
482
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kliniğimizde biyoemilebilir vasküler iskele ile revaskülarize edilen hastaların geç dönem klinik ve anjiografik takibi
KAH perkutan tedavisinde altın standart olan ilaç salınımlı stentlerin uzun dönem takiplerinde geç ve çok geç stent trombozu ve stent içi darlık gibi dezavantajlarının olması biyoemilebilir vasküler iskeleleri bu noktada cezbedici yeni tedavi opsiyonu haline getirmişir. Kliniğimizde biyoemilebilir vasküler iskele ile revaskülarize edilen 135 hastanın verileri restorspektif değerlendirirldiğinde ortalama 20 aylık takip süresinde MACE(%11.1),ST(%0.8) oranları gerçek dünya verilerine dayanan güncel çalışmalardakı oranlara benzer bulunmuştur. Sonuç olarak günlük klinik pratikte karşılaşılan farklı özelliklere sahip hastalar BVS kullanılarak başarılı ve güvenli bir şekilde revaskülarize edilebilirler.
Koroner arter bypass cerrahisi sonrası görülen atriyal fibrilasyon gelişiminin kardiyak SİRT 1 proteini, mikro RNA 195-199A ile ilişkisi
Giriş: Koroner arter bypass cerrahisi sonrası gelişen atriyal fibrilasyon (AF) hayatı tehdit edici potansiyele sahip bir komplikasyondur. Postoperatif AF (POAF) olan hastaların kardiyak dokusunda antioksidan özelliği olan kardioprotektif SİRT 1 protein ekspresyonu artmıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda SİRT 1 protein düzeyini regüle eden mikro RNA lar, SIRT proteini ve POAF arasındaki ilişkiyi inceleyen veriler yetersizdir. Gereç ve Yöntem: Koroner arter bypass greft (CABG) yapılan ve aortic kross klemp öncesi sağ atriyal apendiksten biyopsi alınan 63 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bütün postoperatif hastalar taburcu olana kadar 24 saatlik ritm holter ile monitörize edildi, POAF ve sinüs ritmi olarak 2 gruba ayrıldı. Gerçek zamanlı PCR ile miRNA 199a ve mirRNA 195 ekspresyonları ölçüldü. SİRT 1 protein düzeyi Western Blot analizi ile ölçüldü. Bulgular: POAF grubunda miRNA 199a ekspresyonu kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü, miRNA 199a ile POAF arasında ters korelasyon mevcuttu. MiRNA 195 ile POAF arasında korelasyon saptanmadı. POAF gelişen hastaların doku örneklerinde SİRT 1 protein ekspresyonu anlamlı olarak daha fazla saptandı. Sonuç: SİRT 1 proteinini regüle eden miRNA 199a'nin azalması POAF gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Bu sonuçla kardiyak cerrahi sonrası miRNA 199a, POAF'ı öngörmede kullanışlı bir biyobelirteç olabilir.
Koroner arter hastalarında perkütan transluminal koroner anjiyoplastinin kalp atım hızı değişkenliği
ÖZET Koroner Arter Hastalarında Perkütan Transluminal Koroner Anjiyoplastinin Kalp Atım Hızı Değişkenliği ve Sol Ventrikül Fonksiyonları Üzerine Etkileri Koroner arter hastalarında, perkütan transluminal koroner anjiyoplasti (PTKA) sonrası otonom sinir sistemi fonksiyon bozukluğu ve kalp atım hızı değişkenliğinde (HRV) azalma olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte hastalardaki HRV azalmasının hangi faktörlere bağlı olduğu tam olarak belirlenmemiştir. Bu çalışmada, koroner anjiyoplasti yapılmış hastaların PTKA sonrası klinik, sol kardiyak kateterizasyon ve anjiyoplasti ile ilgili faktörlerinin HRV ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. PTKA yapılan 72 hasta (62 erkek, 10 kadın, yaş ort: 52.4±7.8 yıl) çalışmaya alındı. HRV analizinde frekans domain yöntemi kullanılarak düşük ve yüksek frekans güçleri (LFP ve HFP) ile total güç (TP) hesaplandı. İki boyutlu ve doppler ekokardiyografi ile sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonu ölçüldü. Tüm ölçümler PTKA'dan 24 saat önce ve sonra 24.saat, 10.gün, 30.gün tekrarlandı. Hastalar lezyonlu koroner arter sayına göre; tek damar hastalığı, tek anjiyoplasti uygulaması olan grup (Grup I), iki-üç damar hastalığı, birden fazla anjiyoplasti uygulaması olan grup (Grup II) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet ve koroner arter risk faktörleri açısından benzer özellikleri vardı. PTKA sonrası her iki grupta da HRV azaldı. Grup I' deki HRV azalması grup H'dekinden daha anlamlı bulundu (p<0.05). HRV'deki bu azalma anjiyoplasti sonrası revaskülarizasyon derecesi ile ilişkili bulundu (r=0.50, p=0.008). Grup II hastalarının HRVsinde azalma geçirilmiş miyokard infarktüsü ve sol ventrikül kontraktilite bozukluğu ile ilişkili bulundu (r=0.51, p=0.07 ve r=0.43, p=0.02). HRV'deki düzelme grup l'de anjiyoplasti sonrası 10.gün, grup ll'de ise 30.gün gerçekleşti. PTKA sonrası her iki grupta sol ventrikül diyastolik fonksiyon bozulurken, sistolik fonksiyon arttı. Diyastolik fonksiyon her iki grupta da 10.gün düzeldi. Sonuç olarak, tek damar hastalarındaki geçici olan ve hızlı düzelen, özellikle parasempatik modülasyonu ilgilendiren HRV azalmasının reperfüzyona bağlı olduğu düşünüldü. İki-üç damar hastalarındaki HRV azalmasının, geçirilmiş miyokard infarktüsü ile sol ventrikül kontraktilite bozukluğuna bağlı olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Kalp atım hızı değişkenliği, sol ventrikül fonksiyonları, perkütan transluminal koroner anjiyoplasti
Transkateter aort kapak implantasyonu sonrası kan basıncı yanıtı ile mikroRNAlar 1, 133a, 206, 202-3p arasındaki ilişki ve miyokardiyal strain parametreleri üzerine etkileri
Giriş ve Amaç: Başarılı Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVI) sonrası, miyokardiyal global strainde iyileşme, ve bunun sonucu olarak kan basıncında yükselme beklenir. Her iki sonuç da hastaların sağkalımını ve yaşam kalitesini etkiler. TAVI sonrası sol ventriküler basınç yükünün ortadan kaldırılmasına rağmen, kimi hastalar işlemden sonra fonksiyonel iyileşme, morbidite ve mortalite açısından fayda görmezler. Dolaşımdaki mikroRNA'lar, hücrelerden eksozomal partiküllerin içinde salınabilen yeni bir biyobelirteç sınıfı olarak önem kazanmaktadır. Spesifik bazı miRNAların dolaşımdaki miktarının sol ventriküler yeniden şekillenme (remodelling) ve aortik kapak içinden geçen akım gerilimi (shear stress) ile ilişkili olduklarını gösteren yayınlar mevcuttur. Bu çalışmada, ileri aort darlığı olan hastalarda darlığın TAVİ ile giderilmesinden sonra eksozomal miR-1, 133a, 206, 202-3p'nin varyasyonları incelenerek, miyokardiyal strain ve kan basıncındaki değişiklikler ile ilintili kötü prognoz belirteçlerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: TAVİ işlemi yapılacak 45 hastadan; işlem öncesi, taburculuk günü ve 3. ay olarak belirlenmiş 3 farklı zamanda serum örnekleri alındı. Örneklerden eksozomlar izole edilerek seçilmiş miRNAların değişimlerini saptamak için kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu uygulandı. Aynı zaman noktalarında Global Longitudinal Strain (GLS) analizini de içerecek şekilde ekokardiyografi yapıldı ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümleri ile kan basıncı değişimi kaydedildi. Bulgular: Prosedür sonrası miR-206 düşüşü ile GLS'deki iyileşme arasında negatif korelasyon saptandı. Bununla paralel olarak, miR'deki azalma ne kadar azsa, TAVI-sonrası mutlak GLS o kadar yüksekti. Ayrıca, Ki-kare testi, taburculuktan 3.aya kadar geçen sürede miR-206 miktarı daha da azalan hastaların, 3.ayda GLS kazanımlarının daha az olduğunu ortaya koydu. Ek olarak, işlemden hemen sonraki miR-206 düşüşü, 3.aydaki hem MAB hem de DKB artışı ile negatif korelasyon gösterdi. Bununla birlikte, TAVİ sonrası miR-206 miktarı belirgin olarak düşen hasta grubunda MAB artışı daha azdı. Majör kardiyak ve serebrovasküler olay (MACCE) yaşayan hastalarda miR-206, MACCE görülmeyen hastalara göre belirgin olarak azalmıştı. Üstelik 3.ayda NYHA sınıfında iyileşme olmayan hastalarda, fonksiyonel sınıfı iyileşen/sabit kalan hastalara göre miR-206 daha düşüktü. Sonuç: TAVI sonrası miR-206 düşüşü, kardiyak fonksiyon ve kan basıncında artışla ilintilidir ve kısa dönem takipte klinik sonlanım açısından prediktif olabilir. Anahtar Kelimeler: miR-206, global longitudinal strain, TAVI, kan basıncı, kalp yetmezliği
Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü geçiren hastalarda müracaat ve altı aylık takipte serum intermedin seviyelerinin sol ventrikül fonksiyonları ve kardiyovasküler istenmeyen olaylar ile ilişkisi
ÖZET Giriş: İntermedin (İMD), kardiyovasküler ve renal sistemde hemostazı düzenleyen yeni keşfedilmiş bir hormondur. Kardiyak hipertrofi, fibroz ve iskemi-reperfüzyon hasarından korucu etkilerinin yanısıra aterosklerotik plak gelişimini önlediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, akut yükselmeli miyokard infarktüsü (STYMİ) nedeni ile primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda müracaat, taburculuk ve 6. ay serum İMD seviyesinin ölçülmesi ve transtorasik ekokardiyografik (TTE) ölçümlerdeki değişiklikler ve hastaların 6 aylık takibinde gelişen kardiyovasküler olaylar ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışmaya akut STYMİ tanısı ile başarılı primer PKG ile revaskülarize edilen ardışık 75 hasta (63 erkek, 12 kadın) alındı. Hastaların demografik özellikleri ve aterosklerotik risk faktörleri kaydedildi. Hastalardan hastaneye müracaatta, taburculukta ve 6. ay kontrolünde olmak üzere serum İMD ölçümü için kan numunesi alındı. Hastaneye yatışının ilk 48 saatinde (revaskülarizasyondan önce) ve 6. ay poliklinik kontrollerinde TTE yapıldı. İstenmeyen kardiyovasküler olaylar (tekrar hastaneye yatış, re-Mİ, planlanmamış PKG, yeni kalp yetersizliği gelişimi, kardiyovasküler nedenli mortalite) kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların büyük bölümü (%84) orta yaşlı (56.3 ± 9.6) erkeklerdi. Kadınların, hipertansif ve diyabetik hastaların müracaat serum İMD seviyeleri daha düşüktü (97.6 ± 19.7 pg/mL'ye karşın, 139.0 ± 69.2 pg/mL, p=0.04; 109.9 ± 38.7'ye karşın 143.6 ± 73.3 pg/mL, p=0.03; 103.6 ± 28.2'ye karşın 143.6 ± 72.5 pg/mL, p=0.02). Hastaların müracaat serum İMD seviyeleri (132.4 ± 65.6 pg/mL), taburculuk ve altıncı ay kontrolde ölçülenlere göre yüksek saptandı (sırasıyla 129.4 ± 73.1 pg/mL ve 119.0 ± 84.5 pg/mL). Sol ventrikül dilatasyonunu ve remodeling göstergesi olarak sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) azalan hastaların serum İMD değerlerinde takip süresince çok fazla değişiklik olmazken SVDSÇ artan/değişmeyen hastaların 6.ay serum İMD seviyelerinin müracaat/taburculuktaki değerlere göre belirgin olarak düştüğü görüldü. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde en az bir defa MACE (29 hasta, %38.7) gelişti. Her ne kadar MACE gelişen hastaların serum 6.ay serum IMD seviyeleri belirgin olarak daha düşük olsa da MACE gelişmeyenlerin İMD düzeylerine göre bu fark istatiksel anlamlı değildi (106.3 ± 30.4'ye karşın 126.3 ± 103.1 pg/mL, p>0.05). Serum İMD seviyeleri ile MACE arasındaki tek anlamlı ilişki, müracaat İMD düzeyi düşük hastaların tekrar hastaneye yatış oranının daha yüksek olmasıydı (102.6 ± 20.0 pg/mL'ye karşın 141.2 ± 74.1 pg/mL, p=0.04). Sonuç: Akut STYMİ geçiren hastaların, hastaneye müracaatından itibaren taburculuk ve altı aylık takip sırasında ölçülen serum İMD seviyelerinin, TTE ile değerlendirilen SV boyut ve sistolik fonksiyonlarındaki değişiklikler ve kardiyovasküler nedenli tekrar hastane yatış gibi klinik olaylar ile yakın ilişkili olduğunu tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: akut ST yükselmeli miyokard infarktüsü, intermedin, koroner arter hastalığı
Polikistik over sendromlu hastalarda kalp hızı toparlanma indeksinin serum bilirubin seviyesi ile korelasyonu
Giriş: Bilirubin hem metabolizmasının son ürünüdür ve antioksidan özelliklere sahiptir. Bununla birlikte Polikistik Over Sendromu (PKOS) fizyopatolojisindeki rolü konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı PKOS'lu hastalarda bilirubin seviyeleri ile birlikte kalp hızı toparlanma indeksini (KHTİ) araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalına başvuran ve PKOS tanısı alan 34 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak 27 genç sağlıklı bayan erişkin alındı. Her iki gruptaki hastalardan, bilirubin, homeostasis model assesment- insülin resistance (HOMA-IR) ve diğer kan parametrelerini saptamak için 12 saatlik açlık sonrası kan örnekleri. alındı. Tüm sağlıklı ve erişkin bireylere transtorasik ekokardiyografi ve Bruce protokuluna göre egzersiz stres testi uygulandı. Tüm deneklerin vücut kitle indeksleri (VKİ), bel çevreleri, sistolik ve diyastolik kan basınçları ve egsersiz testi parametrelerı kaydedildi. Bulgular: Total bilirubin seviyeleri PKOS tanısı alan hastalarda anlamlı olarak daha düşük bulundu (0.45 ± 0,08 mg/dl vs 0.38 ± 0,08 mg/dl, p=o.oo1) HOMA-IR düzeyleri. PKOS grubunda daha yüksek bulundu. (2,9± 0,9 vs 2 ± 0,5, p=o.oo1) KHTİ ise PKOS tanısı olan hastalarda daha düşük saptandı. (27,8 ± 11,2 vs 34,2 ± 10.8, p=o.o2) PKOS'lu hastalarda yapılan Pearson korelasyon testine göre KHTİ ile HOMA-IR ve bilirubin seviyeleri ile arasında anlamlı korelasyonu gözlendi. Sonuç: PKOS'lu hastalarda bozulmuş KHTİ ile bilirubin seviyeleri arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Bu hastalarda azalmış bilirubin seviyesi oksidatif stresi artırarak KHTİ'de bozulmaya yol açabilir. PKOS'lu hastalrın tedavisi planlanırken bu nokta göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Sözcükler: bilirubin, kalp hızı toparlanma indeksi, polikistik over sendromu
Başarılı perkütan transluminal koroner anjiyoplastinin sol ventrikül fonsiyonları üzerine etkilerinin dolu doppler ekokardiyografik yöntemlerle incelenmesi
ÖZET BAŞARILI PERKÜTAN TRANSLUMINAL KORONER ANJİYOPLASTİNİN SOL VENTRİKÜL FONKSİYONLARI ÜZERİNE ETKİLERİNİN DOKU DOPPLER EKOKARDİYOGRAFİK YÖNTEMLE İNCELENMESİ Perkütan transluminal koroner anjiyoplasti (PTKA) ile reperfüzyon sağlanması global ve bölgesel sistolik ve diyastolik fonksiyonları düzeltebilmektedir. Yeni noninvazif teknik olan doku Doppler inceleme (DDİ) ile kalitatif ve kantitatif olarak sol ventrikülün bölgesel sistolik ve diyastolik fonksiyonu değerlendirilebilmektedir. Bu çalışmada koroner arter hastalığı olan hastalarda iskeminin miyokardiyal fonksiyonlar üzerine yaptığı etkilerin DDİ ile incelenmesi ve başarılı PTKA'nm bu fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya iskemik kalp hastalığı tanısı ile tek ve major koroner artere başarılı PTKA yapılan 41 hasta (29 erkek, 12 kadın, yaş ort: 56.0±7.3) alındı. Hastalar anjiyoplasti yapılan koroner arterin lokalizasyonuna göre 3 gruba ayrıldı. Grup 1 sol ön inen (LAD) koroner artere, Grup 2 sirkumflex (CX) koroner artere ve Grup 3 sağ koroner artere (RCA) anjiyoplasti uygulanan hastalar olarak sınıflandırıldı. Tüm hastalar tanısal ekokardiyografık inceleme (2D, M-Mode, renkli Doppler, PW Doppler ve CW Doppler) ve DDİ ile değerlendirildi.. Ekokardiyografık incelemeler PTKA' dan hemen önce, PTKA'dan 24 saat sonra ve 3 ay sonra yapıldı. Grup l'de 13, Grup 2'e 14 ve Grup 3'de 14 hasta vardı. Anjiyoplasti sonrası 24. saat ve 3. ayda global sistolik ve global diyastolik fonksiyonda değişme saptanmadı. Anjiyoplasti sonrası 24. saatte yalnızca Grup 1 hastalarda bölgesel S dalga hızında anlamlı artış saptandı (p=0.004). Anjiyoplasti sonrası 3. ayda ise tüm gruplarda S dalgasında artış eğilimi olmasına rağmen başlangıca göre anlamlı artış saptanmadı (p>0.05). Ayrıca Grup 1 hastalarında anjiyoplasti sonrası 24. saatte E ve A dalgalarında anlamlı değişme saptanmazken (p>0.05) 3. ayda A dalgasında anlamlı azalma saptandı (p=0.02). Grup 2 hastalarında anjiyoplasti sonrası 24. saatte E ve A dalgalarında anlamlı değişme gözlenmezken (p>0.05) 3. ayda E dalgasında artma (p=0.03), A dalgasında azalma gözlendi (p=0.03). Grup 3 hastalarında anjiyoplasti sonrası 24. saat ve 3. ayda E ve A dalgalarında anlamlı değişim saptanmadı (p>0.05). Sonuçta, 24. saatte yalnızca LAD arter stenozuna PTKA yapılan Grup l'deki hastalarda bölgesel sistolik fonksiyonlarda düzelme oluşmaktadır. Bölgesel diyastolik fonksiyonlarda ise 24. saatte düzelme olmamasına rağmen 3. ayda düzelme ortaya çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Perkütan transluminal koroner anjiyoplasti, doku Doppler inceleme
Dekompanse kalp yetersizliği ile hastaneye yatan hastalarda bilirubin düzeyleri ve diüretik direnci arasındaki ilişki
Giriş ve amaç: Kalp yetersizliği (KY), kronik ve ilerleyici doğası ile sık acil başvurular ve hastane yatışlarına neden olması açısından sağlık sistemi üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. KY ile takip edilen hastalarda acil ve/veya plansız hastane başvuru ve yatışlarının yaklaşık %90'ından volüm yüklenmesi sorumludur. Dekonjesyon tedavisinin temelini diüretikler oluşturmaktadır. Diüretik dirençli hastalarda hastane yatış süreleri anlamlı şekilde uzamaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda asetozolamid ve sodyum glukoz kotransporter-2 inhibitörlerinin (SGLT2i) diüretik direnci olan hastalarda dekonjesyonu hızlandırdığı gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda ultrafiltrasyon ve benzeri tedavilerin sıvı atılımını artırdığı ve hospitalizasyon süresini kısalttığı raporlanmıştır. Uzun süreli yüksek doz diüretik tedavisi alan hastalarda diüretik direnci ön görülebilse de bazı hastalarda bu mümkün olmamaktadır. Spot idrarda sodyum düzeyi diüretiğe yanıtı gösteren bir parametre olsa da günlük pratikte her zaman kullanışlı olmamaktadır. Özellikle sağ kalp yetersizliği olan hastalarda artmış intravenöz basıncın renal tamponada yol açabileceği ve diüretik direncine katkı sağlayabileceği gösterilmiştir. Yüksek intravenöz basıncın sadece böbrek fonksiyonu üzerine değil aynı zamanda karaciğer hasarına da yol açabildiği bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı başvuru anındaki bilirubin düzeyi ile diüretik direnci arasındaki ilişkinin ortaya koyulmasıdır. Yöntem: Çalışmamız retrospektif, gözlemsel ve kesitsel bir çalışma olup, çalışmaya 21 Şubat 2024 – 21 Ekim 2024 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi koroner yoğun bakım ünitesine akut dekompanse kalp yetersizliği (ADKY) tanısıyla yatırılan hastalar alınmıştır. Çalışmaya akut dekompanse kalp yetersizliği ile hastaneye başvuran, başvuru anında bilirubin değerlerine bakılmış olan ve Avrupa Kalp Cemiyetinin kılavuzlarına uygun dozlarda diüretik tedavi alan hastalar dahil edildi. Akut miyokardiyal enfarktüsü veya akut pulmoner ödem ile başvuru, diyaliz gerektiren son dönem böbrek yetersizliği ile aldığı çıkardığı takibi yapılmamış xi ve spot idrar sodyum düzeyinin bakılmamış olması dışlanma kriteri olarak belirlendi. Hastaların demografik özellikleri, kullandığı ilaçlar, fizik muayene bulguları ve hemodinami parametreleri hemşire ve doktor kayıt notları ile e-nabız kişisel sağlık sisteminden alındı. Laboratuvar bulguları, hasta yatışı sırasında kullandığı ilaçlar ve yaşadığı olaylar hastane elektronik kayıt sisteminden bakıldı. Diüretik direnci, 6. saat spot idrar sodyum düzeyi <50-70 mEq/L ve 6 saatlik ortalama idrar çıkışı <100-150 mL/saat kriterlerine göre değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 71,0 ± 11,3 yıl olup, 44'ü (%51,8) kadındı. Ejeksiyon fraksiyonuna (EF) göre hastaların 38'i (%44,7) korunmuş, 10'u (%11,8) hafif düşük ve 37'si (%43,5) düşük EF'li KY'ye sahipti. Hastane yatış süresi diüretik direnci olan grupta belirgin şekilde daha uzun olduğu görüldü (6,0±4,0 gün vs. 3,2±2,0 gün, p=0,004). En sık eşlik eden komorbiditeler; hipertansiyon (HT) (%72,9), diyabetes mellitus (DM) (%57,6), koroner arter hastalığı (KAH) (%56,5), atriyal fibrilasyon (AF) (%55,3) ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) (%28,2) idi. Hastaların yatışında kullandığı ilaçlar incelendiğinde 62 (%72,9) hasta beta bloker, 45 (%52,9) hasta renin anjiyotensin aldosteron sistemi (RAAS) blokeri, 34 (%40) hasta mineralokortikoid reseptör antagonisti (MRA) ve 24 (%28,2) hasta SGLT2i kullandığı tespit edildi. 69 (81,2) furosemid ve 21 (%24,7) hasta tiazid kullanmakta idi. Mineralokortikoid reseptör antagonistleri dışında diğer ilaçlar ile diüretik direnci arasında anlamlı ilişki izlenmedi (p>0,05). Hastaların 12'sinde (%14,1) diüretik direnci saptandı. Direnç saptanan hastalarda saptanmayanlara göre ortalama spot idrar sodyum düzeyi anlamlı şekilde daha düşüktü (sırasıyla 40,92±24,2 mmol/L vs 98,75±28,79 mmol/L, p<0,001). Çalışmamızda diüretik direncini öngören değişkenler değerlendirildiğinde, tek değişkenli analiz sonuçlarına göre total bilirubin (OR: 11,26, %95 GA: 3,06–41,43; p<0,001), laktat dehidrogenaz (LDH) (OR: 1,01, %95 GA: 1,00–1.01; p=0,01), ürik asit (OR: 1,36, %95 GA: 1,06–1.74; p=0,02), beyin natriüretik peptid (BNP) (OR: 1,00, %95 GA: 1,00–1,01; p=0,01), spot idrarda sodyum düzeyi (OR: 0,92, %95 GA: 0,87–0.96; p<0,001), IVC çapı (OR: 1,16, %95 GA: 1,04–1.29; p=0,01) ve triküspit anüler plan sistolik ekskürsiyonu (TAPSE) (OR: 0,83, %95 GA: 0,69–0,99; p=0,04) anlamlı bulunmuştur. Ayrıca mineralokortikoid reseptör antagonisti (MRA) kullanımı diüretik direnci ile ters yönde ilişkiliydi (OR: 0,17, %95 GA: 0,04–0,70; p=0,01). Çok değişkenli analizde ise sadece total bilirubin düzeyinin diüretik direnci ile bağımsız olarak anlamlı ilişkili olduğu görülmüştür (OR: 8,1, %95 GA: 1,46–45,09; p=0,02). Spot idrarda sodyum düzeyi de istatistiksel olarak anlamlı bir prediktör olarak kalmıştır (OR: 0,90, %95 GA: 0,83–0,97; xii p=0,01). Diğer değişkenlerin, özellikle MRA kullanımı (p=0,19), LDH (p=0,19), ürik asit (p=0,67), BNP (p=0,92), TAPSE (p=0,29) ve IVC çapı (p=0,31) gibi parametrelerin çok değişkenli analizde anlamlılıklarını kaybettikleri görülmüştür. Sonuç: Akut dekompanse kalp yetersizliği (ADKY) nedeniyle hastaneye yatırılan hastalarda, serum total bilirubin düzeyleri ile diüretik direnci arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Çalışmamızda yüksek total bilirubin düzeylerinin, diüretik direnci için prediktif bir belirteç olarak kullanılabileceği ve bu sayede yüksek riskli hastaların erken dönemde tanımlanabileceği hipotezine vardık. Sonuçlarımızın daha kapsamlı ve prospektik çalışmalarla verifiye edilmesine ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: bilirubin, diüretik direnci, kalp yetersizliği, ödem, spot idrarda sodyum
Kronik kalp yetersizliğinde fonksiyonel kapasite ve prognozu değerlendirmede serum NT-proBNP düzeyi
ÖZETKronik Kalp Yetersizliğinde Fonksiyonel Kapasite ve Prognozu DeğerlendirmedeSerum NT-proBNP DüzeyiKalp yetersizliğinde fonksiyonel kapasitenin belirlenmesinde sıklıkla New York KalpBirliği sınıflaması kullanılmasına rağmen, bu değerlendirme subjektif ve günden günedeğişebilmektedir. Çalışmamızda kronik kalp yetersizliği hastalarında serum bazal ve egzersizsonrası NT-proBNP düzeylerinin fonksiyonel kapasite ve bir yıllık mortalite ve/veyamorbidite ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya kalp yetersizliği tanısı ile izlenen 100 hasta (88 erkek, 12 kadın ve yaşortalaması 53,6 ± 8,9 yıl) ve 20 sağlıklı birey (17 erkek, 3 kadın ve yaş ortalaması 51,5 ± 4,8yıl) alındı. Tüm olgulara ekokardiyografi ve efor testi yapıldı. Hastaların istirahat ve eforsonrası NT-proBNP düzeyleri ölçüldü ve 420 ± 45 gün takip edildi.Fonksiyonel kapasiteyi belirleyen en önemli parametrelerin istirahat NT-proBNP(p<0,001) ve sol atriyum diyastolik çapı (p=0,001) olduğu saptandı. Ayrıca istirahat NT-proBNP düzeyinin <5 METS efor kapasitesini belirlemede bağımsız bir gösterge olduğubulundu (p=0,002). İstirahat NT-proBNP değeri 860 pg/ml ``cut-off'' olarak alındığında <5METS efor kapasitesini % 86,7 duyarlılık ve % 80 özgüllük ile öngördüğü saptandı. NYHAevre I-III hastalarında mortalite ile ilişkili tek bağımsız göstergenin egzersiz ile artan mutlakNT-proBNP farkı olduğu saptandı (p=0,035). Tüm kalp yetersizliği hastalarında mortalite ilesadece sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p=0,001) ve istirahat NT-proBNP düzeyinin(p=0,004) bağımsız ilişkili olduğu saptandı. Mortalite veya morbidite sonlanım noktası ileilişkili bağımsız göstergelerin ise istirahat NT-proBNP düzeyi (p=0,006), sol ventrikül kütleindeksi (p=0,020) ve istirahat nabız sayısının (p=0,006) olduğu bulundu. İstirahat NT-proBNPdüzeyi â¥1570 olanlarda 1 yıllık mortalite riski % 50 ve â¤1569 pg/ml olanlarda 1 yıllık yaşamolasılığı % 96 bulundu.Sonuç olarak, NT-proBNP'nin kalp yetersizliği olan hastalarda düşük fonksiyonelkapasite ve mortalite ve/veya morbiditeyi öngörmede başvurulabilecek, ölçümü kolay birbiyokimyasal yöntem olduğu düşünüldü.Anahtar kelimeler: NT-proBNP, Kalp yetersizliği, Fonksiyonel kapasite, Mortaliteve/veya morbiditeIX
İleri derece kalp yetersizliğinde tek doz ve aralıklı levosimendan infüzyonu alan hastalarda sol ventrikül performansı, biyolojik markerler ve nörohormonal aktivasyon
Amaç: Bu çalışmada ileri derecede kalp yetersizliği nedeniyle tek doz ve aralıklı levosimendan infüzyonu yapılan hastalarda sol ventrikül performansı, biyolojik markerler ve nörohormonal aktivasyon incelendi.Gereç ve Yöntem: Akut dekompanse ileri derece kalp yetersizliği tanısıyla hastaneye yatırılan ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu % 35 veya altında olan 29 hasta (20 erkek, 9 kadın, yaş ortalaması: 60,2 ± 7,4 yıl) çalışmaya dahil edildi. Hastalar tek doz ve aralıklı (başlangıç, 1. ay ve 3. ay) olmak üzere iki ayrı grupta incelendi.On dakikada 6 ?g/kg yükleme ve ardından 0,1 ?g/kg/dk dozunda idame 24 saatlik levosimendan infüzyonu alan hastalar, levosimendan almadan önce, aldıktan sonra 3. gün ve 6. ayda klinik, ekokardiyografik ve laboratuar (B tipi natriüretik peptit, interlökin-1 beta, interlökin-2 , interlökin-6, tümör nekroz faktör alfa) olarak değerlendirildi.Bulgular: Aralıklı levosimendan alan hastaların ?New York Heart Association? fonksiyonel kapasitelerinde altıncı ayda tedavi öncesine göre anlamlı derecede düzelme tesbit edildi (p=0,001). Aynı zamanda sol atriyum ve sol ventrikül boyut ve volümlerinde de tedavi öncesine göre 6. ayda aralıklı levosimendan alan hastalarda anlamlı derecede azalma olduğu saptandı (p<0,05). Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu aralıklı levosimendan alan hastalarda 6. ayda tedavi öncesine göre artış tesbit edildi (p=0,001). Aralıklı levosimendan alan hastaların miyokart performans indekslerinde 6. ayda tedavi öncesine göre anlamlı derecede azalma saptandı (p=0,045). Aralıklı levosimendan alan hastalarda B tipi natriüretik peptit (p=0,001) ve interlökin-6 (p=0,004) düzeylerinde de tedavi öncesine göre 6. ayda azalma saptandı.Sonuç: İleri derecede kalp yetersizliği olan hastalarda aralıklı levosimendan tedavisinin tek doz levosimendan tedavisine göre klinik belirti ve bulgu, hemodinamik ve laboratuvar değişkenlerinde düzelmeler yaptığı kanısına varılmıştır.Anahtar sözcükler: Aralıklı levosimendan, B tipi natriüretik peptit, interlökin-6, kalp yetersizliği, ekokardiyografi
Kronik kalp yetersizliği olan hastalarda nabız basıncı ile kardiyovasküler mortalite arasındaki ilişki
Amaç: Artmış nabız basıncı hipertansiyon, diyabet ve hafif derecede kalp yetersizliği gibi kardiyovasküler risk faktörü olan hastalarda artmış kardiyovasküler mortaliteyi göstermektedir. Bununla beraber, orta ve ileri evre kalp yetersizliği olan hastalarda nabız basıncının prognostik önemi net değildir. Çalışmamızda hafif, orta ve ileri evre kronik kalp yetersizliği hastalarında nabız basıncının iki yıllık mortalite ile ilişkisi araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kalp yetersizliği tanısı ile izlenen ve NYHA sınıf I-IV evresinde 225 hasta (188 erkek, 37 kadın ve yaş ortalaması 56,5±12,3 yıl) alındı. Tüm olguların öyküleri alındı. Fizik muayeneleri ve ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Hastaların kan basınçları çalışmaya kabul vizitinde sfigmomanometre ile ölçüldü. Hastalar 644±105 gün kardiyovasküler mortalite açısından izlendi.Bulgular: Çalışmamızda nabız basıncının NYHA sınıf IV hasta grubunda en düşük olduğu ve NYHA evre artışı ile orantılı olarak azaldığı bulundu (p<0,001). Tüm hastalar nabız basıncı düzeylerine göre dört gruba ayrıldı (Grup I ?35 mmHg, Grup II 36?45 mmHg, Grup III 46?55 mmHg ve Grup IV >55 mmHg). Grup I hastalarında sol ve sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, serum sodyum düzeyi ve doku Doppler Sm dalgasının düşük, sol ventrikül boyutları, SV E/A ve Em/Am oranlarının ise yüksek olduğu bulundu. Sistolik kan basıncı ve istirahat kalp hızının sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunu belirleyen bağımsız değişkenler olduğu saptandı (p<0,001, beta: 489; p=0,001, beta: -196, sırasıyla). Mortaliteyi belirleyen bağımsız belirleyicilerin ise nabız basıncı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, serum sodyum düzeyi ve istirahat kalp hızı olduğu belirlendi. Yapılan ROC analizinde, nabız basıncı değeri 40 mmHg kesim değeri olarak alındığında % 100 duyarlılık ve % 63 özgüllük ile mortaliteyi öngördüğü saptandı.Sonuç: Nabız basıncı, kalp yetersizliği olan hastalarda mortalitenin belirlenmesinde ve ileri evre kalp yetersizliğini öngörmede başvurulabilecek kolay ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: Kalp yetersizliği, nabız basıncı, mortalite
Koroner arter by-pass cerrahisi yapılan hastalarda greft öncesi nativ arterlerdeki ateroskleroz progresyonunun perkütan koroner girişim yapılan hastalarla karşılaştırılması
Koroner Arter By-pass Cerrahisi Yapılan Hastalarda Greft Öncesi Nativ Arterlerdeki Ateroskleroz Progresyonunun Perkütan Koroner Girişim Yapılan Hastalarla KarşılaştırılmasıKoroner arter by-pass greft (KABG) ameliyatı geçiren hastalarda nativ arterler ve by-pass greftlerinde aterosklerotik süreç devam eder. Bunun sonucu, var olan lezyonlarda progresyon oluşabileceği gibi yeni lezyonlar da gelişebilir. By-pass sonrası yapılan değerlendirilmelerde genellikle greftler veya greft distalindeki nativ arter lezyonları incelenip, tedavi stratejisi belirlenmektedir. Ancak by-pass greft öncesindeki nativ arterlerde de lezyon progresyonu oluşabilir. Bunun klinik önemi henüz bilinmemektedir. Biz çalışmamızda KABG ameliyatından sonra nativ arterlerde greft öncesi bölgelerdeki lezyonlarda progresyonu ve lezyon progresyonunu etkileyen faktörleri inceledik. PKG yapılan hastalarda, PKG yapılan bölgenin proksimalindeki nativ arterlerde aterosklerotik progresyonla karşılaştırdık.Çalışmaya koroner arter hastalığı tanısı ile izlenen 100 hasta (50 KABG ve 50 PKG) (79 erkek, 21 kadın ve ortalama. yaş: 60.1 ± 9.6 yıl) alındı. Çalışmaya KABG veya PKG sonrası kontrol koroner anjiografi yapılan hastalar seçildi. Hastaların öyküleri, demografik verileri, risk faktörleri dosyalarının retrospektif incelemesinden kayıt edilerek tüm anjiografileri analiz edildi ve KAH ciddiyet skoru Gensini skorlaması kullanılarak hesaplandı. Kontrol KAG' de %20' lik artış olması veya yeni meydana gelen %20 ve üzerindeki lezyonlar ateroskleroz progresyonu olarak kabul edildi .KABG uygulanan 42 (84%) hasta ve PKG uygulanan 25 (50%) hastada koroner arterlerin girişim yapılan bölgesinin proksimalinde ateroskleroz progresyonu saptandı. KABG yapılan hastalarda greft öncesi nativ arterlerdeki ateroskleroz progresyonu istatiksel olarak önemli oranda daha fazlaydı (p=0,001). Girişim ya da greft anostomozu yapılan bölgenin distalindeki ateroskleroz progresyonu açısından KABG ve PKG uygulanan hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı (sırası ile %30 ve %14).Sonuç olarak, KABG hastalarında greft yapılan bölgenin proksimalinde önemli miktarda ateroskleroz progresyonu meydana gelmektedir. Bunun klinik önemi henüz bilinmemektedir ve bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Koroner arter hastalarında aerobik egzersizin endotel fonksiyonlarına olan etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Endotel işlev bozukluğu koroner arter hastalığının gelişiminde en erken basamağı oluşturmaktadır. Endotel işlevlerinin iyileştirilmesinde çeşitli yöntemler tanımlanmıştır. Bu yöntemler içerisinde beklide en önemlisi ve en çok unutulanı aerobik egzersizi içeren yeterli fiziksel aktivitedir. Kalp özelleşmiş bir damar olarak kabul edilmekte ve endokardiyumun damar endoteli ile benzer hücrelerden oluştuğu bilinmektedir. Endotel işlevlerinin etkilenmesi ile diyastolik işlevlerin de birlikte etkilenebileceği varsayılmaktadır. Çalışmamızda, aerobik egzersiz antrenmanının endotel işlevlerine olan etkileri incelendiGereç ve Yöntem: Çalışmaya 20 kararlı koroner arter hastası (14 erkek ve 6 kadın, yaş ortalaması 56.1 ± 4 yıl) alındı. Kan ve idrar örnekleri alınarak plazma homosistein ve spot idrar mikroalbümin düzeyleri saptandı. Hastaların akıma bağlı vazodilatasyon ölçümleri yanısıra, ekokardiyografi ile nabız dalgalı ve doku Doppler ölçümleri yapıldı. Hastalar daha sonra 4 haftalık, zirve oksijen alımı %60 olacak şekilde orta şiddette aerobik egzersiz antrenmanı programına alındılar. Tüm laboratuvar testleri, akıma bağlı vazodilatasyon ve ekokardiyografi Doppler ölçümleri antrenman sonrası tekrarlanarak, öncesi değerler ile karşılaştırıldılar.Bulgular: Hastalarda 4 haftalık aerobik egzersiz antrenmanı ile akıma bağlı vazodilatasyon ortalama % 15,6±7,3 düzeyine yükseldi (p=0,001). Antrenman öncesi ve sonrası laboratuvar test sonuçları, akıma bağlı vazodilatasyon, nabız dalgalı Doppler ve doku Doppler bulguları tabloda özetlenmiştir.TabAntrenman öncesiAntrenman SonrasıPlazma Homosistein (?mol/l)20,1±1015,7±10,3*Mikroalbüminüri (mg/l)26,1±51,419,3±41,6*Akıma Bağlı Dilatasyon (%)10,4±5,815,6±7,3*Mitral Akım (nabız dalgalı Doppler)E (cm/s) : Erken diyastolik akım 64,8±15,263,4±16,5A (cm/s) : Geç diyastolik akım 80,1±16,1 71,9±15,5*EDT (ms): E dalga deselerasyon zamanı 210,3±39,3 184,8 ±38,8*E/A 0,84±0,280,95±0,41Mitral Anüler HızlarE' (cm/s) : Erken diyastolik hız 16,1±3,415,7±2,9A' (cm/s) : Geç diyastolik hız 19,9±4,916,6±3,0 *S' (cm/s) : Sistolik hız13,6±2,512,9±2E/E'4,2±1,24,1±0,93* = İstatistiksel olarak anlamlı (p < 0.05)Sonuç: Çalışmamızda, orta şiddette aerobik egzersiz antrenmanı ile endotel işlevlerinde iyileşme olduğu, kalbin diyastolik işlevlerinin ise olumlu etkilenme eğiliminde olduğu kanısına varıldı. Bu nedenle düzenli aerobik egzersizin koroner arter hastalığı tedavisine eklenerek hastaların motivasyonlarının sağlanması gerektiği düşünüldü.
ST yükselmeli miyokart enfarktüsünde sorumlu lezyon lokalizasyonunu belirlemede elektrokardiyografinin yeri
Amaç: Akut ST yükselmeli miyokart enfarktüsünde oklüzyon yeri miyokardiyal nekroz alanı ve prognoz ile yakından ilişkilidir. Bu nedenle enfarktüsle ilişkili lezyon yerini saptamaya yönelik olarak ST segment yüksekliği veya resiprokal ST çökmelerinin kullanıldığı birçok çalışma yapılmıştır. Ancak çalışmalardaki lezyon yerini öngörme başarıları büyük değişkenlik göstermektedir. Çalışmamızda ST yükselmeli miyokart enfarktüsü ile başvuran hastalarda, yeni bir parametre olarak bilgisayar yardımı ile hesaplanan ST yükselme alanının enfarktüsle ilişkili sorumlu lezyonun tam lokalizasyonunu tahmin etmedeki yeri araştırıldı.Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya göğüs ağrısının ilk altı saati içinde başvuran toplam 251 hasta [147 akut anteriyor miyokart enfarktüsü (125 erkek, 22 kadın ve yaş ortalaması 55,3±10,3) ve 104 akut inferiyor miyokart enfarktüsü (89 erkek, 15 kadın ve yaş ortalaması 54,6±10,1) ] alındı. Tüm hastaların öyküleri alınarak fizik muayeneleri yapıldı. Koroner anjiyografik ve transtorasik ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Akut anteriyor miyokart enfarktüslü hastalar anjiyografik lezyon lokalizasyonuna göre sol inen arter birinci septal dal öncesi `Proksimal LAD' sonrası ise `Distal LAD' olarak iki gruba ayrıldı. Akut inferiyor miyokart enfarktüslü hastalar ise sorumlu koroner artere göre RCA (sağ koroner arter) ve Cx (sirkümfleks arter) olarak, sorumlu lezyonun sağ koroner arter sağ ventrikül dalı öncesi ve sonrasında olmasına göre sırasıyla `Proksimal RCA' ve `Distal RCA' olarak gruplandırıldı. Reperfüzyon tedavisi öncesi en fazla ST değişimi gösteren EKG'ler tarayıcı vasıtasıyla bilgisayar ortamına aktarıldı. Trace V 1.5 programı yardımı ile ST yükselme alanları manuel olarak hesaplandı. Anjiyografik lezyon lokalizasyonu ile ST yükselmesi ve ST yükselme alanının sorumlu lezyon öngörme başarıları SPSS 15.0 ve MedCalc programı kullanılarak karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda akut anteriyor miyokart enfarktüsünde sol inen arter proksimal lezyonunu V1 ST yükselme alanının V1 ST yükselmesinden daha iyi öngördüğü saptandı (p=0,016). Yapılan ROC analizinde V1 ST yükselme alanı için kesim değeri 15 mm² alındığında % 50 duyarlılık ve % 87,4 özgüllük ile sol inen arter proksimal lezyonunu öngördüğü bulundu. Rentrop 0-1 kollateral dolaşım veya TIMI 0-1 akımın saptanan alt grupta ST yüksekliğine göre ST alanının lezyon yerini öngörmede başarısının daha da anlamlı olduğu görüldü (p=0,001). Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu Proksimal LAD grubunda daha düşük bulundu (p=0,025). Çalışmamızda aile öyküsünün akut anteriyor miyokart enfarktüsü geçiren hastalarda sol inen arter proksimal lezyonunun bağımsız bir belirleyicisi olduğu saptandı (p<0,001).Akut inferiyor miyokart enfarktüsünde sorumlu koroner arter ve sağ koroner arter proksimal lezyon ayrımı açısından ST yükseklik ve alan arasında anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Sonuç olarak, yeni bir yöntem olarak V1 ST yükselme alanının akut anteriyor miyokart enfarktüsünde sol inen arter proksimal lezyonu tahmin etmede başvurulacak güvenilir bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Ancak bu yöntemim kullanılabilmesi için elektrokardiyografi cihazında ST yükselme alanını otomatik hesaplayabilen yazılım programlarına ihtiyaç vardır.
Çukurova bölgesinde kronik iskemik kalp hastalığında aspirin direnci sıklığı ve tedavi değişikliğinin trombosit fonksiyonları ve prognoz üzerine etkisi
Amaç: Aspirin kardiyovasküler hastalıklarda antitrombosit tedavinin temelini oluşturur. Fakat tüm hastalarda aspirinin etkisi aynı değildir. Daha önce yapılan çalışmalarda aspirinle tedavi edilen hastalarda % 0,4 ile % 83,3 arasında değişen oranda aspirin direnci gösterilmiştir. Bu çalışmada 100 mg aspirin alan stabil koroner arter hastalarında aspirin direnci sıklığının tayini ve 100 mg aspirine direnci olan hastalarda 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel tedavisinin trombosit fonksiyonları ve morbidite üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim dalınca stabil koroner arter hastalığı tanısı ile izlenen ve 100 mg aspirin kullanan 168 hasta (115 erkek, 53 kadın ve yaş ortalaması 60,1 ± 8,4 yıl) alındı. Aspirine verilen cevap modifiye tromboelastogram ile belirlendi. Tromboelastogram ile tam kanda araşidonik asitin indüklediği trombosit agregasyon inhibisyonunun % 50'nin altında olması aspirin direnci olarak kabul edildi. Bu hastalarda aspirin dozu 300 miligrama çıkılarak veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel verilerek yeniden trombosit agregasyon inhibisyonu ölçüldü. Hastalar 464 ± 264 (200-728) gün takip edildi.Bulgular: Toplam 27 hastada (% 16,1) aspirin direnci tespit edildi. 100 mg aspirin alan hastalarda saptanan trombosit agregasyon inhibisyonu düzeyinin, doz 300 miligrama çıkıldığında veya 100 mg aspirine 75 mg klopidogrel eklendiğinde anlamlı derecede arttığı bulundu (p=0,008). Bununla birlikte 300 mg aspirin alan hastaların 16'sında ve klopidogrel eklenenlerin 11'inde direncin devam ettiği belirlendi. İki grup arasındaki farkın istatistiksel açıdan anlamsız olduğu tespit edildi (p=0,508). 100 mg aspirin+ 75 mg klopidogrel tedavisi alan hastalarda 300 mg aspirin tedavisine göre daha yüksek trombosit agregasyon inhibisyonu elde edildiği ancak bunun istatistiksel önemi olmadığı saptandı (p=0,205). Aspirin direnci ve trombosit agregasyon inhibisyonunu öngörmede sadece fibrinojen düzeyi ve nabız basıncının bağımsız gösterge olduğu saptandı. Nabız basıncı 50 mmHg ve ortalama fibrinojen değeri 400 mg/dL ``kesim değeri'' olarak alındığında sırası ile % 88,9 ve % 74 duyarlılık, % 64,4 ve % 68 özgüllük ile aspirin direncini öngördüğü saptandı. 100 mg aspirine direnci olan 27 hastada tedavi değişikliği olarak 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+klopidogrel uygulandı. Tedavi değişikliği sonrası yeterli trombosit agregasyon inhibisyonu sağlanan 20 hasta ve sağlanamayan 7 hasta morbidite açısından değerlendirildiğinde, aspirin direnci devam eden hastalarda morbiditenin anlamlı derecede artmış olduğu bulundu (p=0,045).Sonuç: Çalışmamızda, koroner arter hastalarında 100 mg aspirin ile hastaların %16,1'inde yeterli trombosit inhibisyonu sağlanamadı. Düşük doz aspirine cevapsız hastaların önemli kısmında, 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel ile yeterli platelet inhibisyonu sağlandı. Ayrıca aspirin direnci olan hastalarda kardiyovasküler morbidite riskinin arttığı tespit edildi.
Çukurova Bölgesinde yeni genetik risk faktörlerinin genç yaşta miyokart enfarktüsü üzerine etkisi
Amaç: Genetik predispozisyon ve trombojenik faktörler genç hastalarda ateroskleroz gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Yapılan çalışmalar trombojenik faktörlerin koroner kalp hastalığı risk değerlendirmesinde dikkate alınabileceğini göstermiştir. Bu çalışmanın amacı Çukurova Bölgesindeki genç yaşta miyokart enfarktüsü geçiren hastalar ile HLA antijenleri, homosistein, lipoprotein (a), Faktör V Leiden, Protrombin G20210A ve MTHFR 677-1298 mutasyonları gibi bazı trombojenik faktörler arasındaki ilişkiyi belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 45 yaşından önce miyokart enfarktüsü geçirmiş 36'sı erkek, 55 yaşından önce miyokart enfarktüsü geçirmiş 14'ü kadın toplam 50 hasta (yaş ortalaması 45,0 ? 7,1) alındı. Kontrol grubuna ise sağlıklı 31'i erkek ve 19'u kadın toplam 50 birey (yaş ortalaması 51,5 ? 5,5) dahil edildi. Her iki grubun geleneksel risk faktörleri belirlendi. HLA doku tiplendirmesi ve trombojenik faktörlerin belirlenmesi için venöz kan örnekleri toplandı. Doku uyum antijenleri (HLA-A,B,C, -DQ -DR,) Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)-Sekans Spesifik Oligonükleotit tiplendirmesi (SSO) yöntemiyle, gen polimorfizmleri ise LightCycler cihazında Real Time PCR yöntemiyle çalışıldı.Bulgular: Cinsiyet, hiperlipidemi ve trombojenik gen polimorfizmleri iki grup arasında benzerdi. Hasta grubunda sigara içiciliği, aile öyküsü, homosistein ve lipoprotein (a) düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin yüksek saptandı. (p=0.0001, p=0,005, p=0,0001 ve p=0,024). HLA antijenlerinden HLA-A24 hasta ve kontrol grubunda sırasıyla % 38 ve % 10, HLA-DQB2 % 40 ve % 10, DRB1-7 % 26 ve % 6, DRB4-1 ise % 52 ve % 26 olarak tespit edildi. Bu antijenlerle miyokart enfarktüsü arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p=0,002, p=0,001, p=0,0012 ve p =0,013).Sonuç: Yüksek homosistein ve lipoprotein (a) düzeyleri önemli trombojenik risk faktörleridir ve HLA-A24, HLA-DQB2, HLA-DRB1-7 ve HLA-DRB4-1 (4) allellerinin bulunması Çukurova Bölgesi'nde genç yaşta miyokart enfarktüsüne yatkınlığı belirlemede genetik belirteçler olarak kullanılabilir.
Heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında arteriyel sertlik ve nabız dalga yansıması
Amaç: Arteriyel sertliğin belirleyicileri olan nabız dalga hızı ve artırma göstergesi, vasküler hasarın şiddetini ortaya koymada kullanılan invaziv olmayan yöntemlerdir. Ancak bu değişkenlerin heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında nasıl seyrettiği bilinmemektedir. Bu çalışmada amaçımız heterozigot orak hücre anemili genç erişkinlerde nabız dalga hızı ve artırma göstergesindeki değişiklikleri ortaya koymaktır.Yöntem: Çalışmaya her iki cinsiyetten 18 - 40 yaşlarında 40 gönüllü katılımcı (20 taşıyıcı, 20 sağlıklı) alındı. Öyküleri alınan, fizik müayeneleri ve ekokardiyografik incelemeleri yapılan katılımcıların kan basıncı ölçüldü. Arteriyel sertliğin belirleyicileri olarak nabız dalga hızı ve artırma göstergesi ölçümleri arteriyografla degerlendirildi.Bulgular: Orak hücre anemisi taşıyıcılarında eritrosit ortalama hacmi ve eritrositlerde ortalama hemoglobin miktarı düşük (p=0,000), eritrositlerin büyüklüklerinin dağılımı (p=0,035), aortun sistolik çapı, aort basıncı, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi ve sistolik-diyastolik nabız dalga hızı farkının değerleri kontrol grubuna göre sırasıyla yüksek bulundu. (p=0,000, 0,033, 0,011, 0,011, 0,040). İki grubun bütününde aortik nabız dalga hızı ile ortalama arteriyel basınç, yaş, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi, ağırlık, düşük özgül ağırlıklı lipoprotein arasında ve aortik artırma göstergesi ile yaş arasında sırasıyla istatistiksel anlamlı pozitif ilişki bulundu (p=0,000, 0,017, 0,000, 0,000, 0,034, 0,05, 0,026). Aortik artırma göstergesi ile kalp hızı arasında ise ilişki negatifti (p=0,04). Taşıyıcı grubunda aortik nabız dalga hızı ve sistolik arteriyel kan basıncı, ağırlık, yaş arasında sırasıyla pozitif (p=0,027, 0,027, 0,016), aortik artırma göstergesi ve potasyum miktarı arasında negatif ilişki bulundu (p=0,007). Kontrol grubunda aortik nabız dalga hızı ile potasyum arasında istatistiksel anlamlı (p=0,028) pozitif ilişki gözlendi.Çalışmamızda ortalama arteriyel basınç ve kalp hızının aortik artırma göstergesi için, ortalama arteriyel basınç ve yaşın aortik nabız dalga hızı için bağımsız belirleyiciler olduğu bulundu.Sonuç: Heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcısı genç erişkinlerde aortun sistolik çapı, santral kan basıncı, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi, sistolik-diyastolik nabız dalga hızları farkı HbAS grubunda anlamlı derecede yüksekti. Arteryel sertlik ölçümü, heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında kardiyovasküler hastalığın erken belirlenmesinde başvurulabilecek kolay, ucuz ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: Orak hücre anemi taşıyıcısı, artırma göstergesi, nabız dalga hızı
Esansiyel hipertansiyonlu hastalarda gelişen sol ventrikül hipertrofisi ile arteriyel sertlik arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Arteriyel sertliğin belirleyicileri olan nabız dalga hızı (NDH) ve augmentasyon indeksi (Aix) vasküler hasarın şiddetini ortaya koymada kullanılabilen yöntemlerdir. Hipertansif hastaların bir kısmında arteriyel sertlik artışı daha belirgin olarak gelişmektedir. Bu çalışmada bölgemizdeki esansiyel hipertansiyonlu hastalarda gelişen arteriyel sertlik (stiffness) artışı ile sol ventrikül hipertrofisi (SVH) gelişimi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Materyal- Metod: Çukurova Üniversitesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran 158 esansiyel hipertansiyon hastası çalışmaya alındı. Hastalar ekokardiyografi ölçümleri ile SVH'si olan (82 hasta) ve olmayan (76 hasta) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hipertrofi ölçütü olarak interventriküler septum ve posteriyor duvar sınırı diyastolde 11 mm ve üzeri olarak kabul edildi. Hasta gruplarının aortik sertlik (stiffness) değerleri brakiyal arterden tensiomed arteriyograf aleti ile noninvazif olarak ölçüldü. Arteriyel sertlik göstergeleri olarak Aix ve NDH kullanıldı.Bulgular: Gruplar arasında yaş, sigara içme oranı, vücut kitle indeksi ve hipertansiyon süresi arasında fark yoktu. SVH (+) olan grupta sistolik kan basıncı, ortalama kan basıncı ve nabız basıncı anlamlı olarak yüksek saptandı. Gruplar arasında diyastolik kan basıncı ve nabız arasında anlamlı fark izlenmedi. SVH (+) olan grupta arteriyel sertlik göstergeleri olan Aix ve NDH, hs-CRP, mikroalbüminüri, sol ventrikül kütle indeksi, sol atriyum volümü yüksek, hesaplanmış glomerüler filtrasyon hızı, diyastolik gevşeme bozukluğu göstergesi olan E/A oranı ise düşük saptandı. Aix ve NDH ile hs-CRP, mikroalbüminüri düzeyi, sol ventrikül kütle indeksi, sol atriyum volümü arasında pozitif ilişki, glomerüler filtrasyon hızı, E/A oranı arasında ise negatif ilişki saptandı.Sonuç: Arteriyel sertlik ölçüm yöntemleri olan NDH ve Aix kolay, ucuz ve güvenilir olarak vasküler hasarı ve yaygınlığını gösteren parametrelerdir. Hedef organ hasarı gelişen hastalarda arteriyel sertlik artışı tespit edilmiştir. Hipertansif hastalarda risk analizi yapılırken hangilerinin daha yüksek kardiyovasküler riske sahip olduğunun belirlenmesinde arteriyograf aletinin kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, hipertansiyon, sol ventrikül hipertrofisi.
Vasovagal senkoplu hastaların tedavisinde ortostatik eğitimin rolü
Amaç: Vasovagal senkop iyi prognozlu olmasına rağmen tekrarlayıcı semptomları nedeniyle yaşam kalitesini önemli ölçüde bozmaktadır. Son zamanlarda vasovagal senkoplu hastaların tedavisinde ortostatik eğitimin semptomları azaltabileceğine dair çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda ortostatik eğitimin vasovagal senkoplu hastaların tedavisindeki etkisi incelendi.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya klinik ve eğik masa testi (Tilt testi) ile vasovagal senkop tanısı almış 30 hasta (11 erkek, 19 kadın ve yaş ortalması 37,7 ± 15,7) alındı. Hastalara 3 ay boyunca her gün olacak şekilde ortostatik eğitim verildi. Üçüncü ayın sonunda aynı labaratuvarda ve daha önce yapılan tilt testi protokolüne göre kontrol test yapıldı. Tilt testi değerlendirildikten sonra hastalara ortostatik eğitime devam ya da bırakma seçeneği verildi. Hastalar ortalama 9 ay boyunca takip edildi.Bulgular: Hastalarımızın eğitim öncesine göre takip döneminde senkop ve presenkop sayısında azalma izlendi (p<0,001). Kontrol tilt testinde tilt pozitiflik zamanı, bazal tilt testine göre uzadığı tespit edildi (p=0,05). Pozitif kontrol tilt testinde, pozitif bazal tilt testine göre sistolik (p=0,001) ve diyastolik (p<0,001) kan basıncı değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Ancak nabız sayısı açısından anlamlı farklılık yoktu (p=0,84). Ortostatik eğitim sayısı gruplandırmasına göre (45 seans üzeri ve altı), 45 seans üzeri eğitim yapanlarda tilt testi pozitif olanlar belirgin olarak azaldı (% 88,2'ye % 11,8, p<0,001). Eğitim sayısı ve yaş arasında zayıf pozitif bir ilişki saptandı (r=0,392, p=0,032).Sonuç: Ortostatik eğitim motivasyonu iyi ve uyumu yüksek olan vasovagal senkoplu hastalarda önerilebilecek bir tedavi yöntemi olduğu kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Vasovagal senkop, ortostatik eğitim, tilt testi
ST segment yükselmesi olan ve olmayan miyokart enfarktüslü hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi
Amaç: Koroner arter hastalarında yapılan takiplerde arteriyel sertliğin majör kardiyovasküler olayları (MACE) belirlemede klasik risk faktörlerinden daha güvenilir olduğu gösterilmiştir. Ancak arteriyel sertlik derecesinin akut miyokart enfarktüsündeki (MI) yeri konusunda veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada ST segment yükselmesi olan (STEMI) ve olmayan miyokart enfarktüslü (NSTEMI) hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi ve prognostik değerinin araştırılması amaçlandı.Metod: Çalışmaya akut miyokart enfarktüsü tanısı ile yatırılan 94 hasta (72 erkek, 22 kadın, yaş ortalaması 60,41±11,17) dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların 45'i STEMI ve 49'u da NSTEMI tanısı ile yatırılmıştı. Arteriyel sertlik invaziv olmayan TensioMed Arteriograf cihazı ile değerlendirildi.Bulgular: Arteriyel sertlik parametreleri NSTEMI grubunda STEMI grubuna göre daha yüksek saptandı, ancak nabız basıncı (p=0,007) dışında istatistiksel farklılık saptanmadı. On iki aylık izlemde 15 hastada MACE görüldü. ST segment yükselmesiz MI ve STEMI grupları arasında MACE gelişmesi açısından anlamlı fark saptanmadı. Nabız basıncı ve kalp hızı MACE gelişen grupta istatistiksel anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla; p=0.012 ve p=0,024). Major kardiyovasküler olay gelişen hastalarda aortik nabız dalga hızı (aortikNDH), augmentasyon indeksi (aortikAix), sistolik alan indeksi (SAI), kalp hızı ve nabız basıncı daha yüksek, ejeksiyon fraksiyonu, dönüş zamanı (RT), diyastolik refleks alanı (DRA) ve diyastolik alan indeksi (DAI) ise anlamlı derecede daha düşük bulundu. Ancak MACE gelişiminde bağımsız göstergelerin aortikNDH, kalp hızı ve ejeksiyon fraksiyonu olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,001, p=0,036 ve p=0.047).Sonuç: ST yükselmesi olan ve olmayan MI hastaların arteryel sertlik parametreleri ve bir yıllık takipte MACE görülme oranları benzer bulundu. Bağımsız prognoz göstergesi olarak bulunan aortik nabız dalga hızının MI ile yatırılan hastalarda tekrar olay geçirme riskinin belirlenmesinde kolay ve güvenilir bir yöntem olabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Miyokart enfarktüsü, arteriyel sertlik, majör kardiyovasküler olay
Romatizmal kapak hastalığı ile kronik periodontitis arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Kronik periodontitisin sistemik hastalıklarla ilişkili olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bizde bu çalışmada kronik periodontitisle romatizmal kapak hastalığı arasındaki olası ilişkiyi araştırdık. Metod: Yetmişyedi romatizmal kapak hastalığı bulunan hasta ile 30 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan tüm bireylere detaylı ekokardiyografi ve periodontal muayene yapıdı. Periodontal parametrelerden gingival indeks, plak indeksi, cep derinliği , sondalama sırasında kanama ve klinik ataşman kaybına bakıldı aynı zamanda eksik diş sayısı kaydedildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 37.84±10.31 iken kontrol grubunun ortalama yaşı 35.26±9.74 saptandı. Ortalama klinik ataşman kaybı hasta grubunda 2.17±0.69 iken kontrol grubunda 1.78±0.46 saptandı (p:0,005), cep derinliği hasta grubunda 2.15±0.64 iken kontrol grubunda 1.78±0.46 saptandı (p:0,006), sondalama sırasında kanama (BOP) hasta grubunda %53.32±39.40 iken kontrol grubunda %34.70±37.85 saptandı (p:0,029). En güçlü negatif korelasyon eksik diş sayısı ile mitral darlık ciddiyeti ve mitral kapak alanı arasında saptandı (p<0,001 her ikisi için). Sonuç: Bu çalışmamızda kronik periodontitis ile romatizmal kapak hastalığı arasında güçlü bir ilişki saptadık, özellikle de mitral darlığı olan hastalarda. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, romatizmal kapak hastalığı, mitral darlık.
Korumasız sol ana koroner darlığa stent takılan hastalarda 1 yıllık izlem sonuçları
Kardiyovasküler hastalıklar(KVH) dünyada en yaygın ölüm sebepleri arasındadır. Koroner arter hastalığı nedeniyle koroner anjiyografi yapılan hastaların %5-10 kadarında LMCA lezyonu tespit edilmektedir. KABG, LMCA lezyonlarının eşlik ettiği koroner lezyonlarda standard tedavi olarak şekli olarak kabul edilmektedir.Ancak son yıllarda ilaç kaplı stentlerin kullanıma girmesi,teknik ve teknolojik imkanların artması,antiplatelet ajanların kullanımı ile mortalite ve morbiditede belirgin azalma gösterilmiş olup korumasız LMCA lezyonlarına stent takılması KABG e alternatif olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır.Çalışmamızın amacı; kliniğimizde 1 Ekim 2009-1 Ekim 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniverisitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter hastalığı tanısı ile koroner anjiyografi yapılan ve bu hastalar içerisinden LMCA kritik lezyonu olup bu bölgeye stent uygulanan hastaların SYNTAX ve EuroSCORE II skorlarını,klinik ve demografik verilerini tespit etmek, hastaları 1 yıllık takip boyunca mortalite, morbidite ve revaskülarizasyon ihtiyacı açısından takip etmek ve bunlarla ilgili verileri sunmaktır. Çalışmaya alınan 53 hastanın 18 (%33,3) i bayan 35 (%66,7) sı erkekti.Hastaların yaş ortalaması 63.3+12.4 yıldı.45 ( %84.9) hasta stabil koroner arter hastalığı, 8 ( %15.1) hasta NON-ST AKS(Akut Koroner Sendrom) tanısı almıştı. Ortalama EuroSCORE II i 1.97+2.0,ortalama Syntax skoru ise 23.0 + 7.34 olarak hesaplandı. Hastaların takiplerinde hastane içi ve 6. ay gözlemlerinde herhangi bir advers olay yaşanmadı. 1 ( %1.9) hastada takibin 8. Ayında kardiyak ani ölüm gerçekleşti. Ayrıca 1 ( %1.9) hastada takibin 9. ayında restenoz gelişti. Geriye kalan 51 ( %96.2) hastada MACCE gelişmedi. Hastaların 7 ( %13.2) sine klinik takiplerinde endikasyon dahilinde ilk 6 aylık dönemde koroner anjiyografi yapıldı, hastaların hiçbirisinde restenoz gözlenmedi. Takibin 6.-12. aylar arasındaki döneminde 10 (% 18.9) hastaya kontrol anjiyografi yapıldı ve 1 hastada restenoz saptandı. Sonuç olarak LMCA lezyonu içeren koroner aterosklerozun standart tedavisi KABG olduğu halde; ilaç salınımlı stentlerin geliştirilmesi, restenoz oranlarında ve buna bağlı revaskülarizasyon ihtiyacındaki azalmalar, perkütan ve farmakolojik alandaki ilerlemeler sayesinde ULMCA lezyonlarına perkütan girişim giderek daha iyi sonuçlar vermektedir ve yaygınlaşmaktadır. Hastaya ait faktörler, anjiyografik faktörler ve teknik faktörler ele alınarak multidisipliner yaklaşım esas alınmalıdır.
Romatizmal mitral darlık ile serum alfa-1 antitripsin düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Romatizmal kalp kapak hastalığı ülkemizde ve gelişmekte olan ülkelerde ciddi halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Akut romatizmal ateşin başlattığı kronik inflamatuvar süreç hastalığın patogenezinde sorumlu tutulsa da kesin patofizyolojik mekanizma halen aydınlatılamamıştır. Alfa-1 antitripsinin ana fonksiyonu dokuları nötrofil elastaz enzimine karşı korumaktır ve proteazların kontrolünü sağlamada çok önemli rol oynar. Alfa-1 antitripsin eksikliğiyle bazı dokularda hasar ilişkisi bilinmektedir. Dokuda bulunan proteaz ve alfa-1 antitripsin gibi endojen inhibitörlerin dengesi bozulduğunda oluşan doku hasarı denge bozukluğu şiddeti ile doğru orantılıdır. Çalışmamızda hafif, orta ve ağır mitral darlığı hastalarında serum alfa-1 antitripsin düzeyleri incelendi. Materyal ve Metod: Çalışmaya Gaziantep Üninversitesi Kardiyoloji bölümüne başvuran ve ekokardiyografide mitral darlığı tespit edilen ardışık 220 hasta ile yaş ve cinsiyet yönünden eşleştirilen 100 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların ekokardiyografik olarak mitral darlığı şiddeti kapak alanına göre üç gruba ayrıldı. Kapak alanı ≤1 cm2 olanlar ciddi, 1.1 -1.5 cm2 olanlar orta ve ≥1.6 cm2 olanlar hafif olarak değerlendirildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden serum alfa-1 antitripsin düzeyi ölçümü için kan örnekleri alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan 220 hastanın 56'sı erkek, 174 'ü kadın; 100 kontrol grubunda ise 21'i erkek, 79'u kadın mevcuttu (p>0.05). Hasta ve kontrol grubunun yaşı ise sırasıyla 43,1±13,6 ve 42,9±7,9 idi (p>0.05). Hastaların 46 tanesinde (%21) ciddi, 63 tanesinde (%29) orta, 111 tanesinde (%50) hafif kapak hastalığı mevcuttu. Ciddi romatizmal mitral darlığı olan hastaların serum alfa-1 antitripsin düzeyi ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (1,40±0,28 ve 1,36±0,1; p=0.395). Orta romatizmal mitral darlığı olan hastaların serum alfa-1 antitripsin düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek izlendi (1,45±0,24 ve 1,36±0,1; p=0.016). Hafif romatizmal mitral darlığı olan hastaların ise serum alfa-1 antitripsin düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak çok güçlü bir anlamlılıkta yüksek izlendi (1,52±0,31 ve 1,36±0,p<0.0001). Sonuç: Hafif ve orta romatizmal mitral darlığında serum alfa-1 antitripsin düzeyi sağlıklı kişilere göre belirgin derecede yüksektir. Orta mitral darlığında serum alfa-1 antitripsin düzeyi anlamlı yüksek, hafif mitral darlığında serum alfa-1 antitripsin düzeyi ise çok anlamlı yüksek saptandı. Ağır mitral darlığında serum alfa-1 antitripsin düzeyi ilişkisiz bulunmuştur. Tüm bu sonuçlar yüksek serum alfa-1 antitripsinin romatizmal mitral darlığı progresyonunda koruyucu rol oynayan önemli bir mediyatör olabileceğini düşündürmektedir.
Kalp yetmezliğinde aritmi sıklığı ile tenaskin-c ve nt-probnp arasındaki ilişki
Amaç: Tenaskin-C (TN-C) ve B tipi natriüretik peptidin aminoterminal fragmanı (NT-proBNP), kalp yetmezliği (KY) prognozunda önemli belirleyicilerdir. KY'de NT-proBNP, büyük oranda ventrikül içi basınç ve gerilim artışına cevap olarak ventrikülden salgılanmaktadır. Kardiyak patolojilerde TN-C, uzamış makrofaj infiltrasyonu ve inflamatuvar odaklar ile ilişkilidir. KY hastalarında aritmi sık görülmekte ve prognozu kötüleştirmektedir. Bu çalışmada, KY hastalarında TN-C ve NT-proBNP düzeyleri ile aritmi sıklığı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza EF < %45 olan 107 KY hastası alındı. Yirmi dört saatlik Holter incelemesi yapıldı. Holter analizinde Lown sınıf 4a ve 4b aritmisi gözlenen hastalar malign (n=29), Lown sınıf 0-3b aritmisi gözlenen hastalar ise benign aritmi grubu (n=78) olarak ikiye ayrıldı. Ayrıca Holter kayıtlarında paroksismal atriyal fibrilasyon (PAF) varlığı incelendi. Hastalar PAF olan ve olmayan olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar TN-C ve NT-proBNP düzeyleri açısından karşılaştırıldı. NT-proBNP ve TN-C düzeyleri ile ventriküler erken vuru (VEV), supraventriküler erken vuru (SVEV) sıklığı ve kalp hızı değişkenliği (KHD) parametreleri arasındaki ilişki de incelendi. Bulgular: Malign aritmisi olan grupta NT-proBNP (5042,1±1626'ya karşı 1417,1±1711,6 pg/ml) ve TN-C (1089±348,6'ya karşı 758,5±423,9 ng/ml) düzeyleri benign aritmisi olan gruba göre belirgin yüksekti (p<0,001). PAF atağı gözlenen ve gözlenmeyeler hastalar arasında NT-proBNP düzeyleri açısından fark gözlenmezken (2903,6±2440,8'e karşı 2164,8±2261,1 pg/ml), TN-C düzeyleri (1089±419,9'a karşı 735,9±388 ng/ml) açısından anlamlı fark gözlenmiştir (p=0,128, p<0,001, sırasıyla). Hastaların NT-proBNP düzeyi ile VEV sayısı arasında anlamlı kuvvetli pozitif korelasyon (r=0.741, p<0,001), SVEV sayısı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,559, p<0,001). Hastaların TN-C düzeyleri ile VEV ve SVEV sayıları arasında anlamlı zayıf pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,347, p<0,001 ve r=0,464, p<0,001, sırasıyla). NT-proBNP düzeyi ile SDNN ve SDANN arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (r=-0,535, p<0,001 ve r=-0,562, p<0,001 sırasıyla). NT-proBNP düzeyi ile RMSSD ve pNN50 arasında korelasyon saptanmamıştır. NT-proBNP düzeyi ile frekans bağımlı parametreler arasında anlamlı zayıf negatif korelasyon saptanmıştır. Tüm hastalar ele alındığında TN-C düzeyi ile hiçbir kalp hızı değişkenliği parametresi arasında korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: NT-proBNP ve TN-C ölçümü, KY hastalarında aritmi sıklığının belirlenmesinde yararlıdır. NT-proBNP düzeyi otonomik fonksiyonlar ile ilişkili iken TN-C düzeyi ile bu ilişki saptanmamıştır. TN-C, KY hastalarında PAF oluşumu ile ilişkili bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Aritmi, B tipi natriüretik peptidin aminoterminal fragmanı, tenaskin-C.
Koroner arter hastalığının şiddeti ile tırnak yatağın kapiller dolaşımının videokapilleroskopik bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirimi
Koroner arter hastalığı ülkemiz ve dünya genelinde morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerinden biridir. Koroner arter hastalığı etyolojik nedenleri arasında en sık neden aterosklerozdur. Ateroskleroz, endotel disfonksiyonu zemininde başlayan bir süreçtir. Endotel disfonksiyonunu değerlendirmede carotis-intima media kalınlığı, brachial arter akım aracılı dilatasyon gibi yöntemler kullanılabilir. Videokapilleroskopi (Nailfold videocapillaroscopy, NVC) mikrosirkulasyon açısından fikir veren ve sistemik hastalıkların tanısında yardımcı olan noninvaziv bir yöntemdir. Videokapilleroskopi ile kapiller dolaşımı değerlendirerek sistemik endotel hasarı varlığı ile koroner arter hastalığı şiddeti arasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner anjiyografi (KAG) yapılan KAG'da ≥ %50 darlık izlenen hastalar çalışmaya alındı. Hastalara tırnak yatağının videokapilleroskopik incelemesi yapıldı. Çalışmada 100 hastanın KAG'ları SYNTAX skorlarına ve Gensini skorlarına göre skorlandı ve videokapilleroskopik incelemeleri kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığına göre değerlendirildi. Çalışmamızdaki 100 hastanın SYNTAX skoru ve Gensini skoru ile NVC'de kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığı arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.
Ankilozan spondilitli hastalarda kardiyovasküler işlevin brakial akım aracılı genişleme (Flow mediated vazodilatasyon) ve karotis intima media kalınlığı ölçümleri ile incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı ankilozan spondilit (AS)' li hastalarda vasküler endotel fonksiyonunun ve kardiyovasküler riskin non-invaziv testler olan akım aracılı vazodilatasyon (FMD), karotis arter intima media kalınlığı (KİMK) ölçümleri ve ekokardiyografik incelemelerle belirlenmesidir. Yöntem: Çalışmaya 55 AS hastası ve 36 sağlıklı gönüllü alındı. Açlık kan şekeri (AKŞ), total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol, C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ölçümleri yapıldı. Hasta ve kontrollere elektrokardiyografi (EKG) çekildi. Ekokardiyografi ve ultrasonografi (USG) ile erken aterosklerozu değerlendirmede kullanılan KİMK tayini ve FMD tetkikleri yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 91 hastanın ortalama yaşı 43,1±12,0 yıl (medyan = 43, min. = 18, max. = 80) olarak hesaplanmıştır. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. AS hastalarının hastalık süresinin ortanca (medyan) değerinin 7 (1-28) yıl olduğu saptanmıştır. Kontrol grubunun ortanca ESH değeri 6 (2-14) mm/saat; AS grubunun ortanca ESH değeri 27 (2-89) mm/saat olarak bulunmuştur (p=0,0001). Kontrol grubunun ortanca CRP değeri 0,2 (0,1-3,0) mg/dl; AS grubunun ortanca CRP değeri 0,6 (0,14-27,0) mg/dl olarak bulunmuştur (p=0,0001). AS grubunun düzeltilmiş QT zamanı (cQT) ortalama değerinin kontrol grubuna oranla daha yüksek olduğu saptanmıştır (Kontrol: 369,7±29,9 msn, AS: 386,2±27,7 msn; p=0,012). AS grubunun diyastol sonu çapı ortalama değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır (Kontrol: 46,1±3,9 mm, AS: 48,5±3,5 mm; p=0,002). AS grubunun sistol sonu çapı ortalama değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır (Kontrol: 27,1±3,6 mm, AS: 29,3±3,5 mm; p=0,005). AS grubunda sol ventrikül diastolik disfonksiyon (SVDD) varlığı kontrol grubundaki SVDD varlığına oranla daha fazla bulunmuştur. Mitral yetmezlik (MY) varlığı açısından karşılaştırıldığında kontrol grubunun % 5,7' sinde MY varken; AS grubunun % 29,1' inde MY varlığı tespit edilmiştir (p=0,006). FMD incelemesinde manşon indirildikten sonraki diyastol çapı ölçüm sonuçları incelendiğinde. AS grubunun ortalama değerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptanmıştır (AS: 34,7±4,9 mm, Kontrol: 39,9±7,3 mm ; p=0,0001). AS grubunun manşon indirildikten sonraki brakial arter akım hızı ortanca değerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptanmıştır (AS: 104 cm/sn (65-186,8), Kontrol: 129 cm/sn (55-220); p=0,0001). KİMK incelendiğinde, kontrol grubunda ortanca KİMK değeri 0,7 mm (0,5-1,1); AS grubunda ortanca KİMK değeri 0,9 mm (0,5-1,5) olarak saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları AS hastalarında endotel disfonksiyonu olduğunu ve erken ateroskleroz gelişiminin varlığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, ateroskleroz, ultrasonografi, endotel, akım aracılı dilatasyon, karotis intima media kalınlığı
Kalp yetmezliği hastalığının şiddeti ile tırnak yatağın kapiller dolaşımının videokapilleroskopik bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirimi
Kalp yetmezliği, tüm dünyada görülme sıklığı giderek artan, yüksek mortalite ve morbidite oranlarına sahiptir. Kalp yetmezliği, hastaları, ailelerini ve toplumu etkileyen bir hastalıktır. Videokapilleroskopi, basit, hasta tarafından kolayca tolore edilebilen, tekrar edilebilen noninvaziv inceleme yöntemidir. Bu çalışmada, videokapilleroskopi (Nailfold videocapillaroscopy, NVC) ile kapiller dolaşımı değerlendirerek sistemik endotel hasarı varlığı ile kalp yetmezliği şiddeti arasındaki ilişkiyi belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Kliniği'ne ayakta başvuran ve ekokardiyografi (eko) ile kalp yetmezliği tanısı konulan ardışık 110 hasta ile çalışılmıştır. Eko ile hastalar seçilirken kalp yetmezliği esc 2016 kılavuzuna göre seçilmiştir. Hastalara tırnak yatağının videokapilleroskopik incelemesi yapılmıştır. Çalışmada hastaların videokapilleroskopik incelemeleri kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığına göre değerlendirilmiştir. Çalışmada 110 hasta için NVC'de kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı ve avasküler alan varlığı arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.
Biventriküler pace maker implante edilen hastalarda dissenkroni ile miyokardiyal fibrozis belirteçleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
ÖZET Biventriküler Pace maker İmplante Edilen Hastalarda Dissenkroni İle Miyokardiyal Fibrozis Belirteçleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi Amaç: Kalp yetersizliğinde bazı hastalarda görülen dissenkroni sol ventrikülde ciddi myokardiyal yüklenmeye ve yeniden şekillenmeye neden olmaktadır. Bu etkiler sebebiyle oluşan miyokardiyal fibrozisin kalp yetersizliğinin progresyonundan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT) ile sol ventriküler dissenkroninin düzeltilmesi hedeflenmektedir. Bunun sonucunda miyokardiyal yüklenme ve yeniden şekillenmenin düzeltilmesinin miyokardiyal fibrozis gelişimini engelleyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, KRT uygulanan kalp yetersizliği hastalarında miyokardiyal fibrozis belirteçlerini ve bu belirteçlerle dissenkroni arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya optimal tıbbı tedaviye rağmen fonksiyonel kapasitesi New York Heart Association (NYHA) sınıf II-IV olan, ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤ % 45 ve QRS süresi ≥120 msn olan 51 hasta (27 erkek, 24 kadın, ortalama yaşları (63,3±10,5)) dahil edildi. Hastaların KRT öncesi ve 6 ay sonrası elektrokardiyografi (EKG), 6 dakika yürüme testi, M-mod, B-mod ve renkli Doppler teknikleriyle ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Ayrıca serum örneklerinde miyokardiyal fibrozis beliteçleri olarak Tip I Kollajen C-Terminal Propeptit (PICP) ve Tip I Kollajen C-Terminal Telopeptit (ICTP) düzeyi ile PICP/ICTP oranı bakıldı. Miyokardiyal fibrozis belirteçleri ile EKG'deki QRS süresi ve ekokardiyografideki dissenkroni parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: KRT sonrası 6. ayda dissenkroni göstergelerinden QRS süresinin kısaldığı (p=0.0001) ve 6 dakika yürüme mesafesinin arttığı (p=0.0001) gözlendi. Kollajen döngüsünün sentez ürünü olan PICP düzeyi KRT öncesi 560,2±300,4 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 476,9±285,8 µg/L ölçüldü (p=0,004). Kollajen döngüsünün yıkım ürünü olan ICTP düzeyi ise KRT öncesi 15,0±11,5 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 16,6±9,0 µg/L ölçüldü (p=0,173). PICP/ICTP oranı KRT öncesi 79,7±10 iken KRT sonrası 6. ayda 37,1±32,8 olarak bulundu (p=0,0001). Ayrıca KRT sonrası ekokardiyografideki dissenkroni parametrelerinin (septum-posteriyor duvar hareket gecikmesi (SPDHG), interventriküler mekanik gecikme (IVMG) ve aortik preejeksiyon süresi) anlamlı olarak düzeldiği gözlendi. Bununla birlikte mitral yetersizliği (MY), sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) ve sol ventrikül sistol sonu çapında (SVSSÇ) azalma, EF' de ise anlamlı artma olduğu saptandı. PICP düzeyi ve PICP/ICTP oranı ile EF arasında negatif yönlü bir ilişki saptanırken (p=0.008, r= -0.37) PICP düzeyi ile intraventriküler dissenkroni parametrelerinden biri olan SPDHG arasında ise pozitif yönlü bir ilişki tespit edildi (p =0,039, r= 0.29). Ancak ICTP ve PICP/ICTP oranı ile diğer dissenkroni parametreleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları KRT'nin sol ventriküldeki dissenkroniyi azalttığını, buna paralel olarak ta miyokardiyal fibrozis belirteçlerinde olumlu değişikliklere yol açtığını göstermektedir. Sol ventrikül üzerindeki mekanik stresin azalması ve buna bağlı yeniden şekillenmenin geri döndürülmesi kardiyak fibrozisi engellemedeki önemli mekanizmalardan biri olabilir. Anahtar kelimeler: Kardiyak resenkronizasyon tedavisi, dissenkroni, miyokardiyal fibrozis
Romatoid artritli hastalarda steroid ve metotreksat tedavisinin kalp fonksiyonları üzerine etkileri
Romatoid Artritli Hastalarda Steroid ve Metotreksat Tedavisinin Kalp Fonksiyonları Üzerine Etkileri Amaç: Romatoid artritte (RA) kardiyovasküler tutulum sıklığı artmıştır ve mortaliteyle ilişkilidir. Romatoid artrit hastalarında verilen antiinflamatuar tedavinin kalp fonksiyonlarına etkileriyle ilgili veriler kısıtlıdır. Bu çalışmada yeni tanı alan RA hastalarında steroid ve metotreksat (Mtx) tedavisinin kalp fonksiyonları üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2014- Nisan 2016 tarihleri arasında Romatoloji Kliniği'ne başvuran, yeni RA tanısı alan hastalar dahil edildi. Ekokardiyografi, doppler ve doku doppler parametrelerine 3 kere; tedaviden hemen önce, 1 ay steroid tedavisi sonrası ve Mtx tedavisinden 3 ay sonra bakıldı. Ekokardiyografi ve Doppler parametrelerinin değişimi tek yönlü ANOVA testi ile değerlendirildi. İstatistiksel olarak 0.05'den düşük p değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 52,66 olup %72,2'si kadın idi. Çalışmamızda tedavi sonrası inflamatuar belirteç (ESR ve CRP) değerlerinde anlamlı azalma izlendi (p<0,05). Tedavi sonrası hastaların elektrokardiyografik parametrelerinde anlamlı değişim saptanmadı. Ekokardiyografik veriler karşılaştırıldığında B ve M-mod parametrelerinde anlamlı bir değişiklik tespit edilmedi (p>0,05). Sol ventrikül doku doppler lateral s dalgası, septal s dalgası, bu ikisinin ortalaması olan mitral doku doppler s dalgasında anlamlı artış izlendi (p<0,05). Doku Doppler triküspit a dalgasında anlamlı azalma saptanırken, triküspit E/e' oranı ve triküspit doku doppler e/a oranında anlamlı artış saptandı (p<0,05). Anlamlı değişikliklerin özellikle Mtx tedavisi sonrası daha belirgin olduğu dikkati çekmektedir. Sonuç: Bu çalışmada, romatoid artrit hastalarında verilen steroid ve Mtx tedavisi ile, sol ventrikül sistolik ve sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarıyla ilişkili olan doku doppler parametrelerinde anlamlı iyileşmeler olduğunu gözlemledik. Daha kesin sonuçlar için, daha fazla hastanın dahil edildiği ve daha uzun takip sürelerinin olduğu çalışmalar gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, Doku Doppler, mitral s dalgası, Steroid, Metotreksat,Diyastolik disfonksiyon
Paroksismal atriyal fibrilasyonlu hastalarda kriyoablasyon sonrası sol atriyal yeniden şekillenmenin değerlendirilmesi
Amaç: Paroksismal atriyal fibrilasyon (PAF) tedavisinde kriyoablasyon ile pulmoner ven izolasyonu (PVI) son yıllarda sıklığı artan bir ablasyon yöntemi olarak uygulanmaktadır. Ablasyon tedavisinin ilaçlara göre PAF hastalarını daha fazla sinüste tuttuğu bilinmektedir. Bununla birlikte PVI'nun atriyal yeniden şekillenme üzerine etkisi tam bilinmemektedir. Sol atriyal yeniden şekillenmeyi gösteren önemli parametreler sol atriyal volüm (LAV) ve sol atriyal volüm indeksidir (LAVi). Galektin-3 (Gal-3) ve nötrofil/lenfosit oranı (N/L oranı) kardiyak fibrozis, inflamasyon ve yeniden şekillenmeyi gösteren önemli biyobelirteçlerdir. Bu çalışmada kriyoablasyon ile PVI yapılan hastalarda LAV, LAVi, Gal-3 ve N/L oranı ile AF nüksü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza semptomatik, en az 1 antiaritmik tedaviye yanıt vermeyen ve kriyoablasyon ile PVI uygulanan 50 PAF'lı hasta dahil edilmiştir. Her hastaya ablasyon öncesi, 6 ay sonrası ve 12 ay sonrası Gal-3, N/L oranı bakılmış, LAV ve LAVi ölçülmüştür. Ablasyon sonrası 6. ve 12. aylarda tüm hastalara AF nüksünü belirlemek için 7 gün süreyle olay kaydedici takılmıştır. 12. ay sonunda hastalar nüks olanlar (n=14) ve olmayanlar (n=36) olarak iki gruba ayrılmıştır. Bu iki grup arasında LAV, LAVi, Gal-3 ve N/L oranı karşılaştırılarak sol atriyal yeniden şekillenme ve nüks gelişimindeki rolleri değerlendirilmiştir. Bulgular: LAV ve LAVi 12. ayın sonunda nüks gelişen vakalarda anlamlı olarak arttığı görülmüştür. Nüks gelişen hastaların işlem öncesi LAV'leri 41.39±18.13 ml iken 12. ayın sonunda 53.24±22.11 ml olarak ölçülmüştür (p=0.037). LAVi ise işlem öncesi nüks gelişen vakalarda 20.9±8.91 ml/m2 iken 12. ayın sonunda 26.85±11.28 ml/m2'dir (p=0.005). Hem Gal-3 hem de N/L oranı AF nüksünde anlamlı olarak artış göstermemiştir. AF nüksü gelişen hastaların ablasyon öncesi Gal-3 ortalaması 6.34±4.13 ng/ml, ablasyon sonrası 12. ayda 6.66±4.09 ng/ml olarak tespit edilmiştir (p=0.516). N/L oranı ise nüks gelişenlerde ablasyon öncesi 3.15±1.59 103/µl iken ablasyon sonrası 12. ayda 2.28±1.07 103/µl olarak ölçülmüştür (p=0.674). Sonuç: PAF hastalarında kriyoablasyon sonrası yeniden şekillenmenin takibinde ve nüksü öngördürmede LAV ve LAVi kullanılabilir. Gal-3 ve NLR gibi fibrozis belirteçleri AF nüksünü öngördürmede anlamlı değildir. Anahtar sözcükler: Paroksismal atriyal fibrilasyon, sol atriyal volüm, sol atriyal volüm indeksi, galektin-3, nötrofil/lenfosit oranı,.
Koroner yavaş akımı olan hastalarda kalp hızı değişkenliği, elektrokardiyografik değişiklikler ile serum galectin 3 düzeyi ilişkisi
Amaç:Koroner yavaş akımda (KYA) inflamasyon, endotel disfonksiyonu ve koroner mikrovasküler disfonksiyon en çok sorumlu tutulan patofizyolojik mekanizmalar olarak bilinir ve iskemi ilişkili klinik tablolara neden olabilmektedir. Ayrıca KYA'da altta yatan mekanizmadan bağımsız, iskemi ve ventrikül heterojenitesi ile ilişkili olabilecek bazı elektrokardiyografik ve laboratuvar parametrelerinde değişiklikler gözlenebilmektedir. Bu çalışmada KYA'da iskemi ilişkili muhtemel fibrozisi göstermek için serum Galectin-3 (Gal-3) düzeyi ile elektrokardiyografik değişiklikler ve kalp hızı değişkenliği parametrelerinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya koroner anjiyografi (KAG) yapılıp KYA saptanan 45 ve kontrol grubu olarak da normal koroner arter (NKA) saptanan 40 hasta alındı. Tüm hastalardan 12 saat açlık sonrası rutin biyokimyasal tetkikler, tam kan sayımı ve Gal-3 düzeyi için kan örneği alındı ayrıca elektrokardiyografik parametreler değerlendirildi ve kalp hızı değişkenliği analizi için 24 saatlik Holter elektrokardiyografi kayıtları alındı. Bulgular: KYA erkek cinsiyette (%67,4p=0,007) ve vücut kitle indeksi (VKİ) fazla olanlarda daha sık tespit edildi (NKA grubunda ortalama VKİ 29,6 kg/m2, KYA grubunda ise 31,8 kg/m2 olarak ölçüldü, p=0,02). Sigara ve ilaç kullanımı açısından her iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Elektrokardiyografik parametrelerden PR mesafesi KYA grubunda anlamlı olarak daha uzun tespit edilmekle (p=0,038) birlikte diğer parametrelerde (QT mesafesi, QTd (düzeltilmiş QT) mesafesi, QTd dispersiyonu, Tp-e (Tpeak to end), Tp-e/QT oranı, Tp-e/QTd oranı, ST segment depresyonu, fragmente QRS (f-QRS), J dalgası vb) her iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Benzer şekilde kalp hızı değişkenliği parametreleri (Ortalama Kalp hızı, Ortalama RR (ms), SDNN (ms), RMSSD (ms), SDNN indeks (ms), SDANN indeks (ms), PNN50 (%), VLF(ms2), LF(ms2), HF (ms2), LF/HF oranı vb) ve serum Gal-3 düzeyi açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda elde edilen sonuçlar literatürde KYA ile ilgili elektrokardiyografi ve kalp hızı değişkenliği parametrelerinde gözlenen bulgular ile uyumlu değildi.Daha önce KYA'da çalışılmamış bir kardiyak fibrozis belirteci olan serum Gal-3 düzeyinin de bu çalışmada KYA ile ilişkisi gösterilememiştir. Ancak daha geniş hasta grubunda çalışıldığında ve koroner dolaşımı daha objektif olarak değerlendirebilen ek yöntemler (intravasküler ultrason (IVUS) ve optik koherens tomografi (OCT) vb)kullanıldığında bu sonuçların değişebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografi,Galectin 3, Kalp Hızı Değişkenliği, Koroner Yavaş Akım
Akut koroner sendrom sonrası 48. saat-40. gün arasında senkop/ventriküler aritmi olan hastalarda ani kardiyak arrest sıklığının belirlenmesi
ÖZET Amaç: Akut miyokard enfarktüsü (MI) sonrası ani kardiyak ölüm (AKÖ) güncel girişimsel ve etkin tıbbi tedaviye rağmen önemli bir komplikasyon olarak görülmeye devam etmektedir. Akut MI sonrası sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SVEF) düşüklüğü AKÖ açısından en önemli bağımsız risk faktörü olarak gösterilmiştir. Akut MI sonrası implante edilebilir kardiyoverter defibrilatör (ICD) tedavisi tanıdan 40 gün sonra SVEF değerine göre önerilmektedir; ancak AKÖ vakalarının MI sonrası en sık ilk bir ay içinde gerçekleştiği gösterilmiştir. Çalışmamızda MI sonrası 48. saat ile 40. gün arasındaki ventriküler aritmi ve senkopun ani kardiyak arrest ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza akut MI tanısı ile takip edilen 269 hasta dahil edildi. MI sonrası 48. saat ile 40. gün arasında tüm hastalara 24 saat kayıt alabilen Holter elektrokardiyografi (EKG) takıldı. Holter kaydında ventiküler erken vuru (VEV) sayısı ve kompleksitesi değerlendirildi. VEV'ler Lown sınıflamasına göre 0-1-2-3 benign, 4a-4b-5 ise malign olarak kabul edildi. Malign VEV, süreksiz ya da sürekli ventriküler taşikardi (VT) ve ventriküler fibrilasyon (VF) malign ventriküler aritmi sınıfında değerlendirildi. MI tanısından 40 gün sonra senkop mevcudiyeti sorgulandı. Birincil sonlanım AKÖ ya da ani kardiyak arrest olarak belirlendi. Hastalar ortalama 15.75±7.09 ay takip edildi ve çalışma bitiminde birincil sonlanım açısından sorgulandı. Bulgular: Çalışmamızda toplam 33 ölen hastadan 10'unda AKÖ, 3'ünde ani kardiyak arrest tespit edildi. MI sonrası 48. saat ile 40. gün arasında senkop deneyimleyen 4 hastadan birinde birincil sonlanım gerçekleşti. MI sonrası 48. saat ile 40. gün arasında birincil sonlanım grubundakilerin %7.7'sinde, sonlanım gerçekleşmeyenlerin %1.2'sinde senkop görüldü (p=0.181). Birincil sonlanım grubundakilerin %23.1'inde, sonlanım gerçekleşmeyenlerin %9.8'inde malign ventriküler aritmi tespit edildi (p=0.142). Süreksiz VT birincil sonlanım grubundakilerin %23.1'inde; sonlanım gerçekleşmeyenlerin ise %2.3'ünde tespit edildi (p=0.006). Çok değişkenli lojistik ve Cox regresyon analizlerinde süreksiz VT öne çıkan bir parametre olarak gösterilemedi. Lojistik regresyon analizinde kadın cinsiyet, kalp yetmezliği (KY) ve periferik arter hastalığı (PAH) öyküleri, beta bloker kullanılamaması, revaskülarizasyon yapılmaması ya da inkomplet revaskülarizasyon yapılması öne çıkan belirteçler olarak bulundu. Cox regresyon analizinde ise kadın cinsiyet, yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), PAH öyküsü, EKG'de yüksek kalp hızı, revaskülarizasyon yapılmaması ya da inkomplet revaskülarizasyon yapılması dikkat çeken parametreler olarak saptandı. Sonuç: MI sonrası 48. saat ile 40. gün arasında Holter EKG ile tespit edilen süreksiz VT AKÖ ya da ani kardiyak arresti öngördürücü bir parametre olarak kullanılabilir. Olay sayısının az olması nedeniyle senkop açısından kesin yargıya varmak mümkün olamamaktadır. MI sonrası erken dönemde PAH ve KY öyküsü olan, başvuru EKG'sinde yüksek kalp hızı tespit edilen, komplet revaskülarizasyon yapılamayan, tedavide beta bloker kullanılamayan kadın hastalar AKÖ açısından yüksek riskli kabul edilmelidir. Anahtar Sözcükler: Miyokard enfarktüsü, senkop, ventriküler aritmi, ani ölüm, ani kardiyak arrest
Yeni tanı konulmuş hipertansif hastalarda nötrofil lenfosit oranı ve epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ilişkisi
Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı (EFT) ve nötrofil lenfosit oranı (NLR) aterosklerozla ilişkili paramatrelerdir. Bu parametrelerin yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarındaki ilişkisi konusunda yeterince çalışma yoktur. Biz bu çalışmada, 24 saatlik ambulatuar kan basıncı takibi (AKBT) ile tespit edilmiş yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarında EFT ve NLR ilişkisini araştırdık. Bu amaçla kronik hastalığı olmayan ardışık AKBT değerlerine göre hipertansiyon olan ardışık 80 hasta ve kan basınçları normal sınırlarda olan ardışık 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ekokardiyografik olarak EFT değerleri ölçüldü. Venöz kan örneklerinden C-reaktif protein (CRP), NLR değerleri elde edildi. Hipertansiyon grubunda 24 saatlik ortalama sistolik kan basıncı 143±17 mmHg iken kontrol grubunda bu değer 117±7 mmHg idi (p<0,001). Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi açısından istatiksel fark yoktu. Bu çalışmada, hipertansiyon hastalarında EFT'nin, NLR'nin ve CRP düzeyinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu saptandı (tüm karşılaştırmalar için p değeri <0,001). Ayrıca hem tüm çalışma popülasyonunda (r=0,409; p<0,001) hem de hipertansiyon tanısı alan hasta grubunda (r=0,534; p<0,001) EFT ile NLR arasında pozitif korelasyon mevcuttu. Benzer şekilde CRP değerleri hem EFT değerleri (r=0,349; p<0,001) hem de NLR değerleri (r=0,343; p<0,001) ile pozitif korelasyon göstermekteydi. Sonuç olarak yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastalarında ateroskleroz ile ilişkili olan yüksek EFT ve NLR değerleri kan basıncı yüksekliğinin uzun süredir olduğuna ve kardiyovasküler sistemde kalıcı etkiler yaptığına işaret edebilir. Anahtar Kelimeler: Ambulatuar Kan Basıncı Takibi; C-reaktif protein; Ekokardiyografi; Epikardiyal Yağ Dokusu; Hipertansiyon; Nötrofil Lenfosit Oranı
Prediyabetik hastalarda miyokardiyal performans indeksinin değerlendirilmesi
Prediyabet; diyabetin ilk aşaması olup, bozulmuş açlık glukozu (IFG) ve/veya bozulmuş glukoz toleransı (IGT) varlığı olarak tanımlanmaktadır. Prediyabetik hastaların %25‟i 3–5 yıl içerisinde Diyabete Mellitus‟a ilerlemektedir. Miyokardiyal Performans İndeksi, Sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografi ile ölçülebilen bir yöntemdir. Çalışmamızda diyabet tanısından yıllar önce gelişen prediyabet ile MPİ ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji ve Endokrinoloji kliniklerine başvurmuş, 18-55 yaş arası, prediyabetik 53 hasta(%62'si [32] kadın,%38'i [21] erkek) ve 48 tane kontrol grubunu (%54'ü kadın [26] , %46'sı [22] erkek) içeren toplam 103 hasta alındı. Hastaların biyokimya değerleri, fiziksel ölçüleri kaydedildi. Çalışmaya tüm katılanların klinik ve ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı. Ekokardiyografik incelemede Sol ventrikül ejeksiyon ftaksiyonu ,mitral E ve A dalgaları, E/A oranı, IVCT, IVRT ve ET ölçümleri yapıldı. MPİ değerleri, IVRT+IVRT/ET formülü ile hesaplandı. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Hasta grubundaki IVRT değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup, bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi. (91±15'e karşın 83±16 msn; p=0,019). Prediyabetik grupta ET değeri kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (241±28'e karşın 204±28 msn; p<0,001). Hasta grubundaki MPİ değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup, bu fark istatistiksel açıdan anlamlıydı (0,74±0,09'e karşın 0,64±0,12; p<0,001). Her iki grup arasında IVCT açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç olarak; Prediyabetik hastalarda MPİ, kontrol grubundan daha yüksek saptanılmış olup, bu artış IVRT ve ET ‟deki uzamadan kaynaklanabilir. Anahtar kelimeler: Prediyabet, Miyokardiyal Performans indeksi, Doku Doppler Görüntüleme
Kardiyak sendrom X'li hastalarda aort elastikiyeti ve epikardiyal yağ doku kalınlığının değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığı dünyadaki ölümlerin büyük kısmını oluşturur ve sıklıkla anjina pektoris tablosu ile karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çeşitli çalışmalarda anjina pektoris sebebi ile koroner anjiografi yapılan hastaların %10 ile 30'unda normal koroner arterler tespit edilmiştir. Kardiyak Sendrom X, anjinal semptomları olan ve non-invaziv tetkiklerde iskemi saptanıp (Efor testinde ya da miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi saptanması) koroner arterleri normal tespit edilen hastaları tanımlamaktadır. Daha önceleri bu hastalığın prognozunu çok iyi olarak bilinse de son zamanlarda yapılan çalışmalarla anlaşıldığı üzere özellikle endotel disfonksiyonu gösteren kardiyak sendrom X hastalarında prognozun iyi olmadığı ve tanı alan hastaların %10-20'sinin 2 ile 3 yıl içinde akut koroner sendrom tanısı aldığı bilinmektedir. Çalışmamızda kardiyak sendrom X hastalarında aortun elastik özellikleri, epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ile ekokardiyografik bulguların kontrol grubuyla karşılaştırılarak bu parametlerin önemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmamız prospektif olarak hazırlanmış olup 15 Kasım 2015 ile 15 Kasım 2016 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı poliklinikiliğine göğüs ağrısı ile başvurup noninvaziv tetkiklerde iskemi saptanıp koroner anjiyografi planlanan 18 ila 55 yaş arasındaki hastalar çalışmaya dahil edilmek üzere değerlendirildi. Koroner anjiyografide normal koroner anotomiye sahip iskemik kanıtı mevcut olan hastalar dışlanma kriterlerini takiben çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların biyokimya değerleri, fiziksel ölçüleri kaydedildi. Çalışmaya katılanlan tüm hastaların klinik ve ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı. Ekokardiyografik incelemede sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, transmitral akım E ve A dalgaları, pulsed wave doku doppler ile lateral duvar E', A', Sm ölçümleri, kalp boşluklarının çapları, duvar kalınlıkları, M mode ile sistolik ve diyastolik aort çapları ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ölçülerek kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Hasta grubundaki aort sistolik ve diyastolik çapı anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Yine hasta grubunda aortik stiffness'ı gösteren aortik sertlik indeksi kontrol grubuna göre yüksek çıkarken (p=0,001) aortik kompliyansı gösteren aortik distensibilite ise hasta grubunda düşük saptanmıştır (p=0,001). Kardiyak sendrom X grubunda epikardiyal yağ dokusu anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). Hasta grubunda sol ventikül diyastolik fonksiyonları hakkında fikir veren transmitral akım ölçümleride E/A oranı anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0,001). Yine diyastolik fonksiyonları gösteren pulsed wave doku doppler incelemesinde lateral duvar E' ve Sm dalgalarında istatistiksel olarak fark izlenmez iken A' dalgası anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). E'/A' oranı ise hasta grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0,001). Laboratuvar tetkiklerinde ise inflamasyon parametreleri olan beyaz küre sayısı ve C reaktif protein değerleri anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). Sonuç olarak kardiyak sendrom X'li hasta grubunda aortik stiffness'ı gösteren aortik sertlik indeksi yüksek çıkmıştır, aortik kompliyansı gösteren aortik distensibilite düşüktür. Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı fazladır. Sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının bozukluğnu gösteren transmitral akım E/A oranı ile lateral duvar doku doppler E'/A' oranı düşük saptanmış olup diastolik disfonksiyon lehine bozulmuştur. Ayrıca inflamasyon belirteçleri olan beyaz küre ve C reaktif protein yüksekliği mevcuttur. Anahtar kelimeler: Kardiyak sendrom X, Aortik stiffness, Epikardiyal yağ dokusu, Ekokardyografi
Yeni paradigmaya göre akut koroner sendrom hastalarında lezyon ciddiyetinin sistemik immün inflamasyon indeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
İskemik kalp hastalığı tüm dünyadaki ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer almaktadır. Geçmiş yıllarda sosyoekonomik farklılıklara sahip ülkeler arasında birinci sıradaki ölüm nedenleri farklılık gösterse de günümüzde artık bu durum eşitlenmiş görünmektedir. Gelişen teknolojiye ve yeni teknik yaklaşımlara rağmen iskemik kalp hastalığının ölüm nedenleri arasında hala birinci sırada yer alması dikkate değer bir durumdur. (2) İskemik kalp hastalıkları grubunun en önemli üyesi olan Akut koroner sendromlar STEMİ (ST segment elevasyonlu miyokard infarktüsü), NSTEMİ (ST segment elevasyonlu olmayan miyokard infarktüsü) / Unstabil Anjina şeklinde sınıflandırılmaktadır. (15) Güncel kılavuzlara göre akut koroner sendrom ile başvuran hastalardaki akut koroner tıkanmanın ön gördürücüsü olarak elektrokardiyogram kriterleri kullanılmaktadır. EKG'de ST segment elevasyonu olup olmadığı baz alınarak erken reperfüzyon tedavi kararı alınmaktadır. EKG temel alınarak yapılan bu sınıflamanın bazı yetersizliklerinin olduğu özellikle anjiyografi pratiğinin artmasıyla ortaya çıkmıştır. Yapılan bazı çalışmalara göre NSTEMİ tanısı alan hastaların yaklaşık %25-30'unda akut koroner oklüzyon saptanmıştır. Bu hastalar tanı almadaki bu handikap yüzünden invaziv tedaviyi geç almaktadırlar. Akut koroner sendrom hastalarının en önemli grubu olan total koroner tıkanma yaşayan hastaların tanısında klasik elektrokardiyografi yaklaşımının yetersiz kaldığı aşikardır. Trombolitik çağından günümüze kalan bu elektrokardiyografik tanı yaklaşımının akut koroner sendromlardaki anatomik substratı tam yansıtamaması doğal olarak normaldir çünkü o dönemde tanı için anjiyografi henüz kullanılmamaktaydı. Günümüzde gelişen anjiyografik teknik ışığında yeni bir akut koroner sendrom tanı yaklaşımına ihtiyaç vardır. Son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda Oklüziv miyokard infarktüsü (OMİ) ve Non-oklüziv miyokard infarktüsü (NOMİ) olarak iki tanımlama yapılmıştır. OMİ tamamiyle anatomik olarak, total koroner oklüzyonun veya totale yakın koroner oklüzyonun yetersiz epikardiyal kollateral damarlar ile görülmesi şeklinde tanımlanmıştır. NOMİ ise OMİ kanıtının olmadığı akut miyokard infarktüsü şeklinde tanımlanmaktadır. (20) (21) (22) (23) Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (SII) olarak adlandırılan ve Nötrofil * Trombosit / Lenfosit şeklinde formülize edilen belirteç kardiyolojik açıdan daha çok perkütan koroner girişim uygulanmış hastalarda işlem sonrası rekürrensi öngörmede kullanılmaktadır. Son zamanlarda inflamasyon ve immün durumun simultane bir göstergesi olarak kullanılan SII' nin özellikle kanser hastalarında da kötü sonuçlarla birlikte olduğu raporlanmıştır. Bu yeni belirtecin koroner arter hastalığı gelişimi ve şiddetini öngörmede kullanılabileceği düşünülmektedir. (47) (48) Çalışmamızdaki hastalar iki kez sınıflandırılmıştır. İlk olarak klasik sınıflamaya göre NSTEMİ, STEMİ ve Normal olarak sonrasında da yeni sınıflamaya göre NOMİ, OMİ ve Normal olarak gruplanmıştır. Her bir hasta grubunda Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi ortalamaları hesaplanmış ve birbirleri ile karşılaştırılmıştır. Koroner arter hastalığı şiddetini öngörmede kullanılması önerilen SII ortalamalarının üst sınırı '694.3' olarak kabul edildiğinde gruplarda yüksek olarak saptanan değerlerin koroner damar hastalığı ciddiyeti ile doğru orantılı bir ilişki gösterdiği saptanmıştır. Hem klasik sınıflamadaki grupların hem de yeni sınıflamadaki grupların SII ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır. Elde ettiğimiz bu sonuçlardan yola çıkarak Akut koroner sendromların tanımlanmasında güncel kılavuzlara göre hala daha kullanılan elektrokardiyogram temelli sınıflama ile yeni olarak nitelendirdiğimiz anatomik temelli sınıflamanın SII ölçüm ortalamaları karşılaştırıldığında koroner arter hastalığı şiddetini belirleme açısından benzer oldukları saptanmıştır. Klasik sınıflamanın tanı gücündeki kısıtlılıklar da göz önünde bulundurulduğunda anatomik temelli sınıflamanın iyi bir alternatif olabileceği düşünülmektedir. Bu yeni sınıflama temel olarak koroner anjiyografi sonrası yapıldığından hastalar ile ilk temasta SII' nin de koroner arter hastalığı şiddetini belirlemede ve tedavi planını yönetmede önemli olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Supraventriküler taşikardi hastalarının koroner sinüs ostium anatomilerinin kardiyak bilgisayarlı tomografi ile karşılaştırılması
AVNRT en sık görülen PSVT tipidir. AVRT ise ikinci sıradadır. Literatürde AVNRT hastalarının koroner sinüs ostiumlarının daha büyük olduğunda dair veriler olmasına rağmen bilgisayarlı tomografi ile yapılan tek çalışmada anlamlı fark saptanmamıştır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji kliniğinde yapılan çalışmamıza kardiyak bilgisayarlı tomografi planı olan 29 AVNRT ve 11 AVRT hastası dahil edildi. Bilgisayarlı tomografi ile koroner sinüs ostiumunun sırayla anteroposterior ve süperoinferior çapları ölçüldü. AVNRT grubunda (12.1, 14.6) AVRT grubuna (10.7, 13.7) göre daha büyük koroner sinüs ostiumu tespit edildi. (p=0.041,0.029). Bu çalışma ile AVNRT hastalarında AVRT hastaları ile kıyaslandığında daha büyük koroner osituma sahip oldukları kardiyak bilgisayarlı tomografi ile gösterildi.
Atriyal fibrilasyon nedeniyle kriyoablasyon uygulanan hastalarda özofagus sıcaklığı ile özofagus motilitesi arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Atriyal fibrilasyon tedavisinde kriyoablasyon ile pulmoner ven izolasyonu günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Kriyoablasyon işlemi diğer ablasyon yöntemlerine göre daha az komplikasyonlu olsa da bazı ciddi komplikasyonlar gözlenebilmektedir. Periözofageal vagal pleksus hasarı kriyoablasyon işleminin bir komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hasarın özofagus fonksiyonları üzerine etkisi bilinmemektedir. Ayrıca kriyoablasyon işlemi sırasında özofagus sıcaklığının düştüğü bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı kriyoablasyonun özofagus fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması ve özofagus sıcaklığı ile özofagus motilitesi arasındaki ilişkinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza en az bir sınıf I veya sınıf III antiaritmik ilaca rağmen semptomatik paroksismal atriyal fibrilasyonu olan ve bu nedenle kriyoablasyon yapılan 20 hasta dahil edildi. Kriyoablasyon işlemi sırasında her bir pulmoner ven için en düşük kriyobalon sıcaklığı, dondurma süresi ve floroskopik olarak özofagusa uzaklığı değerlendirildi ve kaydedildi. Bu veriler ışığında her bir pulmoner ven için efektif soğuğa maruziyet hesaplandı. İşlem sırasında özofagus probu ile her bir pulmoner ven için kriyoterapi sırasında özofagus sıcaklığı ölçülerek kaydedildi. Hastalara işlem öncesi ve işlemden bir gün sonra özofagus motilitesini değerlendirmek amacı ile özofageal manometri testi uygulandı. Hastalara işlemden önce ve işlemden 72 saat sonra telefon viziti ile gastrointestinal şikayetlerine yönelik semptom sorgulaması yapıldı. Bulgular: İşlem sırasında 13 hastada (% 65) en yüksek özofagus sıcaklık değişiminin sol taraf pulmoner venlerde ve 7 hastada (% 35) ise sağ taraf pulmoner venlerde olduğu tespit edildi. Efektif soğuğa maruziyetin yüksek olduğu tarafta özofagus sıcaklık değişiminin daha fazla olduğu tespit edildi (p=0.024). En düşük kriyobalon sıcaklığı ile özofagus sıcaklık değişimi arasında pozitif yönlü, zayıf ve sınırda anlamlı ilişki saptanırken (r: 0.22, p=0.05), efektif soğuğa maruziyet ile özofagus sıcaklık değişimi arasında ilişki saptanmadı (r:-0.16, p=0.17). İşlem sonrası alt özofageal sfinkter basıncının ve gövde kontraksiyon amplitüdü basıncının düştüğü tespit edildi (sırasıyla p=0.001, p=0.005). İşlem sonrası 5 (% 25) hastada yeni gelişen gastrointestinal semptom tespit edildi. Yeni semptom gelişen hastaların [-85.767 ± 7.806 °C.sn] kümülatif efektif soğuğa maruziyet değerlerinin yeni semptom geliştirmeyen hastalara [-72.783 ± 14.812 °C.sn] göre daha fazla olduğu tespit edildi (p=0.081). Sonuç: Kriyoablasyon işlemi sırasında özofagus hasarını azaltmak amacı ile özofagus sıcaklık ölçümü yapılabilir. Kriyoablasyon sonrası özofagus motilitesi etkilenmektedir ve gastrointestinal semptomları olan hastalara özofagus motilitesindeki bozukluğu saptamak için özofageal manometri yapılması düşünülebilir. Kriyoablasyon işlemi bir bütün olarak ele alınmalı ve hastanın maruz kaldığı kümülatif efektif soğuğa maruziyet hesaplanarak işlem sonrası komplikasyon görülebilme oranı tahmin edilebilir. Sol taraf pulmoner venlere izolasyon yapılırken özofagus hasarını önlemek için ablasyon süresi gereğinden fazla uzun tutulmamalı ve gereksiz uygulamalardan kaçınılmalıdır.
İdı̇yopatı̇k ventrı̇küler ekstrası̇stollerı̇n kateter ablasyonunun başarısı ve ekstrası̇stollerı̇n 12 derı̇vasyonlu ekg ı̇le anatomı̇k yerı̇nı̇n tayı̇nı̇ ı̇çı̇n yenı̇ algorı̇tma oluşturulması
İdiyopatik Ventriküler Ekstrasistollerin Kateter Ablasyonunun Başarısı Ve Ekstrasistollerin 12 Derivasyonlu EKG İle Anatomik Yerinin Tayini İçin Yeni Algoritma Oluşturulması Amaç: Ventriküler aritmilerin tedavisinde kateter ablasyonu sıkça kullanılmaktadır.12 derivasyonlu EKG ile çeşitli algoritmalar kullanılarak VES'in anatomik olarak köken aldığı yeri tespit etmek mümkündür. Bu algoritmalar kateter ablasyonu uygulanan hastalarda özellikle işlemin süresini kısaltmakta ve işlemle ilgili komplikasyonları azaltmaktadır. Bu çalışmanın amacı VES ablasyonu uygulanan hastalarda klinik ve semptomatik başarının belirlenmesi bu başarıyı etkileyen klinik ve demografik özelliklerin belirlenmesi ve ayrıca EKG'de çeşitli parametreler kullanarak oluşturulabilinirse yeni algoritma bulunmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza semptomatik idiopatik sık ventriküler ekstrasistoller (24 saatlik holter EKG kaydında toplam atımın %10'dan daha fazla olan hastalar) ile başvuran 44 hasta çalışmaya alındı. Her hastaya ablasyon öncesi ve sonrası 1. ayda EKG, transtorasik ekokardiyografi ve 24 saatlik holter EKG yapılmıştır. Hastalar sağ ventrikül kaynaklı ventriküler aritmisi olanlar (n=22) ve sol ventrikül kaynaklı aritmisi olanlar (n=22) olarak iki guruba ayrılmışlardır. Bu iki gurup arasında inferior derivasyonlarda çentik olup olmamasına, V3 R dalga voltajının V2 S dalgası voltajından büyük olup olmamasına ve V3 R dalgası voltajının V3 derivasyonun maksimum defleksiyon indeksine oranına bakılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda inferior derivasyonlarda R dalgasında (DII,DIII,aVF) hastaların %29,5'inde çentiklenme mevcuttur. Bu hastaların %38,5'i sol ventrikül kaynaklı, %61,5'i sağ ventrikül kaynaklı idiyopatik ventriküler aritmisi olan hastalardır. İnferior derivasyonlarda R dalgasında çentik bulunan hastalarda V3 R dalgası voltajı> V2 S dalga voltajı %100 sensitivite , %88 spesivite ile sol ventrikül kaynaklı aritmiyi göstermiştir. (Area Uder Curve :0,88 p=0,005) İnferior derivasyonlarda R dalgasında çentik bulunmayan hastalarda ise; VES transisyonu V3'ten sonra olan toplam 7 hastanın %85,7 sensitivite ve %85,7 spesifite ile sağ ventrikül kaynaklı idiyopatik ventriküler aritmidir. (p=0,028) Transisyonu V3 ve öncesi olan 24 hastada V3 R dalga voltajı/V3 maksimun defleksiyon indeksi oranı ≥3,9 %72 sensitivite %100 spesifite ile sol ventrikül kaynaklı aritmiyi eğer oran ≤ 2,1 ise %86 sensitivite %76 spesifite ile sağ ventrikül kaynaklı idiyopatik ventriküler aritmi olduğu bulunmuştur. (Area Under Curve:0,73 p=0,037) Sonuç: İnferior derivasyonlarda R dalgasında çentik bulunup bulunmamasına göre geliştirilen yeni algoritma ile ventriküler aritminin kaynaklandığı ventrikülü tahmin etmek mümkündür. Yeni geliştirilen algoritmanın idiyopatik ventriküler aritminin anatomik yerinin tespitinde doğruluğunun test edilmesi gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Algoritma, idiyopatik ventriküler ekstrasistoller, inferior leadlerde çentiklenme, V3 R voltajı> V2 S voltajı, V3 R voltajı/ V3 maksimum defleksiyon indeksi
Koroner arter ektazisi ile bağırsak mikrobiyatası ve serum lipit profilinin ilişkisi
Giriş ve Amaç: İnsan vücudunda yer alan mikrobiyal ekosistem ve bu ekosistemin ürettikleri ürünler mikrobiyata olarak adlandırılır. Bağırsak mikrobiyatası tüm ekosistem içerisinde tanımlanmış en büyük ailelerden biridir. Ortalama 1014 bireye sahiptir. Genom sekanslama teknolojisinde yaşanan gelişmeler mikrobiyatanın araştırılması için mükemmel zemin oluşturmuştur Anjiyografik olarak koroner arterin bir bölümünün komşu normal kabul edilen koroner arter çapına göre tıkayıcı lezyon olmaksızın 1,5 kat ve daha fazla genişlemesi koroner arter ektazisi (KAE) olarak adlandırılmaktadır. Tanısal amaçlı koroner anjiyografi sıklığının artmasıyla birlikte kardiyoloji uzmanlarının günlük pratikte sık karşılaştığı hastalıklardan biri haline gelmiştir. KAE dislipidemi ilişkisi tam olarak ortaya konulamamış olsa da araştırmacılar bu ilişkiyi konu edinen çalışmalar yapmışlardır. Bağırsak mikrobiyatası ve KAE arasında literatürde bizim taramamız neticesinde daha önce yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle KAE ile serum lipit profili ve bağırsak mikrobiyatası ilişkisinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmanın tarafımızca yapılması amaçlanmıştır. Yöntem: Etik kurul onayını takiben geçmişe dönük 1 yıl içerisinde merkezimizde koroner arter hastalığı şüphesiyle çeşitli testler sonucunda girişimsel koroner anjiyografi uygulanıp koroner arter ektazisi tanısı alan ve normal koroner saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Aydınlatılmış onam alınmasını takiben steril kaplarda gayta örnekleri alınıp -80 santigrad derecelik soğuk dolapta uygun şekillerde muhafaza edildi. Geçmiş 1 yıl içerisinde kliniğimizde yatışı olan ve yatış esnasında rutin bakılan plazma lipit profili de eş zamanlı kayıt edildi. Hedeflenen hasta popülasyonuna ulaşılmasını takiben örnekler çalışıldı. Bulgular: Araştırmamızda KAE grubu ile normal koroner arterler saptanan grup kıyaslandığında iki grup arasında yaş (p 0,02), magnezyum seviyeleri (0,027), statin tedavisi almayan hastalarda LDL (p 0,008) ve total kolesterol seviyeleri (p 0,011), cinsiyet (p 0,02), sigara (p 0,048) açısından istatistiki olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca KAE gurubunda ''Firmicutes''/''Bacteroidetes'' oranında azalma saptandığı tespit edilmiştir. Sonuç: Bağırsak mikrobiyatasında meydana gelen Firmicutes/ Bacteroidetes oranında azalma ve LDL ile total kolesterol seviyelerinde azalma KAE ile ilişkili olabilir.
ST yükselmeli akut koroner sendromda elektrokardiografi ile suçlu damarın tespiti ve minoca sıklığının belirlenmesi
Amaç: Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsünde tıkanıklığın yeri miyokardiyal nekroz alanı ve prognoz ile yakından ilişkilidir. Çalışmamızdaki temel amaç, akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü ile başvuran hastalarda 12 derivasyonlu elektrokardiyografinin suçlu arteri öngörme potansiyelini değerlendirmek ve böylece suçlu damara girişimde diyagnostik yerine guiding katateriyle işleme başlanılarak zaman kazanmaktır. Aynı zamanda bu hasta grubu içerisinde koroner arterlerinde ciddi darlık saptanmayan (MİNOCA) hastaların sıklığını ve tahminedici faktörlerini saptamaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız retrospektif olarak tasarlandı. 1 yıl boyunca hastanemize akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü tanısıyla kabul edilen hastaların dosyalarından verileri tarandı ve 2 tanı grubu göz önünde bulundurularak analiz edildi: akut ST yükselmeli anteriyor miyokart infarktüsü (n = 47), akut ST yükselmeli inferiyor miyokart infarktüsü (n = 82). Hastaların elektrokardiyografileri ve koroner anjiyografi bulguları analiz edilerek bu gruplar arasında karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Çalışmamızdaki inferiyor miyokart infarktüslü hastaların % 72'sinde sağ koroner arterde,% 25,6'sında sol sirkumfleks arterde, anteriyor miyokart infarktüslü hastalarınsa % 35,6'sınde birinci septal dal öncesinde (proksimalde), % 64,4'ünde birinci septal dal sonrasında (distalde) infarkttan sorumlu (suçlu) lezyon bulundu. Hastaların %3,7'sinde ST yüksekliği olmasına rağmen tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı (MİNOCA) saptandı. Elektrokardiyografi kriterlerinden, aVL'de > 2 mm ST çökmesi olması sağ koroner arter tıkanıklığı tanısında, aVL'de R/S > 1 olmasıysa sol sirkumfleks arter tıkanıklığında, V1'de > 2,5 mm ST yükselmesi ve aVR'de ST yükselmesi sol ön inen arter proksimal tıkanıklığında, D2, D3, aVF'de ST çökmesi ise distal tıkanıklıklığında daha duyarlı bulundu. Sonuç: Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü hastalarının başvuru elektrokardiyografisi, suçlu lezyon hakkında önemli bilgiler sağlayabilir ve klinik karar verme sürecini hızlandırarak reperfüzyon tedavisini yönlendirebilir. Anahtar kelimeler: ST Yükselmesi, Miyokart İnfarktüsü, MINOCA, Elektrokardiyografi
Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) inhibitörü alan hastalarda, ilacın tansiyon arteryel ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması
Vaskülar Endotelial Growth Faktör (VEGF), anjiyogenezin birincil düzenleyicilerinden biridir. Aktivasyonunu takiben endotelyal hücre büyümesini tetikler ve destekler. VEGF inhibitörleri, 2004 yılında bevacizumab adlı molekülün 2004 yılında kolorektal karsinom'da kullanımı için FDA onayı alması ile birlikte klinik kullanıma girmiş olup, kanser tedavisinde yeni damar oluşumunu engelleyerek gittikçe yaygınlaşan kullanımı olan efektif moleküllerdir. (3,4) VEGF inhibitörlerinin kullanımı ile birlikte görülen yan etkiler arasında hipertansiyon oldukça sık görülmektedir.(5) Celal Bayar Üniversitesi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve klinik endikasyonu sonucunda VEGF inhibitörü tedavisi başlanma kararı alınmış olan ve rutin tedavi öncesi kardiyak değerlendirmesi amacıyla Eylül 2020-Kasım 2021 tarihleri arasında Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalar arasından seçilmiştir. Hastalara tedavi öncesi ekokardiyografik görüntüleme ve 24 saatlik tansiyon holter tetkiki yapılmış olup sonrasında yaklaşık 30-45 günlük tedavileri sonrasında (Oral medikasyonlar için 30 gün, bevacizumab tedavisi için 3. Kür sonrası) kontrol ekokardiyografik bakıları ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı tetkikleri tekrarlanmış olup yine sonuçlar değerlendirilerek tedavi gereksinimleri sonucunda gerekli antihipertansif tedavileri düzenlenmiştir. Ekokardiyografik incelemede hastaların interventriküler septum (IVS), Asendan aorta ve Mitral annular plan sistolik ekskürsiyon (MAPSE) ölçümlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. (IVS: 9.6±2.2--10.37±1.34 (p: 0.021), Asendan aorta: 35.04±3.16--35.73±2.93 (p: 0.048), MAPSE: 13.87±2.42--14.66±2.64 (p: 0.020)) Her ne kadar interventriküler septum kalınlığının hipertansiyon ile ilişkisi iyi biliniyor olsa da, hastaların bir önemli bir kısmının (tedavi öncesi değerlerine göre artış görülse bile) hipertansiyon tanı sınır değerlerinin altında kan basınçları olduğu ve ekokardiyografi kontrollerinin 30-45 gün içerisinde yapılmış olduğu düşünüldüğünde hastalarda bu değişikliğin asendan aorta ve MAPSE değerleri ile de birlikte, ölçüm kaynaklı olabileceği düşünülmüştür. Hastaların sistolik veya diyastolik fonksiyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Hastaların tüm gün, gündüz ve gece ortalama ambulatuvar kan basıncı ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde tüm gün ortalama, gündüz ve gece ölçümlerinde sistolik ve diyastolik ölçümlerinin tümünde artış saptanmış olup; ortalama sistolik, ortalama diyastolik, gündüz sistolik ve gündüz diyastolik ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artma görülmüştür. ( Ortalama sistolik: 118.33±10.92--123.81±14.54 p( 0.017), Ortalama diyastolik: 69.85±8.26--73.43±10.0 p(0.018), Gündüz sistolik: 120.52±10.96--126.36±14.17 p(0.011), Gündüz diyastolik: 72.17±8.19--75.87±10.11 p( 0.023)). Sonuç olarak çalışmamızın sonucunda VEGF inhibitörlerinin hipertansiyon öyküsünden bağımsız olarak, arteryel kan basıncı ortalamasını (hem tüm gün ortalama, hem gündüz hem de gece ölçümlerinde) ve hem sistolik hem diyastolik kan basıncını arttırdığı görülmüştür. Bu bağlamda onkolojik değerlendirmesinde VEGF inhibitör tedavisi alacak hastaların bu anlamda rutin olarak daha yakından takip edilmesi önem arz etmektedir.
Koroner anjiyografide myokardiyal bridge saptanan hastalarda myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığı birlikteliği, myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığının yerleşim yerinin korelasyonunun değerlendirilmesi
Epikardiyal yağ dokusu içinde seyreden koroner arterler bazı yerlerinde myokardiyal doku tarafından sarılabilirler. Başka bir deyimle arterin belli bir segmenti myokard içinden geçebilir. Bu anatomik oluşumlar myokardiyal bridge olarak bilinmekte ve anatomik varyasyon olarak tanımlanmakta. Myokardiyal bridge çoğunlukla benign bir anomali olarak tanımlanmakla birlikte, akut myokard infarktüsü, ventriküler taşikardi, senkop, atriyovantriküler blok ve ani kardiyak ölüm gibi komplikasyonlara yol açabilmekte. Diğer taraftan myokardiyal bridge'in kardiyak sistol esnasında koroner arterin direkt kompresyonuna bağlı veya myokardiyal bridge'in olduğu koroner arterde meydana gelen hemodinamik stres nedeniyle koroner arter hastalığına yol açabileceği de geniş bir kabul görmekte. Biz de çalışmamızda selektif koroner angiografide myokardiyal bridge ile birlikte aterosklerotik darlığı olan olgularda aterosklerotik lezyonun yerleşim özellikleri ve myokardiyal bridge ile korelasyonunu araştırmayı planladık.Metod: Selektif koroner anjiografi yapılan geniş bir örneklemde, anatomik bir varyasyon olan myokardiyal bridge ile birlikte koroner arter hastalığı olanlarda, myokardiyal bridge ile aterosklerotik lezyonun yerleşim yerinin korelasyonunu değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planladık.Sonuç: 7058 serilik selektif koroner anjiografide toplam 347 adet myokardiyal bridge'li olgu saptandı. Total prevelans % 3.3 olarak saptandı. Bununla birlikte myokardiyal bridge'li olguların % 98'inde bridge yerleşimi beklendiği üzere sol ön inen arterde saptandı. Sol ön inen arterde D1-D2 arası ve D2 distali arasındaki dağılım birbirine yakın olarak saptandı. Çalışmamızda MB hastalarına %33.1 oranında obstruktif KAH eşlik ettiği izlendi. Aynı koroner arterde MB ve aterosklerotik lezyon varlığında ise, lezyonun %93 oranında MB'nin proksimalinde olduğu saptandı.Sonuç olarak: Angina ile başvuran genç hastalarda veya birden fazla koroner arter hastalığı risk faktörü olmayan hastalarda semptomlar devam ediyorsa MB olasılığı dikkate alınmalıdır. Miyokardiyal bridge damarın proksimal bölümünde aterosklerotik lezyon gelişimini başlatabilir veya ilerlemesini hızlandırabilir. Miyokardiyal bridge'e ateroskleroz eklendiğinde akut koroner sendrom riski artar. Koroner anjiyografilerde aterosklerotik lezyon bulunmayan genç hastalarda MB olasılığına dikkat edilmelidir.
Kalp yetmezliği hastalarında A Tipi davranış ve öfke analizi
Ba?lık: Kalp Yetmezliği Hastalarında A Tipi Davranı? ve Öfke AnaliziGiri?: Sağlık, insanın biyopsikososyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır. Bireyin ruh hali, sosyal çevredeki rolü, sosyal etkile?imleri, bedensel organlarının durumu etkile?erek sağlıklı hali olu?turmaktadır. Son yıllarda ki?ilik tabanlı davranı? özellikleri ile sağlık arasındaki bağlantılar gösterilmi?tir. Stres ki?ide nörohormonal yollarla olumlu ve olumsuz etkilere yol açmakta ve biyopsikoskososyal bir varlık olan bireyin sağlığını doğrudan etkilemektedir. Özellikle stres, A tipi davranı? deseni ve öfke profilleri ile kalp-damar hastalıklarıarasında güçlü bir ili?ki olduğu dü?ünülmektedir. Klinik çalı?malar A tipi davranı? ve öfkeprofili desenlerinin en az yüksek lipit profilleri, sigara kullanma, hareketsiz ya?am tarzları kadarönemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir.Amaç: Birinci amaç, kardiyoloji polikliniğimize ba?vuran kalp yetmezliği hastalığı olanbireylerden olu?an örnek grubunda, A ve B tipi davranı? sıklığı ile bunların kalp yetmezliğihastalığı ile ili?kisini saptamaktı. ?kinci amaç, öfkenin hangi bile?enlerinin kalp yetmezliğihastalarında kontrol grubuna göre farklı olduğunu saptamaktı. Üçüncü amaç, kontrol grubu ve hasta gurubundaki bireyleri A, yüksek A ve B tipi ki?ilik gruplarına bölerek bu grupları hasta ve kontrol grubu olarak kar?ıla?tırarak öfke bile?enlerini değerlendirmekti. Dördüncü amaç,çalı?ma grubunda alt gruplar olu?turarak A tipi davranı?ın rastlanma sıklığını ve bu grubun öfke profillerini kontrol grubuyla kar?ıla?tırmaktı.Materyal ve Metot: Hasta Grubu ve Çalı?ma DizaynıÇalı?ma protokolü yapıldıktan sonra Celal Bayar Üniversitesi etik kurulundan onay alındı. Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalına ba?vuran ve yapılan ekokardiyografilerinde kalp yetmezliği saptanan 50 ki?i (38 erkek,12 kadın) ile kalp yetmezliği saptanmayan 50 ki?i (32 erkek,18 kadın) rızaları alınarak çalı?maya dahil edildi. Çalı?ma grubuna ciddi kapak hastalığı, ciddi karaciğer hastalığı, ciddi böbrek yetmezliği veya ciddi KOAH?ı olanlar dahil edilmedi. Olguve kontrol grubuna, A tipi davranı? özelliğini belirlemek için ERCTA ölçeğinin Türkçeyeuyarlanmı? ERCTA.TR ölçeği; öfke profillerini belirlemek için ise STAXI-2 öfke ölçeğininTürkçeye uyarlanmı? sürümü olan STAXI-2.TR ölçeği uygulandı.?statistiksel DeğerlendirmeHastaların ve kontrol grubunun A tipi davranı? sıklığı ki-kare (X2) testi ile analiz edildi. GruplarınSTAXI-2.TR öfke bile?enlerinin kar?ıla?tırılmasında bağımsız iki grup arası farkların testi (Independest Samples "t" test) One-way,ANOVA ve Post-hoc test ile olgu sayısının yetersiz olduğu durumlarda nonparametrik test olan Mann-Whitney test kullanıldı. Bütün verilerin analizi SPSS.20 istatistik programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: Kalp yetmezliği olan hastaların gelir düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti. Bu bulgu geli?mekte olan diğer ülkelerle benzer olup ülkemizde gelir düzeyinin artı?ının kalp yetmezliği riskini arttırdığı ?eklinde yorumlandı. Kalp yetmezliği olan olgularda A tipi veya 81yüksek A tipi davranı? özelliği gösterme kontrol grubuna oranla göre anlamlı bir ?ekilde daha sıktı(sırasıyla %78,%38; p<0,001). Koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre yapılan ki?ilik tipi analizinde koroner arter hastalığı varlığının ki?ilik tipinin dağılımında farklılık yaratmadığı saptandı (p>0,05). Benzer bir ?ekilde hem kalp yetmezlikli olgularda hem de kontrol grubunda erkek ve kadın cinsiyette ki?ilik dağılımının farklı olmadığı saptandı (p>0,05). Olgu ve kontrol gruplarının öfke skorları kar?ıla?tırıldığında kalp yetmezliği olan bireylerde olmayanlara göre S-Ang/F ve AX-Con-In skor farklarının anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Olgu ve kontrol gruplarında erkek bireylerin öfke puanları kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında anlamlı bir fark saptanmazken kadın bireyler kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında S-Ang/F, AX/Con-Out ve AX/Con-In öfke skorları kalp yetmezlikli kadınlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptanması dikkat çekiciydi (p<0,05). Ki?ilik tiplerinin ortalama öfke skorları tüm çalı?ma grubunda kar?ıla?tırıldı. Yüksek A tipi davranı? özelliği gösteren bireylerde S-Ang/F, S-Ang, T-Ang/R, T-Ang/T, T-Ang skorları B tipi davranı? özelliği gösteren bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla: 0,001, 0,007, 0,042, 0,042, 0,014). AX/Con-In, AX/Con-Out skorları ise Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde Tip B?ye göre anlamlı olarak daha yüksekti (p= 0,030, 0,035). Ki?ilik tiplerinin öfke skorları olgu ve kontrol grupları arasında kar?ıla?tırıldığında non-parametrik testlerde yüksek Tip A veya Tip B davranı? özelliği gösteren bireylerde istatistiksel fark saptanmadı. Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde ise S-Ang /V skorunun kalp yetmezliği olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0,05). Olgu ve kontrol gruplarında yer alan bireylerin koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre öfkeskorları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Gelir düzeyinin artı?ı geli?mekte olan ülkeler ile benzer bir ?ekilde ülkemizde de kalp yetmezliği riskini arttırmaktadır.A tipi ve yüksek A tipi davranı? özelliği kalp yetmezliği için risk olu?turmaktadır.Öfke koroner arter hastalığından bağımsız bir ?ekilde kalp yetmezliği için risk olu?turabilir, bu konuda daha çok ki?inin incelendiği geni? ölçekli çalı?malara ihtiyaç vardır. Çalı?mamız öfkenin kalp yetmezliği riskinin değerlendirilmesi açısından kadınlar için daha belirleyici olabileceğini göstermektedir.Bulgularımız, kalp yetmezliği hastalıklarında davranı? stillerinin etkilerini ara?tırırken sadece A tipi davranı? motifini kullanmanın yeterli olmayabileceğini dü?ündürmektedir. Bundan dolayı iç içe geçmi? ERCTA.TR ve STAXI-2.TR gibi ölçekler kullanılmalıdır.Kalp-damar hastalıklarıyla ili?kili risk faktörlerin biyokimyasal parametrelerle sınırlı olmadığı vegenetik-memetik mirasa dayanan duygularla renklenmi? davranı? motiflerinin de önemli risk faktörleri olabileceği dü?ünülmektedir.Anahtar kelimeler: A tipi davranı? özelliği, ERCTA.TR, STAXI-2.TR, Kalp yetmezliği82
Kalp kapak operasyonu yapılan hastalarda koroner arter hastalığı sıklığının araştırılması
AMAÇ: Çalışmamızda retrospekif olarak ciddi kalp kapak hastalığı nedeniyle opere edilmiş olan hastalardaki eşlik eden koroner arter hastalığı sıklığını araştırdık. Alt grup olarak kapak patolojisi tiplerine göre koroner arter hastalıgı sıklığı arasında fark var mı araştırdık. YÖNTEMLER :Çalışmaya 56?sı kadın(%53,8), 48?i erkek(%46,2) olmak üzere 104 tane kalp kapak ameliyatı olmuş hasta alındı. Sadece tek bir kalp kapağından ameliyat olmuş hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar; ciddi mitral darlığı , ciddi mitral yetmezliği, ciddi aort darlığı, ciddi aort yetmezliği nedeni ile protez kapak replasmanı yapılmış hastalar olarak 4 grup halinde incelendi. Hastaların, tüm epikardiyal koroner arterlerinde (yan dallar dahil) anjiografik olarak plak, kenar düzensizliği, ektazi ve yavaş akımı yok ise koroner arterleri normal, yukarıda sayılan durumların en az birinin varlığında koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı tanısı alan ve en az bir koroner arterinde ?%50 darlık saptanması ise tıkayıcı koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. En az bir koroner arterinde < %50 darlık saptananlar ise tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığının yaygınlığını değerlendirmek için Gensini skorlaması kullanıldı. KAH risk faktörleri olarak yaş, DM, HT, sigara içme öyküsü ve LDL değeri her hasta için kaydedildi. Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. Ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış 32 hasta (%30,8) , ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış 36 hasta (%34,6), ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış 28 hasta (%26,9) , ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış 8 hasta (%7,7) saptandı. Mitral darlıklı hastaların %40,6? sında, aort darlıklı hastaların %60,7?sinde KAH saptandı. Mitral yetmezlikli hastaların %52,8?inde, aort yetmezlikli hastaların %50?sinde KAH saptandı. SONUÇLAR: MD ile AD grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadi. Ancak bu iki grup hasta koroner arter hastalğının yayğınlığı bakımından karşılaştırıldığında Gensini skorları arasında anlamlı farklılık olduğu gözlendi (4,18±10,94 karşı 15,21±32,93, p=0.021). MY ile AY grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. MD, MY, AY gruplarında KAH yaygınlığı da (Gensini skoru) benzer oranda bulundu. DM, HT, sigara içme ve LDL değeri ile tıkayıcı koroner arter hastalığı arasında kurulan çok değişkenli denklem ile KAH ile en ilişkili DM , sonra sigara içme , sonra da LDL değeri olduğu saptandı.
Kalp kapak replasmanı yapılmış ve yapılmamış olan ağır aort ve/veya mitral darlık hastalarında yaşam kalitesi analizi
AMAÇ: Biz bu çalışmamızda aort veya mitral stenoz olup replasman yapılan ve yapılmayan hastalara EQ 5D ve EUROHIS anketleri uygulayarak genel sağlık algılarını ve yaşam kalitelerini ölçümlemeyi amaçladık. YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji AD Ekokardiyografi Laboratuarına ve polikliniğine Ocak 2013-Mayıs 2013 tarihleri arasında başvuran 3 aydan daha eski kapak replasmanı yapılmış veya yapılmamış ağır mitral ve aort stenozlu (ekokardiyografi ile kapak alanı< 1.0 cm2 olan ve hesaplanan mean gradient aort kapak için >40 mmhg, mitral kapak için > 10 mmhg olan) hastaların yaşam kalitesini analiz eden anket uygulanmıştır. Hastaların medikal veya cerrahi olarak rutin takiplerinde uygulanan standart klinik protokollere araştırma kapsamında ek müdahale yapılmamıştır. Hastalara Avrupa sağlık etki ölçeği, Genel yaşam kalitesi ölçeği uygulanmıştır. BULGULAR: Aort ve mitral darlığı hastaları ayrı ayrı ele alınacak olursa; aort darlığı olan hastalarda kapak replasman operasyonunun yaşam kalitesi üzerine anlamlı fark yaratmadığı, benzer şekilde mitral darlığı olan hastalarda da kapak replasmanının yaşam kalitesi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı görülmüştür. İstatistiksel olarak anlamlı kabul edilmese de EUROHIS toplam puanlarına her grup için ayrı ayrı bakıldığında en düşük puan ortalamasının ciddi mitral stenoz hastalarında (p:0,27), Eq5d toplam puanlarına bakıldığında ise en düşük puan ortalamasının aort kapak replasmanı yapılmış olan hastalarda (p:0,658) saptandığı görülmüştür. SONUÇ: Genel yaşam kalitesini ölçen iki anket kullanarak yaptığımız çalışmada kapak replasman operasyonunun hastaların algıladığı yaşam kalitesini bozduğu saptanmıştır. Ciddi mitral ve aort darlığı gibi yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen hasta grubuyla karşılaştırdığımızda replasman yapılmış hastaların da benzer şekilde yaşam kalitelerinin bozulmuş olduğunun saptanması sonucuna dayanarak replasman yapılmış olan hastaların hem fonksiyonel kapasitelerinde, hem de algıladıkları yaşam kalitesinde beklenen düzelmenin olmadığı söylenebilir. Replasman yapılan ve yapılmayan hastaların yaşam kaliteleri benzer çıkmış olmakla beraber hesaplanan anket puanları ciddi mitral stenoz hastalarında daha düşük çıkmıştır. Çalışmaya alınan ciddi mitral stenoz hasta sayısının daha fazla olması durumunda replasman yapılan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı fark beklenebilirdi.
"Uzun süreli CPAP tedavisi alan Obstrüktif Uyku Apne Sendromlu hastalarda kalp hızı değişkenliğinin ve otonom sinir sistemi parametrelerinin değerlendirilmesi"
Bu çalışmada OUAS tanısı olan ve düzenli CPAP tedavisi almış bir hasta grubunda, kalp hızı değişkenliğine dair parametrelerin incelenerek kalp hızı değişikliğinde anlamlı bir farklılık olup olmadığı, bu yolla düzenli OUAS tedavisinin sempatik ve parasempatik otonomik sinir sistemi fonksiyonları üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla; hastanemiz uyku birimine başvurmuş, tanı için polisomnografi yapılmış ve OUAS tanısı almış, CPAP tedavisi planlanmış ve düzenli CPAP tedavisi uygulanmış 35-75 yaş(ortalama yaş: 56.8±8.8) arasındaki 21 hastanın(9 kadın, 12 erkek) verileri retrospektif olarak tarandı. CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası ölçülen kalp hızı değişkenliği(HRV) parametreleri ayrı ayrı kayıt altına alınarak değerlendirme yapıldı. Tip 1 ve Tip 2 diyabetes mellitus, gebelik, atriyal fibrilasyon, ciddi sol ventrikül konsantrik hipertrofisi, obstrüktif koroner arter hastalığı, ciddi kapak hastalıkları, karaciğer , renal ve tiroid fonksiyon bozukluğu olanlar, kardiyomiyopatiler, sistolik disfonksiyon (LVEF: < %40), obstrüktif, restriktif ve infiltratif ciddi akciğer hastalıkları olanlar çalışma dışında bırakıldı. Çalışmamıza konu olan hastaların ritim kayıtları polisomnografi ile eş zamanlı olarak Medcare Flaga Reyjkavik İzlanda yapımı ?smart sleep system? uyku analizörü ile alınmıştır. Kalp hızı değişkenliği(HRV) parametreleri cihazdaki ?HRV report module? ile ölçülmüştür. OUAS?lı hastalarda tipik olan anormal torakoabdominal hareketler(solunum çabası) ve apnelerle ortaya çıkan HRV değişikliklerini dışlamak için HRV analizleri hastanın uyanık olduğu ve solunum hareketlerinin düzenli olarak saptandığı uyku analizinin başında kaydedilen 10 dakikalık sürelerde yapılmıştır. Kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi için zaman ve frekans temelli analizler kullanıldı. Çalışmamızın sonucunda; kalp hızı değişkenliğini değerlendirmek amaçlı kullanılan zaman temelli analiz ölçeklerinden RR, SDNN, SDANN, rMSSD ve pNN50 parametrelerinde ve frekans temelli analiz ölçeklerinden olan ve parasempatik(vagal) aktivitenin major belirleyicilerinden biri olarak kabul gören HF parametresinin CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı. Çalışmamızın sonucunda; RR mesafesiyle ölçülen ve artışı kardiyovasküler mortalite için bağımsız bir risk faktörü olarak kabul edilen kalp atım hızının anlamlı olarak düştüğü gözlendi. Ayrıca anlamlı olan zaman temelli analiz ölçeklerinin anlamlı frekans temelli analiz ölçekleriyle istatistiksel olarak korele olduğu; istatistiksel olarak anlamlı olan zaman temelli analiz ölçeklerinin kendi aralarında da istatistiksel olarak korele olduğu saptandı. bulgularımız daha önceki çalışmalara benzer şekilde OUAS tanılı hastalarda CPAP tedavisi ile gözlenen olumlu kardiyovasküler etkilerin temelinde CPAP?ın otonomik sisteme etkilerinin de rol alabileceğini düşündürmektedir. Biz bu etkiyi otonom aktivitenin bir göstergesi olarak kabul edilen; kolay uygulanabilen, acısız, hassas, ucuz ve tekrarlanabilir bir tetkik olan kalp hızı değişkenliğiyle saptanan değişik parametrelerle inceledik. Çalışmamızın sonuçları; uyku sırasında yapılması tavsiye edilmeyen HRV analizlerinin, solunumun düzenli olduğu ve hastanın uyanık olduğu zaman aralıklarında yapılmasıyla OUAS hastalarında otonomik aktivitenin tayininde kullanılmasının uygun olabileceğini düşündürmektedir. HRV analizi periferik sempatik sinir aktivite ve katekolamin ölçümünden çok daha ucuz, pratik ve noninvaziv bir yöntemdir.
Obstrüktif koroner arter hastalığı ile kan 25OH-vitamin D, fetuin-a, matrix gla protein ve ADMA düzeyleri arasındaki ilişki
Çalışmamızın amacı tıkayıcı kalp damar hastalığı ile 25OH-vitamin D, Matrix Gla Protein(MGP), Fetuin-A, Asimetrik dimetilarjinin(ADMA) belirteçlerinin kan düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Bu amaçla kliniğimizde koroner anjiyografi yapılan toplam 80 olgu grup 1'de 40, grup 2'de 40 olgu olacak şekilde gruplandırıldı. Grup 1' e koroner anjiyografi sonucu normal koroner arter saptanan olgular, grup 2' ye ise tıkayıcı koroner arter hastalığı (en az bir koroner arterinde %70 ve üzerinde darlık) saptanan olgular dahil edildi. Grup 2'de erkek vakalar grup 1'e kıyasla anlamlı olarak fazla sayıda saptandı (p<0,001). Grup 2' nin yaş ortalaması grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Grup 2'de diyabetli olgu sayısı grup 1'e oranla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Kan MGP düzeyleri grup 2' de (2082,79±329,75 pg/ml) , grup 1' e (1853,42±285,82 pg/ml) kıyasla cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). MGP düzeyleri diyabetik olgularda da diyabetik olmayan olgulara kıyasla yüksek izlendi (p<0,05). Bunun üzerine grup 1 ve grup 2'deki diyabetik olmayan olgular kan MGP düzeylerine göre kıyaslandı ve yine grup 2'nin kan MGP düzeyleri grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi, bu da MGP'nin diyabetik durumdan bağımsız olarak tıkayıcı koroner arter hastalığında anlamlı olarak yüksek olabileceğini gösterdi. Kan Fetuin-A düzeyleri grup 2'de (60,54±28,61 ng/ml) grup 1'e kıyasla (78,61±20,45ng/ml) cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Kan 25OH-vitamin D seviyeleri tüm popülasyonda yaygın olarak eksik ve yetersiz izlenmekle beraber (popülasyonun %85' i), grup 1 (20,27±12,65 ng/ml) ve grup 2 (20,64±7,32 ng/ml) arasında anlamlı olarak farklı izlenmedi (p=0,875) . Kan ADMA seviyeleri açısından grup 1 (0,099±0,053 umol/l ) ve grup 2 (0,089±0,051 umol/l) arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Çalışmamızda Grup 1 ve grup 2 arasında kan MGP ve Fetuin-A düzeyleri arasında anlamlı fark izlenirken, 25OH-vitamin D ve ADMA düzeyleri arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç olarak MGP ve Fetuin-A tıkayıcı koroner arter hastalığında belirteç olabileceği düşünüldü. Çalışma sonucu basit kan tetkikiyle tıkayıcı koroner arter hastalığının teşhisine daha kolay ulaşabilme umudu yaratsa da çalışma sonuçlarının daha kapsamlı ve açık değerlendirilebilmesi için benzer altyapılı ancak daha geniş popülasyonlarla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ekokardiyografide kalp yetmezliği saptanan hastalarda levosimendan tedavisi öncesi ve sonrası sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirilmesi
Sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik işlevlerinin birlikte değerlendirilmesine imkan veren Tei indeksinin (MPI) konvansiyonel dalga Doppler ile değerlendirilmesinde anlamlı azalma izlenmemiştir ancak sistolik işlev değerlendirilmesinde LVEF(%) anlamlı artış izlenmesi, Tei indeksinin diyastolik işlev bozukluğunda sistolik işlev bozukluğundan daha yol gösterici olduğu öngörülmektedir. Levosimendan tedavisinin Ekokardiyografik olarak sol ventrikül diyastolik ve sistolik işlevlerinin değerlendirilmesindeki etkisinin araştırılmasında çalışmaya dahil olan hastaların daha geniş örneklem içinden alınmasının yani diyastolik disfonksiyonlarının evre 1, evre 2 ve evre 3 olarak her gruptan hasta bulundurulmasının tedavi yanıtını değerlendirilmesini daha çok etkileyeceği düşünülmektedir.
Uzun dönem statin kullanan hastalarda periferik nöropati gelişimi
Statinler; dünyada en sık ölüm nedenlerinin başında gelen kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız risk faktörü olan düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeylerini düşürmede tercih edilen ilk sıra ilaçlar olarak kabul edilmektedir. Günümüzde sık kullanılan bu ilaçların yan etkisi de biz klinisyenler olarak göz ardı edilmemektedir. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniği'nde daha önce endikasyon dahilinde statin tedavisine başlanmış ve bir yıldan uzun süredir kullanan hastalarda periferik nöropati yan etki gelişimini incelemeyi amaçladık. Çalışma grubu daha önce endikasyon dahilinde statin başlanmış olgular ve ilaç kullanımı olmayan ve dışlama kriterlerine uyan olgular arasından seçildi. Statin kullanan olgular atorvastatin veya rosuvastatin kullanımına; ilaç kullanım süre ve doz bilgilerine göre gruplandırıldı. Olgulara Celal Bayar Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı'nda nörolojik muayene yapılarak ENMG işlemi uygulandı. Tüm olguların ayrıntılı olarak nörolojik ve sistemik muayeneleri yapıldı. Polinöropati muayene bulgularına göre derecelendirildi. Çalışmaya katılan statin kullanan ve kontrol grubu olgular arasında cinsiyet ve yaş dağılımı açısından anlamlı fark izlenmezken; hem statin kullanan hem de kontrol grubunda erkek olguların sayıları yüksek olarak saptandı. Yapılan değerlendirme sonucunda uzun dönem statin kullanan hastalarda periferik nöropati gelişiminde istatiksel açıdan anlamlı fark saptandı (p<0,001). Atorvastatin kullanan 23 olguda polinöropati saptanmış olup; 11 olguda polinöropati saptanmamıştır. Rosuvastatin kolunda 10 olguda polinöropati saptanmış, 6 olguda polinöropati saptanmamıştır. İki grup arasında polinöropati gelişimi açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,720). Nörolojik muayenede atorvastatinin 1 yıl ve altı kullanan 4 olguda patoloji saptanmazken,1 olguda hafif derecede polinöropati ve 1 olguda orta derecede polinöropati saptandı. 1-5 yıl arası kullanan 3 olguda patoloji saptanmazken, 13 olguda hafif derece polinöropati saptandı. 5 yıl ve üzeri kullanan 5 olguda patoloji saptanmazken, 7 olguda hafif derecede polinöropati saptandı. Atorvastatin kullanım süreleri aralarında yapılan ayrıntılı nörolojik muayene ile saptanan nöropati açısından istatiksel anlamlı fark saptandı (p=0,03). Çalışmamız statinlerin uzun dönem kullanımında periferik nöropati yan etki gelişimini desteklemektedir. ENMG ile polinöropati saptadığımız hastaların yapılan nörolojik muayeneleri de bir biri ile ilişkili bulunmuştur. Kronik statin kullanımı olan; anamnez ve muayene sonrası el ve ayaklarda karıncalanma hissi, uyuşma, hissizlik, ağrı, titreme ve yürüyüşte dengesizlik, kas güçsüzlüğü, atrofi ve otonomik bulguları saptanan hastalarda periferik nöropati gelişimi akılda tutulmalıdır. Bu hastalar ileri tetkik için mutlaka yönlendirilmelidir. Bu olgularda statine bağlı nöropati saptanır ise ilaç dozu düşürülmesi ya da kolesterolü düşürmek için ilaç grubu değişikliğine gidilebileceği önerilebilmektedir.