Koç University
Anabilim Dalı

Felsefe Anabilim Dalı

Koç University

680

Arşivlenen Tez

7

DOI Atanmış

1%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çağdaş zihin felsefecisi Donald Davidson'ın görüşlerinde Spinoza etkisi

Zihin felsefesi, insanın bilişsel süreçlerine odaklanan, farklı terminolojilerle de olsa felsefe tarihi boyunca, düşünürleri meşgul eden felsefe dallarından biridir. Zihin ve bedenin mahiyeti, bunların birbiriyle ilişkisi; kısaca zihin-beden problemi, zihin felsefesinin uzun soluklu problemlerinden biri olagelmiştir.Bu tezin amacı, zihin-beden ayrımı problemini, genel hatlarıyla ele alıp, düşüncelerini incelediğimiz Spinoza ve Donald Davidson'ın bu problem içindeki konumlarını belirlemek ve Davidson üzerinde Spinoza'nın fikri etkilerini ortaya çıkarmaktır.Özellikle Davidson'ın düşüncesi üzerinde ayrıntılı biçimde durulmuş, Davidson'ın felsefesinin çağdaş zihin terminolojisi ve Spinoza'nın çağdaş okuması vasıtasıyla düşünceleri, zihin-beden ayrımı problemi çerçevesinde sınırlandırılarak incelenmiştir.Her iki filozofun da ontolojisi birbirine benzemektedir. Bu hususta aralarındaki en temel fark, Spinoza'nın cevherinin maddi değilken, Davidson'ın cevher olarak anladığı şeyin fiziksel bir şey oluşudur. Her iki filozof da kavramsal olarak zihinsel ve fiziksel olmak üzere iki saha belirlemişlerdir.Davidson'ın fiziksel bir cevher anlayışı olmakla beraber, materyalist ya da fizikalist olmadığını sıklıkla vurgulamıştır ve bu bağlamda indirgemeciliğe karşı çıkmaktadır.Zihinsel sahanın, fiziksel sahadan farklı olarak yasa-bağımlı açıklamalara sahip olmaması açısından anormal bir nitelik gösteriyor oluşu, Davidson'ın zihin-beden ayrımı problemindeki konumu olan `anormal monizm'e dayanak sağlar.Anormal monizmin üzerinde yükseldiği iki prensip vardır: psikofiziksel anomalizm ve psikolojik anomalizm. Psikofiziksel anomalizm, zihinsel ve bedensel olay ya da durumlar arasında yasa-bağımlı ilişki kurulabileceği fikrini reddederken, psikolojik anomalizm, zihinsel durum ve olaylar arası kurulacak bağların yasa-bağımlı oluşunu reddetmektedir.Spinoza'nın düşüncelerinin Davidson üzerinde büyük etkisi vardır. Davidson özellikle, Spinoza'nın ontolojik anlayışından ve zihinsel ile fiziksel sahalar arası çektiği setle bu ikisi arasında psikofiziksel bir etkileşim olmayacağı fikrinden etkilenmiştir. Öte yandan, çağdaş zihin felsefesi terminolojisine uygun biçimde Davidson, Spinoza'ya yeni bir yorum getirerek, onu kendi felsefesine daha da yakınlaştırmaya çalışmıştır.Anahtar Sözcükler1. Anormal Monizm2. Psikofiziksel Yasalar3. İndirgemecilik4. Holizm5. Nedensellik

Anormal monizmDavidson, DonaldHolizm+3
Cansu Akoğlan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Richard Rorty'nin siyaset felsefesi

Amerikan felsefesinin önemli düşünürlerinden biri olan Richard Rorty'nin siyaset felsefesini konu alan bu çalışma, bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır.Tezin birinci bölümünde Rorty'nin siyaset felsefesinin şekillenmesinde etkili olan temelci felsefe karşıtlığına değinilerek, onun düşüncesinde siyaset ve felsefe arasında kurduğu ilişki incelenmiş ve Rorty'nin siyaset anlayışının temelci bir zemine dayanmadığı vurgulanmıştır.İkinci bölümde Rorty'nin siyaset felsefesinde merkezi bir yeri olduğu düşünülen olumsallık, ironi ve dayanışma kavramlarıyla ne kastettiği açıklanmış ve ardından bu kavramlardan hareketle ortaya koyduğu demokrasi ve insan hakları anlayışı betimlenmiştir.Üçüncü bölümde ise bu açıklama ve betimlemelerden yola çıkılarak, Rorty'nin, kendilerini sürekli yeniden betimleyen ironist ve liberal bireylerin oluşturduğu, içinde mutlak hakikat düşüncesine yer verilmeyen ve kamusal ile özel alanı birleştirme talebinden vazgeçilen toplum projesi ya da taslağı üzerinde durulmuştur.Sonuçta, başkalarının hayatlarına ne kadar tanıdık hale gelirsek acı içinde olan insanları görmezden gelme olasılığımızın da o kadar düşük olacağını öne süren Rorty'nin liberal toplum taslağı, etkili ve tartışmalı bir ütopya olarak karşımıza çıkmaktadır.Anahtar Sözcükler1. Postmodern2. Liberalizm3. Olumsallık4. İroni5. Dayanışma

DayanışmaLiberalizmPostmodernizm+4
Aygül Erçin
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Roland Barthes'da mitlerin okunuşu

Bu çalışmada 20. yüzyıl dilbilim kuramcılarından Roland Barthes'ın düşüncesinde mitlerin ve mit okumasının yeri ve önemi üzerinde durulmuştur. Tez Roland Barthes felsefesi içerisinde mitlerin okunuşunu göstermek üzere tasarlanmıştır.Tezin ilk bölümünde Roland Barthes'ı etkileyen iki büyük dilbilimci Ferdinand de Saussure ve Charles Sanders Peirce'ün fikirleriyle karşılaştırmalı olarak Barthes'ın göstergebilim anlayışı işlenmiştir. İkinci bölümde ise Barthes'ın dil, mit, ideoloji, göstergebilimsel çözümleme ve metin çözümlemesi kavramları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Son bölümde ise, ikinci bölümde ayrıntılı olarak incelenen kavramların Barthes'ın kendi söylem örnekleri içerisinde nasıl kullanıldığı gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler1. Göstergebilim2. Mit3. İdeoloji4. Söylem

Barthes, RolandFelsefeGösterge bilim+2
Mehmet Fatih Ünal
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Franz Kafka'da yabancılaşma problemi

Araştırmanın amacı yabancılaşma problemini Franz Kafka'nın eserlerine bağlı olarak tahlil etmektir. Günümüz insanının yaşadığı en önemli sorunlardan biri olan yabancılaşma, hayatın her alanında karşımıza çıkmaktadır. İnsan ilişkilerinin somut anlatımı en iyi şekilde edebi eserlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple Franz Kafka'nın tüm eserleri incelenmiş ve yabancılaşma problemine ilişkin literatür taraması yapılarak kaynaklar analiz edilmiştir.Franz Kafka'nın yabancılaşma problemine ilişkin yerini belirlemek amacıyla yabancılaşma probleminin felsefi seyri araştırmanın birinci bölümünü oluşturmaktadır. Araştırmanın ikinci bölümünde Franz Kafka'nın yabancılaşma problemine ilişkin görüşleri irdelenmiş ve yabancılaşmanın ortaya çıktığı tüm alanlara tek tek değinilmiştir. Bu noktada Franz Kafka'yı diğer düşünürlerden ayıran yönlerine de yer verilmiştir.Araştırmanın sonuç kısmında Franz Kafka'nın yabancılaşma problemindeki etkisine değinilmiş ve Kafka'nın bu problem noktasında önemi vurgulanmıştır.Anahtar Sözcükler1.Felsefe2.Edebiyat3.Felsefe ? Edebiyat İlişkisi4.Yabancılaşma5.Franz Kafka

FelsefeKafka, FranzYabancılaşma
Nuri Çiçek
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Heidegger ve Foucault'nun dil felsefesi

Bu çalışmanın amacı, Martin Heidegger ve Michel Foucault'nun dil felsefesini incelemek ve düşüncelerini diğer dil felsefesi eserleri ile karşılaştırmaktır. Her iki filozofun da dil görüşleri, varlık görüşleriyle bağlantılı olarak ele alınmıştır. Bunun yanı sıra modernizm eleştirileri ve modern insanın durumuna yönelik görüşlerine de yer verilmiştir.Heidegger ve Foucault; varlığı gözden kaçırdığı ve köklerinden uzaklaştığı için analitik ve karşılaştırmalı dil felsefelerini eleştirmektedirler. Heidegger'e göre varlığın taşıyıcısı olan insan, kendini dilde göstermektedir. Teknik ve bilim, dili de teknik bir araç haline getirerek, onu özünden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle analitik ve mantıkçı dil felsefesi terk edilmelidir. Çünkü varlığın özü, hesaplar arasında kaybolmuştur. Varlığın özünün dönüşü için `'Nasıl düşünmeliyiz?'' sorusunu sormalıyız. Düşünme ve dil, aynı şeydir. Dil, ifade aracı değildir; insanın edimlerinin bizzat mekânıdır.Heidegger'in düşünceleri, Foucault'yu da etkilemiştir. Fakat düşünceleri arasında benzerlikler kadar farklılıklar da bulunmaktadır. Foucault'ya göre her dönemde etkin olan, çağı biçimlendiren bir `'episteme'' vardır ve ondan kurtulmak mümkün değildir. Modern döneme kadar diğer bilgisel alanlar gibi dil de epistemelere bağlı olarak çeşitli süreçlerden geçmiştir.Ortaçağ ve Rönesans epistemesi, `'benzerlik epistemesi'' olarak üçlü bir yapıya sahiptir. Bu üçlü yapı; `'işaret eden'', `'işaret edilen'' ve `'benzerlik'' şeklindedir. Şeylerde gizli işaretleri bulma arzusu, mistik dil çalışmalarını doğurmuştur. Klasik epistemede ana konu, işaret edenle edilenin nasıl bağlanacağıdır. Söylemin görevi, şeyleri adlandırmaktır. Bu dönemde üç bilgi alanı ortaya çıkmıştır: Genel Gramer, Doğa Tarihi, Zenginliklerin Çözümlenmesi. Dilin taşıyıcısı ve `'varlığın bekçisi'' olan insan ise henüz yoktur. Ancak Modern episteme bir farka sahiptir. Bu dönemde dilin görevi, şeyler ve temsiller arasındaki bağı kurmaktır. Klasik dönemdeki Genel Gramer, Doğa Tarihi ve Zenginliklerin Çözümlenmesi alanları, sırasıyla şu alanlara dönüşmüştür: Dilbilim (Filoloji), Biyoloji, Ekonomi. Bu dönemde insan varlığı da Antropoloji yoluyla bilgi nesnesi olmuştur.Heidegger ve Foucault'nun dil felsefeleri, sonlu insan varlığına, anlamını geri kazandırma amacını taşımaktadırAnahtar Sözcükler:1.Dil2.Episteme3.Dasein4.Varlık5.Söylem

DilDil bilimcilerDil felsefesi+6
Dilek Dalmış
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Emmanuel Levinas felsefesinde başka'nın görünümü

Tezde öncelikle Levinas felsefesinin önemli kavramı olan ben kavramından hareketle başkalık ve aynılık problemi açıklanmaya çalışılmıştır. Bu bakımdan başka'nın görünümlerini açığa çıkartmak bu tezin amaç ve kapsamını oluşturmaktadır.Levinas'ta ben ve başkası arasındaki temel ilişki etik üzerine kurulmuştur. Çünkü Levinas felsefesinde Batı felsefesinden farklı olarak varlığın temelini ontoloji değil, etik oluşturmaktadır. Ona göre, ontoloji üzerinden hareket ettiğimizde ben ve başkası aynılaştırılmış olur. Bundan dolayı gelenekten kopuş ancak dil düzleminde gerçekleşebilir. Levinas, felsefesinin en temel noktası da başkası'yla etik ilişkide açığa çıkan etiksel dildir. Etik de beraberinde sorumluluk kavramını getirdiğinden dolayı sorumluluk kavramına odaklanıldı. Ben ve başkası arasındaki sorumluluk ilişkisi koşulsuz, sınırsız ve tek yönlüdür. Bu ilişkinin kaynağını bulmak ise mümkün değildir. Bu ilişki sonsuzluğu kendi içerisinde barındırmaktadır. Ben'in kendisiyle olan özdeşliğini kıran art zamanlılık sorumluluğun sonsuzlaşması anlamına gelmektedir. Tüm bunlardan hareketle tezde ben ve başkası arasındaki farklılıkların ön plana çıkartılması amaçlanmıştır.Tezin sonucunda da ben'in sorumluluğunun özgür bilincine mi yoksa sonsuz'a mı dayandığı tartışılarak, aslında Levinas'ın çok eleştirmiş olduğu Batı metafiziğindeki aynılaştırma mantığının içerisine düştüğünü görürüz. Çünkü başkası'nın, ben'in acizliği karşısındaki mecburiyeti, başkası'nın özgürlüğünü ortadan kaldırır ve ben'e karşı sorumluluğunu zorunlu kılar. Bu ise başkası'nın farklılıklarının ben içerisinde eritilerek aynılaştırılmasına neden olur.

AynılıkBenlik kavramıEtik+3
Cemzade Kader
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Max Horkheimer ve Theodore Adorno'da eleştirel teori ve kültür endüstrisi kavramı

Marx Horkheimer ve Theodor W. Adorno, 20. yüzyılda geniş bir toplumsal eleştiri geliştirmeyi amaçlamışlardır. Yaşanılan çağda toplumsal düzenin bireyi sömürüye ve tahakküme dayalı bir sistemle işlediğini iddia eden eleştirel teori, bu olumsuzluğun temelinde akla yüklenen yanlış bir felsefi anlamın olduğunu iddia etmektedir. bu yanlış bilincin sonucu olarak modern toplumsal düzen bireyin ortadan silindiği bir düzen haline gelmiştir. Bu olumsuz düzewn kendini bilimsel düşüncede, aydınlanma anlayışında ve özellikle kültürel metalarda göstermekte, bireyi bunlara tahakkümü altına almaktadır.Bu bağlamda, kültür endüstrisi kavramı eleştirel teori için en önemli kavramlardan biridir. Bu kavram kültürel alandaki tahakkümü anlatmak için kullanılır. Bu anlayışa göre kültürel alanın tahakkümü, toplumsal tahakkümün son halkasıdır. Kültür endüstrisi ile birlikte toplumsal tahakküm tamamlanmış ve bireye kaçacak bir yer bırakmamıştır.Eleştirel teoriye göre söz konusu toplumsal tahakkümden kurtulmanın yolu sanattan geçer. Sanat, içindeki yaratıcılık unsurunu kullanarak alternatif bir dünya düzeni tasarlayabilir. Sanat bunu yapmak için önce topluma dair doğru bir felsefibilince ihtiyaç duymaktadır. Söz konusu felsefi bilinç, toplumun bütünü ile onun öğeleri arasındaki ilişkinin mahiyeti üzerinedir . Sanat bir yandan bu toplumsal düzenin bir parçası olduğunu unutmamalı diğer yandan da kendisinin söz konusu toplumsal düzeni değiştirebilecek potansiyelleri harekete geçirecek bir güç olduğunun da farkına varmalıdır.

Adorno, TheodorEleştiriFrankfurt Okulu+3
Evren Erman Rutli
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bertrand Russell düşüncesinde insanın yeri ve önemi

Bu çalışmanın amacı her dönemde önemli bir düşünce konusu olan insanın, yirminci yüzyıl düşünürlerinden Russell'ın felsefesindeki yerini tahlil etmektir. Yirminci yüzyılın önemli bir düşünürü olan Russell, teorik felsefesi yanında pratik felsefesiyle de dikkat çekerken düşüncelerinin temelini yaşadığı yüzyılda toplumsal problemler altında ezilen insanoğlu için çözüm önerileri üretmek oluşturur. Savaşların insan yaşamına yıkıcı etkileri olduğunu belirten Russell, insanları yalnızlığa ittiğini düşünür ve bu yalnızlığı azaltmak için neler yapılabileceği üzerinde durur. Çağının bunalımlı savaş yıllarına tanık olan Russell, toplumsal huzursuzluğun nedenini savaş yanlısı politikalara bağlayarak her insanın tek bir birey olarak değerli olduğunu vurgular. Toplum içinde yaşamak adına insanlara empoze edilmiş din ve ahlakın, bunlara dayalı sosyal yapının insanları sınırlandırıp pasif varlıklar haline getirdiğini anlatır. Din ve ahlakın temellerini sorgulayarak sarsılmaz sanılan bu kurumların özünde çürük olduğunu ve bunun fark edilmesi gerektiğini söyler. İnsan yaşamındaki en üstün iyinin özgürlük olduğunu ve özgürlüğün sınırlandırılmaması gerektiğini düşünür. Ona göre insanlığın mirasını oluşturacak olanlar özgür düşünce ve özgür eylemlerden doğanlardır. Yaratıcılık insanı insan yapan ve gelecek nesillere taşıyandır. Bu nedenle yaratıcılığın önündeki engeller kaldırılmalı, insanlar yaratıcı düşünce ve eylemlere teşvik edilmelidir.Anahtar Sözcükler:1-İnsan, 2-Din, 3-Ahlak, 4-Siyaset, 5-Eğitim

Düşünce yapısıFelsefeRussell, Bertrand+2
Saadet Akıncıoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sağlık felsefesi çerçevesinde anestezi ve cerrahi birimlerde hasta savunuculuğu tutumlarının belirlenmesi

Hastalanan bireyin insan olmaktan doğan haklarının yanı sıra hastalığı dolayısıyla sahip olması gereken hakların tümüne hasta hakları denilmektedir. Hasta hakları daha iyi sağlık ortamı için hasta ve sağlık personelinin birlikte sahip çıkması gereken haklardır. Savunuculuğun önemi, hasta haklarını koruma konusunda yatar. Savunuculuk olmadan, hakların etkin korunduğu söylenemez. Hasta haklarının korunabilmesi için sağlık ekibi üyelerine önemli görevler düşmektedir. Bu araştırma ile Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde ameliyat olacak ve anestezi uygulanacak hastaların, hasta hakları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmada, çalışmayı kabul eden 400 hastaya, 32 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Ameliyat olacak hastaların çoğunluğunun hasta hakları birimleri hakkında ve hasta hakları konusunda yeterli bilgi sahibi olmadığı ve sağlık personelleri tarafından yeterince aydınlatılmadıkları tespit edilmiştir. Toplumumuz insanının haklarını bilinçli bir şekilde savunabilme ve aldığı hizmeti sorgulayabilme eksikliği toplumsal ve kültürel bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Hasta haklarının sağlık hizmetlerinin önemli bir destekleyici öğesi haline gelmesine yönelik kapsamlı çabalara ihtiyaç vardır. Sağlık hizmetlerinin hasta memnuniyetine uygun şekilde insan hak ve onuruna yakışır biçimde sunulması için, hasta ve hasta yakınları ile sağlık personelinin eğitimini hedefleyen çalışmalar gereklidir.Anahtar Sözcükler1. Hasta Savunuculuğu2. Tıp Etiği3. Anestezi4. İnsan Hakları5. Sağlık Felsefesi

AnesteziAntalyaCerrahi+6
Sehtap Kaya
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kierkegaard'da kişi ve özgürlük problemleri

Bu tez Kierkegaard felsefesinin merkezinde yer alan `Ben' kavramını ve bu kavramın Özgürlükle ilişkisine yer vermektedir. Çünkü Kierkegaard'ın bütün felsefesi bu kavram etrafında açılarak ilerler. Her ne kadar Kierkegaard genellikle, dini düşünceleriyle ön plana çıksa da, aslında onun bu husustaki tavrının altında yine `Ben' kavramı yatmaktadır.İnsanın bir `Ben' olarak ele alınması kuşkusuz Kierkegaard'la başlamamıştır. Fakat Kierkegaard'ı burada ayıran yan, `Ben'in varoluşunu ortaya koymasındaki farklı görüşleridir.`Ben'i bir sentez olarak ele alır. O, ruh ve beden'in sentezidir ama aynı zamanda zorunluluk ve olabilirliğin; sonsuz ve zamansalın da sentezidir. Aslında tek bir sentez vardır; o da ruh-beden sentezidir. Diğer iki sentez, bu birinci sentezin farklı görünümleri olarak ifade edilmektedir. Bu tezde özellikle üzerinde durulan konulardan biri de işte bu sentezlerin açıklanmasıdır.Ben'in sentezinde yer alan bu öğeler arasındaki dengelerinin değişmesi, farklı kişilikleri oluşmasına neden olur. Bunlar Estet, Etikçi ve Dini Ben olarak adlandırılır. Estetikçiye, Don Juan, Faust ve Baştan Çıkarıcı; Etikçiye, Agamemnon ve son olarak Dini Ben'e H.Z. İbrahim kişilikleri örnek olarak verilir. Tez'de bu insan kişilikleri üzerinde özellikle durulmuştur.Bu tezde özellikle değinilen diğer bir konu ise varoluş alanlarıdır. Birbirinden farklı insan tipleri, farklı alanlarda yer alırlar. Estet (Estetikçi), Estetik; Etikçi, Etik ve Dini Ben, Dini Varoluş alanında bulunur.Son olarak `Ben'in bir `Özgürlük' olarak ele alınmasına değinilmektedir. Özellikle insanın bir `Ben' olarak özgürlüğü tam anlamıyla hangi varoluş alanında elde ettiği üzerinde durulmuştur.

Benlik kavramıKierkegaard, SorenÖzgürlük
Mustafa Sarp
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Wilhelm Freidrich Nietzsche ve Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'de insan problemi

Bu tezin amacı; W. F. Nietzsche ve F. M. Dostoyevski'nin insan anlayışlarını ortaya koymak ve düşünürlerin insan problemini ele alışlarındaki benzerlikleri ve farklılıkları değerlendirmektir. Çalışmanın girişinde düşünürlerin genel felsefeleri verilmiş sonraki bölümlerde de insan anlayışları ortaya konmuştur.Nietzsche'ye göre insanlar moralizasyon seviyeleri ve gücü isteme derecelerine göre dört farklı tipe ayrılırlar. Bunlar; `yırtıcı hayvan', `sürü insanı', `özgür insan' ve `üstinsan'dır. Yırtıcı hayvan, Nietzsche'nin üstinsanına giden yolda hayvana daha yakın olarak nitelendirdiği soylu insandır. Sürü insanı ise, yaradılışı gereği güçsüz, ahlaklı ve dindar insandır. Özgür insan, mevcut değerlerin değişiminin zorunluluğunu hissettiği anda onları nihilizm karşısında aktif kalarak aşan ahlak dışı insandır. Özgür insan henüz yaratıcı olamadığı için kendini feda ederek üstinsanın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan insanlık aşamasıdır. Nietzsche'nin amacı; birer décadence değerinden başka bir şey olmayan mevcut değerleri ortadan kaldırmak ve Tanrı'nın ölümüyle insanda meydana gelen boşluğu yeni değerler yaratacak üstinsanla doldurmaktır. Dostoyevski'de birbirinden farklı dört insan tipine rastlanır; `Tanrı'dan uzak insan', `sıradan insan', özgürlüğünün sınırları görebilmek adına `üstinsan olmaya çalışan insan' ve başkaları için acı çekmekten mutluluk duyan, herkesin her şeyden sorumlu olduğunu düşünen `mükemmel insan'. İnsanın eksik, tamamlanmamış bir varlık olduğunu savunan Nietzsche'ye göre, amaç üstinsana ulaşmak, ona yol açmak olmalıdır, çünkü o, yaşamın anlamıdır. Hayatın bütününü coşku ve hazla onaylayan üstinsan; realiteyi olduğu gibi gören, realitenin kendisi olan insandır. Üstinsan bir hedeftir ve insanın, üstinsana ulaşmada bir köprü olmasından başka bir değeri yoktur. Dostoyevski'de ise amaç; insanlıktır.Ona göre insan, küçük bir evrendir ve varoluşun merkezindedir. Evrenin gizinin insanda olduğunu düşünen Dostoyevski'de, insan sorununu çözmek demek, Tanrı sorununu çözmek anlamına gelir. İnsanın en gizli kalmış yönlerini dahi ortaya koymaya çalışan düşünür, insan yazgısının özgürlükle koşullu olduğunu düşünür. Çünkü onun için insan ve insan yazgısı her şeyden önce bir özgürlük temasıdır.Anahtar Sözcükler1. İnsan2. Tanrı3. Nihilizm4. Özgürlük5. Üstinsan

Dostoyevski, Fiodor MihayloviçFelsefi düşünceNietzsche, Friedrich Wilhem+1
Ebru Sarıbaş
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Jacques Lacan ve felsefesi

Bu çalışma; yirminci yüzyılın ünlü düşünürlerinden olan Jacques Lacan'ın, düşünce tarihindeki yerini belirlemek için kaleme alınmıştır. Lacan, bilinçdışı ve dil konusunda önemli düşünceler öne sürmüştür. Bunun yanında; Lacan, psikanalizi bilimsel bir temele oturtmak için çok uğraşmıştır. Lacan göre; psikanaliz, bilinçdışının bilimidir. Bilinçdışı ile dil arasında da bir ilişkinin olduğunu vurgulamıştır. Lacan; bilinçdışının, dil gibi yapılandığını savunmuştur. Yani; dil, bilinçdışının varolma koşuludur. Dil; aynı zamanda, öznenin ortaya çıkmasını da sağlar. Öznenin ortaya çıkmasında ?Ayna Evresi? önemlidir. ?Ayna Evresi?yle; özne, aynadaki kendi imgesini ?Ben? sanarak, sembolik düzene ilk adımını atar. ?Gerçek? ile ?simge? arasında bir bölünme söz konusudur. Lacan'a göre; ?Gerçek?, tam olarak ifade edilemez. Lacan düşüncesinde; semptom ile gösteren-gösterilen ilişkisi de önemlidir.Anahtar Sözcükler1.Bilinçdışı2.Dil3.Ayna Evresi4.Gerçek5.Semptom

Ayna evresiBilinçdışıDil+3
Mustafa Yıldırım
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kierkegaard ve Heidegger'de kaygı kavramlarının karşılaştırılması

Bu çalışma Kaygı kavramı çerçevesinde Kierkegaard ve Heidegger felsefelerini karşılaştırmayı hedeflemiştir. Kaygı kavramının her iki düşünür için anlamsal ifadesine yer vermek kaydıyla düşünürlerimizin temel felsefelerinde kaygıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan ölüm, zamansallık, tarihsellik ve hiçlik konularının analizi tezin kapsamı içerisindedir.Öncelikle Kierkegaard'ın ve Heidegger'in genel felsefeleri serimlenmiş ve daha sonra düşünürlerimizin genel felsefelerini kaygıyla ilişkilendirerek yorumsal bir karşılaştırma denemesi yapılmıştır. Her iki düşünürümüzün de eleştiriler üzerine kurmaya çalıştığı felsefelerinin arka planında yer alan kimi düşünürlere de tezin bütününde yer yer değinilmiştir.Kaygı problemi hem Kierkegaard ve hem de Heidegger felsefesinin kilit kavramı olmakla birlikte tüm felsefeleri de bu kavram üzerinden hareketle gelişir. Kierkegaard için bu Hıristiyanlığın yeniden yorumlanması olarak dini temeller üzerine kurulmuşken, Heidegger dini kavramları felsefesinde konu edinmez. Ancak her ikisinin de kesiştiği nokta dinin kavramları olan ölüm, hakikat, hiçlik, vicdan suç ve yazgıdır. Heidegger, bu kavramları kaygıyla ilişkilendirirken dünyasallıktan, somuttan yola çıkar. Kierkegaard ise sonsuzluğa, kendisini yabancı ve yalnız hissettiği bu dünyadan Tanrı'yla irtibata geçeceği ebediliğe ulaşmak için kaygının anlamına değinir.Kaygı her iki düşünür için de korkudan farklıdır. Bu iki kavram arasındaki temel fark; korkunun ait olduğu bir nesnesinin olmasıdır.Oysa kaygının korkudaki gibi belirgin bir nesnesi yoktur. Kaygı dünyanın hiçliği karşısında duyulan kaygıdır. Dünya içinde var olmanın aynı zamanda ölüyor olmaya işaret ettiği bir temel ruh halidir. Yaşıyoruz ama öleceğiz. Ne zaman? Verilecek cevap sadece ?Şimdi Değil? olacaktır. Bu belirsizlik günlük yaşam içerisinde bir kaçışa neden olur. Bu Kierkegaard için umutsuzluk, Heidegger içinse düşmüşlüğün işaretidir.Heidegger'in felsefesini de laikleşmiş bir din bilimi olarak ele alırsak her iki düşünürümüz için gerçek olan tek bir durum vardır; o da insanın geçiciliği ve bu geçiciliği karşısında oluşan kaygılı ruh halinin ona göstereceği doğru bir yol olarak, bir ben olma, gerçek bir benliğe sahip olma sorumluluğunun yalnızca kendisine ait olduğu tek varlık olarak insanı görmeleridir. Bu ise ölümü ölebilmek iradesidir.Anahtar Sözcükler1.Kaygı2.Korku3.Varoluş4.Dasein5.Ölüm

Felsefi düşünceHeidegger, MartinKaygı+3
Dilek Tepeli
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Jürgen Habermas düşüncesinde üç kavram: Önyargı, eylem ve kamusallık

Filozof, sosyolog, toplumsal tarihçi gibi kimlikleri ile günümüz düşünürleri arasında özel bir yer işgal eden Jürgen Habermas, yaşamının farklı dönemlerinde ve bu dönemlere ait farklı eserlerinde dile getirdiği önyargı, eylem ve kamusallık kavramları arasındaki ilişki bu araştırmanın konusunu teşkil etmektedir. Bu konuyu seçmekteki amaç Habermas'ın farklı dönemlerinde farklı konularla ilgilenmesine rağmen düşünce sisteminin bir bütünlük arz ettiğini göstermektir. Zira bu üç kavram her ne kadar birbirinden uzak görünse de arka planda birbirine yaslanan unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.Habermas önyargı kavramını hermeneutik çalışmaları içerisinde ele almıştır. Eylem kavramını geliştirdiği ?İletişimsel Eylem Kuramı? çerçevesinde detaylandırmıştır. Kamusallık kavramını ise ilk dönem çalışmalarına konu edinmiş olup, Burjuva kamusallığının dönüşümü ile açıklamıştır.Sosyoloji, iktisat, felsefe, iletişim, siyaset gibi farklı çalışma alanları kapsamında değerlendirilen eserlerinden yararlanılarak hazırlanan bu çalışma da öncelikle düşünsel arkaplan konu edilmiştir. Habermas'ı tanımaya olanak sunan bu bölümün ardından ise tezin ana temasını oluşturan kavramlar tüm boyutlarıyla ele alınmıştır.

AksiyonFelsefi düşünceHabermas, Jürgen+2
Fatma Kılınç Hatipoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Marcus Tullius Cicero'nun düşüncesinde yaşlılık kavramının incelenmesi

Bilgelik sevgisi, bilgi arayışı olarak felsefe, insan tarafından ve insan için ortaya konduğundan, temelde, insan üzerine bir sorgulama, insan üzerine bir düşünme olmalıdır. İnsan üzerine olan ve insan tarafından ortaya konan felsefi düşünce, insanı derinden tanıma gücüne sahip olduğundan, insana, yaşamsal faydalar sağlayabilme gücüne de sahiptir.İnsanın düşünmek ve eylemde bulunmak için dünyaya geldiğini kabul eden Cicero, felsefi düşünceyi insanın yaşamını yönlendirmek için kullanılması gereken bir araç olarak görmektedir. Cicero'ya göre, felsefi bilgi aracılığı ile doğru davranmak ve mutlu olmak mümkündür. Cicero'ya göre felsefe her daim yaşamın içinde olması geren bir etkinlik olduğundan, Cicero yaşlılığın anlaşılması ve yaşlı insanların kendini değerlendirmesi için felsefeye özel bir görev yüklemiştir.Cicero'ya göre yaşlılık, yaşamın diğer dönemleri gibi kendine has özellikleri olan bir dönemdir ve bu dönemin sorunlarıyla doğru bir şekilde başa çıkıp bu dönemden de zevk almak mümkündür.

CiceroFelsefeFelsefi düşünce+3
Merve Aslanbaş
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Karl Jaspers felsefesinde insan problemi

Tez çalışmamızda amacımız varoluşçu düşüncede önem arz eden Karl Jaspers'in insana bakış açısını tüm yönleriyle ele almaktır. Bu amaçla tezi hazırlarken temelde Jaspers'in eserlerine başvurulmuştur. Felsefeye Giriş ve Felsefe Nedir? adlı eserleri filozofun fikri yapısını anlamamızda büyük ipuçları verir niteliktedir. Kendi eserleri dışında ikincil kaynak olarak Jaspers üzerine yazılmış eserlerden ve varoluşçu düşüncenin geneli için hazırlanan çalışmalardan faydalanılmıştır.Çalışmamızda Jaspers'in insanın, bilinenden daha fazla olduğu görüşü temel alınarak insanın bilinç varlığı oluşu, bu bilinç varlığı haliyle Aşkın varlık (Transandans) ile ilişkisi ve insanın özgürlük fikriyle olan bağı irdelenmeye çalışılmıştır. İnsanın diğer canlılardan farklı oluşu, onu dünya üzerindeki diğer varlıklardan ayıran varoluşsal yanı, geçmişten günümüze dek hep sınırlı olarak ele alınmıştır. Hatta çoğu zaman insan kendisi dışındaki diğer varlıklar gibi ele alınmış, nesnelleştirilmiş, şeyleştirilmiştir. 20 yüzyıl. öncesinde varlığın açıklanışı ilimler vasıtasıyla ve bilimsel veriler ışığında söz konusuydu. İşte Jaspers'in insan problemine yaklaşımı insanın bu tek yönlü ele alınışının eleştirisi olarak ortaya çıkar. 20. yüzyıl insanı bireyselleşmenin ötesinde kendisinden bihaber olarak yaşam sürmektedir. Bu haliyle insan kaybolmuş bir haldedir. Jaspers'e göre bu insan tedirgin bir haldedir ve içinde bulunduğu bu buhran döneminden felsefi edim yoluyla kazanacağı Varoluş Aydınlanması yoluyla kurtulacaktır. Bu aydınlanmada insan tek başına değildir. Kendisi gibi kayıp halde olan diğer insanlarla birlikte bir savaşım içerisine girecektir. Bu savaşta her bir birey hem kendisinin hem de karşısındakinin varoluşunun sağlanması için mücadele edecektir. Bu nokta çalışmamızın ikinci yarısında ayrıntılı olarak ele alınmıştır.Jaspers'in insan probleminin temelde varoluş problemine dayalı olduğu söylenebilir. Varoluş yolunda insanın karşısına pek çok problem çıkacaktır. Çalışmamızın son kısmında varolan bu problemlere dikkat çekilip, Jaspers'in sınır durumları adını verdiği, insanın kolayca aşamadığı problemleri aydınlatılmaya çalışılmıştır.

Jaspers, KarlVaroluşçulukİnsan+1
Aysel Sarp
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Süleyman Hayri Bolay'ın düşünce hayatı

Bu çalışmamızda Çağdaş Türk düşüncesi içinde Süleyman Hayri Bolay'ı tanıtmaya çalıştık. Çalışma da Bolay'ın hayatını, ele aldığı felsefi konulara bakışını ve ortaya koyduğu fikirlerini betimlemeye ve tanıtmaya çalıştık.Çalışmada Bolay'ın bütün eser ve makalelerine, ayrıca onun yazılmış fakat henüz basılmamış olan yazılarına ulaşmaya çalışılmıştır. Üç bölümden oluşan tezin I. Bölümünde Bolay'ın hayatına, II. Bölümünde Türk düşüncesine ilişkin görüşlerine III. Bölümünde ise ele aldığı temel felsefi konulara yer verilmiştir

BiyografiBolay, Süleyman HayriFelsefi düşünce+2
Sinem Aktaşlıoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sağlık felsefesinde bir problem:Hasta-hekim ilişkisinde yaşlı hastaların durumu

Hasta hekim arasındaki ilişki hasta memnuniyeti ve tedavinin amacına ulaşması bakımından son derece önemli bir konudur. Hasta hekim arasındaki ilişkide belli amaçlar vardır. Bu amaçlar; teşhis, tedavi, tedaviye hastayı başlatmak ve bunun için hastayla işbirliği içinde olmak, hastanın hastalığı konusunda yeterince ve anlayacağı düzeyde bilgilendirilmesidir. Bu amaçların gerçekleşmesi sürecinde hastanın hekimine güven duyması, değerli olduğunu hissedebilmesi, sorular sorabilmesi ve sorularına cevap alabilmesi, kendini ifade edebilmesi çok önemlidir.Hasta hekim ilişkisinde hastanın memnuniyeti kadar hekiminde memnuniyeti önemlidir. Çünkü, bu ilişki tek taraflı bir ilişki değildir. Hekim hastasının kendisine verdiği bilgiler ışığında teşhisini koymakta ve sonucun olumlu olduğunu gördüğü zaman memnun olmaktadır. Hastanın fazla umursamaz ya da çekingen tavırları hekimin da rahat olmamasına yol açacaktır.Bu araştırmanın amacı hem hasta-hekim arasındaki ilişkide yaşlı hastaların beklentileri ve gerçekleşme düzeyi ve hem de hekimlerin hastalardan beklentileri ve gerçekleşme düzeyi ile bu ilişkinin tedavi sürecine sağladığı katkılardır. Bu amaçla, Ankara Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahi Merkezi Eğitim ve Araştırma Hastanesi polikliniklerinde 1 Nisan ? 1 Mayıs 2007 tarihleri arasında muayene ve tedavi olmak maksadıyla poliklinik hizmetlerine başvuran 100 hasta ile aynı tarihler arasında polikliniklerde sağlık hizmeti sunan 30 hekime anket uygulanmıştır.Günümüzde teknolojik gelişmeler ve tıp bilimindeki gelişmeler gün geçtikçe insanlara daha uzun yaşama olanağı sağlamakta ve yaşlı hastaların sağlık sistemi içerisindeki yerlerinin sorgulanmasına katkıda bulunmaktadır. Hasta hekim arasındaki ilişkinin özel bir ilişki olduğu düşünülürse, yaşlı hastanın yaşlı olmasından dolayı hekiminden beklentileri de genç bir hastanın beklentilerinden daha farklı ve özel olacaktır. Araştırma bulgularının analizi ile,yaşlı hastalar her şeyden önce kendilerine daha hassas davranılması gerektiğini düşünmektedirler. Hekiminin yaptığı açıklamaları anlaması daha güç olabilir, bu durumda da yaşlı hasta hekimine karşı güven problemi yaşamaktadır. Yaşlı hastaların büyük çoğunluğu genç hastalarla kendileri arasında bir tercih etme durumu söz konusu olduğunda hekimlerinin ayrım yapmadıklarını düşünmektedirler. Hekimleri tarafından hoş ve güleryüzlü bir şekilde karşılanmaları onlara değerli, saygın ve özel olduklarını hissettirmektedir.

Bilge Yılmaz
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Jean Jacques Rousseau ve John Stuart Mill'de özgürlük problemi

Özgürlük, insanlık tarihi içinde her zaman önemli bir yer işgal etmiş bir kavramdır. İnsanların toplum olmaya başlamasından itibaren bireyselliğin farklı boyutlarının ön plana çıkmasıyla önem kazanmıştır. Yüzyıllardır, insanlar özgürlük için ölmüş ve öldürmüşlerdir. Bu önemli problem üzerinde düşünmek ve çözüm yolları aramak felsefenin görevi olmuştur. Hakkında çok konuşulmuş ve birçok fikir ortaya atılmıştır. Yaşanan şartlar ve değişimler gösteriyor ki gelecekte de konuşulmaya devam edilecektir.Rousseau ve Mill'de özgürlük konusu üzerinde özellikle düşüncelerini belirtmiş iki düşünürdür. Bu iki düşünürümüze göre de insan olmanın en önemli özelliği özgürlüktür.Rousseau, özgürlüğü insanın doğası gereği varolan bir özelliği olarak görürken, bilim ve sanatların meydana getirdiği değişimlerin insanı doğal ve özgür halinden uzaklaştırdığını belirtir. Ona göre insan saf bir haldeyken bilimler ve sanatın gelişmesi insana yapay birçok vasıf yüklemiştir. İnsanlar yalancı ve ikiyüzlü mahlûklar olmuştur. Birbirlerini etkilemek için sahte davranışlara başvurur olmuşlardır. Bu düşüncelerde Rousseau'nun yaşadığı dönemin etkileri göz ardı edilemez. Bu dönemde insanların yaşadığı çalkantıların etkisi onun düşüncelerinde oldukça dikkati çekmektedir.Özel mülkiyet, kavramı da Rousseau tarafından eleştirilen kavramdır. Özel mülkiyet, insanlar arasındaki uzaklığı artıran bir diğer etken olmuştur. Bireyler maddi imkânlarıyla birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmıştır. Bu durum da insanların saf ve doğal hallerine dönmesinin mümkün olmadığını düşünen Rousseau, bireylerin özgürlüklerini toplum karşısında koruyabilmeleri için sözleşme ile hakların eşit şekilde dağıtılmasını önerir. Bu sözleşme ile hak ve özgürlükler düzenlenerek toplumda uyum ve düzen sağlanmış olur.Mill, özgürlüğü değerlendirirken çağının problemlerine ışık tutmuştur. Köklü değişimlerin ve devrimlerin yaşandığı bu dönemde özgürlük, gündemdeki en önemli maddelerden biri olmuştur. Ancak koşulların değişmesine bağlı olarak farklı boyutlarda ele alınmıştır. Bireysel özgürlüklerin bazılarında biraz ilerleme kaydedilmesinin yanında düşünme ve tartışma özgürlüğü konular gündeme gelmiştir.Mill, düşünce özgürlüğünün toplumu yanlışlıklardan kurtaracağını düşünür. Bireylerin düşüncelerini rahatlıkla açıklamaları sayesinde, yanlış kanılar fark edilerek, doğrular pekiştirilmiş olur, ona göre. Düşünceleri kısıtlamak, insanın kendini ifade etmesini engellemek toplum içinde kurulacak en büyük baskı olmaktadır. Birey, özgür olduğu kadar toplumda yaşadığının bilincinde olmalı ve toplumda bireye saygı duymalı. Bu ilişkide hiçbirinin hakları ve yetkileri sonsuz değildir. Yani Mill, sınırsız bir özgürlüğü değil, bireyin haklarının çiğnenmediği aynı zamanda toplumun da öneminin korunduğu bir anlayışı savunmaktadır.Özgürlüğü savunurken Mill, kadın ve erkek arasında bir ayrım gütmemiştir. Çağında hâkim olan bazı düşüncelerin aksine kadınların toplumsal hayatın her alanında yer olmasını desteklemiştir. Bu düşüncelerinden Mill'in özgürlükçü yapı yanında, bazı konularda eşitlik yanlısı olduğunu da görmekteyiz.Felsefe tarihinin iki farklı döneminde yer almış ve farklı havaları teneffüs etmiş bu iki düşünür, özgürlüğe verdikleri önem konusunda tarihte önemli bir yer işgal etmektedirler. İkisinin de düşünceleri dönemlerine ışık tutmuş ve hala başvurulan temel düşünürler arasında yer almışlardır.

Name Er
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Edward Hallet Carr'ın tarih anlayışı

Birey toplumu oluşturan bir parçadır ama toplumun kendisi değildir. Bu nedenle Carr, bireysel eylemlerin tarihsel eylemler olamayacağını ancak halkı ilgilendiren genel olayların tarihsel olaylar olacağını ifade eder. Tarihçi biricik tekil olgularla ilgilenemez, aksine genel olaylarla ilgilenir. Tekil olaylar insanlık tarihine herhangi bir fayda sağlamaz, ancak genellemeler insanlık tarihine katkıda bulunur. Genellemelere ulaşıldıktan tarih hakkında öngörülere varmak olanaklı olur. Tarihçi öngörülere sahip olabilmek için geçmiş ile gelecek arasında bağ kurar. Tarihçi geçmişini öğrenerek şimdinin daha iyi anlaşılmasını amaçlar. Geçmişi bilmek demek insanın kendisini bilemesi demektir.Geçmiş ile gelecek arasında sürekli bir ilişki söz konusudur. Bu ilişki zaman içerisinde kopabilir ya da tarihin yönü farklı bir alana yönelebilir. Hatta tarih içerisinde sıçramalar da olabilir.Tarihçi tarihi bütünlüğü içerisinde anlayarak onu yorumlar. Tarihçi yorulama yaparken ön yargılarını kullanmadan kendi inanç ve değer yargılarını doğrultusunda tarihi olayları yorumlar. Tarih yorumlandığından dolayı özneldir, nesnel değildir. Tarih yorumlanırken tarih hiçbir zaman tarih tek bir alana indirgenemez ve aynı zaman da tarih hiçbir zaman kişiselleştirilemez, yani bir kişinin eylemlerine dayandırılamaz.Anahtar kelimeler1-Olgu2- Kişisel tarih3-Nesnellik ve yanlılık4-Birey ve toplum5-İlerleme

Carr, Edward HalletFelsefe tarihiTarih araştırmacıları+1
Fatma Sağlam
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Wittgenstein felsefesinin iki dönemindeki fikri farklılıklar

Bu tez içerisinde Wittgenstein'ın iki farklı dönemini araştırdık. Wittgenstein'ın dil ve anlam ilişkisi açısından, ilk ve sonraki dönemi arasındaki düşüncelerini inceledik. Tez içerisinde ilk dönemini, Tractatus-Logico Philosophicus isimli eserinden, ikinci dönemini ise Felsefi Soruşturmalar isimli eserinden takip ettik. Dolayısıyla, Wittgenstein'ın nadiren incelendiği bir konuyu yani, ikinci dönemini, çeşitli yönleri ile işledik, böylece konuyu açmış olduk. Ayrıca tez içerisinde Wittgenstein'ın etkilendiği filozoflar ve dönemler kısmen dile getirilmiş, kendi dönemi ile ilişkileri de incelenmiştir.

Dil oyunlarıFelsefeMantık
Ayşegül Yıldırım
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Epistemically unjust disagreements: A study in non-ideal epistemology

The literature on the epistemology of disagreement aims to answer the question of how disagreeing agents should respond to an epistemic disagreement. Towards this aim, epistemologists of disagreement standardly focus on idealized cases in which the epistemically irrelevant factors are overlooked, such as race, skin color, ethnicity, age, gender, sexual orientation, etc. of the disagreeing agents to find the epistemically appropriate response, the response governed by the appropriate rational norms. This thesis aims to draw attention to the fact that standard approaches to the epistemology of disagreement fail to acknowledge the inextricably social character of disagreement. Epistemology of disagreement as a sub-branch of social epistemology is a discipline in which the intersubjective relationships are at the core of the knowledge validation processes. This means that non-ideal dimensions of social relationships have an effect on our epistemic considerations. To be able to show this, this thesis focuses on the misevaluations that are made by the disagreeing agents regarding each other's and their own epistemic abilities as a result of some identity prejudices and/or social norms and traditions. It will be argued that agents' underestimation or overestimation of theirs and each other's epistemic abilities as a result of prejudices creates a status injustice, which causes social, practical, moral, political as well as epistemic harms. In order to prevent status injustice and to respond to a disagreement appropriately, this thesis suggests that either moral norms together with rational norms, or an irreducibly intersubjective conception of rationality, should be adopted. Keywords: Epistemic disagreement, epistemic injustice, epistemic status, moral norms, rational norms, status injustice

InjusticeEpistemologyNormlar+2
Eylül Zeynep Başkaya
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Higher-order defeat, epistemic luck, and knowledge norm of belief

This thesis aims to explain why one would be wrong to stick to his belief upon learning that he has been cognitively unreliable during the reasoning whereby he formed the belief. I show that taking truth as a norm or a goal, which sets the standards of justification for belief, is untenable. For instance, on the one hand, those who take truth as the norm cannot give an explanation because they constrain epistemic reasons to evidential considerations. On the other hand, those who take truth as the goal are susceptible to trade-off objections against consequentialist and instrumentalist views in epistemology. However, I argue that a better explanation, which resides in theories that explain justification in terms of knowledge, does not face such problems. A wide range of accounts in these theories has it that epistemic justification requires being in a position to know the target proposition. By endorsing this requirement, I argue that learning about one's cognitive unreliability constitutes evidence that one is not in a position to know the target proposition because this evidence indicates that, under these conditions, one has no possible way to hold a non-accidental belief that would qualify as knowledge.

ReasoningEpistemic emotionsEpistemology+3
Talha Olğun
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mantıksal ve matematiksel dedüksiyonun karşılaştırılması

Tezde mantığın tanımı ve tarihçesinden hareketle mantık ve matematik arasındaki ilişki ele alınmıştır. İlk defa sistemli bir şekilde mantığın kurucusu olarak kabul edilen Aristoteles'in mantık anlayışının temelini oluşturan kıyas ve akıl yürütme ilkelerinin felsefî düşünce tarihi içinde geçtiği evreler, bize mantık ve matematiğin metot olarak benzerliklerini göstermiştir.Klasik mantıktaki kıyaslar dedüktif akıl yürütmelerin en mükemmel örnekleridir. Kıyaslar, dilsel formlar değil; düşünsel formlardır. Dedüktif akıl yürütme; doğru, tümel öncül veya öncüllerden, zorunlu olarak doğru, tümel veya tikel sonuç çıkartmaya denir. Bu durumda dedüktif akıl yürütme, genel kabule göre, genelden genele veya genelden tikele, ide'den algıya doğru giden bir düşünme tarzıdır.Matematiksel dedüksiyonun temeli ispata dayanmaktadır. İspat, önceden doğruluğu kabul edilmiş olandan, ispat edilecek olanın zorunlu olarak çıktığını göstermektir. Bu şekliyle mantıksal dedüksiyona benzeyen matematiksel dedüksiyon sonuçta bir genelleştirme yapar. Tezde bu iki akıl yürütme arasındaki benzerlikleri ve karşıtlıkları ele aldık. Kıyasa dayalı mantığın yeni bir bilgi vermediği şeklindeki eleştiriden hareketle dedüktif mantığın, matematiksel akıl yürütmelerle olan ilişkisini ortaya koymaya çalıştık.Anahtar Sözcükler1. Dedüksiyon2. Endüksiyon3. Mantık4. Matematik5. Çıkarım

Mutlu Demiral
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Friedric A. Von Hayek'in siyaset felsefesi

Liberalizm 21. yüzyılda etkinliğini sürdüren, gerek iktisadi gerekse felsefi temelleri çok derin olan bir ideolojidir. Friedrich von Hayek de liberalizm düşüncesinin çağdaş temsilcileri arasında çok önemli bir yere sahiptir.Düşüncelerini incelediğimiz Hayek, 18. yüzyılda özellikle İskoç Aydınlanmasının benimsediği liberalizm anlayışını benimsemiş, ve yaşadığı yüzyılda bu anlayışın temelleri olan liberal öğeleri devam ettirmeye çalışmıştır. Hayek, özellikle II. Dünya savaşı sırasında egemen güç haline gelen nasyonal sosyalizmin, aslında sosyalizmden beslendiğini belirterek her iki akımında sonunda totalitarizme ulaşmasının kaçınılmaz olduğunu vurgular. Hayek'in asıl karşı çıktığı ve mücadele ettiği akım totalitarizmdir.Hayek'in liberalizm anlayışının temel özellikleri vardır. Bunlar; bireycilik, özgürlük, kendiliğinden doğan düzen, piyasa ekonomisi, adalet, sınırlı devlet ve kanun hakimiyeti olarak sayılabilir. Bu özelliklerin her birisi başlı başına önem taşımaktadır ve hepsi birbiriyle bağlantılıdır.Hayek, sosyal düzen ile ilgili olarak iki sosyal düzenin varlığından söz etmektedir: Kendiliğinden doğan düzen ve örgütlemeye dayalı düzen. Hayek'in ısrarla savunduğu düzen olan kendiliğinden doğan düzen, hiçbir bilinçli bir planın ya da anlaşmanın ürünü değildir. Bu düzen, insan ilişkilerinden doğan, evrimsel bir süreçle meydana gelmiştir.Hayek, savunduğu liberal ilkelerin muhafazakarlıkla karıştırılmaması gerektiğini, ayrıca demokrasinin tek başına totalitarizmle mücadele etme konusunda yeterli olamayacağını, demokrasinin liberalizm ile desteklenmesi gerektiğini önemle vurgular.Anahtar Sözcükler1.Liberalizm2.Bireycilik3.Özgürlük4.Kendiliğinden Doğan Düzen5.Demokrasi

FelsefeFelsefe tarihi
Recep Batu Günör
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Postmodernizm bağlamında Michel Foucault'nun ahlak anlayışı

Çağdaş felsefenin son yıllarda üzerinde en çok tartışılan söylemi Postmodernizmdir. Postmodernizm günümüz düşünce dünyasını etkisi altına almıştır. Dolayısıyla bir Postmodernizm çalışması yapmak geliştirilen söylemleri anlamak açısından oldukça önemlidir. Tezde amaçlanan, gelişen bu Postmodern söylemin insan ve ahlak ile ilgili alanlarda neler ortaya koyduğunu keşfetmektir. Bu keşif 20. yüzyılın önemli filozoflarından biri olan Michel Foucault'nun ahlak görüşleri ekseninde ele alınır ve sonuçta Foucault'nun ahlak görüşlerinin belirlenmesiyle son bulur.Yüzyılın getirdiği koşullar çerçevesinde ahlaki alanda ortaya çıkan postmodern boyut, ahlak felsefesinin değer, özgürlük ve sorumluluk gibi belirleyici kavramları çerçevesinde ele alınmıştır. Modernizmde belli bir düzen ve yasalar çerçevesinde varolan ahlakın, Postmodernizmde farklı bir söylem içersinde farklı kavramlarla farklı bir yaklaşımla ortaya çıktığı belirlenmiştir.Foucault, ahlak anlayışını, kendine özgü bir söylem içinde, arkeoloji çalışmasıyla, cinsellik, hazların kullanımı ve kendilik teknolojileri gibi kavramların incelenmesiyle ortaya koymuştur. Bu bağlamda Foucault insanı, kendisiyle kurduğu ilişki çerçevesinde bir bilinç ve haz nesnesi ve iktidar ilişkilerinin şekillendirdiği bir yapıda varolan bir öznellik biçimi olarak tanımlar

Betül Çolak
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nietzsche felsefesi, modernizm, ahlak ve immoralizm

Bu tezin amacı; Nietzsche'nin ahlak anlayışını ayrıntılı olarak ele alarak, Nietzsche'ye yöneltilen immoralist suçlamasının gerekçelerini ortaya koymak ve sonuçta Nietzsche'nin bir immoralist olup olmadığını değerlendirmektir. Nietzsche'yi anlayabilmek için, çalışmaya, onun felsefeye ve filozofa bakışını ele alınarak başlanmıştır. Daha sonra, Nietzsche felsefesinin temel kavramları olan, ?güç istemi?, ?décadence?, ?nihilizm?, ?Tanrı'nın ölümü?, ?sonsuz dönüş?, ?üstinsan? kavramları tek tek ele alınarak açıklanmıştır. Çalışmada, Modernizm kavramının açıklanmasına da yer verilmiştir. Nietzsche, modernizme ve modernizmin ahlak anlayışına karşı çıktığı için, çalışmada, modernizmin kavramsal çerçevesi kadar, ahlak anlayışlarına da değinilmiştir. Nietzsche, tarih boyunca görülen iki tür ahlak olduğundan bahseder. Bunlar; sürü(köle) ahlakı ve efendi ahlakıdır. Ahlak, çoğu insanın inandığı gibi, doğaüstü kaynaklardan insana gelmiş değildir. Ahlak, insanlar tarafından oluşturulmuş bir yorumdur ve Nietzsche'ye göre bu yorum, yorumu yapan insanın doğası ile birebir ilişkilidir. İnsanlar arasında bir eşitlikten söz edilemeyeceğini savuna Nietzsche'ye göre insanlar, güçlü ve güçsüz olmak üzere farklı doğalara sahiptir. Ahlak, farklı doğadaki insanların, realiteyi farklı perspektiflerden değerlendirmesi sonucunda oluştuğu için, birden fazla değerlendirme biçimi vardır ve bu çok doğaldır. Sürü ahlakı, sürünün kendini korumaya yönelik ihtiyaçlarından doğmuş, ancak zamanla kutsallaştırılarak, insanı aşan bir konuma getirilmiştir. Sürü içinde kaldığı sürece doğal olan sürü ahlakı, Nietzsche'ye göre sürü dışındaki güçlü insanları da baskı altına almaya çalışınca, tehlikeli olmaya başlamıştır. İnsani içgüdüleri, gerçek yaşamı yok sayarak, insanlar üzerinde çöküşe neden olan bu ahlak, yok edilmelidir. Nietzsche, sürü ahlakına bu şekilde karşı çıkar ve onun, ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Bu noktada Nietzsche immoraisttir. Mevcut olan ahlaka karşı çıkar ve onu yıkmak ister. Ancak onun immoralizmi yeni değerler oluşturabilmek için gerekli bir aşamadır. Varılmak istenen son nokta, değersiz bir yaşam değildir ki Nietzsche'ye göre, insanın olduğu yerde değerlendirme kaçınılmazdır. O halde Nietzsche felsefesinde immoralizm, üstinsanın önünü açmak, ona, yeni değerler oluşturabilmek için gerekli ortamı sağlamak için zorunlu olan bir süreçtir.Anahtar Sözcükler1.Ahlak2.Modernizm3.Nihilizm4.İmmoralizm5.Üstinsan

Demet Köse
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Schopenhauer'da sanat ve duygu

Bu tezin amacı, Schopenhauer'ın sanat ve duyguya bakışını, felsefesinin odak noktası olan, isteme ve tasarım olarak belirlenen dünyanın içerisinde değerlendirerek ortaya koymaktır. Schopenhauer'ı anlamak ve anlamlandırmak için ilk olarak, hayatı ile ilgili bilgiler ayrıntılı bir şekilde verilmiştir. Yaşamı ile ilgili bilgilerin verilmesinin ardından, felsefesini şekillendiren isimler ifade edilmiştir. İsteme ve tasarım olarak dünyanın şekillenmesinde Kant'ın etkisi ifade edildikten ve Schopenhauer'ın felsefesinin başlangıç ilkesi olan ?yeter sebep ilkesinin dört kökü? hakkında ayrıntılı bilgi verilmesinin ardından, bu ilkeyle ortaya çıkan dünyanın, benim tasarımımdan ibaret olduğu sonucuna varılmıştır.Schopenhauer'a göre, özne olmadan bu dünyanın anlamlandırılması mümkün değildir. Zorunluluk ilkesi ile şekillenen bu dünya, yani tasarım olarak dünya, görüngülerden, çokluktan, değişmeden ve yanılsamadan ibarettir. Sonrasında, Schopenhauer, Kant'ın görüngülerin arkasında yatanın bilinemez olduğu savını çürüterek, bilinebilir olduğu ve bu ilkenin isteme olduğu sonucuna varır. Görüngülerin arkasındaki kendinde şey, istemedir. Bu noktadan sonra istemenin görüngülerin çokluğundan bağımsız, tek, sonsuz, sınırsız, değişime uğramayan doğası ortaya konur. Schopenhauer'a göre idealar, görüngülerle isteme arasında bir köprü görevi üstlenir. İdealar, tek tek türlerin ilk örnekleridir. Schopenhauer, bu noktadan sonra tek tek türlerin çatışmasından, en üst noktada insanlar arasındaki çatışma, uyumsuzluk, geçici hazlara yönelme ve en nihayetinde acı ve sefaleti getiren şeyin, isteme olduğu sonucuna varır ve bu acı ve sefaletten geçici bir süre de olsa kurtulma yolu olarak sanatı ortaya koyar. Sanat, şeyleri yeter sebep ilkesinden bağımsız görme yolu olarak, istemenin geçici süreyle susturulmasını sağlar. Sanatın özünde güzellik ve yüce duygusu bulunmaktadır. Sanatın en üstünü, işte bu yüce duygusunu ortaya çıkarandır. İsteme duygusundan uzaklaşmanın, en alt seviyeden en üst seviyeye, mimariden resme, heykelden şiire pek çok alanda kendini gösterdiğini, fakat bu sanatların tek yaptıkları şeyin nesnelerin özleri olan idealara ulaşmak olduğunu ifade eden Schopenhauer, müziği diğer sanatlardan ayrı tutarak, istemenin (tıpkı idealardaki gibi) nesneleşmesi olduğu sonucuna varır. Müzik, kendi tarzında her şeyi resmeder. Müziği daha yüksek varlıkbilimsel düzeye yerleştiren Schopenhauer tüm yaşamın ve var oluşun en iç özünü dolaysız olarak ifade eder. Buradan da anlaşılıyor ki, Schopenhauer'a göre, dünyanın bize görünen yüzünün arkasında yatan aç istemenin susturulması, sanatla, daha özelde müzikle mümkündür. Duygunun ve tutkunun dili olan müzik, en gizemli tarihini anlatırken, Schopenhauer, sanatın bu özel alanına değinen ender filozoflar arasında olduğu için dikkate değerdir.

Betül Yıldırım
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Hume on the value of insatiable curiosity

Epistemic subjects become curious about what they do not know. However, what they become curious about is sometimes not only unknown but also unknowable to them due to their limited mental faculties and cognitive abilities. In this thesis, two kinds of curiosity are distinguished. Satiable curiosity is about a knowable object, and it is epistemically possible to satisfy it by the knowledge of that object. On the other hand, insatiable curiosity is about an unknowable object, and therefore, it is epistemically impossible to satisfy it. This thesis, which is partly theoretical and partly historical, raises the question of whether insatiable curiosity is valuable and aims to show that we can extract an affirmative answer to this question from David Hume's account of curiosity. In this thesis, I offer a novel interpretation of the section titled "Of curiosity, or the love of truth" in Book II of A Treatise of Human Nature. I argue that Hume's explication of the relationship between curiosity and pleasure reflects his view on the value of curiosity. It is generally held that Hume arrives at skeptical conclusions with respect to many different issues, one of which is causation. In this thesis, I take Hume's curiosity about causation as an example of insatiable curiosity and suggest reading the section devoted to curiosity in light of his own insatiable curiosity. By appealing to the novel interpretation offered in this thesis, I conclude that, for Hume, insatiable curiosity is instrumentally valuable in virtue of having the capacity to give pleasure to an epistemic subject.

Hatice Zeynep Coşkunkan
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Moral vagueness

Cheryl considers an on-demand abortion after 151 days of gestational age. Is Cheryl morally permitted to do so? Many philosophers believe that cases like this illustrate that our moral vocabulary is vague. However, not everybody's convinced by such alleged examples. In this work, I demonstrate that straightforward arguments for moral vagueness fail due to the characterization problem of vagueness. However, I argue that the question of whether there is moral vagueness must nevertheless be taken seriously. Because it seems that moral predicates are vague, we have reason to believe that moral predicates are vague. This claim is supported by a phenomenological investigation of vagueness related borderline cases, showing that such cases have a distinct phenomenological profile. In addition to these arguments, I also argue that apparent reasons to dismiss moral vagueness despite the appearance that moral predicates are vague are unconvincing.

Kaj Andre Zeller
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Parfitian convergence and the structure of moral theories

Derek Parfit argues competing moral traditions of Kantianism, consequentialism, and contractualism, in their best formulations, converge to one another. In this work, I focus on clarifying what this convergence thesis means. As Parfit is elusive at points regarding convergence, I interpret his mountain metaphor to extract plausible insights, and analyze the convergence thesis. I put forward a structure of moral theories, which I argue blocks total convergence due to unresolvable explanatory differences. I put forward a weaker version of the convergence thesis which leads to the conclusion that Parfit nonetheless has achieved much in resolving the disagreement among moral experts. I conclude by responding an argument due to Marius Baumann, and argue that unlike Parfit's convergence thesis, the weaker convergence thesis I put forward is not threatened by underdetermination of moral theories by evidence.

Berker Bahçeci
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Harm to the environment and non-human animals: Can care ethics re-think AI?

The integration of artificial intelligence (AI) into various domains raises ethical concerns about its impact on environmental sustainability and animal welfare. Recent studies highlight AI systems, programmed to prioritize profit-making, can exacerbate ecological harm and animal wellbeing. Therefore, this thesis aims to argue for potential ways to approach the anthropocentric tendencies of the development of AI's decision-making from an ethical standpoint. I explore how feminist care ethics, emphasizing interdependence, context, and vulnerability, can provide an ethical framework for AI design that mitigates harm rather than reinforcing anthropocentric biases. Building on Gruen's (2015) concept of entangled empathy, I argue that humans are already in an entangled relationship with non-humans and AI should also be understood as part of relational networks that include animals and the environment. Broadening care ethics to include AI raises the question whether AI can care as humans. Building on the social-relational approach for moral status proposed by Mark Coeckelbergh and David Gunkel, this thesis argues that moral agency as well as ability to care and empathy need not rely on ontological properties but should be grounded in appearance of AI within relational contexts. Through this lens, AI systems may ethically engage with the world not because of what they are, but because of how they interact, respond to needs, form social bonds, and participate in practices of care. This thesis aims to argue that integrating care ethics into AI design fosters a more just and ecologically responsible approach, encouraging interdisciplinary dialogue on the ethical interactions across diverse entities.

Ceren Polat
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

How cognitive abilities shape epistemic standards: A defense of permissivism against the arbitrariness objection

A well-known debate in contemporary epistemology revolves around this question: given a body of evidence E, is there always one epistemically rational doxastic attitude to the proposition P? While Uniqueness is known as the position which gives a positive answer to this question, the one which gives a negative answer is known as Permissivism. Proponents of Uniqueness object that Permissivism leads to an undesirable consequence about rational belief: if Permissivism is true, then it is rational for an agent to have a doxastic attitude arbitrarily—which is called the arbitrariness objection. This thesis defends Permissivism against the arbitrariness objection. In Chapter 1, I start with framing the dispute between Uniqueness and Permissivism. In Chapter 2, I introduce the arbitrariness objection and some leading responses to it, especially Miriam Schoenfield's Standard-Permissivism and Robert Mark Simpson's proposal regarding the interaction between epistemic standards and cognitive abilities. In Chapter 3, I examine the notion of arbitrariness in detail by considering different conceptions of it as well as Jenny Yi-Chen Wu's Impurist Permissivism. In Chapter 4, I develop Simpson's view by providing an account of cognitive abilities and epistemic standards, and then build my defense of Permissivism against the arbitrariness objection upon his view. In Chapter 5, I conclude that even though an agent can rationally accept being in a permissive case, this does not follow that her doxastic attitude is formed arbitrarily, as it is systematically or non-randomly guided and shaped by her epistemic standards and cognitive abilities. As a result, the arbitrariness objection does not hold; and therefore, one can still rationally accept that she is in a permissive case.

Burak Arıcı
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Spinoza ve Leibniz'de irade problemi

ÖZET17. yüzyıl felsefesinin iki önemli düşünürü olan Spinoza ve Leibniz'inirade problemine bakışlarının irdelendiği bu çalışmada, varılan en temelsonuç, ?irade? kavramının her iki filozofun sistemi için de önemli roloynadığıdır. Bu dönemin, Descartes tarafından çizilen genel paradigmasıiçinde ?rasyonalizmin? yani, aklın hakimiyetinin etkisi, oldukça belirgin birşekilde göze çarpmaktadır. Nitekim, gerek Spinoza'nın gerekse Leibniz'inoluşturduğu sistemler içerisinde rasyonalizmin bu etkisi hissedilmektedir.Spinoza felsefesinin genel çerçevesini incelediğimizde ?Tanrı?nın çokönemli bir noktada durduğunu görürüz. Mutlak olarak varolan tek bir cevhervardır, o da zorunlu olarak Tanrı'dır. Zorunluluk temeline kurulmuş busistemde, Tanrı'yı anlamak ve açıklamak çok önemlidir. Çünkü bu, evrenianlamak ve açıklamakla aynı şeydir. Yani evrende gördüğümüz her şey,Tanrı'nın sıfatları ya da görünümleridir. Bu anlamda her şeyin nedeniTanrı'dır. Her şey Tanrı'dan zorunlulukla çıkar, bunun sonucu olarak da Tanrıevreni mutlak irade hürlüğü ile meydana getirmemiştir. Tanrı, kendikendisinin nedeni olandır. Bu doğrultuda da başka bir şey tarafından değil de,kendi kendisi tarafından belirlenme anlamında özgürdür. Ancak bu, dilediğini,istediğini yapabilme anlamında bir özgürlük değildir. Eğer, Tanrı her şeyi,belli amaca göre ve isteyerek yaratmış olsaydı, bu O'nun zaafları olan, eksikbir varlık olduğunu gösterirdi. Oysa, Tanrı için böyle bir şey söylenemez.Leibniz için de Tanrı, sisteminde temel dayanaktır. Onun felsefesinegöre evrende tek bir cevher değil, sonsuz sayıda cevherler (monad adınıverdiği, tinsel nitelikli) vardır. Hiyerarşik bir biçimde sıralanan monadların enüstünde, Monadlar Monadı Tanrı vardır. En üstte bulunan ve en yetkin varlıkolan Tanrı, evreni de mutlak anlamda irade hürlüğü ile meydana getirmiştir.Sahip olduğu gücü ve yetkisiyle Tanrı, olanaklı evren modeli içinden en iyisiniseçmiştir. Dolayısıyla Tanrı, irade sahibi ve seçme özgürlüğüne sahip, yanibu özgürlüğü kullanabilen varlıktır.Spinoza ve Leibniz, yaşadıkları dönemin genel paradigması dahilinde,Tanrı'yı önemseyen ve en üst noktaya yerleştiren sistemler oluşturmuşlardır.Bu sistemler içerisinde Spinoza'nın Tanrı'sı, her şeyde olduğu gibizorunluluğa tabiiyken, Leibniz'in Tanrı'sı mutlak irade sahibi ve özgürdür.

Gökçe Kıraç
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

18 yy. Fransız materyalizminde Baron D'hollbach'ın yeri ve önemi

Materyalizmin tarih içerisinde geçirdiği serüven sonucu, 18. yy'daaydınlanma eksenine oturması ve yine bu dönemde keskin görüşleriniçerisinden Baron D'Hollbach'ı ortaya çıkarması tezimizin ana konusunuoluşturmuştur. Fransız İhtilalinin Fikirsel manadaki hazırlayıcısının felsefetarihi içerisindeki yeri, kimlerle etkileşime girdiği ve kimlerden etkilendiğiincelenmiş, böylece o dönem içerisinde filozofumuzun ve düşüncelerininönemi, tahlil edilmiştir.Bu tez, onun, cüretkar görüşlerinin marjinal bir tarzda dile gelmesisonucu oluşturduğu dünya anlayışına yönelmiş ve siyasal sosyal, ahlakitüm olayları ve olguları, onun cüretkarlığını ihmal etmeden tetkik etmiştir.Bu ise hem tezimizin, hem de D'Hollbach'ın düşüncelerinin kilit ve enönemli noktasını oluşturmaktadır.D'Hollbach'ın Hıristiyanlık ile girdiği polemik sonucu, 18. yy'ınşekillendirdiği dünya anlayışını kavramak ve yine bu dönem vesonrasında, maddenin taşıdığı önemi vurgulamak yeni bir çağın habercisigibidir bu sebeple önemsenmemiş bir filozofu yani, tarihi ve sosyolojiketkisi açık olmasına rağmen göz ardı edilen bu düşünürü, dönemi ileberaber görünüşe getirmek, konumuzdur.

Mehmet Fatih Doğrucan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Henri Bergson'da süre

Bergson, felsefesinde süre kavramını ele alıp bunu açıklamaya çalışmıştır.Bergson'un bütün düşüncesinin temelinde süre vardır.Bergson, diğer zaman anlayışlarından farklı olarak ölçülemeyen, sayılarlaifade edilemeyen, yaşantı sonucu olan zaman anlayışını ortaya koyar. O biliminortaya koyduğu mekâniksel ve statik zaman anlayışını kabul etmez. Gerçek zamanşuurun yaşantısı sonucunda ortaya çıkan süre'dir. Yaşanan zaman şuur hallerimizindaimi oluş ve akışıdır. Bergson zamanı homojen ve heterojen zaman olarak ikiyeayırır. Homojen zaman bilimin icat ettiği saatle ölçülen, sayılarla ifade edilen zamaniken heterojen zaman yaşantılarımızın, deneyimlerimizin sonunda ortaya çıkanzamandır; bu ise süre'dir. Gerçek süre'ye sahip tek varlık bizim bilincimizdir.Bilincimiz ise süre'ye sezgi ile ulaşır. Bergson sezginin bize gerçekliğin kendisiniverdiğini söyler. Biz süre'yi sezgi aracılığı ile kavrarız. Çünkü sezgi gerçekliğe nüfuzeden, nesnelerle doğrudan aracısız temas kuran bilgi türüdür. Bergson felsefesin desezgi bir düşünce yöntemidir. Gerçek olanı mutlak olanı elde etme yoludur. Sezgininbize gösterdiği tek gerçeklikte süre'dir.

Kadriye Öztürk
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Blondel'in aksiyon felsefesi ışığında Nurettin Topçu'nun insan anlayışı

129ÖZETHareket okulu çağımızda hakim düşünce tarzları olan mekanikpozitivist determinist ateist akımların karşısında yer alarak bunlara karşıbir tepki olarak doğmuştur. İnsanın maddi ve hayvanlarla eşdeğer olanbedeni tarafından ziyade ruhi tarafına atıfta bulunur.Hayvana ait olan ve kımıldanış ile yer değiştirme olarakaçıklayabileceğimiz "hareket" insana mahsus olan "action"danfarklıdır.Hareket ancak içinde bulunulan nizamdan daha üstün bir nizamaulaşma amacını amacını taşıyor ise aksiyon sayılabilir.Nurettin Topçu "Hareket Okulunun" ülkemizdeki temsilcisidir. Ahlakfelsefesi üzerinde yoğunlaşan düşünürümüz, esasen bir insan felsefesiyapmıştır; zira hiçbir felsefi sistem düşünülemez ki insandan bağımsızolsun.İnsan bedeni ve iradi yetersizliklerine karşı isyan etme durumundadır.Bu aslında insanın içinde gizil halde olan Allah'ın insana olan isyanıdır.İsyan ile tabiat üstü alemle ilişki kurarak ruhunu huzura eriştirebilir. İsyanınmerhamet merhamet tohumları ile beslenerek diğergam bir tutumiçerisinde olması gerisinde olması gerekir. Böylece isyan bireysel değil,toplumsal kurtuluşu sağlayacaktır.Doğu mistisizmi olarak adlandırabileceğimiz " Tasavvuf Felsefesi "insanı ahlaki yönden olgunlaştırmaya çalışan bir felsefedir. İnsan tanrıdanbağımsız düşünülemez; O'nun bir yansımasından ibarettir.Mütefekkirimizin etkilenmiş olduğu bu felsefe ile " hareket eden insan "doctirini amacına ulaşır.

Sümeyra Akay
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Jean Piaget düşüncesinde psikolojik yapılar

varJean Piaget; Felsefe, Psikoloji ve Eğitim Bilimlerinde önemli bir yere sahiptir.Eserleri, arastırmaları ve yazılarıyla günümüzde çok önemli bir yere sahip olan Piaget;özellikle zihin gelisiminde, zekâ konusunda yapıya yüklediği anlam gereği sınıflandırmalaryapmıstır. Bu gelisimleri yapılarıyla sınıflandırmıs ve yapıları psikoloji alanına basarıylauygulamıstır. Günümüzde hala geçerliliğini koruyan ve eğitimde kullanılan yapılandırmacıkuramı; yapısalcılık fikrinin yapı kavramına yüklenen anlama göre değistiği görüsünesahiptir. Bu nedenle önce yapı kavramı irdelenmelidir.Pek çok arastırmacı tarafından farklı tanımları yapılmıs ve hakkında pek çok kuramgelistirilmis olan yapı kavramı bir `dönüsümler dizgesi'dir. Yapı öğelerinin ve özelliklerinintoplamı değil de bir dizge olduğundan dolayı, bu dönüsümler birtakım yasalar gerektirir. Onagöre yapı kavramı, üç ana düsünceden olusur. Bunlar: bütünlük, dönüsüm, özdedüzenleme(kendi kendini yönetme)'dir.Yapısalcılığın psikolojiye girisi ilk psikoloji laboratuarını kuran Wilhelm Wunt'adayanır. Psikolojide yapısalcılığın gelismesi Gestalt kuramı ile gerçeklesmistir.Jean Piaget'ye yapılan övgülerin yanında bazı bilim çevreleri tarafından elestiriler deyöneltilmistir. Piaget okunup anlasılması kolay olmayan bir yazardır. Ancak unutulmamalıdırki bilimin tepelerine ulasmak isteyenler sarp yollardan tırmanmayı göze almak durumundadır.Jean Piaget'ye yönelik yapılan pek çok elestiriye rağmen, onun gelisim evrelerindenbağımsız ya da bu evrelere bağımlı olarak değerlendirebileceğimiz sayısız katkısı da vardır.Özellikle eğitim alanına sağladığı faydalar günümüzde güncelliğini korumakla kalmayıp hergeçen gün önemini daha da arttırmaktadır

Öznur Ak (mert)
Gazi University · Eğitim Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kant'ın ebedi barış fikrinin normatif etiği ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı, Kant'ın ebedi barış fikrinin normatif etiği ile ilişkisini incelemektir. Ebedi barış fikri, şüphesiz bir anda çıkmamakla birlikte Kant'ın yaşadığı olaylar, içinde bulunduğu çağ, tanık olduğu savaşlar, eleştirel yaklaşımı ve ileri sürdüğü ahlak yasası, ebedi barışın olanağını sorgulamasını sağlamıştır. Barış fikrinin ilk Kant tarafından savunulmadığı bilinir; fakat Kant'ın barışı aklın ışığında nihai bir şekilde tasarlaması bakımından kendinden öncekilerden farklı bir bakış açısı sunduğu oldukça açıktır. Ebedi barışın kalıcı olması için de yasaların gereğinden hukukun gücünden söz eder ve olması gereken ile olmaması gerekenleri maddeler şeklinde sıralarken etiğin normatif etkisi bariz bir şekilde görülür. Bu çalışma ile Kant'ın normatif etiğinin ebedi barış fikri ile ilişkisi ele alınacak ve Kant'ın normatif etiğinin ebedi barış fikrini belirlediği iddia edilecektir. Anahtar Kelimeler Koşulsuz Buyruk, Ödev, Özgürlük, Sorumluluk, Akıl, Barış, Savaş, Yasa

Kendal Tosun
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Son dönem stoa felsefesinde ahlak

Ertürk, Baksen, Son Dönem Stoa Felsefesinde Ahlak, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2007 Bu tez son dönem Stoa düsüncesinin ahlak anlayısı ve bu ahlak anlayısının düsünce tarihindeki yeri ve önemini ortaya çıkarmak için hazırlandı. Bunun için de son dönem Stoacılardan Seneca, Cicero ve Epiktetos'un düsüncelerine basvuruldu. Stoacı düsüncede felsefe üç alanda ele alınır: fizik, mantık ve ahlak. Asıl ahlak alanında ortaya çıkarlar. Fizik ile mantık bilgisi ise ahlak için ön kosuldur. Stoacı evren anlayısı panteist karakterdedir. Evrenin kendisi de olan Tanrı her seyi önceden belirlemistir. Hiçbir sey bu belirlenim dısına çıkamaz. Evrene kader hakimdir. nsanın yapması gereken aklı ile bu düzenin yasalarına ulasıp bunları yasamına uygulamaktır. nsanlar yasaları ögrenip yasamlarında uygulamakta özgürdürler. Ama yine de yazgıda olanı yasarlar. Bu düsünce Stoacı düsüncenin elestiriye ugramasına sebep olur. Çünkü bir yandan özgürlükten bahsederken bir yandan da kaderden bahsederler. Ayrıca Stoacı ahlakın dogal yasası da bir netlik tasımaz. Son dönem Stoa felsefesi eklektik bir yapıdadır. Dolayısıyla tezimizin birinci bölümünde son dönem Stoa ahlakına etki eden düsüncelere yer verilmistir. Seneca ve Cicero'nun düsüncelerinde Stoa felsefesinin yanı sıra Aristo ve Platon'un da etkilerini görüyoruz. Fakat Epiktetos'un ahlak anlayısı ilk dönem Stoa felsefesine dayanır. Genel olarak son dönem Stoa felsefesinin ahlak anlayısına baktıgımızda, Stoacı felsefenin ?dogaya uygun yasama idealini daha çok akla dayalı yasama olarak yorumladıklarını görürüz. Yine de kader yasamımızda egemendir. Dogal yasalar vardır ve bu yasalar yasamımızı yönlendirir. Özgürlük daha çok düsünsel alanda ortaya çıkıyor. Sonuç olarak son dönemde Stoa felsefesinin daha rasyonel ve daha savunulabilir bir düsünce haline geldigini görüyoruz. lk dönemin katı tutumu biraz kırılmıstır. Buna ragmen Stoacı felsefenin ahlak alanındaki ?özellikle yasa, kader ve özgülük anlayıslarındakibelirsizlik ve çeliskilerin son dönemde de devam ettigini görüyoruz. Bütün bu çeliskilere ragmen son dönem Stoa felsefesin ahlak anlayısı genis etkiler yaratmıstır. Hem imparatorluk döneminde hem de sonrasında olusan bazı felsefi düsüncelere temel olmustur. Evrensel kardeslik ve tüm insanların dogustan esit oldukları düsünceleri ile insan hakları düsüncesine temel olmustur. Özellikle, Platonculugun çesitli biçimleri ile kaynasarak bulunmustur, ortaçag ideolojisine temel olmustur

Baksen Ertürk
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kierkegaard'ta insan ve varoluş problemi

Bu çalışmanın ana teması Sören Kierkegaard'ın somut ve öznel insanın yaşamına ilişkin düşünceleridir. Bu nedenle çalışmada Kierkegaard'ın varoluş düşüncesine ağırlık verilmiştir. İnsanın doğası üzerine özgün düşünceler geliştiren Kierkegaard onun kendi benliğini kurduğu ilişkiler sonucunda oluşturduğunu düşünür. İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki sonucu umutsuzluk, dünya ile kurduğu ilişki sonucu ise kaygı ortaya çıkar. Kierkegaard'a göre, insan kendi varoluşunu ancak Tanrı ile ilişki kurarak gerçekleştirebilir. Tanrı ile sevgi ilişkisi kurmak isteyen insan öncelikle kendi sınırlarını ve olanaklarını bilmelidir. Umutsuzluğa düşen insan kendi sınırlarının farkına varır. Kaygı duyan insan ise kendi sonluluğunun farkına varır. Böylelikle bu duyguları yaşayan insanlar kendi gerçeğinin bilincine vararak bir benlik oluşturmaya çalışırlar. Bundan dolayı çalışmanın önemli bir bölümünü insanın kurduğu ilişkiler oluşturur. Çünkü benlik, insanın kendisi, çevresi ve Tanrı ile ilgisini kuran, onun kendisini öznel bir hakikat olarak kavramasına neden olan bir kavramdır. Bu nedenle çalışmada benlik kavramı oluşturduğu öğeleri bakımından irdelenerek onun gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Kierkegaard insanın estetik, etik ve dinsel aşamada ne ile nasıl ilişki kurduğunu göstermeye çalışmıştır. Tezin tümü dikkatle okunduğunda Kierkegaard'a göre, insanın ideal bir benliğe ulaşma yolunda atması gereken adımların neler olduğu ve onun varoluşunu nasıl anlamlı hale getirebileceği sorularına cevap verilebileceğini umut ediyorum

Abdullah Durakoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Foucault ve heidegger'in insan anlayışı

Bu arastırmanın amacı; öncelikle Michel Foucault ve Martin Heidegger'in insan anlayıslarını incelemek ve aynı zamanda karsılastırmalarını yapmaktır. Çalısmaya, Heidegger ve Foucault felsefesinin temel kavramları incelenerek baslanmıstır. Daha sonra her iki filozofun varlık ve insan anlayıslarının benzer ve farklı yönleri, felsefi düsünceler çerçevesinde ele alınmıstır. Bu çerçevede Heidegger'in Foucault üzerindeki etkisi de ortaya konulmaya çalısılmıstır. Bununla birlikte, her iki filozofun felsefi düsüncelerinin arka planında olan ve onları etkileyen filozoflar da arastırmanın kapsamına dâhil edilmistir. Bu arastırma ve incelemeler neticesinde, Foucault ve Heidegger'in insan anlayısları arasında benzerlikler kadar farklılıklar oldugu da tespit edilmistir. Heidegger'de insan sorunu insanın çagımızda içine düstügü durumdan dolayı ele alınan bir sorundur. Heidegger, özellikle Yeni Çagdan bu yana Batı insanının içine düstügü durumun altında, her türlü bilimsel ve teknik etkinlik ile felsefi düsünme tavrının etkisi oldugunu ifade eder. Foucault için de, insanın ortaya çıkısı ya da Modern Çaga kadar ortaya çıkamamıs olmasının sebebi, tarihsel ve arkeolojik bir yöntemle sorgulanır. Foucault da Heidegger'e benzer bir yaklasım sergileyerek insanın yok sayıldıgını, tahakküm altına alındıgını ve tahakküm unsurlarının da özellikle 18'inci yüzyılın basından itibaren insanı cezalandırmaya basladıgını belirtir. Bununla birlikte, Modern Çag olarak nitelendirilen 20'nci yüzyılda metafizikten kurtulma çabaları, pozitivist düsüncenin hâkimiyeti, teknolojinin insan hayatına girmesi ve aynı yüzyılda yasanan iki Dünya Savası'nın getirdigi yıkımlar, dünya ve insanla ilgili karamsar düsüncelerin olusmasına yol açmıstır. Her iki filozof için de insan, bu karamsar ve pek tekin olmayan dünyaya fırlatılmıstır. nsanın varlıgını ortaya koyma sartı elinden alınmıs ve bu durum insanın varolusunun, geleceginin kendi dısında belirlenmesine yol açmıstır. Hem Heidegger hem de Foucault, insan konusuna kayıtsız kalmayıp, insanın çagımızda içine düstügü durumu tanımlar ve insan dünyasında ortaya çıkan sorunlara, insanın yurtsuzluguna, tahakküm altına alınmıslıgına çözüm bulmayı amaçlar.

Önder Yalçıntaş
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İki antik disiplinin yolu: Satranç ve felsefenin ortak yürüyüşü

Satranç, tarih öncesinden günümüze uzanan bir yolculukta, birçok farklı uygarlığın kültürel ve düşünsel belleğinde önemli bir konuma sahip olmuştur. Bu uygarlıkların her birinin düşünce sistemlerinin inşası aşamasında satranç da eş zamanlı bir gelişim göstermiş, bulunduğu kültürden etkilendiği kadar, o kültürü de etkilemiştir. Doğası gereği soyut ve stratejik özellikler taşıyan satrancın, bu özelliklerin yanı sıra farklı perspektiflerin önemi, şüphecilik, nesnellik, tutarlılık, analiz, soyutlama, öngörü, karar verme, analitik düşünme gibi özellikleri de felsefi düşüncenin niteliklerini yansıtmaktadır. Çalışmada, antik çağlardan günümüze düşünce sistemlerini açıklarken oyun ve özellikle satranç kavramını kullanan filozoflar, bu kavramın felsefi zenginlik sağlamadaki rolü ile birlikte, satrancın kökenleri, gelişimi ve hakim olduğu kültürel ve felsefi geleneklerin nitelikleri arasındaki ilişkiler incelenecek; ayrıca satrancın etik, dil felsefesi, bilim felsefesi, pragmatizm ve yapay zekâ gibi çeşitli felsefi alanlardaki konum ve etkileri tartışılacaktır.

Analitik felsefeDil felsefesiDil oyunları+7
Hamza Alperen Aydın
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hukuk ve mantık ilişkisi kapsamında Mecelle'nin bazı kanunlarının mantık açısından değerlendirilmesi

Hukuk ve Mantık İlişkisi Kapsamında Mecelle'nin Bazı Kanunlarının Mantık Açısından Değerlendirilmesi adlı bu çalışmada amaçlanan mantığın hukuktaki yeri ve öneminin örneklerle gösterilerek çıkarımlar yapılmasıdır. Bu amaca ulaşırken ise izlenen yöntemde ilk olarak bir yasa kitabı olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye yapısı ve özellikleri bakımından incelenmiştir. İkinci olarak ise bağdaştırılacak olan mantık alanının terimsel tanımı, tarihçesi, yöntem ve ilkeleri detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Son olarak ise Mecelle'den mantıksal açıklamalar içeren maddeler belirlenmiştir ve mantığın ilke ve kurallarına göre açıklanmıştır.

Fatma Bal
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Johannes Scottus Eriugena'da aşkınlık ve içkinlik problemi

Eriugena felsefesi, kendisinden önceki Hıristiyan ve Antik Yunan felsefelerinin derin izlerinin görüldüğü erken Orta Çağ felsefesinin son büyük kuramsal sentezidir. Eriugena Metafiziğinde hiçlik ve yaratıcılık üzerine yoğunlaşan bir varoluş bulunmaktadır. Bu varoluş, bölünme hareketiyle başlayıp çözülme hareketi ile devam eden iki zıt hareketi Tanrı'da birleştiren diyalektik bir süreç olarak tamamlanmaktadır. Bu süreci bütün olarak ortaya koyarken de aşkın olan Tanrı'yı yine tüm varlıklarda içkin bir duruma indirgemektedir. Böylece aşkınlığın ve içkinliğin birliğinde tüm varoluşu kapsayan bilge bir Tanrı'nın varlığı, doğa kavramının gerçekliğiyle özdeşleşmektedir. Bu doğa metafiziği içerisinde en yüksek değere sahip olan varlık ise özel olarak insandır. Bu çalışmamızda Eriugena felsefesinin temellerinin anlaşılması için öncelikle felsefesine yön veren düşünce ve düşünce ortamlarını, ardından aşkın ve içkin olan varoluşu bütünsel bir bakış açısıyla nasıl ele aldığını, birbirine zıt unsurları nasıl bir araya getirerek sentezlediğini, böylelikle felsefesindeki Bilge Tanrı ve yüksek insan doğasını ortaya çıkaran metafiziğinin temellerini ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Batı felsefesiBilgi felsefesiDin felsefesi+4
Hakan Kaya
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kant ve Spinoza'da özgür eylem

Bu çalışmada Immanuel Kant ve Benedict-Baruch de Spinoza'nın özgürlük kavramı tanımı temelinde özgür eylem ele alınmıştır. İlk bölümde Kant'ın Saf aklın Eleştirisi adlı eserinde fenomen ve numen kavramının ayrımı temelinde özgürlük kavramının neden olarak ele alındığının ve yanılsama oluşturduğu ele alınmış ve devamında ise özgürlük kavramının mekanik nedenselliğin zuhur ettiği duyulur alanda, düşünülür alanın kavramı olan özgürlüğün nasıl mümkün olduğu Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargı Yetisinin Eleştirisi adlı eserleri temelinde bir olgu olduğunun olanağı ele alınmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın ikinci bölümünde ise Spinoza'nın özgürlük kavramı Ethica, Mektuplar ve Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme adlı eserleri temelinde ele alınmıştır. Bu çalışma Kant ve Spinoza'nın özgürlük anlayışı üzerinden bir tezatlık ya da karşıtlık örneği sunmamakla beraber, nedensellik mefhumu ve entelektüel/sezgisel yargı biçimi üzerinde anlayış farklılıkları üzerinde kendi düşüncelerini nasıl işlediğini ele almak temel hedefi olmuştur.

Şeyhmus Serdar Köseoğlu
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Muhammed Aziz Lahbabi: Hayatı, eserleri ve felsefi görüşleri

Bu yüksek lisans tezi, çağdaş Arap-İslam düşüncesinin önemli temsilcilerinden Muhammed Aziz Lahbabi'nin felsefi yaklaşımını incelemeyi amaçlamaktadır. Lahbabi'nin düşüncesi, insanı özgür, sorumlu ve anlam arayan bir varlık olarak tanımlayan "İslamî şahsiyetçilik" kavramı etrafında şekillenmektedir. Bu yaklaşım, hem İslamî geleneğin etik ve metafizik mirasından beslenmekte hem de Batı felsefesiyle eleştirel bir diyalog kurmaktadır. Çalışmada, Lahbabi'nin temel eserleri üzerinden insan, şahsiyet, ahlak, özgürlük ve medeniyet gibi kavramlara dair görüşleri analiz edilmiştir. Metin çözümlemelerine ek olarak, filozofun yaşadığı sosyo-kültürel bağlam da dikkate alınarak düşüncesinin oluşum süreci değerlendirilmiştir. Ayrıca onun, gelenek ve modernite arasında özgün bir denge kurma çabası ile Arap düşüncesine sunduğu katkılar ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular, Lahbabi'nin felsefesinin yalnızca bireysel bir ahlak öğretisi değil; aynı zamanda çağdaş insanın anlam ve kimlik arayışına felsefi bir yanıt sunduğunu göstermektedir. Bu yönüyle onun şahsiyet merkezli felsefesi, düşüncenin insanla yeniden buluşmasını ve felsefenin toplumsal sorumluluk taşıyan bir etkinlik olarak yeniden konumlanmasını mümkün kılmaktadır.

Ahlak felsefesiSiyasal felsefeToplum felsefesi+2
Hanano Khalıfa
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnsan hakları kavramı ışığında Suriye'nin lise islami terbiye kitaplarının içeriklerinin felsefi olarak incelenmesi

İnsan hakları ve din eğitimi arasındaki ilişki, bireylerin ahlaki ve manevi yönlerini geliştirme sürecinde önemli bir bağ kurmaktadır. Din eğitimi, insanın yaratılıştan gelen haklarını tanımayı ve bu haklara saygı göstermeyi öğretirken, insan hakları eğitimi bireylerin eşitlik, adalet ve özgürlük gibi temel değerleri içselleştirmesini sağlar. Bu çalışma, insan hakları kavramlarının ışığında Suriye'nin ortaöğretim İslami eğitim müfredatının içerik felsefesini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, İslami eğitim kitaplarının insan haklarına ilişkin kavramları ne ölçüde yansıttığını ve bu kavramların eğitim süreçlerinde öğrencilere nasıl kazandırılabileceğini değerlendirmiştir. Betimsel-analitik yöntem ve uygun istatistiksel teknikler kullanılarak, üçüncü sınıf İslami eğitim ders kitapları temel alınmıştır. Çalışma, sivil ve siyasi alan (%40), sosyal ve ekonomik alan (%38) ile kültürel, çevresel ve gelişimsel alan (%22) olmak üzere üç temel kategoriye odaklanmıştır. Bulgular, müfredatın insan hakları becerilerini geliştirmede yetersiz kaldığını ve kapsamlı bir revizyon gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışma, İslami eğitim öğretmenlerine yönelik eğitim programları düzenlenmesi, müfredatın geri kalanının insan hakları becerileri açısından analiz edilmesi ve insan haklarını İslami ilkeler doğrultusunda destekleyen bir medya ve kültür politikası geliştirilmesi gibi öneriler sunmuştur.

Abdul Majıd Abdullah
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimAR

İbn Rüşd'ün kıyas anlayışı

Bu araştırma, Arap ve İslam tarihinin en önemli filozoflarından biri olan İbn Rüşd'ün Kıyas Anlayışı. Aynı zamanda Batı dünyasında da öne çıkan bir karakterdir. Araştırma, onun mantıksal görüşünü ve bu görüşün İslam ve Batı düşüncesindeki felsefi ve bilimsel etkilere yansımasını analiz etmektedir . Araştırma, ana başlıklara ayrılmıştır: İbn Rüşd'ün mantık ölçütünün incelenmesinin önemini vurgulayan bir giriş. Bu çalışma, felsefi ve bilimsel düşünce bağlamında büyük bir önem kazanmaktadır; çünkü İslam medeniyeti tarafından üretilen zengin entelektüel mirası anlama açısından yeni ufuklar açmaktadır. Ayrıca, İbn Rüşd'ün doğu ve batı kültürleri arasında bir köprü işlevi gördüğüne de dikkat çekilmektedir. Araştırmanın hedefleri arasında, Aristoteles mantığında yer alan mantık ölçütünün temel prensiplerini anlama, İbn Rüşd'ün bu teorinin gelişimindeki rolünü vurgulama ve etkisinin İslam medeniyeti ve sonraki dönemler üzerindeki boyutlarını inceleme bulunmaktadır . Araştırmada, İbn Rüşd'ün hayatı ele alınmış, onun İslam mirasında öne çıkan bir filozof ve mantıkçı olarak konumu vurgulanmıştır. Felsefi eserleri ve Aristoteles'in eserlerini açıkladığı kitapları tanıtılmıştır. Bu çalışmada, "Organon" kitaplarının İbn Rüşd'ün mantık görüşüne etkisi üzerinde durulmuştur . Araştırma sırasında, İbn Rüşd'ün mantık ölçütü kavramı tanımlanmış, türleri belirtilmiş ve İbn Rüşd'ün mantık ölçütünü incelerken başvurduğu kaynaklar, özellikle Aristoteles ve Farabi gibi önemli kaynaklar açıklanmıştır. Mantığın özellikleri ve önemi vurgulanmış, Aristoteles düşüncesinin İbn Rüşd'ün mantık teorisine yansıması açıklanmıştır . Ardından, İbn Rüşd'ün geliştirdiği mantık ölçütü teorisi, onun metodolojisini inceleyerek analiz edilmiş ve Aristoteles ile XII Farabi'nin teorileriyle metodoloji, hedefler, bileşenler ve uygulamalar açısından karşılaştırılmıştır. Bazı örneklerle desteklenmiştir. Ayrıca, İbn Rüşd'ün mantık uygulamaları ile Thomas Aquinas'ın uygulamaları arasındaki farklar karşılaştırılmış; İbn Rüşd'ün etkisi altında kalan bazı filozoflar, örneğin Baruch Spinoza ve John Locke'un mantık, felsefe ve din ilişkisi, bilim felsefesi ve siyasi düşünce gibi çeşitli yönleri ele alınmıştır . Bu teorinin güçlü ve zayıf yönlerine, Aristoteles mantığının mantık prensipleriyle uyumuna da değinilmiştir. Son olarak, İbn Rüşd'ün mantık ölçütü teorisinin İslam ve Batı felsefi ve bilimsel düşüncesindeki etkisi tartışılmıştır. İbn Rüşd'ün İslam felsefi mirasını Batı'ya aktarmadaki rolü ve Orta Çağ ve modern dönemde Avrupa düşüncesi üzerindeki derin etkisi vurgulanmıştır.

Hanıfa Lazkanı
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yapay zekâ ve seçkin öğrenciler arasında dilsel yaratıcılığın gelişimi üzerindeki etkisi

Bu araştırma Birleşik Arap Emirlikleri, Um El-Kuvveyn'deki Uygulamalı Teknoloji Okulu'nda 9., 10., 11. ve 12. sınıflarda eğitim gören üstün başarılı öğrencilerin dilsel yaratıcılık gelişiminde yapay zekâ uygulamalarının etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Ummül- Kayveyn'deki Uygulamalı Teknoloji Okulu'nda gerçekleştirilen bir nitel araştırmadır. Araştırmanın çalışma grubu, okulda öğrenim gören ve başarı oranı yüksek olan 16 öğrenciden oluşmaktadır. Veriler, açık uçlu sorulardan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin analizinde tematik içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Aaraştırma, genel olarak olumlu sonuçlar ortaya koymuştur. Katılımcılar, yapay zekânın yazma zorluklarını azalttığını, akıcılığı artırdığını, fikir tıkanıklıklarını çözdüğünü ve ilham verici bir rol oynadığını belirtmiştir. Kelime dağarcığını zenginleştirerek dilsel yaratıcılığı desteklediği, yazım kaygılarını hafifleterek özgüven ve özgünlük sağladığı ifade edilmiştir. Verimlilik, yaratıcı düşünme ve hata azaltma temel motivasyonlardır. Ancak, aşırı bağımlılığın üslubu zayıflattığı, duygusal metinlerde yetersiz kaldığı ve uzun vadeli etkisinin sınırlı olduğu tartışılmıştır. Yaratıcılıkta hem ilham verici hem sınırlayıcı bulunmuş, teknik zorluklar ve bağımlılık riski dikkat çekmiştir. Yapay zekâ önerileri ilham kaynağı olsa da kişisel tarzı tam yansıtamamaktadır. Öneriler arasında kişiselleştirme, eğitim modülleri ve denetimli kullanım yer alır. Yapay zekâ, bilinçli kullanımla bu öğrencilerin potansiyelini artırabilir, ancak bireysel çaba ve özgünlük korunmalıdır. Anahtar Kelimeler: Yapay zeka, Yaratıcılık, Yaratıcı Yazma, Nitel Araştırma

İbrahim Zaki Mohamed Ahmed Hamdto
Bingöl University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00