
1,970
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Arap Birliği'nin, Orta Doğu ve bölge dengeleri üzerindeki etkisi (1945-2006)
Arap Birliği'nin kurulmasının etkileri, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan milliyetçi harekete dek geri götürülebilir. 19. ve 20. yüzyıl arasındaki dönem, Batı ülkelerinde milliyetçi hareketlerle yayılan millileştirme eğilimleri, milletlerin etnolinguistik bir temelde tanımlanmasına yol açmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'ni de oldukça etkilemiş ve millileşmemiş toplumların millet olma talepleri ve eğilimleri artarak Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Daha sonra Arap Milliyetçileri, I. Dünya Savaşı'nın sonunda İngiltere ve Fransa'nın sömürge yönetimlerine dâhil olmuşlardır. I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa'nın mandası altında kalan Araplar, milliyetçi hareketlerinin amacını değiştirmiş ve bu kez manda yönetimlerine karşı tavır almıştır. Yedi ülke ve Filistinlilerin temsilcilerinin katıldığı İskenderiye Protokolü'yle Arap Birliği'nin temeli teşkil edilmiştir. Arap Birliği, 22 Mart 1945 tarihinde kurulmuş olup, o tarihten bu yana 22 üye ile faaliyetlerine devam eden siyasi bir örgüttür. Arap Birliği, kuruluşundan sonra birçok zorlukla ve birbirini takip eden olaylarla karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Orta Doğu'nun ve Bölge dengelerinin, Arap Birliği'nin kuruluşundan 2006'ya dek incelendiği bu Tez içerisinde; Arap-İsrail Savaşları, Arap devletleri arasındaki çatışmaları, Amerika'nın Irak'a müdahalesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün kurulması gibi gelişmelerde Arap Birliği'nin işlevi incelenmiştir. Arap Birliği'nin Orta Doğu ve Bölge dengesi üzerindeki etkisi dikkat alındığında; Birlik'e üye devletlerin özel çıkarlarının ortak çalışma, birlikte hareket etme ve Birlik'in savunulması fikrini çürütecek neticeler verdiği görülmektedir. Ayrıca bu Tez Arap Birliği'nin yapısından kaynaklanan bu sorunlarının yapısal analizine de eğilmektedir. Anahtar Kelimeler: Arap Milliyetçiliği, Ortadoğu, Arap Birliği, İskenderiye Protokolü, Diğer Hareketler.
İran İslam Cumhuriyeti dış politikasında Şiiliğin rolü
İran İslam Cumhuriyeti dış politikası üzerine yapılan çalışmalar devrim sonrasında Şiilik çerçevesinde oluşturulan anayasal kurumların etkisini göz ardı etmiştir. Bu çalışmanın amacı 1979 Devrimi sonrasında mezhepsel temeller üzerinden şekillenen anayasal kurumların İran dış politikasını belirlemede ne ölçüde etkili olduğunu ortaya koymaktır. Disiplinlerarası yaklaşımla ele alınan bu çalışma Şiiliğin ortaya çıkışını, siyasi gelişimini, İran'ın tarihsel sürecini ve 1979 Devrimi ile birlikte kurulan anayasal düzeni ve sonrasındaki dış politik anlayışını Şiilik ekseninde ele almıştır. Bu çerçevede Türkçe ve İngilizce kaynaklar ile incelenen dönemin gazete ve dergileri gibi süreli yayınlarından faydalanılmıştır. Bu çalışma Şiiliğin İran'ın dış politikasında son derece etkili olduğunu ortaya koymakla birlikte ülkenin dış politik yaklaşımlarının tamamen Şiilik eksenli olmadığını, kimi zaman reel politik bir yaklaşımı da içerdiğini göstermiştir.
Avrupa Birliği'nin iklim değişikliği politikaları kapsamında İsveç ve Polonya örnekleri
1980 sonrası dönemde, iklim değişikliğinin dünya için giderek büyüyen bir tehdit olduğunun farkına varılmıştır. Bu tehdide karşı küresel anlamda pek çok antlaşma, protokol ve konferanslar yapılmıştır. Gerçekleştirilen bu faaliyetler, iklim krizine karşı önlem amacıyla düzenlenmiştir. Avrupa Birliği (AB), uzun süredir çevre politikalarına verdiği önemle bilinmektedir. Uygulanan çevre politikaları ile iklim değişikliği konusunda da mücadele verilmeye başlanmıştır. Buna rağmen, AB içinde üye devletlerin, iklim krizine karşı farklı tutumları bulunmaktadır. İsveç, AB üyeliğinden önce de çevre politikalarına verdiği önemle bilinmektedir. Polonya ise, AB iklim politikalarına uyumda yavaş ve daha sorunlu bir yaklaşıma sahiptir. Bu tezde, AB'nin iklim politikaları ve AB içinde İsveç'in çevre ve iklim politikaları konusundaki örnek uygulamaları ve bu alanda öncü olması, Polonya'nın ise bu politikalara uyumdaki sorunları karşılaştırmalı olarak değerlendirilecektir.
Güvenlik sektörü reformu kapsamında Afganistan Polis Teşkilatının yeniden inşası
Bu çalışmanın temel amacı, Devlet İnşası ve Güvenlik Sektörü Reformu kapsamında Afganistan Ulusal Polisinin (ANP) yeniden inşa sürecinde izlenen politikaları incelemektir. Bu analiz, inşa sürecindeki başarısızlığa eleştirel bir bakışa sahiptir. Afganistan Orta Asya'nın stratejik olarak önemli bir devletidir. Bu nedenle konum olarak önemli bir noktadadır. Konumu sebebiyle bugüne kadar egemen güçlerin müdahalelerine ve işgallerine maruz kalmıştır. Bu işgaller ve müdahaleler neticesinde devlet yapılanması zarar görmüş istikrarlı bir devlet varlığı gerçekleşmemiştir. 2001 yılında Taliban'ın 11 Eylül saldırılarını üstlenmesinin ardından gerçekleşen ABD ve koalisyon güçlerinin müdahalesi ile Taliban Rejimi'ne darbe vurulmuştur. Taliban'ın sonrasında devletin yeniden inşası için ABD baş aktör olmak üzere pek çok devletin katkılarıyla çeşitli toplantılar düzenlenmiştir. Bu toplantılar neticesinde alınan kararlar ile devletin inşasında pek çok ülke destek verme taahhüdünde bulunmuştur. Öncelikle geçiş hükümeti kurulmuş ve Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Akabinde meclis seçimleri yapılmış demokratik hak ve özgürlükler konuşulmaya, tartışılmaya başlanmıştır. Tüm bu gelişmeler ile birlikte devletin de tüm kurum ve kuruluşlarıyla yeniden inşası süreci başlatılmıştır. Diğer tüm eksikliklerin giderilmesi adına ülkede karışıklığın son bulması elzemdir. Bu amaçla güvenlik sektörünün reform çalışmalarıyla güçlendirilmesi öncelikle hedef olarak görülmektedir. Bu süreçte güvenlik, sağlık, eğitim ve idari ve siyasi yapılanmalar da başlatılmıştır. Bu çalışmada, Afganistan devletinin yeniden inşası süreci ve bu süreçte Afganistan Polis Teşkilatının yeniden yapılanması sürecindeki başarısızlığın nedenleri incelenmektedir.
İstihbaratın bir alt disiplin olarak gelişimi ve Türkiye'de istihbarat çalışmaları: Algılar, sorunlar ve çözüm önerileri
Kadim bir olgu olan istihbarat, bilgi çağının da etkisiyle 2. Dünya Savaşı sonrasında başta ABD olmak üzere Anglosfer ülkelerinde bilimsel bir alan haline geldi. Filizlendiği Anglosfer'de istihbarat aynı zamanda çağın imkân ve kabiliyetlerini de kullanarak hızlıca büyüdü. İstihbarat girmiş olduğu bu yeni mecrada, Akademyanın Fildişi Kulesi olarak taçlandı. Kendine bilimsel alanda yüksek bir kule inşa etmeyi başaran istihbarat ne var ki özünde barındırdığı gizlilik unsuru nedeniyle Anglosfer'de yeni şişelere eski şarap misali artık birbirini tekrarı olan ve devlerin omuzlarında yükselemeyen bir literatür olarak son dönemde rutin bir çizgi izlemeye başladı. Nitekim bu stabil durum geçmişi anlayan, bugünü anlamlandıran ve geleceği öngörmek gibi geniş bir vizyona sahip olan istihbaratın akademideki tamamlayıcısı olan İstihbarat Çalışmaları için de yeni arayışların kapısını araladı. Tez çalışması da tam bu noktada, alanın bu arayışından ve akabinde yolculuğun hangi yöne evrilebileceğinin bir nevi merakıyla doğdu. Çalışma, alanının ilerlemeye devam edebileceği yeni akademik durağı için örneklem olarak seçilen Türkiye'deki İstihbarat Çalışmalarının akademik seyrini izledi. Anglosfer'in Türkçe istihbarat literatürü üzerinde oldukça fazla etkisinin bulunduğu ve neticede özgün bir literatürün de oluşturulamadığı görüldü. Bu ahval ve şeraitin Türkiye'de, istihbaratın akademide yerleşik bir disiplin olmasına olanak vermediği gibi istihbarat ile ilgili bir akademik camianın da oluşumuna engel teşkil ettiği tespit edildi. Ülkede alanın gelişimini menfi yönde etkileyen faktörlerin ise iç dinamikler olan istihbarat algısı ve istihbarat sisteminin sorunları olduğu bulgusuna ulaşıldı. Ardından İstihbarat Çalışmalarının, Türkiye'de ve Anglosfer'deki seyri arasında benzerliklere rağmen ülkenin farklı politik ve sosyokültürel gelişim süreçlerinin de etkisiyle Türkiye'de alanın geriden geldiği sonucuna varıldı. Araştırma sırasında bu iç dinamiklerden kaynaklanan sorunların benzer şekillerde birçok ülkede yaşandığı ve Türkiye'ye özgü problemler olmadıkları saptandı. Araştırma biraz derinleştirildiğinde, ülkede gerek akademik alanda gerekse istihbarat alanında yaşanan değişim ve ilerlemelerle Anglosfer ile farkın hızla kapanabileceği dair emarelere rastlandı. Farkın kapanabilmesi içinde çalışmada, İstihbarat Çalışmalarının akademik konumlanışının Uluslararası İlişkiler disiplini çatısı altında olması gerektiği savunuldu ve salt akademik yazın veya akademisyenler anlamında değil eğitim ve müfredat yönünden de akademik perspektifin takip edilmesinin önemine vurgu yapıldı. İlave olarak, son yıllardaki istihbarat eğitimine verilen ehemmiyetin aynı şekilde yükseköğretimdeki sivil alanda verilen eğitimlere de gösterilmesinin gerektiğinin altı çizildi. Araştırma, bazı çözüm önerilerine yer verilmesiyle birlikte sonlandırıldı. Anahtar Kelimeler: Anglosfer Ülkeleri, İstihbarat Çalışmaları, İstihbarat Eğitimi, Türkiye, Uluslararası İlişkiler Disiplini.
Makedon ve Arnavut ulusçuluğu bağlamında 2001 Ohri Antlaşması'nın değerlendirilmesi
Ohri Antlaşması, Makedonya'da yaşayan Arnavutların Makedonya Hükümeti'ne karşı başlattığı silahlı mücadeleyi sona erdiren antlaşmadır. Antlaşmanın imzalanmasının nedeni Arnavutların yıllardır süregelen siyasi yollarla yürüttükleri hak arama mücadelesini, 2001'de silahlı direnişe dönüştürmesi ve bu nedenle ülkedeki barışın tehdit edilmesidir. ABD ve AB'nin arabuluculuğunda barış müzakerelerine başlanmış, 13 Ağustos 2001 tarihinde Ohri Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmanın imza edilmesi sürecinde Makedonya Hükümeti, Arnavut temsilciler, ABD ve AB temsilcileri yer almıştır. Bununla birlikte etnik ve dini ayrımcılığı engellemeyi öngören antlaşma uygulama sürecinde yeterince başarılı olamamış ve tarafların antlaşmaya yönelik görüşleri yıllar içerisinde değişmiştir. Bu çalışmada verilen kararların uygulama sürecinde ortaya çıkardığı sorunlar tarihi ve siyasi boyutuyla ele alınmış, tarafların sürece bakış açıları ulusçuluk bağlamında değerlendirilmiştir.
Çin'in yükselişi ve güç dönüşümü tartışmaları: 21. yüzyılın başında değişen güç dinamikleri ve Türkiye
Bu çalışma, "Doğu" ile "Batı" arasındaki güç mücadelesini; güç geçişi, Çin'in yükselişi ve Soğuk Savaş sonrasının mevcut hegemonyası ABD nezdinde "Batı" ile verilen güç dönüşümü temelli "Doğu"nun mücadelesini incelemektedir. Uluslararası İlişkilerin iki ana akım teorisi, idealizm ve realizm çerçevesinde Çin'in yükselişi ve güç geçişine ilişkin özellikle hegemonik tartışmalara değinilmektedir. Çin'in yükselişiyle birlikte Uluslararası İlişkiler alanı Neorealizm, Neoliberalizm, Neomarksist ve hatta ilerisine giderek Asya Merkezli hegemonya ve hegemonik mücadele ile açıklamaktadır. Amacımız teorik tartışmanın çerçevesini sınırlamak için özellikle kötümser ve iyimser argümanlarla konuyu açıklamaktır. Çalışmanın ikinci bölümü; Çin'in Uluslararası İlişkilerdeki rolünü genel hatlarıyla özetlemekte, özellikle büyük güç politikalarına ve Çin'in yakın bölgesel komşularıyla ilişkilerine odaklanmaktadır. Bölgesel yaklaşımlardan Ortadoğu ve özellikle Arap olmayan ülkelerle ilişkisinde Çin ve Ortadoğu ile ilgili literatürün bir incelemesini sunmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümü, Çin'in Arap olmayan Ortadoğu ülkelerinden tarihi ve diplomatik ilişkileri olan Türkiye özeline odaklanmaktadır. Çin'in Ortadoğu politikalarının tarihsel arka planını dört farklı döneme ayırdığımızda karşımıza çıkan; (i)ideolojik dış politika, (ii)bağımsız dış politika arayışı, (iii)pragmatist dış politika ve (iv)aktif pragmatist dış politika, yapısı ile Çin'in aktivizmine odaklanarak konu aktarılmaktadır. Bu bağlamda, 21.yüzyılın şu ana kadar ki en büyük ve başarılı birliktelik vurgulu projesi Kuşak ve Yol ile orta koridor üzerindeki kilit ülke konumu, jeo-ekonomik ve jeo-stratejik önemi günümüzde daha fazla artan Türkiye ile ilişkiler incelenmektedir. Bu kapsamda, örneğin; yükselen hegemonik güç Çin'in, Kuşak ve Yol ile Türkiye'ye bölgesel güç / bölgesel hegemonik güç olma fırsatını sunup sunmadığı soruları araştırılmaktadır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Afrika arasındaki ilişkiler
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 17 Temmuz 1998'de imzalanan ve 1 Temmuz 2002'de yürürlüğe giren Roma Statüsü ile kurulmuştur. Mahkeme en ağır suçlar olarak kabul edilen, soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu üzerinde yargılama yetkisine sahiptir. Uluslararası yargı yetkisi, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına mümkün olduğunca katılmak için en ciddi uluslararası suçların faillerini cezalandırma amacındadır. Kuruluşundan bu yana Afrika'dan gelen dava sayısı oldukça yüksektir. Afrika devletleri uzun süre Mahkeme ile işbirliği içinde hareket etmiş, ancak son zamanlarda Mahkemenin meşruiyetini sorgulamaya başlamıştır. Özellikle Mahkemenin seçici yargılama yaptığı konusunda eleştiride bulunan devletler, Mahkemeye transfer ettikleri yargılama yetkisini geri çekme eğilimi içindedirler. Bu çalışma, UCM ve Afrika ilişkilerine eleştirel bir gözle bakarak, Afrika devletlerinin UCM'yiyargı emperyalizmi olarak algılamasının sebep ve sonuçlarını değerlendirme konusu yapacaktır. Bu kapsamda UCM'ye yapılan eleştirilerin ne kadar doğru olup olmadığı sorgulanacaktır. Bu bağlamda öncelikle, uluslararası ceza hukukunun ve Roma Statüsünün oluşum süreci mercek altına alınacak, sonrasında ise UCM ile Afrika Devletleri arasında ki ilişkiler, Mahkeme önünde olan davalar da inceleme konusu yapılarak analiz edilecektir.
Uluslararası güvenlik sorunları bağlamında salgın hastalıkların değerlendirilmesi: Covid-19 örneği
Bu tezde, Uluslararası İlişkiler disiplininde güvenlik kavramının kapsamı ve zaman içerisinde dönüşümü ele alınmıştır. Özellikle güvenliğin döneme ve dönemin şartlarına göre değişiklik göstermesi, net bir tanımının yapılmasını zorlaştırmıştır. Zira güvenlik kavramı Soğuk Savaş döneminde sadece askerî tehdit olarak algılanırken Soğuk Savaş sonrası dönemdeyse askerî tehditler ikinci plana atılmıştır. Değişen uluslararası sistemle birlikte güvenlik tehditleri de farklılaşarak çeşitlenmiştir. Bu bağlamda salgın hastalıkların içerisinde yer alan ve en güncel güvenlik tehdidi olarak değerlendirilen COVID-19 salgını dünyayı derinden etkilemiştir. Aralık 2019'da Çin Halk Cumhuriyeti'nde ortaya çıkan bu salgın, 12 Mart 2020 tarihinde de Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edildi. Salgın, devletleri hiç beklemedikleri bir anda hazırlıksız yakalamış, çok hızlı bir şekilde tüm dünyaya yayılmış ve altı milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Salgının bu kadar hızlı yayılması ile birlikte küresel ve bölgesel güçlerle uluslararası örgütler önlemler almaya başladılar. Sınırların kapatılması, seyahat yasakları getirilmesi, okulların uzaktan eğitime geçmesi, sokağa çıkma kısıtlamaları getirilmesi gibi pek çok önlem alındı. Fakat aşağı yukarı benzer tedbirler alınmış olsa da salgın karşısında benzer sonuçları elde edilememiştir. Salgın karşısında en etkili tedbir olarak görülen aşının bulunmasının ardından yapılan aşılamayla toplumsal bağışıklık geliştirilerek salgının kontrol altına alınması sağlanmıştır.
Çin Halk Cumhuriyeti–Cibuti Cumhuriyeti ilişkileri
Çin Halk Cumhuriyeti'nin Cibuti Cumhuriyeti'yle ilişkilerinin tarihi, bu devletin bölgeyi keşfedip tanıdığı döneme kadar gitse de ikili ilişkilerin başlangıcı 1979 yılında diplomatik ilişkilerin kurulmasına dayanmaktadır. Başlangıçta ikili ilişkiler, diplomatik ilişkilerin kurulmasıyla başlasa da daha sonraları bu ilişkilerin gelişimi hızlanmıştır. Bu bağlamda tezin çalışılmasındaki amaç, Çin Halk Cumhuriyeti'yle Cibuti Cumhuriyeti arasındaki siyasi, ekonomik, askerî, eğitim ve sağlık alanlarındaki ilişkilerinin incelenmesi ve bu ilişkilerdeki seviyenin belirlenmesidir. Bu çerçevede 1979 yılında Çin Halk Cumhuriyeti ile Cibuti Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından itibaren bugüne kadar yaşanan gelişmelerin incelenmesi ve ayrıca Çin Halk Cumhuriyeti'nin Cibuti Cumhuriyeti'ndeki etkisinden dolayı bu devletin Çin Halk Cumhuriyeti için öneminin belirlenmesi bu tezin kapsamını oluşturmuştur. Özellikle son yirmi yılda ikili ilişkilerin gelişimi hızlanarak iş birliğine yönelmiş ve daha sonraları da stratejik ortaklık seviyesine çıkmıştır. Bu bağlamda ikili ilişkilerin gelişiminden yapılan çıkarım, bu iki devlet arasında oluşan iş birliği ve stratejik ortaklıktır.
Uluslararası hukukta deniz haydutluğu: Aden körfezi
Deniz haydutluğu, deniz yolu ulaşımı ve ticareti için hep tehdit oluşturmuştur. 21. yüzyılda bu tehdidin varlığı devam etmiştir. Özellikle Somali açıklarıyla Aden Körfezi'ndeki deniz haydutluğu eylemlerinin artması, uluslararası toplumun da dikkatini çekmiş ve Somalili deniz haydutlarına karşı mücadele faaliyetlerinin başlamasına yol açmıştır. Bu bağlamda dünyadaki deniz yollarıyla yapılan ticaretin yaklaşık beşte birlik bölümünün gerçekleştirildiği Aden Körfezi'nde yoğun bir şekilde eylemlerini gerçekleştiren Somalili deniz haydutlarına karşı önlem alınması için uluslararası toplum tarafından harekete geçilmiştir. Bu çerçevede Somalili deniz haydutlarına yönelik mücadeleyi teşvik etmek amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde birtakım kararlar alınmış ve Somali açıklarıyla Aden Körfezi'nde deniz haydutluğu eylemlerinin engellenmesi için bölgeye askerî donanmalar gönderilerek çok uluslu operasyonlar gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda tezin çalışılmasındaki amaç, önce uluslararası hukukta deniz haydutluğu tanımının tarihsel süreç içinde gelişimini ortaya koymak, deniz haydutluğunun önlenmesi yöntemlerini belirlemek, Somali açıklarıyla Aden Körfezi'ndeki deniz haydutluğunun ortaya çıkış nedenlerini tespit ederek bölgedeki eylemlerin uluslararası topluma etkisinin boyutunu analiz etmek ve uluslararası hukuk çerçevesinde deniz haydutluğu eylemlerinin Aden Körfezi'nde önlenmesini incelemektir. Sonuçta Somalili deniz haydutlarına karşı yürütülen mücadele çok hassas ve önemli bir konudur. Bu hassas konuya dair yapılacak tüm çalışmaların her adımının oldukça detaylı biçimde planlanması ve ardından pratikte uygulanması gereklidir. Ayrıca uluslararası toplumun, Somali'deki durumun daha da kötüye gitmemesi bakımından da deniz haydutluğu faaliyetlerine karşı oldukça dikkatli bir tavır sergilemesi büyük önem taşımaktadır.
Uluslararası hukuk bağlamında Türkiye'deki göçmen sorunsalı
Günümüzde göç ve göçmenlik olgusu dünya üzerinde giderek artmaya devam eden bir sorundur. Özellikle "mülteci" ve "sığınmacı" kavramları Türkiye gündeminin en önemli konularındandır. Arap Baharı adı verilen sosyal ve siyasi hareketler neticesinde yaşanan iç kargaşalar ile birlikte Suriye'den Türkiye ve diğer ülkelere yönelen göç dalgası, dünya genelinde zorunlu göçmenliği tetiklemiştir. Afganistan, Pakistan hinterlandından Kuzey ve Orta Afrika'ya, Ortadoğu'dan Güney ve Orta Asya'ya kadar yayılmış olan göç dalgası, dünya kamuoyunun süregiden bir gündemi ve sorunu haline gelmiştir. Bu kapsamda hazırlanan çalışmada göçmenlik olgusu, zorunlu göç ve sığınmacı boyutuyla Türkiye açısından incelenmiştir. Çalışma sonucunda Türkiye'nin göç politikalarının 2011 yılından itibaren köklü bir şekilde değiştiği görülmüştür. Türkiye'nin izlediği yeni dönem göç politikalarının temel dayanağının uluslararası hukuk metinleri olduğu ve ulusal düzenlemelerin çok daha esnek, cömert, himaye edici, kapsayıcı ve korumacı olduğu tespit edilmiştir. Türkiye'nin geri göndermeme ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğu, münhasıran yasa ve idari düzenlemelere gittiği, geri kabul anlaşmaları yaparak güvenceler sağladığı, sayıları milyonlarla ifade edilenlere özel bir sığınmacı statüsü vererek eğitim, sağlık hizmetleri, barınma gibi kamu hizmetlerinden tam olarak yararlandırdığı tespit edilmiştir. Bu kapsamda Türkiye'nin göç ve göçmenlik konusunda sergilediği sığınmacı politikası, statü politikası, barınma politikası, himaye politikası ve açık kapı politikalarının Türkiye'yi göçmenler ve göçmen adayları için hedef ülke haline getirdiği ileri sürülebilir. Anahtar Kelimeler: Göç, Göçmen, Mülteci, Uluslararası Hukuk, Türkiye.
Analysis of the definition and solution of the Kurdish problem on the basis of İbn Khaldun's asabiyah and umran concepts
Kurdish problem has been one of the most challenging issues of Turkey for many years. Although the problem has been among the major problems for many years, let alone solving the problem, even naming it has been really difficult. Therefore, this study aims to analyze both the description and the solutions of the Kurdish problem within the lights of Ibn Khaldun's major concepts which are asabiyah and umran. However, the study doesn't aim to describe the problem with all dimensions but it aims to investigate it within the scope of Ibn Khaldun. Because the religion factor plays an important role on the basis of Ibn Khaldun's theories and also inasmuch as Turks and Kurds are Muslim communities in majority, it would be suitable to investigate the Kurdish problem on the basis of Islam in general and in Ibn Khaldun's viewpoint. Therefore, according to Ibn Khaldun, the deterioration of asabiyah ties and umran, in historical context, forms the basis of the Kurdish problem. In order to solve the Kurdish problem, the asabiyah ties should be empowered again and the umran conditions of both Turks and Kurds should be improved. Key words: Kurdish Problem, Ibn Khaldun, Asabiyah, Umran
The relation between humanitarian assistance and peace building
Humanitarian aid considered as independent domain following humanitarian principles and deliver aid neutrally to people in need in different crisis –both natural and conflict born crisis – based on needs only without any linkages or ties to the political, military and peacebuilding/peacekeeping missions till the end of cold war in the nineties. After the end of the cold war and the establishment of the new political order and new war and context, two principal doctrines raised about the way of delivering humanitarian assistance. First doctrine says that humanitarian assistance should have drastic reformation and adapt to the new global context and being linked to the peacebuilding and political agendas to have more permanent solution for the conflict even with compromising on humanitarian principles including neutrality while the other doctrine says that humanitarian assistance should stick to the humanitarian principles and the roots and fundamentals of humanitarian assistance focusing on the vital role of humanitarian assistance in saving lives rather than serving political agendas. This study reviews both doctrines in different contexts and provides recommendations on which doctrine make more sense and should be followed.
Soğuk savaş sonrasında savaşın değişen yapısı: Asimetrik savaş
İktisadın tanımına göre, sınırsız olan insan ihtiyaçları, sınırlı kaynaklarla karşılanmalıdır. İktisat da bunun nasıl gerçekleşeceğini inceleyen bilim dalıdır. Kaynakların sınırlı olması, insanları bu kaynakların paylaşımı hakkında bazı çıkar çatışmalarına sürüklemektedir. İnsanlar, çıkarları çatıştığında ortaya bir anlaşmazlık çıkar ve bu iki temel yolla çözülür: Bunlardan biri barışçıl yöntemler, diğeri ise savaştır. Barışçıl yöntemler denilince akla müzakere gelir ve devletler, uzmanlaştırdığı diplomatlar aracılığı ile bu yöntemi kullanmaktadırlar. Diğer seçenekte ise devletler, müzakere ile çözemedikleri ya da çözebileceklerine inanmadıkları anlaşmazlıklar sonucunda, askerler aracılığıyla savaş yöntemini icra etmektedirler. Bu çalışmanın temel amacı, Thucydides'e atfedildiği şekilde, "güçlü olan istediğini, güçsüz olan yapması gerekeni yapar" sözündeki güçlü-güçsüz kavramlarının, savaş ortamlarında yarattığı avantaj/dezavantaj koşullarının Soğuk Savaş yıllarından itibarıyla değişme sinyallerini verdiğini ve Soğuk Savaş sonrası dönemde ise değiştiğini ve çok aktörlü bir savaş ortamının gündeme geldiğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda, bahsi geçen aktörlerin, uyguladığı çatışma teknikleri; silah ve teçhizat dengesi, kazanma hırsı, savaş hukukuna uygunluğu, örgütlenme şekli, medyanın önemi gibi başlıklarla tanımlaması yapılmıştır. Bu çalışmanın önemi ise, aslında daha önceden var olan, ancak savaş türleri arasında en çok kullanılan savaş tipi olarak kendini göstermesinin koşullarını Soğuk Savaş sonrası dönemde, ortaya çıkan tek kutuplu sistemde olgunlaştıran asimetrik savaşın hala gelişmekte olan sürecini incelemektir. Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik gerçekleştirilen terör saldırılarının ardından, artık savaşın sadece devletin askeri unsurlarınca idare edilemeyeceğini fark ettiği ve devletlerin bu yeni savaş tipine uyum sağlamak ile savaşı kontrol etmek için savaşlara daha fazla uzmanlık alanı ilave etme ihtiyacı doğmuştur. Devletlerin, kendilerini diğer devletlerden ayıran ve ihlali durumunda güvenliğini tehdit eden sınırlar, önemini yitirmeye başlamıştır. Savaş, sınırları aşarak sadece orduları değil; devlet organlarını, finans kurum ve kuruluşlarını, ve hatta daha da mikro hale gelerek bireyleri dahi hedef almaya başlamıştır. Anahtar Kelimeler: Asimetrik Savaş, Asimetrik Savaşın Kullandığı Yöntemler, Asimetrik Savaşın Taraflarının Niteliği, Asimetrik Tehdit, Savaşın Değişen Yapısı
Kosova'dan Suriye'ye insani müdahale ve koruma sorumluluğu kavramlarının dönüşümü
Çalışma, insani müdahale ve koruma sorumluluğu kavramlarının ortaya çıkışından günümüze kadar geçen süre içerisinde geçirdiği dönüşümü analiz etmektedir. Birleşmiş Milletler ve NATO'nun dahil olduğu birçok örnek bulunmasına karşın çalışmada; uluslararası toplumun farklı sorunlara yaklaşımı, Kosova, Libya ve Suriye örnekleri üzerinden, BM ve NATO belgeleri temel alınarak incelenmiştir. Somali, Ruanda, Bosna-Hersek, Darfur gibi insani müdahale örnekleri yerine ilk örnek olarak Kosova'nın seçilme nedeni kuvvet kullanma yasağının istisnalarına girmeyen müdahalenin NATO tarafından insani nedenlerle açıklanmasıdır. Libya müdahalesi ve Suriye krizi ise, koruma sorumluluğu yaklaşımı kabul edildikten sonra gündeme gelen güncel örnekler olarak seçilmiştir. Devletlerin insani nedenleri de içinde barındıran sebeplerle kuvvete başvurduğu bilinmektedir. BM Antlaşması devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvete başvurmasını yasaklamaktadır. Buna göre uluslararası ilişkilerde kuvvete başvurmak, meşru müdafaa durumunda ve BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi neticesinde gerçekleştiğinde hukuka uygun kabul edilmektedir. İnsani nedenlerle kuvvete başvurmak, kuvvet kullanma yasağının istisnaları arasında düzenlenmemiştir. Soğuk Savaş'ın bitmesi ve iki kutuplu sistemin sona ermesiyle birlikte yaşanan savaşların niteliği değişmiş ve insani müdahale literatürde daha sık tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmalar NATO'nun 1999'da Kosova'ya BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi olmadan müdahale etmesi neticesinde, müdahalelerin ahlakiliği ve hukukiliği bağlamında yoğunlaşmıştır. Bu bağlamda, insani müdahalenin sınırlarını belirlemek için koruma sorumluluğu yaklaşımı benimsenmiştir. Bir ülkedeki vatandaşları korumanın öncelikle ilgili devletin daha sonra da uluslararası toplumun sorumluluğu olduğuna vurgu yapan koruma sorumluluğu yaklaşımı, Birleşmiş Milletler düzeyinde kabul edildikten sonra ilk olarak 2011'de Libya krizinde gündeme gelmiştir. Arap Baharı'nın etkisiyle Libya'da yaşanan ayaklanma iç savaşa dönüşmüş ve Birleşmiş Milletler 1973 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile soruna müdahale etmiştir. Libya'ya gerçekleştirilen operasyonun BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi ile gerçekleştirilmiş olması insani müdahalenin hukuki bir zemine oturmuş olması bakımından önemlidir. Literatürdeki genel kanıya göre, Libya'da koruma sorumluluğu yaklaşımı başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Buna karşın 2011 yılından bu yana iç savaşın yaşandığı, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, yaralandığı veya yerlerinden edildiği Suriye'de koruma sorumluluğu yaklaşımının uluslararası sorumluluk boyutu uygulanamamaktadır. BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinden Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin, Suriye'ye yaptırımlar öngören kararları veto etmesi Birleşmiş Milletler'in hareketsiz kalmasına neden olmaktadır. Alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarında ve yapılan resmi açıklamalarda koruma sorumluluğu yaklaşımının ilgili devletin sorumluluğunu içeren ilk sütununa vurgu yapılmaktadır. Bu durum koruma sorumluluğu kavramının hukuki boyutundan ziyade siyasi boyutunu ön plana çıkarmaktadır. Çalışmada sonuç olarak, koruma sorumluluğu yaklaşımının bir uluslararası hukuk kuralı halini almadığı ancak gelişmekte olan bir norm olduğu tespiti yapılmaktadır.
Bir dış politika meselesi olarak enerji güvenliği ve nükleer enerji
Dünya genelinde devletlerin ve toplumların en önemli ihtiyaçlarından biri kuşkusuz enerjidir. Sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal refahın anahtar kelimesi olan enerjiye olan talebin karşılanabilmesi 20'nci yüzyılın başından itibaren devletlerin en önemli problemlerinden biri haline gelmiştir. Enerjinin kesintisiz, zamanında, uygun fiyatlı ve çevresel zararlarının en aza indirilmiş olarak temin edilmesi, karar alıcıların enerji güvenliği konusundaki sınırlarını çizmiştir. Bu bağlamda enerji politikasının temel hassasiyeti kaynak sağlayıcıların ve kaynakların çeşitlendirilmesi şeklinde gelişmiştir. Atomun muazzam enerjisinin keşfedilerek insanoğlunun kontrolüne sunulması her ne kadar silah üretimi için olmuşsa da, farklı alanlardaki faydaları çabuk anlaşılmıştır. Nükleer enerji ile çalışan deniz araçlarının ardından, aynı temel teknolojinin üzerine inşa edilen nükleer reaktörlerle muazzam bir enerji potansiyeline ulaşılması mümkün olmuştur. Gelişmiş ülkelerin kullandığı nükleer enerji santralleri, risklerine rağmen temiz enerji üretim yöntemlerinden biri olarak enerji sektöründe önemli bir yer işgal etmektedir. Nükleer enerji sürdürülebilir ve milli olması nedeniyle enerji güvenliği bağlamında devletlerin çözüm arayışına katlı sunmaya gelecekte de cevap olacaktır. Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından, istenilen miktarda ve her an talebi karşılayabilecek kapasitede, çevre ve doğa olaylarından bağımsız olarak çalışabilen nükleer enerji santralleri, yenilenebilir enerji kaynaklarına göre daha güvenilir bir kaynak olarak değerlendirilebilir. Modern devletlerin politik amaçlarına yönelik kullandığı enstrümanlara yeni katılmış sayılabilecek olan enerji, son yüz yılda yaşanan hadiselerle ne derece etkili olabileceğini ispatlamıştır. Enerji kaynaklarına sahip olan ülkelerin kendi çıkarlarına uygun olarak bir baskı ve yaptırım mekanizması olarak enerjiyi kullandığı ve diğer ülkelerin kararlarını, çıkarlarına uygun olarak dizayn edebildiği aşikârdır. Buna karşılık, kaynaklarını çeşitlendirerek bilhassa kendi sınırları dâhilinde, dışa bağlılığını azaltarak enerji ihtiyacını karşılayabilen ülkelerin, diğer ülkelerden gelecek enerji kaynaklı baskıları bertaraf edebilmesi mümkündür. Nükleer enerji tüm bu baskılardan kurtulmak için alınabilecek tedbirlerden en önemli ve en etkilisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Enerji Güvenliği, Nükleer Enerji, Dış Politika.
Göçün güvenlikleştirilmesi: Suriye krizi ve Avrupa Birliği
Göç ve güvenlik, Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası sistemde yaşanan değişimlerin etkilediği en önemli alanlar arasında yer almaktadır. Özellikle 1990 sonrası dönemde derinleşen-genişleyen boyutlara ulaşan güvenlik ve iç savaşlar sonucu yaşanan yoğun göç akışı bu iki konuyu ön plana çıkarmıştır. Bu tez çalışması da bu iki alanı Avrupa Birliği (AB) kapsamında ele almaktadır. Çalışmanın amacı, temel olarak AB kurumlarının göç yaklaşımlarının güvenlik ile ilişkisini incelemektir. Bu kapsamdaki çalışma, Kopenhag Okulu kuramı ile AB tarafından "mülteci krizi" olarak ele alınan dönem olan 2011 Suriye krizi çerçevesinde AB kurumlarının göç yaklaşım benzerliklerini ve farklılıklarını incelemektedir. Dolayısıyla çalışma, Birliğin ortak göç politikasını tanıtırken Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'nun göç söylem haritasını çizmektedir. Çalışmada ele alınan Suriye krizi, 2011 yılı öncesi 22 milyona sahip nüfusundan yaklaşık olarak 12 milyon kişinin ülke içinde ve dışında yerinden edilmesine neden olan bir vakadır. Aynı zamanda mülteci krizi dönemi, göçün AB'nin gündemine yoğun bir şekilde yerleşmesi açısından önemlidir. Böylece bu örneklem, AB kurumlarının Avrupa'ya yönelen yoğun göç akışı karşında göçü nasıl ele aldığını araştırma imkanı sağlamaktadır. Bu kapsamdaki çalışma, AB kurumlarının göçü güvenlikleştirdiğini ve bu kurumların söylemlerinde ekonomik, kültürel ve iç güvenlik temaları kapsamında benzeşen ve farklılıklaşan yaklaşımların bulunduğunu savunmaktadır. Anahtar kelimeler: AB, AB kurumları, ortak göç politikası, mülteci krizi, güvenlikleştirme
"Arap Baharı" sonrası Orta Doğu'da su sorunu: Mısır ve Suriye örnekleri
Bu çalışmanın konusu, küresel iklim değişimi ile birlikte "Arap Baharı" sonrasında Orta Doğu Bölgesi'nde yaşanan su sorunlarını Mısır Arap Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti örneklemleri üzerinden incelemektir. Bu çalışmada su sorunu, Arap Baharı sonrasında çalışmanın konusu ülkeler ve halkları nezdinde su kıtlığı, su güvenliği, gıda kıtlığı ve gıda güvenliği çerçevesinde ele alınmıştır. "Arap Baharı"nın Orta Doğu coğrafyasında son derece önemli sosyal, ekonomik, siyasi ve demografik değişiklikler meydana getirdiğine sürekli değinilmektedir. Yalnız bu değişikliklerin neler olduğu, su sorunun bu değişikliklerden ne derece etkilendiği ile ilgili çalışmalar yetersizdir. Bu çalışma, literatürde böyle bir eksikliğin giderilmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Çalışmada küresel iklim değişimine değinilmiştir. Yalnız bu konu, küresel iklim değişiminin su kaynakları üzerindeki etkisi ile sınırlı tutulmuştur. Aynı zamanda Orta Doğu bölgesi denildiğinde çok geniş bir coğrafya kastedilmektedir. Bu bakımından bölgenin iki önemli ve birbirinden farklı su sorunu yaşayan devletleri olan Mısır Arap Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti incelenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda küresel iklim değişimi ve buna bağlı oluşan su sorununun bahsi geçen ülkelerde mevcut durumu daha da tırmandırdığı/kötüleştirdiği ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: İklim Değişimi, Su Sorunu, Arap Baharı, Suriye, Mısır.
Irak'ta İslam Devleti Örgütü'nün (IŞID) çıkış ve yayılmasının sebepleri: 2003-2017
Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahale ettiği 1980'lı yıllar, Selefilik gibi İslam'ın en radikal yorumu ile hareket eden cihadi örgütlerin ortaya çıktığı dönem olarak nitelendirilmektedir. Bu dönemde birçok Selefi grup ve örgütler tarafından önce Sovyetler Birliği'ne daha sonra A.B.D. ve Batılı ülkelere karşı küresel bir cephe oluşturularak cihat adına savaş ilan edilmiştir. Daha sonra bu küresel cepheye liderlik yapan El Kaide terör örgütünün kurucusu Usame bin Ladin'in yardımı ile günümüzde dünyanın en tehlikeli ve aykırı terör örgütü konumuna gelen ve IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti örgütünün 1999 yılında kuruluşunun ilk adımı atılmıştır. Dünyada tek bir Müslüman devletin dahi olmadığı inanışına sahip olan ve yeniden hilafeti öncelikle Ortadoğu'da daha sonra da tüm dünyada canlandırmayı amaçlayan IŞİD, 2003 Irak işgali sonrasında bölgede kendini göstermesiyle birlikte, 2011'de ve ardından devam eden süre içinde, Irak'ın batı bölgelerinde ve Suriye'nin doğusunda geniş bir coğrafyayı işgal edip bu alanlarda hilafeti ilan etmeyi başardı. Ayrıca IŞİD gerçekleştirdiği işgaller neticesinde insan gücü, askeri yeterlilik, mali kaynaklar ve propaganda yönünden yalnızca hâkim olduğu bölgelerde değil aynı zamanda tüm dünyaya korku salan bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Bu çalışma, Irak Devleti'nin siyasi tarihinde önemli bir dönem olan 2003'ten 2017 yılına kadar IŞİD'in hilafet ilan ettiği sürece kadar geçen zaman dilimini inceleyerek yerel koşulların örgütün ortaya çıkması, güç unsurlarını bünyesinde toplaması ve yayılmasında oynadığı rolün önemini analiz etmektedir. Bu bağlamda, örgütün yapılanma süreci anlatıldıktan sonra 2003'te ABD'nin Irak'ı işgal ederek Saddam rejimini ortadan kaldırılmasıyla yaşanan istikrarsızlık ortamında Baasçıların kamu kurum ve kuruluşlarından el çektirilmesi,2006-2007 yılları arasında mezhepsel savaşların meydana gelmesi, Sünnilerin siyasal süreçten uzaklaştırılması, 2011 yılında IŞİD'in güç ve otorite boşluğunu avantaja çevirerek Irak ve Suriye'de yükselmesi ve yayılmaya başlaması, Baasçı subayların örgütün yönetim kadrolarında bulunmalarının rolü ele alınarak tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: IŞİD, İslam Devleti, Irak, Suriye, Mezhep, Mezhepsel Savaş, Terör, Terörizm.
Uluslararası azınlık hakları bağlamında Uygur Türkleri'nin durumu:(Türkiye, Kırgızistan ve Doğu Türkistan örneği)
Bu çalışma, Çin'in 1949 yılında Doğu Türkistan'da gerçekleştirdiği işgal sonucunda azınlık durumuna düşen Uygur Türklerinin Doğu Türkistan, Kırgızistan ve Türkiye'deki durumunu analiz etmektedir. Çin istila sonrası bazı Uygur Türkleri kültürlerini, inançlarını, dilini serbest şekilde devam ettirmek amacıyla Doğu Türkistan'dan hicret etmişlerdir. Meydana gelen göç hareketleri çok sayıda Uygur Türkünü farklı ülkelere gitmesine sebep olmuştur. Bu çalaşma özellikle Kırgızistan, Türkiye ve Doğu Türkistan'daki Uygur azınlıklar üzerinde durulmuştur. Doğu Türkistan'da kalan Uygurlar, çok zor ve ağır şartlar altında yaşamlarını sürdürmektedir. Günümüzde Doğu Türkistan'daki Uygurlar üzerinde Çin yönetiminin işgal ve baskısı hala devam etmekte olup Türk-İslam varlığını silebilmek için farklı yöntemler uygulanmaktadır. Doğu Türkistan kültürel değerleri, dini inançları, tarihi geçmişi, jeopolitik ve jeostratejik açıdan, Türk-İslam dünyasının önemli ve ayrılmaz bir parçasıdır. Tarihte deniz yollarının keşfedilmediği dönemde Avrasya kıtasında önemli bir noktadır. İpek yolu ile Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan Doğu Türkistan bölgesi, bir köprü vazifesini görmüştür. Çalışmada, öncelikle Uygur Türklerinin tarihi, yaşadıkları coğrafiya, kurdukları devletler ve cumhuriyetler açıklanmıştır. Daha sonra Azınlık kavramı ve tanıtımına yer verilerek uluslararası azınlık hakları bağlamında çeşitli belgeler kronolojik olarak incelenmiştir. Doğu Türkistan'da çeşitli hak ihlallerine maruz kalan Uygur Türkleri detaylı olarak incelenmiştir. Son olarak Kırgızistan ve Türkiye'ye göç eden Uygur azınlıkların günümüzdeki durumu ortaya konmaya çalışılmıştır.
Bağımsızlık sonrası Kazakistan'da fundamentalizm tehlikesinin ülke politikalarına yansımaları
1991'den sonra bağımsız devlet anlayışının beraberinde getirmiş olduğu yeni devlet inşası ile Kazakistan, gelişim ve istikrarını koruyan, aynı zamanda uluslararası alanda etkin politikalar sergileyen ülke konumuna gelme gayreti içerisinde olduğu gözlemlenmiştir. Fundamentalizmin, günümüzde yer edindiği otorite derecesinde Kazakistan'ın ülke politikalarına ve temel göstergelerine göreceli etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Bu etki; Kazakistan hükümeti, Nursultan Nazarbayev ve Kazakistan halkının tutumları ile değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler, çalışmanın giriş bölümünde verilen varsayımların, çalışma kapsamında tanımlanan veri ve analizler sonucunda tespit edilen bulgular ile sonuca ulaşılmıştır. Araştırma bulgularına göre, Kazakistan'da fundamentalizm tehlikesini kontrol altına almak adına gerçekleştirilen politikalar, ülke bütünlüğü ve istikrarının korunması açısından hem ulusal hem de uluslararası alanı etkiler nitelikte olduğu analiz edilmiştir. Devletlerin iç ve dış siyaset hamlelerini etki altına alma olasılığı yüksek olan fundamentalizm, özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlemlenen otoritesi, bu ülkelerin politikalarını yönlendirme ve biçimlendirme gücünü ortaya koymaktadır. Orta Asya'da bulunan Kazakistan Cumhuriyeti, çeşitli din ve etnik yapıya sahip bir ülke olarak fundamentalizm kapsamında göstereceği tepkimeler, bölge ülkelerinin kaderiyle yakından ilintili olduğu görülmüştür. Kazakistan hükümetinin özellikle Afganistan ve Suriye'deki kaos ortamının, ülkede oluşmaması adına gerçekleştirdiği eylemler, Kazakistan'ı bölge ülkelerinden ayıran özelliğini ortaya çıkararak, yönetimsel anlamda bölgedeki farklı konumunun gözlemlenebilir seviyeye ulaştığı tespit edilmiştir.Çalışmanın yönteminde belgesel tarama metodu kullanılmıştır. Çalışmanın temel amacı; Kazakistan'ın temel göstergeleri ile fundamentalizm kavramı arasındaki ilişkiyi çeşitli değişkenler aracılığıyla açıklanmasıdır. Çalışma aynı zamanda bu alanda literatüre mütevazi yeni bir kaynak oluşturup, birçok değerli bilgiyi bir çalışma kapsamında birleştirmeyi hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Bağımsızlık, Fundamentalizm, İslam, Kazakistan Cumhuriyeti, Politika.
Dış politika analizinde karar alma yaklaşımı, Dışişleri Bakanlığının rolü: İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu örneği
Bu çalışma, Türk dış politikasının son dönemine iki aktör üzerinden bakma denemesidir. İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu gerek entelektüel yönelimleri, gerekse siyasi kimlikleri ile son yılların Türk dış politikasına damgalarını vurmuşlardır. Dış politikanın anlaşılmasında birey üzerinden analize öncelik veren çalışma, inşacı bir bakış açısına dayanmaktadır. Dış politikanın bir inşa süreci sonucunda oluştuğu, kimliğin bu politikanın oluşmasında önemli bir yere sahip olduğu çalışmanın üzerinde yükseldiği temeldir. Elbette kimliği anlayabilmenin yolu bireyin sosyalleşmesine belli ölçülerde bakmaktan geçer. Çalışmanın sınırlılığı içerisinde İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu'nun kimliklerine yakından bakılmaya gayret edilmiştir. Konunun bir diğer cephesini ise dış politikada kararların nasıl alındığı oluşturmaktadır. Bu doğrultuda karar alma sürecinin nasıl işlediğine yakından bakılmış, İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu'nun politikaları, karar alma teorileri bağlamında analiz edilmiştir. Karar alma teorilerinin sunduğu kolaylıklardan yararlanılırken olayın özüne göre açıklamada birden fazla teoriden de istifade edilmiştir. İki aktör üzerinden belli bir dönemin dış politikasının panoramik olarak değerlendirilmesi esasına dayanan bu çalışma geleneğin ve kimliğin önemini görmemiz bakımdan aydınlatıcıdır. Gerek Cem gerekse Davutoğlu kökleri Tanzimat öncesine götürülebilecek "devletin sorunlarına çözüm arayan münevver tipinin" çağdaş birer örneğidirler. Böylesi bir gelenek onların kimliğinin biçimlenmesinde önemli ölçüde rol oynamıştır. Sonraki dönemde gerek entelektüel gerekse politikacı olarak temelde bu bakış açısıyla hareket etmişlerdir. Doğu ile batı arasında kalmanın yarattığı bir medeniyet krizi, böylesi bir kırılmayı göğüslemeye çalışan devlet, son kertede buna dış politika açısından çözüm bulmaya çalışan iki münevver... İşte bu tezin hikâyesi böyle özetlenebilir.
Suriye krizi'nin Türkiye'nin göç politikasına etkisi
Çalışma, 2011 yılında Suriye'de başlayan kriz neticesinde Türkiye'ye yönelen kitlesel göçleri ve Türkiye'nin Suriye'den kendi ülke topraklarına gelen kitlesel göçü yönetmek amacıyla üretmiş olduğu göç politikalarını analiz etmektedir. Orta Doğu halklarının demokratik hak arayışlarıyla başlayan Arap Baharı ile birlikte Arap ülkeleri içinde iç karışıklar vücut bulmuştur. Bu arayışlar neticesinde Libya ve Mısır'da Kaddafi ve Mübarek rejimleri devrilirken Suriye'de Esad rejimi geniş kitlelere yayılan halk hareketine rağmen devrilmemiş ve diğer ülkelerden farklı olarak bu isyan uzun yıllara yayılarak bir iç savaşa dönüşmüştür. Suriye'de yaşanan iç savaşta merkezi yönetimin güç kaybetmesinden ötürü oluşan boşluğu sonucu terör örgütleri kendine hareket alanı bulmuştur. Esad rejiminin kendi halkına uygulamış olduğu baskı ve terör örgütlerinin Suriye içerisinde gerçekleştirmiş olduğu saldırılar sonucu Suriye halkı göç yolunu tercih etmiştir. Suriye ile ortak sınırlara sahip Türkiye de bu kitlesel göçe maruz kalmıştır. Çalışmada, öncelikle göç kavramı açıklandıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu tarihten Avrupa Birliği'ne aday ülke statüsü aldığı Helsinki Zirvesi'ne kadar geçen süreç baz alınmış ve bu dönemde Türkiye'ye yönelen kitlesel göçler kronolojik olarak incelenmiştir. Bu göçlere karşı Türkiye'nin izlemiş olduğu politikalara değinilmiştir. Daha sonra Türkiye'nin de taraf olduğu ve göç hususunda temel metinler olan 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 New York Protokolü incelenmiştir. Daha sonra Avrupa Birliği'nin aday ülkelere yönelik hazırladığı ilerleme raporları göç ekseninde incelenmiştir Çalışmada sonuç olarak, Suriye krizi incelenmiş ve bu kriz neticesinde Türkiye'ye yönelen kitlesel göçlere bağlı olarak oluşturulan "6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu" ve bu kanuna dayanarak düzenlenen "Geçici Koruma Yönetmeliği" bu bağlamda ortaya konmaktadır.
Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı sermayeli bankalarda finansal performansın belirleyicileri: Ekonometrik bir analiz
Bu çalışmada Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı sermayeli bankalarda finansal performansın belirleyicileri; 14 bankanın, 2007-2017 dönemi yıllık verileri kullanılarak, panel veri analizi yöntemiyle araştırılmıştır. Çalışmada serilerin durağanlıkları LLC ve IPS panel birim kök testleriyle incelenmiş ve bütün serilerin I(1) düzeyinde durağan oldukları belirlenmiştir. Modellerde yer alan seriler arasında eşbütünleşme ilişkisinin varlığı, Perron (2004) yöntemiyle araştırılmış ve serilerin eşbütünleşik oldukları tespit edilmiştir. Seriler arasındaki uzun ve kısa dönem analizleri panel FMOLS yöntemiyle yapılarak; sermaye yeterlilik oranı, mevduatlar, takibe düşen krediler, likidite ile net faiz gelirlerinin, yabancı sermayeli bankalarda finansal performansın en önemli belirleyicileri oldukları ve araştırma modellerinde hata düzeltme mekanizmasının çalıştığı tespit edilmiştir. Yapılan Granger panel nedensellik testinde ise; bankaların aktif kârlılığını etkileyen faktörlerin -sırasıyla- sermaye yeterlilik oranı, likidite oranı ve özel karşılıklar sonrası net faiz geliri; özsermaye kârlılığını etkileyen faktörlerin ise -sırasıyla- sermaye yeterlilik oranı ve likidite oranı olduğu tespit edilmiştir.
Uluslararası ilişkilerde ulus inşası kavramı bağlamında Irak örneği
Ulus inşası kavramının Irak'taki örneğini inceleyerek teori ile gerçeklik arasındaki farkı ortaya koymayı amaçlayan bu çalışma, ülkede 2003 yılındaki Amerikan işgali sonrasında ekonomik, toplumsal ve siyasi alanlardaki gelişmeler kapsamında meydana gelen çalışma ve gelişmeleri incelemektedir. Ulus inşası sürecinin güvenlik, yeniden yapılanma, kimlik oluşturma ve kalkınmadan oluşan dört önemli unsuru bulunmaktadır. Uluslararası İlişkiler disiplini içerisindeki ulus inşası algısı ile gerçek hayattaki uygulamanın farklılıkları ve eksikliklerinin tespiti konusunda Irak örneği seçilerek değerlendirme yapılmıştır. Çalışma tarihsel olarak desteklenmesi amacıyla 1919 dönemine kadar geri götürülüp, inşa sonrasında günümüze kadar olan bir zaman dilimini kapsayarak ülkedeki değişikliklerin iyi anlaşılması konusunda önem taşımaktadır. ABD işgali sonrasında Irak'ta güvenlik olgusunun yeterince dikkate alınmadığı ve tam olarak güvenli bir ortam oluşturulmadan yapılanma faaliyetlerine başlandığı görülmüştür. Diğer yandan ülkedeki etnik ve mezhepsel farklılığı derinleştirecek politikalar izlenmesi, halkın ve tercihlerinin yeterince göz önünde bulundurulmadan bir takım çalışmalarda bulunulması ve alt yapı sorunlarının devam etmesi kimlik oluşturma ve kalkınma konularındaki eksikliği ortaya koymaktadır. Bu durum sürecin disiplin içerisinde anlaşıldığı şekilde işlemediğini ve olması gerektiği şekilde sonuçlanmadığını göstermektedir.
Neo-Gramşiyan yaklaşım çerçevesinde Türkiye'de çevreci hareketler: Akkuyu, Çırpılar, Fındıklı örnekleri
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de ekonomik kalkınma söylemi ile desteklenen enerji politikalarına karşı ortaya çıkan çevreci hareketleri incelemektir. Tezde, Türkiye'de enerji alanında uygulanan neoliberal politikaların neden olduğu sorunlara karşı ortaya çıkan nükleer karşıtı hareket, termik santral karşıtı hareket ve hidroelektrik santral karşıtı hareket incelenecektir. Nükleer, kömür ve hidroelektrik santral karşıtı hareketler, daha önceki çalışmaların çoğunda Yeni Toplumsal Hareketler teorisi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu çalışmada ise bu hareketlerin, hegemonya karşıtı hareketler olduğu ve aydınlar tarafından inşa edilen değerlerle desteklendiği ortaya konulmaya çalışılacaktır. Çalışma kapsamında Türkiye'nin neoliberal politikalara geçişi, enerji politikalarındaki değişimler, enerji alanında ortaya çıkan karşıt grupların nasıl oluştuğu incelenecek ve nükleer, kömür ve hidroelektrik santral karşıtı hareketlerin amaçları, söylemleri ve eylemleri değerlendirilip, analiz edilecektir. Çalışmanın teorik çerçevesi oluşturulurken Antonio Gramsci'nin hegemonya, karşı hegemonya kavramlarından ve Robert Cox'un fikirlerinden faydalanılacaktır.
Karadeniz'in iki yakasında devrimsel durumlar: Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya
Osmanlı ve Rusya İmparatorlukları uzun yıllar Avrupa siyasetinde baskın güç olmuş ve Avrupa'nın doğusundaki süper güç olagelmişlerdir. Ancak Batı'da üretim ilişkilerinde meydana gelen dönüşüm sonrası yeni, devrimci bir burjuva sınıfı doğmuştur. Bu iki imparatorluk ise bu dönüşüme karşılık verememiş ve birincil üretim yöntemi olan tarım gün geçtikçe kötüleşmiştir. Osmanlı'da devlet gelirlerinin düşmesi, Rusya'da ise toplumsal yapının hızlı ve plansız dönüşümü nedeniyle iki mutlak monarşi on iki yılda üç farklı devrim görmüştür. 1905'te Rusya'da yaşanan devrimin kazanımları Stolypin devlet darbesi yüzünden kaybedilmesine rağmen, Osmanlı'da 1908 Devrimi İttihat ve Terakki'nin mücadeleleri sonucu yerleşmiştir. Sonuçta iki imparatorluk sosyal değişime ayak uyduramamış ve Birinci Dünya Savaşı sonunda iki imparatorluk da çökmüştür.
Türk ve Alman dış politikasında Afganistan'ın yeri: Dış yardımlar
Bu çalışma Almanya ve Türkiye'nin dış politikaları kapsamında Afganistan'a dış yardımlarını incelemektedir. Bununla birlikte, dış yardımların etkinliğinden bahsedilerek Almanya ve Türkiye'nin genel siyasi, ekonomik, sosyal ve kalkınma yardımlarından bahsedilmiştir. Çalışmada Almanya'nın dış politikası, ekonomi durumu ve dış yardımları ele alınmış, Almanya ve Afganistan'ın uzun yıllardır dostluk içerisinde devam eden ilişkilerine yer verilmiştir. Dostluk ilişkisi çerçevesinde Almanya Afganistan'a sayısız maddi yardımda bulunmuş, kalkınma amaçlı projeler yürütmüş, Afganistan'ın yeniden yapılandırması için programlar uygulamıştır. Aynı şekilde çalışmada Türkiye'nin dış politikası ve dış yardımlarından bahsedilerek, Afganistan'a yapılan milyonlarca dolarlık kalkınma yardımları, insani yardımlar, askeri geliştirme programları, imar ve inşaat programları incelenmiştir. 11 Eylül olaylarından sonra çok dikkat çeken bir ülke olan Afganistan ile hem Türkiye'nin hem de Almanya'nın ilişkileri çok eskilere dayanmaktadır. Türkiye Afganistan'a yardım eden ülkelerin arasında 3. sırada yer almaktadır. Almanya ise 20. yüzyılın başında dış politikasını ve komşuluk politikasını yeniden gözden geçirmiş, 2001 yılının ardından Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine özen göstermeye başlamıştır. 2001'den günümüze kadar Almanya Afganistan'a sürekli yardımlarda bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Almanya, Türkiye, Afganistan, Dış Politika, Dış Yardımlar
Hindistan'ın taksimi ve Pakistan devletinin kuruluşu (1857-1947)
Son dönemde gerek ekonomik gerekse askeri açıdan batı karşısında giderek güçlenen Asya'nın önemli ve büyük ülkelerinden olan Hindistan ve Pakistan ile ilgili çalışmalara küçük de olsa bir katkı yapmak amacı ile bu tez konusu seçilmiştir. Uluslararası İlişkiler Bilim Dalında bu iki ülke hakkında , Türkiye'de fazlaca bir çalışmanın olmaması da bu konunun seçilmesinde etkendir. Tezin yazımı için öncelikli olarak konuya ilişkin yapılmış olan akademik çalışmalar, yayınlanmış kitaplar ve süreli yayınlar araştırılarak kaynak taraması yapılmıştır. Kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında yapılan bu çalışmanın, Dünya ve Asya siyasetini yakından etkileyen bu iki ülkenin daha iyi tanınması ve değerlendirilmesi açısından bir katkı sağlayacağını umuyorum. Günümüz siyasetini de oldukça yakından etkileyen bu iki nükleer gücün aralarındaki rekabet ve çatışmaların daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir.
Algılama kuramları açısından Birinci Dünya Savaşı'nın aktör çiftleri düzeyinde incelenmesi
Savaşlar ve ardından yaşanan barış ve anlaşmalar tarih incelemelerinin en önemli konusu olmuştur. Gruplar, klanlar, aşiretler ya da devletler arasında yaşanan savaşlar iletişimin en önemli kanalı olmuş ve bu sayede dinler yayılmış, kültürler kaynaşmış, yeni buluşlar yaşanmış ve birçok alanda iletişim sağlanmış. Görülen o ki savaşlar her dönem en çok bilginin edinebildiği faaliyetler olması nedeniyle tarihçilerin en önemli araştırma konusu olmuştur. Fakat savaşlar yalnızca neden-sonuç çerçevesinde incelenmiştir. Her ne kadar literatürde çok fazla çalışma bulunmasa da savaşın önlenebilir ya da etkisinin küçültülebilir bir olgu olduğu kabul edilir bir gerçektir. Devletleri yönetenlerin yani karar vericilerin insanlar olduğu ve bunların algılarının, korkularının, hayallerinin ya da hırslarının olduğu göz ardı edilmiştir. Tam da bu noktada algılama ve yanlış algılamanın savaşa giden yolda önemli bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı neredeyse dünya üzerindeki tüm ulusları etkilemiş olan ve nedenleri konusunda hâlâ tarihçilerin ortak kanaatlerinin bulunmadığı I. Dünya Savaşı'nı aktörler ve devletler açısından algılama ve yanlış algılama kuramları çerçevesinde incelemektir. İmparatorlukların yıkılması ile sonuçlanan yaklaşık 9 milyon askerin yaşamını kaybetmesine neden olan bu savaşın yanlış algılama ya da abartılı algılamadan kaynaklı olma durumu oldukça ürkütücüdür. Yüzyıllar içerisinde devletler, yönetim şekilleri ve sosyolojik yapı elbette değişim içerisindeydi. Bu değişime ayak uyduramayan devletler elbette yıkılabilir ya da parçalanmak zorunda kalabilirlerdi. Fakat bu durumun sivilleri de etkileyerek bu kadar büyük bir yıkımın yaşanacağını kimse beklemiyordu. Bu savaşın kıvılcımını oluşturan olay Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun veliahtının suikaste uğraması şeklinde tarih kitapları yazsa da savaşa giden yolda devlet çiftleri savaşa farklı çıkar ve beklentilerle dahil olmuştur. 19. yüzyılın sonları itibariyle dünyada hızlı bir değişimin başladığı hissedilmektedir. Fakat liderler bu değişimi fark edememiştir. İmparatorlukları yıkan, büyük yıkımlara neden olan ve sonrasında bir dünya savaşı olarak adlandırılan bu savaşın devlet çiftleri açısından bir yanlış algılamadan kaynaklı olabilme durumu oldukça ürkütücüdür. Bu noktada bu çalışma ile her devlet çifti ayrı ayrı incelenerek yanlış algılamaların olduğu durumlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Oluşabilen çok sayıdaki yanlış algılamayı tespit etmek için yalnızca farklı ittifak blokları arasındaki değil aynı ittifak içerisindeki devlet çiftleri de incelemeye dahil edilmiştir. Bu noktada I. Dünya Savaşı öncesi yaşanan tüm gelişmeler aktör (devlet) çiftleri şeklinde incelenerek yanlış algılama sorununun olduğu durumlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma ile savaşa giden yolda devletlerin ve içerisindeki karar vericiler ile birlikte incelenerek karar vericilerin yanlış algılamalar ile ülkeyi nasıl savaşa sürüklediğini I.Dünya Savaşı örneği içerisinde incelenmiş olacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Aktör Çiftleri, Algılama, Birinci Dünya Savaşı,Lider Analizi,Yanlış Algılama.
Türkiye'nin dış yardımlarında bir ulus markalama aracı olarak diyanet dış yardımları
Dünya genelinde yaşanan doğal afetler, krizler ve olağanüstü durumlar sebebiyle, zaman zaman bazı toplumların yardıma muhtaç hale geldiği bilinen bir gerçektir. Özellikle II. Dünya Savaşı'nın yıkıcılığından sonra, dış yardımlar uluslararası gündemin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu dönemde daha çok finansal yardım olarak gerçekleşen dış yardımlar, sonraki dönemlerde içerik yönünden çeşitlenerek geniş kapsamlı bir alana dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti devleti de II. Dünya Savaşı sonrası yardıma ihtiyaç duymuş ve çeşitli ülkelerden dış yardım almıştır. Ancak Soğuk Savaş sonrası döneme geldiğimizde; dış yardım yapmak, Türk dış politikasının önemli bir unsuru olarak karşımıza çıkmıştır. Türkiye'nin özellikle içinde bulunduğu bölgede çokça siyasi kriz ve çatışmaların yaşanması, kayıtsız kalmanın mümkün olmadığı bir durum ortaya koymuştur. Yapılan dış yardımların, yardım vasfını taşımanın ötesinde hem donör ülke imajına katkı sunduğu hem de bir sosyal inşa süreci olduğu gözlemlenmiştir. Bu tezde; dış yardımların, Uluslararası İlişkiler'de bir dış politika aracı olarak kullanılmaya başlandığı fikrinden yola çıkılarak, dış yardım ve ulus markalama ilişkisi ele alınmıştır. Türkiye'de ve dünyada dış yardımlar, çeşitli kurum ve kuruluşlardan örneklerle açıklanmaya çalışılmıştır. Türkiye'nin dış yardımlarında hem sivil toplum kuruluşlarının hem de kamu kurum ve kuruluşlarının önemli görevler üstlendiği görülmüştür. Bu kurum ve kuruluşların faaliyetleri sonucunda, Küresel İnsani Yardım 2018 Raporu'na göre Türkiye "en cömert ülke" konumuna yükselmiş ve bu vesilesiyle uluslararası alandaki olumlu imajını da güçlendirmiştir. Bu minvalde; Türkiye'nin dış yardımları bağlamında önemli bir paya sahip olan diyanet yardımları incelenerek, Türkiye'nin ulus marka değerine etkisi ele alınmış, bu durum Diyanet İşleri Başkanı Sn. Prof. Dr. Ali Erbaş ile yapılan mülakat ile de yetkili merci görüşlerinden faydalanarak ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Popüler kültür ve güvenlik: Türk sinemasında güvenliği okumak
Popüler kültürün Uluslararası İlişkiler (Uİ) çalışmalarında önemli bir alan olarak ele alınması özellikle 2000'li yıllardan itibaren görülmektedir. Bununla birlikte, özellikle Güvenlik Çalışmalarında popüler kültür konuları yeteri kadar ilgi görmemekte ve göz ardı edilmektedir. Bu çalışma, güvenliği etkileyen ve güvenlikten etkilenen popüler kültürün, güvenlik çalışmaları için önemli bir çalışma sahası olduğunu öne sürmekte ve popüler kültür-güvenlik ilişkisini, Türk popüler kültüründe önemi yadsınamayan Türk Sineması çerçevesinde ele almaktadır. Bu çerçevede, 2000'li yıllar Türk Sineması'ndan seçilen film örnekleri üzerinden bir güvenlik okuması yapılarak, Türk Sineması'nın güvenlikle ilgili belli sorulara (kimin güvenliği, hangi tehditler) nasıl cevaplar verdiği ve güvenlikleştirme süreçlerinde nasıl bir rol oynadığı incelenmiştir. Bu çalışma, hem popüler kültür ve uluslararası ilişkiler çalışma sahasına güvenliği ekleyerek mevcut literatüre katkı sağlamayı hedeflemekte hem de Türk popüler kültürü ve güvenlik arasındaki ilişkiyi değerlendirerek bu konuda önemli bir eksikliği ortaya çıkarmaktadır.
Güç geçiş kuramı çerçevesinde yükselen devletlerin incelenmesi
İnsanlık tarihi kadar eski ve köklü bir geçmişe sahip olan güç kavramı, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla karşılaşılan bir kavramdır. Kimi düşünürler kavramı hedefe ulaşma noktasında bir amaç, kimisi hedeflenilen amacı gerçekleştirme konusunda kullanılacak bir araç, kimileri ise mevcut varlıkların tümünü kapsayan kapasite olarak ifade ederler. Tüm bu birbirinden farklı şekillerde yapılan açıklamalara karşın, kavrama ilişkin net bir tanımlama halen yapılabilmiş değildir. Bu doğrultuda gücün sistem içerisindeki rolüne ilişkin bir uzlaşının da sağlanabilmiş olduğu söylenemez. Güce dair var olan tüm bu belirsizliklere karşın kavram, uluslararası politika çözümlemelerinde sıklıkla kullanılan bir unsur niteliği taşımaktadır. Uluslararası ilişkiler sistemi içerisindeki tüm politik eylemlerin doğası hem gücü hem de güç politikalarını temel almaktadır. Buradan hareketle de güce dair yapılabilecek tanımlama, herhangi bir devletin kendi ulusal menfaatlerini koruma ve sürdürme noktasında elinde var olan tüm potansiyel unsurları şeklinde yapılabilir. Bu unsurlar maddi olabileceği gibi manevi unsurları da içerebilmektedir. Örneğin, bir devletin sahip olduğu coğrafyası, kültürü, nüfus yapısı o devletin gücünün belirleyicisi olabilme özelliğindedir. Gücün potansiyel unsurları olarak da, bir devletin ekonomik gelişmişliği, askeri yapılanması, teknolojik kapasitesi gibi faktörler öne çıkmaktadır. Tüm bu veriler ışığında bu tez çalışması ile amaçlanan, dünya tarihinde insanlığın var olduğu ilk günden bugüne değin varlığını koruyup sürdürmüş olan güç kavramının henüz net bir şekilde yapılamamış tanımına dair açıklamalar getirmek, ardından uluslararası ilişkiler teorilerinin güç kavramı üzerine geliştirmiş oldukları yaklaşımları analiz etmek, devamında ise gücün bileşenlerini tek tek açıklayarak güce ilişkin teorik kısmı sonlandırmak olacaktır. Ardından dünya siyasi tarihinde etkin olmuş başat ve hegemon güçlerin tanımlamalarına değinilecektir. Bu şekilde genel tanımlamaların verileceği birinci bölümün ardından, Organski'nin, anarşik uluslararası sistem tanımlamasına karşı çıkarak sistem içerisindeki güçler arasında hiyerarşik bir ilişkinin bulunduğunu iddia ettiği savı 'Güç Geçiş Kuramı' ve Lemke'nin bu kuramdan yola çıkarak oluşturduğu 'Çoklu Hiyerarşi Modeli' üzerine açıklamalar getirilecektir. Devamında ise uluslararası sistem içerisinde yükselen güçler kavramı ele alınıp, bu doğrultuda sistem içinde yükselen güç ve bu kapsamda yükselen ekonomi olarak ifade edilen yapılanmalar açıklanmaya çalışılacaktır. Son bölümde ise, yapılan tüm bu tanımlamalar, açıklamalar ve analizler doğrultusunda vaka incelemesi başlığı altında son dönemlerin hem ekonomik hem de politik anlamda yükseliş trendinde olan iki ülkesi Çin ve Hindistan inceleme altına alınacaktır. Uluslararası sistemin değişen ve dönüşen yapısı içerisinde yakalamış oldukları bu büyüme ivmesi ile tüm dünyanın dikkatini çeken her iki devlet, bilhassa Çin, günümüz dünyası ABD hegemonyasının karşısında 'yükselen güç' olarak durmakta ve şu an ki görüntü itibariyle bu güçlerini artırarak yükselişlerine devam edeceğe benzemektedirler. Anahtar Kelimeler: Çin, Güç, Güç Geçiş Kuramı, Hindistan, Yükselen Güçler
Ortadoğu'da su sorunu ve su güvenliği: IŞİD faktörü
Hayatın ana kaynağı olan su, doğadaki tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlak ihtiyaç duyulan bir maddedir. Bununla birlikte yeryüzünde farklı sebeplerle su toplumlar için bir sorun haline dönüşebilmektedir. Geçmişten günümüze dek gelen su sorunu nedenlerine baktığımızda en temelde; dünya nüfusundaki hızlı artış, kuraklık, küresel ısınma ve kirlilik yer almaktadır. Ortadoğu bölgesindeki su sorunu ise, bölgedeki siyasi istikrarsızlıklar, su kaynaklarının su ihtiyacını karşılayacak miktarda olmaması gibi temellere dayanmaktadır. Türkiye ve Irak arasında yer alan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde sınıraşan su sorununa bağlı anlaşmazlıklar mevcuttur. Fırat ve Dicle nehirlerinin paylaşımlarında Türkiye ve Irak ihtilaf olup farklı görüşler ortaya atmaktadırlar. Bunun sonucunda bir uzlaşma yoluna varılamamış, Irak ve Türkiye arasındaki su sorunu bölgede yeni bir aktörün, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD),varlığıyla daha da karmaşık bir hale gelmiştir. Örneğin, IŞİD'in 2014 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Musul Barajı'nı ele geçirmesiyle baraj çevresinde yoğun çatışmalar yaşanmıştır. Bu çalışma, Türkiye ve Irak ilişkilerinde su sorununun tarihsel arka planına yer vererek, her iki ülkenin su paylaşımı konusunda kabul ettikleri tezleri inceleyip, bölgede 2013 ve sonrasında varlığını gösteren IŞİD'in bölgedeki su sorununa etkisini ele almaktadır. IŞİD'in ortaya çıkması yıllardır su sorunu yaşayan Irak için probleme farklı bir boyut katarken, diğer bir kıyıdaş ülke olan Türkiye'de Irak'taki bu çatışmalardan olumsuz olarak etkilenmektedir.
Neo-klasik realist teori bağlamında Almanya ve Rusya arasındaki ilişkilerin AB enerji politikasına yansıması
Bu tez çalışmasında Rusya ve Almanya arasındaki ilişkilerin, enerji özelinde ve neo-klasik realist teori çerçevesinde incelenmesiyle birlikte bu ilişkinin, AB enerji politikası üzerindeki etkilerinin çoğunlukla olumsuz bir nitelik taşıdığı ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda Rusya ve Almanya arasındaki ilişkiler lider ve devlet düzeyinde analiz edildiğinde; iki devlet arasındaki ilişki boyutunun Vladimir Putin ve Angela Merkel arasındaki diyaloglardan ortaya çıkarılan bulgular neticesinde de sahip oldukları ortak tarihi etkileşim geçmişi, stratejik kültür, değerler ve inançlar temelinde diğer aktörlerden daha ileri seviyede olduğu tespit edilmiştir. Bu durumun iki devletin dış politika kararlarına etkisi açısından, özellikle de AB'nin kurucu ve liderlik rolünü üstelenen Almanya'nın, enerji alanında Rusya ile olan ikili ilişkilerini ulusal çıkarları gereğince AB'de ortak bir dış enerji politikasının oluşturulmasından önde tutmuş olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca AB enerji hukukunun yeterli derecede düzenlemeye sahip olmayıp, bu alanda yasal boşluklar bırakması noktasında Rusya'nın AB üye ülkelerine yönelik ayrıştırıcı politikalarında da başarıya ulaşması ve Almanya ile ilişkilerini karşılıklı olarak bu açıklıktan faydalanarak geliştirmesi söz konusudur. Özellikle AB açısından en büyük doğal gaz tedarikçisi konumunda olan Rusya'nın sahip olduğu gücü, uluslararası ortamda kendisine yönelik tehlike algıladığında stratejik bir dış politika aracı olarak ithalatçı ülkelere karşı sık sık kullanması Birliğin enerji arz güvenliği açısından da büyük sorun teşkil etmiştir. Dolayısıyla Almanya-Rusya ilişkilerinde karşılıklı asimetrik bağımlılığın etkisi ile enerji ihtiyacının sistemsel zorunluluktan değil de bireysel nitelikte bir ihtiyaçtan kaynaklanması Almanya-AB ilişkilerine bu alanda negatif bir şekilde yansımıştır. Bu sonuca ulaşmada özellikle neo-klasik realizmin birim düzeyindeki değişkenlerinden olan lider imajları ve algıları ile enerji şirketlerinin, devletlerin dış politika çıktılarını oluşturmasında ve yönlendirmesinde önemli bir rol aldıkları da ortaya konulmuştur.
Terör örgütlerinin sosyal medyayı kullanımı: IŞİD örneği
Bu tez, terörizm kavramı ve terör örgütleri hakkında bilgiler vererek terör örgütlerinin interneti ve sosyal medyayı hangi amaçlar doğrultusunda nasıl kullandıklarını açıklamayı amaçlamaktadır. İnternetin terör örgütlerine sunduğu avantajları ve terör örgütleri tarafından internet kullanımının devletlerin güvenliğine etkisini de incelemektedir. Teknolojinin her geçen gün gelişmesi, her alanda olduğu gibi bilimsel çalışmalarda da yenilenme ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Son yirmi yılda gerçekleşen bu teknolojik değişim, sağladığı avantajları bir yana, sayısız sorunu da beraberinde getirmiştir. İletişim teknolojisinin en modern hali ise sosyal medya olarak karşımıza çıkmaktadır. Otoriter devletler, terörist örgütler ve muhalif aktörler kendi gündemlerini oluşturmak, rakiplerine veya düşmanlarına karşı içerikler üretmek amaçlarıyla sosyal medya ortamından yararlanmaktadır. Bu eylemleri gerçekleştirmek konusunda ön plana çıkan ise terör örgütü Irak ve Şam İslam devleti olmuştur. Irak ve Şam İslam Devleti'nin medya stratejileri ve sosyal medya platformlarını etkin olarak kullanışı; Batılı devletleri radikalleşme ve radikalleştirme potansiyelini anlamlandırmaya itmiştir. Irak ve Şam İslam Devleti'nin bozguna uğratılmasına rağmen sosyal medya üzerinden propagandanın ve eleman temin etmenin mümkün olması ulusal ve uluslararası güvenliği tehdit etmesi nedeniyle yaratacağı potansiyel tartışılmaya devam etmektedir. Örgütlerin propagandalarını ve bireyleri radikalleştirme sürecini bu kanallar üzerinden yürütmesi, uzun vadede tartışılması gereken bir konudur. Irak ve Şam İslam Devleti'nin dünyanın farklı bölgelerinden yüzlerce kişiyi örgüte dahil etmesi, küresel anlamda elde ettiği başarıyı göz önüne sermektedir. Bu bağlamda, durum Irak ve Şam İslam Devleti'nin başarısının arkasındaki nedenleri araştırmayı zorunlu kılmıştır.
2000-2020 yılları arasında Türkiye-Pakistan ilişkileri
Türkiye ve Pakistan, tarihi bağlara dayanarak birbirlerini kardeş ülke olarak tanımladıklarından dolayı birçok alanda işbirliğini geliştirmişlerdir. İki ülke arasında bu kadar ilişkiler olmasına karşı uluslararası ilişkiler bilim dalında bu alandaki çalışmaların kısıtlı olduğu görülmektedir. İki ülke arasındaki ilişkilerin ortaya çıkması ve tespit edilmesi konusundaki çalışmalara bir nebze olsun katkı sağlamak amacıyla 21. yüzyılda (2000-2020) taraflar arasındaki ilişkileri çeşitli yönleriyle ele almak için bu konu belirlenmiştir. Tezi yazmadan önce hazırlık aşamasında hem Pakistan ve Türkiye özelinde hem de ikili ilişkiler alanında akademik anlamda yazılmış olan yüksek lisans ve doktora tezleri, makaleler, kitaplar, dergiler araştırılarak literatür taraması yapılmıştır. Bunların dışında internet kaynakları ve gazete haberleri de incelenmiştir. Kaynak incelemesinden sonra elde edilen bulgulara göre yapılan bu çalışmada Pakistan'ın tarihi gelişimi bir bölüm halinde verildikten sonra ikinci bölümde bağımsızlık sonrası Pakistan tanıtılmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkilerin son yirmi yılda nasıl şekillendiği ve günümüzde nasıl devam ettiği siyasi, diplomatik, askeri, ekonomik ve kültürel ilişkiler derinlemesine ele alınmaya çalışılmıştır. Araştırmamızın, günümüzde iki ülke ilişkilerinin bulundukları bölge siyasetini etkileyip bazı konulara yön vermesi nedeniyle Pakistan coğrafyasının tarihi açıdan tanınması ve özellikle son dönemde ikili ilişkilerin iyi ortaya konarak anlaşılması bakımından önemli olduğu kanaatindeyim. Anahtar Kelimeler: Pakistan Coğrafyası, Pakistan Tarihi, İkili İlişkiler, Pakistan, Türkiye
Uluslararası azınlık hakları bağlamında Ahıska Türklerinin durumu (Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan örneği)
Stratejik önemi olan Ahıska ve çevresinin Rus Çarlığı tarafından işgali sonrası Ermeni nüfusun bölgeye yerleştirilmesi, Ahıska Türkleri için o dönem başlayıp günümüze kadar devam eden çeşitli sorunlara neden olmuştur. Bölgeyi iyice egemenliğine alan Ruslar, bu kez Sovyetler döneminde 14 Kasım 1944'te, Ahıska Türklerini yaşadıkları yurtlarından, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a sürgüne göndererek onları azınlık durumuna düşürmüştür. 1956'da başlattıkları haklarını geri kazanma mücadeleleri arzu ettikleri şekilde sonlanmasa da bugün yaklaşık 10 farklı ülke de hayatlarını devam ettiren Ahıskalıların durumu uluslararası bir boyut kazanmıştır. Bilindiği gibi son yıllarda azınlık, göç ve sürgün kavramları uluslararası siyasetin ve uluslararası hukukun gündeminde çokça yer almaktadır. Günümüzde azınlık durumunda yaşayan Ahıska Türkleri hem Sovyetler Dönemi öncesi hem de sonrası sayısız ayrımcılıkları yaşamış ve en temel insani haklardan faydalanamamışlardır. Bu çalışmada sürgüne uğrayan Ahıska Türklerinin günümüzde yaşadıkları Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan örnekleri üzerinden bu ülkelerdeki uluslararası azınlık haklar çerçevesinde güncel konumları değerlendirilmiştir. Ahıska Türkleri bugün azınlık olarak yaşadıkları Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan'da sosyal hayatlarıyla ilgili eğitim, demografik yapı/nüfus, din/inanç durumu, ekonomi, sosyal yaşam ve siyaset gibi konular ışığında değerlendirildiğinde bu ülke vatandaşlarının sahip olduğu hakların büyük çoğunluğuna sahip oldukları anlaşılmıştır. Ahıska Türklerinin 76 yıl önce yaşamış oldukları sürgünün bugün uluslararası bir niteliğe bürünmesi ve azınlık olarak bazı hakları elde etmiş olmalarına rağmen yaşadıkları bu ülkelerdeki ekonomik, sosyal, kültürel ve eğitimle ilgili sıkıntıları devam etmektedir.
Türk dış politikası zemininde kültürel diplomasi: Kuram, araç ve uygulama
Ülkelerin dış politikada ortaya çıkan sorunları müzakereler yolu ile barışçıl bir şekilde çözmelerinde Diplomasi bir araç olarak kullanılmaktadır. Günümüzde, Diplomasi çeşitlerinden biri olan Kültürel Diplomasi küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin beraberinde gittikçe önem kazanmıştır. Kültürel Diplomasinin bir Diplomasi anlayışı olarak son dönemlerde geliştiği düşünülse de, ilk örneklerinin Antik Yunan dönemlerine dayandığı ve sonrasında da toplumlar tarafından uygulandığı bilinmektedir. İçerik bakımdan zengin anlamları bulunan kültür kavramı, Kültürel Diplomasi kavramının tanımlanmasında birden fazla görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kültürel Diplomasi aracılığı ile devletler; kültürlerini, geleneklerini ya da dillerini uluslararası politikada kullanarak sorunlarını çözebilmekte ve yumuşak güç uygulayabilmektedir. Devletlerin barış içerisinde yaşamalarında ve sorunların barışçıl bir ortamda çözümünde Kültürel Diplomasi devletler için yumuşak güç uygulanarak çözüm sağlayan ciddi bir fırsattır. Türkiye de geliştirdiği birçok kurum ve kuruluşlar ile Kültürel Diplomasi faaliyetlerinde bulunmuş, kendi kültürünü ve değerlerini uluslararası ortamda tanıtmak ve yaymak için çeşitli adımlar atmıştır. Çalışmada Kültürel Diplomasinin tarihsel gelişimi, kuramsal boyutu ve uygulama alanları incelenmiş olup, ülkemizdeki ve farklı ülkelerdeki faaliyetlere yer verilerek açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Dış Politika, Kültürel Diplomasi, Yumuşak Güç
Yemen üzerinde bölgesel rekabet
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nden ayrılıp bağımsızlığını ilan eden Yemen, 1962-1968 yılları arasında bir iç savaşa sahne olur, benzer bir şekilde 2011'den günümüze kadar devam eden yeni bir iç savaşı yaşanır. Geçmişte halkının refah ve huzur içinde yaşadığı, mutlu Arap (Arabia Felix) gibi anlamlara gelen isimlerle anılan Yemen, günümüzde bu sıfatlardan çok uzak, kaos ve kargaşa içinde varlığını sürdürür. Aden Körfezi-Bab'ül Mendeb Boğazı, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı suyolunun güneyini kontrol eden stratejik bir coğrafyada bulunan Yemen'e farklı devletlerin kendi çıkarları için yapmış oldukları müdahaleler, ülkenin kırılgan bir yapıya sahip olmasına ve devlet yönetiminin zayıf kalmasına sebep olur. Her ne kadar ülkenin kuzey ve güney bölgeleri birleşmiş olsa da hükümet zayıflığı ile gelen iç çatışmalar Husiler'in Sana'yı ele geçirmesine yol açar. Yemen'de kendi içinde farklı gündemler takip eden gerek siyasi gerekse toplumsal rol oynayan iç dinamikler, bu savaşlarda hedef ve çıkar ortaklığına dayalı dış aktörlerin desteğini alırlar. Güney ve Kuzey Yemen'in birleşmesi ile oluşan Yemen Cumhuriyeti'nin beş ana aktörü vardır. Bunlar Husiler, El-Kaide, Islah Partisi, Ali Abdullah Salih ve Yemen Sosyalist Partisi'dir. Arap Baharı'ndan olumsuz etkilenen Yemen'de bahsettiğimiz söz konusu beş ana unsur bütün bu yaşananlarda etkili olmuştur. İran bu mücadeleler sırasında görünürde yumuşak güç unsurlarına başvurur. Sert güce başvurması ise perde arkasından Husiler aracılığı ile gerçekleşir. Suudi Arabistan ise bu güç mücadelesinde geleneksel dış politika anlayışında görülmemiş bir hamle yaparak 2015 yılında düzenlenen "Kararlılık Fırtınası" ile doğrudan sert güç unsurlarını kullanarak sahnede yerini alır. Bu çalışmada, Yemen'deki iç çatışmalara müdahil olan dış aktörlerin, (BAE, Suudi Arabistan ve İran) çatışmaların seyrini nasıl değiştirdiği ve iç aktörler üzerinde nasıl bir tesire sebep olduğu ele alınmıştır.
Kazakistan'da petrol ve doğal gaz rezervleri ve bunların Kazakistan dış politikasına etkisi
Sovyetler Birliği'nin dağılması ve iki kutuplu dünya sisteminin ortadan kalkmasıyla başlayan yeni dönemde ortaya çıkan bağımsız devletler, uluslararası düzende belirlenen koşullar çerçevesinde yeni ortama uymak için çaba sarf etmektedir. Fakat yine de büyük güçler bu düzenin ana oyuncuları rolünde devam etmek istemektedir. Enerji güvenliği açısından değerlendirildiğinde günümüzde Orta Asya, hidrokarbon kaynakları açısından zengin bölgelerden biri olarak ön plana çıkmaktadır. Dünya üzerinde geniş coğrafyaya sahip ve enerji kaynakları açısından zengin olan Kazakistan Cumhuriyeti, Orta Asya'da bağımsızlığına kavuşan diğer ülkeler arasında önemli bir konumdadır. Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra büyük güçlerin ilgi noktası haline gelen Kazakistan'da, demografik yapının ve askeri gücün zayıflığı, ülkenin güvenliğini tehdit eden önemli unsurlardır. Bu nedenle bağımsızlığına yeni kavuşan Kazakistan'ın serbest piyasa ekonomisine geçmesi ve büyük güçlerin enerji kaynaklarına olan ilgisini kullanarak kendi askeri, siyasi ve iktisadi olanaklarını kullanması bunların yanı sıra demografik yapı konusunda bazı adımların atması, ülkenin kalkınması doğrultusunda stratejik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Kazakistan dış politikasının oluşturulmasında, petrol ve doğal gazın önemi anlatılmakta ve enerji kaynaklarının çök yönlü ülke politikasında nasıl kullanıldığı incelenmektedir. Tezin temel amacı, Kazakistan'da petrol ve doğal gaz üretimi ve gelişimi için büyük güçler ve şirketler tarafından yapılan projelerin ve işlevlerin tespit edilerek bunların Kazakistan enerji politikasına yönelik etkisinin analiz edilmesidir. Ortaya çıkan veriler ışığında ülkenin çok yönlü politikasında ve ekonomi kalkınmasında petrol ve doğal gazın, itici güç olup olmadığı tartışılmaktadır.
Kültürel diplomasi aracı olarak uluslararası eğitim: Türkiye-Kazakistan ilişkileri örneği
Tez, bu günlerde önemli bir kavram olarak bilinmekte olan yumuşak gücü ve bu bağlamda ilişkin Türkiye Cumhuriyeti'nin Kazakistan'a uygulanmakta olduğu uluslararası eğitim çalışmaları tarihi gelişmeler, iki taraflı bağlantılar, kültürel ve dış politika değerleri açısından meydana gelen incelemeleri içermektedir. Tezin içeriğinde yumuşak güç ve kültürel diplomasi kavramı kapsamlı bir şekilde tanımlanmakla birlikte, Türkiye'nin özellikle son yıllarda Kazakistan'a yönelik artmakta olan eğitim projeleri, kültürel diplomasi bağlamında değerlendirilmiştir. Aynı zamanda Türkiye'deki kamu kurum ve kuruluşlarının uluslararası eğitim faaliyetleri biçiminde bir dış politika ürününü incelemektedir. Türkiye'de uluslararası eğitim ve kültür faaliyetleri yürüten kamu kurumları; Türkiye İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, Türk Akademisi, Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi, Yunus Emre Enstitüsü, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, TÜRKSOY kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve faaliyetleri açıklanmış ve kültürel diplomasisi kavramı uluslararası eğitim faaliyetlerinin birbiriyle ilişkili olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca, eğitim ve kültür alanında devam eden işbirliği, iki ülke arasındaki ilişkilerin bir diğer önemli yönü, Orta Türkistan'da kurulan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi son derece önemli bir işleve sahiptir. Anahtar Kelimeler: Yumuşak Güç, Kültürel Diplomasi, Türkiye, Kazakistan, Eğitim İlişkileri
Devletlerarası kriz süreçleri üzerine mukayeseli analiz: Türkiye-Yunanistan örneği
Dünya üzerinde artan savaşlar sonunda insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu olgu barış olmuştur. Çatışmaların sona ermesi ve insanların nihai barış ortamında yaşamlarına devam etmesi için tarafların birbirlerinin varlığını kabul ederek şiddet eylemlerini sonlandırması gerekmektedir. Uluslararası sistemin varlığı ve güç unsurları göz önünde bulundurularak taraflar arasında dengeler kurulması krizlerin çözümüne yönelik önemli adımlardan biri olabilmektedir. Türk-Yunan ilişkileri inançlara, yaşam şekillerine, tarihi ve kültürel geçmişe ve ulusal çıkarlara dayalı nedenlerle zaman zaman gerilme noktasına gelmiştir. Atatürk-Venizelos Dönemi, 1988'de Davos'ta Turgut Özal-Andreas Papandreou'nun bir araya gelmesi ve 1990'ların sonunda Dışişleri Bakanlığı görevleri esnasında İsmail Cem-George Papandreou arasında geliştirilen dostluk ilişkileri hariç olmak üzere iki ülke arasındaki ilişkiler hassas dengeler üzerine kurulmuştur. 15. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı İmparatorluğunun yönetimi altında yaşayan bu iki toplum, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanması ile birlikte sınır çatışmaları ve azınlık meseleleri nedeniyle ilişkilerinde sorun yaşamaya başlamıştır. Bağımsızlığın ardından yaşanan ikinci önemli olay ise 1920-1923 Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunanlıların "Küçük Asya Felaketi" olarak adlandırdıkları Yunanistan'ın İzmir ve çevresini işgali sırasında uğradığı yenilgidir. Bu olayların ardından ise Kıbrıs sorunun yaşanmaya başlaması ilişkileri kırılma noktasına getirmiştir. Devlet içi aktörler ve lider algılarının ön plana çıktığı bu çalışma da barışçıl yöntemlerin kullanılarak kalıcı barışın sağlanması hedeflenmektedir. Dünya barışının sağlanması ve temel ve hak özgürlükler kapsamında insanların yaşamlarına devam etmesine yönelik atılan adımlar bazı dönemlerde farklı olaylara yol açmaktadır. Devletler arasında yaşanan krizlerin hangi değişkenlerden etkilendiğini tespit ederek bu değişkenlere ilişkin anlamlı açıklamalar bulmanın amaçlandığı bu çalışma kapsamında Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde yaşanan krizlerin hangi değişkenler sonucunda ülkeleri başarı ya da başarısızlığa götürdüğüne dair yorum yapmaktır. Teorik açıdan ise uluslararası ilişkiler disiplininin en temel uygulama alanlarından birisi olan ve dış politika analizi konusunda yeni ve bütüncül bir yöntem ortaya koyan Neoklasik realizmden faydalanılacaktır. Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan krizler, Neoklasik Realist bir bakış açısıyla değerlendirilerek ülkelerin bu krizlerin çözümüne yönelik hangi adımları attığı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Çatışma Çözümü, Kriz, Neoklasik Realizm, Türkiye, Yunanistan
Arap Baharı'nın Türkiye'ye ekonomik ve siyasi etkileri: Seçilmiş ülkeler üzerine değerlendirme
Ortadoğu bölgesi, dünya ticaretinin büyük bir bölümünün geçiş güzergahının bölgedeki boğazlardan sağlanması ve üç büyük dinin kutsal mekanlarına ev sahipliği yapmasının yanı sıra zengin enerji kaynaklarına sahip olması nedeniyle her geçen gün önem kazanan bir coğrafya olmuştur. 2010 yılında bireysel bir eylem olarak başlayan ve domino etkisiyle bu bölgede toplumsal bir hareket ve protestoya dönüşen olaylar Arap Baharı olarak adlandırılmıştır. Arap Baharı'nın hem Baharı yaşayan hem de çevre ülkelerde ekonomik, siyasi ve sosyal etkileri olmuştur. Arap Baharı'nın yaşandığı ülkeler ile yakın ilişkisi olan Türkiye de yakın coğrafyasında olan bu süreçten ekonomik ve siyasi anlamda etkilenmiştir. Arap Baharı'nın Türkiye'ye etkisi, sadece Suriye'den Türkiye'ye gelen Suriyeli sığınmacılara ayrılan bütçesi olmamıştır. Türkiye, Arap Baharı'ndan çok farklı şekillerde etkilenmiştir ve hala da etkilenmektedir. Çalışmada, Arap Baharı sürecinde Arap Baharı'nı yaşayan ülkelerden Mısır, Libya, Tunus ve Suriye'nin Türkiye ile olan ekonomik ve siyasi ilişkilerinin, Türk ekonomisine ve siyasetine etkileri analiz edilmiştir. Bu çalışma ile Arap Baharı'nın Türkiye'nin bu ülkeler ile olan ekonomik ve politik ilişkilerini nasıl etkilediği resmî kurumlardan elde edilen veriler ile incelenmiştir. Resmî kurumların ve kişilerin açıklamalarına göre Arap Baharı'nın Türkiye'ye ekonomik maliyeti yüksek olmuştur. Arap Baharı'ndan önce bölge devletleri ile siyasi ilişkileri olumlu olan Türkiye'nin Bahar'dan sonra siyasi ilişkilerinde de gerileme yaşamıştır. Bu çalışmada Arap Baharı'nın Türkiye'ye politik ve ekonomik etkileri incelendiğinde, Türkiye'nin bölge devletleri ile olan siyasi ve ekonomik ilişkilerinde sorunların meydana geldiği gözlemlenmiştir. Son olarak çalışmayla ülkeler arasındaki ilişkileri belirleyen dış politika ve ekonomi bilimleri arasında çok yakın bir bağlantı olduğu yadsınamaz bir gerçek olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Arap Baharı, Ekonomik Etki, Ortadoğu, Siyasi Etki, Türkiye.
The effects of the Syrian Ciwil War on Turkey's border security
Starting in Tunisia in 2010, the Arab Spring uprisings spread across the Arabic world and affected Syria as well as Egypt, Libya, and Yemen. The Assad regime was insensitive to the demands of the people seeking reforms and attempted to suppress the street demonstrations by violence, causing a civil war in the country. The major impact of the civil war in Syria on Turkey was the emergence of such non-state armed actors as PYD / YPG and ISIS, benefiting from the power vacuum in Syria. They found plenty of freedom for illegal activities in the region in a short time. The escalating tensions and conflicts in the country led to the administrative and military structuring of the PYD / YPG, the Syrian branch of the PKK, in the north of Syria. The atmosphere of pressure and violence caused by PYD / YPG and ISIS in the region forced local people to leave their homes and thousands of Syrian civilians had to migrate to Turkey. The existence of these terrorist elements along Turkey's southern borders was also a threat to Turkey. This study investigated the impact of terrorist organizations such as PYD / YPG and ISIS in the north of Syria on Turkey's border security management and the measures taken by Turkey against this threat.
Suudi Arabistan ve İran güç mücadelesinde Yemen faktörü
Arabistan Yarımadası'nın stratejik noktalarının birinde yer alan ve kırılgan bir yapıya sahip Yemen halen Suudi Arabistan ve İran arasındaki güç mücadelesine sahne olmaktadır. Yemen topraklarında devam eden jeopolitik ve ideolojik mücadele 2011 yıllında Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde başlayan halk hareketleriyle birlikte derinleşmiştir. Statükocu bir dış politika izleyen Riyad'ın aksine dış politikada revizyonist bir politika izleyen Tahran, Arap Baharı'ndan sonra Riyad'la arasındaki bu güç mücadelesini hat safhaya taşımıştır. Riyad ve Tahran arasındaki rekabet ve karşılıklı düşmanlık Yemen'in iç savaşa sürüklenmesine yol açmıştır. İki bölgesel gücün müdahalesi nedeniyle BM ve diğer küresel güçlerin tüm diyalog girişimlerine ve barış görüşmelerine rağmen siyasi açmaz sürmeye devam etmiştir. Elbette Riyad ve Tahran'ın güç mücadelesine ek olarak Yemen'deki iç dinamikler de çatışmanın fay hatlarını derinleştirmiştir. Hatta iç dinamikler bölgesel güçlerin müdahalesine davetiye çıkarmıştır. Bu minvalde İran yumuşak güç unsurlarını kullanarak Şiilerin ağabeyi rolüyle Husiler aracılığıyla müdahalede bulunurken, Suudi Arabistan ise sert güç unsurları çerçevesinde müdahaleci bir politika izleyerek meşru hükümet aracılığıyla çatışmaya müdahil olmuştur. Böylece Riyad ve Tahran vekil gruplar aracılığıyla birbirini dengelemeye çalışmıştır. Kriz basit bir iktidar kavgası ve iç savaştan evrilerek vekâlet savaşına dönüşmüştür. Bazen de Riyad ve Tahran menfaatleri uğruna mezhepçi politikalar izleyerek Şii-Sünni arasındaki gerilimin de tırmandırmasına neden olmuştur. Son olarak İran ve Suudi Arabistan arasındaki güç mücadelesinin ne kadar süreceğini ve ne tür kazanımlar elde edeceği, Yemen'in geleceğinin ne yöne evriliceğine dair net bir tablodan bahsetmek doğru olmaz. Anahtar Kelimeler: Güç Mücadelesi, İran, Suudi Arabistan, Yemen
Arap Baharı çerçevesinde İran-Suudi Arabistan ilişkilerini yeniden düşünmek
Uluslararası ilişkiler alanında devletler arasında bir sorun ortaya çıktığı zaman sorunun çözümünde uygulanacak çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu yöntemler kimi zaman barışçıl yöntemler olarak uygulanmakta, kimi zaman ise baskıcı olarak uygulanmaktadır. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında bulunan birçok devlet Monarşi ile yönetildiğinden dolayı baskıcı yöntemlerin daha sık kullanıldığını görmekteyiz. Bu çalışma da temel amaç, Körfez'de İran ile Suudi Arabistan arasında 1979 İran İslam Devrimi ile başlayıp 2011 yılında meydana gelen Arap Baharı olayları ve sonrasında yaşanan gelişmelerin Ortadoğu coğrafyasında İran ile Suudi Arabistan'a etkilerinden söz etmektir. İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabetçi yaklaşımlarının incelenmesi, Tahran- Riyad yönetiminin günümüzde yaşanan çatışmalarını anlamlandırmak adına yol gösterici olacaktır. İran ve Suudi Arabistan arasında rekabetin başlamasında temel olacak noktanın 1971 yılında İngiltere'nin Körfez'den çekileceğini açıklamasıdır. İran İslam Devrimi ile başlayan süreçte Körfez savaşları ve İran-Irak savaşının ortaya çıkması İran ve Suudi Arabistan ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuştur. İran ve Suudi Arabistan arasındaki rekabet genel itibari ile farklı konularda ortaya çıkmıştır. Bu konuların başında ilk başta değindiğimiz üzere İngiltere'nin Körfez çekilmesini açıklamasının ardından oluşan güç boşluğunu her iki ülkenin de doldurmak istemesidir. Diğer konular ise; temel de mezhep farklılıkları, ekonomik güçlenme olgusu ve İslam dünyasında lider olma arayışı olarak karşımıza çıkmıştır. Son dönemde meydana gelen Arap Baharı olayları ise rekabetin fitilini iyice ateşlemiş ve aralarındaki mücadele farklı bir boyut kazanmaya başlamıştır. Arap Baharı olaylarının ortaya çıkması sonucunda daha önceden fiilen yürütülen mücadele bu sefer farklı devletlerin olaylara katılması ile vekâlet savaşları şeklinde yürütülmeye başlanmıştır. Arap Baharı olayları Tahran ve Riyad arasındaki rekabetin en somut örneklerini oluşturmaktadır.
Bir kültürel diplomasi aracı olarak Erasmus programı: Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi örneği
İçerisinde yaşadığımız 21. yüzyılda, çağın getirdiği teknolojik yenilikler, anlık iletişimin büyük kitlelerce erişilebilir olması, sivil toplumun sahip olduğu gücün artması, insanların demokrasi, insan hakları, özgürlüklere dair bilincinin artması gibi sosyal değişimler uluslararası ilişkileri de büyük ölçüde değişmeye, modern çağa ayak uydurmaya mecbur bırakmıştır. Uluslararası ilişkilerde ve diplomaside, geçmişte daha sıklıkla başvurulan sert gücün, sıcak çatışmaların, mali ve sosyal yaptırımların, baskı, zorlama yöntemlerinin terk edilmekte olduğu görülmektedir. Benzer şekilde ulus- devlet ve ulus-ulus ilişkilerinde otoriter, sert yaklaşımlar gittikçe sonuç vermez hale gelmiştir. Günümüzde uluslararası ilişkiler geçmişe kıyasla daha toplum ve insan merkezli, yumuşak güç, kamu diplomasisi, kültürel diplomasi odaklı yaklaşımlarla yürütülmektedir. Küresel çapta belirli bir ekonomik ve siyasi güce sahip olan Avrupa Birliği de özellikle 2000'li yıllardan sonra kültürel diplomasi ve kamu diplomasisi faaliyetlerine hız vermiştir. Avrupa Birliği'nin eğitim, gençlik, kültür, sanat alanlarında büyük çaplı ve çok uluslu programı Erasmus, kültürel diplomasi uygulamasının başarılı bir örneğidir. Bu çalışmada Avrupa Birliği'nin Erasmus programı yoluyla yürüttüğü kamu diplomasisi faaliyetleri, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi'nden programa katılan öğrenci ve akademik personelle görüşülerek incelenmiştir. Program katılımcısı öğrenci ve akademik personele, Erasmus programlarına ilişkin açık uçlu sorular yöneltilmiştir. Yöneltilen sorular ile, Avrupa Birliği'nin program katılımcıları üzerinde olumlu imaj oluşturma amacının ne ölçüde gerçekleştiği anlaşılmaya çalışılmıştır. Örneklem olarak Erasmus programından yararlanmış 10 öğrenci ve 10 akademik personel seçilmiştir.
Türkiye'nin kamu diplomasisi ve yumuşak güç uygulamalarında medya aktörü: TRT Avaz örneği
Kamu Diplomasisi, devletlerin Uluslararası İlişkiler alanında düşünce, fikir, hedef ve politikalarını, insan birikimiyle bir başka coğrafyada anlatma gayreti olarak tanımlanmaktadır. Devletler uluslararası arenada; hedeflerini, politikalarını, vermek istedikleri mesajlarını yabancı toplumlara ulaştırarak olumlu imaj sağlamaya çalışmaktadır. Bu amaçların hedef kitle üzerinde başarıyla gerçekleştirilebilmesi için Kamu Diplomasisine ihtiyaç duyulmaktadır. Kamu Diplomasisinde özellikle iletişim ve medya araçlarının aktif olarak kullanılmasıyla, mesajlar hedef kitleye hızlı ve kalıcı bir şekilde ulaştırılarak, dış politika ve uluslararası ilişkilerde başarı amaçlanmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'de Kamu Diplomasisini uygulayan aktörler, resmi ve sivil toplum kuruluşları, bu alanda yapılan çeşitli çalışmalar, medya araçlarının kullanımı ve hedef kitleye ulaşma faaliyetleri incelenmiştir. Türkiye'nin; Orta Asya, Kafkaslar ve Balkan coğrafyası ile tarih, din, dil, ekonomi, kültür başta olmak üzere birçok ortak değeri bulunmaktadır. Bu çalışmada, Kamu Diplomasisi ve medya ilişkisinin yanı sıra; 2009 yılında kurularak, TRT bünyesinde yayın hayatına başlayan TRT AVAZ kanalı incelenmiştir. Kanalın yayın anlayışı, hedefleri, Türkiye'nin olumlu imaj ve tanıtımına katkısı, uluslararası bazı kanallar ile benzerlikleri ele alınmıştır. TRT AVAZ'ın televizyon frekansı dışında hedef kitlesine nasıl ulaştığı, resmi internet sitesi ve sosyal medya hesapları, yayınladığı programlar ile örnek yayın akışı değerlendirilmiştir. TRT AVAZ; Türk kültürün, sanatının, aile ve toplum değerlerinin pekiştirilmesi, ileriye taşınması ve devam ettirilmesi ile ilgili önemli yayınlar yapmaktadır. TRT AVAZ, Türkiye ile Türkçe konuşan devletler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik özel programlar hazırlamaktadır. Kamu Diplomasisi açısından TRT AVAZ'ın etkisi incelenirken, araştırmada birincil ve ikincil kaynaklardan istifade edilmiş, gözlem yöntemlerinden faydalanılmıştır. Türkiye'nin uyguladığı Kamu Diplomasisi faaliyetleri, medya özelinde TRT AVAZ'ın uluslararası yayıncılık, imaj, tanıtım ile bilgilendirme konularındaki faydası ve katkıları açıklanmaya çalışılmıştır.