
4,604
Archived Theses
9
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Finansal gelişme ve yoksulluk arasındaki ilişki: Türkiye üzerine ampirik bir inceleme
Küresel bir sorun haline gelen yoksulluk tüm dünyanın gündeminde yer almaktadır. Yoksulluk sorunuyla mücadelede farklı politikalar uygulanabilmektedir. Yoksullukla mücadelede birçok mekanizma kullanılmakta ve bu yolla yoksulluk en aza indirilmeye çalışılmaktadır. Finansal gelişme bu mekanizmaların arasında yer almaktadır. Finansal araçların çeşitli olması ve bu araçların herkes tarafından kullanılması, fon akışının güvenli ve hızlı bir şekilde gerçekleşmesi finansal gelişmeyi ifade etmektedir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'deki yoksulluk ve finansal gelişme boyutunu ele aldıktan sonra finansal gelişmenin yoksulluk üzerindeki etkisini ampirik analiz yoluyla incelemektir. 1980-2022 dönemine ait yıllık veriler kullanılarak analiz yapılmıştır. Analiz değişkenlerinden yoksulluk bağımlı değişken iken finansal gelişmede bağımsız değişkendir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda finansal gelişme ile yoksulluk arasında Johansen-Eşbütünleşme testinde eşbütünleşme ilişkisi bulunmuştur. Uzun dönem katsayı tahminini tespit etmek amacıyla FMOLS ve DOLS yöntemleri kullanılmış ve değişkenler arasında pozitif ilişki belirlenmiştir.
Döviz kuru ve dış ticaret ilişkisinde J-Eğrisi etkisinin incelenmesi: Türkiye örneği
İhracata dayalı büyüme stratejisi, ülkelerin kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesinde önemli bir unsur olmuş, ülkelerin imalat sanayilerinin ihracat yapılarında verimliliğe ve teknolojiye dayalı çeşitli farklılıklar yaratmıştır. Küreselleşmenin olgunlaşması ve ihracata dayalı büyüme politikalarının gelişmesi ile birlikte döviz kuru ve dış ticaret ilişkisi giderek önem kazanmaya başlamış, bunun yanında katma değerli üretim, ekonomik büyüme için önemli bir unsur haline gelmiştir. Fakat özellikle gelişmekte olan ülkelerde katma değerli üretimin az olması, ihracat mallarının ithal ara malı girdilerinden oluşması gibi sorunların varlığı durumunda, dalgalı veya sabit kur rejimlerinde, olası bir kur şoku durumunda yerli malı yabancı mal karşısında reel olarak değer kaybedecektir. İktisat literatüründe, kur şokları karşısında ilgili malın ihracatında kısa dönemde olumsuz bir etki görülürken, uzun dönemde olumlu bir etki oluşacağı düşüncesi J-Eğrisi Etkisi olarak adlandırılmaktadır. OECD, imalat sanayi ürünlerini teknolojik yoğunluğuna göre yüksek, orta-yüksek, orta-düşük ve düşük teknoloji şeklinde dört farklı kategoriye ayırarak sınıflandırmaktadır. İhracat mallarındaki bu sınıflandırmayla birlikte, Türkiye'nin reel geliri, ilgili yabancı ülkenin reel geliri ve ikili reel döviz kuru değişkenleri arasındaki olası simetrik/asimetrik kısa ve uzun dönemli ilişkiler, 2003Q1-2020Q4 dönemi için çeyreklik veriler kullanılarak 4 farklı teknoloji yoğunluğuna göre, gruba dahil edilen ülkeler örneği için ARDL/NARDL sınır testi yöntemleri ile incelenmiştir. Kısa dönem hata düzeltme modeline göre: Düşük teknoloji yoğunluğuna göre imalat sanayinde ABD ve yüksek teknoloji yoğunluğuna göre imalat sanayinde Almanya örnekleri kısa dönemde J-Eğrisi Etkisinin varlığını desteklerken uzun dönem denklemine göre: Orta-yüksek teknoloji yoğunluğa göre imalat sanayinde Fransa örnekleri J-Eğrisi Etkisinin uzun dönemde varlığını desteklemektedir.
Hisse senedi fiyatları ile döviz kuru ilişkisi: Borsa İstanbul endekslerinde uygulama
Dünyada gerek bireysel gerekse kurumsal yatırımcılar farklı yatırım araçlarını tercih etmektedir. Yatırım araçları bu tercihe göre arz talep dengesi uyarınca birbirini etkiler niteliktedir. Önemli yatırım araçlarından olan hisse senedi ve döviz kuru da dolaylı yoldan dahi olsa birbiriyle ilişkisi bulunmaktadır. Hisse senedi ile döviz kuru ilişkisine dair kabul gören çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bu teorilerden birbirinin karşıtı niteliğinde Geleneksel Yaklaşım ve Portföy Dengesi Teorisi olmak üzere iki teori öne çıkmaktadır. Geleneksel Yaklaşıma göre hisse senedi döviz kurundan pozitif yönlü etkilenirken, Portföy Dengesi Teorisinde döviz kuru, hisse senedinden negatif etkilenmektedir. Yapılan çeşitli çalışmalarda dünya borsalarında iki ana teoriden hangisinin geçerli olduğu ülkelere göre farklılık göstermektedir. Bu çalışmada Borsa İstanbul'da hangi yaklaşımın geçerli olduğunun, sektör endeksleri bazında yaklaşımların farklılık gösterip göstermediğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu bağlamda 2010:01-2020:12 dönemine ait aylık BIST-100, BIST Mali, BIST Sınai, BIST Hizmetler ve BIST Teknoloji endeksi verilerinin nominal ABD doları/TL kuruna karşı ilişkisi incelenmiştir. Yöntem olarak Granger nedensellik, Johansen eşbütünleşme, CCR, DOLS, FMOLS analizleri kullanılmıştır. Çalışmaya konu olan beş endeksin dolar/TL kuruyla eşbütünleşme ilişkisinin olduğu ve dolar kurundan BIST endekslerine doğru tek yönlü pozitif bir ilişkinin varlığı tespit edilmiştir. Buna göre Borsa İstanbul'da ve Borsa İstanbul'un sektör ana endekslerinde Geleneksel Yaklaşımın geçerli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Türkiye–Afrika dış ticaret ilişkileri ve büyüme etkisi: Burundi örneği
Bu çalışma Türkiye-Afrika arasındaki ticari ilişkileri Afrika ülkeleri bağlamında incelemeyi hedeflemektedir. Geçtiğimiz dönemlerde pek çok Afrika ülkesi dışa dönük ekonomi anlayışı çerçevesinde hızlı bir büyüme sürecine girmiş ve bu süreçte Türkiye-Afrika ticari ilişkileri sürekli gelişmiştir. Ampirik çalışmada, Türkiye - Burundi için 1994-2018 dönemindeki verilerle ihracat, ithalat ve ekonomik büyüme arasındaki nedensellik ilişkisi araştırıldı. Birim kök testi sonuçlarına göre sonuçları ihracat, ithalat ve ekonomik büyüme arasında uzun dönem denge ilişkisinin olduğunu gösterdi. Seriler eş bütünleşik olduklarından, nedensellik testinin yapılması için vektör hata düzeltme modeli kullanılmıştır. Hata Düzeltme Modeline göre, Ekonomik büyümeden ihracata ve ithalattan ihracata doğru bir nedensellik ilişkisi olmasına rağmen ihracattan ve ithalattan büyümeye doğru bir nedensellik ilişkisi söz konusu değildir.
İllerin vergi performansının mekansal analiz yöntemiyle ölçülmesi
Klasik OLS tahmincilerinin modellemeye komşuluk ilişkilerini dahil etmemesi sınırların kalktığı Dünya'da doğru analizler yapmamıza engel olabilmektedir. Ülkelerin, bölgelerin hatta şehirlerin bile birbirinden etkilendiği ve bu etkilerin modellere dahil edildiği mekânsal ekonometri 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış olmasına rağmen son yıllardaki teknolojik gelişmelerin sayesinde sosyal bilimlerde daha sık karşımıza çıkmaktadır. Bu tez çalışmasında, tarih boyunca devletlerin en önemli gelir kaynağı olan vergilerin, teknolojinin yardımıyla ve coğrafi olarak uygulanan farklı politikalarla arttırılması için mekânsal bir analiz yapılmıştır. Yapılan testler sonucunda verilere en uygun model olan mekânsal Durbin Modeli (SDM) seçilmiştir ve analiz sonucunda bağımsız değişkenlerden dışa açıklık ve kişi başı gelir vergi gelirlerini pozitif yönde etkiliyorken, tarımın GSYH'ye oranı negatif yönde etkilemektedir.
Wagner Kanunu'nun geçerliliğinin test edilmesi
Kamu harcamaları ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin araştırılması son zamanlarda tüm dünyada en ilginç konulardan biri haline gelmiştir. Bu çalışmada, 1970-2019 dönemini kapsayan yıllık zaman serileri kullanılarak Ruanda ekonomisinde Wagner Kanunu'nun geçerliği olduğunu incelenmiştir. Çalışmanın serilerin 1994 yılında meydana gelen kırılma nedeniyle analiz yaparken Gregory-Hansen eşbütünleşme ve Tado-Yamamoto nedensellik testi kullanılmıştır. Ancak bu analizinde, Johansen eşbütünleşmesi ve Granger nedenselliği incelenmek de faydalı olmuştur. Analizin sonuçlarına göre, Johansen Eşbütünleşme testinde sadece Pryor (1968), Musgrave (1969) ve Mann (1980) modelindeki değişkenler, uzun vadede ilişkisi sahiptir. Gregory-Hansen testinde ise, herhangi Wagner Yasası'nın modelinin değişkenlerin uzun vadeli ilişkileri vardır. Nedenselliğin sonuçlarına bakıldığında,Granger testinde Gupta ve Musgrave verisyonu Keynesyen Hipotezi desteklerken pryor verisyonu tersi sonucuyla Wagner Yasası'nı geçerli olduğunu göstermiştir. Öte yanda, Toda-Yamamoto testinde sadece Gupta modeli anlamlığı olup Keynesyen Hipotezi desteklenmiştir.
İmalat sanayi sektöründe Türkiye'nin AB'ye ihracatının teknoloji yoğunluğuna göre analizi: Panel veri yöntemi
Dünya ekonomisinde yaşanan hızlı değişim, uluslararası düzeyde yaşanan rekabeti daha yoğun hissedilir hale getirmiştir. Bu durum, sektörlerin ve ülkelerin hem rekabet güçlerini analiz etmelerine hem de uluslararası pazarda başarılı olmak için daha fazla yeni strateji geliştirme çabalarına girişmelerine yol açmıştır. Bu çalışmanın ana amacı, ülkelerin rekabet gücünü etkileyen faktörlerin belirlenmesi, bu faktörlerin etki düzeylerinin tespit edilmesi ve rekabetin etkilerini ülke lehine artırmak için etkin bir rekabet politikasının gerekliliklerinin ortaya konmasıdır. Bu tez çalışmasında bu kapsamda, Türkiye'nin sektörel ihracat payını etkileyen faktörlere ve imalat sanayinin alt sektörlerinin ihracat rekabet yapısına odaklanılmış; sektörlerin rekabet gücü göstergelerine dayalı bir sektörel pazar payı analizi yapılmıştır. Bu amaçla Türkiye'nin uluslararası rekabet gücü düzeyi, Türkiye'nin en önemli dış ticaret ortağı olan ve ticaretinin önemli bir oranını kapsayan Avrupa Birliği (AB) pazarındaki payı üzerinden sektörel düzeyde ortaya konmuştur. Türkiye'nin imalat sanayi sektörü mevcut uluslararası teknoloji sınıflandırmasına bağlı olarak gruplandırılmış ve her gruptaki sektörlerin ihracat performanslarının belirleyicileri 2007Q1-2021Q4 dönemi için üç model üzerinden panel veri analizi kullanılarak tespit edilmiştir. 23 alt sektörün pazar paylarının bağımlı değişken olarak belirlendiği bu üç modelde pazar payının önemli belirleyicileri olarak maliyet-verimlilik, arz ve karşı ülkenin talebi gruplandırılarak çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular, sektörel rekabet gücü belirleyicilerinin sektörler arasında farklılık gösterdiğini ve ayrıca sektörlerin özellikle düşük teknoloji grubunun rekabet gücünün fiyat rekabetçiliğine dayandığını, bu sebeple fiyat-maliyet avantajının korunmasının önemli olduğunu ima etmektedir.
Türkiye ve dünyada çalışan yoksulluğu
Bu çalışmada, yoksulluğun çalışanlar özelindeki değişimi ve dönüşümü ile Türkiye'de çalışan yoksulların tanımlanması ve ülke genelindeki dağılımları ve etkilendiği faktörler araştırılmıştır. Türkiye için uygulanan analizler mikro ekonometrik yöntemler, gelişmekte olan ülkelerin ve en az gelişmiş ülkelerin yer aldığı uygulamalarda ise makro yöntemler kullanılmıştır. İlk olarak mikro veri seti üzerinden Türkiye için çalışan yoksul tanımlaması yapılmış ve çalışan yoksul oranları hesaplanmıştır. Aynı bölümde Lojistik Regresyon Analizi yöntemi ile Türkiye'de çalışan yoksulluk riskini etkileyen faktörler incelenmiştir. Erkeklerde kadınlara göre çalışan yoksul olma riski daha yüksektir. 15-24 yaş aralığında çalışanların yoksul olma riski diğer yaş gruplarına göre daha yüksek iken 45 yaştan sonra çalışan yoksul olma riski azalmaktadır. Kayıt dışı istihdam çalışan yoksul olma riskini arttırmaktadır. Eğitim düzeyindeki artışlar ile çalışan yoksul olma riski azalmaktadır. Daha sonra 1997-1998 eğitim öğretim yılında yürürlüğe giren 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimin, çalışan yoksullara ait gelir üzerindeki etkileri Fuzzy Regresyon Süreksizlik Tasarımı yöntemi ile araştırılmıştır. Bir yıllık ilave eğitim ile çalışan yoksullara ait fert başına düşen gelir artmıştır. Bir sonraki bölümde, bölgeler arası iç göç ve Suriyeli dış göç üzerinden göçün etkileri incelenmektedir. Bölgeler arası alınan ve verilen göçün çalışan yoksul oranlarını arttırdığı ve çalışan yoksul oranları açısından bölgeler arası mekânsal etkileşim olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Suriyeli sığınmacıların göç ettiği Güneydoğu Anadolu bölgesinde göç ile çalışan yoksullara ait hanehalkı toplam harcanabilir geliri ve fert başına düşen gelirde artış yaşanmıştır. Buna paralel olarak fert başına düşen gelirin yoksulluk sınırına olan uzaklığında azalma görülmüştür. Ayrıca sosyal yardımlarda da azalma görülmüştür.
Finansal piyasalarda kripto para uygulamaları üzerine üç deneme
Kripto paraların finansal piyasalar ile ilişkisinin incelendiği bu çalışma üç aşamadan oluşmaktadır. Çalışmanın tamamında kripto para değişkenleri olarak piyasaya ilk çıkan ve piyasa değeri yüksek olan Bitcoin, Ethereum ve Litecoin değişkenleri incelenmiştir. Çalışmanın ilk aşamasında, üç kripto para piyasasında zayıf formda piyasa etkinliğinin geçerliliği doğrusal ve doğrusal olmayan birim kök testleriyle incelenmiş olup, güncel analizlere göre bu piyasalarda zayıf formda etkinliğin geçerli olmadığı sonucuna varılmıştır. Çalışmanın ikinci ve üçüncü aşamasında, kripto paraların portföy çeşitlendirme aracı olup olmadığı incelenmiştir. İkinci aşamada kripto paralar ile kıymetli metaller arasındaki ilişki KSS(2006) doğrusal olmayan eşbütünleşme yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada kıymetli metaller olarak altın, gümüş ve platin değişkenleri analize dahil edilmiştir. Çalışmanın sonucunda kripto paralar ile kıymetli metaller arasında uzun dönemde doğrusal olmayan bir eşbütünleşme ilişkisi olduğu ve dolayısıyla kıymetli metaller için kripto paraların portföy çeşitlendiricisi olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca bu piyasalarda yarı-güçlü formda etkinlik geçerli değildir. Çalışmanın üçüncü aşamasında ise kripto paralar ile pay piyasaları arasındaki volatilite ilişkisi CCC-GJR GARCH yöntemiyle incelenerek kripto paraların portföy çeşitliliği test edilmiştir. Pay piyasası değişkenleri olarak, Bist100, Dow Jones ve S&P500 hisse senetleri kullanılmıştır. Ardından bu piyasalar arasındaki ilişkinin yönünü belirlemek için Granger nedensellik testi uygulanmıştır. Yapılan analiz sonucunda kripto paraların dow jones ve S&P500 hisse senetleri ile karşılıklı etkileşimlerinin güçlü olduğu ve bu pay piyasaları için kripto paraların portföy çeşitlendiricisi olabileceği tespit edilmiştir. Çalışmanın tamamında 02/01/2017-29/10/2021 dönemleri arasında beş günlük veriler kullanılmıştır.
Demokrasi, ticaret ve eşitsizlik arasındaki karşılıklı ilişkiler: Gelişen ülkeler örneği
Gelir eşitsizliğinin giderek arttığı günümüz ekonomilerinde üretim ve gelir artışında sürekliliği sağlamak kadar elde edilen gelirin adil paylaşımı da oldukça önemlidir. 1980'li yıllardan sonra dünya ticaret hacminde önemli artışlar yaşanırken diğer yandan Avrupa, Asya, Afrika ve Latin Amerika'da demokratik rejimlere geçiş öne çıkmaktadır. Söz konusu olumlu gelişmelere karşın 21. yüzyılın başından itibaren gerek ülkelerin kendi içinde gerekse ülkeler arasında artan gelir eşitsizlikleri, temel ekonomik sorunların en önemlileri arasında yer almıştır. Bu kapsamda çalışmamızda ticaret, demokrasi ve gelir eşitsizlikleri arasındaki karşılıklı ilişkiler teorik ve uygulamalı olarak analiz edilmek istenmiştir. Çalışmamızda gelir dağılımı değişkeni olarak Gini katsayısı, ticaret değişkeni olarak ticari açıklık oranları ve demokrasi değişkeni olarak V-Dem Enstitüsü tarafından derlenen 5 temel demokrasi indeksi kullanarak bir uygulama yapılmış olmakla birlikte, tezin kapsamı bağlamında liberal demokrasi verileri kullanarak elde edilen sonuçlar kullanılmıştır. Gelişen ülkelerin verileri 1995-2020 yılları için Kónya bootstrap panel nedensellik analizi gerçekleştirilmiştir. Yapılan analiz sonucunda elde edilen bulgular şöyle sıralanabilir: i) Brezilya ve Macaristan'da herhangi bir nedensellik ilişkisi gözlemlenmezken, Kolombiya, Çin, Çekya, Yunanistan, Güney Kore, Peru, Türkiye ve Güney Afrika'da demokrasiden eşitsizliğe doğru nedensellik ilişkisi olduğu, Kolombiya'da ise liberal demokrasi indeksi ve katılımcı demokrasi indeksinde nedenselliğin çift yönlü olduğu diğer taraftan Mısır, Filipinler ve Polonya'da gelir eşitsizliğinden demokrasi düzeylerine doğru bir nedensellik ilişkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. ii) Çin, Çekya, Hindistan, Meksika, Peru, Türkiye'de demokrasiden ticarete bir nedensellik ilişkisi olduğu, Güney Kore, Filipinler ve Polonya'da ise ticaretten demokrasiye bir nedensellik ilişkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. iii) Şili, Kolombiya, Yunanistan, Endonezya, Güney Kore, Malezya Peru, Tayland ve Türkiye'de ticari açıklıktan eşitsizliğe doğru nedensellik ilişkisinin bulunduğu, Çin ve Meksika'da ise eşitsizlikten ticari açıklığa doğru nedensellik ilişkisinin bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. iiii) Demokrasi ve ticari açıklığın eşitsizlik üzerinde olumsuz etkiye sebep olduğu durumlar incelendiğinde Güney Afrika hariç diğer ülkelerde demokrasi seviyesinin azaldığı durumlarda ticari açıklığın arttığı, ticari açıklığın azaldığı durumda ise demokrasi seviyesinin arttığı, demokrasi ve ticaretin her ne kadar tek başına eşitsizliği azalttığı ya da arttırdığı sonucuna varılmış olsa da demokrasi ve ticaretin eşitsizlik üzerindeki etkilerinin birbiri ile bağlantılı olduğu çalışmanın dikkat çeken bir sonucudur. Güney Afrika'da ise eşitsizliğin bu derece yüksek olmasının altında etnik ayrımcılık gibi farklı etkenler de bulunmaktadır. Elde edilen bu sonuç bize demokrasi ve ticaretin birlikte güçlendirilmesi durumunda gelir dağılımı adaletini olumlu şekilde etkileyeceğini, analize dahil edilen ülkelerin yapısı birbirinden farklı olsa da, demokrasi ve ticari açıklık eşitsizliğin önemli belirleyicileri olduğu göstermektedir. Dolayısıyla bu sonuç gelir dağılımı eşitsizliğinin tek bir reçetesinin olmadığını, diğer yandan her ülkenin yapısına uygun tedbirlerin alınması gerektiğini göstermektedir. Ayrıca demokrasiden eşitsizliğe doğru nedensellik ilişkisine rastlanılması demokrasi düzeyindeki gelişmelerin istikrarlı ve sürekli bir yapı sergilemesi durumunda gelir adaletinde önemli iyileşmelerin ortaya çıkabileceğini göstermektedir.
OECD ülkelerinde tarımsal destekleme politikalarının tarımsal verimlilik üzerindeki etkisi
Tarımsal faaliyetler; insanların ihtiyaç duyduğu besinlerin üretilmesi, sanayiye sağlamış olduğu hammadde kaynakları, ülkelerin önemli ihracat kalemleri arasında olması ve istihdam alanlarıyla çok eski tarihlerden günümüze önemini korumuştur. Bu tez çalışmasında, OECD ülkelerinde uygulanan tarımsal desteklerin tarımsal verimlilik üzerine etkisinin analizinin yapılması hedeflenmiştir. Çalışmada kullanılan teknikler; birimler arası etkinlikleri değerlendirmek için kullanılan, özellikle çok girdili ve çok çıktılı hesaplama süreçlerine izin vermesi sebebiyle de başlıca veri analizi tekniği olan Veri Zarflama Analizi (VZA) ve Tobit model kullanılmıştır. Tobit model kullanılmasının sebebi ise, VZA ile elde edilen etkinlik skorlarının (0-1) aralığında değişmesi ve bu nedenle klasik EKK tahminin sapmalı sonuçlar türetecek olmasıdır. VZA sonuçları incelendiğinde etkinsiz olan ülkelerin girdi kullanımlarının dağılımlarındaki dengesizlik etkinsizliği ortaya çıkarmaktadır. Tobit model sonuçlarında ise uygulanan tarımsal destekler içerisinde doğrudan üreticiye yapılan ve fiyat destek hedefi ile uygulanan politikalar pazar fiyatları üzerinde istikrarsızlığa ve verimlilik üzerinde negatif etkiye sebep olduğu görülmüştür. Doğrudan üreticiye verilmeyen Ar-Ge, eğitim, pazarlama ve tanıtım gibi Genel Hizmet Desteklerinin ise etkinliğe olumlu yansıdığı gözlemlendi.
The economic situation of the Ottoman State state at the begining of 20th century
In this thesis, economic structure of Ottoman State and The Great Economic Powers are analyzed from the beginning of 19th century until First World War. It investigates economic performances and conditions that led to the First World War between the years of 1800 and 1913. The effects of industrial revolutions and modernization on Ottoman economy are also investigated in a detail manner along with other economic consequences. The main findings show that the collapse of Ottoman State was the results of administrative errors from the beginning of 1908. In addition, this thesis revealed that Ottoman State realized an economic growth between 1800 and 1913. Keywords: Ottoman State, Great Economic Powers, Economic Performances, Growth Rates
Consumer credits and the efficiency of monetary policy in Turkey
The main aim of this study is to understand how the growth of consumer credit has changed the effect of monetary policy on household consumption in Turkey. For this purpose, the hypothesis that the growth of consumer credit has weakened the ability of monetary policy to affect household consumption behavior has been examined with a variety of empirical evidence. Firstly, the argument that the consumer credit to smooth consumption makes monetary policy less effective in Turkey has been tested. The empirical results showed that after the growth in consumer credit volume, consumption behaves consistently with the permanent income hypothesis. Household behavior is less sensitive to short-run changes in monetary policy because they can access credit more easily and smooth their consumption. Secondly, the argument that households are less liquidity constrained with credit cards and so, monetary policies have no effect on consumption behavior in Turkey has been tested. According to traditional view of banking credit channel; consumers using credit card are in a liquidity constraint so, they more sensitive to the interest rates and also to the monetary shocks. However, the empirical results shows the opposite of the traditional view. Consumers are not only in a liquidity constraint but also they use credit cards as an instrument to stabilize monetary policy shocks.
Forecasting economic and financial variables with factor models: the case of Turkey
In this thesis, industrial production growth, core inflation and change in the stock market index are forecast using a large number of domestic and international indicators. Two methods are employed to deal with the curse of dimensionality problem stemming from the availability of ever growing data sets: factor models and forecast combination. Determining the best performing models requires a comprehensive analysis of the sensitivity of the forecast performance of factor models to various modelling choice. In this respect, effects of factor extraction method, number of factors, data aggregation level and forecast equation type on the forecasting performance are analyzed. Effect of using certain data blocks such as European Union variables and interest rates on the forecasting performance is evaluated as well. Out-of-sample forecasting exercise is conducted for two consecutive periods to assess the stability of the forecasting performance. Results show that best performing specifications change with the type of the variable that one wants to forecast, with forecast horizon and with the sample that is used to evaluate the out-of-sample forecasting performance. Factor models perform better than combination of the bi-variate forecasts. Comparing models with alternative specifications shows that effect of modelling choices are not mutually independent. Hence, it is concluded that there is no "one size fits all approach" in forecasting with factor models. Thus, using a dynamic approach to continuously evaluate models from different dimensions is important in the forecasting process. Key Words: Forecasting, Factor models, Principal components.
Parasal kriz teorileri ve determinantlarının analizi: Türkiye ekonomisi
1980'li yıllarda Latin Amerika ülkeleri olan Arjantin, Şili ve Urugay ekonomilerine yönelik spekülatif saldırılar ile 1990 yılı sonrasında yaşanan Finlandiya, İsveç, Meksika, Güney Doğu Asya, Rusya, Arjantin ve Brezilya ekonomilerinde yaşanan parasal krizler bu krizlerin ortaya çıkış nedenlerini açıklamaya yönelik parasal nesil modellerinin oluşturulmasına zemin hazırlamıştır. Latin Amerika ülkelerinde yaşanan parasal krizler ile ilgili uygulamalı çalışmalar, 1990 yılı ve sonrasında yaşanan parasal krizlerin ortaya çıkışındaki öncü göstergelerin belirlenmesine yönelik ampirik çalışmalar yapılmasına da katkı sağlamıştır. Genel kabul görmüş parasal kriz temel göstergeleri; döviz kurunda aşırı dalgalanmalar, gecelik faizlerde yaşanan aşırı yükselmeler, döviz rezervlerinde önemli miktarda azalmalar olarak sıralanabilir. Bu göstergelerden hangi makroekonomik değişkenlerin parasal krize neden olacağı konusunda tam bir görüş ortaklığı oluşturulamamıştır. Bu çalışmada parasal krizlere yönelik oluşturulan nesil modellerinin teorik bilgilerinin ele alınmasının ardından, Türkiye ekonomisine yönelik spekülatif baskı endeksi hesaplamasına yer verilerek parasal krizlerin determinantlarının tespit edilmesi sağlanmıştır. Bu amaçla Probit modeli yöntemiyle parasal krize neden olabilecek makro değişkenler tahmin edilmeye çalışılmıştır daha sonra bu model yardımıyla çalışmada kullanılan makroekonomik değişkenlerin parasal kriz üzerindeki marjinal etki katsayıları hesaplanmış ve bu değişkenlerin parasal krizlerle ilişkileri Türkiye ekonomisi için yorumlanmaya çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Parasal kriz, parasal krizin ön ve temel göstergeleri, parasal kriz nesil modelleri, spekülatif baskı endeksi, probit modeli.
Döviz kuru belirsizliğinin makroekonomik etkileri: Türkiye örneği
1973 yılında Bretton Woods sisteminin çökmesiyle birlikte ülkeler esnek döviz kuru sistemine geçmişlerdir. Esnek döviz kuru sisteminin sonuçlarından olan döviz kuru belirsizliği ülkeler için önemli bir iktisadi sorun haline gelmiştir. Döviz kurlarında görülen bu belirsizlik enflasyon, faiz, ödemeler dengesi ve ekonomik büyüme gibi makroekonomik göstergeleri etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, döviz kuru belirsizliği ve döviz kuru belirsizliğinin makroekonomik değişkenlere olan etkileri teorik ve ampirik olarak incelenmiştir. Çalışmanın Türkiye ekonomisi için döviz kuru belirsizliğinin makroekonomik etkilerini sınamak amacıyla 1991:Q4-2020:Q1 dönemi döviz kuru belirsizliği, tüketici fiyat endeksi, reel sanayi üretim endeksi, mevduat faiz oranı ve cari işlemler dengesi değişkenleri kullanılmıştır. Döviz kuru belirsizliği ile makroekonomik değişkenler arasındaki olası ilişkileri ortaya koymak amacıyla Pesaran vd. (2001) tarafından geliştirilen sınır testi yaklaşımı kullanılmıştır. Bu amaçla öncelikle kısıtlanmamış hata düzeltme modeli kullanılmıştır. Son olarak aralarında koentegre ilişkisi olduğuna karar verilen seriler arasındaki uzun dönemli ilişkinin yönünü ve büyüklüğünü belirlemek amacıyla, gecikmesi dağıtılmış otoregresif model oluşturulmuştur. Çalışmada döviz kuru belirsizliği ile reel sanayi üretim endeksi hariç, enflasyon, faiz oranı ve cari işlemler dengesi arasında uzun dönemli bir ilişki bulunmuştur. Ancak uzun dönem ilişkinin yönü ve büyüklüğü sadece faiz oranı için ortaya konulabilmiştir. Anahtar kelimeler: Döviz Kuru Belirsizliği, Sınır Testi Yaklaşımı, ARDL Modeli, Kısıtlanmış Hata Düzeltme Modeli
Döviz kuru ve dış ticaret ilişkisi: Türkiye üzerine bir inceleme
Uluslararası ticaret ve sermaye akımlarında yaşanan olumlu gelişmeler ülkeler arasındaki ticaretin artmasına yol açmış ve döviz kurlarının dış ticaret ile ilişkisi ön plana çıkmıştır. Dış ticaret açığına sahip olan bir ülke olarak Türkiye'de dış ticaretin önemli belirleyicilerinden biri olan döviz kurunun etkisinin incelenmesi önem arz etmektedir. Bu durum çalışmanın kaleme alınmasında motivasyon kaynağı olmuştur. Çalışmada, Türkiye'de döviz kuru ile dış ticaret arasındaki ilişkiyi analiz etmek amacıyla ihracat, reel efektif döviz kuru, yurt dışı gelir ile ithalat, reel efektif döviz kuru ve yurt içi geliri esas alan iki ayrı model oluşturulmuştur. 2002 Ocak ile 2022 Ekim ayları arasındaki dönemi kapsayan veriler yardımıyla durağanlık analizleri yapılmış, sonrasında Vektör Otoregresif (VAR) Modeli, Johansen Eşbütünleşme Testi ve Granger Nedensellik analizi kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda, ihracat modeline bakıldığında: i) Johansen Eşbütünleşme Testine göre seriler arasında eşbütünleşme ilişkisi olmadığı ii) FMOLS ve DOLS sonuçlarına göre katsayıların pozitif ve anlamlı olduğu, iii) Granger Nedensellik analizi sonuçlarına göre yalnızca ihracattan yurt dışı gelire tek yönlü nedensellik bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. İthalat modeline bakıldığında ise: i) Johansen Eşbütünleşme Testi'ne göre seriler arasında 1 adet eşbütünleşme ilişkisi olduğu, ii) FMOLS ve DOLS sonuçlarına göre katsayıların pozitif ve anlamlı olduğu, iii) Granger Nedensellik analizi sonuçlarına göre reel döviz kurundan ithalata ve yurt içi gelirden ithalata tek yönlü nedensellik bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Bankacılık sektöründeki düzenlemeler kapsamında Türkiye bankacılık sektörünün etkinliğinin analizi: Mevduat bankaları örneği
Bankacılık sektörü, diğer sektörlerden farklı olarak tüm ekonomilerle doğrudan bağlantılı ve sürekli etkileşim içinde olduğundan, bu sektörde meydana gelebilecek en küçük bir olumsuzluk veya performans düşüşü ekonomik sistem üzerinde önemli etkilere sahip olmaktadır. Bankacılık sektörünün taşıdığı kritik önem, ekonominin ana aktörlerinden biri olarak kabul edilmesine neden olur. Bankacılık sektöründe güven ortamının oluşturulması ihtiyacı, sektörün üstlendiği aracılık rolü, sektörün ekonominin genelini yansıtması, rekabetin tesis edilmesinin önemi, piyasa başarısızlıklarının büyük zararlara yol açma riski ve bunun önlenmesi ihtiyacı, sektörün krize olan duyarlılığı ve sektörün yapısının sürekli değişim ve gelişim halinde oluşu bankacılık sektöründe düzenleme ihtiyacını doğurmaktadır. Yapılan düzenlemelerin sektörde faaliyet gösteren bankaların etkinlik düzeyi üzerindeki etkisi önemli bir konudur. Bu nedenle bu çalışma Türkiye bankacılık sektöründe uygulanan düzenlemelerin bankaların etkinlik düzeyleri üzerindeki etkisinin analizini konu edinmektedir. Bu çalışmada, Malmquist toplam faktör verimlilik değişim endeksi kullanılarak, 1998-2023 dönemi içerisinde bankacılık sektöründe uygulanan düzenlemelerin ilgili dönemde aralıksız faaliyet gösteren 18 mevduat bankasının etkinliği üzerindeki etkisi analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda, uygulanan tüm düzenlemelerin teknolojik etkinlik değerlerine yansıyan iyileşme sayesinde bankaların toplam faktör verimlilik değerlerini artırdığını, yönetsel ve ölçek etkinlik düzeylerinin artırılması için mevcut düzenlemelerin yeterli olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Türkiye'de bütçe dengesi kaynaklı enflasyonun ampirik etkileri
Bu çalışma, 2006:1–2023:11 dönemine ait Türkiye verileri üzerinden bütçe açıklarının enflasyon üzerindeki asimetrik etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Literatürde genellikle doğrusal olarak ele alınan bu ilişki, çalışmada Asimetrik ARDL (NARDL) modeli ile değerlendirilerek yön ve şiddet açısından farklı etkiler analiz edilmiştir. Kamu harcamaları ve vergi gelirleri ile temsil edilen bütçe dengesinin enflasyon üzerindeki etkisi, geleneksel birim kök testleri (ADF) ile birlikte KSS (2003) ve Hepsağ (2021) doğrusal olmayan testleri aracılığıyla veri yapısı dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Terasvirta (1994) doğrusallık testi sonuçları, verilerin LSTAR süreci izlediğini göstermiştir. Granger nedensellik analizleri, kamu harcamaları ve vergilerden enflasyona doğru anlamlı bir nedensellik olduğunu ortaya koyarken, enflasyon ile ekonomik büyüme arasında uzun dönemli bir eş-bütünleşme ilişkisi bulunmuştur. Ampirik bulgular, bütçe açıklarının artışının enflasyonu anlamlı şekilde artırdığını; ancak açıkların azalmasının aynı düzeyde enflasyonu düşürmediğini göstermektedir. Bu asimetrik ilişki, bütçe açıklarının finansman yöntemlerinin enflasyonist etkiler üzerinde belirleyici olduğunu ortaya koymuştur. Merkez bankası kaynaklı finansmanın enflasyonist baskıları artırdığı, borçlanma yoluyla finansmanın ise faiz kanalı üzerinden ekonomik büyümeyi etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Elde edilen sonuçlar, maliye politikalarının tasarımında sadece açıkların düzeyi değil, aynı zamanda finansman yöntemlerinin yönlendirici rolünün dikkate alınması gerektiğini ortaya koyarak politika yapıcılar için önemli öneriler sunmaktadır.
Finansallaşma ve kriz: 21. yüzyıla finansal istikrarsızlık hipotezi penceresinden bakmak
Bu tez çalışması, finansallaşmanın ekonomik yapılar üzerindeki etkilerini ve finansal krizlerin sistemsel doğasını, Hyman P. Minsky'nin Finansal İstikrarsızlık Hipotezi çerçevesinde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hız kazanan finansallaşma süreci, reel sektörden kopuk bir biçimde büyüyen finansal sektörün, üretken olmayan alanlara yönelerek ekonomik kırılganlıkları derinleştirmesine neden olmuştur. Artan hanehalkı borçluluğu, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve spekülatif sermaye hareketlerinin hızla yayılması, bu dönemin karakteristik unsurları arasında yer almıştır. Bu bağlamda tezde, finansallaşmanın kriz üretme kapasitesi detaylı biçimde incelenmiş; 2008 Küresel Finansal Krizi ile COVID 19 pandemisinin finansal sistemde yarattığı yapısal tahribat Finansal İstikrarsızlık Hipotezi perspektifiyle analiz edilmiştir. Minsky'nin hipotezi, ekonomik genişleme dönemlerinde finansal aktörlerin risk alma eğilimlerinin artmasıyla birlikte sistemin giderek dah a kırılgan hale geldiğini ve bu kırılganlığın spekülatif ve Ponzi finansman türleriyle kurumsallaştığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda tezde, söz konusu hipotezin günümüz koşullarında geçerliliği ele alınmış, finansal istikrarsızlığı önlemeye yönelik Keynesyen maliye politikaları, sanayi stratejileri ve finansal regülasyonların işlevi değerlendirilmiştir. Ayrıca, finansal küreselleşmenin gelişen ülkelerdeki etkileri, gelir eşitsizliği, sermaye hareketlerinin serbestliği ve merkez bankalarının rolü gibi yapısal unsurlar da tartışılmıştır. Bu çalışmanın temel amacı, finansallaşmanın kriz mekanizmaları üzerindeki etkilerini sistematik bir biçimde irdeleyerek mevcut literatürdeki kuramsal eksiklikleri gidermek ve politika yapıcılara yönelik alternatif çözüm önerileri sunmaktır. Elde edilen bulgular, sadece teorik düzlemde değil, aynı zamanda uygulamalı politika önerileri bağlamında da değerlendirilmeye açıktır.
Analyzing the different barriers that various sectors of Zambia's small and medium enterprises encounter when accessing diverse finance alternatives
This study examines the distinct barriers encountered by Zambia's Small and Medium Enterprises (SMEs) when seeking access to diverse finance alternatives, with a particular focus on how these constraints vary across economic sectors such as agriculture, manufacturing, services, and trade. Grounded in secondary data and thematic analysis, the literature highlights that although SMEs are widely recognized as critical drivers of economic development, they are often treated as a homogenous group-overlooking sector-specific financing challenges. The findings reveal clear sectoral disparities: agricultural SMEs contend with seasonal income instability, climate variability, and commodity price fluctuations; manufacturing enterprises face limited access to long-term financing needed for capital investment, machinery, and skilled labor; service-sector SMEs are hindered by informality, weak financial records, and credit history gaps; while trade-based SMEs struggle with liquidity shortages and foreign exchange risks. Studies further highlight how gender inequality, geographic location, informality, digital exclusion, and weak institutional frameworks deepen the financing divide. Although government initiatives and alternative solutions such as microfinance and fintech platforms have made inroads, their reach remains insufficient to address the depth of these challenges. The literature concludes that SME financing challenges in Zambia are layered, systemic, and context-dependent, requiring tailored policy responses and institutional reforms. Future research should focus on developing localized, sector-sensitive strategies that address rural-urban disparities and strengthen financial inclusion across all SME categories. Keywords: SMEs, sectoral financial barriers, Zambia, access to finance, exclusion
Kopenhag kriterleri açısından Türkiye ekonomisinin Avrupa Birliği`ne uyumu
YÜKSEK LİSANS TEZ OZU KOPENHAG KRİTERLERİ AÇISINDAN TÜRKİYE EKONOMİSİNİN AVRUPA BİRLİĞİ'NE UYUMU Nazım ÇATALBAŞ İktisat Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ağustos 2000 Danışman: Prof. Dr. S. Rıdvan KARLUK Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na ortak üyelik başvurusu ile başlamıştır. Türkiye 14 Nisan 1987'de Avrupa Topluluğu'na tam üyelik için başvurmuştur. Bu Başvuru, ekonomik ve siyasi gerekçelerle kabul edilmemiştir. 21-22 Haziran 1993 tarihlerinde toplanan Kopenhag AB Konseyi tam üyelik kriterleri belirlemiştir. Bu kriterler; demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, azınlıklara saygıyı ve azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların istikrarını sağlamak, işleyen bir pazar ekonomisine sahip olunmasının yanı sıra, AB içindeki rekabet baskısı ile piyasa güçleri karşısında durabilmek kapasitesine sahip olmak, siyasi, Ekonomik ve Parasal Birlik de dahil olmak üzere tam üyelikten kaynaklanan yükümlülüklere uyum yeteneğinde bulunmaktır. 11-12 Aralık 1999 tarihlerinde toplanan AB Helsinki Zirvesi'nde, Türkiye aday ülke olarak kabul edilmiştir. Türkiye'nin katılım görüşmelerine başlaması için siyasi kriterlere ve tam üyelik için diğer kriterlere uyması gereklidir. Türkiye'nin AB'ne entegrasyonunda en büyük sorunu makro ekonomik istikrarsızlıktır. Türkiye 9 Aralık Kararları'nın başarılı olması ve AB'nin verdiği yardımları artırması koşuluyla AB'ne uyum sağlayacaktır.
Eğitim ve milli gelir düzeylerinin patent sayıları üzerindeki etkisi: OECD ülkeleri üzerinde bir çalışma
Bu tez, seçilmiş OECD ülkeleri baz alınarak eğitim ve milli gelir düzeylerinin patent üretimine etkisini analiz eden bir çalışmadır. Bu analize eğitim ve milli gelir düzeylerinin yanında, bu olguları etkileyen siyasi faktörler de eklenmiş, daha geniş bir çerçeveden bakılmıştır. Seçilmiş OECD ülkeleri için 2006-2020 yılları arasındaki veriler kullanılarak panel veri analizi ile yedi ayrı model üzerinden analiz yapılmıştır. Analiz sonucunda kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla ve yükseköğretim mezunlarının patent üretimi üzerinde olumlu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Siyasi faktörlerden insani gelişmişlik seviyesi, sivil özgürlükler ve basın özgürlüğü ile patent üretimi arasında olumlu bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Ramsey modeli özelinde etkin büyüme ve tasarruf ilişkisi: Türkiye örneği
Bu çalışmada normatif büyüme modellerinden Ramsey Büyüme Modeli incelenmiştir. Etkin büyümeyi optimum tüketime dayandıran Ramsey, modelini kurarken dinamik optimizasyon metotlarından faydalanmıştır. Dolayısı ile çalışma dinamik optimizasyon metotlarının teorisini ve iktisadi uygulamasını da içermektedir. Ayrıca Ramsey Büyüme Modeli'ne göre Türkiye etkin iktisadi büyümeye veya denk bir soru olan optimum tüketime ulaşabilmiş midir soruları cevaplanmaktadır. Bu bakımdan kişi başı gayrisafi yurt içi hasıla serisi ile kişi başı özel tüketim nihai harcamaları serisine ait uzun dönemli ilişki zaman serisi analizi teknikleri ile araştırılmıştır. Ayrıca serilerin gelir grubu yüksek ülkeler için standart sapma değerleri ile Türkiye'nin ve aynı gelir grubunda bulunan Malezya'nın standart sapma değerleri karşılaştırılarak optimum tasarruf (tüketim) hakkında bilgi elde edilmiştir.
Sahraaltı Afrika ülkelerinde kalkınma sürecinin iktisadi ve politik analizi
İktisadi kalkınma, ikinci dünya savaşının bitişinden bu yana iktisat literatüründe tartışılan bir konudur. Bu noktada tartışmalar dünya iktisadi sisteminde azgelişmiş olarak nitelendirilebilecek üç bölge üzerine yoğunlaşmakta olup bu bölgeler Latin Amerika, Güney ve Doğu Asya-Pasifik Ülkeleri ve Sahraaltı Afrika'dır. Bu üç bölgenin iktisadi kalkınma trendi incelendiğinde; Güney ve Doğu Asya, Pasifik Ülkeleri ve Latin Amerika'da iktisadi kalkınmada göreli bir başarı görülmekte iken, aksine Sahraaltı Afrika, iktisadi kalkınma konusunda bu bölgelerden ve dünyanın geri kalanından negatif ayrışmıştır. Bu çalışmanın temel amacı, Sahraaltı Afrika ülkelerinde iktisadi kalkınma konusunda göreli başarısızlığın kökeninde yatan iktisadi ve politik faktörleri araştırmaktır. Veri eksikliğinden dolayı bölge ülkelerinden yalnızca 17 tanesi 1990-2016 dönemi için ampirik analize dahil edilmiştir. Elde edilen ampirik bulgular özetle şöyle sıralanabilir: (a) kalkınma, demokrasi, barış, doğrudan yabancı sermaye yatırımları, toplam dış borç servisi, yatırımlar ve yolsuzluk arasında uzun dönemli bir ilişki mevcuttur. (b) Demokrasi ve barış, iktisadi kalkınmayı pozitif etkilemektedir. Diğer taraftan Sahraaltı Afrika ülkelerinde doğrudan yabancı yatırımlar iktisadi kalkınma üzerinde negatif bir etkiye sahiptir. Son olarak Sahraaltı Afrika ülkelerinde toplam dış borç servisi, yatırımlar ve yolsuzluk tahmin yöntemine göre farklı katsayı işaretlerine sahiptir. Fakat bu katsayılar istatistiksel olarak anlamlı değildir. Bu bulgular ışığında Sahraaltı Afrika ülkelerinde demokratik süreçlerin güçlendirilmesine yönelik olarak alınacak tedbirler, barış ve istikrar ortamının sağlanması bölge ülkelerinin kronik azgelişmişlik probleminin çözümüne katkı yapacağı söylenebilir. Ayrıca bölge ülkelerinin iktisadi gerçekleriyle uyumlu bir doğrudan yabancı yatırım politikası ve iklimi oluşturulması, bölge ülkelerinde doğrudan yabancı yatırımların iktisadi gelişme üzerindeki olumsuz etkisini bertaraf edebilir.
Döviz kuru ile sorunlu krediler ilişkisi: Türkiye örneği
Küresel konjonktürde, sorunlu krediler, banka bilançolarının aktif kalitesinin bir göstergesi olarak ifade edilmektedir. Özellikle, Türkiye gibi, bankacılığın finansal sistemdeki yerinin oldukça önemli olduğu ülkelerde, banka aktiflerinin kalitesinde bozulma meydana gelmesi, finansal piyasaların yanı sıra tüm ekonomiyi etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de son yıllarda kur şoklarıyla yeniden gündeme gelen döviz kurları ile sorunlu krediler ilişkisinin 2005:Q4-2017:Q4 dönemi için ARDL analiz yöntemiyle araştırılmasıdır. Çalışmada, öncelikle kredi ve sorunlu krediler ele alınmış olup, sorunlu kredilerin Türk bankacılık sektöründeki durumu incelenmiştir. İkinci bölümde döviz kuruyla ilgili temel kavramlar, döviz kuru rejimleri ve döviz kurunu etkileyen faktörler üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde, döviz kuru ile sorunlu krediler ilişkisine yönelik teori ve literatür araştırmasına yer verilmiştir. Yapılan literatür araştırmasında, döviz kuru ile sorunlu krediler arasında güçlü bir ilişkinin olduğu anlaşılmıştır. Son bölümde ise çalışmaya ait ampirik bulgulara yer verilmiş olup, ele alınan değişkenler arasındaki ilişki ekonometrik olarak incelenmiştir. Çalışmada analiz yöntemi olarak ARDL sınır testi yaklaşımı kullanılmıştır. ARDL yöntemiyle, değişkenler farklı düzeylerde durağan hale gelseler dahi eşbütünleşme ilişkisi tespit edilebilmektedir. Aynı zamanda, ARDL analizi kapsamında kurulan hata düzeltme modeli, hem kısa dönem hem de uzun dönem için değişkenlerle ilgili bilgi vermektedir. ARDL analiz yönteminin diğer bir özelliği ise az sayıda gözlem içeren serilerle çalışıldığında bile sapmasız ve tutarlı sonuçlar vermesidir. Çalışmanın analiz kısmında, ARDL eş bütünleşme testi kapsamında, öncelikle sınır testi uygulanmış ve çalışmada ele alınan değişkenler arasında eş bütünleşme ilişkisi olduğu belirlenmiştir. Eş bütünleşme ilişkisi tespit edildikten sonra ARDL modeli kurulmuş ve değişkenler arasındaki ilişki uzun ve kısa dönem için analiz edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, hem uzun hem de kısa dönemde, reel efektif döviz kuru artınca, sorunlu kredilerin de arttığı sonucuna ulaşılmıştır.
Kripto para birimlerinin rezerv para olabilme potansiyeli
Gelişen teknoloji ve internet kullanımının yaygınlığının artması ile birlikte değişime zorlanan ticaret paranın formunda değişiklik yaratırken hayatımıza yeni kavram ve uygulamalar katmıştır. Dünyanın dijitalleşme sürecine girmesi ve bununda ekonomiye yansıması sonucunda dijital bir ekonomik oluşum doğmuştur. Para giderek fiziki varlığını yitirmeye başlamış ve dijitalleşerek nakit kullanmayan bir toplum yaratabilmenin önünü açmıştır. Bu evrimin son halkası Blockchain teknolojisine sahip kripto paralardır. Kripto paralar yüksek işlem hızı ve düşük işlem maliyeti ile küresel ekonomide büyük roller üstlenebilir. Bu çalışmada kripto paraların rezerv para olabilme potansiyeli, sunduğu fırsatlar, karşı karşıya olduğu zorluklar ve rezerv para teorisi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu bağlamda aşması gereken en büyük zorluk fiyatındaki istikrarsızlıktır. Fiyattaki değişimlerin boyutunun daha iyi anlaşılması için Bitcoin ile dolar endeksi, euro endeksi ve altının 2015-2020 arası aylık fiyat değişimlerinin standart sapması hesaplanmıştır. Bitcoin'in standart sapması diğer değişkenlerden çok daha yüksektir. Fiyatındaki aşırı oynaklık, Bitcoin'in spekülasyonlardan etkilenen, yüksek riskli bir para birimi olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak kripto paraların rezerv para olma yolunda aşması gereken birçok problem vardır. Sunduğu radikal yenilikler nedeniyle gelecekte şansı olabilir fakat günümüz için rezerv para statüsüne erişmeleri uzak ihtimaldir.
Türkiye'de doğrudan yabancı yatırımların gelir dağılımına etkisi
Bu çalışmada Türkiye'deki doğrudan yabancı yatırımların gelir dağılımına etkisi araştırılmıştır. Bu araştırma 1980-2016 yılının verileri baz alınarak yapılmıştır. Çalışmada doğrudan yabancı yatırımlar, gayrisafi yurtiçi hasıla, dışa açıklık oranları ve gini katsayıları veri olarak kullanılmıştır. Bu araştırma için ARDL yöntemi kullanılmıştır. Yapılan araştırma sonucunda doğrudan yabancı yatırımlar ile gelir dağılımı arasında pozitif ilişki çıkmıştır. Yani doğrudan yabancı yatırımlarda meydana gelen artışla birlikte gelir dağılımındaki eşitsizlikte artmaktadır. Gayri safi yurtiçi hasıla, gelir dağılımını olumlu etkilemektedir. Yani gayri safi yurtiçi hasılada meydana gelen artışta gelir dağılımındaki eşitsizliği azaltmaktadır. Dışa açıklık oranı, gelir dağılımını etkilememektedir.
Döviz kuru ile doğrudan yabancı yatırımlar ilişkisi: Türkiye örneği
Küreselleşen dünya ekonomisinde doğrudan yabancı yatırımlar, az gelişmiş ülkeler için önemli bir hale gelmiştir. Çünkü doğrudan yabancı yatırımlarla birlikte ülkeye istihdam, büyüme, kalkınma, döviz, girişimcilik ve teknoloji de gelmektedir. Az gelişmiş ülkelerin önemli eksikleri olan bu faktörleri ülkeye çekmek için birbiriyle rekabet içindedirler. Doğrudan yabancı yatırımlar ev sahibi parası cinsinden yatırım yaparlar. Bu çalışma, doğrudan yabancı yatırım gerçekleştiren ulus ötesi şirketler için önemli bir belirleyici olarak düşündüğümüz döviz kurunun etkisi araştırılmıştır. Çalışmanın ekonometrik bölümünde 1984-2019 dönemini kapsayan yıllık verileriyle reel efektif döviz kurunun, dışa açıklık oranının ve piyasa büyüklüğünün doğrudan yabancı yatırımlara olan etkisi analiz edilmiştir. Değişkenlere birim kök testleri yapılmış hepsinin aynı mertebeden durağan olduğu tespit edilmiş, Johansen eşbütünleşme testi uygulanmış ve uzun dönem iliklisinin varlığı tespit edilmiştir. Eşbütünleşme testinden elde edilen sonuçlarına göre doğrudan yabacı yatırımlar ile reel efektif döviz kuru ve piyasa büyüklüğü arasında pozitif, dışa açıklık oranı ile negatif bir ilişki tespit edilmiştir.
Türkiye'de döviz kurları ile dış ticaret dengesi arasındaki ilişki
Küreselleşen dünyada, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin kritik düzeyde bir ekonomik sorunu olan dış ticaret açığı ve bu açığa yol açan etmenler çalışmalara konu olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, reel efektif döviz kuru ile dış ticaret dengesi arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde dış ticaret ile ilgili genel çerçeve ortaya konmaktadır. İkinci bölümde, reel efektif döviz kuru kavramı, teoriler ve etkileri değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde, literatür araştırmasına yer verilmiştir. Dördüncü bölümü ise çalışmanın temel amacı olan ekonometrik uygulama bölümü oluşturmaktadır. Türkiye'de 2003:Q1-2018:Q3 dönemi ele alınmış, durağanlık analizleri yapılmış, kısa ve uzun dönem analizleri için ARDL yönteminden faydalanılmıştır. TÜFE bazlı (2003=100) reel efektif döviz kuru: RDK, ekonomik büyüme: GSYH ve mal dengesi: DA değişkenleri ARDL analiz yöntemine dâhil edilmiştir. Bu analiz sonucuna göre, değişkenler arasında eşbütünleşme ilişkisi olduğu saptanmıştır ve ARDL modeli kurulmuştur, modelin açıklama gücü 0.91 gibi yüksek bir değer çıkmış ve anlamlı bulunmuştur. Uzun dönemde RDK serisi ile DA bağımlı değişkeni arasında anlamlı bir ilişki olsa da kısa dönemde bu ilişki anlamlı bulunamamıştır. DA değişkeni uzun dönemde RDK'den etkilense de kısa dönemde etkilenmemektedir. Ayrıca son olarak modelin kararlılığına bakmak için de CUSUM ve CUSUMSQ grafikleri incelenmiş ve değişkenlere yönelik herhangi bir kırılmanın olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Döviz kurundaki değişkenliğin Türkiye dış ticaretine etkisi
Döviz kurundaki değişkenliğin Türkiye'nin dış ticaretine olan etkisinin incelendiği bu çalışmada; döviz kurları, kur değişkenliği ve dış ticaret teorik olarak incelenmiş, Türkiye ekonomisinin tarihsel gelişimi kronolojik olarak ele alınmış ve çalışmanın son bölümünde ekonometrik analize yer verilmiştir. Son bölümde; döviz kurundaki değişkenliğin Türkiye'nin dış ticareti üzerindeki etkisini analiz etmek amacıyla, ihracat ve ithalat talebi modellerinden hareketle belirlenen değişkenler kullanılmıştır. Bu değişkenleri incelemek amacıyla 2002:Q1-2020:Q1 dönemini kapsayan üçer aylık veriler kullanılmıştır. Serilerin durağanlık analizleri için ADF ve KPSS testleri analize dâhil edilmiştir. Döviz kurundaki değişkenliğin ihracat ile ithalat arasındaki uzun dönemli ilişkiyi belirlemek için ARDL eşbütünleşme testi kullanılmıştır. ARDL eşbütünleşme sonuçlarına göre; ARDL testi ihracat verileri için uygulandığında; Türkiye ekonomisinde reel ihracat, reel dış dünya geliri, reel döviz kuru ve reel döviz kuru değişkenliği arasında 2002.Q1-2020.Q1 dönemi için istikrarlı ve uzun dönemli bir ilişki bulunmamaktadır. Değişkenler arasında uzun dönemli ilişki olmadığı için hata düzeltme modeli ve uzun dönem katsayılar tahmini aşamalarına geçilememiştir. ARDL eş bütünleşme sonuçları ithalat için değerlendirildiğinde; Türkiye ekonomisinde reel ithalat, reel yurtiçi gelir, reel döviz kur ve reel döviz kuru değişkenliği arasında 2002.Q1-2020.Q1 dönemi için istikrarlı ve uzun dönemli bir ilişki bulunmaktadır. Kısa ve uzun dönemde; reel yurtiçi gelirdeki artışlar ile reel döviz kurundaki artışlar, reel ithalatı pozitif olarak etkilerken; reel döviz kuru değişkenliği, reel ithalatı negatif etkilemektedir. Döviz kurundaki değişkenliğin artması Türkiye'nin ithalatını olumsuz etkilemektedir. İki değişken arasındaki bu negatif ilişki, yatırımcıların kurlardaki ani değişikliği risk unsuru olarak değerlendirmeleri ve risk içeren ekonomik piyasada yatırım kararı almak istememeleri ile açıklanabilir. Ayrıca döviz kurundaki bu ani değişkenlik; kuru artırmaya yönelik olursa, artan döviz kuru Türk Lirasının değerini yabancı paralara karşı düşürerek ithal malların maliyetini artırır. İthal maliyetlerinin artmasıyla üretim maliyetleri de artacaktır. Fazla maliyete katlanmak istemeyen piyasa aktörleri, bu şartlar altında ithalatı azaltma eğilimi göstereceklerdir.
İnovasyonun ihracat ve büyümeye etkisi: Türkiye örneği
Ülkelerin uluslararası ticarette rekabet edebilmesi için, inovasyon faaliyetlerine ağırlık vermeleri elzem hale gelmiştir. Bu çalışmada, Türkiye' deki inovasyonun ihracata ve reel GSYH' ye olan etkisi araştırılmıştır. Çalışmanın ekonometrik bölümünde 1988-2018 dönemini kapsayan yıllık verileriyle inovasyonun, ihracata ve büyümeye olan etkisi analiz edilmiştir. Değişkenlere sırasıyla birim kök testleri uygulanmış, hepsinin aynı mertebeden durağan olduğu sonucuna varılmıştır. Johansen eşbütünleşme testi uygulanmış, inovasyon değişkeni olarak yurt içi patent başvuruları ve yurt dışı patent başvuruları alınmış ve uzun dönem ilişkisinin varlığı tespit edilmiştir. Elde edilen neticelere göre, yurt içi patent başvurularının ve yurt dışı patent başvurularının ihracata ve büyümeye olan etkisi negatif olduğu sonucuna varılmıştır. Daha sonra EngleGranger eşbütünleşme testi uygulanmış: İnovasyon değişkeni olarak toplam patent başvuruları ve toplam ticari marka başvuruları alınmıştır. Değişkenler arasında herhangi bir ilişki tespit edilememiştir. Analize kontrol değişkenler eklenerek tekrardan Engle- Granger eşbütünleşme testi yapılmıştır. Test sonuçlarında toplam ticari marka başvurularının ihracata ve reel GSYH' ye etkisinin ise pozitif yönde olduğu tespit edilmiştir.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile ekonomik kalkınma ilişkisi
II. Dünya savaşından itibaren önem kazanan kalkınma ekonomisinde azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kalkınmayı başarabilmeleri için çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Fakat tüm teorileri baktığımızda, bu ülkelerin genel sorununun sermaye yetersizliği olduğu konusunda bir fikir birliği söz konusudur. Bu çalışmada, 1990-2019 dönemlerine ait yıllık veriler ile 88 ülkenin kalkınma endeksi ile doğrudan yabancı yatırımlar arasındaki nedensellik ilişki araştırılmıştır. Yapılan nedensellik sonuçlarına göre, düşük gelir ve alt orta gelir düzeyini kapsayan gelir grubu için içeriye doğrudan yabancı yatırımların ülkelerin kalkınma düzeylerinin bir nedeni olmadığı görülmektedir. Fakat üst orta gelir ve yüksek geliri kapsayan gelir grubu için içeriye yapılan doğrudan yabancı yatırımların ülkelerin kalkınma düzeylerinin nedeni olarak görülmektedir. Diğer bir değişken olan dışarı yapılan doğrudan yabancı yatırımların düşük gelir ve alt orta gelir grubu için ülkelerin kalkınma düzeyinin nedeni olarak görülmemektedir. Fakat üst orta gelir ve yüksek geliri kapsayan gelir grubu için dışarıya yapılan doğrudan yabancı yatırımların ülkelerin kalkınma düzeylerinin nedeni olarak görülmektedir. Son değişken Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (yüzdelik değişim) her iki gelir grubu için kalkınma düzeylerinin nedeni olarak görülmektedir.
Kapitalizmin evriminin diyalektiği: Bir Veblen soyutlaması
Çalışma, Marx'ın yöntemini kullanmak suretiyle yani gerçek somuttan başlayarak soyutlama vasıtasıyla düşüncedeki somuta doğru ilerlemeye yönelik bir yöntem izlemeye çalışmıştır. Gerçek somut, burada bize kendisini sunduğu şekliyle Veblen'in kapitalizm soyutlamasıdır.Çalışmada Veblen'in kapitalizm soyutlamasının soyutlamasını yapma çabasında düşüncedeki somuta (yani zihnimizde yeniden inşa edilmiş ve kavranmış haliyle var olan bütüne) ilerlemeye yönelik bir yöntem izlerken kapitalizmin mekânı, Amerika Birleşik Devletleri; doğası, makine süreci; kurumları, aylak sınıf ve özel mülkiyet; aktörü ise finans kaptanı olmuştur. Veblen'in kapitalizm soyutlamasında kapitalizmin en belirgin özelliği, üretimin parasal bir olgu haline gelmesidir. Üretimin doğasının bu şekildeki gelişimi; iş adamlarının faaliyetlerini endüstriyel faaliyetlerden daha ziyade finansal faaliyetlere yöneltmesine yol açmıştır. Kapitalist sistemin gelişme sürecinde girişimciliğin geçirdiği bu değişim, girişimcinin sanayi kaptanlarından finans kaptanlarına dönüşmesi şeklinde olmuştur. Başka bir şekilde ifade edilirse; eski tip girişimci olan sanayi kaptanları, kapitalist gelişme süreci içerisinde yeni bir tip olan finansal girişimcilere dönüşmüştür. Modern kapitalizmde iş adamları, daha çok parasal işlevlerle uğraşarak reel üretim faaliyetlerini geri plana itmektedir. Veblen, genel olarak iş adamlarının kurumsal evrim sürecinde değişen bu yöndeki tutumlarının endüstrinin üretken olarak çalışmasını engellediğini ifade etmektedir. Aynı zamanda iş adamları bu tutum ve faaliyetleri sonucunda, üretim sürecinde gerçekleşebilecek teknik ilerlemelerin ortaya çıkmasını da engellemektedir. Çünkü dönemsel ticari hayatın çıkarının bir gerekliliği olarak, üretimin kâr amacı doğrultusunda kısıtlanması gerekmektedir. Özellikle yeni üst yapıyı kredi, borç ve hayali sermaye artırımlarını oluşturan finans sektörü; alt yapıyı ise, toplum temsil etmektedir. Bu bağlamda üst yapı, alt yapıyı belirlemektedir.
Cambridge tartışmaları kapsamında sermaye kavramı
Klasik ve Marksist iktisatçılardan bu yana sermaye ve bölüşüm konusu literatürde önemli bir yer tutmuş; özellikle karşıt ideolojilerdeki Ricardo ve Marx'ın değerin açıklayıcısı olarak emeği ön plana çıkarması, marjinal devrim denen Neoklasik Teorinin ortaya çıkmasında önemli bir etken olmuştur. Emek ve sermayeye marjinal verimlilikleri ölçüsünde yapılacak ödemenin adil bir bölüşüm sağlayacağını iddia eden Neoklasik Teori, sermayeyi ele alış biçimindeki iç tutarsızlık nedeniyle özellikle 1950'li yılların ortasından itibaren eleştirilmeye başlanmıştır. Sraffa (1960) ile birlikte söz konusu eleştiriler önemli bir dönemece girmiş; nihayetinde literatüre Cambridge Sermaye Tartışmaları olarak geçen, İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi ile ABD'deki Cambridge merkezli MIT arasındaki Neoklasik Teorinin tutarsızlığına ilişkin tartışmalar vuku bulmuştur. Söz konusu tartışmalar temelde Neoklasik Teorinin heterojen mallardan oluşan sermayeyi emek ya da toprak gibi tek bir büyüklük olarak ele almasıyla ilgilidir. Sraffa (1960)'ın bölüşüm değiştikçe malların fiyatının değişeceğine ve heterojen nitelikte olan sermaye mallarının tek bir büyüklük olarak alınamayacağına ilişkin görüşleriyle alevlenen, neoklasik cepheden gelen cevaplar ve İngiltere'deki Camridge cephesinden gelen karşı cevaplarla şekillenen bu tartışmalar günümüzde hala sürmektedir. Bu çalışmada da öncelikle teorik çerçevenin bir bütünlük içerisinde ele alınabilmesi adına sırasıyla Klasik, Marksist, Neoklasik ve Sraffacı bölüşüm teorilerine yer verilmekte; daha sonra çalışmanın son bölümünde Cambridge Sermaye Tartışmalarına ilişkin teorik ve ampirik detaylardan bahsedilmektedir. Gerek teorik gerekse ampirik literatür incelendiğinde, Cambridge Sermaye Tartışmalarının kazananı olmayan bir düello olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak bu durum iktisadi anlamda bazı çıkarımlar yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Özellikle Neoklasik Teoriyi savunan görüşlerin teorik ve ampirik kusurlarının net bir biçimde ortaya koyulması, iktisadi politikaların Neoklasik Teorinin tek mallı bir dünya için geçerli olan tek yönlü çıkarımları dikkate alınarak şekillendirilmemesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Azerbaycan vergi sisteminin ekonomik analizi
Vergi, ülke içi dengeli gelir dağılımını sağlamak amacıyla transfer ödemeler yapıp alt ve üstyapı çalışmaları yürüterek, en önemli gelir kaynağı olup ve bu gelirlerle sağlık, eğitim, hukuk ve güvenlik hizmetleri gibi alanlarda devletlerin birçok ihtiyacına katkıda bulunur. Toplumsal gelişimin her aşamasında, devletin kendi vergi politikası formları ve işlevleri vardır. Devlet, vergi sistemini hem ekonomik hem de sosyal yaşam alanı üzerinde olumlu bir etki oluşturarak toplumun tüm üyelerine fayda sağlayacak biçimde düzenlemelidir. Aynı zamanda, vergiler bütçe gelirlerinde önemli bir rol oynamakla birlikte uyarıcı, düzenleyici bir işlevi de yerine yetirmektedir. Vergi oranlarındaki değişiklikler, yeni vergilendirme biçimlerinin getirilmesi yoluyla devletin ekonomik faaliyetini güçlendirebilir veya zayıflatabilir. Bu bağlamda vergiler, modern zamanlarda milli gelirin yeniden dağıtılması için en önemli araç olma özelliğine sahip bireysel ve sosyal çıkarlar arasında optimal bir denge oluşturmaya yardımcı olan bir sistemdir. Araştırmanın evreni Azerbaycan vergi sistemidir. Azerbaycan'da vergi sistemi dört gelişim sürecini kapsamaktadır ki, bunlara, XIX yüzyılın sonu XX yüzyılın başlarındaki vergiler, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti zamanındaki vergiler, Sovyet hakimiyeti dönemindeki vergiler ve Azerbaycan bağımsızlık dönemi sonrası vergilerdir. 1991 yılında Sovyetler birliğinin dağılması ve Azerbaycan'ın bağımsızlığını ilan etmesi Azerbaycan tarihi için önemli bir adım olsa da sosyalist ekonomiden kapitalist ekonomiye geçişin ilk yılları ülke ekonomisi için zorluklu ve ağrılı süreci arkasıysa getirmiştir. Diğer taraftan ise Ermenistan'la siyasi istikrarın bozulması ve ülke topraklarının %20 işgal olunması, ekonomik durumu daha da kötüleştirerek, sosyal-ekonomik ve demografik yapının bozulmasına neden olmuştur. Ülkede 1991-1992 döneminde, çağdaş vergi sisteminin oluşturulması aynı anda esaslı iktisadi değişiklikler ve piyasa ekonomisine geçiş süreci başlamıştır. Azerbaycan vergi sistemi ile bağlı daha önce birtakım araştırmalar yapılsa da, vergi sistemin ekonomik analizi, onun ekonomik büyüme, milli gelir, istihdam üzerindeki payı araştırılmamıştır. Bu araştırma, gelecekte vergi sisteminin gelişmesi ve ekonomideki payının yükseltilmesi için önemli kaynak olma özelliği taşımaktadır. Araştırmanın temel amacı, Azerbaycan vergi sistemini inceleyerek yıllar içinde değişen vergi oranlarının hangi minval de hareket ettiğini belirlemek, onun ekonomik büyümeye ve milli gelirlere etkisini tespit ederek şu anki durumunu ortaya koymaktır. Çalışmada temel olarak nitel yöntem kullanılsa da, tezin bazı bölümlerinde istatistik ve sayısal veriler de kullanıldığından zaman zaman nicel yönteme de başvurulacaktır. Araştırmada yaygın kullanılan veri/doküman analizinde Azerbaycan vergi sistemi incelenecek ve istatistik veriler toplanarak karşılaştırmalı analizler yapılacak ve bu değişmenin ekonomik büyümeyi ne kadar etkilediği ortaya konulacaktır. Anahtar Kelimeler: Azerbaycan Ekonomisi, Azerbaycan Vergi Sistemi, Vergi Oranları, Ekonomik Büyüme
The role of health in economic growth
Sustainable economic growth depends heavily on human capital. It is also well-established that higher quality of health affects the quality of human capital. And health indicator can be considered as a good proxy for human capital. The purpose of this study is to shed some light on the empirical nature of the health role on the long-run economic growth. In this study, two different models are used to see health role on the long-run economic growth using panel least squares method with fixed effects by considering various control variables for the selected group of countries that are classified by income group and geographic region. In the first growth regression, life expectancy is used a health indicator over the period from 1960 to 2014 with 10-year average. In the secong growth regression, health expenditure per capita growth is used as a health indicator over the period from 1995 to 2014 with 5-year average.
Measuring pro-poor growth in Turkey
This study aims to answer to the question of whether the growth process in Turkey has been pro-poor for the 2003-2014 period. Towards this end, we first introduce the concept of pro-poor growth and then, we present four ways of measuring pro-poor growth, namely pro-poor growth index (Kakwani and Pernia, 2000), rate of pro-poor growth (Ravallion and Chen, 2003), poverty growth curve (Son, 2004), and poverty equivalent growth rate (Kakwani and Son, 2008). We apply these measures to Turkey by utilizing household budget surveys conducted by Turkish Statistical Institution. We found that growth has been pro-poor in absolute sense for most of the yearly periods. In terms of relative approach, we made varied conclusions even for the same year based on the usage of different poverty measures. However, there is one striking finding that ultra-poor people has gained less from growth when compared to less poor people. Lastly, we decomposed the change in poverty into growth and redistribution components and we found that the main factor of the change in poverty has been derived by the growth component and the effect of growth gets higher if we use PGI and SPGI to measure poverty. Besides, in terms of redistribution, the results suggest that redistribution has hurt the ultra-poor people most compared to less poor people.
Impact of education quality on economic performance of countries
Since economists Jacob Mincer, Theodore Schultz and Gary Becker coined and popularized the term human capital in the literature in 1960s, a lot of interest has been paid to the relationship between economic growth and human capital development. Educated individuals are more capable of having high income and more likely to contribute more to enterprises for which they work by means of increased productivity and hence to the country in which they live. At this point, it becomes obvious that effective role of human capital in an economy of a country is closely related to education because human capital could be invested and developed through education like any other type of physical capital investment. In this manner, this study aims to investigate the relationship between the education in both quality and quantity terms rather than a broad measure of educational quantity and economic performances of countries measured by real income per capita growth. More specifically, country mean scores achieved by students at Programme for International Student Assessment (PISA) and at Trends in International Mathematics and Science Study (TIMSS) are harnessed to proxy education quality. Cross sectional and panel analyses are conducted in order to investigate such a relationship and the empirical results from each analysis indicate evidence in favour of significant influence. According to cross-country empirical analysis, there is strong evidence for country mean scores at each subject of each test do have significantly positive impact on average annual growth rate of real income per capita. Based on the empirical analysis in panel framework indicate that although neither of country mean scores at any subject of PISA test is significant in the process of economic growth, TIMSS subject scores are significant in determining economic growth.
1980 sonrası Türkiye'nin enerji politikası
1980 yılında imzalanan 24 Ocak Kararları ile birlikte neoliberalizm ve küreselleşmenin hız kazanması ve 1973'de yaşanan Petrol Krizi sonucunda petrolün güvenilir bir enerji kaynağı olmaktan çıkıp enerji kaynaklarının çeşitlilik kazanmaya başlamasıyla birlikte 1980 sonrası Türkiye'nin enerji politikaları farklılaşmaya başlamıştır. Ülkede özel sektörün de enerji piyasalarındaki varlığı güçlenmiştir. Özellikle doğalgazın enerji karışımına girmesiyle birlikte ülkenin enerjide dışarıya bağımlılığı giderek artmış ve kömür ve hidrolik enerji gibi ülkede potansiyel anlamında bol miktarda bulunan kaynaklardan yeterli düzeyde fayda sağlanamamıştır. Özel sektörün de enerji piyasalarındaki etkisi giderek artmış, ancak özelleştirmeler genel anlamda liyakat temel alınarak yapılmadığından bu durum verimlilik artışlarını beraberinde getirmemiştir. Bu çalışmada 1980 sonrası Türkiye'nin uyguladığı enerji politikaları incelenirken; öncesinde enerji politikalarını etkileyen faktörler ve yenilenemeyen ve yenilenebilir enerji kaynaklarının geçmişten günümüze tüketim, maliyet ve çevresel etkiler anlamında dünyadaki genel durumu okuyucuya sunulmuş ve elde edilen bulguların Türkiye'nin uyguladığı enerji politikalarının değerlendirilmesinde yardımcı olması amaçlanmıştır. Sonrasında ise Türkiye'nin enerji kaynak ve potansiyelleri verilerek, bu veriler ve dünyadaki gelişmeler ışığında Türkiye'nin gelecekte yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynaklar bağlamında uygulayabileceği enerji politikaları tartışılmıştır.
Finansal istikrar ve risk yönetiminde Takasbank'ın rolü
2008 Küresel Finansal Krizi sonrası ABD ve Avrupa Birliği, bir asırdan bu yana gelişerek kabul görmüş temel regülasyon prensiplerini ve özellikle vadeli işlem piyasaları olmak üzere piyasa geleneklerini gözden geçirme eğilimi göstermişlerdir. Her iki kıtadaki çalışmalarla (ABD-Dodd-Frank Kanunları, AB-CPMI-IOSCO Prensipleri), kanunlardan sıkı kurumsal prosedürlere uzanan değişiklikler yapıldığı gibi, Avrupa Birliği tarafından birlik dışı olmaları sebebiyle "üçüncü dünya ülkesi" olarak tanımlanan ülkelerin bile regülatörlerinin, merkez bankalarının ve finansal sistemlerinin her bir unsurunun uyumlu olmakla yükümlü olduğu bir dizi yenilik geliştirilmiştir. Düzenlemelerin Türkiye'ye yansıması T.C. Sermaye Piyasası Kurulu'nun 2012'de Takasbank'a merkezi takas kurumu yetkisini vermesiyle başlamıştır. Bu yetkiyle birlikte çalışmanın özünü oluşturan Takasbank'ın faaliyete geçirdiği "merkezi takas ve risk yönetimi hizmeti", piyasaları etkileme boyutunda yerel ve uluslararası çerçevede ele alınmıştır. Merkezi Karşı Taraf (CCP) olarak Takasbank, piyasada pozisyonu oluşmuş olan alıcı ve satıcı arasına girerek belirlediği şartlara uygun üyelerinin piyasalarda yaptığı işlemlerden kaynaklanan risklere karşılık topladığı teminatlarla ve MKT olarak kendisini de oyunun içine katarak potansiyel üye iflaslarına karşı tahsis ettiği kaynaklarla risk yönetimini gerçekleştirmektedir. Fakat Borsa bünyesindeki Pay, Vadeli İşlem (VİOP) ve Para Piyasası ile Takasbank'ın işletmekte olduğu Ödünç Pay Piyasaları'nda, bahsedilen koruma kalkanının piyasanın likidite dengesini bozmadan oluşturulması önemlidir. Çalışma 3 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde merkezi karşı tarafın ortaya çıkma ihtiyacından ve yasal platformdaki dayanağından bahsedilmektedir. İkinci bölümde, Takasbank'ın sermaye piyasalarında fonksiyonel açıdan diğer kurumlarla ilişkisi gösterilmektedir. MKT'nin geçerli olduğu finansal piyasaların yapısı, büyüklükleri, risk yönetimi metodolojileri yer almaktadır. Alternatif piyasaların ve bunların işleyişinin mevcut olup olmadığına yer verilmektedir. Son bölümde VİOP'ta 2016 yılından önce SPAN - Portföy Bazlı Teminatlandırma, bugün ise Pay Piyasası dahil olmak üzere SPAN benzeri bir algoritma sonucu elde edilen teminat gereksinimlerinin veri analizleri özellikle karşı taraf kredi riski, likidite riski ve üyelerin likidite olanakları kapsamında yapılmaktadır. Karşı taraf kredi riskini yönetmekte kullanılan kaynakların piyasaların olağanüstü koşullardaki durumunu ortaya koyan stres testlerine, risk hesaplama yöntemlerine, teminatların piyasa değerindeki düşüşlere karşılık uygulanan indirgeme katsayılarına ve temerrüt yönetim süreci gibi araçlara Brezilya takas kurumu BM&FBOVESPA ile karşılaştırmalı olarak yer verilmektedir.
Türkiye otomotiv sektörü ve küresel rekabet gücünün analizi
Sanayileşmeyle birlikte üretiminde hız kazanan otomotiv, günümüzün en popüler sektörleri arasında yer almaktadır. Buna neden olarak da; başta birçok sektörle olan sürükleyici-lokomotif ilişkisi, teknolojik gelişimi desteklemesi, ana ve yan sanayide yarattığı istihdam ile ekonomiye en büyük katma değer sağlayan sektörler arasında olması gösterilmektedir. Bununla beraber; artan küreselleşme, bilgi ve iletişim teknolojilerinin her geçen gün daha fazla önem kazanması gibi nedenler de otomotivi birçok sektöre göre bir adım daha öne çıkartmıştır. Bu tez çalışmasında, Türkiye otomotiv sektörünün rekabet gücü incelenmiş ve küresel rekabette sektörün önde gelen üreticileri değerlendirilmiştir. Ülkelerin rekabet gücünün incelenmesi, sektörel politikaların hazırlanması sürecinde büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, otomotivin tüm sanayileşmiş ülkelerde ekonomiyi yönlendirici etkiye sahip olması da ülkeler tarafından yakından takip edilen sektörler arasında olmasına neden olmuştur. Çalışmada, sektörün önemi birçok açıdan vurgulanırken, rekabet güçlerini etkileyen faktörlerin belirtilmesi amaçlanmaktadır. Söz konusu analizin yapılması; ülkelerin gelişmişliklerinin arttırılması bakımından oldukça faydalı olmaktadır. Üreticiler; gelişmiş ülkeler ve ekonomik birlikler ile gelişmekte olan ülkeler olarak ayrı başlıklar altında ele alınmış, ülke örnekleri seçilerek sektörel değerlendirmeler yapılmıştır. Ülkelerin rekabet güçleri tespit edilirken; tarihsel gelişim, mevcut durum ve sektörel rekabette söz konusu ülkenin gelişimini etkileyen faktörler, alt başlıklar halinde incelenmiş, ülkelerin sektördeki rekabet güçlerinin hesaplanmasında Açıklanmış Karşılaştırmalı Üstünlükler Endeksi(RCA) kullanılmıştır. Bununla beraber gelecekte adından oldukça söz ettirecek olan Endüstri 4.0 kavramının sektörle olan ilişkisi açıklanmış, önerilerde bulunulmuştur.
Havayolu yolcu taşımacılığında rekabet: Türkiye örneği
Ulaşım ağının önemli bir parçası olan havayolu taşımacılığı sektörü gelişen teknolojinin de etkisiyle sürekli büyüyen ve kendini yenileyen bir sektör olmuştur. Bu sektör dünyadaki birçok ülkenin birbiriyle bağlantısını sağlayarak küresel ekonominin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Sektör dünya ekonomisine doğrudan katkılarının yanı sıra dolaylı katkılarıyla da ön plan çıkmış ve turizm gibi başka sektörleri için de kilit unsur olmuştur. Dünyada havayolu taşımacılığının liberalleşmesi ile birlikte havayolu yolcu taşımacılığı küresel bir misyon kazanmış ve serbestleşmenin ardından artan firma sayısı sektörün rekabetle tanışmasına imkân tanımıştır. Küresel düzeyde yaşanan bu serbestleşme, Türkiye' de de 1983 yılında yayınlanan kanunla birlikte başlamıştır. Devam eden süreçte fiyat kısıtlamalarının kaldırılması ve yapılan düzenlemeler yeni firmaların sektöre girişini kolaylaştırmıştır. Öte yandan 2003 yılında THY'nin kamu payının düşürülmesi piyasalardaki rekabetin daha adil bir şekilde yürütülmesini sağlamıştır. Ayrıca serbest piyasa koşullarına göre firmalar kendi fiyatlarını belirleyebilir konuma gelmiştir. Tüm bu gelişmeler dünyada olduğu gibi Türk Havayolu taşımacılığı sektöründe de rekabeti yoğunlaştırmıştır. Bu çalışmada da Türkiye'deki havayolu taşımacılığı sektöründe rekabetin ölçümlenmesi hedeflenmiştir. Bu kapsamda, dünyada havayolu taşımacılığının başladığı ve geldiği noktaya değinilmiş, Türkiye ayağı detaylı olarak incelenmiştir. Havayolu taşımacılığında talep, talep esnekliğinin ölçülmesi ve talebi etkileyen; fiyat, gelir, ikame ürünler ve sektöre özgü talebin belirleyicileri; demografik, coğrafi faktörler de ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Yapı davranış performans (SCP) yaklaşımı ile sektörün yapısı, fiyatlama ve üretim stratejileri gibi firma davranışları ve sektörün performansı anlatılmıştır. Rekabet analizi amprik bir çalışmayla yapılmış ve bu doğrultuda firmaların her bir piyasadaki paylarının dağılımını ölçümleyebilmek için Herfindahl – Hirschman endeksi kullanılmıştır. Veri setinde literatüre uygunluk açısından şehir çiftleri piyasa olarak kabul edilmiş ve bu piyasaların yoğunlukları HHI ile endeksi hesaplanmıştır. Amprik analiz, şehir çiftleri piyasalarının, piyasa yapılarının doğal bir oligopol olduğuna ve her hava yolu piyasasında bir veya iki firmanın üstünlüğünün bulunduğunu kanıtlamıştır. Piyasanın nüfus yoğunluğunun havayolu şirketlerinin söz konusu piyasaya giriş kararını etkilediği görülmüştür.
Toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında ücret eşitsizliği: Türkiye ve AB ülkeleri karşılaştırması
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sadece ülkelerin değil dünyanın sorunu olmaktadır. Toplumun eğitim yapısını, politikasını, ekonomisini, büyümesini, kalkınmasını ve daha birçok alanı etkilemektedir. Bu yüzden söz konusu eşitsizlik için hemen hemen bütün ülkelerde farkındalık oluşmaktadır. Söz konusu eşitlik hem AB hem de Türkiye için önemli bir amaç olmaktadır. Bu yüzden Türkiye ve AB söz konusu eşitlik için hem anayasada hem de piyasada birçok düzenleme yapmaktadır. Bu bağlamda Türkiye ve AB'de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin boyutunu görebilmek için Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu, Küresel Ücret Raporu, pek çok veri seti ve kaynaktan hareket ile söz konusu ülkelerdeki cinsiyet eşitsizliği incelenmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ücret eşitsizliği üzerindeki etkisi karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. Elde edilen verilere göre Türkiye'deki cinsiyet eşitsizliği hemen hemen bütün AB ülkelerinden daha fazla olduğu görülmektedir. Fakat bu durumun cinsiyete göre ücret eşitsizliğine aynı oranda yansımadığı ve birçok AB ülkesinden daha iyi durumda olduğu görülmektedir. Fakat Türkiye'de genel olarak bir iyileşmeden bahsedilse de aynı eğitimi ve aynı mesleği yapanlarda cinsiyete göre ücret eşitsizliğinin genel olarak erkeklerin lehine olmaktadır. Bu yüzden hem Türkiye hem de AB cinsiyet eşitsizliğini ve cinsiyete göre ücret eşitsizliğini ortadan kaldırmak için mücadele etmelidir. Bu amaç doğrultusunda önyargıları, toplumsal cinsiyete dayalı hükümet düzenlemeleri, meslek ayrımcılığı, cinsiyet ayrımcılığı gibi eşitsizlik yaratan birçok sorun ortadan kaldırılmalıdır.
Türkiye'de pay takas sistemi
This paper examines the role of clearing and settlement system in capital markets and explains how clearing and settlement process works particularly in Turkey. Based on this basic information, this study tries to explain the working mechanism and efficiency of Turkey's experience. Although clearing and settlement processes do not known clearly by end investors, it is very crucial part of financial markets because of its power to decrease risk, increase safety, provide efficiency and stabilize the market. First, we clarify equity clearing and settlement process with daily cycles and examples. In the first part of paper, we start with the main institutions for capital markets and then continue with trading, clearing and settlement processes. In the second part of the study, we explain clearing and settlement in the world by investigating the historical process of post trade institutions, international organizations and standards that are used in the developed countries. Finally, we emphasize on Turkey's effort for efficient mechanism in clearing and settlement system by explaining historical process, services, values, targets and of Takas Istanbul. We aim to detail clearing and settlement process that is not discussed broadly academically before this study and enlighten all stakeholders of the capital market about this process.
Türkiye'nin medikal turizmde ekonomik performansı: Bir karşılaştırma
Çalışmanın temel amacı, dünyada ve Türkiye'de gelişim gösteren medikal turizm sektörünün incelenmesidir. Bu bağlamda sektörde lider ülke olarak kabul edilen ülkelerle, medikal turizm ile ilgili göstergeler de dikkate alınarak, karşılaştırma yapılmıştır. Yapılan karşılaştırma ve literatür taraması sonucunda Türkiye'nin medikal turizm sektöründeki güçlü ve zayıf yanları ortaya koyularak, karşısındaki fırsatlar ve tehditler ele alınmıştır. Türkiye medikal turizm sektörünün ayrıntılı şekilde analiz edildiği çalışmada, sektörün belirtilen dönemde uygulanan neoliberal politikalar ile giderek geliştiği ve Türkiye ekonomisine katkı sağladığı sonucuna varılmıştır.
Tükiye'de 1980 sonrası liberalleşmenin işsizlik üzerindeki etkisi
24 Ocak Kararları ile Türkiye ekonomisinde önemli bir dönüşüm süreci başlamıştır. 1980 öncesi dönemde planlı kalkınmadan beklenen kararlı bir ekonomik büyümedir ancak kalkınma planları değişen konjonktürün de etkisiyle, beklenenin aksine büyük ekonomik bunalımları beraberinde getirmiştir. Bu ekonomik bunalımlara çözüm olarak ve dünyadaki gelişmelere paralel yeni politika kararları ile 1980-88 yılları arasında dışa açılma ve 1989 sonrası finansal serbestlik süreçleri başlamıştır. Bu yeni ekonomi politikalarının pek çok makroekonomik değişkene etkisi olmuştur. Bu makroekonomik değişkenlerin en önemlilerinden bir tanesi ise işsizlik olmuştur. İşsizlik olgusu bu dönüşüm sürecinden sonra daha dikkat çeken bir boyut kazanmıştır. Bu çalışmada 1980 sonrası gerçekleşen liberalleşmenin işsizlik üzerine etkisi incelenecektir. Bu amaçla ilk olarak emek piyasası ve işsizlik ile ilgili temel yaklaşımlar ele alınacaktır. Bu temel yaklaşımlar ele alınırken konu farklı okulların görüşleri çerçevesinde değerlendirilecektir. İkinci bölümde ise 1980 sonrası Türkiye ekonomisinde yaşanılan dönüşümün emek piyasasına etkisi incelenecektir. Bu bölümde ilk olarak 1980 dönüşümünün Türkiye için ne anlama geldiği kısaca anlatıldıktan sonra Türkiye'deki emek piyasasının yaşadığı değişim sendikalar, eğitim, cinsiyet ayrımcılığı ve esnek istihdam yapıları perspektiflerinden ele alınacaktır. Üçüncü bölümü oluşturan Türkiye'de işsizlik konusu incelenirken sayısal verilerden yararlanarak işsizlik konusunda Türkiye'nin Dünya ülkeleri arasındaki konumu araştırılacaktır. Çalışma genel bir değerlendirme ve Türkiye'nin işsizlik konusuna ilişkin politika önerileri ile sonuca ulaşmaya çalışacaktır. Anahtar Kelimeler: İstihdam, işsizlik, Emek Piyasası, Türkiye, Liberal Politikalar
Bağımsızlık kriteri seçiminin transfer fiyatlandırması analizleri için önemi ve etkileri
Günümüzde en çok kullanılan transfer fiyatlandırması yöntemlerinden biri işleme dayalı net kâr marjı yöntemidir. Bu yöntem ile yapılan analizlerde emsal alınacak verilerin ilişkisiz kişiler arasında gerçekleşen işlemlere ait olması için bağımsızlık kriteri belirlenir. Söz konusu kriter belirlenirken veri tabanının oluşturduğu bağımsızlık göstergeleri kullanılır. Ancak bağımsızlık kriteri belirlenirken hangi göstergelerin kullanılacağı konusunda ulusal ya da uluslararası bir yönerge yoktur. Bu nedenle, emsal seçimi sürecinde hangi bağımsızlık göstergelerinin kullanılacağı genellikle subjektif yargılarla belirlenmektedir. Emsallere uygunluk ilkesini en titiz şekilde sağlayacak ideal durum, bağımsızlık kriterinin en muhafazakâr göstergenin kullanılarak belirlenmesidir. Ancak bu ideal durum, araştırma konusu şirketin faaliyet alanına göre genellikle emsal veri yetersizliğine yol açar. Bu sorunu gidermek için alternatif yollara başvurulabilir. Bu çalışmada Amadeus veri tabanı kullanılarak üç ayrı endüstri için emsal veri araştırması yapılmış ve bağımsızlık kriterinin emsal kârlılık sonuçlarına etkisi incelenmiştir. Daha sonra bu sonuçlardan yola çıkarak hangi uygun alternatiflerin uygulanabilir olduğu üzerine değerlendirmelerde bulunulmuştur. Bu amaçla her bir araştırma için, veri tabanı üzerinde kullanılacak araştırma stratejileri belirlenmiş, elde edilen veriler işlenmiş ve istatistiki yöntemler kullanılarak emsal kârlılık aralığı hesaplamaları yapılmıştır. Daha sonra hesaplamalardan elde edilen sonuçlar değerlendirilerek bağımsızlık kriterinin belirlenmesinde kullanılabilecek alternatif stratejiler ve bunların uygunluğu yorumlanmıştır. Bağımsızlık kriterinin genişletilmesi durumunda ortaya çıkan ilk sonuç, emsal olarak kullanılabilecek veri sayısının yaklaşık üç-dört katına çıkmasıdır. Bu sonuç, kıyaslamada istatistiki olarak anlamlı bir aralık belirlemek için bağımsızlık kriterinin genişletilmesinin gerekli olabileceğini ortaya koymaktadır. İkinci olarak ortaya çıkan sonuç, bağımsızlık kriteri genişletildiği zaman kârlılık göstergelerinde genel bir artış eğilimi görülmektedir. Bu eğilim transfer fiyatlandırması analizine vergi idarelerinin bakışını etkileyecektir.
Forecasting economic variables using google trends
This thesis examines the ability of Google Trends (GT), i.e. the free public tool for obtaining data regarding web search activities, in forecasting economic variables of Turkey by using different query selection methods. It reports whether internet search activity improves forecasting of tourism demand, unemployment, and car sales by comparing forecast errors of models with and without GT variable. For each variable of interest, three models are constructed. The first, baseline model, is estimated using only the past values of selected variables. The second model, in addition to the past values of the economic variables, integrates additional regressor constructed from the simple query selection method, where search indices of single keywords related to each of the selected variables are obtained. The third model follows the same approach as the second, but with different query selection method, where composite search index using Principal Component Analysis (PCA) is constructed from the large number of queries related to our economic variables. All models are estimated using the Autoregressive Integrated Moving Average (ARIMA) methodology. Forecast comparisons indicate that models with GT information outperformed the basline models in most of the forecasting experiments. When it comes to performance of the two query selection methods, composite search index, on average, provides better forecasts. The study's results could be beneficial for the policy makers and other stakeholders as selected variables play important role for the Turkish economy. GT offers a new way of tracking economic behavior at almost zero cost. Furthermore, they have ability to get real-time insights regarding economic decisions.
Küresel iklim krizinin Türkiye tarımına etkisi: Ekonometrik bir analiz
İçinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük sorunlarından biri iklim krizidir. Özellikle sanayi devriminden sonra, insan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla artan endüstriyel faaliyetler, çeşitli çevresel sorunları beraberinde getirmiş ve iklim değişikliğinin hızlanmasına yol açmıştır. İklim şartlarındaki değişimler farklı sektörlere de etki etmektedir. Günümüzde insan kaynaklı nedenler ile bu etkilerin belirginliği daha da artmıştır. İklimdeki değişimlerin en yoğun etkilerinin görüldüğü sektörlerin başında tarım gelmektedir. Bu kapsamda çalışmada, Türkiye'de, iklim krizinin tarım sektörüne etkisi, 1990-2020 dönemi verileri ile ARDL yöntemi kullanarak test edilmiştir. Çalışmada bağımlı değişken olarak, tarımsal üretimin gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH) içerisindeki payı, bağımsız değişken olarak ise, kişi başına düşen karbondioksit (CO2) salınım miktarı ve yeryüzü ısı endeksi verileri alınmıştır. Çalışmada kullanılan veriler Dünya Bankası veri tabanından elde edilmiştir. Çalışmanın ampirik bulgularına göre, uzun dönemde iklim krizini temsil eden değişkenler ile tarım sektörü arasında negatif ve anlamlı bir ilişkinin olduğu belirlenmiştir. Bu sonuç teorik beklentimiz ile uyumludur. Modelin hata düzeltme terimi çalışmaktadır. Her dönem sapmaların 0.32'si ortadan kalkmaktadır. Ayrıca çalışmada, değişen iklim şartları altında gıda güvenliğinin sağlanması için sürdürülebilir tarımın önemi vurgulanmaktadır. Bunun yanında, tarımın, iklim şartlarına bağlılığının azaltılmasına yönelik çalışmaların arttırılmasının önemine değinilmekte ve çözüm önerilerine yer verilmektedir. Anahtar Kelimeler: İklim, Tarım, Gıda, Tarım 4.0, Türkiye