
710
Archived Theses
7
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Selçuklu geometrisinin izinde: Kastamonu camilerinde geometrik desenlerin matematiksel simetri analizi ve dijital yeniden inşası
Bu tezin amacı, Selçuklu ve Beylikler dönemi Kastamonu'daki camilerde yer alan geometrik desenlerin matematiksel simetri özelliklerini çözümlemeyi, GeoGebra yazılımı kullanarak dijital ortamda yeniden inşa etmeyi ve geometrik desen seçimlerinin felsefî arka planını tartışarak bu tarihî yapıların mimari estetiği ile matematiksel yapısını disiplinlerarası bir perspektifle açığa çıkarmaktır. Araştırma kapsamında, orijinalliğini koruyan üç cami (Atabeygazi Camii, Yılanlı Camii ve Mahmutbey (Kasaba) Camii) yerinde incelenmiş, desenleri fotoğraflanmış ve Uluslararası Kristalografi Birliği tarafından standartlaştırılan 17 düzlem simetri grubu çerçevesinde analiz edilmiştir. Analiz sürecinde öteleme, dönme, yansıma ve ötelemeli yansıma gibi temel simetri türleri dikkate alınmış ve Horne'un önerdiği akış şeması referans alınarak bir yöntem geliştirilmiş olup bu yöntem sayesinde de desenlerin simetri kodları belirlenmiştir. Bununla birlikte, bu çalışmada yer alan desenler Ekizler'in çalışmasındaki örneklerle karşılaştırılmış ve desenlerin büyük oranda benzerlik gösterdiği tespit edilmiştir. Ancak Atabeygazi Camii'ndeki Mihrap-1 (p4mm), Kasaba Camii'ndeki Kasaba-4 (p4mm), Kasaba-5 (p4mm), Kasaba-6 (p31m) ve Kasaba-7 (p6mm) desenlerinin, Ekizler'in çalışmasında yer almayan yeni kompozisyonel düzenlemeleri ortaya koyduğu belirlenmiştir. Bu tespitler doğrultusunda, Selçuklu ve Beylikler dönemine ait geometrik süsleme anlayışının Kastamonu'daki camilerde de devam ettiği ve bu yapıların Selçuklu sanat anlayışını yansıttığı açıkça görülmektedir. Elde edilen bulgular, geometrik desenlerin yalnızca estetik bir unsur olmadığını; aynı zamanda İslâm düşüncesinde tasavvufi, felsefi ve sembolik anlamlar taşıyan bir düzen olarak işlev gördüğünü göstermektedir. Bu yönüyle bu çalışma, felsefe, bilim tarihi, matematik, sosyoloji gibi disiplinleri bütüncül bir yaklaşımla bir araya getirerek literatüre katkı sağlamaktadır
Dostoyevski'de adalet anlayışı
Bu tez, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin, eserlerinde adalet kavramını nasıl ele aldığını incelemektedir. Yazarın dünyasında adalet, yalnızca hukuki bir düzeni değil; vicdan, özgür irade, ahlak ve Tanrı inancıyla iç içe geçmiş derin bir sorgulama alanını ifade eder. Çalışmada Ölüler Evinden Anılar, Yeraltından Notlar Suç ve Ceza, ve Karamazov Kardeşler gibi Dostoyevski'nin adalet sorununu ele aldığı kilit eserleri, içerik ve düşünce yapısı açısından karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. İncelemeler sonucunda Dostoyevski'nin, adaleti dışsal bir yaptırım anlayışının ötesinde; bireyin içsel muhasebesi, suçluluk duygusu ve kurtuluş arayışı bağlamında tanımladığı görülmektedir. Yazarın karakterleri aracılığıyla kurduğu ahlaki ve felsefi sorgulamalar, adaleti yalnızca toplumsal bir norm olmaktan çıkarıp bireysel ve metafizik bir mesele haline getirir. Bu çalışma, Dostoyevski'nin adalet anlayışını etkilendiği varoluşçuluk felsefesiyle ele alarak, insanın varoluşu, özgürlüğü, kötülük problemi ve sevgi temelinde tartışmaktadır. Sonuç olarak, Dostoyevski, modern dünyada Tanrı'nın ölümüyle ortaya çıkan adalet sorununu yine insanın kendi içindeki vicdani hesaplaşmasıyla ve ardından Tanrı'ya ve onun insan sevgisinden kaynaklı insana dönerek çözebileceğini kurgusal karakterleri aracılığıyla ortaya koymaktadır.
Gül-haç aydınlanmasının René Descartes felsefesi üzerindeki etkileri
Bu çalışmada, 17. Yüzyıl'da ortaya çıkan ezoterik ve siyasi bir hareket ile René Descartes'ın yaşamı ve felsefesindeki paralellikler araştırılmıştır. Kendilerine Gül-Haç Kardeşleri ismini veren gizemli bir topluluk 1614, 1615 ve 1616'da yayınladıkları üç manifesto ile mezhep çalkantıları ve Otuz Yıl Savaşlarının öncesinin kaotik ortamında sarsılan Avrupa'da ciddi tartışmalara neden olmuştur. Birçok Avrupa ülkesinde dağıtılan manifestoların ilki olan Fama Fraternitatis'te manifestoların Avrupa'daki tüm bilginler ve ileri gelenler için yazıldığı belirtilmiş ve felsefenin, mikrokozmos-makrokozmos bağlamında, hakikat ışığını bulma ve içsel dönüşüm yolunda yeniden düzenlenmesi için yöntemler önerilmiştir. Bu öneriler çerçevesinde dönemin ruhuna özgü "genel reform" çağrısı yapılmış ve Papalık kurumu Dünyadaki kötülüğün ana kaynağı olarak gösterilmiştir. Biçim ve üslup açısından birincisiyle paralel bir dil kullanan ikinci manifesto Confessio Fraternitatis'te tüm kitapların bilgisini taşıdığı söylenen "Dünya Kitabı" isimli bir kitaptan bahsedilmiş ve bu kitabın Gül-Haç Kardeşlerinin sahip olduğu ilmin ışığında okunabileceği vaat edilmiştir. Üçüncü manifesto Christian Rosenkreutz'un Kimyasal Düğünü ise ilk iki manifestodan farklı olarak daha çok bir komedya tarzında yazılmış, tarikatın kurucusu Rosenkreutz'un içsel yolculuğu anlatılmıştır. Manifestoların ortaya çıkışından sonra Avrupa'da birçok yazar, bilim adamı ve filozof GülHaç Kardeşlerine üye olmakla ya da onların düşüncelerine sempati duymakla suçlanmıştır. René Descartes'ta bu suçlamalara maruz kalmıştır. Özellikle tarikatın kurallarına uygun olarak çok fazla yer değiştirmesi, Dünya Kitabından bahsetmesi, daha çok Katolik olmayan ülkelerde yaşaması ve felsefesinde yer alan Gül-Haç düşüncesiyle paralel noktalar Descartes'ın bu tarikatla yolunun kesiştiği şüphesi uyandırmıştır. Bu bağlamlardan yola çıkarak Descartes'ın eserlerinde Gül-Haç Kardeşlerinin izlenimleri aranmış, Descartes'ın özellikle gençlik döneminde bu tarikatla yolunun kesiştiği, erken ya da geç dönem eserlerinde bu tarikatın düşünce sisteminden esintiler olduğu konusunda güçlü bulgulara ulaşılmıştır.
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin roman kahramanlarında nihilizm
Dostoyevski?nin eserleri üzerinden yapılan bu araştırmanın öncelikli amacı: Felsefi bir kavram olan Nihilizm ile Dostoyevski?nin roman kahramanları arasındaki ilişkiyi anlamlandırmaya çalışmaktır. Bu amaç çerçevesinde öncelikle Nietzsche?nin Nihilizmi içeren düşünceleri kısaca gözden geçirilmiştir. Bu gözden geçirme Dostoyevski?nin romanları üzerinde yapılacak inceleme öncesinde felsefi bir düzen oluşturulmasını sağlamıştır. Dostoyevski?nin eserlerinden Yeraltından Notlar, Cinler ve Karamazov Kardeşler romanları incelenmiştir. Diğer eserlerine ise gerek duyulduğunda başvurulmuştur. Yeraltından Notlar romanının ana karakteri Yeraltı Adamının nihilizmle ilişkisi eserin yazıldığı dönemin düşünsel gelişmelerini de göz önünde bulundurularak incelenmiştir. Edebiyatta ilk nihilist karakter Turgenyev?in Babalar ve Oğullar romanının ana karakteri Bazarov?dur. Bu nedenle Turgenyev?in Babalar ve Oğullar romanı incelenerek Bazarov?un Yer altı Adamı ile karşıtlıkları belirtilmiştir. Cinler romanının karakterlerinden Stavrogin, Krilov ve Şatov incelenmiş ve bu karakterlerin nihilist özellikleri Rusya?nın siyasal ve toplumsal atmosferi göz önünde bulundurularak anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Karamazov Kardeşler romanının Dimitri Karamazov, İvan Karamazov, Aleksey Karamazov, Zosima Dede ve Smerdyakov karakterleri incelenmiştir. Bu karakterlerin Hıristiyan inancı ve Tanrı anlayışıyla bağlantılı olarak Nihilizmle ilişkileri araştırılmaya çalışılmıştır. Sonuç kısmında ise Dostoyevski ve Nietzsche?nin Nihilizme karşı duruşları karşılaştırılarak yorumlanmaya çalışılmıştır.
Paul Ricoeur'de dil ve hermeneutik
Bu çalışmada Fransız filozof ve düşünür Paul Ricoeur?ün dil ve hermeneutik anlayışı ele alınmıştır. Ricoeur?ün felsefesinin temel amacı beşeri söylemin parçalılıktan kurtarılması ve birleştirilmesidir. Ricoeur?e göre bu birleşme dil ve hermeneutik olmadan başarılamaz. Dolayısıyla Ricoeur?un dil ve hermeneutik anlayışı, onun beşeri söylemin birleştirilmesi hedefiyle birlikte düşünülerek ele alınmıştır. Çalışmanın ana eksenini de bu birliktelik oluşturmaktadır. Bu çerçevede ilk bölümde dil konusu çalışmamızın sınırları dahilinde ele alınmıştır. Burada Antikçağdan günümüze kadar dil hakkındaki kuramlara ve tartışmalara, yarattıkları felsefi sonuçların önemi göz önüne alınarak yer verilmiştir. İkinci bölümde ise hermeneutik düşüncenin tanımına, içerdiği anlamlara ve Antikçağdan günümüze kadar olan tarihine değinilmiştir. Son olarak ise asıl konumuz olan Paul Ricoeur?ün dil ve hermeneutik anlayışı ele alınarak, onun hem kendi kuramından, hem de başka düşüncelerle kurduğu ilişkilerinden bahsedilmiştir. Sonuç bölümünde ise çalışmada elde edilen sonuçların genel bir yorumlanması ve değerlendirilmesi yapıldı.
Gabriel Marcel'de somut felsefe
Gabriel Marcel'de Somut Felsefe' adlı bu çalışmada Marcel düşüncesinde `somut felsefe'nin yeri ve önemi ele alınmıştır. Bu açıdan soyut ve kavramsal düşüncenin karşısına varoluşun somutluğunu koyan Marcel için somut olmayan her felsefe nihai olarak çıkmaza girecek olan bir düşünme serüvenidir. Bu nedenle de Marcel felsefenin varoluşsal (somut) bir kesinliğe dayanması gerektiğini söyler. Bu somut kesinlik her şeyden önce varoluşun içinde bedenen bulunan insanın deneyimi ile başlar. Bu açıdan geleneksel deneyim anlayışını eleştiren Marcel, deneyimin içinde metafiziksel bir boyutolduğunda ısrar eder. Bu metafiziksel boyutun anlaşılması ile de insan kavramsal düşünerek varoluşu sınırlandırma yerine, onu kendi zenginliği içinde keşfeder. Varoluşa somut yaklaşımların ele alındığı somut felsefenin favori deneyimleri olan aşk, sadakat ve umut buradaki metafiziksel boyutun keşfi için son derece önemlidir. Varoluşçu felsefe içinde Marcel bir başka önemli konu olan insanın bireyden toplum aşamasına geçme durumunu intersubjektif ilişkilere vurgu yapmak suretiyle gerçekleştirir. Ben durumunda insanın eksik bir varlık olduğunu düşünen Marcel için insan ancak ben'den biz'e ve oradan da Mutlak Sen'e (Tanrı) ulaşarak anlamını bulur. Anahtar Sözcükler; 1. Somut Felsefe 2. Birincil ve İkincil Refleksiyon 3. Soyutlama 4. Varoluş 5. Katılma
Spinoza ve Machiavelli'de siyasetin sekülerleşmesi
Bu çalışmanın amacı; siyasetin sekülerleşmesi sürecinde Machiavelli ve Spinoza?nın etkilerini ele almaktır. Bu bağlamda bu iki düşünürün siyaset felsefeleri ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Çalışma kapsamında Machiavelli ve Spinoza?nın eserleri ile bu iki düşünür üzerine kaleme alınmış Türkçe ve İngilizce kitap, makale gibi ikinci el kaynaklardan faydalanılmıştır. Çalışmada iki düşünürün de dinî kurumlar ile din adamlarının otoritelerini sorgulamalarına, dinin siyaset üzerindeki tahakkümüne son verme çabalarına ve siyasî iktidarın din de dâhil olmak üzere kurumlar üstü bir pozisyonda olması gerektiği yönündeki düşüncelerine yer verilmiştir. Machiavelli ve Spinoza?nın düşünceleri ekseninde de siyasetin seküler (dünyevi) bir olgu olduğu ve kurallarının aşkınsal buyruklar çerçevesinde değil, seküler (dünyevi) gerçeklikler ve gereklilikler dikkate alınarak oluşturulması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler 1. Sekülerleşme (dünyevileşme) 2. Machiavelli 3. Spinoza 4. Siyaset felsefesi 5. Modern siyaset
Aşkınlığın felsefî temelleri: Platon'da aşkınlık imkânı ve tecrübesi olarak felsefe
Bu çalışma, Platon'un aşkınlık imkânı ve tecrübesi olarak felsefe anlayışına dair bir incelemedir. Platon'un mektupları ile diyalogları arasında ciddiye alınması gereken ölçüde tutarlılık mevcuttur ve bu tutarlılık bize Platon'un anladığı anlamda felsefe ile bugün bizim anladığımız anlamda felsefe arasında radikal farklılıklar olduğunu gösterir. Platon'un sisteminde aynı zamanda ciddiye alınması gereken bir Parmenides zemini ve eleştirisi bulunur, Platon kendi sistemini bu zemin ve eleştiri üzerine inşa eder; tezde Platon ile Parmenides ilişkisi bu iki veçhesi gözetilerek açılmaya çalışılmıştır. Platon'un felsefesinin merkezinde yer alan aşkın (erôs) Platon'a göre aşkın (daimôn) olduğunu ve aşkla özdeşleştirilen felsefenin, psukhê'yi ontolojik, epistemolojik, estetik ve etik kısıtlamalarından özgürleştiren bir pratik olarak aşkınlığı amaçladığını iddia ediyorum. Bu sürecin neticesinde insani bilgeliğin bir tezahürü olarak diyalektik, psukhê'nin içine düştüğü hâlde ayrışıklaşan isim ile fiile veya fail ile fiile yahut daha genel ifadesiyle theôria, logia ve praksis'e birlik verme faaliyetidir. Tezde aşkınlık bağlamında kısaca üzerinde durulacak diğer kavramlar da kosmos ve khôra kavramları, bunların anlamı ve felsefeyle ilişkisidir. Son olarak, tezin temel meselesi olan aşkınlık kavramı çerçevesinde son dönemde Prof. Dr. Yalçın Koç tarafından geliştirilen düşünce sistemi bağlamında zihin felsefesine dair bir çalışma ek kısmında sunulmuştur.
İbn Miskeveyh'in erdem anlayışı
İnsanın nihai hedefi mutluluğu elde etmektir. Bunu hem Yunan hem de İslam filozofları ifade etmiştir. İnsanın mutlu olması için ise erdemli bir yaşamın mümkün kılınması gerekmektedir. Erdemli bir hayatı kendisine gaye edinen insan, aklını kullanarak hareket eder. Ahlak felsefesinin önemli bir ismi olan İbn Miskeveyh de bu kavrama eserlerinde ayrıntısıyla değinmiştir. Bu bağlamda çalışmamızın ilk amacı erdem kavramının tanımını, kavramsal yapısını ve İbn Miskeveyh öncesi dönemde erdemin nasıl ele alındığını belirlemek olacaktır. Çalışmamızın ikinci amacı ise İslam ahlâk felsefesi tarihinde önemli bir yere sahip olan İbn Miskeveyh'in erdem anlayışını erdemlerin karşıtı olan reziletler ve bunlardan kurtulma yolları ile birlikte ele almaktır. Bu çalışmada erdemin ahlak alanında nerede olduğu, içeriği ve İbn Miskeveyh'in erdem anlayışı Onun nefs düşüncesi üzerinden ele alınıp değerlendirilecektir.
Gönülsüz bir dostluk: Sokrates ve Nietzsche
Sokrates'in ve Nietzsche'nin isimleri felsefe tarihi içerisindeki iki önemli dönüm noktasını temsil eder. Onların her ikisi de öncellerinin problemlerini, metodolojisini ve çözüm önerilerini tümüyle reddetmiş ve böylece felsefi ilginin yönelimini yeniden tanımlamıştır. Bu yeniden tanımlama, Sokrates'te, öncellerinin doğaya ve maddeye yönelik ilgileri ile belirlenen felsefe imgesini, bizlerin bugün uzun felsefe tarihi boyunca aşina olduğumuz varlığa ve akla yönelik felsefe imgesiyle değiştirir. Nietzsche ise Sokrates'in en önemli yaratıcılarından biri olduğu bu felsefe imgesinin yaşam ve insan için kullanışsız ve daha da önemlisi sahte ve zararlı olduğunu öne sürerek onu bütünüyle parçalamaya ve yok etmeye girişir. Dolayısıyla, bu iki isimle ilgilenmeye başladığımızda, kendimizi sanki felsefenin doğumu ve ölümü hakkında bir tablo karşısındaymış gibi hissederiz. Öte yandan, bu doğum anı ve ölüm anı arasında gerçekleşen olaylar, Nietzsche'nin Platonculuğun çeşitlemeleri olarak gördüğü metafizik ve Hristiyanlık tarafından şekillendirildiği için, Platon'un ustası ve felsefi esini onun zihnine üfleyen isim olarak Sokrates, Nietzsche'nin daima kendisiyle saldırgan bir içgüdü ile ilgilenmek zorunda olduğu bir figür olarak kendini gösterir. Fakat yapıtının satır aralarında Nietzsche, Sokrates'ten şüphelenir; onu bir yandan suçlu geleneğin bir parçası olarak görürken bir diğer yandan ise onu bu suça alet edilmiş masum bir kişi olarak görür. Sokrates masum mudur? Kendi ismi ile birlikte o suçlu gelenekte yer aldığı kadarıyla Sokrates, elbette ki suçludur. Fakat hiçbir şey yazmayan bu bilge adam, bir figür ya da bir kişi olarak, ne suçlu ne de masumdur; o, hem suçluluk hem de masumiyet karşısında sessiz ve kayıtsızdır. Bu tez, Nietzsche'nin Sokrates'i kabullendiği, onu bir dost olarak gördüğü o masumiyet anlarını esas alıyor ve bunu gerçekleştirebilmek için Sokrates'i Platonculuktan arındırmaya çalışıyor. Hem Nietzsche'nin yazıları hem de onun geliştirdiği felsefi aletler vasıtasıyla Sokrates ile Nietzsche arasındaki dostluk kurulmaya ve bu dostluğu zorunlu olarak gönülsüz kılan geleneksel felsefe tarihi anlayışı zayıflatılmaya çalışılıyor. Nihayetinde, Platon'un diyalogları ile Nietzscheci aletler yan yana getirildiğinde, ortaya Sokrates'in felsefesi olarak adlandırılabilecek yeni bir felsefenin çıkıp çıkamayacağı tartışmaya açılıyor. Böylece, eğer bu mümkünse, Sokrates'in en büyük mirasçısının Platon değil, Nietzsche olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Hem söz konusu tartışma hem de ondan çıkan sonuç kabullenildiğinde, felsefenin başlangıcındaki ve sonundaki bu iki özel figürün olanaklı kıldığı yeni yorumlar vasıtasıyla, felsefe tarihi olarak adlandırılan bu katı, sabit ve durağan yapı, onunla ilgili yeni tasarımlar oluşturabilmek ve onun yeni imgelerini yaratabilmek üzere hafif, esnek ve akışkan bir sürece dönüşüyor. Eğer bu doğruysa, bu sürecin yeni imgeler ve yeni tasarımlar yaratmayı denemek amacıyla nasıl kullanılabileceği, böylesi bir süreci öne süren bu çalışmanın kendisinin sunduğu ve kendisinin savunmaya çalışacağı bir tez olarak, aşağıdaki satırlarda gösterilmeye çalışılıyor.
İbn Tufeyl'de aklın yetkinleşmesi
İnsana bilgiyi sağlayan ve onda bu ilgiyi uyandıran şey sahip olduğu akıldır. İbn Tufeyl de felsefi sistemini oluştururken bu temel üzerine oturtmuştur. İbn Tufeyl'e göre insan hiçbir öğreticiye ihtiyaç duymadan fizik ve metafizik arasında ilişki kurabilir ve bilgiyi elde edebilir herkesten uzakta doğayı takip ederek, var oluştan yok oluşa kadar her şeyin nedenini kendi deneyimleriyle öğrenebilir. Bu yolla ilerleyen insan aklı en yetkin seviyeye gelerek, insan-ı kamil mertebesine yükselerek yakıni bilgiye ulaşabilir. Bu bilgiye vakıf olan insan için gerçek bir özgürlük ve sonsuz mutluluk söz konusudur. Onun yaptığı felsefi soruşturma ve ruhsal arınmanın götürdüğü nihai sonuç ise akıl ile vahyin çatışmadığı, aksine birbirini gerektirdiğidir. İnsanın felsefi bir çabayla öğrenmiş olduğu bilgi ile Allah'ın vahyettiği bilgi aynıdır. Bu iki bilgi arasındaki çelişki ise sadece görünürde bir çelişkidir ve dinin derinine inen insanlar felsefe ve dine aynı ölçüde kıymet verirler. Anahtar Kelimeler: İbn Tufeyl, Akıl, Fizik, Metafizik, Din
Ben bilinci ve diğer zihinler: Dennett ve Nagel'ın kuramlarının karşılaştırılması
Zihin felsefesinde bilinç, bilincin ortaya çıkışı, kişinin kendi bilinçli olma durumunun ve diğer zihinlerin bilinip bilinemeyeceği soruları uzun süre tartışılmıştır ve hala tartışma konusudur. Bu çalışmada bilincin niteliğine dair düalist, materyalist ve naturalist yaklaşımların karşılaştırılarak, ben bilinci ve diğer zihinlerin bilinmesi problemlerine çözüm önerileri araştırılmıştır. Bilince dair düalist yaklaşımlar zihni bedenden ayrı bir statüde ele alırlar ama bu yaklaşım, zihin ve beden arasındaki etkileşim problemini beraberinde getirir. Hem materyalizm hem de naturalizm zihin beden probleminde monist bir yaklaşımı benimser, böylelikle bilincin bedenden ayrı ontolojik bir statüsü olmaz. Bu çalışmada materyalist bir bilinç açıklaması sunan Dennett'ın ilk önce ben bilincini ispatı ve ardından diğer zihinlerin bilinebilmesi için öne sürdüğü hetero-fenomenolojik yaklaşımı ele alınmıştır. Bilincin gizemli statüsü ve bilincin nesnel bir biçimde açıklanamayacağına dair kanı, Dennett'ın materyalist kuramıyla çözülmeye başlamıştır. Ardından Nagel'ın natüralizminin ve nesnel fenomenolojisinin ben bilinci ve diğer zihinler sorunlarına çözüm olup olamadığı tartışılmıştır. Nagel'ın panpsişizm savunusu ve öznel deneyimi koruma çabası, bilinci bilimsel açıklama temelinden uzaklaştırırken, diğer zihinlerin özellikle de insan dışı diğer canlı türlerin zihinsel süreçlerinin bilinmesini zorlaştırır. Oysa Dennett, evrim kuramından ve sinir bilimlerinden aldığı ampirik destekle, hem bilinçli olmanın, iç dünya deneyimlerinin hem de diğer zihinlerin bilinebilmesini mümkün kılmıştır. Dennett'ın hetero-fenomenolojik yöntemi, Nagel'ın nesnel fenomenolojisinden temelde üç başlıkta daha açıklayıcı ve desteklidir: bilincin ortaya çıkışı, bilincin ve zihinsel durumların nesnel olarak bilinebilmesi; başka insanların ve insan-dışı diğer canlı türlerin zihinlerinin bilinebilmesi.
Kant'ın ahlak yasasının normatif içeriği: Maksimleri yeniden düşünmek
Bu çalışmada, ahlak kuramları arasında başat yeri olan Kant'ın ahlak felsefesi, ödev ahlakı incelenmiştir ve Kant ahlakının formel değil, normatif olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır. Kant'ın ahlak felsefesini anlatmakta başvurduğu ödev örnekleri, günümüz ahlak perspektiflerinden bakıldığında sorunludur. Bu ödev örneklerinden olan birincisi "Yaşamını Devam Ettirme Ödevi" ve üçüncüsü "Yeteneklerini Geliştirme Ödevi" özellikle tartışmalıdır. Kant ahlak yasasını oluşturan ödevleri göstermek isterken öznel ilkelerden yani maksimlerden yola çıkar. Bu maksimlerin kendi kendileriyle çeliştiğini göstererek, maksimlerin tersinin ödev olduğu sonucuna varır. Kant ödev ahlakının biçimsel bir ahlak olduğunu iddia etmektedir; ona göre, ahlak felsefesi içeriksel hiçbir öğeyi içerisinde barındırmamalı ve ahlak yalnızca akıldan ve aklın idelerinden türetilmelidir. Kant'ın ahlaki maksim örneklerine vermiş olduğu örneklerde bu iddiasının dışında bazı içeriksel bulgular olduğu çalışmada iddia edilmiştir. Maksimleri ve ödevleri ayrıntılarıyla tartışması, ayrıca hem Pratik Aklın Eleştirisi hem de Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi kitaplarında aynı örnekleri kullanması, Kant'ın bu ödevleri ahlak yasası olarak buyurduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, Kant ahlakı, Kant'ın kendisinin iddia ettiği gibi biçimsel değil, kural koyucu, normatif bir ahlak felsefesidir. Anahtar Kelimeler: Kant, Ahlak, Ödev, Maksim, Formel Ahlak, Normatif Ahlak
Nedensellik kavramı üzerine çağdaş felsefi yaklaşımlar
İnsan, doğa ile girdiği iletişimin doğal bir sonucu olarak çevresini tanımak, anlamak ve açıklamak ister. Bu uğurda kullandığı birçok bilgi türü vardır. Bunlardan bir tanesi de bilimsel bilgi türüdür. Bu bilgi türü deneye dayalı-kanıtlamalı bir yöntem kullanır. Bu yöntemin matematik ile birleşmesiyle birlikte birçok başarılı kuramın ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bilimsel bilgi türünün doğa hakkındaki başarılı açıklamaları, diğer bilgi türlerinden farklılaşmasını sağlar. Fakat her bilimsel başarının arka planında yoğun tartışmaların ve cevap bekleyen soruların olduğunu kabul etmek gerekir. Bu tartışmalar sistematik bir bütün olarak düşünüldüğünde bilim felsefesinin dayanağını oluşturur. Bilim felsefesinin cevap aradığı sorular ve tartışmalar, bilimsel bilgi türünün ilerlemesine katkı sağlar. Bilim felsefesinin çözüm bulmaya çalıştığı birçok problem vardır. Bu problemlerden biri (belki de en önemlisi) de "nedensellik" problemidir. Bu problemi çözüme kavuşturmak için birçok düşünür, öneride bulunur. Bu çalışmada, problemin çağdaş düşünürler tarafından nasıl analiz edildiğine yer vereceğiz. Çalışmamızın giriş kısmında "nedensellik" probleminin tarihsel arka planına değineceğiz. Daha sonra problem için epistemolojik anlamda ilk ciddi eleştiriyi yapan İngiliz filozof David Hume'un düşüncelerine yer ayıracağız. Ardından ilgili literatürde düzenlilik teorisi, gereklilik teorisi ve eğilimsel nedensellik yaklaşımının konu ile ilgili çözümlemelerine yer vereceğiz. Sonuç bölümünde bu çözümlemeleri karşılaştırıp eğilimsel nedensellik yaklaşımının sunduğu avantajlara değineceğiz.
Searle'ün ve Dennett'in bilinç kuramlarının bir karşılatırılması
Bilimsel gelişmeler arttıkça beyin hakkında bilgi birikimimiz de artmaktadır. Bununla birlikte bilinç halen gizemli görünmektedir. Bilincin gizemi, sinir bilimciler, biyologlar, zoologlar, psikologlar, bilgisayar bilimciler, antropologlar ve felsefeciler tarafından çözülmeye çalışılmaktadır. Bilimlerin beyne ve bilince dair ortaya koydukları veriler, felsefeciler tarafından bütünlüklü bir bilinç kuramına dönüştürülmelidir. Bu bağlamda, son yıllarda zihin felsefesine artan ilgi umut vericidir. Bu çalışmada zihin felsefesi alanında iki önemli düşünürün, John Rogers Searle'ün ve Daniel C. Dennett'ın bilince ilişkin kuramları ve bilinci anlama yöntemleri kıyaslanmaktadır. Searle zihnin biyolojik ve doğal yönünü vurgulamakla birlikte bilincin öznel birinci şahıs bakış açısı ile bilinebileceğini savunur. Dennett ise zihin konusunda materyalist bir tavra sahiptir ve bilincin üçüncü şahıs perspektifinden açıklanabileceğini kanıtlamaya çalışır. Bu çalışmada öncelikle Searle'ün biyolojik doğalcılığı, monizmi, ünlü Çince Odası düşünce deneyi, yapay zekâ ve diğer zihinler konusundaki tutumu incelenmiştir. Searle'ün zihin felsefesinin ana hatları ortaya konulduktan sonra, bilinci neden birinci şahıs bakış açısından anlayabileceğimiz argümanı ele alınmıştır. Ardından Dennett'ın materyalist bilinç kuramı, bilincin evrimi ve çoklu taslaklar modeli, bu çalışmanın sınırları ölçüsünde açıklanmıştır. Peşi sıra Dennett'ın materyalist zihin felsefesinin temel yöntemi olan heterofenomenolojinin bilinci nasıl nesnel bir şekilde yani üçüncü şahıs perspektifinden açıklayabileceği Dennett'ın kendi sunduğu gerekçelerle ortaya konmuştur. Bu iki düşünürün eserlerinde birbirleriyle polemik halinde oldukları bilinir. Bilinci anlamada kullandıkları yöntemlere ilişkin tartışmaları ve birbirilerini düalist olmakla suçlamaları bu tezin son bölümünün konusunu oluşturmaktadır. Bu tartışmada, Searle'ün argümanlarının daha zayıf olduğu görülmektedir. Searle her ne kadar bilinci biyolojik ve doğal bir varlık olarak açıklamaya çalışsa da bilincin nesnel bir şekilde bilinemeyeceğini iddia etmesi, onun kuramını zayıflatmaktadır. Dennett ise bilince dair daha somut verilerle hareket eder ve bilinci bilim çerçevesinde aydınlatmaya çalışan bir tavır sergiler. Dennett'ın heterofenomenolojik yöntemi bilinci nesnel bir şekilde açıklarken, neden bize öznel göründüğünü de açıklar. Anahtar Kelimeler: Zihin Felsefesi, Bilinç, John Searle, Daniel Dennett, Birinci Şahıs Bakış Açısı, Üçüncü Şahıs Perspektifi, Biyolojik Doğalcılık, Materyalizm, Heterofenomenoloji.
Güneş merkezli evren kuramının tarihsel gelişiminin incelenmesi
Astronominin teorik anlamda gelişmesi Antik Yunan ile başlamıştır. Karmaşık problemlerle ilgilenen Antik Yunan bilim adamları, astronomiyi geometri ile temellendirmişler, gökcisimlerinin hareketleri üzerine birçok önemli çalışmaya yer vermişlerdir. Bunlardan en önemli Aristoteles tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak Aristoteles evren teorisi matematiksel yönden eksik olmasından dolayı, Ptolemaios ile beraber Yer'in evrenin merkezinde olduğu görüşü matematiksel temel almasıyla kabul edilmiştir. Bu önemli evren sistem,16. ve 17. Yüzyıla kadar geçerliliğini sürdürmüş ancak temel problemlere cevap veremediğinden dolayı yeni bir sisteme ihtiyaç duyulmuştur. Copernicus'un Güneş Merkezli Evren kuramıyla birlikte astronomi yeni bir sistem ile karşılaşılmış, gökyüzünün detaylı incelenmesiyle birlikte Güneş Merkezli Evren sistemi geçerli olmuştur. Bu çalışmada eski uygarlıklardan itibaren Güneş Merkezli evren kuramının ortaya çıkışı ve gelişimi ele alınacaktır.
Dede Korkut nüshalarının karşılaştırılması ve felsefi çerçevede değerlendirilmesi
Türk toplumunun kültür ve düşüncesinin destansı bir şekilde anlatıldığı Dede Korkut hikayeleri, Türk halk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Türk tarihinde zengin bir dil ile hafızalara kazınan destansı hikayelerin bize verdiği bilgiler hala geçerliliğini korumaktadır. Türk milletinin hafızasının aktarıldığı bu özel metin, Oğuzların sosyal, siyasi ve kültür faaliyetlerine ışık tutmakta, Türk felsefesinin yapı taşlarını bizlere sunmaktadır. Dede Korkut hikayeleri, sözlü gelenek döneminde toplum bilinci ve eğitimi için hikaye anlatımı yoluyla oluşmuş ve daha sonra yazıya aktarılmıştır. İki adet nüshası bulunan hikayelere 2019 yılında bir nüsha daha eklenmiştir. Okumalar sırasında yazmalardaki benzerlik ve ayrılıklar, yazım tutarsızlıkları ve kelime farklılıkları tespit edilmiştir. Felsefi bir bakış açısıyla öteki konusunu Oğuzların nasıl değerlendirdikleri, din ve şamanizm unsurları ve etik ilkeler bağlamında toplum düzeni üzerinde durulmuştur.
Özne ve cinsiyet tartışmaları üzerine postmodern feminizm ve Kuir Kuramı
Bu çalışma, özne ve cinsiyet kavramları üzerine son dönemde yoğun bir biçimde tartışılan kuir kuramını incelemektedir. Bu çalışmanın temel tezi postmodern feminizm ve kuir kuramı arasında bir süreklilik ilişkisi olduğudur. Postmodern feminizmin Aydınlanma eleştirisi, geleneksel epistemolojiye karşı çıkışı, farklılıkları yüceltmesi, evrensel bir kadın kategorisi yerine kesişimselliği savunması, farklılıkları nesnel gerçeklikler olmaktan ziyade söyleme indirgemesi kuir kuramına kuramsal bir zemin hazırlamıştır. Kuir kuramı ayrıca Foucault'dan destek alarak cinsel kimliklerin bir söylemin ürünü olduğunu savunmaktadır. Kuir kuramının ortaya çıkışıyla birlikte biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım silikleşmeye başlamıştır. Bu ayrımın silikleşmesi biyolojik cinsiyeti bağlamında kadın olanlar ve trans kadınlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya dönük politik bir harekete dönüşmüştür. Cinsiyetin tekrara ve performatif eyleme indirgenmesi, kadınların kadın olmaktan kaynaklı yaşadıkları deneyimlerin ve sorunların söyleme indirgenmesi tehlikesini de içinde barındırmaktadır. Bu sorunlar ışığında postmodern feminizmin geleneksel epistemolojiye ve Batı felsefesi tarihine yönelik eleştirileri haklı bulunmakla birlikte hem postmodern feminizmi hem de kuir kuramını kadınları feminizmin öznesi olmaktan çıkarmasına itiraz edilmektedir.
Analitik felsefe üzerine bir inceleme
Ortaçağın dine yani kiliseye dayalı yaklaşımı pek çok alanda etkili olmuştur. Dinin bu yoğun etkisinden bilim de nasibini almıştır. O yıllarda yapılan bazı icad, keşif, kilise tarafından kabul edilmemiş hatta o keşfi yapan bilim adamı, dışlanarak cezalandırılmıştır.Başta dinin yoğun tesiri olmak üzere ekonomik ve kültürel nedenlerden dolayı felsefe de doğal olarak idealizmi benimsemek zorunda kalmıştır. On sekizinci yüzyılda başlayan Aydınlanma ile artık felsefe de akla ve bilime göre ilerlemeye başlamıştır. Onlar için felsefe artık tamamen metafizik üzerine kurulu değildir. Bu dönem felsefecileri tamamen aklı, bilimi benimsemişlerdir. Fakat bu durum uzun sürmemiş, yirminci yüzyılda Kıta felsefesi adı altında yeniden metafiziğe dönüş başlamıştır. Bu felsefeye tepki olarak yine aynı yüzyılda Analitik felsefe ortaya çıkmıştır. Bu felsefenin amacı, felsefeyi bilim dışında tutmamak, ikisini beraber yürütmektir. "Analitik Felsefe Üzerine Bir İnceleme" adlı bu çalışmamızda kısaca Analitik felsefenin genel özellikleri,Kıta felsefesi, Analitik felsefenin belli başlı temsilcileri (Frege, Russell, Moore, Wittgenstein, Carnap)ve Analitik felsefeye yapılan eleştiriler üzerinde durulmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Analitik Felsefe, Dil Felsefesi, Mantıkçı Pozitivizm
Hakikat Sonrası Çağ
Felsefe tarihi boyunca önemli yere sahip olan hakikat, filozofların felsefeye yönelmesindeki asıl amaçtır. Hakikatin, her düşünür tarafından farklı bir şeye tekabül gelmesi, felsefe disiplininin alt dallarını da oluşturmuştur. Hakikat, tek bir gerçek üzerinden kurulmuş önermeler ya da şeylerdir. Dünya'nın yuvarlak olduğu gerçeği üzerinden birden çok hakikat ortaya çıkmaktadır. Örneğin Dünya yuvarlaktır ve uydusu Ay'dır, cümlesi bize Dünya'nın yuvarlak olduğu gerçeği üzerinden verilmiş bir hakikattir. Gerçeklik tek bir kavramken, hakikat bu kavram üzerinden kurulmuş önermelerdir. Bu çalışma hakikat ve gerçeklik gibi iki yakın anlamlı kavramın açıklamasını ve bunların arasındaki ayrımı yansıtmaktadır. Hakikat Sonrası kavramının aslında neyi ifade ettiği ve nende yanlış anlaşıldığına değinmektedir. Hakikat Sonrası Çağ'da (günümüzde), söylenen ya da oluşturulmuş hakikatleri ve insanların bu hakikatler doğrultusunda yaşamayı seçtiklerini anlatmaktadır. Bir Hakikat Sonrası Çağ fenomeni olan Trump'ın bu çağdan nasıl beslendiğini ve bu alışveriş sonucunda ne kazandığını göz önüne sermiştir. ANAHTAR KELİMELER:Hakikat, Hakikat Sonrası, , Hakikatimsi, Yalan,
Sağduyusal etik sezgiler temelinde politik liberteryenizmin savunusu
Liberteryenizm, bireysel özgürlüğü birincil değer olarak kabul eden politik felsefedir. Liberteryenizme göre sosyal, politik ve ekonomik hayatın ana aktörü birey olmalıdır; bireylerin kişisel tercih özgürlükleri devlet ve toplumun genel iyiliğine feda edilemez. İlgili yaklaşımlarının sonucu olarak liberteryenler, bireysel özgürlük önünde ciddi bir engel olarak beliren politik otoriteye sahip devlet figürüne karşı çekimser, şüpheci ve sorgulayıcı tavırları ile karakterize olurlar. Bu çalışmada deontolojik, sonuçsalcı ve Neo-Aristotelesçi yaklaşımların liberteryen argümanları temellendirmek için ideal olmadığı tespitinden hareketle, Michael Huemer ve Dan Moller'in daha makul ve geniş çevrelere hitap eden bir alternatif olarak önerdikleri sezgici/sağduyusal liberteryenizm tanıtılmış ve değerlendirilmiştir. Liberteryenizmin sözü edilen yeni savunusu, sağduyusal etik sezgilere dayalı moral normların referans alındığı bir metot aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Tezin ilk bölümü, birtakım moral gerçeklere sezgiler yoluyla ulaşmanın olanağını temsil eden sezgici meta-etik kuramın temellendirilmesine ayrılmıştır. Rakip kuramların eleştirileri ışığında yapılan incelemeler sonucunda güvenilir sağduyusal sezgilerin, metodolojik referans noktası haline getirilecek en doğru ve işlevsel ögeleri temsil ettiği saptanmıştır. Sağduyusal etik sezgilerin devlet-birey dikotomisi özelindeki yansımalarının incelendiği ikinci bölümde ise bireyler ve devletin aksiyolojik alanda aynı moral normları işaret eden etik sezgilere tabi olduğu fikrinden yola çıkılarak devletin zorlayıcı doğası ile karakterize olan eylemlerinin en temel, yaygın kabul görmüş etik sezgilerle yaşadığı çelişki gösterilmeye çalışılmıştır. Öte yandan günümüze dek çoğu teorisyen devletin bireyler için geçerli olmayan birtakım politik yetkilere -politik otoriteye- sahip olduğunu ileri sürmüş, yani devlete özel moral bağışıklık atfetmiştir. Dolayısıyla bu bölüm aynı zamanda, politik otoriteye sahip devletin moral normlara karşı bağışık olduğu fikrinin dayandığı en popüler çağdaş yaklaşım olan sosyal sözleşme teorisinin problemlerini de sunmaktadır. Gelinen noktada devlete moral meşruiyet yükleyen teorilerin başarısızlıkları, devletin de tıpkı bireyler gibi etik sorumluluğu bulunduğunu göstermiştir. Fakat halihazırda varlık gösteren tüm devletler, bireyler tarafından gerçekleştirildiğinde sezgisel olarak yanlış bulunan edimleri işlemeye devam etmekte olduğundan, liberteryenlerin politik otoriteye sahip devlet figürüne karşı şüpheci, hatta kimi zaman redde varan eleştirel yaklaşımlarının yerindeliği tespit edilmiştir. Öte yandan sağduyusal etik sezgilerin, liberteryenlerin sıklıkla destekledikleri özel mülkiyet ve serbest piyasa uygulamaları özelindeki yansımalarının ise pozitif yönde olduğu gözlemlenmiştir. Bilim Kodu : 110925 - 110913 Anahtar Kelimeler. : Liberteryenizm, Sezgicilik, Sağduyu, Otorite, Mülkiyet
Platon'da doğa ve matematik
Yunan dünyasının en yüksek felsefelerinden birini ortaya koymuş Platon'un, varlık oluş sorununu ele alması kaçınılmazdır. Platon'un idealar kuramı, hakiki varlığın idealar olduğunu, idea dışında olan bütün her şeyin ise hakiki varlıkla karşıtlık içinde olduğunu imler. Öte yandan, Platon'un felsefesi, Parmenides diyaloğuyla birlikte bir dönüşüme uğrar. Platon, idea ile deneysel dünyayı varlık ve oluş karşıtlığı içerisinde ele almanın sorunlu olduğunu farketmiş, bu nedenle felsefesinde bazı değişikliklere gitmiştir. Bu değişikliğin en önemli yanı, deneysel dünyanın oluş içinde olmasına rağmen, varlıkla karşıtlık içinde tasarlanmasının sonlanmasıdır. Bu sayede, Platon'un düşüncesi içerisinde doğa ve deneysel dünya kendilerine bir varlık alanı bulabilmektedir. Ayrıca, Platon'un, doğanın matematiksel olduğuna yönelik görüşleri de doğanın varlığını destekler niteliktedir. Doğanın matematikselliği düşüncesi, doğal olarak Platon'da matematiğin nasıl bir yeri olduğunu araştırmayı gerektirmektedir. Platon'un ise doğrudan matematik ontolojisiyle ilgili bir eseri bulunmadığı için, bu konu ikincil tanıklıkların gözetiminde ve Platon'un felsefesinin genel yapısına uygun olarak yapılan bir spekülasyonu gerektirmektedir. Öte yandan, idelar kuramının sahibi olarak Platon'un doğa felsefesinin onun düşüncesi içerisinde nereye düştüğü tartışmalıdır. Biz bu çalışmada, Platon'un idealar kuramındaki sorunları farkettikten sonra doğaya artan felsefi ilginin kökenlerini ve sonrasında ortaya koyduğu doğa felsefesini, doğanın matematikselliğiyle birlikte ele alacağız.
Hegel ve Rorty'de eylem felsefesi
Çalışmanın amacı Hegel'in ve Rorty'nin felsefelerinde eylem kavramının ele alınışını, analitik felsefe geleneğindeki eylem felsefesi tartışmaları çerçevesinde incelemektir. 20. yüzyılın başlarında ayrı bir tartışma alanı olarak ortaya çıkan eylem felsefesi, insanla ve insan davranışlarıyla ilgili tüm disiplinlerin temelinde yatan şu soruyla uğraşır: İnsan eylemleri ve sıradan olaylar arasında niteliksel bir ayrım var mıdır? Bu soruya verilebilecek olası yanıtlar, bize çeşitli birey, toplum ve dünya resimleri sunar. Bu yanıtlar iki karşıt yaklaşım etrafında toplanmıştır. Söz konusu yaklaşımlardan biri nedenselcilik, diğeri erekselciliktir. Nedenselcilik eylemin nedenler zincirindeki bir olaydan fazlası olmadığını savunurken erekselcilik, insanın yönelimsel bir varlık olmasını vurgulayarak onun eylemlerini sıradan nesnelerin hareketlerinden farklı bir konuma yerleştirir. Tezdeki iddiamız, Hegel'in erekselci, Rorty'nin nedenselci bir bakış açısına sahip olduğudur. Bu iddiayı gerekçelendirmek için Hegel'de akıl ve eylem ilişkisi, Rorty'de bilgi ve eylem ilişkisi ele alınmıştır.
Aristoteles'in ve İbn Rüşd'ün evren anlayışlarının karşılaştırılması
İnsan, tarih boyunca nereden geldiğini ve nereye gideceğini merak etmiş, mevcut konumundan hareketle bir cevap bulmaya çalışmıştır. Bu hususta gerek pratik gerekse teorik bir takım düşünceler geliştirmiş, daha sonraları felsefe ve bilim adıyla anılacak mirasın oluşmasını sağlamıştır. Bu mirasın en büyük paydaşları arasında hiç şüphesiz Antik Yunan medeniyetinin düşünürü olan Aristoteles gelmektedir. O, kendisine değin süregelen mirası tevarüs almış, sentezlemiş ve sistemli bir kozmoloji geliştirmiştir. Öyle ki bu kozmoloji yüzyıllar boyunca kabul görmüş, aksi ispat edilse dahi reddedilmiştir. Nitekim Batlamyus her ne kadar Aristoteles fiziğini temele almış ve teorik çalışmalar yürüterek gök cisimlerinin görünüşlerine yakın değerler tespit etmişse de ortaya koyduğu modeller sırf Aristoteles fiziğiyle tamamen uyuşmadığı gerekçesiyle kabul edilmemiştir. Daha sonra felsefe ve bilim mirasının İslam medeniyetine taşınmasıyla birlikte felsefi ve bilimsel çalışmalar daha da ilerlemiş ve yapılan yeni teorik çalışmalar sentezlenerek hem Aristoteles kozmolojisi hem de Batlamyus gök bilimi aşılmıştır. Yalnız bu daha çok İslam medeniyetinin Doğu'su için geçerlidir. Zira Batı'da, yani Endülüs'te hala Aristoteles ve Batlamyus tartışması sürmekte ve Aristoteles fiziği savunularak Batlamyus modelleri reddedilmektedir. Nitekim bu savunun önde gelen isimlerinden birisi hiç şüphesiz İbn Rüşd'tür. O, Aristoteles eserlerine yazdığı kısa özetler ve büyük yorumlardan (şerhlerden) ötürü İslam medeniyetinde 'eş-şârih', Latin dünyasında ise büyük yorumcu anlamına gelen 'commentator' lakabıyla anılmıştır. Bu ise İbn Rüşd'ün yalnızca bir Aristoteles şârihi olduğu ve özgün düşüncelerinin bulunmadığı yanılgısına sebebiyet vermiştir. İşbu tezde de bu yanılgı ortadan kaldırmaya çalışmıştır. İki düşünürün de araştırma yöntemleri, hareket, zaman, yer, oluş ve bozuluş, gök cisimleri, gök cisimlerinin hareketleri, hareket biçimleri, hareket modelleri ve tüm bu işleyişin nedeni hakkındaki düşünceleri ayrı ayrı başlıklarda hususen ele alınmış, daha sonra karşılaştırılmış ve evren anlayışları arasındaki farklar tespit edilmeye çalışılmıştır. Keza tezin iddiası da asılsız kalmamış, İbn Rüşd'ün yer/mekân, illet (neden-sebep), gök cisimlerinin hareket biçimi, ışığı, modeli, yeryüzüne tesiri ve bütün bu işleyişin ilkesi hususlarında Aristoteles'ten farkı bir anlayışa sahip olduğu tespit edilmiştir.
İlahi aşkın kökenleri ve Yunus Emre'nin ilahi aşkı
Bu araştırmanın amacı aşk teriminin yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkisini felsefi bir bakış açısı ile tarihsel süreç içerisinde inceleyip bilgi ve birikim dünyasına sunmaktır. Bu bağlamda çıkış noktamız kutsi bir hadis rivayetine dayanmaktadır. Söz konusu kutsi hadise göre Yüce Allah: ''Ben bir gizli hazineydim; bilinmek istedim ve mahlûkatı yarattım. Sonra onlara kendimi tanıttım; onlarda Beni tanıdılar'' buyurmuştur. Burada bizzat bir arzu hali mevcuttur. Oda Yüce Allah'ın bilinme arzusudur. Nitekim bu arzu neticesinde var oluş gerçekleşmiş ve alem doğrudan doğruya Allah'tan zuhur etmiştir. Yaratılan âlem O'nun için adeta bir ayna gibidir ve O, bu aynada kendini görür. Yarattıkların da kendini gören Yüce Allah, buradaki yaratma olayında ki güzele hayran kalmış ve bunu sevmiştir. Bu ilk sevgidir. Bu sevgi Allah'ın hem kendini hem yarattıkları hem de doğrudan doğruya sevmeyi sevmesidir. İşte yaratılışın güzelliği budur. Bu sevginin en uç boyutu olan İlahi bir sevgidir. Varoluş İlahi Sevgi çerçevesinde yani doğrudan doğruya Allah'ın sevgisinin yaratılanlara bir lütfudur. Bu sebeple yaratılanlar ya doğrudan doğruya aşktır ya da aşkın esintilerini taşımaktadır. İşte bizimde gayemiz bu aşkı varoluş çerçevesinde anlamlandırmaya çalışmaktır. Nitekim var olan her şey yalnızca aşkın kaynağı olan O'ndandır ve yine var olan her şey O'ndadır.
Erich Fromm'un ahlak anlayışı
Hümanist ahlak geleneğinin önde gelen temsilcilerinden olan Fromm, insan açısından iyi olanı bulmak için insanın doğasını öğrenmemiz gerektiğini çünkü insan doğasında ahlaki eylem kurallarının kaynaklarının bulunduğunu söyler. Ayrıca Fromm, insanı ve onun duygusal ve akli rahatsızlıklarını anlamanın, onun değerlerini ve ahlaki çelişkilerinin doğasını anlamadan mümkün olmayacağını vurgulayarak felsefenin bir dalı olan ahlak problemlerini psikolojinin yardımıyla yorumlamıştır.Fromm'a göre otoriter ahlak anlayışıyla belirlenen ahlaki normlar dışsal olmasından dolayı insanlar, niçin ahlak normlarına itaat etmeleri gerektiğini bilmezler. Çünkü bu anlayış insanın iyi veya kötüyü ayırt etme kapasitesini reddeder; kural belirleyici her zaman için bireyi aşan bir otoritedir. Otoriteye maruz kalan kişinin düşünceleri dikkate alınmaz. Böyle bir sistem ne akıl nede bilgi üzerine kurulmuştur.Bir diğer ahlak görüşü olan hedonizm ise hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüştür. Hedonizm bu yönüyle hiçbir nesnel geçerliliği olmayan bireyin keyfi tercihlerini veya hoşnutsuzluklarını kriter alması nedeniyle ne akıl ne de bilgiye dayanır.Fromm, hümanist ahlak anlayışı ile nesnellikten vazgeçmeden, otorite tarafından belirlenmemiş davranış normları ve değer yargıları ortaya çıkarılabileceğin ve insan için iyi olan iyilerin ve kötü olan kötülerin ortaya konulabileceğini savunur. Humanist ahlaki düşünce geleneği, bireyin özerkliği ve mantığına dayanan değer sistemleri için bir temeldir. Humanist ahlak anlayışı ahlakta, otoriteye ve göreceliğe karşı çıkar. İnsan için neyin iyi ve neyin kötü olduğunu bilmek insan doğasını anlamaktan geçer. Böylece oluşturulacak ahlaki normlar dışsal olarak değil kendi doğamızın gereklilikleri olarak kabul edilecektir.
Çağdaş zihin felsefecisi Donald Davidson'ın görüşlerinde Spinoza etkisi
Zihin felsefesi, insanın bilişsel süreçlerine odaklanan, farklı terminolojilerle de olsa felsefe tarihi boyunca, düşünürleri meşgul eden felsefe dallarından biridir. Zihin ve bedenin mahiyeti, bunların birbiriyle ilişkisi; kısaca zihin-beden problemi, zihin felsefesinin uzun soluklu problemlerinden biri olagelmiştir.Bu tezin amacı, zihin-beden ayrımı problemini, genel hatlarıyla ele alıp, düşüncelerini incelediğimiz Spinoza ve Donald Davidson'ın bu problem içindeki konumlarını belirlemek ve Davidson üzerinde Spinoza'nın fikri etkilerini ortaya çıkarmaktır.Özellikle Davidson'ın düşüncesi üzerinde ayrıntılı biçimde durulmuş, Davidson'ın felsefesinin çağdaş zihin terminolojisi ve Spinoza'nın çağdaş okuması vasıtasıyla düşünceleri, zihin-beden ayrımı problemi çerçevesinde sınırlandırılarak incelenmiştir.Her iki filozofun da ontolojisi birbirine benzemektedir. Bu hususta aralarındaki en temel fark, Spinoza'nın cevherinin maddi değilken, Davidson'ın cevher olarak anladığı şeyin fiziksel bir şey oluşudur. Her iki filozof da kavramsal olarak zihinsel ve fiziksel olmak üzere iki saha belirlemişlerdir.Davidson'ın fiziksel bir cevher anlayışı olmakla beraber, materyalist ya da fizikalist olmadığını sıklıkla vurgulamıştır ve bu bağlamda indirgemeciliğe karşı çıkmaktadır.Zihinsel sahanın, fiziksel sahadan farklı olarak yasa-bağımlı açıklamalara sahip olmaması açısından anormal bir nitelik gösteriyor oluşu, Davidson'ın zihin-beden ayrımı problemindeki konumu olan `anormal monizm'e dayanak sağlar.Anormal monizmin üzerinde yükseldiği iki prensip vardır: psikofiziksel anomalizm ve psikolojik anomalizm. Psikofiziksel anomalizm, zihinsel ve bedensel olay ya da durumlar arasında yasa-bağımlı ilişki kurulabileceği fikrini reddederken, psikolojik anomalizm, zihinsel durum ve olaylar arası kurulacak bağların yasa-bağımlı oluşunu reddetmektedir.Spinoza'nın düşüncelerinin Davidson üzerinde büyük etkisi vardır. Davidson özellikle, Spinoza'nın ontolojik anlayışından ve zihinsel ile fiziksel sahalar arası çektiği setle bu ikisi arasında psikofiziksel bir etkileşim olmayacağı fikrinden etkilenmiştir. Öte yandan, çağdaş zihin felsefesi terminolojisine uygun biçimde Davidson, Spinoza'ya yeni bir yorum getirerek, onu kendi felsefesine daha da yakınlaştırmaya çalışmıştır.Anahtar Sözcükler1. Anormal Monizm2. Psikofiziksel Yasalar3. İndirgemecilik4. Holizm5. Nedensellik
Richard Rorty'nin siyaset felsefesi
Amerikan felsefesinin önemli düşünürlerinden biri olan Richard Rorty'nin siyaset felsefesini konu alan bu çalışma, bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır.Tezin birinci bölümünde Rorty'nin siyaset felsefesinin şekillenmesinde etkili olan temelci felsefe karşıtlığına değinilerek, onun düşüncesinde siyaset ve felsefe arasında kurduğu ilişki incelenmiş ve Rorty'nin siyaset anlayışının temelci bir zemine dayanmadığı vurgulanmıştır.İkinci bölümde Rorty'nin siyaset felsefesinde merkezi bir yeri olduğu düşünülen olumsallık, ironi ve dayanışma kavramlarıyla ne kastettiği açıklanmış ve ardından bu kavramlardan hareketle ortaya koyduğu demokrasi ve insan hakları anlayışı betimlenmiştir.Üçüncü bölümde ise bu açıklama ve betimlemelerden yola çıkılarak, Rorty'nin, kendilerini sürekli yeniden betimleyen ironist ve liberal bireylerin oluşturduğu, içinde mutlak hakikat düşüncesine yer verilmeyen ve kamusal ile özel alanı birleştirme talebinden vazgeçilen toplum projesi ya da taslağı üzerinde durulmuştur.Sonuçta, başkalarının hayatlarına ne kadar tanıdık hale gelirsek acı içinde olan insanları görmezden gelme olasılığımızın da o kadar düşük olacağını öne süren Rorty'nin liberal toplum taslağı, etkili ve tartışmalı bir ütopya olarak karşımıza çıkmaktadır.Anahtar Sözcükler1. Postmodern2. Liberalizm3. Olumsallık4. İroni5. Dayanışma
Roland Barthes'da mitlerin okunuşu
Bu çalışmada 20. yüzyıl dilbilim kuramcılarından Roland Barthes'ın düşüncesinde mitlerin ve mit okumasının yeri ve önemi üzerinde durulmuştur. Tez Roland Barthes felsefesi içerisinde mitlerin okunuşunu göstermek üzere tasarlanmıştır.Tezin ilk bölümünde Roland Barthes'ı etkileyen iki büyük dilbilimci Ferdinand de Saussure ve Charles Sanders Peirce'ün fikirleriyle karşılaştırmalı olarak Barthes'ın göstergebilim anlayışı işlenmiştir. İkinci bölümde ise Barthes'ın dil, mit, ideoloji, göstergebilimsel çözümleme ve metin çözümlemesi kavramları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Son bölümde ise, ikinci bölümde ayrıntılı olarak incelenen kavramların Barthes'ın kendi söylem örnekleri içerisinde nasıl kullanıldığı gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler1. Göstergebilim2. Mit3. İdeoloji4. Söylem
19. Yüzyılda batı'daki pozitivist akıl anlayışının Türk düşünürleri üzerindeki etkisi
A.Comte'un sistemli bir hale getirdiği pozitivizm akımı, son dönemTürk Düşünürlerinin birçoğunun ilgisini çekmiş, onları etkilemiştir.Çalışmamızda bu etkiler üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, pozitivizminTürk düşüncesine girişi, yaptığı olumlu- olumsuz etkiler ve doğurduğusonuçların ortaya konması bu tezin konusunu oluşturmaktadır.Bir felsefe sistemi olarak doğruları ve yanlışları tartışılsa da,pozitivizmin Türk düşüncesinde yansımaları önemlidir. Onun etkilediğidüşünürlerin yalnızca birer felsefeci olmayıp aynı zamanda birer siyasetçi,edebiyatçı ve eğitimci oldukları göz önüne alındığında bu etkinin boyutu dagözler önüne serilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, tezimizin konusunun nekadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.Anahtar Sözcükler:1.Pozitivizm2. Türk Düşüncesi3. Batılılaşma4. Çağdaş Düşünce5. Pozitivist Düşünce
Franz Kafka'da yabancılaşma problemi
Araştırmanın amacı yabancılaşma problemini Franz Kafka'nın eserlerine bağlı olarak tahlil etmektir. Günümüz insanının yaşadığı en önemli sorunlardan biri olan yabancılaşma, hayatın her alanında karşımıza çıkmaktadır. İnsan ilişkilerinin somut anlatımı en iyi şekilde edebi eserlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple Franz Kafka'nın tüm eserleri incelenmiş ve yabancılaşma problemine ilişkin literatür taraması yapılarak kaynaklar analiz edilmiştir.Franz Kafka'nın yabancılaşma problemine ilişkin yerini belirlemek amacıyla yabancılaşma probleminin felsefi seyri araştırmanın birinci bölümünü oluşturmaktadır. Araştırmanın ikinci bölümünde Franz Kafka'nın yabancılaşma problemine ilişkin görüşleri irdelenmiş ve yabancılaşmanın ortaya çıktığı tüm alanlara tek tek değinilmiştir. Bu noktada Franz Kafka'yı diğer düşünürlerden ayıran yönlerine de yer verilmiştir.Araştırmanın sonuç kısmında Franz Kafka'nın yabancılaşma problemindeki etkisine değinilmiş ve Kafka'nın bu problem noktasında önemi vurgulanmıştır.Anahtar Sözcükler1.Felsefe2.Edebiyat3.Felsefe ? Edebiyat İlişkisi4.Yabancılaşma5.Franz Kafka
Heidegger ve Foucault'nun dil felsefesi
Bu çalışmanın amacı, Martin Heidegger ve Michel Foucault'nun dil felsefesini incelemek ve düşüncelerini diğer dil felsefesi eserleri ile karşılaştırmaktır. Her iki filozofun da dil görüşleri, varlık görüşleriyle bağlantılı olarak ele alınmıştır. Bunun yanı sıra modernizm eleştirileri ve modern insanın durumuna yönelik görüşlerine de yer verilmiştir.Heidegger ve Foucault; varlığı gözden kaçırdığı ve köklerinden uzaklaştığı için analitik ve karşılaştırmalı dil felsefelerini eleştirmektedirler. Heidegger'e göre varlığın taşıyıcısı olan insan, kendini dilde göstermektedir. Teknik ve bilim, dili de teknik bir araç haline getirerek, onu özünden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle analitik ve mantıkçı dil felsefesi terk edilmelidir. Çünkü varlığın özü, hesaplar arasında kaybolmuştur. Varlığın özünün dönüşü için `'Nasıl düşünmeliyiz?'' sorusunu sormalıyız. Düşünme ve dil, aynı şeydir. Dil, ifade aracı değildir; insanın edimlerinin bizzat mekânıdır.Heidegger'in düşünceleri, Foucault'yu da etkilemiştir. Fakat düşünceleri arasında benzerlikler kadar farklılıklar da bulunmaktadır. Foucault'ya göre her dönemde etkin olan, çağı biçimlendiren bir `'episteme'' vardır ve ondan kurtulmak mümkün değildir. Modern döneme kadar diğer bilgisel alanlar gibi dil de epistemelere bağlı olarak çeşitli süreçlerden geçmiştir.Ortaçağ ve Rönesans epistemesi, `'benzerlik epistemesi'' olarak üçlü bir yapıya sahiptir. Bu üçlü yapı; `'işaret eden'', `'işaret edilen'' ve `'benzerlik'' şeklindedir. Şeylerde gizli işaretleri bulma arzusu, mistik dil çalışmalarını doğurmuştur. Klasik epistemede ana konu, işaret edenle edilenin nasıl bağlanacağıdır. Söylemin görevi, şeyleri adlandırmaktır. Bu dönemde üç bilgi alanı ortaya çıkmıştır: Genel Gramer, Doğa Tarihi, Zenginliklerin Çözümlenmesi. Dilin taşıyıcısı ve `'varlığın bekçisi'' olan insan ise henüz yoktur. Ancak Modern episteme bir farka sahiptir. Bu dönemde dilin görevi, şeyler ve temsiller arasındaki bağı kurmaktır. Klasik dönemdeki Genel Gramer, Doğa Tarihi ve Zenginliklerin Çözümlenmesi alanları, sırasıyla şu alanlara dönüşmüştür: Dilbilim (Filoloji), Biyoloji, Ekonomi. Bu dönemde insan varlığı da Antropoloji yoluyla bilgi nesnesi olmuştur.Heidegger ve Foucault'nun dil felsefeleri, sonlu insan varlığına, anlamını geri kazandırma amacını taşımaktadırAnahtar Sözcükler:1.Dil2.Episteme3.Dasein4.Varlık5.Söylem
Emmanuel Levinas felsefesinde başka'nın görünümü
Tezde öncelikle Levinas felsefesinin önemli kavramı olan ben kavramından hareketle başkalık ve aynılık problemi açıklanmaya çalışılmıştır. Bu bakımdan başka'nın görünümlerini açığa çıkartmak bu tezin amaç ve kapsamını oluşturmaktadır.Levinas'ta ben ve başkası arasındaki temel ilişki etik üzerine kurulmuştur. Çünkü Levinas felsefesinde Batı felsefesinden farklı olarak varlığın temelini ontoloji değil, etik oluşturmaktadır. Ona göre, ontoloji üzerinden hareket ettiğimizde ben ve başkası aynılaştırılmış olur. Bundan dolayı gelenekten kopuş ancak dil düzleminde gerçekleşebilir. Levinas, felsefesinin en temel noktası da başkası'yla etik ilişkide açığa çıkan etiksel dildir. Etik de beraberinde sorumluluk kavramını getirdiğinden dolayı sorumluluk kavramına odaklanıldı. Ben ve başkası arasındaki sorumluluk ilişkisi koşulsuz, sınırsız ve tek yönlüdür. Bu ilişkinin kaynağını bulmak ise mümkün değildir. Bu ilişki sonsuzluğu kendi içerisinde barındırmaktadır. Ben'in kendisiyle olan özdeşliğini kıran art zamanlılık sorumluluğun sonsuzlaşması anlamına gelmektedir. Tüm bunlardan hareketle tezde ben ve başkası arasındaki farklılıkların ön plana çıkartılması amaçlanmıştır.Tezin sonucunda da ben'in sorumluluğunun özgür bilincine mi yoksa sonsuz'a mı dayandığı tartışılarak, aslında Levinas'ın çok eleştirmiş olduğu Batı metafiziğindeki aynılaştırma mantığının içerisine düştüğünü görürüz. Çünkü başkası'nın, ben'in acizliği karşısındaki mecburiyeti, başkası'nın özgürlüğünü ortadan kaldırır ve ben'e karşı sorumluluğunu zorunlu kılar. Bu ise başkası'nın farklılıklarının ben içerisinde eritilerek aynılaştırılmasına neden olur.
Max Horkheimer ve Theodore Adorno'da eleştirel teori ve kültür endüstrisi kavramı
Marx Horkheimer ve Theodor W. Adorno, 20. yüzyılda geniş bir toplumsal eleştiri geliştirmeyi amaçlamışlardır. Yaşanılan çağda toplumsal düzenin bireyi sömürüye ve tahakküme dayalı bir sistemle işlediğini iddia eden eleştirel teori, bu olumsuzluğun temelinde akla yüklenen yanlış bir felsefi anlamın olduğunu iddia etmektedir. bu yanlış bilincin sonucu olarak modern toplumsal düzen bireyin ortadan silindiği bir düzen haline gelmiştir. Bu olumsuz düzewn kendini bilimsel düşüncede, aydınlanma anlayışında ve özellikle kültürel metalarda göstermekte, bireyi bunlara tahakkümü altına almaktadır.Bu bağlamda, kültür endüstrisi kavramı eleştirel teori için en önemli kavramlardan biridir. Bu kavram kültürel alandaki tahakkümü anlatmak için kullanılır. Bu anlayışa göre kültürel alanın tahakkümü, toplumsal tahakkümün son halkasıdır. Kültür endüstrisi ile birlikte toplumsal tahakküm tamamlanmış ve bireye kaçacak bir yer bırakmamıştır.Eleştirel teoriye göre söz konusu toplumsal tahakkümden kurtulmanın yolu sanattan geçer. Sanat, içindeki yaratıcılık unsurunu kullanarak alternatif bir dünya düzeni tasarlayabilir. Sanat bunu yapmak için önce topluma dair doğru bir felsefibilince ihtiyaç duymaktadır. Söz konusu felsefi bilinç, toplumun bütünü ile onun öğeleri arasındaki ilişkinin mahiyeti üzerinedir . Sanat bir yandan bu toplumsal düzenin bir parçası olduğunu unutmamalı diğer yandan da kendisinin söz konusu toplumsal düzeni değiştirebilecek potansiyelleri harekete geçirecek bir güç olduğunun da farkına varmalıdır.
Bertrand Russell düşüncesinde insanın yeri ve önemi
Bu çalışmanın amacı her dönemde önemli bir düşünce konusu olan insanın, yirminci yüzyıl düşünürlerinden Russell'ın felsefesindeki yerini tahlil etmektir. Yirminci yüzyılın önemli bir düşünürü olan Russell, teorik felsefesi yanında pratik felsefesiyle de dikkat çekerken düşüncelerinin temelini yaşadığı yüzyılda toplumsal problemler altında ezilen insanoğlu için çözüm önerileri üretmek oluşturur. Savaşların insan yaşamına yıkıcı etkileri olduğunu belirten Russell, insanları yalnızlığa ittiğini düşünür ve bu yalnızlığı azaltmak için neler yapılabileceği üzerinde durur. Çağının bunalımlı savaş yıllarına tanık olan Russell, toplumsal huzursuzluğun nedenini savaş yanlısı politikalara bağlayarak her insanın tek bir birey olarak değerli olduğunu vurgular. Toplum içinde yaşamak adına insanlara empoze edilmiş din ve ahlakın, bunlara dayalı sosyal yapının insanları sınırlandırıp pasif varlıklar haline getirdiğini anlatır. Din ve ahlakın temellerini sorgulayarak sarsılmaz sanılan bu kurumların özünde çürük olduğunu ve bunun fark edilmesi gerektiğini söyler. İnsan yaşamındaki en üstün iyinin özgürlük olduğunu ve özgürlüğün sınırlandırılmaması gerektiğini düşünür. Ona göre insanlığın mirasını oluşturacak olanlar özgür düşünce ve özgür eylemlerden doğanlardır. Yaratıcılık insanı insan yapan ve gelecek nesillere taşıyandır. Bu nedenle yaratıcılığın önündeki engeller kaldırılmalı, insanlar yaratıcı düşünce ve eylemlere teşvik edilmelidir.Anahtar Sözcükler:1-İnsan, 2-Din, 3-Ahlak, 4-Siyaset, 5-Eğitim
Sağlık felsefesi çerçevesinde anestezi ve cerrahi birimlerde hasta savunuculuğu tutumlarının belirlenmesi
Hastalanan bireyin insan olmaktan doğan haklarının yanı sıra hastalığı dolayısıyla sahip olması gereken hakların tümüne hasta hakları denilmektedir. Hasta hakları daha iyi sağlık ortamı için hasta ve sağlık personelinin birlikte sahip çıkması gereken haklardır. Savunuculuğun önemi, hasta haklarını koruma konusunda yatar. Savunuculuk olmadan, hakların etkin korunduğu söylenemez. Hasta haklarının korunabilmesi için sağlık ekibi üyelerine önemli görevler düşmektedir. Bu araştırma ile Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde ameliyat olacak ve anestezi uygulanacak hastaların, hasta hakları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmada, çalışmayı kabul eden 400 hastaya, 32 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Ameliyat olacak hastaların çoğunluğunun hasta hakları birimleri hakkında ve hasta hakları konusunda yeterli bilgi sahibi olmadığı ve sağlık personelleri tarafından yeterince aydınlatılmadıkları tespit edilmiştir. Toplumumuz insanının haklarını bilinçli bir şekilde savunabilme ve aldığı hizmeti sorgulayabilme eksikliği toplumsal ve kültürel bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Hasta haklarının sağlık hizmetlerinin önemli bir destekleyici öğesi haline gelmesine yönelik kapsamlı çabalara ihtiyaç vardır. Sağlık hizmetlerinin hasta memnuniyetine uygun şekilde insan hak ve onuruna yakışır biçimde sunulması için, hasta ve hasta yakınları ile sağlık personelinin eğitimini hedefleyen çalışmalar gereklidir.Anahtar Sözcükler1. Hasta Savunuculuğu2. Tıp Etiği3. Anestezi4. İnsan Hakları5. Sağlık Felsefesi
Kierkegaard'da kişi ve özgürlük problemleri
Bu tez Kierkegaard felsefesinin merkezinde yer alan `Ben' kavramını ve bu kavramın Özgürlükle ilişkisine yer vermektedir. Çünkü Kierkegaard'ın bütün felsefesi bu kavram etrafında açılarak ilerler. Her ne kadar Kierkegaard genellikle, dini düşünceleriyle ön plana çıksa da, aslında onun bu husustaki tavrının altında yine `Ben' kavramı yatmaktadır.İnsanın bir `Ben' olarak ele alınması kuşkusuz Kierkegaard'la başlamamıştır. Fakat Kierkegaard'ı burada ayıran yan, `Ben'in varoluşunu ortaya koymasındaki farklı görüşleridir.`Ben'i bir sentez olarak ele alır. O, ruh ve beden'in sentezidir ama aynı zamanda zorunluluk ve olabilirliğin; sonsuz ve zamansalın da sentezidir. Aslında tek bir sentez vardır; o da ruh-beden sentezidir. Diğer iki sentez, bu birinci sentezin farklı görünümleri olarak ifade edilmektedir. Bu tezde özellikle üzerinde durulan konulardan biri de işte bu sentezlerin açıklanmasıdır.Ben'in sentezinde yer alan bu öğeler arasındaki dengelerinin değişmesi, farklı kişilikleri oluşmasına neden olur. Bunlar Estet, Etikçi ve Dini Ben olarak adlandırılır. Estetikçiye, Don Juan, Faust ve Baştan Çıkarıcı; Etikçiye, Agamemnon ve son olarak Dini Ben'e H.Z. İbrahim kişilikleri örnek olarak verilir. Tez'de bu insan kişilikleri üzerinde özellikle durulmuştur.Bu tezde özellikle değinilen diğer bir konu ise varoluş alanlarıdır. Birbirinden farklı insan tipleri, farklı alanlarda yer alırlar. Estet (Estetikçi), Estetik; Etikçi, Etik ve Dini Ben, Dini Varoluş alanında bulunur.Son olarak `Ben'in bir `Özgürlük' olarak ele alınmasına değinilmektedir. Özellikle insanın bir `Ben' olarak özgürlüğü tam anlamıyla hangi varoluş alanında elde ettiği üzerinde durulmuştur.
Wilhelm Freidrich Nietzsche ve Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'de insan problemi
Bu tezin amacı; W. F. Nietzsche ve F. M. Dostoyevski'nin insan anlayışlarını ortaya koymak ve düşünürlerin insan problemini ele alışlarındaki benzerlikleri ve farklılıkları değerlendirmektir. Çalışmanın girişinde düşünürlerin genel felsefeleri verilmiş sonraki bölümlerde de insan anlayışları ortaya konmuştur.Nietzsche'ye göre insanlar moralizasyon seviyeleri ve gücü isteme derecelerine göre dört farklı tipe ayrılırlar. Bunlar; `yırtıcı hayvan', `sürü insanı', `özgür insan' ve `üstinsan'dır. Yırtıcı hayvan, Nietzsche'nin üstinsanına giden yolda hayvana daha yakın olarak nitelendirdiği soylu insandır. Sürü insanı ise, yaradılışı gereği güçsüz, ahlaklı ve dindar insandır. Özgür insan, mevcut değerlerin değişiminin zorunluluğunu hissettiği anda onları nihilizm karşısında aktif kalarak aşan ahlak dışı insandır. Özgür insan henüz yaratıcı olamadığı için kendini feda ederek üstinsanın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan insanlık aşamasıdır. Nietzsche'nin amacı; birer décadence değerinden başka bir şey olmayan mevcut değerleri ortadan kaldırmak ve Tanrı'nın ölümüyle insanda meydana gelen boşluğu yeni değerler yaratacak üstinsanla doldurmaktır. Dostoyevski'de birbirinden farklı dört insan tipine rastlanır; `Tanrı'dan uzak insan', `sıradan insan', özgürlüğünün sınırları görebilmek adına `üstinsan olmaya çalışan insan' ve başkaları için acı çekmekten mutluluk duyan, herkesin her şeyden sorumlu olduğunu düşünen `mükemmel insan'. İnsanın eksik, tamamlanmamış bir varlık olduğunu savunan Nietzsche'ye göre, amaç üstinsana ulaşmak, ona yol açmak olmalıdır, çünkü o, yaşamın anlamıdır. Hayatın bütününü coşku ve hazla onaylayan üstinsan; realiteyi olduğu gibi gören, realitenin kendisi olan insandır. Üstinsan bir hedeftir ve insanın, üstinsana ulaşmada bir köprü olmasından başka bir değeri yoktur. Dostoyevski'de ise amaç; insanlıktır.Ona göre insan, küçük bir evrendir ve varoluşun merkezindedir. Evrenin gizinin insanda olduğunu düşünen Dostoyevski'de, insan sorununu çözmek demek, Tanrı sorununu çözmek anlamına gelir. İnsanın en gizli kalmış yönlerini dahi ortaya koymaya çalışan düşünür, insan yazgısının özgürlükle koşullu olduğunu düşünür. Çünkü onun için insan ve insan yazgısı her şeyden önce bir özgürlük temasıdır.Anahtar Sözcükler1. İnsan2. Tanrı3. Nihilizm4. Özgürlük5. Üstinsan
Jacques Lacan ve felsefesi
Bu çalışma; yirminci yüzyılın ünlü düşünürlerinden olan Jacques Lacan'ın, düşünce tarihindeki yerini belirlemek için kaleme alınmıştır. Lacan, bilinçdışı ve dil konusunda önemli düşünceler öne sürmüştür. Bunun yanında; Lacan, psikanalizi bilimsel bir temele oturtmak için çok uğraşmıştır. Lacan göre; psikanaliz, bilinçdışının bilimidir. Bilinçdışı ile dil arasında da bir ilişkinin olduğunu vurgulamıştır. Lacan; bilinçdışının, dil gibi yapılandığını savunmuştur. Yani; dil, bilinçdışının varolma koşuludur. Dil; aynı zamanda, öznenin ortaya çıkmasını da sağlar. Öznenin ortaya çıkmasında ?Ayna Evresi? önemlidir. ?Ayna Evresi?yle; özne, aynadaki kendi imgesini ?Ben? sanarak, sembolik düzene ilk adımını atar. ?Gerçek? ile ?simge? arasında bir bölünme söz konusudur. Lacan'a göre; ?Gerçek?, tam olarak ifade edilemez. Lacan düşüncesinde; semptom ile gösteren-gösterilen ilişkisi de önemlidir.Anahtar Sözcükler1.Bilinçdışı2.Dil3.Ayna Evresi4.Gerçek5.Semptom
Kierkegaard ve Heidegger'de kaygı kavramlarının karşılaştırılması
Bu çalışma Kaygı kavramı çerçevesinde Kierkegaard ve Heidegger felsefelerini karşılaştırmayı hedeflemiştir. Kaygı kavramının her iki düşünür için anlamsal ifadesine yer vermek kaydıyla düşünürlerimizin temel felsefelerinde kaygıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan ölüm, zamansallık, tarihsellik ve hiçlik konularının analizi tezin kapsamı içerisindedir.Öncelikle Kierkegaard'ın ve Heidegger'in genel felsefeleri serimlenmiş ve daha sonra düşünürlerimizin genel felsefelerini kaygıyla ilişkilendirerek yorumsal bir karşılaştırma denemesi yapılmıştır. Her iki düşünürümüzün de eleştiriler üzerine kurmaya çalıştığı felsefelerinin arka planında yer alan kimi düşünürlere de tezin bütününde yer yer değinilmiştir.Kaygı problemi hem Kierkegaard ve hem de Heidegger felsefesinin kilit kavramı olmakla birlikte tüm felsefeleri de bu kavram üzerinden hareketle gelişir. Kierkegaard için bu Hıristiyanlığın yeniden yorumlanması olarak dini temeller üzerine kurulmuşken, Heidegger dini kavramları felsefesinde konu edinmez. Ancak her ikisinin de kesiştiği nokta dinin kavramları olan ölüm, hakikat, hiçlik, vicdan suç ve yazgıdır. Heidegger, bu kavramları kaygıyla ilişkilendirirken dünyasallıktan, somuttan yola çıkar. Kierkegaard ise sonsuzluğa, kendisini yabancı ve yalnız hissettiği bu dünyadan Tanrı'yla irtibata geçeceği ebediliğe ulaşmak için kaygının anlamına değinir.Kaygı her iki düşünür için de korkudan farklıdır. Bu iki kavram arasındaki temel fark; korkunun ait olduğu bir nesnesinin olmasıdır.Oysa kaygının korkudaki gibi belirgin bir nesnesi yoktur. Kaygı dünyanın hiçliği karşısında duyulan kaygıdır. Dünya içinde var olmanın aynı zamanda ölüyor olmaya işaret ettiği bir temel ruh halidir. Yaşıyoruz ama öleceğiz. Ne zaman? Verilecek cevap sadece ?Şimdi Değil? olacaktır. Bu belirsizlik günlük yaşam içerisinde bir kaçışa neden olur. Bu Kierkegaard için umutsuzluk, Heidegger içinse düşmüşlüğün işaretidir.Heidegger'in felsefesini de laikleşmiş bir din bilimi olarak ele alırsak her iki düşünürümüz için gerçek olan tek bir durum vardır; o da insanın geçiciliği ve bu geçiciliği karşısında oluşan kaygılı ruh halinin ona göstereceği doğru bir yol olarak, bir ben olma, gerçek bir benliğe sahip olma sorumluluğunun yalnızca kendisine ait olduğu tek varlık olarak insanı görmeleridir. Bu ise ölümü ölebilmek iradesidir.Anahtar Sözcükler1.Kaygı2.Korku3.Varoluş4.Dasein5.Ölüm
Jürgen Habermas düşüncesinde üç kavram: Önyargı, eylem ve kamusallık
Filozof, sosyolog, toplumsal tarihçi gibi kimlikleri ile günümüz düşünürleri arasında özel bir yer işgal eden Jürgen Habermas, yaşamının farklı dönemlerinde ve bu dönemlere ait farklı eserlerinde dile getirdiği önyargı, eylem ve kamusallık kavramları arasındaki ilişki bu araştırmanın konusunu teşkil etmektedir. Bu konuyu seçmekteki amaç Habermas'ın farklı dönemlerinde farklı konularla ilgilenmesine rağmen düşünce sisteminin bir bütünlük arz ettiğini göstermektir. Zira bu üç kavram her ne kadar birbirinden uzak görünse de arka planda birbirine yaslanan unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.Habermas önyargı kavramını hermeneutik çalışmaları içerisinde ele almıştır. Eylem kavramını geliştirdiği ?İletişimsel Eylem Kuramı? çerçevesinde detaylandırmıştır. Kamusallık kavramını ise ilk dönem çalışmalarına konu edinmiş olup, Burjuva kamusallığının dönüşümü ile açıklamıştır.Sosyoloji, iktisat, felsefe, iletişim, siyaset gibi farklı çalışma alanları kapsamında değerlendirilen eserlerinden yararlanılarak hazırlanan bu çalışma da öncelikle düşünsel arkaplan konu edilmiştir. Habermas'ı tanımaya olanak sunan bu bölümün ardından ise tezin ana temasını oluşturan kavramlar tüm boyutlarıyla ele alınmıştır.
Marcus Tullius Cicero'nun düşüncesinde yaşlılık kavramının incelenmesi
Bilgelik sevgisi, bilgi arayışı olarak felsefe, insan tarafından ve insan için ortaya konduğundan, temelde, insan üzerine bir sorgulama, insan üzerine bir düşünme olmalıdır. İnsan üzerine olan ve insan tarafından ortaya konan felsefi düşünce, insanı derinden tanıma gücüne sahip olduğundan, insana, yaşamsal faydalar sağlayabilme gücüne de sahiptir.İnsanın düşünmek ve eylemde bulunmak için dünyaya geldiğini kabul eden Cicero, felsefi düşünceyi insanın yaşamını yönlendirmek için kullanılması gereken bir araç olarak görmektedir. Cicero'ya göre, felsefi bilgi aracılığı ile doğru davranmak ve mutlu olmak mümkündür. Cicero'ya göre felsefe her daim yaşamın içinde olması geren bir etkinlik olduğundan, Cicero yaşlılığın anlaşılması ve yaşlı insanların kendini değerlendirmesi için felsefeye özel bir görev yüklemiştir.Cicero'ya göre yaşlılık, yaşamın diğer dönemleri gibi kendine has özellikleri olan bir dönemdir ve bu dönemin sorunlarıyla doğru bir şekilde başa çıkıp bu dönemden de zevk almak mümkündür.
Karl Jaspers felsefesinde insan problemi
Tez çalışmamızda amacımız varoluşçu düşüncede önem arz eden Karl Jaspers'in insana bakış açısını tüm yönleriyle ele almaktır. Bu amaçla tezi hazırlarken temelde Jaspers'in eserlerine başvurulmuştur. Felsefeye Giriş ve Felsefe Nedir? adlı eserleri filozofun fikri yapısını anlamamızda büyük ipuçları verir niteliktedir. Kendi eserleri dışında ikincil kaynak olarak Jaspers üzerine yazılmış eserlerden ve varoluşçu düşüncenin geneli için hazırlanan çalışmalardan faydalanılmıştır.Çalışmamızda Jaspers'in insanın, bilinenden daha fazla olduğu görüşü temel alınarak insanın bilinç varlığı oluşu, bu bilinç varlığı haliyle Aşkın varlık (Transandans) ile ilişkisi ve insanın özgürlük fikriyle olan bağı irdelenmeye çalışılmıştır. İnsanın diğer canlılardan farklı oluşu, onu dünya üzerindeki diğer varlıklardan ayıran varoluşsal yanı, geçmişten günümüze dek hep sınırlı olarak ele alınmıştır. Hatta çoğu zaman insan kendisi dışındaki diğer varlıklar gibi ele alınmış, nesnelleştirilmiş, şeyleştirilmiştir. 20 yüzyıl. öncesinde varlığın açıklanışı ilimler vasıtasıyla ve bilimsel veriler ışığında söz konusuydu. İşte Jaspers'in insan problemine yaklaşımı insanın bu tek yönlü ele alınışının eleştirisi olarak ortaya çıkar. 20. yüzyıl insanı bireyselleşmenin ötesinde kendisinden bihaber olarak yaşam sürmektedir. Bu haliyle insan kaybolmuş bir haldedir. Jaspers'e göre bu insan tedirgin bir haldedir ve içinde bulunduğu bu buhran döneminden felsefi edim yoluyla kazanacağı Varoluş Aydınlanması yoluyla kurtulacaktır. Bu aydınlanmada insan tek başına değildir. Kendisi gibi kayıp halde olan diğer insanlarla birlikte bir savaşım içerisine girecektir. Bu savaşta her bir birey hem kendisinin hem de karşısındakinin varoluşunun sağlanması için mücadele edecektir. Bu nokta çalışmamızın ikinci yarısında ayrıntılı olarak ele alınmıştır.Jaspers'in insan probleminin temelde varoluş problemine dayalı olduğu söylenebilir. Varoluş yolunda insanın karşısına pek çok problem çıkacaktır. Çalışmamızın son kısmında varolan bu problemlere dikkat çekilip, Jaspers'in sınır durumları adını verdiği, insanın kolayca aşamadığı problemleri aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Süleyman Hayri Bolay'ın düşünce hayatı
Bu çalışmamızda Çağdaş Türk düşüncesi içinde Süleyman Hayri Bolay'ı tanıtmaya çalıştık. Çalışma da Bolay'ın hayatını, ele aldığı felsefi konulara bakışını ve ortaya koyduğu fikirlerini betimlemeye ve tanıtmaya çalıştık.Çalışmada Bolay'ın bütün eser ve makalelerine, ayrıca onun yazılmış fakat henüz basılmamış olan yazılarına ulaşmaya çalışılmıştır. Üç bölümden oluşan tezin I. Bölümünde Bolay'ın hayatına, II. Bölümünde Türk düşüncesine ilişkin görüşlerine III. Bölümünde ise ele aldığı temel felsefi konulara yer verilmiştir
Sağlık felsefesinde bir problem:Hasta-hekim ilişkisinde yaşlı hastaların durumu
Hasta hekim arasındaki ilişki hasta memnuniyeti ve tedavinin amacına ulaşması bakımından son derece önemli bir konudur. Hasta hekim arasındaki ilişkide belli amaçlar vardır. Bu amaçlar; teşhis, tedavi, tedaviye hastayı başlatmak ve bunun için hastayla işbirliği içinde olmak, hastanın hastalığı konusunda yeterince ve anlayacağı düzeyde bilgilendirilmesidir. Bu amaçların gerçekleşmesi sürecinde hastanın hekimine güven duyması, değerli olduğunu hissedebilmesi, sorular sorabilmesi ve sorularına cevap alabilmesi, kendini ifade edebilmesi çok önemlidir.Hasta hekim ilişkisinde hastanın memnuniyeti kadar hekiminde memnuniyeti önemlidir. Çünkü, bu ilişki tek taraflı bir ilişki değildir. Hekim hastasının kendisine verdiği bilgiler ışığında teşhisini koymakta ve sonucun olumlu olduğunu gördüğü zaman memnun olmaktadır. Hastanın fazla umursamaz ya da çekingen tavırları hekimin da rahat olmamasına yol açacaktır.Bu araştırmanın amacı hem hasta-hekim arasındaki ilişkide yaşlı hastaların beklentileri ve gerçekleşme düzeyi ve hem de hekimlerin hastalardan beklentileri ve gerçekleşme düzeyi ile bu ilişkinin tedavi sürecine sağladığı katkılardır. Bu amaçla, Ankara Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahi Merkezi Eğitim ve Araştırma Hastanesi polikliniklerinde 1 Nisan ? 1 Mayıs 2007 tarihleri arasında muayene ve tedavi olmak maksadıyla poliklinik hizmetlerine başvuran 100 hasta ile aynı tarihler arasında polikliniklerde sağlık hizmeti sunan 30 hekime anket uygulanmıştır.Günümüzde teknolojik gelişmeler ve tıp bilimindeki gelişmeler gün geçtikçe insanlara daha uzun yaşama olanağı sağlamakta ve yaşlı hastaların sağlık sistemi içerisindeki yerlerinin sorgulanmasına katkıda bulunmaktadır. Hasta hekim arasındaki ilişkinin özel bir ilişki olduğu düşünülürse, yaşlı hastanın yaşlı olmasından dolayı hekiminden beklentileri de genç bir hastanın beklentilerinden daha farklı ve özel olacaktır. Araştırma bulgularının analizi ile,yaşlı hastalar her şeyden önce kendilerine daha hassas davranılması gerektiğini düşünmektedirler. Hekiminin yaptığı açıklamaları anlaması daha güç olabilir, bu durumda da yaşlı hasta hekimine karşı güven problemi yaşamaktadır. Yaşlı hastaların büyük çoğunluğu genç hastalarla kendileri arasında bir tercih etme durumu söz konusu olduğunda hekimlerinin ayrım yapmadıklarını düşünmektedirler. Hekimleri tarafından hoş ve güleryüzlü bir şekilde karşılanmaları onlara değerli, saygın ve özel olduklarını hissettirmektedir.
Jean Jacques Rousseau ve John Stuart Mill'de özgürlük problemi
Özgürlük, insanlık tarihi içinde her zaman önemli bir yer işgal etmiş bir kavramdır. İnsanların toplum olmaya başlamasından itibaren bireyselliğin farklı boyutlarının ön plana çıkmasıyla önem kazanmıştır. Yüzyıllardır, insanlar özgürlük için ölmüş ve öldürmüşlerdir. Bu önemli problem üzerinde düşünmek ve çözüm yolları aramak felsefenin görevi olmuştur. Hakkında çok konuşulmuş ve birçok fikir ortaya atılmıştır. Yaşanan şartlar ve değişimler gösteriyor ki gelecekte de konuşulmaya devam edilecektir.Rousseau ve Mill'de özgürlük konusu üzerinde özellikle düşüncelerini belirtmiş iki düşünürdür. Bu iki düşünürümüze göre de insan olmanın en önemli özelliği özgürlüktür.Rousseau, özgürlüğü insanın doğası gereği varolan bir özelliği olarak görürken, bilim ve sanatların meydana getirdiği değişimlerin insanı doğal ve özgür halinden uzaklaştırdığını belirtir. Ona göre insan saf bir haldeyken bilimler ve sanatın gelişmesi insana yapay birçok vasıf yüklemiştir. İnsanlar yalancı ve ikiyüzlü mahlûklar olmuştur. Birbirlerini etkilemek için sahte davranışlara başvurur olmuşlardır. Bu düşüncelerde Rousseau'nun yaşadığı dönemin etkileri göz ardı edilemez. Bu dönemde insanların yaşadığı çalkantıların etkisi onun düşüncelerinde oldukça dikkati çekmektedir.Özel mülkiyet, kavramı da Rousseau tarafından eleştirilen kavramdır. Özel mülkiyet, insanlar arasındaki uzaklığı artıran bir diğer etken olmuştur. Bireyler maddi imkânlarıyla birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmıştır. Bu durum da insanların saf ve doğal hallerine dönmesinin mümkün olmadığını düşünen Rousseau, bireylerin özgürlüklerini toplum karşısında koruyabilmeleri için sözleşme ile hakların eşit şekilde dağıtılmasını önerir. Bu sözleşme ile hak ve özgürlükler düzenlenerek toplumda uyum ve düzen sağlanmış olur.Mill, özgürlüğü değerlendirirken çağının problemlerine ışık tutmuştur. Köklü değişimlerin ve devrimlerin yaşandığı bu dönemde özgürlük, gündemdeki en önemli maddelerden biri olmuştur. Ancak koşulların değişmesine bağlı olarak farklı boyutlarda ele alınmıştır. Bireysel özgürlüklerin bazılarında biraz ilerleme kaydedilmesinin yanında düşünme ve tartışma özgürlüğü konular gündeme gelmiştir.Mill, düşünce özgürlüğünün toplumu yanlışlıklardan kurtaracağını düşünür. Bireylerin düşüncelerini rahatlıkla açıklamaları sayesinde, yanlış kanılar fark edilerek, doğrular pekiştirilmiş olur, ona göre. Düşünceleri kısıtlamak, insanın kendini ifade etmesini engellemek toplum içinde kurulacak en büyük baskı olmaktadır. Birey, özgür olduğu kadar toplumda yaşadığının bilincinde olmalı ve toplumda bireye saygı duymalı. Bu ilişkide hiçbirinin hakları ve yetkileri sonsuz değildir. Yani Mill, sınırsız bir özgürlüğü değil, bireyin haklarının çiğnenmediği aynı zamanda toplumun da öneminin korunduğu bir anlayışı savunmaktadır.Özgürlüğü savunurken Mill, kadın ve erkek arasında bir ayrım gütmemiştir. Çağında hâkim olan bazı düşüncelerin aksine kadınların toplumsal hayatın her alanında yer olmasını desteklemiştir. Bu düşüncelerinden Mill'in özgürlükçü yapı yanında, bazı konularda eşitlik yanlısı olduğunu da görmekteyiz.Felsefe tarihinin iki farklı döneminde yer almış ve farklı havaları teneffüs etmiş bu iki düşünür, özgürlüğe verdikleri önem konusunda tarihte önemli bir yer işgal etmektedirler. İkisinin de düşünceleri dönemlerine ışık tutmuş ve hala başvurulan temel düşünürler arasında yer almışlardır.
Edward Hallet Carr'ın tarih anlayışı
Birey toplumu oluşturan bir parçadır ama toplumun kendisi değildir. Bu nedenle Carr, bireysel eylemlerin tarihsel eylemler olamayacağını ancak halkı ilgilendiren genel olayların tarihsel olaylar olacağını ifade eder. Tarihçi biricik tekil olgularla ilgilenemez, aksine genel olaylarla ilgilenir. Tekil olaylar insanlık tarihine herhangi bir fayda sağlamaz, ancak genellemeler insanlık tarihine katkıda bulunur. Genellemelere ulaşıldıktan tarih hakkında öngörülere varmak olanaklı olur. Tarihçi öngörülere sahip olabilmek için geçmiş ile gelecek arasında bağ kurar. Tarihçi geçmişini öğrenerek şimdinin daha iyi anlaşılmasını amaçlar. Geçmişi bilmek demek insanın kendisini bilemesi demektir.Geçmiş ile gelecek arasında sürekli bir ilişki söz konusudur. Bu ilişki zaman içerisinde kopabilir ya da tarihin yönü farklı bir alana yönelebilir. Hatta tarih içerisinde sıçramalar da olabilir.Tarihçi tarihi bütünlüğü içerisinde anlayarak onu yorumlar. Tarihçi yorulama yaparken ön yargılarını kullanmadan kendi inanç ve değer yargılarını doğrultusunda tarihi olayları yorumlar. Tarih yorumlandığından dolayı özneldir, nesnel değildir. Tarih yorumlanırken tarih hiçbir zaman tarih tek bir alana indirgenemez ve aynı zaman da tarih hiçbir zaman kişiselleştirilemez, yani bir kişinin eylemlerine dayandırılamaz.Anahtar kelimeler1-Olgu2- Kişisel tarih3-Nesnellik ve yanlılık4-Birey ve toplum5-İlerleme
Wittgenstein felsefesinin iki dönemindeki fikri farklılıklar
Bu tez içerisinde Wittgenstein'ın iki farklı dönemini araştırdık. Wittgenstein'ın dil ve anlam ilişkisi açısından, ilk ve sonraki dönemi arasındaki düşüncelerini inceledik. Tez içerisinde ilk dönemini, Tractatus-Logico Philosophicus isimli eserinden, ikinci dönemini ise Felsefi Soruşturmalar isimli eserinden takip ettik. Dolayısıyla, Wittgenstein'ın nadiren incelendiği bir konuyu yani, ikinci dönemini, çeşitli yönleri ile işledik, böylece konuyu açmış olduk. Ayrıca tez içerisinde Wittgenstein'ın etkilendiği filozoflar ve dönemler kısmen dile getirilmiş, kendi dönemi ile ilişkileri de incelenmiştir.
Epistemically unjust disagreements: A study in non-ideal epistemology
The literature on the epistemology of disagreement aims to answer the question of how disagreeing agents should respond to an epistemic disagreement. Towards this aim, epistemologists of disagreement standardly focus on idealized cases in which the epistemically irrelevant factors are overlooked, such as race, skin color, ethnicity, age, gender, sexual orientation, etc. of the disagreeing agents to find the epistemically appropriate response, the response governed by the appropriate rational norms. This thesis aims to draw attention to the fact that standard approaches to the epistemology of disagreement fail to acknowledge the inextricably social character of disagreement. Epistemology of disagreement as a sub-branch of social epistemology is a discipline in which the intersubjective relationships are at the core of the knowledge validation processes. This means that non-ideal dimensions of social relationships have an effect on our epistemic considerations. To be able to show this, this thesis focuses on the misevaluations that are made by the disagreeing agents regarding each other's and their own epistemic abilities as a result of some identity prejudices and/or social norms and traditions. It will be argued that agents' underestimation or overestimation of theirs and each other's epistemic abilities as a result of prejudices creates a status injustice, which causes social, practical, moral, political as well as epistemic harms. In order to prevent status injustice and to respond to a disagreement appropriately, this thesis suggests that either moral norms together with rational norms, or an irreducibly intersubjective conception of rationality, should be adopted. Keywords: Epistemic disagreement, epistemic injustice, epistemic status, moral norms, rational norms, status injustice
Higher-order defeat, epistemic luck, and knowledge norm of belief
This thesis aims to explain why one would be wrong to stick to his belief upon learning that he has been cognitively unreliable during the reasoning whereby he formed the belief. I show that taking truth as a norm or a goal, which sets the standards of justification for belief, is untenable. For instance, on the one hand, those who take truth as the norm cannot give an explanation because they constrain epistemic reasons to evidential considerations. On the other hand, those who take truth as the goal are susceptible to trade-off objections against consequentialist and instrumentalist views in epistemology. However, I argue that a better explanation, which resides in theories that explain justification in terms of knowledge, does not face such problems. A wide range of accounts in these theories has it that epistemic justification requires being in a position to know the target proposition. By endorsing this requirement, I argue that learning about one's cognitive unreliability constitutes evidence that one is not in a position to know the target proposition because this evidence indicates that, under these conditions, one has no possible way to hold a non-accidental belief that would qualify as knowledge.