Karadeniz Technical University
Discipline

Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı

Karadeniz Technical University

9

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

9 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal epidermal büyüme faktörü (EGF)'nün ratlarda random flep yaşayabilirliğine etkisi

Amaç: Deri defektlerinin onarımı için tesadüfi eksenli (random) deri flepleri plastik ve rekonstrüktif cerrahide oldukça sık kullanılmaktadır. Belirli bir besleyici damar sistemi bulunmayan random fleplerde en boy oranları kısıtlıdır. Bu durum flep distalinde doku kaybına neden olmaktadır. Bu nedenle plastik ve rekonstrüktif cerrahinin başlıca araştırma konuları arasında flep sağ kalımının arttırılması bulunmaktadır. Biz çalışmamızda anjiyogenezisi uyarıcı, antienflamatuar ve anti apopitotik etkisi olduğu bilinen EGF kullanarak, ratlarda random fleplerin yaşayabilirliğini arttırma düzeyini incelenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 20 adet rat, her grupta 10 denek olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. İlk 10 gün; deney grubunda flep kaldırılacak alana transkutan EGF sürüldü. Kontrol grubunda ise hiç bir işlem yapılmadı. 10.gün her iki grupta sırt bölgesinde 9x3cm'lik kaudal pediküllü random flep kaldırıldı. Tüm flepler translüminasyon yapılarak fotoğraflandı. Deney grubunda kaldırılan flebin alt yüzüne EGF sürüldü. Ardından her iki grupta flepler yerlerine sütürize edildi. Sonraki 10 günde deney grubuna transkutan EGF sürülmeye devam edildi, kontrol grubuna pansuman dışında ek uygulama yapılmadı. Deneyin 20.günü nekroz alanlarının hesaplanması amacıyla fotoğrafları çekildi. Ardından eski flepler tekrar kaldırılıp translüminasyon yapılarak fotoğraflandı. Her flepten proksimalden 3 cm uzaklıktaki 3x1 cm'lik yatay hat boyunca doku örnekleri alındı ve histopatolojik inceleme ile damar sayımı yapıldı. Translüminasyon yapılarak çekilen fotoğraflarda ise 'image j' programı kullanarak damar yoğunluğu hesaplaması yapıldı. Bulgular: Deneyin 10. günü ilk flep kaldırılması aşamasında deney grubunda damar yoğunluğu ölçümü anlamlı derecede fazla bulundu (p=0,045). Fakat 20. günde yapılan damar yoğunluğu ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,12). 20. günde alınan biyopsilerde yapılan damar sayımında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,16). Deney sonunda nekroz alan yüzdesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,65). Sonuç: Çalışmanın 10. gününde verilerin flep sağ kalımı açısından deney grubu lehine olması, sonrasında ise istatistiksel anlamlılığını kaybetmesini 10. günde EGF'nin flep alt yüzeyine de uygulamış olmamıza bağlamaktayız. Zira 20. günde flep kaldırıldığında deney grubunda flep alt yüzeyinde aşırı bir granülasyon dokusu kalınlaşması görüldü. Bu durumun flep beslenmesini olumsuz yönde etkileyecek sonuçlar doğurduğunu düşünmekteyiz. Bu nedenle EGF'nin random fleplerde yaşayabilirliğe etkisinin araştırılması için, EGF'nin flep alt yüzüne uygulanmadan sadece transkutan uygulamayla yeni bir çalışma yapılması uygun olacaktır.

Cerrahi fleplerDeriDeri malformasyonları+5
Fatma Deniz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Apelin hormonunun ratlarda random flep yaşayabilirliğine etkisi

Amaç: Kullanışlı işlem avantajı nedeniyle, ekstremite rekonstrüksiyonu ve yara onarımında genellikle rastgele desenli deri flepleri kullanılır. Apelin-13, güçlü çoklu biyolojik fonksiyonlara sahip olduğu gösterilmiş bir endojen peptiddir. Son zamanlarda, ısıya duyarlı jel oluşturucu sistemler, avantajlarından dolayı yara pansuman malzemesi olarak giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu çalışmada, rastgele deri flebinin hayatta kalmasını desteklemek için apeli-13 yüklü, poloksamer 188 ve ploksamer 407 kullanılarak in situ jel formülasyonu hazırlandı ve random flep modelinde etkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Deney hayvanları, rastgele dört gruba ayrıldı. İlk gruptaki denekler kontrol grubu diğer gruplar ise iskemi uygulanan fleplerde, apelin maddesinin jel formasyonunda uygulanmasının etkisini test etmek amacıyla iskemi/reperfüzyon protokolü esnasında apelin içeren jel veya apelin içermeyen jel uygulamasına göre alt gruplara ayrıldı. 1.Grup Kontrol Grubu (n=6) 2.Grup Random flep iskemi-reperfüzyon grubu (n=12) 3.Grup Random flep Apelin içermeyen jel grubu (n=12) 4.Grup Random flep Apelin içeren jel grubu (n=12). Flep olarak, günlük uygulamada da oldukça sık kullanılan random deri flepleri kullanıldı. Sıçan dorsumunda 3x9 cm'lik kaudal pediküllü dorsal yarımada flebi (Mc Farlane flebi) kaldırıldı. Daha sonra flepler eski yerlerine süture edildi ve yarısı postoperatif 7. gün diğer yarısı postoperatif 14.günde ampüte edilen flepler, histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak iskemi-reperfüzyon hasarı bulguları açısından detaylı incelemeye tabi tutuldu. Çalışmada, İmmünohistokimyasal olarak ise VEGF, i-NOS ve e-NOS, nNOS markerları kullanılarak histolojik incelemeler yapıldı. Biyokimyasal analiz için intrakardiyak kan numuneleri alınarak kan ve serum örneklerinden hemogram, VEGF, SOD, CAT, n-NOS, i-NOS, e-NOS, TNF-α, IL-1β, MDA, IL-6, TGFβ seviyeleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmanın immünohistokimyasal bulgularında, iNOS, eNOS ve nNOS ekspresyonu immünohistokimyasal olarak belirlenmiş ve flep grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyleri düşük bulunmuştur, bu durum I/R hasarı ile oksidatif stresin arttığını düşündürmektedir. Jel ve Apelin jel uygulaması yapılan grupta ise iNOS, eNOS ve nNOS ekspresyonlarının yükseldiği gözlemlendi. Serum örneklerinden, iNOS ve nNOS seviyeleri analiz edilmiş, gruplar arasında serum seviyelerinde anlamlı fark bulunmazken eNOS seviyeleri apelin jel grubunda flep grubuna göre anlamlı (p<0,001) olarak yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, serum CAT ve SOD gibi antioksidan enzimlerin seviyelerinde ise, flep grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düştüğü (p<0,001), apelin yüklü jel grubunda ise anlamlı olarak arttığı (p<0,001) görülmüştür. Sonuç: Hazırlanan apelin-13 jel yüklü fleplerin, flep kaynaklı iskemi üzerine histopatolojik ve immünohistokimyasal veriler ile olumlu etkilerini gözlemledik, aynı zamanda antioksidan etkinliği nedeniyle flep sağ kalımına olumlu etkilerini oksidatif stresi baskılayarak yapabileceğini antioksidan parametreler üzerindeki olumlu etkileri ile ortaya koyduk. Çalışmamızda, poloksamer 188 ve ploksamer 407 ile hazırlanan apelin-13 yüklü in situ jelin, random flep sağ kalımı üzerine ayrıntılı histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal verileri ile bir ilk niteliği taşımaktadır.

Harun Tekin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alfa lipoik asit ve l-karnitinin sinerjistik etkisinin flep yaşayabilirliğini arttıran klasik yöntemlerle karşılaştırılması

Plastik cerrahinin temel unsurlarından biri rekonstrüktif cerrahidir. Rekonstrüktif cerrahi kaybedilmiş bir dokunun bir benzeri ile tekrar yapılandırılma işlemini tanımlar. Bu noktada tüm plastik cerrahların ortak fikri kaybedilmiş dokunun fonksiyon ve doku özellikleri bakımından en yakın dokular kullanarak onarılmasıdır. Flep ile doku defektlerinin onarımında en büyük problemlerden biri, defekt olan bölgeyi kapatmak amacıyla hazırlanan fleplerin ön görülemeyen kayıplarıdır. Bu kayıpları engellemek ya da minimize etmek için çok çeşitli yöntemler öne sürülmüş ancak altın standart sayılabilecek ortak bir fikre ulaşılamamıştır. Oksijen radikallerinin yarattığı hasarın engellenmesi adına antioksidan ajanların kullanımı özellikle nörolojide iskemi temelli hastalıkların yarattığı dejenerasyonun engellenmesi, genel cerrahide barsak damar tıkanıklıkları sonrası oluşan hasarın geri döndürülmesi, ürolojide ise infertile tedavisi için üstüne düşülmüş bir konudur. Ancak cilt fleplerinin kan akışında azalma sonrası ortaya çıkan kayıpların engellenmesi için antioksidanların kullanımı sıklıkla araştırılmış bir konu değildir. Araştırmamızdaki amaç sıçan sırtlarında hazırlanacak Mcfarlane fleplerine oksijen radikal hasarını engellemek amacıyla güçlü antioksidan maddeler olan l- carnitin ve alfa lipoik asidin (ALA) lokal enjeksiyonu sonrası uygulamanın flep yaşayabilirliğine olası olumlu etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 49 adet dişi, erişkin, 250 – 350 gr ağırlığında Wistar Albino sıçan kullanıldı. Denekler kontrol, flep delay-1, delay-2, antioksidan -1, antioksidan – s, prp – 1 ve prp – s olmak üzere 7 gruba bölündü, her grupta 7 denek olacak şekilde eşit bölüştürme yapıldı. Delay – 1 ve Delay – 2 gruplarının sırtında tasarlanan Mcfarlane flebinin her iki longitudinal kenarı boyunca panniculus karnosusu da içerecek şekilde tam kat kesiler yapıldı, flepler tabanlarından ayrılmadı. 1 hafta beklendikten sonra diğer gruplarla beraber tüm grupların sırtlarında planlanmış Mcfarlane flepleri panniculus carnosusu da içerecek şekilde tam kat kaldırılıp yerlerine iade edildi. Ardından PRP – 1 ve PRP-S grupları fleplerine PRP enjeksiyonu, antioksidan – 1 ve antioksidan – s grubuna 200mg/kg l-karnitin ve 100mg/kg alfalipoik asit enjekte edildi. Delay – 1 ve delay – 2 gruplarına enjeksiyon yapılmadı. Ayrıca PRP – s, antioksidan – s ve delay – 2 grupları flep tabanlarına silikon tabaka yerleştirilerek tabandan kanlanma, vaskülarizasyon engellendi. Ratlar 1, 3 ve 7. günlerde takip edildi, 7. günün sonunda sakrifiye edilerek makroskopik değerlendirme için fotoğraflama yapıldı, histopatolojik değerlendirme için fleplerin sağlıklı doku – nekroz geçiş alanlarından 1,5 cm çaplı tam kat cilt biopsileri alındı. Biopsilerde hematoksilen eosin ve masson 3'lü boyama ile inflamatuar hücre, fibroblast ve kollajen yoğunlukları ölçüldü. Ayrıca yeni damar oluşumunu tespit etmek üzere vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) immün boyaması yapıldı. Çalışma sırasında prp – 1 ve prp – s gruplarından birer denek kaybedildi. Diğer denekler çalışmayı iyi tolere etti. Çekilen fotoğraflarda AutoCad ve Photoshop programları ile yaşayan flep alanının toplam flep alanına oranı yapıldı. Tüm elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Delay uygulanan ve antioksidan enjeksiyonu yapılan gruplarda kontrol grubuna oranla yaşayan flep alanında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. PRP uygulanan gruplarda ise istatistiksel fark bulunmadı. Cerrahi delay fenomeni halen en sık kullanılan ve en başarılı sonuç veren, flep yaşayabilirliğini arttırmakta kullanılan bir yöntemdir. Ancak iki aşamalı operasyon ihtiyacı, ilk operasyon sonrası takiplerde enfeksiyon, ağrı, rutin pansuman ihtiyacı, uzun takip süresi, akut durumlarda kullanılamaması dezavantajlarıdır. ALA ve L-karnitinin uygulama kolaylığı, kolay temin edilebilir olması, ek cerrahi gereksinimi olmaması ve güvenilirliği nedeniyle geniş kullanım alanına sahip olabilir. Bu çalışmada ALA ve L-karnitinin random kan akımına sahip flep modellerinde flep yaşayabilirliğinde artış yarattığı gösterilmiştir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikGref yaşaması+2
Jehat Kızılkan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı vericili karaciğer nakillerinde hepatik arter anastomozlarında mikrocerrahi yöntem ile mikrocerrahisiz yöntemlerin karşılaştırılması

Transplante edilecek karaciğer lobu canlı vericiden alınınca transplantın küçük lümenli arter çapından dolayı alıcıda ilgili artere anastomozu özel mikrocerrahi teknik ve ekipmana ihtiyaç göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, hastanemizde yapılan CVKN (canlı vericili karaciğer nakli) HA (hepatik arter) anastomozlarını, mikrocerrahisiz ve mikrocerrahi yöntem yardımıyla gerçekleştirilenler olarak iki gruba ayırmak ve her iki grubu anastomoz sonrası günlere göre laboratuar bulguları ve mortalite oranları yönünden retrospektif olarak değerlendirerek greft ve hasta surveyini arttırmak için mikrocerrahinin etkinliğinin belirlenmesidir. Deney gurubundaki tüm hastalarda mikrocerrahi yöntem ile mikrovasküler anostomoz tekniği kullanılmıştır. Alıcı ve verici damar çapı farklılığında ise mikrocerrahi yöntem olarak Ömer Özkan'ın open guide sütür tekniği adı verilen bir mikrovasküler anastomoz tekniği kullanılmıştır. Çalışmamızda 2014-2015 yılları arasındaki mikrocerrahisiz yöntem yardımıyla (kontrol grubu) ve 2015-2017 yılları arasındaki mikrocerrahi yöntem yardımıyla (deney grubu) ile HA anostomoz yapılmış hastaların laboratuar değerleri ve surveyleri retrospektiv analiz edilerek karşılaştırıldı. Deney grubundaki mortalite oranlarının (%10) kontrol grubundakilere (%25) göre anlamlı derecede daha düşük olduğu kaydedilmiştir (p<0,05). Kontrol grubunda 2 hastada HAT (hepatik arter trombozu) gelişmiştir; deney grubunda hiç bir hastada HAT gelişmemiştir. KCFT karşılaştırılmasında iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Karaciğer transplantasyonunun başarısı, grefte yeterli kan akımına yani HA anaostomoz başarısına bağlıdır. Sütürün nereden geçtiğinden emin olunabildiği ve küçük çaplı arter anostomozlarında damar lümeni daha net görülebildiği için mikrocerrahi tekniklerin anastomoz başarısıyla doğrudan ilgili olduğu açıktır. Mikrocerrahisiz yöntem grubunda mortalite oranlarının daha yüksek olduğu ve mikrocerrahili yöntem grubunda uygulanan yöntemin mortalite açısından daha başarılı olduğu söylenebilir. Güvenli ve güvenilir bir arteriyel anastomoz için birikmiş deneyime dayanan iyi mikrocerrahi teknikleri CVKN'de olmazsa olmazıdır.

Anastomoz-cerrahiHepatik arterKaraciğer hastalıkları+6
Adıl Jumshudov
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dupuytren kontraktürü olan 142 hastada histolojik evreleme ile nüks etme olasılığının tahmin edilebilirliği

Dupuytren hastalığı cerrahi operasyon sonrasında yüksek nüks oranı ile seyreder. Yüksek olan nüks oranının ön görülebilirliği son yıllarda sık araştırılan bir konu haline gelmiştir. Bu klinik çalışmada ; 2005-2014 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Plastik,Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim dalı, El Cerrahisi bilim dalinca opere edilen ve sonrasında takip edilen 142 adet opere edilen ele sahip 131 adet hastanın epidemiyolojik incelemeleri, dupuytren diyatezleri ve histolojik evrelemeleri ile nüks eden olguların önceden tahmin edilebilirliği çalışılmıştır. Bu çalışmada ''Rombouts (1989) '' histolojik sınıflaması kullanılmıştır. Selülerite ve nüks etme olasılıkları saptanmaya çalışılmıştır .Bu çalışma bize histolojik evreleme ile nüks vakaların tahmin edilebilirliğini göstermek için yapılmıştır. Yine de klinik bilgiler ile korele çalışılması daha iyi sonuç verebileceği anlaşılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER : Dupuytren hastalığı , Dupuytren diatez, , histolojik evreleme , risk faktörleri , rekürrens , dupuytren prognozu

Dupuytren kontraktürüHastalık şiddeti indeksiHistoloji+4
Mehmet Gencer
İstanbul University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Le fort ı osteotomi sonrası maksilla hareketlerinin burun görünümü üzerine etkileri

Ortognatik cerrahi sırasında Le Fort I osteotomi ile hareketlendirilen maksilla segmentinin üç boyutlu uzayda hareketlerinin yumuşak doku üzerine yansımaları planlama ve uygulama esnasında önem taşımaktadır. Mevcut literatürde bağımsız hareketlerin burun üzerine etkileri üzerine birçok çalışma olup, bu çalışmalar uzlaşma sağlanamayan birçok veriyi barındırmaktadırlar. Bu çalışmada Le Fort I osteotomi sonrası maksilla hareketlerinin burun görünümü üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Hacettepe Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği' nde Ocak 2010 – Aralık 2016 arasında ortognatik cerrahi uygulanan hastalar amelkiyat öncesi ve sonrası fotoğrafları üzerinden retrospektif olarak değerlendirildi. Ameliyat esnasında yapılan maksilla hareketleri ile burun üzerinde tanımlanan mesafe ve açılar regresyon analizine tabi tutularak aralarındaki ilişki incelendi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Alar genişlik, supratip break açısı, nazal dorsum açısı, kolumellolabial açı, üst dudak eğimi açısı, burun ucu orta hat uzaklığı açısında, ameliyat öncesi ve sonrası değerler arasında anlamlı fark bulundu (p≤0,05). Üst dudak uzunluğu ve kolumellolabial açı maksilla hareketleriyle anlamlı düzeyde ilişkilendirilebilen ölçümler olarak saptandı. Maksillanın anteriora hareketinde üst dudağın uzadığı ve her 1 mm hareket için kolumellolabial açının 2 derece genişlediği, impaksiyon hareketlerinde ise üst dudağın kısaldığı ve kolumellolabial açının her 1 mm maksilla hareketi için 7 derece daralmakta olduğu belirlendi. Literatürde daha önce çalışılmamış veriler olan burun ucu orta hat uzaklığı ve kolumellolobuler açı verileri maksilla hareketleri ile ilişkili bulunmadı. Çalışmada tespit edilen alar genişlik ve üst dudak eğimi açısındaki değişiklikler diseksiyon esnasında serbestlenen kasların retraksiyonuyla ilişkilendirildi. Supratip break açısı, nazal dorsum açısı, üst dudak burun ucu orta hat uzaklığı değerlerindeki değişimlerin maksilla hareketleriyle uyumlu olmaması ve kurulan modellerin açıklayıcılık düzeyinin düşük olması, yapılan işlemlerin yumuşak doku yansımalarında cilt kalınlığı, cinsiyet, yaş gibi hesaba katılmayan farklı parametrelerin de rol oynadığını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler:

BurunCerrahi-oralCerrahi-plastik+7
Galip Gencay Üstün
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortognatik cerrahi hastalarında preoperatif plan ile postoperatif sonuçların karşılaştırılması

Bu çalışmada; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda ortognatik cerrahi uygulanmış ve Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Anabilim Dalı'nda ortodontik tedavisi yapılmış 49 sınıf III maloklüzyonu olan hasta; yaş, cinsiyet, operasyon öncesi ortodontik tedavi süresi, uygulanan operasyon yöntemi, peroperatif ve postoperatif dönemde yapılmış olan sefalometrik analizler karşılaştırılarak retrospektif olarak incelendi. Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksilla ve mandibulanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareketlerinin sefalometrik analizi yapıldı. Yapılan sefalometrik değerlendirmede Steiner sefalometrik analizi kullanıldı. Bu analizde, sna, snb, anb, 1-na, 1-na açı, 1-nb, 1-nb açı, "occlusal plane", go-gn-sn açı, "keserlerarası açı", wits değerleri incelendi. Alınan sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Sefalogramlar üzerinde yapılan değerlendirmede tüm parametreler arasında operasyon öncesi ve sonrası değerler arasında anlamlı fark tespit edildi . Tüm hastalarda istenilen ortognatik bir profil elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Sefalometri; ortognatik cerrahi; sınıf III maloklüzyon

Cerrahi-oralMaloklüzyonMaloklüzyon-angle sınıf III+5
Elmaddın Avazzade
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda dorsal ada flebinin yaşayabilirliğiüzerinde cerrahi delay fenomeni ve quercetınuygulamasının etkisinin karşılaştırılması

Giriş: Flepler kendi kan desteği ile birlikte alıcı bölgeden verici bölgeye transfer edilen bir doku ünitesidir. Flepler kompozisyonuna (kutanöz, muskulokutanöz, fasyokutanöz, osseokutanöz), defekt ile olan ilişkisine (lokal, bölgesel, uzak, serbest), kan desteğinin mahiyetine (random, aksiyel) ve defekti kapatmak için gerekli flep hareketine (ilerletme, pivot, transpozisyon ve interpolasyon) göre sınıflandırılmaktadır. Burada bahsedilen pediküllü kutanöz ada flepleri de defekte yakın olan ancak komşu olmayan bir bölgeden, flep pedikülü korunarak ve pivot nokta etrafında döndürülerek defekte ilerletilir. Özellikle kompleks defektlerin rekonstrüksiyonunda kullanılan pediküllü ada fleplerinde parsiyel flep nekrozu cerrahi sonucunu olumsuz olarak etkileyen önemli bir komplikasyondur. Bu komplikasyonun önlenmesinde, deri kanlanmasında geçerli olan anjiozom konseptini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu konsepte göre cilt ve altındaki derin dokudan oluşan kompozit ünite, tek bir arteriyel kaynak ve onun dallarından beslenir. Bu kompozit ünite anjiyozom olarak isimlendirilir. Bu konsepte göre insan vücudunda gerçek arteriyel anastomozlar veya choke arteriyel anastomozlar ile bağlantılı 40 anjiyozom tanımlanmıştır. Choke arteriyel anastomozlar, bu anjiyozomlar arasında normalde kapalı olarak bulunan, kan akımını regüle eden ve cerrahi delay sonrası potansiyel olarak dilate olarak gerçek arteriyel anastomozlara dönüşen damarlardır. Cerrahi delay ise flebi bulunduğu vasküler yataktan ayırmadan 7-14 gün önce yapılan ve pediküllü fleplerde flep sağkalımını artırmaya yönelik tüm cerrahi girişimlerdir. Bu girişimler choke arteriyel anastomozların dilate olmasını ve flepte neovaskülarizasyonu sağlayarak flep distal nekrozunu azaltmakta ve dolayısıyla flep sağkalımını artırmaktadır. Quercetin ise antioksidan, antiinflamatuvar, antiviral, antialerjik, antitrombotik, antiaterosklerotik, antitümoral ve vazodilatatör etkileri olan bir flavonoiddir. Bu özellikler nedeniyle kardiyovasküler hastalıklara karşı ve radikal aracılı hasar sonucu oluşması muhtemel pek çok hastalığa karşı flavonoidlerin etkin bir rol oynayabilecekleri düşünülmektedir. Bu çalışmada, Quercetin' in vazodilatasyon etkisinin flep dolaşımına olumlu şekilde etki göstereceği ve flep sağkalımını artıcı, distal nekroz yüzdesini ise azaltıcı etkisinin olabileceği düşünülmüştür. Amaç: Quercetin'in vasküler yapılar üzerindeki vazodilatatör etkisi aracılığıyla flep sağkalımına olan etkisi bilinmemektedir. Çalışmamızda, DCIA (Derin sirkümfleks iliak arter) bazlı dorsal ada flebi kullanılan ratlarda Quercetin uygulamasının vasküler yapılar üzerinde vazodilatasyon sağlayıp flep sağkalımı üzerinde olumlu etkisinin olabileceği hipotezini kurduk. Ayrıca Quercetin uygulamasının ve cerrahi delay uygulamasının flep sağkalımı üzerindeki etkilerinin de karşılaştırılması, Quercetin' in flep sağkalımı konusunda cerrahi delay uygulaması kadar etkili olup olmadığının tespiti amaçlanmaktadır. Bu amaçla ratlarda uyguladığımız dorsal ada flep modelinde Quercetin uygulamasnın ve cerrahi delay uygulamasının etkileri makroskopik olarak ve histopatolik olarak karşılaştırılmalı olarak değerlendirildi. III Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada Wistar tipi, 300-350 gr ağırlığında toplam 32 adet erişkin erkek rat, random olarak her grupta 8 adet Rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu, Grup 2 cerrahi delay grubu, Grup 3 Quercetin grubu ve Grup 4 cerrahi delay+Quercetin grubu olarak belirlendi. Grup 1'deki ratların dorsum sağ lateralinden DCIA bazlı pedikülü korunarak flep ada flebi şeklinde eleve edildikten sonra flep kendi yerine tekrar sütüre edildi ve 1 hafta boyunca intraperitoneal (İP) olarak SF verildi. Grup 3' teki ratlara flep elevasyonundan 1 saat önce 50 mg/kg İP Quercetin uyglaması sonrasında flepler aynı şekilde eleve edilerek tekrar yerlerine sütüre edildi ve Quercetin uygulaması 1 haftaya tamamlandı. Grup 2' deki ratlara cerrahi delay için DCIA perforatör tarafındaki cilt korunup flep etrafındaki diğer 3 kenara insizyon yapıldı. Flebin kaudal tarafındaki insizyon sırasında lateral torasik arter görüldü ve bağlandı. İnsizyonlar tekrar sütüre edildi. 1 haftalık cerrahi delay süresi sonunda flepler DCIA perforatörü üzerinden eleve edildi ve tekrar yerlerine sütüre edildi. Flep elevasyonu sonrası 1 hafta İP SF uygulaması yapıldı. Grup 4'teki ratlara da aynı şekilde cerrahi delay uygulaması yapıldıktan ve 1 hafta cerrahi delay süresi beklendikten sonra 50 mg/kg Quercetin flep elevasyonundan 1 saat önce intraperitoneal olarak ratlara uygulandı ve sonrasında flep elevasyonu yapıldı ve flepler tekrar yerlerine sütüre edildi. Quercetin uyglaması aynı dozda 1 haftaya tamamlandı. Tüm gruplarda, flep elevasyonundan sonraki 1 hafta sonunda fleplerin nekroz oranları makroskopik olarak değerlendirildi ve flep nekroz yüzdeleri hesaplandı. Fleplerden örnekler alındı ve histopatolojik olarak incelendi. Histopatolojik olarak 0,1 mm üzerindeki damarlar ve konjesyon olan damarlar sayıldı. Ayrıca inflamasyon, epidermal hasar ve dermal fibrozis açısından skorlama yapıldı. Vasküler dilatasyon açısından damar lümen çapları ölçüldü. Bulgular: Makroskopik olarak distal nekroz oranlarında Quercetin uygulanan gruplarda ve cerrahi delay yapılan gruplarda istatiksel olarak anlamlı miktarda azalma olduğu bulundu. Sadece Quercetin uygulanan grup ile sadece cerrahi delay yapılan gruplar karşılatırıldığında ise distal nekroz oranındaki azalmanın sadece Quercetin uygulanan grupta daha fazla olduğu ve bu farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu; ancak sadece Quercetin uygulanan grup ile Quercetin+cerrahi delay uygulanan grup arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Vazodilatasyon etkisi değerlendirildiğinde, Quercetin ve cerrahi delay uygulamalarının vasküler lümen çapında istatiksel olarak anlamlı miktarda artış sağladığı ancak Quercetin uygulaması ile cerrahi delay arasındaki farkın istatiksel olarak anlamlı olmadığı bulundu. Ayrıca Quercetin uygulanan gruplardaki inflamasyon, epidermal hasar ve dermal fibrozisteki azalmanın da istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Nekroz ile en distaldeki viable flep dokusu arasındaki geçiş bölgelerinde hesaplanan damar sayısı ve konjesyone damar sayısı açısından ise tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Sonuç olarak Quercetin uygulaması ratlarda DCIA bazlı dorsal ada flebi modelinde flep sağkalımı üzerinde, uzun yıllaradır güvenle uygulanan cerrahi delay uygulaması gibi olumlu şekilde etkili olmuştur. Vazodilatasyon sağlayarak, inflamasyon, epidermal hasar ve dermal fibrozisi azaltarak fleplerdeki distal nekroz oranlarını azaltıcı şekilde etki göstermiştir. Bu çalışmada, Quercetin' in fleplerdeki distal nekroz oranlarını azaltma üzerindeki etkisi, cerrahi delay uygulamasından daha fazla olmuştur; ancak vazodilatasyon yapıcı etkisi açısından Quercetin ve cerrahi delay uygulamaları arasında fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Ada Flebi, Cerrahi Delay, Flep Sağkalımı, Quercetin.

Kübra Bi
Karadeniz Technical University
2024
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klorojenik asidin silikon implant çevresinde oluşan kapsül kontraktürüne etkisinin immünohistokimyasal ve histopatolojik olarak rat modelinde gösterilmesi

Giriş: Biyomateryaller, yaralanma, hastalık veya diğer patolojik durumlar sonrasında doku veya organın işlevini geri kazanması ve iyileşmesini kolaylaştırmak için tıpta önemli bir rol oynamaktadır. İmplantlar, estetik cerrahi uygulamalarında yüz iskeletinin görünümünü yeniden şekillendirmek ve vücudun herhangi bir yerindeki yumuşak doku veya bölgenin hacmini arttırmak için de kullanılabilir. Silikon meme implantları, estetik amaçlı meme büyütme veya kanser sonrası meme rekonstrüksiyonu için 50 yılı aşkın süredir yaygın olarak kullanılmaktadır. Kapsül kontraktürü meme implant cerrahisinin en sık görülen komplikasyonudur. Kapsül kontraktürünün kollajen üretimi ile fibrozis sonucu oldukça sert ve ağrılı memelere neden olan inflamatuar bir reaksiyon olduğu düşünülmektedir. İnflamatuar kökenine ilişkin genel bir fikir birliği olsa da inflamatuar kaskadı etkileyen tetikleyiciler çok faktörlü olmaktadır, bu nedenle kimlerde kontraktür gelişeceğini tahmin etmek zorlaşmaktadır. Çalışmamızda kullanılan klorojenik asidin antioksidan, anti-inflamatuar, antibakteriyel, antiviral, antimutajenik, antikanser, immünmodülatör gibi pek çok farmakolojik özelliği bulunmaktadır. Pek çok araştırmacı tarafından on yılı aşkın bir süredir yürütülen çok sayıda deneysel çalışmada, klorojenik asidin fibrozisle ilerleyen kronik hastalıkların (karaciğer fibrozisi, akciğer fibrozisi, kardiyak fibrozis, böbrek fibrozisi gibi) tedavisine yönelik önemli etkileri ortaya koyulmuştur. Amaç: Klorojenik asidin anti-inflamatuar, antioksidan gibi özelliklerinden yola çıkılarak silikon implant çevresindeki fibrozis ve kontraksiyonun azaltılmasına yönelik etkilerinin araştırılması. Gereç ve Yöntem: Toplamda 24 rat 8'erli olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Düz yüzeye sahip silikon blok ratların sırtlarına subkutan plana yerleştirildi, bir gruba klorojenik asit verilmeden 60 gün boyunca takip edilirken diğer bir gruba lokal yolla diğerine ise intraperitoneal yolla klorojenik asit 0., 7., 21., 28., 35., ve 42. günlerde enjekte edilerek 60 gün boyunca gruplar takip edildi.60 gün sonunda silikon blok etrafındaki kapsül alınarak histopatolojik ve immünhistokimyasal incelendi. Bulgular: Histopatolojik olarak klorojenik asidin intraperitoneal ve lokal olarak uygulandığı gruplarda kapsül kalınlığında ve inflamatuar hücre yoğunluğunda azalma gözlenmiştir. Sonuç: Çalışma sonucunda, klorojenik asidin lokal ve intraperitoneal yolla uygulandığında ratlarda silikon implant çevresinde oluşan fibrozisi azalttığı gösterilmiştir. Bu yönden, klorojenik asidin kapsül kontraktürü için yeni bir anti-fibrotik ajan olabileceğine yönelik literatür bilgisi güçlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kapsül Kontraktürü, Silikon, İmplant, Klorojenik Asit, Fibrozis.

Zeynep Şeyma Bostan
Karadeniz Technical University
2024
10