarının, oksijen konsantratörü verildiği dönemdeki kan gazlarıyla kıyaslandığında PaO2'nin (47,9±4, 53,4±9, p=0,003) arttığı, PaCO2'nin (56,1±11, 50,5±11, p=0,006) azaldığı tespit edildi. USOT sonrası pulmoner arter basıncı ve hemoglobinde belirgin bir değişiklik olmazken hemotokrit'de (38,37±6, 40,14±6, p=0,049) artış tespit edildi. Çalışmaya katılan hastaların %41,1'i (n=46) oksijen konsantratörüne en az bir kere bakım yaptırdığı ve USOT sonrası hastaların sadece %38,4'ü (n=43) KOAH nedeniyle en az bir kere poliklinik kontrolüne geldiği tespit edildi. En sık düzensiz USOT kullanma nedeni ise ihtiyaç duymama idi. Çalışmaya alınan hastaların günlük USOT kullanım süresi 13,88±4,35 saat/gün olup, hastaların %68,8'i (n=77) oksijeni günlük ortalama 15 saat ve üzeri kullanıyordu. Çalışmaya alınan hastaların takip süresi 17,85±14,53 (1-55) ay olup takip süresi içinde mortalite oranı %67 (n=75) idi. USOT'ni 15 saat/gün ve üzeri kullanan hastaların mortalitesi kullanmayanlara göre daha yüksekti (%54,6, %12,5, p<0,001). Sonuç olarak USOT endikasyonu olan tüm olgular ulusal kayıt sistemi ile takip edilmeli ve teknik hizmetler yönünden de izlenmelidir. USOT verilen hastaların tedaviye uyumu incelenmeli ve hastaların düzenli kontrole gelmeleri sağlanmalıdır.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifMortaliteOksijen+1
Nurcan Türkoğlu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sarkoidozda fiberoptik bronkoskopinin tanısal verimliliğini etkileyen faktörler

Sarkoidoz tanısında fiberoptik bronkoskopi (FOB) kolay tolere edilebilir oluşu,alternatiflerine göre daha az invaziv oluşu, birçok farklı alandan örnekleme yapılmasınaizin vermesi nedeniyle önemli bir araçtır. Çalışmamızda amacımız, kliniğimizdesarkoidoz tanısı konulan olguların değerlendirmesini yapmak, FOB ile sarkoidoz tanısıkonma oranını tespit etmek, FOB sırasında alınan biyopsilerin tanısal verimliliğinietkileyebilecek faktörleri bulmak ve YRBT bulgularının tanı getirisindeki yeriniaraştırmaktır.Şubat 2000- Ocak 2010 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi GöğüsHastalıkları kliniğine başvuran ve sarkoidoz tanısı alan hastalar dosya ve radyolojiarşivlerinden tarandı. BT görüntüleri deneyimli bir radyolog tarafından bronkoskopi vesolunum fonksiyon testi sonuçları bilinmeden retrospektif olarak okundu. Toplam 64olgu çalışmaya dahil edildi. Olgularımızın % 29.7'sini (n=19) erkek ve % 70.3'ünü(n=45) kadın hastalar oluşturmaktaydı. Yaş ortalaması 43.4 ± 11.5 (min-max: 21-67) yılolarak saptandı. Çalışmaya alınan 64 hastanın 58'ine (% 90.8) FOB yapılmıştı. Bunların% 60.3'üne (n=35) FOB ile tanı konulmuştu. FOB ile TBB yapılan hastalarda tanısalverimlilik % 43.6 saptandı. TBB'nin yapıldığı lobun skoru ile TBB'nin tanısalverimliliğine bakıldığında TBB (+) olgularda TBB (-) olgulara göre lob skorununistatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da daha yüksek olduğu görüldü (1.8 e karşın 1.3,sırasıyla). PB'nin tanısal verimliliğinin anormal bronşial mukoza görünümü ile ilişkiliolduğu görüldü. Genel hasta popülasyonunda PB ile tanı oranı % 24.5 çıkarken,anormal mukoza görünümü olan hastalarda bu oran % 84.6'ya çıktı (p=0.000).Hastaların %89'unda (n=57) mediastinal lenf nodu büyüklüğü saptandı. En sık lenfnodu büyüklüğünün olduğu istasyon sağ hiler bölge (% 87.7, n=50) olarak belirlendi.TBİİAB ile tanısal verimlilik % 25.7 saptandı. En çok TBİİAB ile tanı gelen istasyonlarsağ hiler ve subkarinal bölgeler olarak bulundu. TBİİAB ile tanı elde edilen lenfnodlarının ortalama büyüklüğü tanı elde edilemeyenlerinkinden anlamlı olarak dahayüksek bulundu (p=0.007).TBB, PB ve TBİİAB'nin tek başına kullanılmasındansa birlikte kullanılmasıylatanı oranının arttığı ve en yüksek tanısal verimliliğin her üç tanı yönteminin beraberkullanılmasıyla elde olunduğu görüldü. Ayrıca YRBT'nin tanıda yol gösterici olmasıaçısından gerekli olduğu sonucuna varıldı.

Sarkoidoz
H.serpil Akten
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalıklı olgularda inhaler steroidlerin yaşam kalitesi, egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonları üzerine etkisi

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), tam olarak geri dönüşümlü olmayan hava akımı kısıtlanması ile karakterizedir ve tedavisinde bronkodilatör ilaçlar önemli bir yer tutar.Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda mevcut bronkodilatör tedaviye inhaler steroidlerin eklenmesinin yaşam kalitesi, egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyon testleri üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.40 KOAH'lı hasta (GOLD Kılavuzu'na göre evre III veya IV) rastgele iki gruba ayrıldı. Birinci gruba tiotropium inhaler kapsül 18 mcg 1x1, 2. gruba da tiotropium inhaler kapsül 1x1 + budesonide inhaler kapsül 400 mcg 2x1 başlandı, Hastaların hem başlangıç, hem de 3 ay sonraki solunum fonksiyon testi parametreleri, 6 dakika yürüme testi, vücut yağsız kütlesi, vücut kitle indeksi ve St. George Solunum Anketi sonuçları kaydedildi.Çalışmanın sonunda iki grup arasında solunum fonksiyon testleri açısından anlamlı farklılık (p>0.05) izlenmedi. 6 dakika yürüme testine göre yürüme mesafesinin grup 2'de grup 1'e göre anlamlı olarak (p=0.018) arttığı ve yine grup 2'de grup 1'e göre SGRQ anket skorlarında olumlu yönde anlamlı değişiklikler olduğu gözlendi (semptom skoru: p=0.009, impact, aktivite ve total skor için p=0.001).Sonuç olarak mevcut bronkodilatör tedaviye inhaler steroid eklenmesinin solunum fonksiyonları üzerine anlamlı değişikliklere yol açmadığı, yaşam kalitesi ve egzersiz performansı üzerine ise anlamlı etkilerinin olduğu gözlendi.Anahtar kelimeler: KOAH, solunum fonksiyon testleri, tiotropium, budesonide, SGRQ

Bahar Arslan
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut atak etkenleri ve solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisi

ÖZETKronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), tam reverzibilite göstermeyen hava akımı kısıtlamasıyla karakterize bir hastalıktır. Akut ataklar sık hastane başvurusu ve yatış gerektirmektedir.Bu çalışmada, akut atak ile hastaneye yatırılan KOAH'lı olgularda viral ve atipik patojenlerin sıklığı ve solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı.Çalışmamıza 30 KOAH akut ataklı hasta ve 30 sağlıklı gönüllü alındı. KOAH'lı gruptan ilki hastaneye yatışlarının ilk gününde olmak üzere dört hafta ara ile iki kez ve kontrol grubundan bir kez 5'er cc venöz kan alındı. Daha sonra bu serumlarda Mycoplasma pneumoniae, Legionella pneumophila, Chlamydia pneumoniae, Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV), İnfluenza A ve Adenovirüs IgM ve IgG antikorları çalışıldı. Tüm olgulara spirometrik inceleme yapıldı.Çalışmaya alınan 30 KOAH'lı olgunun 30'unda da değişik mikroorganizmalara bağlı IgM antikor düzeyleri pozitif olarak saptandı. Kontrol grubunda IgM pozitifliği tespit edilmedi. Çalışmaya alınan 30 KOAH'lı olgunun 6'sında (%20) M. pneumonia IgG (+), 26'sında (%86.6) RSV IgG (+), 22'sinde (%73.3) C. pneumonia IgG (+), 28'inde (%93.3) Adenovirus IgG (+), 18'inde (%60) Influenza A IgG (+) saptandı. KOAH'lı olguların hiçbirinde L.pneumophila IgG (+)'liği saptanmadı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında KOAH grubunda Influenza A IgG (+)' liğinin anlamlı oranda fazla olduğu tespit edildi (?2=5.455, p=0.020). Diğer antikor düzeyleri her iki grupta benzer bulundu.Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı bulunan olgularda saptanan atak etkenlerinin solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisini araştırdığımızda gruplar arasında FEV1 ve FEV1/FVC değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç olarak; KOAH ataklarında virüslerin ve atipik etkenlerin önemli role sahip olduğu ancak atak etkeni ile hava yolu obstrüksiyonu arasında anlamlı ilişki olmadığı gözlenildi.Anahtar kelimeler: KOAH akut atak, atipik patojenler, virüsler, solunum fonksiyon testi

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAtipik bakteri formları+3
Ebru Erdem
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mekanik ventilatörde izlenen hastalarda yatış kapnograf ölçümlerinin ekstübasyon başarısını değerlendirmedeki yeri

Fizyolojik ölü boşluk (Vd/Vt) ventile olan ancak perfüze olmayan akciğer alanlarını gösteren değerli bir parametredir. Entübe hastalarda normal değeri % 30- 50 arasında olması gerekirken başta pulmoner emboli, ARDS ve KOAH gibi pek çok pulmoner hastalıkta artmış olarak bulunmaktadır. Son yıllarda Vd/Vt değeri entübe hastalarda ekstübasyon başarısının değerlendirilmesinde de kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalarda spontan solunum denemesinin başladığı gün ölçülen Vd/Vt değerinin < % 55- 60 olmasının başarılı weaningi gösterdiği bildirilmektedir.Bu çalışmanın amacı yoğun bakımda solunum yetmezliği nedeniyle entübe olarak izlenen hastaların yatışta ölçülen kapnografik parametrelerinin ekstübasyon başarısının tahmin edilmesi üzerine etkisinin incelenmesidir.Çalışmaya 12 kadın 23 erkek yaş ortalaması 67 olan toplam 35 hasta alındı. Ekstübe olamayanların oranı tüm grubun % 28.5'i idi. Ekstübe olan ve olamayan hastalar karşılaştırıldığında ortalama ölü boşluk ventilasyonu (Vd/Vt)'nun ekstübe olamayan hastalarda ekstübe olabilenlere göre istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (0.66 vs 0.54, p< 0.05). Sonuçta yatışta ölçülen Vd/Vt ? 0.60 olmasının ekstübasyon başarısını tahmin etmede duyarlılığı % 70, özgüllüğü % 72, pozitif prediktif değeri % 58, negatif prediktif değeri % 81, ve doğruluğu % 71 olarak bulundu.Sonuç olarak bu çalışma göstermiştir ki yatışta ölçülen Vd/Vt değerinin ? 0.60 olması ekstübasyon başarısızlığının önemli bir göstergesidir. Bu konuda daha geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalar gereklidir.

EkstübasyonEntübasyonHastaneye yatırma+4
Ezgi Özyılmaz
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboembolinin ayırıcı tanısında ve pulmoner tromboemboli takibinde D-Dimer düzeylerinin rolü

Bir fibrin yıkım ürünü olan D-dimerin kalitatif düzeyi PTE'yi dışlamada ya da ileri tanı metodlarına yönlendirmede önemli bilgiler verir. Oysa D-dimerin kantitatif düzeylerinin D-dimer pozitifliği oluşturan diğer hastalıkların ayırıcı tanısında bir yeri olup olmadığı ve hatta D-dimer kantitatif düzeylerini takip etmenin, PTE takibinde bir yeri olup olmadığı çok iyi bilinmemektedir.Bu çalışmada; D-dimer kantitatif düzeylerinin PTE'nin TKP'den ayırıcı tanısında yeri olup olmadığı ve antikoagülan tedavi altında nasıl bir değişim gösterdiği ve bu değişimin hastalığın ağırlığı ve rekürrens ile ilişkisinin olup olamayacağının gösterilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya toplam 80 hasta alındı. PTE tanısı alan 45 hasta çalışma grubunu, TKP tanısı konulan 35 hasta ise kontrol grubunu oluşturdu. PTE ve TKP tanısı alan hastalarda antikoagülan ya da antibiyotik tedavi almadan önceki ilk kabulde, tedavi başladıktan sonra 3.gün, 10.gün ve 1. ayda kan D-dimer düzeyleri D-dimer Plus adı verilen lateks takviyeli immunotürbidimetrik yöntemle ölçüldü. Hastaların demografik bilgileri, risk faktörleri, semptom ve fizik muayene bulguları, laboratuvar ve radyolojik inceleme sonuçları kaydedildi.Antikoagülan tedavileri tamamlanan PTE hastalarının 1.yıl sonu takiplerinde nüks görülmedi. TKP grubundaki hastalar uygun antibiyotik tedavileri sonrasında ortalama 10.5 günde klinik ve laboratuvar değerlerinin düzelmesi sonucunda taburcu edildiler.PTE grubundaki hastaların tanı anındaki (0.gün) ortalama D-dimer düzeyleri, TKP grubundaki hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca D-dimer düzeylerinin zamana göre yüzde değişimleri alınıp, PTE ve TKP grupları arasında değerlendirildiğinde; PTE grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tanı anında bakılan D-dimer düzeylerinin PTE ve TKP grupları arasında kesim değeri için ?ROC? eğrisi analizi yapıldığında D-dimer seviyelerinin 1700 ?/L'nin üzerinde olması PTE tanısı konmasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Antikoagülan tedavi başladıktan sonra PTE grubundaki hastalarda D-dimer düzeylerinin belirgin düştüğü oysa TKP grubunda aynı oranda düşüşün izlenmediği saptandı. PTE tedavisi tamamlanan hastalarda rekürrens görülebileceğini öngörmüştük. Ancak bu çalışmada rekürrens görülmemiştir.Bu sonuçlardan yola çıkılarak, tanı anında bakılan serum D-dimer kantitatif düzeylerinin PTE ve TKP ayırıcı tanısında yararlı olabileceği, antikoagülan tedavi altında D-dimer düzeylerinin, PTE'li hastalarda TKP hastalarına göre daha hızlı düşüş gösterdiğinden ayırıcı tanı ve PTE tanısının doğrulanmasında kullanılabileceği düşünülebilinir.

PnömoniPulmoner emboliRekurrent
Ayhan Varol
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu olgularda klinik değerlendirmenin tanı değeri

Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) erişkin popülasyonda %1-5 oranında görülen, morbidite ve mortalitesi oldukça yüksek bir hastalıktır. Uyku sırasındaki solunum bozukluklarının saptanması, hastalığın prognozu ve etkili bir tedavinin uygulanabilmesi açısından oldukça önemlidir. OSAS'ın kesin tanısı için bütün hastalara mutlaka tüm gece polisomnografi (PSG) yapılması gereklidir. Ancak bu inceleme uzun zaman alan, pahalı, özel ekip ve cihaz gerektiren bir uygulamadır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de uyku laboratuvarlarının sayısının az olması nedeniyle PSG uygulanacak hastaların seçimi çok önemlidir. Bu amaçla en çok başvurulan tanı yöntemi klinik tanıdır. Ancak bugüne kadar yapılan çalışmalarla OSAS'lı hastalarda klinik değerlendirme ile bir dereceye kadar tanı konabileceği gösterilmiştir.Bizim çalışmamızda diğer birçok çalışma ile uyumlu şekilde OSAS'lı olgularda yaş, BKİ, boyun çevresi ve ESS değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Erkek/kadın oranı 2.8 idi. Sigara içme öyküsü açısından iki grup arasında fark yoktu. OSAS semptom ve bulgularına yönelik yapılan anket değerlendirmesinde tanıklı apne, gündüz aşırı uyku hali, sabah baş ağrısı, sabah yorgunluk hissi ile uyanma, yetersiz/ bölünmüş uyku, hipertansiyon öyküsü, karakter ve davranış değişikliği, çevreye uyum güçlüğü, grip olduğunda uyumada zorlanma, uykuda aşırı terleme, noktüri, cinsel istek azalması, araç kullanırken uykunun gelmesi ve araç kullanırken uyuma sonucu kaza yapma OSAS'lı olgularda belirgin olarak daha yüksek bulundu. Sensitivitesi ve doğruluğu en yüksek semptomlar sırasıyla horlama, tanıklı apne, sabah yorgunluk hissi ile uyanma, sabahları ağız kuruluğu ve gündüz aşırı uyku haliydi. Hemen tüm semptomların sensitivitesi hastalığın ağırlığı arttıkça artıyordu. Spesifitesi en yüksek semptomlar sırasıyla araç kullanırken uyuma sonucu kaza yapma, çevreye uyum güçlüğü, anksiyete / depresyon öyküsü, hipertansiyon öyküsü ve çarpıntı hissi ile uyanmaydı. Eşlik eden hastalıklardan diyabet ve hipertansiyon OSAS'lı olgularda daha sıktı.Bu sonuçlar tek başına klinik değerlendirmenin OSAS tanısı için yeterli olmadığını ancak risk faktörleri, semptomlar ve eşlik eden hastalıklar birlikte değerlendirildiğinde OSAS olasılığı yüksek olguların belirlenebileceğini göstermektedir.

Ayşegül Acar
Gazi University
2008
00
DoctorateOpen AccessEN

Development of hypoallergenic food product and in-HOUSE elisa to differentiate distinct severity of COW's milk allergy as biscotti, baked, fermented and pasteurized milk reactive and tolerant ones

Avoidance of culprit allergen is still the mainstay of treatment in food allergy. However, the difficulties such as adherence to elimination diet or accidental allergen exposure have increased the research in food allergy treatment in recent years. Oral immunotherapy (OIT) is a treatment model of food allergy, and it is defined as the administration of the allergen in slowly increasing doses at certain time intervals until the daily-consumed dose is reached. Although immunotherapy with baked milk products seems safe, anaphylaxis can occur in some patients. Therefore, developing a hypoallergenic product that has less allergenicity than baked milk would open a new horizon in the desensitization treatment of cow's milk allergy. Here, we mainly aimed to produce a more hypoallergenic product than conventional cake, develop indirect in-house ELISA to check the tolerance status with milk, cheese, and yogurt, to check IgE reactivity of patients' sera via western blotting, indirect in-house ELISA and basophil activation test (BAT). First, a hypoallergenic product candidate was developed by baking the cake twice, which was called "biscotti". The proteins were isolated from the new hypoallergenic product (biscotti), conventional baked milk (cake) and pasteurized milk and the total protein concentration was determined by Bradford assay. The protein content for each product was studied by SDS-PAGE and proteomics. Serum samples were collected from patients with milk allergy who applied to the Pediatric Allergy Division in Koc University School of Medicine. Milk specific IgE (sIgE) binding assays were performed by Western blotting, indirect in-house ELISA by using patients' sera and BAT by using patients' whole blood. In the band intensity analysis, the casein band intensity was observed lower in the hypoallergenic product candidate than in the conventional cake (p=0.014). Proteomics analysis showed that the intensities of each casein fraction and β-lactoglobulin were decreased as the cooking time increased in all milk products (biscotti 1h, biscotti 2h and biscotti 3h, conventional cake). The low binding capacity of milk sIgE to the newly developed hypoallergenic product compared to the conventional cake in the sera of children with milk allergy was shown first by western blotting (p=0.0012) and then by indirect in-house ELISA (p=0.0001). Biscotti supernatant was used as a stimulating allergen in BAT and the results indicated that it could be used for further experiment before oral food challenge test. In this study, the low allergenicity of the newly developed hypoallergenic product "biscotti" has been demonstrated by in vitro experiments. Our hypoallergenic product could be a safe and useful treatment option in patients with severe milk allergy who are reactive to baked milk. We aim to confirm the low allergenicity of this product by in vivo experiments (oral food challenge tests) and show the effects in tolerance induction in the further steps.

Allergy and immunologyFood hypersensitivityEnzyme-linked immunosorbent assay+4
Duygu Yazıcı
Koç University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda bleomisin ile oluşturulan akciğer fibrozisinde erdosteinin inflamasyon ve fibrozis üzerine etkileri

1. ÖZETİdyopatik Pulmoner Fibrozis (IPF) alveolit ve pulmoner fibrozisin patogenezininaydınlatılmamış olduğu, etyolojisi bilinmeyen ve kullanılmakta olan tedavilerinprognoza çok az etkili olduğu bir İnterstisyel Akciğer Hastalığı (İAH)'dır.Çalışmamızda deneysel yolla akciğer fibrozisi oluşturarak, akciğer dokusu vebronkoalveoler lavaj (BAL) sıvısında bazı kemokinlerin düzeyinin ve inflamatuvarhücre sayısının, akciğer dokusunda oluşan histopatolojik değişikliklerin incelenmesiyoluyla IPF'nin patogenezinde oynadıkları rolü araştırmayı, erdosteinin akutinflamatuvar değişiklikler ve fibrozis üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya Wistar tipi erkek ratlar alındı. Kontrol grubuna (n=15) 0. gündeintratrakeal (i.t.) salin, bleomisin (BLM) (n=15) ve erdostein grubuna (n=15) ise i.t.BLM (7.5 U/kg) uygulandı. Erdostein grubuna ek olarak peroral 10 mg/kg/günerdostein verildi. Tüm gruplarda 0., 14. ve 29. günde 5'er adet olmak üzere ratlaranestezik koşullar altında öldürülerek BAL yapıldı. BAL'da Malondialdehit (MDA),Makrofaj inflamatuvar protein (MIP)-1α, MIP-2 düzeylerinin ölçümü ve inflamatuvarhücre sayımı, akciğer dokusunda hidroksiprolin ölçümü ve histopatolojik incelemeyapıldı.Akut inflamatuvar fazda (14. gün) ve geç fibrozis döneminde (29. gün)erdosteinin BLM grubu ile karşılaştırıldığında BAL sıvısında nötrofil, MIP-1α, MIP-2,MDA düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalttığı (14 ve 29. günler içinsırasıyla; nötrofil için p=0.008, p=0.009; MIP-1α için p=0.016, p=0.009; MIP-2 içinp=0.009, p=0.016; MDA için p=0.009, p=0.009) ve erdosteinin akciğer dokusuhidroksiprolin içeriğindeki artışı BLM grubuna göre anlamlı derecede azalttığı saptandı(14. gün için; p=0.009, 29. gün için p=0.009). 29. günde fibrozis derecesi erdosteingrubunda BLM grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olarak bulundu (p=0.005).Sonuç olarak, erdosteinin nötrofil birikiminin baskılanması, lipidperoksidasyonunun inhibe edilmesi, kemokinlerin üretim veya salınımının engellenmesiyoluyla BLM'nin neden olduğu akut akciğer inflamasyonu ve fibrozisiniengelleyebileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: IPF, MDA, MIP-2, Hidroksiprolin, Erdostein

Ersin Şükrü Erden
Fırat University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı olgularda atak ve stabil dönemlerdeki kognitif (bilişsel) fonksiyonların p300 ile değerlendirilmesi

1. ÖZETKronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'nda gözlenen hipoksemi serebralperfüzyonda azalmaya yol açarak kognitif fonksiyonlarda değişikliğe nedenolabilmektedir. Stabil dönem ve ataktaki olguların kognitif fonksiyonlarınıdeğerlendirmek, bu fonksiyonlar ile arteryel kan gazları (AKG) ve solunumfonksiyon testi (SFT) parametreleri arasındaki ilişkiyi ve atak sonrası buparametrelerdeki değişiklikleri araştırmak amaçlandı.Otuz atak, 30 stabil KOAH'lı ve 17 sağlıklı olgunun başvuru anında, ataklabaşvuran olguların stabil dönemlerinde AKG, SFT, P300 ölçümleri yapıldı .PaO2 ve O2 saturasyonunun (SaO2) gruplar arasında farklı olduğu (p<0.05),PaCO2'nin ise fark göstermediği (p>0.05) görüldü. FEV1, FEV1/FVC'nin kontrolgrubunda her iki KOAH'lı gruptan yüksek olduğu (p<0.001), atak ve stabil dönemKOAH'lı olgular karşılaştırıldığında ise bu parametrelerde anlamlı bir fark olmadığıgörüldü (p>0.05). Kontrol grubunda P300 latans değerinin her iki KOAH grubundandüşük olduğu (p<0.001), atak ve stabil dönem KOAH'lı olgular arasında ise farkolmadığı (p>0.05) tespit edildi. P300 amplitüd değerleri üç grup arasında farkgöstermedi (p>0.05).Ataktaki olguların PaO2, SaO2, FEV1, FEV1/FVC değerlerinin stabildönemlerinde arttığı (tümü için p>0.001), P300 latans değerinin azaldığı (p<0.05)görüldü. PaCO2 ve P300 amplitüd değerlerinde anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05).P300 latansı ile PaO2, SaO2, FEV1, FEV1/FVC değerleri arasında negatif, yaşile pozitif korelasyon izlendi (sırasıyla R=-0.557, R=-0.424, R=-0.441, R=-0.477,R=0.329, tümü için p<0.05). P300 amplitüdü ile PaO2 arasında pozitif korelasyontespit edildi (R=0.236, p<0.05).Sonuç olarak; kognitif etkilenme yönünden risk altında bulunan KOAH'lılarile karşılaşıldığında klinisyenin olası kognitif fonksiyon bozukluklarını akılda tutmasıgerektiğini ve kognitif performansın değerlendirilmesinde P300 testinin objektifmonitörizasyona olanak sağlayabileceğini, ayrıca gözlenen bu fonksiyonbozukluklarının atak tedavisi ile geri döndürülebileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: KOAH, P300 testi, kognitif fonksiyon1

Eda Özel
Fırat University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmün kontrol noktası inhibitörlerine bağlı gelişen pnömonitis sıklığının ve risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi

Giriş ve Amaç: İmmün kontrol noktası inhibitörleri çeşitli malignitelerin tedavisinde devrim yaratmasının yanında diğer sitotoksik kemoterapiler kadar olmasa da nadir ancak hayatı tehdit edici dereceye varabilen pnömonitis yan etkisi olabilmektedir. Pnömonitis akciğerlerin inflamasyonunu olarak kullanılan genel bir ifadedir. Önemli morbidite ve mortalite sebebi olabilen azımsanmayacak sıklıktaki bu yan etkinin olası risk faktörleri ve kronolojisi net bilinmemektedir. Biz de bu araştırmada, çeşitli malignite tanıları nedeniyle immün kontrol noktası inhibitörü tedavisi verilmiş hastalarda pnömonitis toksisite sıklığını ve olası risk faktörlerini belirleyerek, mortalite ve morbiditeyi azaltmaya katkı sağlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji ve Göğüs Hastalıkları kliniklerinde takipli, çeşitli maligniteler nedeniyle, Ocak 2016 – Ekim 2021 tarihleri arasında immün kontrol noktası inhibitörü tedavisi almış hastaların tedavi öncesi ve sonrası çekilmiş Toraks BT görüntülemeleri karşılaştırdık. Konu ile ilgili klavuzlarda belirtilen tanı ve derecelendirme önerisi ile hasta dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza 117 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 77'si erkek (%65.8), 40'ı kadındı (%34.2). Yaş ortalaması 57,2 (22-88) idi. 15 (%12,8) hastada immün kontrol noktası inhibitörü ilişkili olduğu düşünülen farklı derecelerde pnömonitis geliştiği tespit edildi. Tüm dereceli pnömonitisler ortalama 5 ayda (2-9 ay) gelişim gösterdiği görüldü. Verilerimizin multivaryans lojistik regresyon analizi ile immün kontrol noktası inhibitörü ilişkili pnömonitis gelişimine etki eden potansiyel risk faktörleri; önceden akciğer hastalığının varlığı, önceden toraks bölgesini içine alan RT almış olmak, nivolumab ile ipilimumab kombine tedavisi almış olmak ile ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: İmmün kontrol noktası inhibitörü tedavisi almış popülasyonlarda yeni gelişmiş solunumsal semptomlar dikkatle değerlendirmelidir. Gereği halinde göğüs hastalıkları uzmanlarını içeren multidisipliner bir kurulda tartışmalıdır. Anahtar Kelimeler: Malignite, İmmünoterapi, İmmün Kontrol Noktası İnhibitörleri, Pnömonitis

NeoplazmlarPnömoniPnömonitis+4
Furkan Kangül
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıklarına başvuran KOAH hastalarının nutrisyonel durum ve vücut antropometrik ölçümleri ile KOAH ağırlığı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: KOAH ilerleyici geri dönüşümsüz hava akımı obstrüksiyonu, kronik hava yolu inflamasyonu ve devam eden solunum semptomları ile hava yolu kısıtlaması ve akciğer dışı semptomlarla ilişkilidir. KOAH'ta beslenme yetersizliği, hipoksi ve hiperkapni gibi solunum bozuklukları, ilaç tedavisi ve enfeksiyon; metabolik değişikliklere ve hiper metabolizmaya neden olabilir. Kötü beslenme ve kas kütlesinin azalması KOAH hastalarında egzersiz kapasitesinin düşmesine ve solunum fonksiyon testi parametrelerinin kötüleşmesine sebebiyet verir. Malnütrisyonun diğer bir sonucu ise iskelet ve solunum kaslarının yıkımı ile gelişen solunum yetmezliğidir. Bu çalışmada, polikliniğimize başvuran KOAH hastalarının vücut antropometrik ölçümlerini almak, beslenme durumlarını değerlendirmek ve KOAH ağırlıklarını tespit ederek aralarındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Bu çalışmamızda 15.11.2022 –01.03.2023 tarihleri arasında polikiniğimize başvuran 40 yaş üstü KOAH hastalarımızın boy, kilo, beden kitle indeksi, triceps deri kıvrım kalınlığı, baldır çevresi, boyun çevresi, bel çevresi, üst orta kol çevresi gibi vücut antropometrik ölçümleri yapıldı. Tanita BF350 profesyonel vücut analiz monitörü ile hastaların yağ kütlesi, yağsız vücut kütlesi (FFM), yağsız vücut kütle indeksi [FFMI (kg/boy² (m²)] hesaplandı. Hastaların nutrisyonel durumunu incelemek amacıyla hastalara Mini Nutritional Assessment (MNA) formu ve Malnutrisyon Universal Tarama Aracı (MUST testi) doldurulup ayrıca hastane veri tabanından elde edilen biyokimyasal parametrelerle desteklendi. Hastaların KOAH şiddetini değerlendirmek için KOAH'ta Havaakımı Kısıtlılığının Ciddiyet Evrelemesi (Post-bronkodilatatör FEV1) GOLD evrelemesi, CAT skoru, mMRC skalası bakıldı. İstatistiksel veri analizi için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Mac versiyon 28.0 kullanıldı. Sayısal değişkenler ortalama ve standart sapma olarak, kategorik değişkenler ise sayı ve yüzde olarak belirtildi. Sayısal ölçümlerin normal dağılım gösterip göstermedikleri Kolmogorov Smirnov testi ile belirlendi. Bulgular: 112 (%86,8) erkek ve 17 (%13) kadın olmak üzere toplam 129 KOAH hastası üzerinde çalışma yapıldı. Hastalarımızın solunum fonksiyon testi (SFT) parametreleri Bir saniyedeki zorlu ekspiratuar volüm (FEV1) (lt) ortalama1.39 lt, FEV1(%pred) ortalama %45, Zorlu vital kapasite (FVC) (lt)ortalama 2.44 lt, FVC (%pred) %62, FEV1/FVC ortalaması ise %57 şeklindedir. Küçük hava yollarında ki obstrüksiyonu gösteren FEF 25-75(lt) ortalama 0.70 lt iken FEF 25-75 (% pred) ortalaması ise %24 şeklindedir. Hastaların SFT parametreleri ile Yağsız Vücut Kütlesi (FFM) arasında korelasyon analizi yapıldı. FFM ile FEV1, FVC, FEV1/FVC ve FEF 25-75 ölçümleri arasında pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). Yağ yüzdesi ile FVC ölçümü arasında negatif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.013, r=-0.219). Hastalar Yağsız Vücut Kütle indeksi (FFMI) açısından düşük ve normal olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Kadınlarda <15, erkeklerde <16 olduğundan hastalar düşük olarak sınıflandırıldı. Hastalar SFT parametreleri açısından gruplarda karşılaştırıldı. FEV1, FEV1/FVC ve FEF 25-75 değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Hastaların nütrisyonel durumlarını tespit etmek için Mini Nutrisyonel Değerlendirme (MNA) ve Malnütrisyon Universal Tarama Aracı (MUST) değerlendirme testleri yapıldı. Bu testler ile hastaların SFT parametreleri karşılaştırıldı. MUST skalası ile FEV1(%Pred) ve FEF 25-75 (lt) değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptandı(p=0.033),(p=0.034).Ayrıca MNA testi ile FEF 25-75 (lt) değeri arasında da istatistiksel açıdan anlamlı fark saptandı(p=0.017). Sonuç: Sonuç olarak KOAH hastalarının BKİ'leri düştükçe, FFM ve FFMI değerleri azaldıkça solunum fonksiyon parametrelerinin kötüleştiği tespit edildi. Ayrıca hastaların beslenme durumu kötüleştikçe KOAH ağırlığı artmaktadır. Bu nedenle tanı konulmuş olan KOAH hastalarının erken dönemde nutrisyonel durumları tespit edilip gerekli nutrisyonel desteğin yapılmasının morbiditeye olumlu yönde etkisinin olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Beslenme, Nutrisyonel durum, Solunum fonksiyon testleri, Yağsız vücut kitlesi

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifBeslenme+3
Şükran Aslan
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral efüzyon gelişen pulmoner tromboemboli hastalarının verilerinin 1 aylık mortalite ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE) hastalarındaki demografik, klinik, laboratuar, radyolojik özellikleri değerlendirerek, plevral efüzyon sıklığını araştırdık ve plevral efüzyon varlığının 1 aylık mortalite ile ilişkisini inceleyip literatüre katkı yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 1 Ocak 2017 ve 10 Şubat 2023 tarihleri arasında başvuran, Bilgisayarlı Tomografik Pulmoner Anjiyografi (BTPA) raporlarında pulmoner tromboembolisi olan hastaları inceledik. Çalışmamızda akciğer kanseri, kalp yetmezliği, pnömoni, toraks travması olan hastaları ekarte ettik. Plevral efüzyon olan hastalarla olmayanları karşılaştırdık. PTE ve plevral efüzyon birlikteliğinin 1 aylık mortalite ile ilişkisini, hastanemiz hasta veri kayıt sistemlerindeki hasta dosyalarına bakarak retrospektif olarak inceledik. Bulgular: Çalışmamıza 206 dahil edilme kriterlerini karşılayan hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 61,29 idi. Hastaların 107'si (%51,9) kadın, 99'u (%48,1) erkekti. Hastalarda en sık görülen kan grubu A+ idi. PTE klinik form olarak hastalarımızın çoğunluğu (%57,8) submasif emboli şeklindeydi. Hastaların 71'inde (%34,5) plevral efüzyon saptandı. Plevral efüzyon görülen hastaların 36'sında (%50,7) plevral efüzyon bilateraldi. Plevral efüzyon boyutu incelendiğinde 38 hastada (%53,5) efüzyon minimal boyutta görüldü. 65 yaş altındaki PTE'li hastalarda daha büyük boyutlarda plevral efüzyon olduğu görüldü. Masif PTE olan hastalardaki plevral efüzyonların daha büyük boyutta olduğu görüldü. Pulmoner tromboemboli hastalarında görülen plevral efüzyonların 1 aylık mortalite riskinde artış yapmadığı görüldü. Sonuç: Pulmoner tromboemboli hastalarında plevral efüzyonların yarısından fazlası bilateraldi. 65 yaş altı ve masif PTE hastalarında plevral efüzyon miktarca fazlaydı. Pulmoner tromboemboliye sekonder plevral efüzyonlar 1 aylık mortaliteyi arttırmamaktaydı.

Hilal Aktar
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboemboli hastalarında yeni bir prognoz göstergesi olarak modifiye glasgow prognostik skalasının ve inflamatuar parametrelerin değerlendirilmesi

ÖZET Giriş ve Amaç: Akut Pulmoner Emboli (PE) sık görülen ve hayatı tehdit eden hastalıklardan biri olduğundan erken prognostik değerlendirme önemlidir. Bunun için çeşitli prognostik skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Mevcut skorlama sistemlerinin çoğu komplike olmakla beraber neredeyse hiçbirinde hastalığın inflamatuar yönünü değerlendiren parametreler yoktur. Bundan dolayı biz de çalışmamızda hastalığın inflamatuar yönünü de vurgulamak adına başta mGPS skorlama sistemi olmak üzere diğer inflamatuar parametreleri ve bu parametrelerin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği ve Yoğun Bakımında 01.01.2020-01.01.2024 tarihleri arasında yatışı yapılmış olup, akut PE tanısı alan 436 hasta incelendi. Hasta kayıtlarında vital bulguları, laboratuvar tetkikleri veya başka eksik bilgileri olan hastalar dahil edilmedi. Hastaların demografik verileri, vital bulguları, laboratuvar tetkiklerini inceledik, mGPS puanlarını hesapladık ve 0, 1 ve 2 olarak gruplandırdık. mGPS skoru ve diğer inflamatuar parametreleri analiz ettik. mGPS skoru ile PESI ilişkisini inceledik. 30 günlük ve 90 günlük mortalite öngörme gücünü araştırdık. Bulgular: Çalışmamızda 334 hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı. Hastalarımızın yaş ortalaması 61,52±17,12 olarak hesaplandı. 334 hastanın %53,6`ı kadındı (n=179), 155`i de erkekti(%46,4). Çalışmamızda mGPS skoru 2 olan hastalarda 30 ve 90 günlük mortalite daha yüksek bulduk(p<0,001). mGPS skoru 2 olanlarda PESI skorunu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptadık (p<0,001). Ayrıca hastalar 30 günlük mortalite riskine göre sınıflandırıldığında yüksek riskli hastaların mGPS skorunu da yüksek bulduk(p<0,001). Hastaların mGPS skoru ile PESI skoru arasında güçlü, pozitif ve anlamlı korelasyon bulundu(r:0,536; p<0,001). PESI skorunu düşük ve yüksek olarak tahmini için yapılan ROC analizinde en iyi performans gösteren parametreler albümin düzeyi(0,878) ve oksijen satürasyonu (AUC:0,854) oldu. Mortaliteyi öngörme gücü açısından mGPS, oksijen satürasyonu ve sistolik tansiyon ile oluşturduğumuz model sPESI`den daha iyi performans gösterdi (AUC:0,748; cut-off:2,5). Sonuç: Yaptığımız çalışmada mGPS skorunun 30 günlük ve 90 günlük mortaliteyi öngörmede anlamlı olduğu gösterildi; ve PESI skorunu öngörmede sPESI`den daha iyi performans gösterdi. Ayrıca inflamatuar bir belirteç olan mGPS skoru, oksijen satürasyonu ve sistolik tansiyonun beraber kullanımıyla oluşturduğumuz model daha az komplike olduğundan ve sPESI`den daha iyi performans gösterdiği için prognozu tahmin etmede kullanılabilir.

Şehmus Işık
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pulmoner tromboemboli hastalarında serum CD-31 (s-PECAM 1) düzeyi

Giriş-Amaç: Pulmoner tromboembolizm (PTE) artan insidans ve azalan mortalite oranı ile birlikte günümüzde kardiyovasküler mortalitenin sık görülen bir nedenidir. Genellikle derin ven trombozu (DVT)'nun bir komplikasyonu olarak meydana gelir. PTE'de trombüsün akciğerlere yerleşmesi ile bir dizi patofizyolojik olay tetiklenmektedir. İnflamatuvar mediyatörler, trombositlerden salgılanan serotonin, tromboksan ve fibrinojen yıkım ürünü fibropeptid B'ye bağlı ortaya çıkan vazokonstrüksiyon, PTE'de patofizyolojik olayları ve klinik bulguları etkilemektedir. Trombosit endotel hücre adezyon molekülü (PECAM-1), farklılaşma kümesi 31(CD-31) olarak da bilinir, insanlarda kromozom 17q23.3'te bulunan PECAM1 geni tarafından kodlanan bir proteindir. CD-31(sPECAM-1), trombositlerin, monositlerin, nötrofillerin ve bazı T hücrelerinin yüzeyinde bulunur ve endotel hücre hücreler arası bağlantılarının büyük bir bölümünü oluşturur. CD-31(sPECAM-1) antijeninin özellikleri, tümör büyümesi ve metastazının temeli olan anjiyogenez, tromboz ve yara iyileşmesi arasındaki etkileşimde rol oynadığını düşündürmektedir. Bu çalışmada amacımız, PTE tanısı almış hastaların klinik bulguları ile serum CD-31 (sPECAM-1) düzeyleri arasındaki ilişkiyi ve hastalığın tanısında ve hastalık şiddetinin değerlendirilmesinde bu biyokimyasal belirteçlerin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01.03.2024 –05.03.2025 tarihleri arasında göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran ve göğüs hastalıkları kliniğine konsülte edilen ve bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiografi (BTPA) ile akut pulmoner tromboemboli (PTE) saptanan 119 hasta incelendi. Hastaların temel demografik özellikler, rutin biyokimyasal tetkikler,serum CD-31 düzeyleri karşılaştırılaştırılmadan önce çalışılan hasta grubun dahil edilme ve dışlama kriterleri aşağıda belirtildiği şekilde belirlendi. Çalışmaya dahil edilme kriterleri: 1. 18 yaş üstü olması 2. Bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi ile akut PTE tanısı alması 3. Çalışmada gönüllü olması Dışlama kriterleri; 1.18 yaşından küçük olmak 2. Malignite varlığı 3.Herediter trombofili varlığı 4. Kronik hematolojik hastalık 5. Koroner arter bypass cerrahisi (CABG) ve başka kardiyak girişim öyküsü olanlar 6. Gebelik 8.Diyabetes mellitus tanısı 7. Çalışmaya katılmak istememek Çalışmamızda 87 adet hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı hastalarda serum CD-31(sPECAM-1) düzeyi çalışıldı ve aynı yaş aralığındaki sağlıklı gönüllü hastaların serum CD-31(sPECAM-1) düzeyi seviyeleri kıyaslandı. Sağlıklı kontrol grubu, herhangi bir kronik hastalığı olmayan ancak rutin kontrol amaçlı hastaneye başvuran ve hastalık tespit edilmeyen kişilerden oluşturuldu. Serum CD-31(PECAM-1) düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Sonuçlar SPSS istatistik yazılımı (version 25.0; IBM, Armonk, NY, ABD) kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Bu çalışmada akut PTE tespit edilen gönüllü 87 hasta(%45,2 kadın, %52,7erkek) ve 90 gönüllü(%54,8 kadın, %47,3 erkek) sağlıklı kontrol hastası olmak üzere 177 hasta dahil edildi ve bu çalışma 2 grup olacak şekilde değerlendirildi. Yapılan istatistiksel analizde, pulmoner emboli hasta grubu ile kontrol grubu arasında CD-31(s-PECAM-1) seviyesinin yüksekliğinin karşılaştırılması için Mann-Whitney U testi yapıldı. Pulmoner emboli hasta grubu ile kontrol grubu arasında CD-31(s-PECAM-1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu, Z= -11,377; p ≤0,001. Aynı şekilde pulmoner embolinin alt gruplarıyla CD-31(s-PECAM 1) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğunu gösterdi. Nonmasif-masif grupları karşılaştırıldığında (p=0,002) ve buna ilave olarak submasif- masif grupları karşılaştırıldığında da (p=0,041) istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Çalışmamızda aynı zamanda serum CD-31(s-PECAM 1) düzeyinin hastalığın prognozuna etkisi açısından pulmoner embolinin ana pulmoner arterde olması, unilateral veya bilateral lokalizasyonu ile trombolitik tedavi ihtiyacı olan hastalarda da serum CD-31(s-PECAM 1) seviyesi bakıldı ve tüm bu grupların serum CD-31(s-PECAM 1) seviyesinin karşılaştırılması için Mann-Whitney U testi yapıldı. Ana pulmoner arterde olmaması veya olması durumunda CD-31(s-PECAM 1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu( Z = -2,103; p=0,035. Unilateral ve bilateral embolisi olanlarda serum CD-31(s-PECAM 1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu( Z = -2,130; p=0,033.) Trombolitik tedavi ihtiyacı olanlar ve olmayanlarda CD-31(s-PECAM 1) seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu.(Z = -3,812; p ≤0,001. ) Tartışma-Sonuç: Yaptığımız bu çalışmamızda pulmoner emboli hastalarında CD-31 düzeyini kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulduk. CD-31 düzeyi pulmoner emboli hastaları kendi içinde değerlendirdiğimiz alt grup araştırmasında da anlamlı şekilde yüksekti. CD-31(sPECAM-1) düzeyleri ile pulmoner emboli arasındaki ilişkileri araştıran literatürde tek bir çalışma mevcuttur. O çalışmada da PTE gelişen ve gelişmeyen tip 2 diabetes mellituslu hastaların serum CD-31 (sPECAM-1) düzeyleri karşılaştırılmış ve PTE gelişen grupta CD-31 (sPECAM-1) düzeyleri yüksek bulunmuştur. Ancak bu çalışma çok az sayıda hasta ile yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: CD-31(sPECAM-1) , Pulmoner Tromboemboli, Derin Ven Trombozu

Nuriye Gökçe Erkan
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

AST/ALT oranı ile şok indekslerinin pulmoner emboli şiddeti ve mortalitesiyle ilişkisi

Giriş-Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE), artan insidansı ile kalp yetmezliği, solunum yetmezliği ve diğer komplikasyonlarla birlikte günümüzde kardiyovasküler mortalitenin sık görülen bir nedenidir. PTE' de sağ ventrikül disfonksiyonu gerçekleştikçe hemodinamik instabiliteye neden olmakta ve beraberinde doku hipoperfüzyonu gerçekleşerek serum transaminaz değerlerini yükseltebilmektedir. Çalışmamızda AST/ALT oranı, SI, MSI, ASI değerlerini hastaların demografik özellikleri, başvuru semptomları, hemodinamik verileri, laboratuvar değerleri, mortalite risk skorlaması, DVT varlığı, EKO' da sağ ventrikül disfonksiyon bulguları varlığı, PESI, sPESI, Wells ve Cenevre skorlamaları, BTPA verileri, 1 aylık ve 3 aylık mortalite ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: 30.11.2023-01.05.2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Hastanesi acil servisi veya polikliniklerine başvurmuş ve yatan klinik hastalarından, radyolojik görüntülemelerinde PTE teşhis edilen Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerinde verileri olan 133 hasta incelendi. İlk başvuruda laboratuvar tetkiklerinde AST/ALT oranı bakıldı. Aynı zamanda ilk başvuru sırasında yatak başında hesaplanan SI, MSI, ASI indeksleri not edildi. Bulgular: 133 hastanın ortalama yaşı 62,14 ± 17,13 idi. %48,9'u (n=65) erkek olup %51,1'i (n=68) kadındı. AST/ALT oranı ortalaması 1,62 ± 0,95 iken ≥1,3 olan hasta sayısı 79 idi. Şok indeksi (SI) skor ortalaması 1,00 ± 0,27, Modifiye Şok İndeksi (MSI) ortalaması 1,33 ± 0,38, Yaşa bağlı Şok İndeksi (ASI) ortalaması 63,65 ± 28,90 olarak hesaplandı. SI≥1 olan hasta sayısı 78, MSI≥1,4 olan hasta sayısı 64, ASI≥54 olan hasta sayısı ise 84 idi. AST/ALT≥1,3, SI≥1, MSI≥1,4, ASI≥54 değerleri ile demografik özelliklerden yaş, hastaların başlangıç semptomlarından instabilite veya arrest, risk faktörü varlığı, kardiyak enzim yüksekliği, hemodinami verilerinin bozukluğu, EKO' da sağ kalp yetmezlik bulguları varlığı, mortalite risk skorlamasında yüksek grup, PESI, sPESI, Wells, Cenevre skorlamaları, BTPA' da santral ağırlıklı trombüs tutulumu, 1 aylık ve 3 aylık mortalite arasında anlamlı ilişki görüldü(p<0,05) Sonuç: Günümüzde her hasta için ilk başvuruda istenebilen AST ve ALT ile hasta başında kolaylıkla hesaplanabilecek SI, MSI, ASI değerleri ile PTE şiddeti ve mortalitesi üzerine anlamlı ilişkiler saptadık. Bu verilerin kolaylıkla elde edilebiliyor olması tanı ve tedavi tercihinde hekimlere kolaylık sağlayabileceği fikrindeyiz. Anahtar kelimeler: pulmoner embolizm, transaminazlar, şok indeksi, mortalite

Büşra Utanğaç Pala
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mekanik ventilasyon tedavisi gerektiren hastalarda ventilatörden ayırma (weanıng) ve serum kortizol düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

1MEKAN K VENT LASYON TEDAV S GEREKT REN HASTALARDAVENT LATÖRDEN AYIRMA (WEAN NG) VE SERUM KORT ZOLDÜZEYLER ARASINDAK L ŞK N N ARAŞTIRILMASI(UZMANLIK TEZ )DR. EL F REYHAN HANGAZ ÜN VERS TESTIP FAKÜLTESGÖĞÜS HASTALIKLARI ANAB L M DALIARALIK 2006ÖZETYoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip edilen, mekanik ventilasyon tedavisialmakta olan ve weaning (ayırma) aşamasına gelen hastalarda weaninge başlamazamanı, weaning süresi, mekanik ventilasyon süresi, reentübasyon durumu vemortalitenin serum kortizol düzeyi ile ilişkisi tam olarak bilinmemektedir. Adrenalfonksiyonların yeterli olmadığı durumlarda bu faktörlerin olumsuz yönde etkilendiğidüşünülmektedir. Bu çalışmada hastaların weaninge başlama zamanı, weaningsüresi, mekanik ventilasyon süresi, reentübasyon durumu ve mortaliteleri ile üç ayrıdönemdeki serum kortizol düzeyi ile arasındaki ilişkinin araştırılması hedeflenmiştir.Bu amaçla yoğun bakım ünitesinde takip edilen yaş ortalaması 73 (11) olan 21kadın ve 25 erkek toplam 46 hasta çalışmaya alındı. Hastaların başlangıç, weaningve son dönemlerindeki ortalama serum kortizol düzeyleri mortalite ve reentübasyondurumları, mekanik ventilasyon ve weaning süreleri ve weaninge başlama günlerinegöre beş ayrı grupta değerlendirildi. statistiksel analizlerde Mann-Whitney U testi,2Pearson ve Spearman korelasyon testi, Ki Kare testi, ROC curve analizi ve tekrarlıölçümlerde varyans analizi yapıldı.Hastaların yoğun bakım ünitesine kabulünde bakılan başlangıç serum kortizolseviyeleri ortalama 22.2 (4.5) µg/dl olarak bulundu. Bazal kortizol seviyesi ileweaninge başlama günü, weaning süresi, mekanik ventilasyon süresi, yoğun bakımünitesinde kalış süresi ve yatış APACHE II skorları arasında orta derecede ve anlamlıkorelasyon bulundu.Başlangıç ve weaning dönemindeki ortalama serum kortizol düzeylerininmekanik ventilasyon ve weaning süresi daha kısa olan, weaninge daha erkenbaşlanan, reentübasyon gerekmeyen ve taburcu olan hasta grubunda anlamlı olarakdaha yüksek olduğu görüldü. Weaning ve son dönem kortizol düzeyleri ise mortaliteve reentübasyonu daha iyi tahmin etti.Yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda adrenal fonksiyonlarındeğerlendirilmesi ile adrenal yetmezlik tanısı zamanında konulacak ve bu sayedehastalar uzamış mekanik ventilasyon süresi, yoğun bakımda ve hastanede yatışsüresi gibi mortaliteyi ve maliyeti arttıran risk faktörlerinden uzaklaşacaklardır. Bukonu ile ilgili daha geniş çaplı, randomize ve plasebo kontrollü çalışmalara ihtiyaçduyulmaktadır.Anahtar kelimeler: mekanik ventilasyon, weaning, serum kortizol seviyesi, adrenalyetmezlik, yoğun bakım ünitesi (YBÜ)

Elif Reyhan Han
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi göğüs hastalıkları kliniğinde ocak 2019 – aralık 2020 yıllarında fiberoptik bronkoskopi yapılan hastaların retrospektif analizi

Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğinde Ocak 2019- Aralık 2020 tarihleri arasında fiberoptik bronkoskopi yapılan hastaların retrospektif olarak incelenerek, dermografik özelliklerinin belirlenmesi, işlem endikasyonlarının gözden geçirilmesi, ayırıcı tanıda bu işlemlerin yeterliliğinin belirlenmesi ve gelişen komplikasyonların gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metot: Retrospektif olarak yürütülmüş olan çalışmamıza 01.01.2019 ile 31.12.2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs hastalıkları bölümünde fiberobtik bronkoskopi yapılan hastalarımız dahil edilmiştir. Hastaların demografik bulguları, eşlik eden komorbiditeleri ve nihai tanıları değerlendirildi. Toraks BT raporları, patolojik biyopsi örnek sonuçları, mikrobiyolojik laboratuar örnekleri, epikriz raporlarındaki bilgiler kaydedildi. Bulgular: 1451 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 975 kişi ise erkek (% 67.2) 476 kişi kadındır (% 32.8). Hastaların yaş ortalaması 54.14 (±17.40 ss)'dür. En sık FOB endikasyonu, 510 (%35,1) hastada akciğer kanseri şüphesidir. 124 (%8,6) hastada pnömoni, 111 (%7,8) hastada İAH, 234 (%16,1) hastada TB, 71 (%4,8) hastada hiler ya da mediastinal LAP varlığı, 51 (%3,6) hastada tek ya da multipl nodül varlığı, atelektazi 50 (%3,4), 40 (%2,7) hastada akciğere metastaz şüphesiyle ve 33 (%2,2) hastaya ise öksürük etyolojisi nedeniyle FOB yapılmıştır. Hastaların %53,4'ünde öksürük, %38,8'inde dispne, %34,7'sinde balgam, %33,7'sinde hemoptizi, %22,1'inde ateş, %6,7'sinde göğüs ağrısı en sık başvuru şikayetleridir. FOB'un 1400 hastada genel tanı başarısı %40 bulunmuştur. Kesin tanılara göre FOB'un tanı başarısı; akciğer kanseri hastalarında (%36), pnömonide (%34,6), İAH'de (%23,5) bulunmuştur. TB'de (%25,6), akciğer metastazında (%22,5) olarak bulunmuştur. 40 hasta İAH tanısı almıştır ve FOB'un tanı başarısının en yüksek olduğu hastalar HP, sarkoidoz ve OP tanısı alan hastalardır. Sadece 29 (%2) hastada FOB'a bağlı komplikasyon görülmüştür. Genel olarak en sık görülen komplikasyonlar kanama (%0,8), hipoksi (%0,5), hipertansiyon (%0,3), taşikardi (%0,2), bronkospazm (%0,1), pnömotoraks (%0,1)'tır. En sık görülen kanser tipleri %36,4 skuamöz hücreli akciğer kanseri, %30,7 adenokanser, %18 KHAK'dir. Sonuç: FOB, birçok solunumsal hastalıkta tanısal yararlığı yüksek ve komplikasyon oranı düşük bir işlemdir. En sık kullanıldığı ve tanı başarısı en yüksek olan hastalık akciğer kanseridir. Balgam çıkaramayan, yayma negatif TB hastalarında ve mikrobiyolojik örnek veremeyen ya da pnömoni hastalarında mikrobiyolojik örnekler alınması ve etkene yönelik tedavi planlanması açısından FOB yararlı bir işlemdir. FOB oldukça geniş endikasyon yelpazesine sahip bir işlemdir ve kullanım alanı oldukça geniştir.

BronkoskopiDemografiDiyarbakır+2
Emine Önder
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda kalp tipi yağ asidi bağlayan protein düzeyleri ile karotis intima-media kalınlığı ve epikardiyal yağ kalınlığı ilişkisi

AMAÇ Bu çalışmada obstrüktif uyku apne sendromlu (OUAS) hastalarda karotid arterlerin intima media kalınlıkları ile epikardiyal yağ kalınlığı ölçümlerinin Kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (Heart type fatty acid binding protein - hFABP) düzeyleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. YÖNTEM Çalışmaya 99 OUAS ve 50 kontrol vakası dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunda serum hFABP düzeyleri ölçüldü. Olguların demografik verileri kaydedildi ve karotis arter intima media kalınlığı (CMIT) ve epikardiyal yağ kalınlıklarının (EFT) ölçümü yapıldı. BULGULAR OUAS grubunun %67'si erkek, %33'ü kadın cinsiyet olarak saptanmıştır. Kontrol grubunun yaş ortalaması 43,3 yıl, OUAS grubunun 47,9 yıl idi (p=0,026). OUAS olan grupta 38 hastada hafif (%38,38), 23 hastada orta (%23,23), 38 hastada (%38,38) ağır OUAS tespit edildi. OUAS grubunun AHİ ortalaması 29,83 adet/saat idi. Vücut kitle İndeksi ile EFT ve CMIT arasında pozitif korelasyon izlendi (p<0,05). hFABP düzeyi OUAS grubunda ortalama 2,65±2,1 ng/ml iken kontrol grubunda ortalama 1,62±0,90 ng/ml olarak tespit edildi (p=0,002). CMIT OUAS grubunda ortalama 0,67±23 mm iken kontrol grubunda ortalama 0,6±0,21 mm idi (p>0,05). Epikardiyal yağ kalınlığı (EFT) OUAS grubunda ortalama 5,3±2,04 mm iken kontrol grubunda ortalama 4,3±1,79 mm idi (p=0,019). CMIT ve EFT arasında korelasyon izlendi (p<0,001). SONUÇ Bu çalışma OUAS tanısı konulan hastalarda kardiyovasküler riski belirlemede hFABP ve EFT değerlerinin prediktif olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apnesi sendromu , Kalp tipi yağ asidi bağlayan protein, İntima media kalınlığı, Epikardiyal yağ kalınlığı

Epikardiyal yağ dokusuKarotis arterleriKarotis intima media+4
Cebrail Azar
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer malignitelerinde bronş lavajı sitolojisinin tanısal duyarlılığı

ÖZET Amaç: Bu araştırmada; akciğer kanseri tanısında kullanılan bronkoskopik yöntemlerden olan bronş lavajı sitolojisinin tanı duyarlılığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma kapsamında 2015 ve 2016 yıllarında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Servisinde akciğer kanseri ön tanısı ile bronkoskopi yapılan ve nihai tanıları malignite olan 242 erkek ve 44 kadından oluşan 286 olgunun bronkoskopi raporu ile endobronşial biyopsi ve bronş lavajı sitoloji raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışma, retrospektif olarak yürütülmüştür. Araştırmada betimleyici istatistikler kullanılarak değişkenlerin frekans değerleri hesaplanmış ve ardından bu değerlere ait grafikler sunulmuştur. Cinsiyet ile tanı arasındaki ilişki Ki-Kare testi kullanılarak incelenmiştir. Kanser tanısı konulan kadın-erkek olguların yaş ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığı ilişkisiz örneklem t-testi ile değerlendirilmiştir. Farklı histolojik tipteki olguların yaş ortalamaları arasında anlamlı bir farlılık olup olmadığını test etmek amacıyla ise tek yönlü varyans analizinden (ANOVA) yararlanılmıştır. Bulgular ve Sonuçlar: Araştırmada elde edilen bulgulara göre bronş lavajı sitolojisinin duyarlılığı % 16,6 gibi nispeten düşük bir oranda saptanmıştır. Bronkoskopik olarak uygulanan diğer bir yöntem olan endobonşial biyopsinin patolojik incelemesi ile %81,1 oranında tanı konulmuştur. Aynı işlemde hem bronş lavajı hem de biyopsi alınan 76 hastadan 1'inde ve bazı kısıtlamalar nedeni ile biyopsi alınamayan 8 hastadan 5'inde bronş lavajı sitolojisi malignite pozitif bulunmuştr. Endobronşial lezyonu olmayan, biyopsi alınmasını kabul etmeyen ya da lezyonu frajil ve kanama riski yüksek olup biyopsi alınmasından çekinilen hastalarda tanı duyarlılığı düşük olsa da bronş sitoloji incelemesi bronkoskopik olarak alınabilecek tek örnek olması nedeni ile önem arz etmektedir. Anahtar Sözcükler: Akciğer kanseri, bronkoskopi, bronş lavajı, sitolojik inceleme

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıBronkoalveolar lavaj+2
Elif Dursun
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endobronşiyal ultrasonografi eşliğinde akciğer veya mediastinal lezyonlardan alınan iğne aspirasyon biopsilerinin tanısal değeri

EBUS mediastinal lenf nodlarından veya kitlelerinden iğne aspirasyonuyla materyal alınmasını sağlayarak granülomatöz hastalık, kitlelerin malign/bening ayrımı yapabilen, tanı oranı yüksek, komplikasyon oranı son derece düşük ve maliyeti diğer invaziv yöntemlere göre oldukça ucuz bir girişimsel tanı yöntemidir. Tümör ya da diğer akciğer hastalıkları her zaman hava yollarının içinde yani bronşlarda yer almazlar. Akciğer kökenli hastalıkların ilk habercisi bazen akciğerdeki lenf bezleridir. EBUS, lenf bezlerini tarayarak, şüpheli lenf bezlerinden biyopsi alınıp kanser tanısının konmasında, yine kanserin evrelemesinde, yardımcı olur. EBUS yöntemi; kişiyi ileri cerrahi girişimden kurtarabilen oldukça gelişmiş bir tanı yöntemidir. Materyal metod Dicle Üniversitesi Göğüs Hastalıkları kliniğimize ocak 2016 - ocak 2018 tarihleri arasında başvuran, toraks bilgisayarlı tomografisinde veya PET BT'sinde patolojik boyutta lenf nodu saptanan 261 hastaya EBUS ile transbronşial iğne aspirasyonu işlemi yapıldı. Hastaların tamamı için konveks prob EBUS ve 22 G iğne kullanıldı.Bu hastaların radyoloji raporları, PET/BT raporları, EBUS notları, patoloji sonuçları retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel olarak değerlendirildi. Dosya bilgilerinden EBUS endikasyonu, işlemin teknik özellikleri ile TBİA uygulanan lenf nodu veya kitlenin lokalizasyonu ile ilgili bilgilere ulaşıldı. Hastalarda EBUS ile varılan tanıları, uygulanan tedavi ve klinik takipleri değerlendirildi. Bulgular EBUS eşliğinde iğne aspirasyon biopsisi yapılan 261 hastanın 170'i (%65.1) erkek olup; 91'si (%34.9) kadındı. Çalışmadaki hastalar 18 yaş ile 92 yaş arasındadır. Hastaların yaş ortalaması 59.8'di. Hastaların sitopatolojik sonuçlarını inceledik. 26 non-diagnostik, 12 normal doku, 45 non-spesifik inflamasyon, 28 granülomatöz inlamasyon, 52 antrakozis, 98 malignite olarak patoloji tarafından raporlandı. EBUS yapılan 170 erkek hastanın 154'ünde (%90,0) tanıya ulaşılırken, 91 kadın hastanın ise 81'inde (%89,0) tanıya ulaşıldığı görüldü. Konveks prob EBUS ile 2R, 2L, 4R, 4L, 7, 10R, 10L, 11 nolu istasyonlardan kliniğimizde aspirasyon yapılabildiği görüldü. 261 hastadan toplam 443 farklı istasyondan aspirasyon yapıldı. 261 hastadan toplam alınan aspirat sayısı ise 980 idi. Sonuç EBUS minimal invaziv bir tanı yöntemi olup mediastinal lenf nodlarından biopsi alınma yöntemi akciğer mediastinal hastalıkların tanısında yardımcıdır. Malign hastalıkların tanısını koymada başarılı bir yöntem olduğu gibi sarkoidoz, tüberküloz, antrakozis gibi benign hastalıkların da tanısını koymada başarılı olduğu görüldü. Hastalarin önemli bir kısmının patoloji tarafından bening olarak raporlandı.

Akciğer hastalıklarıBiyopsi-iğneBronşiyal hastalıklar+4
Mehmet Durğun
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunumsal yoğun bakım ünitesinde izole edilen mikroorganizmalar ve antibiyotik direnç durumlarının yıllara göre değişimi

Yoğun bakım üniteleri (YBÜ) yaşamı tehdit eden hastalıklar, büyük cerrahi girişimler, solunum yetmezliği, koma, hemodinamik yetmezlikler, bir ya da birden fazla organ sisteminde yetmezlik bulunan hastaların yatırılıp tanı ve tedavilerinin gerçekleştirildiği multidisipliner hizmet verilen ünitelerdir. Bu çalışma ile solunumsal yoğun bakım ünitemizde yatan hastalarda enfeksiyon etkeni olan patojenleri ve antibiyotik direnç paternlerini ortaya koymayı amaçladık.Çalışmamızda 1.Ocak 2008 yılı ile 31. Aralık 2010 yılları boyunca gönderilen kültür materyallerinde üreme olan tüm hastaların, kültür antibiyogram sonuçları ve klinik verileri retrospektif olarak incelendi. 248 hasta ve bunlara ait 561 kültür sonucu çalışmaya dahil edildiÜreme olan kültür örneklerinin 336 (%59,9)' sı kandan, 104 (%18,6) `ü derin trakeal aspirattan, 89(%15,9)' u idrardan, 12(%2,1)'si yara akıntısından, 10(%1,8)'u balgamdan, 7(%1,3) `si CVP kateterinden, 1(%0,2) `i foley ucundan, 1(%0,2)' i plevral sıvıdan oluşmaktaydı. Çalışmanın yapıldığı zaman aralığında sırasıyla en sık üreyen mikrorganizmalar KNS (%25,3), Acinetobacter (%23,1) ve E.coli (%12,6) idi.Sonuç olarak, çalışmamızda mikroorganizmaların direnç profili, geçmiş çalışmalarla benzer oranda, saptandı. Bu çalışmanın verileri, solunumsal yoğun bakım ünitesinde, ampirik antibiyoterapi seçimi konusunda, önemli ipuçları vermektedir.Anahtar kelimeler: Solunumsal yoğun bakım ünitesi, yoğun bakım enfeksiyonları, antibiyotik direnci, antibiyotik duyarlılığı.

AntibiyotiklerSolunum fonksiyon testleriYoğun bakım üniteleri+4
Hamdiye Turan
Dicle University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı akciğer kanserli hastalarda, anksiyete ve depresyonun klinik seyir üzerine etkileri

Amaç: Hastaların kansere yükledikleri anlamlar ve hastalığı algılayış biçimleri kansere verilen yanıtı etkilemektedir. Kanserin evresi, tedavinin yan etkileri, ruhsal olgunluk, aile-arkadaş desteği, ekonomik durum gibi değişkenler bu etmenler arasında yer almaktadır. Özellikle depresyonun varlığı tedaviye uyumu bozarak hastanede kalış süresini ve tedavi masraflarını arttırmakta ve hastalığın gidişini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çalışmamızın amaçları; birinci sonlanım noktamız yeni tanı akciğer kanseri hastalarda anksiyete ve depresyonun klinik seyir üzerine etkisini araştırmak oldu. İkincil sonlanım noktamız sosyodemografik verilerin ve bazı laboratuar değerlerinin klinik seyir üzerine etkisini araştırmak oldu.Yöntem: Çalışmaya Eylül 2010 ile Mart 2011 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi(DEÜTF) Göğüs Hastalıkları servisinde yatan 67 hasta alındı. Hastalara önce sosyodemografik verilerin olduğu, ardından da Hastane Anksiyete ve Depresyon Skorunun ölçüldüğü anket formları uygulandı. Karnofsky ve ECOG performans skorlamaları, hastalık türleri, hastalığın evresi, laboratuar değerleri( üre, kreatinin, LDH ve hemogram) kaydedildi.Bulgular: 6. ay sonunda almış olduğumuz 67 olgudan; 26(%42,62)'sının öldüğü saptandı. Depresyon varlığı ile sağ kalım süresi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Depresyon oranının 6. ayda artmış olması verilmiş olan tedavilerin yan etkileri, ağrı şiddetinin artmış olması veya hastanın ölüme yaklaşmış olduğu duygusuna bağlı olabileceği düşünüldü. Ağrısı olanlarda depresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görüldüSonuç: İnoperabl akciğer kanserli hastalarda sosyodemografik etkenlerin sağ kalım üzerine anlamlı etkisi olmadığı görüldü. Ağrısı olan hastalarda depresyon oranı daha yüksek bulundu ve ağrının sağ kalım süresini anlamlı düzeyde düşürdüğü gözlendi. Depresyon varlığı ile sağ kalım süreleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.

Akciğer neoplazmlarıAnksiyeteDepresyon+4
Rengin Öztürk
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde mediastinal evrelemye PET-BT'nin katkısı

Amaç: Akciğer kanseri, tüm dünyada kanser ile ilişkili ölümlerin başlıca nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) erken evrede tespit edildiğinde cerrahi önemli bir tedavi seçeneğidir. Bu nedenle KHDAK olgularının evrelemesi tedavi seçeneğinin belirlenmesinde özel öneme sahiptir. Özellikle mediastinal evreleme bu açıdan son derece önemlidir. Son yıllarda positron emisyon tomografi - bilgisayarlı tomografi (PET-BT) preoperatif evrelemede sıkça kullanılmaya başlanan bir görüntüleme yöntemi olmuştur. Biz bu çalışmamızda operabl KHDAK tanılı hastaların PET-BT sonuçlarını mediastinoskopi ve torakotomi sonuçları ile karşılaştırarak PET-BT'nin mediastinal evrelemedeki etkinliğini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Kasım 2009-Aralık 2011 tarihleri arası KHDAK tanısı alan ve operabl olarak değerlendirilen ve operasyon öncesi klinik evrelemesinde hastanemizde çekilen PET-BT tetkikinden faydalanılan 124 hastanın klinik ve patolojik verileri retrospektif olarak incelendi. 124 hastadan 34'üne preoperatif evreleme amaçlı mediastinoskopi, 4'üne mediastinotomi, 2'sine torakotomi ile 5 no'lu lenf nodu örneklemesi,1'ine de 7 no'lu lenf nodu örneklemesi yapılmıştı. Mediastinoskopi ile N2 negatifliği saptanılan 16 hasta ile direkt cerrahiye verilen 83 hasta olmak üzere toplam 99 hastanın torakotomi ile elde edilen mediastinal lenf nodu sonuçları incelendi. PET-BT'nin sensitivite, spesifisite, pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değer (NPD) ve doğruluk oranları hesaplandı. Ayrıca opere olan grupta klinik ve patolojik T,N evreleri ve genel evrelerin karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Preoperatif mediastinal örneklemesi yapılan hastalar için PET-BT'nin sensitivitesi %91.66, spesifisitesi %17.64, PPD %61.11, NPD %60, doğruluk oranı %60.97 bulundu. Hasta sayısı bakımından bu oranlar sırasıyla %48.27, %70,37, %46,66, %71.69 ve %62.65, lenf nodu istasyonları bakımından ise sırasıyla %34.56, %93.21, %43.07, %90.55 ve %85.62 saptandı. N1 lenf nodları için sensitivite %8.1, spesifisite %93.49, PPD %21.42, NPD %82.29, doğruluk %78.15 iken, N2 lenf nodları için bu oranlar sırasıyla %56.81, %93.08, %49.01, %94.85 ve %89.28 olarak hesaplandı. 4,7 ve 10 nolu lenf nodu istasyonlarda doğruluk oranları düşük bulundu, ancak sadece 3. ve 10.istasyonlarda PET pozitifliği ile patoloji pozitifliği arası anlamlı korelasyon olmadığı görüldü. Mediastinal lenf nodu pozitifliği için maksimum standart uptake değeri (SUVmax) cut-off değeri olarak 3.55 hesaplandı. PET-BT'nin patoloji sonuçlarına göre, T evrelemesinde %47.5 aynı, %40.4 düşük, %12.1 yüksek, N evrelemesinde %57.6 aynı, %17.1 düşük, %25.2 yüksek, genel evrelemede ise %41.4 aynı, %34.3 düşük, %24.2 yüksek sonuçlar verdiği görüldü.Sonuç: PET-BT'nin sensitivite ve PPD'inin düşük, spesifisite ve NPD'nin yüksek saptanmış olması sebebi ile preoperatif dönemde mediastinal lenf nodlarında PET pozitifliği saptanması halinde invaziv mediastinal evrelemeye gidilmesi gerektiği, PET negatifliği saptanması halinde ise bu prosedurun atlanarak hastanın direkt operasyona verilebileceği görüşündeyiz. N2 lenf nodlarına göre, N1 lenf nodlarında PET-BT'nin sensitivite ve PPD'nin daha düşük saptanması ise, PET-BT ile henüz iyi bir N1 saptama başarısı gösteremediğimizi yansıtmaktadır. Merkezimiz adına KHDAK evrelemesinde PET-BT'nin, klinik nodal evrelemede başarısının iyi olduğu, T evrelemesinde ve genel evrelemede ise henüz yeterli doğruluğa ulaşamadığını söyleyebiliriz.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+3
Fatma Kutluhan İmançlı
Dokuz Eylül University
2012
00