Karadeniz Technical University
Discipline

Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Karadeniz Technical University

83

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uludağ Üniversitesi Engelli Sağlık Kuruluna başvuran olguların retrospektif değerlendirilmesi

Çalışmamızda Uludağ Üniversitesi Engelli Sağlık Kurulu'na başvuran hastaların raporlarının tanımlayıcı incelemesini yapmak, ÇÖZGER sistemine geçildikten sonra olan değişiklikleri değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Çalışmamız Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Engelli Sağlık Kurulu'na 20/02/2018 – 20/02/2020 tarihleri arasında başvuran hastaların ESKR ve ÇÖZGER'leri retrospektif olarak taranarak yapılan tanımlayıcı bir çalışmadır. Hastaların sadece raporları baz alınmıştır, hasta dosyaları incelenmemiştir. Belirlenen tarihler arasında başvuran tüm hastalar çalışmanın evrenini ve örneklemini oluşturmaktadır. Tüm hastaların raporları çalışmaya dahil edilmiş olup, çalışmada dışlama kriteri bulunmamaktadır. Toplam 1747 hastanın raporları incelenmiş olup, %44,7'sinin ÇERSH başvurusu bulunmaktadır. Hastaların %58,2'si erkek, %41,8'i kadındır ve yaş ortalaması 8,502 ± 4,804 yıl, ortancası 8,000 yıldır. Hastaların %43,3'ü zihinsel yetersizlik, %26'sı gelişimsel gerilik (GG) (birlikte %69,6'sı bilişsel gelişimde gecikme (BGG)), %12,1'i özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB), %11,9'u otizm spektrum bozukluğu (OSB) tanılarını almıştır. BGG tanısı alan hastaların %14,9'unun sınır düzeyde mental kapasiteye sahip olduğu, %61,7'sinin hafif düzeyde, %15,9'unun orta düzeyde, %7,6'sının ağır düzeyde BGG olduğu saptanmıştır. ÇÖZGER'de ESKR'ye göre ÖÖG tanısı alma oranı anlamlı olarak daha yüksek (p<0,0001), GG tanısı alma oranı ESKR'den anlamlı olarak daha düşük (p<0,0001) saptanmıştır. Hastaların %12,1'inde eşlik eden bir psikiyatrik tanı saptanmıştır. ÇÖZGER'de bu oran ESKR'ye göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p=0,0001). En sık eşlik eden tanı %49,5 ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğudur. Hastaların %42,1'inde eşlik eden sistemik bir hastalık bulunmaktadır. Sistemik hastalıkları olan hastaların %26,5'inde nörolojik, %19,1 genetik %14,6 kulak burun boğaz hastalığı bulunduğu saptanmıştır. Hastaların %24,6'sında epilepsi eşlik etmektedir. Çalışmamızın sonuçları özel gereksinimli çocukların sağlık kurulu raporları için başvurularını incelemekte ve sistemsel değişikliklerin başvuru oranları, tanı dağılımları üzerine etkilerini vurgulayan bir çalışmadır. Bu iv bağlamda özel gereksinimli çocuklara uygun desteklerinin sağlanması amacıyla, yapılan sistemsel değişikliklerin klinik yansımalarının belirlenmesi, hem klinisyenler hem kanun koyucuların ileriye yönelik çalışmaları için alana katkı sağlaması amaçlanmıştır.

EngellilikErgen psikiyatrisiPrevalans+5
Berna Karabina
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gilles de la Tourette Sendromu olan çocuk ve gençlerin biyopsikososyal özellikleri

Gilles de la Tourette sendromu, çocukluk çağında başlayan motor ve vokal tiklerle karakterize, obsesif belirtiler gibi bir çok ruhsal belirtinin eşlik edebildiği, kalıtsal nöropsikiyatrik ve nörodavranışsal bir bozukluktur. Bu çalışmada Tourette Bozukluğu için Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı-IV tanı ölçütlerini karşılayan, 28 çocuk ve gençte, biyopsikososyal özelliklerin, eşlik eden ruhsal ve organik belirtilerin belirlenmesi ve vokal ve motor tiklerin şiddetinin bu biyopsikososyal özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Olguların değerlendirilmesinde, "Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği" "Maudsley Obsesif-Kompulsif Soru Listesi", "Goetz Tourette Sendromu Derecelendirme Ölçeği" ve sosoyodemografik soru listesi kullanıldı. Olguların 23'ü erkek, 5'i kızdı ve E/K oranı 4.6/1 idi. Olguların polikliniğe ilk başvuru yaşları ortalama 124±32 ay olarak belirlendi. Olguların 16'sında ( % 57.1) obsesif kompulsif bozukluk belirti ve bulguları, 5'inde (%18) obsesif kompulsif bozukluk, 4'ünde (14.2) dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ek bozukluk olarak bulunmaktaydı. Olguların 4 ünde (%14.3) major depresyon vardı. GTS belirtilerinden olan motor tiklerin olgularda en sık görüldüğü yer yüz ve baş bölgesi ve en sık görülen tik tipi ise, göz kırpmaydı. Vokal tiklerde ise en sık tip boğaz temizlemeydi. Olguların %32.1 inde bulunan koprolali daha çok ileri yaşlardaki çocuklarda (ortalama 10.7 yıl) ortaya çıkmıştır. Ayrıca olguların prenatal, natal ve post-natal durumu ile GTS arasında anlamlı nedensel bir risk faktörü saptanamadı. Gilles de la Tourette bozukluğunun biyopsikososyal özelliklerini incelediğimiz bu çalışmada, olguların büyük bir kısmında birlikte obsesif kompulsif belirtilerinin, obsesif kompulsif bozukluk, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun bulunması, bu hastalıkların etyolojisinde ortak noktalar bulunduğunu düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Tourette Sendromu, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi, Klinik Derecelendirme Ölçekleri. iv

AdolesanlarErgenlerMental bozukluklar+1
Fevziye Akgüloğlu
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp 1 dıyabetes mellitus tanısı olan ergenlerde yatışı olan ve olmayan hastaların benlik saygısı ve aile tutumlarının karşılaştırlması

Giriş: Tip 1 Diyabetes Mellitus (DM) hastalığı çocuk ve ergenlerde bilinen en yaygın kronik hastalıklar arasında tanımlanmaktadır ve bu nedenle bu popülasyonda önemli sağlık problemlerini temsil etmektedir. T1DM tanısı olan çocuk ve ergenlerde hastalık bütüncül olarak ele alınmalıdır, fiziksel boyutunun yanında tedavi uyumunu önemli derece etkileyen hasta ve bakım verenlerinin psikolojik durumları, uyum güçlükleri ve hastalığa yaklaşımları da değerlendirilmelidir. Bu çalışmada yatış gerekliği olan ve olmayan hastaların arasında hastanın benlik saygı düzeyi ve anne baba tutumunun tedavi uyumunda ön görücü olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın etik kurul onayından sonra Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Endokrinologi servisinde tip 1 diyabet tanısıyla yatışı olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 12-18 yaş arası 40 çocuk ve ergen vaka grubu olarak ve yaş ve cinsiyet açısından benzer özellikler gösteren, çocuk endokrinoloji polikliniğinde yatışları olmadan T1DM tanısıyla takip edilen ve çalışmaya dahil olmayı kabul eden 38 çocuk ve ergen kontrol grubu olarak alınmıştır. Her iki grupta aydınlatılmış onay formu alındıktan sonra araştırmacı tarafından sosyodemografik özelliklerinin yer aldığı bir veri toplama form doldurulmuştur. Psikiyatrik bozukluklar tanıları yarı yapılandırılmış Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonuyla (ÇDŞG-ŞY) araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir ayrıca katılımcılardan Anne Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ) ve Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin doldurulması istenmiştir. Bulgular: Çalışmamızın vaka ve kontrol grubunda hastaların yaşları ve cinsiyetleri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Vaka grubunda tanı yaşı ortalama 8.5 ± 4.1 ve kontrol grubunda 10.6 ± 3.1 olarak saptanmıştır ve sonuç olarak vaka grubunda tanı yaşı, kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük tespit edilmiştir (p = 0.023). Çalışmamızda vaka grubunun ortalama son HbA1c düzeyleri 9.4 ± 2.1 ve kontrol grubunun ortalama son HbA1c değeri 7.6 ± 1.2 olarak belirlenmiştir, vaka grubunda bu değer istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p <0.001). ÇDŞG-ŞY-DSM-5 yarı yapılandırılmış psikiyatrik değerlendirme sonuçları vaka grubunda daha fazla Depresyon tanısı, Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Sosyal Fobi tanısı olarak belirlenmiştir (depresyon p <0.001), (yaygın anksiyete p <0.001), (sosyal fobi p = 0.011). Vaka grubunda %76.2 annelerin demokrat tutumu ve %23.8 otoriter tutumu gösterdikleri belirlenmiştir. Bu grupta babaları tutumu %69.0 demokrat ve %31.0 otoriter olarak görülmüştür. Kontrol grubunda annelerin %92'si demokrat ve %7.9'u otoriter tutum sergilerken babaların %84.2'si demokrat tutum ve %15.8'i otoriter tutum göstermişler. Guruplar arası karşılaştırmada anlamlı olarak vaka grubunda otoriter anne baba tutumu daha fazla görülmüştür (Anne Demokrat p=0.006), (Baba Demokrat p= 0.023). Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin alt boyut puan ortalamalarının dağılımına bakıldığında vaka grubu katılımcıların benlik saygı tam ve genel puanı kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur ve benzer şekilde ev aile öz saygı puanı anlamlı farklılık göstermiştir (tam puan p=0.007), (genel puan p= 0.048), (aile ev puan p=0.002). Sonuç: Çalışmamızda, kronik bir hastalık olan T1DM'in kötü metabolik kontrol ve uygun düzeyde olmayan tedavi uyumu ile çocuk ve ergenlerin düşük benlik saygısı ve yaşadığı ailede otoriter anne baba tutumuyla ilişkisi gösterilmiştir. Ayrıca bu çalışmada metabolik kontrolü kötü giden vaka grubunda elde ettiğimiz yüksek ruhsal hastalık oranları, T1DM'in sadece fiziksel bir hastalık olmadığını, bireyin psikolojik, sosyal, emosyonel işlevselliğini de olumsuz etkilediğini düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: T1DM, benlik saygısı, otoriter anne baba tutumu, psikiyatrik tanı

Aile tutumuBenlik saygısıDiabetes mellitus+5
Tellı Zadehgan Afshord
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otistik çocuklarda kızamık, kızamıkçık, kabakulak antikorları

ÖZETOT ST K ÇOCUKLARDA KIZAMIK, KIZAMIKÇIK VE KABAKULAKANT KORLARIOtizm merkezi sinir sisteminin kompleks bir hastalı ı olup nörolojik vedavranı sal gerileme ile karakterizedir. Hastalı ın temel özellikleri sosyal etkile im veileti imde bozulma ile sınırlı ve tekrarlayıcı ilgi ve aktivitelerdir. Hastalı ın etyoloji vepatogenezi henüz tam olarak aydınlatılmamı tır.Güncel olan teoriler genetik faktörler,immünolojik olaylar, viral faktörler ve aydınlatılmamı birtakım faktörleri içerir.Etyolojide rolü olabilece i öne sürülen bir faktör de MMR a ısının otizmitetikleyebilece i yönündedir.Bu çalı mada bir grup otistik çocuk (grup 1) ve sa lıklı kontrolde (grup 2)serolojik olarak kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgM ve IgG pozitifli ini kar ıla tırdık.Çalı mamıza 41 otistik hasta (80.7±32.9 ay) ve 28 sa lıklı kontrol ( 77.3±29.1 ay)alınmı tır. Erkek/Kız oranı otistik grupta 35/6 iken sa lıklı kontrol grubunda 24/4 idi.Gruplar arasında ya ve cinsiyet açısından anlamlı bir fark yoktu. Otizm düzeyinibelirlemek amacıyla ÇODÖ (Çocukluk Otizm De erlendirme Ölçe i) kullanıldı.Spesifik kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgM, IgG antikorları ELISA yöntemi ilesaptandı. Spesifik kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgM antikorları tüm çocuklardanegatif idi. Kızamık, kızamıkçık, kabakulak IgGpozitifli i açısından da her iki gruparasında anlamlı bir fark saptanamadı (p=0,431, p=0,908, p=0,836).Sonuç olarak bu çalı mada kızamık, kızamıkçık, kabakulak antikorları ile otizmarasında bir ili ki saptanmamı tır.Anahtar Sözcükler: Otizm, Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak.

Meryem Yelda Tan
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları kliniğine başvuran ergenlerin özellikleri

Gonca Gül Çelik
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Okul reddi olan çocuk ve ergenlerin ailesel özellikleri

Amaç: Okul reddi yakınması olan çocukların ailesel özelliklerinin değerlendirilmesi ve okul reddi gelişiminde ailesel özelliklerin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Okul reddi yakınması olan 55 çocuk ve ana babası çalışmaya alınmış, kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Ana-babalara sosyodemografik bilgi formu, Ayrılık Bunaltısı Bozukluğu Belirti Tarama Listesi, Beck Depresyon Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği, Durumluk-Sürekli Bunaltı Ölçeği ve Ruhsal Belirti Tarama Listesi uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesi ki-kare ve Mann whitney U testi ile yapılmıştır.Bulgular: Okul reddi grubunun 34'ü (% 61,8) erkektir. Okul reddi olan çocukların % 74,5'i ayrılık bunaltısı bozukluğu tanısı almıştır. Annesi ev hanımı ve eğitim düzeyi düşük olan çocuklarda, çalışan ve eğitim düzeyi yüksek annelerin çocuklarına göre anlamlı olarak daha sık okul reddi görülmüştür (p<0,0001). Okul reddi grubundaki ana-babaların bunaltı, depresyon ve aleksitimi düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,005). Ayrıca okul reddi grubundaki ana-babalarda, daha fazla ruhsal belirti saptanmıştır (p<0,0001). Ana-baba tarafından çocuğa fiziksel şiddet uygulanması (odds ratio, 9,2 [% 95 GA, 3,2-26,4]; p<0,0001); annede (odds ratio, 9,4 [% 95 GA, 1,1-77,6]; p=0,014), babada (odds ratio, 9,2 [% 95 GA, 2,0-42,8]; p<0,001) ya da çocukta (odds ratio, 5,8 [% 95 GA, 2,3-14,5]; p<0,0001) bedensel hastalık öyküsünün olması; annede (odds ratio, 2,4 [% 95 GA, 1,9-3,1]; p<0,0001), babada (odds ratio, 8,0 [% 95 GA, 1,0-67,6]; p=0,026) ya da geniş ailede (odds ratio, 13,1 [% 95 GA, 2,9-60,0]; p<0,0001) ruhsal hastalık varlığının okul reddi gelişimi için risk etmeni olduğu saptanmıştır.Sonuç: Genetik ve çevresel etmenler, çocuk ve ergenlerde, okul reddi gelişimine katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle okul reddi gelişimine katkıda bulunan etmenlerin saptanarak gereken önlemlerin alınması, sağaltım sürecinde, klinisyenlere kolaylık sağlayacaktır.

AileErgenlerOkullar+2
Mustafa Kayhan Bahalı
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran zeka geriliği tanısı alan hastaların özellikleri

Bu çalışmada 2006-2008 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ? Zeka Geriliği? tanısı alan çocuk ve ergenlerde sosyodemografik özellikler, gebelik, doğum öyküleri, psikiyatrik ve organik eş tanılar, uygulanan ilaç tedavilerinin araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya 0-18 yaş arasında 200 olgu alınmıştır. Olguların bilgilerine geriye dönük dosya incelemesi ile ulaşılmıştır. Kullanılan psikometrik ölçekler; AGTE, WISC-R idi. Veriler SPSS 11.0 istatistik paket programı ile değerlendirilmiştir.Olguların 146'sı (%73) erkek; 54'ü ( %27) kız olup yaş ortalaması 7.5±3.6 idi.Annelerin ortalama eğitim süreleri 5.9 yıl, ortalama gebelik yaşları 26.3 idi. Olgularda gerilik düzeyi arttıkca anne eğitim süresinin azaldığı, ancak bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Gebelik yaşının gerilik düzeyi ile anlamlı ilişkisi olmadığı belirlendi.26 olguda (%13) doğum komplikasyonu saptandı. 86 olgunun (%43) zamanında doğduğu belirlendi. Zamanında doğanlarda doğmayanlara göre yürümeye başlama ve tuvalet eğitimi alma yaşlarının istatistiksel olarak anlamlı derecede erken olduğu belirlendi (p<0.5) Organik hastalık varlığı, havale öyküsü ve EEG bozukluğu olanlarda WISC-R sözel, performas ve toplam puanlar anlamlı olarak düşük bulundu.141 olguda (% 70.5) en az bir psikiyatrik tanı eşlik ediyordu. En sık eşlik eden tanı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu idi. (n=85, % 60.2). Diğer sık görülen tanılar Yaygın Gelişimsel Bozukluk (n=21, % 14,8), Psikotik Bozukluk (n=4, %2.8), Davranım Bozukluğu (n=2, % 1,7) ve diğer tanılardı.125 olgunun ilaç tedavisi aldığı belirlendi (% 62.5). En sık kullanılan ilaçlar antipsikotik (% 56) ilaçlardı. Olgularda işlevselliğin arttırılması için erken tanı ve hastanın sınırlılıklarına göre tedavinin belirlenmesi önemlidir.Anahtar Sözcükler: Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı, Zeka Geriliği

GebelikSosyodemografik özelliklerZeka geriliği+3
Esra Güzel
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstismar olgularının yatarak tedavisinde klinik izlem bulguları

Amaç: Dünyada istismar ve ihmale uğramış çocuklara yönelik birçok rezidental merkez bulunmasına karşın, Türkiye'nin ilk rezidental kurumu olan ?Oğuz Kağan Köksal Sosyal Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi? Adana ilinde kurulmuştur. Söz konusu merkezde psikiyatrik tedaviler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı tarafından yürütülmektedir. Bu çalışmada merkezde altı yıldan bu yana tedavi gören hastaların klinik ve sosyodemografik özellikleri ve izlem bulguları sunulmuştur.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 8-18 yaşlarında toplam 152 kız olgu alındı. İstimara özgü değişkenlere ve demografik bilgilere dosya kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: Olguların %78.9'i cinsel istismar öyküsü bildirdi. 75 olgu Travma Sonrası Stres Bozukluğu, 36 olguya Sınırda Kişilik Bozukluğu, 32 olguya Yıkıcı Davranış Bozukluğu ve 14 olguya Duygudurum Bozukluğu tanısı konmuştur. Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Sınırda Kişilik Bozukluğu tanısı tanıları cinsel istismar öyküsü bildirenlerde diğerlerinden daha yüksek oranlarda belirlenmiştir. Olguların %95.4'ünün tedavisinde psikotrop ilaçlar kullanılmıştır. Olguların %81.4'ünün tedavisinde kullanılan antipsikotikler en sık kullanılan ilaç tedavisidir. Duygudurum düzenleyiciler %51.7, antidepresanlar %25.5 oranlarında kullanılmıştır. Ortalama tedavi süresi 7.7 aydır. İlaç tedavisi alanların ortalama tedavi süresi diğerlerinden anlamlı biçimde daha uzundur.Sonuç: Rezidental tedaviler pek çok uygulamayı bir arada bulundurması ile diğer tedailerden ayrılır. Burada sunulan deneyimler ülkemizde istismar mağduru çocuk ve gençlerle çalışan ilk kuruma ait olması nedeni ile önemlidir. Tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinin ülke genelinde yaygınlaştırılması gerekmektedir. Çalışmadan elde edilen izlem bulguları uygulanan programın faydalarının olabileceğini desteklemektedir.Anahtar Sözcükler: Cinsel İstismar, Rezidental Tedavi, TSSB

Cinsel suçlarCinsel tacizMental bozukluklar+4
Serhat Nasıroğlu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenoidektomi/adenotonsillektomi olan çocuklarda bilişsel,davranışsal,ruhsal sorunlar

Amaç: Adenotonsillektomi en sık görülen pediatrik cerrahi girişimler arasında bulunmaktadır. Sıklıkla rekürren enfeksiyonlar ve obstruktif nedenlerle yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı uykuyu bozan solunum sorunları ve rekürren adenotonsil enfeksiyonu nedeniyle adenoidektomi ya da adenotonsillektomi planlanan çocukların sahip oldukları patoloji ile ruhsal, bilişsel, davranışsal sorunlar arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Bu nedenle adenoidektomi veya adenotonsillektomi uygulanan 3-5 yaş arasındaki 36 çocuk ile eşleştirilmiş 36 sağlıklı çocuğun sosyodemografik bilgileri, Ankara Gelişim Tarama Envanteri'ne göre gelişim ve becerileri ile ailelerin doldurduğu Erken Çocukluk Envanteri-4'e göre davranışsal, duygusal ve bilişsel belirtileri karşılaştırılmıştır.Bulgular: Adenoidektomi/adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda kontrollere göre dil bilişsel ve ince motor alanlarında gerilik olduğu, ruhsal ve davranışsal belirtilerin daha fazla olduğu, literatür bilgilerinin aksine rekürren enfeksiyon grubunda bu geriliklerin ve ruhsal belirtilerin daha belirgin olduğu, rekürren enfeksiyonların da en az uykuda solunum bozukluğu kadar bilişsel, ruhsal ve davranışsal sorunlara neden olduğu düşünülmüştür.Sonuç: Rekürren enfeksiyon ve uykuda solunum bozukluğu nedeniyle adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda geç kalınmadan tedavinin gerçekleştirilmesinin ileride daha karmaşık hale gelebilecek, bir kısmı geriye dönüşsüz nörobilişsel ve davranışsal sorunları engelleyebileceği, morbiditeyi azaltacağı, yaşam kalitesini artıracağı ve bunların gösterilebilmesi için takip çalışmalarına ihtiyaç olduğu düşünülmüştür.

AdenoidektomiAdenoidlerNöropsikoloji+5
Özlem Keskiner
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda metilfenidat tedavisi öncesi ve sonrası oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi

Amaç: Oksidatif stresin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)'nun patofizyolojisinde rol alabileceği ile ilgili birkaç çalışma bulunmaktadır. Biz bu çalışmada DEHB hastalarında metilfenidatın(MPH) oksidatif metabolizma üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre DEHB konulan 30 hasta ile 30 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: TAS ve OSİ değerleri tedavi öncesi ile kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında; TAS değeri hasta grubunda anlamlı derecede daha düşükken, OSİ değeri hasta grubunda anlamlı derecede daha yüksekti (sırası ile p=0,047 ve p=0,010). TOS değeri açısından iki grup arasında arasında anlamlı farklılık yoktu(p=0,060). TAS, TOS, OSİ değerleri tedavi sonrası ile kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (sırası ile p=0,053, p=0,888 ve p=0,315). TOS değeri tedavi öncesi ile sonrası karşılaştırıldığında tedavi sonrası anlamlı derecede daha düşüktü(p=0,032). TAS ve OSİ değerleri açısından tedavi öncesi ile sonrası arasında anlamlı farklılık yoktu(sırası ile p=0,894 ve p=0,074). Tartışma: Çalışmamızda oksidatif metabolizmanın DEHB olan çocuklarda bozulduğu bulunmuştur. Bunun yanında metilfenidatın oksidatif dengeyi TOS'u azaltalarak düzelttiği tespit edilmiştir.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuMetilfenidatOksidatif stres
Hasan Bayar
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsel istismara uğrayan mağdurlarda gebelik öyküsünün ruhsal bozuklukla ilişkisi

ÖZET Cinsel ?stismara Uğrayan Mağdurlarda Gebelik Öyküsünün Ruhsal Bozuklukla ?li?kisi Amaç: Çocuk istismarı ve ihmali karma?ık nedenleri ve oldukça trajik sonuçları olan, tıbbi, hukuki, geli?imsel ve psikososyal kapsamlı ciddi bir sorundur. Cinsel ?stismarının önemli olumsuz sonuçlarından bir diğeri de istenmeyen gebeliklerdir. Bu çalı?manın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetinde değerlendirilen olgular arasında gebe olan, gebeliği herhangi bir nedenle sonlandırılan veya doğum yapmı? olguların klinik ve demografik özelliklerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalı?mada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetinde adli-tıbbı değerlendirmesinin yapılması ve/veya ruhen ve bedenen evlenip evlenemeyeceği hususlarında rapor düzenlenmesi amacıyla mahkemeler tarafından gönderilen 207 gebe adolesanın bilgileri geçmi?e dönük olarak incelendi. Bulgular: Olguların ortalama ya?ı 15,5 ± 1,6 yıl, ortalama eğitim süresi 6,0 ± 3,1 yıl; ortalama karde? sayısı 4,5 ± 2,8 idi. ?stismarcı yakınlığına bakıldığında olguların % 5,4'ünde baba ya da karde?, % 6,8'inde diğer bir aile üyesi, % 30,7'sinde aile dı?ından-akrabası olmayan bir tanıdığı veya yabancı biri, ve % 71,7'sinde e?i kabul edilen ki?i idi. Olguların % 97,1'inde penetrasyon öyküsü mevcut idi. Olguların % 17,4'ünde fiziksel istismar öyküsü, % 88,4'ünde ihmal mevcut idi. Olguların % 81,6'sı ailesinin kendine kar?ı destekleyici-koruyucu olduğunu bildirirken, ailelerin % 18,4'ü kızlarına kar?ı baskılayıcı-sınırlayıcı idi. Sonuç: Adolesan gebelerin takip ve tedavisinde multidisipliner bir yakla?ım sağlanmalıdır. Adolesanlar gebeliği ile ilgili kararı verirken, anne adayına gereken yardım ve desteğin sağlanması önemlidir. Gebeliği sürdürmeyi seçen adolesanlar doğum öncesi bakım için yönlendirilmelidir. Gebeliğin sonlandırılması kararında ise i?lem sonrası doğum kontrolü için danı?manlık yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Adli-tıbbi değerlendirme, çocuk istismarı, cinsel istismar, adolesan gebelik.

Adli tıpBelirti ve semptomlarErgenler+3
Belgin Yoruldu
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olgularında kan kortizol düzeyleri ve metilfenidat uygulamasının kortizol düzeylerine etkisi

Amaç: Metilfenidat ile tedavi edilen DEHB'li çocuklarda ve kontrollerde kortizol seviyelerindeki değişimi karşılaştırarak, tedaviye yanıtın ve direncin öngörülmesinde kortizol ölçümünün değerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatrik tanılar yapılandırılmış bir klinik görüşme formu olan; Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması kullanılarak belirlendi. Çalışmaya 86 DEHB tanısı alan ve 58 sağlıklı çocuk olgu alındı. Tüm olgulardan çalışmanın başında ve ilaç tedavisinin 1. , 3. , 6. aylarında kortizol ölçümü için sabah kan örnekleri alındı. Psikometrik testlerden; Conners Ana-Baba/Öğretmen Dereceleme Ölçeklerinin-Yenilenmiş/Uzun formu, Stroop-TBAG formu ve Klinik Global İzlenim-Şiddet ölçeği her vizite uygulandı. İstatistiksel analizleri SPSS 16.00 sürümüyle yapıldı. Bulgular: DEHB-Dikkatsizlik tipine kıyasla, DEHB-bileşik alt tipinde ilk değerlendirmede kortizol düzeyi düşük olan olgular daha sıktı. Başlangıç düzeyleriyle kıyaslandığında, tedavinin 6. ayında kortizol düzeyleri DEHB'lilerde istatistiksel anlamlılığı yetersiz olmakla birlikte belirgin şekilde artarken, kontrol grubunda benzer bulgulara rastlanmadı. Kortizol düzeylerindeki bu artış DEHB'li erkeklerde ve DEHB-Bileşik tip olguları arasında anlamlıyken, DEHB'li kızların, kız veya erkek kontrol olgularının ve dikkatsizlik alt tipi olanların kortizol düzeylerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi. Başlangıç belirtileri orta düzeyde olan hastaların 3. ve 6. aylardaki kortizol düzeylerinde anlamlı artış saptanırken, hafif veya ağır düzeyde DEHB belirtileri olanlarda saptanmadı. Sonuç: Kortizol ölçümleri, orta düzeyde belirtileri olan, bileşik tipte, erkek olgularda metilfenidat yanıtının önceden öngörmek açısından yararlı olabilir. Farklı ilaç etkilerini ve kortizol dışında stres ve üreme hormonlarını birlikte alan çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonuçları DEHB etyolojisi ve tedavi yanıtlarını öngörmek için yararlı bilgiler sunabilir.

HidrokortizonHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuHipotalamo hipofizeal sistem+1
Dilek Altun Varmış
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki farklı lipid preperatının prematüre bebeklerin antioksidan enzimleri ve lipid peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkileri

İki Farklı Lipid Preperatının Prematüre Bebeklerin Antioksidan Enzimleri ve Lipid Peroksidasyonu ve Morbidite Üzerine Etkileri Amaç: Bu çalışmada prematüre bebeklerde total parenteral beslenme (TPB) içeriğinde kullanılan iki farklı lipit preperatının antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya yaşamın ilk gününden itibaren TPB başlanan ve en az 7 gün lipit desteği alan GY≤32 hf ve/veya DA≤1500 gr olan bebekler alındı. Bebekler randomize olarak ya SMOFlipid ya da Clinoleic preperatı aldılar. Lipit öncesi, 7. gün ve 28. günde biyokimya değerleri, oksidan ve antioksidan düzeyleri ve prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler kanama (İVK), bronkopulmoner displazi (BPD), nekrotizan enterokolit (NEK), kolestaz ve enfeksiyon oranları karşılaştırıldı. Bulgular: SMOFlipid grubunda 27, Clinoleic grubunda 23 hasta vardı. Gruplar arasında preeklampsi, eklampsi, erken membran rüptürü, koryoamniyonit ve annede idrar yolu enfeksiyonu sıklığı, gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, Apgar skorları, oksijen alma süreleri, mekanik ventilatörde kalma süreleri, tam beslenmeye geçiş süreleri, TPB ve lipit alma süreleri benzerdi. Ancak uzamış membran rüptürü oranı Clinoleic alan grupta daha fazlaydı (8/23, % 34,8'e karşın 1/27, % 3,7), (p=0,007). SMOFlipid grubu doğum ağırlığına ortalama 10 günde, Clinoleic grubu ise 13 günde erişmişti (p= 0,013). İki grup arasında İVK, ROP, BPD, enfeksiyon ve kolestaz açısından fark gözlenmedi (p>0,05). Antioksidan düzeylere baktığımızda Clinoleic grubunda 7. günde süperoksit dismutaz (SOD), 7. ve 28. günde katalaz (CAT) değerleri daha yüksekti (p=0.048, p= 0.06, p=0.009). Glutatyon peroksidaz (GPx) ise farklı değildi. Lipit peroksidasyonunu gösteren tiyobütirik asitle reaksiyona giren maddeler (TBARS) düzeyleri Clinoleic grubunda hem 1.günde hem de 7. günde daha yüksekti (p=0,004, p=0,005), 28. günde ise farklılık yoktu. SMOFlipid grubundaki hastaların TBARS ve GPx değerleri zaman içinde değişiklik göstermemesine karşın, Clinoleic grubunda TBARS düzeyleri düşüş gösterdi. CAT ve SOD zaman içerisinde değişkenlik göstermekle birlikte iki lipit preperatı arasında değişim açısından farklılık saptanamadı. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda her iki lipit preperatının da preterm bebeklerde güvenilir olduğunu ve iyi tolere edildiğini saptadık. Hematolojik ve biyokimyasal parametreler bakımından farkları yoktu. Ayrıca erken dönem morbiditeler açısından da farklılık saptamadık. Özellikle de oksidan sistem ve antioksidan enzim çalışmaları için daha fazla sayıda hastanın alındığı prospektif, randomize çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: SMOFlipid, Clinoleic, Prematüre, morbidite, antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu

AntioksidanlarBebek-prematürBebek-yenidoğmuş+5
Burak Poyraz
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

DSM-V tanı sistemine göre obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar tanısı alan çocuk ve ergenlerin pediatrik akut nöropsikiyatrik sendrom ilişkisi, ana ve serum ıga düzeyleri

Amaç: PANDAS/PANS olarak isimlendirilen enfeksiyon ile ilişkili nöropsikiyatrik hastalıkların, immun fonksiyon bozukluğu ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada OKBİB hastalarının fenotipik özellikleri ile PANDAS birlikteliği, ailesel otoimmunite ve humoral immunite ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2016-Şubat 2017 tarihleri arasında Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğine başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre OKBİB tanısı alan 6-18 yaş arası 58 hasta ve 82 sağlıklı kontrol alınmıştır. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), OKB belirti şiddetini ölçmek için Çocuklar için Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (ÇYBOKÖ) uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, immunite-enfeksiyon öyküleri, ailesel otoimmunite öyküleri kaydedildi. Tüm katılımcılardan serum IgA, ANA, ASO, CRP düzeylerinin belirlenmesi amacı ile kan örnekleri alındı. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 16.00 ile yapıldı. Bulgular: Serum IgA düzeyleri OKB ve OKB-spektrum diğer tanısı alan olgularda kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2239,0±1373,0; 2593,34±1228,18 µg/ml; 2945±1299,01; p=0,054.) PANDAS olgularının (n=27, %46,5) ortalama serum IgA düzeyleri kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2423,1±1316,6 µg/ml IgA; 2945,4±1299,0 µg/ml, p=0,089). PANDAS tanılı olgularda kontrol grubuna göre ASO düzeyleri anlamlı derecede yüksekti. ( sırasıyla; 336,2±107,1 IU/ml, 71,9±52,8 IU/ml, p=0,0000). Sonuç: OKBİB olgularında kontrole kıyasla daha düşük IgA değerleri saptadık. Çalışmamız, pediyatrik OKBİB ve humoral immunite ilişkisi hipotezini destekleyen ilk çalışma olması açısından önemlidir.

ErgenlerFenotipNöropsikiyatri+5
Zeynep Tunç
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

The smart phone addiction, internet addiction, and emotional intelligence related features in attention deficit hyperactivity disorder

ABSTRACT The Smart Phone Addiction, Internet Addiction, and Emotional Intelligence Related Features in Attention Deficit Hyperactivity Disorder Aim: In this study, we aimed to investigate the sociodemographic and clinical features associated with smartphone addiction, internet addiction, and emotional intelligence in adolescents with attention deficit hyperactivity disorder. Methods: Sixty-nine (46%) girls and 81 (54%) boys (totally 150), aged between 12-18 years, diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder were included in the study. The Kiddie Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School-Age Children--Present and Lifetime Version, the sociodemographic data form, the Smart Phone-Internet Usage Assesment Form, Conners' Parent and Teacher Rating Scales, Family Assessment Device, DSM-IV-Based Screening and Rating Scale for Disruptive Behavior Disorders, Young Internet Addiction Scale, Smartphone Addiction Scale, Bar-on Emotional Quotient Inventory, and Stroop Test were used. Results: Of all cases, 63 (42.0%) were classified as smartphone addicted, 36 (24%) as internet addicted. DSM-total scores in Conners' Parent Scale were higher in smartphone-addicted and internet addicted (p=0.008, p=0.010, respectively). The mean emotional intelligence score was lower in smartphone-addicted and internet addicted (p=0.044, p=0.042, respectively). Conclusion: The smartphone addiction and internet addiction have very similar characteristics, in adolescents with attention deficit hyperactivity disorder. The emotional intelligence affected the clinical pictures of attention deficit hyperactivity disorder, internet addiction, and smartphone addiction. Key words: Adolescence, Attention Deficit Hyperactivity Disorder, Emotional Intelligence, Internet Addiction, Smart Phone Addiction

DependencyMobile phoneEmotional intelligence+4
Gamze Yapça Kaypaklı
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve oksidatif stresle ilişkisi

Amaç: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarından birisi olmasına rağmen etiyolojisi ve patofizyolojisi hakkındaki kısıtlı bilgiler hastalığa olan ilgiyi artırmaktadır. DEHB prensip olarak genetik bir hastalıktır, ancak çevresel ve biyokimyasal faktörler de hastalığın etyopatogenezinde rol oynamaktadır. DEHB'de biyokimyasal nedenlerine yönelik çok az çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada DEHB etiyolojisinde oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya; Medikal tedavisi başlanmamış, mevcut durumuyla ve geçmişte herhangi bir fiziksel ya da psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan 6-18 yaş arası 53 DEHB'li hasta ve 55 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak alınmıştır. Olgulara nöropsikiyatrik testler uygulanmış ve yarı-yapılandırılmış ölçeklerle değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrollerden venöz kan örnekleri alınmıştır. Serumda oksidan parametrelerden Total Oksidan Statü (TOS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) ve antioksidan parametrelerden Paraoksonaz (PON1) ve Total Antioksidan Statü (TAS) ölçülmüştür. Çalışma Çukurova Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projeleri birimi tarafından desteklenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 13'ü (%24.5) kız, 40'ı (%75.5) erkek, toplam 53 olgu alındı. Olguların ortalama yaşı 10.13±2,617 yıl idi. Hasta grubundaki TAS kontrol grubuna göre anlamlı olarak (p=0.0001) düşük bulunmuştur. Serum PON1 düzeyi hastalarda kontrolden yüksek bulunmuştur ancak bu istatiksel olarak anlamlı değildi. TOS ve OSI düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Üç aylık stimulan tedavisi sonrası parametreleri karşılaştırdığımızda; TAS istatiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı bulunmuştur (p=0.0001). Serum PON1 düzeylerinde anlamlı bir değişiklik yoktu. Tedavi sonrası TOS değerlerinde ise istatiksel olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Oksidatif stres indeksinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, TAS'ın kontrol grubuna oranla daha yüksek saptanması ve tedavi sonrası TOS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüşün olması, DEHB olgularında bozulmuş bir oksidatif stres dengesi ve antioksidan sistemin yetersiz yanıtını düşündürebilir. Bu güne kadar yapılan çalışmaların çelişkili sonuçlanmasından ve tam bir görüş birliği sağlanamadığından, psikiyatrik bozukluklarla ilişkili bu konuda daha fazla hayvan ve klinik çalışmalarına ihtiyaç olduğu düsünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Oksidatif Stres, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

GenetikHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuOksidatif stres+2
Ulkar Şhamkhalova
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sosyal anksiyete bozukluğu olan ergenlerde bağlanma paterni, zihin kuramı ışlevleri ve annelerinin zihin kuramı ışlevlerinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışma, SAB (SAB) olan ergenlerde bağlanma paternleri, ergenlerin ve annelerinin zihin kuramı (ZK) işlevlerini incelemeyi amaçlamaktadır. SAB'nin ergenlerde yüksek yaygınlık oranına sahip olması ve sosyal işlevsellik üzerinde ciddi etkiler yaratması nedeniyle, SAB gelişiminde bağlanma stilleri ve ZK becerilerinin etkisi araştırılmaktadır. Çalışmanın amacı, bu faktörlerin SAB gelişimine nasıl katkı sağladığını ve SAB'nin klinik görünümü üzerindeki etkilerini daha iyi anlamaktır.. Yöntem: Çalışma, SAB tanısı almış ergenlerden (n=30) oluşan bir örneklem ile sağlıklı kontrol grubu (n=30) arasında karşılaştırmalı olarak yapılmıştır. Sosyodemografik veriler, ZK ve bağlanma paternleri çeşitli ölçekler aracılığıyla değerlendirilmiştir: Gözlerden Zihin Okuma Testi, İmayı Anlama Testi ve İlişki Ölçekleri Anketi kullanılarak ergenlerin ZK becerileri ve bağlanma türleri ölçülmüştür. Ayrıca, annelerin ZK becerileri de analiz edilmiştir. İstatistiksel analizlerde Kolmogorov-Smirnov testi, bağımsız örneklemler t-testi, Mann-Whitney U testi ve lojistik regresyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: - SAB tanılı ergenlerin güvenli bağlanma puanları sağlıklı gruptan anlamlı şekilde düşüktür (p<0,001), buna karşın korkulu (p<0,001), kayıtsız (p=0,003) ve saplantılı bağlanma puanları anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). - Saplantılı bağlanma puanının SAB şiddeti üzerindeki etkisi anlamlı bulunmuş ve puan arttıkça SAB gelişme olasılığı 4,56 kat artmıştır (p=0,002, OR=4,56). - Kayıtsız bağlanma puanının SAB gelişimi üzerindeki anlamlı etkisi bulunmuş, puan arttıkça SAB gelişme olasılığı 3,015 kat artmıştır (p=0,048, OR=3,015). - Hasta grubunun ZK puanları sağlıklı gruba göre düşük çıkmıştır; özellikle İma Anlama (p<0,001), Göz Testi (p<0,001) ve annelerin ZK becerileri de anlamlı şekilde daha düşüktür (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma, SAB tanılı ergenlerde güvensiz bağlanma ve düşük ZK işlevlerinin önemli risk faktörleri olduğunu göstermiştir. SAB gelişimi ve şiddetinin, özellikle saplantılı ve kayıtsız bağlanma stilleri ile ilişkili olduğu görülmektedir. Annelerin düşük ZK becerilerinin de ergenlerde sosyal anksiyete bozukluğu ile ilişkili olabileceği bulunmuştur. Bu sonuçlar, SAB tedavisinde bağlanma stilleri ve ZK becerilerinin geliştirilmesine yönelik terapötik müdahalelerin önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Zihin kuramı, Sosyal anksiyete bozukluğu, Bağlanma kuramı, Gözlerden zihin okuma testi, İmayı anlama testi

Nurten Selin Sobay
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ve ergenlerde romatolojik hastalıklara eşlik eden psikiyatrik bozuklukların değerlendirilmesi

Amaç: Romatolojik hastalıklar çocuk ve ergen popülasyonunda sık görülen kronik hastalıklardır. Epizodik seyri ve otoimmün etiyolojik zemini nedeniyle romatolojik hastalıklara nöropsikiyatrik semptomların ve ruhsal bozuklukların sık eşlik edeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada romatolojik hastalıklara eşlik eden psikiyatrik bozuklukların sıklığı yanı sıra mevcut psikiyatrik tablonun biyokimyasal parametreler, psikometrik ölçümler, ve kullanılan ilaçlarla olası ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mayıs 2018-Ekim 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde değerlendirilen, çocuk romatoloji polikliniğinde takip edilen 6-18 yaş arası (145 kız, 120 erkek) 265 hasta dahil edildi. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS-PL), OKB belirti ve şiddetini değerlendirmek amacıyla Çocuklar için Yale-Brown Obsesyon ve Kompulsiyon Ölçeği (Ç-YBOKÖ), Tik belirti ve şiddetini değerlendirmek için Yale Genel Tik Ağırlığını Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Dikkat ile ilgili fonksiyonları değerlendirmek için Stroop testi uygulandı. Çocuklar için Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği (ÇSKÖ), Çocuklar için Depresyon Ölçeği (CDÖ), Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Yenilenmiş Conners ana-baba derecelendirme ölçeği (CADÖ) ve Turgay Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Yenilenmiş Conners öğretmen derecelendirme ölçeği (CADÖ) ve Turgay Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, immunite-enfeksiyon öyküleri, ailesel otoimmunite öyküleri kaydedildi. Hastalara ait Hematolojik ve Biyokimyasal parametreler (ASO, CRP, Ferritin, B12 vitamini, D vitamini) hastane bilgi işlem sistemi aracılığıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 22.00 ile yapıldı. Bulgular: 265 olgunun 202'si (%76,2) psikiyatrik bozukluk tanısı aldı. Kızların %71,7'sinin erkeklerin % 81,7'sinin psikiyatrik bozukluk tanısı aldığı belirlendi. En sık %51,3 oranında DEHB tanısına rastlandı. DEHB'ye en sık Anksiyete bozukluklarının ve Uyum bozukluğunun eşlik ettiği bulundu. Hastaların % 14,3'inde PANDAS tanısı aldığı ve bu grubun %63,2'sini erkek olguların oluşturduğu tespit edildi. PANDAS tanısı, erkek cinsiyet ve Hgb düşüklüğünün psikiyatrik tanı riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Sırasıyla (OR: 3,0 GA:1,1-9,2, p=0,048 ; OR: 2,1 GA:1,1-4,2, p=0,021; OR:1,2 GA:0,9-1,6, p=0,062) Romatolojik tanı alt grupları ve Romatolojik ilaç kullanan grupta psikiyatrik tanı dağılımı ve sıklığı açısından anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız Romatolojik hastalıkların başta DEHB ve PANDAS olmak üzere nörogelişimsel bozukluklarla yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. Romatizmal hastalığın kendisi mi, anti-inflamatuar tedavi mi yoksa aşırı inflamasyonun mu psikiyatrik bozukluklarla ilşkili olup olmadığının belirlenebilmesi için daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Romatolojik hastalık, pandas, otoimmunite, psikiyatrik bozukluklar, çocuk ve ergen psikiyatri

ErgenlerOtoimmünitePsikiyatri+4
Hatice Demirkıran
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi adli olguları değerlendirme heyetine 2005- 2017 yılları arasında başvuran adli olguların değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda cinsel istismar olgularının psikososyal, psikiyatrik ve adli özelliklerinin değerlendirilerek olguların sosyodemografik özellikleri, karşılaştıkları adli süreçler ve yaşadıkları adli olayların sonrasında ortaya çıkan psikiyatrik sorunların bireysel, toplumsal, sosyal ve kültürel açıdan sonuçları ile birlikte değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Adli Olgular Değerlendirme Heyeti'nde 2005 Ocak-2017 Aralık tarihleri arasında değerlendirilen 1327 kız, 389 erkek toplam 1716 cinsel istismar olgusu alındı, dosyaların geriye dönük dosya incelemesi yapıldı. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 13,85±3,64 idi (kız=14,7±4,14 yaş, erkek=10,8±3,6 yaş). Annelerin % 7,9'unda; babaların % 4,1'inde ruhsal hastalık mevcutken; babaların % 12,2'sinde alkol kullanımı mevcuttu. Olguların 484'ünde (% 28,2) anne-baba boşanmıştı. İstismar şekillerinden sürtünme 303 (% 17,6), genital penetrasyon 445 (% 25,9), anal penetrasyon 279 (% 16,2), oral penetrasyon 26 (% 1,5) olguda mevcuttu. Olguların 870'inde (% 50,7) tekrarlayan istismar öyküsü belirlenirken, erkeklerin % 56,8'inde, kızların % 51,3'ünde penetrasyon mevcuttu. Olguların % 34,2'sinde ihmal gözlenirken; % 18,1'irinde fiziksel istismar mevcuttu. Olguların % 7,8'inde (n=133) baba, % 4.3'ünde (n=74) abi, % 10,2'sinde (n=174) akraba, % 50,5'inde (n=860) akraba dışında tanıdık, % 3,7'sinde (n=63) nikahsız eş, % 1,4'ünde (n=23) üvey baba, % 19,2'sinde (n=327) yabancı kimse istismarcı idi. Olguların % 16,4'ünün istismarı gizlerken; ailelerin % 12,3'ünün istismarı gizlediği, ailelerin % 18,1'inin çocuğa suçlayıcı yaklaştığı görüldü. Sonuç: Cinsel istismar olgularında yaş, cinsiyet, annenin eğitim durumu ve ruhsal hastalık öyküsü, babanın eğitim durumu, ruhsal hastalık ve alkol kullanım öyküsü, anne babanın ayrı olması, anne-baba dışındaki bireyler tarafından yetiştirilme, kurum bakımı alma, ihmal ve fiziksel istismar öyküsü olan bireylerle cinsel istismar olguları arasında yakın ilişki saptandı.

Adli tıpCinsel suçlarPsikiyatri+5
Ayşegül Kızıltoprak
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresyonu olan adolesanlarda sitokin düzeyleri ve kinürenin yolağı

MAJOR DEPRESYONU OLAN ADOLESANLARDA KİNÜRENİN YOLAĞI VE SİTOKİN DÜZEYLERİ Amaç: Major depresif bozukluğun altında yatan biyolojik mekanizmalar hala yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada major depresif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin serum kinürenin yolağı metabolitleri (triptofan, kinürenin, kinolinik asit, kinürenik asit) ve IFN-gama, IL-6, IL-1beta, hsCRP düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Sitokin düzeyleri ile kinürenin yolağı aktivitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi de amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya major depresif bozukluğu olan (ilaç kullanmayan) 48 hasta ile 31 sağlıklı kontrol alındı. Serum triptofan, kinürenin, kinürenik asit, kinolinik asit, IFN-gama, IL-6, IL-1beta düzeyleri kontrolde ELİSA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. hsCRP düzeyi immuno-turbidimetrik metodla ölçülmüştür. Bulgular: Depresyon ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar sonucunda; triptofan düzeyinin depresyonu olan hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşük olduğu (p=0,046); KİN/TRP oranının depresyonu olan hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek olduğu (p=0,032); kinolinik asit düzeyinin depresyonu olan hastalarda anlamlı yüksek olduğu (p=0,003); kinürenik asit/kinolinik asit oranının depresyonu olan hasta grubunda anlamlı düşük olduğu (p=0,040) saptanmıştır. Gruplar arasında kinürenin, kinürenik asit, IFN-gama (p=0,897), IL-6 (p=0,086), IL-1beta (p=0,134) ve hsCRP (p=0,473) düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. IFN-gama ile KİN/TRP oranı arasında anlamlı negatif korelasyon (r=-0,279, p=0,016) saptandı. Sonuç: Bu sonuçlar, kinürenin ve ilgili moleküler yolakların majör depresif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu ilişkinin aydınlatılması için adolesan yaş grubu ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: triptofan, kinürenin, kinolinik asit, kinürenik asit, sitokin, adolesan, depresyon Destek: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu tarafından desteklenmiştir (Proje no: 2017-092).

Depresif bozukluk-majörDepresyonErgenler+3
Masum Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anksiyete bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde travmanın kuşaklar arası etkisi

Amaç: Son zamanlar anksiyete bozukluklarının etiyolojisinde çocukluk travmaları, stresli yaşam olayları ve genetik yatkınlığa odaklanılmaktadır. Bu çalışmada çocuklardaki Anksiyete Bozukluğu ile annenin anksiyete belirtileri ve travmatik deneyiminin ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya çocuk psikiyatri polikliniğine 2019 aralık -2020 nisan tarihleri arasında başvuran DSM-V tanı ölçütlerine göre Anksiyete Bozukluğu olan 6-18 yaş aralığında 30 kız ve 13 erkek toplam 43 olgu alındı. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI), Çocukluk Çağı Kaygı Bozuklukları Ölçeği (KAY-BÖ)-çocuk formu, olguların annelerine ise Hamilton Anksiyete Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI), Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ), Beck Anksiyete Ölçeği, Çocukluk Çağı Kaygı Bozuklukları Ölçeği (KAY-BÖ)-ebeveyn formu uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, ailesel travma öyküleri kaydedildi. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 21.00 ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan olguların anneleri arasında Anksiyete Bozukluğu %20,7, çocukluk dönemi travma maruziyeti %37,7, yaşam boyu travma maruziyeti ise %72,1 oranında idi. Annenin Anksiyete Bozukluğu tanısı ile anne ve çocuktaki kaygı düzeyi arasında ilişki saptandı. Annedeki hem anksiyete bozukluğu varlığı, hem de yaşam boyu travma maruziyeti annenin TSSB bulguları ve anne tarafından bildirilen çocuktaki kaygı düzeyi ile ilişkili bulundu. İlginç bir şekilde, annenin travmatik bulguları babanın psikiyatrik tanısıyla anlamlı derecede ilişkili bulundu. Sonuç: Annenin çocukluk ve genç erişkinlik dönemindeki travma maruziyeti, yaşam boyu travma maruziyetine oranla çocuğun kaygı düzeyini daha çok etkilemektedir. Çalışmamız önemlidir, çünkü çocuklarda anksiyete bozukluğu gelişiminde travmanın kuşaklar arası etki hipotezini destekleyen Türkiyede'ki ilk çalışmadır Anahtar Kelimeler: kuşaklararası travma, anksiyete bozukluğu, çocukluk travması, yaşam boyu travma.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıErgenler+4
Lala Allahyarova
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda anti-gad antikor ve biyokimyasal parametrelerin otizm belirtileri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi; Vaka kontrol çalışması

Amaç: Bu çalışmada, Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanısı almış olgular ile sağlıklı çocuklar arasında ve regresyon gösteren-göstermeyen OSB olguları arasında; Anti-Glutamik Asit Dekarboksilaz (GAD) antikor, Anti-Streptolizin O (ASO) ve biyokimyasal parametrelerin (ferritin, demir, D vitamini, B12 vitamini, TSH) ölçülmesi ve elde edilen laboratuvar verileriyle otizm klinik belirtileri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif kontrollü bir çalışma olarak planlandı. Çalışmamızda hasta grubuna Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran ve DSM-V'e göre Otizm spektrum bozukluğu tanısı alan 2-8 yaş arası olgular alındı. Kontrol grubunda ise benzer yaş ve cinsiyette sağlıklı çocuklar değerlendirildi. Çalışmaya katılan tüm olguların Anti-GAD antikor, ASO, serum demir, ferritin, D vitamini, B12 vitamini, TSH, folat düzeylerine bakıldı. Otizm spektrum bozukluğu grubuna ise otizm davranış kontrol listesi (ABC- Autism Behavior Checklist) ve Değiştirilmiş Erken Çocukluk Dönemi Otizm Tarama Ölçeği (M-CHAT- The Modified Checklist for Autism in Toddlers), AGTE (Ankara Gelişim Test Envanteri) uygulandı. Klinik değerlendirme ile OSB'li çocuklar otistik regresyon gösteren ve göstermeyen olarak sınıflandırıldı. OSB'li çocukların verileri hem kendi içinde hem de sağlıklı çocuklarla kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 90 katılımcı dahil edildi. OSB grubunun ortalama yaşı 48,3±20,1 ay iken kontrol grubundaki çocukların ortalama yaşı 54.6±19.4 ay şeklindeydi. OSB'li olanların % 73,3'ü (n=37) erkek, % 26,7'si (n=8) kız çocuğuydu; kontrol grubunda değerlendirilen 45 çocuğun % 82,2'si (n=33) erkek, % 17,8'i (n=12) kız çocuğu idi. İki grup arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı fark yoktu(sırasıyla p: 0.251, 0,138). OSB ve sağlıklı çocukların Anti-GAD antikor titrasyonu, ASO, B12 vitamini, serum demir, ferritin, D vitamini, B12 vitamini düzeyleri belirlendi. OSB'li çocuklarda Anti-GAD antikor düzeyi sağlıklı çocuklara göre anlamlı düzeyde yüksek çıktı(p:0,003). ABC testinin "Duyusal Beceriler" alt puanlamasında OSB'li kızların puanı erkek olgulara göre istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek çıktı(p:0,013). OSB'li çocukların % 37,7'sinde (n=17) otistik regresyon görülmezken % 62,3'ünde (n=28) otistik regresyon mevcuttu. Regresyon gösteren OSB'li çocuklarda Anti-GAD antikor düzeyi, serum demir, ferritin düzeyi ve ABC toplam puanı regresyon göstermeyen OSB'li çocuklara göre anlamlı düzeyde yüksek çıktı(sırasıyla p:0,020, p:0,03, p:0,04, p:0,024). OSB'li grupta yapılan MCHAT, ABC, AGTE puanları ve B12 vitamini, D vitamini, serum demir, ferritin, TSH, folat parametrelerinin, Anti-GAD titrasyonu ile arasında korelasyon incelendi. Anti-GAD titrasyonu ile ABC toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon bulundu(r:0,724, p:0,01). Anti-GAD titrasyonu ile D vitamini arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulundu(r:-0,360, p:0.015). ABC puanı ile D vitamini arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunmuştur (r:-0,297, p:0.047). Sonuç: Çalışmamızın verileri Anti-GAD antikorun; OSB etiyopatogeneziyle, OSB'nin klinik belirti şiddetiyle ve OSB'li çocuklarda görülen otistik regresyonla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Otizmin etiyopatogenezi, tanısı ve klinik gidişatında bir biyobelirteç olarak Anti-GAD antikorun kullanılması için daha büyük klinik örneklem üzerinde daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otizm, Anti-Glutamik Asit Dekarboksilaz Antikor, Otistik Regresyon, Anti-Streptolizin O Antikor

AntikorlarBiyokimyasal özelliklerOtistik bozukluklar+2
Burak Kamış
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik ergen örnekleminde psikoz benzeri yaşantılar ve travmatik yaşam olayları arasındaki ilişki

Amaç: Klinik ergen örnekleminde psikoz benzeri yaşantıların (PBY) yaygınlığının ve travmatik yaşam olayları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 182 ergen (119 kız, 63 erkek) oluşturdu. Mental bozuklukların varlığı, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL) kullanılarak değerlendirildi. PBY'ler Toplumda Psişik Yaşantı Değerlendirme Ölçeği ve K-SADS-PL tarafından belirlendi. Sosyodemografik veri formu ve Çocukluk Çağı Travma Ölçeği uygulandı. Bulgular: PBY'ler, toplam katılımcıların %69,2'si (özbildirim) ve %72'si (klinisyen değerlendirmesi) tarafından bildirildi. En sık bildirilen PBY, kötülük görmeydi. Kızlarda kötülük görme ve erkeklerde grandiyozite daha yüksekti. Duygusal istismar/ihmal, fiziksel istismar/ihmal, cinsel istismar ve akran zorbalığı daha yüksek PBY yaygınlığı ile ilişkiliydi. PLE yaygınlık oranı, duygusal istismar bildiren katılımcılar için en yüksektir. Travmatik yaşam olaylarının sayısı ile PBY sıklığı arasında pozitif bir ilişki vardı. En yüksek PBY prevalansı yeme bozuklukları, travma ile ilişkili bozukluklar ve depresif bozukluklarda bulundu. Sonuç: Çalışmamız, PBY'lerin psikotik olmayan klinik örneklerde yaygın bir fenomen olduğunu ve tüm travmatik yaşam olaylarının daha yüksek PBY prevalansı ile ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Travmatik deneyimlere artan maruz kalmanın PBY'ler üzerinde kümülatif bir etkiye sahip olması mümkündür. Tanı gruplarına özel daha büyük örneklemlerde yapılacak çalışmalar ruhsal patolojilerde PBY fenomeni konusunda daha aydınlatıcı olacaktır. Travma ve PBY'ler arasındaki nedensel mekanizmaları aydınlatmak için boylamsal takip çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelime: Ergen, Psikoz Benzeri Yaşantılar, Travma

ErgenlerMental bozukluklarPsikolojik travma+2
Emine Çömez
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Regresyonu olan ve olmayan Otizm Spektrum Bozukluğu tanılı çocukların elektroensefalogram bulguları

Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanısı olan çocuklarda, regresyon olup olmamasına göre elektroansefalogram (EEG) bulgularının, laboratuvar ve psikometrik test sonuçlarının karşılaştırılması, regresyonun EEG bozukluğu ile ilişkisinin ortaya konmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, retrospektif ve kesitsel çalışma olarak tasarlandı. Ocak 2020 - Haziran 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, 0-6 yaş arası ve DSM-V'e göre OSB tanısı alan ve EEG'si çekilmiş toplam 160 hasta üzerinde yürütüldü. Olguların otizm davranış kontrol listesi (ABC-Autism Behavior Checklist) ve Değiştirilmiş Erken Çocukluk Dönemi Otizm Tarama Ölçeği (M-CHAT-The Modified Checklist for Autism in Toddlers), Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) sonuçları, ve rutin olarak incelenen laboratuvar sonumları değerlendirildi. Olgular klinik olarak regresyon gösteren ve göstermeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Bulgular: Regresyonu olan 56 (%35) ve regresyonu olmayan 104 (%65) çocuk olmakla toplam 160 olgu çalışma kapsamında değerlendirmeye alındı. Çalışmaya dahil edilen çocukların %81,9'u erkek, %18,1'i kızdı. Regresyonu olan ve olmayan gruplar arasında cinsiyet, nöbet öyküsü ve epilepsi tanısı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Yine, regresyon öyküsü olanlarda epilepsi ve/veya epileptiform EEG anormallikleri prevalansı, regresyon öyküsü olmayanlara kıyasla benzerdi. EEG bozukluğu, OSB'li olguların %38,1'inde görülmüştür, ancak regresyon ile EEG bozukluğu arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. OSB'li çocukların %52,1'inde fokal, %47,8'inde generalize anomali vardı, ancak bu anomali türleri ile regresyon arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Kelime ve cümle yaşları, regresyonu olmayan gruplarda daha yüksek olsa da, regresyonu olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Regresyonu olan gruplarda tuvalet eğitimi yaşının, regresyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşük olduğu tespit edildi. Baba yaşı, regresyonu olmayan gruba göre regresyonu olan grupta daha düşük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Epileptik dalgaların kaynağına göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Epilepsi olan veya epileptik aktiviteye sahip olan OSB grubunda, bunların olmadığı gruba göre kız çocukların oranı, istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek saptandı. Sonuç: Bu çalışma, OSB'li çocuklarda regresyon ve EEG arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak amacıyla detaylı bir analiz sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Otizm Spektrum Bozukluğu, epilepsi, elektroensefalogram.

ElektroensefalografiOtistik bozukluklarOtistik çocuklar+1
Esmıra Shukurova
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı olgularda internet bağımlılığının dikkat süresine etkisinin klinik önemi

Amaç: Çalışmamız, "Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)" tanısı konmuş ve çocuk psikiyatri polikliniğine başvuran hastalarda eş zamanlı olarak görülen "İnternet Bağımlılığı''nın (İB), dikkat süresine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemi 10-18 yaş aralığında 200 DEHB tanılı ve 168 sağlıklı kontrolden oluşmuştur. Olgulara Young İnternet Bağımlılık Ölçeği, Ergenler İçin Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, İnternet Kullanım Anketi, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği, Durumluk ve Süreklik Kaygı Ölçeği ve Stroop Test uygulanmıştır. Olguların ebeveynlerine Conners Anne-Baba Derecelendirme Ölçeği, Turgay Aile DEHB ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 200 (% 54,3) DEHB tanısı ile takipli hasta grubu, 168 (% 45,7) sağlıklı kontrol grubu olmakla 368 olgu alınmıştır. Çalışmaya alınan hasta grubu olgulardan %71'i erkek, %29'u kız, olguların yaş ortalaması 12,9±2,4 idi. Kontrol grubu olguların % 33,9'u erkek, % 66,1'i kız, olguların yaş ortalaması 14,4±2,4 idi. Sonuç: Araştırmamızda DEHB sıklığının erkeklerde kızlardan 2,5 kat fazla olduğu, İB ile internet kullanım sıklığı, internet kullanım amacı, Kovacs depresyon ölçek alt puanları, Durumluk ve Süreklilik kaygı ölçekleri alt puanları, Ergenler için sosyal medya bağımlılık ölçeği alt puanları ile ilişkili oldukları görülmüştür.

Jeyran Ahmadova
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trikotillomani tanılı çocuk ve ergenlerde klinik özellikler ve eşlik eden psikiyatrik bozukluklar

Trikotillomani (TTM, saç yolma bozukluğu), tekrarlayan saç çekme davranışına bağlı olarak belirgin düzeyde saç kaybının olduğu; sosyal ve yakın ilişkileri de içeren birçok alanda belirgin sıkıntı ve işlevsellikte bozulma ile karakterize bir bozukluktur. Ülkemizde TTM tanısı olan çocuk ve ergen olgular ile yapılan çalışmalar kısıtlı düzeydedir. Çalışmamızda TTM tanılı çocuk ve ergen olgularda genel klinik özellikler ve eşlik eden psikiyatrik tanılar değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler ile güncel literatüre katkıda bulunulması hedeflenmiştir. Araştırmaya TTM tanısı alan ve bu tanı ile takip edilmekte olan 8-17 yaş arası 41 çocuk ve ergen hasta dahil edildi. Çalışmada Sosyodemografik Veri Formu, Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY), Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş-Çocuk Formu (ÇADÖY-Ç), Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş-Aile Formu (ÇADÖY-A) kullanıldı. Çalışmamızda kadın/erkek oranı 1,5/1 idi. 41 olgunun 33'ünde (%80,5) kafa derisindeki saçlı deriden saç çekme olduğu saptandı. Kaş, kirpik ve kol bölgeleri kıl çekmenin yoğun olduğu diğer bölgelerdi. 17 (%41,5) olguda birden fazla alandan saç çekme mevcuttu. Yaşam boyu 37 olguda (%90,2), güncel 34 olguda (%82,9) en az bir ek psikiyatrik tanı mevcuttu. Yaşam boyu psikiyatrik ek tanılarda en sık Anksiyete Bozuklukları, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve Tik Bozuklukları saptanırken; güncel psikiyatrik ek tanılarda ise en sık DEHB, Anksiyete Bozuklukları, Tik Bozuklukları saptanmıştır. Çalışmamızda TTM tanılı çocuk ve ergenlerde yüksek oranda psikiyatrik komorbidite saptanmıştır. TTM tanısında belirtileri bozukluğun bir parçası olarak görmek ve TTM tedavisine bütüncül yaklaşmak; TTM tanı ve tedavisinde önemli noktalardan biridir.

ErgenlerKomorbiditePsikiyatri+5
Nesrin Türk
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvuran dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu bulunan çocuk ve ergenlerde psikiyatrik komorbidite

ÖZETB R ÜN VERS TE HASTANES ÇOCUK PS K YATR S POL KL N Ğ NEBAŞVURAN D KKAT EKS KL Ğ H PERAKT V TE BOZUKLUĞU BULUNANÇOCUK VE ERGENLERDE PS K YATR K KOMORB D TEDr. Murat YÜCEUzmanlık tezi, Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim DalıTez danışmanı: Doç. Dr. S. Salih ZOROĞLUEylül 2006, 79 SayfaDikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocukluk çağının en sıkgörülen, belirtileri sıklıkla ergenlikte ve erişkinlikte de devam eden psikiyatrikbozukluklarındandır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluklu olguların %50'sinden fazlasında psikiyatrik komorbid bozukluklar olduğu bilinmektedir.Ülkemizde yapılandırılmış veya yarı yapılandırılmış görüşme ölçeklerikullanılarak DEHB' ye eşlik eden psikiyatrik bozuklukları inceleyen bir çalışmayoktur. Biz dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluklu olgulardaki komorbidpsikopatolojiyi bir standardize tanı koyma aracı kullanarak değerlendirdik. Şubat2006-Mayıs 2006 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp FakültesiŞahinbey Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi polikliniğine başvuran 108 hastaya OkulÇağı Çocukları çin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi -Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-T) uygulandı. Olguların tümü DSM-IV'e göre DEHB tanısı almıştı. Olguların klinik özelliklerini, psikiyatrikkomorbiditelerini ve komorbiditelerin cinsiyet, yaş, DEHB alt tipi ve annekarnında nikotine maruz kalma ile ilişkisini inceledik. Olgularımızın %86.1' i (n:93) DEHB bileşik tip, %13.9' u DEHB dikkat eksikliği baskın tip tanısı almıştı;DEHB hiperaktivite-impulsivitenin önde geldiği tip tanısı alan hasta yoktu.Olguların %96.3'ünde (n: 104), karşıt olma karşı gelme bozukluğu (KOKGB) ( n:75, %69.4), anksiyete bozukluğu (n: 53, %49) ve duygudurum bozukluğu (n: 13,%12) gibi en az bir komorbid psikiyatrik bozukluk vardı. Olgularımız 6-18 yaşlarıarasındaydı. Cinsiyet, yaş, DEHB alt tipi ve anne karnında nikotine maruz kalmaarasında komorbidite için çalışmamızda sadece DEHB alt tipi önemlibulunmuştur. Olgularımızdaki komorbidite sıklıkları daha önce yapılançalışmalara benzer çıkmıştır. DEHB alt tipleri arasında, bileşik tipte komorbidbozukluk ve psikopatoloji sıklığının daha fazla olduğu görülmüştür.Anahtar kelimeler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, Psikiyatrikkomorbidite

Murat Yüce
Gaziantep University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dissosiyatif bozukluklu ergenlerde polisemptomatik klinik özellikler ve dissosiyasyonun intihar ve self mutilasyon oluşumundaki rolü

ivÖZETD SSOS YAT F BOZUKLUKLU ERGENLERDE POL SEMPTOMAT K KL N KÖZELL KLER VE D SSOS YASYONUN NT HAR VE SELF MUT LASYONOLUŞUMUNDAK ROLÜDr. Filiz KILIÇUzmanlık tezi, Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim DalıTez danışmanı: Doç. Dr. S. Salih ZOROĞLUEylül 2006, 87 SayfaDissosiyatif bozukluklar etiyolojisinde çocukluk çağı travmaları bulunan,tamamı çocukluk döneminde başlamasına rağmen ancak % 10-11'inin çocuklukve ergenlik döneminde tanınabildiği, polisemptomatik seyreden önemli birhastalık grubudur. Travma ile kendine zarar verme(self mutilasyon) ve intihargirişimi ilişkisi olduğu ve bunların da artmış dissosiyasyon düzeyleri ile ilgiliolduğuna dair çalışmalar bildirilmektedir. Bu çalışmanın amacı a) yarıyapılandırılmış bir ölçekle tanıları kesinleştirilen dissosiyatif bozukluk tanılıergenlerde yaygın psikiyatrik belirti örüntüsünü ortaya koymak, psikiyatrikbozukluğu bulunan diğer ergenlerle karşılaştırarak polisemptomatik seyirli birbozukluk olduğunu göstermek, b) ergenlerde self mutilasyon ve intihar davranışıoluşumunda dissosiyasyon, dissosiyatif bozukluk, travma ve ilgili diğerboyutların olası rol ve katkılarını ortaya koymaktır.Çalışmamızda dissosiyatif bozukluk, depresyon, anksiyete bozukluğubulunan ve sağlıklı ergen grubu karşılaştırılmıştır.Dissosiyatif bozukluk bulunan hastalarda travma oranları diğer hastagrupları ve sağlıklı kontrollerden anlamlı oranda yüksek bulunmuştur.Dissosiyatif bozukluk grubunda depresyon ve anksiyete semptomları en azdepresyon ve anksiyete bozukluğu grubundaki hastalar kadar yükseksaptanmıştır. Dissosiyatif bozukluk grubunda self mutilasyon oranı %80.8,intihar davranışı oranı %65.4 olarak diğer gruplardan belirgin yüksek düzeydesaptanmıştır. Görüldüğü gibi dissosiyatif bozukluk bulunan ergenler yaygınbelirti göstermektedir ve hastalık özellikle ergenlerde polisemptomatikseyretmektedir. Bu yönüyle dissosiyatif bozukluğun belirtilerinin en yoğungörüldüğü hayat dilimi ergenlik olmaktadır. Lojistik regresyon sonucunda artmışdissosiyasyonun travma ile başlayan, ilişkili psikopatoloji ile sonlanan sürecinana mediyatörü olduğu görülmektedir. Dissosiyasyon ve dissosiyatif bozuklukbirbirinden ayrı olarak self mutilasyon oluşumundaki en güçlü faktördürler.Anahtar Kelimeler: Dissosiyatif bozukluk, Travma, Self mutilasyon, ntihargirişimi

Filiz Kılıç
Gaziantep University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocukların kronotipik özellikleri ve ilişkili microrna düzeyleri

AMAÇ: DEHB, çocuk ve ergen psikiyatrisinde %7 sıklık ile en çok görülen hastalıklardan birisi olup, dikkat dağınıklığı, hareketlilik ve dürtüsellik belirtileri ile kendini gösteren nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB etiyolojisinde genetik, nörokimyasal, nöroanatomik, nöropsikolojik ve çevresel etmenler yer almaktadır. DEHB' lilerde yapılan çalışmalarda kronotip tercihlerinin sağlıklı kontrollere göre farklı olduğu görülmektedir. Bu durum etiyolojide sirkadiyen ritim bozukluklarının da olabileceğini akla getirmiştir. Sirkadiyen ritmin düzenlenemesinde CLOCK ve BMAL1 gibi genler ve bunlarla ilişkili microRNA'lar yer almaktadır. Biz de araştırmamızda DEHB'li çocukların kronotip tercihlerini ve BMAL1 ile ilişkili olduğu belirlenen miR-142 ve miR-378 düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırdık. GEREÇ ve YÖNTEM: Araştırmaya DSM'e göre yeni tanı almış 50 DEHB'li çocuk ile 44 sağlıklı çocuk alındı. Çalışmada Çocukluk Çağı Kronotip Anketi kullanılarak çocukların kronotip tercihleri belirlendi. Serum miR-142-3p ve miR-378 düzeylerini belirlemek aracıyla saat 9.00'da alınan kanlar genetik laboratuarında değerlendirildi. BULGULAR: DEHB'li çocuklarda akşamcılık tercihi daha yüksekti. Ayrıca akşamcılık tercihi hem hasta hem de kontrol grubunda dikkat eksikliği ile ilişkili bulundu. Annedeki psikopatoloji oranı ile DEHB varlığı arasında ilişki bulunurken(p=0,003), babalarda böyle bir ilişki bulunamamıştır(p=0,372). DEHB' li çocuklar ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada miR-142-3p (p=0,97) ve miR-378 (p=0,063) düzeyleri arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmadı. DEHB'li çocuklarda ailesinde psikiyatrik bozukluğu olanların hem miR-142-3p (p=0,011, rho:0,37) hem de miR-378 (p=0,017, rho=0,38) değerleri kontrollere göre düşüktü. SONUÇ: Araştırmamızda DEHB'lilerde sirkadiyen ritimde akşamcılığa kaymanın daha yüksek olduğunu, akşamcılığın dikkat eksikliği ile ilişkili olduğunu bulduk. Ebeveynler arasındaki psikopatoloji farklılığı genetik geçişte maternal psikopatolojinin etkin olabileceğini düşündürmüştür. miR-142-3p ve miR378 BMAL1 ile ilişkili olduğu daha önceki çalışmalarda kanıtlanmış olsa da, biz sirkadiyen ritim problemlerinin daha sık görüldüğü DEHB'lilerde kontrollere göre anlamlı bir farklılık saptayamadık. Ancak ailesinde herhangi bir psikiyatrik bozukluğu olan DEHB' lilerde miRNA düzeylerinin düşük olması, miRNA düzeylerinin genetik yüklülükle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: miR-142-3p, miR-378, DEHB, Kronotip, Sirkadiyen Ritim

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuMikro RNA+4
Mehmet Karadağ
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı olguların 11-17 yaş kardeşlerinde psikopatoloji ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), tanı alan olguyla beraber tüm aileyi olumsuz etkiler. Bu çalışmada DEHB'li olguların 11-17 yaş kardeşlerinde psikopatoloji ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ayrıca DEHB'li olguların tedavi alıp almama durumuna göre kardeşlerin kendi aralarında ve kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Örneklemimiz, yeni DEHB tanısı almış olguların kardeşleri (YT-DEHB-KRD, n=45), DEHB tanısı olan ve en az altı aydır takip ve tedaviye devam eden olguların kardeşleri (Takipli-DEHB-KRD, n=45) ve iki gruba benzer sosyodemografik özelliklere sahip, aktif psikopatolojisi olmayan kontrol olgularının kardeşlerinden (kontrol, n=45) oluşturuldu. Öncelikle yeni tanı/takipli ayırımı yapılmadan tüm kardeşler (DEHB-KRD, n=90) kontrollerle karşılaştırıldı. Sonrasında YT-DEHB-KRD, Takipli-DEHB-KRD, kontrol grupları değerlendirildi. Değerlendirmede; sosyodemografik veri formu, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi (6-18 Yaş) - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli, DSM-5 Kasım 2016 - Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T), Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, Güçler ve Güçlükler Anketi-Ergen/Aile Formu, Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği-Çocuk/Ergen/Aile Formu, Conners Ebeveyn/Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form, Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği kullanıldı. DEHB-KRD grubunun, ölçeklerin çoğunda kontrollere göre anlamlı olarak daha fazla güçlük yaşadığı, yaşam kalitesi algılarının daha olumsuz olduğu, ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T'ye göre şimdiki/geçmiş tanı sıklığının anlamlı yüksek olduğu saptandı. DEHB-KRD grubunda ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T'ye göre tanı almayan olguların da depresyon/anksiyete puanları kontrollerden anlamlı yüksekti. Anne yaşının düşük olması ve annede psikiyatrik hastalık varlığı kardeşlerdeki ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T tanısı olasılığını arttırmaktaydı. ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T'ye göre tanı alma sıklığı açısından YT-DEHB-KRD ile Takipli-DEHB-KRD grubu kendi aralarında anlamlı farklılaşmadı. Bu çalışmada, DEHB'li kardeşi olan olguların psikopatoloji ve yaşam kalitesi açısından, DEHB'li kardeşi olmayanlara göre daha olumsuz etkilendiği görülmektedir. Daha yüksek örneklemli uzunlamasına çalışmalardan elde edilecek bulgular, DEHB'li çocukların kardeşlerinin güçlükleri açısından daha net veriler sunacaktır. Anahtar Kelimeler: DEHB, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, kardeş, psikopatoloji, yaşam kalitesi

ErgenlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuKardeşler+3
Sevim Karaer
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Probiyotiklerin yenidoğan sarılığı üzerine etkileri

Amaç: Yenidoğan bebekler çeşitli nedenlerle, bilirubin yükselmesi ve buna bağlı nörotoksite açısından diğer yaş gruplarına göre risk altındadırlar. Bu nedenlerin en önemlilerinden biri bilirubinin enterohepatik dolaşımının (EHD) artışıdır. EHD total serum bilirubin düzeyine yaklaşık %30 oranında ek yük getirmektedir. İntestinal mikroflora EHD'ı etkileyen önemli faktörlerden biridir. Bu çalışmada; normal spontan vajinal yol (NSVY) ile doğan ve sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde, doğumdan hemen sonra başlanan probiyotik desteğinin yenidoğan sarılığı üzerine etkileri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde miadında ve NSVY ile doğmuş sadece anne sütü ile beslenen, 75'i çalışma ve 75'i kontrol grubunda yer almak üzere toplam 150 sağlıklı yenidoğan alındı. Çalışma grubundaki yenidoğanlara doğumdan hemen sonra, sıvı damla formunda probiyotik (Lactobacillus rhamnosus GG 109 CFU içeren Maflor® damla, Mamsel ilaç, Türkiye), günde bir kez beş damla olacak şekilde ağız yolu ile 10 gün süre ile verildi. Kontrol grubundaki yenidoğanlara ise yine doğumdan hemen sonra başlanmak üzere serum fizyolojik içeren sıvı damladan, günde bir kez beş damla olacak şekilde ağız yolu ile verildi. Her iki grupta yer alan vakalardan rutin incelemelerin yanı sıra kord, 3., 5. ve 10. bilirubin değerleri ölçüldü. Bütün vakaların dışkılama sıklıkları kaydedildi. Bulgular: Probiyotik alan grupta; 3., 5. ve 10. günlerde ölçülen ortalama total bilirubin düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük (p<0.05), ortalama dışkılama sayısı ise, istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek idi (p<0.05). Dışkılama sıklığı ile total serum bilirubin düzeyi arasında negatif korelasyon saptandı (3. gün (r:-0,804, p:<0,001), 5. gün (r:-0,818, p:<0,001) ve 10. gün (r:-0,648, p:<0,001) Çalışamaya alınan yenidoğanların hiçbirinde tedavi gerektirecek düzeyde hiperbilirubinemi saptanmadı. Sonuç: Doğumdan hemen sonra başlanan probiyotik desteği bilirubin metabolizmasını olumlu yönde etkileyebilir ve hiperbilirubinemi riskini azaltabilir. Probiyotiklerin bu olumlu etkisinin, dışkı sayısını artırma ve muhtemelen β glukuronidaz aktivitesinin baskılanmasına bağlı olarak bilirubinin enterohepatik dolaşımının azalması ile ilgili olduğu düşünülmüştür.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Erdal Irmak
Karadeniz Technical University
2015
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik merkezi sinir sistemi tümörlerinde otofajininrolünün incelenmesi ve terapötik bir hedef olarakbelirlenmesi

Pediatrik Merkezi Sinir Sistemi Tümörlerinde Otofajinin Rolünün İncelenmesi ve Terapötik Bir Hedef Olarak Belirlenmesi Giriş: Çocukluk çağı beyin tümörleri, kanser ilişkili ölümlerin en sık nedenlerinden biridir ve tedavi seçenekleri sınırlıdır. Pediatrik yüksek dereceli glial tümörler, kötü prognoz ve kısa yaşam süresi ile karakterize olup etkin tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, pediatrik yüksek dereceli glial tümörlerde mevcut tedavi seçeneklerinin yetersiz kalması nedeniyle otofaji yolağının terapötik bir hedef olarak araştırılmasıdır. Erişkin yüksek dereceli glial tümörlerle karşılaştırılarak, otofaji yolağının pediatrik yüksek dereceli glial tümörlerdeki rolü incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Tüm deneyler pediatrik ve erişkin yüksek dereceli glial tümör hücre hatlarında gerçekleştirilmiştir. Protein analizi Western blot, DNA düzeyinin incelenmesi qPCR, hücrelerin canlılık özelliği MTT ile değerlendirildi. İnfiltrasyon ve invazyon özellikleri kuyucuk ve çizik deneyleri ile, metabolizma analizi ise Seahorse tekniği ile incelenmiştir. Bulgular: Pediatrik yüksek dereceli glial tümör hücrelerinde otofaji aktivasyonunun erişkine kıyasla daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Aynı zamanda otofaji inhibisyonunun tümör hücrelerinin kemoterapi hassasiyetini arttırabildiği bunun yanı sıra infilrasyon ve mitokondri bağımlı oksidatif fosforilasyon özelliğini baskıladığı ortaya konmuştur. Sonuç: Bu çalışma, pediatrik yüksek dereceli glial tümörlerde otofaji yolağının terapötik bir hedef olarak araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Daha fazla araştırma, bu tümörlerin tedavisinde otofaji yolağına yönelik yeni tedavi seçenekleri geliştirilmesine yardımcı olabilir.

İrem Yenidoğan
Koç University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara ilindeki üç ilköğretim okulu öğrencilerinin epilepsiye yaklaşımı ve hastalık hakkındaki bilgi düzeyleri

-1-GRŞEpilepsi, merkezi sinir sisteminde belirli bir işlevi olan nöron topluluğunun, ani, anormal vehipersenkron deşarjı sonucu ortaya çıkan yineleyici bozukluklar olarak tanımlanabilir.Dünyada, 10,5 milyon çocuk (<15 y) aktif epilepsi hastasıdır(28). Ülkemizde 1996 yılındayapılan çocukluk çağı epilepsi prevalans çalışmasında 8/1000 olarak bulunmuştur (63) .Epilepsi hem medikal hem de psikososyal açıdan hastalığın fiziksel belirtilerinden(40)daha büyük sorunların olduğu sosyal bir sorundur . Eskiden, çocukların psikososyalsorunlarının epilepsi ile ilişkili biyolojik faktörlere birincil özellik olarak düşünülürdü. Sonzamanlarda, damgalama, sosyal aktivitelerden dışlanması ve önyargının dahil olduğu sosyal(17, 8, 68)faktörlerinde etkili olduğu düşünülmektedir . Kronik hastalığı olan çocuklar sosyalçevrelerindeki zorluklardan kolayca etkilenmektedirler. Negatif etki epilepsi tanısı vetedavisine uyumlarında probleme yol açmaktadır (48).Eğitim, kişisel tavır ve davranışları etkilemede en önemli metoddur. Epilepsililerekarşı olan toplum görüş ve davranış değişimi, psikososyal zorluklarda azalmaya neden olabilir(32). Bu konuda tutum iki yolla gelişir:1-birincil sosyalleştirme ( çekirdek aile, geniş aile,model alma ve dolaylı öğrenme) 2-ikincil sosyalleştirme ( medya, okul, gruplar vb.). Tutumgelişiminde kritik dönem 12 ile 30 yaşları arasıdır. Spesifik tavırların en belirginleştiği dönem(62)21 ile 30 yaşları arasındadır . Aynı dönemde kişisel kimliğin geliştiği, meslek seçimi, dinive politik seçimlerin yapıldığı dönemdir.Erken yaşta epilepsi hakkında doğru bilgi verilmesi epilepsili çocuklarındamgalanmasında azalmaya, gizlilik ve epilepsiye karşı olumlu tutuma neden olabilir. Bubilgilerden yola çıkarak; ilköğretim öğrencilerinin epilepsi hastalığı hakkındaki bilgilerini vebu hastalığa bakış açılarını değerlendirmek ve bu konu hakkında öğrencilere bilgi vermek içinbu çalışma planladı.-2-GENEL B LG LEREP LEPSEpilepsi, çocukluk çağı kronik hastalıkları arasında en sık görülenlerden biridir.Dünya Sağlık Örgütü; epilepsiyi, beyinde aşırı uyarılabilir hale gelmiş bir nörontopluluğunun, yineleyici bir yapıda, anormal deşarjlarına bağlı olarak ani ve geçici, motor,duyusal, otonomik veya psişik bir olayı ile sonuçlanan beynin bir bölümünün ya datamamının fonksiyon bozukluğu olarak tanımlamıştır (69).EP LEPS SINIFLAMASIÇocukluk döneminde başlayan epilepsilerin klinik bulgularındaki değişkenlik, hemterminolojide hem de klinisyenler arası iletişimde zorluklara neden olmuştur.Elektroensefalogram (EEG) kullanımının 1920'lerden itibaren artmasından dolayı son yıllarda(38)çeşitli sınıflamalar yapılmıştır . Konvülsiyonların, 1943'te Gibbs ve arkadaşları, 1954'tePenfield ve Jasper nantomik başlangıç yeri ile ilgili olarak, 1977'te Masland, 1945 ve 1960'taLennox, 1969'da Janz tarafından sınıflandırılarak hastalığın bir semptomu olduğununbildirilmesiyle modern sınıflama uğraşları başlamıştır. Uluslararası Epilepsi ile Savaş Derneği( ILAE ) son yıllarda çalışmalarını, epileptik konvülziyonları ve nedenlerini sınıflamayayönelik olarak yapmaktadır. Mevcut güçlükleri ortadan kaldıran ortak bir tanımlama vesınıflama uluslararası ilk kabul gören yayın olarak 1970'de Gastaut tarafından yapılmıştır (75).Bu sınıflamanın en önemli katkısı; konvülziyonların fokal ve jeneralize olarak ayrılması,epileptik konvülziyon ile epileptik sendrom arasındaki farkın belirtilmesi olmuştur.Klinisyenler arasındaki iletişimi kolaylaştırmak amacıyla 1970 sınıflamasını defalarcadüzeltilmiş olup sırasıyla 1981, 1985, 1989 ve 2001 sınıflandırmaları ILAE tarafından kabuledilmiştir (Tablo 1 ve Tablo 2) (19, 20, 26).-3-Sendromlar, nöbet tipleri, klinik bulgular, nörofizyoloji ve nörolojik görüntülemeler(26, 20)temel alınarak sınıflandırılır . Tüm nöbet ve elektroensefalogram (EEG) anormalliğiyaygınsa epilepsi jeneralize olabilir ya da klinik ve EEG fokal başlangıçlı olduğunudüşündürüyorsa fokal (parsiyel) olabilir. Ancak bunlar birbirinden her zaman tam olarak(26)ayrılamaz . dyopatik epilepsiler herhangi bir beyin lezyonu ile ilişkili değildir; kompleksbir genetik predispozisyon ya da nadiren tek gen kalıtımı neden olur. Semptomatik epilepsi,nörolojik görüntülemeler ile saptanabilen beyin lezyonlarından kaynaklanır. Kriptojenikterimi ise semptomatik ile eş anlamlısıdır (26).Tablo 1: Epilepsiler ve Epileptik Sendromların ILAE' ye Göre Sınıflaması (1989)A. Lokalizasyona bağlı (fokal, lokal, parsiyel) epilepsiler ve sendromlar.A.1.1 dyopatik (başlangıç yaşına göre)Sentrotemporal dikenli selim çocukluk epilepsisi•Oksipital paroksizmleri olan çocukluk epilepsisi•Primer okuma epilepsisi•A.1.2 SemptomatikÇocukluk çağının kronik ilerleyici epilepsia parsialis kontinua'sı (Kojewnikow•Sendromu)Temporal, frontal, parietal ve oksipital lob epilepsileri•Belirli aktivasyon yöntemleri ile uyarılan epilepsiler•A.1.3 Kriptojenik epilepsilerB. Jeneralize epilepsiler ve sendromlarB.1 dyopatik epilepsiler-4-Bebeklik selim myoklonik epilepsisi•Çocukluk absans / juvenil absans epilepsisi•Juvenil myoklonik epilepsi (impulsif petit-mal )•Uyanıklıkta jeneralize tonik-klonik nöbetler•Belirli aktivasyon yöntemleri ile uyarılan epilepsiler•Diğer idyopatik jeneralize epilepsiler•B.2 Kriptojenik veya semptomatik epilepsilerWest Sendromu ( nfantil Spazm)•Lennox - Gastaut Sendromu•Myoklonik astatik nöbetlerle karakterize epilepsi•Myoklonik absansla karakterize epilepsiler•B.3 Semptomatik epilepsilerB.3.1 Non-spesifik etyolojiErken myoklonik ensefalopati•Supresyon bürstlu erken infantil epileptik ensefalopati•Diğer semptomatik jeneralize epilepsiler•B.3.2 Spesifik nörolojik hastalıklara bağlı epilepsilerC. Fokal veya jeneralize olduğu belirlenemeyen epilepsi ve sendromlarC.1 Hem jeneralize hem fokal olan nöbetlerBebeklik ciddi myoklonik epilepsisi•Uyku yavaş dalgası esnasında sürekli diken dalga gösteren epilepsi•Akkiz epileptik afazi ( Landau-Kleffner Sendromu)•Diğer sınıflandırılamayan epilepsiler•-5-C.2 Fokal veya jeneralize görünüşün belirgin olmadığı durumlarD. Özel duruma bağlı epilepsilerFebril konvülziyonlar•zole nöbetler veya status epileptikus•Akut toksik veya metabolik nedene bağlı nöbetler•Tablo 2: Epilepsiler ve Epileptik Sendromların ILAE' ye Göre Yeni Sınıflama Önerisi (2001)I- Sınırlı süreli epileptik nöbet tipleri1. Jeneralize nöbetleri. Tonik-klonik nöbetler (klonik veya myoklonik bir evreyle başlayançeşitler de içinde)ii. Klonik nöbetler1. Tonik özellikli2. Tonik özelliksiziii. Tipik absans nöbetleriiv. Atipik absans nöbetleriv. Myoklonik absans nöbetlerivi. Tonik nöbetlervii. Spazmlarviii. Myoklonik nöbetlerix. Göz kapağı myoklonisi-6-1. Absanssız2. Absanslıx. Myoklonik atonik nöbetlerxi. Negatif myoklonusxii. Atonik nöbetlerxiii. Jeneralize epilepsi sendromlarındaki refleks nöbetler2. Fokal nöbetleri. Fokal duyusal nöbetler1. Yalın duyusal belirtili ( örneğin oksipital ve paryetal lobnöbetleri)2. Yaşantısal duysal belirtili ( örneğin temporo-paryeto-oksipitalkavşak nöbetleri)ii. Fokal motor nöbetler1. Yalın klonik motor bulgulu2. Asimetrik tonik motor bulgulu ( örneğin ek motor alannöbetleri)3. Tipik ( temporal lob ) otomatizmalı ( örneğin mezyal temporallob nöbetleri )4. Hiperkinetik otomatizmalı5. Fokal negatif myoklonuslu6. nhibitör motor nöbetleriii. Jelastik nöbetleriv. Hemiklonik nöbetler-7-v. Sekonder jeneralize nöbetlervi. Fokal epilepsi sendromlarındaki refleks nöbetlerII- Süregiden epileptik nöbet tipleri1. Jeneralize status epileptikusi. Jeneralize tonik-klonik status epileptikusii. Klonik status epileptikusiii. Absans status epileptikusiv. Tonik status epileptikusv. Myoklonik status epileptikus2. Fokal status epileptikusi. Kojevnikov epilepsia partialis continuaii. Aura continuaiii. Limbik status epileptikus (psikomotor status)iv. Hemiparezili hemikonvulzif statusSEM YOLOJ K NÖBET SINIFLAMASI ( LUDERS)Bu sınıflama özellikle iktal nöbet semiyolojisine dayanmaktadır. Nöbet hasta ya dagözlemciler tarafından anlatılmış veya doğrudan video monitorizasyon kayıtlarındanincelenmiş olabilir. Hiçbir EEG bulgusu ya da test sonucu sınıflamayı etkilememektedir.Sınıflamada nöbetler öncelikle 5 kategoriye ayrılmıştır (49) .1) Auralar-8-2) Otonomik nöbetler3) Dialeptik nöbetler4) Motor nöbet5) Özel nöbetLuders'in semiyolojik nöbet sınıflaması*Epileptik nöbetI-Auraa) Somatosensoryel aura (a)b) şitsel aura (a)c) Koku aurasıd) Abdominal aurae) Görsel aura (a)f) Gustatuvar (sindirim sistemiyle ilişkili) aurag) Otonomik aura (a)h) Psişik auraII-Otonom bulgulu (otonomik) nöbet (a)III-Dialeptik nöbet (b)a) Tipik dialeptik nöbet (b)IV-Motor nöbet (a)a) Basit motor nöbet (a)1. Miyoklonik nöbet (a)2. Epileptik spazm (a)3. Tonik-klonik nöbet-9-4. Tonik nöbet (a)5. Klonik nöbet (a)6. Versif nöbetb) Kompleks motor nöbet (b)1. Hipermotor nöbet (b)2. Otomotor nöbet (b)3. Jelastik nöbet ( gülme nöbeti )V-Özel nöbetlera) Atonik nöbet (a)b) Hipomotor nöbet (b)c) Negatif miyoklonik nöbetler (a)d) Astatik nöbete) Akinetik nöbet (a)f) Afazik nöbet (b)VI-Paroksismal olay(a) sol/ sağ/ aksiyal/ jeneralize/ bilateral asimetrik(b) sol hemisfer/ sağ hemisfer*Status epileptikusTanımlanan nöbet tiplerinin herhangi biri status epileptikus olarak görülebilir, nöbet sözcüğüyerine status sözcüğü kullanılır.EP DEM YOLOJDünyada, 15 yaş altındaki 10,5 milyon çocuğun aktif epilepsili olduğu hesaplanmış vebu da küresel epilepsi populasyonunun yaklaşık %25'i olduğunu gösterir. Yıllık epilepsi- 10 -gelişen 3,5 milyon kişinin %40'ı 15 yaşından küçük ve %80'ninden fazlası gelişmekte olanülkelerde yaşamaktadır (28).Populasyon temelli çalışmalarda çocukluk çağı başlangıçlı epilepsinin yıllık insidansoranının gelişmekte olan ülkelerde 100 000 de 61-124, gelişmiş ülkelerde 100 000 de 41-50(28)olduğunu göstermektedir . nsidans yaşamın birinci yılında 100 000 de 150 civarından(28)yaşamın 9. yılından sonra 100 000 de 45-50'ye kadar ilerleyici bir şekilde düşer .Kümülatif insidans çalışmaları, 15 yaşına kadar çocukların %1,0-1,7'si uyarılmamış bir nöbet(37, 72)ve %0,7-0,8 tekrarlayan nöbetleri olacağını göstermektedir . Sıklık oranı Avrupa veKuzey Amerika'da 1000 de 3,6-6,5 iken Afrika ve Latin Amerika'daki çalışmalarda 1000 de6,6-17 olarak bildirilmiştir (28).DOĞAL ÖYKÜlk uyarılmamış fokal ya da jeneralize tonik-klonik nöbeti olan çocukda, kümülatiftekrarlama riski, 5 yaşından sonra oluşan tekrarların tümü sadece %3 olmasıyla birlikte 8(65)yıllık izlemde %42'dir . Çok değişkenli analiz, tekrar için risk faktörlerinin semptomatikbir neden, anormal EEG, uykudayken olan bir nöbet, ateşli havale öyküsü ve postiktal parezi(65) (18, 66)olmasını içerir . Tedavi tekrar oranını değiştirmez . Çocukluk döneminde nöbeti olan(67)bireylerin yaklaşık %64'ü 5 yaşından sonra remisyona girebilir . Bu hastaların sadece%16'sı hala tedavi alır. Spesifik sendrom ya da neden olması durumunda bu öngörülersınırlıdır.Tüm yaş grubundaki hastaların yaklaşık %75'i antiepileptik ilaçlar ile remisyona girer,fakat nöbetsiz 3 yıldan sonra ilaç kesilmesinin ardından hastaların %25'inde tekrarlama olur(61).Ancak tekrar oranı farklı epilepsi sendromlarında oldukca farklıdır: benign rolandik- 11 -epilepsi için %0, çocukluk çağı absans epilepsisi için %12, fokal semptomatik epilepsi için%29 ve juvenil myoklonik epilepsi için %80'dir (12).PROGNOZ(60)Epilepsili çocukların çoğu dört ana prognostik gruba ayrılabilir . lk grup,remisyonun birkaç yıl sonra olduğu ve tedavinin sıklıkla gerekmediği benign epilepsiler, örn.Benign rolandik epilepsi (hastaların %20-30'u). kinci grup, nöbet kontrolünün medikasyonlakolayca başarıldığı ve kendiliğinden remisyonun birkaç yıl sonra olduğu ilaca duyarlıepilepsiler, örn. absans epilepsili çocukların çoğu (hastaların %30'u). Üçüncü grup, ilaçtedavisi ile nöbet konrolünün olduğu ancak kendiliğinden remisyonun olmadığı ilaca bağımlıepilepsiler, örn. juvenil myoklonik epilepsi ve semptomatik fokal epilepsili hastaların çoğu(hastaların %20'si). laç kesildiğinde tekrarlama olur ve yaşam boyu tedavi gerekebilir.Dördüncü grup ise kötü prognozlu, ilaca dirençli (ya da refrakter) epilepsilerdir (hastaların%13-17'si). laca dirençlinin tanımı subjektifdir.laca erken cevap ( tedavinin ilk 3 ayı içinde nöbetin %75-100 azalması) nedenindenbağımsız olarak uzun dönem remisyonun iyi bir göstergesidir. Bununla beraber, idyopatik vesemptomatik varsayılan epilepsiler, remisyon başarısı semptomatik formdan üç kattır (64).NEDEN VE PATOF ZYOLOJÇocukluk çağı epilepsilerinin nedeni ve patofizyolojisi hakkındaki bilgi, modernnörolojik görüntülemeler ve moleküler genetik çalışmalarla artmaktadır.Epilepsi nedenleri (39);1) Genetik eğilima. Resesif geçişli lipit ve aminoasit metabolizma hastalıkları- 12 -b. Resesif geçişli gelişim bozukluklarıc. Genetik geçişli tuberoskleroz, nörofibromatozis gibi hastalıklard. Primer jeneralize epilepsiler2) Konjenital anomalilera. Sturge-Weber sendromub. Nöronal migrasyon defektleric. Prenatal ve perinatal travma3) Serebral nedenlera. Anoksib. ntraserebral kanamac. nfarkt, porensefalik kist4) Uzamış febril konvülziyonların etkisiyle5) Travmaa. Kazalarb. Beyin operasyonları6) Enfeksiyona. Bakteriyel menenjitb. Beyin absesic. Viral ensefalitd. Kronik viral enfeksiyonlare. Paraziter enfeksiyonlar7) Aşılamaa. Boğmaca aşısı- 13 -8) Vasküler nedenlera. nfarktb. Hipertansif ensefalopatic. Serebral venöz trombozd. Arteriyovenöz malformasyonlare. Anoksi sonrası ensefalopati9) Serebral tümörler10) Nörodejeneratif hastalıklar11) Toksik nedenlera. laçlarb. Ağır metal zehirlenmeler12) Metabolik nedenlera. Hipoglisemi-hiperglisemib. Hipokalsemi-hiperkalsemiGenetik ve moleküler temelTek gen mutasyonunun epilepsi nedeni olduğu bilinmektedir, fakat farklı fenotiplerdesonuçlanır (Tablo 3) (33) .Buna karşın, benzer fenotipler farklı genotiplerin bir sonucu olabilir. Fenotipikdeğişiklikler, modifiye genler ya da fenotipik ekspresyonların sağladığı polimorfizmler ya daçevresel faktörler kabul edilir (76).- 14 -Tablo 3. Epilepsi için tanımlanmış genlerEpilepsiFonksiyon Lokus Nöbet tipisendromuGABRA1GABA nın aktive ettiği TKN, myoklonik,GABA, α1 reseptör 5q34 OD, JMEakımın kısmi inhibisyonu absanssubunitGABRG2 Febril, absans, TKN,GABAerjik nöronların hızlı FN, CAE,5q31GABA, reseptör γ2 myoklonik, klonik,GEFS+inhibisyonusubunit parsiyelGABRDGABAA reseptör akımGEFS+1p36 Febril ve afebril nöbetlerGABAA reseptör δ2amplitutün azaltılmasısubunitSCN2A Başlangıçta hızlı sodyumFebril, afebril generalizeGEFS+, BFNIC2q24Sodyum kanalı α2 girişi ve aksiyontonik ve TKNsubunit potensiyelinin yayılmasıSCN1A Febril, absans,Somatodentritik sodyumGEFS+, SMEI2q24Sodyum kanalı α1 myoklonik, TKN,girişisubunit parsiyelSCN1Bsubunite koadjuve ve Febril, absans, tonikαGEFS+19q13Sodyum kanalı β1module etmek klonik, myokloniksubunitKCNQ2 YenidoğanM akımı KCNQ3 ile etkileşir 20q13 BFNCPotasyum Kanalı konvulziyonlarıKCNQ3 YenidoğanM akımı KCNQ2 ile etkileşir 8q24 BFNCPotasyum Kanalı konvulziyonlarıATP1A2 BFNIC ve aileselyon geçisinde disfonksiyon 1q23 nfantil konvulziyonlarNa+, K+ - ATPaz hemiplejikpompası migrenCHRNA4 Nikotinik akımUykuyla ilişkili fokalAsetilkolin α4 subunit modulasyonu; β2 subunit ile 20q13 ADNFLEnöbetreseptörü etkileşimiCHRNB2 Nikotinik akımUykuyla ilişkili fokal1p21 ADNFLEAstilkolin β2 subunit modulasyonu; α4 subunit ilenöbetreseptörü etkileşimiLGI1 Homeostasisin ve görselşitselLösin zengin glioma disregulasyonu, nöronlar ve 10q24 ADPEAF halusinasyonlu parsiyelaktivasyonu glia arasındaki etkileşim nöbetlerCLCN2TKN, myoklonik,Nöronal klorid çıkışı 3q26 IGEVoltaj kapılı kloridabsanskanalEFHC1Fare hipokampal tetiklenmiş 6p12-JME TKN, myoklonikEF-hand motifliapopitozisin azaltılması p11proteinBRD2 (RING3)Nükleer? 6p21 JME TKN, myokloniktranskripsiyoneldüzenleyiciOD= Otozomal dominant. ADNFLE= otozomal dominant nokturnal frontal lob epilepsisi. ADPEAF= otozomaldominant işitme özellikli parsiyel epilepsi. BFNC= benign ailesel neonatal konvülziyonlar. GEFS+ = febrilnöbetli jeneralize nöbet. TKN= tonik-klonik nöbet. MAE= myoklonik astatik nöbet. SMEI= bebeklik dönemininciddi myoklonik epilepsisi. BFNIC= benign ailesel neonatal-infantil konvülziyonu. JME= juvenil myoklonikepilepsi.- 15 -Kortikal gelişim anormallikleri ve nörokutanöz bozukluklarSerebral korteks malformasyonları ilaca dirençli çocukluk çağı epilepsilerinin enazından %40'ını oluşturmaktadır (46).Hemimegalensefali de, bir serebral hemisfer kalın bir korteks ve geniş kıvrımlarlabüyümüştür. Erken devamlı nöbetler major gelişimsel bozukluklarla birliktedir (59).Fokal kortikal displazi, aberan nöronlar ve balon hücrelerle değişik derecede ilişkiliolan korteksin laminar yapısının anormalliklerini içerir (70).Bilateral periventriküler noduler heterotopi gri maddenin subependimal nodüllerindenoluşur.Agri-pakigri-band spektrumu, kıvrımların yokluğu (agri) ya da azalması (pakigri) vesubkortikal band heterotopiyi içerir (36).Şizensefali, serebral hemisferler de tek taraflı ya da iki taraflı yarıkların olmasıdır.Polimikrogri kortikal katlanmalar ve kalınlaşmalardan oluşur. Küçük alanlar görüntülemelerile saptanamayabilir (11).Tuberoskleroz, merkezi sinir sistemi (MSS), deri ve böbrek anormallikleri ile birincilolarak ilişkili olan bir bozukluktur.Sturge-Weber sendromu, leptomeninkslerin venöz anjiomasının (tüm olgularda),trigeminal sinir tarafından uyarılan derinin homolateral nevus flammeus (port-wine, %90) ileilişkili olduğu ailesel olmayan fakomatozdur (5).Serebral palsiSerebral palsi sıklıkla epilepsi ile ilişkilidir: yaklaşık %50 quadripleji ve hemipleji,yaklaşık %26 hem spastik dipleji hem de diskinetik formdadır (35). nfantil spazmlar hastaların- 16 -%15'inden fazlasında gözlenir (35). Epilepsinin başlangıcı genellikle erken ve ciddidir. Sadece%12,9'unda 2 yaş ve sonrasında bir remisyon olmaktadır (24). Serebral palsi ve epilepsisi olançocuklar, hem zeka hem de hafıza açısından epilepsisi olmayan aynı formdaki serebral palsiliçocuklardan daha düşük düzeydedir. Küçük lezyonları ve epilepsisi olanların epilepsisi(74)olmayan daha büyük lezyonları olanlara göre iyileşmesi daha düşüktür . Seçilmiş olgularepilepsinin cerrahi tedavisinden yararlanabilirler.Hipokampal sklerozisHipokampal sklerozis, Ammon's horn sklerozis ve mesial temporal sklerozis terimleri,aynı yapılardaki gliozis ve nöronal hücre kaybıyla karakterize olan farklı antiteleri belirtir.Hipokampüs de özellikle CA1 ve CA4 bölümlerinde, primer sinir hücre kaybı fibrozis ilesonuçlanır (50). Ve bu da değişik elektrik devresinin lokal eliptogenezisini kolaylaştırabilir (23).(15)Hipokampal sklerozis olguların %80'ninde tek taraflıdır . Ekstrahipokampal bir lezyonaynı zamanda görülebilir (iki patoloji aynı anda). Hipokampal sklerozis, mesial temporal lobepilepsisi ile yakın ilişkilidir (52).Cerrahi sonrası tam nöbet remisyonu, hipokampal sklerozis sonucu olan temporal lobepilepsili çocukların yaklaşık %78'inde gözlenir (52).Postinfektif epilepsiEpileptik nöbetler, akut MSS enfeksiyonu esnasında ya da geç komplikasyonu olarak(58)görülebilir. MSS enfeksiyonlu hastaların yaklaşık %5'inde epilepsi gelişir , bununla(21)beraber, enfeksiyonların tipleri ve sıklıkları farklı coğrafik bölgelere göre değişir . Akutsemptomatik nöbet ve kronik epilepsi arasındaki ayırım, sadece akut bakteriyel menenjit veherpes virus ensefalitinde mümkündür, fakat nörosistiserkozis ve HIV ensefalopatisinde(16)mümkün değildir . Bakteriyel menenjitli çocukların yaklaşık %35'inde akut nöbetleri- 17 -vardır, %5,4'ünde sonradan epilepsi gelişir (56). Genel olarak, akut nöbetler geç epilepsi riskini(16)artırır, fakat spesifik veriler yoktur . Çocuklardaki nörosistiserkozis, sıklıkla aktif hastalıkesnasında kalsifikasyonun kronik inaktif devresinden daha ciddi olan nöbetlerlekarakterizedir.Akut beyin hasarı sonrası nöbetler ve epilepsiKafa travmalı çocukların yaklaşık % 3-10'unda sıklıkla 24 saat içinde erken post-(27)travmatik nöbet ortaya çıkar . Önemsiz kafa travması sonrası olan erken nöbetler iyi(2)prognozludur ve geç nöbetlerle bağlantılı değildir ; genellikle tedavi gerektirmez. Fokalnörolojik bulgu, deprese kafatası kırığı, beyin ödemi ve akut subdural hematom yüksek risk(27)ile ilişkilidir. 5 yaşın altındaki çocuklar status epileptikus için yüksek risklidir . Cidditravma sonrası, ilk hafta içinde generalize tonik-klonik nöbetler ve düşük bir Glasgow Koma(3)Skalası geç epilepsi için büyük bir risk ile ilişkilidir . Orta düzeyde kafa travması sonrasıepilepsi insidansı genel populasyona benzerdir, fakat ciddi travma sonrası %9 artar. Geç post-travmatik epilepsi, olguların %42'sinde ilk yıl içinde ve %71'i dördüncü yıl içinde ortaya(2)çıkar . lk geç post-travmatik nöbet muhtemelen tekrarlar ve tedavi edilmelidir. Post-travmatik psikojenik epileptik olmayan nöbetler çocuklarda tanımlanmıştır (55).TANIOlguların üçte ikisi, EEG ve uygun görüntülemeler yapılmasından sonra erkendenspesifik sendromu belirlenir (13, 45). Kalan yüzdenin yaklaşık % 30'u 2 yıl içinde daha spesifikkategorilere ayrılabilir (14).Öykü tanıda temeldir. Öykü; gelişimsel basamakları, ilaç öyküsü ve nöbetlerin çocukve aile üzerine olan etkisini içermelidir. Büyük çocuklarda, direkt sorgulama subjektif- 18 -semptomları aydınlatabilir. Aileler atağı taklit edebilir ya da videoya çekebilir. Fizikinceleme; nörolojik, deri ve okuler değerlendirmeyi ve baş çevresi ölçümünü içermelidir.EEG paroksismal anormallikleri açığa çıkarabilir. Bununla beraber, bazı istisnalarlabirlikte, interiktal EEG anormallikleri sağlıklı çocukların %5-8'inde görülebildiğinden, tanı(4)birincil olarak EEG'ye bağlı olmamalıdır . Uyku EEG'si rutin EEG pozitiflik oranını(31)%60'dan %90'a arttırır . Aralıklı fotik uyarı ve hiperventilasyon çocuklarda esansiyeldir.Video-EEG monitörizasyonu, elektromyogram, elektrokardiyogram, respirogram ve elektro-okulogram karmaşık klinik durumların karakterize edilmesinde oldukça yararlıdır (71). Normalbir interiktal EEG, inandırıcı bir klinik öykü varlığında epilepsiyi dışlamaz. Yüzeyel EEG,yalnızca skalp konveksitesinden kaynaklanan elektiriksel aktiviteyi örnekleyebilir, mesiobazalbeyin yüzeyi ve iç korteks hemen hemen saptanamaz.Nörolojik görüntülemelerYapısal görüntülemelerBilgisayarlı tomografi küçük kalsifiye lezyonları ve ya kemikleşmeyi saptayabilir.Status epileptikus ya da nöbetlerin neden olduğu kafa travması sonuçlarını değerlendirme gibiacil durumlarda endikedir.Komplike olmayan febril konvulziyonlar ve tipik idyopatik epilepsili çocuklargörüntüleme ihtiyaç olmamasına rağmen, manyetik rezonans görüntüleme seçilenprosedürdür. Tersine, non-idyopatik fokal epilepsili çocuklara her zaman MRG yapılmalıdır.Nöbet semiyoljisi ve EEG görüntüleme çalışmalarında rehber olabilir (33).Kortikal gelişim anormallikleri çocukluk çağı semptomatik epilepsinin en yaygın(47)nedenidir . Yaşamın ilk 6 ayında, T2 ağırlıklı görüntüler kortikal anormallikleritanımlamak için gereklidir, oysa T1 görüntüler maturasyon değişikliklerini özellikle- 19 -(47)myelinizasyondakini daha iyi değerlendirir . Hipokampal yapılar ve kortikal displazi(47)alanları 1,5 mm görüntüler elde eden 3-D sekanslar kullanılarak iyi tanımlanır .Gadolinium kontrast kullanımı seçilmiş lezyonlarda endikedir.Fonksiyonel nörolojik görüntülemelerFonksiyonel görüntülemeler özellikle intrakranial EEG monitorizasyonu ve sodyumamobarbital (Wada ) testi, invazif eksploralizasyonlar ihtiyacını azaltmak amacıyla epilepsicerrahisi için seçilmişlerde kullanılabilir (25, 77).H proton magnetik rezonans spektroskopi, muhtemelen nöronal disfonksiyon vegliozisi gösteren N-asetilaspartat ve kreatin oranları ve ya her ikisinin anormalliklerinigösterir (22).Fonksiyonel MR fonksiyonel kortikal alanları haritalamak ve epileptojenik korteks ile(54)ilişkilerini çalışmak için kullanılır . Eğitim ve kooperasyon gereksinimi, 7-8 yaşından(30)büyük ve uygun kognitif vasıfları olan çocuklarla bu tekniği sınırlandırır . 2-deoksi-2[18F]fluoro-D-glukoz ile PET beyin de bölgesel glukoz ve oksijen kullanımını ölçer. Fokalhipometabolizma MR tarafından saptanamayan yapısal epileptojenik değişikliklere yanıttır(41). GABAA subunit reseptörüne bağlanan PET tracer flumazenil epileptojenik korteksdemarkasyonunda 2-deoksi-2[18F]fluoro-D-glukozdan daha sensitiftir (53).Teknesyum -99m ile tek foton emisyon BT lokal serebral kan akımı değerlendirmekiçin kullanılır ve epileptojenik alanlarda interiktal azalma ve iktal artmayı gösterir (42).AYIRICI TANIÇocuklarda, çeşitli non-epileptik paroksismal olaylar epilepsiden ayırt edilmelidir.Yanlış tanı sıktır ve psödo-refrakter epilepsinin önemli bir nedenidir (51).- 20 -Bunlar:Soluk tutma spelleriKardiyojenik senkoplarGasroözofagial reflüPsikojenik psödo-epilepsiParoksizmal diskinezilerBenign infantil myoklonusMasturbasyon davranışıMigrenGece terörü ya da pavor nokturnusSomnambulism ya da uyurgezerlikTEDAV N N YÖNET M VE PRENS PLERAntiepileptik ilaçların moleküler hedefleri ve klinik etkinliğiKlinik etkinlik spektrumu, etki mekanizmaları belirgin olmamasına rağmen mevcut(33)ilaçların etki mekanizmaları gösterilmiştir (Tablo 4) . MSS de temel eksitatör (uyarıcı)nörotransmitter, üç reseptör tipi ( N-metil-D-aspartat, kainate/ AMPA ve metabotropik)üzerine etki eden glutamattır. Temel inhibitör nörotransmitter, iki reseptör tipi üzerine etkieden γ-aminobütirik asittir.Antiepileptik ilaç tedavisiEpilepsi tanısı kesin olarak konulmadan antiepileptik tedavi başlanmamalıdır. diyopatikepilepsilerin nedeni tam anlaşılamadığından tedavi; nedeni ortadan kaldırmak değil, nöbetleriönlemeye yönelik olmalıdır. Nöbet tiplerine özgü ilaçların geliştirilmemiş olması nedeniyleepilepsi tedavisinde kesin bir tedavi formu yoktur.- 21 -Tablo 4. Antiepileptik laçların Moleküler Hedefleri Ve Klinik EtkinliğiNa++ Ca+2 GABAA GABA GABA GABAB NMDA Klinikkanalı kanalı reseptörü transaminaz transporter reseptörü reseptörü etkinlikGenişBenzodiazepinler .. .. Evet .. .. .. ..spektrumFokal,Karbamazepin Evet .. .. .. .. .. ..JTKEtosüksimid Evet Evet .. .. .. .. .. AbsansGenişFelbamat Evet .. Evet .. .. .. EvetspektrumFokal,Gabapentin .. Evet .. .. .. Evet ..JTKFokal,Lamotrigin Evet Evet .. .. .. .. .. JTK,absansFokal,Okskarbazepin Evet .. .. .. .. .. ..JTKFenobarbital .. Evet Evet .. .. .. .. FokalFokal,Fenitoin Evet .. .. .. .. .. ..JTKTiagabin .. .. .. .. Evet .. .. FokalGenişTopiramat Evet .. Evet .. .. .. ..spektrumGenişValproat .. .. Evet .. .. .. EvetspektrumFokal,Vigabatrin .. .. .. Evet .. .. .. epileptikspasmFokal,Zonisamid* Evet Evet .. .. .. .. .. JTK,myoklonikGABA= γ-amonobutirik asit. NMDA= N-Metil-D-aspartat. YVA=yüksek voltaj aktivasyonu JTK: jeneralizetonik-klonik nöbetler * zonisamid ve topiramat zayıf karbonik anhidraz inhibitörüEpilepsi tedavisinin üç temel öğesi bulunmaktadır.Nöbetleri ortadan kaldırmak ya da olabildiği derecede sıklığını azaltmakUzun süreli tedavi ile ilgili ortaya çıkabilen yan etkilerden kaçınmakÇocuklarda hastalığın aldığı normal günlük yaşantı ve sosyal özellikleri gerikazandırmak olarak sayılabilir.Tedavide amaç nöbetleri tek bir antiepileptik ilaç ile yan etkiler oluşmadan ya da(10)minimal yan etki ile tam olarak kontrol edebilmektir . lk tercih edilen ise daha çoketkileri bilinen karbamazepin (CBZ), valproat (VPA), fenobarbital (PB) ve difenilhidantoindir- 22 -(DPH). Yeni kullanıma giren ilaçlar ise daha çok tedavide ikinci ilaç olarak seçilirler. Builaçlar nöbet kontrol gücü, etkinlik süresi, etkinliğin kalıcılığı ve etkin olduğu nöbet tiplerininsayısı dikkate alınarak aşağıdaki gruplara ayrılmıştır (10).Majör ilaçlar: Fenobarbital, difenilhidantoin, karbamazepin ve valproattan oluşmaktadır.Minör ilaçlar: Diazepam, klonozepam, lorezepam, klobazam, etosüksimit ve sultiam.Yeni antikonvülzanlar: Vigabatrin, gabapentin, lamotrijin, felbamat, zonizamid.Diğer ilaçlar: ACTH, asetazolamid, B6 vitamini, flunarizin ve gammaglobulindir (10).Epilepsi tedavisinde başarıyla kullanılmakta olan bu antiepileptik ilaçların faydalıetkilerinin yanı sıra birçok toksisite ve toksisiteyi arttıran durumlarda söz konusudur (57) .Kronik toksisiteyi artıran durumlar (57) ;1. Epilepsinin erken yaşta başlaması, çoğunluğunda hayat boyu tedaviye gerek olması,2. Birden fazla ilaç kullanımı,3. Epileptik çocuklarda büyüyen dokuların ( beyin, kemik vb.) ilaca maruz kalması,4. Kötü beslenme, araya giren hastalıklar.Çocuklarda kullanılan antiepileptik ilaçların önerilen günlük dozu ve bunların yan etkileriTablo 5'de özetlenmiştir (33).En az iki yıl nöbet geçirmeyen çocukların ilaçları kesilebilir. laç kesiminden sonratekrar genellikle ilk yılda görülmektedir. Geç nöbet tekrarı çok nadirdir. Tekrarda epilepsininetiyolojisi, çocuğun nörolojik durumu, ilaç başlama ve kesilme yaşı, epilepsi süresi ve nöbetsayısı, nöbet tipi, medikasyon tipi, nöbetsiz dönemlerin süresi çeşitli derecelerde etkiliolmaktadır (64).- 23 -Tablo 5. Çocuklarda Antiepileptik laçların Önerilen Günlük Doz, Temel Yan Etkileri VeCiddi ToksisitesiGünlükGenel dozu (oral)dozun Yan etkileri Ciddi toksisitesimg/kg/günsayısıKarbamazepin 10-20 2-3 Ataksi, diplopi, döküntü Aplatik anemi ( nadir)0,5-1,0 (maksimum 30Klobazam 1-3 Sedasyon ..mg/gün)Yorgunluk, uyuşukluk,Yavaş titrasyon: 0,1- Solunum depresyonu (hipotoni,davranışsalKlonazepam 2-30,2 sadece V yolda)bozukluk,tükrük ve bronşialhipersekresyonGastrik rahatsızlık, hıçkırık,Etosüksimid 20-30 2 döküntü, bulanık görme, Aplastik anemi ( nadir)başağrısıAplastik anemi (tedaviedilen yetişkin hastalarınSomnolans, anoreksi,Felbamat 15-45 2 milyonda 300) ;gastrik rahatsızlık, sinirlilikhepatotoksisite (milyonda164)Nadir olarak, davranışsalGabapentin 23-35 2-3 Yorgunluk, kilo alımıproblemler -düşmanlıkYavaş titrasyon: 5-15(enzim uyarıcılar EkStevens-Johnsonolaraknirse) ; 1-3 Sersemlik, diplopi, ataksi,Lamotrigin 2 sendromu, Lyell's(VPA eklenirse ) ; 1-5 somnolans, döküntüsendromu(VPA+ uyrıcıyaeklenirse )Somnolans, asteni,Levetiracetam 20-40 2 Psikotik olaylar (nadir)başağrısı, anoreksiSalya akması veHipotoni, uyuklama, salyaNitrazepam 0,25-2,50 2 pnömoniye yol açanakmasıaspirasyonSomnolans, baş ağrısı,Okskarbazepin 30-45 2 ..ataksi, kusma, hiponatremi,döküntüDavranış bozukuğu,15-20 V1 veya 2 Hipersensitiviteuyuklama, döküntü, bilişselFenobarbital yenidoğanlarda; 3-5 <5yatarken reaksiyonu (nadir)fonksiyonları etkileyebilir,yaş; 2-3 >5 yaşsistemik toksisiteAtaksi, diplopi, nistagmus,akne, dişeti hipertrofisi,15-20 V yenidoğanda; Megaloblastik anemi,Fenitoin 8-10 <3 yaş; 4-7 >3 2 hirsutism, kognitif ve lenfoma, ensefalopati,yaş sedatif etki, periferal koreoatetoznöropatiDavranış bozukluğu,uyuklama, döküntü,Primidon 10-20 2-3 Anemi (nadir)kognitif fonksiyonlaretkinebilirBulantı ve epigastrik ağrı,Sodyum Ensefalopati,hepatit ve15-40 2-3 tremor, alopesi, kilo alımı,valproat pankreatit (nadir)hiperamonemiStiripentol 50 2 Uyuklama, iştahsızlık ..- 24 -Sulthiame 5-15 2 Ataksi, parestezi ..Sersemlik, karın ağrısı,Tiagabine 0,5-2,0 mg/kg/gün 2 Non-konvulzif SEsinirlilik, konsantrasyondazorlukKilo kaybı, parestezi,emosyonel labilite,Topiramat Yavaş titrasyon : 4-6 2 Böbrek taşlarıkonsantrasyon ve kelimebulmada güçlük,hipohidrozis20-80; 100-150 infantil Eksitasyon, uyuklama, kilo Psikoz (nadir), görmeVigabatrin 2spasm için alımı alanı defektleriSomnolans,sersemlik,ataksi, abdominalZonisamid 4-12 mg/kg/gün 2 Psikiyatrik bozukluklarrahatsızlık, kendiliğindenolmada azalma, döküntü,hipohidrozisTekli ya da çoklu ilaç tedavisine rağmen nöbet kontrolü sağlanamayan hastalardaepilepsi cerrahisi, ketojenik diyet, nervus vagus uyarıcısı takılması düşünülebilir.Epileptik çocukların takiplerinde, hekimler klasik olarak, nöbetin şiddetini, sıklığını,kullanılan ilaçların yan etkilerini değerlendirmektedirler. Ancak bu değerlendirmeleriçerisinde yaşam kalitelerinin de değerlendirilerek, hastaların takip ve tedavilerininolabileceği en iyi konuma gelmesini sağlamak gerekmektedir (73).Epilepsi tanısı, çevre tarafından hastanın aşağılanacağı korkusu, bunun bir akılhastalığı olduğu düşüncesi, tedavisinin olmadığı endişesi, ailenin suçluluk duygusu, eğitimsürecinde yaşanabileceklerin yarattığı stres gibi nedenlerle çocuğun yaşam kalitesini olumsuzetkiler. Ayrıca beyindeki anormal elektriksel aktivite ve tedavide kullanılan ilaçlar, epileptikçocuklarda bilişsel fonksiyonları ve davranışı etkileyerek yaşam kalitesinin bozulmasınaneden olur.EP LEPS L ÇOCUKLARDA YAŞAM KAL TESEpilepsi çocuklarda nadir olmayan kronik bir hastalıktır. Çocuğun ve ailesinin günlükhayatındaki psikososyal etkisi çeşitli faktörlere bağlıdır:a) Epilepsinin ağırlık derecesi- 25 -b) Klinik kontrolün zorluğuc) Hastalığın çocuğa, aileye ve topluma ne ifade ettiğid) Çocuğun ve ailenin aktivitelerinde neden olduğu kısıtlamalare) Çocuğun ve ailenin çalışmalara katılma kabiliyetinef) Sosyal desteğin derecesi ve epilepsiyle mücadele etmek için mevcut kaynaklarıngenişliğidir.Bütün bu faktörler bu kronik hastalığa uyuma katkıda bulunur. Strauss'un ifadesi ile ?kronik hastalıklı kişilerin yaşamlarını düzenleyenler, sadece hastalığın semptomlarını kontrolaltında tutmaya değil, aynı zamanda yapabildikleri kadar normal yaşamaya ve yaşamasınısağlamaya çalışırlar? (7 ). Birçok çalışmada aşağıdaki parametrelerin gelişmekte olan epileptikçocuğun gelişimi üzerinde belirleyici olduğu gösterilmiştir.1) Epileptik nöbetlerin başlangıç yaşı2) diyopatik, kriptojenik ya da semptomatik olup olmadığı3) Epileptik odağın beyindeki lokalizasyonu ve nöbet tipi4) Epileptik bozukluğun bilişsel fonksiyonlar üzerindeki olumsuz olası etkilerininkantitatif ve kalitatif sonuçları5) Epileptik nöbetlerin medikal tedaviye verdikleri yanıt6) Epileptik nöbetlerin tekli ve ya çoklu tedaviye ile kontrol edilebilmesi7) Epileptik çocuğun antiepileptik ilaçların yan etkilerine karşı sergilediğibireysel duyarlılık8) Çocuğun, epileptik nöbetlerinden bireysel olarak etkilenişi, nöbetlerinialgılayış şekli ve yakın çevresindeki insanların, çocuğun nöbetlere tepkisi- 26 -9) Epilepsi hastalığına karşı toplumun belirli bir kesiminin sergilediği olumsuz önyargıların, çocuğun ruhsal yapısına örseleyici ve zedeleyici etkilerininolabilmesi10) Epileptik çocuğun anne babasının hastalığa karşı ve çocuğa yönelik davranışsaltepkileri11) Çocuğun devam ettiği okuldaki öğretmen ve arkadaşlarının zaman zaman daolsa sergileyebilecekleri olası hatalı, yanlış ve ön yargılı tutum ve davranışlar12) Ergen çağa ulaşmış genç epileptik hastaya, yakın çevresindeki iş arkadaşlarınınya da amirlerinin nadir olmayarak zaman zaman bilerek ya da bilmeyereksergileyebilecekleri hatalı tutum ve davranışlar13) Epileptik çocuğun ailesinde şiddetli ekonomik sorunların mevcudiyeti14) Epileptik çocuğun anne ve / ve ya babasının, çocuktaki hastalığın nedeninidoğaüstü güçlere yüklemeleri sonucu, çocuğun kendi psişik dengesini bozarak,çocuğun süregen şiddetli anksiyöz, fobik duygu ve korkulara sürüklemeleri.Yine aynı nedenden, çocuğun irrasyonel tıp dışı çevrelerin kucağına itilmesisonucu, etkili nöbet kontrolünün aksaması, çocuğun cadde, sokak ve trafiktenöbet geçirebilmesine sebebiyet verilmesi (73).Epilepsinin tanı ve tedavisinde önemli ilerlemeler olmasına rağmen hala epilepsiliçocukların yaşam kalitesini arttırmak önemli bir sorun teşkil etmektedir. Çocukluk yaşamınınçoğu zamanı ev ve okulda geçer. Epilepsili çocukların yaşam kalitesini dikkate alırken,onların ailelerinin, öğretmenlerinin ve arkadaşlarının epilepsi hakkındaki görüşlerini dikkatealmak uygun olacaktır.- 27 -EP LEPS HASTALIĞININ OKULLARDAK DURUMUTürkiye'de 1996 yılında, 16 yaşından küçüklerde yapılan prevalans çalışmasının(63)sonuçlarına göre; aktif epilepsi prevalansı binde 8 dir . Okul yaş grubu olan 7-16 yaşarasında epilepsi prevalansı binde 7,6 olarak bulunmuştur (63).zmir de yapılan bir çalışma sonucunda 7-17 yaş aralığındaki epilepsi prevalansıkızlarda binde 11,3, erkeklerde binde 11,1 ve total binde 11,2 olarak bulunmuştur. Aktifepilepsi ( son 5 yıl içinde pozitif epilepsi hikayesi ve antiepileptik tedavi altında olanlar)prevalansı ise kızlarda binde 4,5, erkeklerde binde 7,0 ve total binde 5,6 olarak bulunmuştur(9).7-12 yaş arasındaki 3637 ilköğretim öğrencisiyle yapılan Malatya'daki çalışmada,epilepsi prevalansı binde 7,97 olarak saptanmış ve epilepsi hastalarının ilk nöbetinin olduğuyaşları incelendiğinde %41,4'ü 1ay-1 yaşında, %37,9'u 2 ila 5 yaş arasında ve %20,7'si 6 ila12 yaş arasındadır. Epilepsi hastalarının ancak %38'i çalışma öncesinde tanı almış (44).Millogo A. ve Siranyan A.'nın yaptığı öğretmenlerin epilepsi hastalığı hakkındakibilgileri ve yaklaşımlarıyla ilgili çalışmada 260 öğretmenin %98'i epilepsi hastalığını duymuşancak %43,2'si epilepsiyi santral sinir sistemi bozukluğuyla ilişkilendirmiş. %85,8'iepilepsiyi sadece konvulzif kasılma ve bilinç kaybıyla karakterize olduğunu belirtmiş veancak %57'si absansla ilgili bulgulardan bahsetmiş. Öğretmenlere göre okulu bırakma(%80,6), başarısız olma (%83,9), geri zekalılık (%57,2) ve delilik (%30,7) epilepsinin en sıksöz edilen sonuçlarıymış. Öğretmenlerin en az %40'ı yanındaki nesneleri uzaklaştırmak,başını korumak ya da hastaneye götürmek gibi nöbet esnasında yapılması gereken ilk yardımkonusunda bazı bilgilere sahipmiş. %15,4'ü diğer öğrencileri rahatsız edebileceğinden dolayısınıflarında epilepsili öğrenci olmasına karşıymışlar. Çoğu öğretmen bu hastalığın doğal bir- 28 -hastalık olduğunu inanmasına rağmen, %55'i bulaşma riskinden dolayı epilepsili öğrencilerinayrılmasını (izole edilmesini) düşünmüşler (6).Young G.B. ve arkadaşlarının Kanadalı kolej öğrencilerinin epilepsi bilgi veeğilimlerini inceledikleri çalışmada; öğrencilerin % 91'i epilepsi hakkında okumuş veyaduymuş. Sadece yarısı epilepsinin kalıtsal olabileceğini belirtmiş. Büyük kısmı ise epilepsininbeyin tümörleri, doğum defektleri ve inme nedeni ile gelişebileceğini söylemiş. %90'ıepilepsiyi mental hastalıktan ayırt etmiş. %87'si epileptik atağı konvülziv hareketlerletanımlasa da büyük kısmı hafıza bozukluğu veya davranış değişikliği ile ortaya çıkabileceğinikabul etmemiş (29).Ab Fatah Ab Rahman'ın Malezya üniversitesi öğrencilerinde yaptığı çalışmada 289öğrencinin %86,5'i epilepsi hastalığını duymuş ve %55,6'sı epileptik nöbet görmüş. Sadece%30,7'si epilepsinin nedenlerini bildiğini söylerken, %5,3'ü doğaüstü şeylerin nedenolduğunu söylemiş. Katılımcıların %66,9'u kalıtsal olduğunu söylerken, %4,9'u bulaşıcıolduğunu belirtmiş. %80,3'ü nöbet esnasında nasıl yardım edileceğini bilmediğini belirtmiş(1).EP LEPS VE SPORNöbetleri kontrol altındaki çocuklar gerekli, mantıklı önlemler alındığı takdirde sporyapabilirler. Aletli jimnastik, ağır fiziksel çabaya yol açan aktiviteler ve sık kafa darbelerineaçık olan sporlar epilepsisi olan çocuklarda tercih edilmemelidir. Bisiklete trafiğin yoğunolmadığı alanlarda, mutlaka kask takarak binmelidir. Yüzme ve sörf türü sporlar ancakçocuğun durumunu bilen bir erişkinin gözetiminde yapılmalıdır. Tenis ve futbol, tramplenatlamadan daha güvenli sporlardır (34).- 29 -NÖBET ANINDA YAPILMASI VE YAPILMAMASI GEREKEN BAZI BAS TKURALLAR:Büyük bayılma şeklinde nöbet geçirmekte olan çocuğa yapılacak şey onu olabilecekzararlardan korumak ile sınırlıdır (34).Sakin olunmalı, çocuğun yanından ayrılmamalı, yardım gerekiyorsa birbaşkasını bu işle görevlendirilmeli.Çocuğu yere yatırın, etrafındaki sivri maddeleri ortadan kaldırın.Çocuğu yan döndürüp tükürüğünün dışarı akması ve daha rahat nefes alıpvermesi için başını hafif yana çevirin.Elbiselerini gevşetin, şayet takıyorsa gözlüklerini çıkartın, hastanın diliniısırmasını engellemek amacıyla elle veya bir cisim ile çeneyi açmayaçalışmayın, ağzına hiçbir şey koymayın. Ancak ağızdaki yiyecekmaddelerinin çıkartılmasına yardımcı olun.Üzerine su dökmeyin, zorla nefes aldırmaya çalışmayın, çocuğu sallayarakya da yüzüne vurarak, bazı maddeler koklatarak uyandırmaya çalışmayın.Nöbet esnasında ilaç vermeye çalışmayın.Nöbet sonrası çocuk yorgun, ne yapacağını bilmez haldedir, bu aşamadaelinizden geldiğince sakin bir şekilde bu durumun düzelmesini bekleyin,güven verici olun.Nöbetler hakkında verebileceğiniz tüm bilgiler hem çocuğa, hem de doktorayardımcı olacağından dikkatli bir gözlem daha sonra doktorun sorularınıcevaplamada çok işe yarayacaktır.Akıllıca gözlemek akılsızca müdahale etmekten daha yararlı olacaktır.- 30 -

İkbal Ok Bozkaya
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk olguların özgün alt tiplerine göre eşlik eden dışa yönelim ve içe yönelim sorunlarının kronotip açısından farklılık gösterip göstermediğinin değerlendirilmesi

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocuk Olguların Özgün Alt Tiplerine Göre Eşlik Eden Dışa Yönelim ve İçe Yönelim Sorunlarının Kronotip Açısından Farklılık Gösterip Göstermediğinin Değerlendirilmesi Amaç: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtileri ile kronotip alt tipleri arasında ilişki olabileceğine dair birçok çalışma bulunmaktadır. DEHB tanılı olgularda kronotip ilişkisi saptanmıştır fakat kronotipin DEHB özgün alt tiplerine göre farklılıkları hakkında çalışma sayısı kısıtlıdır. Çalışmamızın amacı ise Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı ile takip edilen ve ilaç tedavisi kullanan DEHB olgularının alt tiplerine ve eşlik eden dışa yönelim ve içe yönelim sorunlarına göre kronotip açısından farklılık sergileyip sergilemediğinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, kesitsel ve ileriye dönük olarak planlanmıştır. Çalışmamız Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerinde Ocak 2021-Temmuz 2021 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmaya dahil edilme kriterleri; DSM- 5 tanı kriterlerine göre DEHB tanısına sahip olma, DEHB tanısı ile takip ve tedavi edilme, DEHB tanısına yönelik en az 2 aydır ilaç tedavisi kullanma, 9- 12 yaş aralığında olma olarak belirlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen çocukların psikiyatrik bozukluklarını belirlemek için Kiddie- Okul Çağı Çocukları için Afektif Bozukluklar ve Şizofreni Görüşme Envanteri- Şimdi ve Yaşam boyu Versiyonu uygulanmış; çocuklarda içe yönelim problemlerini belirlemek için Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş Anketi uygulanmış; kronotip alt tip değerlendirmesi için Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi (Ebeveyn Formu); dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtileri ve yıkıcı davranış bozukluklarını değerlendirmek için Atilla Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM- IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Sosyodemografik özellikleri, kentsel/ kırsal alanda yaşama, uyuduğu odada gece lambası ve teknolojik alet varlığı, ailenin gelir düzeyi, akran ilişkileri gibi özelliklerini değerlendirmek için sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Bulgular: Belirtilen zaman aralığında çalışmamıza 121 olgu dahil edilmiştir. Olguların büyük kısmının erkeklerden oluştuğu bulunmuştur. Olguların yaş ortalaması 10.21 ± 1.24 yıl olarak tespit edilmiştir. Olguların doğum zamanlarına bakıldığında en fazla ilkbahar mevsiminde doğduklarıgörülmüş; DEHB alt tipleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p= 0.477). Olguların % 46,3'ünün en az bir komorbiditeye sahip olduğu; en fazla yıkıcı davranış bozukluklarının DEHB'ye eşlik ettiği bulunmuştur. DEHB alt tipleri karşılaştırıldığında en fazla oranda komorbidite bileşik alt tipte görülmüştür (p= 0.035). Tüm örneklem değerlendirildiğinde kronotip alt tipleri arasında en fazla oranda ara tip olduğu bulunmuştur. DEHB alt tipleri arasında kronotip açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p= 0.288). Olguların DEHB alt tiplerine bakıldığında % 29,8'inin dikkat eksikliği baskın tip, %16,5'inin hiperaktivite/ dürtüsellik baskın tip, % 53,7'sinin bileşik tip olduğu görülmüştür. Olguların bebeklikte uyku sorunu varlığına bakıldığında, en fazla dikkat eksikliği baskın tipin bebeklikte uyku sorunu yaşadığı görülmüştür (p= 0.051). Tüm örneklem grubunda DSM- IV'e Dayalı Yıkıcı Davranım Bozuklukları için Tarama ve Değerlendirme Ölçeğinin dikkat eksikliği, hiperaktivite, karşı olma karşı gelme bozukluğu toplam puanı ile Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptanmıştır (her birisi için p<0.05). DSM- IV'e Dayalı Yıkıcı Davranım Bozuklukları için Tarama ve Değerlendirme Ölçeğinin dikkat eksikliği toplam puanının Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi toplam puanını yordadığı bulunmuştur (p= 0,015). Sonuç: Çalışmamızda çocukluk dönemi kronotip anketi toplam puanını DSM- IV'e Dayalı Yıkıcı Davranım Bozuklukları için Tarama ve Değerlendirme Ölçeğinin dikkat eksikliği toplam puanının yordadığı bulunmuştur. Daha geniş örneklemli ve yaş aralığının çocuk ve ergenleri kapsadığı çalışmalara ihtiyaç duyulduğu düşünülmektedir.

Değer orientasyonuDeğer yönelimiHiperaktivite bozukluğu+3
Büşra Balta
Bolu Abant İzzet Baysal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternet oyun oynama bozukluğu olan ergenlerin ve annelerinin bağlanma stilleri

Giriş: "İnternet oyunu oynama bozukluğu"(İOOB) DSM-V'te "İleri araştırma gerektiren durumlar" başlığı altında yer bulmuştur. İOOB; sürekli internet oyunu oynama, internet oyunları oynanmadığı zamanlarda yoksunluk belirtileri, tolerans ve kontrol kaybı ile birlikte okul, iş ve insan ilişkilerinde işlev kaybı olarak tanımlanmıştır[1]. Bağlanma kuramına göre güvensiz bağlanma, bireyin kendisiyle ilgilenilmediği veya sevilmediği duygularına neden olur ve bu durum daha sonraki psikososyal işlevselliği olumsuz yönde etkiler. Yazındaki çalışmalar güvensiz bağlanmanın kaygı bozuklukları, yeme bozuklukları, agresyon, davranış bozuklukları ve İOOB gelişimine zemin hazırladığı yönündedir [2]. Amaç: Çalışmamızda, ergen yaş grubunda İOOB tanısı almış olgularda sosyodemografik verilerin, internet kullanma alışkınlıklarının, eş hastalanım oranlarının ve İOOB'li ergenlerin ve annelerinin bağlanma stillerinin alanyazın eşliğinde araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem:Çalışma grubumuz Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine 2021 yılı Ocak-Nisan ayları arasında başvuran DSM-V'e göre İOOB tanısı almış 12-18 yaş aralığındaki 51 ergen olgu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmişİOOB'si olmayan, sağlıklı ve gönüllü 51 kontrol grubu ile oluşturuldu. Gruplara araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik ve klinik veri formu dolduruldu. "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (K-SADS)" kullanılarak ve DSM-V'e dayalı klinik görüşmeler yapılarak eşlik eden psikopatolojileri tarandı. Hasta ve kontrol grubuna Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), İnternet Oyunu Oynama Bozukluğu Ölçeği(İOOBÖ), İlişki Ölçekleri Anketi Adölesan Formu(İÖA-A), annelerine İlişki Ölçekleri Anketi Erişkin Formu(İÖA-E), SCL-90 psikiyatrik belirti tarama ölçeği verildi. Veriler SPSS 18.0 programı ile analiz edildi. Bulgular: Katılımcıların benzer aile özelliklerine, sosyoekonomik ve sosyokültürel düzeylere sahip oldukları gözlendi. İOOB'li grupta ve annelerinde güvensiz bağlanma ve eş hastalanım oranları daha yüksek olarak bulundu.İOOB'si olan ergenlerin günlük ortalama internet kullanma süresi, interneti kullanma amacı, internette oyun oynadığı kişiler, İOOB ölçeği ve Young İBÖ puanlarının anlamlı olarak daha yüksek geldiği ve kontrol grubuna göre güvensiz bağlanma stiline anlamlı olarak daha fazla sahip oldukları bulunmuştur. İOOB'li ergenlerin olduğu grupta İOOBÖ puanlarının ortalamasının 89,68 ± 9,10, kontrol grubunun ise 24,92 ± 3,01, YİBÖ(Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği)de ise 12 ergenin (%23,5)50-80 arasında, 39 ergenin (%76,5) ise 80 ve üzeri puan aldığı gözlenmiştir. İOOB'si olan ergenlerin annelerinde de güvensiz bağlanma stili ve eş hastalanım oranları anlamlı olarak daha yüksek ölçülmüştür. İOOB'li ergenlerde Depresif Bozukluk, Anksiyete Bozuklukları(toplam), Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu(AAB), DEHB ve KOKGB gibi ek bozukluklar anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Araştırmamızda İOOB'si olan ergenlerde ve annelerinde bağlanma stili incelenmiştir.İOOB'si olan ergenlerde güvensiz bağlanma sitili daha yüksek oranda görülürken, kontrol grubunda güvenli bağlanma stili daha yüksek oranda gözlenmiştir. Güvensiz bağlanan ergenlerin annelerinde de güvensiz bağlanma oranının daha yüksek görülmesi bulgularımızı literatürle uyumlu kılmıştır.Bu sonuçlar çalışmamızda öne sürdüğümüz hipotezi doğrular niteliktedir. Bununla birlikte anne ve babanın dahil edildiği daha kapsamlı boylamsal çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime: İnternet Oyunu Oynama Bozukluğu, güvenli bağlanma, ergen bağlanma stili, anne bağlanma stili

Ana-babaya bağlanmaAnnelerBağımlılık+7
Süleyman Kızıldağ
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaygın gelişimsel bozukluğu olan çocuklarda risperidon tedavisinin beyin kan akımı ile değerlendirilmesi

Bu araştırmada yaygın gelişimsel bozukluğu olan çocukların antipsikotik ilaç tedavisi öncesi ve sonrası tek foton emisyon tomografisi (SPECT) bulgularında, klinik görünümde değişimleri gözlemlemek ve klinikdeki değişimle SPECT'deki değişiminin ilişkili olup olmadığını araştırmak hedeflenmiştir. Bu amaçla DSM-IV tanı ölçütlerine göre yaygın gelişimsel bozukluk tanısı konan, antipsikotik ilaç tedavisi almayan ve antipsikotik ilaç başlanma gereksinimi olan 7 çocuk ve ergene risperidon tedavisi başlanmıştır. Tedavi öncesi ve sonrasında SPECT çekimi karşılaştırılması yapımıştır. SPECT ölçümleri beyinde her iki hemisferde 3 kesitte toplam 30 bölgede ilgi alanı çizilerek semikantitatif yaklaşımla kortikal kan akımı değerleri elde edilmiştir. Risperidon tedavisi öncesi araştırmaya alınan tüm hastalarda bilateral medial temporal kortekste değişik derecelerde hipoperfüzyon tespit edilmiştir. Bunun dışında prefrontal korteks ve bazal ganglionlarda daha yaygın olmakla birlikte frontal ve pariyetal kortekste de hipoperfüzyon belirlenmiştir. Risperidon tedavisi sonrası bölgesel serebral kan akımı (rCBF) artışı tedavi öncesine göre bilateral prefrontal kortekste anlamlı düzeyde bulunmuştur. Tedavi sonrası rCBF ile belirti değişimi arasında korelasyon araştırıldığında bulguların bu ilişkiyi desteklediği görülmüştür. Diğer kortikal alanlarda ilaç tedavisi yanıtı ile anlamlı korelasyon olmaması olgu sayısının sınırlı olmasına bağlı olabileceği gibi başka faktörler de klinik değişimi etkilemiş olabilir. Bu ön sonuçların otizm tedavisinde pato fizyolojiyi aydınlatmada katkısının bulunduğu ve bu alandaki çalışmaların daha geniş olgu serisinde tekrarlamalara ihtiyaç olduğu görülmüştür.

Dilşad Foto Özdemir
Gazi University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda mini dikkat test bataryası ile ölçülen bilgi işleme süreçleri

Bu kesitsel çalışmada, 6-11 yaş grubunda yer alan Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olgularında nöropsikolojik testler yoluyla ölçülen bilgi işleme süreçlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırma grubu; DSM-IV tam ölçütlerine göre DEHB tanısı almış 1.-5. sınıflarda okuyan 105 denekten (27 kız -78 erkek), kontrol grubu; Ankara şehir merkezinde iki devlet ilköğretim okulunun 1.-5. sınıflarında okuyan 100 öğrenciden (49 kız -51 erkek) oluşmuştur. DEHB grubunda psikotrop ilaç kullanımının olmaması ve Toplam Zeka Bölümünün 70 ve üstü olması koşulu aranmıştır. Karşı Gelme Bozukluğu ve Davranım Bozulduğu dışında komorbid bozukluklar dışlama ölçütü olarak kabul edilmiştir. DEHB olgularında farklı kaynaklardan bilgi sağlamak amacıyla Conners Öğretmen ve Anababa Derecelendirme Ölçekleri kullanılmıştır. WCZO-R ve B-G Testi ile DEHB olgularının nörobilişsel performansları belirlenmiştir. Kullanılan nöropsikolojik testler; GİSD- B Formu, Stroop Testi TBAG Formu ve İşaretleme Testi Türk Formu' dur (Mini Dikkat Test Bataryası- MDTB). DEHB grubunun 'MDTB' ile belirlenen nöropsikolojik performansının normal kontrol grubundan tüm testlerde anlamlı olarak düşük olduğu ve test performanslarının hem normal hem de DEHB'li grupta yaşa bağlı gelişimsel değişiklikler gösterdiği belirlenmiştir. DEHB'li kız olguların hem WCZO-R hem de GİSD-B Formu'nun bazı alt testlerinde daha düşük puanlar aldığı saptanmıştır. Kullanılan nöropsikolojik testlerin DEHB alt gruplarına özel farklar ortaya koymadığı görülmüştür. DEHB' deki bilişsel eksikliğin frontal-parietal bölgeler ve onların subkortikal projeksiyonlarını kapsayan yaygın ve karmaşık bir nöroanatomik ağın işlevlerinde bozukluğa bağlı olduğu düşünülmüştür.

Birim Günay Kılıç
Gazi University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ergenlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden problemli internet kullanımında emosyonel disregülasyon ve ebeveyn tutumu

Amaç: Bu çalışmada duygu düzenleme güçlüğünün ve ebeveyn tutumunu internet bağımlılığına yatkın olan DEHB grubunu nasıl etkilediğini görmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmanın örneklemi Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi polikliniğine başvuran DSM-5 tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan 12-18 yaş aralığında bulunan 82 hastadan oluşturulmuştur. Veri toplama araçları olarak sosyodemografik veri formu ve K-SADS klinisyen tarafından gönüllülere sorularak dolduruldu. Grupları oluşturmak için Young Bağımlılık Ölçeği, emosyonel disregülasyona bakmak için ise DERS ölçeği verilerek gönüllüler tarafından doldurulmuştur. Gönüllülerden elde edilen veriler SPSS programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan problemli internet kullanımı olan grupta MDB komorbiditesi %24,4 oranında (p=0,012), enürezis/enkoprezis birlikteliği ise %9,8 oranında (p=0,040) normal internet kullanımı olan gruba kıyasla anlamlı bulundu. Örneklemde DB tanısı alanların olguların %76,9'unun PİK grubunda yer almış olduğu ve bu sonucun istatistiksel olarak anlamlı olduğu söylenebilir. Young bağımlılık ölçeği puan artışı ve DEHB şiddeti ile emosyonel disregülasyonun doğru orantılı olarak arttığı bulundu. Ayrıca NİK grubundaki ergenlerin algıladıkları ebeveyn tutumlarının %56,1 oranında demokratik olduğu, PİK grubundakilerin %20 oranında ihmalkar algıladıkları sonucu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,003). Sonuç: DEHB'ye eşlik eden PİK olan ergenlerin ailelerinde, demokratik olmayan ebeveyn tutumlarının daha fazla olduğu ve bu ergenlerin daha fazla duygu düzenleme güçlükleri yaşadıkları sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar çalışmamızın hipotezlerini destekler niteliktedir. Anahtar Kelime: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Patolojik İnternet Kullanımı, Emosyonel Disregülasyon

BağımlılıkDuygu düzenlemeDuygu düzenleme güçlüğü+3
Yeliz Balca
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer obezite tanılı ergenlerin internet ve akıllı telefon bağımlılığı, DEHB ve psikiyatrik eş tanılar açısından araştırılması

Giriş-Amaç: Obezite, kişinin sağlığını bozacak şekilde yağlı vücut kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artması sonucu oluşan kronik bir hastalıktır ve etiyolojisi multifaktöriyeldir. Sadece fiziksel değil ruhsal olarak da birçok bozuklukla beraber seyretmektedir. Günümüzde tıpkı obezite gibi sıklığı ve önemi giderek artan, çok çeşitli psikososyal ve fiziksel soruna eşlik eden internet ve akıllı telefon bağımlılıkları da obezite ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışma ile obez ergenlerin sosyodemografik özelliklerini, ruhsal patolojilerini araştırmak, internet/akıllı telefon kullanım özelliklerini ve bağımlılık düzeylerini belirlemek ve bu doğrultuda literatüre katkı sunmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışma grubumuz Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi polikliniğine 2021 yılı Ocak-Mart ayları arasında başvuran primer obezite tanısı almış 12-18 yaş aralığındaki 48 obez olgu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş obezitesi olmayan, sağlıklı ve gönüllü 49 kontrol grubu ile oluşturuldu. Gruplara araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik ve klinik veri formu dolduruldu. "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (K-SADS)" kullanılarak ve DSM-5'e dayalı klinik görüşmeler yapılarak eşlik eden psikopatolojileri tarandı. Hasta ve kontrol grubuna Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), Bağımlılık Profil İndeksi-İnternet Formu (BAPİNT), Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Form (ATBÖ-KF); ebeveynlerine Atilla Turgay Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları için DSM IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği verildi. Veriler SPSS 18.0 programı ile analiz edildi. Bulgular: Obez grupta ebeveyn yaş ortalaması, ailede obezite ve psikopatoloji anlamlı olarak daha fazlaydı. Katılımcıların benzer aile özelliklerine, sosyoekonomik ve sosyokültürel düzeylere sahip oldukları görüldü. Obez ergenlerin anlamlı olarak daha fazla sürelerle internet ve akıllı telefon kullandığı, ekran karşısında daha fazla atıştırdığı görüldü. Oyun oynama amacıyla internet/akıllı telefon kullanımı obez grupta, genel bilgi arama ve haber/gazete okuma kontrol grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı. YİBÖ, toplam BAPİNT, ATBÖ-KF ve Atilla Turgay Ölçeği puan ortalamaları obez ergenlerde anlamlı olarak daha yüksekti. YİBÖ puanlarının ortalaması obez ergenlerde 36,64 ± 14,25, kontrol grubunda 28,79 ± 6,54 (p=0,001); BAPİNT ölçeği puanlarının ortalaması obez grupta 1,97 ± 0,60, kontrol grubunda 1,41 ± 0,49 (p<0,001); ATBÖ-KF ölçek puanlarının ortalaması obez ergenlerde 26,68 ± 11,78, kontrol grubunda ise 18,63 ± 6,93'tü (p<0,001). Ayrıca yapılan K-SADS ve DSM-5'e dayalı klinik görüşmelere göre obez ergenlerin yaşam boyu ve şimdi daha fazla psikiyatrik tanı aldığı, Depresif Bozukluk, Anksiyete Bozukluğu ve DEHB tanılarına kontrol grubuna oranla daha fazla sahip oldukları görüldü. Sonuç: Çalışmamız obezitenin yüksek oranda internet/akıllı telefon bağımlılığı ve ruhsal sorunlarla seyrettiğini göstermektedir. Obezite tedavisinin zorluğu, komplikasyonlarının fazlalığı düşünüldüğünde pediatrik obezitenin önlenmesi ve tedavisi amacıyla biyopsikososyal müdaheleler ve ruh sağlığı çalışanlarının dahil olduğu multidisipliner yaklaşımlar önem arz etmektedir. Çocuk ve ergenlerde obezite sıklığının giderek arttığı düşünülürse obezite tanılı gençlerin eşlik eden internet/akıllı telefon bağımlılığı, DEHB ve diğer psikopatolojiler açısından değerlendirilmesi ve klinisyenlerin bu açıdan dikkatli olması gerekmektedir. Ayrıca obezite ve psikopatolojiler arasındaki nedenselliğin anlaşılması amacıyla bu konuda yapılacak daha geniş örneklemli, toplum temelli ve boylamsal çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: obezite, internet, akıllı telefon, DEHB, psikopatoloji

Gülnur Baş
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2012 - 2017 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesinde yatırılarak takip edilen derin anemili olguların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Derin anemi, hem gelişmiş ülkelerde hem de gelişmekte olan ülkelerde sık görülen önemli sağlık problemlerinden bir tanesidir. Bu çalışmamızın amacı, hastanemize derin anemi nedeniyle başvuran hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerini belirlemek, derin anemiye neden olan hastalıkların etiyolojisini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesinde 2012 – 2017 tarihleri arasında yatırılarak takip edilen derin anemili 437 hasta retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, şikayet, fizik muayene ve laboratuvar bulguları değerlendirilerek derin anemiye sebep olan hastalıkların nedenleri araştırıldı. Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği derin anemi kriterleri, cutoff değer olarak kabul edildi. Bulgular: Derin anemisi olan 437 hastanın 237 (% 54,2)'si erkek, 200 (% 45,8)'ü kızdı. Erkek cinsiyet çoğunluktaydı. Yaş ortalamaları 52 (1–210) ay olup 243 (% 55,6) hasta 1-24 ay arasında idi. Hastalarda çoğunlukla solukluk, ateş, iştahsızlık, çabuk yorulma gibi nonspesifik semptomlar mevcuttu. Başvuru anında en sık tespit edilen vital bulgu taşikardiydi. Hastaların başvuru anındaki hemoglobin ortalama değeri 5,55±1,1 g/dL, hematokrit ortalama değeri % 19,06±4,6 idi. Hastaların % 16,7'sinde bisitopeni ve % 4,3'ünde pansitopeni vardı. Bisitopenisi olan hastaların % 60,3'ünde anemi+trombositopeni vardı. Kemik iliği aspirasyonu yapılan 53 (% 12,1) hastanın 32 (% 60)'sinde akut lösemi tespit edildi. Akut lösemi tanısı alan hastaların % 75'i bisitopenik idi. Hastaların tanıları sıklık sırası ile demir eksikliği anemisi (% 47,6), megaloblastik anemi (% 14), β talasemi (% 10), demir eksikliği anemisi + megaloblastik anemi (% 8,9), akut lösemi (% 7,3), herediter sferositoz (% 3,4), orak hücreli anemi (% 3,2), otoimmun hemolitik anemi (% 1,6), aplastik anemi (% 1,6), enfeksiyona sekonder gelişen anemi (% 1,1), diseritropoetik anemi (% 0,7), çocukluk çağının geçici eritroblastopenisi ve glukoz 6 fosfat dehidrogenaz enzim eksikliğine bağlı gelişen anemi (% 0,2) bulundu. En sık görülen anemi, demir eksikliği anemisi (% 47,6) idi. Demir eksikliği anemisi olan hastaların % 49,5'inin yaşları 1–24 ay arasındaydı. Demir eksikliği anemisi olan ve demir eksikliği anemisi olmayan hastalar karşılaştırıldığında Hct, MCV, MCHC, RDW, serum demiri, ferritin, total demir bağlama kapasitesi arasında istatistiksel fark tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Dünya genelinde yapılan çalışmalarda nutrisyonel eksiklikler derin aneminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bizim çalışmamızda da derin anemi nedenleri incelendiğinde en sık etiyolojik nedenlerin demir eksikliği anemisi ve megaloblastik anemi olduğu gözlendi. Demir alımının artırılması, hayvansal gıda tüketiminin artırılması sonucunda derin anemi sıklığının ülkemizde ve dünya genelinde azalacağı düşünüldü. Anemi nedeniyle başvuran hastalarda, anemi ile birlikte diğer hücre serilerinde de düşüklük tespit edilebilir. Diğer hücre serilerinin etkilendiği durumda akut lösemi, aplastik anemi vb. hastalıklar ekarte edilmelidir. Anahtar kelimeler: Derin anemi, çocuk, demir eksikliği anemisi, etyolojik nedenler.

AnemiAnemi-demir eksikliğiEtyoloji+1
Mustafa Ceylan
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklar için depresyon değerlendirme ölçeği-gözden geçirilmiş formunun Türkçe uyarlamasının Türk populasyonundaki ergenlerde psikometrik özellikleri

Amaç: Çocukluk çağı depresyonu tanı konulmasında belirlenmesi zor noktalar içerdiğinden şiddetinin ölçülmesi için çeşitli değerlendirme yöntemlerine ihtiyaç duyulmuştur.Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş formu (ÇDDÖ-R), ebeveynler, çocuk ve klinik gözlem ile elde edilen bilgilerin bir araya getirilmesine ihtiyaç duyulan, değerlendirmeyi klinisyenin yaptığı bir ölçektir. Klinik örneklemde ÇDDÖ-R formu, depresyonun şiddeti ve depresif belirti profili hakkında genel bir bilgi sağlar. Ölçek yalnızca teşhisle değil, hastalık tanısının konulmasını takiben başlangıçta ve izlem sürecinde tedaviye yanıtın ölçümü ile ilgili de bilgi edinilmesine olanak verir.Bu çalışmadaki amacımız çocukluk ve ergenlik yaş grubunda depresyon tanısı almış olgularda ÇDDÖ-R formunun Türkçeye çevrilerek; Türk toplumundaki kullanımında psikometrik özelliklerinin belirlenmesidir. Bu amaç doğrultusunda ÇDDÖ-R formunun çeviri ve geri çevirileri yapılarak Türkçe formu elde edilmiştir. Ölçeğin Türkçe formunun iç tutarlılığı, görüşmeciler arası güvenirliği, yapı geçerliği, ölçüt geçerliği, diskriminant (ayırt edici) geçerliği, kriter ilişkili geçerliği belirlenerek; ölçeğin kullanıldığı görüşmeler ile elde edilen veriler, Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Genel Klinik İzlenim-Şiddet formu (Clinical Global Impression-Severity Form-CGI-S) ve Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (Children's Global Assesment Scale-CGAS) uygulanarak elde edilen veriler ile karşılaştırılmıştır.Yöntem: Çalışma 12-18 yaş aralığında DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre eksen I'de Major Depresif Bozukluk tanısı olan 38 ergen ve eksen I'de herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı olmayan 38 ergen olmak üzere, toplam 76 kişilik bir örneklem grubu ile yapılmıştır. Katılan tüm olgularla Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) ve Çocuklar için Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu (ÇDDÖ-R) görüşmeleri yapılmış, olgulara sosyodemografik veri formu, yaşlarına göre Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) (14-18 yaş) veya Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ) (8-14 yaş), Genel Klinik İzlenim-Şiddet formu (CGI-S) ve Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (CGAS) uygulanmıştır. Değerlendirmelerin tamamı klinisyenler tarafından yapılmıştır. Görüşmeciler arası güvenirlik için olgular ve aileleri önceden bilgilendirilmiş, onayları alınarak ÇDDÖ-R formu görüşmelerinin video kaydı yapılmış, böylelikle ikinci klinisyenin görüşmeleri puanlaması sağlanmıştır.Bulgular: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular ile ÇDDÖ-R formunun Türkçe uyarlamasının psikometrik özellikleri değerlendirilmiştir. ÇDDÖ-R formunun Major depresif bozukluk tanılı çocuk ve ergenin oluşturduğu örneklemden elde edilen veriler ile hesaplanan Cronbach's ? değeri (0.876) yüksek düzeyde güvenilir olarak bulunmuştur. Görüşmeciler arası güvenirlik için hesaplanan gruplar arası korelasyon katsayısı (Intraclass corelation coefficents-ICC) değerleri MDB tanısı olan grupta her bir madde için 0.92 ile 0.99 arasında değişmekte olup, bu grupta görüşmeciler arası güvenirlik istatistiksel olarak anlamlı ve belirgin olarak yüksek bulunmuştur. Eksen I'de MDB tanısı olan grupta tüm ÇDDÖ-R formu maddeleri anlamlı düzeyde birbirleriyle korelasyon göstermiştir.Geçerlik kapsamı içinde, Yapı geçerliliği için yapılan faktör analizinde, özdeğer istatistiği 1'den büyük olan dağılımın %94.1'ini tanımlayan 16 faktör elde edilmiştir. Varimax döndürme işlemi uygulanmış ve özdeğeri 1'in üstünde olan 4 faktör değerlendirmeye alınmıştır. ÇDDÖ-R formu maddelerine ilişkin ortak varyansların 0.45 ile 0.87 arasında değiştiği gözlenmektedir.Ölçüt geçerliliğine katkıda bulunmak için, aynı görüşmede klinisyen tarafından değerlendirilen CGI-S ölçeği ve CGAS ölçeği puan ortalamaları ile ÇDDÖ-R formu Ham özet puan ortalamaları karşılaştırılmış; yüksek derecede korelasyon bulunmuştur.Eşzaman geçerliğini belirlemek için yapılan değerlendirmelerde ise BDÖ'nün duyarlılığı %90,9; özgüllüğü %87,8; olumlu öngörü değeri %88 ve olumsuz öngörü değeri ise %90 olarak bulunurken; bu değerlerin hepsinin ÇDDÖ-R formu için %100 olarak bulunmuş olması dikkat çekici olmuştur.Sonuç: Çalışmamızda ÇDDÖ-R formunun Türkçe uyarlamasının, Türk populasyonundaki ergenlerde psikometrik özellikleri değerlendirilmiş bu kapsamda Türkçe uyarlamasının geçerlilik ve güvenirliğine ait öncül veriler elde edilmiştir.Anahtar Sözcükler: Major Depresif Bozukluk, Ergen, Çocuklar için Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu

Depresif bozuklukDepresyonErgenler+3
Sevay Alşen
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üstün yetenekli çocuklar ve ailelerinde duygusal ve davranışsal özellikler

Amaç: Üstün yetenekli çocuklarda sosyal, emosyonel, davranışsal ve ruhsal sorunlara işaret eden çok sayıda verinin bulunması ışığında bu çalışmada üstün yetenekli çocuklar ve normal düzeyde zekaya sahip çocukların yaşam kalitelerini, sosyal, emosyonel, davranışsal, ruhsal sorun alanlarını ve aile işlevselliklerini karşılaştırmak amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya 9-18 yaş arasında Sıdıka Akdemir Bilim Sanat Merkezi'nde öğrenim gören 49 üstün yetenekli çocuk ve Ertuğrul Gazi İlköğretim Okulu'nda öğrenim gören normal zekaya sahip kontrol grubunu oluşturan 56 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm olgularda bulunabilecek herhangi bir psikiyatrik tanının dışlanması amacı ile Okul ÇağıÇocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu/ Kiddie and Young Adult Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia (ÇDŞG-ŞY/ K-SADS P/L) ve olguların depresif belirtilerini değerlendirmek üzere Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Tüm olgulara Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKO), Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (CDI), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI-C), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) Ergen Formu; olguların ailelerine Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) Ebeveyn Formu, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği Ebeveyn Formu verilerek özbildirime dayalı bu ölçekleridoldurmaları istenmiş; kontrol grubundaki olgularda ek olarak toplam zeka puanını değerlendirebilmek için WISC-R psikometrik test uygulanmıştır.Bulgular: Bu çalışmada üstün yetenekli çocukların normal düzeyde zekaya sahip çocuk ve ergenlere göre daha fazla dikkat eksikliği ve hareketlilik tanımladıkları; sosyal işlevselliklerini daha düşük buldukları ve fiziksel sağlık durumlarını daha kötü algıladıkları; üstün yetenekli erkeklerin üstün yetenekli kızlara göre daha fazla depresif belirtilere sahip oldukları görülmüştür. Normal zekaya sahip erkek çocukların ebeveynleri tarafından düşük okul işlevselliği gösterdikleri şeklinde algılandıkları; çalışmaya katılan erkeklerin kızlara viii göre, daha düşük sosyal işlevsellik ile daha yüksek akran ilişki sorunları gösterdikleri ve kızların erkeklere göre daha sosyal oldukları gözlenmiştir. Aile işlevsellikleri açısından değerlendirildiğinde üstün yetenekli çocukların kontrol grubuna göre aile üyelerinin birbirlerine ilgi, bakım ve sevgiyi yeterli düzeyde gösterdikleri belirlenmiştir.Sonuç: Toplumları ileri götüren üstün yetenekli çocukların sorun alanlarının belirlenmiş olması; bu alanların çocuk psikiyatristlerince tanınmasına ve bu çocukların ihtiyaçlarının doğru bir şekilde belirlenmesine yardımcı olabilir.Anahtar Kelimeler: Üstün yetenekli çocuk ve ergen, yaşam kalitesi, aile işlevselliği, anksiyete, depresyon, sosyal- emosyonel- davranışsal sorunlar

AileAile içi ilişkilerAnksiyete+6
Fatma Yıldırım
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, tip 1 diyabetes mellitus ve sağlıklı kontrol gruplarıyla karşılaştırılarak yaşam kalitesine etki eden faktörlerin belirlenmesi

AMAÇ Gelişimsel düzeyle uyumsuz ölçüde hiperaktivite, dikkat eksikliği ve dürtüsellik gibi çekirdek belirtilerle karakterize Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dünya genelinde görülen yaklaşık %5 prevalansı, olguların ve ailelerinin yaşam kalitesi üzerindeki büyük etkileri nedeniyle önemli bir psikiyatrik bozukluktur. Tip 1 Diyabetes Mellitus (DM) ise çocukluk çağının en yaygın kronik fiziksel hastalıklarından biridir. Yaptığımız araştırmada kronik psikiyatrik bozukluk olarak DEHB grubu olguların yaşam kaliteleri ile kronik fiziksel hastalık olarak Tip 1 DM olgularının ve sağlıklı kontrol olgularının yaşam kaliteleri karşılaştırılmış, yaşam kalitesine etki eden faktörler araştırılmıştır. YÖNTEM Bu prospektif, olgu kontrol özelliğindeki çalışmaya, 8-16 yaş arasında 60 DEHB tanılı, 60 Tip 1 DM tanılı ve 60 sağlıklı kontrol grubu toplam 180 çocuk ve ergen alınmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği?ne başvuran ve öncesinde psikiyatrik ilaç tedavisi öyküsü olmayan DEHB tanılı olgular çalışmaya alınmıştır. Kontrol grupları, olgu grubuyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiştir. DEHB tanılı grupta kronik fiziksel hastalık, Mental Retardasyon, Yaygın Gelişimsel Bozukluk, Bipolar Bozukluk, Psikotik Bozukluk ve Madde Kullanım Bozukluğu olan olgular çalışmadan dışlanmıştır. Ayrıca Tip 1 DM grubunda psikiyatrik hastalık, sağlıklı kontrol grubunda ise fiziksel ve psikiyatrik hastalık dışlanmıştır. Çalışmaya katılan tüm çocuk ve ergenlerde psikiyatrik tanıları belirlemek için DSM IV?e göre uyarlanmış Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu uygulanmıştır. Tüm olgularımıza sosyodemografik bilgi formu, 4-18 yaş arası Çocuklar için Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ) formları ayrıca Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) Çocuk-Ergen ve Ebeveyn Formları uygulanmıştır. DEHB grubuna ek olarak Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranım Bozuklukları için Turgay DSM-IV?e Dayalı Tarama/Değerlendirme Ölçeği uygulanmış, DEHB şiddeti Du Paul Ölçeği ve Klinik Global İzlenim Ölçeği ile belirlenmiştir. Tip 1 DM grubu olguların son üç ayda ölçülen HbA1c değerleri kaydedilmiştir. Sonuçlar uygun istatiksel analizlerle değerlendirilmiştir. BULGULAR Bu çalışmada olguların yaş ortalamaları 130.25 ± 16.31ay (10.8 ± 1.4 yıl) saptanmıştır. DEHB tanılı hastaların % 68.3? ü (41 olgu) olmak üzere büyük bölümünün erkeklerden oluştuğu görülmüştür. DEHB, Tip 1 DM ve sağlıklı kontrol grupları arasında yaş ortalamaları ve cinsiyete göre dağılım farklı bulunmamıştır (p=0.995, p=0.633). Bu durum kontrol gruplarının, olgu grubuyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmesi nedeniyledir. Diğer sosyodemografik veriler yönünden de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). DEHB tanılı gruptaki çocuk ve ergenlerin özbildirimlerinde; ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanı hariç tüm ölçek puanlarının (?Duygusal İşlevsellik?, ?Sosyal İşlevsellik?, ?Okul İşlevselliği?, ?Psikososyal Sağlık Toplam? ve ?Ölçek Toplam?) sağlıklı kontrol grubundaki çocuk-ergenlerin özbildirimlerine ait sonuçlardan anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur. ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanında anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca yine DEHB tanılı gruptaki çocuk ve ergenlerin özbildirimlerinde, ?Duygusal İşlevsellik? ve ?Psikososyal Sağlık Toplam? puanları, Tip 1 DM tanılı gruba göre anlamlı olarak düşük saptanmıştır. DEHB tanılı gruptaki çocuk ve ergenlerin yaşam kalitesine ilişkin ebeveynlerinin bildirimlerinde ise ?Fiziksel Sağlık Toplam?, ?Duygusal İşlevsellik?, ?Sosyal İşlevsellik?, ?Okul İşlevselliği?, ?Psikososyal Sağlık Toplam? ve ?Ölçek Toplam? puanları; özetle tüm yaşam kalitesi puanlarının sağlıklı kontrol grubundaki çocuk-ergenlerin anne-babalarının bildirimlerine ait sonuçlardan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. DEHB grubunda; çocuk-ergenlerin özbildirimleri ile ebeveyn bildirimlerinin tüm alt ölçeklerde ve tüm toplam puanlarda birbiriyle pozitif korelasyonu saptanmakla beraber ebeveyn bildirimlerindeki tüm yaşam kalitesi puanları, çocuk-ergenlerin özbildirim puanlarından daha düşük saptanmıştır. DEHB grubunda Bileşik Tip tanılı olgular, Dikkat Eksikliği Baskın Tip tanılı olgulara göre hem çocuk-ergen hem ebeveyn bildirimlerinde ?Sosyal İşlevsellik? puanı hariç daha düşük puanlar almışlardır. DEHB grubunda komorbidite varlığında, ÇİYKÖ ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanı hariç tüm ÇİYKÖ puanları çocuk-ergen ve ebeveyn bildirimlerinde anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. DEHB grubunda, hem çocuk-ergen hem ebeveyn bildirimlerinde, belirti şiddeti ve ayrıca ÇDDÖ? de belirlenen sorun davranış puanları ile yaşam kalitesi puanları arasında negatif korelasyon belirlenmiştir. TARTIŞMA Sonuç olarak bu çalışmada, DEHB tanılı olgularda ?Duygusal İşlevsellik?, ?Sosyal İşlevsellik?, ?Okul İşlevselliği? ve dolayısıyla ?Psikososyal Sağlık? alanında yaşam kalitelerinde olumsuz etkilenme saptanmıştır. DEHB varlığında dikkat sürelerinin kısa olması çocukların öğrenmelerini olumsuz etkilemekte ve akademik başarıları beklenenin altında olmaktadır. Ayrıca bu çocukların duygudurumlarında ortaya çıkan ani değişiklikler, öfke kontrolsüzlüğü, dürtüsellik nedeniyle olaylar karsısında düşünmeden hareket etmeleri, aynı hatayı ders almadan tekrarlamaları, akran ilişkilerini, sosyal becerilerini ve otorite figürleri ile olan iletişimlerini olumsuz etkilemektedir. Çocuk-ergen bildirimleri ile ebeveyn bildirimleri arasında pozitif ilişki saptanmakla beraber, ebeveynler çocuklarının yaşam kalitelerinde daha fazla oranda olumsuz etkilenme algılamaktadır. Bu durum, DEHB tanılı çocukların kendi durumlarını daha pozitif algılamalarıyla ilişkili olabilir. DEHB grubunda Bileşik Tipte, Dikkat Eksikliği Baskın Tipe göre çocuk-ergen ve ebeveyn bildirimlerinde ?Sosyal İşlevsellik? puanı hariç daha düşük puanlar saptanması DEHB?nin doğasında bulunan yürütücü işlev bozukluğunun sosyal işlevsellikle olan yakın bağlantısı nedeniyle olabilir. DEHB grubunda komorbidite varlığında ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanı hariç tüm ÇİYKÖ puanlarının çocuk-ergen ve ebeveyn bildirimlerinde anlamlı olarak daha düşük bulunması ile komorbiditenin psikososyal anlamda yaşam kalitesini olumsuz etkilediği saptanmıştır. DEHB?de hem çocuk-ergen hem ebeveyn bildirimlerinde, belirti şiddeti ve ÇDDÖ?de belirlenen sorun davranış puanları arttıkça yaşam kalitesinin düştüğü belirlenmiştir. Sonuç olarak DEHB?nin çekirdek belirtileri yaşam kalitesini etkilemektedir ve DEHB tedavi aşamalarında yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi olguların etkilenme alanlarının saptanmasında yol gösterici olabilir. Anahtar Sözcükler: Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Tip 1 DM, Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ), Çocuklar için Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ)

Diabetes mellitus-tip 1Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuYaşam kalitesi+1
Nihal Yurteri Çetin
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerin ve ailelerinin psikososyal özellikleri

Amaç: Bu çalışmada çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları kliniğine kendine zarar verme davranışı ile başvuran ergenlerde sosyal destek algısı, kendine zarar verme davranışının özellikleri, aile işlevselliği, ebeveynlerinin ruhsal iyilik hallerinin araştırılması ve ergenlerdeki kendine zarar verme davranışı arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Ekim 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği?ne ardışık başvurarak takip ve tedavi edilen, son 1 yıl içerisinde kendine zarar verme davranışı olan 37 olgu ve 51 ebeveyni ile aynı klinikte herhangi bir psikopatoloji ile takip ve tedavi edilen aynı yaş grubunda 31 kontrol ve 47 ebeveyni alındı. Çalışmaya katılan ergenler ile tanısal bir psikiyatrik görüşme yapılmış (Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- ÇDŞG-ŞY), ergenlere sosyodemografik veri formu, Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Arkadaşlardan ve Aileden Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, kendine zarar verme davranışı olan ergenlere Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri uygulanmıştır. Çalışmaya katılan ergenlerin ebeveynlerine Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Genel Sağlık Anketi-12 uygulanmıştır. Bulgular:Kendine zarar verme davranışı olarak en sık kesme yönteminin kullanıldığı, KZVD?nın çoğunlukla affekt regülasyonu, kendini cezalandırma ve kendiyle ilgilenme amacıyla yapıldığı, KZVD olan gruptaki ergen ve ebeveynlerinin ADÖ alt ölçek puanlarının daha yüksek olduğu ve bu gruptaki ebeveynlerin GSA-12 ölçeğinden daha yüksek oranda 2 ve üstü puan aldıkları gözlenmiştir. Sonuç: KZVD olan ergenlerin aile işlevselliğinin daha bozuk olduğu, kendine zarar verme davranışı ile aile işlevselliği arasında anlamlı bir ilişki olduğu, ebeveynlerinin daha yüksek oranda psikopatoloji riski taşıdıkları bulunmuştur. KZVD olan ergenlerle çalışırken ebeveynlerle aile işlevselliğindeki sorunlara yönelik görüşmeler yapılması ve ruhsal iyilik hallerinin desteklenmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Kendine zarar verme davranışı, ergen, psikososyal özellikler

AileErgenlerKendine zarar verme davranışı+1
Damla Eyüboğlu
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde anksiyete, depresyon, yetişkin bağlanma özellikleri, prenatal bağlanma düzeyleri ve fetusun intrauterin iyilik hali ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Anne ile bebek arasındaki ilk bağlanma ilişkisinin doğum öncesinde kurulduğu ileri sürülmektedir. Maternal-fetal bağlanma, anne ve doğmamış bebeği arasında gelişen yegane ilişkiyi tanımlayan bir fenomendir. Bu özel ilişkiyi etkileyen etmenler ve bunların fetusun iyilik halini nasıl değiştirdikleri çalışılmamış bir alandır. Tek merkezli, multidisipliner, prospektif, gözlemsel bir araştırma desenine sahip bu çalışmanın amacı gebelerin bebeklerine prenatal maternal bağlanmaları, gebelerde bağlanma özelliklerinin, anksiyete ve depresyonun, prenatal maternal bağlanma üzerine etkisi, gebelerdeki yetişkin bağlanma özelliklerinin, anksiyete ve depresyonun fetüsün intrauterin iyilik haline etkisi ve prenatal maternal bağlanmanın fetüsün umbilikal kord kan akımına, doğum kilosuna ve bebeğin memeye adapte olduğu süreye etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmaya Haziran 2012 ile Ekim 2012 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Polikliniğine başvuran, 28-40 haftalık rutin obstetrik değerlendirilmesi yapılan gönüllü 145 gebe ve bebekleri dahil edilmiştir. Bulgular: Gebeliğinde ek hastalığı olan ve planlı gebeliği olan annelerin prenatal bağlanma puanları daha yüksek bulunmuştur. Eş ilişkisi `çok iyi? olan grubun prenatal bağlanma skorlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Erişkin bağlanma özelliği açısından kaygı puanları yüksek olan gebelerin prenatal bağlanma puanlarının daha düşük olduğu bulunmuştur. Depresyon puanları yüksek olan gebelerin prenatal bağlanma puanlarının daha düşük olduğu bulunmuştur. Bağlanma özelliği açısından kaçınma puanları yüksek olan gebelerin bebeklerinin doğum kiloları daha düşük saptanmıştır. Beck Depresyon Ölçeğinden 11 puan ve üzerinde puan alan annelerin bebeklerinin intrauterin umblikal arter SD oranı persantili değeri daha düşük bulunmuştur. Birinci haftadan önce memeye adapte olan bebeklerin annelerinin prenatal bağlanma puanları, birinci haftadan sonra memeye adapte olan annelerin prenatal bağlanma puanlarından daha yüksek olarak bulunmuştur. Sonuç: Gebelik sürecinde annedeki bağlanma özelliklerinin bebeğe bağlanmasına, bebeğin intrauterin iyilik haline, umblikal kord kan akımına, doğum kilosuna, doğum şekline, doğum sonrası bebeğin memeye adaptasyonuna kadar geçen süreye etkisi üzerine çalışmalar literaturde kısıtlıdır. Bu çalışma sonucu ortaya çıkan bilgiler, annelerin gebelikte prenatal bağlanma düzeyini tespit ederek zayıf bağlanma riski taşıyan kadınların psikososyal açıdan desteklenmesi ile bebeklerine bağlanmalarının güçlendirilmesi ve doğum sonrasında bebekleri ile etkileşimlerinin kalitesinin arttırılması, bebeklerin annelerine güvenli bağlanma geliştirmesini sağlayarak koruyucu ruh sağlığı ve toplumun ruh sağlığını geliştirmek açısından önemlidir. Anne bebek etkileşiminde çok önemli bir yere sahip olan emzirmenin; anne ile bebek arasında bir bağ oluşturarak güvenli bağlanmanın gelişmesinde önemli bir işlev gördüğü bilinmekte ancak anne ve bebek arasındaki bağlanmanın prenatal dönemde başladığı düşünüldüğünde, prenatal bağlanmanın emzirmeyi tercih etme ve bebeğin memeye adapte olduğu süreyi etkilediği göz önünde bulundurulmalıdır.

AnksiyeteDepresyonDoğum ağırlığı+3
Ceren Evcen Janbakhıshov
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde serum BDNF düzeylerinin araştırılması

Amaç: Kendine zarar verme davranışı (KZVD), son yıllarda yaygınlığı artmakta olan ve özellikle ergenlik döneminde sık görülen önemli bir ruh sağlığı problemidir. Kendine zarar verme davranışının nedenlerinde çocukluk çağı travmatik yaşantılar ve biyolojik nedenler önemlidir. Bu çalışmada kendine zarar veren ergenler ile sağlıklı ergenlerin serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmış; aynı zamanda kendine zarar veren ergenler ile sağlıklı ergenlerin çocukluk çağı travmaları, öfkeyi yaşayışları, duygusal, davranışsal ve sosyal alanlarındaki güçlüklerinin karşılaştırılması ve serum BDNF düzeyleri ile ilişkisine bakılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2012 - Şubat 2013 arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Polikliniğine başvuran kendine zarar verme davranışı olan 12-18 yaş arasındaki ergenler ile yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş sağlıklı ergenler dahil edilmiştir. Ergenlerden serum BDNF düzeyi ölçümü için kan alımı yanı sıra Güçler ve Güçlükler Anketi (The Strengths and Difficulties Questionnaires) (GGA), Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (Inventory of Statements About Self Injury-ISAS), Çocukluk Çağı Örselenme Yaşantıları Ölçeği (ÇÖYÖ), Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği'ni doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde sağlıklı ergenlere göre okul, arkadaş, aile içi sorunlar, ailede kendine zarar verme davranışı, intihar girişimi ve psikiyatrik bozukluk öyküsü anlamlı düzeyde daha fazla bildirilmiştir. Kendine zarar veren ergenlerin sağlıklı ergenlere göre anlamlı düzeyde daha yüksek oranlarda riskli davranışlarda bulunduğu ve duygusal, cinsel ve fiziksel istismara daha fazla maruz kaldıkları saptanmıştır. Kendine zarar veren ergenler arasında, kendine zarar verme yöntemlerinden en sık kendini kesme görülmüş ve kendine zarar verme işlevlerinden en sık affekt regülasyon işlevi bildirilmiştir. Kendine zarar veren ergenlerde sağlıklı ergenlere göre serum BDNF düzeyleri düşük bulunmuştur. Ancak olgu ve kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Kendine zarar veren ergenler içerisinde

ErgenlerKendine zarar verme davranışıNatriüretik ajanlar+3
Canem Kavurma
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların yüksek riskli çocuklarında karşılaştırmalı nörogörüntüleme sonuçlarının değerlendirilmesi: Bir DTI çalışması

Amaç: Araştırmamızın birincil amacı ebeveynlerinden en az biri Bipolar Bozukluk tanısı almış olan çocukları yarı-yapılandırılmış klinik görüşmeler ile etkilenmiş ve etkilenmemiş olarak ayırmak ve her iki gruptaki çocukları sağlıklı kontrol grubu ile nörogörüntüleme özellikleri açısından karşılaştırarak gruplar arası farkları ortaya koymaktır. İkincil amaç ise Bipolar Bozukluk açısından yüksek riskli çocuklarda nörogörüntüleme yöntemlerinin, hastalığın erken dönemde tanınabilmesini sağlayacak bir biyobelirteç olarak kullanım potansiyelini saptamaktır. Yöntem: Çalışmamıza 13-18 yaş aralığındaki çocuk ve ergenler alınmıştır. Bipolar Bozukluk tanısı almış ebeveyni olan çocuk ve ergenlerden; K-SADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) ile şimdi ve/veya geçmişte hiçbir tanıyı karşılamayan 12 olgu etkilenmemiş yüksek risk grubunu oluşturmaktadır. Bipolar Bozukluk tanısı almış ebeveyni olan çocuk ve ergenlerden; yarı-yapılandırılmış klinik görüşmeler (KSADS-PL) ile son 6 ay içinde madde/alkol kötüye kullanım ve bağımlılık, Bipolar Bozukluk (I ve II), Şizofreni, Sanrısal Bozukluk, Şizoaffektif Bozukluk, Şizofreniform Bozukluk ve Yaygın Gelişimsel Bozukluk tanıları dışında bir psikiyatrik bozukluk semptom veya tanı öyküsü olan ve en az 3 aydır remisyonda olan (Depresif Bozukluk öyküsü olan bireylerde CDRS-R≤54, Anksiyete Bozukluğu olan bireylerde STAI<39 ve Bipolar Bozukluk BTA öyküsü olan bireylerde CDRS-R≤54 ve YMÖ≤7 olmalıdır) 7 olgu ise etkilenmiş yüksek risk grubunu oluşturmaktadır. Anne, babalarında herhangi bir psikiyatrik hastalık öyküsü saptanmayan çocuk ve ergenlerden K-SADS-PL ile şimdi ve/veya geçmişte hiçbir psikiyatrik tanıyı karşılamayan 13 olgu sağlıklı kontrol grubunu oluşturmaktadır. Tüm örneklem grubuna Diffüzyon Tensör Görüntüleme (DTI) yöntemi uygulanarak nörogörüntüleme özellikleri toplanmıştır. DTI görüntülemesinde; Ortalama Diffüzyon (OD) ve fraksiyonel anizotropi (FA) haritaları üzerinde, beyaz cevherde belirlenen noktalardan ROI (Region of Interest) yöntemi ile FA ve OD değerleri ölçülecektir. DTI ile ölçüm yapmayı planladığımız alanlar; frontal korteks, korpus kallosum genu-splenium, anterior singulat korteks ve uncinate fasikulus olarak belirlenmiştir. Bulgular: Etkilenmiş yüksek risk grubunda CGAS puanları; etkilenmemiş yüksek risk grubu ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük saptanmıştır. Corpus Callosum Genu ve Splenium bölgesi, Frontal Korteks bölgesi ve Uncinate Fasikül'de ortalama difüzyon (OD) ve fraksiyonel anizotropi (FA) değerleri açısından gruplar arasında farklılık bulunamazken; Anterior Singulat Korteks bölgesinde yüksek risk grubunun OD değerleri, sağlıklı kontrollere göre yüksek saptanmıştır. Sonuçlar: Yüksek risk grubunun Anterior Singulat Korteks bölgesinde saptanan yüksek OD değerleri, bu bölgedeki potansiyel bir hasarlanmayı gösteriyor olabilir. Araştırmamızda saptanan bulgular, Bipolar Prodromal dönemi için öngörücülerden olmaya adaydır; ancak tam olarak nörogörüntüleme sonuçlarının birer biyobelirteç olarak potansiyellerini ortaya koymak oldukça güçtür. Bu durumun genellenebilmesi için daha büyük örneklemli, uzunlamasına araştırmalara gereksinim vardır.

Ali Mert Beşenek
Dokuz Eylül University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal bağlanma düzeyinin, gebelikte anksiyete ve depresyonun erken çocukluk dönemine etkileri: Bir kohort çalışması

Amaç: Prenatal bağlanma anne ve doğmamış bebeği arasında gelişen eşsiz ilişkidir ve gebelikte anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların olumsuz etkilerini prenatal bağlanmayı etkileyerek de gösterebileceği düşünülmektedir. Prenatal bağlanma ile erken çocukluk dönemi gelişimi, duygusal ve davranışsal özellikleri ve ebeveyn tutumları arasındaki ilişki çalışılmamış bir alandır. Kohort deseninde planlanmış bu çalışmanın amacı gebelikte prenatal bağlanma düzeyinin, depresyonun ve anksiyetenin bebeğin anne sütü alma süresine, erken çocukluk dönemi (12-36 ay) sosyal ve duygusal iyilik haline, gelişime ve bu dönemdeki ebeveyn tutumlarına etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışma grubu Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Polikliniğine Haziran 2012 ile Aralık 2012 tarihleri arasında başvuran, 28-40 haftalık iken rutin obstetrik değerlendirilmesi yapılan 142 gönüllü anne ve 12-36 ay aralığındaki çocuklardan oluşmaktadır. Annelere sosyodemografik özelliklerinin kaydedileceği veri kayıt formu doldurulmuştur. Annelerde değerlendirme sırasında depresyon varlığını araştırma ve şiddetini ölçmek amacıyla Beck Depresyon Ölçeği, kaygı belirtilerinin varlığını değerlendirme ve sıklığını ölçmek için Beck Anksiyete Ölçeği, annelerin 12-36 ay arasındaki çocuklarını yetiştirirken sergiledikleri ebeveynlik tutumlarının belirlenmesini sağlayacak Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği ve çocukların sosyal ve duygusal özelliklerini araştırmak amacıyla Kısa 1-3 Yaş Sosyal Duygusal Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çocuklarının gelişimini ve becerilerini bakım veren kişiden alınan bilgiler doğrultusunda değerlendirmek amacıyla Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) farklı bir görüşmeci tarafından uygulanmıştır. Bulgular: Prenatal dönemde depresyon puanı yüksek olan annelerin çalışma sırasındaki depresyon puanlarının da yüksek olduğu; annelerin, prenatal döneme kıyasla çalışma sırasında depresyon puanlarının yükseldiği saptanmıştır. Prenatal dönemde anksiyete puanı yüksek olan annelerin çalışma sırasında anksiyete puanlarının yüksek olmayı sürdürdüğü, ancak prenatal dönemle karşılaştırıldığında çalışma döneminde düşüş bulunduğu görülmüştür. Çalışma sırasında depresyon puanı yüksek olan ve prenatal dönem ile depresyon ölçeği puanları arasındaki farkın yüksek olduğu annelerin çocuklarının Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) T puanı düşük saptanmış; prenatal döneme göre depresyon düzeyi artmış annelerin çocuklarının AGTE T puanları düşük bulunmuştur. Prenatal bağlanma düzeyleri yüksek olan annelerin çocuklarının Kısa 1-3 Yaş Sosyal Duygusal Değerlendirme Ölçeği yetkinlik puanları ve AGTE T puanları yüksek bulunmuştur. Gelişim geriliği olan çocukların annelerinin prenatal bağlanma puanları düşük saptanmıştır. Çalışma sırasında depresyon puanı yüksek olan annelerin Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (AHÇYTÖ) alt ölçeklerinden 'düşmanlık ve reddedici tutum' ile 'evlilik uyumsuzluğu' puanları yüksek bulunmuştur. K-1/3SDD ölçeği problem puanı yüksek olan çocukların AGTE T puanları düşük bulunmuştur. K-1/3SDD ölçeği yetkinlik puanı yüksek olan çocukların AGTE T puanları yüksek bulunmuştur. Sonuç: Prenatal bağlanmanın ve gebelikte depresyon ve anksiyeteyi içeren annenin ruhsal sağlığının erken çocukluk döneminde gelişim ile duygusal ve davranışsal yetkinliğe önemli etkileri olduğu saptanmıştır. Prenatal dönemde başlayan depresyonun ortalama 2 yıl sonra da saptanmaya devam etiği, bu annelerin çocuklarının gelişimlerinin olumsuz etkilendiği belirlenmiştir. Ek olarak prenatal bağlanmaları düşük olan annelerin yaklaşık 2 yaşındaki çocuklarının prenatal bağlanmaları yüksek olan yaşıtlarına göre duygusal ve davranışsal yetkinliklerinin risk altında olduğu görülmüştür. Özellikle koruyucu ruh sağlığı açısından incinebilirliği olan yüksek söz konusu grubun tespit edilerek önleyici girişimler uygulanmasının yaşam boyu psikopatoloji riskini azaltarak toplum ruh sağlığına katkıda bulunabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Prenatal bağlanma, prenatal depresyon, prenatal anksiyete,erken çocukluk dönemi sosyal ve duygusal özellikler, gelişim, ebeveyn tutumları.

Ana-baba tutumuAnksiyeteBağlanma+4
Deniz Argüz Çıldır
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite tanılı çocuk ve ergenlerde psikopatoloji, yaşam kalitesi ve ebeveyn tutumlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada obezite tanılı çocuk ve ergenlerdeki psikopatolojiyi, yaşam kalitesi algılarını, yeme tutumlarını, benlik saygılarını araştırmak, ayrıca ebeveyn tutumlarını ve başa çıkma stratejilerini ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmamız AÜTF Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıları Anabilim Dalı Çocuk Endokrinoloji Bölümüne başvuran, 8-18 yaşında VKİ standart sapması ikinin üzerinde olan, zihinsel gelişim geriliği ve psikiyatrik başvurusu olmayan 30 hasta ile yürütüldü. Kontrol grubuna 8-18 yaşlar arasında herhangi bir tıbbi hastalık öyküsü olmayan ve daha önce herhangi bir nedenle çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvurmayan, hasta grubuyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş, gönüllü 30 çocuk ve ergen alındı. Çalışmaya katılan tüm çocuk ve ergenlere Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu uygulandı. Benlik saygısını değerlendirmek için ise Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği kullanıldı. Çocuk ve ergenlerin yaşam kalitelerini değerlendirmeye yönelik, çocuk ve ergenlere ve ebeveynlerine Çocuklar İçin Yasam Kalitesi Ölçeği verildi. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme tutumlarının ve stresle başa çıkma becerilerinin değerlendirilmesi için anne-babalarına Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği ve Başa Çıkma Stratejisi Ölçeği verildi. Ebeveyn tutumları ve Başa çıkma stratejileri açısından her iki grupta fark bulunmadı. Obez grupta yüksek oranda psikiyatrik hastalık saptandı. Benlik saygısı obez çocuk ve ergenlerde kontrol grubundan farklı değildi. Ebeveynlerinin çocuklarıyla ilgili yaşam kalitesi algıları sağlıklı kontrollere göre düşük saptandı. Annede obezite açısından iki grup bir biri ile kıyaslandığında obez çocukların annelerinin daha yüksek oranda obez oldukları anlaşıldı. Obezitesi olan çocuk ve ergenlerde psikopatoloji, ebeveyn tutumları, yaşam kalitesi algıları ve bunların birbiriyle ilişkisinin daha iyi anlaşılması için daha geniş örneklemi olan kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Arif Önder
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bebeğe ve anneye ait etmenlerle meme bezi geçirgenliğinin ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada meme bezi geçirgenliği artışını gösteren anne sütü Na, K, Cl düzeyleri ve Na/K oranının; bebeklerin demografik, doğum ve emzirilme öyküsü özellikleri, 1. aydaki kilo alımı, annelerinin ve ailelerinin sosyodemografik özellikleri, annelerinin gebelik ve emzirme, doğum sonrası depresyon, anksiyete ve geçirilmiş ruhsal hastalık öyküsü, erişkin tipi bağlanma stilleri ve annelere ait diğer psikososyal risk etmenleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Olgu grubunu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Sağlıklı Çocuk Polikliniğine ve Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Polikliniğine Temmuz-Ekim 2009 tarihleri arasında başvuran, doğum sonrası 8-15 günler arasında olan, ardışık 150 sağlıklı yeni doğan bebek ve annelerinden oluşmuştur. Bebeklerin ve annelerinin özelliklerine ait bulgular, veri formları doldurularak elde edilmiştir. Ayrıca bebeklerden ulaşılabilenlerin 1. ay kilosu kaydedilmiştir. Annelere Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EDSDÖ), Durumluk Kaygı Envanteri (STAI-I), Sürekli Kaygı Envanteri (STAI-II) ve İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA) verilmiştir. Çalışmaya katılan tüm annelerden süt örneği alınmış ve Na, K ve Cl düzeylerinin biyokimyasal analizleri, Cobas 6000 analizörü (Roche Diagnostic) ile indirekt yöntemle ion selektif elektrod kullanılarak yapılmıştır. Ölçüm sonuçları değerlendirilirken anne sütündeki Na düzeyleri için 18mmol/L'den, K için 18mmol/L'den, Cl için 24mmol/L'den ve Na/K oranı için 1.0'dan büyük değerler `yüksek' olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Anne sütü Na düzeyleri ve Na/K oranı yüksek ölçülen bebeklerde küvez bakımına alınma yüksek bulunmuştur. Na, Cl düzeyleri ve Na/K oranı arttıkça bebekler, 1. ay sonunda daha az kilo artış oranına sahip olmuştur. Anne sütü Na, Cl düzeyleri ve Na/K oranı yüksek ölçülen bebeklerin ailelerinde çalışmaya alınan bebek ailenin ilk bebeğidir. Sütlerinde Na düzeyi yüksek ölçülen anneler, anlamlılık sınırında, kendilerini çocuk sahibi olmayan uygun biri olarak görmeyen, kendi anneleriyle aralarında zayıf ilişki düzeyi olan, yakın arkadaşı olmadığını belirten ve geçmişte ruhsal hastalık öyküsü olan annelerdir. Ayrıca sütlerinde Na düzeyi ve Na/K oranı yüksek ölçülen annelerin EDSDÖ puanları ve sütlerinde Na düzeyleri yüksek ölçülen annelerin durumluk kaygı düzeyleri yüksek bulunmuştur.Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre, meme bezi geçirgenliği artışına neden olan risk etmenleri, bebekler için küvez bakımı alma, geç emmeye başlama, anneler için ise kendini anneliğe uygun görmeme, doğum sonrası depresyon belirtilerine sahip olma ve kaygı düzeyinin yüksekliği olarak belirlenmiştir. Ayrıca meme bezi geçirgenliği artan annelerin bebeklerinin, anlamlı olarak doğum sonrası 1. ayda kilo alamadıkları bulunmuştur.Anahtar Kelimeler : Meme bezi geçirgenliği, anne sütü elektrolitleri, postpartum depresyon, hipernatremik dehidratasyon

Anne sütüBebek beslenmesiBebek-düşük doğum ağırlığı+2
Burcu Serim
Dokuz Eylül University
2010
00