
1,927
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Analysis of the definition and solution of the Kurdish problem on the basis of İbn Khaldun's asabiyah and umran concepts
Kurdish problem has been one of the most challenging issues of Turkey for many years. Although the problem has been among the major problems for many years, let alone solving the problem, even naming it has been really difficult. Therefore, this study aims to analyze both the description and the solutions of the Kurdish problem within the lights of Ibn Khaldun's major concepts which are asabiyah and umran. However, the study doesn't aim to describe the problem with all dimensions but it aims to investigate it within the scope of Ibn Khaldun. Because the religion factor plays an important role on the basis of Ibn Khaldun's theories and also inasmuch as Turks and Kurds are Muslim communities in majority, it would be suitable to investigate the Kurdish problem on the basis of Islam in general and in Ibn Khaldun's viewpoint. Therefore, according to Ibn Khaldun, the deterioration of asabiyah ties and umran, in historical context, forms the basis of the Kurdish problem. In order to solve the Kurdish problem, the asabiyah ties should be empowered again and the umran conditions of both Turks and Kurds should be improved. Key words: Kurdish Problem, Ibn Khaldun, Asabiyah, Umran
The relation between humanitarian assistance and peace building
Humanitarian aid considered as independent domain following humanitarian principles and deliver aid neutrally to people in need in different crisis –both natural and conflict born crisis – based on needs only without any linkages or ties to the political, military and peacebuilding/peacekeeping missions till the end of cold war in the nineties. After the end of the cold war and the establishment of the new political order and new war and context, two principal doctrines raised about the way of delivering humanitarian assistance. First doctrine says that humanitarian assistance should have drastic reformation and adapt to the new global context and being linked to the peacebuilding and political agendas to have more permanent solution for the conflict even with compromising on humanitarian principles including neutrality while the other doctrine says that humanitarian assistance should stick to the humanitarian principles and the roots and fundamentals of humanitarian assistance focusing on the vital role of humanitarian assistance in saving lives rather than serving political agendas. This study reviews both doctrines in different contexts and provides recommendations on which doctrine make more sense and should be followed.
Soğuk savaş sonrasında savaşın değişen yapısı: Asimetrik savaş
İktisadın tanımına göre, sınırsız olan insan ihtiyaçları, sınırlı kaynaklarla karşılanmalıdır. İktisat da bunun nasıl gerçekleşeceğini inceleyen bilim dalıdır. Kaynakların sınırlı olması, insanları bu kaynakların paylaşımı hakkında bazı çıkar çatışmalarına sürüklemektedir. İnsanlar, çıkarları çatıştığında ortaya bir anlaşmazlık çıkar ve bu iki temel yolla çözülür: Bunlardan biri barışçıl yöntemler, diğeri ise savaştır. Barışçıl yöntemler denilince akla müzakere gelir ve devletler, uzmanlaştırdığı diplomatlar aracılığı ile bu yöntemi kullanmaktadırlar. Diğer seçenekte ise devletler, müzakere ile çözemedikleri ya da çözebileceklerine inanmadıkları anlaşmazlıklar sonucunda, askerler aracılığıyla savaş yöntemini icra etmektedirler. Bu çalışmanın temel amacı, Thucydides'e atfedildiği şekilde, "güçlü olan istediğini, güçsüz olan yapması gerekeni yapar" sözündeki güçlü-güçsüz kavramlarının, savaş ortamlarında yarattığı avantaj/dezavantaj koşullarının Soğuk Savaş yıllarından itibarıyla değişme sinyallerini verdiğini ve Soğuk Savaş sonrası dönemde ise değiştiğini ve çok aktörlü bir savaş ortamının gündeme geldiğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda, bahsi geçen aktörlerin, uyguladığı çatışma teknikleri; silah ve teçhizat dengesi, kazanma hırsı, savaş hukukuna uygunluğu, örgütlenme şekli, medyanın önemi gibi başlıklarla tanımlaması yapılmıştır. Bu çalışmanın önemi ise, aslında daha önceden var olan, ancak savaş türleri arasında en çok kullanılan savaş tipi olarak kendini göstermesinin koşullarını Soğuk Savaş sonrası dönemde, ortaya çıkan tek kutuplu sistemde olgunlaştıran asimetrik savaşın hala gelişmekte olan sürecini incelemektir. Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik gerçekleştirilen terör saldırılarının ardından, artık savaşın sadece devletin askeri unsurlarınca idare edilemeyeceğini fark ettiği ve devletlerin bu yeni savaş tipine uyum sağlamak ile savaşı kontrol etmek için savaşlara daha fazla uzmanlık alanı ilave etme ihtiyacı doğmuştur. Devletlerin, kendilerini diğer devletlerden ayıran ve ihlali durumunda güvenliğini tehdit eden sınırlar, önemini yitirmeye başlamıştır. Savaş, sınırları aşarak sadece orduları değil; devlet organlarını, finans kurum ve kuruluşlarını, ve hatta daha da mikro hale gelerek bireyleri dahi hedef almaya başlamıştır. Anahtar Kelimeler: Asimetrik Savaş, Asimetrik Savaşın Kullandığı Yöntemler, Asimetrik Savaşın Taraflarının Niteliği, Asimetrik Tehdit, Savaşın Değişen Yapısı
Kosova'dan Suriye'ye insani müdahale ve koruma sorumluluğu kavramlarının dönüşümü
Çalışma, insani müdahale ve koruma sorumluluğu kavramlarının ortaya çıkışından günümüze kadar geçen süre içerisinde geçirdiği dönüşümü analiz etmektedir. Birleşmiş Milletler ve NATO'nun dahil olduğu birçok örnek bulunmasına karşın çalışmada; uluslararası toplumun farklı sorunlara yaklaşımı, Kosova, Libya ve Suriye örnekleri üzerinden, BM ve NATO belgeleri temel alınarak incelenmiştir. Somali, Ruanda, Bosna-Hersek, Darfur gibi insani müdahale örnekleri yerine ilk örnek olarak Kosova'nın seçilme nedeni kuvvet kullanma yasağının istisnalarına girmeyen müdahalenin NATO tarafından insani nedenlerle açıklanmasıdır. Libya müdahalesi ve Suriye krizi ise, koruma sorumluluğu yaklaşımı kabul edildikten sonra gündeme gelen güncel örnekler olarak seçilmiştir. Devletlerin insani nedenleri de içinde barındıran sebeplerle kuvvete başvurduğu bilinmektedir. BM Antlaşması devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvete başvurmasını yasaklamaktadır. Buna göre uluslararası ilişkilerde kuvvete başvurmak, meşru müdafaa durumunda ve BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi neticesinde gerçekleştiğinde hukuka uygun kabul edilmektedir. İnsani nedenlerle kuvvete başvurmak, kuvvet kullanma yasağının istisnaları arasında düzenlenmemiştir. Soğuk Savaş'ın bitmesi ve iki kutuplu sistemin sona ermesiyle birlikte yaşanan savaşların niteliği değişmiş ve insani müdahale literatürde daha sık tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmalar NATO'nun 1999'da Kosova'ya BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi olmadan müdahale etmesi neticesinde, müdahalelerin ahlakiliği ve hukukiliği bağlamında yoğunlaşmıştır. Bu bağlamda, insani müdahalenin sınırlarını belirlemek için koruma sorumluluğu yaklaşımı benimsenmiştir. Bir ülkedeki vatandaşları korumanın öncelikle ilgili devletin daha sonra da uluslararası toplumun sorumluluğu olduğuna vurgu yapan koruma sorumluluğu yaklaşımı, Birleşmiş Milletler düzeyinde kabul edildikten sonra ilk olarak 2011'de Libya krizinde gündeme gelmiştir. Arap Baharı'nın etkisiyle Libya'da yaşanan ayaklanma iç savaşa dönüşmüş ve Birleşmiş Milletler 1973 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile soruna müdahale etmiştir. Libya'ya gerçekleştirilen operasyonun BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi ile gerçekleştirilmiş olması insani müdahalenin hukuki bir zemine oturmuş olması bakımından önemlidir. Literatürdeki genel kanıya göre, Libya'da koruma sorumluluğu yaklaşımı başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Buna karşın 2011 yılından bu yana iç savaşın yaşandığı, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, yaralandığı veya yerlerinden edildiği Suriye'de koruma sorumluluğu yaklaşımının uluslararası sorumluluk boyutu uygulanamamaktadır. BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinden Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin, Suriye'ye yaptırımlar öngören kararları veto etmesi Birleşmiş Milletler'in hareketsiz kalmasına neden olmaktadır. Alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarında ve yapılan resmi açıklamalarda koruma sorumluluğu yaklaşımının ilgili devletin sorumluluğunu içeren ilk sütununa vurgu yapılmaktadır. Bu durum koruma sorumluluğu kavramının hukuki boyutundan ziyade siyasi boyutunu ön plana çıkarmaktadır. Çalışmada sonuç olarak, koruma sorumluluğu yaklaşımının bir uluslararası hukuk kuralı halini almadığı ancak gelişmekte olan bir norm olduğu tespiti yapılmaktadır.
Bir dış politika meselesi olarak enerji güvenliği ve nükleer enerji
Dünya genelinde devletlerin ve toplumların en önemli ihtiyaçlarından biri kuşkusuz enerjidir. Sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal refahın anahtar kelimesi olan enerjiye olan talebin karşılanabilmesi 20'nci yüzyılın başından itibaren devletlerin en önemli problemlerinden biri haline gelmiştir. Enerjinin kesintisiz, zamanında, uygun fiyatlı ve çevresel zararlarının en aza indirilmiş olarak temin edilmesi, karar alıcıların enerji güvenliği konusundaki sınırlarını çizmiştir. Bu bağlamda enerji politikasının temel hassasiyeti kaynak sağlayıcıların ve kaynakların çeşitlendirilmesi şeklinde gelişmiştir. Atomun muazzam enerjisinin keşfedilerek insanoğlunun kontrolüne sunulması her ne kadar silah üretimi için olmuşsa da, farklı alanlardaki faydaları çabuk anlaşılmıştır. Nükleer enerji ile çalışan deniz araçlarının ardından, aynı temel teknolojinin üzerine inşa edilen nükleer reaktörlerle muazzam bir enerji potansiyeline ulaşılması mümkün olmuştur. Gelişmiş ülkelerin kullandığı nükleer enerji santralleri, risklerine rağmen temiz enerji üretim yöntemlerinden biri olarak enerji sektöründe önemli bir yer işgal etmektedir. Nükleer enerji sürdürülebilir ve milli olması nedeniyle enerji güvenliği bağlamında devletlerin çözüm arayışına katlı sunmaya gelecekte de cevap olacaktır. Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından, istenilen miktarda ve her an talebi karşılayabilecek kapasitede, çevre ve doğa olaylarından bağımsız olarak çalışabilen nükleer enerji santralleri, yenilenebilir enerji kaynaklarına göre daha güvenilir bir kaynak olarak değerlendirilebilir. Modern devletlerin politik amaçlarına yönelik kullandığı enstrümanlara yeni katılmış sayılabilecek olan enerji, son yüz yılda yaşanan hadiselerle ne derece etkili olabileceğini ispatlamıştır. Enerji kaynaklarına sahip olan ülkelerin kendi çıkarlarına uygun olarak bir baskı ve yaptırım mekanizması olarak enerjiyi kullandığı ve diğer ülkelerin kararlarını, çıkarlarına uygun olarak dizayn edebildiği aşikârdır. Buna karşılık, kaynaklarını çeşitlendirerek bilhassa kendi sınırları dâhilinde, dışa bağlılığını azaltarak enerji ihtiyacını karşılayabilen ülkelerin, diğer ülkelerden gelecek enerji kaynaklı baskıları bertaraf edebilmesi mümkündür. Nükleer enerji tüm bu baskılardan kurtulmak için alınabilecek tedbirlerden en önemli ve en etkilisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Enerji Güvenliği, Nükleer Enerji, Dış Politika.
Göçün güvenlikleştirilmesi: Suriye krizi ve Avrupa Birliği
Göç ve güvenlik, Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası sistemde yaşanan değişimlerin etkilediği en önemli alanlar arasında yer almaktadır. Özellikle 1990 sonrası dönemde derinleşen-genişleyen boyutlara ulaşan güvenlik ve iç savaşlar sonucu yaşanan yoğun göç akışı bu iki konuyu ön plana çıkarmıştır. Bu tez çalışması da bu iki alanı Avrupa Birliği (AB) kapsamında ele almaktadır. Çalışmanın amacı, temel olarak AB kurumlarının göç yaklaşımlarının güvenlik ile ilişkisini incelemektir. Bu kapsamdaki çalışma, Kopenhag Okulu kuramı ile AB tarafından "mülteci krizi" olarak ele alınan dönem olan 2011 Suriye krizi çerçevesinde AB kurumlarının göç yaklaşım benzerliklerini ve farklılıklarını incelemektedir. Dolayısıyla çalışma, Birliğin ortak göç politikasını tanıtırken Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'nun göç söylem haritasını çizmektedir. Çalışmada ele alınan Suriye krizi, 2011 yılı öncesi 22 milyona sahip nüfusundan yaklaşık olarak 12 milyon kişinin ülke içinde ve dışında yerinden edilmesine neden olan bir vakadır. Aynı zamanda mülteci krizi dönemi, göçün AB'nin gündemine yoğun bir şekilde yerleşmesi açısından önemlidir. Böylece bu örneklem, AB kurumlarının Avrupa'ya yönelen yoğun göç akışı karşında göçü nasıl ele aldığını araştırma imkanı sağlamaktadır. Bu kapsamdaki çalışma, AB kurumlarının göçü güvenlikleştirdiğini ve bu kurumların söylemlerinde ekonomik, kültürel ve iç güvenlik temaları kapsamında benzeşen ve farklılıklaşan yaklaşımların bulunduğunu savunmaktadır. Anahtar kelimeler: AB, AB kurumları, ortak göç politikası, mülteci krizi, güvenlikleştirme
"Arap Baharı" sonrası Orta Doğu'da su sorunu: Mısır ve Suriye örnekleri
Bu çalışmanın konusu, küresel iklim değişimi ile birlikte "Arap Baharı" sonrasında Orta Doğu Bölgesi'nde yaşanan su sorunlarını Mısır Arap Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti örneklemleri üzerinden incelemektir. Bu çalışmada su sorunu, Arap Baharı sonrasında çalışmanın konusu ülkeler ve halkları nezdinde su kıtlığı, su güvenliği, gıda kıtlığı ve gıda güvenliği çerçevesinde ele alınmıştır. "Arap Baharı"nın Orta Doğu coğrafyasında son derece önemli sosyal, ekonomik, siyasi ve demografik değişiklikler meydana getirdiğine sürekli değinilmektedir. Yalnız bu değişikliklerin neler olduğu, su sorunun bu değişikliklerden ne derece etkilendiği ile ilgili çalışmalar yetersizdir. Bu çalışma, literatürde böyle bir eksikliğin giderilmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Çalışmada küresel iklim değişimine değinilmiştir. Yalnız bu konu, küresel iklim değişiminin su kaynakları üzerindeki etkisi ile sınırlı tutulmuştur. Aynı zamanda Orta Doğu bölgesi denildiğinde çok geniş bir coğrafya kastedilmektedir. Bu bakımından bölgenin iki önemli ve birbirinden farklı su sorunu yaşayan devletleri olan Mısır Arap Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti incelenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda küresel iklim değişimi ve buna bağlı oluşan su sorununun bahsi geçen ülkelerde mevcut durumu daha da tırmandırdığı/kötüleştirdiği ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: İklim Değişimi, Su Sorunu, Arap Baharı, Suriye, Mısır.
Irak'ta İslam Devleti Örgütü'nün (IŞID) çıkış ve yayılmasının sebepleri: 2003-2017
Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahale ettiği 1980'lı yıllar, Selefilik gibi İslam'ın en radikal yorumu ile hareket eden cihadi örgütlerin ortaya çıktığı dönem olarak nitelendirilmektedir. Bu dönemde birçok Selefi grup ve örgütler tarafından önce Sovyetler Birliği'ne daha sonra A.B.D. ve Batılı ülkelere karşı küresel bir cephe oluşturularak cihat adına savaş ilan edilmiştir. Daha sonra bu küresel cepheye liderlik yapan El Kaide terör örgütünün kurucusu Usame bin Ladin'in yardımı ile günümüzde dünyanın en tehlikeli ve aykırı terör örgütü konumuna gelen ve IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti örgütünün 1999 yılında kuruluşunun ilk adımı atılmıştır. Dünyada tek bir Müslüman devletin dahi olmadığı inanışına sahip olan ve yeniden hilafeti öncelikle Ortadoğu'da daha sonra da tüm dünyada canlandırmayı amaçlayan IŞİD, 2003 Irak işgali sonrasında bölgede kendini göstermesiyle birlikte, 2011'de ve ardından devam eden süre içinde, Irak'ın batı bölgelerinde ve Suriye'nin doğusunda geniş bir coğrafyayı işgal edip bu alanlarda hilafeti ilan etmeyi başardı. Ayrıca IŞİD gerçekleştirdiği işgaller neticesinde insan gücü, askeri yeterlilik, mali kaynaklar ve propaganda yönünden yalnızca hâkim olduğu bölgelerde değil aynı zamanda tüm dünyaya korku salan bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Bu çalışma, Irak Devleti'nin siyasi tarihinde önemli bir dönem olan 2003'ten 2017 yılına kadar IŞİD'in hilafet ilan ettiği sürece kadar geçen zaman dilimini inceleyerek yerel koşulların örgütün ortaya çıkması, güç unsurlarını bünyesinde toplaması ve yayılmasında oynadığı rolün önemini analiz etmektedir. Bu bağlamda, örgütün yapılanma süreci anlatıldıktan sonra 2003'te ABD'nin Irak'ı işgal ederek Saddam rejimini ortadan kaldırılmasıyla yaşanan istikrarsızlık ortamında Baasçıların kamu kurum ve kuruluşlarından el çektirilmesi,2006-2007 yılları arasında mezhepsel savaşların meydana gelmesi, Sünnilerin siyasal süreçten uzaklaştırılması, 2011 yılında IŞİD'in güç ve otorite boşluğunu avantaja çevirerek Irak ve Suriye'de yükselmesi ve yayılmaya başlaması, Baasçı subayların örgütün yönetim kadrolarında bulunmalarının rolü ele alınarak tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: IŞİD, İslam Devleti, Irak, Suriye, Mezhep, Mezhepsel Savaş, Terör, Terörizm.
Uluslararası azınlık hakları bağlamında Uygur Türkleri'nin durumu:(Türkiye, Kırgızistan ve Doğu Türkistan örneği)
Bu çalışma, Çin'in 1949 yılında Doğu Türkistan'da gerçekleştirdiği işgal sonucunda azınlık durumuna düşen Uygur Türklerinin Doğu Türkistan, Kırgızistan ve Türkiye'deki durumunu analiz etmektedir. Çin istila sonrası bazı Uygur Türkleri kültürlerini, inançlarını, dilini serbest şekilde devam ettirmek amacıyla Doğu Türkistan'dan hicret etmişlerdir. Meydana gelen göç hareketleri çok sayıda Uygur Türkünü farklı ülkelere gitmesine sebep olmuştur. Bu çalaşma özellikle Kırgızistan, Türkiye ve Doğu Türkistan'daki Uygur azınlıklar üzerinde durulmuştur. Doğu Türkistan'da kalan Uygurlar, çok zor ve ağır şartlar altında yaşamlarını sürdürmektedir. Günümüzde Doğu Türkistan'daki Uygurlar üzerinde Çin yönetiminin işgal ve baskısı hala devam etmekte olup Türk-İslam varlığını silebilmek için farklı yöntemler uygulanmaktadır. Doğu Türkistan kültürel değerleri, dini inançları, tarihi geçmişi, jeopolitik ve jeostratejik açıdan, Türk-İslam dünyasının önemli ve ayrılmaz bir parçasıdır. Tarihte deniz yollarının keşfedilmediği dönemde Avrasya kıtasında önemli bir noktadır. İpek yolu ile Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan Doğu Türkistan bölgesi, bir köprü vazifesini görmüştür. Çalışmada, öncelikle Uygur Türklerinin tarihi, yaşadıkları coğrafiya, kurdukları devletler ve cumhuriyetler açıklanmıştır. Daha sonra Azınlık kavramı ve tanıtımına yer verilerek uluslararası azınlık hakları bağlamında çeşitli belgeler kronolojik olarak incelenmiştir. Doğu Türkistan'da çeşitli hak ihlallerine maruz kalan Uygur Türkleri detaylı olarak incelenmiştir. Son olarak Kırgızistan ve Türkiye'ye göç eden Uygur azınlıkların günümüzdeki durumu ortaya konmaya çalışılmıştır.
Bağımsızlık sonrası Kazakistan'da fundamentalizm tehlikesinin ülke politikalarına yansımaları
1991'den sonra bağımsız devlet anlayışının beraberinde getirmiş olduğu yeni devlet inşası ile Kazakistan, gelişim ve istikrarını koruyan, aynı zamanda uluslararası alanda etkin politikalar sergileyen ülke konumuna gelme gayreti içerisinde olduğu gözlemlenmiştir. Fundamentalizmin, günümüzde yer edindiği otorite derecesinde Kazakistan'ın ülke politikalarına ve temel göstergelerine göreceli etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Bu etki; Kazakistan hükümeti, Nursultan Nazarbayev ve Kazakistan halkının tutumları ile değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler, çalışmanın giriş bölümünde verilen varsayımların, çalışma kapsamında tanımlanan veri ve analizler sonucunda tespit edilen bulgular ile sonuca ulaşılmıştır. Araştırma bulgularına göre, Kazakistan'da fundamentalizm tehlikesini kontrol altına almak adına gerçekleştirilen politikalar, ülke bütünlüğü ve istikrarının korunması açısından hem ulusal hem de uluslararası alanı etkiler nitelikte olduğu analiz edilmiştir. Devletlerin iç ve dış siyaset hamlelerini etki altına alma olasılığı yüksek olan fundamentalizm, özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlemlenen otoritesi, bu ülkelerin politikalarını yönlendirme ve biçimlendirme gücünü ortaya koymaktadır. Orta Asya'da bulunan Kazakistan Cumhuriyeti, çeşitli din ve etnik yapıya sahip bir ülke olarak fundamentalizm kapsamında göstereceği tepkimeler, bölge ülkelerinin kaderiyle yakından ilintili olduğu görülmüştür. Kazakistan hükümetinin özellikle Afganistan ve Suriye'deki kaos ortamının, ülkede oluşmaması adına gerçekleştirdiği eylemler, Kazakistan'ı bölge ülkelerinden ayıran özelliğini ortaya çıkararak, yönetimsel anlamda bölgedeki farklı konumunun gözlemlenebilir seviyeye ulaştığı tespit edilmiştir.Çalışmanın yönteminde belgesel tarama metodu kullanılmıştır. Çalışmanın temel amacı; Kazakistan'ın temel göstergeleri ile fundamentalizm kavramı arasındaki ilişkiyi çeşitli değişkenler aracılığıyla açıklanmasıdır. Çalışma aynı zamanda bu alanda literatüre mütevazi yeni bir kaynak oluşturup, birçok değerli bilgiyi bir çalışma kapsamında birleştirmeyi hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Bağımsızlık, Fundamentalizm, İslam, Kazakistan Cumhuriyeti, Politika.
Dış politika analizinde karar alma yaklaşımı, Dışişleri Bakanlığının rolü: İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu örneği
Bu çalışma, Türk dış politikasının son dönemine iki aktör üzerinden bakma denemesidir. İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu gerek entelektüel yönelimleri, gerekse siyasi kimlikleri ile son yılların Türk dış politikasına damgalarını vurmuşlardır. Dış politikanın anlaşılmasında birey üzerinden analize öncelik veren çalışma, inşacı bir bakış açısına dayanmaktadır. Dış politikanın bir inşa süreci sonucunda oluştuğu, kimliğin bu politikanın oluşmasında önemli bir yere sahip olduğu çalışmanın üzerinde yükseldiği temeldir. Elbette kimliği anlayabilmenin yolu bireyin sosyalleşmesine belli ölçülerde bakmaktan geçer. Çalışmanın sınırlılığı içerisinde İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu'nun kimliklerine yakından bakılmaya gayret edilmiştir. Konunun bir diğer cephesini ise dış politikada kararların nasıl alındığı oluşturmaktadır. Bu doğrultuda karar alma sürecinin nasıl işlediğine yakından bakılmış, İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu'nun politikaları, karar alma teorileri bağlamında analiz edilmiştir. Karar alma teorilerinin sunduğu kolaylıklardan yararlanılırken olayın özüne göre açıklamada birden fazla teoriden de istifade edilmiştir. İki aktör üzerinden belli bir dönemin dış politikasının panoramik olarak değerlendirilmesi esasına dayanan bu çalışma geleneğin ve kimliğin önemini görmemiz bakımdan aydınlatıcıdır. Gerek Cem gerekse Davutoğlu kökleri Tanzimat öncesine götürülebilecek "devletin sorunlarına çözüm arayan münevver tipinin" çağdaş birer örneğidirler. Böylesi bir gelenek onların kimliğinin biçimlenmesinde önemli ölçüde rol oynamıştır. Sonraki dönemde gerek entelektüel gerekse politikacı olarak temelde bu bakış açısıyla hareket etmişlerdir. Doğu ile batı arasında kalmanın yarattığı bir medeniyet krizi, böylesi bir kırılmayı göğüslemeye çalışan devlet, son kertede buna dış politika açısından çözüm bulmaya çalışan iki münevver... İşte bu tezin hikâyesi böyle özetlenebilir.
Suriye krizi'nin Türkiye'nin göç politikasına etkisi
Çalışma, 2011 yılında Suriye'de başlayan kriz neticesinde Türkiye'ye yönelen kitlesel göçleri ve Türkiye'nin Suriye'den kendi ülke topraklarına gelen kitlesel göçü yönetmek amacıyla üretmiş olduğu göç politikalarını analiz etmektedir. Orta Doğu halklarının demokratik hak arayışlarıyla başlayan Arap Baharı ile birlikte Arap ülkeleri içinde iç karışıklar vücut bulmuştur. Bu arayışlar neticesinde Libya ve Mısır'da Kaddafi ve Mübarek rejimleri devrilirken Suriye'de Esad rejimi geniş kitlelere yayılan halk hareketine rağmen devrilmemiş ve diğer ülkelerden farklı olarak bu isyan uzun yıllara yayılarak bir iç savaşa dönüşmüştür. Suriye'de yaşanan iç savaşta merkezi yönetimin güç kaybetmesinden ötürü oluşan boşluğu sonucu terör örgütleri kendine hareket alanı bulmuştur. Esad rejiminin kendi halkına uygulamış olduğu baskı ve terör örgütlerinin Suriye içerisinde gerçekleştirmiş olduğu saldırılar sonucu Suriye halkı göç yolunu tercih etmiştir. Suriye ile ortak sınırlara sahip Türkiye de bu kitlesel göçe maruz kalmıştır. Çalışmada, öncelikle göç kavramı açıklandıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu tarihten Avrupa Birliği'ne aday ülke statüsü aldığı Helsinki Zirvesi'ne kadar geçen süreç baz alınmış ve bu dönemde Türkiye'ye yönelen kitlesel göçler kronolojik olarak incelenmiştir. Bu göçlere karşı Türkiye'nin izlemiş olduğu politikalara değinilmiştir. Daha sonra Türkiye'nin de taraf olduğu ve göç hususunda temel metinler olan 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 New York Protokolü incelenmiştir. Daha sonra Avrupa Birliği'nin aday ülkelere yönelik hazırladığı ilerleme raporları göç ekseninde incelenmiştir Çalışmada sonuç olarak, Suriye krizi incelenmiş ve bu kriz neticesinde Türkiye'ye yönelen kitlesel göçlere bağlı olarak oluşturulan "6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu" ve bu kanuna dayanarak düzenlenen "Geçici Koruma Yönetmeliği" bu bağlamda ortaya konmaktadır.
Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı sermayeli bankalarda finansal performansın belirleyicileri: Ekonometrik bir analiz
Bu çalışmada Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı sermayeli bankalarda finansal performansın belirleyicileri; 14 bankanın, 2007-2017 dönemi yıllık verileri kullanılarak, panel veri analizi yöntemiyle araştırılmıştır. Çalışmada serilerin durağanlıkları LLC ve IPS panel birim kök testleriyle incelenmiş ve bütün serilerin I(1) düzeyinde durağan oldukları belirlenmiştir. Modellerde yer alan seriler arasında eşbütünleşme ilişkisinin varlığı, Perron (2004) yöntemiyle araştırılmış ve serilerin eşbütünleşik oldukları tespit edilmiştir. Seriler arasındaki uzun ve kısa dönem analizleri panel FMOLS yöntemiyle yapılarak; sermaye yeterlilik oranı, mevduatlar, takibe düşen krediler, likidite ile net faiz gelirlerinin, yabancı sermayeli bankalarda finansal performansın en önemli belirleyicileri oldukları ve araştırma modellerinde hata düzeltme mekanizmasının çalıştığı tespit edilmiştir. Yapılan Granger panel nedensellik testinde ise; bankaların aktif kârlılığını etkileyen faktörlerin -sırasıyla- sermaye yeterlilik oranı, likidite oranı ve özel karşılıklar sonrası net faiz geliri; özsermaye kârlılığını etkileyen faktörlerin ise -sırasıyla- sermaye yeterlilik oranı ve likidite oranı olduğu tespit edilmiştir.
Uluslararası ilişkilerde ulus inşası kavramı bağlamında Irak örneği
Ulus inşası kavramının Irak'taki örneğini inceleyerek teori ile gerçeklik arasındaki farkı ortaya koymayı amaçlayan bu çalışma, ülkede 2003 yılındaki Amerikan işgali sonrasında ekonomik, toplumsal ve siyasi alanlardaki gelişmeler kapsamında meydana gelen çalışma ve gelişmeleri incelemektedir. Ulus inşası sürecinin güvenlik, yeniden yapılanma, kimlik oluşturma ve kalkınmadan oluşan dört önemli unsuru bulunmaktadır. Uluslararası İlişkiler disiplini içerisindeki ulus inşası algısı ile gerçek hayattaki uygulamanın farklılıkları ve eksikliklerinin tespiti konusunda Irak örneği seçilerek değerlendirme yapılmıştır. Çalışma tarihsel olarak desteklenmesi amacıyla 1919 dönemine kadar geri götürülüp, inşa sonrasında günümüze kadar olan bir zaman dilimini kapsayarak ülkedeki değişikliklerin iyi anlaşılması konusunda önem taşımaktadır. ABD işgali sonrasında Irak'ta güvenlik olgusunun yeterince dikkate alınmadığı ve tam olarak güvenli bir ortam oluşturulmadan yapılanma faaliyetlerine başlandığı görülmüştür. Diğer yandan ülkedeki etnik ve mezhepsel farklılığı derinleştirecek politikalar izlenmesi, halkın ve tercihlerinin yeterince göz önünde bulundurulmadan bir takım çalışmalarda bulunulması ve alt yapı sorunlarının devam etmesi kimlik oluşturma ve kalkınma konularındaki eksikliği ortaya koymaktadır. Bu durum sürecin disiplin içerisinde anlaşıldığı şekilde işlemediğini ve olması gerektiği şekilde sonuçlanmadığını göstermektedir.
Neo-Gramşiyan yaklaşım çerçevesinde Türkiye'de çevreci hareketler: Akkuyu, Çırpılar, Fındıklı örnekleri
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de ekonomik kalkınma söylemi ile desteklenen enerji politikalarına karşı ortaya çıkan çevreci hareketleri incelemektir. Tezde, Türkiye'de enerji alanında uygulanan neoliberal politikaların neden olduğu sorunlara karşı ortaya çıkan nükleer karşıtı hareket, termik santral karşıtı hareket ve hidroelektrik santral karşıtı hareket incelenecektir. Nükleer, kömür ve hidroelektrik santral karşıtı hareketler, daha önceki çalışmaların çoğunda Yeni Toplumsal Hareketler teorisi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu çalışmada ise bu hareketlerin, hegemonya karşıtı hareketler olduğu ve aydınlar tarafından inşa edilen değerlerle desteklendiği ortaya konulmaya çalışılacaktır. Çalışma kapsamında Türkiye'nin neoliberal politikalara geçişi, enerji politikalarındaki değişimler, enerji alanında ortaya çıkan karşıt grupların nasıl oluştuğu incelenecek ve nükleer, kömür ve hidroelektrik santral karşıtı hareketlerin amaçları, söylemleri ve eylemleri değerlendirilip, analiz edilecektir. Çalışmanın teorik çerçevesi oluşturulurken Antonio Gramsci'nin hegemonya, karşı hegemonya kavramlarından ve Robert Cox'un fikirlerinden faydalanılacaktır.
Karadeniz'in iki yakasında devrimsel durumlar: Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya
Osmanlı ve Rusya İmparatorlukları uzun yıllar Avrupa siyasetinde baskın güç olmuş ve Avrupa'nın doğusundaki süper güç olagelmişlerdir. Ancak Batı'da üretim ilişkilerinde meydana gelen dönüşüm sonrası yeni, devrimci bir burjuva sınıfı doğmuştur. Bu iki imparatorluk ise bu dönüşüme karşılık verememiş ve birincil üretim yöntemi olan tarım gün geçtikçe kötüleşmiştir. Osmanlı'da devlet gelirlerinin düşmesi, Rusya'da ise toplumsal yapının hızlı ve plansız dönüşümü nedeniyle iki mutlak monarşi on iki yılda üç farklı devrim görmüştür. 1905'te Rusya'da yaşanan devrimin kazanımları Stolypin devlet darbesi yüzünden kaybedilmesine rağmen, Osmanlı'da 1908 Devrimi İttihat ve Terakki'nin mücadeleleri sonucu yerleşmiştir. Sonuçta iki imparatorluk sosyal değişime ayak uyduramamış ve Birinci Dünya Savaşı sonunda iki imparatorluk da çökmüştür.
Türk ve Alman dış politikasında Afganistan'ın yeri: Dış yardımlar
Bu çalışma Almanya ve Türkiye'nin dış politikaları kapsamında Afganistan'a dış yardımlarını incelemektedir. Bununla birlikte, dış yardımların etkinliğinden bahsedilerek Almanya ve Türkiye'nin genel siyasi, ekonomik, sosyal ve kalkınma yardımlarından bahsedilmiştir. Çalışmada Almanya'nın dış politikası, ekonomi durumu ve dış yardımları ele alınmış, Almanya ve Afganistan'ın uzun yıllardır dostluk içerisinde devam eden ilişkilerine yer verilmiştir. Dostluk ilişkisi çerçevesinde Almanya Afganistan'a sayısız maddi yardımda bulunmuş, kalkınma amaçlı projeler yürütmüş, Afganistan'ın yeniden yapılandırması için programlar uygulamıştır. Aynı şekilde çalışmada Türkiye'nin dış politikası ve dış yardımlarından bahsedilerek, Afganistan'a yapılan milyonlarca dolarlık kalkınma yardımları, insani yardımlar, askeri geliştirme programları, imar ve inşaat programları incelenmiştir. 11 Eylül olaylarından sonra çok dikkat çeken bir ülke olan Afganistan ile hem Türkiye'nin hem de Almanya'nın ilişkileri çok eskilere dayanmaktadır. Türkiye Afganistan'a yardım eden ülkelerin arasında 3. sırada yer almaktadır. Almanya ise 20. yüzyılın başında dış politikasını ve komşuluk politikasını yeniden gözden geçirmiş, 2001 yılının ardından Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine özen göstermeye başlamıştır. 2001'den günümüze kadar Almanya Afganistan'a sürekli yardımlarda bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Almanya, Türkiye, Afganistan, Dış Politika, Dış Yardımlar
Hindistan'ın taksimi ve Pakistan devletinin kuruluşu (1857-1947)
Son dönemde gerek ekonomik gerekse askeri açıdan batı karşısında giderek güçlenen Asya'nın önemli ve büyük ülkelerinden olan Hindistan ve Pakistan ile ilgili çalışmalara küçük de olsa bir katkı yapmak amacı ile bu tez konusu seçilmiştir. Uluslararası İlişkiler Bilim Dalında bu iki ülke hakkında , Türkiye'de fazlaca bir çalışmanın olmaması da bu konunun seçilmesinde etkendir. Tezin yazımı için öncelikli olarak konuya ilişkin yapılmış olan akademik çalışmalar, yayınlanmış kitaplar ve süreli yayınlar araştırılarak kaynak taraması yapılmıştır. Kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında yapılan bu çalışmanın, Dünya ve Asya siyasetini yakından etkileyen bu iki ülkenin daha iyi tanınması ve değerlendirilmesi açısından bir katkı sağlayacağını umuyorum. Günümüz siyasetini de oldukça yakından etkileyen bu iki nükleer gücün aralarındaki rekabet ve çatışmaların daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir.
Algılama kuramları açısından Birinci Dünya Savaşı'nın aktör çiftleri düzeyinde incelenmesi
Savaşlar ve ardından yaşanan barış ve anlaşmalar tarih incelemelerinin en önemli konusu olmuştur. Gruplar, klanlar, aşiretler ya da devletler arasında yaşanan savaşlar iletişimin en önemli kanalı olmuş ve bu sayede dinler yayılmış, kültürler kaynaşmış, yeni buluşlar yaşanmış ve birçok alanda iletişim sağlanmış. Görülen o ki savaşlar her dönem en çok bilginin edinebildiği faaliyetler olması nedeniyle tarihçilerin en önemli araştırma konusu olmuştur. Fakat savaşlar yalnızca neden-sonuç çerçevesinde incelenmiştir. Her ne kadar literatürde çok fazla çalışma bulunmasa da savaşın önlenebilir ya da etkisinin küçültülebilir bir olgu olduğu kabul edilir bir gerçektir. Devletleri yönetenlerin yani karar vericilerin insanlar olduğu ve bunların algılarının, korkularının, hayallerinin ya da hırslarının olduğu göz ardı edilmiştir. Tam da bu noktada algılama ve yanlış algılamanın savaşa giden yolda önemli bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı neredeyse dünya üzerindeki tüm ulusları etkilemiş olan ve nedenleri konusunda hâlâ tarihçilerin ortak kanaatlerinin bulunmadığı I. Dünya Savaşı'nı aktörler ve devletler açısından algılama ve yanlış algılama kuramları çerçevesinde incelemektir. İmparatorlukların yıkılması ile sonuçlanan yaklaşık 9 milyon askerin yaşamını kaybetmesine neden olan bu savaşın yanlış algılama ya da abartılı algılamadan kaynaklı olma durumu oldukça ürkütücüdür. Yüzyıllar içerisinde devletler, yönetim şekilleri ve sosyolojik yapı elbette değişim içerisindeydi. Bu değişime ayak uyduramayan devletler elbette yıkılabilir ya da parçalanmak zorunda kalabilirlerdi. Fakat bu durumun sivilleri de etkileyerek bu kadar büyük bir yıkımın yaşanacağını kimse beklemiyordu. Bu savaşın kıvılcımını oluşturan olay Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun veliahtının suikaste uğraması şeklinde tarih kitapları yazsa da savaşa giden yolda devlet çiftleri savaşa farklı çıkar ve beklentilerle dahil olmuştur. 19. yüzyılın sonları itibariyle dünyada hızlı bir değişimin başladığı hissedilmektedir. Fakat liderler bu değişimi fark edememiştir. İmparatorlukları yıkan, büyük yıkımlara neden olan ve sonrasında bir dünya savaşı olarak adlandırılan bu savaşın devlet çiftleri açısından bir yanlış algılamadan kaynaklı olabilme durumu oldukça ürkütücüdür. Bu noktada bu çalışma ile her devlet çifti ayrı ayrı incelenerek yanlış algılamaların olduğu durumlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Oluşabilen çok sayıdaki yanlış algılamayı tespit etmek için yalnızca farklı ittifak blokları arasındaki değil aynı ittifak içerisindeki devlet çiftleri de incelemeye dahil edilmiştir. Bu noktada I. Dünya Savaşı öncesi yaşanan tüm gelişmeler aktör (devlet) çiftleri şeklinde incelenerek yanlış algılama sorununun olduğu durumlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma ile savaşa giden yolda devletlerin ve içerisindeki karar vericiler ile birlikte incelenerek karar vericilerin yanlış algılamalar ile ülkeyi nasıl savaşa sürüklediğini I.Dünya Savaşı örneği içerisinde incelenmiş olacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Aktör Çiftleri, Algılama, Birinci Dünya Savaşı,Lider Analizi,Yanlış Algılama.
Türkiye'nin dış yardımlarında bir ulus markalama aracı olarak diyanet dış yardımları
Dünya genelinde yaşanan doğal afetler, krizler ve olağanüstü durumlar sebebiyle, zaman zaman bazı toplumların yardıma muhtaç hale geldiği bilinen bir gerçektir. Özellikle II. Dünya Savaşı'nın yıkıcılığından sonra, dış yardımlar uluslararası gündemin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu dönemde daha çok finansal yardım olarak gerçekleşen dış yardımlar, sonraki dönemlerde içerik yönünden çeşitlenerek geniş kapsamlı bir alana dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti devleti de II. Dünya Savaşı sonrası yardıma ihtiyaç duymuş ve çeşitli ülkelerden dış yardım almıştır. Ancak Soğuk Savaş sonrası döneme geldiğimizde; dış yardım yapmak, Türk dış politikasının önemli bir unsuru olarak karşımıza çıkmıştır. Türkiye'nin özellikle içinde bulunduğu bölgede çokça siyasi kriz ve çatışmaların yaşanması, kayıtsız kalmanın mümkün olmadığı bir durum ortaya koymuştur. Yapılan dış yardımların, yardım vasfını taşımanın ötesinde hem donör ülke imajına katkı sunduğu hem de bir sosyal inşa süreci olduğu gözlemlenmiştir. Bu tezde; dış yardımların, Uluslararası İlişkiler'de bir dış politika aracı olarak kullanılmaya başlandığı fikrinden yola çıkılarak, dış yardım ve ulus markalama ilişkisi ele alınmıştır. Türkiye'de ve dünyada dış yardımlar, çeşitli kurum ve kuruluşlardan örneklerle açıklanmaya çalışılmıştır. Türkiye'nin dış yardımlarında hem sivil toplum kuruluşlarının hem de kamu kurum ve kuruluşlarının önemli görevler üstlendiği görülmüştür. Bu kurum ve kuruluşların faaliyetleri sonucunda, Küresel İnsani Yardım 2018 Raporu'na göre Türkiye "en cömert ülke" konumuna yükselmiş ve bu vesilesiyle uluslararası alandaki olumlu imajını da güçlendirmiştir. Bu minvalde; Türkiye'nin dış yardımları bağlamında önemli bir paya sahip olan diyanet yardımları incelenerek, Türkiye'nin ulus marka değerine etkisi ele alınmış, bu durum Diyanet İşleri Başkanı Sn. Prof. Dr. Ali Erbaş ile yapılan mülakat ile de yetkili merci görüşlerinden faydalanarak ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Popüler kültür ve güvenlik: Türk sinemasında güvenliği okumak
Popüler kültürün Uluslararası İlişkiler (Uİ) çalışmalarında önemli bir alan olarak ele alınması özellikle 2000'li yıllardan itibaren görülmektedir. Bununla birlikte, özellikle Güvenlik Çalışmalarında popüler kültür konuları yeteri kadar ilgi görmemekte ve göz ardı edilmektedir. Bu çalışma, güvenliği etkileyen ve güvenlikten etkilenen popüler kültürün, güvenlik çalışmaları için önemli bir çalışma sahası olduğunu öne sürmekte ve popüler kültür-güvenlik ilişkisini, Türk popüler kültüründe önemi yadsınamayan Türk Sineması çerçevesinde ele almaktadır. Bu çerçevede, 2000'li yıllar Türk Sineması'ndan seçilen film örnekleri üzerinden bir güvenlik okuması yapılarak, Türk Sineması'nın güvenlikle ilgili belli sorulara (kimin güvenliği, hangi tehditler) nasıl cevaplar verdiği ve güvenlikleştirme süreçlerinde nasıl bir rol oynadığı incelenmiştir. Bu çalışma, hem popüler kültür ve uluslararası ilişkiler çalışma sahasına güvenliği ekleyerek mevcut literatüre katkı sağlamayı hedeflemekte hem de Türk popüler kültürü ve güvenlik arasındaki ilişkiyi değerlendirerek bu konuda önemli bir eksikliği ortaya çıkarmaktadır.
Güç geçiş kuramı çerçevesinde yükselen devletlerin incelenmesi
İnsanlık tarihi kadar eski ve köklü bir geçmişe sahip olan güç kavramı, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla karşılaşılan bir kavramdır. Kimi düşünürler kavramı hedefe ulaşma noktasında bir amaç, kimisi hedeflenilen amacı gerçekleştirme konusunda kullanılacak bir araç, kimileri ise mevcut varlıkların tümünü kapsayan kapasite olarak ifade ederler. Tüm bu birbirinden farklı şekillerde yapılan açıklamalara karşın, kavrama ilişkin net bir tanımlama halen yapılabilmiş değildir. Bu doğrultuda gücün sistem içerisindeki rolüne ilişkin bir uzlaşının da sağlanabilmiş olduğu söylenemez. Güce dair var olan tüm bu belirsizliklere karşın kavram, uluslararası politika çözümlemelerinde sıklıkla kullanılan bir unsur niteliği taşımaktadır. Uluslararası ilişkiler sistemi içerisindeki tüm politik eylemlerin doğası hem gücü hem de güç politikalarını temel almaktadır. Buradan hareketle de güce dair yapılabilecek tanımlama, herhangi bir devletin kendi ulusal menfaatlerini koruma ve sürdürme noktasında elinde var olan tüm potansiyel unsurları şeklinde yapılabilir. Bu unsurlar maddi olabileceği gibi manevi unsurları da içerebilmektedir. Örneğin, bir devletin sahip olduğu coğrafyası, kültürü, nüfus yapısı o devletin gücünün belirleyicisi olabilme özelliğindedir. Gücün potansiyel unsurları olarak da, bir devletin ekonomik gelişmişliği, askeri yapılanması, teknolojik kapasitesi gibi faktörler öne çıkmaktadır. Tüm bu veriler ışığında bu tez çalışması ile amaçlanan, dünya tarihinde insanlığın var olduğu ilk günden bugüne değin varlığını koruyup sürdürmüş olan güç kavramının henüz net bir şekilde yapılamamış tanımına dair açıklamalar getirmek, ardından uluslararası ilişkiler teorilerinin güç kavramı üzerine geliştirmiş oldukları yaklaşımları analiz etmek, devamında ise gücün bileşenlerini tek tek açıklayarak güce ilişkin teorik kısmı sonlandırmak olacaktır. Ardından dünya siyasi tarihinde etkin olmuş başat ve hegemon güçlerin tanımlamalarına değinilecektir. Bu şekilde genel tanımlamaların verileceği birinci bölümün ardından, Organski'nin, anarşik uluslararası sistem tanımlamasına karşı çıkarak sistem içerisindeki güçler arasında hiyerarşik bir ilişkinin bulunduğunu iddia ettiği savı 'Güç Geçiş Kuramı' ve Lemke'nin bu kuramdan yola çıkarak oluşturduğu 'Çoklu Hiyerarşi Modeli' üzerine açıklamalar getirilecektir. Devamında ise uluslararası sistem içerisinde yükselen güçler kavramı ele alınıp, bu doğrultuda sistem içinde yükselen güç ve bu kapsamda yükselen ekonomi olarak ifade edilen yapılanmalar açıklanmaya çalışılacaktır. Son bölümde ise, yapılan tüm bu tanımlamalar, açıklamalar ve analizler doğrultusunda vaka incelemesi başlığı altında son dönemlerin hem ekonomik hem de politik anlamda yükseliş trendinde olan iki ülkesi Çin ve Hindistan inceleme altına alınacaktır. Uluslararası sistemin değişen ve dönüşen yapısı içerisinde yakalamış oldukları bu büyüme ivmesi ile tüm dünyanın dikkatini çeken her iki devlet, bilhassa Çin, günümüz dünyası ABD hegemonyasının karşısında 'yükselen güç' olarak durmakta ve şu an ki görüntü itibariyle bu güçlerini artırarak yükselişlerine devam edeceğe benzemektedirler. Anahtar Kelimeler: Çin, Güç, Güç Geçiş Kuramı, Hindistan, Yükselen Güçler
Ortadoğu'da su sorunu ve su güvenliği: IŞİD faktörü
Hayatın ana kaynağı olan su, doğadaki tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlak ihtiyaç duyulan bir maddedir. Bununla birlikte yeryüzünde farklı sebeplerle su toplumlar için bir sorun haline dönüşebilmektedir. Geçmişten günümüze dek gelen su sorunu nedenlerine baktığımızda en temelde; dünya nüfusundaki hızlı artış, kuraklık, küresel ısınma ve kirlilik yer almaktadır. Ortadoğu bölgesindeki su sorunu ise, bölgedeki siyasi istikrarsızlıklar, su kaynaklarının su ihtiyacını karşılayacak miktarda olmaması gibi temellere dayanmaktadır. Türkiye ve Irak arasında yer alan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde sınıraşan su sorununa bağlı anlaşmazlıklar mevcuttur. Fırat ve Dicle nehirlerinin paylaşımlarında Türkiye ve Irak ihtilaf olup farklı görüşler ortaya atmaktadırlar. Bunun sonucunda bir uzlaşma yoluna varılamamış, Irak ve Türkiye arasındaki su sorunu bölgede yeni bir aktörün, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD),varlığıyla daha da karmaşık bir hale gelmiştir. Örneğin, IŞİD'in 2014 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Musul Barajı'nı ele geçirmesiyle baraj çevresinde yoğun çatışmalar yaşanmıştır. Bu çalışma, Türkiye ve Irak ilişkilerinde su sorununun tarihsel arka planına yer vererek, her iki ülkenin su paylaşımı konusunda kabul ettikleri tezleri inceleyip, bölgede 2013 ve sonrasında varlığını gösteren IŞİD'in bölgedeki su sorununa etkisini ele almaktadır. IŞİD'in ortaya çıkması yıllardır su sorunu yaşayan Irak için probleme farklı bir boyut katarken, diğer bir kıyıdaş ülke olan Türkiye'de Irak'taki bu çatışmalardan olumsuz olarak etkilenmektedir.
Neo-klasik realist teori bağlamında Almanya ve Rusya arasındaki ilişkilerin AB enerji politikasına yansıması
Bu tez çalışmasında Rusya ve Almanya arasındaki ilişkilerin, enerji özelinde ve neo-klasik realist teori çerçevesinde incelenmesiyle birlikte bu ilişkinin, AB enerji politikası üzerindeki etkilerinin çoğunlukla olumsuz bir nitelik taşıdığı ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda Rusya ve Almanya arasındaki ilişkiler lider ve devlet düzeyinde analiz edildiğinde; iki devlet arasındaki ilişki boyutunun Vladimir Putin ve Angela Merkel arasındaki diyaloglardan ortaya çıkarılan bulgular neticesinde de sahip oldukları ortak tarihi etkileşim geçmişi, stratejik kültür, değerler ve inançlar temelinde diğer aktörlerden daha ileri seviyede olduğu tespit edilmiştir. Bu durumun iki devletin dış politika kararlarına etkisi açısından, özellikle de AB'nin kurucu ve liderlik rolünü üstelenen Almanya'nın, enerji alanında Rusya ile olan ikili ilişkilerini ulusal çıkarları gereğince AB'de ortak bir dış enerji politikasının oluşturulmasından önde tutmuş olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca AB enerji hukukunun yeterli derecede düzenlemeye sahip olmayıp, bu alanda yasal boşluklar bırakması noktasında Rusya'nın AB üye ülkelerine yönelik ayrıştırıcı politikalarında da başarıya ulaşması ve Almanya ile ilişkilerini karşılıklı olarak bu açıklıktan faydalanarak geliştirmesi söz konusudur. Özellikle AB açısından en büyük doğal gaz tedarikçisi konumunda olan Rusya'nın sahip olduğu gücü, uluslararası ortamda kendisine yönelik tehlike algıladığında stratejik bir dış politika aracı olarak ithalatçı ülkelere karşı sık sık kullanması Birliğin enerji arz güvenliği açısından da büyük sorun teşkil etmiştir. Dolayısıyla Almanya-Rusya ilişkilerinde karşılıklı asimetrik bağımlılığın etkisi ile enerji ihtiyacının sistemsel zorunluluktan değil de bireysel nitelikte bir ihtiyaçtan kaynaklanması Almanya-AB ilişkilerine bu alanda negatif bir şekilde yansımıştır. Bu sonuca ulaşmada özellikle neo-klasik realizmin birim düzeyindeki değişkenlerinden olan lider imajları ve algıları ile enerji şirketlerinin, devletlerin dış politika çıktılarını oluşturmasında ve yönlendirmesinde önemli bir rol aldıkları da ortaya konulmuştur.
Terör örgütlerinin sosyal medyayı kullanımı: IŞİD örneği
Bu tez, terörizm kavramı ve terör örgütleri hakkında bilgiler vererek terör örgütlerinin interneti ve sosyal medyayı hangi amaçlar doğrultusunda nasıl kullandıklarını açıklamayı amaçlamaktadır. İnternetin terör örgütlerine sunduğu avantajları ve terör örgütleri tarafından internet kullanımının devletlerin güvenliğine etkisini de incelemektedir. Teknolojinin her geçen gün gelişmesi, her alanda olduğu gibi bilimsel çalışmalarda da yenilenme ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Son yirmi yılda gerçekleşen bu teknolojik değişim, sağladığı avantajları bir yana, sayısız sorunu da beraberinde getirmiştir. İletişim teknolojisinin en modern hali ise sosyal medya olarak karşımıza çıkmaktadır. Otoriter devletler, terörist örgütler ve muhalif aktörler kendi gündemlerini oluşturmak, rakiplerine veya düşmanlarına karşı içerikler üretmek amaçlarıyla sosyal medya ortamından yararlanmaktadır. Bu eylemleri gerçekleştirmek konusunda ön plana çıkan ise terör örgütü Irak ve Şam İslam devleti olmuştur. Irak ve Şam İslam Devleti'nin medya stratejileri ve sosyal medya platformlarını etkin olarak kullanışı; Batılı devletleri radikalleşme ve radikalleştirme potansiyelini anlamlandırmaya itmiştir. Irak ve Şam İslam Devleti'nin bozguna uğratılmasına rağmen sosyal medya üzerinden propagandanın ve eleman temin etmenin mümkün olması ulusal ve uluslararası güvenliği tehdit etmesi nedeniyle yaratacağı potansiyel tartışılmaya devam etmektedir. Örgütlerin propagandalarını ve bireyleri radikalleştirme sürecini bu kanallar üzerinden yürütmesi, uzun vadede tartışılması gereken bir konudur. Irak ve Şam İslam Devleti'nin dünyanın farklı bölgelerinden yüzlerce kişiyi örgüte dahil etmesi, küresel anlamda elde ettiği başarıyı göz önüne sermektedir. Bu bağlamda, durum Irak ve Şam İslam Devleti'nin başarısının arkasındaki nedenleri araştırmayı zorunlu kılmıştır.
2000-2020 yılları arasında Türkiye-Pakistan ilişkileri
Türkiye ve Pakistan, tarihi bağlara dayanarak birbirlerini kardeş ülke olarak tanımladıklarından dolayı birçok alanda işbirliğini geliştirmişlerdir. İki ülke arasında bu kadar ilişkiler olmasına karşı uluslararası ilişkiler bilim dalında bu alandaki çalışmaların kısıtlı olduğu görülmektedir. İki ülke arasındaki ilişkilerin ortaya çıkması ve tespit edilmesi konusundaki çalışmalara bir nebze olsun katkı sağlamak amacıyla 21. yüzyılda (2000-2020) taraflar arasındaki ilişkileri çeşitli yönleriyle ele almak için bu konu belirlenmiştir. Tezi yazmadan önce hazırlık aşamasında hem Pakistan ve Türkiye özelinde hem de ikili ilişkiler alanında akademik anlamda yazılmış olan yüksek lisans ve doktora tezleri, makaleler, kitaplar, dergiler araştırılarak literatür taraması yapılmıştır. Bunların dışında internet kaynakları ve gazete haberleri de incelenmiştir. Kaynak incelemesinden sonra elde edilen bulgulara göre yapılan bu çalışmada Pakistan'ın tarihi gelişimi bir bölüm halinde verildikten sonra ikinci bölümde bağımsızlık sonrası Pakistan tanıtılmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkilerin son yirmi yılda nasıl şekillendiği ve günümüzde nasıl devam ettiği siyasi, diplomatik, askeri, ekonomik ve kültürel ilişkiler derinlemesine ele alınmaya çalışılmıştır. Araştırmamızın, günümüzde iki ülke ilişkilerinin bulundukları bölge siyasetini etkileyip bazı konulara yön vermesi nedeniyle Pakistan coğrafyasının tarihi açıdan tanınması ve özellikle son dönemde ikili ilişkilerin iyi ortaya konarak anlaşılması bakımından önemli olduğu kanaatindeyim. Anahtar Kelimeler: Pakistan Coğrafyası, Pakistan Tarihi, İkili İlişkiler, Pakistan, Türkiye
Uluslararası azınlık hakları bağlamında Ahıska Türklerinin durumu (Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan örneği)
Stratejik önemi olan Ahıska ve çevresinin Rus Çarlığı tarafından işgali sonrası Ermeni nüfusun bölgeye yerleştirilmesi, Ahıska Türkleri için o dönem başlayıp günümüze kadar devam eden çeşitli sorunlara neden olmuştur. Bölgeyi iyice egemenliğine alan Ruslar, bu kez Sovyetler döneminde 14 Kasım 1944'te, Ahıska Türklerini yaşadıkları yurtlarından, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a sürgüne göndererek onları azınlık durumuna düşürmüştür. 1956'da başlattıkları haklarını geri kazanma mücadeleleri arzu ettikleri şekilde sonlanmasa da bugün yaklaşık 10 farklı ülke de hayatlarını devam ettiren Ahıskalıların durumu uluslararası bir boyut kazanmıştır. Bilindiği gibi son yıllarda azınlık, göç ve sürgün kavramları uluslararası siyasetin ve uluslararası hukukun gündeminde çokça yer almaktadır. Günümüzde azınlık durumunda yaşayan Ahıska Türkleri hem Sovyetler Dönemi öncesi hem de sonrası sayısız ayrımcılıkları yaşamış ve en temel insani haklardan faydalanamamışlardır. Bu çalışmada sürgüne uğrayan Ahıska Türklerinin günümüzde yaşadıkları Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan örnekleri üzerinden bu ülkelerdeki uluslararası azınlık haklar çerçevesinde güncel konumları değerlendirilmiştir. Ahıska Türkleri bugün azınlık olarak yaşadıkları Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan'da sosyal hayatlarıyla ilgili eğitim, demografik yapı/nüfus, din/inanç durumu, ekonomi, sosyal yaşam ve siyaset gibi konular ışığında değerlendirildiğinde bu ülke vatandaşlarının sahip olduğu hakların büyük çoğunluğuna sahip oldukları anlaşılmıştır. Ahıska Türklerinin 76 yıl önce yaşamış oldukları sürgünün bugün uluslararası bir niteliğe bürünmesi ve azınlık olarak bazı hakları elde etmiş olmalarına rağmen yaşadıkları bu ülkelerdeki ekonomik, sosyal, kültürel ve eğitimle ilgili sıkıntıları devam etmektedir.
Türk dış politikası zemininde kültürel diplomasi: Kuram, araç ve uygulama
Ülkelerin dış politikada ortaya çıkan sorunları müzakereler yolu ile barışçıl bir şekilde çözmelerinde Diplomasi bir araç olarak kullanılmaktadır. Günümüzde, Diplomasi çeşitlerinden biri olan Kültürel Diplomasi küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin beraberinde gittikçe önem kazanmıştır. Kültürel Diplomasinin bir Diplomasi anlayışı olarak son dönemlerde geliştiği düşünülse de, ilk örneklerinin Antik Yunan dönemlerine dayandığı ve sonrasında da toplumlar tarafından uygulandığı bilinmektedir. İçerik bakımdan zengin anlamları bulunan kültür kavramı, Kültürel Diplomasi kavramının tanımlanmasında birden fazla görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kültürel Diplomasi aracılığı ile devletler; kültürlerini, geleneklerini ya da dillerini uluslararası politikada kullanarak sorunlarını çözebilmekte ve yumuşak güç uygulayabilmektedir. Devletlerin barış içerisinde yaşamalarında ve sorunların barışçıl bir ortamda çözümünde Kültürel Diplomasi devletler için yumuşak güç uygulanarak çözüm sağlayan ciddi bir fırsattır. Türkiye de geliştirdiği birçok kurum ve kuruluşlar ile Kültürel Diplomasi faaliyetlerinde bulunmuş, kendi kültürünü ve değerlerini uluslararası ortamda tanıtmak ve yaymak için çeşitli adımlar atmıştır. Çalışmada Kültürel Diplomasinin tarihsel gelişimi, kuramsal boyutu ve uygulama alanları incelenmiş olup, ülkemizdeki ve farklı ülkelerdeki faaliyetlere yer verilerek açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Dış Politika, Kültürel Diplomasi, Yumuşak Güç
Yemen üzerinde bölgesel rekabet
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nden ayrılıp bağımsızlığını ilan eden Yemen, 1962-1968 yılları arasında bir iç savaşa sahne olur, benzer bir şekilde 2011'den günümüze kadar devam eden yeni bir iç savaşı yaşanır. Geçmişte halkının refah ve huzur içinde yaşadığı, mutlu Arap (Arabia Felix) gibi anlamlara gelen isimlerle anılan Yemen, günümüzde bu sıfatlardan çok uzak, kaos ve kargaşa içinde varlığını sürdürür. Aden Körfezi-Bab'ül Mendeb Boğazı, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı suyolunun güneyini kontrol eden stratejik bir coğrafyada bulunan Yemen'e farklı devletlerin kendi çıkarları için yapmış oldukları müdahaleler, ülkenin kırılgan bir yapıya sahip olmasına ve devlet yönetiminin zayıf kalmasına sebep olur. Her ne kadar ülkenin kuzey ve güney bölgeleri birleşmiş olsa da hükümet zayıflığı ile gelen iç çatışmalar Husiler'in Sana'yı ele geçirmesine yol açar. Yemen'de kendi içinde farklı gündemler takip eden gerek siyasi gerekse toplumsal rol oynayan iç dinamikler, bu savaşlarda hedef ve çıkar ortaklığına dayalı dış aktörlerin desteğini alırlar. Güney ve Kuzey Yemen'in birleşmesi ile oluşan Yemen Cumhuriyeti'nin beş ana aktörü vardır. Bunlar Husiler, El-Kaide, Islah Partisi, Ali Abdullah Salih ve Yemen Sosyalist Partisi'dir. Arap Baharı'ndan olumsuz etkilenen Yemen'de bahsettiğimiz söz konusu beş ana unsur bütün bu yaşananlarda etkili olmuştur. İran bu mücadeleler sırasında görünürde yumuşak güç unsurlarına başvurur. Sert güce başvurması ise perde arkasından Husiler aracılığı ile gerçekleşir. Suudi Arabistan ise bu güç mücadelesinde geleneksel dış politika anlayışında görülmemiş bir hamle yaparak 2015 yılında düzenlenen "Kararlılık Fırtınası" ile doğrudan sert güç unsurlarını kullanarak sahnede yerini alır. Bu çalışmada, Yemen'deki iç çatışmalara müdahil olan dış aktörlerin, (BAE, Suudi Arabistan ve İran) çatışmaların seyrini nasıl değiştirdiği ve iç aktörler üzerinde nasıl bir tesire sebep olduğu ele alınmıştır.
Kazakistan'da petrol ve doğal gaz rezervleri ve bunların Kazakistan dış politikasına etkisi
Sovyetler Birliği'nin dağılması ve iki kutuplu dünya sisteminin ortadan kalkmasıyla başlayan yeni dönemde ortaya çıkan bağımsız devletler, uluslararası düzende belirlenen koşullar çerçevesinde yeni ortama uymak için çaba sarf etmektedir. Fakat yine de büyük güçler bu düzenin ana oyuncuları rolünde devam etmek istemektedir. Enerji güvenliği açısından değerlendirildiğinde günümüzde Orta Asya, hidrokarbon kaynakları açısından zengin bölgelerden biri olarak ön plana çıkmaktadır. Dünya üzerinde geniş coğrafyaya sahip ve enerji kaynakları açısından zengin olan Kazakistan Cumhuriyeti, Orta Asya'da bağımsızlığına kavuşan diğer ülkeler arasında önemli bir konumdadır. Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra büyük güçlerin ilgi noktası haline gelen Kazakistan'da, demografik yapının ve askeri gücün zayıflığı, ülkenin güvenliğini tehdit eden önemli unsurlardır. Bu nedenle bağımsızlığına yeni kavuşan Kazakistan'ın serbest piyasa ekonomisine geçmesi ve büyük güçlerin enerji kaynaklarına olan ilgisini kullanarak kendi askeri, siyasi ve iktisadi olanaklarını kullanması bunların yanı sıra demografik yapı konusunda bazı adımların atması, ülkenin kalkınması doğrultusunda stratejik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Kazakistan dış politikasının oluşturulmasında, petrol ve doğal gazın önemi anlatılmakta ve enerji kaynaklarının çök yönlü ülke politikasında nasıl kullanıldığı incelenmektedir. Tezin temel amacı, Kazakistan'da petrol ve doğal gaz üretimi ve gelişimi için büyük güçler ve şirketler tarafından yapılan projelerin ve işlevlerin tespit edilerek bunların Kazakistan enerji politikasına yönelik etkisinin analiz edilmesidir. Ortaya çıkan veriler ışığında ülkenin çok yönlü politikasında ve ekonomi kalkınmasında petrol ve doğal gazın, itici güç olup olmadığı tartışılmaktadır.
Kültürel diplomasi aracı olarak uluslararası eğitim: Türkiye-Kazakistan ilişkileri örneği
Tez, bu günlerde önemli bir kavram olarak bilinmekte olan yumuşak gücü ve bu bağlamda ilişkin Türkiye Cumhuriyeti'nin Kazakistan'a uygulanmakta olduğu uluslararası eğitim çalışmaları tarihi gelişmeler, iki taraflı bağlantılar, kültürel ve dış politika değerleri açısından meydana gelen incelemeleri içermektedir. Tezin içeriğinde yumuşak güç ve kültürel diplomasi kavramı kapsamlı bir şekilde tanımlanmakla birlikte, Türkiye'nin özellikle son yıllarda Kazakistan'a yönelik artmakta olan eğitim projeleri, kültürel diplomasi bağlamında değerlendirilmiştir. Aynı zamanda Türkiye'deki kamu kurum ve kuruluşlarının uluslararası eğitim faaliyetleri biçiminde bir dış politika ürününü incelemektedir. Türkiye'de uluslararası eğitim ve kültür faaliyetleri yürüten kamu kurumları; Türkiye İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi, Türk Akademisi, Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi, Yunus Emre Enstitüsü, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, TÜRKSOY kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve faaliyetleri açıklanmış ve kültürel diplomasisi kavramı uluslararası eğitim faaliyetlerinin birbiriyle ilişkili olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca, eğitim ve kültür alanında devam eden işbirliği, iki ülke arasındaki ilişkilerin bir diğer önemli yönü, Orta Türkistan'da kurulan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi son derece önemli bir işleve sahiptir. Anahtar Kelimeler: Yumuşak Güç, Kültürel Diplomasi, Türkiye, Kazakistan, Eğitim İlişkileri
Devletlerarası kriz süreçleri üzerine mukayeseli analiz: Türkiye-Yunanistan örneği
Dünya üzerinde artan savaşlar sonunda insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu olgu barış olmuştur. Çatışmaların sona ermesi ve insanların nihai barış ortamında yaşamlarına devam etmesi için tarafların birbirlerinin varlığını kabul ederek şiddet eylemlerini sonlandırması gerekmektedir. Uluslararası sistemin varlığı ve güç unsurları göz önünde bulundurularak taraflar arasında dengeler kurulması krizlerin çözümüne yönelik önemli adımlardan biri olabilmektedir. Türk-Yunan ilişkileri inançlara, yaşam şekillerine, tarihi ve kültürel geçmişe ve ulusal çıkarlara dayalı nedenlerle zaman zaman gerilme noktasına gelmiştir. Atatürk-Venizelos Dönemi, 1988'de Davos'ta Turgut Özal-Andreas Papandreou'nun bir araya gelmesi ve 1990'ların sonunda Dışişleri Bakanlığı görevleri esnasında İsmail Cem-George Papandreou arasında geliştirilen dostluk ilişkileri hariç olmak üzere iki ülke arasındaki ilişkiler hassas dengeler üzerine kurulmuştur. 15. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı İmparatorluğunun yönetimi altında yaşayan bu iki toplum, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanması ile birlikte sınır çatışmaları ve azınlık meseleleri nedeniyle ilişkilerinde sorun yaşamaya başlamıştır. Bağımsızlığın ardından yaşanan ikinci önemli olay ise 1920-1923 Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunanlıların "Küçük Asya Felaketi" olarak adlandırdıkları Yunanistan'ın İzmir ve çevresini işgali sırasında uğradığı yenilgidir. Bu olayların ardından ise Kıbrıs sorunun yaşanmaya başlaması ilişkileri kırılma noktasına getirmiştir. Devlet içi aktörler ve lider algılarının ön plana çıktığı bu çalışma da barışçıl yöntemlerin kullanılarak kalıcı barışın sağlanması hedeflenmektedir. Dünya barışının sağlanması ve temel ve hak özgürlükler kapsamında insanların yaşamlarına devam etmesine yönelik atılan adımlar bazı dönemlerde farklı olaylara yol açmaktadır. Devletler arasında yaşanan krizlerin hangi değişkenlerden etkilendiğini tespit ederek bu değişkenlere ilişkin anlamlı açıklamalar bulmanın amaçlandığı bu çalışma kapsamında Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde yaşanan krizlerin hangi değişkenler sonucunda ülkeleri başarı ya da başarısızlığa götürdüğüne dair yorum yapmaktır. Teorik açıdan ise uluslararası ilişkiler disiplininin en temel uygulama alanlarından birisi olan ve dış politika analizi konusunda yeni ve bütüncül bir yöntem ortaya koyan Neoklasik realizmden faydalanılacaktır. Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan krizler, Neoklasik Realist bir bakış açısıyla değerlendirilerek ülkelerin bu krizlerin çözümüne yönelik hangi adımları attığı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Çatışma Çözümü, Kriz, Neoklasik Realizm, Türkiye, Yunanistan
Arap Baharı'nın Türkiye'ye ekonomik ve siyasi etkileri: Seçilmiş ülkeler üzerine değerlendirme
Ortadoğu bölgesi, dünya ticaretinin büyük bir bölümünün geçiş güzergahının bölgedeki boğazlardan sağlanması ve üç büyük dinin kutsal mekanlarına ev sahipliği yapmasının yanı sıra zengin enerji kaynaklarına sahip olması nedeniyle her geçen gün önem kazanan bir coğrafya olmuştur. 2010 yılında bireysel bir eylem olarak başlayan ve domino etkisiyle bu bölgede toplumsal bir hareket ve protestoya dönüşen olaylar Arap Baharı olarak adlandırılmıştır. Arap Baharı'nın hem Baharı yaşayan hem de çevre ülkelerde ekonomik, siyasi ve sosyal etkileri olmuştur. Arap Baharı'nın yaşandığı ülkeler ile yakın ilişkisi olan Türkiye de yakın coğrafyasında olan bu süreçten ekonomik ve siyasi anlamda etkilenmiştir. Arap Baharı'nın Türkiye'ye etkisi, sadece Suriye'den Türkiye'ye gelen Suriyeli sığınmacılara ayrılan bütçesi olmamıştır. Türkiye, Arap Baharı'ndan çok farklı şekillerde etkilenmiştir ve hala da etkilenmektedir. Çalışmada, Arap Baharı sürecinde Arap Baharı'nı yaşayan ülkelerden Mısır, Libya, Tunus ve Suriye'nin Türkiye ile olan ekonomik ve siyasi ilişkilerinin, Türk ekonomisine ve siyasetine etkileri analiz edilmiştir. Bu çalışma ile Arap Baharı'nın Türkiye'nin bu ülkeler ile olan ekonomik ve politik ilişkilerini nasıl etkilediği resmî kurumlardan elde edilen veriler ile incelenmiştir. Resmî kurumların ve kişilerin açıklamalarına göre Arap Baharı'nın Türkiye'ye ekonomik maliyeti yüksek olmuştur. Arap Baharı'ndan önce bölge devletleri ile siyasi ilişkileri olumlu olan Türkiye'nin Bahar'dan sonra siyasi ilişkilerinde de gerileme yaşamıştır. Bu çalışmada Arap Baharı'nın Türkiye'ye politik ve ekonomik etkileri incelendiğinde, Türkiye'nin bölge devletleri ile olan siyasi ve ekonomik ilişkilerinde sorunların meydana geldiği gözlemlenmiştir. Son olarak çalışmayla ülkeler arasındaki ilişkileri belirleyen dış politika ve ekonomi bilimleri arasında çok yakın bir bağlantı olduğu yadsınamaz bir gerçek olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Arap Baharı, Ekonomik Etki, Ortadoğu, Siyasi Etki, Türkiye.
The effects of the Syrian Ciwil War on Turkey's border security
Starting in Tunisia in 2010, the Arab Spring uprisings spread across the Arabic world and affected Syria as well as Egypt, Libya, and Yemen. The Assad regime was insensitive to the demands of the people seeking reforms and attempted to suppress the street demonstrations by violence, causing a civil war in the country. The major impact of the civil war in Syria on Turkey was the emergence of such non-state armed actors as PYD / YPG and ISIS, benefiting from the power vacuum in Syria. They found plenty of freedom for illegal activities in the region in a short time. The escalating tensions and conflicts in the country led to the administrative and military structuring of the PYD / YPG, the Syrian branch of the PKK, in the north of Syria. The atmosphere of pressure and violence caused by PYD / YPG and ISIS in the region forced local people to leave their homes and thousands of Syrian civilians had to migrate to Turkey. The existence of these terrorist elements along Turkey's southern borders was also a threat to Turkey. This study investigated the impact of terrorist organizations such as PYD / YPG and ISIS in the north of Syria on Turkey's border security management and the measures taken by Turkey against this threat.
Suudi Arabistan ve İran güç mücadelesinde Yemen faktörü
Arabistan Yarımadası'nın stratejik noktalarının birinde yer alan ve kırılgan bir yapıya sahip Yemen halen Suudi Arabistan ve İran arasındaki güç mücadelesine sahne olmaktadır. Yemen topraklarında devam eden jeopolitik ve ideolojik mücadele 2011 yıllında Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde başlayan halk hareketleriyle birlikte derinleşmiştir. Statükocu bir dış politika izleyen Riyad'ın aksine dış politikada revizyonist bir politika izleyen Tahran, Arap Baharı'ndan sonra Riyad'la arasındaki bu güç mücadelesini hat safhaya taşımıştır. Riyad ve Tahran arasındaki rekabet ve karşılıklı düşmanlık Yemen'in iç savaşa sürüklenmesine yol açmıştır. İki bölgesel gücün müdahalesi nedeniyle BM ve diğer küresel güçlerin tüm diyalog girişimlerine ve barış görüşmelerine rağmen siyasi açmaz sürmeye devam etmiştir. Elbette Riyad ve Tahran'ın güç mücadelesine ek olarak Yemen'deki iç dinamikler de çatışmanın fay hatlarını derinleştirmiştir. Hatta iç dinamikler bölgesel güçlerin müdahalesine davetiye çıkarmıştır. Bu minvalde İran yumuşak güç unsurlarını kullanarak Şiilerin ağabeyi rolüyle Husiler aracılığıyla müdahalede bulunurken, Suudi Arabistan ise sert güç unsurları çerçevesinde müdahaleci bir politika izleyerek meşru hükümet aracılığıyla çatışmaya müdahil olmuştur. Böylece Riyad ve Tahran vekil gruplar aracılığıyla birbirini dengelemeye çalışmıştır. Kriz basit bir iktidar kavgası ve iç savaştan evrilerek vekâlet savaşına dönüşmüştür. Bazen de Riyad ve Tahran menfaatleri uğruna mezhepçi politikalar izleyerek Şii-Sünni arasındaki gerilimin de tırmandırmasına neden olmuştur. Son olarak İran ve Suudi Arabistan arasındaki güç mücadelesinin ne kadar süreceğini ve ne tür kazanımlar elde edeceği, Yemen'in geleceğinin ne yöne evriliceğine dair net bir tablodan bahsetmek doğru olmaz. Anahtar Kelimeler: Güç Mücadelesi, İran, Suudi Arabistan, Yemen
Arap Baharı çerçevesinde İran-Suudi Arabistan ilişkilerini yeniden düşünmek
Uluslararası ilişkiler alanında devletler arasında bir sorun ortaya çıktığı zaman sorunun çözümünde uygulanacak çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu yöntemler kimi zaman barışçıl yöntemler olarak uygulanmakta, kimi zaman ise baskıcı olarak uygulanmaktadır. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında bulunan birçok devlet Monarşi ile yönetildiğinden dolayı baskıcı yöntemlerin daha sık kullanıldığını görmekteyiz. Bu çalışma da temel amaç, Körfez'de İran ile Suudi Arabistan arasında 1979 İran İslam Devrimi ile başlayıp 2011 yılında meydana gelen Arap Baharı olayları ve sonrasında yaşanan gelişmelerin Ortadoğu coğrafyasında İran ile Suudi Arabistan'a etkilerinden söz etmektir. İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabetçi yaklaşımlarının incelenmesi, Tahran- Riyad yönetiminin günümüzde yaşanan çatışmalarını anlamlandırmak adına yol gösterici olacaktır. İran ve Suudi Arabistan arasında rekabetin başlamasında temel olacak noktanın 1971 yılında İngiltere'nin Körfez'den çekileceğini açıklamasıdır. İran İslam Devrimi ile başlayan süreçte Körfez savaşları ve İran-Irak savaşının ortaya çıkması İran ve Suudi Arabistan ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuştur. İran ve Suudi Arabistan arasındaki rekabet genel itibari ile farklı konularda ortaya çıkmıştır. Bu konuların başında ilk başta değindiğimiz üzere İngiltere'nin Körfez çekilmesini açıklamasının ardından oluşan güç boşluğunu her iki ülkenin de doldurmak istemesidir. Diğer konular ise; temel de mezhep farklılıkları, ekonomik güçlenme olgusu ve İslam dünyasında lider olma arayışı olarak karşımıza çıkmıştır. Son dönemde meydana gelen Arap Baharı olayları ise rekabetin fitilini iyice ateşlemiş ve aralarındaki mücadele farklı bir boyut kazanmaya başlamıştır. Arap Baharı olaylarının ortaya çıkması sonucunda daha önceden fiilen yürütülen mücadele bu sefer farklı devletlerin olaylara katılması ile vekâlet savaşları şeklinde yürütülmeye başlanmıştır. Arap Baharı olayları Tahran ve Riyad arasındaki rekabetin en somut örneklerini oluşturmaktadır.
Bir kültürel diplomasi aracı olarak Erasmus programı: Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi örneği
İçerisinde yaşadığımız 21. yüzyılda, çağın getirdiği teknolojik yenilikler, anlık iletişimin büyük kitlelerce erişilebilir olması, sivil toplumun sahip olduğu gücün artması, insanların demokrasi, insan hakları, özgürlüklere dair bilincinin artması gibi sosyal değişimler uluslararası ilişkileri de büyük ölçüde değişmeye, modern çağa ayak uydurmaya mecbur bırakmıştır. Uluslararası ilişkilerde ve diplomaside, geçmişte daha sıklıkla başvurulan sert gücün, sıcak çatışmaların, mali ve sosyal yaptırımların, baskı, zorlama yöntemlerinin terk edilmekte olduğu görülmektedir. Benzer şekilde ulus- devlet ve ulus-ulus ilişkilerinde otoriter, sert yaklaşımlar gittikçe sonuç vermez hale gelmiştir. Günümüzde uluslararası ilişkiler geçmişe kıyasla daha toplum ve insan merkezli, yumuşak güç, kamu diplomasisi, kültürel diplomasi odaklı yaklaşımlarla yürütülmektedir. Küresel çapta belirli bir ekonomik ve siyasi güce sahip olan Avrupa Birliği de özellikle 2000'li yıllardan sonra kültürel diplomasi ve kamu diplomasisi faaliyetlerine hız vermiştir. Avrupa Birliği'nin eğitim, gençlik, kültür, sanat alanlarında büyük çaplı ve çok uluslu programı Erasmus, kültürel diplomasi uygulamasının başarılı bir örneğidir. Bu çalışmada Avrupa Birliği'nin Erasmus programı yoluyla yürüttüğü kamu diplomasisi faaliyetleri, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi'nden programa katılan öğrenci ve akademik personelle görüşülerek incelenmiştir. Program katılımcısı öğrenci ve akademik personele, Erasmus programlarına ilişkin açık uçlu sorular yöneltilmiştir. Yöneltilen sorular ile, Avrupa Birliği'nin program katılımcıları üzerinde olumlu imaj oluşturma amacının ne ölçüde gerçekleştiği anlaşılmaya çalışılmıştır. Örneklem olarak Erasmus programından yararlanmış 10 öğrenci ve 10 akademik personel seçilmiştir.
Türkiye'nin kamu diplomasisi ve yumuşak güç uygulamalarında medya aktörü: TRT Avaz örneği
Kamu Diplomasisi, devletlerin Uluslararası İlişkiler alanında düşünce, fikir, hedef ve politikalarını, insan birikimiyle bir başka coğrafyada anlatma gayreti olarak tanımlanmaktadır. Devletler uluslararası arenada; hedeflerini, politikalarını, vermek istedikleri mesajlarını yabancı toplumlara ulaştırarak olumlu imaj sağlamaya çalışmaktadır. Bu amaçların hedef kitle üzerinde başarıyla gerçekleştirilebilmesi için Kamu Diplomasisine ihtiyaç duyulmaktadır. Kamu Diplomasisinde özellikle iletişim ve medya araçlarının aktif olarak kullanılmasıyla, mesajlar hedef kitleye hızlı ve kalıcı bir şekilde ulaştırılarak, dış politika ve uluslararası ilişkilerde başarı amaçlanmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'de Kamu Diplomasisini uygulayan aktörler, resmi ve sivil toplum kuruluşları, bu alanda yapılan çeşitli çalışmalar, medya araçlarının kullanımı ve hedef kitleye ulaşma faaliyetleri incelenmiştir. Türkiye'nin; Orta Asya, Kafkaslar ve Balkan coğrafyası ile tarih, din, dil, ekonomi, kültür başta olmak üzere birçok ortak değeri bulunmaktadır. Bu çalışmada, Kamu Diplomasisi ve medya ilişkisinin yanı sıra; 2009 yılında kurularak, TRT bünyesinde yayın hayatına başlayan TRT AVAZ kanalı incelenmiştir. Kanalın yayın anlayışı, hedefleri, Türkiye'nin olumlu imaj ve tanıtımına katkısı, uluslararası bazı kanallar ile benzerlikleri ele alınmıştır. TRT AVAZ'ın televizyon frekansı dışında hedef kitlesine nasıl ulaştığı, resmi internet sitesi ve sosyal medya hesapları, yayınladığı programlar ile örnek yayın akışı değerlendirilmiştir. TRT AVAZ; Türk kültürün, sanatının, aile ve toplum değerlerinin pekiştirilmesi, ileriye taşınması ve devam ettirilmesi ile ilgili önemli yayınlar yapmaktadır. TRT AVAZ, Türkiye ile Türkçe konuşan devletler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik özel programlar hazırlamaktadır. Kamu Diplomasisi açısından TRT AVAZ'ın etkisi incelenirken, araştırmada birincil ve ikincil kaynaklardan istifade edilmiş, gözlem yöntemlerinden faydalanılmıştır. Türkiye'nin uyguladığı Kamu Diplomasisi faaliyetleri, medya özelinde TRT AVAZ'ın uluslararası yayıncılık, imaj, tanıtım ile bilgilendirme konularındaki faydası ve katkıları açıklanmaya çalışılmıştır.
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde enerjinin önemi ve Trans Anadolu doğalgaz boru hattı
Uluslararası ilişkilerde enerjinin son derece önemli hale geldiği günümüzde Türkiye-Azerbaycan ilişkileri enerji ilişkilerine dayalı olarak şekillenmektedir. Bu gelişme, ilişkileri bu düzeyde sürdürmek için karşılıklı siyasi irade ile desteklenen, iki ülkenin dış politika ve bölgesel politikadaki önceliklerine dayanmaktadır. Türkiye'nin Azerbaycan ile ilişkileri, tarihi, kültürel, etnik ve dini bağların yanı sıra stratejik ortaklık seviyesi ile belirlenmektedir. Enerji işbirliği, ikili ilişkilerde kilit bir faktör olmuştur. Türkiye'nin Azerbaycan ile ilişkileri, bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilerin belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlığını kazanan Azerbaycan doğal kaynakların çıkarılması, işlenmesi ve uluslararası piyasalara ulaştırılmasına yönelik bağımsız enerji politikaları geliştirilmesini amaçlamıştır. Ancak bağımsızlığının ilk dönemlerinde karşılaşmış olduğu çok sayıdaki dış ve iç problem sebebiyle kendi enerji stratejisini geliştirme imkânı bulamamıştır. Azerbaycan`ın enerji siyasetinde bu süreçte en çok işbirliği içinde olduğu ülke Türkiye olmuştur. Bu işbirliğinin neticesinde enerji kaynaklarının taşınması noktasında iki ülke arasında çok sayıda başarılı projeler yapılmış ve bu projelerin geliştirilme süreci günümüzde de sürmeye devam etmektedir. Projelerin hayata geçirilmesiyle Türkiye, Azerbaycan petrol ve doğalgazının Batılı tüketicilere ulaştırılmasında bir köprü olmuştur. Projeler Azerbaycan'ın bölgesel bir aktör şeklinde pozisyonunu pekiştirmekle birlikte, Türkiye'yle enerji ağırlıklı işbirliğinin daha da artırılmasına olanak vermiştir. Bu projeler arasında önemli girişimler olan Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) ile Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) projeleri, iki halkın ve devletin gelecekteki ilişkilerinin de temelini oluşturmuştur. Bu çalışma ile TANAP'ın iki ülke arasındaki enerji ilişkilerine katkıları irdelenecektir. Çalışmanın bu alanda bilime ve literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Karabağ savaşı: Türkiye İran ve Rusya'nın tutumu
Karabağ tarih boyunca Azerbaycan sınırları içerisinde yer alan bir bölgedir. Ermenilerin Karabağ bölgesine göç ettirilmesi 1800 yılların başından itibaren bölge devletleri olan Türkiye ve İran'dan bir milyondan çok Ermeni ile başlamıştır. Böylelikle Ermenilerin bölgeye göçü başlamış ve daha sonra Ermenilerin toprak iddiaları ortaya çıkmıştır. Bu araştırmada, tarihi süreç içerisinde Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarının ele geçirmesi bilgileri verildikten sonra, özellikle Birinci Karabağ ve İkinci Karabağ savaşı, savaşı sona erdiren 10 Kasım anlaşması, Ermenilerin savaş sırasında ve Karabağ'dan çekilirken işlediği suçları ve insanlığa karşı suç fiilleri incelenmiş ve bölge devletlerin tutumu ele alınmıştır.
Fransa'da hükümetin İslam politikaları ve İslamofobide medyanın rolü
Fransa'nın tarihsel süreçte İslam politikalarını ve medyanın, İslamofobinin teşekkül edişindeki rolünü incelediğimiz çalışmamızda Fransa'nın Müslümanlara yönelik politikaları tarihsel perspektifle ele alınmıştır. İslamofobinin kamusal ve sosyal hayat içerisinde bir devlet politikasına nasıl dönüştüğü analiz edilmiş; bu bağlamda medyanın rolü, yürürlüğe giren yasa ve yönetmelikler kronolojik olarak incelenmiştir. Fransa'da İslam karşıtlığını tetikleyen olayları ve siyasilerin söz konusu olaylara yaklaşımını ele alırken Müslümanların da sosyal hayat içerisinde maruz kaldıkları kötü muamele ve eşitsizlikler ortaya konmuştur. Birinci bölümde Fransa'nın Müslümanlarla ilişkilerinin tarihsel gelişimi, iş gücü açığı sonucu ortaya çıkan göçler ve Müslüman nüfusun Fransa'daki artışı ele alınırken ikinci bölümde de Fransa'da laiklik kavramının ortaya çıkışı ve sonrasında İslam politikaların tüm etkenleri incelenmiştir. Müslüman karşıtlığının geçmişten günümüze biçim değiştiren yapısı, İslam algısı, terörizm ve 2021 yılında yürürlüğe giren Ayrılıkçılık Yasası konu edilmiştir. Üçüncü bölümde ise Fransız medyasının İslamofobi üzerindeki etkisi ve İslam imajını nasıl manipüle ettiği ortaya konmaya çalışılmıştır.
Gençliğin radikalleşme eğilimi karşısında almanya'daki müslüman STK'ların rölü
Bilindiği üzere gençlerin sosyal, kültürel, sanatsal, bilimsel ve mesleki gelişmeleri önce ailede başlayıp sonrasında okul ve arkadaş çervesi ile çember şeklinde genişlemektedir. Bu sürece özellikle STK'ların gençlere yönelik sundukları faaliyetler de eklenmektedir. Gönüllülük esasına dayanarak yapılan bu çalışmalar, araştırmamızın konusu olan Almanya örneğinde görüldüğü gibi çok fazla değer görmemektedir. Devletin zorunlu gençlik çalışmaları ile gençlerin radikalileşmesine karşı çözümler bulunmaya çalışılmaktadır. Oysa Müslüman STK'ların gençlik çalışmaları, şayet dikkate alınırsa gençlerin radikalleşmesine karşı en büyük tedbir mahiyetini taşımaktadır. Tüm Avrupa'da olduğu gibi Almanya'da da yükselen ırkcı akımlar tarafından, başta o ülkedeki Müslümanların varlıkları sorgulanırken söz konusu akımlar, Müslüman STK'ların radikalizmi teşvik ettikleri yönünde olumsuz propaganda yapmaktalar. Çalışmamızın birinci bölümünde Almanya'ya İslamiyetin geliş süreçleri incelenmeye çalışılmıştır. Bu süreç zamanla Almanya'da Müslüman STK'ların oluşmasını beraberinde getirmiştir. Burada ayrıca Almanya anayası çerçevesinde Müslüman STK'ların din devlet ilişkileri tartışmaları ve sonuçları ortaya konulmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde de gençlerin radikalleşme süreci ve onların radikalleşmelerine etki eden faktörler ve bunlardan korunma yolları ortaya konmaya çalışılmıştır. Son bölümde ise Müslüman STK'ların gençlik çalışmaları hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır.
Kıbrıs üzerine barış planlarının uyuşmazlık çözümü açısından incelenmesi: 1947-2017
Kıbrıs meselesi uzun yıllar Türk dış politikasını meşgul eden önemli bir sorun olmuştur. Lozan Barış Anlaşması gereği Kıbrıs, İngiltere hakimiyetine bırakılmıştır. Süreç sonrası Türkiye'nin adaya müdahale düşüncesi oluşmamıştır. Fakat 2. Dünya Savaşı bitiminde İngiltere'nin politik bir dönüşüm süreci içerisine girmiş olması, hakimiyeti altında bulunan topraklardan çekilmesine sebep olmuştur. Çekilme sonrası dönem Türkiye ile Yunanistan arasında adanın paylaşımına yönelik sorunları da beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan sorunlar Kıbrıs üzerine birçok barış planının öne çıkmasına sebep olmuştur. Kıbrıs sorununa yönelik çözüm arayışları II. Dünya Savaşı'ndan bu yana sürdürülmüş, ancak bir türlü çözüm bulunamamıştır. Çözümsüzlüğün nedenleri çok boyutlu düşünülmelidir. Sadece çalışmada yer alan uyuşmazlık planları açısından değil, çözümsüzlüğün tarih boyunca devam etmesine neden olan birçok farklı boyutta sebep bulunmaktadır. Kıbrıs sorununda Rum ve Yunanistan'ın Enosis amaçlarının sürecin başından sonuna kadar devam ettiği görülmektedir. Adada yaşayan Türk toplumu Enosis'e karşı çıkmış statükonun devam etmesini ve Türkiye'ye verilmesini desteklemiştir. Süreç ilerledikçe İngiltere'nin de Türk tarafını taksime özendirirken ada üzerindeki varlığından da hiçbir zaman vazgeçmeyeceği görülmüştür. Araştırmada, 1947 yılında başlayan Kıbrıs barışına ilişkin uyuşmazlığa çözüm arayışları 2017 yılı da kapsayacak şekilde incelenmiştir. Adada yaşayan toplumlar, garantör devletler ve birçok devletin süreç çerisinde yer aldığı görülmektedir. Fakat yapılan tüm girişimlere rağmen Kıbrıs sorununa yönelik 70 yıllık uyuşmazlık çözüm arayışlarının hiçbirinden olumlu bir sonuç alınamamıştır. iv Bu çalışmadaki temel amaç Kıbrıs krizine yönelik ortaya atılan çözüm yolları, planlar ve önerilerin neden sonuçsuz kaldığı, amacına hizmet etmediğini ortaya koymaktır. Çözümsüzlükte aktif rol oynayan unsurlar; kişi, devlet ve sistem üzerinden incelenmiştir. Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün nedenlerinin analizi yapılırken çözüm görüşmeleri, planlar, öneriler ve anayasa arayışları incelendiğinde tüm sorulara yanıt bulunması ve merak uyandırması amaçlanmıştır. Araştırma, Kıbrıs krizinin neden çözüme yönelik tüm plan, öneri ve görüşmelere rağmen çözüme ulaşmaması noktasında ortak bir değerlendirme yapılıp genel kanıya varma bağlamında önemlidir. Bu noktada güncel ve ayrıntılı bir çalışma olması sebebiyle literatürdeki boşluğun doldurulması hedeflenmiştir. 1947 Lord Winster Planı ile başlayan ve 2017 Crans Montana görüşmeleriyle devam eden süreç için veri toplamada yerli ve yabancı kitaplardan, makalelerden, gazetelerden, dijital kaynaklardan, meclis celse tutanaklarından, anı ve biyografik çalışmalardan faydalanılmıştır. Çalışmada, yöntem olarak çözüm arayışları arasında nedensellik bağı araştırılırken ilk plandan son plana kadar kronolojik bir sıra izlenmiştir. Nitel araştırma yöntemleri kullanılarak çözüm yolları, gelişmeleri ve sonuçları üzerinde yetmiş yıllık bir süreci içine alan vaka analizi yapılmıştır.
Savaşların iklim değişikliğine etkisi: İkinci Dünya Savaşı örneği
Dünya var olmaya başladığı zamandan bu yana sürekli ısınma ve soğuma döngüsünü takip etmektedir. Bu döngü zaman zaman canlı yaşamına zarar verse de dünyada var olan düzenin bir parçası olarak devam etmiş canlılar da bu değişimlere ayak uydurmayı başarmıştır. Dünya üzerinde yaşanan bu soğuma ve ısınma döngüsü yüzyıllar içerisinde oluşmaktadır. Ancak günümüzde meydana gelen ve küresel ısıma olarak tanımladığımız bu durum beşerî etkenlerden kaynaklı olarak çok kısa bir zaman zarfında oluşmaktadır. Bu durum da var olan küresel ısınmanın dünyanın doğal döngüsünden kaynaklı olmadığını beşerî faktörlerle tehlikeli bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Beşerî faktörler arasında birçok sebepten en bilindik olanları aşırı sanayileşme ve fosil yakıtların kullanımıdır. Bu faktörler, sera gazlarının atmosferde oranını artırarak küresel ısınmaya ve ona bağlı olarak da iklim değişikliğine neden olmaktadır. Günümüzde sorgulanması gereken soru ise küresel ısınma sebepleri arasında savaşlar neden yeterince yer bulamamaktadır? Savaşlar hem sanayileşmenin artmasına hem fosil yakıtların kullanımda artışa sebep olduğu kadar kullanılan konvansiyonel, nükleer, kimyasal ve biyolojik silah teknolojisi, ordular, savaş araç ve gereçleri gibi birçok unsurun birleşimi hava, toprak ve denizleri kirletirken havaya çok miktarda zararlı ve sera etkisi yapabilecek gaz salınımı oluşturmaktadır. Savaşlar sadece o an var olan canlıların hayatlarını yok etmekle kalmamakta gelecek yaşamları da tehlikeye atmaktadır. Yapılmakta olan iklim anlaşmalarında sera gazı etkisini azaltma yöntemleri tartışılıp hayata geçirmek için birçok önlem düşünülürken, bu önlemlerin arasında savaşların ve savaş teknolojilerin engellenmesine yönelik herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. İki büyük dünya savaşı atlatan dünyamız kullanılan silah teknolojileri yüzünden büyük yaralar almıştır. Özellik İkinci Dünya Savaşı sırasında kullanılan birçok askeri araç, teçhizat, nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar havaya çok miktarda zararlı gaz salınımına neden olurken toprak ve denizlerin kirlenmesine neden olmuştur. Ayrıca bu savaş, savunma sanayilerinin artmasına neden olmuş ve silah üretiminin hız kazanmasına neden olarak büyük çevre felaketlerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu çalışmada ise yukarıda sözü edilen savaş teknolojilerinin iklim değişikliğine etkileri ele alınmaktadır. Anahtar Kelimeler: Küresel Isınma, Çevre, İklim Değişikliği, Savaş
Uluslararası geri dönüş programları çerçevesinde Suriyeli mültecilerin geri dönüş eğilimleri ile ilgili inceleme: Adana ili örneği
İnsanlık tarihi kadar eski bir konu olan göç olgusu, yol açtığı sosyal, siyasal ve ekonomik sonuçlardan dolayı çok yönlü olarak incelenmesi gereken bir olgudur. Göç olgusu, evrensel bir konu olarak özellikle son yıllarda dünya gündeminin ilgi odağı haline gelmiştir. Savaş, iç çatışma ve ekonomik kriz gibi nedenlerle gerçekleşen sığınmacı/göç hareketlerine ev sahipliği yapan ülkeler başta güvenlik olmak üzere çok boyutlu sorunlarla mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Türkiye'nin jeopolitiği ve periferisinde yaşanan gelişmeler, Türkiye'yi göç sorununun ana merkezlerinden birisi haline getirmiştir. Türkiye, Suriye'den gelen kitlesel göç akını ile sosyal, ekonomik, hukuki, politik pek çok alanda etkilenmiş ve etkilenmeye devam etmektedir. Bu çalışma sosyal bilimlerin karmaşık fenomenlerinden biri olan geri dönüş konusunu inceleyecektir. Milyonlarca Suriyeli mültecinin yaşadığı Türkiye'de sığınmacıların ülkelerine geri dönüp dönmeyecekleri konusu zihinleri meşgul etmektedir. Suriyeli sığınmacıların misafir mi yoksa kalıcı mı olduklarının bilinmezliği konusu bu tezin ortaya çıkış sebebini oluşturmaktadır. Geçtiğimiz 7 yılda Suriye'deki savaşın beklenenden daha uzun sürmesi, Türk kamuoyunda tepkilerin yükselişine yol açarken, Türkiye'deki geçici sığınma hareketi bir kalıcılığa dönecek mi sorusunu da gündeme getirmiştir. Bu çalışmada, Adana ili sınırları içerisinde Çukurova Üniversitesi'nde okuyan öğrenciler ile Adana Seyhan devlet hastanesindeki düşük eğitimli Suriyeli sığınmacılar ile yapılacak olan derinlemesine mülakat teknikleriyle Suriyeli sığınmacıların Suriye'ye hangi şartlar oluştuğunda dönebilecekleri sorusundan hareketle iki grubu oluşturan Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönüş eğilimlerinin tespit edilmesi ve bu konuda eğitim durumlarının etkisi ölçülmeye çalışılmış, geleceğe yönelik beklenti ve planları ile ilgili görüşler alınması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Göç, Gönüllü Geri Dönüş, BMMYK, AB, Suriyeli Mülteciler, Siyasi Partiler.
Afganistan'da Hazaralar-Taliban ilişkisi
Hazaralar, Afganistan'ın ana sakinlerinden biri olup ülkenin üçüncü büyük etnik grubu oluşturur. Diğer etnik gruplardan farklı olarak Hazaraların çoğunluğu Şii mezhebine mensuptur. Belki de bu mezheb farklılığı Taliban- Hazara ilişkisini olumsuz yönde etkilemiştir. Taliban, Hazaraları Şii ve bazen de Rafizi bir grup olarak görmüş ve etnik olarak Peştun olmadığı için bu grupla ilişkisi iyi olmamıştır. Taliban, gerek 1996-2001 yılları arasında yönetimde oldukları dönemde, gerekse iktidardan uzak olduğu 20 yıl boyunca ve 2021'deki ikinci döneminde; Hazaralar ile düzenli ilişkiler kuramamıştır. Birkaç cümle ile özetlemeye çalıştığımız bu araştırmada Hazaralar ile Taliban'ın tarihsel kökenleri, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve eğitim durumları ile bu iki grup arasındaki ilişki ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kalimeleri: Afganistan, Hazaralar, Taliban, Hazara-Taliban ilişkisi.
Dijital diplomasi ve siber güvenlik
Son zamanlarda uluslararası arenada modern kavramlar yaygın olarak ortaya çıkmış olup bu kavramlar haklarında çok konuşulmaya başlanmasının başlıca nedeni yaygın olarak kullanılan Facebook, WhatsApp, Twitter, Instagram gibi modern dijital teknoloji uygulamalarının yaygın olarak kullanılmasıdır. Bu dijital araçların olumsuz etkilerine rağmen, izleyici ile iletişimi kolaylaştırdıkları ve ayrıca dünyayı küçük bir köy haline getirdikleri için olumlu etkileri göz ardı edilemez. Uluslararası diplomasi, özellikle dijital diplomasi alanında yaygın bir şekilde yayılıyor olsa da her durumda geleneksel diplomasinin yerini tutmamaktadır. Bu tez çalışması dört bölümden oluşmaktadır: İki kısımdan oluşan birinci bölümde siber güvenlik ve dijital diplomasi kavramlarını ele alınmış, birinci kısımda siber güvenliğin yazılım, bilgisayar donanımı veya ağlara saldırma risklerini azaltacak bir dizi araç da dahil olmak üzere birçok tanımı yapılmış olsa da, yine de kapsamlı bir siber güvenlik tanımı yoktur, ancak bu tanımların çoğu bilgisayar programlarının, sistemlerinin ve ağlarının maruz kaldığı tehlikelere ve bu tehlikelerden korunmalarını sağlayacak araç ve yöntemlerin bulunmasına odaklanmaktadır. Dijital diplomasi, bir kamu diplomasisi biçimi olarak tanımlanmakta ve dijital teknolojinin, medya platformlarının, sosyal medyanın ve halkla ucuz bir şekilde iletişimin kullanılmasını içermektedir. Dijital diplomasinin ulaşmaya çalıştığı pek çok amacı vardır ve bunların en önemlisi izleyicilerle sanal olarak iletişim kurmak ve internet üzerinden devletin resmi araçlarını kullanarak kamuoyuyla iletişim kurmak ve etkilemek için yeni iletişim araçları sağlamaktır. Dijital diplomasinin araçları arasında sosyal medya, sanal elçilikler, web siteleri ve diplomatların çevrimiçi eğitimi bulunmaktadır. İkinci bölüm, dijital diplomasinin yararlarını ve risklerini içermektedir. Bu faydaların en önemlileri arasında; diplomatlar ve hedef kitleler arasındaki uzun mesafeler, düşük maliyeti ve yüksek getirisinin yanı sıra modern teknolojinin yaygınlaşmasıyla daha az önemli hale gelmesi yer almaktadır. Diplomaside gizlilik unsurunun ortadan kaldırılması da dahil olmak üzere dijital diplomasinin risklerine gelince, web siteleri de kasıtlı olarak bilgiye saldıran ve diplomatik çalışmaları engelleyen bilgisayar korsanlarına maruz kalabilir. Üçüncü bölümde, İngiltere, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Türkiye dahil olmak üzere bazı ülkelerde dijital diplomasinin uygulamaları tartışılmıştır. İngiltere, kamu diplomasisini etkinleştirmek için dünyanın birçok dilinde, mümkün olduğunca çok sayıda web sitesi ve sosyal ağ kullandığından, dijital diplomasiyi en fazla uygulayan ülkelerden biridir. 2016 yılı Dijital Diplomasi Raporuna göre İngiltere, dijital diplomasi bağlamında küresel olarak ilk sırada yer almış ve Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere dijital diplomasi alanında daha fazla ilgi gösteren ülkelerin önüne geçmiştir. Fransa, dijital diplomasi alanında en geniş alanları kaplayan ülkeler arasında yer almakta olup, bu durum ilk sırada yer alan İngiltere'den sonra ikinci sırada yer almasıyla kanıtlanmaktadır. Fransız Dışişleri Bakanlığı 1995 yılından bu yana internet üzerinde web sitesi kuran ilk Fransız kurumu olmakla beraber bu sitenin takipçi ve ziyaretçi sayısı 9,6 milyon ziyaretçiye ulaşmıştır. Dördüncü ve son bölümde Irak siber güvenlik ve dijital diplomasisi ele alınmıştır. Siber güvenlik, çeşitli araçlarla yerel ve küresel güvenlik boyutunun yeniden çizilmesine katkı sağlayan, güvenlik alanı da dahil olmak üzere hayatın çeşitli alanlarında etkisini göstermekte, ülkelerdeki birey ve toplumların siyasi ve güvenlik bilincini ve algısını gerçek dünyada olduğundan daha farklı şekillerde yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Siber savaş, siber terörizm ve siber suçlar güvenlik konusunda en çok konuşulan konular arasındadır. Siber uzayın güvenlik alanında sahip olduğu etki, devletin iç gerçekliği ile sınırlı kalmayıp, uluslararası ortama da uzanmakta ve uluslararası ilişkilerin ve uluslararası güvenliğin doğası gereği uluslararası güvenliğin biçim ve içeriğinin yeniden çizilmesini etkilemektedir. Araştırmanın bulguları: 1- Siber güvenlik, kullanıcılardan para çalmak amacıyla hassas bilgilere erişmeyi, bunları değiştirmeyi veya yok etmeyi amaçlayan dijital saldırılara karşı sistem, ağ ve programların korunması olarak tanımlanırken, dijital diplomasi ise bir kamu diplomasisi biçimi olup dijital diplomasi ile medya ve sosyal medya platformlarının kullanımını içermektedir. 2- Dijital diplomasinin, modern teknolojinin yaygınlaşmasıyla diplomatlar ve hedef kitle arasındaki uzun mesafelerin öneminin azalması da dahil olmak üzere faydaları olsa da, tehlikelerinden biri de diplomaside gizliliğin ortadan kaldırılması ve bazı durumlarda karar vermenin zorluğudur. 3- Birleşik Krallık, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi birçok ülke dijital diplomasiyi hayata geçirmiş ve uzun mesafeler kat etmiş olsa da hala bu konuda hasret çeken ülkeler vardır. 4- Irak'ta dijital diplomasinin uygulanmasında büyük zorluklar söz konusu olup Irak'ta dijital diplomasinin başarısı için güçlü bir strateji geliştirilmesi gereklidir. Öneriler: 1- Dünyadaki çoğu dışişleri bakanlığında olduğu gibi Irak Dışişleri Bakanlığı'nda dijital diplomasi için özel bir bölüm oluşturulması. 2- Iraklı diplomatların dijital diplomasi eğitimlerine tabi tutulması ve çoğunun Facebook, Twitter ve diğerleri gibi modern teknolojide resmi hesapları olmadığı göz önüne alınarak diplomatik çalışma becerilerininin geliştirilmesi. 3- Diplomatlar ve yurtdışındaki Irak toplumları arasında veya Dışişleri Bakanlığı ile diğer büyükelçilikler arasında iletişim için dijital platformların tasarlanması 4- Diğer ülkelerdeki muhataplarıyla yapılan görüşmelerde Iraklı delegelere hizmet eden ekonomik, endüstriyel ve kalkınma gerçekliği hakkında hassas bilgiler içerdiğinden devlet kurumlarının web sitelerinin güncellenmesi.
Müzmin bir kriz olarak Filistin-İsrail krizi: Tarihsel, politik ve hukuksal bir değerlendirme
Filistinli Müslüman halk ile Yahudi toplumu arasında 19. yüzyılın son dönemlerinde başlayan ve İsrail Devleti'nin kurulması ile birlikte Filistin-İsrail krizine dönüşen sorun, çözüme ulaşamamış olması nedeniyle içinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreğinde hala devam etmektedir. Konu üzerine yıllar boyunca birçok çalışma yapılmış olması, Filistin-İsrail krizinin standart bir konu olduğu anlamına gelmemekte; bunun tam aksine sorun ortadan kalkıncaya kadar daha fazla akademik çalışma ile eksik kalan kısımların incelenmesi gerekliliğini göstermektedir. Taraflar arasındaki krizin günümüze kadar artarak devam etmesi, uluslararası hukukun sorgulanmasına ve uygulamadaki eksikliklerine dikkat çekmektedir. Filistin ve İsrail'in yaşadığı bu durum yalnızca iki aktörü ilgilendiren bir kriz olmaktan çıkmış, Orta Doğu coğrafyasında bulunan komşu Arap devletlerinin yanı sıra uluslararası arenada yer alan büyük güçlerin de dâhil olduğu bir soruna dönüşmüştür. Özellikle son yıllarda hazırlanan akademik çalışmalarda Filistin-İsrail krizinin çözüme ulaşamamasının sebebi, Filistin yönetimi içinde ortaya çıkan eksiklikler olarak aktarılmaktadır. Yetmiş yılı aşkın süredir devam eden bu krizin çözümlenmediği her geçen yıl içinde yeni sorunları doğurabileceği, buna bağlı olarak da sınırları belli olmayan ve mülteci konumunda yaşayan Filistinli halkın birçok iç karışıklıkla mücadele ettiği unutulmaktadır. İsrail Devleti'nin kurulmadan önce veya kurulduktan sonra gerçekleştirdiği uluslararası hukuka karşı olan tutumları alışılagelmiş bir şekilde sadece tekrar edilmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) kurulduğu tarihten itibaren Filistin ile İsrail arasındaki krizi barış içinde sonlandırmak adına önemli çabalar sarf etmiştir. Fakat BM Örgütü'nün işleyişi belirlenirken Güvenlik Konseyi'nin nihai kararlarının beş daimi üyeye bağlı olması, kurumun işleyişini verimsiz hale getirmesi ve kesin olarak doğru görünen kararların dahi veto aracılığıyla alınamamasına sebebiyet vermesi, Filistin-İsrail krizi üzerinde de olumsuz etkiler yaratmıştır. BM kurumunun konu üzerine çözüm getirmeyi istemesine rağmen veto yetkisi, Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanamamasında kendi engeline takıldığı kilit nokta olmaktadır. Bu tezin amacı uluslararası toplumun inandığı uluslararası hukukun, Filistin-İsrail krizine yönelik taraflar arasında yeterince eşit bir yol izleyip izlemediğinin incelenmesi ve süreç boyunca elde edilen bulgular ile aktörlerin çözüm süreci aşamasında sahip oldukları eksikliklerin ele alınmasıdır. Filistin-İsrail krizinde uluslararası hukuka yönelik bir araştırma yapabilmek için öncelikle tarafların günümüze kadar geçirdiği tarihi sürece hâkim olmak gerekir. Bu tez çalışmasının birinci bölümünde tarafların içinde bulunduğu "Kriz Kavramı"nın tanımı yapılmakta ve bir sorunun müzmin krize nasıl dönüştüğü aktarılmaktadır. İkinci bölümde müzmin bir krize örnek olan Filistin ve İsrail'in tarihinin geçmişine bakılmaktadır. Üçüncü bölümde İsrail Devleti'nin kurulmasından günümüze kadar olan yakın tarihteki gelişmeler incelenmektedir. Son bölümde ise uluslararası hukukun ve uygulama aracı olarak bulunan Birleşmiş Milletler Örgütü'nün krize yönelik gerçekleştirdiği girişimler, aldığı kararlar ve bu kararların uygulanabilirliğin sadece büyük güçlere bağlı olup olmadığı sorgulanmaktadır. Elde edilen sonuçlar ile uluslararası toplumun birlik olduğunda büyük bir güce dönüştüğü ve bu düzen içinde her zaman güçlülerin hukukunun geçerli olmadığı kanaatine varılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Filistin-İsrail, Müzmin Kriz, Uluslararası Hukuk
Uluslararası uyuşturucu ticaretinde Afganistan'ın yeri ve rolü
Afganistan uzun yıllar süren iç savaş, işgaller ve dış müdahaleler nedeniyle siyasal ve sosyo-ekonomik istikrarı sağlayamamış ve başarısız devlet konumuna düşmüştür. Taliban sonrasında yeniden yapılanma sürecine giren ülke dış yardımlara bağımlı haldedir. Siyasal istikrarın sağlanamaması, merkezi otorite eksikliği, ekonomik sorunlar, sosyal adaletsizlik ve dış müdahaleler nedeniyle uluslararası sistemde başarısız devletler kategorisinde olan Afganistan'da Taliban döneminde afyon yetiştiriciliği ve ticareti desteklenmiştir. Ülkedeki fakirlik, sosyal yardımların yetersizliği ve tarıma dayalı toplumun gerekli şekilde desteklenmemesi çiftçinin afyon üretimine yönelmesine neden olmuştur. Dünya afyon gereksiniminin büyük bir kısmı Afganistan'dan karşılanmaktadır. Uluslararası sistemdeki afyon ticaretinde önemli bir yere sahip olan Afganistan hem kullandığı ticaret rotaları hem de siyasi istikrarsızlığı nedeniyle bölgesel bir tehdit olarak kabul edilmektedir. Afganistan'daki afyon ekiminin önlenmesi için tarımın desteklenmesi, yeni iş gücü olanaklarının oluşturulması ve siyasal istikrarın sağlanması gereklidir.
Neoliberal küreselleşme, hegemonya ve Wall Street'i İşgal Et Hareketi: Neo-Gramşiyan bir analiz
Kapitalist uluslararası ekonomik sistemde 2008 yılında yaşanan ekonomik krizin, dünya çapında pek çok ülkenin ulusal ekonomilerinin büyüme hızlarında dramatik düşüş, hatta iflasa varan durgunluk, işsizlik oranlarında artış gibi sonuçları oldu. Bu ve bundan önceki yapısal krizler nedeniyle sarsılan ve sorgulanan, neoliberal küreselleşmenin temsilcisi ABD'nin hegemonyasına, karşıt-hegemonik meydan okuma New York'un finans merkezinde 2011 yılı Eylül ayında "Wall Street'i İşgal Et! (Occupy Wall Street-OWS)" protestoları ile başlatıldı. Temel isteklerinin sosyal adalet olduğunu vurgulayarak kendilerine biz %99'uz diyen protestocular, ABD'nin %1'ini oluşturan en zenginlerini protesto ediyordu. Bu çalışmada, OWS hareketi ile ABD sivil toplumunda hegemon neoliberal düzenden duyulan rahatsızlığın dile getirilmesinin, özgürleştirici güçlerin kültürel değişim için vereceği uzun soluklu bir mücadele ile alternatif dünya düzeninin kurulmasının başlangıcı olacağı savunulmaktadır. Bu bağlamda hareket, mevcut düzenin sürdürülmesi kadar sivil toplumdaki dönüşüm mücadelesini de analizinin merkezindeki hegemonya kavramı ile açıklayan Neo-Gramşiyan Yaklaşım ile değerlendirilecektir. Ayrıca günümüz toplumsal hareketlerini politik ve kültürel boyutlarıyla birlikte değerlendiren, hâkim norm, kimlik ve egemenlik ilişkilerini eleştirel yaklaşımla analiz eden Yeni Toplumsal Hareketler Teorisinden de faydalanılacaktır.