İstanbul Beykent Üniversity
Discipline

Public Law

İstanbul Beykent Üniversity

1,334

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Türkiye ve Almanya'da engelli haklarına ilişkin yasal düzenlemeler ve Uluslararası Hukuk

Tez çalışmamızın ilk bölümü Uluslararası Hukukta Engelli Hakları başlığını taşımaktadır. Bu başlık altında Birleşmiş Milletler sisteminde engellilere ilişkin düzenlemeler ve özellikle de 2006 Tarihli Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşmenin Değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu bölümün bir diğer alt başlığı ise Avrupa Birliği sisteminde engelli hakları olmuştur. Çalışmamızın ikinci bölümünde Almanya'da Engelli Haklarına Yönelik Temel Yasal Düzenlemeler konusu işlenmiş. Bu temel düzenlemeler incelendikten sonra ise Berlin Eyaleti'nde uygulanan ve engellileri ilgilendiren yasal düzenlemeler değerlendirilmiştir. Tez çalışmamızın üçüncü bölümü ise Türkiye'de Engellilere İlişkin Temel Yasal Düzenlemeler ve Bu Düzenlemelerin İncelenmesi başlığını taşımaktadır. Bu başlık altında ülkemizde engellilere uygulanan yasal düzenlemelerin konularına göre tasnif edilip değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızın son bölümünde ise uluslararası hukuk düzenlemeleri göz önünde bulundurularak Türkiye'de engellilere sunulan haklar ve bu hakların gelişim durumu incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler Engelli hakları, Birleşmiş Milletler sistemi, Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme, Avrupa Birliği, Türkiye'de Engelli Hakları.

AlmanyaEngelli haklarıEngelli kişiler+7
Ekrem Benzer
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ulus devlet kıskacında bölgesel demokrasi: Bir örnek olarak İsviçre kanton modeli

Bu tez, esasen disiplinler arası bir çalışma olarak düşünüldü. Pozitif hukukun dar sınırlarına bağlı kalmadan, siyaset bilimi, genel kamu hukuku- devlet teorisi ve idare hukuku üçgeninde disiplinler arası bir çalışmanın hem daha özgün, hem daha işlevsel olacağını düşündüm. Bu minvalde, çalışmamızda öncelikle ulus devlet, tarihsel bağlam içerisinde ele alınıp tanımlanacak, dünya sistemi içerisindeki yeri belirlenecek ve ulus devlet sisteminin esasen bir kriz rejimi olduğu iddiasından hareketle, bu krizi aşmanın bir aracı olarak İsviçre Modeli temel tez olarak savunulacaktır. Çalışmamızda metodolojik olarak şöyle bir yöntem izlenmiştir: Birinci bölümde kuramsal tartışmalar çerçevesinde ulus devlet olgusunun tarihsel bağlamda kapsamlı bir analizi yapılacak, güncel bir kriz içerisinde olduğu tespit edilecektir. Bu bağlamda, çalışmanın ikinci bölümünde, krizi aşmanın bir aracı olarak alternatif iddiasındaki iki tez karşılaştırılacaktır. Bunlar; radikal demokrasi tezi ve liberal demokratik tez olarak belirlenmiş olup radikal demokrasi tezinin savunucuları olarak anarşist teorisyen Murray Bookchin'in 'Komünalist Proje- Özgürlükçü Belediyecilik- tezi temel izlek olarak incelenecektir. Bu kapsamda Atina demokrasisi, Paris komünü, Sovyet devriminin ilk yılları ve İspanyol iç savaşındaki doğrudan demokrasi deneyimleri ele alınacak, liberal demokratik çözüm modeli olarak da Avrupa Birliği modeli ele alınacaktır. Ayrıca Fransız ve Amerikan Devrimlerine de bu başlık altında değinilecektir. Çalışmanın üçüncü bölümü, İsviçre Konfederasyonu'nun analizine ayrılmıştır. İsviçre Konfederasyonu, hem sahip olduğu doğrudan demokrasi araçlarıyla radikal demokrasi modeline yakın, hem de Avrupa Birliği değerlerine sahip olduğu için liberal demokratik teze yakın olması dolayısıyla iki tezin sentezi olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Bölgesel devletBölgesel egemenlikBölgesel faktörler+7
Yasin Bedir
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Karşılaştırmalı hukukta Cumhurbaşkanlığı kararnamesi

Türkiye'de anayasal organlar arasındaki ilişkiler ve dengeler ile hükümet sistemi konuları sürekli tartışma konusu olan konulardan olmuştur. Bu tartışmalarda 2017 Anayasa değişiklikleri ile yeni bir boyuta geçilmiştir. 2017 Anayasa değişiklikleri ile sadece hükümet sistemine ilişkin değişiklikler yer almamakta, aynı zamanda yürütme organının düzenleyici işlem yapma yetkisine ilişkin düzenlemelere de yer verilmektedir. Bu düzenlemelerden biri de, içeriği itibariyle anayasa hukukumuz açısından yeni bir kavram olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesidir. Bu çalışmada amaçlanan, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin, dünyadaki farklı hükümet sistemlerinde yürütme organının sahip olduğu benzer nitelikteki düzenleme yetkisi ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla ilk olarak hükümet sistemleri ile kuvvetler ayrılığı kavramlarına değinilecektir. Ardından ABD ve Arjantin başkanlık hükümeti sistemleri ile Fransa yarı başkanlık sisteminde yürütme organlarının benzer düzenleme yetkilerinin olup olmadığı, varsa bunların sınırları ve anayasal organlar arası ilişkilere etkisi irdelenecek ve buna ilişkin değerlendirme yapılacaktır.

Başkanlık sistemiCumhurbaşkanlığı hükümet sistemiCumhurbaşkanı+5
Zülfü Yalçın
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk adli yargı sisteminde savcılık kurumu

Türk Adli Yargı Sisteminde Savcılık Kurumu konulu bu çalışmada, savcılık kurumunun bugüne kadar olan gelişimi, hukuki niteliği, diğer ülke örnekleri, uluslararası ilkeler, hukuki statüsü, diğer yargı kollarındaki savcılık kurumlarından farkı, savcı olabilme koşulları, savcılık teşkilatı, ceza muhakemesi süjeleri ile olan ilişkisi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu ve Adalet Bakanı karşısındaki konumu, adli kolluğu sevk ve idaresi, ceza muhakemesi hukukundaki görevleri, işlemlerin denetimi, özel hukuktaki görevleri, infaz hukukundaki görevleri, idari görevleri, idari-cezai-hukuki sorumluluğu ele alınmıştır. Bilhassa mevzuat (5271 s. CMK, 5237 s. TCK, 5275 s. CGTİHK, 5235 s. Kanun, 5352 s. Kanun, 5402 s. Kanun, 5326 s. Kanun) ve uygulama değişikliği, geniş kapsamlı bir çalışmayı gerekli kılmıştır. Konuya ilişkin yargı kararlarına geniş yer verilmiştir.

Adli yargıCeza infaz hukukuCeza infaz kurumları+5
Hüseyin Şık
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk Ceza Kanununda rüşvet suçu

Rüşvet, Türk Ceza Kanunu'nun İkinci Kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar" başlıklı Dördüncü Kısmının "Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı Bölümünde 252, 253 ve 254. maddelerinde düzenlenmiştir. Rüşvet suçu, kamu görevlisinin görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması amacıyla, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat temin etmesidir. Aynı şekilde kamu görevlisine veya kamu görevlisinin göstereceği bir başka kişiye menfaat temin edilmesi rüşvet suçunu oluşturmaktadır. Rüşvet suçu, rüşvet alan ve rüşvet veren olmak üzere iki kişinin varlığına ihtiyaç gösteren karşılaşma tipinde çok failli bir suçtur. Bu nedenle rüşvet alan ve rüşvet veren birbirinin suç ortağı olmayıp, aynı suçun müstakil faili konumundadırlar. Rüşvet suçunun oluşması için, kamu görevlisi tarafından yapılacak iş karşılığında menfaat temin edilmesi; yapılacak işin kamu görevlisinin görev ve yetkisinde bulunması; rüşvet alan kamu görevlisi ile rüşvet veren kişinin, temin edilen menfaatin yapılacak iş karşılığında olduğunun bilinç ve iradesine sahip olması ve menfaat temini tarafların özgür iradelerine dayanması gerekir. Faillerden birisinin iradesinin cebir, hile veya tehdit ile ifsat edilmesi durumunda rüşvet değil; somut olayın koşullarına göre, yağma, irtikâp veya dolandırıcılık suçu oluşur.

Ceza HukukuKamu personeliMenfaat+2
Nabi Özalp
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İslamcı devletlerde siyasi partilerin hukuki rejimi

Din ve devlet arasındaki ilişkinin niteliği, öteden beri hem siyaset bilimcilerin hem de din adamlarının ilgisini çeken tartışmalı bir konu olmuştur. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde, bu kadim tartışma özellikle İslam dünyasında 11 Eylül Saldırısı ve Arap Baharı'nın etkisiyle yeniden canlanmış bulunmaktadır. Tartışmaların odak noktasında İslamcılık ve demokrasi kavramları bulunmaktadır. Demokrasi kavramı ile İslam arasındaki ilişki nedir? Demokrasinin tarihi gelişim serüveninde halkın siyasi hayata katılımını sağlamak için üretilen başlıca araç olan siyasi partilerin İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki fonksiyonunu incelemenin ön şartı bu soruya anlamlı bir cevap bulabilmektir. Bu çalışmamızın amacı da yeniden doğuşunu yaşayan bir ideoloji olan İslamcılığı tanımlamak, İslamcılığın türlerini ve genel ilkelerini tarafsız bir şekilde açıklamak, bu bağlamda İslam ve demokrasi arasındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışmak, ardından İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki siyasi partilerin konumunu hukuki düzenlemeler üzerinden değerlendirmektir. Sonuç olarak, İslamcılığın fikri kökleri İslam'a yayılmış ve bozuk olan mevcut düzenlerin ancak İslami prensiplere göre şekillendirilmesiyle ideal düzenin sağlanacağı iddiasındaki bir modern dönem ideolojisi olduğu belirlenmiştir. İslam ve demokrasi arasındaki ilişkinin İslamcı ideolojiyi benimsemiş İran, Malezya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tevhid anlayışına göre şekillendiği ve tevhid anlayışının siyasi partilere ilişkin düzenlemeler üzerinde doğrudan etkili olduğu sonucuna varılmıştır.

DemokrasiDin-devlet ilişkileriDin-siyaset ilişkileri+7
Fırat Yılmaz
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat

Ceza muhakemesi hukuku maddi gerçeğe ulaşmayı hedefler. Bu amaca ulaşmak için koruma tedbirlerini araç olarak kullanır. Koruma tedbirleri farklı isimlerle anılsa da birçok ortak özelliklere sahiptirler. Bütün koruma tedbirleri geçicidir ve kanunla düzenlenirler. Koruma tedbirleri maddi gerçeğe ulaşmada araç olarak kullanılırken, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlar. Bu nedenle bu tedbirlere mutlak ihtiyaç duyulması halinde başvurulmalıdır. Yakalama, gözaltına alma, tutuklama, arama ve el koyma koruma tedbirleri Ceza Muhakemesi Kanunu'nda geniş şekilde düzenlenmiştir. Kullanım sınırları yine kanunda belirtilmiştir. Bu sınırın dışına çıkılması halinde veya sınırlar dâhilinde kullanılmasına rağmen kişiler bu tedbirlerden zarar görebilirler. İşte bu zararlar hukuk devleti ilkesi gereği tazmin edilmelidir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda bu tedbirlerin haksız uygulanması sebebiyle tazminat öngörülmüştür. Tazminatın hangi hallerde ve nasıl talep edileceği kanunda belirtilmiştir. Hangi hallerde tazminat istenemeyeceğine de kanun da yer verilmiştir. Devlet tazminat ödemesine kusuru ile sebep veren kişilere rücu edebilir. Bütün bu hususlarda Anayasa ve AİHS yol göstericidir.

Ceza Muhakemeleri Usul KanunuCeza muhakemesi hukukuGözaltına alma+4
Ufuk Öztürk
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çok partili siyasi hayata geçiş sürecinde parti kapatmaları ve Millet Partisi örneği

Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler, demokratik sistemlerde hayati önemi haiz siyasi işlevler yerine getirmektedirler. Temsili demokrasi siyasi partiler eliyle gerçekleştiği gibi, çağdaş demokrasinin mümeyyiz vasfı olan "çoğulculuk" ilkesi de ancak siyasi partiler marifetiyle hayat bulmaktadır. Bu nedenle çağdaş demokrasiler, "siyasi partiler demokrasisi" olarak da adlandırılmaktadır. Ancak, bütün özgürlükler alanı olduğu gibi siyasi örgütlenme ve faaliyet özgürlüğünün de sınırları vardır. Şiddete başvurmak ya da şiddeti politik bir araç olarak kullanmak, bu özgürlüğün sınırını oluşturmaktadır. Bunun dışındaki sınırlamalar demokratik siyasetle, siyasal çoğulculukla ve siyasi parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Türkiye siyasi tarihinde siyasi yelpazenin her kanadında yer alan sayısız siyasi parti kurulmuştur. Bu siyasi partilerin önemli bir kısmının varlığı, siyasetin kendi doğal akışı sonucu kendiliğinden değil, dışarıdan yapılan müdahalelerle sona er(diril)miştir. Türkiye siyaset geleneği ve tarzının muhalefete olan tahammülsüzlüğü, çoğulculuk karşıtı, tekçi siyaset anlayışı, muhalif siyasi partilere yönelik çeşitli baskıların uygulanmasına ve siyasi partilerin sık sık kapatılmalarına yol açmıştır. Tek-partili cumhuriyet döneminde yaşanan iki başarısız girişimin ardından, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok-partili siyasi hayata geçildikten sonra birçok siyasi parti kurulmuş; bunlar içerisinde Demokrat Parti 1950 seçimlerinde iktidara gelmiştir. Bu Parti içerisindeki bir grubun ayrılarak kurduğu "Millet Partisinin" ise, kısa süren siyasi hayatına mahkeme kararıyla son verilmiştir.

DemokrasiKamu HukukuMillet Partisi+5
Murat Bal
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Meclis araştırması ve görüşülen meclis araştırma komisyonu raporlarının hukuk devleti ilkesi bakımından değerlendirilmesi

Meclisin denetim yollarından biri olan meclis araştırması, literatürde ele alınmışsa da Meclis Araştırma Komisyonu Raporları hakkında değerlendirme yapılmamıştır. Bu çalışmanın esas gayesi Meclis Araştırma Komisyonu Raporlarını hukuk devleti ilkesi bakımından incelemek olacaktır. Araştırma sonrası hazırlanan raporlar, araştırmanın sonucunu, tespit edilen hususlarını ortaya koyar, bir nevi araştırmayı maddi bir varlığa büründürür. Bu doğrultuda raporlar birincil nitelikte araçlardır. Raporları anlamlı hale getiren Genel Kurulda görüşülmeleridir. Günümüze dek Türkiye'de toplam 121 adet araştırma komisyonu raporu görüşülmüştür. Bu raporların %66'sı hukuk devletinin düşünsel temellerine yöneliktir. Keyfi yönetimin önlemesine yönelik raporlar ilk sırada, insan haklarının korunmasına yönelik raporlar ikinci sırada, yönetilenlere hukuki güvenlik sağlanmasına yönelik raporlar son sıradadır. Yapılan çalışmada görüşülen meclis araştırma komisyonu raporlarının büyük oranda hukuk devletinin düşünsel temellerine yönelik olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda meclis araştırmasının da hukuk devleti ilkesinin hayata geçirilmesinde etkili bir mekanizma olduğu söylenebilecektir. Anahtar Sözcükler Parlamento, Parlamenter Denetim, Hukuk Devleti, Meclis Araştırması, Meclis Araştırma Komisyonu Raporları

Denetim raporlarıHukuk devletiHukuk devleti+5
Mehmet Nuri Güzel
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik Suçu (TCK m. 216/1)

Çağdaş hukuk devletlerinin birçoğu, kamu düzeni veya güvenliğinin sağlanması ve toplumsal barışın aksamadan korunması bakımından vatandaşları arasında, halkın belirli özelliklere sahip bir kesiminin diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik edilmesine karşı duyarsız kalmamış; halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu ceza kanunlarında düzenlemişlerdir. Bu suç, hukukumuzda Türk Ceza Kanunu'nun 216. maddesinin birinci fıkrasında yer almaktadır. Çalışmamızda, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu incelenmiştir. İki bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde; halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu hakkında genel bilgilere yer verildikten sonra, suçun Türk hukukundaki gelişimi, korunan hukuki değer, suçla ilgili kavramlar ve bazı uluslararası belgeler ile ülkelerin mevzuatı açıklanmıştır. İkinci bölümde; genel kabul gören anlayışa göre suçun unsurları, hukuki niteliği tartışmalı olmakla birlikte objektif cezalandırılabilme şartı olarak değerlendirdiğimiz "Kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlike" kavramı detaylı biçimde ele alınmıştır. Ayrıca bu bölümde; suçun nitelikli hâli ve en yaygın işlenme biçimi olan basın ve yayın yoluyla işlenmesi irdelenip özel görünüş şekilleri, soruşturma ve kovuşturma usulü ile yaptırımı üzerinde durulmuştur. İncelenen suç, halkın sosyal sınıf ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek suretiyle işlenmektedir. Ancak kişinin düşündüklerini özgür bir ortamda ifade edebilmesi, demokratik toplumların varlığı için gerekli unsurlardan biri olduğundan suçun cezalandırılabilmesi için fıkrada belirtilen tahrikin kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike ortaya çıkarması aranmaktadır.

Ceza HukukuHalkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik SuçuKamu Hukuku+4
Abdulkadir Kutluk
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İdari Yargılamada duruşma

İdari yargılama hukukunun konusunu, idarenin eylem ve işlemleri ile idari sözleşmeler oluşturmaktadır. Anılan uyuşmazlıkların niteliği gereği idari yargıda yazılı yargılama usulü uygulanmakta ve uyuşmazlıklar dosya üzerinde incelenerek karara bağlanmaktadır. İdari yargılama usulünde yazılılık esas olmakla birlikte, duruşma kurumuna da yer verilmiştir. Ancak idari yargılama hukukundaki duruşma kurumu, cezai ve medeni yargılamadaki duruşmadan oldukça farklı düzenlenmiştir. İdari yargılamada duruşma yapılması zorunlu değildir ve istisnai olarak uygulanmaktadır. Duruşma yapılabilmesi bazı koşullara tabidir. Duruşmaya ilişkin düzenlemeler, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 17-19. maddelerinde genel bir şekilde düzenlenmiştir. İlk derece yargı yerlerinde taraflar duruşma talebinde bulunursa, mahkeme duruşma yapmak zorundadır. Taraflarca yapılan duruşma talebinin yazılı olarak istenmesi gerekir. Duruşmalar kural olarak aleni yapılır. Duruşmada taraflara sırasıyla iki kere söz verilir. Danıştay'daki duruşmalarda savcı da bulunur. O da dinlenir. Her iki tarafın katılmaması halinde duruşma yapılamaz, evrak üzerinde inceleme yapılarak karar verilir. İdari yargılamada kural olarak duruşma tek bir celsede yapılır. Duruşma yapıldıktan sonra en geç on beş gün içinde karar verilir. Duruşmada tanık dinlenememektedir. Duruşmada tutanak tutulmaz dolayısıyla duruşmaya zabıt katibi de katılmaz. İdarî yargıda duruşma, etkin ve verimli değildir. Yeniden düzenlenerek etkin hale getirilmelidir. Anahtar Sözcükler İdarî yargılama, duruşma, yazılı yargılama usulü, adil yargılanma hakkı, duruşma verimliliği, tanık, duruşma zaptı.

DuruşmaKamu HukukuTanık+3
Saide Aksungur
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İdari Yargılama Hukukunda ivedi yargılama usulü

İdarelerin tesis ettiği işlemlere ve eylemlere karşı dava açabilme hakkı hak arama hürriyetinin temel taşıdır. Bu hak aynı zamanda idari yargı mahkemelerinin davalarda uyguladığı yargılama usulleri ile yakından ilgilidir. Genel idari yargılama usulüne ilişkin düzenlemeler 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu'nda düzenlenmiştir. Ancak 2014 yılında bu Kanunda önemli değişiklikler yapılmıştır. Sınırlı sayıdaki uyuşmazlık türü için ivedi yargılama usulü ile merkez ve ortak sınavlar hakkında yeni yargılama usulü benimsenmiştir. Söz konusu yargılama usulleri, şimdiye kadar tek başına herhangi bir tez çalışmasına konu olmamıştır. Bu tez çalışmasıyla yasal hükümler, öğretideki yazarların görüşleri ve yüksek mahkemeler tarafından verilen kararlar incelenerek söz konusu eksikliğin giderilmesi hedeflenmiştir. Aynı zamanda, bu yargılama usullerine ilişkin yasal düzenlemelerde bulunan eksiklikler ve uygulamada ortaya çıkan sorunların ortaya konulması amaçlanmıştır. Belirtilen hedeflere ulaşmak için "İdari Yargılama Hukukunda İvedi Yargılama Usulü" başlıklı tez hazırlanmıştır. Tezin birinci bölümünde; yargı kavramı, yargı kolları ve genel olarak idari yargı sistemi açıklanmıştır. İkinci bölümde; ivedi yargılama kavramı, ivedi yargılamanın önemi, ivedi yargılama usulü kapsamında bulunan uyuşmazlık türleri ele alınmıştır. Son bölümde ise; ivedi yargılama usulünün özellikleri, ilk derece aşaması, istinaf aşaması ve temyiz aşaması anlatılmıştır. Anahtar Sözcükler İdari Yargı, İdari Dava, İdari Yargılama Hukuku, İvedi Yargılama Usulü, Merkezi ve Ortak Sınavlara İlişkin Yargılama Usulü

Kamu Hukukuİdare hukukuİdari yargı+1
Ayşe Ayhan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Anayasal bir hak olarak bireysel başvuru yolunun etkinliğinin istatistiksel veriler ışığında değerlendirilmesi

Bireysel başvuru kurumu 23 Eylül 2012 tarihinden beri hukuk sistemimize girmiş olağanüstü bir hak arama yoludur. Anayasa m.148/3'te bireysel başvurunun tanımı açıkça yapılmıştır. Buna göre bireysel başvuruyu Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden AİHS ve buna ek protokollerde mevcut olan hak ve özgürlüklerden biri veya bir kaçının kamu erkince ihlal edilmesi halinde herkesin başvurabileceği olağanüstü bir hak arama yolu olarak tanımlayabiliriz. Çalışmamızın amacı bireysel başvuru yolunun etkin olup olmadığını tartışırken etkinliği meselesini istatistiksel verilerden faydalanarak rakamsal olarak AHİM 'e yapılacak başvuruları azaltıp azalmadığını görmektir. Bireysel başvuru kurumunun uygulanmaya başlandığı 2012-2019/1 tarihleri arasında AYM 'ye toplam 221.494 başvuru olmuştur. Bu başvurulardan 7.440 tanesinde en az bir hak ihlali yapıldığına karar verilmiştir. Bir an bireysel başvuru kurumunun hukukumuzda halen uygulanmadığını düşünüldüğünde zikredilen 221.494 kişi AYM yerine AHİM 'e başvurmuş olacaktır. AHİM verilerine bakıldığında ise AHİM 'in hak ihlallerine ilişkin Türkiye aleyhine 1995-2018 yılları arasında yani 24 yılda toplam 3.128 ihlal kararı verdiği görülmektedir. Anayasa Mahkemesinin en az bir hakkın ihlal edildiğine ilişkin vermiş olduğu 7.440 başvuru şayet bireysel başvuru kurumu olmamış olsaydı büyük bir ihtimalle AHİM 'e taşınacaktı ve kuvvetle muhtemeldir ki AHİM tarafından da hak ihlali kararı verilecekti. Bireysel başvurunun hak olarak tanındığı günden bugüne yaklaşık 7 yıllık süre zarfında AYM 'nin verdiği ihlal karar sayısı AHİM 24 yılda verdiği ihlal karar sayısından 2.3 kat daha fazladır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda etkin şekilde kullanılacak bireysel başvuru yolunun ülkemiz adına uluslararası hukuk vitrinindeki yerini ve ülke ekonomisi maliyetine oldukça katkı sağlayacağı ortadadır. Bu veriler bireysel başvuru kurumunun hukuk sistemine giriş amacına hizmet ettiğini göstermektedir. AHİM, Hasan UZUN/ Türkiye kararıyla 2013 yıllından beri bireysel başvuru yolunu doğrudan ulaşılabilen elverişli, etkili bir yol olarak kabul etmektedir. Aksi takdirde AHİM Azerbaycan örneğinde olduğu gibi bu yolu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmeyecek ve doğrudan başvuruları almaya başlayacaktır.

AnayasaAnayasa MahkemesiAnayasaya uygunluk+5
Durdane Yavaş Aslan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Liberalizm ve liberal dağıtıcı adalet teorilerinin komüniteryan eleştirisi

Bu çalışma yaklaşık üç yüz yıldır özellikle Batı coğrafyası için en önemli ideoloji olarak öne çıkan liberalizm ile düşünsel mirası çok eskilere dayansa da modern haliyle yaklaşık elli yıllık bir geçmişe sahip olan komüniteryanizm arasındaki ilişkinin detaylı bir incelemesini yapmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda öncelikle birbirlerine karşıt düşünceler olarak kabul edilen bu iki ideolojinin tarihsel ve felsefi kökenleri ayrı ayrı irdelenecektir. Böyle bir incelemenin her iki ideolojinin kapsam ve ilkelerini anlaşılır kılacağı ve böylece ikisi arasında yaşanan gerilim noktalarının idrakı bakımından da faydalı olacağı düşünülmektedir. Topluluk değerlerini merkeze alan ve bireyin kimlik gelişiminde bunların etkilerinin kaçınılmaz olduğunu savunan komüniteryanizm, liberalizmin birey anlayışının sosyal bağlardan kopuk, bencil ve yalnız bireyler yarattığını ve bu durumun önemli toplumsal sorunlara neden olduğunu ileri sürmektedir. Bireyi ve bireysel gelişimi merkeze alan liberalizm ise bireyin kendi kaderini kendisinin tayin edebileceği adaletli koşulları sağlamayı amaçlayarak geri kalan her türlü kararı bireylerin tercihlerine bırakmaktadır. Bu dikotomi her iki düşüncenin öne çıkan düşünürlerinin ifadeleriyle incelenecek ve elde edilen sonuçlar olabildiğince berrak ve objektif bir anlatımla aktarılmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Liberalizm, Sosyal/Modern Liberalizm, Adalet, Liberal Dağıtıcı Adalet Teorileri, Komüniteryanizm, Uyumlu Komüniteryanizm

AdaletHukuk felsefesiKamu hukuku+5
Gözde Tekmile Demir
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kamu denetçiliği kurumunun Türkiye uygulamasının etkinliği

Ülkemizde kökeni Osmanlının benzer kurumlarına dayandırılan, dünyada yaygın bir özel denetim mekanizması olan kamu denetçiliği sistemi 1970'lerden beri tartışılan bir konu olmuştur. 1970'li yıllarda başlamış olan uygulama isteğiyle, 2006'da 5548 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu çıkarılmış fakat Anayasa Mahkemesi tarafından söz konusu kanun Anayasaya aykırılık nedeniyle iptal edilmiştir. 2010'da referandumla yapılan anayasa değişikliklerinde Kamu Denetçiliği Kurumuna da yer verilmiş, referandumun halk oylamasından geçmesi ile Kamu Denetçiliği Kurumu anayasal bir kuruluş halini almıştır. 2012 yılında çıkarılan 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu ile kurum 2013 yılından itibaren faaliyete geçmiştir. Bu çerçevede "Kamu Denetçiliği Kurumunun Türkiye Uygulamasının Etkinliği" başlıklı tez çalışması üç bölümden oluşmakta olup, 2013 yılından itibaren faaliyete geçen Kamu Denetçiliği Kurumunun günümüze kadar geçen süreçteki etkinliği değerlendirilmiştir. Tezin birinci bölümünde tez konusu ile ilgili olan, kamu yönetimi, idare, yönetim içinde denetimin yeri ve türleri gibi kavramların değerlendirmesine yer verilmiştir. Genel olarak ombudsmanlığın tarihsel gelişimi ve özellikleri ele alınmıştır. İkinci bölümde ombudsmanlık açısından Türk kamu yönetiminin yapısı ele alınmış, Türkiye Cumhuriyeti yönetim sistemi ve özellikleri değerlendirilmiş, denetim mekanizmasının yapısı ve özelde Kamu Denetçiliği Kurumunun gelişim süreci ve yapısı ele alınmıştır. Kamu Denetçiliği Kurumunun Türkiye'deki yasal statüsü, amacı, kapsamı, görev alanı, başvuru şekli, başvuru süreleri ve başvuru yerleri, kimlerin başvurabileceği, inceleme ve araştırma şekilleri, inceleme ve araştırma sonucu verilen kararlar ve kararların özellikleri, yaptırım gücü, idari yapısı ve çalışma esaslarına yer verilmiştir. Üçüncü bölümde Türkiye'de Kamu Denetçiliği Kurumunun amaç ve hedefleri ile iyi yönetişim ilkelerinin bütün devlet idaresinde esas alınmasına yönelik bir etkinliği olup olmadığı değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Kamu Yönetim, Denetim, Ombudsmanlık, Kamu Denetçiliğinin Etkinliği

DenetimKamu Denetçiliği KurumuKamu denetimi+2
Sertif Ceylan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk idari yargılama hukukunda olağan kanun yolları özelinde istinaf kanun yolu; Bölge İdare Mahkemesi teşkilatı ve uygulama analizleri

6545 sayılı "Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe girmesi ile idari yargı sisteminde önem arz eden değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Olağan kanun yollarından itiraz ve karar düzeltme kaldırılarak, istinaf sistemi kabul edilmiş, temyiz kanun yolu ise kanunda belirlenmiş uyuşmazlıklara ilişkin tesis edilen kararlarla sınırlı olarak başvurulabilir duruma gelmiştir. Olağanüstü kanun yollarında yapılan düzenlemeyle de kanun yararına bozma, kanun yararına temyiz olarak değiştirilerek yeniden yapılandırılmıştır. İzah edilen değişiklikler doğrultusunda, Türk İdari Yargı Sistemi, iki dereceli yargılama sisteminden üç dereceli yargılama sistemine dönüşmüştür. Bölge İdare Mahkemeleri, istinaf mercii olarak yapılandırılarak yapısı, sayısı ve görevleri yeniden düzenlenmiştir. İstinaf kanun yolu ile ilk derece yargı mercileri tarafından tesis edilen bazı kararlar hem maddi hem de hukuki yönlerden yeniden inceleneceğinden, Bölge İdare Mahkemeleri yargılama sürecinde daha işlevsel duruma gelmiştir. Aynı zamanda kararların büyük bölümünün istinaf incelemesi neticesinde kesinleşecek olması ile Danıştay'ın temyizen inceleyeceği dosya sayısı (iş yükü) azaltılarak asıl fonksiyonu olan içtihat makamı olma görevini ifa etmesi amaçlanmıştır. Tez çalışmamızda, 6545 sayılı yasa ile Türk İdari Yargılama Sistemine, dahil edilen istinaf kanun yoluna ilişkin düzenlemeler ve uygulamalar (yürürlükteki mevzuat hükümleri, istinaf kanun yolu üzerine yazılmış; kitaplar, makaleler, tezler, internet kaynakları ve düzenlenen sempozyumlardan edinilen bilgiler doğrultusunda) incelenmiştir. Ayrıca istinaf kanun yolunun kendisinden beklenen faydaları tam anlamıyla sergileyebilmesi amacıyla uygulamayı geliştirmeye yönelik çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Çalışmamızın sonucunda, istinaf kanun yolunun kabulü ile üç dereceli yargılama sistemine geçilmesinin Anayasa ve uluslararası anlaşmalarla bireylere tanınmış "adil yargılanma hakkı" ve "hak arama hürriyetinin" tam anlamıyla güvence altına alınması ve etkin kullanılması, ayrıca Bölge İdare Mahkemeleri'nde yeniden yapılacak yargılama sayesinde daha doğru ve adil kararların tesisi sağlanarak, bireylerin yargı makamlarına ve adalete olan güvenlerinin artması bakımından yerinde ve doğru bir karar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk İdari Yargılama Sistemi, 6545 - 2577 ve 2576 Sayılı Kanunlar, İlk Derece Yargı Mercii, Bölge İdare Mahkemesi, Danıştay, Kanun Yolları, İstinaf, Temyiz, Adil Yargılanma Hakkı, Hak Arama Özgürlüğü

Adil yargılanmaBölge adliye mahkemesiKamu hukuku+5
Duygu Erdolu
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Ceza muhakeme hukukunda uzlaştırma bürosu

Bu tez çalışmasıyla 02/12/2016 tarih 29906 sayılı Resmi Gazetede Yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı yasa kapsamında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 253 vd maddelerinde yapılan değişiklikler kapsamında kurulan Uzlaştırma Bürosuyla ilgili gerek mevzuat gerekse de uygulama bakımından ortaya çıkan sorunların neler olduğu söz konusu kurumun daha işler ve aktif hale getirilip daha verimli nasıl çalışabileceği hususları gerek ceza hukuku gerekse de karşılaştırmalı hukuk disiplinlerinde yer alan uzlaştırma müesseseleri ele alınarak değerlendirilmiş yine ilgili yasa kapsamında uzlaşmaya tabi kılınan suçlar bakımından söz konusu büroyla ilgili aksayan yönlerin tespiti ve bunların nasıl giderilebileceği hususları ele alınmış olup söz konusu düzenlemelerle hedeflenenlerin nasıl hayata geçirilebileceği ve gerek mahkeme gerekse de savcılık uygulamaları bakımından hususları üzerinde durulmuş ve elimizden geldiği kadarıyla henüz çok yeni olan ve birçok eksikliği bulunan bu kurumla ilgili önerilere bu çalışmamız içerisinde yer verilerek çalışmamız sonuçlandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Uzlaşma, Uzlaştırma, Uzlaştırma Bürosu, Arabuluculuk, Onarıcı Adalet

ArabuluculukCeza muhakemesi hukukuKamu hukuku+4
Metin Kaplan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni Anayasal düzende Partili Cumhurbaşkanlığı

2017 yılında gerçekleştirilen anayasal değişiklikler çerçevesinde Türkiye'de yeni bir anayasal düzen kurulmuştur. Yeni anayasal düzenin odağında Cumhurbaşkanı olduğu için yeni model Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak nitelendirilmiştir. Parlamenter sistemden ve başkanlık sisteminden esinlenerek tasarlanmış olan bu sisteme Türkiye'ye özgü bazı nitelikler eklenmiş, bu şekilde Türk tipi bir sistem yaratılmıştır. Cumhurbaşkanlığı sisteminin önemli unsurlarından birisi Cumhurbaşkanının partili olmasıdır. Anahtar Sözcükler: Anayasa, Cumhurbaşkanı, Değişiklik, Sistem, Erk

AnayasaAnayasa değişiklikleriAnayasa hukuku+6
Kadir Köstekçi
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de Anayasa Mahkemesi öncesi dönemde siyasi parti kapatma rejimi

Çalışmamızın ilk bölümünde siyasi partilerin tanımı, doğuşu ve işlevi açıklanarak yürürlükteki siyasi parti mevzuatı ve özellikle siyasi partilerin kapatılması konusu üzerinde durulmuştur. Programlarında veya eylemlerinde devletin ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğü ve laiklik ilkelerine aykırı ilkeler bulunan veya bu ilkelere aykırı eylemlerin odağı haline gediklerine karar verilen siyasi partiler AYM tarafından kapatılmaktadır. Ülkemizde siyasi partilerin kapatılması konusunda mevzuatta bazı demokratik düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen mevzuat, AİHS ve Venedik Komisyonunun belirlediği standartlarının gerisindedir. Bunun temel sebebinin siyasi partiler ile ilgili anayasal ve yasal düzenlemelerin devletin resmi ideolojisi Atatürkçülük/ Kemalizm doğrultusunda düzenlenmiş olmasıdır. Resmi ideolojiden vazgeçilmediği sürece AİHM kararları doğrultusunda yeni bir siyasi partiler kanunu yapılamayacağı gibi AYM kararları AİHS ve Venedik Komisyonunun belirlediği standartlar dışında olacaktır. İkinci ve Üçüncü bölümlerde Osmanlıdan 1961 Anayasası dönemine kadarki cemiyet ve siyasi partilerin kapatılma rejimleri dönemin siyasi ortamıyla birlikte ele alınmıştır. II. Meşrutiyet döneminde faaliyette bulunan Osmanlı liberal siyasi partileri, etnik kökenli diğer partiler İttihat ve Terakki tarafından ortadan kaldırılmıştır. 1909 tarihinde yürürlüğe giren Cemiyetler Kanunu ile yapılan düzenlemeler bugün değişik şekilleriyle yürürlüktedir. İttihatçı kadrolar tarafından kurulan yeni Cumhuriyette fırkacılık yani çok partililik reddedilmiştir. 1946 yılında çok partili döneme geçişle birlikte sağ ve sol olarak nitelendirilen CHP ve DP arasındaki karşıtlık ideolojik olarak yapay olup aralarındaki temel çelişki merkez çevre çatışması şeklindedir. Anahtar Kelimeler: Cemiyet, Siyasi Parti, Siyasi Parti Kapatma Rejimi, Resmi İdeoloji, İttihat ve Terakki

Anayasa MahkemesiAnayasa değişiklikleriKamu hukuku+4
Mehmet Ali Yaman
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Resmi belgede sahtecilik suçu

Resmi belgede sahtecilik suçu kamu güvenine karşı işlenen suçlardan biridir. Resmi belgede sahtecilik suçunun konusu resmi belge ve resmi belge hükmünde belgelerdir. Suç herhangi bir kişi veya kamu görevlisi tarafından işlenebilir. Kamu görevlisinin belgede yetkili olup olmaması failin hangi fıkradan cezalandırılacağını belirler. Suçun sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli resmi belgelerde işlenmesi ve suçun terör amacıyla işlenmesi ağırlatıcı nitelikli hallerdir. Suçun bir hukuki ilişkiden doğan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla işlenmesi ise hafifletici nitelikli haldir. Sahte resmi belgenin başka bir suçta kullanılması halinde fail hem resmi belgede sahtecilikten hem de diğer suçtan cezalandırılır. Resmi belgede sahtecilik suçunun resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek; resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan; özel belgede sahtecilik ve açığa imzanın kötüye kullanılması suçları ile benzerlik ve farklılıkları vardır. Resmi belgede sahtecilik ve resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçlarının konusu resmi belge ve resmi belge hükmünde belgelerdir. Resmi belgede sahtecilik belgenin gerçekliği; diğer suç ise belgenin varlığı ile ilgilidir. Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunda resmi belgenin düzenlenmesini sağlayan beyanı yapan kişi cezalandırılır. Beyana göre belgeyi düzenleyen kamu görevlisi beyanın yalan olduğunu bildiği takdirde TCK m. 204/2'den cezalandırılır. Resmi belgede sahtecilik suçunun konusu resmi belge ve resmi belge hükmündeki özel belgeler; özel belgede sahtecilik suçunun konusu ise özel belgedir. Açığa imzanın kötüye kullanılması belge olmayan bir metin üzerinde; resmi belgede sahtecilik ise belge üzerinde işlenir. Hukuka aykırı herhangi bir şekilde ele geçirilen kağıt, resmi belge ya da resmi belge hükmünde sayılan belgelerden biri haline gelecek şekilde doldurulursa fail resmi belgede sahtecilikten cezalandırılır. Anahtar Kelimeler: Belge, Resmi Belge, Sahtecilik, Kamu Görevlisi, Özel Belge.

BelgelerKamu personeliResmi belgeler+2
Yeşim Dağoğlu
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Anayasa Hukukunda yargı organına hakim temel ilkeler

Çağdaş hukuk devletinin en önemli görevi yargı bağımsızlığını sağlamak ve birey hak ve özgürlüklerini korumaktır. Demokratik devlet rejimlerinde üç bağımsız organdan biri olan yargının en önemli işlevi, toplum hayatında ortaya çıkan hukuka aykırılıkları belirleme ve uyuşmazlıkları çözmektir. Yargının görevini sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için bağımsız ve iyi donatılmış etkin bir yargı sisteminin bulunması gerekir. Yargı hizmetlerinin daha etkili ve verimli şekilde yerine getirilmesi, bir toplumun refah ve mutluluğunun temel esaslı şartlarındandır. Yargı faaliyetinin hızlı ve etkin çalışması, yargı sisteminin dünyadaki gelişim ve değişime ayak uydurması ile bağlantılıdır. Özgürlükçü, çoğulcu, çağdaş demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan hukuk devleti; hukukun üstünlüğünün yaşama geçirildiği, devletin hukuka bağlı olduğu, yargının bağımsız niteliğiyle her türlü iç ve dış baskı ve müdahalelerden etkilenmeden çalıştığı, hukuk kurallarının herkese eşit uygulandığı, hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, bireylere hukuk güvenliğinin sağlandığı bir sistemi ifade eder. Yargı bağımsızlığı, demokrasilerde korunması gereken en temel bir değerdir. Hukuk devletinde, güçler ayrılığı ilkesi ve yargı bağımsızlığının önemi, bağımsız yargının bireylerin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olmasıdır. Çalışmamızın birinci bölümünde; hukuk devletinin tanımı yapılmış, Türklerde hukuk devletinin tarihsel gelişimi kısaca anlatılmıştır. Yargı fonksiyonunun tanımları ve özelliklerine değinilmiş, yargı örgütlenmesi belirtilmiş, daha sonra yargı ile ilgili temel kavramlar ve yargı organına hâkim olan temel ilkeler ortaya konulmuştur. İkinci bölümde, doğal hâkimlik, masumiyet karinesi, yargı bağımsızlığı, hâkimlik teminatı, Türkiye'de yargının işleyişi ile ilgili Venedik komisyonu raporu ve tavsiye kararı, AİHS ve AİHM kararlarına göre bağımsız mahkeme kavramı, Uluslararası belgelere ve iç hukuka göre HSYK'nın yapısı ve işleyişi ele alınmıştır. Ayrıca tarihsel ve işlevsel bir yaklaşımla 1921, 1924 ve 1961 Anayasalarındaki yargı sistemleri ve özellikleri ortaya konulmuştur. Yürürlükte olan 1982 Anayasasındaki yargı sistemi, yargı teşkilatının yapısı ve genel özellikleri ile hâkim ve cumhuriyet savcılarının özlük hakları ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Yargıdaki iş yükü ve yargıdaki temel sorunların nedenleri, yargının hızlanması, yargı içi bağımsızlık, yargının kurumsal bağımsızlığı, doğal hakimlik, masumiyet karineleri incelenmiştir. Çalışmada konu üzerinde yapılan genel bir değerlendirme ve yargının işlevselleştirilmesi ve yargıdaki esas sorunların giderilmesi için ek olarak neler yapılabileceğini özetleyen sonuç bölümüyle sona ermiştir. Anahtar Kelimler: Hukuk Devleti, Yargı Bağımsızlığı, Türk Hukukunda Yargı Organına Hâkim İlkeler.

Anayasa hukukuHukuk devletiTürk Anayasa hukuku+2
Ahmet Çamoğlu
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk Ceza Kanununda rüşvet suçu

Rüşvet temel bir yolsuzluk türüdür. Rüşveti salt ulusal kamu görevlileriyle ilgili bir sorun olarak değerlendiren yaklaşım günümüzde terk edilmektedir. Bu değişim süreci rüşvetle mücadelenin en önemli ve eski araçlarından olan suç hâline getirmeyi etkilemektedir. Türkiye'nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelere göre kamu görevlileriyle ilgili rüşvet fiillerinin suç hâline getirilmesi yeterli değildir. Yabancı kamu görevlileri ve uluslararası görevlilerle ilgili rüşvet ile özel sektördeki ticari faaliyetler sırasında gerçekleştirilen nitelikli rüşvet de suç hâline getirilmelidir. Sıralanan rüşvet fiillerinin etkin, orantılı ve iadeye imkân verir biçimde cezalandırılması sağlanmalıdır. Türk Ceza Kanunu'nun 252. maddesinde rüşvet suçu karşılaşma suçu vasfı taşıyan bir suç olarak düzenlenmiştir. Çalışmada temel amacımız hukukumuzda rüşvet suçunu içtihat ve literatür taraması yaparak incelemek, benzer suç tiplerinden ayırt etmek ve rüşvet suçuna ilişkin düzenlemeleri uluslararası sözleşmeleri de dikkate alarak olması gereken hukuk açısından tartışmaktır. Bu amaç doğrultusunda ilk bölümde bir yolsuzluk türü olarak rüşvet kavramı, rüşvet suçlarının tarihi gelişimi, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde rüşvet suçları incelenmiş, karşılaştırmalı hukuk başlığı altında Amerikan, Birleşik Krallık ve Alman hukuklarında rüşvet suçları ele alınmıştır. İkinci bölümde hukukumuzda rüşvet suçuyla korunan hukuki değer, suçun yapısı, unsurları ve nitelikli hâlleri incelenmiştir. Son bölümde ise teşebbüs, iştirak, içtima, etkin pişmanlık, yaptırım ve yer bakımından uygulama kuralları ele alınmıştır. Ayrıca Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu'nun rüşvet suçuyla bağlantılı hükümleri incelenmiştir. Rüşvet suçuna ilişkin ceza muhakemelerinde uygulanma ihtimali bulunduğundan özel soruşturma usulleri ve koruma tedbirleri rüşvet suçu açısından özellik gösteren hususlarla sınırlı olarak açıklanmıştır. Anahtar kelimeler: Yolsuzluk, Rüşvet, Kamu Görevlisi, Basit Rüşvet, Nitelikli Rüşvet, Ticari Rüşvet, İrtikâp, Görevi Kötüye Kullanma, Nüfuz Ticareti.

Görevi kötüye kullanmaKamu personeliRüşvet+1
Ahu Karakurt Eren
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

İdari işlemin geriye yürümezliği ilkesi ve geri alma istisnası

İdari işlemin geriye yürümezliği ilkesi ve onun en önemli istisnası olan geri alma işlemi, her zaman önemini korumuş ve korumaya devam edecek bir idare hukuku konusudur. Çünkü bir idari makamın en sık kullandığı hukuki enstrüman idari işlemdir. Bu nedenledir ki, idare hukuku öğretisinin ve yargı kararlarının ışığında bu konuyu araştırmayı tercih ettik. Bununla birlikte bu ilkeyi incelemek için, belirli hukuki ve tarihsel nedenlerden ötürü, konuya altyapı oluşturacak şekilde kanunların geriye yürümezliği ilkesinin öncelikle araştırılması gerekmektedir. Zira çoğu zaman idari işlem geçmişe etkili gözükse de, asıl geriye etkili olan kanundur. Ayrıca, her ne kadar idari işlemin geriye yürümezliği ilkesinin uygulanması kendine özgü bir yapıya sahip olsa da, her iki ilke de aynı hukuki dayanaklara sahiptir. Bunlar hukuki güvenlik ilkesi, hukuki istikrar ilkesi, kazanılmış haklara saygı ilkesi ve haklı beklentilerin korunması ilkeleridir. Diğer yandan bize göre geriye yürümezlik ilkesi, hem kazanılmış hakları geleceğe yönelik koruma hem de tamamlanmamış hukuki süreçleri yeni düzenlemeler karşısında koruma anlamına gelen haklı beklentileri de kapsar şekilde yorumlanmalıdır. Bu değerlendirme iki ilke için de uygulanabilirdir. Kısaca idari işlemin geriye yürümezliği ilkesi, idarenin kural olarak ancak geleceği düzenlemekle yetkili olduğu anlayışına dayanmaktadır. İdari makamca, geçmişteki hukuka aykırı işlemleri gidermek üzere tesis edilen geri alma işlemi ise, ilkenin en önemli istisnasıdır. Hak yaratmayan işlemlerin geri alınması herhangi bir süreye bağlı değildir. Lehe olan işlemlerin geri alınması ise, hukuki güvenlik ve istikrar ilkeleri gereği, kural olarak belirli bir süreye tabidir. Sonuç olarak geri alma işleminin temel amacı, geleceği hukuka uygun bir geçmiş üzerine kurmaktır. Anahtar Kelimeler: Kanunların Geriye Yürümezliği İlkesi, İdari İşlemin Geriye Yürümezliği İlkesi, Haklı Beklentiler, İdari İşlem, Geri Alma.

Geri almaGeriye yürümezlikHaklı beklentiler+1
Derya Deviner Erguvan
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Sınır aşan sular ve Türkiye

20.Yüzyılın başlarından itibaren sınır aşan suların paylaşımı ve kullanımıkonusu,ülkeler arasında sorun olmaya başlamış ve sorunun çözümü konusunda çeşitli doktrinve görüşler ortaya atılmıştır.Uluslararası su hukukunun çözmek zorunda olduğu problemsahalarının başında,devletlerin uluslararası akarsulardan endüstriyel,enerji ve tarımsalamaçlı faydalanma hakkının tespiti ile bu faydalanma hakkının diğer kullanıcı devletveya devletlere vereceği zararın önlenmesi;dolayısıyla faydalanma hakkının sınırınıntespit edilmesi gelmektedir.Faydalanma hakkının dayanağının ülke egemenliği olduğukonusu,uluslar arası hukukta genel kabul görmüş bir esas olmasına rağmen,bu hakkınsınırlarının tespit konusu halihazırda kesin ve net olarak çözümlenememiştir.Türkiye,Irak ve Suriye arasındaki Fırat,Dicle ve Asi sularının kullanımı ile ilgili susorunu,Türkiye'nin Fırat ve Dicle sularında,kendi kalkınmasına yönelik faydalanmaeylemlerine girişmesi sonucu başlamış,her üç ülke arasındaki güvensizlik ve Suriye veIrak'ın gelecekteki su ihtiyaçlarını da garanti altına almaya yönelik aşırı su taleplerinedeniyle bu güne kadar çözüme kavuşturulamamıştır.Suriye ve Irak,suyu matematiksel olarak paylaşımını istemekte,Türkiye'ninmüktesep haklarını gasp ettiğini,Türkiye'nin suyu silah olarak kullanmak istediğinibelirtmekte ve sorunu siyasi boyuta taşımakta,su sorununu `'Arap Sorunu'' halinegetirmeye çalışmaktadır.Türkiye ise sorunu teknik bir konu olarak görmekte,suyun matematiksel değilhakça,adil ve makul bir paylaşımını istemektedir.Sorunu üç ülkenin çözebileceğinibelirtmekte,Üç Aşamalı Çözüm Planı ve Barış Suyu Projesi gibi çözüm önerileri ortayakoymaktadır.Ortadoğu'nun istikrarsızlık üreten yapısı içinde,diğer sorunlarla birlikte susorununun birleşik bir krize dönüşebileceği,dolayısıyla Türkiye için potansiyel bir risktaşıdığı göz önünde tutulmalıdır.Stratejik ve güvenlik boyutunda olan su sorununu Türkiye kendi menfaatleridoğrultusunda çözecek bir politika izlemek durumundadır.

Hakan Cirit
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Bilişim suçları ve Türk hukuk sistemindeki yeri

ÖZETBilişim Suçları; her türlü teknolojinin kullandığı araçlarla işlenen suçlardır.Bunların içerisine; bilgisayar, Internet, Pos makineleri, cep telefonları gibi teknolojikcihazları sayabiliriz. Bilişim Suçlarının kısa tanımı bu şekildedir. Ülkelere göre butanım ve adlandırmalar değişebilmektedir. Bu suçlarla mücadelede hukukiyapılanmalarda ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde de bu suçlarla mücadele için 5237 sayılıYeni Türk Ceza Kanunu'nda gerekli maddeler ortaya konulmuştur.Bilişim suçunun tanımını ve yöntemlerini bilmeden onunla mücadele etmeninzor olacağı hatta imkânsız olacağı aşikârdır. Bunun için bu suçlardan kastedilenin neolduğunu, nasıl işlendiğini, hangi yöntemlerin kullanıldığının açıklanmasıgerekmektedir. Bu yüzden birinci bölümde bu suçların tanımıyla birliktesınıflandırılması, suçun yöntemleri, teknikleri ve türleri incelenmiştir. Bu suçlarıanlamak gerçekten teknik bir çalışmayı ve bilgiyi gerektirmektedir.Bilişim suçlarının daha iyi anlaşılması için bu bilgiler gerçekten önemlidir.Ülkemizde bu konuyla ilgili bilgiler çok dağınık bir şekildedir. Henüz bununla ilgikapsamlı bir eser ortaya konulmamıştır. Bu çalışmadaki amacım bu dağınık bilgileritoplamak ve gerekli eklemeleri yaparak bir bütünsel çalışma ortaya koymaktır.Özellikle bu suçlarla mücadele ederken gerekli hukuki düzenlemelerin neseviyede olduğunu görmekte fayda olacağına inanıyorum. Yapılan düzenlemelerin şuaniçin yeterli olduğu düşünülüyorsa da kanımca ileriki dönemlerde yetersiz kalacaktır.Ayrıca hukuki olarak da dağınıklık göze çarpmaktadır. Bu suçlarda, 5237 sayılı TürkCeza Kanunu'nun içerisinde Onuncu Bölüm başlığı altında ve ayrıca NitelikliDolandırıcılık başlıklı 158. maddenin ?f? bendinde de ?Bilişim sistemlerinin, bankaveya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle? işlenmesi şeklindedüzenlenmiştir. Bu çalışmada görüleceği üzere sadece bu kanunun düzenlemesininyeterli olmadığı, bunun yanında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunukapsamındaki birçok suçunda teknolojik cihazlarla işlendiği ve bilişim suçlarıkapsamında olduğu görülmektedir. Belki de ileriki yıllarda 5070 sayılı Elektronik mzaKanunu gibi Bilişim Suçlarıyla ilgili ayrı bir hukuki düzenlemenin yapılmasıkaçınılmaz olacaktır.Internet gibi bilgi deryası bu çalışmayı yaparken tabi ki en büyük kaynağımoldu. Burada bulunan makalelerden ve fikir yazılarından yararlandım. Bunları belirli birdüzen içerisinde sunmak anlaşılabilir kılmak benim temel amacım oldu.Sonuç olarak; Bilişim Suçlarıyla hukuki ve teknik olarak mücadele etmek içinteknolojik gelişmelerin takip edilmesi, personelin bu yönde eğitilmesi ve buna paralelolarak hukuki düzenlemelerin yerel ve küresel olarak düzenlenmesi gerekmektedir.

Halil İbrahim Dilek
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

5271 sayılı ceza muhakemesi kanunu çerçevesinde müdafaa makamının görev ve yetkileri yönünden hukuki statüsü

ÖZETMuhakemenin temelinde farklı düşünceler ve farklılaşan düşüncelerin yarattığıdinamizm vardır. Tez, antitez ve sentez üçlemesinde karşı karşıya gelen birbirinin zıttı,aynı zamanda da tamamlayıcısı iki farklı düşüncenin oluşturduğu bir denge, biruzlaşma noktası vardır bu da sentezdir.Adil bir yargılama sürecinde amaç insan haklarına dayalı bir şekilde maddigerçeklerin araştırılmasıdır. Bu nedenle, bu araştırmanın sonucunun rasyonel olmasıiçin teminatlı iddia makamının tezine karşı antitez üretebilecek bağımsız bir müdafaamakamının olması şarttır. Hâkimin veya mahkemenin senteze ulaşabilmesi iddia vemüdafaa makamları arasındaki bu fikir çatışmasına bağlıdır.Ceza muhakemesi hukukunda günümüzde gelinen noktada müdafaa makamınıişgal eden müdafii, sanığın iradesine bağlı bir temsilcisi olmaktan çıkmıştır. Müdafilik,kendine özgü hak ve yükümlülükleri olan kamusal bir görevin üstlenildiği makamhaline gelmiştir.Bu çalışmada müdafaa makamının genel nitelikleri ve 5271 sayılı CezaMuhakemesi kanununda ve diğer kanunlarda yer alan müdafaa makamının, görev veyetkileri çerçevesinde hukuki statüsü incelenecektir.12

Mehmet Akbaş
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Tarihsel gelişimi içinde Türkiye'de azınlıklar ve Avrupa Birliğinin azınlıklar konusuna yaklaşımının Türkiye'ye etkileri

ÖZETAzınlık kavramının ilk oluşumu 16. yüzyıl Avrupa'sına kadar gitmektedir.Esas olarak, Hıristiyanlık mezheplerinin birbirlerine karşı olumsuz etkilerini ortadankaldırmak için kullanılan kavramın kapsamı, daha sonra dil ve etnik yapı ilegenişletilmiştir. Kavramın dünya literatüründe asıl yerini alışı Fransız ihtilalindensonra gelişen milliyetçilik akımıyla olmuş ve 1 inci Dünya Savaşı sonunda en yüksekkonumuna gelmiştir. 2 nci Dünya Savaşı sonrasında gelişen insan hakları konusuazınlık haklarının yerine daha çok kullanılmıştır. Günümüzde Avrupa Güvenlik veşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Birliği ile azınlıklar konusu yeniden gündeme gelmektedir.Azınlıklar ve hakları konusu, yakın tarihimizde Osmanlımparatorluğu'nun son yüzyılında ortaya çıkmaktadır. Batıya yöneliş olarak başlayansüreçte azınlık hakları konusunda ilk hareket Tanzimat Fermanı'nda olmuştur.Özellikle 2. Meşrutiyet ve getirdiği özgürlük ortamı Osmanlıda gittikçe yükselenazınlık unsurlarının en fazla haklar kazandığı dönem olmuştur. Ancak şunu belirtmekgerekir ki, Osmanlıda azınlık olarak sadece gayrimüslimler kabul görmüştür.Lozan Barış Antlaşması yeni Türkiye Cumhuriyetini kurarkenOsmanlıdan miras kalan azınlıklar meselesine de hukuki ve siyasi çözüm getirmiştir.Antlaşmada sadece gayrimüslim gruplar azınlık statüsünde kabul edilmiştir.Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyelik süreci azınlık hakları konusunda yenigelişmeler ve politik baskıların da başladığı dönem olmuştur.Avrupa Birliği oldukça gelişmiş bir hukuk sistemine sahiptir. Ancak, ABiçerisinde bile azınlıklar konusunda farklı uygulamalar ve azınlıkların farklı kabulügörülmektedir. Bu farklılıklara rağmen AB Türkiye'den hukuki dayanağı olmayan çokfarklı uygulamalar beklemektedir.Avrupa Birliği, azınlıklar konusunu müzakere süreci içerisinde sürekliolarak gündeme getirerek politik baskı uygulamakta ve Türkiye'de kendi istekleridoğrultusunda yeni azınlıklar yaratmak istemektedir. Türkiye için AB'nin azınlıklarkonusundaki dayatmalarının kabulü çok derin olumsuz sonuçlar yaratabilecekpotansiyeldedir.

Sadık Mete Kılıç
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevli devlet memurlarının disiplin işlemleri

Hazırlayan: Mehmet ALPÖZETTÜRK S LAHLI KUVVETLER NDE GÖREVL DEVLET MEMURLARININ D S PL NŞLEMLERTürk Silahlı Kuvvetlerinde görevli Devlet memurlarının memurlar hakkındakitemel Kanun olan 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi olmaları genel kural isede; askerlik hizmetinin nitelik ve gereklilikleri nedeniyle, istisnai yasal düzenlemelerle,disiplin işlemleri yönünden hem 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunundaki disiplinkurallarına hem de belirli yasal koşullarla askeri disiplin hukukuna tabi olmalarısağlanmıştır.Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli Devlet memurlarının hangi yasal koşullargerçekleştiğinde askeri disiplin hukukuna tabi olacaklarının tespiti ilgililerin hukuksaldurumu açısından büyük önem taşıyan ve oldukça karmaşık bir konudur. Buçalışmayla, ilgili yasal düzenlemeler ve yargı kararları ışığında bu konununaydınlatılması, ayrıca gerek 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda gerekse askeridisiplin hukukuna ilişkin mevzuatta yer alan düzenlemelere göre Türk SilahlıKuvvetlerinde görevli Devlet memurlarına uygulanabilecek disiplin işlemlerininaçıklanması amaçlanmıştır.

Mehmet Alp
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan hakları Avrupa Mahkemesine bireysel başvuru

Hazırlayan:Enver ÖRENÖZETNSAN HAKLARI AVRUPA MAHKEMES NE B REYSEL BAŞVURUnsan hakları kavramının günümüzdeki anlamını kazanması insanlığın binlerceyıllık gelişim ve değişiminin sonucudur. nsan haklarının evrenselleşmesi ve uluslararasıgüvencelere kavuşturulması ancak uluslararası denetim ve yaptırım sistemlerininkurulmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu konuda atılan en önemli adım bireyleri devletlerile eşit statüde hukuk süjesi olarak tanıyan ve bireylere insan hakları ihlallerinde hakarama olanağı sunan nsan Hakları Avrupa Mahkemesi ( HAM )' ne bireysel başvuruhakkının tanınmasıdır. " nsan Hakları Avrupa Mahkemesi' ne Bireysel Başvuru " konulutezimi dört bölüm halinde inceledim.Birinci bölümde, insan hakları kavramını, insan haklarının gelişim sürecini,evrenselleşmesini ve uluslararası alanda korunması sürecini kısaca aktarmaya çalıştım.kinci bölümde, nsan Hakları Avrupa Sözleşmesi' nin kabul edilmesi, özellikleri, hukukiboyutu ve devletlerin iç hukuklarına etkilerini, HAS ile güvence altına alınan insanhakları ve bu hakların sınırlandırılmasını genel olarak inceledim. Ayrıca bu bölümde,nsan Hakları Avrupa Mahkemesi' nin yapısı ve yargılama süreci ile ilgili bilgi aktarmayaçalıştım.Üçüncü bölümde nsan Hakları Avrupa Mahkemesi'ne bireysel başvuru usul veşartlarını inceleyerek Türkiye' nin bireysel başvuru hakkını tanıma beyanı, nsan HaklarıAvrupa Mahkemesi' nin kararlarının iç hukukumuza etkileri üzerinde durmaya çalıştım.Sonuç bölümünde ise özellikle gerek nsan Hakları Avrupa Mahkemesi' ninhukuk ihlalleri nedeniyle ülkemiz aleyhine verdiği kararlar gerekse Avrupa Birliği' ne girişaşamasında olan ülkemizin insan hakları ihlalleri nedeniyle uluslararası arenada haksızeleştirilerle karşılaşması gibi menfi durumların aşılabilmesi için ve her şeyden önceinsanımıza hak ettiği insan haklarının tam manasıyla tanınabilmesi bağlamındayapılması gerekenler ile ilgili hususlara yer vermeye çalıştım.

Enver Ören
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Polisin zor kullanma yetkisi

ÖZETBu çalışmada; ülkemizde kamu güvenliğini ve huzurunu korumak ve kollamaklagörevli kurumlardan biri olan, Emniyet Teşkilatı mensuplarının kendilerine kanunkoyucu tarafından yasalarca tanınmış yetkilerinden birisini oluşturan ?Polisin ZorKullanma Yetkisi? açıklanmıştır.Çalışma, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; genel olarak poliskavramının tanımı yapılarak, tarihsel gelişimi ortaya konulmuş, polisin nitelikleri,sınıflandırılması, görev ve yetkileri açıklanmıştır. kinci bölümde; zor kullanmakavramı ve kapsamı, zor kullanma yetkisinin şartları ve sınırları, polisin zorkullanabileceği haller, zor kullanma yöntemleri, bir zor kullanma şekli olarak polisinsilah kullanma yetkisi açıklanmıştır. Üçüncü bölümde ise; polisin zor ve silah kullanmayetkisini aşmasından kaynaklanan sorumluluk halleri ve yargılama usulü açıklanmıştır.

Mustafa Yılmaz
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

1982 anayasasında güvence altına alınan temel hak ve hürriyetlerin 5237 saylı TCK' da düzenlenişi

Kişilerin, ırk, cins, dil vs. herhangi bir ayırım gözetmeksizin sahip oldukları haklarvardır. Bu haklar, kişilere, devlet veya herhangi bir otorite tarafından bahşedilmemiş olup;kişilerin sırf insan oldukları için sahip oldukları, ana rahmine düşmekle kazandıkları,devredilmez, vazgeçilmez temel haklarlardır.Bu hakların en etkin şekilde korunması, devletin görevidir. Devlet, bu hakları,Anayasa'da düzenleyerek ve bu hakların ihlalini cezai müeyyideye bağlayarak korur.Geçmiş dönemlerde bu hakların düzenlenmesini ve güvence altına alınmasında, salt içhukukun yeterli olmadığı görülmüş ve bu hakların uluslar arası sözleşmelerle de güvencealtına alınması yoluna gidilmiştir.Bu tez çalışmasında, önce Temel Hak ve Hürriyetler kavramı; daha sonra 1982Anayasası'nda güvence altına alınan Temel Hak ve Hürriyetleri ihlal eden fiillerin, cezahukukunun temel kaynağı olan ve 01.04.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk CezaKanunu'nda, hangi suçları oluşturdukları ve bu suçlarlarla korunan hukuki yararın ne olduğuanlatılacaktır.

Namık Kemal Topçu
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Doğal gaz piyasasının İdare Hukuku açısından incelenmesi

Türkiye'de Doğal Gaz Piyasası 4646 sayılı Kanunla düzenlemiş ve piyasa faaliyetleri; ithalat, üretim, iletim, doğal gazın depolanması, toptan satış, doğal gazın ihracı, doğal gazın şehir içi dağılımı ve sıkıştırılmış doğal gaz dağıtımı ve iletimi olarak sayılmıştır. Sayılan piyasa faaliyetlerinin yürütümü hakkında lisans usulü öngörülmüş ve doğal gaz piyasasında bağımsız bir düzenleme ve denetimin sağlanması için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu görevlendirilmiştir. Doğal gaz piyasası, rekabetçi ve doğal tekel niteliğinde kısımları bünyesinde barındıran bir ağ endüstrisidir. Doğal gazın üretildiği yerden boru hatları ile vasıtası ile tüketildiği yere iletimi ve tüketicilere dağıtımı doğal tekel niteliğinde, doğal gaz üretimi ve pazarlaması ise rekabetçi niteliğe sahip aşamalar olarak değerlendirilmektedir. Doğalgaz piyasasının farklı özelliklere sahip kısımlardan meydana gelmesi karşısında, piyasa faaliyetlerinin hukuki rejimi de farklı karakter özellikleri göstermiştir. Nitekim doğal gaz piyasası faaliyetlerinden, doğal tekel niteliğindeki iletim, depolama ve dağıtım faaliyetleri kamu hizmeti niteliğinde görülmüş, diğer faaliyetler bakımından rekabetçi piyasa ortamı oluşturulmak istenmiştir. Bu şekilde birbirinden farklı hukuki rejime sahip piyasa faaliyetlerinin yürütümü için öngörülen lisans yöntemi de, iletim, depolama ve dağıtım faaliyeti bakımından, kolluğa ilişkin ruhsatlardan bazı yönleri ile ayrılmış ve kamu hizmetinin gördürülme usulü olan ruhsat vasfını almıştır. Serbest piyasa faaliyeti niteliğinde değerlendirilen diğer faaliyetler de, tam anlamıyla serbest piyasa rejimine tabi tutulmamış, EPDK'nın bunlar üzerindeki düzenleme ve denetleme yetkileri belirli ölçüde saklı tutulmuştur. Anahtar Kelimeler: Doğal gaz, doğal gaz piyasası, doğal gaz piyasası faaliyetleri, lisans verme usulü.

Doğal gazDoğal gaz piyasasıLisans+1
Gülden Kılıç
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Birleşmiş milletler sözleşmelerinde insan haklarının bireysel başvuru usûlü yoluyla korunması

İkinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı tahribatın ardından Birleşmiş Milletler Örgütü, hem dünya barışının hem de insan haklarının korunması alanında önemli bir rol üstlenmiştir. Birleşmiş Milletler bünyesinde insan haklarının korunması için birbirinden farklı yöntemlere yer verilmiştir. Bu koruma yöntemlerinden bir kısmı Birleşmiş Milletler'in hazırladığı ve devletlerce kabul edilen sözleşmelerde düzenlenirken, bir kısmı ise bu sözleşmeleri imzalamayan ancak Birleşmiş Milletler Örgütü'nün üyesi olan tüm devletler için geçerlidir. İlk gruptaki yöntemlere sözleşme içi koruma yöntemleri, ikinci gruptakilere ise sözleşme dışı koruma yöntemleri denir. Sözleşme dışı koruma yöntemleri, İnsan Hakları Konseyi bünyesinde yürütülen evrensel periyodik inceleme mekanizması ve şikâyet başvurusu yöntemi ile bu yöntemlerin dışında kalmakla beraber diğer Birleşmiş Milletler sözleşmelerinde öngörülmeyen özel yöntemlerdir. Sözleşme içi koruma yöntemleri ise; raporlara dayalı koruma yöntemi, devletlerarası şikâyet yöntemi, soruşturma yöntemi, ziyarete dayalı koruma yöntemi ve bireysel başvuru yöntemi olarak sınıflandırılabilir. Birleşmiş Milletler sisteminde genel bir bireysel başvuru yöntemi düzenlenmemiş olup, bu yöntem Birleşmiş Milletler bünyesinde hazırlanan sözleşmelerde ayrı ayrı düzenlenmiştir. Ancak ayrı ayrı düzenlenmesine rağmen bu yöntemlerin ortak noktaları da mevcuttur. Bireysel başvuru yöntemine genel olarak baktığımızda, Birleşmiş Milletler bünyesinde hazırlanan sözleşmeleri kabul eden devletler, bu sözleşmelerde yer alan hakları ihlâl ettiği takdirde, ihlâl mağdurları bu yöntemi kullanarak konunun bağımsız komiteler önünde incelenmesini isteyebilmektedirler. Bireysel başvurular öncelikle kabul edilebilirlik incelemesinden geçmekte ve kabul edilen başvurular esas açısından incelenmektedir. İnceleme esnasında mağdurun telafisi imkânsız zararlarının doğma riski varsa, komiteler taraf devletten geçici önlemler almasını talep edebilirler. Komiteler incelemeler neticesinde bağlayıcı olmayan ve görüş olarak adlandırılan kararlar vermekte ve varsa ihlâlin giderilmesi için taraf devlete önerilerini sunmaktadırlar. Ardından komiteler taraf devletlerin bu kararlara ne derece uyduğunu denetlemektedirler.

Bireysel başvuruBireysel başvuruBirleşmiş Milletler+2
Gülce Öztürk
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat

Suç işlenmesiyle bozulan kamu düzeninin tekrar sağlanması için suçu işleyen kişi yada kişilerin tespit edilip ortaya konulması gerekmektedir. Ceza muhakemesinde; maddi gerçeğe ulaşabilmek, şüpheli veya sanığın kaçmasının önlenmesi, suça ilişkin delillerin karartılmasının önüne geçilmesi ve yargılamanın sıhhatli bir şekilde gerçekleştirilebilmesini sağlamak amacıyla hüküm verilmeden önce geçici olarak başvurulan ve kişilerin bazı temel hak ve özgürlüklerine sınırlamalar getiren tedbirler öngörülmüştür. Koruma tedbirleri olarak ifade edebileceğimiz bu tedbirler, bir ceza değil sadece maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sağlayan hukuki bir çare niteliğindedirler. Bu kapsamda koruma tedbiri ile elde edilmesi düşünülen yarar elde edildikten hemen sonra uygulanan koruma tedbiri kaldırılmalıdır. Aksi halde kişiler için bir tedbir olmaktan çıkıp ceza niteliğini kazanmış olacak ve kişilerin özgürlük ve güvenlik hakları zadelenecektir. Koruma tedbirlerinin haksız veya hukuka aykırı olarak uygulanması nedeniyle hak ve özgürlükleri ihlal edilen kimselerin bu mağduriyetlerinin giderilmesi hukuk devletinin bir gereğidir. Buna göre, devlet kendi haksız işlemi nedeniyle zarar gören kişilerin mağduriyetlerini telafi etmelidir. Bu çalışmada ceza yargılamasında haksız veya hukuka aykırı olarak uygulanan koruma tedbirleri nedeniyle maddi veya manevi yönden zarara uğrayan kişilerin bu zararlarının tazmin edilmesi hususu AİHS'nin 5. maddesi ve 5271 sayılı CMK'nun 141-144. maddeleri bağlamında incelenmiştir. Buna göre, çalışmamızda öncelikli olarak koruma tedbirleri kavramı, koruma tedbirlerinin ortak özellikleri, ön şartları ile tazminat kavramı üzerinde durulmuş ayrıca tazminat sorumluluğunun tarihsel gelişimi İslam hukukunda tazminat sorumluluğu, Türkiye'de tazminat sorumluluğu ve Uluslararası metinlerde tazminat sorumluluğu alt başlıklarında irdelenmiştir. Daha sonra CMK'da öngörülen koruma tedbirleri nedeniyle tazminat ödenmesini gerektiren haller ile tazminat istenemeyecek haller ve bunların nedenleri mevcut yasal değişiklikler de nazara alınarak ayrı ayrı açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmamızın son bölümünde ise; tazminatın kapsamı, tazminat başvurusu ve yöntemi, görevli ve yetkili mahkeme, tazminatın geri alınması ve devletin ödediği tazminattan dolayı ilgililere rücu etmesi bahisleri ayrı ayrı irdelenmeye çalışılmıştır.

Kanunlar 5271 sayılıKoruma tedbirleriTazminat
Murat Tangal
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Hakaret suçu

Bu çalışmamızda, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenen hakaret suçu ele alınmaktadır. Bu bağlamda, bu suçla korunan hukuki yarar ile mağdur ve fail kavramları, suçun unsurları, nitelikli halleri, özelgörünüş biçimleri ve bu suçlara iliskin usul hükümleri incelenmektedir. Bu kapsamda, günümüzde güncel olarak tartışılan bazı kavramlar üzerinde durulmuş ve bunlara çözümler sunulmaya çalışılmıştır.Bu tezimizde, günümüzde en sık rastlanan suç tiplerinden olan hakaret suçunu incelerken çeşitli kitaplardan ve uygulamada belirleyici olan Yargıtay içtihatlarından yararlanmaya çalıştık. Çalışmamız iki bölümdenoluşmakta olup birinci bölümünde hakaret suçunda korunan hukuki yarar, hakaret suçunun fail ve mağduru, suçun unsurları ile nitelikli halleri incelenmekte, ikinci bölümünde ise suçun özel görünüş biçimleri ileuygulanacak usul hükümleri üzerinde durulmaktadır.

Hakaret suçuKanunlar 5237 sayılıSuç+2
Aydın Elieyioğlu
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Konut dokunulmazlığını ihlal suçu

Temel hak ve hürriyetlerden olan, konut dokunulmazlığını ihlal suçu hem uluslar arası belgelerde hem de Anayasalarda düzenlenmiş ve güvence altına alınmıştır. İç hukukumuzda konut dokunulmazlığını güvenceye bağlayan temel hüküm, 1982 Anayasasının 21. maddesinde yer almaktadır. Bu hakkın ihlalini yaptırıma bağlayan temel norm ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 116. maddesinde düzenlenmiş olan konut dokunulmazlığını ihlal suçudur.Bu maddeye göre; kişilerin konutları, işyerleri ve eklentileri koruma altına alınmıştır. Buralara hak sahibinin rızası dışında giren kimseleri kanun cezalandırmaktadır. Bu suç şikayete tabi bir suçtur. Kural olarak bu suçu işleyen kişiler hakkında soruşturma yapılabilmesi mağdurun, suçun faillerini şikayet etmesine bağlıdır.Ayrıca söz konusu suçun silâhla, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, birden fazla kişi tarafından birlikte, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, İşlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.Konut dokunulmazlığını ihlal suçunda korunan hukuki yarar, kişi hürriyeti başlığı altında bireyin, kendisinin ve ailesinin özel hayatıdır. Bu hürriyetin korunması adına devletlere pozitif bir yükümlülük getirilmiş, hemen hemen bütün çağdaş ceza kanunlarında bu hürriyet koruma altına alınmıştır.

DokunulmazlıkKonut dokunulmazlığıTemel haklar+5
Ümit Çalışkan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Ceza Muhakemesi Hukukunda uzlaştırma

Uzlaştırma kurumu, geleneksel ceza adaleti sistemlerinin çözmekte yetersiz kaldığı sorunların çözülmesi, adalet sisteminin daha hızlı işlemesi ve yargılamaların daha kısa sürede sonuçlandırılabilmesi için ortaya çıkarılan, geleneksel ceza adaleti sistemine alternatif yöntemlerden biridir. Bir onarıcı adalet modeli olarak uzlaştırma ilk olarak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Ülkemizde de ceza ve ceza muhakemesi hukuku alanında yapılan reformlar sırasında 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK ve 5271 sayılı CMK ile ilk olarak mevzuatımıza girmiştir.Bu çalışmamızda özellikle ülkemiz açısından oldukça yeni bir kurum olan uzlaştırma kurumunu iki bölüm altında incelemeye çalıştık. Birinci bölümde uzlaştıma kavramını, tarihsel gelişimini, benzer kurumlarla, ceza ve ceza muhakemesi ilkeleriyle ilişkisine de değinmek suretiyle ana hatlarıyla açıkladık. İkinci bölümde ise ceza muhakemesi mevzuatımızdaki uzlaştırma kurumunun mahiyetini, koşullarını, uygulanış usulünü ve doğurduğu sonuçları ele aldık. Son olarak da kurumun hali hazırda mevcut sorunlarına değinerek uzlaştırmanın daha yaygın şekilde uygulanması konusunda bazı önerilerde bulunduk

Ceza muhakemesi hukukuUzlaşma
Eren Şenli
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan hakları ve Kıbrıs

1571 yılında Venediklilerden alınan ve 307 yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kalan Kıbrıs'ın yönetimi 1878 yılında hükümranlık hakkı Osmanlı İmparatorluğunda kalmak kaydıyla İngiltere'ye devredilmiştir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere'nin ayrı saflarda yer almasının da bir sonucu egemenliğini Lozan antlaşmasıyla 1923'te tanımıştır.18. yüzyıl başlarına kadar Kıbrıs'taki Türk sayısı Rumlardan fazla olmuştur. Tarımla meşgul olan Türklerin elindeki toprak miktarı Rumlarınkinden fazla olmuştur. İki taraf arasında sosyal ve kültürel yaşam hep farklı kalmış, Türkler ve Rumlar arasında evlenme görülmemiş, iki toplumun fertleri ortak ticari işletme kurma gibi davranışlara girmemişlerdir.1931'den itibaren Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan ile birleşme taleplerini yoğunlaştırmışlardır. Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleştirilerek tamamen bir ?Elen? adası haline getirilmesi şeklinde özetlenebilecek olan ?ENOSİS? kampanyasına ikinci dünya savaşından sonra hız verilmiştir. Rum Ortodoks Kilisesi 15 Ocak 1950'de Enosis konusunda halk oylaması düzenletmiş ve oylama %96 Enosis lehine sonuçlanmıştır. Ancak Enosis fikrine İngiltere tarafından kuvvetle karşı çıkılmıştır. Yunanistan ise, Ada'daki Rumların self-determinasyon fikrine İngiltere tarafından kuvvetle karşı çıkılmıştır. Yunanistan ise, Ada'daki Rumların self-determinasyon (kendi geleceğini tayin) hakkı olduğunu ileri sürerek Enosis'e dolaylı yollardan ulaşmayı tercih etmiştir. Yunanistan, 1954'te Kıbrıs sorununun BM'e götürülmesin kararı aldığını açıklamış bu arada Ada'da Kıbrıs Türklerine karşı şiddet eylemlerin başlamıştır. 1954-1958 yılları arasında ?self determinasyon? görüntüsü altında BM'e yaptığı çeşitli başvurularda Yunanistan bir başarı sağlayamamıştır. Bu arada Ada'daki şiddet eylemleri giderek artmıştır. İngiltere bu durumda 1956'da, sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıslı Türklerin de ?self determinasyon? hakkı bulunduğunu be bu çerçevede taksim talebinin de geçerli olduğunu açıklamıştır.Şiddet eylemleri nedeniyle 1955-58 döneminde Kıbrıslı Türkler 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır. Enosis'e karşı kendi örgütlenme çalışmalarına başlayan Kıbrıslı Türkler, gelişmelere paralel olarak, ?taksim? görüşünü geliştirmişlerdir.Yunanistan BM'den tek taraflı ?self- determinasyon? yani Enosis lehinde bir karar elde edememesi Kıbrıslı Türklerin Enosis'e karşı direnişleri ve Türkiye'nin kendilerini desteklemekteki karşılığı Türkiye ile Yunanistan arasında müzarakelerin başlatılmasına imkan sağlanmıştır. Bunun sonucunda 11 Şubat 1959'da Türkiye Yunanistan ile Zürich'te anlaşmaya varmışlar, Londra'da İngiltere'nin ve Kıbrıs'taki iki toplum liderlerinin onayını almışlardır. Bu şekilde ortaya çıkan Zürich ve Londra Anlaşmaları bağımsızlık iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından garanti edilmesi ilkelerine dayandırılmıştır.Bu çerçevede ?fonksiyonel federasyon? öngören anayasanın temelini oluşturan ve aynı zamanda İngiltere'ye iki egemen üs bölgesi bırakan bir kuruluş Antlaşması bunu teminat altına alan bir Garanti Antlaşması ve Türkiye ile Yunanistan'ın Kıbrıs'ta askeri birlik bulundurmalarını sağlayan bir İttifak antlaşması ortaya çıkmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Uluslar arası anlaşmalarla kurulan bir ortaklıkla iç dengenin sağlanmasına ve Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantör olmasıyla da dış dengenin teminine eşit haklarla veto yetkisi verilmiştir. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantör olmasıyla da dış dengenin teminine çalışılmıştır. Türk toplumunun lideri olan Cumhurbaşkanı Yardımcısına, tüm temel konularda Cumhurbaşkanına eşit haklarla veto yetkisi verilmiştir. Türkiye, bu anlaşmalarla İngiliz egemen üstleri (Ağrotur ve Dikelya) de dahil olmak üzere, Ada'nın tümünü garanti altına almıştır.

AntlaşmalarKıbrısKıbrıs sorunu+4
Serdar Kılıçoğlu
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Bireyin Uluslararası Ceza Hukuku çerçevesinde korunması ve Darfur örneği

Uluslararası Ceza Muhakemesi Hukuku'yla bireyin ulusal ya da uluslararası düzeyde korunması önemlidir. Uluslararası Ceza Kanunu uygulanmasının temel amacı bireyin korunmasıdır. Çünkü birey uluslararası kamu hukukunda doğrudan doğruya bir kişiliği olmamasına rağmen kamu hukukunun kuralları ile özellikle Uluslararası Ceza Hukuku'nun esas muhatabıdır. Uluslararası düzeyde son zamanlarda soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçunu artışı neticesinde bu uluslararası suçlara ilgi artmıştır. Bu suçların artışı karşısında 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ve Uluslararası Kamu Hukuku gelişimi döneminde bireyin korunmasına ilişkin kurallar (hukuklar) da aynı ölçüde gelişilmiştir. Günümüzde uluslararası suçların artması, faillerin kaçmaması ve bireyin korunması için daimi uluslararası bir mekanizma olarak Uluslararası Ceza Divanı kurulmuştur. Buna ek olarak bireyin korunmasında bölgesel ceza mahkemeleri Avrupa, Amerika İnsan Hakları Mahkemesi ve Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi rol oynamalıdır. Uluslararası suç işlenirken, uluslararası barış ve güvenliği büyük tehdit ederken uluslararası toplum adına Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Ceza Divanı tarafından dünyanın barış ve güvenliğinin sağlanması, suçluların cezalandırılması ve uluslararası adaletin gerçekleştirilmesi için müdahale edilmesi gerekir. Dolayısıyla bireyin korunması ilkesi Uluslararası Ceza Hukuku'nda temel ve vazgeçilmez ilkedir. Aynı anda uluslararası toplumda bireyin korunarak uluslararası barışın, güvenliği de Uluslararası Ceza Muhakemesi yoluyla adil yargılanmasını sağlanması şarttır. Ayrıca uluslararası yargılama başlamadan önce uluslararası ceza sorumluluğu bireyin üzerinde tutulmalıdır. Birleşmiş Milletler, Uluslararası Ceza Divanı işbirliğinde ya da 1948 Yılı Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 7. bölümüne göre ihlale ilişkin davalar hakkında Güvenlik Konseyi uluslararası barışı tehdit eden fiillerini incelemesi, yargılanması, cezalandırılması ve veto hakkını kullanılmasında vereciği kararlar siyasi olmamalıdır. Yargılanmanın amacı uluslararası barış ve güvenliğin gerçekleştirilmesi ve bireyin korunması Uluslararası Ceza Kanunu ve usulüyle olmasıdır. Çünkü uluslararası suçlarla şüpheli kişilerin tutuklaması, yargılaması ve cezalandırılması faillerin özgürlüklerini sınırlandırır ve masumiyet karinesi ilkesine de aykırı olabilir. Buna göre Uluslararası Ceza Divanı yargılama yetkisini kullanırken Uluslararası Ceza Hukuku'nun kurallarını ve yargılanma ilkelerini uygun şekilde yerine getirmeli, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmalı (adil yargılama) ve adaletin gerçekleştirilmesi engelleri: dokunulmazlıklar, ayrıcalıklar ve siyasi engeller mahkemenin yetkisizliği gibi durumlardan etkilenmemelidir. Uluslararası suçlar işlendiği zamanda suçun failinin yargılanması için o kişinin devletinin Roma Statü'ne taraf olmadığında Uluslararası Ceza Divanı'nın yetkili olmayacağı söylenmez. Dolayısıyla günümüzde ve özellikle Afrika ve Asya Kıtası düzeyinde Suriye, Yemen, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda ve Sudan'ın Darfur bölgesinde siyasi ve ırkı sebeplerle uluslararası suçları, dünyanın barış ve güvenliğini tehdit eden fiiller artmıştır. O halde şüpheli üzerinde suçun kanıtlanması, herhangi bir toplumda özellikle Darfur'da barış, güvenlik ve sosyal dengesinin oluşturulması ve hukukun üstünlüğü sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Bireyin Korunması, Uluslararası Ceza Hukuku, Uluslararası Ceza Kuralların Gelişmesi, Bireyin Konumu, Bireyin Uluslararası Ceza Sorumluluğu, Uluslararası Ceza Mahkemeleri, Uluslararası Ceza Divanı, Roma Statüsü, Uluslararası Ceza Suçları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Darfur Olayları.

Bireyin korunmasıDarfur sorunuGüvenlik+3
Yaseın Hassan Mohammad Osman
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hükümleri çerçevesinde 5393 sayılı Belediye Yasası ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Yasası

Avrupa Konseyi'nin kuruluş amaçlarından olan ortak Avrupa idealinigerçekleştirmenin yolu güçlü ve özerk yerel yönetimler oluşturarak, bu ideali yerelyönetimler eliyle gerçekleştirmektir. Çünkü yerel yönetimler halka en yakın idarelerolarak görülmektedirler ve demokrasinin, etkin yönetimin gerçekleştirilebileceği ölçeğesahiptirler.Konsey tarafından oluşturulan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ilebenimsenen ilkeler ile özerk yerel yönetimlerin genel çerçevesi çizilmiştir. Konseyüyesi olan ve Sözleşme'yi onaylayan ülkelerden biri olan Türkiye'nin, ortak Avrupaideali içerisinde yer alabilmesi için diğer konularda olduğu gibi yerel yönetimlerkonusunda da Avrupa ile aynı ilkesel çerçeve içerisinde yer alması ve iç mevzuatını buçerçevede şekillendirmesi gerekmektedir. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda5393 sayılı Belediye Yasası ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Yasası'nın bu konudabir açılım gerçekleştirdiği gözlenmektedir. Ancak tüm bunlara rağmen Türkiye'deÖzerklik Şartı'na konu edildiği gibi bir özerk yerel yönetim anlayışının bulunduğunusöylemek güçtür.Türkiye'de yerel yönetim denince akla ilk gelen idareler olduğundan ve kentselhizmetlerin büyük çoğunluğunu yürüttüğünden, çalışma belediyeler üzerinde yapılmıştır.Çalışma toplam üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yerel yönetimler ile ilgili genelkavramlara yer verilmiş, demokrasi ve yerel yönetimler ilişkisi ile küreselleşme ve yerelyönetimler ilişkisi üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde Avrupa Yerel YönetimlerÖzerklik Şartı'nın getirdiği ilkeler çerçevesinde özerk yerel yönetim kavramıincelenmiştir. Son bölümde ise Türkiye'de belediyelerin tarihi seyri ve 5393 sayılı Yasaile 5216 sayılı Yasaların Özerklik Şartı ile uyumluluğu incelenmiştir.

Avrupa BirliğiAvrupa Yerel Yönetimler Özerklik ŞartıBelediyeler+4
İhsan Eken
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Sivil toplum örgütlerinde kadın temsiliyeti

1370'lerin sonunda İngiltere'de bir köylü isyanı çıkıyor ve bu isyanın liderlerinden John Ball şöyle bir cümle sarfediyor (ki bu cümle halen Londra'da bir kilisenin duvarında asılıdır): ?DOSTLUK, ARKADAŞLIK YAŞAMDIR. DOSTLUĞUN VE ARKADAŞLIĞIN OLMADIĞI YER İSE ÖLÜMDÜR. CEHENNEMDE DOSTLUK VE ARKADAŞLIK YOKTUR; ORADA İNSANLAR TEK TEK VAROLURLAR?? İşte bu, sivil toplumun bilinen ilk tarifidir. Sivil toplum, insanların gönüllü olarak bir araya gelmesi, dostluk ve arkadaşlık ilişkileri içinde ortaklaşa bir şeyler yapmasıdır. İnsanların tek tek yapamadıklarını bir araya gelerek yapması demektir. 1370'lerden sonra günümüze kadar ise sivil toplum farklı dönemlerde farklı şekillerde düşünülüyor. Devletin pozitif olarak dönüştürülmesi ve demokratikleştirilmesi şeklinde karşımıza çıkıyor.Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, anti-demokratik, erkek egemen, cinsiyetçi ve militarist devlet anlayışı nedeniyle birçok DKÖ kapatılmış, rejim aleyhtarı gibi gösterilmiştir. Bu nedenle Türkiye'de örgütlenme olgusu yıllarca korkulan bir kavram olmuştur. Örneğin askeri darbeler sonrasında çevreci örgütler, hemşehri dernekleri, vs gibi örgütler dahi kapatılmış ve üyeleri tutuklanmıştır. O yüzden son yıllarda DKÖ'ler STK adını aldılar. Ancak asıl önemli olan, bu organizasyonların devletlerden tam bağımsız olmaları meselesidir. Siyasetlerden, hükümetlerden ve devletlerden bağımsız olma durumu bu alanı, üçüncü alan olarak tanımlamaya götürür.İnsanlık ailesi, neredeyse beş bin yıldan bu yana kadın-erkek eşitsizliğine, kadınların yok sayılmasına, kadına yönelik her türlü şiddetin meşru görülmesine, kadın emeğinin değersiz görülmesine, kadınların her alanda erkeklere oranla daha ciddi hak ihlallerine maruz kaldığına tanıklık etmektedir. Dünyanın en çağdaş, en modern yöntemleriyle yönetilen ülkelerinde dahi kadının farklı biçimlerde ayrımcılığa maruz kaldığı görülmektedir. Kadının statüsü, kadına yönelik şiddetle mücadele, kadın-erkek eşitliğinin geldiği aşama konularında son yıllarda Türkiye'de daha ciddi bir tartışma yürümektedir. Özellikle de kadınların bulundukları sivil toplum örgütlerinde daha ciddi bir pozisyon üstlenmeleri, kadın çalışmalarına daha ağırlık vermeleri, muhalif kesimlerin örgütlendikleri alanlarda kadın temsiliyetine daha fazla önem vermeleri, siyasette kadın kotası uygulayan bazı siyasi partilerin varlığı, bu sorunsalın daha fazla tartışılmasına yol açtığı gibi, artık bazı gerçekler de gizlenemez boyuta ulaşmıştır.Kadının temsiliyeti meselesinde, son yıllarda siyasette yer alan kadınların durumu daha çok ele alınmıştır. Oysa ki bir toplumda farklı alanlarda örgütlenmiş (meslek odaları, gönüllü gruplar, sendikalar, kadın örgütleri, vakıflar, dernekler, kooperatifler, vs) Sivil Toplum Örgütleri, toplumun nabzını en fazla tutan örgütlü alanlardır. Dolayısıyla da Dünya ülkeleri arasında 130 ülke arasında kadının iş hayatına katılma oranında sondan 5. sırada olan ve yine kadın-erkek eşitliği alanında 128 ülke arasında 121. sırada olan Türkiye bakımından da bu konunun irdelenmesi gerektiği düşünülerek bu konu, tez konusu olarak seçilmiştir.Ayrıca STK'larda karar alma mekanizmalarına kadınların katılımını engelleyen birçok faktörün olduğu bilinmektedir. Bunlar;- kadınların aday olmalarını etkileyen faktörler (aile ve çevresinden yeterince destek alamama, aktiviteler ve çalışma alanlarında yalnız bırakılma, vs)- kadına karşı önyargılar, aile ve iş arasında seçim yapmak zorunda bırakılma, vs- erkek egemen yapıdan dolayı kadınların seçildikten sonra da yaşadıkları sorunlardır.Bütün bu faktörler, kadının ?sivil? alanda temsiliyeti için neleri aşması gerektiğini özetlemektedir. Dolayısıyla da bu çalışmada, hem sivil toplum örgütleri konusu ve hem de kadının STÖ'lerde temsil durumu ele alınmıştır.Anahtar Sözcükler : Sivil Toplum, STÖ, Kadın, İnsan Hakları

Kadın haklarıKadınlarSivil toplum örgütleri+3
Reyhan Yalçındağ Baydemir
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

İl özel idaresi

Yerel yönetimler halka en yakın kurumlar olarak günümüz modern devletinde birçok hizmetin halka sunulmasında çabukluğu ve kolaylığı sağlamaktadırlar. Kamu hizmetlerinin sunulmasının yanında demokratikleşme konusunda da yerel yönetimlerin önemi yadsınamaz.Yerel yönetim birimlerinden birisi olan il özel idaresi, 2005 yılında 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle il yönetiminde önemli bir yer almıştır.Bu çalışmada il özel idareleri, tüm yönleriyle incelenmeye çalışılmıştır. Öncelikle yerel yönetimler ve il özel idareleri hakkında bazı kavramlar ve temel ilkeler açıklanmıştır. Daha sonra tarihsel gelişimleri üzerinde durulmuştur. Son olarak il özel idareleri, 5302 Sayılı Kanun çerçevesinde ele alınmıştır.5302 Sayılı İl Özel İdaresi Kanunu'yla, il özel idaresinin kuruluşu, organları, yönetimi, görev, yetki ve sorumlulukları ile çalışma usul ve esasları yeniden düzenlenmiştir. Bu kanun, il özel idareleri için birçok yeniliği de beraberinde getirmiştir.Sonuç olarak, il özel idarelerinin 5302 sayılı kanunla eski yapıya nazaran daha etkin, özerk, katılımcı bir yapıya kavuştuğu görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Yerel Yönetimler, İl Özel İdaresi,

Yerel yönetimlerİl özel idareleri
Mehmet Nuri Güzel
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

İdari yargılama usulünün özellikleri açısından ispat ve deliller

Bireylerin haklarının idarenin ihlallerine karşı etkili bir yolla korunması için Anayasa tarafından doğrudan düzenlenen idari yargının, hakkın ispatında kullanılacak araçları 2577 sayılı Kanunun 31.maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu madde uyarınca; bilirkişi, keşif, delillerin tespiti konusunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na atıf yapılmıştır.Bu çalışmamızda yukarıda saydığımız ve İdari Yargılama Usulü Kanunu ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na atıf yapılan bilirkişi ve keşif delili ile idari yargıda sıklıkla başvurulan ?bilgi ve belge?lerin delil olarak niteliği, idari yargıda delil serbestisi ilkesine getirilen sınırlamalar, ?tanık? ve ?yemin? delili incelenerek tanık deliline uygulamada duyulan ihtiyaç ve hali hazırdaki pozitif düzenlemeler karşısında idari yargıda tanık dinlenmesinin mümkün olup olmadığı üzerinde durulmuş, ayrıca delil tespiti konusunda idari yargının gösterdiği özellikler açısından bir değerlendirme yapılmış, genel olarak Danıştay içtihatları ve Mahkeme kararlarına değinilerek hukuk yargılama usulündeki konuların düzenleniş şekli ile uygulamada ayrılan yönleri vurgulanmış, idari yargının kendine ait özellikleri açısından, idari yargı mevzuatı içine alınarak delillerin yeniden düzenlenmesi gerektiği savunulmuştur.

Delilİdare hukukuİdare mahkemeleri+1
Mehmet Ali Atkan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Roma Statüsü gereğince savaş suçları (Örnek olarak, 2008, 2012 ve 2014 yıllarında İsrail'in Gazze şeridi'ne savaşları)

Uluslararası hukuk kurallarına göre savaş suçu genelde Roma Statüsü'nü, özel olarak da uluslararası çatışmaları yöneten hukuku apaçık bir ihlal etmektir. Roma Staüsü'ne göre savaşan tarafların savaş sırasında belirli bir davranışa bağlı olmalıdır. Bu belirli davranışı ihlal edenler Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçuyla cezalandırmalıdır. Bu çalışmada da İsrail'in 2008, 2012 ve 2014 yıllarında Gazze Şeridi'ne başlattığı savaşlarda işlediği savaş suçları incelenmektedir. İsrail'in Roma Statüsü'nün içerdiği savaş suçu, insanlığa karşı suç, soykırım ve saldırı olmak üzere her türlü fiili işlediği netice olarak kanıtlanmaktadır. Bu kapsamda İsrail'in Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde yargılanmasına değişik seçenekler belirlemektedir. Aynı zamanda İsrail'in Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde cezalandırılmasına engel olan sebepleri de ele almaktadır. Çalışma sonucunda araştırmacı, İsrail'in Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde cezalandırılmasını sağlayabilmek için Filistin Meselesiyle ilgilenen sorumlu ve uzmanlara bu yönde önemli öneriler ve adaleti sağlamak için en uygun mekanizmaları sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Savaş Suçu, Uluslararası Hukuk, Gazze Şeridi, İsrail, Roma Statüsü.

Filistin-GazzeFilistin-İsrail sorunuGazze Şeridi+3
Tareq T.a. Abdalrazeq
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Ceza muhakemesi hukuku açısından tanıklık

Ceza muhakemesini olayı hiç görmemiş olan Cumhuriyet Savcısı veya hâkimin, olayı elde ettiği delillerle bir film senaryosu yazıyormuş gibi canlandırıp sonuca ulaşmaya çalışması olarak nitelendirebiliriz. Ancak bu canlandırma, çoğu zaman olaydan çok sonra ve olayın oluşuna ilişkin birçok somut unsur değiştikten veya değiştirildikten sonra yapılmaktadır. İşte bu aşamada Cumhuriyet Savcısı veya hâkimin önüne delillendirme faktörü çıkmakta, bu faktörün en önemli parçasını da doğrudan elde edilen deliller oluşturmaktadır. Özellikle olaya beş duyu organı ile tanık olan kişinin beyanı doğrudan delillerin en önemli parçalarından birisidir. Tarafsız ve güvenilir bir tanık beyanı maddi gerçeğin ortaya çıkmasında, ceza muhakemesinin en büyük yardımcılarındandır. Ancak tanığın insan olmasından kaynaklanan nedenlerle o beyanı, dış etkiler veya tanığın kendisinden kaynaklı, kasıtlı veya kasıtlı olmayan nedenlerle ceza muhakemesine farklı yansıyabilmektedir. Hâkim de tanık beyanının güvenilirliğini ve tarafsızlığını tartışarak tanık beyanını değerlendirmek zorundadır.Tanıklık, Anayasanın 12. ve 14. maddelerde kişinin topluma karşı ödev ve sorumlulukları kapsamında teminat altına alınmıştır. Tanıklığa ilişkin temel düzenlemeler ise Anayasal hükümler ışığında CMK'nın 43 ve devamı maddelerinde yer almaktadır. Tanıklık zorunlu bir kamusal görevdir. Kamusal görev olması sebebiyle bu görevi yerine getiren tanık, ceza muhakemesi faaliyetine katıldığı sırada kamu görevlisidir. Bu görevi nedeniyle tanığa yapılacak her türlü hukuk dışı hareket, kamu görevlisine görevinden dolayı yapılmış bir eylem olarak yaptırıma tabi tutulacaktır. Tanığın korunması hususunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ulusal mevzuatta geniş düzenlemeler yer almakta olup, tanığın adil yargılanmaya etkisi dolayısıyla önemi artmaktadır.

Tanıklık
Ahmet Murat Özkan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Ceza Hukukunda haksız tahrik

ÖZETHaksız tahrik, hukuka aykırı bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suçun işlenmesidir. Bir suçun haksız tahrik altında işlenebilmesi için: tahriki oluşturan hukuka aykırı bir filin bulunması, bu fiilin failde hiddet veya şiddetli elem neden olması, failin işlediği tepki suçunun bu ruhi durumun tepkisi olması, d-haksız tahriki oluşturan eylemin mağdurdan sadır olması veya mağdurun o fiili önleme sorumluluğunun bulunması ve tepki suçunun, haksız fiili işleyen kişiye yönelik olması gerekir. Haksız tahrik, kusuru yeteneğini tamamen ortadan kaldıran bir neden değildir. Ancak haksız tahrik halinin failin, makul ve mantıklı düşünerek hareket etme yeteneği üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle kusur yeteneğinde bir azalma meydana getirmektedir. Bu nedenle failin, haksız bir eylemin neden olduğu öfke veya şiddetli elem altında suç işlemesi, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak kabul edilmiştir.TCK'nın 29. maddesi, niteliği gereği uygulama kabiliyeti olan bütün suçlar için geçerli, genel bir ceza sorumluluğunu azaltan neden olarak düzenlenmiştir. Mevzuatımızda bazı suçlar bakımından özel haksız tahrik hallerine yer verilmiştir. Bunlardan ilki, TCK'nın 129. maddesinde düzenlenen hakaret suçlarına ilişkin özel haksız tahrik hali; ikincisi ise, Askeri Ceza Kanununun 92. maddesinde düzenlenen özel haksız tahrik halidir. TCK'nın 29. maddesi, özel haksız tahrik hallerinin bulunmadığı durumlarda uygulanmaktadır.

Nabi Özalp
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda denetimli serbestlik

Türk hukukunda denetimli serbestliği konu edinen bu çalışmada, sistemin temel prensipleri ve uygulanma şekilleri aktarılarak mevcut duruma ilişkin sorunlar ortaya konmuş ve bu sorunların çözümüne yönelik değerlendirme yapmak suretiyle önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Öncelikle denetimli serbestlik kavramı ve onun hukuki niteliğine yönelik açıklamalara yer verilerek konuya giriş yapılmış daha sonra ise, karşılaştırmalı hukuktaki denetimli serbestlik uygulamaları tarihi sistematik içerisinde değerlendirilmiştir. Denetimli serbestlik kurumunun ülkemiz hukuk sisteminde köklü bir geçmişi olmadığı için sistemin ortaya çıktığı ülkelerde yer alan yasal mevzuat ve uygulamalar aktarılarak Türk hukuk sisteminde bu düzenleme ve uygulamalardan nasıl yararlanıldığı ve gelecekte nasıl yararlanılabileceğine dair tespitlerde bulunulmuştur. Kurumun denetimli serbestlik adıyla Türk hukuk sisteminde yer alması ancak 2005 yılında mümkün olabilmiştir. Bu bakımdan ülke ceza mevzuatında daha önce yer alan denetimli serbestlik benzeri uygulamalar incelenerek bugün denetimli serbestliğin dayandığı yasal zemin hakkında fikir edinilmesi sağlanmaya çalışılmış ve hukuk sistemimizin onarıcı ceza adaleti uygulamalarını benimseme yatkınlığı ortaya konmuştur. Kuruma ilişkin ülkede benimsenen teşkilatlanma şekli aktarılmış ve önerilerde bulunulmuştur. Ülke ceza adalet sistemindeki denetimli serbestlik sistemini ilgilendiren başlıca güncel cezai uygulamalar hakkında bilgi verilerek, bu uygulamaların yerine getirilmesinde denetimli serbestlik kurumlarının görevleri belirtilmiş ve denetimli serbestlik hizmetlerinin önemine vurgu yapılmıştır. Sonuçta ise, ülke denetimli serbestlik sistemine ilişkin genel bir değerlendirme yapılarak sistemin geliştirilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur.

Denetimli serbestlik sistemiKamu HukukuTürk Hukuku
Aybüke Akkaya
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin münhasır ekonomik bölgesindeki balıkçılık hakları

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile ilk kez düzenlenen münhasır ekonomik bölge kavramı, Sözleşme yürürlüğe girmeden önce örf ve âdet hukukunun bir parçasını oluşturmuştur. Münhasır ekonomik bölge kavramı, kıta sahanlığı gibi jeolojik bir kavram değildir. Buna karşılık, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge kavramının tarihsel gelişimleri benzerlik göstermektedir. Kıta sahanlığı, deniz yatağını ve toprak altını kapsamaktadır. Münhasır ekonomik bölge, deniz yatağı ve toprak altına ek olarak su kütlesini de kapsamaktadır. İki deniz yetki alanın da çakıştığı alanlar mevcuttur. Bu çakışan alanlar, hangi hukukî rejimin uygulanacağı sorununu gündeme getirmektedir. Münhasır ekonomik bölgenin hukukî rejimi, kıyı devletinin hakları ve yetkileri ile üçüncü devletinin hakları çatısı altında belirlenen kurallardan oluşmaktadır. Kıyı devletinin münhasır ekonomik bölgedeki hakları canlı ve canlı olmayan doğal kaynakların işletilmesi, muhafaza edilmesi, araştırılması ve idare edilmesi ile ilgili ekonomik nitelikli hakları kapsamaktadır. Aynı zamanda kıyı devletinin bu deniz yetki alanındaki hakları, sudan, akıntıdan ve rüzgardan enerji elde edilmesi gibi diğer ekonomik nitelikli hakları da içermektedir. Kıyı devletinin yetkileri ise, münhasır ekonomik bölgede yapay adalar, tesisler ve yapıların inşası ve kullanılması, deniz bilimsel araştırmaların yapılması ve deniz çevresinin muhafazası ve korunması hususlarından oluşmaktadır. Üçüncü devletlerin münhasır ekonomik bölgedeki hakları, tüm üçüncü devletlere tanınan ve bölge devletlerine tanınan haklar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Denize kıyısı olmayan ve coğrafî bakımdan elverişsiz devletlerin hakları, bölge devletlerine tanınan haklar kategorisinde yer almaktadır. Coğrafî bakımdan elverişsiz ve denize kıyısı olmayan devletlerin, aynı alt-bölge veya bölgedeki devletlerin münhasır ekonomik bölgelerinden yararlanmaları, kural olarak, münhasır ekonomik bölge devletinin yıllık avlanmasına izin verilen miktar kadar avlama kapasitesinin bulunmamasına bağlıdır. Türkiye, Ege Denizi'nde kıta sahanlığı uyuşmazlığı ve Akdeniz'de münhasır ekonomik bölge uyuşmazlığı ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle, Türkiye'nin münhasır ekonomik bölgesi Karadeniz ile sınırlıdır. Türkiye, diğer denizlerde münhasır ekonomik bölge ilan etmediği ve denizlerinin balık bakımından zengin olmadığı gerekçesiyle coğrafî bakımdan elverişsiz bir devlettir. Türkiye'nin coğrafî bakımdan elverişsiz devlet olması, bölge devletlerinin Türkiye'den hak taleplerini ve Türkiye'nin de bölge devletlerinden hak taleplerini etkileyebilecektir. Anahtar Kelimeler: Münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı, Türkiye'nin Münhasır Ekonomik Bölgesi, Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı, balıkçılık, coğrafî açıdan elverişsiz devlet.

BalıkçılıkDoğu AkdenizEge Denizi+2
Seçil Nergiz Karaman
Bingol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İdari yargıda objektif ehliyet

Kişilerin hak ve menfaatini idarenin eylem ve işlemlerine karşı etkili bir yolla korunması için Anayasa tarafından doğrudan düzenlenen idari yargının, ehliyete ilişkin kuralı 2577 sayılı Kanunun 31.maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu madde uyarınca; ehliyet konusunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na atıf yapılmıştır.Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu' nda düzenlenen ehliyet, taraf ehliyeti ve dava takip ehliyetine ilişkin objektif ehliyettir. İdari yargıda ehliyetin bir şartı olarak kabul edilen ve idari yargılama hukukunun kendine özgü ehliyet kurallarına subjektif ehliyet denilmektedir.Bu çalışmamızda yukarıda belirttiğimiz taraf ehliyeti ve dava takip ehliyetine ilişkin objektif ehliyet ve kanun yollarında ehliyet üzerinde durulmuş, konular genel olarak Danıştay içtihatları ve mahkeme kararlarına değinilerek açıklanmaya çalışılmıştır.

Yunus Eraslan
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Yağma suçu

Yağma suçu, TCK'da 2. kitap 1. kısımda 'Kişilere Karşı Suçlar' kısım başlığı altodaki 10. bölümde 'Malvarlığına Karşı Suçlar' bölüm başlığı altında 148, 149, 150. maddelerinde yer almaktadır. Yağma suçu kişinin sahip olduğu taşınır malı veya senedi tehdit ve cebir kullanarak almak olarak tanımlanabilir. Yağma suçunda kişilerin sahip olduğu malvarlığı değeri ile birlikte kişi özgürlüğü ve vücut dokunulmazlığı hakları ihlal edilmektedir. Bu bakımdan yağma suçu kişilerin birden fazla hukuksal değerlerini ihlal etmesi bakımından tarihsel süreç içerisinde hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde yaptırım altına alınmıştır.Tez konumuzu yağma suçu oluşturmaktadır. Tezimiz üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yağma suçu kavramı, tarihçesi, mukayeseli hukuktaki konu ile ilgili düzenlemeler ve yağma suçunun benzer suçlardan ayrımı ile korunan hukuki değer konuları incelenmiştir. Tezimizin ikinci bölümünde ise klasik suç teorisi çerçevesinde yağma suçunun unsurları açıklanmıştır. Tezimizin son bölümünde yağma suçunun nitelikli halleri özel görünüş şekilleri, etkin pişmanlık, soruşturma ve kovuşturma usulü ile suçun yaptırımı irdelenmiştir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yağma suçu ile ilgili düzenlemeleri ise daha faydalı olacağı düşüncesi ile ayrı bir konu başlığı altında değil, yeri geldiğinde ilgili konular ile irtibat kurularak karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.

Eyüp Savcı
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00