Manisa Celal Bayar University
Discipline

Pulmonary Diseases

Manisa Celal Bayar University

325

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asbest ile ilişkili hastalıkların gelişiminde çevresel ve mesleki asbest maruziyetinin değerlendirilmesi

Amaç: Ülkemizde çevresel asbest maruziyeti ile ilişkili pek çok çalışma varken mesleki maruziyet ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada asbeste bağlı hastalık saptananlarda çevresel maruziyeti ve mesleki maruziyeti göstermeyi, asbest maruziyetine neden olan riskli meslek gruplarını belirlemeyi amaçladık. Materyal ve Metot: 01.01.2006-01.07.2016 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurup toraks BT çekilen hastalardan radyoloji ve patoloji kayıtlarında asbestle ilişkili hastalık (plevral plak, plevral kalsifikasyon, mezotelyoma, vb.) bulguları saptanan 18 yaş üzeri 139 hasta çalışmaya alındı. Hastalar telefonla aranarak yaş, cinsiyet, doğum yerleri, yaşadıkları yerler ve süreleri, yaptıkları meslekler ve süreleri öğrenildi. Meslekleri Work-Related Lung Disease Surveillance Report 2002 ye göre yüksek, orta ve düşük riskli olarak sınıflandı. Hastaların doğum yerleri ofiyolitik üniteleri gösteren jeoloji haritasına işaretlenerek ofiyolitik ünitelere olan uzaklığı ölçülerek km olarak hesaplandı. Bulgular: Meslek grupları içerisinde yüksek riskli grupta 31(%22.3), orta riskli grupta 29 (%20.9), düşük riskli grupta 79 (%56.8) hasta saptandı. Hastalar erkeklerde yüksek riskli grupta %31, orta riskli grupta %29 ve düşük riskli grupta %40; kadınlarda i se %100 düşük riskli grupta saptandı. Hastaların 100'ü erkek (%71.9) 39'u kadın (%28.1) olarak saptandı. Asbeste yakın olan grupta (≤10km) 99 (%71.2), uzak olan grupta (>10 km) 40 (%28.8) hasta bulundu. Olguların yaşları 36-90 erkek yaş ortalaması 65.05±11.9, kadınların yaş ortalaması 63.03±13.1 bulundu. Meslek gruplarının yaş dağılımı ve çevresel asbest maruziyetine uzaklık açısından ilişkisinde yüksek riskli grup ile diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanırken, orta riskli grup ile düşük riskli grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Asbeste maruziyet uzaklığı açısından risk oluşturabilecek optimal sınır 13-14,5 km saptandı. Riskli meslek grupları ve gruplara göre dağılmış Türkiye haritası oluşturuldu. Daha önce literatürde belirtilmemiş olan Kastamonu-Taşköprü'den 10, Adıyaman-Gerger'den 9, Erzurum-Oltu'dan 6, Niğde-Ulukışla'dan 1, Sinop-Boyabat'tan 1 hasta saptandı. Sonuç: Çalışmamızda asbest kaynaklı hastalıkların en az % 20 sinin mesleki maruziyet nedenli olduğu saptandı. Ayrıca literatürde bulunmayan çevresel maruziyet kaynaklı yeni bölgeler belirlendi. Asbest kaynaklı hastalıklar değerlendirilirken çevresel maruziyet dışında mesleki maruziyet sorgulanarak hastaların bu yönde de değerlendirilmesi gerekmektedir.

Didem Özkan
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yatarak tedavi alan toplum kökenli bakteriyel pnömoni olgularının yönetim, tedavi ve prognoz açılarından retrospektif analizi

Toplumda gelişen pnömoni (TGP), tüm dünyada oldukça yaygın görülen ve ciddi bir sağlık sorunudur. Eriskinlerde TGP hastalarının tanı ve tedavisi için, pnömoni ağırlığını değerlendiren skorlamalar ve klavuzlar yayınlanmıstır. Pnömoni ağırlık indeks skorları olguların hastaneye yatıs kararı, tedavisi ve tedavi yeri seçimi konusunda yol gösterici olmakta, yatıs süresi, prognoz, mortalite ve nüks hakkında öngörüde bulunabilmektedir. Bu çalışmada pnömoni ağırlık indekslerinden pnömoni ağırlık indeksi (PAİ), CURB-65, genişletilmiş CURB-65, A-DROP, Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme Skoru (AOYD), Glasgow Prognostik Skoru (GPİ), Ağır Toplumda Gelişen Pnömoni skoru (ATGP), SMART-COP, ve karma enflamatuvar indeks-1 (KEİ-1) indekslerinin tanı ve tedavideki yerlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 01.05.22-01.05.23 tarihleri arasında Türk Toraks Derneği (TTD) Erişkinlerde TGP Tanı ve Tedavi Uzlaşı Raporu'na göre yatış endikasyonu bulunup hastaneye yatırılan 155 TGP tanılı olgu alındı. Olguların biyokimya, hemogram, arter kan gazı, infeksiyon belirteçleri, radyolojik bulguları, yatış süreleri, aldıkları tedaviler, tedavi edildikleri servisler, taburculuk durumları retrospektif olarak kaydedildi. Tüm olguların pnömoni ağırlık skorları ve tek tek indekslerin skorları hesaplandı. Çalışmaya alınan olguların 87'si (%56) erkek, 68'i (%44) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 71±15 yıl (21-98) idi. Olguların %12'si (n:18) aktif olarak sigara içiyordu. En sık görülen komorbiditeler hipertansiyon (n:97, %62), diyabetus mellitus (n:59, %38), koroner arter hastalığı (n:59, %38) ve KOAH (n:58, %38) idi. TTD klavuzuna göre en çok Grup II hasta olduğu görüldü. Hastaların ortalama yatış süresi 8±5 gündü. Yoğun bakım ünitesi takibi ihtiyacı olan 10 olgu ve NIMV desteği gereksinimi olan 26 olgu mevcuttu. Üç ay içinde nüks nedeniyle tekrar hastane başvurusu 21 olguda görüldü. Pnömoniye ait radyolojik tutulum paternlerine, üreyen mikrobiyolojik etkenlere veya uygulanan antibiyoterapiye bağlı farklılıkların prognoz üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Çalışmada kullandığımız indekslerin pnömoni ağırlığını belirleme açısından birbirleri ile korele oldukları, hastalığın şiddetini benzer şekilde saptadıkları gösterildi. Exitus olan olgularda exitus olmayanlara göre hastanede yatış günü daha düşük (p=0,02), LDH (p=0,001), PAI (p=0,002), CURB-65 (p=0,049), ATGP (p=0,008) ve SMART-COP (p=0,02) skorlama değerleri daha yüksekti. Nüks olan olgularda hastanede yatış günü (p=0,01), KEİ-1 (p=0,006) ve A-DROP (p=0,04) değerleri diğer gruba göre daha düşüktü. Çalışmamızda NIMV (Non-İnvaziv Mekanik Ventilatör) desteği ve YBÜ (Yoğun Bakım Ünitesi) takibi gereksinimi öngörmekte en etkili çalışmalar araştırıldığında NIMV desteği riski öngörmede SMART-COP (AUC=0,77; %95 GA=0,71-0,92; p<0,001; Duyarlılık:%73; Özgüllük:%32, YBÜ gereksinimi ve mortalite riskini ön görmede PAİ (AUC=0,80; %95 GA=0,67-0,94; p=0,001, Duyarlılık:%90; Özgüllük:%35, nüks riskini ön görmede KEİ-1 (AUC=0,67; %95 GA=0,53-0,82; p=0,04; Duyarlılık:%20; Özgüllük:%89 en iyi ağırlık skorları olarak belirlendi. Sonuç olarak pnömoni ağırlık indeksleri pnömoninin ağırlığını ve tedavi yerininin belirlenemesinde kullanılan oldukça duyarlı indeksler olup, bu çalışmada NIMV ihtiyacını belirlemede SMART-COP, mortalite ve YBÜ gereksinim belirlemede PAİ, nüks riskini belirlenmesinde ise KEİ-1 indekslerinin kullanılmasının uygun olduğu düşünülmüştür.

Bronkopnömoni
Ömer Erkam Engin
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Onkolojik hastalarda görülen pulmoner tromboembolinin tanı,klinik ve prognoz açısından genel popülasyon ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Maligniteli hastalarda pulmoner tromboembolizm (PTE), sık gözlenen ve ölümcül olabilen bir komplikasyondur. Maligniteli hastalarda görülen PTE'nin (Mi-PTE) tanısı, tedavisi ve prognozu genel popülasyonda görülen olgulardan farklıdır. Bu çalışmada, PTE tanılı hastalarda malignite varlığının klinik tablo ve prognoz üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Merkezimizde 2020-2023 tarihleri arasında PTE ön tanısı ile tetkik edilen her biri 80 kişilik üç hasta grubunun (PTE, Mi-PTE ve kontrol) semptomları, risk faktörleri, laboratuvar verileri, PTE lokalizasyonu ve klinik skorları (Wells Skoru, Modifiye Geneva Skoru ve malignite hastalarında ek olarak Khorana skoru) dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Prognoz ve mortalite skorları (PESI, Bova, Pompe-C, 30 günlük mortalite ve Modifiye Glasgow Prognostik Skoru) ile mortalite zamanları da kaydedildi. Bulgular: En sık saptanan malignite, akciğer ve beyin tümörleri idi. Malignite hastalarının %15'i erken evrede, %35'i lokal ileri evrede, %50'si metastatik evrede idi. Olguların 54'ü (%67,5) aktif kemoterapi alıyordu. Hastaların başvuru semptomları her iki grupta benzerdi. Embolinin pulmoner arterde yerleşim yerleri benzer olmakla birlikte pulmoner trunkus yerleşimi Mi-PTE grubunda daha sık görüldü (p=0,05). Mi-PTE grubunda nötrofil/lenfosit oranı (p=0,006), monosit/lenfosit oranı (p=0,01) ve trombosit/lenfosit oranı (p=0,015) daha yüksekti. Mi-PTE grubunda PESI skoru daha yüksek (p<0,01) olmasına rağmen ekokardiyografide sağ ventriküler disfonksiyonu daha az oranda tespit edilirken (p=0,031), Troponin-I ve BNP değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Mi-PTE grubunda üç aylık (p<0,01) ve bir yıllık mortalite (p<0,01) oranı daha yüksek olmasına rağmen 30 günlük mortalite oranları iki grup arasında benzerdi (p=0,087). Sonuç: Sonuçlarımız PTE olgularında malignite varlığının inflamatuvar indeksleri artırdığını ancak klinik seyir ve emboli şiddetinde genel popülasyona göre anlamlı bir fark oluşturmadığını göstermiştir. Malignite olgularında tespit edilen artmış uzun vadeli mortalite, PTE dışında kanserle ilişkili diğer mortalite nedenlerine bağlı olabilir. Malignite hastalarında mevcut PTE risk tahmin ve şiddet değerlendirme skorlarının yetersiz kaldığı ve maligniteye özgü faktörleri göz önünde bulunduran yeni skorlama sistemlerinin geliştirilmesi gerektiği düşündürmektedir.

MortaliteNeoplazmlarPrognoz+3
Dilek Karakuş
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne hastalarında ortalama apne süresinin koroner arter hastalığı üzerine etkisi

Uyku sırasında gelişen obstrüktif apne, hipopne ve/veya solunum çabası ile karakterize bir hastalık olan obstrüktif uyku apne (OUA); kardiyovasküler, serebrovasküler ve metabolik pek çok komorbidite ile ilişkilidir. Apne/hipopne atakları; hipoksi, hiperkapni ve solunumsal asidoza sebep olarak sistemik enflamasyona zemin hazırlamaktadır. Sistemik enflamasyon; oksidatif strese yol açmakta, endotel fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz üzerinde rol oynamaktadır. Hastalığa eşlik eden komorbiditelerin ortaya çıkmasında oksidatif stresin önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Günümüzde hastalığın şiddetini sınıflamada kullanılan Apne-Hipopne İndeksi (AHİ) sayısal olarak OUA ağırlığını gösterse de hastanın maruz kaldığı hipoksi süresini ve şiddetini objektif olarak göstermemektedir. Bu çalışmada, polisomnografi kayıtlarında ölçülen ortalama apne süresinin koroner arter hastalığı (KAH) gelişimi ile ilişkisini tanımlamak amaçlanmıştır.

Uyku apne sendromları
Deniz Akyol Yaşar
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içiminin bırakılmasının KOAH'da havayolu inflamasyonuna etkisi

ÖZETKOAH (Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı)'da sigara içiminin bırakılmasının,hastalığın ilerlemesini önleyen tek tedavi girişimi olduğu bilinmesine rağmen, bu girişiminhastalığa özgü havayolu inflamasyonuna olan etkisi konusunda yeterli bilgibulunmamaktadır.Bu çalışmada sigara içiminin bırakılmasının sağlıklı ve KOAH'lı bireylerdehavayolu inflamasyonuna etkisini araştırmak amacıyla Çukurova Üniversitesi TıpFakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde bronkoskopi yapılan sigaraiçmeyi bırakmış 9 sağlıklı, halen sigara içen 12 sağlıklı, sigara içmeyi bırakmış 7KOAH'lı, halen sigara içen 8 KOAH'lı hasta incelenmiştir. Tüm bireylerin, bronşiyalbiyopsilerindeki subepitelyal alanda CD3+, CD4+, CD8+, makrofaj, nötrofil, mast hücre,eozinofil, IL-4+, IL-8+, IFN-γ+ hücreler immünhistokimyasal yöntemle incelenmiştir.Sigarayı bırakmış sağlıklı grupta, sigara içen sağlıklı gruba göre CD8+ hücre sayısıdüşük bulunurken (p<0.05) diğer inflamatuvar hücrelerde anlamlı farklılık tesbitedilmemiştir. Sigara içen ve bırakan KOAH'lı hastalar arasında ise inflamatuvar hücresayılarında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sağlıklı bireylerin, sigara bırakma süreleri ileCD8 ve mast hücre sayıları arasında negatif korelasyon bulunmasına rağmen ( sırasıyla p=0.05, r= -0.66) (p= 0.003, r= -0.86), KOAH'lı hastalarda benzer bir ilişki saptanmamıştır.Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, sigara içiminin bırakılmasının sağlıklı veKOAH'lı bireylerde farklı etkilerde bulunabileceğini, KOAH'da sigaranın bırakılmasınarağmen inflamasyonun sürmesine neden olan sigara dışı başka nedenlerin bulunabileceğinidüşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Bronkoskopik biyopsi, inflamatuvar hücreler, KOAHIV

Atıl Kalecik
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserlerinde siklooksijenaz-2, vasküler endotelyal büyüme faktör, osteopontin ve human papilloma virüsün prognostik önemi

ÖZETAkciğer Kanserlerinde Siklooksijenaz-2, Vasküler Endotelyal BüyümeFaktörü, Osteopontin ve Human Papilloma Virüsün Prognostik ÖnemiAkciğer kanseri tanısı aldığında hastaların genellikle ileri evrede olması yüksekmortalite nedenidir. Bu yüzden, erken tanıda ve prognozun belirlenmesinde yenibelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, akciğer kanserlerinde siklooksijenaz-2 (cyclooxygenase-2, COX-2), vasküler endotelyal büyüme faktörü (vascularendothelial growth factor, VEGF), osteopontin ve human papilloma virüsün (HPV)ekspresyonları ve bunların prognostik önemi araştırılmıştır.Bu çalışmada, bronkoskopik akciğer biyopsisi ile akciğer kanseri tanısı alan 70hasta (grup 1), bronkoskopik biyopsileri tanısal olmayan ve bronkoskopik biyopsi dışıyöntemlerle akciğer kanseri tanısı alan 22 hasta (grup 2) ve benign akciğer hastalığıtanısı alan 33 hasta (grup 3, kontrol grubu) değerlendirildi. Çalışmadaki 125 hastanın% 80'i (n=100) erkek, yaş ortalaması 56,4±13,8 idi. Grup 1 ve 2'deki hastaların yaşortalaması, erkek hasta sayısı ve sigara kullanım miktarı, benign akciğer hastalığı olankontrol grubundaki hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 1'dekihastalarda COX-2 ekspresyon derecesi ile COX-2 ve VEGF'in ekspresyon yoğunluklarıkontrol grubuna göre daha fazla tespit edildi. Grup 1 küçük hücreli akciğer kanserlihastalarda, COX-2 ekspresyon derecesi ve yoğunluğu ile VEGF ekspresyon yoğunluğukontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Grup 1 küçük hücreli dışı akciğerkanserli hastalarda ise COX-2 ve VEGF'in ekspresyon yoğunluğu kontrol grubuna göredaha fazla bulundu. Osteopontin ekspresyon derecesi ve yoğunluğu ile hasta gruplarıarasında ilişki saptanmadı. Ayrıca akciğer kanserli hasta gruplarının hiçbirisinde HPVpozitifliği saptanmadı. Yaşam süresi analizlerinde ise siklooksijenaz-2, vaskülerendotelyal growth faktör ve osteopontinin ekspresyon derecesi ve yoğunluğu ile yaşamsüresi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sonuç olarak çalışmamızda, COX-2, VEGF ve osteopontinin akciğerkanserlerinde prognostik önemi saptanamamıştır. Ayrıca akciğer kanserikarsinogenezisinde HPV'nin rolü de gösterilememiştir.Anahtar sözcükler: Akciğer kanseri, tümör belirteci, human papilloma virüs,siklooksijenaz-2, osteopontin, vasküler endotelyal büyüme faktörü, yaşam süresiV

Gamze Uçar
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı'nda hava yolu epitel hücreleri, lenfosit, nötrofil ve makrofaj apoptozisi

Sezen Sabancı Küçükaltun
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde ERCC1 ve RRM1 gen ekspresyonlarının prognostik değeri

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserlerinde ERCC1 ve RRM1 Gen Ekspresyonlarının Prognostik DeğeriAmaç: Akciğer kanseri, tanı ve tedavideki tüm gelişmelere rağmen kansere bağlı ölümlerin en sık nedenidir. Prognozun belirlenmesi ve tedaviden yararlanımın arttırılabilmesi için yeni moleküler belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. ERCC1 (Excision repair cross-comlemetation group 1) nükleotid eksizyon tamir komplexinin 5' endonükleazını kodlayan DNA hasar tamir genidir ve RRM1 de (Regulatory subunit of ribonucleotide reductase) ribonükleotid redüktazın regülatuar alt birimini kodlayan gendir; her ikisi de akciğer kanserli hastaların prognozunu ve kemoterapiye yanıtı belirlemedeki yararları araştırılmaktadır. Biz de, ileri evre KHDAK'li hastalarda RRM1 ve ERCC1 gen ekspresyon profillerinin prognozu ve tedaviye direnci belirlemedeki etkisini araştırmayı hedefledik.Gereç ve yöntemler: Çalışmamızda ileri evre KHDAK'li hastadan bronkoskopik yöntemle alınan biyopsi örneklerinin parafin blokları eritilerek elde edilen mRNA'lardan, RT-PCR yöntemi kullanılarak RRM1 ve ERCC1 gen ekspresyon profilleri incelendi.Bulgular: Çalışmaya alınan 76 hastanın yaş ortalaması 59,8 ± 9,3 (yıl ± SS) idi. Gen ekspresyon düzeyleri ERCC1 için medyan 4,9 (aralık: 2-9), RRM1 için medyan 6,85 (aralık: 1,3-17,7) saptandı. Medyan ekspresyon değerleri cut-off değeri olarak alındığında ERCC1 ve RRM1 düzeyleri ile yaş, cinsiyet, histolojik tip, ECOG, kilo kaybı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Düşük ERCC1 mRNA düzeyli hastalar (medyan: 5 ay) ile yüksek düzeyli hastaların sağkalım süreleri (medyan: 6 ay) arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p= 0,41). Benzer şekilde düşük ve yüksek RRM1 mRNA düzeyli hastaların sağkalım süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0,43). Sağkalım analizleri kemoterapi alan ve almayan hastalara ayrı ayrı uygulandığında, ERCC1 ve RRM1 düzeylerine göre sağkalımlar arasında da anlamlı farklılık yoktu.Sonuç: Çalışmamızda KHDAK'li hastalarda ERCC1 ve RRM1 gen ekspresyonları düzeyi ile prognoz ve tedaviye direnç arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. ERCC1 ve RRM1 ekspresyonlarının prognozu ve tedaviye direnci belirlemede yardımcı belirteçler olarak kullanılmasını değerlendirebilmek için daha geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.Anahtar sözcükler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, ERCC1, RRM1

Özlem Olgunus
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda komorbiditeler ve metabolik sendrom sıklığı

Amaç: Son yıllarda KOAH (Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı)'da komorbiditeler, metabolik sendrom ve akciğer fonksiyonları konusunda yayınlar giderek artmaktadır. Ancak metodoloji ve etnik özelliklerden kaynaklanan sonuçlar nedeniyle veriler birbirinden farklıdır. Bu çalışmada, KOAH'lı hastaların prognozunu ve tedavisini değiştirebilen komorbiditelerin ve metabolik sendrom sıklığının KOAH'lı hastalarda ve benzer yaş, cinsiyete sahip sağlıklı yetişkinlerden oluşan kontrol grubunda araştırılması hedeflenmiştirGereç ve Yöntem: Bu çalışmada Kasım 2008-Ağustos 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi Göğüs hastalıkları anabilimdalı polikliniğine ve Sağlık Bakanlığına bağlı Adana Göğüs Hastalıkları hastanesi polikliniğine başvuran GOLD 2006 (Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease-KOAH'a karşı küresel girişim) kriterlerine göre klinik ve spirometrik olarak KOAH tanısı konulmuş 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 142 stabil hastada ve benzer yaş ve cinsiyete sahip 71 kontrol grubunda komorbiteler ve metabolik sendrom sıklığı incelendi. Komorbiditeler hastaların kendi ifadelerine dayanan bilgilere göre daha önceden tanı konulmuş hastalıklar ve yapılan tetkiklerle yeni tanı konulan hastalıklar olmak üzere iki şekilde belirlendi. Metabolik sendrom ise NCEP ATP III (Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli III), IDF (Uluslar arası Diabet Federasyonu), EGIR (Avrupa İnsülin Direnci Çalışma Grubu) ve AACE (Amerikan Klinik Endokrinologlar Derneği) kriterlerine göre araştırıldı.Bulgular: KOAH'lı hastaların % 90,1'inde ve kontrol grubunun % 77,5'inde en az bir komorbidite saptandı. Tanı konulan hastalıklar arasında en sık saptanan komorbiteler; hipertansiyon (% 41,5), metabolik sendrom (% 36,6), pulmoner hipertansiyon (%31), osteoporoz (%28,9), koroner arter hastalığı (% 20,4), depresyon (% 14,8), anemi (% 14), anksiete (% 12), diabet (% 12) idi. KOAH'lı hastalarda pulmoner hipertansiyon, osteoporoz, koroner arter hastalığı prevelansındaki yükseklik kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Dört farklı klinik tanımlamaya göre metabolik sendrom prevelansı yönünden hasta ve kontrol grubu arasında (sırasıyla NCEP ATP III:% 36,6-% 42,3 IDF:% 42,3-% 45,1 EGIR:% 19,7-% 22,5 AACE:% 27,5-% 36,6) anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre KOAH'lı hastalarda metabolik sendromu içeren komorbiditeler sık görülmektedir. KOAH'lı hastalarda metabolik sendromun da içinde bululunduğu komorbiditelerin yapılan tetkiklerle objektif bir şekilde değerlendirilebildiği daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: KOAH, komorbidite, metabolik sendrom

Yasemin Soydaş
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda PET/BT bulguları ile bilinen prognostik faktörlerin karşılaştırılması

Amaç: Akciğer kanseri tanı ve tedavi alanındaki tüm gelişmelere rağmen tüm dünyada her iki cinste de kanserden ölümlerin birinci nedenidir. Prognozu belirlemede tümörün evresi hala en önemli faktördür. Ancak aynı evredeki hastalarda bile sağ kalım süreleri farklı olması nedeniyle, prognozu belirlemek için ek faktörlere gereksinim vardır. Bu çalışmada, akciğer kanserinde FDG-PET'in ([18F]-fluoro-2-deoxy-D-glucose Positron Emission Tomography) prognostik faktör olarak rolünü değerlendirmek amacıyla, primer tümörün SUVmax değerinin (maximum Standardized Uptake Value) histolojik, radyolojik ve klinik verilerle ilişkisinin incelenmesi hedeflendi.Gereç ve Yöntemler: Çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Haziran 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında başvuran, kesin akciğer kanseri tanısı almış, evre I-IV arası, KHDAK (Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri) ve KHAK (Küçük Hücreli Akciğer Kanseri) 97 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 8 (% 8,2) kadın, 89 (% 91,8) erkek hastanın ortalama yaşları 57,3 yıl idi. (aralık: 32-81). Histolojik olarak, 38 (% 39,2) adenokarsinom, 33 (% 34) epidermoid karsinom, 11 (% 11,3) KHAK ve 15 (% 15,5) alt tipi belirlenemeyen KHDAK'lı olgu bulunmaktaydı. Evre I-IIIA grubunda 30 (% 30,9), evre IIIB-IV grubunda 67 (% 69,1) hasta bulunmaktaydı. SUVmax ile tümör boyutu arasında zayıf pozitif korelasyon saptandı (r=0,255 p=0,012). Santral yerleşimli tümörlerde SUVmax, perferik olanlara göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0,047). SUVmax'ın solunum fonksiyon testinde (SFT) hava yolu obstrüksiyonu olanlarda, obstrüksiyon olmayanlara göre anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (p=0,026). SUVmax ile histolojik alt tip, TNM evresi, T, N, M kategorileri, atelektazi varlığı, tümör radyolojik görünümü ve sınır özelliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı.Sonuç: Çalışmamızda çoğunluğu ileri evrelerde olan akciğer kanseri olgularında SUVmax ile TNM evresi ve histolojik alt tip arasında ilişki saptanamadı. Buna karşılık SUVmax ile tümör boyutu arasında pozitif korelasyon saptandı. Her ne kadar ulaşabildiğimiz İngilizce literatürdeki klinik çalışmalarda değerlendirilmemiş olsa da bizim çalışmamızda, SUVmax ile SFT bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Akciğer kanserinde SUV'un prognoz ile ilişkisine ve FDG tutulumunu etkileyen parametrelere yönelik prospektif, çok merkezli, geniş hasta sayılarıyla yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, prognoz, FDG PET, SUV

Akciğer neoplazmlarıNeoplazmlarPrognoz+1
Ozan Uçar
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda komorbiditeler ile sistemik inflamasyon arasındaki ilişki

Amaç: Son yıllarda KOAH'la ilişkili komorbiditelerin hastalık morbidite ve mortalitesi üzerindeki etkileri daha iyi anlaşılmıştır. Fakat komorbiditelerin oluşumunda, sistemik inflamasyonun rolü ve mekanizması konusundaki tartışmalar sürmektedir. Bu çalışmada KOAH'da komorbiditeler ile sistemik inflamasyon arasındaki ilişkinin araştırılması ve böylece bu hastalıklardaki sistemik inflamasyonun niteliği hakkında daha kapsamlı bilgi edinilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Şubat 2010-Temmuz 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak KOAH düşünülen ve solunum fonksiyon testi ile GOLD 2009'a göre KOAH tanısı konulan 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 50 stabil hasta ve benzer yaş ve cinsiyete sahip 42 sağlıklı yetişkinde, komorbiditeler, sistemik ve yerel inflamasyon belirteçleri incelendi. Sistemik inflamasyon belirteçleri (CRP, fibrinojen, AAT, TNF-?, sTNF-R, IL-1, IL-6, IL-8, nötrofil, lenfosit, eozinofil) için venöz kan örneği incelemesi, yerel inflamasyon belirteçleri (TNF-?, IL-6, nötrofil, lenfosit, eozinofil) için indükte balgam örneği incelemesi yapıldı.Bulgular: Yapılan tetkiklerle, KOAH'lı hastaların %80'inde, kontrol grubunun ise %47,6'sında en az bir komorbidite saptandı. Bu komorbiditelerden depresyon, kaşeksi, pulmoner hipertansiyon ve koroner arter hastalığı prevelansının KOAH'lı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu gösterildi. KOAH'lı hastalarda serum ortalama IL-6 düzeyi ve periferik yaymada ortalama eozinofil yüzdesi dışındaki tüm serum ve balgam inflamatuar belirteçleri, kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Buna ek olarak KOAH'lı hastalarda serum ortalama TNF-? ve IL-8 düzeyinin komorbidite varlığı ile ilişkili olduğu ve saptanan komorbiditelerden anksiete, depresyon, anemi, KAH, osteoporoz ve metabolik sendromun bir ya da birkaç sistemik inflamatuar belirteçle ilişkili olduğu saptandı.Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre, KOAH'da gözlenen komorbiditeler, sistemik inflamasyon ile yakından ilişkilidir. Elde edilen bulgular, yerel inflamasyon ve sistemik inflamasyon arasında yakın bir ilişki bulunduğunu düşündürmekte, yerel ve sistemik inflamasyonun farklı mekanizmalarla geliştiği veya yerel inflamasyonun sistemik inflamasyondan daha önce geliştiği tezlerini desteklememektedir.Anahtar Sözcükler: KOAH, komorbidite, sistemik inflamasyon

Akciğer hastalıkları-obstrüktifKomorbiditeİnflamasyon
Gülsüm Tezçağırır
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'da vitamin D'nin rolü

ÖZETAmaç: Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyi ve vitamin D eksikliğinin, KOAH gelişimi ve akciğer fonksiyonları ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Temmuz 2011- Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak KOAH düşünülen ve solunum fonksiyon testi ile GOLD kriterlerine göre KOAH tanısı konulan 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 86 stabil hasta ile benzer yaş ve cinsiyete sahip sigara içen veya bırakmış 72 sağlıklı yetişkinden oluşan kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Çalışmaya katılan hasta ve kontrol grubundaki kişilerden onam formu alındıktan sonra, bir anket formu ile katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, semptomları ve medikal öyküleri sorgulanmıştır. Vitamin D düzeyini değerlendirmek amacıyla, serum 25(OH)D3 ile beraber serum albümin, parathormon, kalsitonin, fosfor, kalsiyum değerlerini içeren biyokimyasal değerlendirme yapılmıştır.Bulgular: Serum ortalama vitamin D düzeyi, KOAH'lı hastalarda (24,2±9,9 ng/mL), kontrol grubundan (30,8±8,3 ng/mL) anlamlı boyutta daha düşüktür (p<0,001). KOAH'lı hastalarda (% 39,5) vitamin D eksikliğinin (?20 ng/mL), kontrol grubundan (% 5,6) daha yaygın olduğu saptanmıştır (p<0,001). KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyini etkileyen bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla yapılan lineer regresyon analizinde (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme yoğunluğuna göre standardize edilmiştir) FEV1 düzeyinin vitamin D düzeyini belirleyen bağımsız bir faktör olduğu saptanmıştır (beta=0,286 p=0,007).KOAH'lı hastalarda, hastalık şiddetinin vitamin D eksikliğinin üzerine etkisini gösteren çok değişkenli lojistik regresyon analizinde; (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir), Evre 1-2 KOAH referans alındığında, Evre 3-4 KOAH'da vitamin D eksikliği riski 2,8 kat artmaktadır (OR:2,8, p=0,024). Yeni GOLD sınıflamasına göre (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir) A grubu referans alındığında, D grubunda, vitamin D eksikliği riski 4,83 artmaktadır (OR:4,83, p=0,003). Buna ek olarak, vitamin D'nin sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı gösterilmiştir.Sonuç: Bu çalışmada sağlıklı yetişkinlerle karşılaştırıldığında, KOAH'lı hastalarda serum ortalama vitamin D düzeylerinin daha düşük, vitamin D eksikliğinin daha yaygın olduğu görülmüştür ve KOAH şiddeti arttıkça vitamin D eksikliğinin arttığı gösterilmiştir. Buna ek olarak vitamin D'nin, sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı saptanmıştır. Ancak şu an için KOAH'da akciğer fonksiyonlarının birincil ve ikincil korumasında vitamin D eksikliği tedavisinin kullanımı için, uzun takipli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Akciğer fonksiyonları, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), Vitamin D.

AkciğerAkciğer hastalıkları-obstrüktifSolunum fizyolojisi+3
Müjde Ciğerli Ocak
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astım gelişiminde D vitamininin rolü

Astım Gelişiminde Vitamin D'nin RolüAmaç: Son yıllarda Vitamin D'nin çeşitli hastalıklarla ilişkisine ek olarak astım da rolü olabileceğini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada serum vitamin D düzeyinin ve vitamin D eksikliğinin astım gelişimi ve klinik özellikleri üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya stabil astımlı 88 ve alevlenme döneminde olan 24 astımlı hasta ile benzer yaş, cinsiyet özelliklerine sahip 94 sağlıklı yetişkin kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik bilgileri ve klinik özellikleri kaydedildikten sonra solunum fonksiyon testleri yapıldı. Serum 25(OH)vitaminD3 düzeyi yüksek basınçlı sıvı kromotografi yöntemiyle çalışıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ?20 ng/ml vitamin D eksikliği olarak kabul edildi.Bulgular: Astımlı hasta grubunun 86'sı (%76,8) kadın olup yaş ortalaması 43,7±14,2 yıl iken sağlıklı kontrol grubunun 62'si (%66) kadın ve yaş ortalaması 45,1±10,4 yıl idi. Serum vitamin D düzeyi ortalaması tüm astımlı hasta (n=112) grubunda 25,19±12,01 ng/ml iken kontrol grubunda 27,09±12,9 ng/ml idi ve iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,27). Stabil astımlı hasta grubu, alevlenme dönemindeki hasta ve kontrol grubu arasında serum ortalama vitamin D düzeyi ve vitamin D eksikliği yönünden anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,398, p=0,363). Kontrol grubunun aksine tüm astımlı hasta grubunda serum vitamin D düzeyi ortalaması kadınlarda (23,89±11,92 ng/ml) erkeklerden (29,52±11,48 ng/ml) anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0,03). Astımlı hasta ve sağlıklı kontrol grubunda vitamin D eksikliği olanlarda FEV1 (L) ve FVC (L) değeri vitamin D eksikliği olmayanların FEV1 (L) ve FVC (L) değerine göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (sırasıyla astımlı hasta grubunda p=0,003, p=0,01, kontrol grubunda p=0,04, p=0,005) . Ayrıca her iki grupta da vitamin D düzeyi ile FEV1 ve FVC (L) değerleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla astımlı hasta grubunda p=0,004, p=0,03, kontrol grubunda p=0,01, p=0,04).Stabil astımlı (n=88) hasta grubunda obez olanların serum ortalama vitamin D düzeyi (22,8±13,3 ng/ml) obez olmayanlara göre (27,9±11,2 ng/ml) anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,024). Yine stabil astımlı hasta grubunda vücut kitle indeksi ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p=0,02).Sonuç: Bu çalışma sonucunda serum vitamin D düzeyi ve eksikliğinin astımlı hastalarda kontrol grubundan farklı olmadığı ancak kadın cinsiyet, düşük akciğer fonksiyonları ve obezite ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu saptanmıştır. Vitamin D'nin astım gelişimindeki etkisini ortaya koymada serum vitamin D düzeyi ölçümünün genetik çalışmalarla desteklendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: akciğer fonksiyonları, astım, vitamin D

Akciğer hastalıklarıAstımSolunum fonksiyon testleri+3
Oya Baydar
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'da sistemik inflamasyon-vitamin D ilişkisi

Giriş ve Amaç: Vitamin D eksikliğinin pek çok kronik hastalıkta sistemik inflamasyonla ilişkisi gösterilmiş olmakla birlikte günümüzde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı?nda (KOAH) sistemik inflamasyon ile vitamin D ilişkisi henüz bilinmemektedir. Bu çalışmada stabil KOAH?lı hastalarda sistemik inflamasyonun serum vitamin D düzeyleri ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz - Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve GOLD 2009-2011 kriterlerine göre KOAH tanısı konulan kırk yaş üzeri, halen sigara içen veya sigarayı bırakmış elli stabil hasta ve benzer yaş ve cinsiyette ellibir sağlıklı kontrol olgusu dahil edildi. Çalışma grubunun klinik demografik özellikleri kaydedildikten sonra solunum fonksiyon testleri (SFT), 6 dakika yürüme testleri yapıldı. BODE indeksi, fiziksel aktivite düzeyleri, mMRC dispne skorları ölçüldü. Daha sonra hasta ve kontrol grubundan 25-OH Vitamin D3 düzeyi ile birlikte sistemik inflamasyonun değerlendirilmesi amacıyla serum IL-1, IL-6, IL-8, TNF-alfa, CRP, Alfa 1 antitripsin ve fibrinojen düzeylerinin ölçümü için periferik venöz kan örnekleri alındı. Bulgular: Vitamin D eksikliği (?20 ng/ml) prevelansı sağlıklı kontrollere göre KOAH?lı hastalarda daha yüksek bulundu (% 46 vs % 11,5, p<0. 001). Serum ortalama vitamin D düzeyi KOAH?lı hastalarda istatistiksel anlamlı düzeyde daha düşük bulundu (19,8 ± 6,2 vs 28,4± 8,1 ng/ml) (p<0,001). Serum inflamasyon belirteçleri açısından karşılaştırıldığında IL-6, CRP, Fibrinojen ve AAT düzeyleri KOAH?lı hastalarda daha yüksek saptanırken (p<0,05) IL-1, IL-8 ve TNF-alfa her iki grupta benzer bulundu (p>0. 05). KOAH?lı hasta grubunda vitamin D eksikliği olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında vitamin D eksikliği olanlarda mMRC dispne skorunun daha düşük (1,4±1,1 vs. 2,3±1,3, p<0,05), BODE indeksinin daha yüksek (4,1±2,1 vs 2,3±2,6, p< 0,05), fiziksel aktivite düzeyi ve 6-dakika yürüme testi mesafelerinin benzer olduğu görüldü. GOLD 2011 sınıflamasına göre yapılan karşılaştırmada KOAH şiddeti arttıkça vitamin D eksikliği daha sık saptandı. Serum inflamasyon belirteçleri açısından yapılan karşılaştırmada ise KOAH?lı hastalarda vitamin D eksikliği olan ve olmayanlar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Serum vitamin D düzeyi ile serum inflamasyon belirteçleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Tartışma: Bu çalışma sonucunda KOAH'lı hastalarda vitamin D eksikliğinin yaygın olduğu, fakat sistemik inflamasyonla serum vitamin D düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığı saptanmıştır. KOAH?da vitamin D düzeyinin sistemik inflamasyon üzerine etkisinin aydınlatılması için daha geniş serilerde yapılacak çalışmalara gereksinim vardır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifVitamin D+1
Gülşah Genç
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign mezotelyoma'da fibulin-3 ile mezotelin değerlerinin kıyaslanması ve tanı değeri

Malign plevral mezotelyoma (MPM) çevresel ve mesleki asbest teması ile ilişkili, kötü prognozlu bir tümördür. Tanısında ve sık görülen diğer malign efüzyonlardan ayrılmasında güçlükler yaşanmaktadır. Mezotelyomanın daha erken, noninvazif tanısı için yeni süreçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda malign mezotelyomalı hastalarda plevral sıvıda fıbulin-3 ve mezotelin düzeylerini tespit edip tanısal değerini belirlemeyi ve diğer nedenlerle oluşan efüzyonlarla karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya Aralık 2013 ve Temmuz 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi kliniklerinde tetkik ve/veya tedavi edilen 23 MPM, 42 mezotelyoma dışı malign plevral efüzyon (MPE), 41 parapnömonik efüzyon, 12 enflamatuar eksuda, 24 transüdatif efüzyonu olan toplam 142 hasta dahil edildi. Plevra sıvılarında mezotelin ve fibulin-3 düzeyleri ölçümünde ticari ELISA kitleri kullanıldı. Eksudatif plevra sıvısı olan 118 hastada fibulin-3 ve mezotelin düzeyleri transüdatif sıvı olan hastalardan yüksekti (sırasıyla p<0,001, p=0,001).Malign efüzyonlarda fibulin-3 ve mezotelin düzeyleri benign efüzyonlardan yüksekti (p<0,001). Enfeksiyon, inflamasyon ve transuda grupları arasında birbirleriyle anlamlı fark yoktu. Fibulin-3 ve mezotelin düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı korelasyon tespit edilmedi (p>0,05).MPM ve MPE'lerde mezotelin düzeyleri incelendiğinde istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmazken; fibulin-3 düzeyi MPE'lerde daha yüksekti (p=0,039). Fibulin-3 düzeyi >142,5 ng/ml olarak alındığında, fibulin-3'ün malign olguları saptamadaki duyarlılığı %96,9, özgüllüğü %67,5, eğri altında kalan alan (AUC) 0,849, pozitif prediktif değeri %70,79, negatif prediktif değeri %96,23 olarak saptandı. Mezotelin düzeyi ise >68,5 Nm olarak alındığında, mezotelinin malign olguları saptamadaki duyarlığı %90,8, özgüllüğü %75,3, AUC düzeyi 0,835 olup, pozitif prediktif değeri %74,68, negatif prediktif değeri %90,48 olarak saptandı. MPM'li hastaların evreleri ile mezotelin ve fibulin-3 düzeyleri arasında korelasyon izlenmedi (p=0,036, r=0,851). Beraberinde mezotelin ve fibulin-3'ün survi üzerine etkisi değerlendirildi ancak istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p> 0,05). Malign ve benign plevral efüzyonların ayrımında fibulin-3 ve mezotelin belirleyici birer biyomarkır olarak saptanmış ancak prognoz üzerine etkilerini saptayabilmek için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

EpitelFibulin 3Mezotelyoma+3
Derya Örtlek
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronkoplevral fistüllerde cerrahi onarım teknikleri

Bronkoplevral fistül, göğüs cerrahisi ameliyatları sonrasında görülebilecek en sıkıntılı komplikasyonlardandır. Tedavi sürecinde multidisipliner cerrahi yaklaşım gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı BPF gelişen olgularda cerrahi kapama yöntemleri ile cerrahi dışı yöntemleri kıyaslamak ve cerrahi kapama yöntemlerini tam iyileşme, rekürrens fistül ve sağ kalım açısından incelemektir. Kliniğimizde 2000-2016 yılları arasında anatomik rezeksiyon sonrası gelişen BPF nedeniyle fistül onarımı yapılan 52 hasta vardır. Bu hastalar yaş, cinsiyet, DM, KOAH, Tbc, immunosupressif ilaç kullanımı gibi risk faktörleri açısından incelenmiştir. Ayrıca bu hastalar ilk operasyonda bronş kapama yöntemi olarak manuel kapama, stapler ile kapama ve subkarinal diseksiyon yapılması gibi cerrahi teknikler açısından; ve fistül onarımını takiben rekürrens, fistül, tam iyileşme ve sağ kalım açısından retrospektif olarak incelenmiştir. İstatistiksel olarak cerrahi kapama tekniklerinin cerrahi dışı tekniklerle kıyaslanmasında ve cerrahi kapama tekniklerinin kendi içinde karşılaştırılmasında tek değişkenli ikili lojistik regresyon analizi kullanıldı. Bu çalışmada cerrahi teknikler, omentopeksi ve canlı kas doku flepleri (interkostal kas, serratus anterior kası, latissimus dorsi kası, pektoralis major kası, diafragma) olmak üzere iki grupta incelendi. Omentopeksi uygulaması tam iyileşme açısından 6.250 kat daha üstün bulundu (p=0,058). Cerrahi yöntemler, cerrahi dışı yöntemlerden tam iyileşme açısından 3,7530 kat daha üstün bulundu (p= 0.026). Sağ pnömonektomi uygulamasının rekürrens fistül oluşumu açısından 6,222 kat daha riskli olduğu görüldü. Elde edilen sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,030). Sol pnömonektomi, rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,975). Omentum transpozisyonu uygulaması rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.220). Sonuç olarak, BPF onarım yöntemlerinde cerrahi kapama tekniklerinin üstün olduğu görüldü. Cerrahi kapama yöntemlerinden de omentopeksinin üstün olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: BPF, Tam iyileşme, Rekürrens fistül

CerrahiCerrahi işlemler-operatifFistül+6
Mehmet Yunus Benli
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter pulmoner nodül saptanan hastaların PET-BT bulgularının hisyopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması

ÖZET Soliter Pulmoner Nodül Saptanan Hastaların PET-BT Bulgularının Hisyopatolojik Sonuçlarla Karşılaştırılması Amaç: Soliter pulmoner nodül (SPN) akciğer grafilerinde genellikle rastlantısal olarak görülen bir bulgudur. SPN'nin etyolojileri ve tanısal yaklaşımları ülkeler arasında farklılıklar göstermektedir. Özellikle erken evre akciğer kanseri olmak üzere, SPN'nin pek çok benign ve malign etyolojilere bağlı olması nedeniyle, akciğer grafilerinde saptanan SPN'nin araştırılması son derece önemlidir. Son yıllarda kullanıma giren PET- BT'nin, SPN'nin etyolojisinine yönelik benign-malign ayrımında önemli katkılar sunduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada SPN ile başvuran hastaların etyolojilerini saptamak için çekilen PET-BT'deki SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2011 ile Ocak 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve toraks BT'sinde SPN saptanmış 600 hastadan, PET BT ve histopatolojik sonuçları olan 110 (%18,3) hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Malign – benign ayrımı için, SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçları karşılaştırılmıştır. PET BT tetkiki "Siemens, Biograph 6, HI-REZ, USA" marka tarayıcısı ile Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada Duhaylongsod ve ark. çalışmasında da kabul edildiği üzere, SUV-max ≥ 2.5 malignite lehine sınır olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma grubumuzda bulunan 110 hastanın 90'ı (% 81,8) erkek ve 20'si (% 18,2) kadın olup, medyan yaş (min-max) 62 (34-83) bulundu. Histopatolojik sonuçlara bakıldığında 72'sinde (% 65,5) malign, 38'inde (% 34,5) ise benign etyoloji saptandı. Malign olguların SUV – max medyan değeri 10,15 (min –max: 1,1-34,5) iken benign olguların medyan değeri 1,85 (min-max: 0-9,7) olarak saptandı, (p=0,0001). Malign histopatolojiye sahip 72 hasta arasında en sık görülen malignite alt tipi 30 hasta ile (% 41,7) adenokarsinomdu. PET-BT sonuçlarına göre SUVmax ≥ 2,5 saptanan 72 malign olgunun 69'unda (% 95,8), 38 benign olgunun 13'ünde ise (% 34,2) pozitif olduğu görülmüştür (p=0,0001) (sensitivite: %68,4, spesifite: %95,8) Yapılan ROC analizinde farklı SUV-max değerleri yönünden bakıldığında, SUV-max ≥ 3,7 değerinde sensitivite (% 82) ve spesifite (% 90) değerlerinin en anlamlı olduğu görülmüştür. Sonuç: Pek çok çalışmada maligniteyi göstermede SUV-max değeri 2,5 ve üzeri alınmış olsa da, bizim çalışmamızda SUV-max değerinin 3,7 ve üzerinde alınmasının maligniteyi göstermede daha değerli olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ülkemiz için önemli sorunlardan birisi olan tüberküloz hastalığı ile ilgili lezyonlarda da yüksek SUV-max değerlerinin olabileceği, bu nedenle SPN'li hastaların ayırıcı tanısında dikkat edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Soliter Pulmoner Nodül, PET-BT, SUV/max, Benign Malign

HistopatolojiNeoplazmlarNeoplazmlar+5
Hatem Dilek Yünsel
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uykuda solunum durması olan kalp yetmezlikli hastalarda pozitif basınçlı ventilasyon tedavisinin apelin ve iskemi modifiye albumin düzeylerine etkisi

Uykuda solunum durması kardiyovasküler morbidite ve mortalite sebebi olup kalp yetmezliği ile birlikteliği sıktır. Bu nedenle kalp yetmezlikli hastalarda uykuda solunum bozukluğu birlikteliğini akla getirmek ve tedavisini vermek önemlidir. Apelinin kardiyovasküler etkileri başta olmak üzere, gıda alımının düzenlenmesi, sıvı metabolizması, deneysel ağrı modelleri, kemik metabolizması ve insan adipositlerinde oluşan oksidatif stresin önlenmesinde yer aldığı görülmüştür. İskemi modifiye albümin (İMA) ise iskemi, hipoksi durumunda artış gösteren, özellikle akut myokard enfarktüsünde biyomarker olarak yeri olan bir belirteçtir. Bu çalışmadaki amacımız kalp yetmezlikli hastalarımızda morbidite ve mortalite üzerine olumsuz etkileri olan uykuda solunum bozukluğu tespit etmek ve pozitif basınçlı ventilasyon (PAP) tedavisinin apelin 13 ve İMA üzerindeki akut ve kronik etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Laboratuarında, Nisan 2016-Mayıs 2017 tarihleri arasında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, aydınlatılmış onam formunu imzalayan, ekokardiyografik olarak ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤%50 tespit edilen ve PAP tedavisine uygun olan 50 olgu dahil edildi. Hastaların anamnezleri alınıp, fizik muayeneleri yapılıp polisomnografi (PSG) planlandı. Apelin 13 ve İMA düzeyleri için venöz kanları alındı. Hastaların %96'sında uykuda solunum bozukluğu tespit edildi. Bu hastalar Bilevel Positive Airway Pressure (BPAP) titrasyonuna yatırıldı. Bunlardan 21'i BPAP'ı tolere etti. 21 hastadan BPAP titrasyonunun sabahında tekrar venöz kan alınarak apelin 13 ve İMA bakıldı. Apelin 13 düzeyi bazal değeri 8.635±6.344 pg/ml iken BPAP 1. günde 16.353±11.999 pg/ml olarak bulundu (p=0.022). İMA düzeyi bazali 4.511±2.026 IU/ml iken BPAP 1.günde 3.977±1.985'e düşüş görüldü (p=0.302). 21 hastanın eve BPAP cihazı reçete edildi. Bu hastalardan BPAP kullanımı olan 11 hastaya 3 ay sonra ulaşılarak kontrol kan alındı. Bu hastalarda bakılan apelin 13 değerleri 6.021±3.529 pg/ml iken 3. ay sonunda 8.458±3.510 pg/ml olarak tespit edildi (p=0.117). İMA düzeylerinde bazale göre BPAP 3.ayda görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.445). Sonuç olarak kalp yetmezlikli ve uykuda solunum durması tespit edilen hastalarda PAP tedavisi ile İMA düzeyinde anlamlı değişiklik görülmediği fakat kardiyoprotektif özelliği olduğu düşünülen apelin 13'ün PAP tedavisi ile sadece akut dönemde artış gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, santral uyku apne sendromu, apelin, kalp yetmezliği, IMA

AlbüminlerApelinKalp yetmezliği+6
Berna Taşkın Doğan
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH alevlenmelerinde taburculuk sonrası erken yeniden hastaneye yatışa yol açan risk faktörleri

Amaç: Günümüzde KOAH tüm dünyada önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Özellikle KOAH alevlenmesi nedeniyle hastaneye yatan hastalarda taburculuk sonrası yeniden hastaneye başvuru ve sık yatışların sağ kalımı kısalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada, KOAH alevlenmesi nedeni ile hastaneden taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde tekrar KOAH alevlenmesi nedeniyle yatırılan hastalarda "erken dönemde yeniden yatış" ile ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Eylül 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları servisinde KOAH alevlenme nedeni ile yatan 54 hastadan taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde KOAH alevlenme nedeni ile yeniden hastaneye yatırılan hastalarda, yeniden hastaneye yatışa yol açan nedenler araştırıldı.Her hastaya ilk yatışlarında aydınlatılmış onam formu imzalatıldıktan sonra ayrıntılı komorbiditelerini ve medikal öyküsünü sorgulayan bir anket formu dolduruldu. Ayrıca solunum fonksiyon testi, arteryel kan gazı ölçümü, mMRC, ADO, DOSE indekslerine bakıldı.Çalışmaya katılan hastaların hastanedeki tedavi dönemi ve taburculuk dönemine ait bilgileri kaydedildi, taburculuktan sonraki ilk bir ay içerisinde tekrar KOAH alevlenme nedeniyle yatırılan hastalar belirlendi. Bulgular:Çalışmaya katılan 54 hastadan 13'ünün (%24,1) taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde yeniden hastaneye yattığı tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 64,24±9,95 idi ve %84,6'sını erkekler oluşturmaktaydı. Erken yeniden yatış olan grupta yaş ortalaması daha ileri görünmesine rağmen bu farklılık anlamlı boyutlarda değildi (p>0,05). Charlson komorbidite indeksi ile akciğer kanseri, orta-ağır böbrek hastalığı,metastatik solid tümör varlığı, WBC seviyeleri ve düşük sosyoekonomik seviyenin erken yeniden yatış olan grupta anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (sırasıyla P=0,029, P=0,012, P=0,015, P=0,024, P=0,019 veP=0,057). Ayrıca postbronkodilatör FEV1/FVC'nin de erken yeniden yatış olan grupta anlamlı derecede daha düşük olduğu bulundu. Çoklu değişkenli regresyon analizi ile; taburculuk sonrası ilk 30 günde yeniden hastaneye yatış için önemli olan risk faktörleri Vücut Kitle İndeksi ve Charlson komorbidite indeks skoru olarak bulunmuştur. Bakılan diğer parametrelerde anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. Sonuç: Biz bu çalışmamızda erken yeniden yatış riskini artıran nedenleri; komorbiditeler, serum WBC sayısı ve sosyoekonomik faktörler olarak tespit ettik. Hastalık ağırlığı gibi diğer olası risk faktörlerinin tespit edilememesinin ana nedenleri olarak; hasta sayısının azlığı ve çalışmanın kısa süreli olması olarak düşünülmüştür. Bu nedenle konunun daha geniş bir hasta grubunda çalışılmasına gereksinim vardır.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifHastaneye yatırmaRisk faktörleri+1
Efraim Güzel
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Post-COVID hastaların 1. ve 6. ayda fonksiyonel durum ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, post-COVID 1. ay ve 6. ayda hastaların fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi parametrelerinin değerlendirilmesi ve bu parametrelere etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Nisan 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında retrospektif olarak planlandı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Hafsa Sultan Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, Sars-Cov-2 enfeksiyonu tanısı alan, hastalık tanısı aldığında, 1. ve 6. ayda akciğer radyolojik görüntülemesi bulunan, 1. ve 6. ayda 6DYT ve yaşam kalitesini değerlendirmeye yönelik anketleri yapılmış olan hastalar dahil edildi. Hasta kayıtlarından 485 hasta kaydı incelendi; 188 hasta COVID-19 tanısında akciğer grafisi olmaması, 83 hasta post-COVID 1. ayda akciğer grafisi olmaması, 128 hasta da post-COVID 6. ayda akciğer grafisi olmaması nedeniyle araştırma dışı bırakıldı. COVID-19 tanısında ve takipte akciğer grafileri bulunan 86 hastadan 22'si post-COVID 1. veya 6. aydaki fonksiyonel durum veya yaşam kalitesi parametreleri anketlerinde eksik verileri olması nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Çalışmamıza toplam 64 hasta dahil edildi. Yaşam kalitesi parametrelerinin değerlendirmesi amacı ile SF-36, Pittsburg Uyku Kalite İndeksi, VAS ağrı skorlaması, Yorgunluk Şiddet Ölçeği ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanıldı. Hastaların COVID-19 tanısı sırasında, post-COVID 1. ve 6. aydaki akciğer grafileri Brixia Skoru ile değerlendirildi. Fonksiyonel parametreleri değerlendirmek amacıyla 6 dakika yürüme testi (6DYT), borg dispne skalası ve mMRC kullanıldı. Post-COVID 1. ve 6. aydaki fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi parametrelerinin karşılaştırılması ve bu parametrelere etki eden faktörler değerlendirildi. Hastaların COVID-19 tanısındaki akciğer grafisi bulguları, post-COVID 1. ve 6. aydaki radyolojik bulguların seyri ve radyolojik bulgulara etki eden faktörler değerlendirildi. Ayrıca radyolojik tutulum ile yaşam kalitesi ve fonksiyonel durum parametrelerinin ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 64 hastadan 39'u (%60,9) erkekti. 40-60 yaş grubu (%62,5) en büyük gruptu ve ortalama yaş 51,0 idi. Hastaların çoğunluğu (%43,8) hafif kilolu iken ortalama VKİ 28,9 idi. Kadın ve erkek cinsiyette VKİ ve yaş ortalaması benzer saptandı. Hastaların çoğunluğu sigara içmiyordu (%67,2), hastaların %48,4'ünde en az bir komorbidite bulunmaktaydı; hipertansiyon (%31,3) en sık izlenen komorbiditeydi. Hastaların çoğunluğu (%67,2) yatarak tedavi edilmişti. Kadın ve erkek cinsiyet arasında COVID-19 tanısı anında, post-COVID 1. ve 6. ayda ortalama Brixia skorlarında anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p:0,74, p:0,81 ve p:0,55). Post-COVID 1. ayda kadınlarda ortalama toplam PUKİ skoru (p:0,02) anlamlı yüksek saptandı. Kadınlarda hem post-COVID 1. ayda hem de post-COVID 6. ayda ortalama yorgunluk şiddeti skoru (p:0,05, p<0,001), efor testi sonrası borg dispne skoru (p<0,001, p:0,01) anlamlı yüksek; 6DYM (p<0,001, p<0,001) anlamlı düşük olarak izlendi. Ayrıca kadınlarda post-COVID 6. ayda ortalama VAS skoru (p:0,02) anlamlı yüksekti. Diğer yaşam kalitesi ve fonksiyonel durum parametreleri ise post-COVID 1. ve 6. ayda her iki cinsiyette de benzerdi. Sigara içen hasta grubunda COVID-19 tanısındaki, post-COVID 1. ve 6. aydaki Brixia skorları; fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi parametreleri sigara içmeyen hasta grubu ile benzer bulundu. Post-COVID 1. ayda yatarak tedavi edilen hastalarda ayaktan tedavi edilen hastalara göre ortalama 6DYM ve istirahatte ortalama SaO2 değeri anlamlı düzeyde düşük; post-COVID 6. ayda ise bu parametreler her 2 grupta benzer bulundu. Yaşam kalitesi parametreleri ise hem post-COVID 1. ayda hem de 6. ayda her iki hasta grubunda benzerdi. Yatarak tedavi edilen hasta grubunda ayaktan tedavi edilen hasta grubuna göre COVID-19 tanısındaki Brixia skoru anlamlı yüksek saptandı. Post-COVID 1. ayda Brixia skorlarında hem yatarak tedavi edilen hem de ayaktan tedavi edilen hasta gruplarında düzelme izlenmekle birlikte gruplar arasındaki fark devam etmekteydi (p:0,04). Post-COVID 6. ayda ise her iki hasta grubundaki Brixia skorları benzer bulundu (p:0,21). Tüm hastalar değerlendirildiğinde post-COVID 6. ayda post-COVID 1. aya göre toplam PUKİ skoru (p:0,01), öznel uyku kalitesi (p:0,01), uyku latansı (p:0,01), uyku bozukluğu (p<0,001), uyku ilacı kullanımı (p:0,04), gündüz işlev bozukluğu (p:0,04); SF-36 alt parametrelerinden genel sağlık skoru (p<0,001), fiziksel fonksiyon (p<0,001), fiziksel rol skoru (p<0,001), ağrı (p<0,001), vitalite (p<0,001), sosyal işlev (p<0,001), emosyonel rol skoru (p <0,001) ve mental sağlık (p:0,01) skorlarında anlamlı düzelme saptandı. Ortalama yorgunluk şiddeti skoru (p<0,001), depresyon skoru (p<0,001) ve anksiyete skorunda (p:0,02) post-COVID 6. ayda anlamlı düzelme saptandı. Fonksiyonel durum parametreleri değerlendirildiğinde post-COVID 6. ayda 1. aya göre; 6DYM (p<0,001), efor testi sonrası ortalama SaO2 değerinde (p<0,001), istirahatte ve efor testi sonrası borg dispne skoru ve mMRC skorlarında anlamlı düzelme saptandı. Post-COVID 1. ayda Brixia skorunun; SF-36 parametrelerinden fiziksel fonksiyon skoru ile negatif korelasyon (p<0,001, r:-0,418), istirahatte ve efor testi sonrası SaO2 (sırasıyla p<0,001, r:-0,423 ve p<0,001, r:-0,480) ve 6DYM ile negatif korelasyon (p<0,001, -0,508); VAS skoru ile pozitif korelasyon (p:0,04, r:0,260) gösterdiği saptandı. Post-COVID 6. ayda ise Brixia skoru ile herhangi bir yaşam kalitesi parametresi arasında korelasyon saptanmazken; fonksiyonel durum parametlerinden sadece efor testi sonrası SaO2 düzeyi ile negatif korelasyon (p<0,001, r:-0,351) saptandı. Sonuç-Öneriler: Çalışmamızda COVID-19'da hastalık ağırlığının post-COVID dönemde yaşam kalitesi ve fonksiyonel parametreleri olumsuz yönde etkilediği gözlenmiştir. Tüm hasta gruplarında hastalık ağırlığından bağımsız olarak post-COVID 6. aydaki değerlendirmemizde 1. aya göre efor kapasitesinde ve yaşam kalitesi parametrelerinde iyileşme; akciğer grafisi bulgularında düzelme saptanmıştır. Multisistemik bir hastalık olan COVID-19 tanısı almış tüm hastalar post-COVID süreçte izlenmelidir. Hastalara yaklaşık altı aylık bir süreçte yakınmalarının gerileyeceği, fiziksel fonksiyonlarının ve yaşam kalitelerinin düzeleceği konusunda bir bilgilendirme yapılması hastalığın iyileşme sürecine katkıda bulunabilir. Anahtar kelimeler: post-COVID, yaşam kalitesi, fonksiyonel durum, akciğer grafisi

COVID 19Fonksiyonel analizFonksiyonel yetkinlik+4
Işıl Sak
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pnömonisi nedeniyle yatarak tedavi alan hastalarda uzun dönem semptom varlığı ve COVID-19'a bağlı komplikasyonların değerlendirilmesi

SARS-CoV-2 enfeksiyonu (COVID-19), dünya çapında ciddi anlamda mortalite ve morbiditeye sebep olmuş bir pandemidir. Ağır enfeksiyondan sonra hastalığın bazı semptomları uzun süre devam edebilmekte ve yeni komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu çalışma, orta ve ağır COVID-19 enfeksiyonu tanısı ile hastanede yatmış olan hastaların taburculuktan sonraki altı ay içindeki şikayetlerini, hastalıkları ve bununla risk faktörlerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi pandemi servisine COVID-19 tanısı ile 01.03.2020 ve 31.08.2022 tarihleri arasında interne edilmiş olan hastalar tarandı. Çalışmaya 5993 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri, vücut kitle indeksleri, yatış döneminde aldıkları tedaviler, oksijen desteği ihtiyaçları, hastanede yatış süreleri, radyolojik olarak akciğer tutulumları, bazı komorbiditeleri kaydedildi. Bu hastalar telefon ile görüşülerek taburculuktan sonraki altı ay içinde var olan semptomları için sorgulandı. Hastaların özellikleri ile semptomları arasındaki risk katsayıları lineer regresyon analizi ile belirlendi. Tüm hastalardan yazılı onam alındı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. Hastaların yaklaşık dörtte birinde post-COVID semptom mevcuttu. Bu hastalarda en sık görülen semptom halsizlik ve yorgunluktu. En sık gözlenen komorbidite arteriyel hipertansiyondu. Tip II diyabetes mellitus, arteriyel hipertansiyon, intersitisiyel akciğer hastalığı malign hastalık, COVID 19 akciğer tutulumunun, hastalık döneminde yüksek serum C- reaktif proteinin ve sigara içiyor olmanın; yapılan hemen hemen tüm analizlerde ciddi risk faktörleri olduğu gösterilirken normal vücut kitle indeksine sahip olmanın koruyucu bir faktör olduğu görüldü. Gelecekte bir benzerinin görülme riski olan bu pandeminin uzun dönem semptomlarının ve bu semptomların risk faktörlerinin araştırılması için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Belirti ve semptomlarCOVID 19Komplikasyonlar+5
Atalay Özkul
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibroz dışı bronşektazi hastalarında inhaler tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kistik fibroz dışı bronşektazi hastalarında inhaler tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif dosya taraması şeklinde dizayn edilen çalışmaya Mart 2019-Ocak 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde BT/HRCT ile bronşektazi tanısı almış, 18 yaşından büyük 146 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi, eğitim durumu, sigara içme durumu, ek hastalıklar, hastalık süresi, bilinen etyolojik faktörler sosyodemografik veriler olarak kaydedildi. Bronşektazi tanısı olan hastaların son 1 yıl içindeki alevlenme sayıları kaydedeildi.Hastaların mMRC skorları belirlenip, BT/HRCT ile mReiff skorlaması yapılarak mReiffclass ile bronşektazi sınıflaması hafif, orta ve ağır olarak yapıldı. Hastaların solunum fonksiyon değerleri FEV1, FVK ve FEV1/FVK olarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 146 hastanın 90'ı (%61.6) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 56,14±16.22 idi. Ortalama vücut kitle indeksi 26,68±5.21'di. Sigara kullanma durumuna baktığımızda 112'si (%76.7) hiç sigara kullanmamıştı. Hastaların 78'inde(%53.4) bronşektazi etiyolojisi bilinmiyordu. Bilinen etiyolojik nedenlere baktığımız zaman 51'i (%34.9) postenfeksiyöz (pnömoni dışı) nedenlerdi. Hastaların 88'inde (%60.3) ek hastalık mevcut iken, en sık görülen komorbidite astımdı. mMRC dispne ölçeğine göre 66(%45.2) hastanın mMRC skoru ''0''dı. Modifiye Reiff skorlamasına göre yapılan sınıflamada hastaların 91'i (%62.3) hafif bronşektazi olarak sınıflandırıldı. Solunum fonksiyon testine göre yapılan değerlendirmede hastaların 26'sında (%17.8) havayolu obstrüksiyonu vardı. İnhaler kortikosteroid kullanan 93 (%63.7) hasta varken, 32 (%21.9) hasta antikolinerjik kullanıyordu. Hastaların 18'inin (%12.7) son 1 yıl içinde 2'nin üzerinde alevlenme öyküsü vardı. Antikolinerjik tedavi alan hastaların büyük çoğunluğunun (%71.8) mMRC skoru 0 veya 1'di. Hastaların büyük çoğunluğunda solnum fonksiyon testinde obstrüksiyon izlenmezken, son 1 yıl içinde 2 ve altında alevlenme yaşayanların sayısı daha fazlaydı. İnhaler kortikosteroid kullanan hastalarında büyük çoğunluğunun (%76.2) mMRC skoru 0 veya 1'di. Antikolinerjik tedavi alan gruba benzer olarak inhaler kortikosteroid tedavi alan hastaların da büyük çoğunluğunda solnum fonksiyon testinde obstrüksiyon izlenmezken, son 1 yıl içinde 2 ve altında alevlenme yaşayanların sayısı daha fazlaydı. Tartışma ve Sonuç: Kistik fibroz dışı bronşektazi hastalarında, inhaler antikolinerjik ve inhaler steroid tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisinin olmadığı görüldü. Kisitk fibroz dışı bronşektazide inhaler tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisi ile ilgili az sayıda literatürün içinde yerini alacak olan bu çalışma, bundan sonra yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar kelimeler: Bronşektazi, inhaler tedavi, fonksiyonel durum

BronşektaziBronşiyal hastalıklarNüks+3
Uğur Fidan
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivitenin akciğer kanseri hastalarında tedavi yanıtı ve sağ kalıma etkisi

Amaç Akciğer kanseri, tanı ve tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen tedavi yanıtı ve sağ kalımı düşük olan bir kanser türüdür. Akciğer kanserinde tedavi yanıtını ve sağ kalımı etkileyen birçok farklı neden bilinmekle birlikte beslenme alışkanlıklarının ve fiziksel aktivitenin tedavi üzerindeki etkileri ile ilgili sınırlı veri bulunmaktadır. Bu çalışmada, ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı hastaların beslenme alışkanlıklarının ve fiziksel aktivite düzeylerinin kemoterapi tedavisine yanıt ve sağ kalım üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem 05.01.2023-05.07.2023 tarihleri arasında kliniğimizde ilk kez evre 4 KHDAK tanısı alan, ECOG performans skoru 2 ve altında olan, ilk tedavi protokolü olarak platin bazlı kemoterapi planlanmış hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo ve vücut kitle indeksi, eğitim düzeyi, meslekleri, yaşadıkları bölgeler, sahip oldukları komorbid hastalıklar, patolojik tanıları, metastaz bölgeleri, sigara öyküleri, ECOG performans skorları kaydedildi. Tedavi başlangıcında "Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği", "24 Saat Besin Tüketim Kaydı", "Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi", Besin Tüketim Sıklığı Formu" ve "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği" kullanılarak hastaların beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite düzeyleri ve yaşam kaliteleri değerlendirildi. Hastaların 7 günlük ortalama adım sayısı hesaplandı. Hastaların beslenme alışkanları, fiziksel aktivite düzeyleri ve yaşam kaliteleri ile tedavi yanıtı, tedaviye bağlı yan etkiler, 6 ay sonundaki sağ kalım ve progresyonsuz sağ kalım arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular Çalışmaya 35'i erkek olmak üzere toplam 37 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 63.49'du. Hastalarda 6 aylık sağ kalım %81.1 oranında, progresyonsuz sağ kalım ise %62.2 oranındaydı. Tedavi yanıtlarına bakıldığında hastaların %35.1'inde progresyon, % 54.1'inde kısmi regresyon, %8.1'inde tam regresyon mevcuttu. Hastaların yaş ve beden kitle indeksleri ile 6 aylık sağ kalımları arasında ilişki saptanmadı. Hastaların patolojik tanısı ile 6 aylık sağ kalım, progresyonsuz sağ kalım ve tedavi yanıtları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Altı aylık sağ kalım, fiziksel olarak minimal aktif hastalarda, inaktif hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p: 0.022). Akdeniz diyetine uyum gösteren hastalarda, Akdeniz diyetine uyumsuz hastalara kıyasla 6 aylık sağ kalım anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p: 0.019). Ancak tedavi yanıtı ve progresyonsuz sağ kalım ile Akdeniz diyet uyumu ve fiziksel aktivite düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Besin tüketim sıklığı ve sağlıklı yaşam skorları ile tedavi yanıtı ve progresyonsuz sağ kalım arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Akdeniz diyet uyumu yüksek olan hastalarda kemoterapiye bağlı gastrointestinal sistem yan etkisi gelişme oranı anlamlı derecede daha düşük saptandı (p<0.001). Sonuçlar Çalışmamızda fiziksel olarak aktif olmanın ve Akdeniz diyetine uyumlu beslenmenin 6 aylık sağ kalım ve kemoterapiye bağlı yan etki gelişimi açısından olumlu etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Ancak tedavi yanıtı ve progresyonsuz sağ kalım üzerinde etkileri gösterilememiştir. Kemoterapi alan ve gastrointestinal sistem yakınmaları fazla olan akciğer kanseri hastalarına Akdeniz diyeti güvenle önerilebilir. Akciğer kanseri tanısı alan bireylerin fiziksel aktivite düzeylerini arttırmaya yönelik teşvik edilmeleri tedavi sürecinde faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: akciğer kanseri, Akdeniz diyeti, fiziksel aktivite

Zeynep Yılmaz Kaya
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omalizumabın 10 yıldan fazla kullanan ağır astım tanılı hastalardaki etkinliği ve güvenirliği

Giriş ve Amaç Ağır alerjik astımlı hastaların tedavisinde kullanılan omalizumab, etkili olduğu gösterilmiş, kullanımı giderek artan bir monoklonal antikordur. Bu çalışmada ağır alerjik astımlı hastalarda kullanılan omalizumab tedavisini 10 yıl ve üzerinde kullanan hastalarda omalizumabın etkinliğini ve güvenirliğini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Omalizumab tedavisinin etkinliği ve güvenirliği hastaların dosyaları retrospektif incelenerek değerlendirilmiştir. Hastaların omalizumab tedavisi süresince klinik değerlendirilmesi aylık olarak yapılmıştır. Tedavi etkinliğinin değerlendirmesinde Küresel Astım Girişimi (GINA) klavuzunda belirtildiği şekilde astım semptom kontrol seviyesi kullanılmıştır. Bunun yanında mevcut tedavileri, hastane başvuruları, atak sayıları, yan etkileri de kaydedilmiştir. Bulgular 36 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların 25'i kadın ve yaş ortalaması 54,7±12,9 yıldır. Total IgE seviyesi 247,1±179,4 IU/ml, eozinofil seviyesi 419,5  240,9/L'dır. Omalizumab tedavi süresi 11,3±0,9 yıldır (10-15 yıl). Omalizumab tedavisi sonunda 23 (%63,9) hastada iyi kontrollü, 13 (%36,1) hastada kısmi kontrollü astım mevcuttur. Hastaların son bir yılı değerlendirildiğinde 16 (%44,4) hastada son bir yıl içerisinde hiç planlanmamış doktor başvurusu görülmemiştir. Son bir yıl içerisinde 5 hastada bir, 4 hastada da 2 astım alevlenme nedenli hastane yatış görülmüştür. 11 hastada son bir yıl içerisinde sistemik steroid kullanımı mevcuttur. Yıllar içerisinde değerlendirildiğinde istatistiksel farklılık olmasa da özellikle 6 yıldan sonra ilk yıllara göre hastalık kontrolünün daha kötü olduğu görülmüştür. Bunun yanında başlangıçtaki IgE ve eozinofil seviyeleri ile uzun dönemdeki kontrollerinin korelasyonu yapıldığında IgE seviyesi ile bir ilişki görülmezken eozinofil seviyesi 500/L'nin üzerinde olan hastalarda kontrolün daha iyi olduğu görülmüştür. Hastalar omalizumab ile ilişkilendirilen önemli bir yan etki yaşamamıştır. Tüm tedavi süresince 4 hastada lokal yan etki, 3 hastada da ilaç ile ilişkili olduğu düşünülen myalji görülmüştür. Bu yan etkiler, tedavi başlangıcından sonraki ilk üç yıl içerisinde görülmüştür ve tedavinin üçüncü yılından sonra hastalarda herhangi bir yan etki görülmemiştir. Sonuç 10 yıl ve üzeri omalizumab kullanan hastaların değerlendirildiği literatürde rastlanılan ilk çalışmadır. Bu çalışma gerçek yaşam koşullarında 10 yıl ve üzerinde süren omalizumab tedavisinin kontrolsüz alerjik astımda etkin ve iyi tolere edilen bir tedavi olduğunu göstermiştir.

Cemile Deniz
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi hastanesi çalışanlarında üçüncü el sigara dumanına maruziyet ile ilgili farkındalığın araştırılması

Amaç: Sigara ya da herhangi bir tütün ürünü kullanıldıktan sonra yüzeylerde ya da toz içinde kalan rezidüel tütün kirleticileri ortama tekrar gaz fazında salınır veya oksidanlar ve diğer çevresel bileşiklerle reaksiyona girerek ikinci kirleticileri oluşturur. Bu duruma üçüncü el sigara dumanı(ÜESD) denilmektedir. Sağlık çalışanları tütün ile mücadelede önemli bir konumdadır. Bu nedenle çalışmamızda ÜESD maruziyeti ile ilgili tıp fakültesi hastanesi çalışanlarının farkındalığını ölçmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Araştırmamız tek merkezli, tanımlayıcı, kesitsel, anket çalışmasıdır. Bu araştırmanın evrenini Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde görev alan toplam 1984 kişi (238 öğretim görevlisi ve üyesi, 503 araştırma görevlisi, 779 sağlık personeli ve 464 idari personel) oluşturmaktadır. Uygulanan ankette sosyodemografik özellikler, kişinin ve yakınlarının sigara içme durumu ile ilgili sorular, ÜESD maruziyeti ile ilgili bilgi soruları, Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi ve ÜESD maruziyet farkındalığını ölçmek amacıyla BATHS-T ölçeği bulunmaktadır. Bulgular: Çalışmamızda hastane çalışanlarının sigara ve tütün kullanım oranı %35,8 ve tütün kullanıp bırakma oranı %14,4 olarak saptanmıştır. Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi'nden alınan puanlara göre sigara içenlerin %43,9'unun çok az bağımlılık düzeyinde, %28,4'ünün az bağımlılık düzeyinde, %8,4'ünün orta bağımlılık düzeyinde, %12,9'unun yüksek bağımlılık düzeyinde, %6,5'inin ise çok yüksek bağımlılık düzeyinde olduğu görülmüştür. Üçüncü el sigara dumanını daha önce duymayanlar katılımcıların %65,8'ini oluşturmaktadır. Çalışmamızda sosyodemografik değişkenlere bakıldığında ÜESD Hakkında Farkındalık Ölçeği puan ortalamalarının karşılaştırılmasına göre cinsiyet ve medeni durum ile ölçek toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. (sırasıyla p=0,316, p=0,168). Sonuç: Sigara ile mücadele etmede önemli rol oynayan hastane çalışanlarının ÜESD farkındalıklarının arttırılması önemlidir. Üçüncü el sigara dumanı konusunun kapsamlı bir şekilde ele alınması, ÜESD'nin tüm bireylerin sağlığına zarar verebileceği, maruziyet yolları gibi detayların önemle üzerinde durulması, özellikle sağlık çalışanlarına düzenli danışmanlık verilmesi önem arz etmektedir. Bu nedenle toplum genelinde ÜESD farkındalığının yaygınlaştırılması sigarayla mücadelede önemli rol alacaktır. Anahtar kelimeler: sigara, tütün, üçüncü el sigara dumanı, sigara bağımlılığı, sağlık çalışanları

Fatmanur Yıldız
Manisa Celal Bayar University
2024
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa ilindeki KOAH'lı hastalarda ALFA 1 antitripsin eksikliği prevalansı

Giriş ve Amaç Dünyada önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH), özellikle sigara içen ve çevresel faktörlere maruz kalan bireylerde daha yaygın görülmektedir. Bununla birlikte bazı bireylerde genetik faktörler de KOAH gelişiminde rol oynamaktadır. KOAH için gösterilmiş olan en belirgin genetik risk faktörü ise SERPINA1 genindeki mutasyonlar olup bu mutasyonlar α-1 antitripsin (AAT) eksikliğine yol açar. AAT, en yaygın serin proteaz gruplarından biri olan nötrofil elastazın etkilerini inhibe eden bir serum antiproteazıdır ve eksikliği başta KOAH gibi solunum hastalıklarının gelişmesine yol açabilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, sigara içme geçmişi ve fenotipe bakılmaksızın, KOAH tanısı konmuş tüm bireylerin AAT eksikliği açısından değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu çalışmanın amacı, Manisa ilindeki KOAH hastalarında alfa-1 antitripsin eksikliği prevalansını belirlemektir. Çalışma, AAT eksikliği genotipleme testi ile KOAH'lı hastaların genetik durumlarını inceleyerek, bu hastalarda AAT eksikliği prevalansı ve bu eksikliğin KOAH gelişimi ile ilişkisini araştırmayı hedeflemekte olup KOAH'ın genetik kökenlerine dair yeni bilgiler sunmayı ve bölgesel sağlık politikalarının geliştirilmesine katkı sunması hedeflenmiştir. Yöntem Çalışma, 15.12.2023-15.02.2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniği ve servisine başvuran, güncel GOLD rehberine göre KOAH tanı kriterlerine uygun şekilde değerlendirilerek tanı konulan 18 yaş ve üzeri KOAH hastaları üzerinde gerçekleştirildi. Gönüllülerden bilgilendirilmiş onam alınarak, yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, ek hastalıklar ve ilaç kullanımları kaydedilmiş, fizik muayene ve vital bulgular değerlendirildi. Hastaların son bir yılda acil servise başvuru sayıları, alevlenme sayıları ve mMRC skorları değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastalardan kuru kan örnekleri alınmış ve biyolojik numuneler anonimleştirilerek kodlandı. Bu numuneler, araştırma görevlileri tarafından Progenika Biopharma, S.A.'ya gönderilmiştir. AAT eksikliği genotipleme testi, SERPINA1 genindeki AAT eksikliği ile ilişkili 14 mutasyonun tespiti amacıyla Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) amplifikasyonu kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler, xPONENT® yazılımı aracılığıyla analiz edilerek genotip sonuçları belirlenmiştir. Bulgular, istatistiksel analizler ile değerlendirildi ve bölgesel AAT eksikliği prevalansı hesaplandı. Bulgular Çalışmaya toplam 419 KOAH hastası dahil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 65,54±10.45 olup, bunların %91,4'ü erkek cinsiyetteydi. Hastaların %47,3'ü aktif sigara içmekteydi (n = 198), %48,2'si eski sigara içicisidir (n = 202) ve %4,5'i sigara kullanmamaktaydı (n = 19). Katılımcıların çoğu kentsel alanlarda yaşamakta olup birçoğu işçi veya çiftçi olarak çalışmaktaydı. Ek hastalık durumu açısından, katılımcıların %60,1'i bir veya daha fazla ek hastalığa sahipti (n = 252), %39,9'u ise ek hastalık taşımamaktaydı (n = 167). Çalışmada, katılımcıların %1,91'inde (n = 8) AAT eksikliğiyle ilişkilendirilen mutasyonlar tespit edilmiştir. Mutasyon tespit edilen 8 hastanın 3'ünde M/Z, 3'üde M/P Lowell 1 hastada M/I, 1 hastada ise M/S mutasyonu bulunmaktaydı. Pi*ZZ homozigot hasta tespit edilmedi. Mutasyon pozitifliği bulunan hastaların tamamı erkekti. Çalışmada yer alan tüm hastaların yaş ortalaması 65,54 olarak bulunurken, AAT eksikliği mutasyonu taşıyan grubun yaş ortalaması ise 61 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca, mutasyon tespit edilen ve edilmeyen hastalar arasında solunum fonksiyonları, mMRC skoru ve hastaneye yatış durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Sonuç Bu çalışmada, Manisa ilindeki 419 KOAH hastası arasında yapılan alfa-1 antitripsin eksikliği araştırmasında, prevalans %1,91 (n = 8) olarak tespit edilmiştir. AAT eksikliği, KOAH hastalarında daha fazla dikkate alınması gereken bir faktör olup, genetik taramanın erken teşhis açısından önemli bir rol oynayabileceği sonucuna varılmaktadır. Anahtar kelimeler: KOAH, genetik, alfa-1 antitripsin

Ömer Doğan
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mevsimlik üzüm işçilerinde solunum fonksiyonlarının ve etki edebilecek faktörlerin prospektif izlemi

Solunum fonksiyonları ve solunumsal semptomlar, organik ve inorganik toz maruziyetinden etkilenmektedir. Tarım işçilerinde organik tozlar ve pestisitler solunumsal maruziyetin temel bileşenlerini oluşturmaktadırlar. Ülkemizde tarım işçilerinde mesleki maruziyetin etkilerini inceleyen çalışmalar sınırlıdır ve solunum fonksiyonları üzerindeki etkiler net olarak aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, mevsimlik üzüm işçilerinin solunumsal etkilenmelerinin değerlendirilmesi; sosyodemografik özelliklerin, çalışma koşullarının ve çalışma süresinin kısa ve uzun dönem solunum fonksiyonları üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem Mevsimlik üzüm işçilerinin solunumsal fonksiyonlarının 6 ay boyunca izlendiği prospektif kohort bir çalışma yürütüldü. Gönüllüler Manisa'nın Alaşehir ilçesinde 01.08.2024 – 01.10.2024 tarihleri arasında üzüm hasatında çalışan, 18 yaşından büyük, daha önce herhangi bir akciğer hastalığı tanısı almamış, erkek ve kadın mevsimlik işçilerden oluşmuştur. İşçilerin sosyodemografik özellikleri, sigara kullanım durumları, çalışma sırasında kişisel koruyucu ekipman kullanım durumları, çalıştıkları yerde kullanılan pestisit türleri, üzüm hasatında çalışma süreleri, üzüm sezonu döneminde ve sezon sonrası 6 aylık dönemde sigara içme durumları sorgulandı. İşçilerin bu süreçte benzer başka bir işte çalışıp çalışmadıkları, solunumsal semptom veya maruziyet yaşayıp yaşamadıkları, takip sırasında akciğer hastalığı teşhisi alıp almadıkları ve solunumsal nedenlerden dolayı hastane başvuruları olup olmadığı takip edildi. İşçilere üzüm sezonu başlamadan önce, üzüm sezonu bitiminde ve üzüm sezonu bitiminden 6 ay sonra SFT, oksijen saturasyonu ve kalp atım sayısı ölçümleri, SF-12 Yaşam Kalitesi Ölçeği, mMRC ve Borg skalaları uygulandı. Bulgular Çalışmaya 97 mevsimlik üzüm işçisi dahil edildi. 6. ay sonunda çalışmayı tamamlayan 43 (%48,9) erkek ve 45 (%51,1) kadın olmak üzere toplam 88 işçi vardı 13 ve yaş ortalamaları 44,27±14,31'di. İşçilerin büyük çoğunluğu sigortasız çalışmaktaydı ve yoksulluk düzeyinin altında gelire sahiplerdi. Sezon bitiminden sezon sonrası 6 aya kadar işçilerin öksürük ve dispne semptomlarında belirgin artış saptandı. İşçilerin BORG değerleri anlamlı olarak yükselmişti. Sezon öncesi ve sezon bitimi SFTparametreleri ile sezon bitiminden 6 ay sonraki ölçümler arasında anlamlı kötüleşme saptandı. Solunum fonksiyonlarındaki kötüleşme sezon bitiminde başlamasına rağmen sezon 6 ay sonraki ölçümlerde daha da belirginleşmişti. En çok etkilenme FEV1 ve FVC değerlerindeydi. Bu 6 ay sonunda FEV1'de % 4,02, FVC'de ise % 4,67 kayıp saptandı. Havayolu obstrüksiyonunu gösteren FEV1/FVC, FEF 25-75 ve PEF değerlerinde anlamlı farklılık yoktu. Bu sonuçlar; işçilerde sezon bitiminden 6 ay sonra restriktif tipte solunum fonksiyon bozukluğu geliştiğini gösterdi. Sonuçlar Çalışmamız, mevsimlik üzüm işçilerinde maruziyet ortadan kalkmasına rağmen 6 ay içinde solunumsal semptomlarda ve solunum fonksiyonlarında progresif bir kötüleşme olduğunu ortaya koymuştur. Mevsimlik tarım işçiliğinin kayıtlı ve takipli olması; işçilerin sosyal güvencelerinin sağlanması, sağlık durumları ve maluliyet açısından takipleri önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: tarım işçileri, solulum fonksiyonları, solunumsal maruziyet

Bayram Yurttaş
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stabil astımlı olgularda endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi ve astım kontrolüne etkisinin belirlenmesi

Amaç: Stabil astım hastalarında endotel disfonksiyonu gösteren endocan ve ICAM 1 düzeyini belirlemek ve bunların astım kontrolüyle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Materyal metod: ÇalışmayaMayıs 2018 – Kasım 2018 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde takip edilmekte olup çalışmaya katılmayı kabul eden ve dahil edilme kriterlerine uyan (18 yaş üzerinde, astım tanısı alan, bilinen kardiyovasküler hastalığı, nörolojik hastalığı, diabetes mellitus hastalığı, böbrek hastalığı, karaciğer hastalığı, malignite vb ek hastalığı olmayan hastalar )stabil astım olguları ve kontrol grubu alındı. Olguların yaş, cinsiyet, eğitim durumu, yaşama alanı, aile öyküsü, VKİ ve sigara öyküsü gibi demografik verileri ve solunum fonksiyon testi sonuçları kaydedildi. Astım hastaları GINA 2019 sınıflamasına göre hafif, orta ve ağır olarak sınıflandırıldı. Astım grubuna astım kontrol testi yapıldı. Olguların endocan, ICAM1, ECM, IL8, periostin ve eozinofil düzeyleri biyokimyasal olarak incelendi. Bulgular: 50 astım, 39 kontrol grubu olgusu incelendi. Gruplar arasında sosyo-demografik olarak farklılık saptanmadı. Astım grubunda FEV1 (L, %pred), FEV1/FVC değerleri anlamlı olarak düşük saptandı. Obez astımlı olgularda FVC (L) ve FEV1 (L)değeri obez olmayan astımlı olgulara kıyasla anlamlı olarak düşük bulundu. Endocan, ICAM 1, ECM, IL8, periostin ve eozinofil değerleri astım grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ancak astım ağırlık sınıflamasındaki gruplararasında ve kontrol altında olan ve olmayan gruplar arasında benzer bulundu.Endotel disfonksiyon belirteçlerinden ICAM-1 ile ECP arasında pozitif korelasyon vardı, diğer belirteçler arasında korelasyon görülmedi. Sonuç: Bu çalışmada astım hastalarında endocan ve ICAM1'in hastalığın ağırlığından ve kontrol altında olup olmamasından bağımsız olarak endotel disfonsiyonun göstergesi olabileceği gösterildi. ICAM-1 düzeyi ile ECP arasında pozitif yönde korelasyon olması eozinofilik astım hastalarında endotel disfonksiyonun daha fazla olabileceğini düşündürmektedir. Astım fenotiplerine göre endotel disfonksiyonun değerlendirildiği daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Astım, Endotel Disfonksiyonu, Endocan, ICAM

Adezyon molekülleriAstımENDOKAN+1
Aydın Çöl
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH akut atakla yatan hastalarda diyafram disfonksiyonu sıklığı ve prognoza etkisi

Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH); toplumda sıklığı giderek artmakta olan, alevlenmelerle seyreden önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Alevlenmeler esnasında gelişen diyafram disfonksiyonu, hastalık prognozunu olumsuz etkilemektedir. Diyafram disfonksiyonu, ultrasonografi yöntemi ile yatak başında ölçülebilmektedir. Tek merkezli prospektif çalışmamızda ultrasonografi yöntemi kullanarak KOAH akut atak nedeniyle yatırılan hastaların diyafram disfonksiyon sıklığı ile diyafram disfonksiyonunun prognoza etkisini belirlemeyi amaçladık. Ek olarak solunum yetmezliği nedeniyle noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) kullanımı gereken hastalarda diyafram disfonksiyonu ve NIMV başarısı arasındaki ilişkinin araştırılması da amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine KOAH akut atak ile yatırılan 50 hasta çalışmaya alındı. Yatış ve taburculuk günü hastalara diyafram ultrasonografisi yapıldı. Taburcu olan hastalar altı aylık dönem için takibe alındı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar testleri, NIMV gereksinimi ve başarı durumu, altı aylık mortalite ile bu dönemdeki acil başvuru, servis ve yoğun bakım yatış sayıları kaydedildi. Diyafram disfonksiyonu olan ve olmayan gruplar arasında bu verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların 10'unda (% 20) yatışta diyafram disfonksiyonu saptandı. Altı aylık mortalite diyafram disfonksiyonu olan grupta daha yüksek saptanırken (p>0.01), acil servis başvuru, servis ve yoğun bakım yatış sayıları benzer bulundu (p>0.05). Diyafram disfonksiyonu olan grupta NIMV başarısı daha düşük saptandı (p<0.01). Yüksek mMRC skoru, komorbidite varlığı, başvuruda NIMV ihtiyacı ve solunum yetmezliği olan hastalarda diyafram disfonksiyonu daha sık saptandı (p<0.05). Sonuç: KOAH atak ile başvuran diyafram disfonksiyonu olan hastalarda, hastane içi ve 6 aylık takipte mortalite daha yüksektir ve NIMV başarısızlığı daha sık görülmektedir. DD'nu hızlı, güvenilir ve non invaziv olarak saptayan diyafram ultrasonu yöntemi KOAH akut atakta bir prognoz belirteci olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Diyafram, Disfonksiyonu, KOAH, Akut Atak, Prognoz

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifDiyafram+2
Ali Durmaz
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik pulmoner fibrozis'li hastalarda demografik, klinik, radyolojik özellikler ve akut alevlenme ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) halen etyolojisi bilinmeyen, kötü prognozlu, ileri derecede fibrozis ile karakterize, kronik ve ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. İdiopatik interstisyel pnömoniler arasında en sık rastlanan gruptur. Hastalığın epidemiyolojik özellikleri ile ilgili olarak az sayıda araştırma yapılmıştır. İPF akut alevlenmesi, önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bizde tez çalışmamızda İdiopatik pulmoner fibrozis'li hastaların demografik, klinik ve radyolojik özellikleri ve bunların akut alevlenmeye ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na 2015-2020 yıllar arasında başvuran ve klinik/radyolojik ve/veya histopatolojik olarak İPF kabul edilen 65 hasta retrospektif olarak değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, meslek, BMI, semptom ve aile öyküsü kaydedildi. İPF Tanı konulma yöntemi, radyolojik ve varsa patolojik bulgular, tanı anında solunum fonksiyon testi ölçümleri, aşı öyküsü, 6 dakika yürüme testi, oksijen satürasyon değerleri ve antifibrotik ilaç kullanımı ve süresi hastaların dosyalarından elde edilerek kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen ve akut alevlenme geçiren hastalar belirlendi. Akut alevlenme anında laboratuvar değerleri, radyolojik özellikleri, tedavi yöntemleri kaydedildi. Hastalar cinsiyet değişkeni ve kesin/olası UİP olmak üzere iki gurupta belirlendi. Sonuçlar istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 52'si (%80) erkek, 13'ü (%20) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 67.86±7.17 (54-84) olarak saptandı. Hastaların 43'ünde (%66.2) sigara öyküsü mevcuttu. Ortalama BMI 26.21±4.04 olarak saptandı. Ailesel İPF 4 (%6.2) hastada saptandı. Hastaların 63'ünde (%96.9) dispne, 62'sinde (%95.4) öksürük ve 35'ınde (%53.8) çomak parmak saptandı. Hastaların ortalama FVC değeri 2.36±0.65 (% beklenen değer 73.23±14.99), DLCO değeri 3.26±1.34 (% beklenen değer 43.16±14.89) olarak saptandı. Hastaların 61'inde (%93,8) klinik ve radyolojik ve 4'ünde (%6.2) cerrahi biyopsi ile tanı konulduğu gözlendi. Akut alevlenme öyküsü 7 (%10,8) hastada saptandı. Erkek hastalarda sigara kullanım oranının, kadın hastalara göre yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05). Kadın hastaların yaş ortalamalarının, erkek hastalara göre istatistiksel açıdan anlamlı yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların ortalama FVC ve DLCO kadınlarda düşük olması istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05). Hastaların alevlenme öyküsü varlığı olası UİP patern grubunda olanlarda yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05) Sonuç: Bu bulgulara göre hastaların büyük bir kısmı orta-ileri yaşta olduğunu, kadınların ortalama yaşı yüksek olduğunu ve hastaların büyük bir oranında sigara öyküsü olduğunu gözlemledik. Radyolojik tanın İPF tanısının temelini oluşturduğunu gözlemledik. İPF akut alevlenmein olası UİP patern gurubunda daha sık olduğu saptanmıştır. İPF hastalarının stabil ve akut alevlenme anında demografik, klinik ve radyolojik özelliklerini belirlemek için daha kapsamlı, çok merkezli ve katılımcı sayısı daha fazla olan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut alevlenme, Demografik özellikler, İPF, Tedavi

Akciğer hastalıklarıDemografiNüks+2
Orhan Othman Hasan Hasan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda tanısal değişim

Amaç: KOAH oldukça yaygın bir kronik hava yolu hastalığıdır ve çok büyük kişisel ve sosyal etkiye sahiptir. Hastalık tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son yıllarda yapılan çalışmalar KOAH'ın daima ilerleyeci ve geri dönüşümsüz bir hastalık olmadığını işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı, KOAH'lı hastalarda tanısal değişimi (pb FEV1/FVC > %70 haline gelmesi) ve bu duruma etki eden faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, 2012-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları AD. polikliniğinde, hastane kayıt sisteminden (Enlil HBYS) bakılarak, KOAH tanısı konulduğu saptanan 855 hastadan, 2019-2020 yıllarında hastaların ilk başvuru dosyalarının değerlendirilmesi sonucu kesin KOAH olduğu anlaşılan 358 hasta dahil edilmiştir. Başvuru anında postbronkodilatör SFT'si olmayan, SFT'si reversibl obstruktif olan, hiç SFT'si olmayan, SFT'si normal olan, Astım-KOAH overlap sendromu tanısı olan, SFT'si restriktif olan, interstisyel akciğer hastalığı tanısı olan veya bronşektazi öyküsü olan 497 hasta çalışmadan dışlanmıştır. Kesin KOAH olduğu saptanan 358 hasta, son değerlendirme için kliniğe davet edilmiş, fakat telefon numarası kullanıma kapalı olanlar (n=82), kliniğe son değerlendirme için gelmeyi reddeden hastalar (n=53) ve solunum yetmezliğine bağlı exitus olan hastalar (n=64) çalışmaya dahil edililememiştir. Sonuç olarak, çalışmada ilk başvurularında kesin KOAH'a sahip olduğu belirlenen ve son değerlendirme için kliniğe başvuran 159 hasta incelenmiştir Toplanan veriler SPSS 23.0 paket programı aracılığıyla analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 159 hastanın % 81.8 i erkek, %18.9 u kadın; hastaların ilk başvurudaki yaş ortalaması 60.6±8.6 yıldır. Hastalar ilk başvurudan itibaren ortalama 6.3+0.5 yıl sonunda yeniden değerlendirilmiştir. Tanısal değişim, 159 hastanın 19'unda (%11,9) gözlenmiştir. Çalışmada, ilk başvuru ve son değerlendirme arasında hastalarda sigara içme oranının azaldığı, buna karşın asemptomatik hasta oranının anlamlı düzeyde arttığı saptanmıştır. Kadın cinsiyetin, yüksek BMI'in, komorbidite yokluğunun, üniversite ve üstü eğitim düzeyinin ve ilk başvurudaki düşük GOLD spirometrik evresinde olmanın tanısal değişim prevalansındaki artışla ilişkili olduğu görülmüştür. Yapılan çok değişkenli regresyon analizinde kadın cinsiyette olma ile üniversite ve üstü eğitim düzeyine sahip olmanın tanısal değişim prevalansını ileri derecede artırdığı saptanmıştır. Bu çalışmada, hastaların %50'den fazlasının başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin değişebildiği ve % 30'a yakın bir kısmında başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin gerileyebildiği görülmüştür. . Sonuç: Çalışmamızda; KOAH'lı hastaların bir kısmında zaman içerisinde hava akımı obstrüksiyonunun düzeldiği, bir diğer ifade ile tanısal değişim geliştiği, bir kısmında ise başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin gerilediği saptanmıştır. Bu bulgular bize KOAH'ın daima ilerleyeci olduğu ve zamanla kötüleştiği görüşünün kabul edilebilir olmadığını düşündürmektedir. Daha geniş gruplarda prospektif olarak yapılacak çalışmaların, tanısal değişimin boyutları ve değişimi etkileyen faktörleri ortaya çıkararak, bu önemli halk sağlığı sorunun çözümüne önemli katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: KOAH, Tanı, Tanısal değişim

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+1
Gülşah Orhan Tıraşçı
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apnesinde inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Son yıllarda birçok sistemik hastalıkta olduğu gibi obstrüktif uyku apne sendromunda da inflamasyonun önemli rolü olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada tümör nekroz faktör alfa (TNF alfa), interlökin 6 (IL-6) ve serum serbest DNA (ccfDNA) konsantrasyonlarının hastalık şiddeti ve tedavi ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2017-2019 yılları arasında polisomnografisi yapılan ve apne hipopne indeksi (AHİ) 5'in üzerinde olan 52 katılımcı hasta, AHİ 5'in altında olan 10 katılımcı kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik ve klinik özellikleri ile PSG kayıt sonuçları kaydedildi. TNF alfa ve IL-6 düzeyleri ELISA bioassay yöntemi kullanılarak, ccfDNA ise DNA izolasyon kitleri kullanılarak ölçümleri kaydedildi. Hastalık şiddeti ve bazı klinik parametrelerle ile ilişkisi olup olmadığı araştırıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında, baktığımız inflamatuar belirteçler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Ancak, ccfDNA ortalamaları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p= 0,71). Bu belirteçlerin hastalık şiddeti ile ilişkisi değerlendirildiğinde de hafif-orta ve ağır gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. IL-6 ve ccfDNA ortalamaları ağır grupta fazlaydı fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,47; p=0,58). Bakılan klinik özelliklerden Epworth skalası ve VKİ ile IL-6 arasında aynı yönlü zayıf derecede korelasyon saptandı. Yine bu belirteçler açısından NIMV kullanan ve kullanmayan hastalarda anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, değerlendirilen inflamatuar belirteçler (TNF alfa, IL-6 ve ccfDNA) ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak, bu belirteçlerin bazılarının, bir kaç klinik özellikle zayıf korelasyon gösterdiği saptandı. İnflamatuar belirteçlerin obstrüktif uyku apnesi sendromunda rolünü ortaya koymada daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne, İnflamasyon, TNF alfa, IL-6, ccfDNA

BiyobelirteçlerDNATümör nekroz faktörü-alfa+3
Ayşe Çınar
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığında hastalık şiddeti, alevlenme ve sürfaktan protein B ilişkisi

Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), toplumda sıklığı giderek artmakta olan, alevlenmelerle seyreden önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bu çalışmanın amacı Kronik obstrüktif akciğer hastalığında, Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) evrelemesine göre alevlenme sayısı düşük olan grup (A-B) ile fazla olan grup (C-D) arasında kandaki sürfaktan protein B düzeylerinin karşılaştırılmasıdır. Bu sayede, henüz hakkında tanımlanmış bir biyobelirteç bulunmayan ve bu konuda çalışmaların sürdüğü KOAH ile ilgili, hastalık takip ve tedavisinde kullanılabileceği düşünülen bir biyobelirteç incelenmiş olunacaktır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı polikliniklerine başvuran, benzer süre ve miktarda sigara içme öyküsü bulunan, 50 yaş ve üzerinde olan tamamı stabil dönemdeki toplam 40 hasta çalışmaya alındı. KOAH alevlenme tablosunda olan, son 1 aydır steroid veya antibiyotik kullanımı olan, eşlik eden akciğer hastalığı, akciğer kanseri veya şüphesi olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar testleri, solunum fonksiyon testleri, akciğer grafileri kaydedildi. Solunum fonksiyon testi normal olan hastalar (FEV1 / FVC≥ %70, FEV1 ve FVC >%80) kontrol grubunu oluştururken, obstrüksiyon bulunan (FEV1 / FVC < %70) hastaların atak, hastane başvuru sayıları ve mMRC skorları eşliğinde GOLD evreleri A, B, C, D şeklinde belirlendi ve kaydedildi. A ve B grubu hastalar hafif KOAH grubu, C ve D grubu hastalar ağır KOAH grubu olarak kaydedildi. Venöz kan örnekleri alınan hastaların uygun şekilde serumları elde edilerek, Western Blot ve PCR yöntemleri ile sürfaktan protein B (SFTPB) düzeyleri hasta grup ve sağlıklı sigara içiciler arasında karşılaştırıldı. Bulgular: SFTPB düzeyi sağlıklı sigara içicilerde, hasta grubundan yüksek bulundu (p=0,001). Hafif ve ağır KOAH hastalarının SFTPB düzeyleri benzer bulundu (p>0,05). Hasta ve kontrol gruplarında aktif sigara içicilerde SFTPB düzeyi, sigarayı bırakmış olanlara göre yüksek bulundu (p>0,05). Sigara paket x yıl miktarı ile SFTPB düzeyleri arasında korelasyon izlenmedi (p>0,05). FEV1 (lt), FVC (lt), FEV1/FVC % değerleri ile SFTPB düzeyi arasında korelasyon izlenmedi (p>0,05). Sonuç: Sağlıklı sigara içicilerde serum SFTPB düzeyleri, stabil dönemdeki KOAH hasta grubuna göre yüksektir. Serum SFTPB düzeyleri aktif sigara içen hastalarda sigarayı bırakanlara göre yüksektir. Serum SFTPB düzeyleri ile sigara içme miktarı ve solunum fonksiyon testleri arasında ilişki yoktur. SFTPB molekülünün hastalık ağırlığı, akut alevlenme, stabil dönem, tedaviye yanıt gibi tüm KOAH alanları için bir biyobelirteç olma olasılığının düşük olduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: KOAH, Sigara, Sürfaktan protein B

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifHastalık şiddeti indeksi+3
Buğra Güzelbaba
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda risk değerlendirme indekslerinin postoperatif komplikasyonları öngörme güçlerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada elektif toraks dışı cerrahi geçirecek olan GOLD sınıflamasına göre Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH) A, B, C ve D grubu hastaların preoperatif dönemde Ariscat-Canet Preoperatif Pulmoner Komplikasyon Risk İndeksi, Arozullah ve Gupta Solunum Yetmezlik İndekslerine göre değerlendirilmesinin postoperatif erken dönemdeki pulmoner komplikasyonları ya da solunum yetmezliğini öngörme güçlerinin kıyaslanması amaçlanmıştır. Gereç yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğe başvuran ve tarafımıza diğer kliniklerden konsülte edilen toraks dışı elektif operasyon geçirecek 100 KOAH'lı hasta alındı. Hastalar operasyondan bir ya da iki hafta önce değerlendirildi. Semptom sorgulama ve fizik muayene yapıldı. Hastalardan solunum fonksiyon testi (SFT), arteriyel kan gazı (AKG) ve akciğer grafisi görüldü. Hastalar modified Medical Research Council (mMRC) dispne skoru/ COPD Assessment Test (CAT) anketi ve bir yıldaki atak sayısıları ile Global Initiative for Obstructive Lung Disease (GOLD) kılavuzuna göre A, B, C, D olarak sınıflandırıldı. Hastaların Ariscat-Canet Preoperatif Pulmoner Komplikasyon Risk İndeksi, Arozullah ve Gupta Solunum Yetmezlik İndeks'leri hesaplandı. Hastalar hastanede kaldıkları postoperatif ilk 72 saat boyunca takip edildi. Hastaların semptom sorgulaması ve fizik muayenesi yapıldı. Saturasyonları not edildi. Gerekli görülen hastalardan AKG ve akciğer grafisi görüldü. Solunumsal ve solunum dışı komplikasyon görülen hastalar kaydedildi. Bulgular: Elde edilen sonuçlarla hastaların %10'unda solunumsal komplikasyon, %5'nde ise solunum dışı komplikasyon görüldü. Solunumsal komplikasyonlar içinde en çok görülen solunum yetmezliği (%20,3) oldu. Solunum dışı komplikasyonlardan ise en çok görülen yara yeri enfeksiyonlarıydı. Hastaların demografik verileriyle preoperatif risk değerlendirme indeksleri arasındaki ilişkiye bakıldığında mMRC skoru, CAT skoru, Forced Expiratory Volume 1 (FEV1) değeri ve KOAH GOLD evresiyle indeksler arasında ilişki saptanmazken geçirilen atak sayısı arttıkça indekslerin skor değerlerinin arttığı görüldü. Yaş, sigara (paket-yıl) öyküsü, Vücut Kitle İndeksi (VKİ), mMRC ve CAT skorunun postoperatif komplikasyon riskini artırmadığı, KOAH GOLD evresinin arttıkça komplikasyon görülme yüzdesinin arttığı görüldü. Postoperatif komplikasyonlarla indeksler arasında ilişkiye bakıldığında Ariscat-Canet risk indeks puanı arttıkça komplikasyon gelişme riskinin arttığı görüldü. Çalışmamızda KOAH'lı hastalarda Arozullah ve Gupta Solunum Yetmezlik İndeksinin postoperatif komplikasyonu öngörmede yararlı olmadığı görüldü. Sonuç: KOAH'lı hastaların preoperatif risk değerlendirme indeksleriyle de değerlendirilmesinin komplikasyon riskini öngörmemiz açısından yararlı olduğu bulundu. Bu risk değerlendirme indekslerinden Ariscat-Canet risk indeksinin Arozullah ve Gupta Solunum Yetmezlik İndeksi göre komplikasyonları öngörme açısından daha güçlü olduğu gözlendi. Günlük pratikte KOAH'lı hastaların preoperatif değerlendirilmesi sırasında Ariscat-Canet risk indeksinin de kullanılmasının yararlı olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Preoperatif değerlendirme, KOAH, Ariscat-Canet risk indeksi, Arozullah ve Gupta Solunum Yetmezlik İndeksi, postoperatif komplikasyonlar

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifPostoperatif komplikasyonlar+3
Halise Zengin
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnhaler kortikosteroid kullanan kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastalarda pnömoni gelişiminde eozinofilinin rolü

Amaç: Bu çalışmada inhaler kortikosteroid kullanan, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda gelişen pnömonide kan eozinofilinin rolünü araştırmayı amaçladık. Gereç yöntem: 01.01.2015 tarihi ile 22.06.2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'ne başvuran ve KOAH alevlenme nedeniyle göğüs hastalıkları servisine yatışı yapılan 40 yaş üstü, GOLD kriterlerine göre SFT'de post-bronkodilatör obstrüksiyonu olan, yatışında detaylı anamnezi alınan, kanda hemogram çalışılan, akciğer grafisi çekilen ve son 3 ayda kullandığı inhaler tedavileri bilinen 380 hasta dahil edildi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların akciğer radyografileri pnömoni varlığı açısından değerlendirildi ve hastalar İKS kullanıp kullanmamasına göre; inhale kortikosteroid kullanıp pnömoni gelişenler, inhale kortikosteroid kullanıp pnömoni gelişmeyenler, inhale kortikosteroid kullanmayıp pnömoni gelişenler ve inhale kortikosteroid kullanmayıp pnömoni gelişmeyenler olarak dört farklı gruba ayrıldı. Sonrasında bu gruplar kan eozinofil yüzdelik dilimleri (<%2, ≥%2-4 ve ≥%4) ve kan eozinofil sayıları (<150, ≥150-300 ve ≥300) açısından karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, sigara içme süresi ve sigara içme durumu, SFT parametreleri, kullanılan İKS etken maddeleri, ko-morbiditeleri ve daha önce solunum yetmezliğinin olup olmaması gibi pnömoni gelişimiyle ilişkili olabilecek veriler ve hastanede yatış süresi, kültürde üreme olup olmaması ve üreyen mikroorganizmalar açısından karşılaştırılmalar yapıldı. Bulgular: Dahil edilme kriterlerini karşılayan 380 hasta çalışmaya dahil edildi. %89,2'si erkek olan hastaların ortalama yaşları 66,9 olarak saptandı. Çalışmamızda KOAH hastalarının %23,4'ünün solunum yetmezliği nedeniyle oksijen tedavisi kullandığı, %28,9'unun aktif içici olduğu ve %72,6'sının en az bir komorbiditesinin olduğu görüldü. Takipleri süresince hastaların %45,3 'ünün en az bir defa pnömoni bağlı atakla başvurduğu ve bu pnömoninin -en sık sağ akciğer alt zon olmak üzere- %57'sinde tek zonu etkilediği görüldü. Eozinofil sayısının hastaların %85'inde mililitrede 300 hücreden, eozinofil yüzdesinin ise %79,7'sinde %2'den az olduğu saptanmasına karşın %80'nin İKS içeren tedavi rejimi kullandığı saptandı. Bu aşırı tedaviye rağmen İKS kullanımı ile pnömoni gelişimi arasında anlamlı bir ilişki olmadığını görüldü. İKS kullanan hastalarda daha sık ampirik antibiyoterapi değişikliğine gidildiği, bu hastalarda pnömoninin daha şiddetini olduğu ve İKS kullanımının hastane yatış süresini uzattığı saptandı. 65 yaşında büyük olmak, erkek cinsiyet, solid organ malignitesi ve eozinofil sayısının 150'den düşük olmasının KOAH hastalarında pnömonini gelişimi ile ilişkili olduğu ve bu hastalarda gelişen pnömoninin artmış mortalite neden olduğu görüldü. Sonuç: Hastaların eozinofil sayısı ve yüzdesinden bağımsız bir şekilde İKS kullandıkları, İKS kullanımı ile pnömoni gelişimi arasında anlamlı bir ilişki olmadığı, ancak İKS kullanan hastalarda pnömoni geliştiğinde daha uzun süre hastanede kaldıkları ve daha sık ampirik tedavi değişikliğine gidildiği, eozinofil sayı ve yüzdesi ile pnömoni gelişimi arasında ters orantı olduğu, bu ilişkinin eozinofil sayısı 150'nin altındayken daha belirgin hale geldiği görüldü. Günlük pratikte eozinofil sayısı 150'nin altında olan hastalarda İKS kullanımı açısından dikkatli değerlendirilmesi sonucuna varıldı.

Adrenal korteks hormonlarıAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+3
Ökkeş Gültekin
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pandemisi sürecinde astım takibinde teletıp hizmetlerinin etkinliği

Giriş: Teletıp, birbirinden uzak mekanlar arasında bilgi ve iletişim günümüz teknolojisini kullanarak tanı, tedavi değerlendirme, önleyici hekimlik amaçlarına yönelik birey ve toplumun sağlığını geliştirme amacı taşıyan sağlık hizmet çeşididir. 2019'un sonlarında ortaya çıkan nCOV-19 adlı virüse bağlı COVİD-19 pandemi sürecinde sosyal kısıtlamalara gidilmiştir. Özellikle kronik hastalığı olanlar bu süreçte hastanelere gidememiş ve takipleri problem haline gelmiştir. Astım hastalarının takibinde uzaktan iletişim ve bilgi teknolojileri aracılığıyla teletıp yöntemleri kullanılmasının etkinliği hakkında çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir. Amaç: Takipli hastalarımızın hastane başvurularını azaltarak COVİD-19 maruziyet riskinin yüksek olduğu hastanelere başvurularının azaltılması hedeflenmiştir. Uzaktan iletişim kanallarının kullanılması ile hasta hekim işbirliğinin artması, hastaların hastane başvurusu olmadan da hastalık kontrollerinin etkin bir şekilde sağlanabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 18-65 yaş arası tarafımızca astım tanısı solunum fonksiyon testleri ile kesinleştirilmiş tarafımızca takipli 328 adet hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan olguların prospektif klinik değerlendirmesi ve ölçeklerin değerlendirilmesi tek hekim tarafından teletıp uygulamaları ile en az 3 kez yapılmıştır. Çalışmamızda kontrol grubu olarak çalışmamıza katılan tarafımızca takipli astımlı hastalarımızın pandemi döneminden önce hastane kayıtlarından ulaşılacak olan 1 yıl içerisindeki rutin kontrollerindeki yakınma, bulgu, kullanılan astım ilaçları, özgeçmiş, soygeçmiş ve AKT sonuçları kullanılmıştır. Dosya taraması 31/06/2020 ile 01/02/2020 tarihleri arasını kapsamaktadır. Bulgular: Katılımcıların mevcut verileri teletıp ile takip öncesi yüz yüze olmuş olan verileri ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak belirgin farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Takiplerde AKT puanlarında hafif azalma görülse de istatiksel olarak anlamlı saptanmamıştır (p>0.05). Katılımcıların takiplerdeki AKT sonuçlarının hastalık şiddetine göre karşılaştırılması sonucu ağır persistan astımlılarda istatiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda ek hastalık varlığının takiplerdeki AKT sonuçlarına olan etkisi incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir (p<0.05). Tartışma ve Sonuç: Astım takiplerinin teletıp yöntemleri ile yapılması sonucu alınan verilerin istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermemesi teletıp yöntemlerinin yüz yüze görüşmelere alternatif olabileceğini düşündürmektedir. AKT puanlarının zamanla azalma eğiliminde olduğu görülmektedir. Bu durum takiplerin tamamen teletıp ile sürdürülmemesi gerektiğini öngördürmesi açısından önemlidir. Özellikle ağır persistan astımlıların teletıp yöntemleri ile takibi planlandığında tek başına semptom takibi ve hasta beyanına bağlı anketler yeterli olmamaktadır. Hastalarımızın kormorbiditeleri astım kontrolünü sekteye uğratmaktadır. Her görüşmede komorbiditelerin de değerlendirilmesi, tedavilerin düzenlenmesi, risk faktörlerinin değerlendirilmesi ya da gerekirse ek hastalık ilişkili uzmanlık dallarından tele-konsültasyon ile multidisipliner yaklaşım önerilmektedir. Sonuç olarak astım yakın takip gerektiren bir hastalık olması nedeniyle hastalık kontrolünde teletıpın önemli bir yere sahip olacağı öngörülmektedir. Teletıp ile hastalık takibi, seçilmiş hasta grubunda geleneksel yüz yüze takiplere iyi bir alternatif olacağı öngörülmektedir. Çalışmamız da bu durumu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Astım, Teletıp, Astım kontrolü

AstımCOVID 19Hasta takibi+2
Şaban Melih Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH akut ataklı hastaların taburculuk sonrası arteryel kan gazı iyileşme zamanı, oranları ve iyileşmeyi etkileyen faktörler

Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH); toplumda sıklığı giderek artmakta olan, alevlenmelerle seyreden önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Alevlenme dönemindeki hastalar alevlenmenin şiddetine ve hastalıgın evresine göre akut solunum yetmezliğine girebilmektedirler. Arteryel kan gazı analizi akut solunum yetmezlikli hastaların klinik değerlendirilmesinde önemli role sahiptir. Tek merkezli prospektif çalışmamızın amacı, KOAH akut atak ile hastaneye yatırılan hastalarda görülen arter kan gazı anormalilerinin sıklığını ve bu bozuklukların düzelme oranı, zamanının ve düzelmeyi etkileyen faktörlerin araştırılmasıdır. Ek olarak KOAH kronik inflamatuar bir hastalık olduğundan, stabil dönemde kan gazları düzelen ve düzelmeyen hastalarda IL-6, TNF-alfa ve MMP12 düzeylerinin karşılaştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine KOAH akut atak ile yatırılan 50 hasta çalışmaya alındı. Yatış, taburculuk günü, taburculuktan sonra 2-4 hafta arası ve 6-8 hafta arası tüm hastalardan arteryel kan gazı örneği alındı. Ek olarak 6-8 hafta arasında iyileşme döneminde IL-6, TNF-alfa ve MMP12 düzeyleri için kan örnekleri alındı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar testleri, 1 yıllık acil başvuru, servis ve yoğun bakım yatış sayıları kaydedildi. Bulgular: Arterial kan gazını bulgularının düzelmesini etkileyen faktörler incelendiğinde düzelmenin yaş, cinsiyet, VKİ, SFT bulguları, C-reaktif protein, pnömoni varlığı, GOLD evrelenmesi, Charlson comorbidite indeksi, MMRC skoru, CAT skoru, hastanede yatış süresi, antibiotik kullanım süresi, steroid dozu ve kullanım süresi ile bağımsız olduğu tespit edilidi. Ayrıca, inflamasyon belirteçlerinin düzeyleri (IL-6, TNF-α ve MMP12) 6. haftada stabil dönemde düzelme olan ve olmayanlar arasında benzer olduğu izlendi (p>0,05). Sonuç: KOAH atak ile başvuran hastalarda, Arterial kan gazı PaO2 değerine göre düzelme olan ve olmayan hastalarda benzer klinik ve laboratuvar seyir izlendi. İnflamasyon belirteçlerinin ( IL-6, TNF-α ve MMP12) KOAH akut atak sonrası prognoz belirteci olarak kullanılması öngörülmedi. Anahtar Kelimeler: Arter Kan gazı, KOAH, Akut Atak, Prognoz

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifKan gaz analizi+2
Gulnura Ganbarova
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronş lavaj sıvısı ve serumdan elde edilen tümör kaynaklı eksozomlarda akciğer kanseri kök hücre belirteçlerinin incelenmesi ve prognostik önemi

Bronş Lavaj Sıvısı ve Serumdan Elde Edilen Tümör Kaynaklı Eksozomlarda Akciğer Kanseri Kök Hücre Belirteçlerinin İncelenmesi ve Prognostik Önemi Amaç: Akciğer kanseri en sık ölüme neden olan kanserdir. Bu bağlamda hassas moleküler belirteçlerin tespiti hastaların tanı tedavi prognoz ve takibine büyük katkı sağlacaktır. Tümör kaynaklı eksozomlar; kanser oluşumu, progresyon, tedavi izlemi ve tedaviye direncin saptanması amacıyla giderek artan sıklıkta kullanılan küçük endozom veziküllerdir. Bu çalışmada bronş lavaj sıvısı ve serumdan elde edilen tümör kaynaklı eksozomlarda kanser kök hücre belirteçlerinin incelenmesi ve prognostik öneminin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine başvuran akciğer kanseri ön tanılı 104 hastadan eksozom izole etmek için serum ile birlikte bronkoalveolar lavaj sıvısı veya plevral mayi örneği alındı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar ve patolojik verileri ve 6 aylık takip verileri kaydedildi. 6 hastada eksozomlardan elde edilen proteinler tripsin ile peptidlere ayrıştırıldı ve kanser kök hücre belirteçleri CD133 ve ALDH1A1 varlığı peptidlerin kütle spektroskopisi ile analizleri ile tespit edildi. Analizler için Peaks-studio yazılım programı kullanıldı. Bulgular: 104 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan 82 (% 78,8)'si erkek, 22 (% 21,2)'si ise kadın idi. Hastaların yaş ortalamaları 64,3±10,5 (Med: 66, Min: 33, Maks: 90) yıl idi. Hastalardan 59 (% 56,7)'unun sigara kullandığı gözlenirken; sigara kullananların yılda ortalama 45,8±22,7 paket sigara tükettikleri belirlendi. 6 hasta üzerinde yapılan protein analizlerinde kanser hasta grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında peptidlerin çoğunun kanser hasta grubundan hatta küçük hücreli akciğer kanseri(KHAK) hastalarının lavaj sıvılarından izole edildiği görüldü. Kanser kök hücre belirteçlerine yönelik yapılan analiz sonuçlarında CD133 varlığına işaret eden toplam 3 adet peptid tespit edilirken ALDH1A1'i işaret eden 1 adet peptide rastlandı. CD133 tespit edilen örneklerden bir tanesi KHAK, bir tanesi küçük hücreli dışı akciğer kanseri(KHDAK) hastasına ait iken bir tanesinin kontrol örnek grubundan olması dikkat çekmekteydi. ALDH1A1'e ait peptid sekansları sadece KHDAK hastasının lavaj sıvısından elde edilen eksozomda izole edilmişti. Sonuç: Pandemi ve döviz kurunun hızlı artışı nedeni ile kısıtlı sayıda örnekle yapılan araştırmamızda hastaların lavaj ve serumundan elde edilen eksozomal proteinlerde kanser kök hücrelerine ait belirteçlerin varlığını gösterdik. Daha geniş gruplarda yapılacak kapsamlı çalışmaların, eksozomlarda tespit edilen kanser kök hücrelerinin hastalığın seyri ile ilişkisini anlamaya ve prognostik önemini ortaya koymaya katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Eksozom, Kanser kök hücresi, CD133, ALDH1

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıBronkoalveolar lavaj+7
Nazife Balcı Saygılı
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağır astımlı olgularda omalizumabın retreatment olarak etkinliğinin değerlendirilmesi

Giriş Ağır astım, tedavideki güçlükler nedeniyle hasta ve hekim için; tedavi ve işgücü kaybına bağlı maliyetler nedeniyle de ülkelerin ekonomisi için ağır bir yük oluşturmaktadır. Ağır astımlı olgularda omalizumab tedavisi, son zamanlarda gittikçe daha fazla kullanılmaktadır . Omalizumab tedavisinin ağır astımlı hastalarda etkinliği birçok çalışmada gösterilmiş olsa da, omalizumab tedavisi kesilen ve daha sonra yeniden tedavi verilen durumlarda etkinliğini değerlendiren çalışma sayısı azdır. Amaç Omalizumab kullanmış ve herhangi bir nedenle tedaviyi bırakmış olan astım hastalarının bir kısmında takipte astım semptomları nüks etmektedir. Bu hastalarda omalizumab tedavisine tekrar başlanması gerekebilmektedir. Çalışmamızda, omalizumab tedavisi aldıktan sonra herhangi bir nedenle bırakan hastalarda tekrar başlanan tedavinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem Çalışmaya en az iki yıl omalizumab tedavisi almış, tedavinin başarılı olduğu gösterilmiş ve yeniden tedavide en az bir yıl omalizumab almış hastalar dahil edildi. Sosyodemografik verileri kaydedildi. Hastaların hem ilk tedavi öncesi ve sonrası, hem de yeniden tedavi öncesi ve sonrası astım ilaçları, solunum fonksiyon testleri, astım kontrol testi skorları ve bir yıldaki; astım atak, sistemik kortikosteroid kullanmayı gerektiren astım atak, sistemik kortikosteroid tedavi, plansız doktor ziyareti, acil servis başvurusu ve hastane yatış sayıları kaydedildi. İlk ve yeniden tedavi öncesi immunglobülin E (IgE) değerleri ve her iki tedavideki yan etkiler kaydedildi. Bulgular Çalışmamıza, ağır persistan astım tanısıyla toplam 36 hasta dahil edildi. Hastaların 27'si kadın, dokuzu erkek olmak üzere ortalama yaşları 53,39,7 idi. En sık tedavi sonlandırma nedeni hasta isteğiydi. 26 hastada tedavi bu nedenle sonlandırıldı. Yeniden tedaviye başlama süresi ortalama 16,510,1 aydı. Yeniden tedavi sonrası hastaların astım kontrol testi puanı ve bir yıldaki; astım atak, sistemik kortikosteroid kullanmayı gerektiren astım atak, sistemik kortikosteroid tedavi, plansız doktor ziyareti, acil servis başvurusu ve hastane yatış sayısında istatistiksel açıdan anlamlı düşüş izlendi. (p<0,05) Olguların yeniden tedavi dozları önceki tedavilerine göre daha düşük olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı değildi. Olguların üçünde ilk tedaviye yanıt alınmasına karşın yeniden tedaviye yanıt alınamadı. Olgu bazlı bakıldığında bu üç olgunun da ilk tedaviye göre yeniden tedavi dozları daha düşüktü. Yan etki açısından bakıldığında hiçbir hastada ciddi yan etki görülmedi ve yan etkiler ilk tedavidekine benzerdi. Tartışma ve Sonuç Omalizumab tedavisine iyi yanıt veren birçok astım hastası, ilaç kesildikten sonra tekrar astım kontrolünü kaybetmektedir. Yeniden tedavinin etkinliği, güvenilirliği ve hasta seçme kriterleri bu hastalar için büyük önem arz etmektedir. Tedavi süresi ile ilgili bile bu kadar bilinmeyen olan bu ilaç için yeniden tedavi etkinliği çok güncel ve önemli bir konudur. Bizim çalışmamızda omalizumabın ağır astım hastalarında yeniden tedavide de etkin ve güvenilir olduğu görüldü. Çalışmamız, omalizumab yeniden tedavisi ile ilgili yapılacak daha çok olguyu içeren yeni çalışmalara ışık tutacaktır.

AstımOmalizumabYeniden tedavi
Müge Gençer
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığında KOAH değerlendirme testinin "CAT TM" fonksiyonel belirteçler ve yaşam kalitesi ile ilişkisi

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), ülkemiz ve tüm dünya ülkelerinde önemli mortalite ve morbidite nedeni olan bir hastalıktır. Spirometrik ölçümler hastalığın multisistemik yönünü tam olarak yansıtmadığından, yaşam kalitesi değerlendirmeleri giderek önem kazanmıştır Araştırmamızda 8 sorudan oluşan, günlük uygulamada pratik olabilecek KOAH değerlendirme testinin solunum fonksiyonları, BODE indeksi ve St George solunum hastalıkları anketi ile ilişki ve uyumunun incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Dörtyol Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine Nisan 2011- Nisan 2012 tarihleri arasında başvuran, KOAH tanısı almış ve tedaviye devam etmekte olan toplam 100 stabil KOAH hastası alınmıştır. KOAH?ta fonksiyonel belirteçler ve yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla Modifiye `?Medical Resarch Council (MRC) dispne skalası, BODE indeksi, Saint George?s solunum anketi (SGRQ) ve KOAH Değerlendirme Testi (CATTM) uygulanmıştır. Araştırmamızda KOAH?lı hastaların yaş ortalaması 63,19 ± 9,86 ve yaş aralığı 35,0-82,0 arasında değişmektedir. KOAH ağırlığı arttıkça semptom skoru, his skoru, aktivite skoru, toplam SGRQ skoru anlamlı düzeyde artmakta olup yaşam kalitesi düşmektedir. En belirgin kötüleşme aktivite skorunda saptanmıştır. Çok ağır grupta diğer gruplara göre semptom skorunun ve toplam SGRQ skorunun anlamlı düzeyde kötü olduğu görülmüştür. Toplam CAT skorunun SGRQ, BODE puanı, 6 dakika yürüme mesafesi, ortalama hastaneye yatış süresi, ortalama yıllık atak sayısı, ortalama FEV1, ortalama semptom skoru, ortalama his skoru, ortalama MRC skoru ile ile anlamlı ve yüksek korelasyon göstermektedir Toplam CAT skoru artıkça olguların 70SGRQ, BODE puanları, atak sayıları, his semptomları, aktivite skorları, MRC anlamlı düzeyde artmakta olduğu görülmdır. Ek olarak, FEV1 değeri MRC, BODE, SGRQ ile negatif yönde orta düzeyde korelasyon göstermektedir Sonuç olarak, KOAH?lı hasta yönetiminin yalnız spirometrik değerlendirmeler ile değil, ek olarak yaşam kalitesi, aktivite kısıtlaması, ataklar, dispne derecesi de dahil olmak üzere mutlaka çok yönlü değerlendirme gereğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar ışığında uzun yıllardır kullanılan, uygulama ve yorumlama açısından daha kompleks olan SGRQ `ye göre yeni ve basit bir test olan CAT klinik pratikte kullanılabilir.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifTestlerYaşam kalitesi
Selim Erkan Akdemir
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 nedeniyle hastanemiz kliniklerinde yatmış hastaların tanıdan bir yıl sonra COVID-19'un uzun dönem etkileri açısından değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: COVID-19 hastalığı mortalitenin yanında bir çok morbiditeye de neden olmaktadır. COVID-19 hastalığından iyileşen hastaların kısa dönemde çok büyük bir kısmında solunumsal semptomlar devam ettiği (fizyolojik etkilenmeler), radyolojik yönden ise sekel lezyonların varlığı görülmektedir. Bununla birlikte uzun dönem etkilenimleri iyi bilinmemektedir. Bu çalışma ile amacımız servislerimizde yatmış COVID-19 olgularımızı bir yıl sonra klinik, fizyolojik ve radyolojik yönden değerlendirmektir. Yöntem: COVID-19 hastalığı nedeniyle servisimizde yatan hastalar bir yıl sonra telefonla aranarak kontrole çağrıldılar. COVID-19 öncesinde bilinen akciğer hastalığı olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Yazılı onamı alınan 82 olgu çalışmaya alındı. Hastaların semptomları, fizik muayene bulguları kaydedildi. Radyolojik, laboratuvar, solunum fonksiyon testleri ve ekokardiyografi ile kontrolleri yapıldı. Tomografi görüntülerinde en az %10 ve üzerinde etkilenim olan olgular; organize pnömoni paterni baskın grup, fibrozis benzeri değişiklik olanlar, parankimal bant baskın grup olarak gruplandırıldı. Bulgular: 82 olgunun yaş ortalaması 54.3±12.15 (28-86)'dur. Hastaların 43(%52.4)'ü erkek, 39 (%47.6)'u kadındı. Olguların 7 (%8.5)'si sigara içicisi, 17(%20.7)'si bırakmış; 58(%70.7)'i hiç sigara kullanmamıştı. Olguların 69 (%84.15)'unda nefes darlığı, öksürük, halsizlik, unutkanlık gibi en az bir semptom mevcuttu. 13 (%15.85)'ünde semptom yoktu. Hastaların 38 (%46.34)'inde nefes darlığı; 33 (%40.24)'ünde unutkanlık semptomu mevcuttu. Olguların mMRC skoru ortalama 1.5±1.06 idi. Olguların bir yıl sonra Toraks bilgisayarlı tomografi bulguları incelendiğinde; %29.3(24)'ünde hala radyolojik etkilenim olduğu görüldü. %70.7(58)'sinin toraks tomografisi normal olarak izlendi. Toraks BT'de: 1 olguda (%1.2) organize pnömoni paterni; 9 (%11) olguda fibrozis benzeri değişiklikler izlendi; 14(%17.1) olguda parankimal bantlar izlendi. Toraks BT'de etkilenimi olan olguların yaş ortalaması; etkilenmesi olmayanların yaş ortalamasından ve sPAB ortalamasından daha fazla; 6 dakika yürüme mesafesi ise daha azdı. 9 olguda sPAB 30 mmHG ve üzerinde ve 6'sının TLCO ≤%60 saptandı. Yatışlarında oksijen ihtiyacı olmamış olan hastalarda uzamış semptomlar daha az tespit edildi (p<0,025). Birinci yıl kontrollerinde parametreler ile uzamış semptom varlığı açısından yapılan analizlerde, semptom olan grupta FEV1 yüzdesinin anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü (p<0,016). 6DYT ise istatiksel anlamlı olarak kalıcı semptomları olan grubun yürüme mesafesi azalmıştı (p<0,009). MMRC skoru da uzamış semptomları olan grupta anlamlı daha yüksekti (p<0,001). Sigara içicisi olanlarda radyolojik sekel gelişimi daha fazla görüldü (p<0,026). Radyolojik tutulumu olan hastaların yatışlarındaki Lenfosit değerlerinin düşük (p=0,014); CRP (p=0,018) ve D-Dimer (p=0,002) oranlarının ise radyolojik tutulumu olmayan hastalara göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Tomografide "fibrozis benzeri değişiklikleri" olan grubun 6DYT değeri diğer gruplardan düşük (p=0,012), mMRC skorunun ise istatiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlendi(p<0,023). Tartışma ve Sonuç: COVID-19 öncesi bilinen herhangi bir akciğer hastalığı olmayan 82 olgunun COVID- 19 sonrası birinci yılında %46.34'ünde nefes darlığı şikayeti vardı. Olguların %29.3'ünde hala %10'dan fazla radyolojik etkilenim vardı. mMRC skorları ortalama 1.5'du. Olguların 9'unun sPAB 30 mmHG ve üzerindeydi. Olgulardan 6'sının TLCO %60 ve altındaydı. COVID-19 en fazla solunum sistemi olmak üzere birçok sistemi tutan bir hastalıktır ve COVID-19'a bağlı sağlık problemleri uzun yıllar devam edeceği görünmektedir. Anahtar kelimeler: COVID-19, uzamış semptom, fibrozis

Belirti ve semptomlarCOVID 19Fibroz+2
Ersoy Altunok
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanede yatan toplumda gelişen pnömonili hastalarda sigaranın prognoz ve mortalite üzerine etkisi

Toplumda gelişen pnömoni (TGP), infeksiyonla ilişkili ölümlerin önde gelen nedenidir. Sigaranın TGP gelişimine etkisini araştıran çalışmalarda genellikle önemli bir risk faktörü olduğu ve mortalite riskini arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı "Pnömoni veri tabanı" kullanılarak hastanede yatan TGPli hastalarda sigaranın, prognoz ve mortalite üzerine olan etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza Kasım 2009 - Mayıs 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniklerine TGP tanısı ile yatırılan 702 olgu alındı. TTD Solunum Sistemi İnfeksiyonları Çalışma Grubu tarafından hazırlanan Pnömoni Veri Tabanı kullanılarak hazırlanan hasta izlem formuna, olguların ilk yatış günü bilgileri, yatış sırasında ve taburcu olduğu günde kontrol bilgileri, 1 aylık tedavi sonuçları, toplam tedavi maliyetleri kaydedildi. Olguların 465'i (%66,2) erkek, 237'si (%33,8) kadındı. Yaş ortalaması 65 olarak saptandı. Olguların %37,2'si daha önce hiç sigara içmemiş, %11,1'i aktif sigara içicisi, %51,7'si daha önce sigarayı içmiş ve bırakmıştı. Olgularda en sık sırasıyla, öksürük, balgam, ateş, halsizlik semptomları olduğu saptandı. Sigarayı içmiş-bırakmış olanlarda balgamın, aktif sigara içicilerinde ise yan ağrısı, baş ağrısı ve GIS semptomlarının daha fazla olduğu görüldü. Eşlik eden ek hastalık olarak en sık KOAH, koroner arter hastalığı ve diabetes mellitus bulunmaktaydı. Sigara içmiş ve bırakmış olan grupta KOAH, koroner hastalığı ve akciğer kanseri oranının diğer gruplara göre anlamlı derecede fazla olduğu saptandı. %22,5 olguda inhaler steroid kullanımı, %15,4 olguda son 3 ay içinde hastaneye yatış öyküsü, %19,7 olguda son 3 ay içinde antibiyotik kullanımı, %7,1 olguda uzun süreli sistemik steroid kullanımı, %5,6 olguda son 3 ay içinde immunsüpresif tedavi kullanım öyküsü bulunmaktaydı. Olguların influenza aşısı yaptırma oranı %21,2, PPV ile aşılanma oranı ise %12,4 olarak saptandı. Her iki aşıyı da yaptırma oranı, sigara içmiş ve bırakmış olan grupta en fazlaydı. %72,9 olgunun akciğer grafisinde konsolidasyon, %40,7 olguda intertisyel/yama tarzı tutulum, %3,2 olguda kavite, %38,2 olguda bilateral tutulum, %35 olguda multilober tutulum, %20,7 olguda plevral effüzyon olduğu saptandı. Sigara kullanımı ile radyolojik bulgular arasında ilişki olmadığı görüldü. Olguların sigara içme durumuna göre laboratuar bulguları değerlendirildiğinde, aktif sigara içicilerinde AST, ALT değerlerinin daha yüksek, SO2 değerlerinin ise daha düşük olduğu saptandı. Ortalama CRP değeri 47,01±69,39 mg/L, PCT değeri 7,64±24,23 mcg/l olarak saptandı. CRP ve PCT düzeyleri ile sigara kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olmadığı görüldü. Pnömoni ağırlık indekslerinden PSI skorunun sigarayı içmiş ve bırakmış olanlarda daha yüksek olduğu saptanırken, CURB-65 indeksi ile sigara kullanımı arasında ilişki olmadığı görüldü. Olguların sigara içme durumunun, hastanede yatış süresi ve maliyet üzerine etkisinin olmadığı görüldü. 1 aylık tedavi sonuçları değerlendirildiğinde, tedavinin 3-5.günleri arasında beklenen farklı olarak aktif sigara içicilerinde tam iyileşmenin, hiç sigara içmemiş ve içmiş-bırakmış olanlarda kısmi iyileşmenin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu saptandı. Bu sonuç, aktif sigara içen grubun daha genç ve altta yatan hastalığı olmayan grup olmasıyla açıklanabilir. Çalışmamızda toplam mortalite oranı %8,5 olarak bulundu. İleri yaş, komorbid hastalık varlığı ve sigara kullanım öyküsü olması mortaliteyi etkileyen faktörler olarak saptandı. Sonuç olarak, sigara kullanımı TGP gelişiminde ve prognozunda belirleyici birçok faktörü olumsuz etkilediği; ileri yaş ve komorbid hastalık varlığının yanısıra mortaliteyi arttırdığı bulunmuştur.

Hastaneye yatırmaMortalitePnömoni+3
Feride Durmaz
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hekimlerin, hasta yakınlarının ve toplumun akciğer kanseri tanısının söylenmesine ilişkin görüşlerinin değerlendirilmesi

Akciğer kanseri genellikle sağkalım beklentisi düşük olan, bireyin yaşam kalitesini bozan bir hastalıktır. Tanının, hastanın kendisine söylenmesi önerilmektedir; ancak bu durum hekimler için oldukça zor bir görev olarak algılanmaktadır. Ülkemizde genellikle hasta yakınlarına bırakılan bir karar olan, akciğer kanserli hastalara tanının söylenmesi konusunda tanı koyan, tedavi veren hekimlerin, birinci derece akrabası akciğer kanserli hasta yakınlarının ve toplumun görüşlerinin değerlendirilmesi amacı ile bir anket çalışması düzenlendi. Çalışmaya yaş ortalaması 39.37±11.44 olan 170'i kadın toplam 310 olgu alındı (100 tıp hekimi, 110 hasta yakını,100 sağlıklı gönüllü). Hekimlerin %46'sı kliniğinde kanser tedavisi(KT/RT) uyguluyordu. "Akciğer kanseri tanısı alsaydınız tanıyı öğrenmek ister miydiniz?" sorusuna olguların %84.5'i "evet" yanıtı vermişti, gruplar arasında dağılım benzer bulundu (p>0.05). Hekimlerin %72'si akciğer kanseri tanısını hastalarına söylerken, kanser tedavisi uygulayan hekimlerde %89.1, uygulamayanlara (%57.4) göre yüksek bulundu (p<0.05). Akciğer kanseri tanısını zamana yayarak anlayabileceği şekilde duyma isteği hekimlerde %19 toplumda %34 ve hasta yakınlarında %59 oranında saptanmıştır (p<0.05). Yaşam süresi hakkında bilgi alma, kanser tedavisi uygulayan hekimlerce (%77) uygulamayan hekimlere (%56) göre daha fazla önemsenmektedir (p<0.05). Tedavi tipleri ve yan etkileri ile ilgili bilgi almayı tüm katılımcılar (%90.8) önemsemekteyken (p>0.05), yaşam kalitesi bilgisi hasta yakınları (%87) tarafından, toplum (%65) ve hekimlere (%63) göre; daha fazla önemsenmektedir (p<0.05). Yaşam kalitesi kanser tedavisi uygulayan hekimlerce (%76.7), uygulamayan hekimlere (%48.8) göre, daha fazla önemsenmektedir (p<0.05). Araştırmaya katılanların çocuk sayısı arttıkça son dönemlerini aile ile geçirme isteği de artmaktadır (p<0.05). Hekimlerin hasta ve yakınlarına tanıyı anlayabilecekleri şekilde bilimsel verilerle, gereğinde zamana yayarak söylemesinin, tedavi ve yan etkiler hakkında bilgilendirme yapmasının, hastanın yaşam kalitesini önemsemesinin, hastanın güvenini kazanmasını sağlayacağı ve bu durumun tedaviye uyumu arttıracağı düşünülmektedir.

Akciğer neoplazmlarıDoktorlarHasta yakınları+6
Önder Utku Datlı
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leıcester öksürük anketi (Leıcester cough questıonnaıre) (LCQ) türkçe geçerlilik ve güvenilirliği

Bu çalışmanın amacı Leicester Öksürük Anketini Türkçe'ye çevirerek, dilimizde geçerliliğini ve güvenilirliğini sağlamak, öksürük şikayeti olan türk hastaları için kullanılabilir hale getirmektir. Anket uygun çeviri basamaklarını takip ederek Türkçe'ye çevrildi. Çalışmaya 18 yaş üstü, okuma-yazma bilen, aktif psikiyatrik hastalığı olmayan hastalar alındı. Hastaların sosyodemografik bilgileri kaydedildi ve klinik muayeneleri yapıldıktan sonra oluşturulan Türkçe ölçek hastalara uygulandı. Güvenilirlik analizleri için iç yapı tutarlılığı ve test-tekrar test güvenilirliği ölçüldü. Ölçekteki her madde için ayrı ayrı ve tüm alt ölçekler için Cronbach alfa katsayısı ve madde-toplam puan korelasyonları hesaplandı. Test-tekrar test güvenilirliği için, ölçek 100 hastada başlangıçta ve iki hafta sonra olmak üzere ikişer kez uygulandı. Test-tekrar test güvenilirliği, Pearson korelasyon testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Geçerlilik için 'birlikte geçerlilik' araştırıldı. Birlikte geçerlilik için daha önce Türkçe geçerliliği belirlenmiş olan SF-36 ve WHOQOL-BREF-TR ile karşılaştırma yöntemi kullanıldı. Çalışmaya Temmuz 2013-Temmuz 2014 tarihleri arasında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne başvuran 100 kronik öksürük şikayeti olan 58 kadın, 42 erkek toplam 100 hasta ve 100 kontrol grubu alındı. Hastaların ortalama yaşı 44,75 ± 16,4 yıl idi. İçyapı tutarlılık ölçümünde tüm alt ölçeklerin cronbach alfa katsayısı 0,73-0,89 arasında değişmekte olup, tüm anket için 0,92 olarak hesaplandı. Test-tekrar test güvenilirliğinde tüm sorular için korelasyon katsayısı 0,598-0,788 arasında değişmekte olup, toplam LÖA skoru için korelasyon katsayısı r=0,905 olarak hesaplandı. (p<0,001) Geçerlilik analizleri için, toplam LÖA ve SF-36 ve WHOQOL-BREF-TR skorları arasındaki ilişki hesaplanmış olup ve her iki ölçek arasında güçlü korelasyon bulunmuştur. (p<0,05 ) Çalışmamız, yapılan istatistik analizler ve güvenilirlik ölçümleri sonucunda LÖA'nın öksürüğü olan Türk hastaları için uygun bir ölçek olduğunu göstermektedir.

AnketlerGüvenilirlikGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Nazmiye Akis Gönen
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH hastalarında Leicester Öksürük Anketinin (Leicester cough questionnaire) Türkçe geçerlilik ve güvenilirliği

Türkiye' de KOAH hastalarında kronik öksürüğü ölçmek ve değerlendirmek için herhangi bir yaşam kalitesi anketi bulunmamaktadır. Bu nedenle Leicester Öksürük Anketi' 'nin (LÖA) Türkiye versiyonunun kronik öksürüğü olan KOAH hastalarında ölçme ve değerlendirme özelliklerini test etmeyi amaçladık. Araştırmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine kronik öksürük nedeniyle başvuran 71 erkek, 4'ü kadın toplam 75 KOAH hastası (GOLD B,C,D) ve 75 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların ortalama yaşı 62,32 ± 7,8 yıl idi. İç yapı tutarlık ölçümündetüm alt ölçeklerin cronbach alfa katsayısı 0,72-0,86 arasında değişmekte olup tüm anket için 0,89 olarak bulundu. Test tekrar test güvenirliğinde tüm sorular için korelasyon sayısı 0,609-0,783 arasında değişmekte olup, toplam LÖA skoru için korelasyon sayısı r=0,885 olarak hesaplandı. Geçerlilik analizleri için LÖA skorları ve SF-36 ve WHOQOL-BREF-TR skorları arasındaki güçlü korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak, KOAH hastalarında da kolay uygulanabilir ve tekrarlanabilir bir ankettir. KOAH hastalarının izleminde kronik öksürüğün değerlendirilimesinde objektif bir ölçüm yöntemi olarak kullanılabilir

Akciğer hastalıkları-obstrüktifAnketlerGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Fikret Kurhan
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne'li hastalarda inflamatuar belirteçlerle (nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı) apne-hipopne ındeksi (AHİ) arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Obstrüktif Uyku Apne sendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları ve sıklıkla kan oksijen satürasyonunda azalma ile karakterize bir hastalıktır. Yapılan bazı çalışmalarda, Nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve platelet lenfosit oranı (PLO) değerleri ile hastalıkların şiddeti arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızın amacı hastalığının şiddetini öngörmede tam kan sayımı gibi basit bir kan testinden elde edilen nötrofil lenfosit oranı ve platelet lenfosit oranının hastalığın şiddetiyle ilişkisini belirlemektir. Yöntem: 16 Ocak 2021-31 Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarı'nda Obstrüktif Uyku Apne tanısı konan 191 hastanın yaşı, cinsiyeti, sigara öyküleri, boy, kilo, boyun çevresi ,hemogram, tiroid fonksiyon testi, solunum fonksiyon testi, kolesterol düzeyleri , posterior anterior akciğer filmleri, Apne-hipopne indeksleri, tanılı ek hastalıkları, aldıkları tedaviler retrospektif yöntemle hastane otomasyon sisteminden ve dosyalarından incelenerek kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 50,1±11,5 yıl iken; 142 (%74,3)'si erkekti. Sigara kullanımı hastalardan 95 (%49,7)'inde gözlenirken, ortalama sigara kullanımı 20,4±10,5 paket/yıl idi. Ek hastalık oranı kadın hastalarda, erkek hastalara göre daha yüksek bulundu (p=0,015). Hastaların BMI değerleri ile AHI grupları arasında da anlamlı bir farklılık olduğu gözlenirken (p=0,021), bu farklılığın AHI grubu Ağır olan hastaların, AHI grubunda orta olan hastalara göre daha yüksek BMI değerine sahip olmasından kaynaklandığı saptandı. Hastaların AHI değeri ile lenfosit değerinin negatif, TG değerleri ile AHI arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu gözlendi (sırasıyla r=0,248; r=0,153). Ayrıca NLO ve Platelet/Lenfosit değerleri arasında ise pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu tespit edildi (sırasıyla r=0,162; r=0,175). Çalışmada AHI hafif+orta ve ağır grupları ile değerlendirilen NLO ve Platelet/Lenfosit değerlerinin tanısal test performansları göre; NLO değerinin duyarlılığının %47,4; Platelet/Lenfosit oranının duyarlılığının ise %62,26 olduğu gözlenirken; en iyi tanısal test performansının Platelet/Lenfosit oranı olduğu tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: OSAS' da artan NLO, bu hastalarda apne ve hipopnenin yapmış olduğu inflamasyona sekonder, komorbid hastalıklara bağlı ve üst hava yollarındaki gelişen nötrofil hakimiyetine bağlı gelişiyor olabilir. Tam kan ölçümüyle kolayca elde edilebilen, ucuz ve pratik bir yaklaşımla OSAS hastalarında hastalığın şiddetini öngörmede ve göstermede NLO ve PLO' nun kullanışlı olabileceği düşünmekteyiz ancak OSAS' da AHI ile NLO ve PLO ilişkisini daha net anlayabilmek için hala daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Uyku apnesi, nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı, AHI

Nötrofil/lenfosit oranıRetrospektif çalışmalarTrombosit/lenfosit oranı+3
Alperen Özdemir
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH alevlenme ile hastaneye yatan hastalarda DECAF skoru ile mortalite tahmini

Giriş ve Amaç: Kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), tüm dünyada en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Alevlenme sıklığı arttıkça hastalık şiddeti ve mortalite riski artmaktadır. Çalışmamızda, KOAH alevlenme ile başvuran hastalarda mortaliteyi ve prognozu belirleyici faktörleri değerlendirmek istedik. Bu amaçla geliştirilmiş DECAF skorunun ( dispne, eozinopeni, konsolidasyon, asidemi, AF), hastalarda mekanik ventilasyon ihtiyacı, hastane yatış süresi ve mortaliteyi öngörmede etkisini araştırdık. Bu skorlamaya göre risk gruplarının belirlenmesi, hastalarda erken taburculuk ya da erken ventilasyon desteğini planlamada klinisyenlere yardımcı olabilecektir. Materiyal Metod: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesinde, KOAH alevlenme nedeniyle hastaneye yatırılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Özellikle metastatik maligniteli olan, beklenen yaşam süresi 1 yıl ve altında olan hastalar ve bilinen astım tanılı hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik özellikleri, labarotuvar verileri, mMRC dispne skoru, FEV1 değeri, USOT ve NİMV kullanımı, komorbidite ve komplikasyonları, mekanik ventilasyon ihtiyacı, hastanede yatış süresi, hastane yatışında ve taburculuk sonrası 30 gün içindeki mortalite verileri kaydedildi. Veriler ki-kare testi, ya da gerektiğinde fisher exact ve korelasyon testleri ile analiz edildi. Bulgular: Araştırmamızda toplam 100 olgu değerlendirildi. %98 erkek %2'si kadın olup ortalama yaş 67,46 ±8,32'di. Hastaların % 5'inin hastane içinde, % 5'inin ise taburculuk sonrası 30 gün içinde öldüğü görüldü. DECAF skoruna göre 0-1 puan alan düşük riskli grupta ve 2 puan alan orta riskli grupta hastane içinde ölüm oranı % 0 iken 3 ve üzerinde puan alan hastalarda mortalite oranının anlamlı olarak arttığı görüldü. Bununla birlikte bu grupta İMV ihtiyacının da arttığı, aynı hastalarda korele olarak NİMV ihtiyacının azaldığı görüldü. DECAF skoru 5 olan hastalarda hastane yatış süresinin de diğer gruplara göre anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Bu skorlamada kullanılan veriler bağımsız olarak değerlendirildiğinde mMRC dispne skoru arttıkça ve AF varlığında mortalite riskinin arttığı görüldü. Sonuç: Araştırmamızda ortaya çıkan en önemli sonuç; DECAF skorlamasının, KOAH alevlenme ile başvuran hastalarda iyi bir prognostik belirteç olarak kullanılabileceğidir . Henüz yeterli veri olmasa da, bu konuda yapılmış çalışmalar bu bulgularımızı desteklemektedir.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifHastaneye yatırmaMorbidite+4
Meltem Yazar
Manisa Celal Bayar University
2019
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserli bir grup hastada yaşam kalitesi ve sağkalımın araştırılması

Kliniğimizde akciğer kanseri tanısı alan 33 olgu yaşam kalitesi ve sağkalımı etkileyen faktörleri değerlendirmek için incelendi. Hastalar cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, malignite türü, tip tayini, hastalık evresi, başvurma yakınmaları, radyografi bulguları, tanı koyma yöntemi, serum LDH ve CEA düzeyi, tedavi ve yan etkileri, tedaviye yanıt yönünden değerlendirilerek bunların yaşam kalitesi ve sağkalıma etkisi incelendi. Zayıflama ve ağrının yaşam kalitesini etkilediği gözlenirken, ATS dispne skorlamasının KF-36'nın fiziksel fonksiyon alt ölçeği ile uyumlu olduğu saptandı. Metastaz varlığının ise depresyon yönünden yaşam kalitesini etkilediği saptandı. Tedavi sonrası progresyon gösterenlerde de yaşam kalitesinin etkilendiği görüldü. ECOG ve Karnofsky Performans skalalarının KF-36'nın fiziksel fonksiyon alt ölçeği ile uyumlu olduğu bulundu. Cerrahi tedavinin sağkalımı iyi yönde etkilediği saptanırken, plevral tutulum varlığının, tedaviye rağmen progresyon olmasının ve ileri dönemde metastaz ortaya çıkmasının sağkalımı kötü yönde etkilediği saptandı. Yaşam kalitesini ve sağkalımı etkilemesi beklenen zayıflama, ek hastalık varlığının, hastalık evresinin, başlangıçtaki metastaz varlığının, tümör tipinin ve tedavinin (cerrahi tedavinin sağkalıma etkisi dışında) belirgin etkisi saptanmadı. Bu nedenle akciğer kanserli hastalarda yaşam kalitesini etkileyen faktörleri belirlemek amacı ile sınırları daha belirgin hasta gruplarında ve daha çok hastanın dahil edildiği çalışmalarla bu faktörlerin etkisinin araştırılması gerektiği kanısına varıldı.

Tuğba Göktalay
Manisa Celal Bayar University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserli olguların bronş lavajı ve serum örneklerinde human metapneumovirus rastlanma sıklığı ve akciğer kanseri ile human metapneumovirus arasındaki ilişki

VII. ÖZETAkciğer kanseri etiyolojisinde bazı virüslerin varlığı kanıtlanmıştır.Araştırmamızda, akciğer kanserli olguların bronş lavajı ve serum örneklerinde hMPVrastlanma sıklığının ve akciğer kanseri ile hMPV arasındaki ilişkinin araştırılmasıamaçlandı.Çalışmaya, akciğer kanseri tanısı alan 70 hasta ve kontrol grubu olarak kabuledilmiş 30 sağlıklı kişi seçildi. Olgulardan, 5 cc periferik kan örneği alındı ve -80ºC'de saklandı. Akciğer kanseri ön tanısıyla bronkoskopi işlemi yapılan hastalardanişlem sırasında alınan bronş lavajı örneklerinde 5 cc ayrılarak çalışılmak üzere -80ºC'de saklandı. Hasta ve kontrol grubundan alınan örnekler hMPV açısından PCRyöntemiyle araştırıldı.Çalışmaya alınan 70 akciğer kanserli olgunun 65'i (% 93) erkek, 5'i (% 7)kadın idi. Yaş ortalaması 61.44 ± 9.65 (44-81 yaş) idi. Kontrol grubunu oluşturan 30sağlıklı kan donörünün 10'u (% 33) kadın, 20'si (% 67) erkek ve yaş ortalaması 51(40-55 yaş) idi. Akciğer kanserli 70 olgunun 54'ü (% 77) KHDAK tanısı alırken, 16'sı(% 23) KHAK tanısı aldı. KHAK tanısı alan 16 olgunun 9'u (% 56) sınırlı hastalık, 7'si(% 44) yaygın hastalık olarak değerlendirildi. KHDAK tanısı alan 54 olgunun 22'si (%41) skuamöz hücreli karsinom, 14'ü (% 26) adenokarsinom, 2'si (% 4) diğer gruptu (1olgu nöroendokrin tümör, 1 olgu büyük hücreli tümör). 16 olguda (% 29) tipayrımlanma yapılamadı. KHDAK tanısı alan olguların 2'si (% 4) evre I, 1'i (% 1) evreII, 2'si (% 4) evre IIIA, 27 `si (% 50) evre IIIB, 16'sı (% 30) evre IV olarakdeğerlendirildi. Olguların 6'sı (% 11) tanı sonrası takiplerine gelmedikleri içinevreleme yapılamadı.Akciğer kanseri olgularında ve kontrol grubunda serum ve kanser grubundabronş lavajı örneklerinde PCR yöntemi ile hMPV varlığına rastlanmadı.Bu çalışmada ileri yaş, immün yetmezlik ve sigara içimi nedeniyle virüsaçısından riskli olarak düşünülen akciğer kanseri ile hMPV arasında belirgin bir ilişkibulunamamıştır. Ancak olgu sayısının azlığı, olguların asemptomatik olması veyöntemle ilgili sorunlar sonuçları etkilemiş olabilir. Bu nedenle daha geniş serilerdeyapılacak çalışmalara gereksinim duyulduğu düşünülmektedir.

Ece Kaya
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı olgularda inflamasyon takibinde yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografinin yerinin ve lökotrien reseptör antagonistlerinin inflamasyona olan etkisinin değerlendirilmesi

ÖZETAstımda görülen distal hava yollarındaki inflamasyonu göstermede non-invaziv bir yöntem olan yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT)'ninetkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı.Randomize, prospektif, tek-kör, kontrollü çalışmaya sigara içmeyen, hastalığıkontrol altında olan 38 astımlı olgu (18-50 yaş arası, en az 3 yıldır astımı olan, ekakciğer patolojisi olmayan, FEV1>%60 olan) ve 18 sağlıklı, sigara içmeyen kontrolgrubu dahil edildi. Astımlı olgular iki haftalık bir run-in periyodu sonrasındabudenosid, formaterol ve lökotrien reseptör antagonisti (LTA), montelukast,(n:19,montelukast grubu) veya budenosid ve formaterol (n:19,non-montelukastgrubu) alacak şekilde randomize edildi. Çalışmanın başlangıcında tüm olgulara vekontrol grubuna YRBT uygulandı. Havayolunun toplam ve lümen çapları(lober vesegmental, subsegmental, lobüler), aortik ark, karina ve diyafragma seviyelerindeekspiryum ve inspirasyondaki akciğer dansiteleri birbirinden bağımsız iki ayrıradyolog tarafından ölçüldü. Duvar alanının tüm bronş alanına oranının yüzdesi(%WA) ve duvar kalınlığının (T) havayolunun çapına oranı (T/D) hesaplandı. Buölçümler vücut yüzey alanına (VYA) bölünerek kişilere göre standardize edildi. Budeğerlerin yanında ayrıca mozaik perfüzyon ve hava hapsi varlığı da değerlendirildi.Çalışmanın bitiminde YRBT astımlı olgularda tekrarlandı. Solunum fonksiyon testi deçalışma öncesi ve sonrasında tekrarlandı. Çalışmada olgular toplam iki ay takipedildi.Çalışmaya 9'u erkek 29'u kadın toplam 38 astımlı olgu dahil edildi. Gruplararasında demografik özellikler, astım süresi ve astım derecesi yönünden anlamlı birfark yoktu (p>0.05). T, %WA/VYA ve T/D değerleri kontrol grubuylakarşılaştırıldığında astımlı hastalarda daha yüksek bulundu (p<0.05). Çalışmanınbaşlangıcında montelukast alan ve almayan gruplar arasında T, %WA, T/D, dansite,mozaik perfüzyon, hava hapsi ve solunum fonksiyon testleri arasında anlamlı bir farkyoktu (p>0.05). kinci ay sonunda montelukast alan grupta T, %WA/VYA, T/Ddeğerleri azalırken montelukast almayan grupta bu değerlerde hafif bir artmasaptandı. Çalışma öncesi ve sonrası bu değerler arasındaki farklarkarşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı(p<0.05).Astımlı olgularda hava yolu çapı küçüldükçe duvar kalınlığının arttığı gözlendi.Lökotrien reseptör antagonistlerinin astımlılarda distal havayollarındakiinflamasyonun azalmasına katkıda bulunabileceği, YRBT'nin bu inflamasyonugöstermede ve tedavi izleminde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Yavuz Havlucu
Manisa Celal Bayar University
2006
00