Manisa Celal Bayar University
Anabilim Dalı

Kardiyoloji Anabilim Dalı

Manisa Celal Bayar University

438

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) inhibitörü alan hastalarda, ilacın tansiyon arteryel ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması

Vaskülar Endotelial Growth Faktör (VEGF), anjiyogenezin birincil düzenleyicilerinden biridir. Aktivasyonunu takiben endotelyal hücre büyümesini tetikler ve destekler. VEGF inhibitörleri, 2004 yılında bevacizumab adlı molekülün 2004 yılında kolorektal karsinom'da kullanımı için FDA onayı alması ile birlikte klinik kullanıma girmiş olup, kanser tedavisinde yeni damar oluşumunu engelleyerek gittikçe yaygınlaşan kullanımı olan efektif moleküllerdir. (3,4) VEGF inhibitörlerinin kullanımı ile birlikte görülen yan etkiler arasında hipertansiyon oldukça sık görülmektedir.(5) Celal Bayar Üniversitesi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve klinik endikasyonu sonucunda VEGF inhibitörü tedavisi başlanma kararı alınmış olan ve rutin tedavi öncesi kardiyak değerlendirmesi amacıyla Eylül 2020-Kasım 2021 tarihleri arasında Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalar arasından seçilmiştir. Hastalara tedavi öncesi ekokardiyografik görüntüleme ve 24 saatlik tansiyon holter tetkiki yapılmış olup sonrasında yaklaşık 30-45 günlük tedavileri sonrasında (Oral medikasyonlar için 30 gün, bevacizumab tedavisi için 3. Kür sonrası) kontrol ekokardiyografik bakıları ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı tetkikleri tekrarlanmış olup yine sonuçlar değerlendirilerek tedavi gereksinimleri sonucunda gerekli antihipertansif tedavileri düzenlenmiştir. Ekokardiyografik incelemede hastaların interventriküler septum (IVS), Asendan aorta ve Mitral annular plan sistolik ekskürsiyon (MAPSE) ölçümlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. (IVS: 9.6±2.2--10.37±1.34 (p: 0.021), Asendan aorta: 35.04±3.16--35.73±2.93 (p: 0.048), MAPSE: 13.87±2.42--14.66±2.64 (p: 0.020)) Her ne kadar interventriküler septum kalınlığının hipertansiyon ile ilişkisi iyi biliniyor olsa da, hastaların bir önemli bir kısmının (tedavi öncesi değerlerine göre artış görülse bile) hipertansiyon tanı sınır değerlerinin altında kan basınçları olduğu ve ekokardiyografi kontrollerinin 30-45 gün içerisinde yapılmış olduğu düşünüldüğünde hastalarda bu değişikliğin asendan aorta ve MAPSE değerleri ile de birlikte, ölçüm kaynaklı olabileceği düşünülmüştür. Hastaların sistolik veya diyastolik fonksiyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Hastaların tüm gün, gündüz ve gece ortalama ambulatuvar kan basıncı ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde tüm gün ortalama, gündüz ve gece ölçümlerinde sistolik ve diyastolik ölçümlerinin tümünde artış saptanmış olup; ortalama sistolik, ortalama diyastolik, gündüz sistolik ve gündüz diyastolik ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artma görülmüştür. ( Ortalama sistolik: 118.33±10.92--123.81±14.54 p( 0.017), Ortalama diyastolik: 69.85±8.26--73.43±10.0 p(0.018), Gündüz sistolik: 120.52±10.96--126.36±14.17 p(0.011), Gündüz diyastolik: 72.17±8.19--75.87±10.11 p( 0.023)). Sonuç olarak çalışmamızın sonucunda VEGF inhibitörlerinin hipertansiyon öyküsünden bağımsız olarak, arteryel kan basıncı ortalamasını (hem tüm gün ortalama, hem gündüz hem de gece ölçümlerinde) ve hem sistolik hem diyastolik kan basıncını arttırdığı görülmüştür. Bu bağlamda onkolojik değerlendirmesinde VEGF inhibitör tedavisi alacak hastaların bu anlamda rutin olarak daha yakından takip edilmesi önem arz etmektedir.

EkokardiyografiVasküler endotel büyüme faktörleriVentriküler fonksiyon-sol+1
Eren Ozan Bakır
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner anjiyografide myokardiyal bridge saptanan hastalarda myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığı birlikteliği, myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığının yerleşim yerinin korelasyonunun değerlendirilmesi

Epikardiyal yağ dokusu içinde seyreden koroner arterler bazı yerlerinde myokardiyal doku tarafından sarılabilirler. Başka bir deyimle arterin belli bir segmenti myokard içinden geçebilir. Bu anatomik oluşumlar myokardiyal bridge olarak bilinmekte ve anatomik varyasyon olarak tanımlanmakta. Myokardiyal bridge çoğunlukla benign bir anomali olarak tanımlanmakla birlikte, akut myokard infarktüsü, ventriküler taşikardi, senkop, atriyovantriküler blok ve ani kardiyak ölüm gibi komplikasyonlara yol açabilmekte. Diğer taraftan myokardiyal bridge'in kardiyak sistol esnasında koroner arterin direkt kompresyonuna bağlı veya myokardiyal bridge'in olduğu koroner arterde meydana gelen hemodinamik stres nedeniyle koroner arter hastalığına yol açabileceği de geniş bir kabul görmekte. Biz de çalışmamızda selektif koroner angiografide myokardiyal bridge ile birlikte aterosklerotik darlığı olan olgularda aterosklerotik lezyonun yerleşim özellikleri ve myokardiyal bridge ile korelasyonunu araştırmayı planladık.Metod: Selektif koroner anjiografi yapılan geniş bir örneklemde, anatomik bir varyasyon olan myokardiyal bridge ile birlikte koroner arter hastalığı olanlarda, myokardiyal bridge ile aterosklerotik lezyonun yerleşim yerinin korelasyonunu değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planladık.Sonuç: 7058 serilik selektif koroner anjiografide toplam 347 adet myokardiyal bridge'li olgu saptandı. Total prevelans % 3.3 olarak saptandı. Bununla birlikte myokardiyal bridge'li olguların % 98'inde bridge yerleşimi beklendiği üzere sol ön inen arterde saptandı. Sol ön inen arterde D1-D2 arası ve D2 distali arasındaki dağılım birbirine yakın olarak saptandı. Çalışmamızda MB hastalarına %33.1 oranında obstruktif KAH eşlik ettiği izlendi. Aynı koroner arterde MB ve aterosklerotik lezyon varlığında ise, lezyonun %93 oranında MB'nin proksimalinde olduğu saptandı.Sonuç olarak: Angina ile başvuran genç hastalarda veya birden fazla koroner arter hastalığı risk faktörü olmayan hastalarda semptomlar devam ediyorsa MB olasılığı dikkate alınmalıdır. Miyokardiyal bridge damarın proksimal bölümünde aterosklerotik lezyon gelişimini başlatabilir veya ilerlemesini hızlandırabilir. Miyokardiyal bridge'e ateroskleroz eklendiğinde akut koroner sendrom riski artar. Koroner anjiyografilerde aterosklerotik lezyon bulunmayan genç hastalarda MB olasılığına dikkat edilmelidir.

Kalp hastalıklarıKardiyomiyopatilerKoroner anjiyografi+2
Nurullah Çetin
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp yetmezliği hastalarında A Tipi davranış ve öfke analizi

Ba?lık: Kalp Yetmezliği Hastalarında A Tipi Davranı? ve Öfke AnaliziGiri?: Sağlık, insanın biyopsikososyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır. Bireyin ruh hali, sosyal çevredeki rolü, sosyal etkile?imleri, bedensel organlarının durumu etkile?erek sağlıklı hali olu?turmaktadır. Son yıllarda ki?ilik tabanlı davranı? özellikleri ile sağlık arasındaki bağlantılar gösterilmi?tir. Stres ki?ide nörohormonal yollarla olumlu ve olumsuz etkilere yol açmakta ve biyopsikoskososyal bir varlık olan bireyin sağlığını doğrudan etkilemektedir. Özellikle stres, A tipi davranı? deseni ve öfke profilleri ile kalp-damar hastalıklarıarasında güçlü bir ili?ki olduğu dü?ünülmektedir. Klinik çalı?malar A tipi davranı? ve öfkeprofili desenlerinin en az yüksek lipit profilleri, sigara kullanma, hareketsiz ya?am tarzları kadarönemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir.Amaç: Birinci amaç, kardiyoloji polikliniğimize ba?vuran kalp yetmezliği hastalığı olanbireylerden olu?an örnek grubunda, A ve B tipi davranı? sıklığı ile bunların kalp yetmezliğihastalığı ile ili?kisini saptamaktı. ?kinci amaç, öfkenin hangi bile?enlerinin kalp yetmezliğihastalarında kontrol grubuna göre farklı olduğunu saptamaktı. Üçüncü amaç, kontrol grubu ve hasta gurubundaki bireyleri A, yüksek A ve B tipi ki?ilik gruplarına bölerek bu grupları hasta ve kontrol grubu olarak kar?ıla?tırarak öfke bile?enlerini değerlendirmekti. Dördüncü amaç,çalı?ma grubunda alt gruplar olu?turarak A tipi davranı?ın rastlanma sıklığını ve bu grubun öfke profillerini kontrol grubuyla kar?ıla?tırmaktı.Materyal ve Metot: Hasta Grubu ve Çalı?ma DizaynıÇalı?ma protokolü yapıldıktan sonra Celal Bayar Üniversitesi etik kurulundan onay alındı. Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalına ba?vuran ve yapılan ekokardiyografilerinde kalp yetmezliği saptanan 50 ki?i (38 erkek,12 kadın) ile kalp yetmezliği saptanmayan 50 ki?i (32 erkek,18 kadın) rızaları alınarak çalı?maya dahil edildi. Çalı?ma grubuna ciddi kapak hastalığı, ciddi karaciğer hastalığı, ciddi böbrek yetmezliği veya ciddi KOAH?ı olanlar dahil edilmedi. Olguve kontrol grubuna, A tipi davranı? özelliğini belirlemek için ERCTA ölçeğinin Türkçeyeuyarlanmı? ERCTA.TR ölçeği; öfke profillerini belirlemek için ise STAXI-2 öfke ölçeğininTürkçeye uyarlanmı? sürümü olan STAXI-2.TR ölçeği uygulandı.?statistiksel DeğerlendirmeHastaların ve kontrol grubunun A tipi davranı? sıklığı ki-kare (X2) testi ile analiz edildi. GruplarınSTAXI-2.TR öfke bile?enlerinin kar?ıla?tırılmasında bağımsız iki grup arası farkların testi (Independest Samples "t" test) One-way,ANOVA ve Post-hoc test ile olgu sayısının yetersiz olduğu durumlarda nonparametrik test olan Mann-Whitney test kullanıldı. Bütün verilerin analizi SPSS.20 istatistik programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: Kalp yetmezliği olan hastaların gelir düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti. Bu bulgu geli?mekte olan diğer ülkelerle benzer olup ülkemizde gelir düzeyinin artı?ının kalp yetmezliği riskini arttırdığı ?eklinde yorumlandı. Kalp yetmezliği olan olgularda A tipi veya 81yüksek A tipi davranı? özelliği gösterme kontrol grubuna oranla göre anlamlı bir ?ekilde daha sıktı(sırasıyla %78,%38; p<0,001). Koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre yapılan ki?ilik tipi analizinde koroner arter hastalığı varlığının ki?ilik tipinin dağılımında farklılık yaratmadığı saptandı (p>0,05). Benzer bir ?ekilde hem kalp yetmezlikli olgularda hem de kontrol grubunda erkek ve kadın cinsiyette ki?ilik dağılımının farklı olmadığı saptandı (p>0,05). Olgu ve kontrol gruplarının öfke skorları kar?ıla?tırıldığında kalp yetmezliği olan bireylerde olmayanlara göre S-Ang/F ve AX-Con-In skor farklarının anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Olgu ve kontrol gruplarında erkek bireylerin öfke puanları kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında anlamlı bir fark saptanmazken kadın bireyler kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında S-Ang/F, AX/Con-Out ve AX/Con-In öfke skorları kalp yetmezlikli kadınlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptanması dikkat çekiciydi (p<0,05). Ki?ilik tiplerinin ortalama öfke skorları tüm çalı?ma grubunda kar?ıla?tırıldı. Yüksek A tipi davranı? özelliği gösteren bireylerde S-Ang/F, S-Ang, T-Ang/R, T-Ang/T, T-Ang skorları B tipi davranı? özelliği gösteren bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla: 0,001, 0,007, 0,042, 0,042, 0,014). AX/Con-In, AX/Con-Out skorları ise Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde Tip B?ye göre anlamlı olarak daha yüksekti (p= 0,030, 0,035). Ki?ilik tiplerinin öfke skorları olgu ve kontrol grupları arasında kar?ıla?tırıldığında non-parametrik testlerde yüksek Tip A veya Tip B davranı? özelliği gösteren bireylerde istatistiksel fark saptanmadı. Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde ise S-Ang /V skorunun kalp yetmezliği olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0,05). Olgu ve kontrol gruplarında yer alan bireylerin koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre öfkeskorları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Gelir düzeyinin artı?ı geli?mekte olan ülkeler ile benzer bir ?ekilde ülkemizde de kalp yetmezliği riskini arttırmaktadır.A tipi ve yüksek A tipi davranı? özelliği kalp yetmezliği için risk olu?turmaktadır.Öfke koroner arter hastalığından bağımsız bir ?ekilde kalp yetmezliği için risk olu?turabilir, bu konuda daha çok ki?inin incelendiği geni? ölçekli çalı?malara ihtiyaç vardır. Çalı?mamız öfkenin kalp yetmezliği riskinin değerlendirilmesi açısından kadınlar için daha belirleyici olabileceğini göstermektedir.Bulgularımız, kalp yetmezliği hastalıklarında davranı? stillerinin etkilerini ara?tırırken sadece A tipi davranı? motifini kullanmanın yeterli olmayabileceğini dü?ündürmektedir. Bundan dolayı iç içe geçmi? ERCTA.TR ve STAXI-2.TR gibi ölçekler kullanılmalıdır.Kalp-damar hastalıklarıyla ili?kili risk faktörlerin biyokimyasal parametrelerle sınırlı olmadığı vegenetik-memetik mirasa dayanan duygularla renklenmi? davranı? motiflerinin de önemli risk faktörleri olabileceği dü?ünülmektedir.Anahtar kelimeler: A tipi davranı? özelliği, ERCTA.TR, STAXI-2.TR, Kalp yetmezliği82

Kalp hastalıklarıKalp yetmezliğiKişilik+6
Onur Dalgıç
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp kapak operasyonu yapılan hastalarda koroner arter hastalığı sıklığının araştırılması

AMAÇ: Çalışmamızda retrospekif olarak ciddi kalp kapak hastalığı nedeniyle opere edilmiş olan hastalardaki eşlik eden koroner arter hastalığı sıklığını araştırdık. Alt grup olarak kapak patolojisi tiplerine göre koroner arter hastalıgı sıklığı arasında fark var mı araştırdık. YÖNTEMLER :Çalışmaya 56?sı kadın(%53,8), 48?i erkek(%46,2) olmak üzere 104 tane kalp kapak ameliyatı olmuş hasta alındı. Sadece tek bir kalp kapağından ameliyat olmuş hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar; ciddi mitral darlığı , ciddi mitral yetmezliği, ciddi aort darlığı, ciddi aort yetmezliği nedeni ile protez kapak replasmanı yapılmış hastalar olarak 4 grup halinde incelendi. Hastaların, tüm epikardiyal koroner arterlerinde (yan dallar dahil) anjiografik olarak plak, kenar düzensizliği, ektazi ve yavaş akımı yok ise koroner arterleri normal, yukarıda sayılan durumların en az birinin varlığında koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı tanısı alan ve en az bir koroner arterinde ?%50 darlık saptanması ise tıkayıcı koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. En az bir koroner arterinde < %50 darlık saptananlar ise tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığının yaygınlığını değerlendirmek için Gensini skorlaması kullanıldı. KAH risk faktörleri olarak yaş, DM, HT, sigara içme öyküsü ve LDL değeri her hasta için kaydedildi. Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. Ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış 32 hasta (%30,8) , ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış 36 hasta (%34,6), ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış 28 hasta (%26,9) , ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış 8 hasta (%7,7) saptandı. Mitral darlıklı hastaların %40,6? sında, aort darlıklı hastaların %60,7?sinde KAH saptandı. Mitral yetmezlikli hastaların %52,8?inde, aort yetmezlikli hastaların %50?sinde KAH saptandı. SONUÇLAR: MD ile AD grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadi. Ancak bu iki grup hasta koroner arter hastalğının yayğınlığı bakımından karşılaştırıldığında Gensini skorları arasında anlamlı farklılık olduğu gözlendi (4,18±10,94 karşı 15,21±32,93, p=0.021). MY ile AY grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. MD, MY, AY gruplarında KAH yaygınlığı da (Gensini skoru) benzer oranda bulundu. DM, HT, sigara içme ve LDL değeri ile tıkayıcı koroner arter hastalığı arasında kurulan çok değişkenli denklem ile KAH ile en ilişkili DM , sonra sigara içme , sonra da LDL değeri olduğu saptandı.

Kalp hastalıklarıKalp kapak hastalıklarıKalp kapak protezleri+4
Zeynep Yapan Emren
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp kapak replasmanı yapılmış ve yapılmamış olan ağır aort ve/veya mitral darlık hastalarında yaşam kalitesi analizi

AMAÇ: Biz bu çalışmamızda aort veya mitral stenoz olup replasman yapılan ve yapılmayan hastalara EQ 5D ve EUROHIS anketleri uygulayarak genel sağlık algılarını ve yaşam kalitelerini ölçümlemeyi amaçladık. YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji AD Ekokardiyografi Laboratuarına ve polikliniğine Ocak 2013-Mayıs 2013 tarihleri arasında başvuran 3 aydan daha eski kapak replasmanı yapılmış veya yapılmamış ağır mitral ve aort stenozlu (ekokardiyografi ile kapak alanı< 1.0 cm2 olan ve hesaplanan mean gradient aort kapak için >40 mmhg, mitral kapak için > 10 mmhg olan) hastaların yaşam kalitesini analiz eden anket uygulanmıştır. Hastaların medikal veya cerrahi olarak rutin takiplerinde uygulanan standart klinik protokollere araştırma kapsamında ek müdahale yapılmamıştır. Hastalara Avrupa sağlık etki ölçeği, Genel yaşam kalitesi ölçeği uygulanmıştır. BULGULAR: Aort ve mitral darlığı hastaları ayrı ayrı ele alınacak olursa; aort darlığı olan hastalarda kapak replasman operasyonunun yaşam kalitesi üzerine anlamlı fark yaratmadığı, benzer şekilde mitral darlığı olan hastalarda da kapak replasmanının yaşam kalitesi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı görülmüştür. İstatistiksel olarak anlamlı kabul edilmese de EUROHIS toplam puanlarına her grup için ayrı ayrı bakıldığında en düşük puan ortalamasının ciddi mitral stenoz hastalarında (p:0,27), Eq5d toplam puanlarına bakıldığında ise en düşük puan ortalamasının aort kapak replasmanı yapılmış olan hastalarda (p:0,658) saptandığı görülmüştür. SONUÇ: Genel yaşam kalitesini ölçen iki anket kullanarak yaptığımız çalışmada kapak replasman operasyonunun hastaların algıladığı yaşam kalitesini bozduğu saptanmıştır. Ciddi mitral ve aort darlığı gibi yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen hasta grubuyla karşılaştırdığımızda replasman yapılmış hastaların da benzer şekilde yaşam kalitelerinin bozulmuş olduğunun saptanması sonucuna dayanarak replasman yapılmış olan hastaların hem fonksiyonel kapasitelerinde, hem de algıladıkları yaşam kalitesinde beklenen düzelmenin olmadığı söylenebilir. Replasman yapılan ve yapılmayan hastaların yaşam kaliteleri benzer çıkmış olmakla beraber hesaplanan anket puanları ciddi mitral stenoz hastalarında daha düşük çıkmıştır. Çalışmaya alınan ciddi mitral stenoz hasta sayısının daha fazla olması durumunda replasman yapılan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı fark beklenebilirdi.

AnketlerAort kapak stenozuKalp kapak hastalıkları+4
Hülya Acet
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

"Uzun süreli CPAP tedavisi alan Obstrüktif Uyku Apne Sendromlu hastalarda kalp hızı değişkenliğinin ve otonom sinir sistemi parametrelerinin değerlendirilmesi"

Bu çalışmada OUAS tanısı olan ve düzenli CPAP tedavisi almış bir hasta grubunda, kalp hızı değişkenliğine dair parametrelerin incelenerek kalp hızı değişikliğinde anlamlı bir farklılık olup olmadığı, bu yolla düzenli OUAS tedavisinin sempatik ve parasempatik otonomik sinir sistemi fonksiyonları üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla; hastanemiz uyku birimine başvurmuş, tanı için polisomnografi yapılmış ve OUAS tanısı almış, CPAP tedavisi planlanmış ve düzenli CPAP tedavisi uygulanmış 35-75 yaş(ortalama yaş: 56.8±8.8) arasındaki 21 hastanın(9 kadın, 12 erkek) verileri retrospektif olarak tarandı. CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası ölçülen kalp hızı değişkenliği(HRV) parametreleri ayrı ayrı kayıt altına alınarak değerlendirme yapıldı. Tip 1 ve Tip 2 diyabetes mellitus, gebelik, atriyal fibrilasyon, ciddi sol ventrikül konsantrik hipertrofisi, obstrüktif koroner arter hastalığı, ciddi kapak hastalıkları, karaciğer , renal ve tiroid fonksiyon bozukluğu olanlar, kardiyomiyopatiler, sistolik disfonksiyon (LVEF: < %40), obstrüktif, restriktif ve infiltratif ciddi akciğer hastalıkları olanlar çalışma dışında bırakıldı. Çalışmamıza konu olan hastaların ritim kayıtları polisomnografi ile eş zamanlı olarak Medcare Flaga Reyjkavik İzlanda yapımı ?smart sleep system? uyku analizörü ile alınmıştır. Kalp hızı değişkenliği(HRV) parametreleri cihazdaki ?HRV report module? ile ölçülmüştür. OUAS?lı hastalarda tipik olan anormal torakoabdominal hareketler(solunum çabası) ve apnelerle ortaya çıkan HRV değişikliklerini dışlamak için HRV analizleri hastanın uyanık olduğu ve solunum hareketlerinin düzenli olarak saptandığı uyku analizinin başında kaydedilen 10 dakikalık sürelerde yapılmıştır. Kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi için zaman ve frekans temelli analizler kullanıldı. Çalışmamızın sonucunda; kalp hızı değişkenliğini değerlendirmek amaçlı kullanılan zaman temelli analiz ölçeklerinden RR, SDNN, SDANN, rMSSD ve pNN50 parametrelerinde ve frekans temelli analiz ölçeklerinden olan ve parasempatik(vagal) aktivitenin major belirleyicilerinden biri olarak kabul gören HF parametresinin CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı. Çalışmamızın sonucunda; RR mesafesiyle ölçülen ve artışı kardiyovasküler mortalite için bağımsız bir risk faktörü olarak kabul edilen kalp atım hızının anlamlı olarak düştüğü gözlendi. Ayrıca anlamlı olan zaman temelli analiz ölçeklerinin anlamlı frekans temelli analiz ölçekleriyle istatistiksel olarak korele olduğu; istatistiksel olarak anlamlı olan zaman temelli analiz ölçeklerinin kendi aralarında da istatistiksel olarak korele olduğu saptandı. bulgularımız daha önceki çalışmalara benzer şekilde OUAS tanılı hastalarda CPAP tedavisi ile gözlenen olumlu kardiyovasküler etkilerin temelinde CPAP?ın otonomik sisteme etkilerinin de rol alabileceğini düşündürmektedir. Biz bu etkiyi otonom aktivitenin bir göstergesi olarak kabul edilen; kolay uygulanabilen, acısız, hassas, ucuz ve tekrarlanabilir bir tetkik olan kalp hızı değişkenliğiyle saptanan değişik parametrelerle inceledik. Çalışmamızın sonuçları; uyku sırasında yapılması tavsiye edilmeyen HRV analizlerinin, solunumun düzenli olduğu ve hastanın uyanık olduğu zaman aralıklarında yapılmasıyla OUAS hastalarında otonomik aktivitenin tayininde kullanılmasının uygun olabileceğini düşündürmektedir. HRV analizi periferik sempatik sinir aktivite ve katekolamin ölçümünden çok daha ucuz, pratik ve noninvaziv bir yöntemdir.

Kalp hızıOtonom sinir sistemi hastalıklarıPolisomnografi+3
Bülent Özlek
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif koroner arter hastalığı ile kan 25OH-vitamin D, fetuin-a, matrix gla protein ve ADMA düzeyleri arasındaki ilişki

Çalışmamızın amacı tıkayıcı kalp damar hastalığı ile 25OH-vitamin D, Matrix Gla Protein(MGP), Fetuin-A, Asimetrik dimetilarjinin(ADMA) belirteçlerinin kan düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Bu amaçla kliniğimizde koroner anjiyografi yapılan toplam 80 olgu grup 1'de 40, grup 2'de 40 olgu olacak şekilde gruplandırıldı. Grup 1' e koroner anjiyografi sonucu normal koroner arter saptanan olgular, grup 2' ye ise tıkayıcı koroner arter hastalığı (en az bir koroner arterinde %70 ve üzerinde darlık) saptanan olgular dahil edildi. Grup 2'de erkek vakalar grup 1'e kıyasla anlamlı olarak fazla sayıda saptandı (p<0,001). Grup 2' nin yaş ortalaması grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Grup 2'de diyabetli olgu sayısı grup 1'e oranla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Kan MGP düzeyleri grup 2' de (2082,79±329,75 pg/ml) , grup 1' e (1853,42±285,82 pg/ml) kıyasla cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). MGP düzeyleri diyabetik olgularda da diyabetik olmayan olgulara kıyasla yüksek izlendi (p<0,05). Bunun üzerine grup 1 ve grup 2'deki diyabetik olmayan olgular kan MGP düzeylerine göre kıyaslandı ve yine grup 2'nin kan MGP düzeyleri grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi, bu da MGP'nin diyabetik durumdan bağımsız olarak tıkayıcı koroner arter hastalığında anlamlı olarak yüksek olabileceğini gösterdi. Kan Fetuin-A düzeyleri grup 2'de (60,54±28,61 ng/ml) grup 1'e kıyasla (78,61±20,45ng/ml) cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Kan 25OH-vitamin D seviyeleri tüm popülasyonda yaygın olarak eksik ve yetersiz izlenmekle beraber (popülasyonun %85' i), grup 1 (20,27±12,65 ng/ml) ve grup 2 (20,64±7,32 ng/ml) arasında anlamlı olarak farklı izlenmedi (p=0,875) . Kan ADMA seviyeleri açısından grup 1 (0,099±0,053 umol/l ) ve grup 2 (0,089±0,051 umol/l) arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Çalışmamızda Grup 1 ve grup 2 arasında kan MGP ve Fetuin-A düzeyleri arasında anlamlı fark izlenirken, 25OH-vitamin D ve ADMA düzeyleri arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç olarak MGP ve Fetuin-A tıkayıcı koroner arter hastalığında belirteç olabileceği düşünüldü. Çalışma sonucu basit kan tetkikiyle tıkayıcı koroner arter hastalığının teşhisine daha kolay ulaşabilme umudu yaratsa da çalışma sonuçlarının daha kapsamlı ve açık değerlendirilebilmesi için benzer altyapılı ancak daha geniş popülasyonlarla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

ADMAFetuin AKalp hastalıkları+3
Uğur Taşkın
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ekokardiyografide kalp yetmezliği saptanan hastalarda levosimendan tedavisi öncesi ve sonrası sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirilmesi

Sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik işlevlerinin birlikte değerlendirilmesine imkan veren Tei indeksinin (MPI) konvansiyonel dalga Doppler ile değerlendirilmesinde anlamlı azalma izlenmemiştir ancak sistolik işlev değerlendirilmesinde LVEF(%) anlamlı artış izlenmesi, Tei indeksinin diyastolik işlev bozukluğunda sistolik işlev bozukluğundan daha yol gösterici olduğu öngörülmektedir. Levosimendan tedavisinin Ekokardiyografik olarak sol ventrikül diyastolik ve sistolik işlevlerinin değerlendirilmesindeki etkisinin araştırılmasında çalışmaya dahil olan hastaların daha geniş örneklem içinden alınmasının yani diyastolik disfonksiyonlarının evre 1, evre 2 ve evre 3 olarak her gruptan hasta bulundurulmasının tedavi yanıtını değerlendirilmesini daha çok etkileyeceği düşünülmektedir.

DiastolEkokardiyografiKalp yetmezliği+3
Ferhat Siyamend Yurdam
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uzun dönem statin kullanan hastalarda periferik nöropati gelişimi

Statinler; dünyada en sık ölüm nedenlerinin başında gelen kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız risk faktörü olan düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeylerini düşürmede tercih edilen ilk sıra ilaçlar olarak kabul edilmektedir. Günümüzde sık kullanılan bu ilaçların yan etkisi de biz klinisyenler olarak göz ardı edilmemektedir. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniği'nde daha önce endikasyon dahilinde statin tedavisine başlanmış ve bir yıldan uzun süredir kullanan hastalarda periferik nöropati yan etki gelişimini incelemeyi amaçladık. Çalışma grubu daha önce endikasyon dahilinde statin başlanmış olgular ve ilaç kullanımı olmayan ve dışlama kriterlerine uyan olgular arasından seçildi. Statin kullanan olgular atorvastatin veya rosuvastatin kullanımına; ilaç kullanım süre ve doz bilgilerine göre gruplandırıldı. Olgulara Celal Bayar Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı'nda nörolojik muayene yapılarak ENMG işlemi uygulandı. Tüm olguların ayrıntılı olarak nörolojik ve sistemik muayeneleri yapıldı. Polinöropati muayene bulgularına göre derecelendirildi. Çalışmaya katılan statin kullanan ve kontrol grubu olgular arasında cinsiyet ve yaş dağılımı açısından anlamlı fark izlenmezken; hem statin kullanan hem de kontrol grubunda erkek olguların sayıları yüksek olarak saptandı. Yapılan değerlendirme sonucunda uzun dönem statin kullanan hastalarda periferik nöropati gelişiminde istatiksel açıdan anlamlı fark saptandı (p<0,001). Atorvastatin kullanan 23 olguda polinöropati saptanmış olup; 11 olguda polinöropati saptanmamıştır. Rosuvastatin kolunda 10 olguda polinöropati saptanmış, 6 olguda polinöropati saptanmamıştır. İki grup arasında polinöropati gelişimi açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,720). Nörolojik muayenede atorvastatinin 1 yıl ve altı kullanan 4 olguda patoloji saptanmazken,1 olguda hafif derecede polinöropati ve 1 olguda orta derecede polinöropati saptandı. 1-5 yıl arası kullanan 3 olguda patoloji saptanmazken, 13 olguda hafif derece polinöropati saptandı. 5 yıl ve üzeri kullanan 5 olguda patoloji saptanmazken, 7 olguda hafif derecede polinöropati saptandı. Atorvastatin kullanım süreleri aralarında yapılan ayrıntılı nörolojik muayene ile saptanan nöropati açısından istatiksel anlamlı fark saptandı (p=0,03). Çalışmamız statinlerin uzun dönem kullanımında periferik nöropati yan etki gelişimini desteklemektedir. ENMG ile polinöropati saptadığımız hastaların yapılan nörolojik muayeneleri de bir biri ile ilişkili bulunmuştur. Kronik statin kullanımı olan; anamnez ve muayene sonrası el ve ayaklarda karıncalanma hissi, uyuşma, hissizlik, ağrı, titreme ve yürüyüşte dengesizlik, kas güçsüzlüğü, atrofi ve otonomik bulguları saptanan hastalarda periferik nöropati gelişimi akılda tutulmalıdır. Bu hastalar ileri tetkik için mutlaka yönlendirilmelidir. Bu olgularda statine bağlı nöropati saptanır ise ilaç dozu düşürülmesi ya da kolesterolü düşürmek için ilaç grubu değişikliğine gidilebileceği önerilebilmektedir.

Antikolesteremik ajanlarAtorvastatinHiperlipidemiler+3
Özge Copkıran
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezite cerrahisi sonrası olası kardiyak reverse remodellingi saptamada ekokardiyografik parametreler ve serum galectin-3 düzeylerinin rolü

Amaç: Obezite, eşlik eden komorbiditeleri nedeniyle yaşam süresini kısaltan, prevalansı giderek artan global bir sağlık problemidir. Obezite, kardiyak disfonksiyonuna zemin hazırlayan kardiyak morfolojide değişikliklere neden olabilir. Obezitenin tedavisinde bariatrik cerrahi yöntemlerin kullanılma sıklığı her geçen gün artmaktadır. Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG), morbid obezite tedavisinde günümüzde en önemli cerrahi seçeneklerinden biridir. Çalışmamızda LSG'nin kardiyak reverse remodelling ve kardiyak fibrozis üzerindeki ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2020-2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde obezite nedeniyle LSG olan ardışık 72 obezite hastası ile sağlıklı 72 birey incelendi. Hastaların ve sağlıklı grubun demografik verileri, antropometrik ölçümleri, laboratuvar özellikleri, Galectin-3 (Gal-3) ve ekokardiyografik parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilenlerin ortalama yaşı 34,7±10,2 idi, bunların 105 (% 72,9)'i kadındı. Cerrahi sonrası ortalama beden kitle indeksi (BKİ) 43,6±4,2 kg/m²'den 29,4±3,8 kg/m²'ye azalma göstermiştir. Cerrahi grupta vücut ağırlığı kaybı, BKİ ve vücut yüzey alanında (VYA) istatistiksel anlamlı azalma saptandı. Cerrahi sonrası takipte ortalama Mitral E pik hızında (p <0,001) ve E/A oranında (p <0,001) anlamlı artış, sol atriyum (SA) boyutu (p:0,015), sol ventrikül diyastol sonu çap (SVDSÇ) (p <0,001), sol ventrikül kütlesi (SVK) (p <0,001), SA hacmi (SAH) (p <0,001), SA hacim indeksi (SAHİ) (p <0,001)ve ortalama Mitral A pik hızında (p <0,001) ise anlamlı azalma saptandı. Hasta grubunda Gal-3 değeri cerrahi sonrasında, öncesine göre istatiksel olarak anlamlı olmayan düşüş görülmüştür (9,0±4,6'ya karşı 7,8±3,8, p:0,146). Sonuç: LSG ile kısa dönemde etkin kilo kaybı sağlanmıştır. LSG ile hem sistolik hem de diyastolik fonksiyonlarda önemli iyileşme saptanmıştır. Cerrahi sonrası 6 aylık takip sırasında Gal-3 düzeyi anlamlı saptanmamıştır. LSG'nin Gal-3 üzerine değişimini değerlendirmek için uzun süreli takip gerekebilir. Anahtar Sözcükler: Obezite, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi, Galectin-3, Sol Atriyum Hacim İndeksi, Sol Ventrikül Kütle İndeksi

Atriyal fonksiyonEkokardiyografiGalektin-3+4
Ömer Tepe
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Manisa bölgesinde "ST segment yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü" tanısı alan hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerine göre koroner lezyonların dağılımının incelenmesi

Çalışmamızda NSTEMI tanısıyla kardiyoloji kliniğinde interne edilmiş bir grup hastanın; klasik kardiyovasküler risk faktörleriyle, koroner lezyonların ciddiyetinin arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Bu amaçla; Manisa bölgesinde yaşayan, 2012-2014 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği'ne NSTEMI tanısı ile interne edilmiş, koroner anjiyografileri Judkins Yöntemi ile yapılmış, 31-113 yaş(ortalama yaş:64,81± 12,63) arasındaki 222 hastanın(82 kadın, 140 erkek) verileri retrospektif olarak tarandı. Koroner arter hastalığının ciddiyeti ve lezyonların dağılımı Damar Skoru ve Gensini Skorlama Sistemi'ne göre değerlendirildi. Bu skorlama sonuçlarıyla klasik kardiyovasküler risk faktörleri(erkek cinsiyet, DM, HT, sigara kullanımı, KBY, Dislipidemi) ilişkisi karşılaştırıldı. Çalışmamıza 18 yaş altında olan ve daha önceden CABG operasyonu öyküsü olan hastalar dahil edilmezken; bunlar dışındaki 18 yaş üstü hastalar alındı. Çalışmamızın sonucunda; NSTEMI tanısı nedeniyle interne edilmiş ve tetkik edilmiş hastalarda; erkek cinsiyet, DM, hipertansiyon, sigara, KBY gibi klasik risk faktörlerinin koroner arter hastalığının ciddiyetini istatistiksel olarak anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. Dislipideminin de koroner arter hastalığı ciddiyetini oransal olarak arttırdığı görülmüştür. Fakat bu grupta istatistiksel bir anlam görülmemiştir. Bunun da sebebinin; dislipidemi grubunun içine lipid düzeyleri önemsenmeksizin lipid düşürücü ilaç kullanan hastaların da dahil edilmesinin olmuş olabileceği, özellikle statinlerin kolesterol düşürücü etkilerinin yanı sıra pleotropik etkileri nedeniyle istatistiksel bir anlam elde edilememiş olabileceği düşünüldü. Klasik risk faktörlerinin bir arada bulunmasının koroner arter hastalığının ciddiyetini oransal(sayısal) olarak arttırdığı görüldü. DM+HT ve DL+sigara grubunda istatistiksel olarak da bu durum saptandı. Fakat DM+HT+DL, HT+DL+sigara, HT+DM+DL+sigara gruplarında bu risk faktörlerinin bir arada bulunması oransal(sayısal) olarak koroner arter hastalığı ciddiyetinin arttırdığını gösterse de istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç çıkmamıştır. Bu durumun da çalışmamızda bu hasta gruplarındaki hasta sayılarının az(yetersiz) olmasından kaynaklanmış olabileceği düşünüldü. İskemik SVO şu an için klasik bir kardiyovasküler risk faktörü kabul edilmemekle birlikte çalışmamızda bu grubu da inceledik. SVO grubunda koroner arter hastalığı ciddiyetinin daha yüksek olduğu oransal(sayısal) olarak görülmüş olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç gösterilememiştir. Çalışmamızdaki bu gruptaki hasta sayısı da çok az(yetersiz) olduğundan bu konudaki daha kapsamlı çalışmaların sonuçlarını dikkate almanın daha uygun olacağı düşünüldü. Bu sonuçlar göz önüne alındığında; kardiyovasküler olaylardan kaynaklanan mortalite ve morbiditeyi azaltmak için değiştirilebilir klasik kardiyovasküler risk faktörlerinin optimal biçimde tedavi edilmesi çok büyük önem taşımaktadır.

Anjiyoplasti-balon-koronerHiperlipidemilerKardiyovasküler hastalıklar+7
Eda Özlek
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik hastalarda koroner sinüs gerginliğinin değerlendirmesi

Diyabetes mellitus; insülin eksikliğinden, insülin etkisine cevabın bozulmasından veya her ikisinden kaynaklanan, hiperglisemi ile seyreden, zamanla mikro ve/veya makrovasküler komplikasyonların eşlik edebildiği kronik metabolik bir hastalıktır. Koroner sinüs (CS) ana kalp damar venidir. CS, özellikle farklı kardiyak prosedürler için erişim sağlayan rolü ile klinik olarak önemli bir yapı haline gelmiştir. Çalışma ve kontrol grubu; 2013-2016 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniğine başvuranlar arasından seçildi. Çalışma grubu DM tanısı bulunan ve başka kronik hastalığı (KOAH, hipertansiyon, hipertroidi, hipotroidi, kronik inflamatuar hastalıklar, kollajen doku hastalıkları) bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Kontrol grubu ise DM tanısı ve kronik hastalığı bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Literatüre bakıldığında DM' nin kardiyak arteryel sistem üzerine olan etkileri araştırıldığı ancak venöz sistem üzerine çalışma olmadığı gözlenmektedir. Bu çalışmada DM' nin kardiyak arteryel sistem olduğu kadar venöz sistemde de anjiopatilere neden olduğu düşünülerek kalbin ana venöz damarı olan koroner sinüs değerlendirilmiştir. Primer ölçüm parametreleri olarak koroner sinüs boyutları ve elastikiyeti (CSS) değerlendirilmiştir. Literatüre bakıldığında koroner sinüsün sadece HT ile ilişkisinin araştırıldığı, söz konusu çalışmada hipertansif hastalarda CSS düşük saptandığı bildirilmiştir (129). Bizim çalışmamızda DM' nin kardiyak venöz sistem üzerine etkisi ekokardiyografik olarak CSS üzerinden incelendi, aynı zamanda diğer ekokardiyografik parametler de değerlendirilerek sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda 49 hasta grubuna karşılık 53 kontrol grubu bulunmaktaydı. Cinsiyetler arasında anlamlı fark yokken yaş açısından anlamlı fark saptandı. Yapılan değerlendirme sonucu DM tanısı bulunan hastalarda koroner sinüs minimum ölçüsü (CSMIN) (p=0.004) de istatistiksel farklılık saptarken koroner sinüs maksimum değeri (CSMAX) (p=0.240) da anlamlı istatistiksel farklılık saptamadı. Bu verilerden yararlanarak hesaplanan koroner sinüs diyastolik değişim (CSDC) (p<0.001) ve koroner sinüs gerginliği (CSS) (p<0.001) de anlamlı farklılık gözlendi. Sonuç olarak çalışmamız DM tanılı hastalarda kardiyak arteryel sistemin olduğu gibi kardiyak venöz sisteminde tutulduğu hipotezini desteklemektedir. DM tanılı hastalara yapılan ekokardiyografide kontrol grubuna göre kalbin ana venöz damarı olan koroner sinüsün elastikiyetinde anlamlı azalma görülmektedir. Bu sonuçlarla poliklinik kontrolüne gelen DM tanılı hastalarda kardiyak arteryel sistem değerlendirilmesi yapılırken kardiyak venöz sistem değerlendirilmesi de unutulmamalıdır. Diyabetik retinopatide olduğu gibi kardiyak arteryel sistem etkilenmeden venöz sistemin daha erken dönemde etkilenebileceği gözden kaçırılmamalıdır. Venöz sistemin erken dönemde etkilendiğinin saptanması ile hastaya daha iyi hiperglisemi kontrolü için gerekli müdahaleler yapılabileceği ve arteryel sistemin etkilenme sürecinin uzatılabileceği düşünülebilir. Daha çok hasta sayısının dahil edildiği, DM tanı süresinin dikkate alındığı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Diabetes mellitusEkokardiyografiKardiyovasküler sistem+3
İbrahim Halil Özdemir
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner ateroskleroz yaygınlığı ile koroid kalınlığının ilişkisi

Çalışmaya dahil olma kriterlerini ( koroid kalınlığını etkilediği yapılan çalışmalarla gösterilmiş ; hipertansiyon ve diyabetes mellitusu olmayan ) karşılayan 39 hasta dahil edildi. Hastalar koroner anjiyografi sonuçlarına göre herhangi bir koroner arterde >%50 darlık saptanan obstruktif koroner arter hastalığı( KAH ) tanılı hastalar birinci grup, koroner arterde <%50 darlık saptanan non obstruktif KAH tanılı hastalar ikinci grup ve koroner anjiyografi sonucu normal koroner arter olarak değerlendirilen hastalar üçüncü grup olarak kategorize edildi. Hastaların subfoveal koroid kalınlığı ölçümleri Cirrus HD-OCT (Cirrus; Carl Zeiss Meditec Inc., Dublin, CA) cihazı ile EDI (Enhanced depth imaging) modunda yapılmıştır. BULGULAR Birinci grup 10 hasta (%25,6) ikinci grup 17 hasta ( %43,6) üçüncü grup ise 12 hastadan(%30,8) oluşmaktadır. Birinci grubun sağ göz subfoveal koroid kalınlığı ortalaması 237 μm, ikinci grubun 290 μm, üçüncü grubun koroid kalınlığı ortalaması 281 μm olarak ölçülmüştür. ( P=0,003 ) Birinci grubun sol göz subfoveal koroid kalınlığı ortalaması 237 μm, ikinci grubun ortalaması 291 μm, üçüncü grubun koroid kalınlığı ortalaması da 277 μm olarak ölçülmüştür. ( P=0,007 ) Obstruktif koroner arter hastalığı tanılı hastaların oluşturduğu birinci grubun her iki göz için yapılan subfoveal koroid kalınlığı ölçümü istatisliksel analizde anlamlı olarak ince bulunmuştur. SONUÇ Koroner arteroskleroz yaygınlığı artıkça subfoveal koroid kalınlığı azalmaktadır.Litaratürde henüz koroner ateroskleroz yaygınlığı ile koroid kalınlığı arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Koroner ateroskleroz yaygınlığını öngörmede EDI –OCT ile yapılan subfoveal koroid kalınlığı ölçümü prediktif bir değer olarak kullanılabilir.

AterosklerozKoroidKoroner damarlar+3
Çağrı Özben
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antitrombositik tedavi alan koroner arter hastalarında direnç sıklığının araştırılması

Giriş ve amaç: Çalışmamız da koroner arter hastalığı tanısı almış, kullandığı ilaçlar arasında asetilsalisilikasit, klopidogrel, prasugrel, tikagrelor bulunan ve bu ilaçları en az altı ay süre ile kullanmakta olan hastalarda Multiplate Platelet Fonksiyon Analizatörü (MEA) ile ilaç direnci bakılması ve direnç gelişim sıklığının belirlenmesi hedeflenmiştir. Ayrıca direnç gelişim sıklığının kardiyovasküler risk faktörleri, cinsiyet ve kullandığı ilaçlarla ilişkisinin araştırılması hedeflenmektedir. Method: Çalışmaya koroner arter hastalığı tanısı almış ve en az 6 ay süre ile antitrombositik (asetilsalisikasit, prasugrel, tikagrelor, klopidogrel) ilaç kullanan ve 18 yaşından büyük 165 hasta alındı. Hastaların 53'ü sadece ASA tedavisi, 53'ü ASA+ kopidogrel tedavisi, 12'si ASA+prasugrel tedavisi, 47'si ASA+tikagrelor tedavisi almaktaydı. Hastaların trombosit agregasyon ölçümler MEA ile yapıldı. ASA kullanan hastalar için MEA ile aspirin direnci ölçülecekse ASPItest reaktifi kullanıldı. Değer olarak aspirin tedavisi almakta olan hastalarda 71 AUC [U] 'nun altı değerler ASA tedavisi duyarlı, 71 AUC [U] üstü değerler ise ASA tedavisine dirençli olarak kabul edildi. MEA ile klopidogrel, prasugrel ve tikagrelor direnci için ölçüm yapılacaksa ADPtest reaktifi kullanıldı. Değer olarak P2Y12 inhibitörü ilaç tedavisi almakta olan hastalar için 57 AUC [U]'nun altı değerler tedaviye duyarlı, 57 AUC [U] üstü değerler ise ise bu ilaçlar için dirençli olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma popülasyonunu, 114'i erkek (%69,1) ve 51'i (%30,9) kadın olan toplam 165 hasta oluşturmaktaydı. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 60.7± 11.1 idi. Hastalar demografik özelliklerine, kullandığı ilaçlara ve kardiyovasküler risk faktörlerine göre incelendi. Tüm çalışma popülasyonunda 165 hastanın tamamının asetilsalisilik asit (ASA) kullanımı mevcuttu. ASA kullanan 165 hastadan 30'unun ASA tedavisine dirençli (%18.2) olduğu saptandı. Antirombositik tedavi olarak tek başına ASA tedavisi alan 53 hastadan, 10'unun ASA tedavisine dirençli (%18.9) olduğu saptandı. ASA+Klopidogrel tedavisini birlikte alan 53 hastadan 22'sinin klopidogrel tedavisine dirençli (%41.5) olduğu saptandı. ASA+Prasugrel tedavisi birlikte alan 12 hastadan, 2'sinin prasugrel tedavisine dirençli (%16.7) olduğu saptandı. ASA+Tikagrelor tedavisi birlikte alan 47 hastadan, 4'ünün tikagrelor tedavisine dirençli (%8.5) olduğu saptandı. Aspirin, klopidogrel, prasugrel ve tikagrelor tedavisi altındayken ilaç duyarlılığının hipertansiyon, diabetes mellitus varlığı, sigara kullanımı ve demografik özellikleri (yaş, cinsiyet) ile ilişkisi incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Aspirin, prasugrel, tikagrelor tedavisi altındayken hastaların kullanmış olduğu ilaçlarla (ACE-i/ARB, B-bloker, CCB) ilaç yanıtı arasında ki ilişkisi incelendiğinde anlamlı farklılık saptanmadı.(p>0,05) Ancak ASA+klopidogrel grubunun ilaç yanıtına bakıldığında B-bloker ile birlikte kullanımı ile anlamlı istatiksel farklılık izlendi (p:0,010). B-bloker kullanımının klopidogrele duyarlı olan grupta anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı.Sonuç: Son zamanlarda yapılan birçok çalışmada antitrombositik tedaviye yanıtın tüm hastalarda benzer olmadığı, uygun tedavi dozlarında kullanılmalarına rağmen trombotik veya embolik vasküler olay yaşayan hastaların olduğu bildirilmektedir. Ancak aspirin ve klopidogrel direnci ile ilgili yapılan birçok çalışma olmasına rağmen klopidogrel ile aynı reseptörü kullanan, günümüzde yeni kullanıma girmiş ve kılavuzlarda akut koroner sendrom tedavisinde clas I endikasyon ile yerini almış olan tikagrelor ve prasugrel ilaç yanıtsızlığı ve ya direnci ile ilgili yeterli çalışma mevcut değildir. Çalışmamız da ASA ve klopidogrel direncinin yanında prasugrel ve tikagrelor direnci sıklığını araştırmayı hedefledik. Çalışmamız da en yüksek oranda ki direncin %41,5 oranında klopidogrel kullanan hastalarda olduğunu, bununla birlikte prasugrel ve tikagrelora karşı da direnç olabileceğini ve en az direnç gelişiminin %8,5 oranında tikagrelor grubunda olduğu gözlenmiştir. Bu yüksek direnç oranları göz önüne alındığında antitrombositik tedavi alan hastalarda rutin olarak direnç bakılması tedavi başarısından büyük önem taşımaktadır. Ancak direnç oranlarının daha net olarak ortaya konması için yüksek sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntitrombinlerKalp hastalıklarıKan trombositleri+6
Gizem Türkel
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Venöz tromboemboli geçiren hastalarda arteriyel endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi

Amaç: Biz bu çalışmada venöz tromboemboli (VTE) öyküsü olan hastalarda arteriyel endotel fonksiyonunun ve kardiyovasküler riskin akım aracılı dilatasyon (FMD) ve nabız dalga hızı (PWV) gibi non-invaziv tanı metedoları ile belirlemeyi amaçladık Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kardiyoloji Anabilim dalına başvuran 18 yaşın üzerinde 100 venöz tromboemboli hastası ve 102 venöz tromboemboli öyküsü olmayan gönüllü alındı. Hastaların ve kontrol grubun fizik muayenesi yapılıp demografik verileri, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabetüs mellitüs, kanser öyküsü ve covid öyküsü ile akım aracılı dilatasyon ve nabız dalga hızı parametreleri değerlendirildi. 18 yaşın altındaki hastalar, koroner arter hastalığı öyküsü ve kalp yetmezliği öyküsü olanlar ile sigara içicileri çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Vaka grubu (VTE öyküsü olan) ve kontrol grubu olarak iki grup alındı. Çalışmaya dahil edilenlerin ortalama yaşı 47,4±16,8 yıl olup, bunların 120 (% 59,4)'si kadındı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Vaka ve kontrol grupları arasında akım aracılı dilatasyon oranlarının vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (VTE: 12,5±5,8 Kontrol: 18,7±4,3 p<0,001). PWV değeri vaka grubunda, kontrol grubunda yer alanlara göre daha yüksek görüldü (VTE: 7,92±1,9 kontrol: 5,86±0,7 p<0,001). Ayrıca çalışmaya alınan tüm hasta ve kontrol grubundaki bireyler FMD yüzdesinin % 10 altında olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrıldı. Akım aracılı dilatasyonun belirgin derecede azaldığı gruptaki bireylerde yaş, HT, BMI ve VTE öyküsünün anlamlı derecede farklı olduğu izlendi. Akım aracılı dilatasyonun % 10 altında olmasının bağımlı değişken; yaş, HT, DM, VTE öyküsü parametrelerinin de bağımsız değişkenler olarak modellendiği logistic regresyon analizinde, VTE öyküsü (OR: 6,30; 1,20-33,07 % 95 güvenilirlik aralığında) ve yaş (OR: 1,16; 1,09-1,22 % 95 güvenilirlik aralığında) FMD bozulması ile bağımsız olarak ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmanın ana sonucu VTE bozulmuş arteriyel endotel fonksiyonları ile ilişkili olup kardiyovasküler hastalıklar açısından risk faktörü olabilir. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, Akım aracılı dilatasyon, Endotel disfonksiyonu, Nabız dalga hızı, Venöz tromboemboli

ArterlerAterosklerozDilatasyon+5
Anıl Akray
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipertansif hastalarda mitral halka düzlemi sistolik farklılığı (mapse- mitral annular plain sistolik excursion) ve trikuspid halka düzlemi sistolik farklılığı (Tapse- trikuspid annular plain sistolik excursion) değerlendirilmesi

Hipertansiyon kalp, periferik damar, beyin, göz ve böbrekleri etkileyerek bu organlarda yol açtığı hasarlar nedeniyle morbiditesi ve mortalitesi yüksek bir hastalık haline gelmiş olup sağlık ve ekonomi alanında önemli bir yük oluşturmaktadır (1). Kan basıncı (KB) artışı, inme ve miyokart infarktüsü (MI) riskini artırır. Hem sistolik hem diyastolik kan basıncındaki yükselmelerin koroner arter hastalığı (KAH) riskini artırdığını gösteren pek çok kanıt vardır (2) Yükselmiş sistemik damar direnci ile ilişkili artyük artışına yanıt olarak hipertrofi gözlenebilir. Bir noktadan sonra, düşük koroner vazodilatör kapasite, bozulmuş sol ventrikül hareketleri, anormal diyastolik dolum paterni gibi çeşitli fonksiyonel bozukluklar sol ventrikül hipertrofisine eşlik eder (53). Sol ventrikül hipertrofisinin varlığı, kardiyovasküler morbidite ve mortalite ile sürekli ve güçlü bir biçimde ilişkilidir. Sempatik sinir aktivitesini daha fazla aktive eden ajanlar hariç, tüm antihipertansif ilaçlarla yapılan tedavinin, sol ventrikül hipertrofisinin gerilemesine neden olduğu gösterilmiştir. Gerileme ile birlikte sol ventrikül fonksiyonları genellikle düzelir ve kardiyovasküler morbidite azalır (54). Kan basıncı kontrol altına alınmazsa, sol ventrikül hipertrofisinde görülen sistolik - diyastolik fonksiyon değişiklikleri aşikar biçimde kalp yetersizliğine ilerler. Framingham kohortunda, sistolik kan basıncında 20 mmHg' lik yükselme, kalp yetersizliği riskinde % 56' lık bir artışa işaret etmiştir (55). Çalışma ve kontrol grubu; Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniğine 2016-2018 yılları arasında başvuranlar arasından seçildi. Çalışma grubu HT tanısı bulunan ve başka kronik hastalığı (KOAH, diyabetes mellitus, tiroid disfonksiyonu, kronik inflamatuar hastalıklar, kollajen doku hastalıkları) bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Kontrol grubu ise HT tanısı bulunmayan ve kronik sistemik hastalığı bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Sol ventrikül hipertrofisi (SVH), hipertansiyonun yol açtığı bir hedef organ hasarıdır. Yapılan çalışmalarda, SVH; inme, akut koroner sendromlar, KY ve ani ölüm riskinde artış ile ilişkili bulunmuştur (6). SVH, hipertansif hastaların yaklaşık %30'unda görülmektedir ve bu oran ciddi hipertansiyonu olan olgularda %90'a ulaşmaktadır (7). Sistemik arteriyel HT'da artmış art yük ve aktive olan nörohormonal mekanizmalara bağlı olarak miyokard hipertrofisi, intramiyokardiyal koroner arterlerde mediyal hipertrofi ve kollajen birikimi sonucu kalp dokusunda fibrozis gelişir. Tüm bu değişiklikler SVH'ne yol açar. SVH, hipertansif hastalarda morbidite ve mortalitenin bağımsız ön gördürücüsüdür (8). Bu gerçekden ve Frank-starling yasalarından hareketle esas olarak etkilenen sol ventrikül ile birlikte sağ ventrikülün etkilenebileceği hipotezini yarattık , sistolik fonksiyon göstergesi olması ve HT'da ileri evrelerde ve uzun süre sonra sistolik disfonksiyon gerçekleşmesi sebebiyle MAPSE ve TAPSE'nin ileri aşamalarda etkileneceği düşünülebilir. KM KARAYE ve ark (69)'nın çalışmasında HT'un ileri aşamalarında TAPSE'nin bozulduğu gösterilmiştir. Ancak bizim çalışmamızda da özellikle sağ kalp basınç artışında bir gösterge olan RVOT çapının anlamlı artması çalışmamızın HT'da sağ kalp etkilenimi hipotezimizi doğrulamaktadır. BSA ile değişebilecek parametrelerin BSA ile korele şekilde değerlendirilmesi gereğide Seo JS ve ark. (70) ve Guadalupe M. Romero ve ark (71) çalışmalarında olduğu gibi çalışmamızda çıkan önemli bir sonuçtur.

EkokardiyografiHipertansiyonKan basıncı+3
Ahmet Dal
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kararsız anjina pektoris ve non-st eleve miyokard ınfarktüsünde tirofiban tedavisinin st segment rezolusyonu üzerine etkisi

Akut koroner sendromlu hastaların büyük kısmını kapsayan kararsız anjina pektoris ve non-ST miyokard infarktüsü (MI) hastalarında konvansiyonel tedaviye eklenen küçük moleküllü bir GP IIb-IIIa reseptör inhibitörü olan tirofibanın. ST rezolüsyonu ile ilişkisini değerlendirmek istedik. Çalışma süresince toplam 57 hasta konvansiyonel ve konvansiyonel tedaviye ek olarak tirofiban grubuna ayrıldı. Tirofiban grubuna 31, konvansiyonel gruba ise 26 hasta alındı. Tirfiban grubunun yaş ortalaması 59.7742, konvansiyonel grubun yaş ortalaması 59.1154 olarak bulundu Yaş aralığı ise 36-80 yıl idi. Çalışmaya alınan tüm hastalarda troponin T pozitif ve bazal EKG de ST depresyonu vardı. Hastalar ortalama bir hafta kadar hospitalize edildiler. Her iki hasta grubu yaş, cinsiyet ve diğer KVS risk faktörleri açısından birbirine benzer bulundu. Bazale kıyasla 4. ve 24. saat EKG'lerinde anlamlı ST resolüsyonu bulunmazken 72. saat EKG'sinde ST rezolüsyonunun anlamlılık düzeyine ulaştığı gözlendi (p=0.045)

Özgür Bayturan
Manisa Celal Bayar University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut koroner sendromlu hastalarda, erken dönem kısa süre klaritromisin tedavisinin endotel disfonksiyonu, QT dispersiyonu ve kan fibrinojen düzeyine olan etkileri

Çalışmamızda, akut koroner sendromlarda kısa süre klaritromisin tedavisinin erken evrede endotel disfonksiyonunu , kan fibrinojen düzeyi ve QTd iizerine olan etkilerinin gösterilmesini amaçladık. Çalişmaya, 40 olgu (21 erkek, 19 kadın; yaş ortalaması 56,39+12 yıl) alınmıştır. Olgular klaritromisin tedavisi uygulanan 20 olgu: antibiyotik grubu .(12erkek,8 kadın; yaş ortalaması 58,9+11,6 yıl) ve klaritromisin tedavisi almayan 20 olgu kontrol grubu (9 erkek, 11 kadın; yaş ortalaması 53,15+8 yıl) olarak iki gruba ayrıldı. İki gurubunda yaş, cinsiyet ve sigara içimi ve kardiyovasküler risk faktörleri açısından birbirine eş olduğu gösterildi. Klaritromisin dışındaki tedavi her iki grupta da standardize edildi. (B-bloker, heparin, nitrat, ACE-inh, statin ve aspirin). Antibiyotik gurubunda klamidya pnomoni ve H. pylori serolojisine bakılmaksızın, standart tedaviye ek olarak 1000 mg/grin Klaritromisin peroral (Klacid& 500 mg tablet 2x1) tedavisi 7 grin süre ile verildi. Hasta gruplarında ilaçlara karşı yan etki gelişmedi. İstatistiksel analiz bilgisayar ortamında SPSS programı (Versiyon 10.0) kullanılarak yapıldı. Kantitatif değişkenler ortalama + standart sapma , kalitatif değişkenler % olarak ifade edildi. Kantitatif değişkenler arasındaki fark Mann-Whitney U testi, kalitatif değişkenler arasındaki fark ki-kare testi (klasik ve Fischer'in kesin ki- kare testi) ile değerlendirildi. Korelasyon analizinde Pearson ve Spearman korelasyon analiz yöntemleri kullanıldı. P<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. Klaritromisinin endotel disfonksiyonuna olan etkisi: Tedavi sonrasında tedavi öncesine göre antibiyotik gurubunda endotel disfonksiyonunun göstergesi olan dilatasyon yüzdesi anlamlı olarak artmıştır. Kontrol grubunda da dilatasyon yüzdesinde anlamlı artış gözlenmiştir. Antibiyotik ve kontrol gurubundaki bu değişim birbiri ile karşılaştırıldığında istatistiki anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Bu sonuç her iki gurupta da endotel fonksiyonunun akut donemde düzeldiğini ama iki grup arasında endotel disfonksiyonundaki düzelmenin farklı olmadığını ortaya koymuştur. Klaritromisinin kan fibrinojen düzeyine etkisi: Tedavi sonrasında tedavi öncesine göre antibiyotik gurubunda akut enflamasyonun ve KAH riskinin prediktorlerinden olan olan fibrinojen seviyesi anlamlı olarak azalmıştır. Kontrol grubunda da fibrinojen seviyesinde anlamlı bir azalış gözlenmiştir. Antibiyotik ve kontrol gurubundaki fibrinojen seviyelerindeki azalış birbiri ile karşılaştırıldığındaistatistiki anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Klaritromisinin QTd ve QTcd'na olan etkisi: Her iki grupta da QTd değerleri iskemiden dolayı artmış olarak elde edildi. Tedavi sonrasında tedavi öncesine göre antibiyotik gurubunda aritmojenik yatkınlığın göstergesi olan QTd ve QTcd anlamlı olarak artmıştır. Kontrol grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı bir artış saptanmamıştır. Antibiyotik ve kontrol gurubundaki QTd ve QTcd'daki değişimler birbiri ile istatistiki analize tabi tutulduğunda iki grup arasında anlamlı bir fark gözlenmiştir. Bulgularımız klaritromisin tedavisi alan antibiyotik grubunda kontrol gurubuna göre QTd'nun arttığını göstermiştir. Kısa donem klaritromisin tedavisinin endotel disfonksiyonunu düzeltmede, enflamatuar bir marker olan fibrinojeni azaltmada ek faydası gösterilememiştir. Hatta QTd'nun arttığı gözlenmiştir, bunun ise aritmojenik olabileceği düşünebilir. Bulgularımız ışığında akut koroner sendromlarin klasik tedavisine ek olarak degiJik siirelerde degi3ik antibiyotiklerle yapılacak bu tip pilot çalışmalar, mortalite-morbidite çalışmalarının sonuçlarıalınıncaya kadar yapılmasını öneriyoruz.

Akut koroner sendrom
Hakan Göçer
Manisa Celal Bayar University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik sigara içiminin miyokard performans indeksi ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkisi

ÖZETSigaranın kardiyovasküler sistem üzerine olumsuz etkileri yıllardırçeşitli yönleriyle ele alınmıştır. Biz bu çalışmada sigaranın miyokardperformans indeksi ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkisini araştırmayıamaçladık.Çalışmaya 24 tane sigara içen, 23 tane sigara içmeyen kontrol grubuolmak üzere 47 kişi alındı.Vivid-3 Image Point ekokardiyografi ile konvansiyonel doppler ve dokuDoppler ile ölçümler alındı.Konvansiyonel Doppler ile alınan ölçümlerde, diyastolik fonksiyonugösteren IVRT ve Edt'de istatiksel anlamlı uzama saptandı.Doku Doppler görüntüleme ile alınan ölçümlerde sigara içen gruptaEm lateral, Em septal, Em inferior, bölgelerinde istatiksel anlamlıazalmalar saptandı. Em septal ve Em anterior kayıtlarında sigara paketyılıyla istatiksel anlamlı azalmalar saptandı.Hem doku Doppler hemde konvansiyonel Doppler ekokardiyografi ilehesaplanan sol ventrikül global fonksiyonunu gösteren myokardperformans indeksinde, bozulmayı gösteren istatiksel anlamlı artışlarsaptandı.(MPI:0,40'dan 0,50'ye çıktı, Modifiye Mpı 0,41'den 0,55'e çıktı.)Sigara içen grupta TY(Tricüspit Yetmezliği) istatiksel anlamlı düzeydedaha fazla gözlendi.Sonuç olarak, kronik sigara içimi diyastolik fonksiyon parametrelerinideğiştirerek diyastolik disfonksiyona gidişi hızlandırmaktadır. Ayrıca solventrikül global performansını bozmaktadır.

Süleyman Aysel
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner arter hastalığının tip 2 diyabetes mellitus hastalarında miyokard fonksiyonları üzerine etkisi

VII. ÖZETDiyabetes mellitus kalp yetersizliği gelişimini bağımsız olarak arttır-maktadır. Kalp yetersizliği gelişimine katkıda bulunan en önemli faktörlerise koroner arter hastalığı, sistemik hipertansiyon ve diyabetikkardiyomyopatidir. Biz farklı koroner arter hastalığı düzeylerinin kardiyakfonksiyonlar üzerine etkisini pulse waved doku Doppler yöntemiylearaştırdık.Kardiyovasküler yönden asemptomatik tip 2 diyabetes mellituslu 59hasta standart 2-D, M-mod, konvansiyonel Doppler ve doku Doppleryöntemleriyle incelendi. Koroner anjiyografi sonuçlarına göre gruplaraayrıldı ve parametreler karşılaştırıldı.Konvansiyonel ekokardiyografik yöntemle sol ventrikül sistolikfonksiyonları normal saptanan diyabetik hastaların doku Doppleri ilemiyokard fonksiyonları değerlendirildiğinde koroner arter hastalığınındüzeyi ile sistolik ve diyastolik fonksiyonlar arasında anlamlı bir korelasyonolmadığı saptandı.Ayrıca kardiyovasküler yönden asemptomatik uzun süreli diyabetikhastalarda diyastolik disfonksiyonu belirlemede hem konvansiyonel hemde pulse waved doku Doppler' in kullanılabileceği düşünüldü. Böylelikleliteratürde yaygın olarak kabul edilen ?Doku Doppler' in diyastolikdisfonksiyonu saptamadaki konvansiyonel Doppler' e üstünlüğü? görüşüçalışma grubumuzu oluşturan diyabetik hastalarda ortadan kalkıyor gibigörünmektedir.39

Bahadır Çöllü
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hemodiyaliz hastalarında troponin T ile ekokardiyografik volüm parametreleri arasındaki ilişki

ÖZETBu çalışmada akut koroner sendrom tanısı olmayan kronik hemodiyalizhastalarında cTnT düzeyleri ile klinik, laboratuar bulguları veekokardiyografik volüm parametreleri arasındaki ilişki araştırıldı.cTnT düzeylerinin ekokardiyografik volüm parametreleri gibi hastanınvolüm durumu hakkında öngördürücülük gücü olup olmadığı, klinikkullanımda aynı değere sahip ise ekokardiyografiden daha az zahmetledaha hızlı ve daha pratik olarak hastaların tedavi modalitelerinibelirlemedeki konumunu araştırmak amaçlandı.Çalışmaya 3 aydan fazla süredir (ortalama 19 ay) haftada 3 kezhemodiyalize girmekte olan 61 hemodiyaliz hastası alındı.Hemodiyaliz programındaki hastalardan hafta içindeki orta diyalizseansının 1 gün öncesinde kan örneği alınarak cTnT çalışıldı.Hastalara aynı cihazla ve aynı kişi tarafından haftanın 2. hemodiyalizseansından bir gün önce Vivid - 3 Image Point ekokardiyografi cihazı ile 1.7MHz kardiyak prob kullanılarak ölçümler alındı.Gruplar ekokardiyografik volüm parametreleri açısındankarşılaştırıldığında cTnT pozitif olan grupta SV diyastolsonu çap, SA çapı,SV kitlesi, SV kitle indeksi ve VKI inspiratuar çap daha yüksek, VKIkollapsibilite indeksi ise daha düşük bulundu. cTnT pozitif olan gruptakihastalarda daha sık sol ventrikül geometri paterninde değişiklik izlendi.Sonuçlar istatiksel olarak anlamlıydı.Troponin T, hemodiyaliz hastalarında hipervolemiyi değerlendirmede birbelirteç olarak ve tedavi modalitelerini düzenlemede bir metod olarakkullanılabilir.28

Cenk Ekmekçi
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp kapak hastalığı ile NT-proBNP ilişkisi

Bu gahsmada NT-proBNP' nin kalp kapak hastahgi ile iliskisi, kapak hastahgi ciddyeti ile korelasyonunu, kapak replasmani yapilmis, olan hastalardaki seyiyesinin daha dusuk olup olmadigini ve kapak replasmani yapilmis hastalarda kapak fonksiyonu ile iliskisinin olup olmadigini arastirdik. Aynca NYHA fonksiyonel sinifi ile korelasyonu, ekokardyografk parametreler, yas, vucut kitle ndeksi ve atriyal fibrilasyonla ili§kisi ara§tinldi. Qahsmaya kalp kapak hastahgi olan 81 hasta ve kontrol grubunu olusturmak uzere hi?bir kalp kapak problemi olmayan 12 birey ahndi. Qahsma grubunun ayni cihazla ve ayni kisi tarafindan Vivid-3 Image Point ekokardyografi cihazi ile 1,7 MHz kardyak prob kullanilarak ekokardyografk degerlendrmeleri yapildi. Qahsma grubundan ahnan kan ornekleri ile Elecys ProBNP sandwch mmunoassay yontemi ile NT-proBNP gahsjldi. Kalp kapak hastahgi olanlarda NT-proBNP duzeyleri ve atriyal fibrilasyon anlamh olarak daha yuksek bulundu. Sol ventrikul gaplan, duvar kahnhklan, sol atriyum gapi, Edt degerleri kalp kapak hastahgi olanlarda daha yuksek, SVEF daha dusuk gikti. NT-proBNP duzeyleri ile yas, sol atriyum, NYHA fonksiyonel sinifi, MY ve AY ciddyeti arasinda pozitif korelasyon gozlendi fakat VKI ile anlamh iliski gozlenmedi. Aynca AF' u olanlarda anlamh olarak daha yuksek gikti. AVR ve MVR' li hastalarda mtral kapak ve aort kapak hastahgi olanlara gore daha dusuk NT-proBNP seviyeleri gozlendi. Son olarak benzer dger gahsmalardan farkh olarak olasi dsfonksiyone AVR' li hastalarda normal fonksiyone AVR' lilere gore daha yuksek NTproBNP duzeyi saptandi. Kalp kapak hastahginin tanisinda , izlemnde, hastahgin progresyonunu erken donemde saptamada, cerrahi zamanlamasinda ve tedavisinde NT-proBNP onemli bir biyokimyasal parametre olarak kullanilabilir.

Ferhat Özyurtlu
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsülin direncinin sol ventrikül diyastolik fonksiyonu üzerine etkisi

Bnen bir sol ventrikul diyastolk disfonksiyonu nedeni olmayan hastalarda nsuln direncinin etyolojdeki yerini ara§trmayi amagladk. Arastrmaya 18-0 yas arasi ekokardiyografde erken yasta diyastolk disfonksiyon saptanan 28 hasta dahil edidi. Dyabetes melus, gebelk, sol ventrikul konsantrik hipertrofsi, koroner arter hastahgi, ciddi kapak hastahklan, kardiyomyopater, sistolk disfonksiyon ve hipertansiyon gibi relaksasyon kusurunu agiklayabiecek baska klnik durumu olan hastalar ?ahsma dsi brakid. Dyastolk onksiyonlar transtorasik ekokardiyografi cihazinn Doppler ve ssue Doppler maging modu (TDI) kulanarak yapid. EKOda E ve A velosieler, izovolemk relaksasyon me (IVRT), izovolemk kontraksiyon me (ICT), ejeksiyon me (ET), E dalgasinn deselerasyon zamani (Edt) olguldu. Aynca doku doppler e myokardiyal velosieler olguldu. Ekokardiyografsi tamamen normal olan 24 olgu kontrol grubuna dahil edidi. HOMA nsuln rezistansi testi (HOMA-IR= glukoz (mmol/l) X nsuln (ull/mL) / 22.5) ) ormulu e hesapland. Dyastolk disfonksiyonu olan ve olmayan olgulann HOMA-IR degeri karsja§tndi. Boylece nsuln direncinin diyastolk disfonksiyon uzerine olan etkisi ara§tnd. Dyastolk disfonksiyonu olan 28 hastanin (45,64±5,47 yas) HOMA nsuln rezistansi degeri ortalama 22,64±1,37, kontrol gurubundaki 24 olgunun (41,60±9,7 yas) HOMA nsuln rezistansi degeri 1.87±0,85 olarak bulundu. Student t esti e p:0.033 olarak hesapland. Sol ventrikul diyastolk disfonksiyonu bulunan hastalarda kontrol grubundan anlamh oranda yuksek HOMA nsuln direnci seviyeleri saptand. Bu bulgu erken baslanggh diyastolk disfonksiyon gelsimnde nsuln direncinin etyolojk rol oynadigini dusundurmektedir.

İnsülin direnci
Nihat Madak
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsülin rezistansı ve düşük adiponektin düzeylerinin koroner arter hastalığı yaygınlığı ile ilişkisi

Koroner arter hastalığı için tanımlanmış pek çok risk faktörü vardır. Bu riskfaktörlerinin belirlenmesi ve bunların tedavisi asemptomatik kişilerde koroner kalphastalıklarının önlenmesi ve belirlenmiş hastalığı olan bireylerde de tekrarlayan istenmeyenkardiyovasküler olayların önlenmesi için gereklidir. Hipertansiyon, aile öyküsü, sigara,diyabetes mellitus, dislipidemi gibi koroner arter hastalığı için major risk faktörleri olarakkabul edilen durumlar dışında insülin rezistansının koroner arter hastalığı gelişim sürecineolan katkısı net değildir. İnsülin rezistansı hiperinsülinemiden başlayıp metabolik sendrom,bozulmuş glukoz toleransı ve en sonunda tip-2 diyabetes mellitusa kadar ilerleyebilenmetabolik bir spektrumdur. Aşikar diyabetes mellitus gelişiminden önce insülin rezistansındaartışla karakterize prediyabetik bir dönem bulunmaktadır. Obezite, dislipidemi, hipertansiyongibi kardiyovasküler risk faktörlerinin de sıklıkla eşlik ettiği prediyabetik dönemde dekardiyovasküler mortalite ve morbiditenin arttığı bildirilmiştir. Bu hastalardaki yüksekkardiyovasküler riske eşlik eden risk faktörlerinden bağımsız olarak insülin rezistansının veyanıt olarak gelişen hiperinsülineminin katkısı tartışmalıdır.Adipoz doku tarafından sentezlenen ve 30 kDa büyüklüğünde olan adiponektinkollagen benzeri bir plazma proteinidir. 1988'de Reaven obezite, diyabetes mellitus,dislipidemi ve aterosklerotik kalp hastalıklarının tesadüften de öte bir sıklıkta aynı hastadabulunmalarını gözlemleyip, bunların aynı metabolik bozukluktan kaynaklandığını ilerisürerek insülin rezistansı, hiperinsülinemi, obezite, glukoz tolerans bozukluğu, artmıştrigliserid, azalmış düşük dansiteli lipoprotein, hipertansiyon ve koroner arter hastalığındanoluşan insülin rezistansı sendromunu tanımlamıştır. Bunlar arasından özellikle tip-2 diyabetesmellitus, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı önemi giderek artan morbidite vemortaliteden sorumlu olmakla beraber, yine de bunlar arasındaki bağa ilişkin pek çok konuhenüz açıklığa kavuşmamıştır. Adiponektinin endotelyal hücrelere doğrudan etki göstererekanti-aterojenik olarak rol oynadığı gösterilmiştir. Yine yapılan klinik çalışmalarda adiponektindüzeyinin obezite, tip 2 diyabetes mellitus ve koroner arter hastalıklarında düşük olduğu tespitedilmiştir.Bizim çalışmamızda; açlık glukozunun progresif artan düzeyleri ile koroneranjiyografi ile saptanan koroner arter hastalığının, insülin rezistansının ve adiponektindüzeylerinin ilişkisi değerlendirildi. Bunun için yaşları 30-75 (yaş ortalaması = 59.6±11.4 )Varasında olan, açlık kan şekerine göre normal glisemi (Açlık kan şekeri < 100mg/dL, n=54),bozulmuş açlık glukozu (Açlık kan şekeri= 100-126mg/dL, n=53) ve diyabetes mellitus (açlık kan şekeri > 126mg/dL, n=53) olarak 3 gruba ayrılan 160 hasta çalışmaya alındı. Tümhastaların başvuru anında bel çevresi ölçüldü, boy ve kiloları ölçülerek vücut kitle indeksihesaplandı. Ayrıca kardiyovasküler risk açısından ilişkilendirmek üzere hastaların yaş vecinsiyetleri, hipertansiyon ve obezite varlığı, sigara içme öyküsü, aile öyküsü, bir aydan dahaönce geçirilmiş miyokard infarktüsü öyküsü, periferik arter hastalığı ve serebrovasküler olayöyküsü öğrenilerek kaydedildi. Hastaların insülin değeri, açlık kan şekeri, total kolesterol,düşük dansiteli lipoprotein, yüksek dansiteli lipoprotein, trigliserid ve adiponektin değerleriölçüldü. Hastaların insülin rezistansı; `'homeostasis model assesment insülin resistance''(HOMA-IR) = bazal insülin (mU) x Plazma glukoz (mmol/lt) /22.5 formülüne görehesaplandı ve HOMA-IR > 2.7 İnsülin rezistansı olarak değerlendirildi.Tüm hastalara koroner anjiyografi yapıldı. Koroner Anjiyografi sonuçları normalkoroner anjiyografi, nonobstruktif koroner arter hastalığı ve obstruktif koroner arter hastalığıolarak değerlendirildi. Ayrıca koroner aterosklerozun yaygınlığını değerlendirmek için herhasta için Gensini skorlaması yapıldı. Bu verilerin istatistiksel olarak değerlendirilmesi içinSPSS versiyon 10.0 bilgisayar paket programı kullanıldı.Karşılaştırılan üç çalışma grubu arasında insülin seviyeleri açısından anlamlı bir farkyoktu. İnsülin direncini temsil eden HOMA-IR değeri anlamlı olarak diyabetes mellitusgrubunda diğer iki gruptan daha yüksekti. Bununla beraber obstrüktif koroner arter hastalığıanlamlı olarak diyabetes mellitus grubunda en fazlaydı. Aynı şekilde, Gensini skorları da enyüksek olarak diyabetes mellitus grubunda saptandı. Bizim bu bulgularımız günümüzdekoroner arter hastalığı eş değeri olarak kabul edilen diyabetes mellitus için beklenensonuçlardı. Ancak adiponektin seviyeleri beklenin tersine diyabetes mellitus grubunda enyüksek olarak saptandı ve bu bulgu istatistiksel anlamlılığa ulaşıyordu. Bu bulgu bizimçalışmamıza alınan diyabetes mellitus grubundaki hastaların thiazolidinedione, metformin v.binsülin duyarlaştırıcı ajanlarla tedavi almasından kaynaklanıyor olabileceği şeklindeyorumlandı.Bizim çalışma sonuçlarımız progresif olarak artan glukoz düzeyleriyle beraber insülinrezistansının arttığı ve koroner ateroskleroz yaygınlığının da paralel olarak arttığı yönündeydi.Ancak adiponektin seviyeleri beklenildiği gibi diyabetes mellitus grubunda düşük çıkmadı.Ayrıca insülin rezistansı ve Gensini skoru arasında yapılan korelasyon testlerinde zayıf veistatistiksel olarak anlamlı olmayan negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak, koroneraterosklerozun klinik olarak ortaya çıkmadan evvel erken dönemde saptanması ve buVIhastaların koroner arter hastalığı risklerinin belirlenebilmesi için insülin rezistansınıngelecekte kullanılabilecek bir yararlı bir parametre olabileceği düşünüldü. Ayrıca yaşam tarzıdeğişikliğinin, insülin duyarlaştırıcı ajanların veya ortaya çıkabilecek başka tedavi şekillerininhem diyabete giden süreci uzatmak hem de koroner arter hastalığı riskini azaltmak açısındandaha da önem kazanabileceği, insülin rezistansının bu noktada önemli bir rol oynayabileceğive hatta gelecekte yapılacak çalışmalarla koroner arter hastalığı prognozuna etkisininaraştırılabileceği düşünüldü. Bizim çalışmamızda adiponektin ile Gensini skoru arasındayapılan korelasyon testlerinde zayıf ve istatistiksel olarak anlamlı olmayan, negatif birkorelasyon olduğu saptandı. Etki mekanizması ve kardiyovasküler sistem üzerine etkisi halennetleşmemiş olan adiponektinin koroner arter hastalığının nedenimi yoksa sonucumu olduğuhenüz tam olarak açıklanamamıştır. Bunun için daha fazla hastayı içeren geniş ölçekliçalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı ciddiyeti, insülin rezistansı, adiponektin

Özgül Yıldız
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi

Bu çalışmada obstrüktif uyku apne sendromunun sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarına olan etkisinin, konvansiyonel dalga Doppler ve doku Doppler yöntemleriyle değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla hastanemiz uyku birimine başvuran tanı için polisomnografi yapılan ve uyku apnesi tanısı almış, ekokardiyografik açıdan değerlendirilmek üzere kardiyoloji polikliniğine yönlendirilen 18-55 yaş arası gönüllü 50 hasta ve kardiyoloji polikliniğine başvuran 18-55 yaş arası gönüllü 25 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi. Tip 1 ve Tip 2 diyabetes mellitus, gebelik, atriyal fibrilasyon, ciddi sol ventrikül konsantrik hipertrofisi, obstrüktif koroner arter hastalığı, ciddi kapak hastalıkları, karaciğer , renal ve tiroid fonksiyon bozukluğu olanlar, kardiyomiyopatiler, sistolik disfonksiyon (LVEF: < %40), obstriktif, restriktif ve infiltratif ciddi akciğer hastalıkları olanlar çalışma dışında bırakıldı.Tüm hastaların sol ventrikül sistolik fonksiyonları Vivid-3 Image Point ekokardiyografiyle iki boyutlu, apikal 4 boşluk pencerede modifiye Simpson yöntemi kullanılarak, diyastolik fonksiyonlar ise pulse ve doku Doppler görüntüleme kullanarak değerlendirilmiştir.Çalışmamızın sonucunda obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda konvansiyonel dalga Doppler ve doku Doppler görüntüleme yöntemleri kullanılarak bakılan sol ventrikül diyastolik fonksiyonları bozulmakta, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu düşmekte, mitral yetmezlik derecesi, sol atriyum çapı, sol ventrikül kitle indeksi, sol ventrikül duvar kalınlıkları artmakta ve pulmoner arter basıncı anlamlı olarak yükselmektedir. Sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik işlevlerinin birlikte değerlendirilmesine imkan veren Tei indeksinin (MPI) konvansiyonel dalga Doppler ile değerlendirilmesinde tedavi alan obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında anlamlı olarak daha düşük olduğu izlenmiştir. Bu fark obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde tei indeksinin yol gösterici olduğunu düşündürmektedir. Tedavi alan obstrüktif uyku apne sendromu hasta grubunda tedavi almayanlara göre, anlamlı olmasa da PABs değerlerinin daha düşük saptanması; hastaların tedaviden fayda sağladığının, obstrüktif uyku apne sendromu tedavisi ile PABs değerlerinin azaldığının, bir göstergesi olarak kabul edilebilir.Bu parametreleri arttıran hipertansiyon, ciddi kalp kapak hastalığı ve diyabetes mellitus gibi sol ventrikül hipertrofisine katkıda bulunan etiyolojik faktörlerin dışlama kriteri olarak alınması nedeniyle bu parametrelerdeki anlamlı değişikliklerin obstrüktif uyku apne sendromu ile direkt ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında kardiyovasküler komplikasyonlar oldukça sık birliktelik göstermektedir. Bu kardiyovasküler komplikasyonların erken teşhisinde ve takibinde kardiyolojik değerlendirme ve ekokardiyografik tetkik yararli olacaktır.

Gökmen Kum
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner yavaş akım saptanan hastalarda kan nitrik oksit düzeyi ve sol ventrikül fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada YKA hastaları ve NKA bireyleri arasında kan NOdüzeyi ile ekokardiyografik sistolo-diyastolik fonksiyonlar arasındakiilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya, göğüs ağrısı ilekardiyoloji polikliniğine başvuran ve tanı için yapılan efor stres testi pozitifolan hastalara yapılan koroner anjiografide TIMI frame count (TFC)yöntemiyle koroner yavaş akım tespit edilen 30-65 yaş arası gönüllü 15hasta dahil edilmiştir. Normal koroner arterleri olan 15 kişi de kontrolgrubunu oluşturmuştur. Tip 1 ve tip 2 Diabetes mellitus, gebelik, solventrikül konsantrik hipertrofi (LVKH) , obstrüktif koroner arter hastalığı(KAH) , ciddi kapak hastalıkları , karaciğer , renal ve tiroid fonksiyonbozukluğu olanlar kardiyomiyopatiler , sistolik disfonksiyon (LVEF:<%40)ve kontrolsüz hipertansiyonu olanlar çalışma dışında bırakılmıştır.Tüm hastaların kan NO düzeyleri ölçülmüş, sol ventrikül sistolikfonksiyonları Vivid-3 Image Point ekokardiyografiyle iki boyutlu, apikal 4boşluk pencerede modifiye Simpson yöntemi kullanılarak, diyastolikfonksiyonlar ise pulse ve doku Doppler görüntüleme kullanarakdeğerlendirilmiştir.Yavaş koroner akım saptanan hastalarda kan NO düzeyi28.24±19.12 ve NKA bireylerinin kan NO düzeyi 32.44 ± 25.13 (?mol/L)saptanmıştır. İki grup arasında istatiksel açıdan anlamlı fark olmamasınakarşın YKA olan grupta kan NO düzeyi daha düşük bulunmuştur.Ekokardiyografik incelemelerde ayrıca YKA hastalarında sistolik vediyastolik fonksiyonlar NKA' sı olan kontrol grubuna göre anlamlı olarakbozulma gözlenmiştir.44

Eşref Tunçer
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalarında sigara içmeye devam etmenin ve hastalık şiddetinin QT dispersiyonu üzerine etkisi

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı multisistem bir hastalıktır. Akciğer tutulumu ön planda olmakla birlikte sistemik inflamasyona yol açarak diğer organlarda da yapısal ve fonksiyonel değişikliklere neden olmaktadır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığında aritmi riskinin ve ani ölüm sıklığının arttığı bilinmektedir. QT dispersiyonu, heterojen ventriküler repolarizasyonun bir göstergesi olup aritmojenik tetiklenme için bağımsız bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Çalışmamızın amacı, KOAH' lı hastaları GOLD sınıflamasını kullanarak evrelendirip sigara içme süresi ve miktarının, bırakma süresinin ventriküler repolarizasyon heterojenitesinin EKG' deki yansımaları olan ve aritmi gelişiminin belirleyicileri olarak kabul edilen QTc ve QTcd üzerine etkisini ortaya koymaktırÇalışmaya anamnez, fizik muayene ve solunum fonksiyon testi değerlendirmeleri sonrası KOAH tanısı alan (GOLD kriterlerine göre) 50 sigara içen, 50 sigarayı bırakmış toplam 100 hasta ve 50 sağlıklı birey alındı. Bazett formülü kullanılarak QTc hesaplandı. QT ve QTc dispersiyonları, maksimal-minimal QT ve QTc değerlerinin arasındaki fark olarak tanımlandıGrup 1 için 44 erkek (%88), 6 kadın (%12), grup 2 için 46 erkek (%92), 4 kadın (%8) ve grup 3 için 41 erkek (%82), 9 kadın (%18) alındı. Grup 1 için QTcd ortalaması 61,90±21,40 ms, grup 2 için 47,34±14,56 ms, grup 3 için 26,84±11,27 ms olarak hesaplandıSigara içen ve sigara içmeyen gruplarda KOAH evresi arttıkça QTcd' nin uzadığını gözlemledik. Ventriküler aritmi gelişim riski yönünden QTcd sınır değeri 60 ms olarak kabul edildiğinde sigara içmeyen grupta Evre IV hastalarda, sigara içen grupta ise Evre II ve üzeri hastalarda QTcd' yi 60 ms' nin üzerinde saptadık. Sigara bırakma süresi arttıkça QTcd' nin istatistiksel anlamsız olarak azaldığını, içme süresi ve miktarı uzadıkça QTcd' nin istatistiksel anlamlı olarak arttığını saptadık. Bu etkinin sigara içen ve içmeyi bırakmış sağlıklı bireylerde karşılaştırmalı olarak araştırılmasının literatüre katkı sağlayacağını, KOAH' da sigaranın bırakılmasının kardiyak mortaliteyi azaltacağını düşünmekteyiz.

QT
Uğur Hepçivici
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner anjiografisi normal olan bireylerde egzersiz stres testi, miyokard perfüzyon sintigrafisi ve koroner akım özelliklerinin karşılaştırılması

Bu retrospektif çalışmada, normal koroner anjiyografiye sahip 165 hastada koroner akım özellikleri araştırıldı. EST ve MPS tetkiklerine yapılmış olan tüm hastalarda bu test sonuçlarının özgüllük, duyarlılık , (+) ve (-) kestirim değerleri ile tanı duyarlılığı araştırılmıştır. Çalışmada EST, MPS, TFC sonuçları ve major koroner risk faktörleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Başka merkez ve laboratuvarlarda yapılmış tetkikler ve/veya koroner anjiografisi bulunanlar, sol ventrikül sistolik disfonksiyonu (LVEF<%40), ciddi kalp kapak hastalığı, hemodinamik olarak anlamlı aritmi, kontrolsüz hipertansiyon, malignite, daha önce revaskülarizasyon öyküsü bulunanlar, kardiyomiyopati, akut koroner sendrom, ciddi kronik böbrek yetmezliği (serum Kr>2.0 ml/dk), karaciğer, renal ve tiroid fonksiyon bozukluğu olanlar, gebelik, sol ventrikül konsantrik hipertrofisi olan hastalar çalışma dışında bırakılmıştırSonuçta; koroner anjiyografi ile normal koroner arterler saptanan hastaların; %27,9'da KSX, %29,1'de YKA ve yaklaşık %10'da her iki patolojik sürecin birlikte bulunduğu mikrovasküler angina nedenleri saptanmıştır.Bu hasta gruplarında EST ve MPS'nin tanı değerleri benzerdir. Yavaş koroner akım bulunan hastalarda EKG'de daha fazla iskemik bulgu olduğu ve daha fazla risk faktörü bulunduğu saptanmıştır.Özellikle mikrovasküler angina nedeni olabilecek bu hasta gruplarının tedavisiz kalmamaları ve takiplerinin gelecek dönem artmış kardiyovasküler riskleri gözönünde bulundurularak daha özenli yapılması uygun olacaktır.

AnjiyografiEgzersizEgzersiz testi+4
Mahmut Acar
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner anjioyografide kullanılan iyoheksol'ün qt disperisyonuna etkisi

Koroner anjiyografide damarları görüntülemek amacıyla kullanılan kontrast maddelere bağlı nadir olsa da hayatı tehdit eden ciddi aritmilere neden olduğuna dair yayınlar bulunmaktadır. QT dispersiyonu, heterojen ventriküler repolarizasyonun bir göstergesi olup aritmojenik tetiklenme için bağımsız bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Çalışmamızın amacı hastaların koroner angiografi öncesi ve sonrasındaki EKG leri incelemek ve koroner angiografide damarları görüntülemek amacıyla kullanılan kontrast madde iyoheksol'ün QT dispersiyonu üzerine olan etkisini göstermektir.Çalışmaya koroner anjiyografisi yapılıp normal koroner arter tanısı alan 35 ve koroner arter hastalığı tanısı alan 35, toplam 70 birey alındı.Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların QT parametrelerinin analizinde KAG öncesi değere göre QTd değeri istatiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır ancak bu artış patolojik sınır olan 65 ms üzerine çıkmamıştır(39,7 ms & 45,4 ms p:0,019). Çalışma popülasyonunda KAH bulunan 35 hastanın ve normal koronerlere sahip 35 hastanın ayrı ayrı analizinde ise normal koroner arterlere sahip grupta KAG öncesi değere göre QTd değeri anlamlı düzeyde artmıştır ancak yine bu artış patolojik sınır olan 65 ms üzerine çıkmamıştır (40,8 ms & 48,0 ms p:0,028). Koroner arter hastalığı bulunan grupta ise KAG öncesi ve sonrasında QT parametrelerinde anlamlı değişiklik saptanmamıştır.Cinsiyetler arasında QT parametrelerindeki değişimi saptamak amacıyla yapılan analizde, erkek cinsiyette KAG öncesi ve sonrasında QT parametrelerinde anlamlı değişiklik olmamıştır, ancak kadın cinsiyette QTd ve QTcd değerleri patolojik düzeye ulaşmadan KAG sonrasında anlamlı olarak artmış saptanmıştır (35,7 ms & 45,7 ms p:0,000)(42,3 ms & 52,1 ms p:0,01).

AnjiyografiKalpKalp hastalıkları+3
Mehmet Emin Yavuz
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aort dilatasyonu olan hastalarda aort duvarı kan akış geriliminin (shear stress) değerlendirilmesi

ÖZET Aort Dilatasyonu Olan Hastalarda Aort Duvarı Kan Akış Geriliminin (Shear Stress) Değerlendirilmesi Amaç: Aort dilatasyonu sıklıkla asemptomatik seyreden, anevrizma ve diseksiyon gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilen damarsal bir patolojidir. Komplikasyonları ön görmede yalnızca aort çapına dayalı risk tahmininin yetersiz olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada ekokoardiyografide aort dilatasyonu saptanmış asemptomatik hastalarda 4D kardiyak manyetik rezonans (KMR) görüntüleme ile elde edilen duvar kan akış gerilimi (wall shear stress, WSS) ve akım paternlerinin prognostik değerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu tek merkezli, prospektif ve gözlemsel çalışmada, transtorasik ekokardiyografide asendan aort dilatasyonu saptanan 33 hasta incelenmiştir. Tüm hastalara yaklaşık bir yıl arayla iki kez kontrastsız 4D kardiyak MR çekilmiştir. Katılımcıların demografik verileri, komorbiditeleri, laboratuvar sonuçları, ilaç kullanımları ve sol ventrikül fonksiyonları kaydedilmiş; aort içi hemodinamik parametreler ve WSS 4D akım KMR ile analiz edilmiştir. Asendan aort çapındaki yıllık genişleme hızı ve WSS (maksimum ve ortalama) hesaplanmış, akım paternleri laminer ve non-laminer olarak sınıflandırılmıştır. Aort duvarı, transvers kesitte saat yönüne göre 12 segmente ayrılarak maksimum WSS'nin dağılımı değerlendirilmiştir. Hastalar, "hızlı aort dilatasyonu olan" ve "olmayan" şeklinde iki gruba ayrılmış; gruplar arasında WSS, akım paterni, sol ventrikül fonksiyonları, klinik-demografik özellikler ve laboratuvar parametreleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Yaklaşık bir yıllık takipte asendan aortun ortalama genişleme hızı 0,52 mm/yıl olmuştur. Maksimum ve ortalama WSS ölçümleri ile aort genişleme hızı arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Hızlı aort genişlemesi gösteren hastalarda (n=5, 1,38±0,34 mm), non-laminer kan akış paterni tüm hastalarda mevcutken (% 100), bu oran hızlı genişleme göstermeyen grupta (n=28, 0,37±0,30 mm) yalnızca % 35,7 idi ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,008). Maksimum ve ortalama WSS'nin hem başlangıç ve takip ölçümleri arasında hem de yıllık değişim (∆) açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca, maksimum WSS'nin en sık lokalize olduğu segment her iki grupta da 9. segment olarak belirlenmiş (%80 vs. %46,4), ancak bu dağılım farklılığı da anlamlı bulunmamıştır (p=0,497). Sol ventrikül fonksiyonları, komorbiditeler, demografik veriler ve laboratuvar parametreleri açısından da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Laminer olmayan akış paterni gösteren hastalarda aort genişleme hızı anlamlı olarak daha yüksek bulunmuş olup, bu akış tipinin dilatasyon hızı açısından bir risk belirteci olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: 4D kardiyak MRG, Aort kan akım paterni, Asendan aort dilatasyonu, Duvar kayma gerilimi

Abdulkadir İltaş
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner anjiyografisinde kalp kası bandı tanısı almış bireylerde bandın yerleşim yeri ve uzunluğunun değerlendirilmesi ve Manisa'da kalp kası bandı prevalansının saptanması

Epikardiyal koroner arterlerin intarmyokardiyal segmentlerinin kas fibrilleri tarfından sarılması myokardiyal bridge olarak adlandırılmaktadır. Küçük ve büyük örneklemelerden oluşan birçok otopsi ve anjiografik seride özellikle otopsilerde(15% to 85%) anjiyografiye göre (0,51% and 2,5%)yüksek olmak üzere farklı prevelanslar bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı Manisa'da yapılmış 7058 koroner anjiografide yerel myokardiyal bridge prevelansını ortaya çıkarmaktır.Metod: Selektif koroner anjiografi yapılan geniş bir örneklemde, myokardiyal bridge'li olguları saptamak ve myokardiyal bridge'in anjiografik prevelansını ortaya çıkarmak adına retrospektif bir çalışma planladık. Çalışmamızda aynı zamanda myokardiyal bridge ciddiyeti ile koroner arter hastalığı risk faktörleri arasındaki korelasyonu da inceledik.Sonuç: 7058 serilik selekjtif koroner anjiogarfide toplam 347 adet myokardiyal bridge'li olgu saptandı. Total prevelans % 3,3 olarak saptandı. Bununla birlikte myokardiyal bridge'li olguların %98'inde bridge yerleşimi beklenildiği üzere sol ön inen koroner (LAD) arterde saptandı. Sol ön inen arterde D1-D2 arası ve D2 distali arsındaki dağılım birbirine aykın olarak saptandı. (%39,2 ve %55,3). Araştırmamızda yer alan hastaların MB darlık şiddeti ortalaması %62,7 ve darlık uzunluğunun ortalaması 27,7 mm olarak saptandı. Hastaları LAD'deki sistolik kompresyon yüzdesine göre Grup A (< %50 sistolik kompresyon) ve Grup B(? %50 sistolik kompresyon) iki alt gruba ayırıp bu iki alt grubun koroner arter hastalığı risk faktörleri ile ilişkisini inceledik. Hastalar koorner arter hastalığı olan ve olmayan şeklinde iki alt gruba daha ayrılarak, Grup 1 (< %50 sistolik kompresyon), Grup 2 (?50% sistolik kompresyon) bu hastalarda miyokardiyal bridge ciddiyeti ile koroner arter hastalığı risk faktörleri arasındaki korelasyonu inceledik. Sirkümfleks ve sağ koroner arterdeki prevalans ile tüm koroner arterlerdeki dağılım da çalışıldı.Sonuç olarak: Manisa'da selektif koroner anjiografi uygulanan, geniş hasta populasyonunda myokardiyal bridge'in anjiografik prevelansı beklenen literatür değerlerine yakın olarak saptandı. Alt gruplar arasında koroner hastalığı risk fktörleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.

KalpKardiyomiyopatilerKoroner anjiyografi+4
Alkım Alkan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner yavaş akım saptanan hastalarda açlık glukozu, lipid parametreleri ve sol ventrikül diyastolik disfonksiyonlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada koroner yavaş akım hastaları ve normal koroner arter olan bireyler arasında açlık glukozu, lipid profili ve diyastolik disfonksiyon arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya efor testi veya miyokard perfüzyon sintigrafisi ile miyokard iskemisi saptanmış 50 koroner yavaş akım hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Normal koroner arter olan 50 kişi de kontrol grubunu oluşturmuştur. Başka merkez ve laboratuarlarda yapılmış tetkikler ve/veya koroner anjiyografi, sol ventrikül sistolik disfonksiyonu (LVEF<%40), ciddi kalp kapak hastalığı, hemodinamik olarak anlamlı aritmi, daha önce revaskülarizasyon öyküsü, kardiyomiyopatiler, akut koroner sendrom, kronik böbrek yetmezliği (serum Kr>2,0 mg/dl) olanlar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm hastaların açlık glukozu ve lipid profili ölçülmüş, diyastolik fonksiyonlar ise pulse ve doku Doppler görüntüleme kullanarak değerlendirilmiştir. Koroner yavaş akım saptanan hastalarda normal koroner arter olan kontrol grubuna göre trigliserid düzeyi daha yüksek, HDL kolesterol düzeyi daha düşük saptanmıştır. (p?0,05) Ekokardiyografik incelemelerde koroner yavaş akım hastalarında normal koroner arter olan kontrol grubuna göre diyastolik fonksiyon parametrelerinde istatistiksel açıdan fark izlenmemiştir. Sonuç olarak çalışmamızda trigliserid yüksekliği ve HDL kolesterol düşüklüğünün koroner yavaş akım ile ilişkili olduğunu düşündürecek bulgular elde edilmiştir. Çalışmanın retrospektif olarak yapılması, hasta sayısının az olması çalışmanın sınırlılıklarını oluşturmaktadır.

DiastolKan akış hızıKan glükozu+4
Celal Dindar
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda beş yıllık CPAP tedavisi sonrası ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi

Bu çalışmada obstrüktif uyku apne sendromlu hastaların uzun süreli CPAP tedavisinin olasi sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarına olan etkisinin, konvansiyonel dalga Doppler ve doku Doppler yöntemleriyle değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla hastanemiz uyku birimine başvuran tanı için polisomnografi yapılan ve uyku apnesi tanısı almış ve beş yıldır CPAP tedavisi alan ekokardiyografik açıdan değerlendirilmek üzere kardiyoloji polikliniğine yönlendirilen 18-55 yaş arası 21 hastanın beş yıl önce ve aralıksız tedavi altında beş yıl sonra ölçülen ekokardiyografik parametreleri değerlendirildi. Tip 1 ve Tip 2 diyabetes mellitus, gebelik, atriyal fibrilasyon, ciddi sol ventrikül konsantrik hipertrofisi, obstrüktif koroner arter hastalığı, ciddi kapak hastalıkları, karaciğer , renal ve tiroid fonksiyon bozukluğu olanlar, kardiyomiyopatiler, sistolik disfonksiyon (LVEF: < %40), obstriktif, restriktif ve infiltratif ciddi akciğer hastalıkları olanlar çalışma dışında bırakıldı.Tüm hastaların sol ventrikül sistolik fonksiyonları Vivid-3 Image Point ekokardiyografiyle iki boyutlu, apikal 4 boşluk pencerede modifiye Simpson yöntemi kullanılarak, diyastolik fonksiyonlar ise pulse ve doku Doppler görüntüleme kullanarak değerlendirilmiştir.Çalışmamızın sonucunda konvansiyonel dalga Doppler ve doku Doppler görüntüleme yöntemleri ile OUAS'a bağlı olarak bozulduğu düşünülen sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarında anlamlı düzelme ve mitral yetmezlik derecesinde azalma gözlenmiştir. Bu parametreleri arttıran hipertansiyon, ciddi kalp kapak hastalığı ve diyabetes mellitus gibi sol ventrikül hipertrofisine katkıda bulunan etiyolojik faktörlerin dışlama kriteri olarak alınması nedeniyle ve sistolik ve diyastolik parametrelerin CPAP tedavisi sonrası anlamlı şelilde düzelmesi bu parametrelerin bozulmasının obstrüktif uyku apne sendromu ile direkt ilişkili olduğunu düşündürmektedir.Sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik işlevlerinin birlikte değerlendirilmesine imkan veren Tei indeksinin (MPI) konvansiyonel dalga Doppler ile değerlendirilmesinde beş yıllık kesintisiz tedavi sonrası MPI'de anlamlı düşüş izlenmektedir. Bu fark OUAS hastalarında tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde Tei indeksinin yol gösterici olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular eşliginde OUAS tanılı hastalara CPAP tedavisi başlanması ve tadaviyi uzun süre aksatmadan devam edilmesi kardiyovasküler hasatlık riskini azaltabileceğinden dolayı bu hastalara erken dönemde başlanan CPAP tedavisi uzun süre aksatılmadan devam edilmelidir.

DiastolEkokardiyografiPozitif basınç solunumu+3
Veysel Yavuz
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner hipertansiyon hastalarının 24 saatlik ritim takibinde aritmik olayların değerlendirilmesi

ÖZET Pulmoner Hipertansiyon Hastalarının 24 Saatlik Ritim Takibinde Aritmik Olayların Değerlendirilmesi Amaç: Pulmoner hipertansiyon (PH), sağ kalpte basınç artışı ve yeniden şekillenmeye (remodelingi) neden olarak, klinik olarak sessiz seyredebilmesine rağmen ciddi aritmilere yol açabilir. PH'de fonksiyonel kapasite, biyobelirteçler ve hemodinamik parametreler risk sınıflandırmasında kullanılmaktadır; ancak uzun süreli ritim izlemenin prognostik değeri hâlâ net değildir. Otonomik dengesizlik ve ektopik aktivitenin hemodinamik yük ile ilişkili olabileceğine dair sınırlı veri bulunmaktadır. Bu çalışmada, 24 saatlik Holter Elektrokardiyografi (EKG) kaydı ile elde edilen aritmi yükü ve kalp hızı değişkenliği (HRV) ile prognostik parametreler arasındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli, gözlemsel ve kesitsel çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde, 24 saatlik Holter EKG ile izlenen ve tip 2 dışı PH tanısı almış 64 hastayı içermektedir. WHO fonksiyonel sınıfı, REVEAL Lite 2 riski, kardiyak biyobelirteçler, ekokardiyografik ölçümler, sağ kalp kateterizasyonu bulguları ve HRV dahil olmak üzere klinik veriler sistematik olarak toplanmış ve analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların %34,4'ünde supraventriküler aritmi saptanmış olup en sık atriyal fibrilasyon (%12,5) ve atriyal flutter (%9,4) görülmüştür. Non-sustained ventriküler taşikardi (nsVT) oranı %10,9'dur. Aritmi sıklığı WHO PH alt grupları arasında benzerdi (tümü p>0,05). Atriyal fibrilasyonu olan hastalarda sağ atriyum ve pulmoner arter çapı daha büyük, sağ ventrikül fonksiyonları daha bozuk bulunmuştur. nsVT gözlenenlerde BNP düzeyleri daha yüksek (1.316 vs 230 pg/ml, p=0,041) ve 6 dakikalık yürüme mesafesi daha kısa (160 m vs 390 m, p=0,005) idi. HRV parametrelerinde genel bir otonomik baskılanma mevcuttu (ortalama SDNN 93 ± 8 ms; LF/HF 1,83). SDNN, düşük risk grubunda 97 ms iken, yüksek risk grubunda 89 ms'ye gerilemişti (p=0,017). HRV; ortalama pulmoner arter basıncı, pulmoner vasküler direnç ve sağ ventrikül çapı ile negatif, TAPSE ve RVOT hızlanma zamanı ile pozitif korelasyon gösterdi. Sonuç: Tip 2 dışı PH hastalarında klinik olarak anlamlı aritmiler yaygındır ve HRV parametreleri belirgin şekilde azalmıştır. Aritmik yük ve otonomik düzensizlik, esasen hemodinamik bozuklukları ve sağ kalp remodelingini yansıtmaktadır. Bu doğrultuda, 24 saatlik Holter izlemenin çok boyutlu risk sınıflamasına katkı sağlayabileceğini ve klinik kötüleşmenin erken tanısında kullanılabileceğini önermekteyiz. Bulgularımızın doğrulanması için çok merkezli, ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Pulmoner hipertansiyon; 24 saat Holter; aritmi; kalp hızı değişkenliği; risk sınıflandırması.

Mahıne Ahmed Bachu
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp yetersizliğinde tedaviye uyumun ve hedef doz oranlarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın amacı kalp yetersizliği (KY) hastalarının yaşam tarzı değişikliklerine uyumunu değerlendirmek, kılavuzlar tarafından önerilen ilaçların kullanım oranıyla birlikte hedef doz kullanım oranını belirlemek, uygun dozlara ulaşmanın klinik sonuçlara olan etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤% 40 olan 152 hasta (E:108, K:44, ortalama yaş: 61,3±13,4) alındı. Hastaların demografik verileri, muayene bulguları, ekokardiyografi parametreleri, dekompansasyon nedenleri, ilaç kullanım dozları, günlük sıvı ve tuz alım miktarları kaydedildi. Hastaların 1 yıllık takibi boyunca önerilen ilaçların kullanımı artırılmaya ve hedef doza ulaşılmaya çalışıldı. Takip sonunda yaşam tarzı değişikliklerine uyumun ve hedef doz ilaç kullanımının NYHA (New York Kalp Cemiyeti) sınıfına, KY'ye bağlı hastaneye yatışa ve mortaliteye etkisi incelendi. Bulgular: Dekompansasyon nedenleri sırasıyla miyokart iskemisi/infarktüs, aritmi ve enfeksiyon (% 23,9, % 14,8, % 10,2) idi. En sık saptanan muayene bulguları sırasıyla ral, ortopne ve ödem (% 66,4, % 46,7, % 38,8) olduğu saptandı. Hastalar takip öncesine göre takip sonunda ilaç kullanım oranı beta blokerlerde (BB) (% 87,5'ten %98,7'ye), anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü/anjiyotensin reseptör blokerlerinde (ACEi/ARB) (% 80,9'dan % 93,4'e) ve mineralokortikoid reseptör antagonistlerinde (MRA) (% 57,9'dan % 75'e) anlamlı düzeyde arttı. Hedef dozun %50 ve üzerinde kullanım oranı da aynı şekilde BB'lerde (% 46'dan % 76,3'e), ACEi/ARB'lerde (% 51,3'ten % 73,7'ye) ve MRA'larda (% 57,2'den % 75'e) arttı. Her üç ilaç grubu ayrı değerlendirildiğinde hedef dozun % 50 ve üzeri kullanımı olanlarda mortalite ve KY nedeniyle hastaneye yatışlarda azalma saptandı ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı. Ancak BB ve ACEi/ARB birlikte MRA ise tek başına değerlendirildiğinde NYHA sınıfındaki iyileşme anlamlı düzeye ulaştı. Sonuç: Kalp yetersizliğinde mortaliteyi azalttığı bilinen ilaçların kullanım oranıyla birlikte hedef doz kullanım oranının son derece düşük olduğu, uygun yönlendirme ve takiple bu oranların her bir ilaç grubu için anlamlı düzeyde arttırılabileceği görüldü. Beta bloker ve ACEi/ARB birlikte MRA ise tek başına değerlendirildiğinde hedef doza ulaşanların NYHA sınıfında anlamlı bir iyileşme olduğu saptandı. Anahtar kelimeler: ACEi/ARB, beta bloker, dekompansasyon, kalp yetersizliği, yaşam tarzı değişikliği

Kalp yetmezliği
İmam Günay
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü hastalarında koroner trombüs yükünün atrıa skoru ile ilişkisi

Amaç: ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü (STEMİ) tedavisinde standart tedavi primer perkütan koroner girişimdir (PPKG). PPKG ile miyokardiyal ve epikardiyal perfüzyon genellikle sağlanmakla birlikte infarktla ilişkili arterin (İİA) trombüs yükü, işlem başarısını ve klinik sonuçları olumsuz etkilemektedir. İntrakoroner trombüs derecelendirmesi için TIMI (Thrombolysis in myocardial infarction) Trombüs Grade skorlaması, yaygın kullanılan yöntemlerden biridir. ATRIA skoru atriyal fibrilasyona bağlı tromboembolik komplikasyonların risk sınıflandırmasında kullanılan geçerli, pratik bir yöntemdir. Antikoagülan tedavi almayan atriyal fibrilasyon hastalarında iskemik serebrovasküler olay riskini tahmin etmek için ATRİA risk skorlaması geliştirilmiştir. Bu çalışmada, STEMI ile başvurup perkütan koroner girişim yapılan hastalarda ATRİA skoru ile TIMI Trombüs grade skorlaması arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza prospektif olarak Ağustos 2020 - Mart 2021 tarihleri arasında STEMİ tanısıyla başvuran 307 hasta dahil edildi. PPKG yapılan hastaların koroner anjiografi görüntüleri, iki ayrı kardiyolog tarafından izlenerek, tel ile lezyon geçildikten ya da küçük balon şişirildikten sonra sorumlu lezyondaki trombüs yükü Gibson ve arkadaşlarının tanımladığı TIMI Trombus Grade (TTG) skorlamasına göre hesaplandı. Hastalar Yüksek TTG (grade 4-5) ve Düşük TTG (grade 0-3) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri kaydedilip ATRİA skorlaması yapıldı. Çalışma kesitsel gözlemsel prospektif çalışma olarak tasarlandı. Helsinki Bildirgesine uygun olarak tasarlandı, çalışma için lokal bölgesel etik komitesinden onay alındı. Bulgular: Hastaların %75 (n=230)'si Düşük TTG; %25 (n=77)'i Yüksek TTG sahipti. Yüksek TTG grubunda ATRİA skoru anlamlı (p<0,001) olarak daha yüksekti. Yüksek TTG grubunda DM (p=0,02), HT (p=0,01), sigara içme (p=0,01), inme (p=0,01) ve PAH (p=0,02) öyküsü oranı anlamlı olarak daha yüksekti. No-reflow ve hastane içi mortalite oranları Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,01). Yaş (p=0,01), diyastolik kan basıncı (p=0,02), nabız (p=0,04), ATRIA (p=0,01), SYNTAX (p=0,01), CHA2DS2-VASc (p=0,01), ve GRACE (p=0,01) skorları Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Ağrı başlangıcından anjiografi laboratuarına kadar geçen süre, ağrı balon zamanı, KAG süresi Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). CK MB, AST ve CRP/Alb ölçümleri Yüksek TTG grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada STEMİ ile başvuran hastalarda trombüs yükünün ATRİA skoru ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: ATRİA skoru, trombüs yükü, ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü

Kalp hastalıklarıMiyokard enfarktüsüST segmenti+2
Gökhan Coşkun
Düzce University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aort sklerozu olan hastalarda serum YKL/40 düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç:Aort kapak sklerozu, hastalarda semptom geliştirmeyen ve aort kapaklarında oluşan kalsifikasyon ile karakterize bir hastalıktır. Biz çalışmamızda, serum YKL-40 düzeyleri ile aort kapak sklerozu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve YKL-40'ın aort kapak sklerozu tanı ve takibinde kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olarak klinik önemini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışma kapsamında, ekokardiyografik olarak aort kapak sklerozu tanısı konmuş ve ek kardiyovasküler hastalığı olmayan 40 hastayı değerlendirdik. Kontrol grubuna ise benzer sosyodemografik özelliklerde 40 hasta dahil edildi. Tüm hastaların; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sistemik kan basınç değerleri kaydedildi ve serum YKL-40 düzeyleri ölçüldü. Bulgular:Çalışma sonucunda, aort kapak sklerozu tanısı koyulan hastaların ve kontrol grubunun ortalama serum YKL-40 düzeyleri sırasıyla 3,522±0,536 ng/ml ve 3,132±0,642 ng/ml olarak ölçülmüştür. Aort kapak sklerozu tanısı koyulan hastaların serum YKL-40 düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.01). Aort kapak sklerozu olan hastaların sistolik ve diyastolik kan basınçları anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi (p<0.01). YKL-40 düzeyleri ile yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadı (p>0.05). Sonuç:Aort kapak sklerozu hastalarında daha yüksek serum YKL-40 düzeylerini tespit etmiş bulunmaktayız. Bu nedenle, YKL-40'ın aort kapak sklerozunun tanı ve takibinde kullanılabilecek bir biyobelirteç olduğunu düşünmekteyiz

AortAort hastalıklarıAort kapağı+2
Süleyman Sarıgil
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavi yapılan hastalarda inreratrial blok gelişimi ve klinik parametrelerle ilişkisi

AMAÇ: Ciddi aort darlığı olan ve Transkatater Aort Kapak İmplantasyonu (TAVİ) planlanan hastalarda bazalde interatrial blok (İAB) sıklığı, klinik parametrelerle ilişkisi ve başarılı TAVI işlemi sonrası taburcu edildikten sonraki takiplerinde interatrial iletinin değerlendirilmesi. MATERYAL VE METOD: Kliniğimizde 2015-2020 yılları arasında TAVİ yapılmış ve başarı ile taburcu edilmiş 90 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların operasyon öncesi genel demografik verileri, elektrokardiyogramları (EKG), takip EKG'leri ve ekokardiyografileri sistemden tarandı. EKG'de interatrial blok varlığı ve seviyesi, P dalga süresi, işlem öncesi ekokardiyografi (EKO) bulguları (maksimum, mean gradientleri, sol atrium (LA) çapı), kullanılan kapak ölçüsü ve kapak tipi ve parametrelerin 6. aydaki değişimi değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmada, 2015 ile 2020 yılları arasında TAVI yapılmış olan ve çalışma dahil edilme kriterlerine uyan 46 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların ortalama yaşı 74.78 ± 8.66 idi. Preoperatif değerlendirilen EKG'lerin %37'sinde (17 hasta) kısmi interatriyal blok, %6.5'inde (3 hasta) ileri interatriyal blok gözlendi, %56.5'inde (26 hasta) interatriyal ileti bozukluğu yoktu. Postoperatif değerlendirilen EKG'lerin %30.4'ünde (14 hasta) kısmi interatriyal blok, %21.7'sinde (10 hasta) ileri interatriyal blok gözlendi, %47.8'inde (22 hasta) interatriyal blok yoktu. Preoperatif ve postoperatif yapılan değerlendirmelerde EKG'de interatrial blok gelişimi bakımından anlamlı fark gözlendi (P=0.017) Hastaların %54.3'ünde (25 hasta) self-expandable, %45.7'inde (21 hasta) balon expandable kapak kullanıldı. Self expandable kapak takılan 25 hastanın preop EKG'sinde 16'sında interatriyal blok yoktu, 7'sinde kısmi interatriyal blok, 2'sinde ileri interatriyal blok vardı. Bu hastaların postop EKG'sinde; interatriyal blok olmayan 16 hasta aynı kaldı, kısmi interatriyal blok olan 7 hastanın 4'ü (%57.1) aynı kaldı, 3 (%42,9) tanesi ileri derece interatriyal bloka ilerledi, ileri derece interatriyal blok olan 2 hastadan 1 tanesi (%50) kısmi interatriyal bloka gerilerken, 1 tanesi (%50) aynı kaldı. Bu hasta grubunda TAVİ öncesi p dalga süresi 118.422.67 iken TAVİ sonrası 119.621.69 olarak ölçüldü ve anlamlı fark izlenmedi (p=0.113). Balon expandable kapak takılan 21 hastanın preop EKG'sinde;10 hastada interatriyal blok yoktu, 10 hastada kısmi interatriyal blok vardı, 1 hastada ileri interatriyal blok vardı. Bu hastalarda işlem sonrasında 21 hastanın postop EKG'sinde; interatriyal blok olmayan 10 hastanın, 5 tanesi (%50) aynı kaldı, 5 hasta (%50) kısmi interatriyal bloka ilerledi (p=0.022) istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi. Kısmi interatriyal blok olan 10 hastanın 4 tanesi (%40) aynı kalırken, 1 hastada (%10) interatriyal blok gözlenmedi, 5 hasta (%50) ileri interatriyal bloka ilerledi(p=0.022) istatiksel olarak anlamlı fark gözlendi. Preop ileri interatriyal blok olan 1 hasta ise aynı kaldı. Balon expandable kapak takılan 21 hastanın preop P dalga süresi 127,62±19,4 idi, işlem sonrası p dalga süresi 138,71+ 32,03 olarak ölçüldü. İstatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p=0,038). SONUÇ: TAVİ yapılan hastalarda, 6. ayında bakılan EKG'lerde toplam popülasyonda bazale göre interatrial ileti süresinde anlamlı değişiklik izlenmediği, alt grup olarak iki farklı kapak değerlendirildiğinde ise balon-expandable kapak kullananlarda interatrial blok gelişimi ve var olan interatriyal bloğun seviyesinin ilerlemesinin anlamlı düzeyde olduğu görüldü. Balon-expandable kapakta postoperatif mean gradient ortalamasının self expandable kapak takılanlara göre daha yüksek olmasının balon-expandable kapak takılanlarda P dalga süresinin anlamlı derecede uzun olmasıyla ilgisi olabileceği düşünüldü.

Aort hastalıklarıAort kapak stenozuAort kapak yetmezliği+5
Enes Alıç
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sol ventrikülü korunmuş asemptomatik romatizmal mitral yetmezlikli hastalarda mitral yetmezliğin egzersizle değişimi

ÖZETSOL VENTR KÜLÜ KORUNMUŞ ASEMPTOMAT K ROMAT ZMAL M TRALYETMEZL KL HASTALARDA M TRAL YETMEZL Ğ N EGZERS ZLEDEĞ Ş MDr. Çağlar Emre ÇAĞLIYAN, Uzmanlık Tezi, Kardiyoloji Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Vedat DAVUTOĞLUŞubat 2007, 77 sayfaSol ventrikülü normal sınırlarda olan asemptomatik romatizmal mitralyetmezlikli hastalarda, mitral yetmezliğin eforla değişimini araştırdık. Mitralyetmezlik şiddeti esas olarak akım konverjans metoduyla belirlendi. Çalışmayaalınan 34 hastaya treadmill stres ekokardiyografi uygulandı. Hastalarınegzersize yanıtı Paired Samples T Testi ile değerlendirildi. Tüm hastalardaegzersizle ejeksiyon fraksiyonu ve kardiyak debi değerleri arttı (p<0,001). Sistolsüresi taşikardiyle azaldığından ötürü, egzersizle oluşan sistol süresikısalmasının rejurjitan volüme olan etkilerinden kaçınmak için, hastalar birdakika içerisindeki mitral yetmezlik volümlerine göre değerlendirildi.Mitral yetmezlik dakika hacmi 19 hastada azalırken (Grup 1), 15 hastadaarttı (Grup 2) Her 2 grup ki-kare ve Mann-Whitney-U testleri kullanılarakbirbiriyle kıyaslandı. Grup 2'de eksantrik jet oranı daha fazlaydı (p=0,025).Bazal rejurjitan volüm, mitral annuler alan ve efor sonrası sol ventrikül-solatrium arası maksimal gradient Grup 2'de anlamlı olarak daha fazlaydı(sırasıyla p=0,009, p=0,036 ve p=0,005). Yapılan multilineer regresyonanalizinde, mitral annuler alan değeri, dakikalık rejurjitan volüm (R²=0,43,p<0,001) ve efektif rejurjitan orifis alanı değişimiyle (R²=0,50, p<0,001) diğerfaktörlerden bağımsız olarak bağlantılı bulundu.Sonuç olarak, asemptomatik ve sol ventrikülü korunmuş romatizmal mitralyetmezlikli hastalarda mitral annuler dilatasyon, egzersizle mitral yetmezlikşiddetinin artışının en önemli prediktörüdür. Başlangıç rejurjitan volüm miktarıve eforla art-yük artışı da rejurjitan volüm dakika değişiminde etkili olabilir.Anahtar Kelimeler: Akım konverjans, Treadmill stres ekokardiyografi, Eksantrikjet, Rejurjitan volüm, Efektif rejurjitan orifis alanı

Çağlar Emre Çağlıyan
Gaziantep University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner tortuyozitenin ateroskleroz yaygınlığı ve risk faktörleri ile ilişkisi

Hala net bir tanımlaması yapılmamış olsa da koroner tortuyozitenin, koroner arter hastalığı (KAH) için belirlenmiş olan konvansiyonel risk faktörlerinin haricinde tanımlanmış olan geometrik risk faktörlerinden olduğu düşünülmektedir. Biz bu çalışmada koroner tortuyozitenin KAH varlığı, yayılımı ve ciddiyeti ile ilişkisini incelemeyi amaçladık.Çalışmaya dâhil edilen olguların koroner anjiyografileri KAH ve koroner tortuyozite açısından değerlendirildi. Ayrıca olguların demografik parametreleri, risk faktörleri ve laboratuar sonuçları incelendi. Hastaların KAH açısından damar, yayılım ve Gensini skorları hesaplandı. Koroner tortuyozite açısından ise tortuyoz olup olmamaları ve `koroner tortuyozite skorları' hesaplandı. Sonuçlar gruplar arasında kıyaslandı.Kadınlarda koroner tortuyozite daha sık izlenirken bu oran sigara içenlerde azalmıştı. Diabetik hastalarda ise anlamlı olmasa da azalmış tortuyoziteye yatkınlık tespit edildi. Koroner tortuyozite açısından LAD ve CX arasında anlamlı farklılık saptanmazken, RCA `da anlamlı olarak daha az oranda tortuyozite saptandı. Koroner tortuyozite skoru ile ciddi KAH, damar, yayılım ve Gensini skorları arasında anlamlı ilişki saptandı.Koroner tortuyozite skoru, damar, yayılım ve Gensini skorları ile ilişkili bulunmuştur. Nicel bir tanımlama olan koroner tortuyozite skoru, KAH ile varlık, yayılım ve ciddiyet açısından daha ilişkili bulunduğundan, daha önce kullanılan ve sadece tortuyozite varlığını ifade eden nitel tanımlamanın yerine kullanılabilir.

Zekeriya Küçükdurmaz
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp yetmezliği hastalarında glikoz-insülin-potasyum infüzyonunun p dalga dispersiyonu üzerine etkisi

Kalp yetersizliği, tedavisinde sağlanan gelişmelere rağmen, yüksek mortalite ve morbiditesi nedeni ile önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Hastalığın seyri sırasında izlenilen nöroendokrin ve sirkülatuar maladaptasyon süreci kalp dokusunda yapısal, kontraktil ve elektiriksel yeniden yapılanmaya neden olmaktadır. Atriyal fibrilasyon (AF) bu yapılanmanın sonucunda atriyumlarda oluşan reentry odaklarına bağlı gelişmekte, hastalığın prognozu ve hastanın fonksiyonel kapasitesi üzerinde olumsuz etkilere neden olmaktadır. P dalga dispersiyonu (PD) AF gelişimini predikte eden önemli parametrelerden biri olarak kabul görmüştür. Glikoz-insülin-potasyum (GİK) infüzyonunun hemodinamik ve metabolik olumlu etkileri bilinmektedir. Çalışmamızın amacı; kalp yetmezliği olan hastalarda GİK infüzyonunun P dalga dispersiyonu üzerine olan etkisini araştırmaktır.Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği'ne kalp yetmezliği tanısı ve düşük sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF<%40) ile yatırılan 30 hasta dahil edildi. Hastalardan rastgele seçilen onbeşine (Grup I) 3 gün süreyle her gün 8 saatlik infüzyon şeklinde GİK solusyonu (%20'lik 500 cc glukoz içinde 20 Ü insülin, 60 mEq KCl) verildi. Kontrol grubu (Grup II) olarak alınan diğer onbeş hastaya konvansiyonel tedaviye ek olarak yine aynı süre ve dozda %0.09'luk NaCl infüzyonu uygulandı. Hastaların tümünden çalışma başlangıcı ve sonunda P dalga dispersiyonu için 12 derivasyonlu EKG kaydı alındı.Çalışmamız sonucunda GİK infüzyonu alan hastalarda P dalga dispersiyonunun kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı gösterildi. Koroner yoğun bakım ünitelerinde takip edilen hastalarda aritmi, özellikle de AF'nin oldukça sık olarak görüldüğü göz önünde tutulursa GİK ile PD azalması dolayısı ile AF insidansının da azaltılabilecek olması dikkate değerdir.Anahtar kelimeler: Glikoz-insülin-potasyum, P dalga dispersiyonu, Kalp yetmezliği

Kalp yetmezliği-konjestif
Muhammed Oylumlu
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cinnamon (Tarçın)'un kolesterol profili ve endotel fonksiyonları üzerine etkisi

Kardiyovasküler hastalıklar endüstrileşmiş ülkelerde morbidite ve mortalitenin başta gelen nedeni olup tüm dünyada epidemik hal almıştır. Genetik yatkınlık ateroskleroz için bir risk faktörü olsa da çoğu önlenebilir patoloji ateroskleroz gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Dislipidemi koroner arter hastalığı patogenezinde yer alan major önlenebilen risk faktörüdür. Endotel disfonksiyonu aterosklerozun temel basamağını oluşturur.Dislipidemi ve ilişkili koroner arter hastalığının şiddet ve insidansında diyet önemli rol oynar. Bu nedenle günlük diyette tüketebileceğimiz besin maddelerinin lipid düşürücü ve ateroskleroza karşı koruyucu etkileri önem kazanmaktadır. Çalışmamızın amacı; halk arasında yaygın tüketime sahip olan Cinnamomum zeylanicum (Seylan Tarçını)'un sağlıklı bireylerde lipid düşürücü etkisini, endotel fonksiyonları ve total antioksidan kapasite üzerine etkisini araştırmaktır.Çalışmamız çift kör, randomize, plasebo kontrollü olarak dizayn edilmiştir. Çalışmamıza 20-35 yaş arası, sigara kullanmayan, sağlıklı 26 kadın, 34 erkek olmak üzere toplam 60 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 60 bireyden 40'ı çalışma grubunu, 20'si kontrol grubunu oluşturmak üzere 2 Grup oluşturulmuştur. Gönüllüler çalışmaya dahil edildikten sonra, tüm gönüllülerin boy ve kilo ölçümleri yapıldı. Bu ölçümlerden hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplanmıştır. Çalışma grubuna günde 3 kez 750mg'lık tarçın (2.25gr/gün) kaşe formunda, kontrol grubuna ise aynı dozda buğday unu yine kaşe formunda plasebo olarak oral yolla verilmiştir. Uygulama 30 gün sürdürülmüş ve 0. ve 30. günlerde toplanan kan örneklerinden lipid profili total kolesterol, HDL, LDL, VLDL, trigliserit ile, endotel fonksiyonları VCAM-1, ICAM-1 ile, oksidan ve antioksidan kapasite TAS, TOS ve OSİ parametreleri ile değerlendirilmiştir.Çalışmamızın sonucunda tarçının total kolesterol, LDL-kolesterol, VLDL-kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserit, toplam antioksidan kapasite, toplam oksidan seviye, oksidatif stres indeksinin ve endotel fonksiyon parametreleri olan VCAM-1 ile İCAM-1 seviyeleri üzerine plasebo ile karşılaştırıldığında olumlu etkisi saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: Tarçın, Antioksidan Kapasite, Endotel Disfonsiyonu, Dislipidemi.

Alper Karagöz
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ateroskleroz yaygınlığı göstergesi olarak aort, mitral kapaklar ve aort kök kalsifikasyonunun incelenmesi

Plan: Önceleri yaşlanmanın pasif dejeneratif bir sonucu olarak kabul edilen aort kapak kalsifikasyonu ve mitral kapak annülüs kalsifikasyonu, şimdilerde koroner arterlerin aterosklerozu ile histolojik benzerlikleri olan aktif bir süreç olarak tanımlanmaktadır.Amaç: Bu çalışmada: 1) ekokardiyografi kullanılarak kombine aort kapak kalsifikasyonu, mitral anülüs kalsifikasyonu ve aort kökü kalsifikasyonu değerini ortaya koyarak koroner arter hastalığı şüphesi olan hastalarda koroner anjiyografik aterosklerotik plak varlığı ve yükünü tahmin etmeyi, 2) gelenksel kardiyovaküler risk faktörleri (hs-CRP, lipoprotein (a), homosistein içeren) ile aort kapak kalsifikasyonu, mitral anülüs kalsifikasyonu ve aort kökü kalsifikasyonu arasındaki ilişkiyi, 3) aort kapak kalsifikasyonu, mitral anülüs kalsifikasyonu ve aort kökü kalsifikasyonu ile diğer subklinik ateroskleroz belirteçleri yani karotis/brakiyal arter intima-media kalınlığı ve yanı sıra koroner anjiyografi yapılan hastalarda anjiyografik aterosklerotik yük ciddiyeti birlikteliğini değerlendirmeyi amaçladık.Metod: Kliniğimizde şüpheli veya kanıtlanmış koroner arter hastalığı nedeni ile koroner anjiografisi yapılmış olan 146 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların % 63' ü erkek, %37' si kadın ve 26-80 yaş arasında idi (yaş ortalaması 52.74 ? 8.93).Tüm hastalar çalışma öncesi bilgilendirildi ve rızaları alındı. Ayrıntılı klinik hikaye alındıktan sonra, özenle risk faktörleri tespit edildi, tüm hastaların koroner anjiografi öncesinde farklı günlerde transtorasik ekokardiyografileri ve karotis, brakiyal arter dopler ultrasonografi incelemeleri yapıldı.Ve ateroskleroz ciddeyetinin klasifikasyonu için gensini skorlaması yapıldı.Bulgular: AKs ile MAK ve AKK arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı ilişki bulunmaktadır (p=0,021, p=0,001 sırasıyla).AKs'si olan olguların LKK-İMK, RKK-İMK, mean KK-İMK ve Ba-İMK değerleri, AKs'si olmayan olguların değerlerinden istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı yüksektir (tüm parametreler için p=0.001). AKs olanlarda, olmayanlara göre gensini skor anlamlı derecede yüksek saptandı (42.49, 8.21, sırasıyla).MAK, AKs ve AKK ile anlamlı olarak ilişkili saptandı (p=0.011, p=0.001, sırasıyla). MAK'u olan olguların LKK-İMK, RKK-İMK, mean KK-İMK ve BA-İMK değerleri, MAK'u olmayan olguların değerlerinden istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı yüksektir (p=0.017, p=0.018, p=0.008, p=0.011, p=0.003, sırasıyla). MAK olanlarda gensini skor anlamlı derecede yüksek saptandı (46.22, 23.03 ve p=0.002). AKK, MAK ve AKs ile anlamlı olarak ilişkili saptandı ( p=0.001). AKK'u olan olguların LKK-İMK, RKK-İMK, mean KK-İMK ve Ba-İMK değerleri, AKK'u olmayan olguların değerlerinden istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı yüksektir (tüm parametreler için p=0.001). AKK olanlarda, olmayanlara göre gensini skor anlamlı derecede yüksek saptandı (43.11, 12.34, sırasıyla p=0.001 ).Sonuç: AKK, MAK, AKs koroner anjografi yapılan hastalarda artmış prevelens göstermektedirler ve bu kalsifikasyonlar birbirleri ile de güçlü korelasyona sahiptir. TTE ile saptanabilen AKK, MAK ve AKs periferik ateroskleroz ve koroner aterokleroz yükü ve ciddiyeti ile güçlü bir ilişki içindedir. Bu kalsifikasyonlar ileri evre ateroskleroz varlığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir ve koroner risk faktörlerinden bağımsız olarak agresif medikal tedavi yaklaşımda bulunulması gerektiği konusunda uyarıcı olabilir.Anahtar kelimeler: Aort Kapak Sklerozu, Mitral Annuler Kalsifikasyon, Aort Kök Kalsifikasyon, Gensini Skor

Arterioskleroz
Musa Çakıcı
Gaziantep University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Androgenetik alopesi ile koroner arter hastalığı ciddiyeti ve koroner kollateral gelişimi arasındaki ilişki

Amaç: Erkek tipi kellik ile ateroskleroz arasında pozitif bir ilişki olduğu bazı epidemiyolojik çalışmalarla gösterilmiştir ancak bu ilişki anjiyografik olarak koroner arter hastalığı varlığı ve şiddetini değerlendirerek incelenmemiştir. Çalışmamızda erkek tipi kellik ile anjiyografik koroner arter hastalığı ciddiyeti ve koroner kollateral gelişimi arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı hedefledik.Metodlar: Üçyüzdoksan erkek hastaların koroner anjiyografileri, koroner arter hastalığı risk faktörleri, lipid parametreleri, kellik varlığı ve derecesi gibi parametreleri prospektif olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı ciddiyeti Gensini, koroner kollateral gelişimi ise Rentrop skoru ile değerlendirildi.Bulgular: Yüksek Gensini skoru olan grupta erkek tipi kellik görünme oranı daha fazla olmasına rağmen bu grupta aynı zamanda yaş ortalaması da daha yüksekti. Yaş ayarlı analiz yapıldığında alopesinin koroner arter hastalığı ciddiyetini belirlemede bağımsız bir risk faktörü olmadığını bulduk. Kollateral gelişimi yeterli olan ve olmayan gruplar arasında alopesi varlığı ve ciddiyeti arasında bir fark yoktu.Sonuç: Çalışmamızda erkek tipi kelliğin varlığı, başlama yaşı ve şiddeti ile ile koroner arter hastalığının varlığı ve ciddiyetinin önemli göstergeleri olan Gensini ve Rentrop skorları arasında ilişki bulunamamıştır. Mevcut yayınların çoğunun böyle bir ilişkinin varlığından bahsettiğini düşündüğümüzde bu konunun daha geniş çalışmalarda tüm boyutları ile ele alınması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: erkek tipi kellik, koroner arter hastalığı, Gensini, Rentrop

AlopesiAndrojenlerAteroskleroz+5
Kazım Aykent
Gaziantep University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aort kapak sklerozu, mitral annüler kalsifikasyon ve aort kökü kalsifikasyonunun koroner anjiyografik gensini skoru ve risk faktörleriyle ilişkilerinin değerlendirilmesi

Ahmet Ayhan Dündar
Gaziantep University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nörokardiyojenik senkoplu hastalarda atriyal elektromekanik ileti gecikmesi

Amaç: Bu çalışma ile Head-up tilt table testi (HUTT) ile nörokardiyojenik senkop (NKS) tanısı konulan hastalarda atriyal elektromekanik ileti gecikmenin ölçülerek atriyal elektromekanik iletide gecikmenin olup olmadığı ve bu yönteminin doğruluğunu test ederek bu ölçümün NKS hastalarda kullanılabilecek bir yöntem olup olmadığını göstermeyi amaçladık.Giriş: Senkop kraniyal sisteme olan kan akımının geçici süreyle azalması sonucu ani tonus kaybı ile birlikte geçici ve kendiliğinden düzelen bilinç kaybı olarak tanımlanabilir. Yapısal kalp hastalığının neden olmadığı bilinç ve postür kaybı ile sonuçlanan nöral refleksleri başlatan çeşitli klinik durumlara bağlı oluşan senkop nörokardiyojenik senkop olarak tanımlanır. Head-up tilt table testi (HUTT) ile nörokardiyojenik senkopun tanısı klinikte kabul edilen en önemli tanısal yöntemdir. Bu hastalarda interatriyal ileti gecikmesinin senkopun nedenlerinden biri olabileceğini öngörerek interatriyal ve intratriyal elektromekanik iletide gecikmenin varlığı noninvaziv olarak doku Doppler yöntemi ile ölçüldü.Metot: Çalışmaya HUTT testinde vazovagal senkop gelişen (HUTT+) 29 hasta (24 kadın/5 erkek, ortalama yaş:30.6±15.9 yıl) ve HUTT testi normal olan(HUTT -) 23 kontrol grubu birey (6 kadın/17 erkek, ortalama yaş:34.7±16.3 yıl) alındı. Tüm hastalara konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiografi uygulandı. Atriyal elektromekanik ileti gecikmesi (PA), EKG'de P dalgasının başlangıcından doku Doppler ile ölçülen A dalgasının başlangıcına kadar geçen süre olarak tanımlandı.Bulgular: Gruplar atriyal elektromekanik ileti gecikmesi yönünden karşılaştırıldığında interatriyal elektromekanik iletide gecikme (PA-RA)-(PA-LA) açısından gruplar arasında istatiksel olarak fark saptanmaz iken(p>0.05),intraatriyal elektromekanik iletide gecikme(p<0.01) ve sol atriyum elektromekanik iletide gecikme (Septum-PA)-(PA-LA) yönünden gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0,0001). Sol atriyal elektromekanik ileti gecikmesi (Septum-PA)-(PA-LA) ile intraatriyal elektomekanik ileti gecikmesi (Septum-PA)-(PA-RA) (r=-0,486, p=0.001) arasında negatif bir ilişki var iken, interatriyal elektromekanik ileti gecikmesi (PA-RA)-(PA-LA) ile pozitif bir korelasyon varlığını gösterdik(r=0.507, p=0.001).Sonuç: Bu çalışma ile nörokardiyojenik senkoplu hastalarda atriyal elektromekanik iletide gecikmenin varlığını gösterdik. Bu çalışma ile intraatriyal elektromekanik iletide gecikme ve intrasol atriyal elektromekanik iletim gecikmesinin girişimsel olmayan bir yöntem olan doku Doppler ekokardiyografik incelemeyle, kabul edilebilir bir hata payı ile saptanabileceğini göstermektedir. Bu veriler ekokardiyografik doku Doppler yönteminin nörokardiyojenik senkobun değerlendirmede kullanılabilecek uygun bir yöntem olduğunu düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Atriyal elektromekanik iletim gecikmesi; Doku Doppler; Nörokardiyojenik senkop

Atriyal fonksiyonElektrokardiyografiKalp hastalıkları+2
Ökkeş Uku
Gaziantep University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik romatizmal mitral kapak hastalığı ile plazma urotensin-ıı düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Plazma biyokimyasal belirteçleri romatizmal kapak hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde ve hastalığın komplikasyonlarının tahmini değerlendiriminde yararlı olabilmektedir. Urotensin-II'nin kardiyovasküler hastalıkların patofizyolojisinde rolü bulunmaktadır. Çalışmamızda romatizmal mitral kapak hastalarında plazma urotensin-II konsantrasyonunu ölçerek, kapak hastalığının ciddiyeti, fonksiyonel kapasite ve pulmoner arter basıncı ile korelasyonunun değerlendirimi amaçlandı.Ekokardiyografik olarak 71 romatizmal kapak hastası ve 25 sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Plazma urotensin-II seviyesi enzim immunoassay kit ile ölçüldü. Ayrıca hastaların ekokardiyografik parametreleri, pulmoner arter basıncı ve romatizmal kapak hastalığının durumu yanında New York Kalp Cemiyeti'nin fonksiyonel kapasitesi degerlendirildi.Mitral yetmezlik (p=0.02), trikuspit yetmezliği (p=0.02), pulmoner arter basıncı (p=0.01) ve New York Kalp Cemiyeti fonksiyonel sınıf (p=0.03) urotensin-II seviyeleri ile anlamlı şekilde korale bulundu. Mitral ve trikuspit yetmezlik ciddiyeti ile urotensin-II düzeyleri arasında güçlü korelasyon mevcuttu (p=0.001 her ikisi için). Yapılan lineer regresyon analizinde, sadece pulmoner arter basıncında urotensin-II düzeylerinin öngördürücülüğü mevcuttu (ß=0.3; p=0.02).Bu çalışma kronik romatizmal kapak hastalarında fonksiyonel sınıfla, plazma urotensin-II düzeyi arasındaki korelasyonu gösteren ilk çalışmadır. Yine bu çalışmada romatizmal kapak hastalığında mitral ve trikuspit yetmezliğinin ciddiyetiyle, urotensin-II düzeylerinde yükselme tespit edildi. Ciddi pulmoner hipertansiyon için urotensin-II'nin öngörücülüğü mevcuttu.Anahtar kelimeler: Romatizmal kapak hastalığı, Urotensin II, Ekokardiyografi.

Ekokardiyografi
Süleyman Ercan
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gebelik sayısının koroner arter hastalarında ateroskleroz yükü üzerine etkisi

Kadınlarda gebelik seyri boyunca, serum total kolestrol, LDL kolestrol, trigliserit düzeylerinde yükselme olmaktadır. Özellikle total ve LDL kolestrolün koroner arter hastalığı ile yakın ilişkisi iyi bilinmektedir. Bugüne dek yapılan çalışmalar gebelikte izlenilen bu aterojenik dislipideminin aterosklerozu arttırdığına dair farklı ve çelişkili bilgiler içermektedir. Çalışmamızın amacı koroner arter hastalığı tanısı konulan kadın hastalarda gebelik sayısı ve koroner aterosklerotik plak yükü arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda koroner anjiyografi yapılan 300 hasta ile yapıldı. Koroner anjiografide ateroskleroz saptanmayan hastalar, kalp kapak hastalığı olanlar, çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen hastaların koroner anjiyografileri iki deneyimli kardiyolog tarafından arşiv CD'lerinden değerlendirildi ve ateroskleroz yükünün hesaplanması Gensini skoru kullanılarak yapıldı.Sonuç olarak; gebelilik sayısı ile aterosklerozun ciddiyetinin bir göstergesi olan Gensini skor arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Benzer şekilde gebelik sayısı çok damar hastalığı ile de ilişkili değildi. Kan lipid parametreleri, diyabet sıklığı gebelik sayısı ile ilişkili değildi.Anahtar kelimeler: Gebelik sayısı, Dislipdemi, Aterosklerotik plak yükü

AterosklerozKadınlar
Mustafa Oylumlu
Gaziantep University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sol ventrikül disfonksiyonunda koroner sinüsün anatomik değişimi ve NYHA fonksiyonel durum ile ilişkisi

Kalp yetersizliği (KY) günümüzde tüm dünyada yüksek mortalite ve morbidite oranlarıyla önemli bir halk sağlığı sorunudur. Koroner sinüs (KS) ekokardiografide posterior atriyoventriküler olukta bir sonolusen olarak görüntülenebilen tübüler bir yapıdır. Bizim hipotezimize göre bugüne kadar ihmal edilen KS ün anatomik değişimi KY'de remodelling sürecinin bir parçası olabilir. KS' ün anatomik alternasyonunun incelenmesinin sol ventrikül sistolik disfonksiyonunu değerlendirmek için kullanılabilecek ek bir marker olabileceğini düşünüyoruz.Çalışmaya iskemik ya da idiopatik dilate kardiyomyopatisi olan 112 hasta alındı. Yaş ve cinsiyet farkı olmayan 61 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. İstatiksel olarak; KS ölçümleri ve sol/sağ ventrikül volümleri (R=0.5, p<0.001; R=0.4, p<001), sol atrium alanı(R=0.6, p<0.001), NYHA sınıfı (R=0.3, p<001) arasında pozitif korelasyon mevcuttu. KS ölçümleri ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu arasında ise negatif korelasyon bulundu.( R=-0.4, p<0.001)Biz açıkça gösterdik ki; rutin değerlendirmede sol ventrikül sistolik disfonksiyonu derecesi ve fonksiyonel sınıfla birlikte KS dilatasyonun değerlendirmesi ek fayda sağlamaktadır. KS ün anatomik değişimi kalp yetmezliğindeki remodelling sürecinin bir parçası olabilir.Anahtar kelimeler: Koroner sinüs, Kalp yetersizliği, Ekokardiyografi

Ekokardiyografi-dopplerKalp yetmezliği
Sema Yavuz
Gaziantep University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ekokardiyografi rehberliğinde yapılan perikardiyosentez: Vaka deneyimlerimiz

Ekokardiyografi rehberliğinde perikardiyosentez, kateter laboratuarına ihtiyaç duymadan yatak başında rahatlıkla yapılabilmesi, işlem başarısının yüksek, komplikasyonların düşük olması nedeniyle ve özellikle sıvının birikim lokalizasyonuna göre ponksiyon çeşitliliği sağladığından anteriyorda, inferiyor ya da posterolateralde birikmesi durumunda dahi perikardiyosentezi yapabilme olanağı sağlamaktadır. Böylece, hem gereksiz cerrahi girişimi azaltacak hem de işlem başarısını artıracağı için ekokardiyografi eşliğindeki perikardiyosentez göz ardı edilmeden işlem yapılacak tüm perikardiyal efüzyon vakalarında ilk tercih edilecek tedavi yöntemi olmalıdır.

EkokardiyografiKalpPerikardial efüzyon+2
Emre Kuş
Gaziantep University
2009
00